Page 1


pe cy a


M

E

R

H

A

B

A

Bu yıl altıncısı gerçekleştirilecek olan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali her mayıs sayımızda olduğu gibi bu sayıda da dergimizin anakonusu oluyor. Geçtiğimiz yıllara oranla oldukça zenginleştirilmiş bu fes­ tivale 1-18 Mayıs tarihleri arasında, dokuz yabancı topluluk on oyunla ve on bir yerli topluluk on beş oyunla katılıyor. Biz de festival oyunlarının tümünü tanıtabilmek için sayfa sayımızı artırdık. İyi bir tak­ vim yapılması halinde tüm oyunların izlenebileceği

festival programındaki hiçbir oyunu kaçırmamanızı

öneriyoruz. Bu ayın bir başka tiyatro şenliği de 2-29 Mayıs tarihleri arasında yapılacak olan 10. Gençlik Günleri, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Kültürel Etkinlikler Biriminin gerçekleştireceği Gençlik Günleri'ne,

kırk iki amatör ve üniversite topluluğu katılıyor. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi ve Kadıköy

Haldun Taner Sahnesi'nde sergilenecek oyunların tümü ücretsiz. Gençlik Günleri kapsamında tiyatro oyunlarının yanı sıra söyleşiler, dinletiler, filmler ve sergiler de var. Kaçırmayın. Sevgili okurlarımız, ha­ ziran ve temmuz sayılarımızda artık gelenekselleştirdiğimiz şekilde, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın düzenlediği ve 15 Haziran-21 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 22. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali'ne özel olarak hazırlayacağımız sayılarda buluşmak üzere diyor, bol seyirli günler diliyo­ ruz. Sağlıcakla kalın.

Mustafa

Demirkanlı

6

Tiyatro Festivali Türkiye'nin Aydınlık Yüzüdür

Şvayk • Coşkun Tunçtan

12-13

cy

4-5 Haberler

a

İ Ç İ N D E K İ L E R

İşte Buna Gülünür

20-22 Yüzyılların Sorunu • Cengiz BOZKURT Anlamı Tiyatroysa

24-26

16-18

10-11

Her Şeyin Nedeni de Kurbanı da

Koşulların Yarattığı İnsanlar • Çev. Filiz MİRKELAM • Çev.M. Tüzel

Tanrı Görünüşte Öldü

Bernarda Alba'nın Çöldeki Çadırı • Çev.M. Tüzel

28-29

Hayati ASILYAZICI

34-35

pe

32-33 Yazıldı ve Yaşandı; Fedra

Yakılan Coşkulu Bir Ağıt • Musa Aydoğan

40-41

İnsan...

27

Yaşamın

İki Dev Oyun Bir Arada

36

Türkmen Soluğu

Bir Oyun Nasıl Doğdu • Hakan Altıner

42-43

38-39

Özgürlüğe

Bir Gusto Örneği •

Seçkin Selvi

44-45

Yıldızın Altında Bekleyenden, Yıldızdaki Işığa • Erdal Tosun 46-47 Dünyanın En Tuhaf Mahlûku •

Zeynep Oral

48-49

Beckett Dünyası • Mehmet Atak

Kent Parkuru • Adnan Tönel Serdaroğlu

58

Ödüllü

54-55

50-51

Durduğumuz Nedir • Atilâ Sav

Dışarıda Kimse Yok • Gökhan Akçura

56-57

52-53

Bir

Asırların Ardından • Leylâ

Bulmaca

Kapak: Savaş Çekiç Sahibi

:

Tiyatro Yapım

Yayıncılık

Ltd.

Şti.

adına

Enis

Bakışkan Sorumlu Y a r ı

İşleri

M ü d ü r ü : Mustafa

Demirkanlı

Yayın

K o o r d i n a t ö r ü : Nalân Özübek Danışma Kurulu Başkanı: T.Yılmaz Öğüt Danışma Kurulu: Gökhan Akçura, Orhan Alkaya, Rutkay Aziz, Yılmaz Onay,

Dikmen Gürün Uçarer Görsel Danışman: Savaş Çekiç T e k n i k Y ö n e t m e n : Sinan Şanlıer

H u k u k Danışmanı:

Av. Fikret ilkiz D ü z e l t i : Hakkı YÜKSELEN K a t k ı d a Bulunanlar: Hakan Altıner, Hayati Asılyazıcı, Mehmet Atak, Musa Aydoğan, Cengiz Bozkurt, Filiz Mirkelam, Zeynep Oral, Atilâ Sav, Seçkin Selvi, Leylâ Serdaroğlu, Erdal Tosun, Adnan Tönel, Coşkun Tunçtan, Mustafa Tüzel Dizgi: Erkut Arıburnu A b o n e ve Satış: Nuray Avşar D a ğ ı t ı m : Emin Şenol A n k a r a Tem.: Yalçın Günaydın Tel: (312) 3 6 0 57 27 İzmir Tem.: Ali Rıza Özbilgiç Beceren,

Tel:

( 2 3 2 ) 4 8 4 52 20 İ z m i t T e m . Kocaeli Bölge Tiy. Tel: (262) 3241 0 9 0 A l m a n y a Tem.: Levent

Berlin Tel: 4 9 . 3 0 . 6 1 5 2 0 2 0

(212) 243 35 33 Galatasaray/İstanbul

V i y a n a T e m . : Uğur Özkan, Wien Tel:

Baskı: MÜ-KA Matbaası

4 3 2 2 2 5 0 5 1 2 2 0 O f s e t H a z ı r l ı k : Tiyatro Yapım Tel:

T i y a t r o Y a p ı m Y a y ı n c ı l ı k Ltd. Şti.

