Page 1


a

pe cy


Sinan Çavuş • Fakiye Özsoysal Çavuş • Metin Deniz • Leman Giritli • Zeynep Günsür • Zehra Ipşiroğlu • Macit Koper • Ahmet Levendoğlu • Yılmaz Onay • Ayşegül Yüksel Reklam Müdürü Şule Bahar Grafik Tasarım-Kapak Yeşim Demir Hukuk Danışmanı Fikret İlkiz

Sahibi Tiyatro Yapım Yayıncılık Ltd. Şti. adına: Cemal Demirkanlı Genel Yayın Yönetmeni Dikmen Gürün Uçarer Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mustafa Demirkanlı Yayın Koordinatörü Emre Koyuncuoğlu Katkıda Bulunanlar Esen Çamurdan •

tiyatro A

Y

L

I

K

T

İ

Y

A

T

R

O

D

E

R

G

İ

S

Yıllık Abone Bedeli (Abonelikler Eylül aylarında yenilenir) Yıllık 750.000 TL. Yurtdışı Abone Bedeli 50 DM

Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Ağahamamı Sok. 5/3 80060 Firüzağa/Cihangir-lstanbul Telefon: 243 35 33 - 293 72 77 Fax: 252 94 14 Posta Çeki No: Tiyatro Yapım 655 248 Banka Hesap No: Tiyatro Yapım - T.İş Bankası Cihangir Şb. 197 245

İ

HABERLER/S. 6 BU AY SAHNE ALANLAR / S 10 TİYATRO ARTIK HEYECAN VERMİYOR MU? Ayşegül Yüksel/ S. 14

cy a

GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ'NDE SERMAYE VE SANAT İLİŞKİSİ Emre Koyuncuoğlu / S. 18

DOSYA, TİYATRODA KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİM / S. 22 İ L E T İ Ş İ M K Ö P R Ü L E R İ K U R A B İ L M E K / Ahmet Levendoğlu / S. 22

TİYATRODA K Ü L T Ü R L E R A R A S I ETKİLEŞİMİ KONU ALAN ARAŞTIRMALAR / Zehra Ipşiroğlu / S. 25

pe

S A Y I 5 3

Dağıtım Ahmet Ergin Dizgi Erkut Arıburnu Montaj Sinan Şanlıer Ofset Hazırlık Tiyatro Yapım Baskı MÜ-KA Matbaası

K Ü L T Ü R L E R A R A S I ETKİLEŞİM / Fakiye Özsoysal Çavuş/ S. 28 HANGİ KÜLTÜR, NASIL ETKİLEŞİM? / Zeynep Günsür / S. 30

K Ü L T Ü R L E R A R A S I ETKİLEŞİM; D Ü Ş Ü N C E L E R , KUŞKULAR, SORULAR... / E. Çamurdan, M. Koper, M. Deniz, Y. Onay / S. 32

MATMAZEL JULİE Dikmen Gürün Uçarer/ S. 36 AKDENİZ ÜLKELERİ TİYATROLARININ GELECEĞİ Dikmen Gürün Uçarer/ S 38

İSTANBUL'DA DANS ÜÇLEMESİ Leman Giritli/ S 40 BULGAR TİYATROSUNUN PARADOKSU Dr. K. Stefanova-Çev. S. Çavuş / S. 42 ÖZEL TİYATROLARA DEVLET DESTEĞİ YÖNETMELİĞİ / s. 49 BRIEF NEWS ON TURKISH THEATRE / P 52


pe cy a


EDİTÖRDEN Dikmen Gürün Uçarer Yeni bir sezona giriyoruz. Yeni oyun­

ilerde daha geliştirilecek. Bu

lar, taze beklentiler... Ama Ayşegül

girişimden amaç ülkemizdeki tiyatro

Yüksel'in "Tiyatro Artık Heyecan

etkinliklerinden dış ülkeleri elimizden

Vermiyor mu?" başlıklı yazısı tiyatro­

geldiğince haberdar edebilmek.

muzda yaşanmakta olan tıkanıklığın bezginlik verici boyutlara ulaştığının

Bu ayın "Dosya" konusu "Tiyatroda

habercisi. Umutlar aynı şeyleri defalar­

Kültürlerarası Etkileşim". Dünyada

ca pişirip kotarıp önümüze koyanlar­

yıllardır tartışılan, farklı platformlarda

da değil artık, yaratıcılık sınırlarını

irdelenen bu konunun tiyatromuz için

gerçekten zorlayacak olanlarda...

de geçerli olduğu görüşünden hareketle hem inceleme yazılarına hem de bir soruşturmaya yer verdik.

yıldır tanıtım ve haber dergisi olmanın

Umuyoruz ki bu yazılar ve elimize çok

ötesinde farklı bir içerik kazandı.

az sayıda ulaşan yanıtlar başlatmak

Eleştiriler, kuramsal yazılar, çeviri ve

istediğimiz tartışmanın ilk kıvılcımlarını

incelemeler dergiyi olabildiğince

oluşturur. Aynı şekilde, "Özel

zenginleştirdiğini düşündüğümüz tür­

Tiyatrolara Destek Yönetmeliği"nin

ler. Düzeyli tartışmalara ise her

son şeklini de dergimiz sayfalarında

zaman açığız... Bu sezona girerken

bulacaksınız. Yeni yönetmelikle ilgili

çoktandır gerçekleştirmek istediğimiz

görüşleriniz gelecek için yararlı bir

ama bir türlü cesaret edemediğimiz

tartışma platformu oluşturacaktır

bir adım daha attık ve biçimde bir

inancındayız. Eleştirilerinizi ve öneri­

değişikliğe gittik. Boyutlarımızı büyüt­

lerinizi bekliyoruz... "Türkiye'de

tük. Siyah-beyaz'a döndük. Bu karar

Sanat-Sermaye İlişkisi" son yıllarda

Yazı İşleri Müdürümüz Mustafa

özel sektörün sanata gösterdiği

Demirkanlı'nın kaç uykusuz gecesine

ilginin boyutlarını araştıran bir

mal oldu bilemem ama şu an

çalışma. "Art Carnuntum" Akdeniz

aramızda en mutlu kişi galiba Görsel

tiyatrolanının temsilcilerini, festival

Yönetmenimiz Yeşim Demir. Bizler ise

yönetmenlerini, tiyatro eğitimcilerini,

heyecanlı bir bekleme dönemindeyiz.

araştırmacıları biraraya getiren önemli

Derginin boyutlarını büyütmenin en

bir toplantı olarak dikkat çekiyor.

önemli nedenlerinden biri tiyatro

Ekim'in ilk haftasında perde açacak

fotoğraflarını bir sanat dergisine

olan "Miss Julie" söyleşisinde Zeliha

yakışır şekilde kullanabilmek ve

Berksoy ve yönetmen Maria Fridh'in

fotoğrafların içeriğe farklı hizmet

Strindberg'e yaklaşımlarını

etmesini amaçlamak. Yeni sezona

gözlemleyeceksiniz.

pe cy a

Bildiğiniz gibi, Tiyatro... Tiyatro... bir

başlarken ikinci bir adım daha attık ve dergimize bir de özet İngilizce bölüm ilave ettik. Bugün için iki-üç sayfalık kısa bir derlemeden oluşan bu bölüm

Yeni sezon hepimiz için yaratıcı çalışmalarla dolu geçsin...


HABERLER...

Münih'te Tiyatro Festivali

İleri ve Öktem Theather an der Ruhr'da Theater an der Ruhr, Bertold Brecht'in "Kentlerin Ormanında" (İn the Jungle of the Cities) adlı oyununu sahnelerken iki dil birden, Türkçe ve Almanca kul­ lanıyor. Devlet Tiyatrolarıyla uzun süredir yaptığı çalışmalarla ülkemizde oldukça tanınman Theater an der

a

4-15 Ekim'de Münih'te gerçekleşecek olan SPİELART Tiyatro Festivali iki yılda bir düzenleniyor. Festivalin amacı ulus­ lararası ve Alman "Off" prodüksiyon­ larını bir araya toplamak. S P İ E L . A R T , klasik repertuar tiyatroları ya da büyük isimlerden çok avangard işler yapan, kalabalık seyirci kitlelerine değil d e , kendilerini seyretmeyi seçenlere gösteri­ lerini yapan tiyatroların festivali. Biçim ve içerik açısından belli bir düzeyin üstündeki genç dünya sanatçılarını bir araya toplamayı amaçlayan festival organizasyonu, iki yıldır"dünyanın çeşitli bölgelerindeki oyunları izliyor ve festi­ vale seçiyor. Festivali izlemek isteyenler için bir adres: Karin Uecker, S P İ E L A R T , Platzl 4a, 80331 München

önemli tiyatro prodüksiyonlarında ismi geçen Mikis Teodorakis'le 11 plak yapmış ve dünya turnelerine katılmış sanatçı Christian Boissel yapıyor. "Bir Garip Yolculuk" oyununun müziğinde ağırlıklı olarak Anadolu ezgileri kullanılmış. Müzikalde, Küba doğumlu ünlü şancı Alma Rosa da hem sesi hem de oyunculuğuyla yer alıyor.

pe cy

Boş Alan Theatrama tarafından çıkartılan yeni tiyatro dergisi Boş Alan, tiyatro yazıları yerli ve yabancı tiyatro sanatçılarının ve eleştirmenlerinin özgün ve çeviri metinlerinden oluşacaktır. Derginin bir diğer hedefi, güncel konulara ve genç tiyatrolara yer vermek. İlk sayıda Ankara 95 ve 4 9 . Avignon Tiyatro Festivali izlenimlerine yer veriyorlar.

Paris Şehir Tiyatrolarında Nâzım Hikmet

Nâzım Hikmetin yapıtlarından esin­ lenerek oluşturulan "Un Etrange Voyage" (Bir Garip Yolculuk) adlı müzikal, Theatre de la Ville'in (Paris Şehir Tiyatrosu'nun) 95-96 repertuarına alınmış ve şu sıralar provaları sürmekte. Müzikali, (1966 doğumlu) genç fakat günümüzün gözde tiyatro yönetmen­ lerinden Stanislas Nordey sahneye koyuyor. Oyunun bestelerini ise, 1951'de Fas'da doğmuş, konservatu­ ardan 7 ödülle mezun olan ve birçok 6

Theater a.d. Ruhr

Ruhr'un kurucusu yönetmen Roberto Cuilli, bu oyununda Nihat İleri ve Levent Öktem'le çalışıyor. Nihat ileri, oyunun iki baş kahramanından biri olan Schlink'i oynuyor. E s e r Theater an der Ruhr sahnesi Mülheim'da ve ardından Almanya'nın çeşitli şehirlerinde izlenebilecek.

Mastroianni yine sahnelerde Ünlü İtalyan aktör Marcello Mastroianni, sinemaya öncelik tanıdığı için, uzun yıllar ara verdiği tiyatro çalışmalarına Trieste Tiyatrosu'nda yeniden başlayacak. Sanatçıyı Venedik'teki Goldoni Tiyatrosu Sanat Yönetmeni Guilio Bosetti ikna etmiş. Mastroianni, Furio Bordon'un "Son Işıklar" adlı eserinde oğlu tarafından huzur evine gönderilen yaşlı bir adamı canlandıracak.

Antik Tiyatrolar nasıl kıullanılmalı? "Una Scena Per Dioniso" (Dionisos İçin Bir Sahne) adı altında Sicilya'nın batı ucundaki Trapani kentinde düzenlenen sempozyumda antik tiyatroların çağdaş kullanım yöntemleri tartışıldı. UNESCO'nun girişimiyle düzenlenen açılış toplantısında Akdeniz havzasında 900 antik gösteri mekânı olduğuna dikkat çekildi. Bunların 50'ye yakınında uluslararası gösteriler düzenlendiği ve gösterilerin sayısının her yıl ortalama 150'ye ulaştığını belirten katılımcılar, sempozyumu Segesta antik tiyatrosun­ da okunan "Segesta Deklarasyonu" ile sona erdirdi. Türkiye'den antik tiyatro­ lar konusunda söz sahibi olan hiçbir akademisyenin böylesine önemli bir toplantıya davet edilmemiş olması her zamanki iletişimsizliğin sonucu. UNESCO'nun düzenlediği bu toplantı organizasyonun Türkiye temsilciliği aracılığıyla gerekli kurumlara bildirilmeliydi.

Robert Wilson, "Hamlet, Bir Monolog"ta yine zirvede Baharda Houston'da ve 14-19 Eylül ta­ rihleri arasında da Paris'te sahnelediği tek kişilik oyun "Hamlet Bir Monolog" eleştirmenler tarafından yere göğe ko­ namıyor. Tüm eleştirmenler, "aykırı ve olağanüstü bir tiyatro yaşamının ulaşacağı en doğal zirve 'yargısında' birleşi-yorlar. Tek bir monologda oyun­ daki tüm karakterleri üstlenen ve oyu­ nun sonundan başlanarak bir itiraflar dizisi gibi kurgulanan "Hamlet, Bir Monolog", Wilson'un kendi deyişlerinden birini bir kez daha kanıtlıyor. "Avangard sanatın bütün anlamı, önceden bildiklerimizi tekrar keşfetme-mizdir. Sanatçı "Ekim'de New York'da Martha Graham'ın hayat öyküsünü anlatacak bir bale yazmağa başlıyor.


dalında büyük ödül iki oyun arasında

Kumpanya sezonu Avrupa'da açıyor

paylaştırılmıştır. Ferdi Merter'in Samipaşazade Sezai Bey'den oyunlaştırdığı "Böylesi Bir Aşk" ve Dinçer Sümer'in Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan oyunlaştırdığı "Evlere

Şehir Tiyatroları'ndan "Türk Tiyatrosu II Dergisi

a

Şehir Tiyatroları'nın 1930 yılında "Darülbedayi" adıyla yayın hayatına

pe cy

Almanya'nın Moers kentindeki Schloss Theater Moers, Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren tiyatro birliği Rhizom'a üye bir tiyatro. Düzenlemekte olduğu Neues Spiel '95 (Yeni Oyun 95') festi­ vali için Avrupa ülkelerinden kimi yeni­ likçi oyun yazarlarını, Türkiye'den Kerem Kurdoğlu'nu birer oyun yaz­ maya davet etti. 7 Avrupa ülkesini tem­ sil eden oyunlar, yine aynı ülkeleri tem­ sil eden gruplar tarafından sahne­ lenecek ve 22 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında Moers'te tüm oyunların dünya prömiyerleri yapılacak. Kerem Kurdoğlu da "Harita'dan Naklen Yayın"ı Naz Erayda ile hazırladı. Oyunun sahne diline yönelik olarak üç atölye çalışması yapılmış. Christine Broadbeck'le mo­ dern dans, Zigrid Zeberich'le ritmik dans ve Vecihi Ofluoğlu'yla pandomim çalışılmış. Oyunun müziğini Cem İdiz bestelemiş ve düzenlemiş. Dekor, kostüm ve ışık tasarımı Naz Erayda'ya, koreografi ise Christine Broadbeck'e ait

Şenlik". Ödül töreni 11 Ekim Çarşamba günü Yunus Emre Kültür Merkezi'nde gerçek­ leşecektir.

'' Oyun Yazma Yarışması'' sonuçları Bakırköy Belediyesi Tiyatrosu 'nun düzenlediği "Oyun Yazma Yarışması"nın sonuçlan belli oldu.

"Özgün Oyun" dalında büyük ödül, "Ramiz ile Jülide" adlı oyunuyla Refik Erduran'a, bu dalda başarı ödülleri ise, "Hamlet Efendi" oyunuyla Müjdat Gezen'e, "Duyarlılık Üzerine

başlayan, 1935'de "Türk Tiyatrosu" adını alan ve 1980'de 12 Eylül askeri darbesinden sonra adı "Şehir Tiyatrosu' olarak değiştirilen yayın organı, eski adıyla yayın hayatına döndü. 445. sayısında tiyatro dünyasına merhaba diyen ve bundan böyle düzenli olarak yılda dört sayı çıkacak olan Türk Tiyatrosu'nun Yayın Yönetmenliğini Orhan Alkaya üstleniyor.

Vivace"

yle Erhan Gökgücü'ne, "Bir Ömrün Akşamında"yla Orhan Asena'ya, "Bana Yarını Sor"la Ferdi Merter'e, "Diorit Taşı"yla Memed Türkkan'a ve "Donna Grasya Nasi" adlı oyunuyla Beki L. Bahar'a verilmiştir. "Uyarlama Oyun"

Yeni bir tiyatro: Tiyatro Tanı

Tiyatro'yu "önce kendini, sonra başkalarını ve doğayı tanıyarak anlamak ve anlayarak sevmek için bir ayna" olarak kabul eden Özkan Schulze, Müge Ochedowski ve Bora Seçkin ortaklaşa Tiyatro Tanı'yı kurdular. Bir bilim-kurgu komedisi olan "Sevgilim, Buraya Gel" oyunuyla 1995/96 sezo­ nunu açacak olan Tiyatro Tanı'nın bu ilk oyununun çevirisini Deniz Yüce, müziğini Krzysztof Ochedowski yapmış.

Sanatçılar Assos'da kampta 6-7-8 Ekim tarihleri arasında Assos'da düzenlenecek olan ve sanat üretimini desteklemeyi amaçlayan Assos Gösteri Sanatları Festivali için düşünülen oyun­ ların çalışmaları hızlı bir tempoyla sürmekte. 18 Eylül'den itibaren bölgede kamp kuran sanatçılar tüm dekor, kostüm ve tasarımlarını da köyde, köylülerle birlikte hazırlıyorlar. Yurtdışından katılan La Mama ETC, ile L'Outil topluluklarının yanı sıra, Aydın Teker, Işıl Kasapoğlu, Hüseyin Katırcıoğlu, Yeşil Üzümler Dans Tiyatrosu, Kumpanya ve Levent Oget'in Assos ve çevresindeki mekânları kulla­ narak hazırlayacakları eserler özel olarak Assos için üretilmiş olacak. Festivalde görev alacak oyuncuların bir çoğunu da yerli halk oluşturuyor.

Şehir Tiyatrolarında II Hoşgörü" yılı Genel Sanat Yönetmeni Erol Keskin ve yönetim kurulu üyeleri Karabey Aydoğan, Aliye Uzunatağan, Macıt Koper, CemDavran, ve Çetin İpekkaya'nın katıldığı basın toplantısında, Erol Keskin, bu yılki repertuarı oluştururken"hoşgörü" temasını işlemeye karar verdiklerini belirtti. Geçen yıl ti-yatro kamuoyuna Türk oyun yazarlarıyla ilişkilerin geliştir­ ileceğine dair verilen sözü yerine getirmek için büyük gayret gösterecek-


...HABERLER lerini belirten Keskin, şu an dört oyun yazarına sipariş edilmiş "hoşgörü" temalı oyun olduğunu söyledi. Şehir Tiyatroları "Ustalara Saygı" programını bu yıl da sürdürüyor. Bu sezonun ustası olarak "Türk tiyatrosuna ve Türk kültürüne katkılarından dolayı " Melih Cevdet Anday belirlendi.

"Çöplük" İzmir ve İstanbul'da

"Güzel ve Çirkin" Viyana'da

Tiyatrokare'nin bardaki basın toplantısı Tiyatrokare'nin yeni oyunu "Üç Kadın, Bir Çapkın" Cihangir Susam Bar'da bir kokteyl ile basına tanıtıldı. Tiyatrolarında tamirat olduğu için basın toplantısını barda yapmayı tercih ettik­ lerini söyleyen Nedim Saban, bu yıl yeni oyunlarıyla birlikte Füsun Önal, Nilüfer Açıkalın ve Tijen Par'ı kadrolarına aldıklarını bildirdi. Saban, geçtiğimiz yıl gişe rekoru kıran ve üç yıldır kapalı gişe oynadıkları "Salaklar Sofrası"nı da 12 Ekim- 5 Kasım tarihleri arasında Şişli Gönül Ulkü/Gazanfer Özcan Tiyatrosu'nda sahneleyeceklerini açıkladı.

cy a

Tiyatro Stüdyosu, Turgay Nar'ın yazdığı, Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği "Çöplük" oyununu İzmir turnesiyle 95-96 tiyatro sezonunu açıyor. "Çöplük" İzmir, İsmet İnönü Sanat Merkezi'nde 6-7-8 Ekim tarihlerinde, İstanbul'da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde T8-29 Ekim tarihleri arasında tiyatroseverlerin karşısında ola­ cak.

düzeniyle de Oscar alan "Çirkin ve Güzel" Alan Menken-Howard AshmanTim Rice işbirliği ile 1994'de New York'un Palace Tiyatrosu'nda dünya prömiyerini yapmıştı. "Çirkin"i oynayan sanatçının kostümü için vücudunun önce plasterle sarıldığı ve üzerine 10 kilo tüy yapıştırıldığı ve de bu işin 400 saat sürdüğü, oyunun tanıtımı açısından cazip gerçekler.. "Çirkin"! oynayan yakışıklı aktör Ethan Freeman'ı fahiş fiyatlarla da olsa izlemek isteyen Viyanalılar şimdiden biletleri tüketmiş durumda.

pe

Broadvvay'in görkemiyle dikkati çeken son prodüksiyonlarından biri Walt Disney'in yarattığı "Güzel ve Çirkin" şimdi Viyana'nın Raimund Tiyatrosu'nda. 1991'de tüm zamanlar­ da türünün en iyi filmi seçilen ve ses

Shakespeare gerçekten Diyarbakırlı oldu

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu 1995-96 sezonuna Kahire'de yapılan 7.Uluslararası Deneysel Tiyatro Festivali'ne "Korku" adlı oyunla katılarak başladı. 15 Kasım'da üç yıldır vazgeçemedikleri Shakespeare'in "Kısasa Kısas" adlı oyununu Işıl Kasapoğlu yönetecek. Yıl içinde Mehmet Ulusoy'la 15 günlük bir atö­ lye çalışması yapacak olan ekip, 6 Ekim 8

tarihinde de Diyarbakır surlarında bir sokak gösterisi planlıyor.

Deneme Sahnesi'nde ücretsiz tiyatro eğitimi Kadıköy yakasında faaliyet gösteren, ücretsiz oyun sahneleyen ve yine ücret­ siz tiyatro eğitimi veren Deneme Sahnesi, 15 Ekim'den itibaren iki oyunla tiyatroseverlerin karşısında. Shakespeare'in ünlü "Hamlet" oyunun­ dan Yılmaz Arıkan'ın yorumuyla sahnelenen"Hamlet-1602"de 10 kişilik canlı müzik ekibi de yer alıyor. Deneme Sahnesi'nin iki yıllık tiyatro kursu için kayıtlar 6 Ekim'e kadar devam etmekte.

Bir Aile Öyküsü ve Şirin Devrim 5 Ekim akşamı İstanbul Çocuk Sağlığı Derneği yararına Hyatt Regency Oteli'nde İngilizce olarak sunulacak olan "Bir Aile Öyküsü" Şirin Devrim'in bir çok önemli ve renkli sanatçıyı içeren ailesini konu alıyor. Oyun geçen yıl New York'da da dört kez sahnelenmiş ve basında olumlu eleştiriler almış.

Şehir Tiyatrolarında istifa Şehir Tiyatroları oyuncularından Cüneyt Türel emekliliğini isteyerek, Tilbe Saran ise, istifa ederek görevlerinden ayrıldılar. Yeni sezonda sahnelenecek olan O. Alkaya'nın yöneteceği M. Cevdet Anday'ın "Mikadonun Çöpleri" adlı oyunda Genel Sanat Yönetmeni Erol Keskinle dramaturg seçiminde çıkan tartışmalar sonucu, sanatçılar ilke kararı aldıklarını ve istifa ettiklerini basına açıkladılar.


s TARİH

4 Ekim Çar.

SAAT

HARBİYE M. ERTUGRUL SAHNESİ TEL.: ( 0 212) 240 7 7 2 0

İSTANBUL

ŞEHİR

FATİH REŞAT NURİ SAHNESİ TEL.: (0 212) 526 53 8 0

BÜYÜKŞEHİR

BELEDİYESİ

TİYATROLARI ÜSKÜDAR M. C E L A L SAHNESİ TEL.: (0 216) 333 03 97

GAZİOSMANPAŞA KADIKÖY HALDUN T A N E R SAHNESİ SAHNESİ TEL.:(0 2 1 6 ) 3 4 9 04 63 TEL.: ( 0 212) 578 60 6 7

15.00

Palto

20.30

Savaş ve Barış

Bir Umut için

Gazeteciden Dost

Palto

5 Ekim Per. 20.30

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

6 Ekim Cu.

Savaş ve Barış

Bir Umut için

Gazeteciden Dost

Palto

15.00

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

20.30

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

15.00

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

20.30

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin (18.30)

Gazeteciden Dost (18.30)

Palto (18.30)

1 Ekim Çar. 15.00

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

İkinci Nöb. Sıkıntıları

20.30

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

İkinci Nöb. Sıkıntıları

12 Ekim Per. 20.30

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

İkinci Nöb. Sıkıntıları

13 Ekim Cu.

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

İkinci Nöb. Sıkıntıları

15.00

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

İkinci Nöb. Sıkıntıları

20.30

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

İkinci Nöb. Sıkıntıları

15.00

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin

Gazeteciden Dost

Palto

İkinci Nöb. Sıkıntıları

20.30

Savaş ve Barış

Bir Umut İçin (18.30)

Gazeteciden Dost (18.30)

Palto (18.30)

İkinci Nöb. Sıkıntıları (18.30)

20.30 11.00

7 Ekim Cumartesi

11.00 8 Ekim Pazar

9 Ekim Pt.

20.30

11.00 15 Ekim Pazar 16 Ekim Pt. 17 Ekim Salı 15.00

Cem Sultan

20.30

Cem Sultan

19 Ekim Per. 20.30

Cem Sultan

20.30

Cem Sultan

İ8 Ekim Çar.

20 Ekim Cu.

11.00 21 Ekim Cumartesi

Canlı Maymun Lokantası

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

pe

Cumartesi

cy

11.00 14 Ekim

a

10 Ekim Salı

15.00

Cem Sultan

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

20.30

Cem Sultan

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

15.00

Cem Sultan

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

18.30

Cem Sultan

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

15.00

Savaş ve Barış

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Palto

Aslolan Hayattır

20.30

Savaş ve Barış

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Palto

Aslolan Hayattır

26 Ekim Per. 20.30

Savaş ve Barış

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Palto

Aslolan Hayattır

27 Ekim Cu.

Savaş ve Barış

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Palto

Aslolan Hayattır

Savaş ve Barış

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Palto

Aslolan Hayattır

Savaş ve Barış

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Palto

Aslolan Hayattır

15.00

Savaş ve Barış

Çatıdaki Çatlak

Canlı Maymun Lokantası

Palto

Aslolan Hayattır

20.30

Savaş ve Barış

Çatıdaki Çatlak (18.30)

Canlı Maymun Lokantası (18.30)

Palto (18.30)

Aslolan Hayattı (18.30)

11.00 22 Ekim Pazar

23 Ekim Pt. M Ekim Salı

25 Ekim Çar.

20.30 11.00

28 Ekim Cumartesi

15.00 20.30 11.00

29 Ekim Pazar

HARBİYE CEP TİYATROSU TEL.: (0 212) 240 77 2 0


BU AY SAHNE ALANLAR Tiyatro: Ankara Ekin Tiyatrosu Yazan: Semih Çelenk-Özen Rodop Yöneten: Mehmet Ulay Sahne Tasarımı: Hakan Dündar Oynayanlar: Mete Dönmezer, Mehmet Ulaş, Bülent Yıldıran, Nurhan Özener

cy a

Otuz yılını bir arada, aynı sahnede geçirmiş oyuncuların, kırgınlıklarının iyice üst düzeye geldiği sırada oynadıkları bir oyun. Sahnede iki öykü atbaşı gitmektedir. Hem iki "tutunamayan" olarak oyuncuların tragedyası hem de bir Türkiye ve eğitim panoraması olarak kabul­ lenebileceğimiz sekiz ayrı öğretmenin tragedyası. Aslında bu iki öykü de bir açıdan bakıldığında koşuttur. Bu anlamda çıkar kav­ galarının, yılgınlıkların, karamsarlıkların, ezil­ mişliğin yaşandığı bir ortamda, oyunun sonun­ da yine de "Sanat'a bir vurgu yapılır.

