Page 1


cy a

pe


M

E

R

H

A

B

A

Bu yıl İstanbul Festivali'ne minik bir kardeş daha geldi.

1. Uluslararası Caz Festivali. Bugüne

kadar İstanbul Festivali bünyesinde yer alan caz, bu yıldan itibaren ayrı bir başlık altında İstanbullu Cazseverlere dopdolu bir hafta yaşatacak. 7 gece sürecek programda her aksak iki ayrı konser iz­ leyicinin karşısına çıkacak. Şimdilik kısıcık bir açıklamayla geçiştireceğim çok önemli bir konu da Dergi'nizin Ekim ayından itibaren yepyeni bir içerikle karşınızda olacağı. Sayfa sayımız artacak, tanıtımlar biraz kısalacak, ama tanıtımların dışında sürekli olarak talep ettiğiniz zengin içeriğe kavuşacaksınız. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda yeni yönetim işbaşına geldi. Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün'ün açığa alınmasından sonra vekaleten Erol Keskin atandı. Yeni Yönetim Kurulu ise Engin Uludağ, Macit Koper, Sezai Altekin, Burçin Oraloğlu, Cem Davran ve Karabey Aydoğan'dan oluştu. Yeni yönetime görevlerinde başarılar dileriz. Ağustos sayımız yine özel bir sayı olarak çıkacak. Şehir Tiyatroları'nın 80. Yılı nedeniyle hazırladığımız özel sayı, 80 yıllık bir ku­ rumun tüm gelişimini içerecek. Ağustos sayımızda buluşmak dileğiyle hepinize bu sıcak yaz gecelerin­

a

de Açıkhava Tiyatrosu'ndaki Caz sağanağında iyi seyirler dileriz. Sağlıcakla kalın. Demikanlı

pe cy

Mustafa

İ Ç İ N D E K İ L E R

Y a z Gecelerinde C a z Büyüsü • E n i s B A K I Ş K A N 14-17 Vokal Gecesinde Büyük Açıkhava Korosu 12-13 Yıldızlı Bir Brezilya Gecesi • Sadettin D A V R A N 8-9

Eski Dostlar Gecesi • Orhan K A H Y A O Ğ L U

18-21 Güzelliğin Peşinde Deli Olmak: Noa 24-26 K u z e y Rüzgârları Gecesi • Sevin O K Y A Y 28-29 "Yıldızlar Gecesi'nin Bir Yıldızı; Marla G l e n • Sevin O K Y A Y 30-31 C a z Geleneği ve Henderson • O r h a n K A H Y A O Ğ L U 32-33 Paris Mektubu • C o ş k u n T U N Ç T A N 34-37 38-39 Londra Mektubu • Halide E Ş B E R 40

Şehir Tiyatrolarında Yeni Gelişmeler • E n i s B A K I Ş K A N

Haberler

42

Ödüllü Bulmaca

Kapak: Savaş Çekiç

Sahibi : Tiyatro Yapım Yayıncılık Ltd.

Şti. adına Enis Bakışkan Sorumlu Y a z ı İ ş l e r i M ü d ü r ü : Mustafa Demirkanlı

Yayın

K o o r d i n a t ö r ü : Nalân Özübek Danışma Kurulu B a ş k a n ı : T.Yılmaz Öğüt Danışma K u r u l u : Gökhan Akçura, Orhan Alkaya, Rutkay Aziz, Yılmaz Onay,

Dikmen Gürün Uçarer Görsel D a n ı ş m a n : Savaş Çekiç T e k n i k Y ö n e t m e n : Sinan Şanlıer

D a n ı ş m a n ı : Av. Fikret ilkiz D ü z e l t i : Hakkı YÜKSELEN K a t k ı d a Bulunanlar:

Hukuk

Sadettin Davran, Halide Eşber, Orhan Kahyaoğlu,

Sevin Okyay, Coşkun Tunçtan D i z g i : Erkut Arıburnu Abone ve S a t ı ş : Nuray Avşar D a ğ ı t ı m : Ahmet Ergin A n k a r a T e m . : Yalçın Günaydın Tel: (312) 360 57 27 İ z m i r T e m . : Ali Rıza Özbilgiç 3241090 Almanya

Tem.:

Levent

Beceren,

Tel:

Berlin Tel:

(232) 4 8 4 52 20 İ z m i t T e m . Kocaeli Bölge Tiy. Tel: (262)

49.30.6152020

4 3 2 2 2 5 0 5 1 2 2 0 O f s e t H a z ı r l ı k : Tiyatro Yapım Tel: (212) 243 35 33 Ltd. Şti. 94

14

Baskı:

Viyana

Tem.:

MÜ-KA Matbaası

Uğur

Özkan,

Wien

Tel:

Tiyatro Yapım Yayıncılık

Hayriye C a d . Çorlu Ap. N o ; 3 D.10 8 0 0 6 0 Galatasaray/istanbul T e l : (212) 243 35 33-293 72 77 Fax : (212) 2 5 2

Posta

Çeki

No:

Tiyatro

Yapım-655248

Banka

Hesap

N o : Tiyatro

Yapım

-

T.İş

Bankası-Cihangir

Şb.

197245


yaz g e c e l e r i n d e caz büyüsü Enis BAKIŞKAN 1 .

U L U S L A R A R A S I

pe cy

İstanbul Kültür ve Sa­ nat Vakfı festivale doymuyor. Vakıf bu yıl istanbulumuza bir festival daha kazan­ dırdı: 1. Uluslararası İstanbul Caz Festivali. Geçtiğimiz yıl ki 21. Uluslararası Müzik Festivali'nden sonra festival bünyesindeki caz konserlerinin bü­ yük ilgi görmesi ve neredeyse cazseverlerin kendi festivallerini zorla dayatması (Bilsak Caz Festival, Parliament Jazz Festival, Akbank Caz Festivali vb.) sonucu, vakıf, 22. İtanbul Uluslara­ rası Müzik Festivali'nin içinden cazı ayı­ rarak yeni bir festivalin kapılarını açtı.

İ S T A N B U L

a

Dünyadaki caz festi­ vallerinin arasında, Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin önemli bir yer tutaca­ ğını düşünüyoruz. Festivalin daha başla­ madan, on bir önemli festivalden oluşan Av­ rupa Caz Festivalleri Birliği'ne kabul edilmesi de bunun en büyük kanıtı. Bu aynı zamanda İstanbul Festivalleri'nin Avrupa'da oluş­ turduğu saygınlık ve prestiji göstermesi bakımından da çok önemli. Bunu gerçekleştiren vakfı yürekten kutluyo­ ruz. Cazseverler için heyecan verici günler 1. Uluslararası Caz Festivali'nde 11-19 Temmuz arasında yaşanacak. Açıkhava Tiyatrosu'nda her gece sahneyi iki konuğun 4

CAZ

F E S T İ V A L İ alacağı festival çok farklı müzikal nitelik­ ler taşıyan yedi önem­ li caz gecesinden ve bir caz fotoğrafları sergisinden oluşuyor. Vokal Gecesi'nde: Samplig Küba Vokal Grubu, Bobby Mc Ferrin ve Bang Zomm Üç­ lüsü; Brezilye Gece­ si'nde: Toots Thiele Mans Brasil Project, Milton Nascimento; Eski Dostlar Gece­ si'nde: Michel Petrucciani Yedilisi, Gateway Üçlüsü; Yıldızlar Ge­ cesi'nde: Noa § Gil Dor, Stanley Clarke, Al Di Meola § JeanLuc Ponty; Caz Gele­ neği Gecesi'nde: Russel Malone Dörtlü­ sü, Joe Henderson Dörtlüsü; Kuzey Rüz­ gârları Gecesi'nde: Maff Falay Beşlisi, Okay Temiz § Magnetic Band sahne alacak­ lar. Bu konuklarla ilgi­ li geniş yazı ve yorumları sayfaları­ mızda zevkle okuya­ caksınız.

Ayrıca istanbul Caz Festivali'nde bu yıl yepyeni bir uygulama daha başlıyor. Açıkhava Konserlerin'den sonra sanatçılarla bir arada olabileceğiniz, Ortaköy sahilindeki Esma Sultan, 1. İs­ tanbul Caz Festivali'nin resmi caz kulübü olacak. Cazse­ verler burada belki de bir daha hiç bir araya gelemeye­ cek caz virtüözlerinden olağanüstü doğaçlamalarla keyiflenecekler. Evet "Bu İstanbul bizim, bu festival he­ pimizin." Nice yeni festivallerde buluşmak dileğiyle, o


a

cy

pe


pe a

cy


pe cy a


vokal gecesinde büyük açıkhava korosu •

1.

ULUSLARARASI

İSTANBUL

Bobby McFerrın ve Bang Zoom Üçlüsü

F E S T İ V A L İ

nıştığı San Francisco'ya taşındı. Ertesi yıl New York'taki Koli Jazz Festivalinde kazandığı zaferin ardın­ dan, 1982 Mayısı'nda "Bobby Mc Ferrin" adlı ilk albüm çalışmasını piyasaya süren Elektra/Müsician plak şirke­ tiyle anlaştı. Kendi grubuyla turnelere çıktıktan ve Herbie Hancock, Wynton Marsalis gibi cazın ünlü isimleriyle birlikte ça­ lıştıktan sonra, 1983 yılında büyük bir adım atarak tek başına konserler vermeye başladı. Almanya'daki solo turnesi esnasında "The Voice" adını verdiği konser al­ bümünü doldurdu. Haziran 1984te piyasaya sürülen bu albüm, Mc Ferrin'in hiçbir enstrümana, hatta bazı durumlarda sözlere de gereksinim duymadan, seyirciyi nasıl etkisi altına alabildiğini ve eşsiz virtüözlüğünü gözler önüne serdi.

pe cy

a

Müzik dünyasının en yetenekli sanatçılarından biri olan Bobby Mc Ferrin, çok çeşitli müzik türleri ve formlarındaki arayışlarını sürdürürken, oldukça başarılı bir mü­ zik kariyerinin de sahibi oldu. Rakipsiz solo vokal kon­ serleri ve iyi satış yapan albümlerinin yanı sıra, çağımızın belli başlı caz sanatçılarıyla yaptığı ortak ça­ lışmalarla da büyük bir ün kazandı. Solo olarak ya da kendi caz ve vokal grubuyla çıktığı uzun turneler sanat­ çının son çalışmaları arasında. Mc Ferrin'in zamanının büyük bir kısmını harcadığı yeni ilgi alanı ise senfoni orkestraları yönetmek. Amerika'nın orkestra yönetmeni yetiştiren belli başlı eğitmenlerinden biri olan Gustav Meier ile uzun bir süre çalışan sanatçı, 1990 yılında, 40. yaşını kutlarken, San Francisco Senfoni Orkestrası ile ilk konserini verdi. Sanatçı o zamandan beri, sayıları kırkı geçen ve aralarında Boston Pops, Los Angeles Fi­ larmoni, Washington D.C.'nin Ulusal Senfoni Orkestra­ sı ile Atlanta, Buffalo, Dallas, Detroit ve Seattle orkest­ ralarının da bulunduğu, birçok senfoni orkestrasını yönetti.

CAZ

11 Mart 1950'de, iki klasik müzik sanatçısının (babası opera şarkıcısı, annesi sopranodur) çocuğu olarak New York'ta dünyaya gelen Bobby Mc Ferrin, müzik çalış­ malarına 6 yaşındayken, ailesi henüz Los Angles'e ta­ şınmadan önce başladı. Lise yılları ve Sacramento'daki California State University ile Cerritos College'daki üni­ versite yaşamı boyunca piyano çaldı. Eğitimini tamam­ ladıktan sonra ilk olarak Ice Follies ile, daha sonra da çeşitli "Top 40" grupları, kabare ve dans topluluklarıyla birlikte turnelere çıkmaya başladı. 1977 yılında, içindeki o sese kulak verinceye kadar şar­ kıcı olmayı düşünmedi. New Orleans'ta Astral Projection adlı bir grupla bir süre çalıştıktan sonra, kendisinin 1980 Playbcy Caz Festivali kapsamında Hollywood Bowl'da sahneye çıkmasını sağlayan Bill Cosby ile ta­ 8

Bobby Mc Ferrin 1980lerde Garrison Keillor, Jack Nicholson, Joe Zawinul, Manhattan Transfer (iki Grammy ödülü sahibi "Anather Night in Tunisia" albü­ mündeki çalışmaları) gibi isimlerin yanı sıra, kendisinin Blue Note için yaptığı "Spontaneous Inventions" (1986) albümünde Herbie Hancock, Joe Hendricks, Wayne Shorter ve Robin Williams ile yaptığı çalışmalar sonu­ cunda, hem birlikte çalıştığı sanatçıların sayısını, hem de ödüllerini çoğalttı. Ocean Spray ve Levi's reklamla­ rında yer alan, "Cosby Show"un jenerik müziğini ses­ lendiren Bobby Mc Ferrin, ACE ödüllü uzun metrajlı vi­ deosu "Spontaneous lnventions"ı çekti ve yönetmenliğini Bertrand Tavernier'nin yaptığı "Round Midnight" filminin jenerik müziğini seslendirerek bir Grammy ödülü daha kazandı. Solo albümü "Simple Pleasures" ve listeleri altüst eden "Don't Worry Be Happy" parçası ve videosuyla kariyerinde zirveye çıkan Mc Fer­ rin, tek kişilik bir vokal topluluğu sayılacak performan­ sıyla o güne kadar rastlanmamış bir başarı kazandı. 1990 tarihli "Medicine Music" albümü ise, Mc Ferrin'in orkestrasyondaki başarısını, özellikle Voicestra ile yap-


Ferrin, gelecek konser sezonunda, Wynton Marsalis'in de solist olarak katılacağı, Ibert'in "Alto Saksofon ve Orkestra İçin Oda Konçertinosu" adlı ya­ pıtının seslendirileceği konserleri yönetecek. Uzun vadeli bir proje olarak Mc Ferrin, San Francisco Operası'nın ısmarladığı, 1997 se­ zonunda sahneye ko­ nacak bir operayı, lib­ retto yazarı Ishmael Reed ve yönetmen Peter Sellars ile birlikte yazmakta.