T e l : (212) 243 35 33-293 72 77

Hayriye Cad. Çorlu Ap. No: 3 D. 10 8 0 0 6 0

Fax : (212) 252 94 14 Posta Çeki N o : Tiyatro Yapım-655248 Banka

Hesap N o : Tiyatro Yapım - T.iş Bankası-Cihangir Şb. 197245 K a t k ı l a r ı n d a n d o l a y ı TİYAP'a ve TOBAV'a

teşekkür ederiz.

3


tanbul iktisat Sahnesi, Anadolu U. Devlet Konservatuvarrı, Sarıyer Halk Eğitim Merkezi Gençlik Kolu, İ.T.Ü. Tek nik Sahne Tiyatro Topluluğu, Boyut Dersanesi, Gülür Pekcan Dans Tiyatrosu, Tiyatro Telekom, Theatrama Ardino, Y. Doğulu Bale ve Müzik Okulu, Çukurova Ü Güzel Sanatlar Bölümü, Dadyan Okulu 150. Yıl Grubu, İ. Ü. Devlet Konservatuvarı, İskenderun Kültür Sanat Ti yatrosu, İstanbul Lisesi ve Martfıy.

• devlet tiyatrolarında müdür seçimi 22 Nisan

cy

a

• aksanat Sabahattin Kudret Aksalın Kahvede Şen­ lik Var adlı oyunu Aksanat ile Bakırköy Belediye Tiyatro­ larımın işbirliğiyle Aksanat Merkezi'nde sergileniyor. 1974'te Aksal'a "En iyi Oyun Yazarı Ödülü'nü kazandı­ ran Kahvede Şenlik Var, bir tiyatro kahvesinde genel ve soyut üç konuşmacı arasında geçer. Bu üç kişi, bir ka­ dın, bir erkek ve sözde kahvenin garsonudur. Turgay Şentürk, ilk yönetmenlik çalışması olan bu oyunda ma­ tematiksel kesinlikten, geometrik düzenlerden, iç içe geçmiş sözlerden ve tüm bunlara koşut müzikal bir tat içeren yazarın söyleminden yararlanarak bu tadı koru­ maya çalışmış. Ali Yenel'in dekor ve Gönül Sipahioğlu'nun kostümlerini tasarladıkları Kahvede Şenlik Var, 12,13 ve 14 Mayıs tarihlerinde Aksanat Merkezi'nde iz­ lenebilir.

1994 tarihinde sekiz kentte tiyatro müdürleri için yapı lan seçim sanatçılar arasında iki farklı görüşün ortay; çıkmasıyla tartışmalara yol açtı. Seçim tüm çalışanların sanatçılar, teknik kesim ve memurların katılımıyla ger­ çekleştirildi. TOBAV ve bir kesim sanatçılar demokratikseçimin tüm çalışanların katılımıyla yapılması gerektiği­ ni, karşı görüşteki sanatçılar ise seçilen tiyatro müdür­ lerinin "Sanat Yönetmeni" olduğunu ve yalnızca sanatçı­ lar tarafından seçilmesi gerektiğini öne sürüyorlar. Seçimin geçerli olmaması gerektiğini iddia eden sanat­ çıların bir diğer savları ise bu seçim sisteminin hiçbir yasal dayanağı olmadığı yolunda. Bilindiği gibi var olan 1949 tarihli yasada Devlet Tiyatroları'nın hiçbir kade­ mesi için seçime ilişkin bir madde yok. Son şekli Kültür Bakanlığına sunulmuş (Mart 1994 sayımızda yayımla­ dığımız) ve yine seçimle oluşturulmuş bir komisyon ta­ rafından hazırlanan yasa taslağında ise "Birim Tiyatro Sanat Yönetmeni, Birim Tiyatro'nun müdürüdür. Tiyat­ ro konusunda yüksek öğrenim görmüş, tiyatro alanında çalışmaları ile kendini kanıtlamış adaylar arasından, söz konusu Birim Tiyatro'daki sanatçı memurlarca seçilecek iki kişiden biri, Devlet Tiyatroları Yüksek Kurulu'nun önerisi ile Genel Müdür tarafından üç yıl için atanır" açıklaması bulunuyor. Tiyatro müdürleri seçimlerindeki sanatçı katılımının düşük olduğu, seçimlerdeki bu oran­ ların açıklanması gerektiği; tiyatrodan farklı beklentileri olan sanatçı, teknik ve memur kesimi oylarının tek bir oranla açıklanamayacağı ise getirilen diğer iddialar ara­ sında.