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Civan Canova Yöneten: Kenan Işık Giysi Tasarımı: Ali Cem Köroğlu Sahne Tasarımı: Ali Cem Köroğlu Işık Tasarımı: Önder Arık Oynayanlar: Bülent Emin Yerar, Tülin Oral, Ayşe Günşıray, Gılman Peremeci

pe

Yeni sezon repertuarı içinde sahne­ lenecek olan "Kıyamet Sularında"

tiyatronun mutfağından yetişen yeni bir yazarın, Civan Canova'nın ilk oyunu. Hızla dünyaya yaklaşmakta olan bir astereoid'in dünyayı yok etmesi öncesinde, bir ailenin penceresinden varoluşun sorgulandığı oyun, değişik kurgusu ve farklı gülmece tarzıyla "korkunun gölgesindeki insan profillerini" ele alıyor. Oyun, kurmaca ile gerçek arasındaki gidiş gelişlerle yeni bir teatral tadın izini sürüyor. 10

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Jerome Lawrence-Robert Lee Çeviren: Şükran Yücel Yöneten: Alev Sezer Giysi Tasarımı: Serpil Tezcan Sahne Tasarımı: Burhan Yılmaz Işık Tasarımı: Yakup Çartürk Müzik: Edward Aris Oynayanlar: Can Gürzap, Zafer Ergin

Orijinal adı " Inherit The Wind" olan oyun, ünlü 1925 Dayton Tennessee duruşmasını temel alıyor. Yaratılış ile evrimi, dolayısıyla din ve bilimi sanık sandalyesinden adalet terazi­ sine taşıyan "Maymun Davası", tiyatro edebi­ yatının en çarpıcı eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Oyunun yazarları sahne direktiflerinde zamanı "çok uzun bir zaman önce değil" diye tanımlıyorlar. "Dün de olabilirdi, yarın da ola­ bilir..".

Tiyatro: Trabzon Devlet Tiyatrosu Yazan: Suzsanne Schneider Çeviren: Hale Kuntay Yöneten: Rüçhan Gürel Giysi Tasarımı: Funda Karasaç Sahne Tasarımı: Haluk Işık Işık Tasarımı: Şükrü Kırımoğlu Oynayanlar: Elif Gürel, Oktay Gözpınar "Tura adındaki genç kadın, uzun süredir kuşatılmış olan Saray-Bosnalılara seslenmekte, onlara müzik dinletmekte, haberler aktarmak­ ta ve en önemlisi cesaret vermektedir. Bütün bu arada Saray-Bosna şehrininin ne büyük bir felaket içinde bulunduğu seyircilere yansıtılır. Tura'nın anlatımlarından tek tek kişilerin sorunlarının korkunç k a d e r i n i öğreniriz. Nihayet Elmedi adındaki genç erkek yerinden kalkar sevgilisi vurulmuş olduğundan canından bezmiştir. Yaşama gücünü yitirmiştir. Tura'nın yayına devam etmesine engel olmaya çalışır.


Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Turan Oflazoğlu Yöneten: Raik Alnıaçk Giysi Tasarımı: Hale Eren Sahne Tasarımı: Nurettin Özkönü Dans: Edita Alnıaçk Oynayanlar: Can Gürzap, Zafer Ergin

pe cy a

AKM Büyük Salon'da Turan Oflazoğlu'nun ünlü oyunu "IV. Murat" yeni bir anlayışla sahneleniyor. IV. Murat, kısa yaşamına akıl almaz olaylar sığdırmış ve Osmanlı Padişahları arasında en ilginç kişilikler­ den biri olarak tanınmıştır. Tahta çıktığı gün­ den başlayarak her an yanı başında hissettiği ölüm korkusunu yenmek için sürekli öldürmeye karar vermiş ve bu düşüncesi giderek ürkütücü bir tutkuya dönüşmüştür. Kendi köşesinde gizli gizli, hem de kıyasıya geliştirdiği aklını ve bedenini hiç beklenmedik bir biçimde tebasının üzerine boca eden IV. Murat, amaca erebilmek için her türlü aracın sınırsız bir biçimde kullanılabileceğinin çok çarpıcı bir örneği olarak bugünkü izdüşümlerinin şifrelerini açığa vuru­ yor.

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: (Tolstoy'dan uyarlayan) Alfred Neuman, Erwin Piscator, Guntram Prufer Çeviren: Cevat Çapan Yöneten: Burçin Oraloğlu Giysi Tasarımı: Sevim Çavdar Sahne Tasarımı: Özhan Özdil Işık Tasarımı: İlhan Ören Müzik: Selim Atakan Koreografi: Selçuk Barok Oynayanlar: Mazlum Kiper, Hüseyin Köroğlu, Sevtap Çapan, Murat Daltaban, Alev Oraloğlu, Murat Coşkuner, Erhan Abir, Aslı Seçkin, Esin Umutlu

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Recep Bilginer Yöneten: Engin Gürmen Oynayanlar: Cem Davran, Mehmet Gölhan, Erdoğan Gemicioğlu, Müge Akyamaç, Gülçin Akçay, Toron Karacaoğlu, Birkay Tekmen, Sevgi Sakarya, Özlem Tutucu.

Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi'nde 4 Ekim'den itibaren izlenebilecek oyun ilk kez 1962 yılında yine Şehir Tiyatrolarında sahne­ lenmiş. Komedi türündeki "Gazeteciden Dost", bir gazetenin Ankara bürosunda geçi­ yor. Yazar oyunda ülkemizin kaderine egemen olan, devlet yönetiminin çarkları arasına soku­ lan kişisel zaafları ve hırsları ele alıyor.

4 Ekim'den itibaren Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde perde açacak olan bu oyun yalnızca R u s aydınlarının değil, t ü m dünya aydınlarının ikilemini yansıtıyor. Rusya'nın geleceğini Avrupa'daki değişimlere ayak uydurmasında gören genç R u s aydını Prens Andrey, bir yandan demokratikleşme için uğraş verirken, öte yandan kendisini bir özgür­ lük savaşının tam ortasında bulur.


pe cy

a

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Emmanuel Robles Çeviren: Mina Urgan Yöneten: Erol Keskin Giysi Tasarımı: Erol Keskin Sahne Tasarımı: Erol Keskin Dramaturg: H. Zafer Şahin Oynayanlar: Uğurtan Atakan, Rıdvan Çelebi, Can Doğan, Savaş Dinçel, Burçetin Zoga, Erdal Özyağcılar, Mustafa Arslan, Argun Kınal, Filiz Kutlar, Ahmet Uz, Ayşen Çetiner, Bahtiyar Engin

Geçen yıl yasaklanmış oyunlar bölümünde Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında Aya Irini'de prömiyerini yapan oyun bu yıl Şehir Tiyatroları sahnelerinde izleyiciyle buluşacak. Bir Umut için, İspanyol ordusunun Latin Amerika'da Simon Bolivar önderliğinde verilen bağımsızlık mücadelesine karşı uyguladığı baskıyı ve vahşeti anlatıyor. Cezayir asıllı yazar Emmanuel Robles'in oyunu, bağlı olduğu ordusuna ve görevine ihanet etse de bağım­ sızlık savaşına katkıda bulunan Montserrat'ın yargılanışı çerçevesinde gelişiyor. 4 Ekim'den itibaren Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde izlenebilir.

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Adalet Ağaoğlu Yöneten: Engin Uludağ Giysi-Sahne Tasarımı: Ersin Safkan Oynayanlar: Celile Toyon, Metin Çoban, Hale Akınlı, Hikmet Körmükçü, Sait Ergenç, Hale Gül Akkelli Çağdaş Türk Edebiyatı'nın en önemli adlarından biri olan Adalet Ağaoğlu'nun bu oyunu 18 Ekim'den itibaren Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde sahnelenecek. Kadının, erkeklerin egemen olduğu toplum yasalarının kurbanı olmasının, hayata hazırlıksız kalarak sorunlar içinde bunalmasını anlatan oyun, aynı zaman­ da küçük insanların toplumsal çaresizliğini de bir sorun olarak ortaya atıyor, toplumsal çatıdaki çatlağın nereden kaynaklandığı sorusunu soruyor.

Tiyatro: İzmir Devlet Tiyatrosu Yazan: Turan Oflazoğlu Yöneten: Sönmez Atasoy Giysi Tasarımı: Hale Eren Sahne Tasarımı: Refik Eren Işık Tasarımı: Hasan Yalman Oynayanlar: Mahmut Göngöz, Selmin Barutçuoğlu, Sönmez Atasoy, Metin Oyman Çok kalabalık bir kadro ile sahneye konan bu oyun tarimizden yola çıkıyor. 4. Murat'ın ölümünden sonra annesi Kösem Sultan tarafından tahta getirilen Deli İbrahim'in tarih kitaplarında olmayan, gerçekten deli miydi yoksa gerektiğinde deliyi mi oynuyordu tartışmasıyla oyun, ilginç tarihi yorumlara açılıyor.

Tiyatro: İzmir Devlet Tiyatrosu Yazan: Hidayet Sayın Yöneten: Haldun Marlalı Giysi Tasarımı: Gülay Baykara Sahne Tasarımı: Gülay Baykara Işık Tasarımı: Zeki Kayar Oynayanlar: Haldun Malalı, Ebru Baran, Gülay Özkaya Dağ evine kapanan yaşlı bir sanatçının evine arabası bozulan genç bir hanım sığınır. Sevgi, yaşlılık, sanat gibi kavramlarla örülmüş düş ile gerçek arası bir öykü.

12


BU AY SAHNE ALANLAR Tiyatro: Virgül Tiyatrosu Oyun Adı: İşte Hendek İşte Deve Yazan: Fatih Yıldız Yöneten: Enver Demirkan Giysi Tasarımı: Pervin Çokay Sahne Tasarımı: Pervin Çokay Müzik: Aydın Özarı Koreografı: Levent Köksal Yaşamımızın hemen her döneminde önemli bir yer tutan sınav sözcüğünden korkmayan yoktur... Oyunumuzda insanoğlunun doğumundan ölümüne dek, gerek okulda gerekse özel ha­ yatında başına gelen sınavları nasıl aştığı, aşarken neler çektiğini güldürü yoluyla seyir­ ciye aktaran bir oyundur...

üçgeninde tartışıyor. Tiyatro: Trabzon Devlet Tiyatrosu Yazan: Michael Frayn Çeviren: Lale Eren Yöneten: Özdemir Nutku Giysi Tasarımı: Funda Karasaç Sahne Tasarımı: Haluk Işık Işık Taşarımı: Seyhun Ayaş Oynayanlar: Bahadır Karasu, Ahmet Erkut, Gülgün Aray, İnci Türkay Ünal, Volkan Ünal, Hakan Meriçliler, Mehmet Serimer, Mine Soydan.

Coşar

pe cy a

Tiyatro: Trabzon Devlet Tiyatrosu Yazan: Haluk Işık Yöneten: Jale Yücel Oynayanlar: Hakan Meriçliler, Bahadır Karasu, Ayla Baki, Ünsal

Savaşın yarattığı kötülükleri ve giderek insanın insana yabancılaşmasını, yalnızlığını merkez alan oyunun konusu, Kurşun Askerin içinde olduğu hayatla düşlediği hayat arasındaki ikilemler­ den yola çıkıyor. Oyun, Kurşun Asker'e kendi kimliğini yeniden sorgulatıp gerçeklerle yüz yüze getiriyor. Korkuyu yenmenin yollarını öğretiyor ve böyle­ likle kurşun asker içindeki çocuk düşlerini açığa çıkarıyor.

Tiyatro: İzmir Devlet Tiyatrosu Yazan: Jerome LawrenceRobert E. Lee Yöneten: Çetin Köroğlu Giysi Tasarımı: Yıldız İpeklioğlu Sahne Tasarımı: Ali Can Köroğlu Işık Tasarımı: Kemal Gürgün Oynayanlar: Şebnem Tacal, Ümit Bakış, Erol Aksoy, Mediha Köroğlu, Türker Pekin, Ali Ulvi Hünkar, Bülent Arın Bilim ve din kavramlarını insan ilişkileri çerçevesinde tartışan bir oyun. Darwin'in evrim teorisini öğretmen, rahibin oğlu ve rahip

Gazeteci, mizah, roman ve oyun yazarı Michael Frayn, bu oyununda çok kızdığı ve ciddiyetten uzak bulduğu tiyatrolara eleştirel bir bakışla yaklaşırken sıradışı bir Fars ortaya çıkarmış. 80'li yıllarda ilk oynandığında iki ödül birden kazanan ve özgün adı"Noises Off" (Dışardan ya da kulisten gelen sesler) olan bu oyunda, salt para kazanma düşüncesiyle tiya­ tro yapmaya çalışan bir kadro sahne üstünde ve sahne arkasında büyüteç altında tutuluyor. Bu fars, tiyatronun utanılacak yanını sergiliyor; nasıl tiyatro yapılmaması gerektiğini gösteri­ yor.


BAKlŞ

TİYATRO ARTIK HEYECAN VERMİYOR MU?

Ayşegül Yüksel

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi için bir "dönem başı"yazısı oluşturmam istendiğinde garip bir yorgunluk çöktü üstüme. Tiyatro üstüne daha önce söylemediğim, yazmadığım düşüncelerim ya da duygularım kalmış mıydı?

pe

cy a

Aklıma ve yüreğime sordum, yanıt ala­ madım. Sonra birden profesyonel olarak tiyatro eleştirmenliğine başladığımdan bu yana tamı tamına yirmi yıl geçmiş olduğunun bilincine varıverdim. ("Profesyonel" sözcüğünü çok ciddiye almayın, yirmi yıl boyunca yazılmış bin­ lerce sayfa tiyatro eleştiri yazısından eğer alınabilmişse alınan tüm telif hak­ ları yüksekçe bir devlet memurunun bir aylık maaşına ya ulaşır, ya ulaşmaz!) içimi bir korku sardı. Yirmi yıl önce eşimin ve çocuklarımın üstüne getirdiğim fettan "kuma", gençlik aşkım, uzatmalı sevgilim "tiyatro" ile yaşadığım sevda bitmiş miydi? İmam nikahlıma " boş o l " deme zamanı gelmiş miydi yoksa? Sonra geçen sayıda Nalân Özübek arka­ daşımızın 1994-95 tiyatro sezonu ardından yaptığı soruşturmayı anımsadım. Eleştirmenler dönemin "en iyisi" ya da "en kötüsü" üstünde anlaşamamış. Üstelik soruşturmaya ver­ ilen kimi yanıtlar benimkilerden de kötümser. Belki de hepimizin üstünde, kalıcı izler bırakmamış bir tiyatro dönemi­ nin bıkkınlığı var. Doğru seçilmemiş, doğru seçilmiş ama yanlış ya da kötü sahnelenmiş, doğru seçilmiş-doğru ve iyi sahnelenmiş ama seyirciye kendini anlatamamış, metni kötü-sahnelenmesi iyi, metni iyi-sahnelenişi kötü bir dolu oyun... Malzeme var olmasına var da bir türlü kıvamını bulamamışız helvanın. Yirmi yıldır hep böyle olmamış mıydı?

14

Yılda ortalama kırk oyun seyrettiysem yirmi yılda 800 oyun izlemişim demek. "Unutulmaz"diyebileceğim yirmi yapımı bir solukta sayabiliyor muyum bu oyun­ ların arasından? Ya da "unutulmaz" bir iki dönemi? Ne çok olay yaşanmış bu yirmi yılda! Kültür Bakanlığı yaklaşık on kez bakan değiştirmiş, Devlet Tiyatroları'ndan on Genel Müdür, İstan­ bul Şehir Tiyatroları'ndan (1970'lerdeki kısa süreli "yerinden yönetim" uygula­ masını da sayarsak) on kadar sanat yönetmeni geçmiş, işi sıradan aritmetiğe vurup, bu "on"ları yirmiye bölersek t i ­ yatro politikamıza ilişkin 'ironik' bir sonuç çıkıyor ortaya: "İstikrar" anlayışımız " i k i " yılla sınırlı...) Çok şey değişmiş de, yine pek bir değişiklik yok tiyatromuzda. En iyisi, yirmi yıl içinde benim tiyatro aşkım uğruna, anacığım kaç gece bize gelip çocuk bakmış, kocam tiyatro kapılarında kaç kez söylenerek park yeri aramış, ben izlediğim oyunları eleştirmek, dönem başı, dönem ortası, dönem sonu, yıl sonu değerlendirmeleri yazabilmek için kaç gece uyumamışım gibi, sonuçlarının korkunç bir "yazıklan­ ma" duygusundan başka bir şey getirmeyeceği çarpma ve bölme işlem­ lerini bir yana bırakıp yirmi yılda yazdıklarımızın tanıklığına başvurmalı. Gazete, dergi sayfaları arasında yitip gitmiş yüzlerce sayfalık duygu ve düşünce boşa mı dile gelmiş görelim. 1970'ler tiyatro adına coşkulu, bir o kadar da tehlikeli yıllar. 12 Mart'ı izleyen sıkıyönetimli dönemlerde "eğlencelik"


"Sanata Evet" kampanyasının bir başlatılıp bir durdurulması arasında bir ayırım göremiyorum. Demek ki 70'lerde üstüne yazıp çizdiklerimiz bugün de aşılmamış. 70'lerdeki yazılarımızda Devlet Tiyatroları'nın oyun seçimini sorgulamışız; bugün de sorguluyoruz. Hadi o günlerde politik baskılar vardı diyelim. Bugün ne var? Yerli yazarlarımız 1970'lerden bu yana Devlet

anlayışına yatkın yeni mekânların oluşturulması değil, var olup da şu ya da bu biçimde elden çıkan ya da yitir­ ilme tehlikesiyle karşı karşıya olan eski tiyatro mekânlarının hiç olmazsa bir bölümünün yeniden kazanılması olmuş. Turne yapan topluluklar ise bugün de salon kapmak için birbiriyle köşekapmaca oynuyor. 1970'li yıllarda henüz böylesine dal budak salmamış olan Devlet

pe cy

a

tiyatro yapan özel tiyatrolar sinmiş; politik tiyatro yapanların oyunları yargı önünde; kimi oyuncuları işkencede, ilk yazım Brecht üstüne.. Brecht'li yılları yaşıyoruz. 12 Mart döneminde Yılmaz Onay'ın A.S.T.'ta sahnelediği "Hitler Rejminin Korkusu ve Sefaleti" (oyun yasaklanamadığı için) topluluğun etkin liklerinin durdurulmasına neden olmuştu, ilginçtir, pek çok Brecht oyu­ nunun çeşitli engellere takıldığı ,1970'lerin sonunda Devlet Tiyatroları

Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti • Bertolt Brecht • Yöneten: Yılmaz Onay • Ankara Sanat Tiyatrosu • 1970-71 sezonu

tarihindeki ilk Brecht oyunu olan "Arturo Ui"nin Yücel Erten tarafından sahnelenmesiyle kaldırılması bir olmuştu. Brecht bu kez Devlet Tiyatroları'ndaki Genel Müdür değişimine ve Milliyetçi Cephe hükümetine takılmıştı. Ergin Orbey'den Cüneyt Gökçer genel müdürlüğüne geçişte yaşanan bu tıkanmayla, geçen yıl "dönüşümlü Genel Müdür" oyunu oynayan Tamer Levent'le Bozkurt Kuruç'un zorunlu dansı nedeniyle

Tiyatroları'nın oyunlarına özen göster­ mediğinden yakınırlar. Geçen yıl izle­ diğim yapımların büyük bir bölümü (hele Haldun Taner'in Ankara yapımı "Lütfen Dokunmayın"ı) yazarlarımızı bugün de haklı çıkarıyor. 70'li yıllarda sık sık özel tiyatroların salon sorunu gündeme gelmiş yazılarda, iki büyük tiyatro kentimiz istanbul ve Ankara'da yirmi yılın bu bağlamdaki tek başarısı çağdaş tiyatro

Tiyatroları'nda bile, bir bakanlığın genel müdürlüğü statüsünde olmanın getirdiği "merkeziyetçi anlayışı eleşti­ rerek, çok kısa bir süre "yerinden yöne­ t i m " uygulamasına geçip de daha sonra -belediye başkanının değişmesiyle- eski konumuna dönen istanbul Şehir Tiyatroları'nı örnek göstermişiz. "Yerinden Yönetim" tartışması bugün de gündemde. Ancak, Kültür Bakanlığı'na bağlı/bağımlı Devlet Tiyatroları


etmedi. Her geçen yıl artsa da verilen paralar enflasyonla başedemiyordu. Devlet yardımı yoluyla niteliğini yük­ seltmeyi başaran bir topluluğa da raslanmadı. Bu konuda o kadar çok yazı okuyup yazmışım k i ! Devletin parasal desteğinin, özel tiyatroları yaşatmaya bir oranda katkıda bulun­ maktan öte bir işlevi kalmadı.

1980'lere ulaşıldığında tiyatronun gündemini de 12 Eylül belirledi.. Yurtdışına giden, pasaport alamayan, çeşitli davalardan içerde yatan, 1402 yoluyla saf dışı edilen sanatçılardan sonra ortalık süt liman olmuştu. Sanata getirmesi öngörülen üst dene­ tim tasarılarına karşı çıkıyor, "büyük­ l e r i n "tavsiyesi" üstüne yalnızca "kuşlardan-ve çiçeklerden" söz etmek­ le yetinen oyunların sahnelenmesini eleştiriyor, yazarlarımıza kendi ürettik­ lerine oto-sansür uyguladıkları için güceniyorduk. Enflasyon almış yürümüş, ortada "özel tiyatro"dan neredeyse eser kalmamıştı. Egemen Bostancı'nın bol "yıldız"lı müzikal (daha sonra TV'de de izlediğimiz) süper yapımları tiyatroya başka bir işlev yatmamıştı: "televizyon­ dan tanıdığın ve sevdiğin kişileri "yakından görmek" istiyorsan t i ­ yatroya gel ve orda biraz da şarkı dinle, dans et" diyordu seyirciye. Bu yaklaşımı pek benimseyen -daha önce de zaten tiyatroyla pek alışverişi olmayan bir bölüm seyirci tıka basa doldurdu bu müzikli gösterilerin sergilendiği büyük sinema salonlarını. Bostancı'nın gerçekten tiyatro adına yaptığı başarılı süper-yapımlar (Söz gelimi Şener Şen'li ve Ahmet Gülhan'lı "Şvayk") salonları dolduramadıysa da tiyatroda seyredilecek "yıldız"ı televizyondan saptama alışkanlığı iyice bir yer e t t i . TV'de "yıldız" olma mutluluğuna erişemeyen sanatçılarımız da "dublaj" yoluyla maaşlarını katlamaya başladılar. Birçok sanatçı TV dizilerindeki sürekli başarıları nedeniyle -zamanları kalmadığı için- tiyatrodan uzaklaştılar. Biz de "kitle iletişim çağı'nda tiyatro­ nun hangi yolla, eskiden verdiği "coşku"yu yakalayabileceği üstüne sayfalar doldurduk. 1982'de başlayıp bugüne ulaşan süreç içinde özel tiyatrolara verilen parasal destek, çeşitli biçimler aldıysa da -ben de dahil- hiç kimseyi memnun

1990'dan bu yana yazarlarımızın 12 Eylül'ün getirdiği tedirginliği aşıp düşünsel ve estetik açıdan "vurucu" ürünler ortaya koymaları gerektiğini, sahnelemede kitle iletişim çağına yakışır biçemler oluşturulmasının, t i ­ yatro için yeni mekânlar yaratmanın,

pe cy

1970'lerde tiyatro eğitimi üstüne de epey yazıp çizmişiz. Devlet Konservatuvarfnda öğrenciler üstünde­ ki politik baskı, eğitimdeki eskimişlik, kurumda bir "yönetmenlik" bölümünün kurulmasının zorunluluğu yalnızca yazılıp çizilmekle kalmamış, Sanatsevenler Derneği'nin hıncahınç dolu açık oturumlarında yüz yüze kıyasıya tartışılmış. Konservatuvar'ın bu bunalımlı döneminde öğretmenlik' görevlerine son verilenler arasında Ahmet Levendoğlu da var. Bakın şu işe, bir önceki yıl bu kez İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden "Serdar Güreş olayı" nedeniyle -emekliliğini de yakarak- istifa eden aynı Ahmet Levendoğlu değil mi? Yoksa yirmi yılda değişen bir şey yok mu bu cephede? Dahası, o günden bugüne tiyatro eğitimi veren yüksek öğretimdeki bölümlerin sayısı sekizi bulmuş. Çalışma mekânları/araç-gereç/eğitmen kadrosu bağlamında bugün de hepsi baş edilmez sıkıntılar içinde. Üstelik yirmi yıl sonra da henüz hiçbirinde "yönetmenlik" dalı açılmamış... Eğitimde çağdaş standartları yakala­ maktan çok uzağız.

yapımlarıyla birinciler görevlerini cid­ diyetle yapıyorlardı, ikinciler de coşkulu ve inançlıydılar. Bugün profesyonel t i ­ yatroda ne yeterince ciddiyet, ne inanç ne de yaratıcılık görebiliyoruz. Tek kaygı tiyatro dönemini kazasızca başlatıp kazasızca noktalamak sanki! Böyle bir "kanıksamışlık"la geleceğin tiyatrosuna adım atılabilir mi?

a

çınlayışına hiçbir çözüm getirilmediği gibi, Şehir Tiyatrolarının geçmişteki "yerinden yönetim" uygulamasının önde gelen kişilerinden Erol Keskin kurumun Genel Sanat Yönetmeni olarak, üstelik Refah'lı bir belediyenin kuşkulu bakışları altında tiyatroyu "merkeziyetçi" düzende sürdürmeye çalışıyor. Çelişki Erol Keskin'den değil politik düzenden kaynaklanıyor. Ne değişmiş?

1970'lerde Konservatuvar mezunu sanatçıların gençlerini yetersiz, eskileriDoğru seçilmemiş, doğru seçilmiş ama yanlış ya da kötü sahnelenmiş, doğru seçilmiş-doğru ve iyi sahnelenmiş ama seyirciye kendini anlatamamış, metni kötü-sahnelenmesi iyi, metni iyi-sahnelenişi kötü bir dolu oyun... ni klişeleşmiş gördüğümüz için "memur sanatçı" kavramı girmiş dili­ mize. ('Yaptığı işe coşku katmayan sanatçı' anlamında kullanmışız bu sözü.) Politik tiyatro yapmaya kalkışan eğitimsiz gençleri ise seyirciyi tiyatro­ dan soğuttukları için eleştirmişiz. Hiç olmazsa yetersiz özel tiyatro 16

Umutlarım "yann"ın tiyatrosunu oluşturma yolunda düşünme ve düş gücünü seferber eden, uzun dönemde dönüşüm yaratacak atılımlar içinde olan sanatçılarda ve topluluklarda... oyunculuk, giysi/ışık/sahne tasarımcılığının yeni boyutlar kazan­ masının zorunluluğunu, devletin ödenekli ti-yatroları "özerk" kılmasının ön koşul olduğunu, tiyatronun başka işlerden arta kalan zamanlarda yapılıveren bir iş olmadığını, bir oyunun hakkının bir buçuk iki aylık provalarla verilemeyeceğini, tiyatroda dramaturji olgusunun etkinlik kazanmasının öne­ mini, Türk Tiyatrosu'nun yılda bir iki parlak yapımın sunulmasıyla gelişemeyeceğini vurgulamış, yazmış durmuşum. Onlarca kez... Uzun sözün kısası, ülkemizdeki tiyatro­ nun gitgide "heyecan veren" bir sanat olma özelliğini yitirmekte olduğunu, yirmi yıl boyunca, tiyatro bağlamındaki tüm politik-yönetsel-estetik kaygılarımı güncel olaylara da parmak basarak dile getirmişim. 1995-1996 tiyatro dönemi beni heyecanlandırmıyorsa, suç kimin? Yeni dönemde, yaptıkları işe dört elle sarılan (tiyatroya kafalarını ve yürekleri­ ni gerçekten adamış) sanatçılara başarılar diliyorum. Yine de, yalnızca bir tiyatro dönemini daha kurtarmaya yönelik çalışmaların etkili olacağını sanmıyorum. Umutlarım "yarın"ın tiya­ trosunu oluşturma yolunda düşünme ve düş gücünü seferber eden, uzun dönemde dönüşüm yaratacak atılımlar içinde olan sanatçılarda ve topluluklar­ da...