ğı çalışmalarda gözler önüne serdi. Bu on kişilik vokal grubuyla birlikte çeşitli Televizyon programla­ rında da görünen Bobby Mc Ferrin'ın orkestra yönetmeye olan ilgisini böylece Televizyon izleyicileri de farketti.

pe

cy a

Mc Ferrin'in son albüm çalışmaları ara­ sında, Sony Classical şirketi için ünlü çellocu Yo-Yo Ma ile bir­ likte yaptığ "Hush" ad­ lı düet albüm bulunuyor. Mc Ferrin'e ait beş özgün besteyi seslendirdik­ Samplıng Küba Vokal leri bu albümde, YoGrubu Yo Ma ve McFerrin, Maddi bir karşılık ya yorumladıkları popü­ da yaygın bir şöhret ler klasikler yanında kazanma olanağı bu­ albüme adını veren lunmayan bir yerde ve "Hush, Little Baby"yi koşullarda müzik yap­ de birlikte düzenledi­ mak, kör bir adamın ler. "Hush" albümü, piyano çalması gibidir. Billboard'un Classical Esas ödül ise bunu ba­ Bobby McFerrin Crossover listesinde şarmış olmanın verdiği iki yıl boyunca bestseller oldu. 1992'de piyasaya sürü­ mutluluktur. len ve çeşitli standartları içeren yeni caz albümü "Play"deki Bobby Mc Ferrin ve piyanist Chick Corea bir­ Grupo Sampling'in yirmi üç yaşındaki üyesi Rene Balikteliği, Bobby'ye onuncu Grammy ödülünü getirdi. nos, kendi kuşağından çoğu Kübalı müzisyenin böyle Henri Mancini'nin "Pink Panther" filmi için yazdığı ünlü düşündüğünü söylüyor. "Para kazanmak isteyen müzis­ jenerik müziğini, 1993'te çekilen "Son of Pink Panther" yenler Kuzey Amerika'ya göç ettiler, müzik yapmak isiçin beş sesli yorumuyla seslendirmesi, Mc Ferrin'e teyenlerse Küba'da kaldılar. Yıllarca ticari bir kaygıları hem geniş çapta ün kazandırdı, hem de yeni bir olmadı. Kazanacak para, satın alacağınız bir şey ve hat­ ta yapacak başka bir işiniz de yoksa, konserleri doldur­ Grammy adaylığı getirdi. mak diye bir endişeniz de olmuyor." 1994 ilkbaharında Mc Ferrin, bir caz üçlüsü olan Bang Zoom ve küçük bir vokal topluluğu olan Hard Choral ile Yeni Küba müziği er ya da geç bir patlama yapacaktı. birlikte turnelere çıktı. Temmuz ayında Bang Zoom ile Her yıl birçok genç yetenek müzik dünyasında adını du­ birlikte Avrupa'daki çeşitli festivallere katılacak olan yurmakta. Irakere ve Los Van Van bile kadrosunu Bobby Mc Ferrin, geçtiğimiz yaz aylarında yaptığı gibi, gençleştirdi. Gonzalo Rubalcaba tüm engellemelere orkestra yönetmenliği çalışmaları için Tanglewood'a rağmen dünya çapında bir yıldız olmayı başardı. Zengin dönecek ve Yo-Yo Ma ile birlikte yeni albüm kayıtlarına bir geleneğe sahip bu ülkede bütün enerji iyi müzik başlayacak. San Francisco Senfoni Orkestrası'nda ko­ yapmak için harcanmakta. Artık iş sadece zamana kal­ nuk orkestra yönetmenliğini de sürdürecek olan Mc dı. 9


tanıştılar. Şan eğitimi için okul korosunda ça lıştılar. O dönemde çeşitli partilerde, sırf eğ lence olsun diye, altısı birden sesleriyle salsa gruplarını taklit etmeye başladılar. Salsa kelimesinin artık olumsuz bir anlam oluştu. Amerika'ya gitmek yerine ülkelerindi kalmayı tercih eden Kübalı müzisyenler için salsa, New York ve Miami'de sadece para için yapılan, asıl Küba müziğinin kötü ve basit bir versiyonu. Grupo Sampling'in tanıtım bülteni onların "Salsa gruplarında çalınan enstrüman­ ları taklit ettiklerini" söylediğine göre, "salsa' daha olumlu bir genelleme olarak ele alınmalı.

pe cy a

Onlar tıpkı altı Kübalı Bobby McFerrin gibi, trombon, saksofon ve trompet sesleriyle, o tüm karmaşık Latin poliritmlerini kendi ses süzgeçlerinden geçirerek "sample" ediyorlar. Sahnede çılgınca sesler çıkaran, bağırıp çağı­ ran, bongo, konga ve nefesli enstrüman sesle­ ri çıkaran, swing ruhunu taşıyan altı genç adam düşünün. Özenli bir çalışma sonrasında gelen mükemmel bir icra. Grupo'yu dinlerken Güney Afrika, Brezilya ve mereng müziklerin­ den de melodiler duyabilirsiniz. Lennon ve Mc Cartney bestesi "Drive My Car"ı onların yorum­ larıyla dinlerken, otoyolda çıkışı bile kaçırabi­ lirsiniz!

Sampling Küba Vokal Grubu

Grupo Sampling Küba'nın çıkardığı en son örneklerden biri. Banos, "Küba müziği dünyayı fethediyor. Çok fazla seyahat ediyoruz ve insanların müziğimizden etkilen­ diklerini hissedebiliyoruz. Burada bizim müziğimiz der­ ken çok zengin bir ortamda doğan Küba müziğinden bahsediyorum." "Zengin" sıfatı, Küba'yı tanımlamak için uygun bir keli­ me olmayabilir. Fakat Grupo Sampling'i dinlerken, ge­ nelde Küba'nın çağrıştırdığı iç karartıcı hatta ümitsiz bir ülke imajından çok uzak, zengin ve canlı bir ruhu duyumsuyorsunuz. İngilizce bir kelime olan "sampling", seslerin elektronik sentezi anlamına geliyor. Ses hece­ leri bir dil için ne anlama geliyorsa, "sampling" de mü­ zik için o anlama geliyor; en basit ve yalın bir yapı. An­ cak Grupo Sampling isminde ufak bir mizah unsuru da var; onlar müzikleriyle tüm bir dili yaratıyorlar adeta. Grubun altı üyesi de, Havana Ulusal Müzik Entitüsü'nde orkestra enstrümanları üzerine eğitim görürken 10

Besteci ve aranjör Banos, hem bas ve bariton partisyonlarını söylüyor hem de solo yapıyor. Aralarında İngilizce konuşabilen tek kişi oldu­ ğu için grubun sözcülüğünü de Banos yapıyor Kendi ülkesinin müziğinden söz etme konusunda da ol dukça hevesli. Küba müziği için "fokurduyor" diyor. "Folk ve pop müziği arasında hiçbir ticari ayrım yok. Hepsi gerekli ve iyi olan tüm müzikler kabul görüyor. Avrupa ve Amerika'da "folk" kelimesi geçmişte kalan bir şey anlamına geliyor. Ölmek üzere olan bir şey. Kü­ ba'da ise profesyonel olarak hem folk müziği hem de caz yapan müzisyenlere rastlamak hiç de zor değil. Her tür müzik aynı potada eriyor. Keman, Haiti yoluyla Fransa'dan geldi. Machito ve Dizzy Gillespie Küba mü­ ziğini ve cazı bir araya getirdiler. Kalipso etkisi Trinidad'tan, reggae ise Jamaika'dan geldi. Biz bütün bun­ ların tam ortasındayız ve geleneklerimiz de olağanüstü çeşitlilik gösteriyor. İşte bu nedenle bugün rumba, sal­ sa, mambo, caz ve hatta ça-ça var. Kısacası Küba mü­ zik kaynıyor."


a

pe cy


"yıldızlı bir brezilya gecesi" Sadettin DAVRAN ULUSLARARASI

Kuşkusuz, ikinci­ si... Burada hemen altı çizilmeli: Aynı akşam birden çok sayıda konser dü­ zeni ülkemizde ilk kez 1. Uluslararası İstanbul Caz Festi­ vali ile uygulana­ cak.

CAZ

FESTİVALİ cenin değil; bütün caz

tarihinin

en

kendine özgü mü­ zisyenlerinden biri. Onu ilk kez gelece­ ği İstanbul'da böy­

pe cy

1. Uluslararası İs­ tanbul Caz Festivali'nde Brezilya ge­ cesi.. İstanbul Festival i' n i n cazseverleri alıştırdığı yıldızlı caz gecele­ rinden biri daha mı, yoksa özel ola­ rak tasarlanmış, uluslararası nite­ likteki caz şenlik­ leri ölçütlerinde bir organizasyon mu?

İSTANBUL

a

1.

lesine

bir

oluşum

içinde dinlemek de apayrı bir talih İs­ tanbullular için. Belçika asıllı Thieemans

(Brüksel,

1922), ağız armo­ nikası gibi çok ko­ lay edinilebilir bir çalgıyı,

gücüne

belki de bir daha kolay kolay erişilemeyecek bir anla­ tım aracı düzeyine çıkarmıştır.

Jean Baptiste "To­ ots" Thielemans aslen gitarcıdır. Müziğe gitarla baş­ Toots Thielemans ­armış, gitarla pro­ Brasil Project ve Toots Thielemans fesyonel olmuş, Milton Nascimento 1950'lerde yerleşti­ Topluluğu. ği ABD'de oldukça etkilendiği George SheaÖnce Toots Thielemans'tan ve Brasil Pro- r i n g i n topluluğunda gitarcı olarak çalışmıştır. ject'ten söz etmek niyetindeyim. Ama Toots Thielemans bir virtüözdür. Ama bence onu asıl Thielemans sadece bu topluluğun, hatta bu ge- önemli yapan yanı "şairliğidir." 15 yaşında iken 12


İlk kez dinlediği Django Rheinhardt'tan etkilenecek başladığı bu müzikteki "naifliğidir." Caz tar i h i n i n neredeyse bütün dönemlerini yaşayan Thielemans çok seçkin bir diskografinin sahibi­ dir.

pe

Ve "Brezilya'nın Sesi".. Milton Nascimento. Nascimento (Rio De Janeiro, 1942) gerçekten de ülkesinin "sesini" her anlamda büyük bir yet­ kinlikle duyuran çok güç­ lü bir müzisyendir.

cy

Tuşlularda Iv'an Lins, pi­ yanoda Eliane Elias, gi­ tarda Oscar Castro Neves gibi yıldızların da aralarında olduğu Brasil Project bu müziğin son yıllardaki en yetkin tem­ silcilerinden..

a

Thielemans, pek çok müzisyen gibi çok uzun yıllardır ilgi duyduğu Brezilya müziğini Brasil Project ile nüfusuna ge­ çirdi. Birbirinden ünlü müzisyenlerden oluşan bu toplulukla iki albüm yaptı.

Müziğe kontrbas ve akordeon çalarak başlayan Nascimento, 19 yaşında şarkı söylemeye baş­ ladı. Ülkesinin ünlü müzisyenlerinden gitarcı Baden Powell'la çalıştı. Müziğin yanı sıra, ül­ kesinin sorunlarıyla ilgili olarak da her zaman söyleyecekleri oldu. Bunları sakınmadan söy­ ledi. Onu önce Kuzey Amerikalılar sevdi. Sonra cazcılar keşfetti. Çok sayıda albüm yaptı Nas­ cimento. Sayısız turneye çıktı. Paul Simon'la, Sarah Vaughan'la, Herbie Hancock'la, Quincy

Milton Nascimento

Jones'la çalıştı. Nascimento bugün bir uluslararası yıldızdır. Ama onu asıl yıldız yapan sadece "ülkesinin sesini" duyurmasıdır. Nascimento, her zaman, önce Brezilyalıdır. Sesi ülkesinin yağmur ormanlarındaki kuşların kuyrukları kadar renkli­ dir.

13


eski dostlar gecesi Orhan KAHYAOĞLU •

1.

ULUSLARARASI

İSTANBUL

11 Temmuz gecesi cazseverler için büyüleyici bir koşu başlıyor: 1. Uluslararası İstanbul Caz Festivali. Dünya ca­ zının farklı halkaları, bu festival yoluyla İstanbul'a konuk olacaklar. Gecelerin tümünün farklı özellikleri var. Caz adına yapılan deney ve arayışların en önemli temsilcileri­ ni bir espri bütünlüğü içinde aynı gecelerde izleme ola­ nağı bulacağız.

F E S T İ V A L İ

çok zaman bulmak mümkün. John Abercrombie, Charlie Christian ve Djanga Reinhardt'ın öncülüğünü yaptığı caz gitar geleneğinin yaşa­ yan en önemli sanatçılarından; her zaman bu iki devin etkisinde kalmış. Ancak bugün ulaştığı nokta benzersiz bir gitar iklimi. Sanatçının arayışlara olan açıklığı, onu son 6 yıl içinde önemli bir guitar-synthesizer ustası yap­ mış durumda.

a

Her cazseverin gönlünde kendi müzik ruhuna denk gelen çizgiler olmalı. Bu caz çizgilerinin mutlaka çok değerli temsilcileri var. Bu temsilcilerden de büyük keyifler alını­ yor. Ancak, bir de son derece spesifik, tamamen öznel seçimlere dayanarak sahip çıkılabilen caz okulları da bu­ lunmakta. Olaya bu noktadan bakarsam, benim için en önemli gece 14 Temmuz'da izleyeceğim "Eski Dostlar Gecesi". Bu gece, sahneyi iki ayrı grup alacak. Bunlardan ilki, Michel Petrucciani Yedilisi. Diğeri Gateway Üçlüsü. Özellikle Gateway Üçlüsü'nün verecekleri performans beni fazlasıyla ilgilendiriyor.

CAZ

pe

cy

Abercrombie bir okullu. Gitara çok genç yaşta başlamış. Ünlü Berklee Müzik Okulu'nda eğitim görmüş. Pratiği ise, tabii ki New York caz klüplerindeki sessionlar. Sa­ natçının ilk önemli buluşması 1960'ın sonlarına doğru Brecker Brothers'la olmuş. Randy ve Michael'ın grubu Dreams'de çalmaya başlamış Abercrombie. Bu dönem birçok ünlünün sahne ve stüdyolarına taşınmış; Gil Evans, Gato Barbieri, Barry Miler, ilk aklımıza gelen önemli isimler. Abercrombie, Chico Hamilton'un gru­ bunda çalarken, adı belirgin bir biçimde duyulmaya baş­ lamış.

Bu ilgimin ana nedeni Gateway Üçlüsü'nün tüm üyeleri­ nin tek başına son derece ayrıcalıklı isimler olmaları. Bu­ nun yanında, bir başka önemli kriter ise, bu üç sanatçı­ nın da ECM sanatçıları olması. ECM, çeyrek yüzyıla yaklaşan bir süredir yayım yapan ve birçok caz devini, ürünleriyle dünya müziğine taşıyan bir şirket, İşin ilginci, ECM bu kısa süre içinde, Amerikan cazına pek benzeme­ yen bir müzik saundunun yaratıcısı. Şirketin AvrupaAlmanya merkezli olmasının bunda önemli bir payı var. Gateway Üçlüsü'nün üyeleri John Abercrombie, Dave Holland ve Jack De Johnette, bu okul içinde ürünleriyle kendilerini tüm dünyaya kabul ettiren sanatçılar. Bu isimlerin arayışları hiç bitmiyor. Bunlar, her yeni albüm­ lerinde farklı sorular ve müzikal açılımlarla dinleyicileri­ nin karşısına çıkan isimler. Müzik serüvenleri birbirlerine çok paralel. Bilinen geleneksel cazdan avant-garde açı­ lımlara kadar uzanan tüm deneylerin hep içinde yer alan müzisyenler. Birlikte sıkça çalıyorlar. Özellikle ECM'den Jack De Johnette'ın solo albümlerinde Abercrombie'yi 14

1970in hemen başlarında Abercrombie, ECM'in ünlü yaratıcısı ve sahibi Manfred Ercher ile tanışmış. İlk solo albümü "Timeless" bu dönem yayımlanmış. Aynı dönem­ de, Jan Hammer ve Jack De Johnette'la da tanışan sa­ natçı, 1975 yılında De Johnette ve Dave Holland'la birlik­ te, İstanbul'da dinleme olanağı bulacağımız Gateway Üçlüsü'nü kurmuş. Grubun ilk albümü "Gateway", ikinci albümü 'Gateway II". Albüm, üçlünün önemli bir caz odağı olmasını sağlamış Holland ve De Johnette 1975'e gelindiğinde oldukça usta müzisyenler arasında. Abercrombie'de bu ikiliye katıldığında, ortaya benzersiz bir caz sound'u çıkmış. Abercrombie, 1979'da kendi dörtlüsünü kurmuş. "Arcade", "Abercrombie Ouartet" ve "M'"adlı albümler, olgun­ luk döneminin simgeleri. Jact de Johnette'la yaptığı ça­ lışmalar yanında, sanatçının Ralph Towner'la çıkardığı "Sargasso Sea" ve "Five Years Later" caz dünyasının birer klasiği olarak kabul ediliyor.


a pe cy

Ambercrombie'nin bir başka çıkışı, 1980 ortalarında Marc Johanson ve Peter Erskine ile kurduğu üçlü. Çok yıllar önce ülkemize de konuk olan bu üçlünün yaptığı deneyler, onları uzun süre caz dünyasının odağı yapmış­ tır.