pe

• gençlik günleri istanbul Belediyesi Şehir Tiyatro­ ları, her yıl düzenlediği geleneksel Gençlik Günleri'nin bu yıl onuncusunu gerçekleştiriyor. 2-29 Mayıs tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi ve Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde gerçekleştirilecek 10. Genç­ lik Günleri kapsamında bu yıl da film, tartışma, dinleti, tiyatro ve sergilere yer veriliyor. Değişik konularda tar­ tışmaların yapılacağı, Türk ve Dünya sinemasından ör­ neklerin verileceği, değerli sanatçıların fotoğraf, afiş, kostüm, mekân düzenleme ve heykel sergilerinin yer al­ dığı Gençlik Günleri'ne katılacak tiyatro toplulukları ise şunlar: Kartal Sanat Tiyatrosu, Simurg Oyuncuları, Hül­ ya Karakaş, Tiyatro istek, İstanbul Sanat Tiyatrosu, Trabzon Sanat Tiyatrosu, Sarıyer Halk Eğitim Merkezi, Salihli Belediyesi Şehir Tiyatrosu, İSTEK Okullarından Yetişenler Derneği, İTÜ Tiyatro Topluluğu, Güngören Halk Eğitim Merkezi, İstanbul Tıp Fak. Tiyatro Top., Ga­ latasaray Lisesi,, Defne Tezel, İBB Şehir Tiyatroları Dans Birimi, Tiyatroti, Monteure, Anadolu iletişim Fakütesi, Maarifliler Tiyatro Grubu, ODTÜ Oyuncuları, Tiyatro Seyret, İ.Ü. Fen Fak. Tiyatro Kulübü, İ.Ü. Öğrenci Kültür Merkezi, İ.T.Ü. ATT, Ali Poyrazoğlu Tiyatro Okulu, Yedincibölge Oyuncuları, Yıldız Teknik Ü. Oyuncuları, is­

• turgut boralıyı yitirdik. Ünlü tiyatro ve sinema sa­ natçısı Turgut Boralı 19 Nisan Pazartesi günü evinde ölü bulundu. 1923 yılında İstanbul'da doğan sanatçının sanat yaşamı lise öğreniminden sonra başladı. İlk kez 1944'te, Avni Dilligil'in kurduğu Bizim Tiyatro'da sahne­ ye çıktı. 1960'tan itibaren uzun yıllar Dormen Tiyatro­ sunda çeşitli oyunlarda rol aldı. Boralı 1980'lerin ba­ şında Şehir Tiyatroların'da çalışan sanatçı Ses, Muammer Karaca, Kent Oyuncuları, Lale Oraloğlu ve Gülriz Sururi-Engin Cezzar tiyatrolarında da sahneye çıktı. Sanatçı ayrıca Yaşamak Ne Güzel Şey, Düğün, Ka-


ler Böyle istedi, Garip Kuş, Afacan/Harika Çocuk, Bulunmaz Uşak, Mağlup Edilemeyenler gibi birçok filmde bile rol aldı. Turgut Boralı 21 Nisan'da Şişli Camisinde kılınan öğle namazından sonra toprağa verildi.

sarıyer belediye tiyatrosu kapatıldı. 1 Nisan

pe

cy

a

1991 tarihinde kurulup Sarıyer Belediyesi Reşitpaşa Bahriye Üçok Sağlık Eğitim ve Kültür Tesisleri'nde çalış­ malarına başlayan Sarıyer Belediye Tiyatrosu'nun faali­ yeti 3 Nisan 1994 tarihinden itibaren durduruldu. Sarı­ yer Belediye Tiyatrosu'nun "Yaşasın Tiyatro" başlıklı basın duyurusunda konuya ilişkin olarak şu görüşlere yer verildi: "Belediye Başkanı Yusuf Tütün ile yaptığımız görüşmede, 'topluma verdiği manevi zarardan' dolayı kinci bir emre kadar tiyatro ve diğer kursların kapatıldı­ ğı bize bildirildi. Tiyatro çalışmanın ve ingilizce öğren­ menin topluma ne gibi bir 'manevi zarar' verdiğini anlayabilmiş değiliz. Eğer bu bir zarar ise biz bu 'zararlılığı' sürdürmekte kararlıyız." Olayı kınayan sanatçılar, Bahriye Üçok Tesisleri'nde toplanarak bir protesto gösteri gerçekleştirdiler. Amatör Tiyatrolar Çevresi adına söz alan bir konuşmacı şunları söyledi: "Ulusların ulusları boğazladığı, dünyanın her yanını nefret, kan ve gözyaş­ larının kapladığı, insanların birbirlerine karşı şiddet kul­ landığı bu sevgisizlik, hoşgörüsüzlük ortamında sanat ve kültürle uğraşarak, buna karşı çıkmaya çalışan, Sarı­ yer Belediye Tiyatrosu'nu göreve gelişlerinin ilk icraatı olarak kapı önüne koyup çalışmalarını engelleyen karan­ lık anlayışı Amatör Tiyatroları Çevresi olarak kınıyoruz. Sanattan, kültürden yana olan tüm insanları, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, politik, sosyal karanlıklara karşı birleşmeye, seslerini yükseltmeye çağırıyoruz." Sarıyer Belediye Başkanı Yusuf Tütün ise kendisiyle gö­ rüştüğümüzde, tiyatronun mekândan uzaklaştırılma ne­ deni olarak "Bahriye Üçok Kültür Merkezi binası henüz bitmedi ve Belediye'ye teslim edilmedi, çalışmalar halen devam ediyor" dedi. Bu arada bu topluluğun devamlılık arzeden bir çalışması olmadığını da ifade eden Tütün, yönelttiğimiz bir soruya "binanın tamamlanması akabin­ de bu merkez, daha,çok tiyatro çalışmalarına, oyunları­ na mesken olacak" cevabını verdi.