KADERE KARŞI KOY A.Ş. ALEV ALATLI

a

Y '' Cinsel İlişki Frekansı, sayı / hafta"

pe

cy

"Füsun çatalını bıraktı, "Kişisel gözlemlerimden yola çıkarak kurduğum bir teorim var," diye başladı ama sesi bu defa Alpago sesi değil, daha başka birşey Allallah! "FT. Ferhat Teorisi,"diye sürdürdü, Ferhat, benim ikizim. Yumurtanın ikinci yarısı. Teorime Ferhat adını verdim, çünkü erkek davranışlarını öngörmemi sağlayan eğriyi Ferhat'ın seks yaşamını gözlemleyerek geliştirdim. Yaklaşık yirmi yıllık data. Standart sapma, yüzde yarım."

Kadere Karşı Koy A.Ş., bilgi ile yaratıcılığın muhteşem dansı. Zihnimizin ücra köşelerine saklayarak, yalnızca kendimize italikleyebildiğimiz şüphele­ rimizin kayıtsız şartsız dürüstlükten alınan güçle, cesaretli bir dışa vurumu. Büyük bir ciddiyetle oynadığımız gerçek yaşama dair rollerimizin aslında karikatürden ibaret olduğunun belgesi. Alışılageldiği üzere yaşamdan bir kesit sunmuyor bize bu kitap. Yaşamın ta kendisi. Tek bir insanın kurabileceğinden daha büyük yapılara ulaşıyorsunuz Kadere Karşı Koy A.Ş.'de. Çünkü yüzyılların bilgisini damıtarak yön­ lendirir kalemini Alev Alatlı. Gerçekle yüzleşmeye cesaretiniz varsa, Kadere Karşı Koy A.Ş.'nin kahramanlarından biri de sizsiniz. Mutena Açık

Boyut Yayınevi, Ağahamamı Sok. 5 / 3 Cihangir/İstanbul Tel:243 35 33 - 293 72 77 Fax: 252 94 14


İNCELEME

GÜNÜMÜZ TÜRKİYE'SİNDE SERMAYE VE SANAT Emre

pe

Son zamanlarda sanata yaptıkları destekle anılan kurumlara bu konuya yaklaşım biçimlerini sordum. Akbank, Coca Cola, Eczacıbaşı Holding, Efes Pilsen, Enka, Esbank, Garanti Bankası, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, Oyak Sigorta, Philip-Morris-Sa, Yapı Kredi Bankası soruları yönelttiğimiz kuruluşlar oldu. Enka ve Eczacıbaşı Holding açıklama yapmak istemediklerini belirtirken, Garanti Bankası, kültür ve sanata yaptıkları desteğin çok alçakgönüllü olduğunu, kurucu üyesi oldukları İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın bazı konserlerini desteklediklerini, ancak uzun bir zamandır başka bir alana, doğal hayatı korumaya yöneldiklerini ve sponsorluğa ayırdıkları bütçenin yüklü bir kısmının bu alana kaydığını açıkladılar. Esbank, Coca Cola, Efes Pilsen sorduğumuz soru­ lara yanıtlarını fakslayacaklarını söylemelerine rağmen elimize geçmedi. Diğer kuruluşların görüşleri ise yazının iskeletini oluşturdu. Cevaplarda dikkati çeken en önemli nokta kuru­ luşların hemen hemen hepsinin, kültür ve sanatı destekle­ menin toplumsal bir sorumluluk olduğu inancında olmaları. Yapılan destekte güdülen politikalarının ne olduğunu kültür ve sanat etkiniikle-rine sponsorluk yapan ya da etkinlikleri üstle­ nen kuruluşlara solduğumda da birbirine benzeyen yanıtlar aldım. Akbank Kültür Sanat Müdürü Orhan Kural, "Bir toplumun kültüre verdiği değer, onun kimliğini belirler" 18

İLİŞKİSİ

derken aslında çok ilginç bir noktaya değiniyordu. Dünya ülkelerinin politik, ekonomik gücünü; kültür, sanat, bilim ve sporla kurdukları toplumun portresini çizen imaj çok etkiliyor. Gelişmiş ülkeler arasında anılır olmak, güvenilir bir tablo çizmek ve piyasada saygın bir yer edinmek için bu bahsettiğim imajı yaratmak çok önemli. Türkiye'nin aslında içinde dolu dolu taşıdığı ancak bir türlü yeşermesi ve gelişmesi için zemin bulamadığı ve böylelikle dünyaya tanıtamayıp, "çorak" gibi gözüktüğü sanatsal düzleme fırsatlar tanınması, bağlantısı yok gibi görünen bir çok alana "kâr" olarak geri dönüyor. Bu konuyla bağlantılı olarak, Philip Morris-Sa Basın ve Halkla ilişkiler Müdürü Erhan Key, "Şirketimiz sponsorluğa kurumsal vatandaşlık görevi olarak bakıyor" diyor ve ardından açıklıyor, "Bu kavramı açmak istiyorum, çünkü Türkçemize daha tam yerleşmedi. Felsefemize göre, içinde bulunduğumuz toplumun kültürel olarak zenginleşmesi bizim görevimizdir. Bunun nedeni ise çok basit, kültürel olarak gelişebilen toplumlar, bilinçli tüketici olurlar." Aynı konuda, Oyak Sigorta Pazarlama Müdürü Sevtap Emül şöyle bir yorumda bulunuyor, "Şirketlerin toplumsal sorumlulukları olduğuna inanıyoruz. Kültüre verdiğiniz destek bir anlamda toplumu eğitmek oluyor. Sigorta konusunu eğitimli insanlara anlatabiliyorsunuz, o yüzden dolaylı da gözükse bizim işimizle bağlantısı çok açık." Aslında kültür ve sanata destek, hem sermayeyi, hem sanatı hem de toplumu kazançlı çıkarıyor. Yapı Kredi Bankası Genel Müdür Yardımcısı Ömer Kayalıoğlu da konuya somut bir örnek getiriyor. "Bizim 1944'lerden bugüne taşıdığımız sanata destek geleneğimiz var. O günlerden bugüne kaybolmaya yüz tutmuş geleneksel sanatlarımıza sahip çıkmaya çalışı-yoruz. 1989'dan itibaren de Gençlik Festivali'yle birlikte yurt dışındaki sanat etkinliklerini ülkemize getirip tanıtma adına başka bir boyutta sanata desteği başlattık. Bu yıl ayrıca Devlet Opera ve Balesi'nin Spartakus temsilinin yapılmasını sağladık. Bunun yanında Yapı Kredi Yayınlarını kurduk, 58 üniversiteye çıkan bütün yayınlarımızı yolluyoruz. Bunların hiçbiri kâr amaçlı değildir. Bu işe ilk başladığımızda, Yapı Kredi Bankası'nın ticari olarak belli bir yeri vardı. İlkleri yapandı, öncüydü, çok önemli bir kurumdu, ancak ticari rasyolara baktığınızda ilk başlarda yer almıyorduk. Bir banka aktiflerde, öbürü kârlılıkta üzerimizde

cy a

Ülkemizde kültür ve sanat eğitimi, üretimi ya da etkinlikleri ağır aksak devlet destekli yürümektedir. Son zamanlarda bu söyleme karşıt olabilecek bir değişim gözlenmekte. Cumhuriyet tarihi boyunca parmakla sayılabilecek azlıkta olan kültür ve sanata yapılan özel girişim katkıları, günümüzde bir yazıya konu olabilecek bir yelpaze oluşturmakta. Özel sek­ törde yer alan kuruluşlar, bazen ürünlerinin tanıtımına yönelik etkinlikleri sanatsal etkinliklerle bütünleştirirken, bazen kuru­ luşlar, yıldönümlerini kutlama adına sanata yöneliyorlar. Bazen de yalnızca toplumun bilinçlenmesi adına belli kuruluşlara ve sanatçılara üretim, gençlere eğitim olanakları sağlanıyor. Devlet yardımının sınırlarının ne olduğunu çok iyi bilen ancak kendi olanaklarını zorlayarak yapıt üretmeye çalışan sanatçı kesiminde özel sektörün desteği, bazen maddi ancak her zaman için de manevi bir dayanışma anlamını taşıyor.

Koyuncuoğlu


cy a

Philips Morris'in Sanata Katkılarından biri de Metropolis kazılarını desteklemesi olmuştur.

pe

bir sırada yer alıyordu. Sonuçta hangi rasyoya bakarsanız bakın, ilk sıralarda yer almıyorduk. Şimdi öyle değiliz. Niye biliyor musunuz? İnsanların zihninde çok prestijli bir ismimiz var. Bu imaj ancak yatırımla kazanılı-yor. Tabi ki iyi servis ver­ meniz, iyi ürün satmanız lazım, ama bir de prestijli bir isminiz olursa, sırtınız yere gelmez. Biz çok şey kazandık, ancak toplum da çok şey kazandı."

Bu kulvarda nispeten yeni olan İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, 14.Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne festival spon­ soru olarak 150 bin dolar yardım yaptı. İMKB, yine bu yıl İstan­ bul Devlet Opera ve Balesi'ne yapacağı 100 bin alman markı ile ilk defa ünlü Salome Operasını Türk sanatseverlere izletme olanağı sağlamış olacak. Bunun yanında, kuruluşun politikasını sağlamlaştıran başka etkinlikler de var. İMKB'nin Basın ve Halkla ilişkiler Müdürü Tülin Gürsel şu açıklamayı yapıyor: "İMKB kültür ve sanatı bir bütün olarak ele almakta. Günümüz Türk sanatçılarının resim, heykel ve çini çalışmalarından oluşan bir koleksiyonumuz var. Gün geçtikçe gelişen bu koleksiyonu oluştururken yaşayan Türk sanatçılarının eserlerinden satın almaya özen gösteriyoruz. Binamızın bahçesi de dahil olmak üzere hemen her köşesi sanat eserleriyle bezenmiştir. Istinye'dekiyeni binamızda yer alan sanat galerisinin benzeri dünyada hemen hiçbir borsa binasında bulunmamaktadır. Çalışanlarımıza 300 kişilik kon­ ferans salonunda modern dans, opera show, piyano resitali,

dia gösterisi düzenlenmeye başlanmıştır."

Philip Morris-Sa Basın ve Halkla ilişkiler Müdürü Erhan Key ise kültüre desteğin bir başka boyutuna dikkat çekiyor: "Bizim Türkiye'deki fabrikamız İzmir Torbalı'da. Fabrika arazisini alırken dikkatimizi çevredeki Helenistik döneme ait olan Metropolis havzasındaki kazı çalışmaları çekti. 1979'da başlayan ve Belediyenin öncülüğünde bir kazıydı. Orada üretim yapacağımıza göre, bizim için bu projeye destek olmamız anlayışımıza göre, zorunluluk gibiydi. Çok güzel bir projeydi. Metropolis kazısı 1993'den sonra Prof. Dr. Necep Meriç tarafından sürdürülmeye başlandı. O zamandan beri kazının tek sponsoruyuz. Çalışmalar çok hızlı ilerlemeye başladı, olumlu katkılarımız olduğunu düşünüyorum. 1995 yılının sonuna kadar sadece Metropolis kazısına 100 bin dolar kadar katkımız olacak. Kazıyla gurur duyuyoruz. Çok heyecanlı bir ekip çalışıyor. Özel sektör, Torbalı Belediyesi, Üniversite, Kültür Bakanlığı gibi bir dörtlünün yaptığı öncü bir proje diyebilirim. Kazıda MÖ. 700 yılına kadar geri gidildi. Metropolis kazısı çok özel bizim için. Ama asıl destek poli­ tikamızı oluşturan genç yetenekler ve çağdaş avangart sanattır. Ankara Müzik Festivali'nde desteklediğimiz genç yetenekler buna örnektir. Ekonomisi ve devlet politikası sağlam ülkelerde sponsorluk kavramı ya da özel sektörün kültür ve sanata desteği


demek, destek oranını daha yükseltmek demektir. Özendir­ diğiniz oranda ülkenin kültür ve sanatına da katkılar çoğala­ caktır. " Devlet tarafından böyle bir özendirme daha söz konusu olmasa da, acaba sermayenin kültür ve sanat alanına yeterli desteği oluyor mu? Böyle bir soruya Yapı Kredi Bankası Genel Müdür Yardımcısı Ömer Kayalıoğlu'ndan ilginç bir cevap geldi. "Çaba yeterli değildir. Ancak, unutmayalım ki, kurumu­ muz üç yıl evveline kadar bu kulvarda yalnızdı. Biz Gençlik Festivali'ni başlattığımız zaman kimse bu fikrin doğru olduğunu düşünmedi. Yıllar sonra bir rakip kuruluş başka bir festival yapmaya başladı. Bakın en azından kaç tane bankacı arkadaşımız bu işe soyundular. Rakip kuruluşlarımız festival yapmaya soyundular. Leyla Gencer Şan Yarışmasını düzen­ ledik. Şimdi duyuyorum ki, Akbank Yaylı Çalgılar Yarışması düzenlemeyi planlıyormuş. Çok memnun oldum ve saygı duyuyorum. Neden yalnızca bankalar? Holdinglerin de bu işe soyunması lazım. Bu işin hızlanmasını engelleyen iki olumsuz yan var, birincisi medyanın desteğinin yeterli olmaması, ikin­ cisi; basında çıkan yazılarla bu işe yeni soyunanların hevesinin kırılması."

pe

cy a

Sanata özel sektörü özendirmenin bir başka yolu da bilinçli bir gazetecilik anlayışıyla olabilir. Basın ve yayın kuruluşlarının da gelişmekte olan sanat ve sermaye ilişkisini yakından takip ederek doğru yönlendirmeleri gerekmekte. Toplumun tüm organlarının aynı bilinçte bu yeşeren yeni olguya katılması, her şeyi olumlu yönde hızlandıracaktır. Oyak Sigorta Pazarlama Müdürü Sevtap Emül, bu konuda basının daha hassas olmasını istiyor. "Hiç kimsenin bilmediği ve adımızı duyulma­ yacağımız yerlerde de toplumsal sorumluluk adına destekle­ diğimiz genç gruplar var. Örneğin üniversitelerde ortaokul ve liselerde Satranç Geliştirme Demeği'yle birlikte satranç turnu­ vaları düzenlenmesini destekliyoruz.. Antalya Film Festivali'ni destekliyoruz. Yaşayan bir şeyi desteklemek çok hoş. İki taraflı hoşluk daha doğrusu. Yalnız çok önemli miktarlarda yardım etseniz bile, etkinlikten bahsedilirken basında isminiz

Yapı Kredi Bankası'nın sanata katkılarından biri de "Uluslararası Leyla Gencer Şan Yarışması"dır. yasalarla da kolaylaştırıyor. Bir anlamda devlet kültür ve sana­ ta destek olanları destekliyor. Ülkemizde sanata destek olan kuruluşların maddi yardımlarının vergiden muaf tutulması ile ilgili yasa tasarısı meclise sunulmasına rağmen kısa bir süre önce geri çekildi. Bu konuyla ilgili Akbank Kültür Sanat Müdürü Orhan Kural şöyle bir yorum getiriyor. "Ülkemizde özel sektörün tüm dünyada olduğu gibi kültür ve sanatı desteklemesi çok önemli bir olaydır. Doğal olarak da sorumlu­ luk gerektirir. Bu sorumluluk gelecek kuşakların yetişmesinde önemli rol oynar. Kültür ve sanatı özendirmek gerekir. Destek veren kuruluşlar zaten bu işi kâr amaçlı yapmamaktadır. Kültür ve sanata yapılan desteğin vergiden muaf tutulması 20

Akbank Caz Festivali'nde bu yıl Hasan Cihat Örter'i de izleme olanağı bulacağız.


çıkmıyor. Basının desteği çok önemli. Böyle kuruluşlar aynı paraları reklam filmine vermeyi tercih ediyor duruma gelmemeli." Oyak Sigorta'nın Genel Müdürü Bülent Bora, bu yıl sponsorluğunu yaptığıkları 2. Uluslararası Caz Festivali'nin basın bülteninde şöyle diyordu; "İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın bu yılkı sloganında olduğu gibi 'Bu festi­ valler hepimizin'. Biz sponsor firmalar kadar siz, basına da önemli bir görev düşmektedir. Sponsor şirketlerin tanıtımına ve duyurulmasına basında geniş bir şekilde yer vererek festi­ vale destek olabilirsiniz. Yaygın olarak tanıtımın yapıldığını gören birçok şirket için önümüzdeki yıl festival sponsorluğu cazip gelecektir."

Fereli'nin sözünü ettiği "belli bir düzeyin altına hiçbir zaman düşmeyen nitelikli bir sanatsal olay" aslında sermayenin sana­ ta destek verirken dikkat edeceği en önemli noktalardan biri­ ni oluşturuyor. Daha önce belirttiğim bilinçli gazetecilik konusu da burada devreye giriyor. Çok yüksek paralarla ülkemizde düzenlenen sanatsal etkinlikler basın tarafından çok dikkatle ele alınmalı ki, hem gelecek için yol gösterici olsun hem de bu girişimlerin kulvarı genişlesin. Aynı bilinç ve dikkat, yüklü paralar veren kurumlar için de geçerli. Çünkü günümüz Türkiye'sinde oldukça bol örneklerini gördüğümüz ve dünya çapında da bol bol örneklerini görebileceğimiz, popülerlik adına "vasata" dönüşen etkinliklerden bir tanesini daha gerçekleştirmek, sanata, kültüre ya da toplum eğitimine bir hizmet vermekten çok tökezletmek anlamını taşıyor. Bir yolun başındayken bu hassasiyeti herkesin göstermesi gerekiyor. Sponsor olan kuruluşlarla yaptığım röportajlarda, yazıya tam olarak yansımasa da, ilgi çekici bir nokta daha vardı. Sermayenin ses getirmeyeceğini bilerek, sırf eğitim ya da kültüre katkıları olması için yaptığı maddi destekler. Bu toplumsal bilinci zor günler yaşayan Türkiye'de görmek, peşini bir türlü bırakamadığımız umuda neden sarıldığımızın cevabı belki de

pe cy

a

istanbul Kültür ve Sanat Vakfı Genel Müdürü Melih Fereli ile dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Dikmen Gürün Uçarer'in Mayıs ayında dergimiz adına yaptığı söyleşide ise sanata spon­ sorluk edilirken nelere dikkat edilmesi konusunda çok ilginç ipuçları saklıydı. Melih Fereli, 23 yıldır sanatsal düzeyinden ödün vermeyen İKSV'nin son iki yıldır profesyonel bir çizgiye oturttuğu sponsorluk çalışmalarını şöyle açıklıyordu. "Sponsorluk kavramının Türkiye'ye yerleşebilmesi için yeni bir yaklaşıma gereksinim duyduk. Çünkü geçmiş yıllarda sponsor­ luk konusunda, onun da ötesinde vakfımıza herhangi bir katkı sağlayabilmek konusunda daha çok kişilerin şövalyelik­ lerine hitap edildiğini gözlemledik. Olayın içinde muhakkak ki şövalyelik payı var, bunu yadsımıyorum. Her şeyden önce, kurumların başında olan kişilerin sanatın desteksiz bir yerlere varamayacağı inancında olmaları lazım. Ancak böyle bir inanç tek başına yeterli değil. Öncelikle bir kurumun kendi görün­ tüsünün sanatla örtüşmesi halinde bundan sağlayabileceği yarar konusunda bir fikri olmalı. Dolayısıyla, bu kurumları bu

doğrultuda irdeleyebilmek gerekiyor. Bu nedenle de belli bir şövalyelik içersinde, ama şövalyeliğin ötesinde bir ticari ilişki söz konusu oluyor. Yani, kurum kendi parasal olanaklarını bize aktaracak, vakıf da o kaynakları kullanarak belli bir düzeyin altına hiç bir zaman düşmeyen nitelikli sanatsal bir olay kotaracak."

Esbank, bu yıl 68. kuruluş yıldönümünde Kirov Balesi'ni davet etti. İstanbullu sanatseverler Kirov Balesi'nin "Şımarık Kız" göste­ risini izleme olanağı buldular.


DOSYA

pe cy

a

KÖPRÜLERİ

Ahmet

22

Levendoğlu

Önce gündemdeki kavramı (kültürlerarası etkileşim) biraz açma yoluna gider­ sek ona "kültürlerin karşılıklı olarak, yani alışveriş yoluyla birbirlerini etkilemeleri" diyebiliriz. Burdan da kavramın kap­ samına yönelirsek sorunlarla karşılaşıyoruz. (Bu noktada "kültür"ü "bir kültür olayı ya da ürünü "ne dönüştürerek ilerleyelim.) Bir ortak kültür ürününün (ya da ortamının) oluşmasında tek koşul iki ayrı kültürden iki ayrı "üreten"in buluşması mıdır? Kültürü "üreten" ile "tüketen "in buluşması kültürlerarası etkileşime yol açmaz mı? Buna bakışımı şu örnekle açıklayayım: Gezdiği ülkelerde gerçek bir ilgiyle karşılanan bir Kanuni Süleyman Sergisi kültürlerarası platfor­ ma çıkan önemli bir olaydır. Burda da

bir tür alışveriş vardır ama kültürü alan ile verenin (üreten ile tüketenin) ko­ numları karşılıklı dönüşümlü değildir. Bu nedenle bu örneğe kültürel etkileşim yerine kültürel "aktarım"ya da "iletim" demek daha doğrudur. Kültür evreninde çok köklü yeri olan t i ­ yatronun, yukarıda sözü edilen bağlamda da özgün bir konumu var; Tiyatronun "tüketicisi" durumundaki izleyici de "üretici" durumundaki oyuncu gibi etkin (aktif) katılımcı ve biçimleyici. Bu yüzden, örneğin bir uluslararası tiya­ tro festivali de kültürlerarası bir etkileşim olgusu ya da ortamı sayılmalı. Çünkü bu alanda da üreten ile tüketen hem verici hem alıcıdır. Tiyatro alanında bilgi-görüşuygulama alışverişine dayalı küçük-


pe cy a


Tiyatro alanının tüm bu uzantılarında Türkiye'de gözle görülür bir devinim, bir varsıllaşma söz konusu. Başta Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali olmak üzere dış ülkelerden katılımları içeren tüm şenlikler, geçenlerde TOBAV'ca Ankara'da düzenlenen tür­ den çok amaçlı buluşmalar, Akdeniz Tiyatro Enstitüsü'nün Türkiye ayağı gibi oluşumlar, giderek tiyatro insanlarımızın katılımlarıyla dış ülkelerde gerçekleşen şenlikler, buluşmalar, Uluslararası Tiyatro Olimpiyatları gibi büyük tasarımların hazırlıkları türü girişimler de bu bağlamda düşünülmeli.

"Farklı diller" engelini aşmasını bilen kültürlerarası alışverişler eğitim alanlarına da kaydı. Grotowski, Barba gibi kuramcı-uygulamacılar kendi "okurlarında farklı kültürlerden insanları eğitti, onları belli bir tiyatro felsefesi İleri teknolojinin ve hızlı iletişim çağının çekimine kendini kaptıran kimi genç arkadaşımızın da "tıkanma"nın çözümünü tiyatronun hamburger ve Pepsi hızıyla tüketilebilir olmasında gördüklerine tanık olduk. çevresinde bir araya getirdi. Giderek eğitimde alışverişin "toplu" boyutlarda gerçekleştiği de görüldü. İngiltere'nin önemli tiyatro okullarından Guildhall School of Music and Drama geçen yıl Tolstoy'un Savaş ve Barış'ını İngiliz öğrencilerin dışında on beş ayrı ülkenin okullarından konuk olarak gelen öğren­ cilerle sahneledi. Ondan önce aynı oku­ lun son sınıf öğrencileri İtalyan Teatro de Pisa'nın düzenlemesiyle yaz boyunca İtalya'da İtalyan, Katalonyalı öğrenciler­ le, İtalyan ve Rus yönetmenler deneti­ minde çalışırlarken Guildhall'un baş yönetmeni Peter Clough da İtalyan öğrencilerle çalışıyordu.

cy

Konuyu bu geniş çerçeveden "sahnede gerçekleşen ürün" yani oyun (ya da gös­ teri) çerçevesine indirgersek, önce, ulus­ lararası düzlemde yaklaşık son yirmi beş yılda bu doğrultuda büyük gelişme olduğunu söylemek gerekir. Bu alanda ilk ağızda anılacak ad ünlü tiyatro kuramcısı-yönetmeni Peter Brook. Brook tiyatroyu kültürlerarası yakınlaşmaların sağlanması yolunda etkili bir araç olarak kullanılmakla kalmadı, etnik-dinsel ayrımların kıskacında kendi sınırlarına hapsolmuş köklü kültür birikimlerinin dünya kültür kalıtına katılması gibi soylu bir misyona da uzandı. Beş kıtadan gelme, çok farklı dilleri konuşan oyuncu­ lardan oluşan topluluğu, Hindistan'dan, Afrika'dan, İran'dan (elbette Humeyni

öncesi) derlediği kültür kaynaklarını dünyanın önemli köşelerine tiyatro aracılığıyla taşıdı.

a

büyük ölçekte başka ortamları da (panel-oturum-seminer-sempozyumbuluşma-workshop-karşılaşma vb.) kültürlerarası etkileşimin doğum yerleri saymak gerek.

pe

"İki ayrı (ya da birden çok) kültür harcını ve 'dil'i tiyatro düzleminde buluştur­ mak" konusuna dönelim: Bu bağlamda konuyu Tiyatro... Tiyatro...'nun geçen sayısında ele alan yazıda değinildiği gibi "kültürler arasında ortak nokta(lar) yakalamak", "aşk, nefret, dostluk, hırs, güç arayışı gibi insani ve evrensel temalar"dan yararlanmak, zorlukları aşmak için başvurulacak yollar arasında kuşkusuz. Ama bu noktada ben konuyu, onun bir başka uzantısına çek­ mek istiyorum: Tiyatro çevremizin ti­ yatro kavramlarının çoğuyla tanışması gecikmeli gerçekleşiyor. "Tiyatro dili" kavramı da bize gecikmeli ulaştığı gibi, yeterince özümsenmeden bolca tüketilen kavramlar dağarına alınıverdi, bu da karmaşaya yol açtı. Tiyatroda "dil"in işlevini yitirdiği ileri sürülür oldu ama bu yapılırken zaman zaman "ti­ yatro dili" ile "tiyatro sahnesinde konuşulan dil"in karıştırıldığı görüldü. Kavram karmaşasında tökezleyenlerin tersine, bilinçli yaklaşımla tiyatroda "söz"ün (metnin) öldüğünü ilan eden

24

"kurtuluşun" göze seslenmekte olduğunu savunanlarımız da çıktı. Böylelikle "yeni tiyatro dili"nin yalnızca görsellik üzerine kurulduğunu duyar olduk. Bu arada tiyatroda tiyatronun kendisi denli eski olan "gövde dili"ni "keşfedip" ona "yeni tiyatro diline alternatif çözüm" olarak sarılanlar da oldu. İleri teknolojinin ve hızlı iletişim çağının çekimine kendini kaptıran kimi genç arkadaşımızın da "tıkanma"nın çözümünü tiyatronun hamburger ve Pepsi hızıyla tüketilebilir olmasında gördüklerine tanık olduk. Kimi genç arkadaşımız da tiyatro dilinin artık yalnızca "öteki" tiyatro bağlamında geçerli olduğunu "tükenmiş" ya da "tıkanmış" türden tiyatro yapanlara anlatmaya çabaladılar. (Bu olgulara yadırgayıcı gözle bakmamalı; onları her koşulda yeğlenen çok sesliliğin gereği olarak görmeli kanısındayım.) Peki, ne demek gerek bunca kargaşaya yol açan bu kavram için? Düzgün açıklamaları, önde gelen kimi tiyatro insanlarının kavrama yaklaşımlarını çeşitli (büyük çoğunluğu yabancı) kaynakta bulmak olanaklı. Ama kuralcı kalıplara başvurmadan, yalın bir anlatımla da açıklanabilir tiyatro dili, ya da onun varlığı: Denebilir ki, bir oyun, izleyicisi ile arasında gereken köprüyü kurabiliyor, ona ulaşabiliyor, onu yakalayabiliyor ise, başka deyişle "kendini anlatabiliyor" ise, "tiyatro dili" işlerliktedir. Bu, ne oyunun "görsel" ile "sözel" öğelerinin ağırlıklar dengesiyle doğru orantılıdır ne onun "hızlı tüketilebilir" olup olmamasıyla ne de "öteki" ya da "beriki" türden tiyatro olmasıyla. Kendini anlatabilme, iletişim köprülerini kurabilme, her şeyden önce, oyun bütününü oluşturan öğelerin tümünde niteliğin varlığıyla-yokluğuyla ilintilidir. (Niteliğe giden yol da elbette bilgi, birikim, yetenek, donanım, görüş, yeti vb. içeren çok katmanlı bir oluşumdan geçer.) O nedenle, Brook'un Hint söylencesinden kaynaklanan, beş ayrı kıtadan bir araya gelen oyuncularca oynanan, başka kültürlerin anlatım araçlarından da yararlanmış gösterisi bir Fransız ya da bir Kanadalı izleyiciye, bu çok çeşitliliğin getirdiği tüm engelleri aşarak ulaşabilir. Öte yanda, aynı nedenle, iki ayrı ülkenin iki büyük kentinin adını taşıyan iki ti­ yatronun ortak bir çalışması (dil ve kültür çok çeşitliliği engeli burda çok daha aşılabilir olmasına karşın) ulaşmayabilir.