Bu yaz Gateway Üçlüsü ile birlikte turnede Abercrombie. Solo albümlerinin sayısı on bir. Sanatçı, Jan Garbarek, Enrics Rava, Collin Wnlcott ve Kenny Wheeler gibi usta müzisyenlerin de solo albümlerinde yer aldı. Gateway Üçlüsü'nün basçısı Dave Holland bir başka ef­ sane, İngiliz cazının yetiştirdiği en önemli müzisyenler­ den biri, Holland da, bir okullu. Hem de fazlasıyla! Ray Brown ve Leroy Vinnegar sanatçının en önemli ustaları. Kenny Wheeler, Even Parker, John Mc Laughlin ve John Surman'la birlikte İngiliz cazının akla gelen ilk isimlerin­ den biri Holland. Sanatçı, Londra'da 1968'de ünlü Rounie Scott'la çalar­ ken, Miles Davis'in ilgisini çekecek ve kısa süre sonra ünlü caz okulu Miles Davis Group'a girecektir. Davis'le üç yıl elektrik bas çalan Holland, rock-caz'ın simgesi Mi­ les Davis albümlerinde yer almaktadır. "Bitches Brew" ve "İn A Silent Way"in yanında bir başka Davis klasiği olan 'Filles De Kilimanjaro'de da bas çalmaktadır.

Michel Petrucciani

Holland, 1971'de Davis'den ayrıldıktan sonra; Anthony Bracton, Chick Corea ve Berry Altschul ile birlikte ünlü Circle grubunu kurar. Rock-caz'dan sonra, bu kez de avant-garde caz deneylerinin içine girer. Beraberliği kısa süren bu grup, caz dünyasında bugün bile sıkça anıl­ maktadır. Holland'ın, Ünlü Anthony Braxton'la çalışma­ ları uzun süre devam eder. 1975'de Gateway Trio kurul­ muştur. Holland, 1977-80 arasında ağırlığı stüdyo çalışmalarına verir. Konserlerde Sam Rivers'ın Orkestra­ sında yer almaktadır. Sanatçı, 1982de kendi beşlisini kurar. Steve Coleman ve Kenny Wheeler bu grubun üye­ leri arasındadır. Bu dönem, sanatçı basın olanaklarını inanılmaz ölçüde genişletip, benzersiz bir enstrümantalist olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. "Jumpin İn" ve "Seeds Of Time" bu dönemin en önemli albümleridir. Da­ ha sonra ise "The Razor's Edge" ve "Triplicate" albümleri ilgi odağı olacaktır. Bazı albümlerde işe üyelerde değişik­ liklere rastlanır.

Dave Holland, son döneminde bir turneler adamıdır. Jack De Johnette, Herbie Hancock ve Pat Metfevy gibi devlerle birlikte çalmaktadır.Miles Davis'in ölümünden sonra gerçekleşen "Miles Davis'e Saygı" turnesinde ba­ zen Ron Carter, bazen ise Dave Holland bas çalar, İstan15


bul konserinde başta Dave Holland'ı dinlemiştik. Bu dö­ nem, sanatçı, Kenny Wheeler'la da iki albüm çıkarır. Joe Henderson'un büyük yankılar uyandıran "So Near, So Fair" albümünde bası Holland çalmaktadır. Gateway Üçlüsü'nün son üyesi olan davulcu Jack de Johnette, Türkiyeli cazseverlerin yakından tanıdığı bir müzisyen. Ülkemize ilk kez 1987'de Keith Jarrett Üçlüsü ile gelmişti. Bu konserde Jarrett ve De Johnette'in yanın­ da bası Gary Peacock çalıyordu. Bu yılın nisan ayında ise De Johnette'in bir solo konserini izledik. Sanatçının davuldan da önce bir piyanist olduğunu tüm çıplaklığıyla bu konserde görmüştük.

cy

a

De Johnette, ilk davul serüveninde geniş bir müzik spektrumu içinde gezinmektedir. R & B'dan(Rhythm and Blues'dan) free-jazz'a kadar uzanan geniş bir yelpa­ zedir bu; davul ve piyanoyla aynı ölçüde çalışmaktadır De Johnette, ilk olarak 1966'da orgcu John Patton'la birlikte caz çalmaya başlar. Daha sonra, Jackie Mc Lean, Betty Carter ve Abbey Lincoln'ün yanında davul çalacak­ tır. Adını dünya çapında duyurması, Charles Lloyd Dörtlüsü'nde çalmaya başlayınca gerçekleşir. Ünlü yol arka­ daşı Keith Jarrett da bu dörtlüdedir. Üç yılı aşan bu dönemde, dünyanın dört bir yanında konserler vermek­ tedirler. Sovyetler Birliği'nde konser veren ilk modern caz grubu budur. Bu arada New York klüplerinde, John Coltrane, Thelenious Monk, Bili Evans, Keith Jarrett, Chick Corea ve Stan Getz gibi müzisyenlerle de çalmak­ tadır.

pe

Sanatçı 1969 Ağustosu'nda Miles Davis'in grubuna katı­ lır. "Bitches Brew"da Holland gibi Johnette da yer almak­ tadır. 1971 yazına kadar bu grubun çekirdek üyesidir. Daha sonra ise solo albümlere adım atmaya başlar. Ken­ di grubunu kurar ve turnelere başlar. Bu dönem, o da ECM okulunun bir üyesi olmuştur; solo albümleri bu şir­ ketten çıkmaya başlar. ilk grubu New Directions'la birlikte hazırlanır ilk ECM al­ bümü. Bu grupta, John Abercrombie'nin yanında Lester Bowie ve Eddie Gomez yer almaktadır. 1980'li yıllarda, yeni grubu Special Edition'dır. Bu grup birbirinden başa­ rılı albümler çıkarır. De Johnette, caz davulu geleneğinin Mac Roach'la baş­ layan patlamasının ulaştığı en önemli isimdir. Arada Philly Joe Jones ve Elvin Jones gibi köşe isimler vardır. De Johnette, bu virtüözler çizgisinin yaşayan en önemli halkası olarak kabul edilmektedir. Sanatçı, R § B'dan rock'a, etnik müzikten bebop'a, oradan reggea ve freejazz'a kadar uzanan geniş bir kulvarda gezinen; işin ilgin­ ci tüm bu kulvarlarda, kusursuz tekniği ve üstün doğaç­ lama gücüyle inanılmaz yetkinliklere ulaşmış bir müzis­ yendir. Sanatçının, yaptığı deneysel çalışmaların sayısını söyle16

John Abercrombie - (Gatewey Üçlüsü)

mek mümkün değil. Örneğin, ünlü perküsyoncu Nana Vasconcelos ile yaptığı ikili deneyler ilk aklıma gelenler­ den; Caz Festivali'nin konuklarından biri olan ünlü Brezil­ yalı şarkıcı ve besteci Milton Nascimento ile birlikte stüdyo ve sahne çalışmaları var. Bir de, özellikle notlamamız gereken, De Johnette'in Keith Jarrett ile birlikte 1980'li yıllar boyunca yaptığı çalışmalar. De Johnette'in teknik ve ruh açısından ulaştığı noktaları keşfetmek için Keith Jarrett Trio albümlerine özellikle ulaşmak lazım. Evet, Gatevvay Üçlüsü'nde birbirinden önemli enstrümantalistler var. Gitar, bas ve davulun yaşayan üç efsa­ nesi. Bu müzisyenlerin birlikte sahne almaları sonucuda ortaya çıkan müziğin, çağdaş cazın bir kulvarda ulaştığı en ileri nokta olduğunu söyleyebilirim. Hele bir ECM tut­ kunu iseniz, "Eski Dostlar Gecesi"ne kendinizi zaten hazırlamışınızdır. Beni en çok heyecanlandıracağına inandı­ ğım konser bu. Bakalım yanılacak mıyım? Bu gecenin bir başka konuğu daha var. O da muhtelemen Gateway Üçlüsü'nden önce sahne alacak olan Michel Petrucciani Yedilisi. Petrucciani, 80'li yıllar cazının adından en çok söz edilen piyanistlerinden. Sanatçı, enstrümantalist kimliğinde li­ rik bir piyano stilini simgeliyor.


a cy

pe

Petrucciani çok genç yaşta bir virtüöz olarak kendini ka­ bul ettirdi; yaşı oldukça genç. Bugün 32 yaşında. Bu genç yaşa rağmen, onun artık "ustalar" arasında kabul edildiği söylenebilir.

Sanatçı, profesyonel kariyerine henüz 15 yaşındayken, 1977'de başlamış. Bu dönem, özellikle Kenny Clarke'la olan çalışmalarında dikkati çekmiş. Kendisi bir Fransız müzisyen olduğu halde ilk dönem kariyerini New York'da geliştirmiş. Daha sonra, Lee Konitz'le 1980 yı­ lında yaptığı Fransa turnesi, caz ortamında isminin yay­ gınlaşmasına neden olmuş. Sanatçı iki yıl sonra tekrar ABD'ye dönmüş. Petrucciani, aynı yıl ünlü saksofon ustası Charles Lloyd'un dörtlüsüne katılmış; Avrupa turnelerinde yer al­ mış. Solo kimliğini ise 1984'de Kool Festival'de kanıtla­ mış. Kendi ikili ve üçlüsünü bu dönem kurmuş; aynı dö­ nem, Keith Jarrett'ın öncülüğünü yaptığı lirik piyano stilinin önemli bir sembolü haline gelmiş. Petrucciani, caz dünyasına gelecekte de büyük umutlar veren özgün bir piyano tekniğinin yaratıcılarından kabul edilmekte. 1984 yılında Concord şirketinden yayımlanan "Live At The Village Vanguard" adlı albümüyle caz listelerinde yer alır Petrucciani. Blue Note şirketinden çıkan "Plays" adlı

Jack De Johnette - (Gatewey Üçlüsü)

çalışma, onun tam anlamıyla olgunluk dönemini simge­ ler. 'Plays' albümünde, gitarı, aynı gece dinleyeceğimiz John Abercrombie çalmaktadır. Keith Jarrett Trio'nun ünlü basçısı Gary Peacock da bu albümde yer alır. Roy Hayness, Eddie Gomez ve Al Foster, "Plays"in diğer ünlü müzisyenleridir. Bu albümde "Mr. K.J." adlı Keith Jarrett için yazılmış bir parça da yer alır; İstanbul konserinde müziği ve tekniğiyle hemen ilgi odağı olacağı kesin. Bir rivayete göre ise; Petrucciani Gateway Üçlüsü ile birlikte de sahne alacak. Üç devin yanında piyanoda Petrucciani'yi de dinlemek kadar heyecan verici bir şey olamaz! Sanırım, bu geceye "Eski Dostlar Gecesi" denmesinin en önemli nedeni de bu olsa gerek. Petrucciani Yedilisi'nde bası Louis Petrucciani ve davulu ünlü Lenny White çalıyor. Bu üçlünün yanında gruba dört müzisyenden oluşan bir yaylı çalgılar ekibi eşlik edi­ yor. Bu konserin, Gateway Üçlüsü'nün gösterisine başla­ madan önce, düzeyli bir caz ziyafeti çekeceği kesin. "Eski Dostlar Gecesi" büyük olasılıkla festivalin bellekler­ den silinmeyecek bir konseri olacak. Açıkhava'da buluş­ mak umuduyla! 17


güzelliğin peşinde deli olmak: noa •

1.

U L U S L A R A R A S I

İ S T A N B U L

CAZ

F E S T İ V A L İ

Noa & Gil Dor

değerli üyeleri Lyle Mays (piyano), Steve Rodby'nin (bas)

Uzun bir süre boyunca, güzel şarkı söylemek moda değildi"

dışında, Steve Ferrone (davul) ve Luis Conte de (vurmalı

diyor şarkıcı ve şarkı sözü yazarı Noa ve ekliyor: "Ancak,

çalgılar) eşlik ediyor. Albümde, "I Don't Know" gibi duygu­ sal olarak güçlü bir yapıttan, "Path to Followv", "It's Obvious"

hell gibi devler bunu yaptılar ve zarar görmeden ayakta kal­

ve "Desire" gibi duygusal aşk şarkılarına kadar, Noa'nın vo­

mayı başardılar. Benim içinse bu, işin esası. Ben kesinlikle

kal yorumu ön plana çıkmakta.

güzellik için deli olan bir insanım."

"insanların yüreklerini kucaklamaya çalışıyorum" diyor Noa

a

her nasılsa Barbara Streisand, Ella Fitzgerald ve Joni Mitc-

büyük bir içtenlikle. "Ben mutlu bir insanım. Dünyaya kızgın

müzikal ya da coğrafi olarak çıktığı tek yer değil. Tam ismi

değilim. Ben de acı çektim ve incindim, yaşadığım bu acıla­

Achinoam Nini olan Noa'nın köklerinde üç farklı yer var as­

rı da şarkı yaptım, ama benimkisi olumlu bir enerji fazlalığı,

cy

Sofistike pop müziği, bu 24 yaşındaki egzotik sanatçının

lında: Ülkenin en ünlü çağdaş şarkcısı diye tanımlandığı is­

insanların da bu büyüye kapılmalarını, bu akımın benden

rail; ailesinin vatanı Yemen'in Arap kültürü; ve Noa'nın ye­

insanlara geçmesini ve onlara dokunmasını istiyorum. İn­

tiştiği kent olan New York. "Böylesine tuhaf bir bileşim

sanlara müziğimle ulaşmak ve onların da bu müziği benim

sonucunda benim gibi bir yaratık çıktı ortaya; belki de bu

sevdiğim kadar sevmelerini istiyorum." Noa karşısına çıkan müzikal hiçbir engele boyun eğmiyor.

Albümündeki üç şarkının İbranice olmasına karşın, yaptığı

mi değil. Bu nedenle beni etkileyen şey ne olursa olsun pe­

müziğin "World Beat" (Dünya Müziği) ya da etnik folk müzi­

şinden giderim" diyor Noa.

ği havasında olduğu söylenemez. Şarkıların tamamen farklı

Noa, son albümünden bahsederken bunun tipik bir Met-

bir bölgenin kokusunu taşıdığı kuşku götürmezken, enstrü­

heny albümü olmadığını söylüyor: "Şarkılar, sözler ve se­

mantal ve vokal olarak özgün bir ritm ön plana çıkmaktadır.

sim benim temellerimdir; ve ben bunları Pat'e teslim ettim.

Noa'yı yakın geçmişte New York'taki The Village Gate'te bi­

O da onları, eşsiz müzisyenlerinin katkısı ve o sihirli doku-

letleri tüketen performansında, Fransa, İtalya, Kanada ve

pe

nedenle böylesine farklı türdeki müzikleri bir araya getiren

açık bir görüşe sahibim. Beni etkileyen duygudur; türün is­

nuşuyla, güzelliklerle bezedi. Bu gerçekten harika bir ortak

İngiltere'nin gece kulüplerinde ve festival konserlerinde, ya

çalışmaydı.

da Amerika üniversiteleri turnesinde dinleyenlerin anladığı gibi, Noa, yine kendisi gibi ünlü Yemen kökenli İsrailli şar­

Noa çalışmalarını, ünlü İsrailli gitarist Gil Dor'la birlikte sür­ dürmekte. Dor, Boston'daki efsanevi müzik okulu Berkley Scholl of Music'de okurken genç Pat Metheny de aynı okul­ da caz gitarın harika çocuğu olarak ders veriyordu. Daha sonra Al Di Meola ile Avrupa turuna çıkan Dor, kurucuların­ dan olduğu Tel Aviv'deki Rimon Caz ve Çağdaş Müzik Okulu'nda Noa'yı keşfetti. 1987'de bir konser için İsrail'e gelen Metheney, Rimon'da lisansüstü bir ders verince Dor ile ar­ kadaşlıkları da pekişmişti.

ğilim."