tedavi etmeye çalı­ şan bir bilim adamı­ nın, aydının traji­ komik öyküsü. Oyun içindeki oyunda asi­ milasyon ve hiçleş­ tirme taktikleri, me­ gafon sendromları ve dik yürüyemeyen insanlar Brecht'ten Shakespeare'e, her­ kese, hepimize uza­ nan bir kurgu. Salihli Belediyesi'nden ödül alan Oyun Nasıl Bit­ meli' nin yönetmeni Faruk Boyacıoğlu oyun için şunları söyledi: "Üslup, teknik ve söylem anlamında üç yıldır çok ciddi bir arayış içindeyiz. Oyun Nasıl Bitmelide bulgularımızı bir araya getirmeye çalıştık. Ama kesinlik­ le eklektizm ve postmodern virüslerden uzak durduk. Estetik, plastik bulgularımızı doğrudan doğruya insanla ve onun manevi varlığıyla ilgili olan yabancılaşması ya da yabancılaştırması üzerine yoğunlaştırdık. Amacımız tam anlamıyla seyircimizi sarsmak ve eğlendirmek. Bu anlamda hapishane-hücre karışımı büyük bir hücre kompleksi oluşturduk. Bu kompleks içinde oyunumu­ zun her anını seyircimizle birlikte oynayacağız. Ve oyu­ numuzun nasıl biteceğine yine birlikte karar vereceğiz."

Sayın Tütün'e inanmayı yürekten istiyor, verdiği sözle­ rin sonucu bekliyor ve gerekirse bu konuya tekrar döne­ ceğimizi belirtiyoruz. • İzmir sanat tiyatrosu 22 Nisandan bu yana izfaş Şişe Cam Pavyonu'nda Hasan Öztürk'ün yazdığı Oyun Nasıl Bitmeli adlı oyunu sergiliyor. Fantastik kontrollü bir deney üzerine kurulan oyun Einstein Akıl Hapishanesi'nde deneyimli bir doktorla hastaları arasın­ da geçiyor. Egemen otoritenin hasta ilan ettiği bireyleri

• mimesis Tiyatro Çeviri Araştırma Dergisi'nin 5. sa­ yısı çıktı. Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları tarafından hazırlanan Mimesis'te yer alan metinler, bu sayıdan iti­ baren dosyalama sistemi ile sunuluyor. Bu sayının ilk dosyasını da Eugenio Barba oluşturuyor. Barba'nın 1967-1992 yılları arasında yazdığı 9 ayrı makaleye yer verilen dergide bu tiyatro ustasının dünyasını tanıma olanağı sağlanıyor. 5. sayının diğer bir dosyası ise Po­ lonyalı tiyatro adamı Jerzy Grotowski'nin "Yoksul Tiyat­ ro" sonrası dönemine ait metinlerden oluşuyor. Dergide bu dosyaların dışında Boğaziçi Üniversitesi Oyuncula­ rımın yazıları ve değerlendirmeleri yer alıyor. • koza tiyatrosu Nisan başından itibaren Üskü­ dar'da Prenses ve Çoban adlı çocuk oyununu sergili­ yor. Ünver Oral'ın yazıp Kadir Gültekin'in yönettiği oyun geçen sene de Üsküdar Belediyesi'nin düzenlediği çevre konulu yarışmada birincilik ödülü almıştı. Koza Tiyatro­ su Prenses ve Çoban'ı her cumartesi ve pazar, Üskü­ dar'daki Cep Tiyatrosu'nda oynuyor. Tiyatro Tiyatro 5


tiyatro festivali türkiye'nin aydınlık yüzüdür Enis BAKIŞKAN

pe

Türkiye büyük bir kaos ya­ şıyor. Bir yandan ekonomik krizlerle sarsılıyor, bir yan­ dan da bazı malûm çevre­ lerce ortaçağ karanlığına çekilmek isteniyor. Tiyatro milli, milli olmayan gibi çağdışı ayrımlara tabi tutu­ luyor. Bu iç karartan koşul­ larda 1-18 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 6. Uluslararası İstan­ bul Festivali çölde bir vaha gibi karşımıza çıkıyor. Ti­ yatronun birleştirici, aydın­ lık, evrensel değerleri yü­ celten gücüne son günlerde her şeyden çok gereksin­ memiz olduğunu düşünü­ yoruz. Ona sahip çıkalım, çünkü festival bu ülkenin aydınlık yüzüdür. Unutma­ yalım ki kültür değerlerimi­ ze sahip çıkmazsak yarın ağlamaya da hakkımız ol­ mayacak.

İSTANBUL

TİYATRO

a

ULUSLARARASI

cy

6.