DOSYA

TİYATRODA KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİMİ KONU ALAN ARAŞTIRMALAR

pe cy a

Zehra Ipşiroğlu Giderek küçülen dünyamızda kültürlerarası etkileşimin disiplinlerarası et­ kileşim kadar önemli bir rol oynaması çeşitli bilim dallarında bu doğrultuda yeni yeni araştırmaların yapılmasına yol açıyor. Tiyatrobilim alanında kültürlerarası alışverişi ve etkileşimi konu alan araştırmalar, metin (metin incelemesi) - yorum, alımlama (yorum analizi) ve - teknik ve yöntemsel düzlemdeki etkileşimlerin incelenmesi olarak çeşitli açılardan ele alınmakta. Oyunun metninde yabancı imgesinin irdelenmesi: Metin düzlemindeki etkileşimleri araştıran çalışmaların amacı incelenen oyun metinlerinde yabancı olanın nasıl dile getirildiğini saptamaktır. Örneğin Goethe klasik yapıtlarından "Iphigenie Aulis"de oyununda antik dünyayı, Yunanlıları ve Yunanlıların karşıt kut­ bunu oluşturan ve metinde "barbarlar" olarak adı geçen Thoas toplumunu nasıl görüyordu? Oyununda ayrı uygarlık düzeyindeki bu iki toplumu çiz­ erken basit bir ak/kara Yunan kültürü/Avrupa dışı ilkel kültürler ikilemine mi düşüyordu yoksa Yunan kültürünü de sorunsallığı ve çelişkileri içinde mi dile getiriyordu? Avrupa/Avrupadışı karşıtlığı oyundaki dramatik çatışmayı belirleyen diğer karşıtlıklarla, tanrı/insan, kadın/erkek, antik/klasik karşıtlığıyla nasıl uyuşuyor­ du? Goethe'nin çeşitli karşıtlıkların çatışmasından oluşan bu karmaşık yapıtın yazıldığı dönem ve koşulları gözönünde tutarak tarihsel süreç içinde nasıl değerlendirebiliriz? Aynı yapıta bugünün açısından, bugünün

anlayışıyla nasıl yaklaşabiliriz? Konuyu daha da somutlaştırmak için çağdaş Türk yazarlarından çeşitli örnek­ ler getirelim. Ferhan Şensoy "Şahları da Vururlar" adlı oyununda İran'ı nasıl görüyor, amacı yabancı olanı Türk izleyicisine yakınlaştırma mı yoksa ter­ sine bize uzak gibi görüneni kendi sorunlarımızı aydınlığa çıkartmak için . Metin düzlemindeki etkileşimleri araştıran çalışmaların amacı incelenen oyun metinlerinde yabancı olanın nasıl dile getirildiğini saptamaktır. bir yabancılaştırma etkisi olarak kullan­ mak mı? Şensoy'un faşizan ve baskılı bir ortamı eleştirmek için yabancı olana başvurması, Brecht'in güncel sorunları ele alan birçok oyunun Çin'de geçirmesini anımsatıyor. Brecht'in de amacı yabancı kültürü irdelemek değil, kendi düşüncelerini dile getirebileceği bir araç olarak kullanmak. Kimi kez yabancı olan ele alınan soru­ nun evrenselliğini vurgulayan bir soyut­ lama öğesi olarak da kullanılıyor. Örneğin Turgay Nar'ın Tiyatro Stüdyosu tarafından sahnelenen "Çöplük" adlı oyununda (yönetmen: Işıl Kasapoğlu) çöplük motifinden yola çıkarak günümüz toplumlarındaki kokuşmuşluk anlatılıyor. Çöplükte yaşamlarını sürdüren üç kişinin ezilmişlik, baskı, korku ve şiddeti ölümcül sona değin yaşamaları Müslüman ve Hıristiyan kültürlerin iç içe girdiği soyut bir çerçeve içinde gösteriliyor. Bir yanda insanları kıskıvrak bağlamış olan batıl inançlar, bir yanda kilise bahçesindeki


a

yazarın da önyargılara saplanması ve alımlayanda da önyargıları körük­ lemesinin nedenleri nedir?

pe cy

kuyu, dönmesi beklenen İsa motifi, peder Virgin ve vaazları, yok etme ve şiddet motiflerini soyut bir düzleme aktarıyor.

Şimdi de doğrudan yabancı olanın konu olarak ele alındığı bir oyunu, Yüksel Pazarkaya'nın yabancı düşmanlığı ve neonazi sorununu gün­ deme getirdiği "Ferhat'ın Yeni Acıları" adlı oyununu örnek getirelim. Bu oyun­ da nasıl bir Alman imgesi yaratılıyor?

Çeşitli örneklerden yola çıkarak yapılabilecek olan çalışmalarda önemli olan yazar, metin ve okuyucu arasındaki ilişkinin eleştirel açıdan irdOyunun zavallı Türk, kötü Alman gibi basit bir ak/kara ikilemine düşmeyen karmaşık yapısı nasıl kuruluyor, bu açıdan baktığımızda oyun metninde eksik ya da başarılı olan yanlar nedir? Bu oyunu Almanya'daki Türk işçilerinin sorunlarını iyi yürekli, cesur Türk/yabancı düşmanı Nazi kalıntısı Alman ikilemini yaratarak dile getiren "Münih Mardin Hattı" adlı televizyon dizisiyle karşılaştırdığımızda ne gibi sonuçlara varabiliriz? Önyargıları ve yabancı düşmanlığını eleştirirken, 26

Bu bağlamda vermek istediğim dördüncü örnek azınlıkların kültürünü içeriyor. Haldun Taner tiyatromuzun tarihçesinden kesitleri sunduğu ünlü oyunu "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı"nda Ermenilerin Türk tiyatrosuna katkısını nasıl dile getiriyor, nasıl bir Ermeni imgesi yaratılıyor? Bu vb. çeşitli örneklerden yola çıkarak yapılabilecek olan çalışmalarda önemli olan yazar, metin ve okuyucu arasındaki ilişkinin eleştirel açıdan irdelenmesidir. Yazarın amacı nedir ve bunu yapıtında nasıl dile getiriyor ve ne derecede başarılı oluyor? Yabancı olanı gündeme getirirken ya da yabancı imgesi yaratırken bilinçli ya da bilinçsiz olarak önyargılara saplanılıyor mu, okullarımızda yıllar yılı okutulan tarih kitaplarındaki gibi klişelere düşü­ yor mu? Okuyucuyla arasındaki ilişki nasıl gelişiyor, kendi görüşlerini okuyu­ cuya zorluyor mu yoksa ona belli bir düşünme ve alımlama özgürlüğü tanı­ yor mu? Yazarla yapıtı arasında okuyu­ cunun dikkatini çeken ve yapıta

eleştirel yaklaşıma olanak veren boş alanlar var mı vb. sorunların üzerinde durulması bu tür çalışmaların temelini oluşturuyor. Yabancı olanın nasıl alımlandığının incelenmesi: Yabancı kültürün nasıl alımlandığı çeviri, uyarlama ve sahne yorumu açısından çeşitli düzlemlerde ince­ lenebilir. Çeviri incelemesi: Her çeviri bir kültürü diğer bir kültürle buluşturan bir yorum­ dur. Oyun çevirisi özellikle oyunun sal nelenmesi söz konusu olduğunda çevirmene belli bir özgürlük ve esneklik tanıyor. Çünkü sahnelemede önemli olan oyun metninin izleyiciler tarafından kolaylıkla anlaşılabilir olmasıdır. Çeviri incelemesi ve eleştirisi kültürel etkileşimin nasıl geliştiğini olanakların ve sınırlarının neler olduğunu vb. inceler. Karşılaştırmalı çeviri çalışmaları, aynı metinin değişik çevirilerinin karşılaştırılarak incelenmesi bu bağlamda özellikle önem kazanır. Uyarlama: Yabancı olanın kendi kültürümüzle yoğun bir biçimde kaynaşmasını sağlayan uyarlamaların


tiyatro tarihimizde önemli bir yeri yar. (unların ayrıntılı olarak incelenmesi, uyarlamaların türünün ve çeşitlerinin saptanması yabancı olanın nasıl alımlandığına ışık tutabilecek olan yepyeni araştırmalara yol açabilir.

Sabahattin Kudret Aksal'ın birçok oyunlarında uyumsuz tiyatronun etki­ lerini bulabiliriz. Peter Brook, Ariane Mnouchkine, Roberto Ciulli, Mehmet Ulusoy gibi tiyatro yönetmenlerinin sahne yorumlarının özelliği güçlerini değişik yabancı kültürlerin kaynaşımından almaları. Tüm bu kültürel et-kileşimlerin araştırma konusu yapılması, yabancı kültürün oyun yazarları ve yönetmenleri tarafından ne derecede öykünme, ne derecede yaratıcı düzlemde alımlandığının saptanması, bu

pe cy

a

sahne yorumu: Sahne yorumu ve dramaturgi alanlarında yapılan alımlama özümlemeleri kültürlerarası diyaloğun nasıl geliştiğini irdelemeyi amaçlamak­ ­adır. Örneğin Brecht Türkiye'de nasıl lımlanmakta, Brecht'in yorumlan­ masında karşılaşılan temel sorunlar

neler, en başarılı ya da yaratıcı sahne yorumları hangileri vb. sorunların irde­ lenmesi gibi. Yabancı olanın tiyatro yöntemini ve teknikleri üzerindeki etkisinin incelenmesi: Brecht epik tiyatro kuramını geliştirirken büyük ölçüde Çin tiyatro­ sundan yararlanmıştı. Haldun Taner Brecht'le tanıştıktan ve epik tiyatro kuramıyla iyice haşır neşir olduktan sonra, kendi tiyatro geleneğimizle epik tiyatronun sentezi olan yeni bir tiyatro dili yaratmıştı. Melih Cevdet Anday'ın,

1995-1996 SEZONU TÜM HIZIYLA BAŞLADI... VİRA KOZMETİK YILMADAN VE DEFALARCA "SANATA EVET" DİYEREK YENİ SEZONDA BOL PERDELİ VE SANAT İLE DOPDOLU GÜNLER VE TÜM SANATSEVERLERE İYİ SEYİRLER DİLEYEREK KIZILTOPRAK VE BEYOĞLU ADRESLERİNDE "SANAT İÇİN" PERDEYE IŞIK TUTMAYA DEVAM EDİYOR...

Merkez: Fener Kalamış Cad. No: 026/13 KIZILTOPRAK Tel: 0 216 347 30 70- 347 71 60 Fax: 0 216 337 05 25 Şube: İstiklal Cad. Atlas Sineması Pasajı No: 36 BEYOĞLU Tel: 0 212 293 36 37 Fax: 0 212 293 36 37


DOSYA

Barba Tiyatrosu'nda İzleyici-Sahne

İlişkisi ve KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİM Fakiye Özsoysal Çavuş İzleyicinin olmadığı bir tiyatro düşünebilir

pe

cy a

miyiz? En basit anlamıyla bir tek oyuncu ve onu izleyen bir tek kişi tiyatronun var olması için yeterlidir. Yani sahnedekilerin insanlara iletmek, göstermek, anlatmak ve onlarla paylaşmak istediği bir şey olmalı ki izleyicilere ihtiyaç duyuyorlar, posterler, kitapçıklar, gazeteler aracılığıyla onları gösterilerine çağırıyorlar. Tiyatronun her döneminde izleyiciye yaklaşımlarda ana nokta olarak kabul edebileceğimiz bu gerçek, kurulmak iste­ nen iletişimin boyutlarında değişkenlik göstermekte, izleyiciyi etkileme anlamında farklı arayışlara yönelimde dünya üzerinde yaşanan toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasal her tür değişimin payı büyük. Ancak etkileşim ve değişimi bunun ötesine taşımak isteyen tiyatro insanları da var. Bunlar oyuncu merkezli çalışarak gerek oyuncuları gerekse izleyicileri tamamiyle bireysel deneyimleriyle, bireysel alımlamalarıyla başbaşa bırakmaya yönetebiliyorlar. İşte Odin Tiyatrosu'nun kurucusu Eugenio Barba 30 yıldır tiyatro dünyasının içinde oyuncuya, izleyiciye ve kültürlerarası et­ kileşim anlayışına farklı bir yaklaşım sergilemekte. Barba'nın oyuncu odaklı çalışmalarında oyun oluşturulurken her şeyden önce, farklı kültürlerden salt biçim­ sel olarak ele alınan dans, müzik, şarkı, oyunculuk geleneklerinin, kendi oyun­ cusunun bireysel deneyimleri ve çağrışımlarıyla bir çeşit kolaj biçiminde birleşti-rilmesi söz konusu. Bu birleşim yardımıyla oyuncunun bir konu çerçevesinde ortaya çıkardığı kom­ pozisyonda kullandığı simgeler ve bunlara yüklediği anlamlar salt kendisi için var olmaktadır denilebilir. Çünkü ele alınan izlek ve oyuncunun bunu ifade ediş biçi­ minde, konu ve hareketler kaynağından, bilinen anlamlarından uzaklaştırılır.

28

Öyküsel anlatım dışlanır. Bu durumda oyuncuyu izleyen için sahne üzerindeki hareketler belki de hiç bir anlam ifade etmeyecek, izleyici hiçbir şey anlamayacak ya da gördükle-rine bambaşka çağrışımlardan yola çıkarak bir anlam yük lemeye yönelecek ve oyun boyunca zamanını sahnede ne olup bittiğini anlamaya çalışarak harcayacaktır. Çünkü izleyicinin beraberinde taşıdığı kendi deneyimiyle oyuncunun bireysel çağrışımlarının ortak bir paydada buluşma olasılığı azdır. Zaten Barba için izleyicilerin ortak bir anlama ulaşması değil, her bir izleyicinin kendi dünyasındaki çağrışımlara ulaşması esastır. Ona göre tiyatronun anlam yaratan, seyircisini dünya gerçekleriyle yüzleştiren, onu bir anlamda eğite konumu ve misyonu artık yerini, anlamsizliğin, öyküsüzlüğün yaratımında salt bireysel alımlamalara ve çağrışımlara terk eder. Bu bağlamda izleyiciye verilmek iste­ nilen bir şey yoktur ama izleyicinin kendine göre alacağı şeyler vardır denilebilir. Barba şöyle diyor: "Ben, aksi­ yon içinde düşünce dansında oyuncuyu izleyebilen ya da ona eşlik edebilen o birkaç seyirciyi düşünüyorum." (Mimesis 5, sf. 77) Barba'nın idealindeki seyirci; "Gösteriyi sanki gündelik ve kurgu dünyasına ait değilmişcesine izleyip onun gerçek anlamını kavrayan..." "..bize ti­ yatroyu, tiyatro yaparak olumsuzlamakta yardım eden işbirlikçimizde," sözlerinde açıklanmaya çalışılıyor. Kuşkusuz Barba'nın, çalışmalarını sürdürdüğü Danimarka gibi bir refah ülkesinde idealini deki izleyicisine ulaşabilme şansı daha yük sek. Çünkü orada insanlar temel ihtiyaçlarının derdinde değil ve çok daha bireysel sorunlarla ilgilenebiliyorlar. Belki de kolaylıkla farklı arayışlara, bireysel yaklaşımlara kafa yorabilecekleri, popüler kültürden uzak bir adacık kurabiliyorlar


Ancak aynı durumu kendi izleyicimiz tısından ele aldığımızda böyle bir adacık kurmanın yararı ne olabilir, diye düşünüyor insan. Toplumsal, siyasal, ekonomik sorunlar içinde, terörizmin gölgesinde âlâ temel ihtiyaçları peşinde koşuşturan kanlar için tiyatro yapmaya çıktığınızda, tiyatronuzu tüm bu sorunlardan soyutlayarak yapacağınız gösteride izleyicinizle kuracağınız iletişimin yoğunluğu ne olabilir? Ya da Barba'nın söylediği gibi "iletişim kurduğunuzu düşündüğünüz bir tek izleyicinin olması" gerçekten sizi tatmin etmeye yeterli midir? Bu ülkede Barba'nın ideal izleyicisi kimdir? Söz, hareket, dans, müzik, şarkı ve öykünün bilinen anlamlarından; kültürel özelliklerin kökeninden kaynağından) uzaklaştırıldığı, anlamsızlaştırıldığı, biçimin öne çıktığı bir oyunda izleyicinin oyunla bütünleşen konumu nedir?

Kaba bir benzetmeyle, boş bir oda ele alalım, bu odanın içi dünyanın birçok yerinden toplanmış eşyalarla doldurulsun. Bu eşyalar öyle seçilsin ki, her biri ait olduğu yerin kültürel özelliğinin, tarihinin bir parçası, bir yansıması durumunda olsun. Ancak siz bunları bağlamlarından koparıp, kendi odanızın süslenmesinde kullanıyorsunuz. Kaygınız görsel bir etki yaratmak. Bunları binlerce farklı biçimde yan yana koyabilirsiniz. Her defasında odanın biçimini değiştirebilir, yeni görünümler elde edebilirsiniz. Hatta odaya yeni eşyalar katmak istediğinizde, odada yaratmak istediğiniz görünüme hizmet edenleri seçebilirsiniz. Odaya girenlerse, salt görsel bir malzeme olarak kullanılmış bu eşyaların bir araya getiriliş biçiminden çok etkilenebilir. Dahası ne çok yer gezmiş olduğunuzu, ne çok şey

pe

cy

sorularla Barba'nın tarzına karşı çıkma da kendi izleyicimizi belli bir şablona oturtmak gibi basit ve tutucu bir yargıya varmak amaçlanmamaktadır. Burda tartışılmak istenilen; Batıda tiytaro adına yapılan araştırmaların, farklı yaklaşımların da yöntemlerin yüceltilerek lanse edilmesinden ve bunların kendi alanımıza olduğu gibi aktarılmasından doğabilecek yasaklıklardır. Kuşkusuz yeniliklere açık olmak gelişmenin ön koşuludur. gelişmekte olan tiyatromuzun da 'Barba'dan öğreneceği çok şey olabilir, Ancak öğrendiklerimizi kendi bünyemize aktarırken, izleyicimizin içinde yaşadığı somut gerçekliği de göz ardı edemeyiz kanısındayım. Tiyatroda iletişim esas olarak görülüyorsa, onu izleyicinin anlamından tamamiyle koparabilir

geliş-meye çalışmaktadır. Yılın dokuz ayını turnede geçiren Odin Tiyatrosu, git­ tikleri yerlerden takas yardımıyla beğendikleri motifleri, şarkıları vs. kendi bünyelerine katarlar. Bu motiflerin içleri boşaltılır. Taşıdıkları kültürel mirasın izlerinden, anlamından, öyküsünden uza­ klaştırılırlar. Odin Tiyatrosu'nun karşılaştıkları kültürlere, belli bir dünya görüşü verme ya da onlardan böyle bir şey alma gibi bir amaçları yok. Bu neden­ le Barba için takasla gerçekleşen alış-veriş daha çok biçimsel ağırlıklı görünüyor. Bu arada takas yapılan kişi ya da kültürler için bu alış-verişin ne anlam taşıdığı ya da boyutu da o kişilerin Barba'dan ne almak istediklerine kalmış. Böylece gösterilerde bir şeyler iletme, anlama, arama ve yarat­ ma kaygısı değil, bireysel etkilenimler ön plana çıkıyor. Bu, kültürleri birbirlerine yaklaştıran kültürlerarası bir etkileşim midir?

a

kendilerine.

NASIL BİR KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİM?

Barba'nın kültürlerarası etkileşim anlamında ortaya çıkardığı 'takas', gösterilerini sundukları yerlerde izleyicilerin istedikleri bir gösteriyi (yöresel şarkılar vb.) tiyatroculara sunma yöntemidir. İzleyiciye kendini ifade olanağı sunması açısından olumlu bir yaklaşım olarak görebileceğimiz takas fikri yapısında belli bir hedef belirlemez. Barba'nın kültürlerarası etkileşim arayışında belli bir hedef doğrultusunda olmaya da karşılaşılan kültürün olacağına, anlamına yönelme gibi bir modül yoktur. Çünkü Odin Tiyatrosu mirasını kendisi yaratma" yolunda

görmüş olduğunuzu düşünüp size hayran da olabilirler. Her biri odanızda farklı bir haz alır ve bunu anlatır. O eşyaların geçmişinin, geleceğinin ya da dünyadaki bazı insanlar için ne gibi bir anlamı olduğunun artık bir önemi yoktur. Önemli olan, onların içinde bulunan anda bir aradalıklarının odayı ziyaret edenler için yarattığı etkidir. Peki işini gücünü bırakıp sizin odanızı ziyaret etmeye gelenler dışarıdan soyutlanmış kimseler midir? Böyle bir odada onlara yaşadıkları dünyanın gerçeklerini unutturup nasıl ve neyi düşündürebilirsiniz? Her benzetmenin eksik yönleri olabilir kuşkusuz. Ancak söylenilmek istenilen, böyle bir anlayışın belki de kendi kendini tatminden farklı bir şey olmadığı ve fazla lüks bir sanat anlayışı ortaya koyduğudur. Dünyada hoşgörüsüzlük kol geziyor ve belki de kültürler arası etkileşime, kültür­ lerin birbirine yakınlaşmasına her zamankinden daha fazla ihtiyaç içindeyiz. Kültürel değerlerin içerdiklerini dışlamak yerine, ortak noktalarını yakalayıp onları birbirine yakınlaştırmak gerektiği kanısındayım. İnsanlar kültürel kimlik arayışıyla yapay bir bunalım içine soku­ lurken, kimse farklı kültürden insanları kendi ülkesinde istemez oldu. Komşular birbirine düşman edildi. Avrupa Bosna Savaşı'na seyirci kalıyor. Almanya'da yabancı işçilere saldırılar sürüyor. İnsanlar birçok ülkede renkleri, dinleri, dilleri, kültürleri farklı diye sınır dışı edilmeye çalışılıyor, zulüm görüyorlar. Dünyanın her yerinde, bu yapay kimlik arayışı yüzünden savaşlar patlak vermeye başladı. Barış, özgürlük ve insan hakları artık bir istisna gibi görülüyor ve bütün bunlara insani değil, ticari bir gözle yaklaşılıyorken siz kendinizi ve sanatınızı ne-reye kadar bunlardan soyutlaya- . bilirsiniz? Sanat sadece sanatçıyı mı tat­ min etmek içindir? Barba'nın tiyatro dünyasına katkıları, ti­ yatronun kalıplaşmış yapılarına tiyatro yaparak karşı çıkma, farklı bir tiyatro dili yaratma çabası yadsınmaz. Onun bugüne kadar fikirleriyle birçok tiyatro insanını etkilemiş büyük bir yönetmen olduğunu da söyleyebiliriz. Yalnız her şeye olduğu gibi onun anlayışına da eleştirel yaklaşmak, onun düşüncelerinden, yöntemlerinden yarar­ lanırken kendi gerçekliğimizi, içinde yaşadığımız koşulları gözardı etmemek gerektiği kanısındayım. Bünyenizin alacağı kadarını hazmetmeye çalışmalı. Fazlası midenizi bozabilir.


DOSYA Gösteri Sanatlarında Kültürlerarası Etkileşim

HANGİ KÜLTÜR, NASIL ETKİLEŞİM?

Zeynep Günsür 21. yüzyıla girmek üzereyken global/eştiği farz edilen bir dünyada her an önümüze çıkan bir olgu, kültürlerarası etkileşim. Son elli yılda, özellikle gösteri sanatları çerçevesinde heyancanla tartışılan önemli kavramlardan biri kültürlerarası olmak. Burada sorulması gereken sorular var; hangi "aradalık" ve nasıl "etkileşim"?

pe

cy

a

19. yüzyılın sonunda Batı, rasyonel dünya görüşü ile yarattığı medeniyet içinde bir çeşit kapana kısılmışlıkla Doğu'ya yönelir. Doğu kültüründeki mit ve din kökenli ritüeller de özellikle "terapik" olanı bulmaya çalışmış.(1) Kültürlerarası olma fikri; oyuncu, seyirci ve gösteri arasındaki sınırları zorlar, rolleri belirsizleştirir dolayısıyla "paylaşan"ı içerir. Bu alandaki ilklerden A. Artaud paylaşanın kutsal aksiyondaki yaratıcı değişimini, "katarsis" yaşatarak insanın manevi potansiyelini kutlamayı önemsemiştir. Grotowski, Artaud'ın Doğudaki kutsal/mitsel olanı arayışını genişletti. Onların çizgisinden devam ederek bu yıllara gelene kadar P. Brook'tan E. Barba'ya, Martha Greham'dan A. Mnouchkin'e kadar birçok Batılı sanatçı yaptıkları sanatı bu kavramın çevresinde tanımlamakta.