Noa'ya kendi adını, taşıyan ilk uluslararası albümünde,

Tel-Aviv yakınlarında doğmuş olmasına rağmen, Noa ve ai­

Dor'un yanı sıra Pat Metheney ve Metheny Orkestrası'nın

lesi, o daha bir yaşındayken, babasının Columbia Üniversi-

18

kıcı Ofra Haza'dan çok farklı bir sanatçıdır. "Ona gerçekten hayranım. Ofra diğer kapıları açmadan önce israilli sanatçılar Ortadoğu'nun köylüleri olarak tanınıyorlar­ dı. Yemenliler seslerinin ve şarkı söyleyişlerinin güzelliğiyle bilinirler. Bu bize atalarımızdan kalan mirasın bir parçasıdır. Fakat müzikal açıdan Ofra ile ben oldukça farklıyız; ben, Ofra'nın etkilendiği kadar ortak müzikal köklerimizin esiri de­


Billy Joel ve Prince. Ama bü­ yürken içimde büyük çelişkiler vardı; ait olduğum yeri bir tür­ lü bulamıyordum". Noa'nın İsrail'e yerleşmeye ka­ rar vermesinde, oraya yaptığı bir yolculuk sırasında tanıştığı bir delikanlı da etkili oldu. "Bir­ birimize aşk mektupları gönderiyorduk ve zamanla, ilişkimiz ciddi bir boyut kazandı. O be­ nim ilk erkek arkadaşımdı ve onunla evlenmeye karar ver­ dim. Fakat bu konuyu aileme nasıl

açacağımı

bilemiyor­

dum". Noa, ailesini İsrail'e git­ me konusunda ikna etmeyi ba­ şardı

ve

liseyi

orada

tamamladı. (Mutlu sona ulaşan ilk aşkın ender rastlanan bir ör­

cy a

neği olarak, Noa ilk erkek arka­ daşı Dr. Asher Barak ile sonun­ da evlendi.) Mezuniyet sonrasında, Noa as­ kere çağrıldı ve Northern Command Ensemble adlı bir göste­ ri

grubunda

görevlendirildi.

Bu, ülke içindeki tüm askeri üsleri dolaşıp, eğlendirmekle

görevli bir vokal grubuydu. "Omuzlarımda M 16 taşıyarak

ka'ya gittiler. Noa, New York'ta dini okula devam etti ve

çamur içinde koşmaktan daha iyi" diyor bir zamanların as­

pe

tesi'nde kimya mühendisliği eğitimi görmesi için Ameri­ okul korosunda şarkı söyledi. Daha henüz on iki yaşınday­

ker Noa'sı. Askerde geçen iki yıl boyunca Noa, çoğunlukla

ken, bir öğretmeni Noa'nın yazdığı şarkıların plak kaydını

zor şartlar altında, yüzlerce şova çıktı. Bir keresinde, gittik­

yapmak için onu bir stüdyoya götürdü; bu olay bir çocuk

leri askeri kampta, ne sahne, ne oturacak bir yer, ne de

yıldızın doğuşunun müjdecisiydi. "Aynı Yemenli öksüz bir

mikrofon ve ışık için yeterli olabilecek elektrik vardı. Onlar

Annie' gibi şarkı söyledim" diye o günü anımsarken Noa

da mikrofonları fişe takarak, çevrelerinde bir daire çizen as­

hâlâ gülümsüyor, "Ama bu işin yürümeyeceği belliydi, çün­

keri jiplerin far ışıkları altında şarkı söylediler.

kü o dönemde çok dindar bir eğitim görüyordum."

"O askerlerin yüzlerindeki minnattarlık ifadesini görmek be­

Noa, daha sonra ünlü sanat okulu High Scholl of Perfor-

nim için dünyadaki en büyük mutluluktu" diyor Noa. "O bit­

ming Arts'a devam etti, American Ballet ve Newbert okulla­

kin fakat umut dolu yüzlerdeki pırıltılı gülüşü görmek için

rından Alvin Alley ve Martha Graham'la çalıştı, müzikallerde

her şeye değerdi. Bu olay, bu duyguları her zaman yaşa­

şarkı söyleyip dans etti, fakat hiçbir zaman kendisinin bir

mak istediğimi anlamamda bana yardımcı oldu. Tıpkı bir

şarkıcı olacağını düşünmedi. "Amerika'da yetişmiştim, ama

uyuşturucu gibi müptelası olduğum bu duygudan vazgeç­

kendimi hiç de Amerikalı gibi hissetmiyordum. Evde tama­

medim."

men bir Yemenliydim; dinlediğim müzikle, yediğim yemek­

1990'ın başlarında, Tel Aviv'deki bir caz festivaline konser

le, okuduğum kitaplarla, kısacası kültürümle. Sokaklardan

vermek için davet edilen Dor, o zamanlar Rimon müzik

eve taşıdıklarım ise İngilizce ve Amerikan müziğiydi; hâlâ

okulunda öğrenci olan Noa'yı konserde kendisine eşlik et­

hayran olduğum Paul Simon, Joni Mitchell, James Taylor,

mesi için çağırdı. Bunu diğer konserler izledi. (Noa aynı za19


manda gitar, piyano, ve bir Arap davulu olan barbukkah gi­

bu da ne demek oluyor?" Böylece Musa araziyi yeniden

bi vurmalı çalgıları da çalabilmektedir). Ama daha sonra,

Noa'ya verdi. Noa sistemi sorgulamış bir kadındır. Bu da

araya Körfez Savaşının girmesiyle ülke tamamen içine ka­

benim hoşuma gidiyor."

pandı. "Gerçekten çok korkunçtu. Hiçbir şey yapamamaktan

işte aynı güçlü karakter, günümüzün çağdaş Noas'ını farklı

delireceğimi düşünmeye başlamıştım" diyor gerçekten de

kılmakta. Şaşırtıcı ve mücadele dolu bir geçmişi olan Noa,

çok hareketli bir yapıya sahip olan Noa. Bunun üzerine IMoa

bugün insanları sarsan yepyeni bir sesle evrensel olan için

ve Dor iki şarkı yaptılar: Bach'ın "Birinci Prelüd'ünü temel

mücadele etmekte. Noa için güzel şarkı söylemek ise bir

alarak yaptıkları "Ave Maria" ve Kuveyt Emiri ile ilgili yeni

tarz değil, ancak bir gönül işi.

sözler yazdıkları, "Can't Buy Me Love" şarkısının komik bir versiyonu. Noa ve Dor, bu şarkılardan oluşan kaseti cephe­ de Patriot füzelerinden sorumlu Amerikan askerlerine ver­

Stanley Clarke, Al DiMeola, Jean-Luc Ponty Rock dünyası böyle bir üçlüyü "Süper Grup", caz dünyası

diler. Noa ve Dor, 28 Şubat 1991'de canlı olarak kayıt edilecek bir albüm çıkarmaya da karar verdiler. "Fakat, güvenlik ya­ saları nedeniyle kaydımızı boş bir alanda, seyircisiz olarak

ise "All-Stars" diye adlandırabilirdi. Stanley Clarke, Al Di Meola ve Jean-Luc Ponty ise kendilerini "Telliler Ayini" diye tanımlıyorlar.

yapmak zorundaydık. Ancak o gün savaşın en son günü ol­

Bu müzisyenlerin üçü de kendi dallarında gerçek birer yeni­

du. Yüzlerce insan bize katıldı ve böylece çok mutlu bir gün

likçi. Daha önce çeşitli zamanlarda farklı biçimlerde bir ara­

geçirdik". (Daha fazla sayıda müzisyenin yer aldığı, İbranice

ya gelmiş olsalar da bu, aynı sahne üzerinde üçlü olarak ilk

ikinci bir albüm de kısa süre önce piyasaya çıktı ve İsrail'de

birliktelikleri. Bu üç devi ancak alfabetik isim sırasına göre

şimdiye kadar görülmemiş bir taleple karşılaştı.)

sıralayabiliyoruz. 1951 yılında Pennsylvania'da Philadelphia kentinde dünya­

yordu ki, Metheny'i arayarak onun Noa ile tanışmasını ve

ya gelen Stanley Clarke, annesinin cesaretlendirmesi üzeri­

a

Dor, bu zaman zarfında Noa için o kadar çok heyecanlanı­

ne keman ve çello eğitimi görmeye karar verdi, fakat aslın­

sürekli ziyaretlerin birinden önce, Dor ona Metheny'nin te­

da, ince ve uzun fiziği akustik bas için daha uygundu.

cy

kızı dinlemesini istedi. Noa'nın New York'a ailesine yaptığı lefon numarasını verdi. Fakat Noa Metheny'yi aramadı.

pe

"Böylesine ünlü bir müzisyeni arayacak olmak beni tedirgin etmişti; bu nedenle döneceğim en son güne kadar bekleyip, giderken telesekreterine bir mesaj bıraktım ve herşeyi unut­ tum. Mucizevi bir şekilde o beni aradı ve böylece bağlantı kurduk." Bu arada Metheny, Avrupa'da ve İsrail'deki konserlerinde Noa'yı dinlemiş olan müzisyenlerden onun hakkında çok şey duymaya başlamıştı. En sonunda ikisi New York'ta kar­ şılaştılar, birlikte müzik yaptılar ve Metheny, Noa'ya ilk uluslararası albümünün yapımcılığını üstlenmeyi önerdi.

Müzikal ve coğrafi sınırları aşmak Noa için oldukça önemli. Noa, Sicilya'da bir barış festivalinde, çoğu Doğu Kudüslü olan Filistinli Arap müzisyenlerle aynı sahneyi paylaştı. Asıl adı olan Achionam'ın "barışın bacısı" anlamına geldiğini gu­ rurla ifade eden Noa şöyle diyor: "Niçin Araplarla birlikte ça­ labilmek için İtalya'ya kadar gitmek zorundayım? Bu ger­ çekten çok komik. Ben her zaman Arap müzisyenlerle çalışmaya hazırım; çünkü, ben barıştan yanayım." Güçlü ve sözünü sakınmayan sanatçı, Noa isimli bir başka kadından da söz ediyor: "Noa, İncil'de adı geçen ilk femi­ nisttir. Noa'nın babasının bir arazisi vardı, fakat babası öl­ düğünde Noa mirastan mahrum edildiğini öğrendi. Noa bu­ nun üzerine Musa'ya gitti ve onunla tartışmaya girdi: "Hey,

20

Philadelphia Müzik Akademisi'ne devam ettikten sonra,

New York'a gitti ve orada Horace Silver, Stan Getz, Gil Evans ve Dexter Gordon'la birlikte çaldı. Daha sonra elektro

basa geçti ve Al Di Meola, Chick Corea ve Lenny White'dan oluşan Return To Forever grubuna girdi. Bir yandan solo kariyerini sürdürürken, tuşlu çalgılar ustası George Duke ile

Clarke/Duke Project adı altında ortak bir çalışma yaptı. Stanley Clarke aynı zamanda The New Barbarians adlı rock grubunda Rolling Stones'tan Keith Richard ve Ron Wood ile birlikte çalıştı ve Ron Wood'un ilk yönetmenlik deneme­ si olan "Boys N the Hood" filminin de müziklerini yaptı. Clarke, Rolling Stone Dergisi tarafından "Yılın Cazcısı", Playboy tarafından da art arda 10 kez "Yılın Basçısı" seçildi. Üç kez Emmy'e aday gösterilen, Grammy ödüllü Clarke, Epic'e bağlı Slamm Dunk plakçılık şirketinin de sahibi. Al Di Meola 22 Haziran 1954'te New Jersey'de doğdu. 1974 yılında Return To Forever grubuyla ilk çıkışını yaptı ve bu grubun başarısı onun dört altın plak ve on üç albümle sonuçlanacak solo kariyerinde önemli bir etken oldu. Al Di Meola 1980'de, John Mc Laughin ve Paco De Lucia'dan oluşan bir üçlü kurdu ve bu birliktelik bir buçuk milyonun üzerinde satış yapan "Friday Night in San Francisco" albü­ münü getirdi. 1987'de Larry Coryell ve Birelli Lagrene ile birlikte Süper Guitar Trio'yu kurdu. 1991 yılında birbirinden


a pe cy

Stanley Clarke, Al DİMeola, Jean-Luc Ponty

çok farklı iki albüm çıkardı: Solo elektro gitar çaldığı "Kiss

zanmaya başlayan Ponty, sonuçta 1973 yılında Kaliforni­

My Axe" ile çeşitli kültürlerin etkisini yansıtan ve akustik

ya'ya yerleşti ve burada, Mothers of Invention grubu ile altı

bas çaldığı "World Sinfonia".

ay, Mahavishnu Orkestrası ile bir yıl birlikte çalıştı.

Al Di Meola yıllar boyunca Jan Hammer, Steve Gadd, Phil Collins, Airto Moreira ve Kei Akagi gibi çeşitli müzisyenlerle

birlikte çalıştı ve plak kayıtlarına katıldı. 1976 ve 1992 yılları

1975'te kendi grubunu kuran Ponty, bu tarihten beri Billbo-

ard dergisinin A.B.D. caz listelerinde her biri ilk beşe giren ve kendisini kemanda yeni ve etkin bir stilin öncüsü olarak

arasında Guitar Player müzik dergisinden tam on üç ödül

tanıtan, on altı albüm çıkardı. Ponty aynı zamanda Montre­

kazandı ve "Gallery of Greats"e giren en genç sanatçı unva­

al, Toronto, Pittsburgh ve Tokyo'da çeşitli senfoni orkestra-

nını aldı.

larıyla birlikte çaldı. 1988 yılında Fransa'ya geri döndüğü

Jean-Luc Ponty, 1942 Eylülü'nde, Fransa'nın Normandiya bölgesindeki Avranches'ta doğdu. Babası keman, annesi ise piyano öğretmeniydi. On altı yaşında, orkestra şefliği

zaman Batı Afrikalı bir grup müzisyenle tanıştı ve onlarla birlikte "fusion" tarzında yeni bir soluk getiren çalışmalara başladı.

eğitimi almak için Paris Ulusal Müzik Konservatuvarı'na

işte şimdi "Telliler Ayini" adı altında bir araya gelen bu ina­

girdi. 1960 yılında keman dalında bu okulu birincilikle bitir­

nılmaz üçlü, 1994'ün Haziran ve Temmuz aylarında Avru­

dikten sonra Concerts Lamoureux Senfoni Orkestrasına

pa'da ilk kez cazseverlerin karşısına çıkıyorlar. Konserlerin­

katıldı, fakat o dönemlerde cazla tanışarak bu müziğe aşık

de kendi besteleri, çoğu akustik, özgün parçalar çalacak

oldu. 1964'te ilk solo albümünü çıkardı ve Antibes Festiva­

olan Clarke-Meola-Ponty üçlüsünü dinlemek gerçekten he­

li'nde yer alarak büyük bir üne kavuştu. 1967 yılında Kali-

yecan verici olacak.

forniya'daki Monterey Caz Festivali'ne katılıp rock'a ve elektro kemana eğildi. Bu dönemlerde çeşitli ödüller de ka­

21


a

pe cy


pe cy a


kuzey rüzgârları gecesi Sevin Okyay •

1.

U L U S L A R A R A S I

İ S T A N B U L

F E S T İ V A L İ

Dizzy'nin Türkiye'ye ilk gelişinde dinleyip ya pıldığı genç trompetçi, dört yıl sonra Köln'de Kurt Edelhagen Radyo Orkestrası'na girmiş Daha sonra Kennyclarke-Francy Boland Band'ine girerek Avrupa'nın her yanının d o l 1961 ile 1966 yılları arasında yapılan altı al bümde çaldı. Sonra İsveçli tromboncu Ake Per son'un öğüdünü tutup, 1960'da İsveç'e ilk adım attı. Harry Arnold Radyo Caz Orkestrası katıldı. Kısa süre sonra da Benny Bailey, A Persson, Phil Woods ve Sixten Eriksson ile bir likte, Maffy Falay da Quincy Jones Orkestrası girdi ve birçok plak yaptı. Ayrıca, Arne Suc storff'un filmi "The Boy in the Tree"de de çal

pe cy a

1. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin son .gecesi "Kuzey Rüzgârları" başlığı altında iki Türk cazcıya ayrılmış. Oysa bir süre öncesine kadar, böyle bir gecenin yapılamama tehlikesi mevcut­ tu. Ama, başta sanatçıların kendileri olmak üze­ re, çok yönlü ve çok yanlı birtakım fedakârlıklar sonucu (buna, vakıf çalışanları da dahil), istan­ bul Festivali'nin bir "bölüm'üyken, terfi ederek kendine ait bir festival sahibi olan caz, adlarını öncelikle İsveç'te duyurmuş olsalar da, Türk temsilcilerinden mahrum kalmadı.