"Bu İstanbul bizim, bu festi­ val bizim" sloganını kulla­ nan festivalde, geçen yıl başlatılan "Bir Ülke Bir Ti­ yatro" ve "Öteki Tiyatro" bö­ lümlerinin yanı sıra üç yenilik yer alıyor. "Dans Tiyatrosu", "Geceyarısı Tiyatrosu" ve "Tiyatro Maratonu". "Bir Ülke Bir Ti­ yatro" bölümünün konuğu, Türkmenistan Aşkabat Devlet Can Tiyatrosu ve oyunları Oğuz Han. "Öteki Tiyatro" Bölümünde Kumpanya-Canlanan Mekân, Oyuncular-Hayat Çok Güzel, Tiyatro Grup-İçerisi, Studio Oyuncuları-Beckett/Beş Kısa Oyunla yer alıyor. Polonya'dan Teatr Ekspresji Zun adlı oyunla festivalde ilk kez "Dans Tiyatrosu" örneğini gerçekleştiriyor. Ortaoyuncular'ın sunacağı Kırkambar adlı "Geceyarısı Tiyatrosu" da yine ilkler­ den biri. Bir başka ilk ise, Antalya Devlet Tiyatrosu tarafından sunulan Murathan Mungan'ın Mahmud ile Yezida, Taziye,

FESTİVALİ Geyikler Lanetler oyunla rından oluşturulan Mezo potamya Üçlemesi adlı do kuz saatlik "Tiyatro Maratonu". Bu yılki festivalde bir başka sevindirici gelişme de, ya­ bancı toplulukların sayısı­ nın geçtiğimiz yıllara oranla artması. Bunun gelecek yıl­ larda daha da artmasını di­ liyoruz. Hepsi birbirinden il­ ginç bu gruplardan Fransız, Theatre du Curiosites Şvayk Dünyanın Son Dura­ ğında adlı oyunla festivale katılıyor. Oyuna ilişkin yazı­ yı Paris muhabirimiz Coş­ kun Tunçtan yazdı. İtalyan Teatri Uniti'nin sunacağı Zingari adlı oyunla ilgili olarak arkadaşımız Nalân Özübek, yönetmen Toni Servillo ile söyleşi yaptı. English Touring Theatre'ın Çapkının Fendi adlı oyu­ nun yönetmeni Stephen Unwin ile İngiltere'den ar­ kadaşımız Cengiz Bozkurt söyleşti.

Yabancı toplulukların içinde İspanya'dan gelen Yllana Topluluğu'nun sunacağı sözsüz oyun Muu ile Polonya'dan gelen Teatr Ekspresji'nin Zun adlı Dans Tiyatrosu'nun çok ilgi göreceğini düşünüyoruz. Alman­ ya'dan Theatre an der Ruhr, Macbeth ve Teatro Comico, Romanya'dan Krayova Devlet Tiyatrosu, Kral Übü ve Macbeth'den Sahneler adlı oyunla, Rusya'dan Taganka Tiyatro­ su Fedra ile festivale katılan diğer yabancı konuklar. Biz üç yıldır gelenekselleştirdiğimiz gibi bu yıl da Mayıs sayı­ mızı, bütünüyle festivale ayırdık ve festival özel sayısı olarak hazırladık. Gelecek yıl en az film ve müzik festivali kadar önemsenecek ve sahip çıkılacak bir tiyatro festivali yaşamayı diliyoruz,


cy a

pe


a

pe cy


a

cy

pe


her şeyin nedeni de kurbanı da şvayk Coşkun TUNÇTAN

• FRANSA • THEATRE ET CURIOSITES • 6. ULUSLARARASI İSTANRUL TİYATRo FESTİVALİ • eksik küçük pencerelerden içeri doluyor, genizleri yakı­ yor. Trenin sürekli ve korkunç sallantısı, yolcuları vago­ nun bir ucundan öbür ucuna doğru atıyor ya da yere de­ viriyor sık sık. Duraklarda, kısa bir süre için açılan kapının önünde dış âlemin simgeleri olan çeşitli kişiler beliriveriyor, birikiveriyor; kimileri içeri girmeye çabalı­ yor, bunu başaranlar da oluyor. Erler bayılanı hoyratça dışarı fırlatıyor, ama vagonda kalabilenler, bir süre için de olsa onların yolculuğunu paylaşıyorlar. Kazınan mide­ lerini rahatlatmak için sabırsızlıkla bekledikleri yemek bir türlü getirilmiyor ama, sıkışan bağırsaklarını boşaltabilmeleri için birer kova dağıtılıyor birkaçına! Arada, vago-

pe

cy a

Büyüleyici bir temsil! Yıllardan beri, her yeni oyunuyla sahnede kendine özgü, ilginç ve çekici bir ortam yaratan Wladislaw Znorko'nun yeni yapıtı. Dünyanın Son Dura­ ğında Şvayk'ın ilk bölümü bir tren vagonunda geçiyor. İnsan değil, hayvan taşımak için yapılmışa benzeyen pis, konforsuz, yıpranmış bir vagon. Tren, rayların üzerinde süratle ilerledikçe, devrilircesine yalpalıyor, kimi zaman bir yerlerde duruyor, az sonra tekrar göz karartıcı, mide bulandırıcı yolculuğunu sürdürüyor, İçi asker dolu. Sa­ vaş alanına büyük bir olasılıkla ölmeye yollanan, hem ka­ dere boyun eğmiş hem de huzursuz, sürekli yer değişti­ ren askerler. Lokomotifin saldığı kirli duman, camları