Bütün kültürlerarası çalışmalar, "öteki"ni yansıtır, bir anlamda "temsil eder"( 2 ). "Öteki"nin kültürüne ait sanatsal bir ürün, onun yaşamışlığını, çağlar boyu biriktirdiği etik kodları ve ritüel inanışları kapsar. İşte tam burada sorularımız devreye giriyor. Edward Said'in yaklaşımıyla(3), Batı ile Doğu arasındaki bu etkileşim aslında tek taraflı olmaktan öteye gidemiyor ve Batı emperya­ lizminin kültürel boyutunu oluşturuyor. "Kültürlerarasılık" tarihsel bilinçten yoksun, "Form'un estetiği'ne dikkat edilirken, o form'un tarihsel, kültürel, sosyal ve dinsel boyutu göz ardı edilmekte"(4) Örneğin genelde karşılaşılan şey, kullanılan formların ait oldukları Hint, Budist ve Müslüman kültürlerdeki sosyal ve dinsel yapıdan kopartılıp soyutlanarak kullanılamaları. Buna karşı çıkılmayılabilir ama sorular sormak

gerekiyor. Örneğin P. Brook ve Carrierei "Mahabharata"sı, ünlü Hint epiği'nin boş bir kabuk gibi ama gösterişli bir şekilde Batı'ya taşınması mıdır? Brook versiyonunda, Bhagavad Gita bölümündeki önemli sözlerin seyircinin duyamayacağı bir fısıltı ile söylen­ mesi ya da textler arasında benzerlikler kurma adına, önemli karakterlerin Batıdakilerle paralellikler taşıması (Khrisne'nın Prospero'ya Dhritavashtre'nın King Leav'e benzemesi) asıl karakterlere yapılmış bir haksızlık mıdır? Şöyle de sorulabilir: Binlerce senelik kültürel kodlar, aslına haksızlık etmeden başka bir kültüre nasıl aktarılabilir? Bu sorunlar etrafında, çeşitli sanatçıların yaklaşımıyla değişik açılımlar bulunmuş ve kendiliğinden bir yelpaze oluşmuş. Örneğin R. Wilson'un büyük çaplı prodük­ siyonlarında, sadece çağımızın kültürel kod­ larını içeren değil, kültürün tarihsel boyut içindeki farklılıklarını kapsayan karma bir dilden söz edebilirim. "The Forresf'da Gılgamış destanıyla birlikte orijinal olarak Aztekçe yazılmış bir İspanyol destanını, A. A. Poe'nun şiirleriyle yan yana kullanarak kendine ait bir dil yaratmıştır. Wİlson, tarihi bir olaylar dizgesi olarak değil, bir deneyimler coğrafyası olarak görür ve bu coğrafyanın içine binlerce km. uzaklıkta yaşamış kültürler, birbirleriyle diyalog halin­ deki görüntüler olarak girerler( 5 ) Kitazawa'nın "mitik zihin" dediği şey budur. Aslında "kültürlerarası" olan da bu mitik zihin'e doğası gereği sahip olandır. Japonların geleneksel gösteri sanatlarında (Noh v e Kabuki) v a r olan M a ("anlamlı s e s sizlik"), aslında Shakespeare'in oyunlarında da vardır. Önemli olan bunu ortaya çıkarta­ cak yönetmenler ve oyunculardır(6). İşte yine "mitik zihin"den söz ediyoruz. Mitik zihin kültürlerüstü, evrensel bir platformdadır ama ancak kültürlerin içinden yeşermiş gösteri sanatları aracılığıyla yaşama geçebilir. Bunun farkında olduğumuz sürece gerçek "etkile­ şim'' bir adım daha yaklaşmış sayılabiliriz .

Referanslar: (1)"lnterculturilism&Performance" (ed by Marrance/Dasgupta) (sf. 15) (2) "P. Brook's Orientalism" (G. Dasgupta) '"Interculturalism&Performnce" kitabından) (3) "Orientalism" (Edward Said) (4) "Interculturalism&Performance" (5) 'The Forrest as Archive/R. Wİlson&Interculturalism" (B. Marrance) -(1)'deki kitaptan (6) "Myth, Performance, and Politics" ( M . Kitorowe)

30


cy a

pe


DOSYA

KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİM; DÜŞÜNCELER, KUŞKULAR, SORULAR..

pe

cy a

Tiyatroda kültürlerarası etkileşim güncelliğini yitirmeyen bir konu. Teori ve pratikte çeşitli örnekler sanat dünyasının bu alana ilgisini sürekli ayakta tutuyor. Biz de bu konuya eğilme gereğini duyduk. Genelde kültürlerarası etkileşim ve özelde Eugenio Barba'nın Şehir Tiyatrolarında TAL'da gerçekleştirdiği çalışmalar hakkında yazılar, görüşler istedik. Bir kısım yanıtlar alamadık. (Ne yazık ki sağlık nedeniyle TAL'ın adına Beklan Algan ve Altın Post'un yönetmeni Çetin İpekkaya da bu isteğimizi yerine getiremediler.) Aşağıda Esen Çamurdan, Macit Koper, Metin Deniz'in görüşlerine yer veriyoruz. Yılmaz Onay ise sorumuzun yanıtını Evrensel'de bulabileceğimizi söylediği için gazeteden alıntı yaptık. ESEN ÇAMURDAN Tiyatrolarda kültürlerarası diyalog denilince aklım hemen iki türlü "kültürlerarası diya­ log" geliyor: 1) Çokkültürlü bir toplumda kültürlerarası diyalog yüzyıllardır birlikte yaşayan ve birbir­ leriyle etkileşim, iletişim içinde bulunan birçok kültürün oluşturduğu bir mozayiğe sahip ülkelerin durumudur ki Türkiye buna güzel bir örnek oluşturur. Dünyada yaşanılan son gelişmelerle iyice gündeme gelen çok kültürlü bir toplumdaki kültürlerarası diyalog ülkemizi de yakından ilgilendirmektedir ve üstünde durulup irde­ lenmesinin, tartışılmasının zamanı çoktan gelmiştir. Ama yanılmıyorsam, sorunuz daha çok ülkelerarası kültür alışverişini kap­ samaktadır. 2) Değişik kültürle sahip ülkeler arasındaki diyalog ülkeler arasındaki kültür alışverişini kapsar. Amaç, değişik kültürlerin karşılaşmaları, tanışmaları ve birbirlerinin birikim ve deneyimlerinden yararlanarak zengin bileşimler arayışına girmeleridir.

32

Türkiye'nin bu alandaki girişimleri daha çok Avrupa'dan yönetmen çağırmak olmuştur. Söz konusu yöntem mantıklı ve pratik görünse de, yanlış uygulamalar yanlış sonuçları doğurmuştur. Her şeyden önce ekonomik sorun çıkmıştır ortaya: Başarılı yabancı yönetmenlere büyük miktarda par­ alar ödeyemeyen tiyatrolar (daha doğrusu ödenekli tiyatrolar), sınırlı bir bütçeyle yetin­ mek zorunda olduklarından seçimlerini de sınırlamak zorunda kalmışlar ve ister iste­ mez, belirli bir niteliğin altındaki yönetmen­ lere yönelmişlerdir; ya da bir zamanlar birkaç parlak iş yapmış ama zamanla çap­ tan düşmüşlere başvurmuşlardır. Öte yan­ dan, Türkiye'ye gelen yönetmenlerin çoğu ya daha önceden sahneledikleri bir oyunu yeniden, hiçbir değişikliğe başvurmadan koymuştur sahneye ya da önceden tüm ayrıntılarıyla hazırladığı ve ancak bir takım önemsiz değişikliklere gidebileceği bir sah­ neleme taslağı ile gelmişlerdir ülkemize. Sonuç olarak, birada yapılan çalışma, tüm sahne ekibiyle (oyuncu, dekoratör, kostümcü, dramaturg...) gerçekleştirilen ortak çalışmadan çok bir "uygulama"dan öteye gidememiştir genelde. Bu arada yönetmen, hele İstanbul'daysa, kenti gönlünce gezmiş, Türk mutfağına, konukseverliğimize hayran kalmıştır! Önemli olduğunu sandığım bir başka nok­ taya değinmeden geçemiyeceğim: Özellikle Avrupa'daki başarılı tiyatro yönetmenlerini çağırabilmek için en az iki yıl önceden başvurmak gerekir. Oysa bizde -repertuar tiyatrosu olduklarını savlayanlar bile- en fazla ve de en iyi niyetle, tiyatro mevsiminin başlamasından bir iki ay önce sahnelenecek oyunlar saptandığından, her türlü engel aşılmış olsa bile, iyi yönetmenlerle çalışmak olanaksızlaşır.


önemli bir önkoşuldur.

a

pe

Değişik kültür birikimleri olan sanatçıları aynı oyun/amaç çerçevesinde toplayıp birlikte çalışmalarını, yaratıcılıklarını karşılıklı olarak kışkırtmalarını sağlamak da tiyatroda başvurulan yollardandır. Bunun en çarpıcı örneği, topluluğunda çeşitli ülkelerin oyuncularını barındıran ünlü tiyatro adamı Peter Brook'tur. Kültürlerarası diyalogun, "takas"ın tiya­ troda önemine inanan Brook, topluluğunun sürekli olmasına özen göstermiş, sanatsal alışverişin doğru ola­ bilmesi için, birlikte yaşanan sürecin üstünde durmuştur.

Tiyatromuzda kültürlerarası diyalogun sağlanması için, her şeyden önce, şimdiye dek yapılan yanlışların iyice sap­ tanıp bir daha yinelenmemeleri gerekir. Her alanda olduğu gibi, "Yaptım oldu'lardan, yapmış olmak için yapmaklardan vazgeçmek gerek. Dışarıdan bir yönetmen çağrılacaksa nite­ likli biri seçilmeli, bütçe ve zaman ayarlanmalı. Olamıyorsa, hiç çağrılmamalıdır. Yine aynı bağlamda, çeşitli ülkel­ erden oyuncuları bir araya gelecekse iş aceleye getirilmemeli, metin ve oyuncular titizlikle seçilmeli, sanatçıların birlikte yaratabilecekleri süreçler yaşanmalı. Ancak bu aşamalardan sonra ortaya olumlu bir şeyler çıkacak gibiyse devam edilmelidir.

cy

Tiyatroda başka ülkelerle kültürlerarası diyaloga gitmenin yollarından birinin yabancı yönetmenlerle çalışmak olduğuna inanıyorum, ama yukarıda belirtmeye çalıştığım kolaycılığa, ehven-i şer'ciliğe kaçılmaması koşuluyla. Gerçek anlamda bir kültürlerarası diyalog gerçek kültür adamlarının aracılığıyla sağlanır. Bunun için de seçimi son derece bilinçli yapmak, titiz ve zamanında davranmak

Türkiye'de ilk kez, Altın Post tasarısı çerçevesinde, iki ayrı kültürün sanatçıları, geçtiğimiz yaz, bir araya gelmişlerdir. Gürcü sanatçılarla İBŞT'nın ortaklaşa gerçekleştirdikleri çalışmayı, ne yazık ki göremedim ama duyduğum kadarıyla oyunda sanatçılar, gerek biçem gerekse yorum açısından, birbirlerinden oldukça kopuklarmış.

Kültürlerarası oyun alışverişinin de (karşılıklı turneler biçiminde) yararına inanmaktayım. Bir de ortaklaşa düzen­ lenecek ve kültürlerini birbirlerine yaklaştıracak, tanıtacak konferanslar, seminerler... Hep düşünmüşümdür. Neden konservatuvarlara, tiyatro okullarına, belirli dönemler için dersler, seminerler verecek, yabancı tiyatro adamları çağrılmaz?.. Ekonomik olmak­ tan çok, bir organizasyon sorunu gibi geliyor bana bu. Takas bile yapılabilinir. Biz de gider onlara ülkemizin tiyatrosunu anlatırız. Üstelik o zaman çokkültürlü toplumumuzdaki tiyatroyu irdelemek zorunda kalırız. Düşünmenin sınır yok. En iyisi, konuyla

ilgili toplantılar düzenlenmeli, görüş alışverişi yapılmalı. Böylelikle kendi aramızda bir dialog kurmanın da ilk adımı atılmış olur! MACİT KOPER Batı dünyası her alanda olduğu gibi sanat piyasasında da zaman zaman, üstelik fazla ara vermeden, yeni mitler üretiyor. Ağustos ayında İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun gayretiyle kentimize gelen ünlü tiyatro adamı Eugenio Barba da, bütün yozlaştırılmış sanat ve sanat eğitimi pazarından kendini yalıtmış görünmesine rağmen, bu bombalardan biri mi? Biliyorum, bu en ardniyetli kuşku. Ama ne yapalım, ne de olsa bizim doğulu yanımız Barba'dan epey fazla ve Barba, bilindiği gibi, doğulu halkların kaç bin yıllık kültürel kodlarının peşinde. Konuğumuz "kuşku"nun da bu kodlar­ dan biri olduğunu nasılsa öğrenmişse, hiç kuşkum yok ki bu kuşkumuzu bağışlaya­ caktır. Çok uzun tartışmalara gebelik edeceğini umduğum bu ziyaretin bence en ilginç yönü, Eugenio Barba'nın sadece 24 yönetmenin katılımına izin verdiği Workshop idi. Benim şimdi, ilk fırsatta değinmek istediğim ve özellikle tiyatro­ cuları ilgilendireceğini sandığı bileşim de bu.


bizim de kafamızda birikmiş sorular iyice yanıtsız kaldı. Kendi hesabıma anladıklarım incir çekirdeğini doldurmaz, ama anlamadıklarımdan ilk tartışma ya açmak istediklerim aşağıda: -Bir doğaçlama salt fiziksel aksiyonlardan oluşabilir mi? Sonradan fiziksel aksiyon­ ları kodlanabilecek bir doğaçlama, başlangıçta duygusal aksiyonları ve aralarındaki oldukça karmaşık bağlantılrıyla çeşitli süreçlerden olmuştur. Salt fiziksel aksiyonlardan oluşabilecek bir doğaçlama ancak duygusal aksiyonların önceden fiziksel olarak kodlanmış olmasıyla mümkündür.

-İşin esasına,tiyatro anlayışına yönelik bir gözlem de -yukardaki söylediklerimden de anlaşılacağı gibi- Barba'nın yönetmen/oyuncu ilişkisine bakışı. Barba'yı başkalarının anlattığı ve Barba'nın kendini ve tiyatrosunu anlattığı yazılarda oyuncu­ nun önemi, yönetmenle olan yaratıcı çalışmasının birincilliği öne çıkıyor. Ancak benim tanık olduğum çalışmada oyuncu, yönetmenin şovu uğruna yaratıcılığı don­ durulmuş, konserve edilmiş bir malzeme durumundaydı. Bunca tiyatro ustasının kâbesine uğradığı bu tiyatro oluşumu ve Eugenio Barba efsanesi üstüne duymaya başladığım bu kuşku kırıntıları, bana aittir.

pe cy

Barba, bu aksiyonları Varley'e defalarca yineletti. Ve Allah için müthiş bir bedensel belleğe sahip olan Varley bu aksiyonları hiç aksamadan yineleyerek performansının odak noktasının altını çizdi. Sonra Barba, Varley'in doğaçla­ masının fiziksel aksiyon etaplarını, o an aklına gelen ve yapılan doğaçlama ile hiç ilgisi olmayan bir oyunun bir sahnesine uyarlamak üzere -yaratıcılığın işte tamda bu noktada gündeme geldiğinin altını çiz­ erek- bir yönetmen olarak çalışmaya başladı.

Bu durumda, duygusal ve fiziksel olarak bildiğimizi değil bilmediklerimizi keşfetme yolu olan "doğaçlama"nın ne anlamı kalı­ yor? Ya da içi boşaltılmış olmuyor mu? Açıkçası, bu bana oldukça zamansız ve yöntemden de anlaşılacağı üzere oldukça rastlantısal bir yaratıcılık anlayışı olarak göründü.

a

Bu Workshop'ta ne yaptık? Barba oyun­ cusu Julia Varley'in yaptığı bir doğaçla­ mayı, içerdiği fiziksel aksiyonlara böldü önce. Diyelim ki bunlar yedi taneydi.

Basit, sadece fiziksel aksiyonlardan oluşan herhangi bir doğaçlamayı, her­ hangi bir oyunun bir sahnesini (hem de bir defasında oyuncunun hangi oyunun çalışıldığından haberi bile yoktu) uygu­ ladı. Ve elbette, o oyunun o bölümü için o an düşünülebilecek her türlü dramaturjik amaçtan yoksun bir sahne çıktı ortaya. Bu işi çeşitli biçimlerde yineledi. Benzetme yerindeyse Barba, Varley'den kendi ahşabıyla bir masa yapmasını iste­ di, sonra Varley'in masasını, o masanın malzemesiyle üretilebilecek bir gardıropa dönüştürdü. Yani bunu yapmak için elin­ den geleni ardına koymadı. Varley de bir oyuncu olarak... Üçüncü Workshop günün son dakikasına dek beklememize rağmen... "Ey ...Barba... sen neden benim masamı gardırop yaptın? Madem öyle... benden başka gardırop istesey­ din... Üstelik böylece bu gardıropu yorumlamana çok daha fazla katkıda bulunabilirdim..." demedi. O demeyincebelli ki aralarında benim anlayamadığım derin bir yönetmen/oyuncu ilişkisi vardı34

Paylaşılması ya da paylaşılmaması başta da dediğim gibi üretici tartışmalara gebedir. METİN DENİZ Ben tiyatroda özden yola çıkarım ama biçimciyimdir. Çünkü sonuçta benim işim sahne tasarımı. Ben Barba'yla yaptığımız workshopta işime yarayacak bir şey yakalayamadım. Sanıyorum, çalışmalarımda ben o kadar içgüdüsel davranamam. Benim işim farklı, belki ondandır. Tiyatroda başka boyutlar da vardır. Tiyatro sırf aktörün değildir. Onun payı daha çok, bunun payı daha az demek çok zor. Sahnesinden butaforuna, inanılmaz bir kollektivizmin eseridir. Sinemada olandan bile daha güçlü bir kollektivizm gerekir. Her gün yeniden üretmek zorundasınız. Ben, Barba'nın gösterdiği gibi çalışan hiçbir oyuncu görmedim. Bu çalışma, oyun çıkarmaktan daha çok oyuncuların kondisyonunu yükseltmek için daha yararlı olur gibi geldi bana. Çok Barba'ya ait bir teknik. Tiyatroya ve yaptığım i ş e daha dialektik bir tavırda bakmayı yeğlerim. Bu yüzden onun yaklaşımı beni içine almadı. Bu yalnış anlamına gelmez. Ben zaten bu konuda otorite değilim. Böyle oyuncularla bir oyun sahneye koy­ maya tahammül edemezdim. Çalışmada­ ki arkadaşların o kadar çabuk motive olmaları beni şaşırttı. Dünya'da insanın ayağından çıkmayacak ayakkabı yok­ tur/*) Çıkaramamak başka bir şey, daha baştan bir şeyler inkar ediliyor. İlk katılamamazlık duygum burada başladı. Ama dediğim gibi, ben bir aktör değilim, belki aktörlerin çalışma tarzı ve inancı bu yöndedir. Barba'nın tekniğinde bir güvence bulabilir. Her üslup gibi bunu da


denemekte yarar var. Dört buçuk saat süren "Galile"nin tekstini bu teknikle nasıl anlatabilir? Seyircinin aklıyla nasıl ilişki kurabilir? Ben sahne tasarımcısı, o yönetmen olsaydı, nasıl ilişki kurabilirdim diye düşündüm, oldukça uzak geldi. YILMAZ ONAY (*) Öncelikle, yıllardır adını yalnızca dergilerde duyduğunuz bir tiyatro adamının estetik anlayışını yüz yüze konuşmak ve dinlemek açısından bu etkinlikler çok yararlı oldu.

Bugün onu uluslararası bir boyuta taşımaya çalışan Barba ve Odin Tiyatrosu'nun, bu olguya eleştirel bir bakışla yaklaşarak tıkanmalara karşı yeni çözüm önerileri getirmesi gerekirken, ne yazık ki buradaki çalışmalarda bunu göremedik. Barba'nın çalışmalarında insan nerede? İnsan yalnızca beden değildir. Tiyatro sanatını yalnızca beden

pe

Anlattıklarının profesyonel tiyatroya katkısı ne olabilir diye düşünüyorum. Barba'nın anlattıklarının tiyatro-bilimsel ya da insan-bilimsel kapsamda dünya t i ­ yatrosuna yeni bir katkısı yok. Yeni bir katkı aslında hiçbir alanda yok. Dünyada sanatın gelişiminin tekrar ayağını basması gereken şeyin ve kaybetmekte olduğunun ne olduğunu hepimiz az çok bili-yoruz.

a

Barba'nın ve Odin Tiyatrosu'nun biçimsel deneyimlere getirdiği bir katkı var. Yaptığı uluslararası etkinlikler de ilgi çeki­ ci. Ancak I S T A "Uluslararası Tiyatro Antropolojisi Okulu" dendiğinde, bu kelimeler çok ağırlıklı. Bu kavramı ortaya attığınızda altını da bilimsellikle doldur­ manız gerekiyor. Bu açıdan Barba etkin­ likleri katılımcılar üzerinde bir düş kırıklığı yarattı.

yeni bir öneri olarak getirdikleri belli kırılmalar ve açılımlarla gelişecekken, ondan alıp, onu daha da fakirleştirip bugüne getirdiğimiz zaman, bugünün estetik sorunlarına yanıt veremeyip ancak sorunu başka bir yana kaydırmaya aracılık etmiş olursunuz. Grotowski, yeni bir akım değildi.

cy

Şimdi Barba'nın önerilerini sağlıklı bir biçimde tartışabiliz. Yalnız burada onun dünya çapında oluşunu düşünerek var olan eleştirilerimiz sakınmaktan ya da "biz zaten iyisini yaparız" anlayışından uzak duran bir tartışma gerçekleştirmeli­ yiz.

Ancak bunun adını koymaktan ve bunun gereğini yapmaktan kaçınıyoruz. Bu bütün dünya için geçerli bir olgu. Barba etkinliklerinde Julia Varley'ın sunduğu performansta, bir reji çalışması sırasında yapılan deneyimlerin yarısı bile yoktu. Amaçtan, metinden ve metin yarat­ madan kopuk, tiyatronun izleyici ile nasıl bir ilişki kurması, ne tarz bir sanat yaşantısı yaratmak istediği, içerdiği biçimi ve işleviyle beyinin hiç devreye girmediği bir beden yaklaşımıyla kotarılmış bir per­ formanstı. Estetik alanında yeni deneyim­ lerle, tarih içinde sonradan devam ettirilişleri arasındaki ilişkilere bakmak lazım. Örneğin edebiyatta Kafka'nın getirdikleri ile Kafka'cı yaklaşımın sürdürücüleri gibi. Tiyatroda da, Grotowski'nin tiyatroya

olarak görmek sanatsal bir eksiklik. izlediğimiz video gösterisinde uluslararası bir etkinlik için bulundukları ülkede toplantı ve sokağa çıkma yasaklarından başlayarak, insanlar üzerinde bir dizi baskıdan söz ediliyordu. Bunları uzayda olup biten şeylermiş gibi anlatmaları belki Danimarka'da egzotik bir ilgiyle izlenebilir. Bizim gibi bunları her gün yaşayan insanlarınsa bu tutumu eleştirmesi gerekir. Barba, "Bu denli baskının olduğu bir ülkede oyunumuz sansürden geçti" diyerek, acaba bize ne anlatmak istedi? B i r yandan antropoloji­ den söz etmek, diğer yandan da bunu düşünmüyor gibi davranmak, onu beden gelişmesi olarak görmek oluyor. Etkinlikler boyunca sürekli bir muhalefet­ ten söz etti Barba. Muhalefet, çok önem­ li bir kavram. Bunu kullandığınız zaman içini de doldurmak zorundasınız. Bu tiyatoruyu yapanlar, "bunu biz sahnesel bir keyif için yapıyoruz" deseler, o zaman bir sorun yok. Derinlikli ve sanatla bağlantılı kavramlara ihtiyaç duyuyorlar, ama içeriğini doldurmayınca, sözünü ettikleri muhalefeti kime ve neye karşı yaptıkları pek ortaya çıkmıyor. İstanbul Şehir Tiyatroları Tiyatro Araştırma Laboratuvarı, Barba'yı İstan­ bul'a getirerek çok önemli bir tiyatro buluşması gerçekleştirdi. Şimdi tiyatro adamlarımıza düşen, bunun "hoş bir sada" olarak kalmaması ve tiyatromuza yeni bir katkı getirmesi ise; Barba'nın anlattıklarını tekrar tartışmak gerekiyor . (*) 1 Eylül 1995 tarihli Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır.


SÖYLEŞİ

Matmazel Julie Dikmen Gürün Uçarer

ve burada sahnelediği iki oyun Stokholm Strindberg Festivali'nde 1994 Eylül'ünde sergilenmiş. "Matmazel Julie" ile ilgili olarak şöyle diyor Maria Fridh:

sunulan yaşam, yaşayan bir ölü olmayı kabullenmekte­ dir. Ya da tümden yok oluştan başka çare yoktur. Strindberg'e göre, Julie'nin sınıfının kaçınılmaz yazgısı da budur.

-Soylu Julie, uşağının kendisi­ ni baştan çıkarmasına izin vermiştir ve ertesi sabah derin bir pişmanlık duygusu ile intihar eder. Benim yoru­ muma göre, aslında uşağı baştan çıkartan Julie. Julie'yi böyle bir sona götüren şey güçlü bir ölüm özlemidir. Özgür bir kadın olarak yetiştirilmiş, ama sosyal sınıflar arasındaki farkları haklı görmeyi sorgulaması

Julie'nin "Ölüm özlemi"ni biraz daha açıyor Fridh.

pe

"Fröken Julie" Strindberg'in en tanınmış ve dünya sah­ nelerinde en çok oynanmış oyunu. Gerek yönetmeni gerekse oyuncuyu hayli zor­ layan yapıt bizde de birkaç kez sergilendi. Şimdi de Zeliha Berksoy Julie'nin içsel çelişkisini irdeliyor. Bu oyuna olan tutkusundan söz ederken "'Matmazel Julie' benim uzun yıllardır düşündüğüm bir oyundu" diyor, "hatta anılarıma gittiğimde, Berliner Ensemble oyuncularından Hilmar Tate bir gün sohbet ederken bu rolü mutlaka oynamam gerektiğini söyle­ mişti. Daha sonra yönetmen Boreslaw Barlok da aynı söz­ leri söylediğinde 'Julie' giderek beni çekmeye başladı. 1985'de konservatuvarda sahneye koydum ve aynı yıl Edinburgh Festivali'nde de Ingmar Bergman 'in rejisinden izled­ im. Bir oyuncunun ancak olgunluk çağında yarata­ bileceği bir karakter Julie, tıpkı Shakespeare'deki kadınlar gibi ve derinlikli başka klasik oyunlardaki roller gibi."

60'ların sonlarında Stockholm Üniversitesinde tiyatro ve müzik eğitimini tamamlayarak İsveç Dram Sanatları Enstitüsü'nde yönetmenlik eğitimi görmüş ve çeşitli tiyatrolarda çalışmış. 1975'de, o döneminyorumlarında en özgür tiyatrolarından biri olarak bilinen Teater Narren'e girmiş. 1981'de tiyatronun kapanmasından bu yana Maria Fridh çalışmalarını bağımsız olarak sürdürüyor. Sanatçı yorumlarında görsel öğeleri öne çıkartmasıyla dikkat çekiyor ve mekânoyuncu ilişkisi üzerine eğili­ yor. Sahne tasarımında ressamlarla çalışmayı

cy a

Bu ölüm özlemi, kişinin bağımsızca gelişmesini engelleyen koşulların, kadın ve erkek bireyin uyum içinde kendi kişilik­ lerini bulduğu koşulların olmayışının sonucudur.