CAZ

Okay Temiz'i, yalnız cazla değil, müzikle de şu ya da bu derecede ilgili herkesin tanıdığından eminiz. Muvaffak Falay'ın adını duymamış bir cazsever varsa eğer, bu olsa olsa onların kendi­ lerinin ilgisizliğindendir. Çünkü yıllardır, Türki­ ye'de caza emeği geçmiş kim varsa, cazdan söz ederken, "Muvaffak Falay" adını telaffuz eder mutlaka. Ne mutlu bize ki, yaptığı iş konusunda­ ki ciddiyetini ve kalitesini çok iyi bildiğimz Te­ mizle aynı gece aynı sahnede, yıllar yılı merak edip durduğumuz "Maffy Falay'ı da, grubuyla birlikte "I i ve" olarak izleme şansına kavuşacağız.

Ahmet Muvaffak Falay, 1930 yılında doğdu. An­ kara Konservatuvarı'nın piyano ve trompet bö­ lümlerinden mezun oldu. Yirmi altı yaşındayken, Down Beat dergisinde şöyle bir haber çıkmıştı hakkında. "Dışişleri Bakanlığı için Orta Doğu'da bir bop turnesi yapan Dizzy Gillespie, müthiş bir yeni trompetçi keşfettiğini müjdeledi. Dizzy bu yeni keşfinin Eldridge ya da Miles Davis kadar iyi olduğunu söylüyor. Ankara'da, intime kulüp­ te çalan bu trompetçinin adı Ahmet Muvaffak Maffy" Falay".

Maffy, sık sık Stokholm'deki "Atın Çemberi restaurant'a gidip, aralarında George Rug Big Band'in de bulunduğu birçok grupla birlik sahneye çıkıyordu. İşte, şimdi grubunum "ağır" üyesi olan Bernt Rosengren'le o sırada nıştı ve sık sık birlikte çalışmaya başladı. Geç zaman zaman birlikte çaldığı bir başka kişi daha sonra Okay'ın grup kurduğu Don Cher idi. Maffy, 1965te isveç Radyo Caz Grubu katıldı ve İsveç'e iyiden iyiye yerleşti. Ama Avrupa'da, hem Kuzey ve Güney Amerika'da laşıp çalmayı da sürdürdü. 1970'de ise, ilk on dört yıl önce tanıştığı Dizzy Gillespie'nin union Orkestrası ile birlikte uzun bir Avrupa nesine çıktı.

Bir yıl sonra ise, "Sevda" doğdu. Karma Türk-İsveç grubu. Bir süredir Don Cherry ve ney Afrikalı basçı Johnny Dyani ile çalışan O Temiz de bu gruba girdi. Sevda, İsveç'te doğaç lama müziği çok etkiledi. Türk halk müziği


pe cy a

Muvaffak Falay Beşlisi

Modern cazı aynı potada karmışlardı. Çok popüler, büyük dinleyici kitlelerinin izlediği bir grup­ lar. Maffy'nin liderliğindeki Sevda, birkaç plak a yaptı.

Maffy, 1960 yılında bariton saksçı Lars Gullin e çeşitli gruplarda birlikte çalmaya başladı, 1976'daki ölümüne kadar da bu işbirliği sürdü. İskandinavya'da birçok konser verdiler, festivallere katıldılar. Falay, Gullin'in "Bluesort" (1974) ve "Aeros Aromatica Atomica Süite" 1976) adlı plaklarında da çaldı. Zaten İsveç'te Gree-lance' bir müzisyen olarak, aralarında Okay Temiz'in İsveç'e yerleşmesini sağlayan on Cherry'nin de bulunduğu birçok kişi ve grupla plak doldurdu.

Maff Falay, bundan dokuz yıl önce tenor saksofoncu Benrt Rosengren, tromboncu Elvan Aracı ve piyanist Ake Johansson ile, kendi altılısını kurdu. Grup üyelerinden bazıları yıllar boyunca değişti ama, kendisiyle benzer ruhta kişilerle olmaya özen gösterdi. Kurulduklarından bir yıl sonra "We Six" adlı albümü yaptılar. "We Six" aranjmanım Rosengren ile Falay'ın yaptığı çar-

pıcı üfleme çalgı partisyonları ile de ilgi topladı.

Falay İstanbul'a da Bernt Rosengren ile geliyor. Avrupa'nın en iyi tenor saksçılarından ve dünya­ nın en iyi flütçülerinden biri sayılan Rosengren yıllarca kendi kurduğu grupları yönetmiş, idress Sulieman, George Russel, Lars Gullin, Don Cherry ve Gil Evans gibi müzisyenlerle de çal­ mış bir sanatçı; İsveç'te cazı en çok etkilemiş kişilerden biri. Tıpkı Maffy Falay Altılısı'nın pi­ yanisti Ake Johansson gibi. Kendi adına dört al­ bümü var, aralarında Chet Baker'ın da bulundu­ ğu birçok sanatçıyla da plak yapmış. Grubun tromboncusu Elvan Arıcı da, İsveç do­ laylarında esen bir başka Türk rüzgârı, istanbul Konservatuvarı'nı bitirip bir süre Türkiye'de ça­ lıştıktan sonra 19718'de isveç'e gitmiş ve yerleş­ miş. Ulusal Tiyatro'da şef ve piyanist olarak ça­ lışmış. O da Lars Gullin'in grubuna girmiş ve onunla bir plak doldurmuş. Aracı, 1986'dan beri Maffy Falay Altısı'nın bir üyesi. Grubun basçısı Per-Ola Gadd, hem İsveç'te hem de 1992 yılına kadar kaldığı California'da bas eğitimi görmüş. Davulcu AlvinQueen ise, 1970'te Charles Tolli-


ver ile çıktığı Avrupa turnesinden sonra eski kı­ taya (bu sefer İsveç'e değil de, İsviçre'ye) yer­ leşmiş bir New York'lu. Müzisyen bir annenin müzik seven oğlu Okay Temiz de, müzik macerasına Ankara Konservatuvarı'nda vurma çalgılar ile başladı. 1955 yılın­ da, yirmi dört yaşındayken profesyonel oldu. 1967-68'de Ulvi Temel Orkestrası ve kendi Okay Altılısı ile Avrupa turnesine çıktı. İsveç'te Don Cherry ile tanışınca, Cherry ve Dyani ile çalış­ maya başladı. 1971'de de, Maffy ile Okay "ın yol­ ları çatıştı. Sevda macerasına atıldılar. Temiz, ertesi yıl basçı Dyani ve gene Güney Afrikalı trompetçi Mongezi Feza ile bir üçlü kurarak, "Music For Xaba" albümünü yaptı.

1. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin son ak şamında sahneye müzisyen olarak adını önce İs veç'te duyurmuş iki sanatçı çıkacak. Maffy Fala grubundaki Elvan Arıcı ile birlikte, üç Kuza Rüzgârı yani. Türk cazcılara pek rağbet etmeye Türk caz seyircisinin, onları bir nebze olsun ya bancı' sayıp konserlerinde yalnız bırakmayacak ğını umuyoruz,

pe

cy a

Temiz, 1974'ten beri kendi grubu "Oriental Wind" ile, Batı enstrümanları ve etnik enstrü­ manları kendine özgü bir şekilde birleştirerek, ilginç çalışmalar yapıyor. Arayışı ve davul sev­ gisi onu Güney Afri­ ka'ya, Güney Ameri­ ka'ya kadar taşıdı Vurmalı çalgılarının bir kısmını buralardan top­ luyor, bunların bir kıs­ mı da bizzat kendi elin­ den çıkma. En dikkat çekici projelerinden biri de, 1984'te Güney Hin­ distan'daki klasik Kanrataka Vurmalı Çalgılar Koleji ile yaptığı "Sankirna". Çok sayıdaki plağının arasında gru­ bunun adını taşıyan "Oriental VVind'in yanı sıra, "Chila-Chila" ve "Zikir" de var. Katıldığı festivaller ve etkinlikle­ rin sayısını ise, herhal­ de kendi de unutmuş­ tur. Örneğin ben onu en son sevilla'da "Expo" sı­ rasında izlemiştim Türk motiflerini caza entegre etmeyi başaran Temiz, Türkiye'de hala

kalıpların çalınmakta olduğundan şikayetçi; bir de, caz arenasındaki hareketlenmeye rağmen bu kadar az sayıda cazcı yetişmesinde. Va olanların da standartların ötesine geçemediğin den, yaratıcılığa önem verilmediğinden yakın yor. Oysa Temiz'in kendisi, inandığı şeyi yap mak uğruna tepki almayı bile göze alan sanatçı


a

cy

pe


"yıldızlar gecesi"nin bir yıldızı; marla glen Sevin Okyay •

1.

ULUSLARARASI

İSTANBUL

F E S T İ V A L İ

yapmış inşaatta çalışmış. Lafın kısası, "Amerikan rüyası"nın dışında, tamamen marjinal bir hayat sürmüş. California'da toplam on yıl kalan genç kız, ilk beş yılda hayli zorlanmış. Birtakım ufak tefek suçlar işlemiş, üç kere içeri girmip çıkmış "Hayatımı anlatacak olsam, kaç kitap ederdi, k|ni bilir?" Dükkânlardan ufak tefek bir şeyler çalmak esrar kullanmak, falan filan. Mazisinde bir hip|ielik dönemi de var. "Ama bugün temizim ve Tan-' rı'dan, yeniden o ortama düşmeyecek kadar kar' kuyorum."

pe cy a

Vokal yönünden hayli zengin olan (Betty Carter, Groupo Sampling, Bobby Mc Ferrin) 1. Uluslara­ rası İstanbul Caz Festivali bize iki tane de yepye­ ni şarkıcı sunacak: Noa ve Marla Glen. Birincisi­ ne, geleceğin Joni Mitchell'ı gözüyle bakılıyor. İkincisi ise, çoğu kişinin gözünde iki yıl yanında çalıştığı) Nina Simone'un tahtının varisi. Glen, bir büyük ustayla, Betty Carter'la aynı akşam sahneye çıkacak; yani işi zor. Ama Chicago getto­ larının bu haşarı çocuğunun, Betty Bebop'ın ağır­ lığı altında ezileceğini hiç sanmıyoruz. Glen evlerine B.B. King'in (annesinin arkadaşıymış) ve Waters'in gidip geldiğini hatırlıyor. "Muddy'nin sevgilisine 'baby-sitter'lık yapardım, bulaşıklarını yıkardım, onun çocuklarına bakar­ dım. Muddy bazen hafta sonları bizde kalırdı, ba­ na da beş dolar verirdi. Bir gün bana plastik bir armonika ile bir müzik kitabı getirdi." Marla, Chi­ cago'nun tekinsiz güney bölümünde yetişmiş. Ev­ leri de Buddy Guy'in ünlü blues kulübü Cherckerboard Lounge'la karşı karşıyaymış. On beş yaşından itibaren, blues'un bütün büyük isimleri­ nin geldiği kulübe amcalarından birinin peşine takılıp gitmeye başlamış. Başında yünlü bir şap­ ka, oğlan çocuğu kılıklı, sıska bir kız. Sahnede müzisyenlerin arkasına saklanırmış. Çoğu kez de onu, armonika çalsın diye sahneye bizzat onlar davet edermiş.

CAZ

On sekiz yaşında, Chicago'yu terk edip California'nın yolunu tutmuş Marla. Mc Donalds'da gar­ son olarak çalışmış, aşçılık, hizmetçilik yapmış. Kulüplerle barlarda şarkı söylediği de olmuş. Hatta, silah ve cop kuşanarak fabrika bekçiliği

Derken, 23 yaşındayken, Bo Diley ile tanışmış, Marla; sonra da Nina Simone'la. İki yıl boyunca Nina Simone'un yanında çalışmış. "Nina Simope beni boyd-guard, hizmetçi, caddie (golfta top toplayıcı), dame de compagnie', aşçı olarak aldı yanına. Kim olduğunu bilmiyordum. Kötü olduğu söylenen karakterinin kendisinden değil, başkala rından geldiğini öğrendim. Onu vampir haline detiren, birtakım şeylerini çalan ve siyah-beyaz bir dünyada kariyerini yaparken, birini renginden do­ layı yargılayanlardan geliyordu bu kötülük,Be­ nim müziğimi asla etkilemedi ama, öğüt verili. bazı sırları ve bazı büyülü dakikaları paylaştık" Ne var ki, turnesinin Polonya ayağı iptal edilince. onun yerine Nina Simone'u getirip Marla Glen ile aynı akşam sahneye çıkarmak isteyen Vakıfçılar Nina nezdinde böyle bir şeyin şakasının bile hoş sayılmayacağı yolunda bir uyarı almışlar. Artık» bu geçmişteki iki yıllık beraberliği hayırla yad et" meyişinden mi, yoksa Marla'nın kendi tahtına va ris gösterilişine sinirlendiği için mi, bilemiyoruzHer neyse, Marla on sekiz yaşında geldiği Cali


pe cy

a

brnia'dan yirmi sekiz yaşında ayrıldı ve New Orleans'a gitti. Orada, Hard Rock Cafe'de doğru dürüst para aldığı ilk işlerden birinde, göze çarptı nihayet. Bir yarışmaya girdi, kazandı ve sonra da Fransa'da, liort'ta düzenlenen bir festivale katılmaya evet edildi. "Gitarımı alıp gittim, kaybedilecek hiçbir şeyim yoktu" diyor. "Ertesi gün adım koca koca harflerle şehrin her anına yazılmıştı". Marla festivalde büyük başarı kazandı. Festivalin ardından da menajerleri Sandra Guzzo ve Philippe Morclain ile tanıştı, ikisi, plak şirketleri için demo kayıt hazırlamasını sağladılar. demolardan biri, Disque Vogue'dan Fabrice Nataf'a gönderildi. Böylece Marla ilkez bir plak şirketi ile anlaşma imzaladı ve ilk albümü çıktı: "You Hurt Me"yi söylemisti. Fransa'nın ardından Almanya, İsviçre, Avusturya, İsveç ve Danimarka'da hem iyi sattı, hem de çok iyi eleştiriler aldı. Marla da Fransa'ya yerleşti (Zaten festival kontratına dönüş bileti dahil de­ nemiş). Üç yıldır orada yaşıyor. Fransa'nın en çok sevdiği yanları, Bordeaux labı ve aşk. Herhalde Bakhus ve Eros la bu durumdan hoşnuttur.

Harla Glen, zengin bir tarz karışımını yan­ sıtılan müziğinin kolay kolay belli bir kategoriye sokulamayacağını ve farklı nedenlerle farklı kişileri etkilediğini düşünüyor. Şarkılarında çevre temaları işliyor ("Gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bırakacağız? Hepimiz çocuktuk ama, büyüyünce unutuyoruz."). Bazen de evsizler çekiyor ilgisini: "New York'ta,. Paris'te metroya giriyorsun, evsiz insanlar görüyorsun. Öyle, koridorlarda falan uyuyorlar, tepelerindeki afişler ise, güneşte tatiller vadediyor, ya da yatırım imkânları Ne hayat!" Ama mesaj veren bir şarkıcı olmak ti bir iddiası yok. "Ben sağa sola mesaj dağıtan lar kadın papaz değilim. Zaten bu Tanrı'nın işiEvet bir de Tanrı konusu var elbette. Bu günkü durumu için Tanrı'ya, İsa'ya, Muddy Jaters'a ve B. King'e teşekkür borçlu olduğu görüşünde, Ama inancı konusunda birtakım sorunlarla karşı-

Marla Glen

laşıyor, "inancımdan bahsettiğim zaman insanlar gülüyor. Gazeteciler ise, anlamıyorlar ve bana di­ yorlar ki, "Sana kim ilham veriyor?" "Isa" diyorum ben de, son denece sinirleniyorlar. 'Onun dışın­ da" diyorlar, "ya onun dışında?"

Marla Glen okula gitmediği için, hiç kimsenin eli­ ne onun beynini birtakım şeylerle doldurmaya fır­ satı geçmemiş! Hayatının hesabını yalnızca ken­ disine veriyor. Bir de Tanrıya ve İsa'ya elbette. "Ruhum tamamiyle beyaz sayılmaz. Biraz da gü­ nahkârım. Bizde bir deyiş vardır, "Vicdan bir do­ labın içindeki iskelete benzer" derler, "kapıyı açtı­ ğında bir sürprizle karşılaşabilirsin."


caz geleneği ve h e n d e r son Orhan KAHYAOĞLU •

1.