na kocaman ve ölü hayvanları sokanlar da oluyor. Bütün bu hengâmenin ortasında Şvayk, (tanınmış Çek yazarı Hasekin ünlü romanının kahramanı Şvayk) anlamını bu kez de galiba pek sezemediği ve zaten mantığa da pek uymayan olayları saf kahkahalarıyla selamlıyor. Şvayk, çevresinde olup bitenleri tartma ya da eleştirme yetene­ ğinden, görünüşte yoksun ama, durumlar nasıl gelişirse gelişsin, onlara tevekkülle yoğurulmuş bir cesaretle gö­ ğüs geriyor. Bir bakıma, başına gelenlerin hem nedeni, hem de kurbanı Şvayk! ikinci bölümde, sahnenin ortasında artık vagon yok; bü­ yük ve köhne bir otobüs duruyor. Etrafında yine sağa sola koşuşan, bağırıp çağıran telaşlı bir kalabalık; içinde ise elindeki tüfekle kıpırdayan her şeyi vurmaya hazır, kendini çok ciddiye alan, dimdik bir Don Kişot...

a

Oyunun tümünün metni yayımlansa beş saat tutmaz! Temsil boyunca, anlaşılır herhangi bir dilde konuşma yok denecek denli kıt. Ama hiçbir ağızdan çıkmayan sa­ yısız cümleler, kişilerin hareketleri, mimikleri, haykırma­ ları aracılığıyla seyirciye rahatça ulaşıyorlar. Sözsüz ama çok konuşkan bir oyun!

pe

cy

İşte Znorko'nun kimseninkine benzemeyen sanatının baş döndürücü ustalığının kanıtı. Diyaloglu oyunlar sun­ maktan kaçınarak, sürekli hareket halindeki eşya ve kişi­ lerle, ustaca ayarlanmış değişken ışıklarla, kulakları tır­ malayan gürültülerle canlı, unutulmaz tablolar çizen üstün yetenekli bir tiyatro adamı. Bu temsili de, çağdaş dünyamızdaki birçok olayın onda yarattığı karamsarlığı, insanlığın geleceğine ilişkin gerçekçi güvensizliğini güç­ lü bir şekilde yansıtıyor. Son perde kapandığında, seyir­ ciler, Znorko'nun onları allak bullak eden mesajının ezici etkisi altında tiyatrodan çıkıyorlar.

Bu şiddetli izlenimler belki de yaşam boyu beyinlerin­ den, yüreklerinden silinmeyecek. Dedim ya, büyüleyici bir temsil!

ULUSLARARASI AKDENİZ TİYATROSU ENSTİTÜSÜ Bu yılki İstanbul Festivali'ne katılacak olan Dünyanın Son Durağında Şvayk adlı oyunda iki ayrı rolü canlandı­ ran Richard Martin, 1970'ten beri Marsilya'daki ünlü Toursky Tiyatrosu'nun kurucusu ve yöneticisi. Yirmi yıl­ dan beri sahnelediği oyunların bazen yazarı, bazen yö­ netmeni, bazen dekorcusu, bazen oyuncusu, bazen de bunların birkaçı birden. Richard Martin 1990'da İspan­ ya'da doğan Uluslararası Akdeniz Tiyatro Enstitüsü'nün kurucularından biri. Bu örgütün Fransa'daki merkezi onun Toursky Tiyatrosu'nda. Enstitü'nün yeni bir toplan­ tısı da 1994 Mayısı'nın 13,14 ve 15'inde Marsilya'da ya­ pılacak.

ŞVAYK DÜNYANIN SON DURAĞINDA Yazan ve Yöneten: Wladyslaw Znorko Sahne Tasarımı: Espace Et Cie Ses Efektleri: Bernard Valiery Işık: Serge Tastevın Oyuncular: Nuria Badia, Olga Colomer, Jean-Pierre Hoilebecq, Xevi Capdevila, Richard Martin, Cacu Prat, Climent Sensada, irina Vavilova, Philippe Vincenot, Patrick Zimmerman Tiyatro... Tiyatro... 11


işte buna gülünür •İSPANYA

YLLANA COMPANY • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ •

6. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali 1 2 - 1 3 Mayıs tarihlerinde Kenter Tiyatrosu'nda sergilenecek olan bir İspanyol oyunuyla devam edecek. Geçtiğimiz yıl Edinburg Fringe Festivali'nde büyük ilgi gören İspanyol Ylla­ na Topluluğu, Muu! adlı sessiz güldürüsünü sergileye­ cek. Topluluğun yöneticilerinden Marcos Ottone ile görüştük. • Sayın Ottone, bize Yllana Topluluğu'nu tanıtır mısı­ nız?