TOBAV'la birlikte ve Efes Pilsen'in katkılarıyla gerçek­ leştirilen oyunda Zeliha Berksoy'un yanı sıra Ragıp Savaş ve Serap Gökçe rol alıyorlar. Oyunun yönetmeni ise İsveçli. Maria Fridh 36

yeğlemesi de sanatçının özelliklerinden. "Matmazel Julie" dilimize yeniden çevril­ miş. Latife Fegan, Maria Fridh ve eşi tiyatro bi-limcisi Lars Kleberg ile ortak bir çalışma sonucu gerçekleştiril­ miş. Maria Fridh yurtdışında oyun sahneye koyan kısıtlı sayıdaki İsveçli yönetmenler­ den biri. Moskova'da dört yıl gibi uzun bir süre bulunmuş

yasaklanmıştır. Bu çözümsüz bir çelişkidir. Dışlanma duy­ gusudur. Julie'nin yaşadığı bu içsel çelişki, onu intihara sürüklemiştir. Bu kaçınılmaz intihara giden yol, Jean'la erotik bir flörtten geçecektir. Jean, Julie'nin amacına giden yolda kullanılmıştır. Julie kendi isteği dışında evlenmeyi reddeden kadın olarak çevresinde kabul görmemektedir. Julie'ye

-Julie kendi yazgısında aynı zamanda baba ile anne arasındaki çelişkiyi de sürdürmektedir. Yaşadığı sürece bu çelişkiyi de omuzlamak zorundadır. Annesinden patriyarkal bir toplumda kadına verilen yer ve rolden nefret eden bir eğitim almıştır. Babası ise onun özlediği ve hiçbir zaman sahip olmadığı bir erkek çocuk gibi yetiştirmiştir. Bu eğitim, toplumda kadını aşağılamayı ve Julie'nin kendi cinsinden nefret etmesini de içermiştir. Julie çevresi için, işe yara­ mayan, ne kadın ne erkek bir garip yaratıktır. Onun kendine özgü kişiliği köşkün çalışanları arasında tepki yaratmaktadır. Onun yaşadığı dönemin yargılarına başkaldırması, en iyi durum­ da bile küstahlık sayılmak­ tadır. Belki ilk kez bugün Julie'nin ölüm özlemini kavramamız mümkün olmayacaktır. Bu ölüm özle­ mi, kişinin bağımsızca gelişmesini engelleyen koşulların, kadın ve erkek bireyin uyum içinde kendi kişiliklerini bulduğu koşulların olmayışının sonu­ cudur. Zeliha Berksoy oyunda bütün boyutlarıyla sınıfsallığın işlendiğine değiniyor. -Aşağı tabakanın kitlesel gücü karşısında Julie bir aris­ tokrat olarak direğin tepesinde yapayalnız dur­ maktadır. Oysa, geçiş döne­ mi oyunu olarak, gönül


a

ruyor ve bu yapıda Julie'nin hızlı intiharı Jean'ın hızla yeniden büyük bir değişim geçirerek uşaklaşması, köleleşmesi sergileniyor. Kristin ise sacayağın bir parçası. Hiçbir zaman zarara uğramayan, kendi küçük çıkarları konuşunda her zaman kurnaz ve ihtiyatlı. Bir küçük burjuva ahlakçı. Mutfaktan çaldığı erzakları dışarda satıp parasını banka­ da biriktiren Kristin her hafta kiliseye gidip papaza günah çıkartır. Suçunu İsa'ya yükleyerek huzura kavuşur ve yaşamı gönül rahatlığıyla sürdürür. Efendilerinin otoriterliği ve ayrıcalıklı yaşam tarzları onu mutlu etmekte ve kendisini daha da güvende hissetmektedir. Julie'nin bu bozgunu ise onun bu güvenini sarsar ve efendilerinden ayrılmaya götürür. Ancak sevgilisi söz konusu olduğu için şantaj yolunu seçmekten de kaçınmaz.

pe cy

rahatlığına ulaşmak için aşağıya inmek istemekte ama onu aralarına almaya­ caklarını da kestirmektedir. Bu yüzden de toprağa kadar düşmeyi özler ve düştükten sonra da "yer yarılsa da içinde girsem" der. Kendi sınıfının çıkmazı içinde oyun boyunca bir çıkış yolu arar. Bunun ancak ölümle ola­ bileceğini bilmektedir ve kendisini bir kurban gibi ölüme alıştırmıştır. Ancak bunu yapacak gücü yoktur. Jean'dan bekler. Bir şenliğin neşesi içinde tesadüfen gözüne çarpan uşak giderek onda bir erkeği ele geçirme ve kendine köle etme tutkusunun uyandırır. Çatışmaya dönen bu tutku­ da Julie, Jean'ı kendi celladı gibi yönlendirmek ister. Tanrının affına uğrayabilmek için kendisinin aşağı sınıfta­ kiler tarafından kabul edilmesi, Jean'ın bunu ona itiraf etmesiyle ölüme daha güçlü gider. Julie aris­ tokrasinin bir kurbanıdır. Biraz da oyun kişileri arasındaki dengeye değiniy­ oruz. Berksoy, sınıfsal ve özel dengeleri şöyle çiziyor; -Oyunun başından sonuna kadar bu dengelerin durum­ lara göre değiştiğini görü­ yoruz. Tamamen ters yüz oduğu anlar da var. Bütün bu iniş çıkış ve zelzeleden sonra finalde Kont döner dönmez oyunun başındaki denge yeniden yerine otu-

KOZA TİYATROSU DAĞ D E N İ Z KAVUŞTU Yaz.: Ülker Köksal Yön.: M.Haluk Kuyumcu Yer: Capitol/Cumartesi 13.30 Y A R I N I AKIL YAPAR Yaz.: Ülker Koksal Yön.: Kadir Gültekin Yer: Capitol/Pazar 13.30

Strindberg, ibsen gibi yazarların günümüz mese­ lelerine daha boyutlu bir perspektif açtığından söz ediyor ve tiyatronun kilome­ tre taşları olduklarına değiniyoruz. Zeliha Berksoy "Özellikle ibsen ve jenial bir parlaklığı olan Strindberg insan ruhu kompleksleri, çelişkileri ve ilişkileri mese­ lesinde diyalektik bir gerçekçilikle ele alınabilir ancak" diyor. "Bu şekilde yaşamın sinirliliği ve gerilimi

MatmazelJulie'nin

İsveçli yönetmeni Maria Fridh

de ortaya çıkıyor."

"Neden İsveçli bir yönetmen?"sorusunu da şöyle yanıtlıyor. -Strindberg zor bir yazar ve kuzey ülkelerinin tamperamanı, kendilerine has karak­ teristik özellikleri önemli. Strindberg bizde fazla oynanan bir yazar da değil. Bu oyunu oynama fırsatını

bulmuşken özellikle Strindberg üzerinde yoğunlaşmış ve kendi ülkesi dışında da Strindberg sah­ nelemiş çağdaş bir yönet­ men olan Maria Fridh ile çalışmayı arzu ettim. Oyunun yorumu konusunda da yazışmalarımızda doğru yerlerde birleştiğimiz kanısına vardım .

B E N İ M A D I M KELOĞLAN Yaz.: Kadir Gültekin Yön.: Kadir Gültekin Yer: Altunizade Kültür Merkezi/Pazar 1 1 . 0 0

YALANCI ÇOCUK Yaz.: Burhan Perçin Yön.: Kadir Gültekin Yer: G.Ülkü-G.Özcan Tiyatrosu/Cumartesi 11.00

VATAN KURTARAN ŞABAN Yaz.: Haldun Taner Yön.: K.Gültekin/M.H. Kuyumcu Yer: G.Ülkü-G.Özcan Tiyatrosu/Her P.tesi 20.30

BİR ŞEFTALİ B İ N ŞEFTALİ Yaz.: Samet Behrengi Yön.: M.Haluk Kuyumcu Yer: G.Ülkü-G.Özcan Tiyatrosu/Pazar 1 1 . 0 0

DR. M U T L U DİŞ Yaz.: K.Gültekin/Ş.Okutan Yön.: M.Haluk Kuyumcu Yer: G.Ülkü-G.Özcan Tiyatrosu/Kasım'dan sonra

Bilgi İçin Telefonlar: (0-216) 391 43 27-391 90 64

Colgate'in Katkılarıyla


İZLENİM

Art Carnuntum Sempozyumu ve

AKDENİZ ÜLKELERİ TİYATROLARI'NIN GELECEĞİ Dikmen Gürün Uçarer

23-24 Eylül tarihlerinde Viyana'ya 30 km. mesafedeki Carnuntum'da Akdeniz Tiyatro Enstitüsü'nün de katkılarıyla düzenlenen 4. Uluslararası Art Carnuntum Sempozyumu'nun ana teması "Akdeniz Ülkeleri Tiyatroları'nın Geleceği" idi.

cy a

Toplantıya Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Yunanistan, İsrail, İspanya, İtalya, Fas, Filistin, Cezayir, Yugoslavya, Hırvatistan, Slovakya, Romanya, Türkiye, Macaristan, Kıbrıs Rum kesimi ve Amerika'dan tiyatro eğitimcileri, yönetmenler. Festival yöneticileri davetliydi. (Bosna-Hersek ve Kıbrıs Rum kesimi katılamadılar.)

pe

Art Carnuntum'un yönetmeni Piero Bordin açılış konuşmasında 1989'dan bu yana iki yılda bir gerçekleştirdiği etkinlik­ lere değinirken Aşağı Avusturya Eyalet Hükümeti'nden aldığı maddi destekten söz ediyor ve bu çalışmaların yaşama geçirilmesinde Carnuntum Belediyesi'nin payının da yadsınamayacak boyutlarda olduğunu vurguluyordu. Sanat ve kültüre verilen önem coğrafyalara, hükümetlere , yöneticilerin kafa yapılarına göre değiştiği sürece birtakım duvarları yıkmak olanaksız. Bu, zaten bildiğimiz bir gerçek, ama bu tür toplantılarda resimler daha da netlik kazanıyor... " Neden Carnuntum?" sorusunun yanıtı öncelikle yörenin tarihi öneminde yatıyor. Carnuntum, Marcus Aurelius'un Sezar ilan edildiği yer. Ünlü imparator ve düşünür "Meditasyonlar"ını burada yazmış. Aurelius'un oğlu Commodus ise dönemin en kanlı yöneticilerinden biri olarak Carnuntum Arenası'nda yüzlerce köleyi öldürmekten aldığı tadla ünlü. O gün vahşetin simgesi olan Arena, bugün sanatsal güzelliklerin simgesi ve de dünya üzerinde yaşanmakta olan yeni bir tür

38

vahşetin yadsınışı için oluşturulan bir zemin olarak farklı bir boyut kazanıyordu. Ara sıra turistlerin kısa turlarıyla hareketlenir gibi olan bu sessiz mekânın tiyatro dünyasında soluklan­ masında en büyük pay kuşkusuz Piero Bordin'de. Delfi Festivali'nden esinlenen Bordin'in bu cesaretli girişimi meyvelerini vermiş ve Robert Wilson, Tony Harrison, Peter Hail, Peter Stein, Tadashi Suzuki gibi tiyatro adamları Arena'dan Amfitiyatro'ya dönüşen (gösteri sırasında portatif çelik konstrüksüyonlar kullanılıyor) bu mekânda gösterilerini sergilemişler, sergiliyorlar. Hatta Tony Harrison sırf Carnuntum'da oynanmak üzere hem festivalin başlangıç yılı olan 1989'da hem de bu yıl iki özel gösteri hazırlamış. Bu yıl sergilenen "Marcus Aurelius"un ilginç yanlarından biri de Harrison'un sahne üzerinde arslan, kaplan, ayı gibi vahşi hayvanlara yer ver­ mesi. O dönemin vahşetiyle günümüzde yaşanmakta olan vahşet arasındaki para­ lellikleri yakalayan oyunda sahne çevre­ sine inşa edilen tel kafesler içindeki hay­ vanlar zaman zaman bu kafeslerden çıkartılarak sahnenin ortasına kadar da getirilmişler, izleyici de bu olaydan hayli etkilenmiş. Tarihi geçmişiyle kendini Akdeniz kültürünün bir parçası sayan Avusturya (ve özellikle Carnuntum) bir yandan da tarafsız bir ülke olarak, Akdeniz çevresin­ deki dost-düşman ülkeleri bir araya getir­ erek bu yörede tiyatronun konumunu tartışmaya açtı. İki gün süren


a cy pe

toplantıların sonunda, katılan tüm temsil­ ciler sanatın baskı altında tutulamayacağı olağan gerçeğinde birleştiler ve özellikle Cezayir gibi ülkelerde sanatçıların yaşamlarının tehdit altında olmasını kınadılar. Cezayir Devlet Tiyatrosu Müdürü Azzedine Medjoubi ve Oran Tiyatrosu Müdürü Abdülkadir Alloula fanatik teröre kurban giden birçok sanat insanından ikisi. Savaşların ardında bıraktığı yaralar belki bir gün silinebilir ama sanatçıyı öldürtmekle kendi geleceğimizi yok edeceğimiz de bir gerçek. 1996, U N E S C O tarafından "Hoşgörü Yılı" olarak ilan edilmesine karşın Avrupa'da savaş tüm hızıyla sürmekte, işte böyle zamanlarda silahlar yerine sanatçıların konuşmaları, aralarında bir diyalog kur­ maları ve bu diyalogu sürdürmeleri önemli. Carnuntum'daki buluşma barış zemini hazırlamak için Akdeniz ülkeleri çevresinde atılan adımlardan biriydi.

Art Carnuntum'da "100 Yıllık Sinema'da 2500 yıllık Tiyatro" irdelenen konulardan bir diğeriydi. Piero Bordin klasik tiyatro oyunlarına dayanan filmlerin Antik Arena'da gösterime sokulacağından söz

ederken klasik tiyatro ve klasik sinema konularında dünya çapında bir uzman olarak tanınan Prof. Marianne McDonald "Medeniyette Barbarlık: Cacoyannis ve Euripides" başlıklı bildirisinde tiyatro-sinema diyalogunu tartışmaya açıyordu. Örnek olarak "Elektra," "Truvalı Kadınlar," "Ifigenya," ve tabii ki "Alexis Zorba"ya değinildi. Prof. McDonald'ın konuşmasının temel hareket noktası da savaşların anlamsızlığını vurguluyor ve güçlerin güçsüzler üzerindeki baskısını eleştiriyordu. 16 ülkeden 25 kişinin katıldığı Art Carnuntum salt Akdeniz'e kıyısı olan ülkeleri değil Avusturya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan gibi kendini Akdeniz'li hisseden ülkeleri de bir araya getirdi. Bu buluşmada dikkat çeken bir nokta aynı sularda yüzen ülkelerin bugüne dek birbirleriyle pek de iletişim kurmamış olmaları... 2 gün gibi kısa bir süre için de olsa aynı masa çevresinde toplanmak, aynı dili konuşmak, birlikte neler yapılabileceğini tartışmak, en azından onca vahşetin yaşandığı günümüzde, geleceğe umutla bakmak iletişim kurmak için gerekli bir yeni adımdı bence..


ELEŞTİRİ

İSTANBUL'DA DANS ÜÇLEMESİ Leman

Giritli

Eylül ayı İstanbullular için dansla dolu bir ay oldu. İki büyük banka, Yapı Kredi

Rafael Aguilar'ın koreografisini yaptığı

Bankası ve Esbank, kuruluş yıldönümleri nedeniyle dünyanın önde gelen dans

"Carmen" beş perdeden oluşuyordu.

topluluklarını İstanbul'da

ağırladı. Böylece flamenkodan neo-klasik dansa, klasik

baleye uzanan çok geniş bir yelpaze içinde dünya dans tarihinin örneklerini Yapı Kredi'nin konuğu Ballet Teatro Espanol "Carmen'le İstabullu sanatsever­

cy a

lere dansla dolu güzel saatler yaşattı.

Topluluğun koreograf ve sanat yönetmeni Rafael Aguilar'ın ölümünden sonra

grubun sanat yönetmenliğini eşi Manuela

Aguilar üstlendi. Prosper Merimee'nin aynı adlı romanından yola çıkarak dansa uyarlanan "Carmen"de güzel çingene kızı

Carmen'le genç subay Don Jose'nin tutku­

pe

lu aşkı sahneye aktarıldı. Öyküde de

Carmen, toplum kurallarına karşı gelen özgürlük düşkünü bir kadın olarak karşımıza çıkar. Rafael Aguilar'ın yoru­ munda Carmen, sürekli bir kimlik arayışı

içindedir. Ancak içinde yaşadığı standart­ lar kimliğini dışa vurmasını engeller. Sosyal

açıdan yükselmeyi, mutlak özgürlüğü düşler. Çevresine karşı silah olarak kul­ landığı küstahlığı, sıkıcı ve kısıtlayıcı bulduğu yasalara ve toplum kurallarına kendini bağımlı hissedenlere karşıdır. Bunun için de ona göre Don Jose dürüstlük, kanunlara bağlılık gibi tüm geleneksel değerleri temsil eder. Önce Don Jose'yi kendine bağlar, daha sonra da onun bağlı olduğu tüm değerleri yerle bir eder. Sonunda, Carmen Don Jose tarafından öldürülür. Aslında bu, onun için belki de gerçek özgürlüğün ta kendi­ sidir.

40

"Carmen'in Hayali, Tütün Fabrikası, Carmen ve Don Jose'nin Tutkulu Aşkı, Dağlarda ve Carmen'in Ölümü" olarak adlandırılan 5 ayrı perde, şarkılarla bir­ birine bağlanmıştı. Ballet Teatro Espanol Bizet'nin ünlü eseri "Carmen" ile flamenko müziğini ve geleneksel şarkıları birarada kullanan bir yoruma gitmiş. Ballet Teatro Espanol'un "Carmen"inde özellikle üç sahne belleklerde önemli bir iz bıraktı. Bunlar içinde Don Jose'nin Carmen'in kendisine verdiği gülle dansı ve tutkusunu gül aracılığıyla dile getirmesi, dördüncü perdede Carmen'in açtığı falın sahne üstünde canlandırılması ve son sahnede boğa güreşçisi Lucas'ın bir grup dansçı tarafından oluşturulan boğa ile mücadelesi hafızalarda yer eden önemli sahneler. Birinci bölümün düşük tempo­ sunu ünlü Tütün Fabrikası sahnesi ve kadınların kavgası bile hareketlendirmeye yetmedi. Sonuçta bütünsel açıdan bakıldığında yorumla ilgili önemli sorunları olsa da Ballet Teatro Espanol'un Carmen'i izleyicinin belleklerinde hoş izlenimler bıraktı. Eylül ayındayine Yapı Kredi Bankası'nın sponsorluğuyla izleme fırsatını bulduğumuz ikinci büyük dans grubu Harlem Dans Tiyatrosu'ydu. Topluluk ABD'de hüküm süren ırk ayrımcılığının en şiddetli günlerinde topluluğun kurucusu Arthur Mitchell tarafından Martin Luther King'e verilen bir sözü yerine getirmek


için kuruldu. Bilindiği gibi Martin Luther King ırkçı bir beyaz tarafından 1965 yılında öldürülmüştü. Kurulduğu günden bu yana başarılı temsiller sunan grup dünyanın her köşesin­ den, her yaştaki insana dans yoluyla ulaşmayı başardı. Harlem Dans Tiyatrosu şu anda 1300 öğrencinin bale, step, caz dansı, etnik danslar, dans tarihi ve müzik teorisi eğitim­ lerini gördükleri çok önemli bir dans eğitim merkezi. Harlem Dans Tiyatrosu'nun gösterileri üç bölümden oluşuyordu. Grup ilk bölümde Afrika'da yaşayan Dougla halkının düğün törenini sahneye taşıdı. Koreografi, müzik düzenleme ve kostümün Geoffrey Holder'e ait olduğu bölümde, özellikle dansçıların mimik ve jestleri ilgi çekiciydi. Sahneye taşıdıkları kültüre ne bedenen ne de ifade olarak yabancı olmadıkları sahne üzerindeki her harekette Harlem Dans Tiyatrosu'nun ikinci bölümde sundukları gösteri üç bölümden oluşuyordu ve Gershwin'in müziğiyle caz dansını birleştiren, canlı renklerdeki kostümlerle izleyenleri etkileyen bir bölümdü. Dansın ikinci bölümü, özellikle iki aylak adamın bir genç kızı tavlamak için gösterdikleri çaba, dansın diğer bölümlerine göre hem dans hem de sahneüstü anlatımı açısından daha etkileyiciydi. Programın üçüncü bölümünü

cy a

oluşturan "Ateşkuşu" ilk olarak 1910'da Paris'te Diaghilev'in koreografisiyle oynandı. Bu son dansla ilgili en güzel izlenim sanırım "Ateşkuşu"nu canlandıran dansçının etkileyici yoru­

mu oldu. Bunun dışında gerek dekor gerekse kullanılan par­ lak kostümler "Ateşkuşu"nu izleyiciye sevdirmeye yetmedi. Harlem Dans Tiyatrosu'nun programındaki tek sorun belki de "Ateşkuşu" gibi bir dansın yersiz seçimiydi.

Eylül ayı içinde gösteriler veren bir diğer dans topluluğu da

pe

Esbank'ın 60. yılı için İstanbul'a gelen ünlü Kirov Balesi

oldu. Topluluk 210 dansçıdan oluşuyor. Yılda 6 ya da 8 kez

yurtdışında turneye çıkan Kirov Balesi'nin sabit bir repertuarı var. Sanat yönetmeni Oleg Vinogradov topluluğunu bir

koreografi müzesi olarak nitelendiriyor. Demokrasiye geçişin sancılarını yaşayan Rusya'nın ekonomik durumu sanatsal çalışmaları da önemli bir şekilde etkiledi. Vinogradov toplumca demokrasiyi yaşatmaya çalıştıklarını ve demokrasiyi çok özlediklerini söyledi. Baleyi, eskiden çarların, imparatorların ve komünistlerin sanatı olarak değerlendiren Oleg Vinogradov , "Demokrasiyi yaşadıktan sonra demokrasinin bale için ne kadar gereksiz olduğunu gördük" demekten de kaçınmadı. Çünkü grup devletten yardım alamıyor ve kendi imkanlarıyla ayakta durmaya çalışıyor. Haftada 3-4 temsil veren topluluk, yılda turnelerle birlikte yaklaşık, 200 temsil veriyor. Topluluk "Şımarık Kız"ı Oleg Vinogradov'un koreografisiyle yurtdışında ilk kez sergiledi. Yapıtta koreografik açıdan ve müzik açısından bir redaksiyon söz konusu ve topluluğun sahneye koyduğu yapıtta uzun araştırmalar sonucu Petersburg Kütüphanesi'nde bulunan orijinal notalar kullanılmış .


İNCELEME

BULGAR TİYATROSUNUN PARADOKSU

Yaz.:

Dr. Kalina Stefanova Çeviri: Sinan Çavuş

yeterlidir." 8 milyon nüfuslu Bulgaristan'da tiyatro izleyicilerinin, devlete ait 35'i dramatik 19'u kukla tiyatrosu toplam 54, belediyeye ait 3'ü dramatik 1'i kukla tiyatrosu toplam 4, Bulgaristan Ordusuna ait 1 ve 10 kadar da özel tiyatro arasında seçme şansı oldukça fazladır. Bunların 17'si başkent Sofya'da, diğerleri ise ülkenin çeşitli bölgelerindeki büyük kentlerdedir. 1994/95 sezonundaki izleyici sayısı, doğaldır ki, tiyatrolara göre farklılık göstermektedir. Örneğin en popüler tiyatrolar­ dan biri olan Ordu Tiyatrosunun 94/95 sezonundaki izleyici sayısı 80.000 civarındadır. Aynı sezondaki en yüksek bilet f i ­ yatı, Ulusal Tiyatro için 1,5$'a kadar çıkarken (yaklaşık 65.000 TL), en düşük bilet fiyatı 0.40$'dır (yaklaşık 18.000 TL). Bu fiy­ atlar size komik gelebilir, ama ortalama aylık gelirleri 50$'ın altında olan insanlar için bu oldukça yüklü bir harcamadır. Halkın büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde olmasına rağmen yine de pek çok kişi tiyatroya para ayırmakta.

cy

a

Genç kuşak tiyatro eleştirmeni ve tiyatro tarihçisi Kalına Stefanova New York Üniversitesinde Çağdaş Amerikan Tiyatro Eleştirisi üzerine yaptığı çalışmayla dikkat çekmiştir. Halen Sofya Tiyatro ve Film Sanatları Akademisi'nde ve Bulgaristan'ın ilk özel okulunda tiyatro eleştirisi dersleri ver­ mektedir. Bulgaristan ve çeşitli ülkelerde 100'den fazla makalesi yayımlanan Stefanova'nın tiyatro eleştirisi üzerine dört kitabı var. Şu sıralarda siyasal değişimler sonrası Doğu Avrupa Tiyatrosu üzerine bir kitap üzerinde çalışmakta.

pe

Komünizmin bütünüyle kötü bir şey olduğunu düşünmeyin sakın. Komünist bir rejim altında büyümek demek, diğer pek çok şeyin yanı sıra, üç kuruş paraya çalışabileceğinize, hatta bunun böyle olması gerektiğine inanarak büyümek demektir. Bu açıdan bakıldığında, Bulgar tiyatro adamları ve diğer aydınlar için, bugünkü Bulgaristan serbest piyasa ekonomisi modeline bundan daha iyi bir psikolojik hazırlık olamazdı. Şu rakamlara bir göz atın; 1994-1995 sezonunda oyuncu maaşları en düşük 60$ (yaklaşık 3.000.0000 TL), en yüksek 90$ civarındaydı. Bu paralarla ayın sonunu getirebilmek için sihirbaz olmak gerekir. Dahası, size daha fazla para kazandırabilecek iş olanakları da gün geçtikçe azalmaktadır. Eskiden çok iyi iş yapan film endüstrisi şu günlerde var ile yok arası bir durumdadır. TV ve radyo reklamcılığının ise sonu yakın gibi görünmektedir. Ek gelir elde etmek için TV filmleri seslendirmesi güvenceli ama yine de sınırlı bir yoldur. Bütün bunlara karşın tek sorun para değildir. Komünizm döneminde sanatçı olmak toplumsal merdivenin en üst basamaklarında olmak demekti. Şimdi ise altlara yakın bir yerlerde olmak demek. Paradoks, böylesi bir ekonomik ve psikolojik sıkıntı içindeki t i ­ yatro adamlarının gittikçe daha iyi tiyatro ürünleri üretmesin­ den ve izleyicinin iki yıl boyunca (1991-1992) boş bıraktığı t i ­ yatro salonlarını şimdi hınca hınç doldurmasından kaynaklan­ maktadır. Uzun yıllar Almanya'da çalışmış olan Bulgar oyun yönetmeni Dimitar Gotchev'in geçenlerde söylediği gibi; "Bir hafta boyunca görebileceğiniz kadar çok iyi oyun görebilmek için Almanya'da bütün ülkeyi bir baştan bir başa dolaşmanız gerekirken, Bulgaristan'da bir tek sokağı ziyaret etmeniz 42

Bulgaristan'daki bütün tiyatrolar repertuar tiyatrolarıdır. Bu t i ­ yatrolarda, 270'i prömiyer olmak üzere yılda yaklaşık 670 oyun sahnelenir. Bu tiyatroların çoğu, sabit bir kadroya sahip­ tir, ama ödenekli ve özel tiyatrolar arasında sürekli bir eleman alış-verişi vardır. Tiyatro binalarının tamamı ya devlete ya da belediyelere aittir. Tiyatro toplulukları kira ödemedikleri gibi binaların bir kısmını üçüncü şahıslara da kiralayabilirler. Her tiyatro kendi kostümlerini, dekorlarını ve diğer sahne gereçleri­ ni kendi atölyelerinde üretir. Eskiden devlet tekelinde bulunan ama sonradan birer özel teşebbüs halini almış kitap yayıncılığı ve dağıtımcılığı, film endüstrisi gibi faaliyetlerin aksine tiyatro, kısmen de olsa, hâlâ devlet ve belediyelerin bütçelerine bağımlı durumdadır. Kültür Bakanlığı bütçesinin %25'i tiyatro faaliyetlerine ayrılmış olsa da, bu para yetersiz kalmakta ve tiyatrolar özel ve kurumsal sponsorlara gereksinim duymaktadırlar. Ne var ki, kültürel sponsorluk yasal olarak pek destek görmemektedir. Kültürel etkinliklere parasal destek veren devlet şirketleri harcamalarının %3 kadarını, özel şirketler ise %5 kadarını vergiden düşebilmektedirler.


cy a pe

TİYATRODA YAPISAL DEĞİŞİMLER 1989'dan bir kaçyıl önce, Tiyatrocular Derneği sistemde köklü bir değişimin gerekliliğinden sözetmeye başlamışlardı. Bunu savunan ve gerçekleştirenlerden biri, 1990-1991 yılları Sofya Hiciv Tiyatrosu Yönetmeni yarı yarıya azaltmıştı. Bu yüzden medyada kendisine karşı müthiş bir kampanya başladı. Markov; "Çıkarılanların arasında tiyatronun kadrosunda olup da on yıldır hiçbir oyunda rol almamış, ama kocaları İçişleri Bakanlığı'nda görevli bir grup kadın oyuncu vardı," diyordu. Tiyatro topluluklarındaki oyuncu fazlalığının azaltılması gerekliliği apaçık orta­ daydı. Bunun en iyi yolu da, maaşlı-kadrolu oyuncu sisteminin yerine kısa dönem sözleşmeli oyuncu sisteminin getirilmesi gibi görünüyordu. Ama bu tür bir uygulamanın gerçekleştirilebilmesi için önce politik sistemin değişmesi gerekecekti.