ULUSLARARASI

İSTANBUL

pe

Joe Henderson'ın adını otuz yıldır müzik dünyası­ na duyurduğunu söylemiştik. Ancak, son üç yılın bu geniş zaman dilimi içinde ayrıcalıklı bir önemi var. Sanatçı 1992'de çıkan "Lushlife: The Music ol Billy Strayhorn" adlı albümüyle, cazda o güne kadar ulaşılan en önemli ödüller zincirine sahip olmuştu. Bu albüm önce iki dalda Grammy aldı 1993 yılında: "En İyi Enstrümantal Caz Solosu" ve "En İyi Enstrümantal Performans". Sanatçı, Grammy'de Sting ve Toni Braxton ile birlikte, iki Grammy alan üç müzisyenden biriydi. Henderson Billboard Dergisine göre "Yılın En iyi Caz Sanat­ çısı" kabul edildi. Albüm, bunlar gibi sayısız önemli müzik ödülünü kazanırken, Henderson 1993 yılında bir yeni yapıt daha çıkardı. Yeni çalışmanın adı "So Near, So Far (Musing For Miles)". Bu çalışma, bir önceki albüm kadar, belki ondan da fazla ilgi odağı du­ rumuna geldi. Dünyanın birçok önemli gazete ve dergisi için, cazın gelmiş geçmiş en önemli çalış­ malarıydı bu albümler. Son 25 yıl içinde bu dü­ zeyde doruk yakalayabilen tek sanatçı olarak ka­ bul edildi. Müzik dergilerinin okur ve eleştirmenlerinin seçimleriyle verilen yıllık ödül­ leri, cazda 1993 yılında hep Joe Henderson aldı. 24

F E S T İ V A L İ

Joe Henderson'ı, böyle bir doruğu yakaladığı dö nemde izleme olanağı bulmak çok heyecan verici Ancak tabii ki, Henderson, son üç yılın devi de ğil. Müzik dünyasına girdiği günlerden beri ca; spesyalistlerinin en önemli isimlerinden biri ol du. Son yıllar daha çok onun "popülerleşme" dö­ nemi olarak kabul edilebilir. Ama, bu bilegeldiğimiz bir popülerlik değil; yalnızca, bir enstrümantalist ve doğaçlama ustası olarak mü­ zik kimliğini geniş bir kesime duyurmasıydı.

cy a

1. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nin en önemli konuklarından biri Joe Henderson. Bu sa­ natçının bulunduğu geceye, festival yetkilileri "Caz Geleneği Gecesi" adını vermişler; isabetli de olmuş. Çünkü, Henderson artık klasikleşmiş bir isim olarak anılıyor. Kırk yılı aşkın bir süredir saksofon çalıyor Henderson. 1960 başlarından bu yana, caz ortamının adı sıkça anılan doğaçla­ ma ustalarından biri.

CAZ

Henderson, saksofon üflemeye henüz 9 yaşında iken başladı. Bir söyleşide, ilk dinlediği enstrümantalistlerin Lester Young, Flip Phillips, Stan Getz ve Charlie Parker olduğunu söylüyor. Yük­ sek okul yıllarında enstrümanını hızla geliştiren Henderson, ünlü trompetçi Kenny Dorham'ın 1963 Nisanı'nda çıkan "Una Mas" adlı albümünde yer aldı. iki ay sonra, Blue Note'dan Hender­ son'ın ilk albümü çıktı: "Page One". Trompeti Dorhan'ın çaldığı bu albümde, ünlü piyanist Mc Coy Tyner'da yer almaktaydı. Aynı yıl, yine Blue Note'da Andrew Hill, Lee Morgan, ve Grant Green'in solo albümlerinde tenor saksofon çalmak­ taydı Henderson; 1964-67 yılları arasında ise Horace Silver Beşlisi ile çalıştı. Bazı albümlere besteleriyle katkıda bulundu. Bunlar, Hender­ son'ın olgunluk yolunda attığı ilk adımlardı. Sak­ sofon çalışında farklı bir duygu ve derinlik yaka­ lanmaktaydı. Teknik açıdan ustalaşmış, doğaçlamaya ilişkin dürtülerinde büyük zengin­ likler gün ışığına çıkmıştı. Bu dönem, sanatçı de­ vamlı Blue Note okulunun içinde sürdürdü etkin­ liklerini. Katkıda bulunduğu albümlerin sayısı hızla çoğalıyordu. 1967-68'de Freddie Hubbard,


Stephen Scott, bası Chistian Mc Bride, davulu ise Gregorg Hutchinson çalıyor­ du. Başta söylediği­ miz gibi bu albüm Henderson'ı cazda doruklara çıkardı.

969-70'de ise Herderlie Hancock Altılısı'nda çaldı. En ilginç deneyimlerinden biri 1971 yılında gerçekleşti. Henderson, altı aya yakın bir süre "Blood, Sweat Tears'"adlı ünlü caz-rock gru­ bunda saksofon çaldı. Bu deneyim, sanatçının caza iliş­ ­in utkunun ne denli geniş olduğunun bir göstergesiydi.

pe cy

a

Bu arada, 1970'e gelirken Henderson'ın Blue Note ve Milestone şirketle­ rinden "The Real Mc Coy", "Black Narsissıs" ve "Power To The People" adlı önemli albüm­ leri yayımlandı. Sa­ natçının bu üretken temposunda 1970 başlarında bir iniş Joe yakalamak müm­ kün. Bir caz müzisyeni olarak mütevazı bir dö­ nem yaşadı. Bu "normal" hayatta, besteler yapı­ yor ve aranjörlükle geçiriyordu günlerini. 1980'lere gelindiğinde, sanatçı üçlüsüyle birlikte yoğun turneler yaptı. Bu turneler plak olarak ya­ yımlanmaya başlandı. Bu dönem albümleri ara­ sında en dikkat çekeni 1985 albümü "Live At The Village Vanguard" oldu. Aynı ölçüde ilgi gören, ama nedense adı az anılan iki albüm ise "Volume 1-2" ve "An Evening With Joe Henderson" oldu. Verve şirketiyle yaptığı anlaşma sonucunda ise ünlü "Lushlite: The Music Of Billy Strayhorn" ya­ yımlandı, İkili, üçlü, dörtlü ve beşli olarak çalı­ nan birbirinden önemli parçalar yer aldı bu ünlü albümde. Trompetin yaşayan efsanesi Wyuton Marsalis bu albümde yer alıyordu. Piyanoyu

Henderson, postcoltrane çizgisinin doğurduğu en önemli saksofonist. Kendi sesini, Sonny Rollins, John Coltrane ve Ornette Coleman'ın açtığı yol­ lardan hareket ederek yakalamıştır. Bebop ve free caz ruhunun yanında, Henderson; rock ve etnik müzik'in dalga boylarında gezinen mistik bir sound ya­ kaladı. Çalışında şa­ şırtıcı bir mantık yü­ rütme tarzı yakalanır.' Ama bu tarzı, hiçbir zaman klasik caz kuralları­ Henderson na sığmayan; ruhani bir atmosferi de beraberinde getirir. Sanatçının 1993'de çıkan ve halen büyük ilgi görüp uzun sü­ re liste başlarında kalan, ödüllendirilen "So Near, So Fair (Musings For Miles)" albümünde bu ana müzikal özellikleri tüm detaylarıyla yakalamak mümkündür. Henderson'ın hayatını ve müzikal hatlarını çizme­ ye çalıştığım bu yazı, aslında bir tanıtmadan da sınırlı; dileğimiz müzikseverlerde bir izlenim bı­ rakması. Henderson'ın müziği, en iyi, konserle­ rinde keşfedilir gibi geliyor bana. Onun için tüm bu bilgilerden vazgeçip Açıkhava'da 18 Temmuz gecesi kendimize oturacak bir yer ayırmak önemli olan. Henderson için gerçek­ ten yazılması gerekenleri konserin sonrasına bı­ rakmayı yeğliyorum, 25


şehir tiyatro'sunda yeni gelişmeler Enis BAKIŞKAN

pe cy

a

meti açısından Herşey 27 Mart açığa alındığını yerel seçimleri­ ve yerine vekâ­ nin ardından leten Erol Kes­ RP'nin İstanbul kinin atandığını Belediye Başkanduyurdu. Bunun lığı'nı kazanması yanı sıra, Bele­ ile başladı. Bele­ diye Başkanı diye Başkanı Re­ Recep Tayyip cep Tayyip Erdo­ Erdoğan da yö­ ğan daha netim kuruluna ayağının tozuyla, kendi kontenja­ Şehir Tiyatrosu nından Macit ile ilgili olarak Koper ve Sezai verdiği demeçte: Altekin'i atadı. "İstanbul'un tüm Genel Sanat Yö­ sorunları durur­ İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın 1993-94 sezonunun başarılı oyunlarından İstanbul'un Gözleri Mahmur. netmeninin ken 50 kişiye oyun oynayan Şehir Tiyatrosu'na 200 milyar verme­ gösterdiği üç aday arasından da Burçin Oraloğlu'nu nin edep dışı" olacağını söyledi ve kıyamet koptu. He­ seçti. Böylece Erol Keskin, Engin Uludağ, Macit Ko­ men hemen tüm tiyatro kurum ve kuruluşları bu de­ per, Sezai Altekin, Burçin Oraloğlu, Cem Davran ve meci kınayan bildiriler yayımladılar. Daha sonra da Karabey Aydoğan'dan oluşan yeni Yönetim Kurulu bütün dernekler bir "Tiyatro Platformu" oluşturarak, göreve başladı. Yeni Repertuar Kurulu da şu isimler­ kültür ve sanata karşı yapılacak her türlü maddi ve den oluştu: Şenol Demiröz, Erol Keskin, Füsun Akatlı, manevi saldırıya karşı kültürümüze, sanatımıza, tiyat­ Üstün İnanç, Turan Oflazoğlu, Suat Nazmi Öztuna, romuza sahip çıkma kararı aldılar. Bu konuda kamuo­ Orhan Okay. yunu sağduyuya ve duyarlı davranmaya çağırarak ba­ Görevden alınan eski Genel Sanat Yönetmeni Gencay sın kuruluşlarını ziyaret ettiler; bir dizi etkinlik yapma Gürün'de yasal yollara başvuracağını söyleyerek, kararı aldılar. 24.6.1994'te bir basın bildirisi yayımladı. Hemen ar­ Bütün bunlar olurken İstanbul Belediyesi Şehir Tiyat­ rosu Sanatçılar Derneği İŞTİSAN da 18.5.1994 tari­ hinde kamuoyuna, belediyenin yaklaşımını kınayan ve tiyatronun yönetimiyle ilgili düşüncelerini açıklayan bir bildiri yayımladı. Ardından Kültür İşleri Daire Baş­ kanlığı na getirilen Şenol Demiröz, İstanbul Şehir Ti­ yatroları Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürünün kendisi hakkında yürütülen bir soruşturmanın sela­ 26

dından 4.7.1994'te İŞTİSAN bir açıklama yayımlaya­ rak yeni yönetime destek verilmesini istedi. Böylece, şimdiye dek iç bünyede yaşanan tiyatro için­ deki tartışma, ilk kez resmi anlamda kamuoyuna yan­ sımış oldu. Son olarak da İstanbul Plattormu'nun dü­ zenlediği İstanbul Şehir Tiyatroları'nın yerel yönetimle ilişkisi ve sanat özgürlüğü konulu panel, bu tartışmalarda yeni ve eski yönetimi destekleyen


iratların çatışmasına dönüştü. Bu da bize şubat ayında başlattığımız "ÖDENEKLİ TİYATROLARDA ÖZERK MODELE GEÇİŞ" tartışmalarının ne denli isabetli ve gerekli olduğunu anımsattı. Böylece bu temel mesele, yani özerklik meselesi çözülmeden, kökleri Darülbedayi'ye dayanan bu sanat yuvasındaki sorunların ve tartışmaların önünün alınamayacağı bir kez daha açığa çıkmış oldu. yukarıda sözü edilen İŞTİSAN'ın iki açıklamasıyla Gencay Gürün'ün açıklamalarının tam metnini yayın­ lıyoruz. KAMUOYUNA AÇIKLAMA - İŞTİSAN-18.5.1994 Türkiye'nin kültürel "başkenti" İstanbul'un, tarihi Cumhuriyet öncesine uzanan en köklü sanat kurumu İstanhul Şehir Tiyatromuz, 80 yılında sözümona edep" adına "edepsizliğin hedeti kılınmak isteniyor.

Herkesi gerçek "edep"e davet ederken; siyasal ekonomik bunalım bahaneleriyle, tiyatromuzu serma­ yenin güdümüne sokacak "vakıflaşma" türünden mo­ deller ile kamu hizmetini "ticari faaliyete dönüştüre­ cek" özelleştirme/şirketleştirme" gibisinden "yükselen değerler" kurumlaşmalarını ve "İstanbul Kültürü"nün var ettiği Şehir Tiyatroları'nın Anka­ ra'dan yönetilmesine yol açacak "Devlet'e bağlama" gibisinden kaçış yollarını kökten reddettiğimizin de bilinmesini isteriz. istanbul Şehir Tiyatroları daha nice 80 yıllar -özgün kimliğini koruyarak- kent kültürüne hizmetini sürdü­ recektir. Bu hizmetin daha da etkin/yaygın/ çağdaş ve yaratıcı kılınabilmesi yolunda, yakışıksız atışmaların ve ucuz koltuk kaygılarının yerini (bugün Devlet Tiyarolan'nda uygulamaya konulan "Birim tTyatro" örneği benzeri) tiyatro sanatının özüne uygun, özerk/ demokratik/katılımcı ve tiyatrocuların seçimine da­ yalı bir yönetim tarzı ile yönetime kavuşturulması tartışmasının almasını diliyoruz.

a

Çağdaş Türk tiyatrosunun beşiği, insanlığın ortak Kültür mirasının halkımızca da paylaşılmasının öncü­ sü tiyatromuzun konumunun salt parasal kıstaslarla ölçülmeye yeltenilmesini, kabul edilemez bir horgörü olarak değerlendirirken;

üstlenen bir siyasetçi, kamunun kendisine önceden verdiği bu görevi tartışma hakkına sahip olamayaca­ ğı gibi; kurumun kimi yöneticilerinin olası teslimiyet­ çiliklerine gerekçe hazırlarcasına beyan ettikleri gibi, İstanbul Şehir Tiyatrorlarının da, çalışanlarının da "kaderleri bir Başkan'ın iki dudağı arasında" değil­ dir.

pe cy

İstanbul Şehir Tiyatroları'nın 80 yıldır etkinlikle sürdüregeldiği tiyatro hiz­ metinin eğitim ve sağlık gibitemel bir "ka­ mu hizmeti" olduğunu ha­ tırlatmak zo­ runda kal­ maktan içtenlikle utanç duyu­ Başar Sabuncu - İŞTİSAN yoruz. Kaldı ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bütçesinin binde beşi bile tutmayan ve çok önemli bölümü "ka­ mu görevlisi" tiyatrocuların yasalarla düzenlenmiş ücretlerinden oluşan Şehir Tiyatroları ödeneği, her­ hangi bir siyasal partinin Belediye yönetiminin "ihsa­ nı" değil; tiyatromuzun kamu hizmetinin sürdürülme­ sini sağlamaya yönelik bir "kamu ödeneğidir". Kurumun sahibi de kamunun kendisi, 80 yıldır tiyat­ romuzun kültür hizmetini paylaşan "İstanbullulardır. Bu toplumsal bakış açısından, seçilmiş olduğu andan başlayarak kendisi de "kamu görevlisi" sorumluluğu

Kamu, tiyatrocuları "tiyatro kamu hizmeti" ile görev­ lendirmiştir; bu görev yürütülürken de "TİYATROYU TİYATROCULAR YÖNETİR". GENCAY GÜRÜN'ün Basın Açıklaması-24.6.1994

Seçimle işbaşına gelen yerel yönetimler, bir kurumu kendi siyasi ve ideolojik görüşleri doğrultusunda yönlendirebilmek için, kendi dünya görüşlerine ve ideolojilerine en iyi hizmet edeceğini düşündükleri bir grupla işbirliği yapmak ve o gruptan birini o kuru­ mun başına getirmek isteyebilirler. Ancak, bir kamu kuruluşunda ve hele bir sanat kurumunda bu eğilimi doğal karşılamak oldukça güçtür. Çünkü, sanata poli­ tika ve ideolojilerin yön vermesi son derece zararlı ve tehlikelidir. Kaldı ki, Şehir Tiyatrosu'nun başındaki kamu görevli­ si böyle bir eğilim doğrultusunda değiştirilmek isten­ se bile, görevden almanın yasal bir gerekçesi olmalı­ dır. Benim açığa alınmamın gerekçesi olarak ileri sürülen soruşturmanın dayandığı soyut ve sübjektif iddiaları ise yasal bir gerekçe olarak mütalaa etmek 35


imkânsızdır. Zira, "sanatçıların önemli bir kısmında huzursuzluk ve üzüntülere yol açan "şikâyetlerden ve bu şikâyetler sonucu varılan "vicdani kanaatlerden dem vurulmaktadır. Böyle bir şeye karar vermek için bütün sanatçılarla görüşülmüş ve hepsinin fikirlerinin alınmış olması gerekirdi. Böyle bir araştırma yapıl­ mamış olduğu halde, sanki yapılmış ve bir sonuca varılmış gibi bir ifade kullanılmaktadır. Oysa benim elimde, sanatçıların duygularının bunun tam aksi olduğunu kanıtlayan somut bir belge vardır. Üretken sanatçıların hemen hepsini kapsayan büyük bir çoğunluk yerel seçimler sonucunda benim görev­ den ayrılmak isteyebileceğim ihtimaline karşı bir ara­ ya gelmiş ve bugüne kadarki sanat yönetimine aşağı­ daki metin ve imzalarıyla tam destek vermişlerdir.