• Bir oyun hazırlarken ne tür bir çalışma yapılıyor, ne kadar sıklıkla ve ne kadar bir süre prova yapıyor­ sunuz? Oyunlarımızı kendimiz yarattığımız ve televizyona da skeçler yaptığımız için sürekli çalışıyoruz, çünkü sürekli yeni fikirler üretmemiz gerekiyor. Önceden belirlenmiş, kesin bir prova programımız yok. Oyun, hepimizin katıldığı yaratıcı çalışmalar sonucu çıkı­ yor ve yaratma sürecindeki çalışma stilimiz bütünüyle doğaçlamalara dayanıyor, tabii zaman zaman fikirlerimi­ zi yazılı olarak getirdiğimiz de oluyor. Bu durumda yö­ netmene düşen, bu fikirleri bir araya getirerek sahne üs­ tüne taşımak, yaşam vermek oluyor.

a

Yllana 1991 'de, bağımsız olarak çalışan yedi sinema ve tiyatro oyuncusunun bir araya gelmesiyle oluştu. O za­ mandan beri çalışmalarımızı mim güldürüsü üzerine yo­ ğunlaştırdık.

lı oyunumuzda sadece dört oyuncu rol alıyor ve oyunun sanat direktörü Joseph O'Curneen.

pe cy

Yllana Topluluğu'nu oluşturan sanatçılar Antonio de la Fuente, Juan Ramos, Marelino Hernândez, Fidel Fernândez ve Joseph O'Curneen (oyuncular), Marcos Ottone (yapımcı) ve David Ottone (yönetmen). Muu! ad­

• Muu'nun konusu, ana teması nedir? Muul'da bir boğa güreşi anlatılıyor. Günümüzde inanıl­ maz ve çok saçma olmasına rağmen halen belli kesim­ lerde etkisini koru­ yan bir İspanyol geleneği olan bo­ ğa güreşi parodisi. Aynı zamanda İs­ panyol maçoluğu ve cesareti de ala­ ya alınıyor. Tüm bunlar oyunda, mim, görsel "gag'lar, sağlam bir karakterizasyonla, saçma bir moda anlayışı için­ de geliştirilerek veriliyor. • Oyunda müzi­ ğin işlevi nedir?


Müziği, diyebilirim ki, bir tür belirteç olarak kullanıyoruz. Şöyle açıklayabilir: Mim ve müzik, Muu!'da kullanılan en

a

önemli iki öğe. Bir Doğa güreşi öykü­ sünü tek bir söz Dile kullanmadan, sadece beden ha­ reketlerimiz ve yüz ifadelerimizle anla­ tıyoruz. Müzik ise değişik karakterle­ ri, bu dört matado­ run davranışlarını ve karşılaştıkları değişik koşulları tanımlıyor, açıklı­ yor adeta. Kullan­ dığımız müzik parçalarının çoğu film ve TV dizileri mü­ ziklerinden alınma.

cy

tivali (Kanada); ayrıca 5 Mayıs'ta Cornellâ Uluslararası Komedi Festivali'nde (İspanya) yeni oyunumuz Glub Glub'ı sergileyeceğiz. Ara zamanlarda da değişik TV ka­ nallarına skeçler hazırlayacağız.

• Uluslararası festivallere ilişkin düşüncelerinizi öğ­ renebilir miyiz?

pe

Uluslararası festivaller, toplulukların çalışmalarını deği­ şik ülkelerdeki yeni seyircilere ulaştırmalarını sağlıyor. Değişik seyircilerin bu görsel komedimize değişen tep­ kilerini görmek bizim için çok ilginç. • Kısa vadeli projeleriniz nelerdir?

Değişik uluslararası festivallerde Muu!'yu sergileyece­ ğiz: Nisan ayında Toulouse Uluslararası Komedi Festi­ vali (Geçen sene bu festivalde en iyi yabancı ülke olarak Courge d'Dor ödülünü almıştık); Mayıs ayında, Kendal Mim Dans ve Görsel Tiyatro Festivali (Büyük Britanya); Haziran ayında Morges Komedi Festivali (isviçre) ve Temmuz ayında Montreal'deki Sadece Gülmek için Fes-

• Festivale katılmak üzere İstanbul yolculuğunun arifesindesiniz. Neler hissettiğinizi anlatabilir misiniz? Değişik kültürlerin buluştuğu Türkiye'de oyun sergile­ mek bizim için heyecan verici. Biz komedi yaptığımız için, her ülkede seyircinin "gag'larımıza tepkisi farklı oluyor, Türk seyircisinin tepkisini de merakla bekliyo­ ruz. Gösterimizi izleyeceğinizi, beğeneceğinizi ve tiyatrodan çıktıktan sonra bile hâlâ gülüyor olacağınızı umuyoruz. Yllana ve Muu!'nun ana amacı seyircinin gülmesini sağ­ lamak.

MUU! Yazan ve Yöneten: YLLANA Sahne Tasarımı: YLLANA Kostüm Tasarımı: Cristina CABELLO Işık: Fermin ACEVEDO Oynayanlar: Antonio de la FUENTE, Fidel FERNANDEZ, Juan Francisco RAMOS, Marceiino HERNANDEZ