1989'dan önce, sabit bir kadrosu olmayan ve sanatçılarla oyun başına anlaşarak çalışan bir tek tiyatro vardı: Tiyatro 199 (adını koltuk sayısından almıştı). Ne var ki "sözleşme sistemi"ni uygula­ maya koymak, diğer tiyatro yapımcıları için oldukça zor ve sancılı bir mücadele olmuştur, çünkü tiyatro emekçileri için bu alanda çalışmak eskiden beri yaşam boyu iş ve sosyal güvence

anlamını taşıyagelmekteydi. 1989'dan sonra küçülen devlet bütçesi, tiyatroya ayrılan paranın da küçülmesine, dolayısıyla tiyatro çalışanlarının ücretlerinin azalmasına yol açtı. Bununla beraber oyuncuların büyük bir kısmı kadrolu-maaşlı sistemi tercih etmekte ve free-lance (serbest) oyunculuğa karşı çıkmaktalar. "Toplumsal açıdan baktığımızda bu durum anlayışla karşılanabilir," diyor.. Kültür Bakanlığı Ulusal Tiyatro Merkezi baş temsilcisi "ama sanatsal açıdan ölümcül olabilir, çünkü bu durum tiyatro sisteminin gelişmesi için herhangi bir atılımın yapılabilmesini engellemekte­ dir. Tiyatro yöneticileri, dikkatlerini tiyatro süreci üzerine yoğunlaştıracak yerde, bütün enerjilerini oyuncuların maaşlarını ödeyebilmelerini garanti altına alacak ödenekler peşinde harca­ maktadırlar." Bu durumun başlıca nedeni, uzun yıllar boyunca tiyatrolara verilen ödeneklerin, kadrolu oyuncu sayısına göre belirlenmesidir. Bu ödeneklere oyuncu maaşları ve yeni prodük­ siyonlar için gerekli olan para dahildi; ama şimdi ödeneklerin azalmasıyla, eldeki para ancak oyuncu maaşlarına yeter hale geldi. Politik değişimin ardından büyük bir tiyatro reformunun gerçek-


leştirilmesi planlanıyordu. Bu reformun nihai amacı, bir tür serbest oyuncu 'piyasasının' oluşturulmasıydı. Tiyatro 199'un yöneticisi Valentin Stoichev'in de belirttiği gibi, "Bulgar Tiyatrosunun durumu, ancak oyuncular kendi mesleki birikim­ lerini satmaya hazır olduklarında değişecektir. Ancak o zaman t i ­ yatro sistemi tamamen yeni bir biçimde işlemeye başlayacaktır." Ne var ki bu reform, tiyatro yapımcılarının ezici çoğunluğundan gelen direnç yüzünden tam anlamıyla gerçek­ leştirilememiştir.

kimsenin daha önce yapmadığı bir şeyi yapmanın gayreti ve coşkusuyla yapıyorduk, ifade ver­ mek üzere parti tarafından sayısız kereler çağrıldım. Partinin yapısı hâlâ çok güçlüydü ve ben, par­ tinin her kademesinde, tiyatroda neler yaptığımızı, nelerle meşgul olduğumuzu anlatmak zorunda kaldım."

a

Şimdilerde oyuncular çalıştıkları tiyatrolarda sözleşme imzalamak­ tadırlar ama bu sözleşmeler, bir tek oyun için olmaktan çok, genellikle bir ile üç yılık sözleşmelerdir. Yeni sözleşme sis­ temini gerçek anlamıyla uygu­ layan tek tiyatro Sofya Ulusal Tiyatrosu'dur. Son üç yıldır bu tiy­ atro kadrosunu küçültmekte ve neredeyse her yeni oyun için değişik oyuncularla anlaşma yoluna gitmektedir. Sonuç orta­ da; Ulusal Tiyatro, arkaik ve sıkıcı akademik tiyatrodan, Bulgaristan'daki en iyi oyunları üreten, ülkenin öndegelen tiya­ tro kuruluşu haline gelmiş durumdadır. Bu reformun bir diğer sonucu da, en iyi oyuncuların bağlı bulundukları kemikleşmiş kadroları ellerine ilk fırsat geçtiğinde terk eden ve böylece de tiyatro çevresinde en iyi ücretleri alan oyuncular haline gelmeleridir.

Birkaç kere yer değiştiren Dialoque, şimdi, Sofya'nın Broadway'i sayılan Rakovski cad­ desindeki tek özel tiyatro olarak yerini almış durumda. 180 koltuk­ lu bir salonda, toplam sekiz oyun için haftada dört kere perde açıyorlar. Bilet fiyatları 90 sent olan tiyatronun 25 oyuncusu, aynı zamanda başka tiyarolarda da çalışmakta çünkü oyun başına aldıkları 4$'la geçinebilmelerine olanak yok. Provalarını, çoğunluk­ la, herkesin boş olduğu akşam saatlerinde yapıyorlar.

pe cy

Parasızlığın dışında özel tiyatrolar arasında ortak olan bir şey daha var; oyuncular. Yukarıda da değinildiği gibi oyuncular bir tek tiyatroya bağlı değiller, yani birden fazla yerde çalışabili-yorlar. Bundan başka, özel tiyatroların repertuarlarını oluşturan oyun­ lar çoğunlukla klasikler ve ortalama gösterim süreleri 20 ile 30 sahneleme arasında değişiyor. "Piyasa işi ya da hafif oyunlar istemiyoruz," diyor Boiko İliev, "etrafta onlardan yeterince var zaten."

Planlanan genel reformun iki ana hedefi, ülke çapında 21 t i ­ yatroda uygulanmaktadır: 16 tiyatronun ödeneği devlet ve belediyeler tarafından ortaklaşa sağlanmakta, diğer beşi ise iki dramatik ve üç kukla tiyatrosu- 'Açık Sahne (Open Stage)' olarak yapılandırılmış durumdadır, yani bu tiyatrolarda sabit bir oyuncu kadrosu yerine, her oyun için oyuncu sağlama görevini üstlenen bir yönetici kadro görev yapmaktadır. EMEKLEME DÖNEMİNDEKİ ÖZEL TİYATRO SEKTÖRÜNÜN YENİ FORMÜLÜ

31 Mayıs 1989'da, Bulgaristan'daki politik sistemin değişmesinden beş ay önce, ilk Bulgar Özel Tiyatrosu olan Dialoque Yargıtaya başvurdu. O zamanlar henüz resmi olarak kayıtlara geçmemişti çünkü yetkililer, ti-yatronun yasal ve bağımsız olarak iş görebilmesi için gerekli izni vermemişlerdi. Söz konusu izini ancak 4 Ocak 1990'da alabildiler. Tiyatronun kurucularından ve şimdiki müdürü olan Boiko İliev bu konuda şunları söylüyor: "Dialoque tam üç yıl boyunca tek başına ayakta kaldı. Kimseden maddi destek görmüyorduk. Sponsor sözcüğü hâlâ tam olarak anlaşılamamış bir sözcüktü. Karın tokluğuna çalışıyorduk. Diğer tiyatrolarda veya film stüdy­ olarında çalışan arkadaşlarımız kostüm ve dekor gibi gerekli sahne malzemelerini ödünç veriyorlardı bize. Ne yapıyorsak, 44

İZLEYİCİ, TİYATRO VE POLİTİKA ARASINDAKİ SEVGI-NEFRET İLİŞKİSİ 1989'dan önce izleyici tiyatroyu çok seviyordu çünkü tiyatro pek az sosyal etkinlikten biriydi. Sahnede söylenenler, ancak evde ve yakın dostlar arasında duyabileceğiniz şeylerdi. Bunlar elbette ki direkt olarak söylenmiyordu. Bu yüzden, Aesop'un masallarındakine benzer bir tiyatro dili o dönemde doruğa ulaşmıştı. Fakat, imalı sözlerin aslında ne anlama geldiğini, söz oyunlarının ardında neyin yattığını hem izleyici hem de yetkilil­ er çok iyi biliyordu. Diğer her şey gibi tiyatro da yoğun bir san­ sür altındaydı fakat toplumdaki gerilimi biraz olsun azalttığı için hükümet yetkilileri tiyatronun bu yönüne göz yumuyor­ lardı. Derken Kasım 1989'daki politik değişim geldi ve izleyici ile tiyatro arasındaki 45 yıllık ilişki bir anda tersine donuverdi.

Politika sokaklara döküldü. Bu güne kadar duyulmadık açıklığı ve dolaysızlığı ile öncekinden daha ilginç bir tiyatro oldu. izleyiciler gerçek tiyatroyu bırkarak sokaktaki olaylara yönel­ meye ya da televizyonları ve radyoları başında Parlamentodaki tiyatroyu izlemeye başladılar. Bu arada başka ilginç şeyler de girdi yaşantılarına; video kasetler hızla yayıldı, uydu antenler onlarca televizyon kanalını getirdi oturma odalarına. Hepsinden de önemlisi, roket hızıyla yükselen enflasyon eğlenceye ayrılan parayı öylesine azalttı ki, fiyatlardaki her


ciddi artışın ardından biraz daha fazla izleyici tiyatrodan elini eteğini çekti. Tiyatro ise çareyi, Bulgar tiyatrosu için bir yenilik sayılan bulvar oyunlarına sığınmakta aradı. Tiyatronun bu 'silahı' bazen işe yaradıysa da çoğu zaman geri tepti. Sonra, 1992 yılında bir yerlerde, durum iyice ümitsizken, politi­ ka sahnesinde oynanan tiyatro izleyici üzerindeki çekiciliğini yitirdi. Ucuz sözlerden ve politikacıların çekişmelerinden bıkan halk, tekrar gerçek tiyatroya yöneldi ve orada, diğer seçenek­ lere göre çok ucuz gelen yüksek kaliteli bir eğlence buldu. "Son birkaç yıl içinde tiyatroda bir patlama gerçekleşti," diyor oyun yazarı Stanislav Stratiev. "Bulgaristan bataklığında açan bir çiçek sanki. Bana göre bunun açıklaması, yönetmenlerin düşüncelerini serbestçe ifade edebilme olanağı bulmalarında yatıyor. Artık kendilerini daha önce hiçbir zaman olmadığı kadar serbestçe ve hiçbir kısıtlama olmaksızın ifade edebiliyor­ lar. Diğer yandan yasaklı isimler, oyunlar, işlenmesi sakıncalı konular da yok artık. Dolayısıyla, geç de olsa, yönetmenler dünya tiyatrosunun bütün ünlü isimlerine kolayca ulaşabiliyor ve çok iyi oyunlar üretebiliyorlar." YAPILAN GERÇEKTEN DENEYSEL M I ? Haydi "Godot'yu Beklerken"i sahneliyelim! En azından bunu yapan son kişiler olarak tarihe geçeriz."

Oyun yazarı Stanislav Stratiev ise bu durumu olduça anlaşılır buluyor: "Yönetmenlerin ilgilenmedikleri oyunlar yalnızca genç yazarların oyunları değil. Bizimkilerle de ilgilenmiyorlar. Bana göre bu normal bir tepki. Uzunca bir süre bir sürü eften püften yerli oyuna 'yardım' etmeye zorlandıktan sonra, kendilerini en iyi biçimde ifade edebilmek için dünyaca ünlü kaliteli oyunlar yönetmek istiyorlar şimdi."

pe

cy a

Bu oyunu Ordu Tiyatrosunda sahneye koyan Leon Daniel'in sözleri bir espri olarak yinelenir durur. Oldukça başarılı olan bu sahneleme, 1989'dan sonra Bulgaristan tiyatro sahnesine akın edecek olan absürd oyunların müjdecisiydi. Ne var ki, uzun yıllar boyunca süren absürd oyunlar tabusunun yıkılması, iki ağzı da keskin bir bıçak gibiydi. Bir yandan sanatçılar 50'li ve 60 lı yılların oyunlarından bazılarını deneme, izleyiciler de bu oyunları izleme fırsatını sonunda bulurken, diğer yandan, bunu, günün en yeni tiyatro etkinliği olarak göstermek de genel bir eğilim halini alıyordu. Yönetmen Plamen Markov ve Zdravko Mitkov, totaliter rejim sonrası Bulgar tiyatrosundaki bu eğilim konusunda şu yorumda bulunuyorlar:

klasik, %15 yabancı oyunlar şeklindeydi. Resmi ve harfiyen yer­ ine getirilmesi gereken böyle bir zorunluluk olmasa da, genelde bu dağılıma uyuluyordu. Hatta bu ortalamanın tutturulması için tiyatrolar, kimi zaman oldukça vasat yerli oyunlar sahnelemek zorunda kalıyorlardı. Kimi tiyatro adamına göre Bulgar tiyatro­ sunun bugünkü repertuarının yabancı oyunlarla dolmasına yol açan en büyük etken, önceki dönemde yerli oyunlara tanınan bu zorunlu önceliktir. Diğerlerine göre ise Bulgar tiytrosunun bugün içinde bulunduğu krizin kökleri, genç yönetmenlerin yeni Bulgar oyunlarına karşı ilgisiz kalmalarında ve mesleki enerjilerini kendi kuşaklarından oyun yazarlarına bağlamak iste­ memelerinde yatmaktadır. Stefan Tzanev'in sözleriyle: "Ordu Tiyatrosunda, küçük sahnemizi, sadece genç Bulgar yönetmen­ ler tarafından yönetilen genç Bulgar oyun yazarlarının oyun­ larına ayırmak gibi bir düşüncemiz vardı. Elimize bazı iyi oyunlar geçti ama onlarla ilgilenen bir yönetmen çıkmadı. Herhalde önce dünya tiyatrosunu fethetmek istiyorlardı! Bizim gibi yaşı geçkin oyun yazarlarını bir kenara bıraktık diyelim. Genç oyun yazarlarını kim yetiştirecek o zaman?"

"Bulgar tiyatrosu, ergenliğe benzer bir dönemden geçiyor. Sanki 45 yıl boyunca yapmamız gereken ama yapamadığınız şeyleri telafi etmek istiyor gibiyiz... Gençliğinizde Main Reed'in romanlarını okumamışsınızdır, ama şimdi, birdenbire bir yetişkin olarak, o romanları okumanız gerektiğine karar verirsiniz. Bu bir paradokstur! Biz her şeyi hep geriden izliyoruz ve bir noktada, arada geçen zaman içinde kaçırdığımız şeyleri kısa bir sürede yakalamak istiyoruz" diyor Plamen Markov. Zdravko Mitkov'un sözleri ise şöyle: "Bütün bu absürd oyunlar gerçekten harika ama bunlar üzerlerine düşen görevleri zamanında tamamlamış oyunlar ve dünya tiyatrosu o zaman­ dan bu zamana epey yol katetmiş durumda. Ne yazık ki biz bir kere daha tiyatro dünyasının gerisinde ve çağdaşlıktan uzak kalıyoruz. Dahası da var; bu absürd coşku içinde bizim tiyatro, ortada gerçekleştirilen bir deney yokken kendini deneysel olarak görme nahifliği içindedir." YERLİ OYUN SORUNU Bulgar tiyatrosunun son yedi yıldır en önde gelen sorunu, yeni yerli oyunların neredeyse hiç olmamasıdır. Sayılara vurulduğunda bunun anlamı %90 yabancı oyuna karşılık %10 yerli oyun demektir. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, 1989 öncesi oyunların dağılımı yaklaşık %50 yerli, %15 Rus, %15

Bulgaristan'daki aktif oyun yazarı sayısına bakıldığında görülen manzara hiç de iç açıcı değil. Hâlâ hayatta olan yazar sayısı on ve hemen hepsi de 50-60 yaşlarında. Bunlardan ancak beşi diğerlerine oranla daha aktif durumda. "Bu gidişle yirmi ya da otuz yıl sonra Bulgaristan Tiyatrosu diye bir şey kalmayacak," diyor, Tiyatro 199'un müdürü ve aynı zamanda tiyatro eleştir­ meni olan Valentin Stoichev. "Ekonomik bakımdan ileride ne olacağı belli olmayan böyle bir dönemde tiyatroların önce kendilerini güvence altına almayı tercih etmeleri ve tanınmış oyunları sahnelemeleri doğal. Bunun tersininin düşünülmesi için bir neden de yok. Tiyatromuz aslında düşük bütçeli yeni yerli oyunlar için ideal bir ortam, ama bunu gerçekleştirmek için hiçbir şekilde teşvik edilmiyoruz. Bana göre sorun, 80'lerin antipolitik kültüründen kaynaklanıyor: O zamanlar gerçek reka­ bet yoktu, yalnızca komisyonlar vardı. Bu da, zaten yeterince ünlü oyun yazarları için oldukça rahat bir para kazanma yoluy­ d u . Bu nedenledir ki yazdıkları oyunlardan pek azı iyidir. Bugün, ülke çapında, tiyatro açısından eskiye oranla daha iyi bir politikanın olduğu da söylenemez."

Bulgaristan'da yaşanmakta olan krizin, Zdravko Mitkov'a göre, bir başka açıklaması daha var: "Şu anda etkin durumda olan oyun yazarları kuşağı o kadar uzun süreden beri iç ve dış kon­ trol altında ki, oyun yazma yeteneklerini geliştirmek ve ilerlet­ mek için hiçbir zaman gerçek bir çaba gösteremediler. Bütün bu dönem boyunca zamanlarını politik uzlaşma yolları arayarak geçirdiler ve iyi birer oyun yazmaktan çok, yazdıklarını sansür­ den geçirme konusunda uzmanlaştılar. Dolayısıyla şimdi, sansür diye bir şey kalmamışken, hür düşünceye sahip pek az oyun yazarının olduğu ortaya çıktı." Yüzyılın ilk yarısında, Bulgar tiyatrosunu teşvik amacını güden özel bir yasa vardı. Ulusal Tiyatro, uzun yıllar boyunca her yeni sezonu yeni bir yerli oyunla açma geleneğini koruyarak bu


misyonu sürdürmeye çalışmıştı. Bugün ise, hükümet düzeyinde tiyatroya karşı böyle bir korumacı yaklaşım gerekli­ liğini çoktan yitirmiş durumdadır. 1995'in ilk yarısında "Bulgar tiyatro oyunları (hem eskiler hem de yeniler) festivalleri" bird­ enbire her yerde düzenlenmeye başlamıştır. Bu da Bulgar Tiyatrosunun gelecekteki canlanışının müjdecisi sayılabilir.

1989'dan sonra, yaşanan en kötü izleyici krizinin tam ortasında tiyatro, insanı sorunlarından bir anlık da olsa uzak­ laştıran, eğlenceli ama boş oyunları kullanarak izleyiciyi salan­ larına çekmeyi denedi (kitapçı raflarını dolduran aşk romanları ve diğer kaçış edebiyatı örnekleri de aynı döneme rastlar). Yayın dünyasının aksine tiyatroda bu taktik kısa bir dönem'için işe yaradı. Kabarık bütçeli, görkemli gösterilere duyulan gereksi-nim açıktı, ama bu, sırf gösteri olsun diye gösteri yapmaya duyulan bir gereksinim değildi. Son bir kaç yıl içinde, yeni kuşak yönetmenler ve oyuncular gerekli formülü sonunda bul­ dular: Gösterişli görsellik artı felsefe ya da politika. 1990'dan beri Ulusal Tiyatro'nun yöneticiliğini yapan ve aynı zamanda tiyatro eleştirmeni Vasil Stefanov'un şu sözleri oldukça önemli: "1989'dan önce tiyatro gerçekliğin bir gölgesiydi. Şimdi ise ya gerçeklikten kaçıyor ya da yeni bir gerçeklik kurmaya çalışıyor. Önceleri izleyici, içinde yaşadığı gerçekliğe karşı tiyatroyla gizli bir işbirliği içine girmek için gelirdi. Şimdi ise, eğlenmek ve kendi gerçekliğinden farklı bir gerçeklik bul­ mak amacıyla geliyor. Diğer bir deyişle, Bulgar tiyatrosu, ikinci bir gerçeklik -sanatın gerçekliği- olma hakkını yeniden elde etme süreci içinde."

pe cy

a

SANAT, TİCARET, GÖSTERİ: YENİ YÜZÜNÜ ARAYAN BULGAR TİYATROSU Sanat mı, ticaret mi? Yaklaşık yüz elli yıllık tarihi boyunca Bulgar tiyatrosu böyle bir ikilem yaşamamıştı. Bulgar ulusunun beş yüz yıllık Osmanlı idaresinden kurtuluş ve kendi ulusal kimliğini arayış mücadelesinin bir parçası olarak doğan Bulgar tiyatrosu, özü gereği oldukça aktöresel (moralistic) ve didaktik özelliktedir. Tiyatroyu bir 'öğretmen' gibi gören ve ondan, sahnede sergilenen oyunun türü ne olursa olsun, ahlâki bir ders vermesini bekleyen bu yaklaşım, Bulgar tiyatro tarihinin ilk on ya da yirmi yılında izleyicinin bilincinde ve algısında derin bir yer edinmiştir. Sonraki dönemde tiyatro, Rus psikanalitik tiyatrosu ve yönteminden- çok etkilenmiştir. Bu dönemin ardından da 45 yıllık komünist dönem ve bu dönemin, 'toplumcu gerçekçiliğin' doğmalarına boğulmuş politik tiyatro anlayışı gelmiştir. Bu dönemde, 'olumlu kahraman', yani ideal karakter ile birlikte 'politik olarak doğru ahlâk' anlayışının tiya-

tro sahnesindeki varlığı olmazsa olmaz bir zorunluluk halini almıştı. Ki bu da, gerçek yaşamda Godot'yu Beklemekle eş anlamlıydı.


cy a

pe


HABER...

"Kültürü bir kavga alanı olmaktan çıkarıp bir büyük barış ve uzlaşma platformuna dönüştürdük." "Biz kendi insanımıza inanarak yola çıktık. Türkiye'nin kültür ve tarih birikimini Cumhuriyet döneminin güzelliğiyle bir araya getirerek ülkemizin dünyadaki saygınlığına katkı getirmeyi amaçladık." Kültür Bakanı İsmail Cem 28.9.1995'de yaptığı basın toplantısında, Kültür Bakanlığı'nda son 2.5 aylık çalışmaların bir değerlendirmesini yaparak, geleceğe yönelik bazı düşünce ve projelerini de topluma sundu.

pe cy

(İsmail Cem'in basın toplantısında yaptığı konuşma özeti) * Kültürün geniş kitlelere ulaştırılması yönünde ciddi adımlar attık. Türkiye'de birçok konuda ve özellikle kültür konusunda yoksun kıldığımız insanalara kesinlikle öncelik verdik. Tüm bunları yaparken amacımız, Türkiye'nin daha eşitlikli bir ülke olmasına ve daha barışçı bir toplum olmasına katkı getirmekti. Kültürü bir kavga alanı olmaktan çıkarıp bir büyük barış ve uzlaşma platformuna dönüştürme yolunda büyük bir mesafe aldık.

Devlet Tiyatroları'nın 1994-95 rakamlarını kıyasladığımızda %20 izleyici artışı ile 1 milyon 52 bine ulaştığını görmekteyiz. * Konya, Erzurum ve Van'da Devlet Tiyatrosu, Samsun, Gaziantep ve Van'da Devlet Opera ve Balesi Müdürlükleri açı­ yoruz. * Kültür Merkezlerini yaygınlaştırmak yönünde ciddi adımlar attık. Türkiye'ye 1 5 kültür merkezini daha kazandırmak için ihale açtık. * "1000 sanatçıyla Doğuya Gidiyoruz" projemiz olağanüstü güzellikle devam ediyor. Bu proje çerçevesinde gerçekleştir­ ilen tüm etkinliklerimiz büyük bir ilgiyle izleniyor.Kars'ta başlayan orgnizasyon 4 Ekim 'de benimde katılacağım bir konser­ le sona erecek. Diyarbakır'ı bölgenin kültür ve gelecekte turizm merkezine dönüştürmek i ç i n hazırladığımız projenin ilk adımını attık. Bu çalışma .Bakanlığımızın önümüzdeki 5 yıla dönük geniş kapsamlı projesinin ilk adımını oluşturacak . Doğu ve Güney Doğu Anadolumuzdaki olağanüstü güzellikteki kültür zenginliğimizi eksen alarak (başlangıçta Diyarbakır,Mardin ve Muş illerinde) kentlerimizde kültür açısından çekim yaratmak amacındayız.Bu şe-kilde bölgenin uzun vadede kalkınmasına kültür turizmi aracılığıyla katkı sağlamayı düşünüyoruz.

a

Kültür Bakanı İsmail Cem, Bakanlığının 2.5 ayını değerlendirdi

Biz kendi inşamıza inanarak yola çıktık. Bunun ürünlerini 1994-1995 yılı sanat kurumlarımızın etkinliklerine ait izleyici artışı oranlarında gördük. İzleyici sayısında 94-95 rakamları ile, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nda % 2 0 , İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nda % 1 8 , İzmir Devlet Senfoni Orkestrası'nda % 2 0 , Ankara Devlet Klasik Türk Müziği Korosu'nda % 2 5 , İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu'nda %10 artış olduğu

görüldü.