İstanbul Şehir Tiyatrolarında geçmiş döneme ege men olan bir değerler kargaşasının bir daha yaşa maması için ise, müfettiş raporları ile saptanmış ya suzluk iddialarının tarafsızlıkla kovuşturuları sonuçlandırılmasını; "olağandışı" bir dönemin 10 yıl lık tortusu olarak süregiden haksızlık ve kayırmala rın bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını istemeyi de hem hak, hem de görev sayıyoruz. 12 Eylül dönemi "depolitizasyon" politikasını uzantısı olarak; yasaları, yönetmelikleri ve kurumun yüzyıllık gelene ğini hiçe sayarak, Şehir Tiyatrolarının yönetimi tiyat ro sanatı dışından bir kişiye teslim edilirken; bu ki şi, kendi konumunu meşrulaştırma uğruna yapılan düzenlemelerle, yönetimini olmadık kişilerle (jine kolog doktor ile politikacı) pekiştirmekte hiç sakına görmezken; aynı yönetimce, yargı kararlarına karşılı, 1402'lik sanatçıların kuruma dönüşlerinin engel­ lendiği bir dönemde, kurumun 70. yılı cunta lideri­ nin "yüksek himayelerinde" kutlanırken; aynı resmi politika uyarınca, Şehir Tiyatroları "kamu kültür hizmeti" görevinden saptırılırken; değeri belirsiz "ko­ nuklar" ile "megastarlar" uğruna, tiyatronun asal sa­ natçılarının yaratıcılık hakları gasbedilirkek; tiyatronun neredeyse tekmil üretimi kaba bir taklitçi­ liğe indirgenir ve kimileri -kurumu "şirketlere" peş­ keş çekerek bundan maddi çıkar sağlarken.... in sanların ya da medya ile bir olup alkış tutanların,» yılın "imtiyazları" ile "Bal tutup, parmak yalamış" olan ların... bugün İstanbul Şehir Tiyatroları'nın yönetimi bir kez daha tiyatroculara devredildiğinde ürettikleri dedikoduların değerlendirilmesini kamuoyunun sağduyusuna emanet ediyoruz.

cy

a

Bizler, Şehir Tiyatrosu sanatçıları olarak, bu yıl 80. yılını idrak etmekte olan kurumumuzun onurlu geç­ mişine sahip çıkmanın ve İstanbul seyircisini, klasik ve çağdaş, Türk ve dünya tiyatrosunun düzeyli yapıt­ larıyla buluşturmayı en temel görevimiz saymanın bi­ linciyle, tiyatromuzun İstanbul'un sanat yaşamındaki vazgeçilmez yerini korumak üzere, on yıldır sanatsal çalışmalarımıza yön veren Genel Sanat Yönetmenimi­ zin yanında ve hepimiz bir aradayız."

karşılığını bulması olarak değerlendirirken; kurumumuzun yeni tiyatrocu yönetimine açık desteğimizi sunuyor, başarılı bir "toplu" çalışma dönemi diliyo. ruz.

pe

On yıllık Genel Sanat Yönetmenliğim süresince, Tiyatro'daki üretken arkadaşlarımın destek ve katkıla­ rıyla elde edilen başarının somut verileri gözardı edi­ lerek, benim görev ve sorumluluklarım çerçevesine girmeyen soyut ve mesnetsiz suçlamaları içeren bir soruşturmanın kamuoyuna duyurulması ile mesleki kişiliğimin şaibe altında bırakılmak istenmesine izin vermeyeceğim ve hukuki yollardan hakkımı arayaca­ ğım. Bu hakkı aramak, benim tiyatrodaki arkadaşları­ ma ve yıllardır Şehir Tiyatroları'ndan sıcak ilgi ve sevgisini esirgemeyen İstanbullulara karşı görevim­ dir inancındayım. KAMUOYUNA AÇIKLAMA - İŞTİSAN-4.7.1994 12 Eylül 1980 müdahalesinden ancak 14 yıl sonra, "komiserler" dönemini izleyen "Evitalar" yönetimine nihayet son verilebilmiş; ülkemizin en köklü sanat kurumu İstanbul Şehir Tiyatrolarının yönetimi ye­ niden -gerçek sahiplerine- tiyatroculara teslim edilmiştir Bu dönüşümü, Şehir Tiyatrosu sanatçılarının ve onla­ rın demokratik örtgütü İŞTİSAN'ın vazgeçilmez say­ dıkları "tiyatroyu tiyatrocular yönetir" ilkesi çevre­ sinde yürütegeldikleri kararlı savaşımın toplumsal

Kendilerinden sonra "tufan" geleceğini vehmedenler, bir kez daha, karanlık güç odaklarından medet umarak saldırganlaşadursunlar... İstanbul Şehir Tiyatroları yeni atılımların eşiğindedir İŞTİSAN -kurumun sanatsal bağımsızlık geleneğin her koşulda ve herkese karşı savunma karalılığını bu kez daha yineleyerek- çağdaş-kişilikli-yaratıcı bu İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun YENİDEN yaratılması yolunda, üyesi olan olmayan bütün tiyatrocular ile sağduyulu kamuoyunu bu köklü sanat kurumunu ve kurumun "tiyatrocu" yönetimini desteklemeye çağı rır.


cy a

pe


londra

mektubu

Halide EŞBER

pe cy

a

S o u t h w a r k Playhouse... Londra'daki yüzlerce t i y a t r o d a n biri... Bu stüdyo-Tiyatronun benim için ayrı bir önemi var. G e n e l Sanat Yönetmeni Mehmet Ergen'le 1984 yılında Bilsak Tiyatro Atölyesi eğitim çalışmala­ rıyla başlayan tiyatro sevdamızın etkisi oldukça fazla, Southwark Playhouse'a bakışımda.. Kasım ayında Londra'ya geldiğimde Mehmet Ergen'in yönettiği Machiavelli'ye ait "Mandragda" oyunu sahnelenmek­ teydi. Mart ayı boyunca ise yine yönetmenliğini Mehmet Ergen'in sahne tasarımını ise Umut U ğ u r ' u n yaptığı, Mar­ tin Crimp'in "Getting Attention" adlı o y u n u s a h n e l e n d i . İstanbul Bilsak Tiyatro Atölyesi'nden Londra S o u t h w a r k Playhouse'a... M e h m e t Ergen anlatıyor; "Bilsak Tiyatro Atölyesi'ndeki 2 yıllık eğiti­ mi t a m a m l a d ı k t a n sonra bir süre 5 Kafadar T i y a t r o s u ' n d a çalışmalar yaptım. Aynı dö­ n e m d e İ.T.Ü. Genç Oyuncu­ lar topluluğuyla da çalışma­ larını sürdüren ve yine B.T.A'dan olan Ö n d e r Gü­ venç ve Kubilay Z e r e n e r d e , Savaş Aykılıç ve Kadir Çı­ t a k l a beraber katıldım; fakat Genç Oyuncular kadrosu içinde Bilsaklı Genç Oyuncu­ lar olarak ve de "taze kana ihtiyaç yok" mantığıyla dış­ landık. Ve biz, bu 5 kişi 1987 b a h a r ı n d a Rumeli H i s a r ı ' n d a Aeschyws'un "Zincire Vurul­ muş Prometheus" adlı o y u n u n u çalışmaya başladık. Bu arada Rumeli Hisarı'nın içindeki Açıkhava Tiyatrosu'nun temellerinin bir cami üzerine k u r u l d u ğ u n u (gerçekten öyle midir?) çalışmamızın Türkiye Gazetesi'nde kapak olmasıyla öğrenmiş olduk. Ayrıca dönemin getirdiği politik ve sosyo-ekonomik koşulların da zorlamasıyla o y u n u m u z sahnelenme aşa-.


pe cy a

masında kaldı. Ve... 1987 yazında ülkemize gelen Almanya Ruhr Ti­ yatrosu ile İngiltere Cheek By Jowl Tiyatro Topluluğu'nun da etkisiyle Londra'ya geldim. Yurtdışında bir yabancı olarak maddi sorunların ve dil sorununun getirdiği 1 yıllık bir gecikmeden sonra Londra'da 5. Duvar Tiyatrosu'nu kurdum. Neden 5. Duvar Tiyatrosu?.. Sözünü et­ tiğim Prometheus Grubu tarafından İstanbul kahvelerindeki isim ara­ ma tartışmalarında tiyatral enerjiler harcanırken, bulunan grup isim­ lerinden birinin; "4. Duvar Tiyatrosu" olmasına rağmen bu isim bir türlü konulamamıştı. Londra'da bir grup ismi düşününce beni buraya getiren etkenlerin çağrışımı 5. Duvar Tiyatrosu'nda kendini buldu. Ama, ilk prodüksiyon için oyuncu ararken verilen ilanlara gelen bir tepkiyle zaten 5. Duvar Tiyatrosu adlı bir topluluğun var olduğunu öğrendim. İyi de oldu, böylece bü­ tün duvarlar kal­ karak "No Wall Theatre" yani duvar-muvar yok ti­ yatrosu Londra'daki ilk tiyatro topluluğumun is­ mi oldu. Grubun prodüktörü ve yönetmeni olarak Albert Camus'un "The Just" (Doğ­ rular) oyununu White Bear Theatre'da sahneye koydum. İngiltere'nin alışık olmadığı politik bir tiyatro anlayışıyla sergilendiği için oyun, seyircinin yoğun ilgisiyle karşılaş­ tı. Daha sonra Cockpit adlı daha büyük bir tiyatrodan alınan davet üzerine oyun orada sergilendi. Ama İrlanda'dan gelen bir davete yeni kurulan "No Wall Theatre" organizasyon olarak hazır olmadığından "hayır" demek zorunda kaldım. 1990 yılında profesyonel olarak Lond­ ra'da yönetmenliğe başladığımdan bu yana, başka gruplardan gelen yönetmenlik teklifleri de dahil olmak üzere değişik birçok tiyatroda 12 oyun yönettim. 5 oyunda, 3 televizyon filminde rol aldım; 2 radyo oyununda ve 2 filmde seslendirme yaptım. Şu anda, bu sezon yönetti­ ğim 4. oyunun hazırlıklarını yaparken aynı zamanda B.B.C. Tiyatro Bölümü tarafından görevlendirildiğim Türk Tiyatrosu'nun gelmiş, geç­ miş en iyi 10 oyununun seçimi ve çevirisi çalışmalarımı sürdürmekte­ yim." İşte... Mehmet Ergen... 4 yılda çok işler başarmışız derken gü­ lümsüyor. Ben de...


• istanbul devlet tiyatrosu'nda genç ekip iş­ başında. İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü'ne Mu­ rat Karasu atandı. Karasu, bütün çalışanların katıldığı bir seçimle göreve getirilmişti. 34 yaşındaki sanatçı, şimdiye

Daha sonra açıkoturumda, yazar-yönetmen-dramatur konularının sarmadığı, bu üçünün yaratıcılık sıralama kollektif üretim ve ortak yaratıcılık, yorum, bir metni b| dama-ekleme ve değiştirme konuları irdelendi. Açıkoturumun sonunda, yazar-yönetmen-dramatur oyunculardan oluşacak bir grupla, tiyatro mutfağı içinde bir atölye çalışmasıyla bir oyunun birlikte oluşturulması canlı bir işbirliği ile tiyatro sanatında alternatif ve öne perspektifler yaratılması özlemi dile getirildi. Öte yandan, TOBAV'ın 24 Haziran Cuma günü yapacak "Neden Sanata Destek" konulu açıkoturuma Kültür Baka lığı temsilcisi, Devlet Tiyatroları temsilcisi,, işadamla rı,banka ve çeşitli tiyatro derneklerinden temsilciler katıl cak.

pe

cy

a

dek görev alan en genç müdür. Müdür yardımcılıklarına atanan Ali Sürmeli, Atilla Şendil ve Cem Kurdoğlu da Dev­ let Konservatuvarı nın aynı dönem mezunları. Genç bir ekiple çalışmaya başlayan İstanbul Devlet Tiyat­ rosu Müdürü Murat Karasu, "Tiyatronun sanat, işletme politikaları ve diğer alanlarında her şeyin tartışılabilmesi ve varılacak sonuçların da yaşama geçirilmesi hedefini, katılımcılıkla, şeffaflıkla sağlamaya özen göstereceğiz" de­ di. Daha önce Bursa ve İstanbul Devlet Tiyatroları'nda müdür yardımcılığı deneyimi olan ve son olarak Bursa Devlet Ti­ yatrosu ile Makedonya Üsküp Halklar Tiyatrosu'nda oyun sahneye koyan Murat Karasu, yerli oyun yönetmeni olarak tanınıyor. "İnsanların ürettikleri konular üzerinde düşüncelerinin alınmasından yana" olduğunu belirten Murat Karasu, "Bu nedenle katılımcılığı sağlayacak kurullar sistemini günde­ me getirdik. Kurullar şu başlıklar altında oluşturuldu: Yö­ netim Danışma Kurulu, Sanat Danışma Kurulu, Araştırma Planlama Koordinasyon Kurulu ve Disiplin Danışma Kuru­ lu. Yönetim Danışma Kurulu çalışmalarına başladı" dedi. Çalışmaya başlayan Yönetim Danışma Kurulu şu isimler­ den oluşuyor Müdür başkanlığında, Sanatçı Müdür Yar­ dımcısı Cem Kurdoğlu, İdari Müdür Yardımcısı İhsan Uya­ nık, Sanat-Teknik Müdür Yardımcısı Ethem Özbora ile seçimle gelen Sanatçı Temsilcisi Oktay Korunan, İdari Ke­ sim Temsilcisi Reşit Aslan, Teknik Bölüm Temsilcisi Ka­ zım Yılmaz. Çalışmaya başlayacak Sanat Danışma Kurulu üzerine Murat Karasu şu bilgileri verdi: "Bu kurul, öncelik­ le repertuar belirleme yönünde çalışma yapacak. Geniş bir katılım yelpazesiyle oluşacak kurul, çok sesli olmayı koru­ yacak. Katılımcı, herkesin peşine düşebileceği, düşünce ve iş üretilen, alınan her karardan ve yapılanlardan haber­ dar olunduğu saydam bir sistemle tiyatro yapmanın bu gün için çok gerekli ve zorunlu olduğunu düşünüyorum".