* İpek yolu 95 Projesi kapsamında tarihsel mekanlarımızda gerçekleştirilecek etkinliklerle kültürümüzü Eurovizyon ve TRT-İNT aracıyla tüm dünyaya tanıtmayı amaçlıyoruz. * İlk basın toplantımda yapılacağını ilan e t t i ğ i m , "Şiir Küpleri" projemizi tamamla­ mak üzereyiz. Bu proje ile amacımız şair­ lerimizi mümkün olan en büyük kitle ile tanıştırmak ve şiire karşı toplumun ilgisini yükseltmekti. Bu küplerin Kasım ayı içinde yayınlanması düşünülüyor. * Bakanlığımızın gerçekleştirdiği IFLA toplantısı ile ülkemize 2 milyon dolar döviz kazandırdık. * Opera, Bale ve Tiyatromuz bu yıla geçen yıllara oranla çok daha büyük bir hazırlık içinde giriyorlar. * Enstrümantal Türk müziğimizin tanıtılması ve dünya çapında sevdirilmesi

amacıyla 1995 yılı içinde kullanılmak üzere 500 milyar TL'sı ayırdık. * Eurimages'e olan 20 milyarlık borcum­ uzun 17 milyarlık kısmını ödedik. Sınırlı imkanlar çerçevesinde destek isteyen film­ lere 23 milyarlık bir yardımımız daha ola­ cak. Gazi ile Latife filminin yapımı için TRT ile protokol imzaladık. * Günümüzde çok büyük sıkıntılar yaşayan sahaflara sahip çıkmak istiyoruz. Bu amaçla, Milli Kütüphane uzmanlarınca Sahaflardan kitap satın alınarak, bunları kütüphanelemizde toplumun hizmetine sunacağız. * Kültür Bakanlığı'nın yayınlarını ulus­ lararası düzeyde sergilemek istiyoruz. Metropolitan Müzesi ile kurduğumuz temaslar sonucunda, burada bulunan ve dünyada eşine az rastlanır bir kitap standında Bakanlığımız yayınlarını hem sergileyeceğiz hem de satışa sunacağız. * Eski Türkçe harfler ile yazılmış kaynak kitaplardan bazılarını yeni Türkçemize kazandıracağız. * Türkiye'de yayıncılığa bugüne kadar hiç sağlanmamış bir desteğin adımlarını attık. Yayınlanan kitaplara 300 milyar liralik kâğıt desteğini sağlamak için harekete geçtik. Maliye Bakanlığından, Sanayi Bakanlığından ve Hazine Müsteşarlığından bu konuda büyük bir destek gördük. Şiddet ve pornografik yayınlar dışındaki bütün kitaplara kâğıt desteği verilmesi sağlanacak. * 1999 Yılı Osmanlı imparatorluğu'nun 700. yıldönümü. Bu bağlamda 1999 Projesi'ni başlattık. Son aşamasında Cumhuriyet mucizesini yaratan bu büyük tarihin hem dünyaya anlatılması hem de kendimize hatırlatılması açısından 1999 Projesini çok önemsiyorum. 1999 yılında Topkapı Sarayı'nda ve Batı Avrupa'nın önemli bir merkezinde büyük sergiler açmayı planlıyoruz. Bunun yanısıra A.B.D. Avrupa ve Türkiye'de paneller, konfer­ anslar, müzek etkinlikleri düzenleyeceğiz. 1999 yılını Türkiye yılı yapmak için bir büyük imkan önümüzde duruyor. 1999 Projesi Türkiye'nin dünyaya sunacağı çok önemli bir mesaj olabilir. Bu projeye herkesin sahip çıkmasını diliyorum.

D A N I Ş M A N ÇOCUK PSİKOLOJİSİ VE EĞLENCE HİZMETLERİ MERKEZİ Çeşitli çocuk showlarında gösteri yapmak üzere yetiştirilecek palyaçolar aranmaktadır. ilgilenenlerin 231 30 17 - 241 63 68 nolu telefonlardan Uzman Psikolog Alanur Özalp'i aramaları rica olunur. Samanyolu sok. No:8l/2 Şişli

43


İNCELEME

ÖZEL TİYATROLARA DEVLET DESTEĞİ

cy a

"Özel Tiyatrolara Devlet Desteği" güncelliğini yitirmeyen, bu gidişle pek de yitireceğe benzemeyen bir konu. 1982'den bu yana o kadar çok şey yazılıp çizilmiş ki... Kasım 94 sayımızda Ali Poyrazoğlu'nun vurgulamış olduğu "Sanatın Devletin Desteğine İhtiyacı Yoktur, Devletin Sanatın Desteğine İhtiyacı Vardır" gerçeğinin bilincine yeterince varılmamış olmasından kay­ naklanan bir oturmamıştık yaşanmakta Devlet Desteği konusunda. Açıkçası ne alan mutlu ne veren... Temel öçütler, beklentiler, uygulamalar, niteliknicelik sorgulamaları, neden'ler-niçin'ler... Bitip tükenmeyen sorular-sorunlar... Bu genel tatminsizliğin nedenlerini-niçinlerini bir kez daha gündeme getirmek, ciddi bir biçimde tartışmak açısından 18 Temmuz 1995 tarihinde yürürlüğe giren son yönetmeliği dergimiz kapsamına aldık. Kıyaslamalarınızı, görüşlerinizi, eleştirilerinizi Kasım 95 sayımızda yayımla­ mak üzere (en geç 18 Ekim tarihine kadar) bekliyoruz.

pe

BİRİNCİ KISIM Genel Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar

Amaç Madde 1- Bu Yönetmeliğin amacı, ulusal kültür ve çağdaş anlayışa uygun etkin­ likleriyle kültür ve sanatımıza hizmette bulunan ve gelişmekte olan özel tiyatro­ ların projelerine destek ver­ erek tiyatro sanatının yaygınlaşıp sevilmesini sağlamak, yerli oyun yazarlarını teşvik etmek, oynanan oyunların kalitesini yükseltmek ve bu yolla da Türk tiyatrosunun gelişmesi­ ni ve tanıtılmasını destekle­ mektir. Kapsam

Madde 2- Bu Yönetmelik; yurtiçinde faaliyet gösteren profesyonel özel tiyatroların, amatör tiyatrolara, çocuk tiyatrolarına, gençlik tiyatro­ larına, eğitim tiyatrolarına, özürlülerin tiyatrolarına ve geleneksel ti-yatroya yapılacak Devlet desteğinin usûl ve esaslarını kapsar.

Dayanak Madde 3- Bu Yönetmelik 24/1/1989 tarih ve 354 sayılı Kültür Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 9 uncu mad­ desi hükmüne göre hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4- Bu Yönetmelikte geçen; "Bakanlık", Kültür

Bakanlığını, "Tiyatro", Bakanlıktan destek talep eden veya destek alan profesyonel özel tiyatroları amatör, çocuk, gençlik, eğitim, özürlülerin, tiyatroları ile geleneksel tiya­ troyu, "Kurul", Değerlendirme Kurulu'nu, ifade eder. İKİNCİ KISIM Yapılacak Destek, Başvuru, Başvuru Belgeleri BİRİNCİ BÖLÜM Yapılacak Destek Destek Madde 5- Bakanlık tiyatro­ ların bu Yönetmelkte belir­ tilen esaslara göre prodük­ siyonlarının Bakanlıkça hazırlanmış basılı forma göre detaylandırılmış pro­ jelerine ve bu Yönetmelik uyarınca eklenmiş belgeler­ ine göre mali destekte bulunur. Yapılacak destekler her yıl Bakanlık bütçesine konulan ödenekten karşılanır. Tiyatrolara para desteği ile birikte; a) Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünün tiyatro sah­ neleriyle Anadolu'da açılacak diğer sahneleri en az üç ay önceden haber ve­ rilmesi, Devlet Tiyatrolarının programının aksamaması, ışık ve perso-nel giderleri


İKİNCİ BÖLÜM Başvuru, Başvuru Belgeleri

pe

Başvuru Madde 6- Destek talep eden tiyatrolar, bu Yönetmeliğin 7 nci maddesinde yazılı bel­ geleri ayrı ayrı hazırlayıp bir dosya halinde dilekçelerine ekleyerek her yıl 15 Haziran mesai saati bitimine kadar bizzat veya posta ile Bakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne başvururlar, postadaki gecik­ meler gözönüne alınmaz. Bakanlıkça bütçe olanakları çerçevesinde ek ödenek temin edildiği yıllarda, Kurulun toplanacağı tarihten 15 gün öncesine kadar yeniden başvurular kabul edilir. Başvuru Belgeleri Madde 7- Başvuru için gerekli belgeler şunlardır: a) Tiyatroların ticari unvanı ve ticaret sicil numarası (etkinliğini sürdürdüğüne 50

p) Kâr ve zarar cetveli, Muaf Tutulma Madde 8- Yönetmeliğin 7 nci maddesinin (a, h, ı, k, I, m, n, o, p) bentleri amatör, gençlik, eğitim, özürlülerin tiyatroları ile geleneksel t i ­ yatro için geçerli değildir. Yararlanma Madde 9- Devlet desteğinden yararlanma "Proje" esasına göre yapılacaktır. Ödenek desteği almak isteyen topluluklarca tasarlanan yeni projenin gerçekçi bir maliyetle hazırlanmış olması gerek­ mektedir. Yönetmeliğin amaç maddesine uygunluğu belirtilerek hazırlanacak pro­ jede Yönetmelikte belirlenen koşullara göre bütün yapım giderleri belgelendirilerek hazırlanacak dosya ile birlik­ te sunulucaktır.

a

b) Devlet Tiyatrolarında görevli, rejisör, aktör, aktris ve dekoratörlere desteğe hak kazanan tiyatrolarda çalışmaları için mevzuat hükümleri dahilinde Genel Müdürlükçe izin verilebilir. c) Özel tiyatrolara tahsis edilen Küçük Sahne, ve temin edilecek diğer ben­ zeri sahneler "Değerlendirme Kurulu"na söz konusu sahnenin tahsisi için başvuruda bulunan tiya­ trolara adı geçen kurulun belirleyeceği prensipler (yön­ erge) ve süreler için bir pro­ tokol salon giderlerini karşılayarak tahsis edilir.

dair Ticaret Odası'ndan alınan yeni belge), adi ortaklık ise ortaklık mukave­ lesinin tasdikli örneği, b) Tiyatronun temsil vereceği binanın mülkiyet durumu, c) Tiyatronun devamlı olarak yazışma için açık adresi ve telefon numarası, d) Destek istediği yıldan önceki son sanat sezonunda oynadığı oyunun; 1. Adı 2. Yazarı 3. Yönetmeni 4. Hangi tarihler arasında oynandığı, yerleri ve oyun sayısı 5. İzleyici sayısı 6. Basın değerlendirmeleri e) Destek için başvurulan sanat sezonunda oynanacak oyunlarla ilgili olarak Bakanlıkça hazırlanan bilgi formunda belirtilen soruların yanıtlanmsı, çocuk oyunları için oyunun metni, f) Yerleşik tiyatro salonu olmayan ve turne tiyatrosu olarak çalışmak isteyen tiya­ troların en az 30 oyun turne anlaşması yapmış olması, bunlara ait sözleşme, kiral­ ına belgelerinin örnekleri, g) Oyun yazarları tarafından verilen ön izin belgesi, h) Sanatçılarla yapılan sözleşmeler, i) Yönetmeni, müzik yönet­ meni, bestecisi, koreografı, sahne tasarımcısı, kostüm tasarımcısı ile yapılan sözleşmeler, j) Yurt genelinde yapılacak turneler, k) Ücret ödeme bordrolarının tasdikli örnek­ leri, I) Çalışanlar için ödenmiş sig­ orta primlerine ait makbu­ zların tasdikli örnekleri, m) Vergi borçlarının öden­ diğini veya tecil edildiğini kanıtlayan belge örnekleri, n) Bir yıl önceki sanat sezo­ nunun yıllık vergi bildirim­ inde yer alan giderlerin mik­ tarı,

ÜÇÜNCÜ KISIM Değerlendirme Kıstasları, Değerlendirme Kurulu, Bakan Onayı

cy

karşılanması kaydıyla sezon içinde en fazla iki hafta, sezon dışında dönüşümlü olarak en fazla bir ay süreyle Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünün teklifi, Bakanlık Onayı ile bir pro­ tokol yapılarak desteğe hak kazanan tiyatrolara tahsis edilebilir.

o) Bilanço veya işletme hülasası,

BİRİNCİ BÖLÜM Değerlendirme Kıstasları

Kıstaslar Madde 10- Özel Tiyatrolara yapılacak desteklerde aşağıdaki hususlar dikkate alınır: a) Her oyunun ayrı bir prodüksiyon niteliğinde pro­ jelendirilmiş olması, b) Tiyatro sanatını bir yerden alıp başka yere götürecek çağdaş, evrensel boyutlara ulaştıracak yeni eğilimleri özendirecek, klasikleri değerlendirecek, Türk ve dünya kültürüne katkıda bulunacak yapımlar gerçek­ leştirmek, c) Türk oyun yazarına ait eserlere öncelik vermek ve bir yıl içinde en az bir yerli oyun oynamak, d) Geçmiş yıllarda eser sahiplerinin telif hakları ve sanatçılar ile diğer çalışanların özlük ve mali

haklarıyla ilgili yükümlülük­ lerini ye-rine getirmiş olmak, e) Yurtiçi turneler düzenle­ yerek tiyatroyu yurda yay­ mak, f) Yeni oyunlar yazdırarak tiyatro edebiyatımızın zenginleşmesine hizmet etmek, bir yıl içinde mümkün olduğu kadar fazla oyun oynamak, g) Sanat seviyesi yüksek oyunlar oynamak, oyunlarını sanat seviyesi yüksek ve tiya­ tro sanatîna uygun şekilde oynamak, h) İstikrarlı ve sürekli bir t i ­ yatro geleneği yaşatmak, ı) Mümkün olan çok nisbette perde açmış olmak, j) Türk tiyatrosunun gelişmesi açısından, tiytro binası ve benzeri yatırımlar ile eğitim, yayın ve benzeri alanlarda etkinlik göster­ mek, k) Yardım almışsa aldığı yardımları yerinde ve pro­ jeye uygun olarak kullanmış olmak. Kurul, değerlendirme sırasında gerek görürse çocuk oyunları için ASSİTEJ (Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği), amatör tiyatroların sah­ neleyeceği oyunlar için IATA (Uluslararası Amatör Tiyatrolar Birliği), geleneksel tiyatro için de UNİMA (Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği) gibi kuruluşlardan görüş alır ve alınan kuruluşlar tarafından incelenip, hazırlanacak rapor doğrultusunda bir değerlendirmede bulunur. İKİNCİ BÖLÜM Değerlendirme Kurulu, Bakan Onayı Değerlendirme Kurulu Madde 1 1 - Bakanlıkça destek konusundaki başvuruları değerlendirmek, desteklenecek tiyatroları belirlemek ve destek mik­ tarını saptamak için "Değerlendirme Kurulu" oluşturulur.


Kurul, Bakanlık Müsteşarının başkanlığında aşağıdaki üyelerden oluşur: 3) Bakanlık Müsteşarı, D) İlgili Müsteşar yardımcısı, c) Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, d) Güzel Sanatlar Genel Müdürü, e) YÖK Konservatuvar Temsilcisi, f) YÖK Tiyatro Bölümü Temsilcisi, g) Tiyatro Yapımcıları Demeklerinin belirlediği bir Temsilci, h) Tiyatro Oyuncuları Derneklerinin belirlediği bir Temsilci, i) TV ve Tiyatro Yazarları Derneklerinin belirlediği bir Temsilci, j) Uluslararası Tiyatro Enstitülerinin belirlediği bir Temsilci, k) Milletlerarası Eleştirmenler birliklerinin belirlediği bir Temsilci.

salonu olabilecek nitelikteki mekânları kiralama ve bu mekânların onarımı, donanımı amacıyla kullanma kararı alabilir. Kararlar toplantıda bulunan­ ların salt çoğunluğu ile açık oyla alınır. Oyların eşitliği halinde Başkanın bulunduğu taraf çoğunluk sayılır. Alınan kararlar gerekçeli olarak tutanağa geçirilir ve kurul üyelerince imzalanır.

Süresi Madde 12-Yönetmeliğin 11 nci maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşların öneri­ leriyle oluşan kurul birer yedekleriyle Bakanlığa bildirilir. Bakanlık onayıyla görevine başlar. Kurul en az bir yıl görev yapar. Bir yıl görevlendirilen üye, diğer yıllarda da görevlendirilebilir.

Denetim Madde 15- Devletçe yapılan desteğin yerinde ve amaçlarına uygun kullanıldığı o ildeki kültür müdürlüklerinden bir temsil­ ci, Kurul üyeleri veya görevlendireceği kişilerce izlenir ve denetlenir. Bu amaçla, ödenekten yarar­ lanan tiyatro, oyununun bir video filmini ilk geceyi izleyen hafta içinde Bakanlığa teslim eder.

DÖRDÜNCÜ KISIM Denetim, Masrafların Belgelendirilmesi BİRİNCİ BÖLÜM

BEŞİNCİ KISIM Diğer Hükümler, Yürürlük, Yürütme BİRİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler Ödeme Usulü Madde 17- Desteklenmesi uygun görülen projenin uygulanmasına başlanırken verilecek ödeneğin yarısı peşin ödenecektir. Bu ödeme sırasında toplulukla Bakanlık arasında gerekli anlaşma imzalanacaktır. Projenin bu tarihten başlayarak en çok 3 ay içinde sahnelenmesi zorun­ ludur. Ödeneğin kalan bölümü ilk oyunu izleyen hafta sonunda ödenir.

pe cy a

Kurul Kararları Madde 13- Kurul her yılın Haziran ayı sonuna kadar Bakanlıkça saptanan tarihte ve yerde toplanır. Çalışma esasını belirler, toplantılara 11 inci maddenin (a -f) bentlerinde sayılan kamu temsilcilerinin katılmaları zorunludur. Toplantılar üye sayısının salt çoğunluğu ile yapılır. Bakanlıkça gerek görüldüğü hallerde kurul aynı yıl içinde birden fazla toplantıya çağırılabilir. Kurulun sekreterya hizmet­ leri Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünce yürütülür. Kurul ödeneğin tamamını veya bir kısmını tiyatro

Bakan Onayı Madde 14- Kurulca alınan destek kararı Bakanın onayından sonra uygulanır. Destek isteğinde bulunan tiytroların desteklenip desteklenmeyeceği onay ta­ rihini izleyen 15 gün içinde bir yazı ile bildirilir.

Oyunun sahneye konul­ masından sonra en az 30 kez oynanması zorunludur. Aksi takdirde destek alan topluluk Bakanlığa karşı yükümlülüklerini yerine getirmemiş sayılır ve gerekli yasal işlem yapılır. Proje gerçekleştirilmediği takdirde yapılan yardımlar yasal faizi ile birlikte geri alınır. Geçerli mazereti olmadan bu duru­ ma düşen, sarf belgelerini (yapım giderlerini) göndermeyen veya bu belgelere ait raporu olumsuz sonuçlanan tiyatrolar iki yıl geçmedikçe Devlet desteğinden yarar­ lanamaz.

İKİNCİ KISIM Masrafların Belgelendirilmesi Belgelendirme Madde 16- Destek alan t i ­ yatrolar, paranın kullanım alanlarını belirterek yaptıkları masrafları belgeleri ile birlik­ te en geç yardım aldıkları yılı izleyen yılın Mayıs ayı sonuna kadar Bakanlığa bildirmek zorundadır. Sarf belgeleri Kültür Bakanlığının görevlendi­ receği elemanlarca ince­ lenerek bir rapora bağlanır.

Madde 18- Bir mali yıl içinde aynı tiyatronun birden fazla projesine parasal destek yapılabilir.

Destek Miktarı Madde 19- Bir Tiyatroya yapılacak destek miktarı, 7 nci madde uyarınca belgele­ nen giderler ile o tiyatronun daha önceki yıllarda aldığı yardım tutarları ve 10 uncu maddedeki değerlendirme kıstasını dikkate alınarak Kurulca saptanır. En az 5 ile turne düzenleyen ve tur­ nelerinde yerli oyun oynayan özel tiyatrolara daha fazla destek yapılır.

Bakanlıkça tiyatrolara yapılacak destekler ödenek­ lerin serbest bırakma tarih­ leri dikkate alınarak taksitler halinde ödenebilir. Madde 20- iptal edilen destekler Genel Hükümlere göre tahsil edilir. Yolluk ve Gündelik Madde 2 1 - Kurul üyelerinin yolluk ve gündelikleri, Harcırah Kanunu hükümleri çerçevesinde ödenir. İKİNCİ B Ö L Ü M Son Hükümler Yürürlükten Kaldırma Madde 22-15 Şubat 1985 gün ve 1867 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan "Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Tiyatrolara Yapılacak Yardımlara Ait Yönetmelik" ile 26 Mart 1986 gün ve 19059 sayılı, 19 Ağustos 1987 gün ve 19549 sayılı, 4 Ekim 1988 gün ve 19949 sayılı, 26 Ekim 1989 gün ve 20324 sayılı, 25 Aralık 1990 gün ve 20736 sayılı, 8 Kasım 1991 gün ve 21045 sayılı Özel Tiyatrolara Yapılacak Yardımlara Ait Yönetmeliklerin Bazı Maddelerinin Değiştirilme­ sine Dair Yönetmelikler yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlük Madde 23- Maliye Bakanlığı ile Sayıştay'ın görüşü alınarak hazırlanan bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürürtme Madde 24- Bu Yönetmelik hükümlerini Kültür Bakanı yürütür


BRIEF NEWS ON TURKHIS THEATRE Intercultural Dialogue

The monthly theatre Journal "Tiyatro... Tiyatro..." is in its sixth year of publication. There are other journals much older, of which the oldest is "Kulis" whose owner and editör Agop Ayvaz has kept it going for forty-nine years. "Oyun", "Tiyatro 70" in circulation for a long time in 60's and 70's, were also owned by private entrepreneurs. İt is nice to see that there are, however, at the present quite a few journals on theatre such as "Mimesis" (quarterly), "Agon", "Tiyatora" (quarterly) and "Boş Alan", published mainly by young theatre groups and drama students. With this issue we have decided to include English translations of some of the articles to give a brief information on the Turkish Theatre.

The subject of this month's Dossier is "The Intercultural Dialogue in Theatre" a topic which is stili of current interest ali over the world. İn Turkey, too, this has been taken in hand. Recently, the worid famous director Eugenio Barba was invited to give a series of conferences and to direct a workshop. Assos Performing Arts Festival (process of cre-

ation experienced on a multicultural level) is another step encouraging Intercultural works.

Levendoğlu emphasises the essentıality of conceptual dialogue in forming the bridges of cultural communication. İn "Research Based on Intercultural Relationship in the Theatre" Prof. Dr. Zehra Ipşiroğlu stresses the fact that text, context, technical aspects should be analysed from different angles so that the intercultural notions may be more solidly established. What the "other" culture says and how it is said needs a thorough analysis. Fakiye Özsoysal Çavuş (Theatre Critic), in "Relationship Between The Stage and The Audience in Barba's Theatre and The Intercultural Approach" states

pe cy

Doesn't Theatre Inspire Any More?

ı

a

Tiyatro... Tiyatro...

Prof. Dr. Ayşegül Yüksel starts her article by raising this question and she continues by deploring the fact that the Turkish Theatre is gradually loosing

its capacity for arousing interest. With her article she aims to trace the causes of such decline in the political, artistic, administrative aspects of the theatre. Finally, Prof. Yüksel appeals to those involved to mobilise their creativity in an attempt to strengthen the theatre of tomorrow. 52

The first article of this Dossier is written by Ahmet Levendoğlu (Director). İn "Forming Bridges of Cultural Communiction" he clarifies the concept 'Intercultural dialogue" in terms of theatre. Furthermore, comes up with a critical view indicating that in the Turkish theatre there is a tendency to make certain theatrical concepts part of everyday terminology without having come to a clear understanding of them. He points to "the theatre language" as a significant example.

that adaptations of western approaches to theatre should only be materialized in the light of our own cultural heritage. We have much to learn from Barba, but should proceed with great care while using "other" methods and we ought not refrain from noticing the social realities in our country. Zeynep Günsur (Dancer), states in "Which Intercultural Dialogue?" that the so-called interaction between the East and the West is, on the whole, one sided and this attitude forms the cultural dimensions of the western emperialism. Here are some brief answers to our guestioner regarding Barba's work-


years the arts are being subsidized by the State which only provides a very limited sum. Whereas, especially in recent years, capital also tends to evolve into arts. What is important in this approach is that it aims to stress­ ing the importance of culture in democracy.

Art Carnuntum

a

On 22-24 September, Art Carnuntum and the Mediterranean Theatre Institute held a symposium on "The

pe cy

shop: Esen Camurdan (Dramaturg), concentrates less on the workshop, but more on our ways and meeans. She recommends that Turkish theatre should determine the mistakes made in the past regarding the various forms of cultural exchanges. Macit Koper (Director), states that the west very often creates myths in the theatre world and though Barba seems to have distanced himself from this fact, the question is if he has really done so? Koper does not agree with Barba's method but finds his visit quite beneficial especially as a basis for fur­ ther discussions. Metin Deniz (Set Designer) believes that Barba's technique is subjective. Deniz prefers an approach to theatre in its own dialectics. Yilmaz Onay (Director), finds Barba's workshop interesting, but maintains that he could not find the merging of theatre method and the human reality in Barba's approach.

Interrelation Between The Arts and Capital in Turkey

I

Emre Koyuncuoglu, in her article which is based on various interviews with the private enterprise points out that for

Future of the Mediterranean Theatres". Piero Bordin, Director of Art Carnuntum had invited 25 delagetes from 16 countries to discuss the matter with various aspects.

Three Dance Companies In istanbul Leman Giritli gives a short critical view of three world famous dance compa

nies that visited İstanbul underthe sponsorship of two banks. Yapi Kredi Bankasi invited Ballet Teatro Espanol with "Carmen". The second company also sponsored by Yapı Kredi on the occasion of their 51 st anniversary was Harlem Dance Theatre. A big name in classicat ballet, Kirov Ballet Company was the guest of Esbank to celebrate their 60th anniversary. Kirov performed "La Rile Mai Garde".

Miss Julie August Strindberg's "Miss Julie" will be premiered in October. Zeliha Berksoy, Ragip Savaş and Seval Gökçe take the lead roles. Maria Fridh (Stockholm) is the director. Dikmen Gürün talks to Zeliha Berksoy and Maria Frtdh about the production.


İsmail Cem, Minister Of Culture, Summarizes His 2.5 Months In Office The main theme of the article is his efforts to make culture not an arena for dispute but a platform for peace and understanding. He also sumarizes his achievements in thîs field.

- Bertold Brecht's "In the Jungle of the Cities" opened at Theatre an der Ruhr in Mülheim. The play is directed by Roberto Cuilli. Two Turkish actors, Nihat İleri and Levent Öktem (İstanbul State Theatre) are in the cast. Nihat İleri is playing one of the lead roles, Shlink. - KUMPANYA participated in the "New Plays Festival 95" held in Schloss Theater Moers. 7 groups from different European countries were invited. Kumpanya presented Kerem Kurdoğlu's play "Broadcast From the Map". The aim of this Festival is to encourage young playwrights. - First published in 1 9 3 0 , the journal of İstanbul Municipal Theatre, "The Turkish Theatre" had a brief interrup-

pe

cy a

- Theatre de la Ville (Paris) will present the world prerniere of "Un Etrange Voyage" in 1995-96 season. It is a col-

lage of the works of acclaimed Turkısh poet, Nazım Hikmet.

54

tion in mid 80's. Wİth its 445th issue "The Turkish Theatre" is again in circulation. — "Garbage Dump" was the hit of the past season. Tiyatro Stüdyosu is opensame production.

nîzed by Hüseyin Katırcıoğlu will take place the first week of October. La Mamma from the USA, L'Outil, Kumpanya, Yeşil Üzümler, Aydın Teker, Işıl Kasapoğlu are among the other participants. - Diyarbakır State Theatre was invited to 7. International Experimental Theatre Festival held in Caîro with "The Fear". Nowdays the group is working on Shakespeare's "Measure for Measure" with director Işıl Kasapoğlu.


pe cy a


cy

pe a

1995_53_10160  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you