Açıkoturuma, İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdür Yönetmen Murat Karasu, Güngör Dilmen, Prof. Dr. Has Anamur, Şehir Tiyatrosu Yönetmenlerinden Ali Taygun yazar Ülkü Ayvaz konuşmacı olarak katıldı. Eleştirmen Sn vaş Aykılıç'ın yönettiği oturuma, ayrıca, konuyla ilgili u manlardan, sanatçılardan ve öğrencilerden oluşan kalan lık bir dinleyici topluluğu katıldı. Açıkoturumun başlarında tartışma "Dramaturg ve Dra turji" konularında odaklandı. Dramaturg ve dramaturgın tanımı, işlevi ve gereği konularında farklı görüşler dile ge tirildi. Prof. Dr. Hasan Anamur, dramaturg sözcüğün Türkçe karşılığının bulunması gerektiğini belirtti. "Dram turg, eski Grekçede oyun yazarı demektir" dedi. Ülkü A vaz ise dramaturginin yazar ve yönetmenden sonra, ya zarlığı ve yönetmenliği bilen bir üçüncü göz olduğunu belirtti. Murat Karasu, dramaturgun işlevinin raportörlük ten ibaret olmadığını, dramaturgun tiyatroda ağır sorun tulukları olduğunu söyledi. Güngör Dilmen ise yıllar dramaturg olarak çalıştığı ve dramaturgi derslerine girim sine rağmen dramaturginin Almanların başının altında çıkan bir kavram olduğunu, dramaturginin ne olduğu bilmediğini belirtti. Dramaturgiye en radikal karşı çok yapan Ali Taygun ise dramaturgiye inanmadığı için dra maturgla çalışmadığını bildirdi.

• tiyatroda kollektif üretim ve ortak yaratıcı­ lık. İstanbul Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Vakti (TOBAV)'ın düzenlediği Tiyatroda YazarYönetmen-Dramaturgi: Durum ve Yönelişler" başlıklı açı­ koturum 10 Haziran Cuma günü Tobav Lokali'nde yapıldı.

• levent öğet'in "caz fotoğrafları" adlı sergi

10 Temmuz 1994 Pazar günü The Marmara Oteli Sel Salonu' nda açılıyor. " 1 . Uluslararası Caz Festivali" bünyesinde gerçekleşen ve 25 Temmuz'a dek sürecektir. Geçtiğimiz ay açılışı yapı lan Esma Sultan Yalısında bir dia gösterisi de yer alacak tır. Bu proje 6 yıllık bir hazırlık sürecinde, pek çoğu İst nbul'da olmak üzere çeşitli konser gösterileri sırasında sarlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Çoğunluğu portre tarzı da çalışılmış siyah-beyaz 34 cac müzisyeni fotoğrafında oluşmaktadır. Caz'da çok fazla ön planda olan müzisyenin öznel yaklaşı mı ve kendini sorgulama biçimi, emprovizelerdeki ısraf üzerine gitmelerle ortaya çıkar. Bu serginin kurgusun da, sanatçının cazla yoğrulan günler, aylar ve yıllar sonra tip bir sorgulama ve öznel yaklaşımı görülmektedir.


böyle sanatın

pe cy

içine

a

'Ben

B

azı sanat yapıtlarının ya da belli bir sanat anlayışının "içine tükürmek" isteyenler, insanlık tarihinde birçok kez ortaya çıktı. Bazı insanlar, diğer bazı insanlar tarafından gerçekleştirilmiş sanat ürünlerinin "içine tükürmekle" de yetinmediler. "Sanaf'ını beğenmedikleri bu insanlara çok ciddi maddi ve manevi acılar da çektirdiler: Hapse attılar, sürgüne yolladılar, işkence yaptılar, yakarak öldürdüler. En taze örneklerinden biri de ülkemizde, Sivas'ta yaşandı. "Pufu -yani heykeliyıkarak başlayan ayaklanma, insanları yakarak sona erdi. Acaba bazı insanların "içine tükürmek" istedikleri, yıktıkları, yaktıkları yalnızca belli bir sanat anlayışı mı? Bu korku, öfke ve şiddetin hedefi, sanat ve sanatçılarla mı sınırlı? Yoksa, aydınlık düşünce ve akla yönelik top yekûn bir saldırı mı söz konusu? İnsanlık tarihinden aldığımız dersler, ikinci soruyu "evet" diye yanıtlamamıza yol açıyor. Bu binlerce yıldır böyledir. Sonra.sıra insana, teker teker hepimize gelir. Heykeller, resimler, kitaplar... Ressamlar, heykelciler, tasarımcılar, yazarlar, düşünürler, doktorlar, mühendisler, fizikçiler, marangozlar, işçiler, öğrenciler ve diğerleri. Bugün Ankara'da iki heykel... Ya yarın?

tüküreyim." Melih Gökçek İnkara Anakent Belediye Başkanı

1994 HAREKETİ • ANKARA ENSTİTÜ VAKFI • ARAŞTIRMA GÖREV­ LİLERİ DERNEĞİ • ATAKÖY PLATFORMU • ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ • BABIALİ GRUBU • BEŞİKTAŞ KENT PLATFORMU • BE­ YOĞLU PLATFORMU • BİZİM ÜLKE PATRİA NOSTRA DERNEĞİ • BOYUT YAYINEVİ • ÇAĞDAŞ EĞİTİM VAKFI • ÇAĞDAŞ SİNEMA OYUNCULARI DERNEĞİ • ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNE­ Ğİ • CC İLETİŞİM • ÇEKÜL (ÇEVRE KÜLTÜR DEĞERLERİNİ TANIT­ MA VE KORUMA VAKFI) • DEMOKRATİK AYDINLANMACILAR GRUBU • DÜNYA KİTLE İLETİŞİMİ ARAŞTIRMA VAKFI • EDEBİYAT­ ÇILAR DERNEĞİ İSTANBUL ŞUBESİ • EGİT-DER İSTANBUL ŞUBESİ • FİLM YÖNETMENLERİ DERNEĞİ • GÖRSAV • GRAFİKERLER MES­ LEK KURULUŞU • GÜNAYDIN İSTANBUL HAREKETİ • HALK EVLERİ 1. BÖLGE TEMSİLCİLİĞİ • HEYKELTRAŞLAR DERNEĞİ • İFSAK • İLE­ TİŞİM ARAŞTIRMA DERNEĞİ • İSTANBUL BEYAZ NOKTA DERNEĞİ • İSTANBUL PLATFORMU VAKFI • LAİK DEMOKRATİK HALK BİRLİ­ Ğİ • MİMARLAR DERNEĞİ • MİMARLAR ODASI İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR ŞUBESİ • NAZIM HİKMET KÜLTÜR VE SANAT VAKTİ • PEN YAZARLAR DERNEĞİ • PLASTİK SANATLAR DERNEĞİ • PROFESYO­ NEL TANITIM FOTOĞRAFÇILARI DERNEĞİ • REKLAM YAZARLARI DERNEĞİ • RESİM VE HEYKEL MÜZELERİ DERNEĞİ • SANART • ŞE­ HİR PLANCILARI ODASI İSTANBUL ŞUBESİ • SİVAS DAYANIŞMA DERNEKLERİ • TABAN OPERASYONU • TİYATRO VE TELEVİZYON YAZARLARI DERNEĞİ • TİYATRO... TİYATRO... DERGİSİ • Tİ-YAP (TİYATRO YAPIMCILARI DERNEĞİ) • TÜRK MÜHENDİS VE MİMAR­ LAR ODALARI BİRLİĞİ • TÜRK SERAMİKÇİLER DERNEĞİ • TÜRKİ­ YE YAZARLAR SENDİKASI • UFUKTAKİ CUMHURİYETÇİLER • ÜNİ­ VERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİ DERNEĞİ • YENİ SİYASET PLATFORMU


BULMACA

YUKARIDAN AŞAĞI 1- Bir dönem Devlet Tiyatroları genel müdürlüğü de yapan ünlü bir tiyatro oyun yazarımız... Satrançta bir taş. 2- Avuç içi Hitler yanlısı... Yatay birleşik zeminli, düz doğrulu oyun alan ve izleyici yeri olan Antik Yunan Tiyatro yapıtlarının klasik döneminden farklı olarak yapılan, Antik Yunan'daki ilk tiyatro ya pıları. 3- Emil Zola'nın bir romanı... Alman askeri polis örgüt nü simgeleyen harfler... malik, sahip... parlak olmayan. Çağdaş Türk tiyatrosunun kurucusu, oyuncu yönetmen, yöne ci, eğitmen, çevirmen, sinemacı, makale yazarımızın soyadı Tersi, genç yaşta yitirdiğimiz ünlü bir tiyatro yazarımızın soy dı. 5- Tersi, lavrensyumun simgesi... İtalyan radyo televizyon nu simgeleyen harfler... Seslerin, renklerin uyum içindeki di2 ni... Stronsiyumun simgesi. 6- Gönlünü alarak oyalama yatıştırmak... Argoda bir şey anlamayan kalın kafalı. 7- Tersi te davi etme, iyileştirme... İstanbul'da bir semt. 8- Rusçada evet bir yük hayvanı... İspanya'da Bask bölgesinin bağımsızlığını sa vunan silahlı örgüt... Tersi, ölümlü olan. 9- Akademik bir ün van... Tersi, Tekin Aral'ın çıkardığı mizah dergimiz... Bileşik bir ışık demetinin bir biçmeden geçtikten sonra ayrıldığı başka renklerden oluşmuş görüntü. 10- Herhangi bir meslek ya da ka nuya özgü, yaratılmış olan dil... "Pervaneler", "Pusuda" gil oyunları yazmış, daha çok köy ve kasaba sorunlarını ele alan bir oyun yazarımızın soyadı. 11- Genişlik... Şarkıda tekrar edi len bölüm... Zeka. 12- Tiyatrokare'nin kurucusu tiyatrocunu zun önadı... Ünlü bir Türk tiyatro adamı, oyuncu, yönetmen ve yönetici, aynı zamanda bol ödüllü bir sinema oyuncumuzla Yıllarca tiyatroculuk yaptıktan sonra televizyona yaptığı başarı lı müzik, eğlence, magazin programları ile popüler olmuş bir ti yatrocumuzun soyadı... Omuz örtüsü... Mektup. 14- Alvin Tofi ler'in ünlü psikoloji kitabı... Anadolu'nun doğu ve kuzey bölgelerinde, el ele tutuşularak oynanan bir çeşit oyun... Nam zet. 15- Ek olarak... Bir kadın tiyatrocumuzun önadı. 16- Tra gedya anlayışını toplumsal oyunlara da uyarlamaya çalışan da ha çok Osmanlı tarih oyunlarında odaklaşan varoluşsa sorunları tarihsel kişiler aracılığıyla ve tragedya anlayışı içinde açık ve kapalı oyun biçimi ile koşuk ve düzyazı oyun dilini bi arada kullanan günümüz tiyatro oyun yazarı.

a

ÖDÜLLÜ

pe cy

SOLDAN SAĞA .1- (1915-1986) Çağdaş Türk Tiyatrosunun en önde gelen temsilcile­ rinden ve politik kabare tiyatrosunun öncülerinden olan ünlü yazar ve gazetecimizin soyadı... İlk Darülbedayi sanatçılarımızdan Naşit Bey'in tiyatrocu olan çocuklarından birinin adı soyadı. 2- Oyunlaş­ tırmayı kapsayacak geniş anlamda, belli bir türdeki yapıtı drama ya da sah­ ne diline çevirme... Kastamonu'nun bir ilçesi. 3- Emek harcanmadan kazanılan para... Tersi, şikar... Bir hayvan... Senegal'de bir şehir. 4Tersi, tiyatro festivalinde yönettiği " Antigone" adlı oyununu izlediğimiz Gürcistan Rustavelli Tiyatrosunun genel sanat yönetmeninin soyadı... Tekrar...Voltamperi simgeleyen harfler. 5- Birleşmiş Milletleri simgele­ yen harfler... Tersi büyük süslü çadır... Tiyatroda bir oyun türü... Çevreci oyunlarıyla tanınmış, ülkemizde de "Derin Bir Soluk Al" isimli oyununu izlediğimiz ünlü ingiliz yönetmenin önadı. 6- Tersi, eski dilde gözetme, rasat yeri... Bir tür rakı... Tahkim edilmiş derebeyi ko­ nağı. 7- Usare... Salih Kalyon'un kurduğu çocuk tiyatrosunu simge­ leyen harfler... Tersi vazgeçme, gönül tokluğu. 8- Tersi, bir şeyin geç­ tiği veya önce bulunduğu yerde bıraktığı işaret... Mobilyacılıkta cilalama işine yarayan esmer kırmızı renkte bir süt... Çehov'un ünlü "Vanya Dayı" oyununda Vanya Dayıyı oynayan İstanbul Şehir Tiyatrosu oyuncumu­ zun soyadı... Hollanda'nın plaka işareti. 9- Ünlü bir kadın tiyatro ve si­ nema güldürü sanatçımızın önadı. 20- Bileşikgillerden daha çok sonba­ harda açan bir çiçek... Türkiyemizi simgeleyen harfler... içinde anason, sakız gibi kokulu maddeleri olmayan üzüm rakısı. 11- İngilizcede bay... Kobaltın simgesi... ünlü bir yayınevimizin ismi... Mendil, yazma vb. kadın eşyalarının kenarına iğne ile örülen veya örüldükten sonra dikilen dar tentene. 12- Tiyatromuzun ünlü güldürü ustalarından biri­ nin soyadı... Türk Standartları Enstitüsü'nü simgeleyen harfler... Bileşi­ mindeki istearik, oleik, polmitik asitlerle, gliserin bulunan ve bunların oranlarına göre kıvamı değişen, çoğunlukla besin olarak kullanılan bitkisel ve hayvansal madde. 13- Sodyumun simgesi... Taocu öğretide iki cins­ ten biri... Verme, ödeme... Radonun simgesi... Lübnan'ın plaka işare­ ti. 14- Dolayısıyla anlatma... (1933-1982) Oyun ve Tiyatro 70 dergilerini yönetmiş, Brecht'in tiyatro düşüncesinin Türkiye'de tanınması ve yerleş­ mesi için çaba göstermiş tiyatro eleştirmenimiz. 15- Sivas'ta katledilen ünlü bir saz sanatçımızın soyadı... Bertolucci'nin ünlü filmi... Ad, ün. 76- İki sezondur Şehir Tiyatroları'nda oynayan ve Jcan-Luis Martin Barbaz tarafından sahneye konan Moliere'in ünlü oyunu... Spagetti Western'in yaratıcısı ünlü İtalyan sinema yönetmeninin soyadı.

Hazırlayan: Enis Bakışkan

Geçen sayımızda doğru çözüp bir yıllık Tiyatro... Tiyatro.. Dergisi aboneliği kazanan okurlarımız.

1. Sevgi Uzel (İstanbul) 2. Meltem Kemercioğlu (İstanbul) 3. Metin Pınarbaşı (İstanbul) 4. Kevser Çekül (İstanbul) 5. Ha­ yati Kamacı (İstanbul) 6. Nurhayat Devrim (İstanbul) 7. N u m a n Beziş (İstanbul) 8. Murat Açın (İstanbul) 9. Asuman Abacıoğlu (İstanbul) 10. Tevfik Soyabakan (İstanbul) Hazırlayan: Enis Bakışkan Geçen sayımızda doğru çözüp bir yıllık Tiyatro... Tiyatro... Dergisi aboneliği kazanan okurlarımız

1. Murat Akçay (İstanbul) 2. Sadi Melihoğlu (İstanbul) 3. Re­ cep Temizel (İstanbul) 4. Kadriye Kıyıcı (İstanbul) 5. Ragıp Toprak (İstanbul) 6. Semih GEÇEN SAYININ DOĞRU ÇÖZÜMÜ Tayanç (İstanbul) 7. Me­ lih Demir (İstanbul) 8. Nuriye Öztoprak (İstan­ bul) 9. Kadir Saka (İstan­ bul) 10. Nevhibe Arpacı (İstanbul) Bulmacayı doğru çözen 10 okurumuza bir yıllık Tiyatro... Tiyatro... Dergi­ si aboneliği armağan edi­ yoruz.


a

pe cy


pe cy a

1994_39_11031  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you