cy a

pe


cy a

pe


koşulların yarattığı insanlar Çev.: Filiz MİRKELAM • İTALYA • TEATRİ UNİTİ-CRT • 6, ULUSLARARASI İSTANRUL TİYATRO FESTİVALİ re'nin II. Richard'ını (1993) yönetti. Antonio Netwiller, Kasım 1993'teki zamansız ölümünden önce, 1990da, Pessoa'dan etkilenerek Una Sola Moltitudine ve 1991'de Pasolini'den etkilenerek Dritto All'lnferno adlı atölye çalışmalarını gerçekleştirdi. Toni Servillo, Leo De Berardinis ile beraber Eduardo De Filippo'nun Ha Da Passa'A'Nuttata adlı eserini (1989) ve en önemli İtalyan oyun yazarlarından Enzo Moscato'nun Partitura adlı lirik şiirini sahneleyerek (1988), Napoliten Tiyatrosu'na yeni bir soluk getirdi. 1991'de, Mario Martone Enzo Mos ve Toni Servillo, lirik bir anlatım, ses, beden ve Napoli şarkılarından oluşan Rasoi "yi yarattılar, İtalya'da bol miktarda ödül kazanan bu oyun, Avrupa (Paris, Brüksel, Zürih) ve Amerika'da (Caracas, Bogota) başarılı turneler gerçekleştirdi. 1993'te, Toni Servillo ve topluluğu, Rasoi aktörlerinden Gino Curcione, laia Forte ve Tonino Taiuti ile beraber,

pe cy a

Teatri Uniti, 1987'de üç yeni Napoliten tiyatro grubunun birleşmesiyle kurulmuştur. Bunlardan biri, 1982'de Tan­ go Glaciale, 1983te Otello da Verdi ve 1987'de Ritorno ad Alphaville'i üreten; Avrupa (Amsterdam, Londra, Madrid, Brüksel, Stockholm, Kopenhag, Frankfurt) ve Amerika'da (Nlew York, San Francisco, Seattle, Los An­ geles, Caracas) başarılı turneler yapan Falso Movimento Topluluğu'dur. imaj ve sesi esas alan bu mix-media (teyp, film, slayt, fonograf vb.'nin kullanıldığı) tiyatronun deneysel çalış­ malarından sonra, 1987'de, Teatri Uniti sanatçıları, tekstle aktörün bedeni arasındaki köklü ilişki üzerinde yoğunlaştılar. Ancak tekste bağlı yaratıcı, özgür çalışma­ ları ve görsel dilin derinliğine inme çabalarını muhafaza ettiler. Mario Martone, Sophokles ve Yannis Ritsos'tan sonra Philoktetes'in iki versiyonunu (1987) ve Shakespea-

Napoliten Tiyatrosu'nun en büyük aktör ve oyun yazarı olma sıfatını Eduar­ do De Filippo ile paylaşan Raffaele Viviani (18881950) ve oyunu Zingari ile tanıştı. Zingari (1926), Viviani'nin alt tabaka insanları­ na ilişkin yazdığı trajedi­ lerden biridir (Diğerleri, balıkçılar ve masonlar hakkındadır). Zingari bir kez Romanya turnesinde, iki kez de İtal­ ya'da, toplam üç kez ser­ gilenmiş olup, katı ger­ çeklerle büyülerin buluştuğu bir oyundur. Tiyatrosu zaman zaman Bertolt Brecht Tiyatro-


a cy

su'yla karşılaştırılan Viviani, bir yandan da sahne müzik­ leri ve şarkılar yapmaktadır. Teatri Uniti, 1993 İstanbul Film Festivali'nde Napolili Bir Matematikçinin Ölümü adıyla oynayan Mario Martone'nin, Morti Di Un Matematico Napoletano filmini (1992 Venedik Festivali'nde ödül aldı) ve Rasoi'nin (1993) halen İtalya'da gösterimde olan film versiyonunu hazırlamıştır.

pe

temsil edilen Geçirilecek Gece bu eserlerden birkaçıdır. Birleşik Tiyatrolar'da uyarlayıp yönettiği oyunlardan Pirandello'nun Ağzında Çiçek Olan Adam ve Enzo Mosca­ to'nun metinlerinden Usturalar (Caracas, Bogota, Paris ve Brüksel'de sahnelenmiştir) ona ulusal ve uluslararası bir başarı sağlamış, yorum ve yönetmenlik dallarında Al­ tın Agis ve 1991 eleştiri ödülünü kazandırmıştır. Yönetmenliğini Mario Martone'nin yaptığı Bir Napolili Matematikçinin Ölümü adlı filmin prodüktörlüğünü Bir­ leşik Tiyatrolar adına üstlenmiştir. 1993'te Raffaele Vivi­ TONİ SERVİLLO 1959'da doğdu. 1977'd e Caserta Tiyatro Stüdyosu'nu ani'nin Çingeneler adlı eserini uyarlamış ve yönetmiştir. 1994 Eylülü'nde Franco Battiato tarafından Svevia'lı II. kurdu ve çeşitli oyunlar sahneledi. Bu da onu, kısa bir sürede ulusal ve uluslararası eleştirmenlerin ilgi merkezi Federico adına bestelenen müzikal oratoryonun castında haline getirdi. 1987'de Yanlış Hareket ve Değişimler Ti­ yer alacaktır. yatrosu ile yeni bir oluşuma, yani Birleşik Tiyatrolar'a • Sayın Servillo, yönetmenlik çizginizi, stilinizi nasıl hayat verdi ve tiyatral Napoli dilinde şiir ve dramaturji açıklarsınız? üzerine bir araştırma konusu başlattı. Sahneye koyduğu Yönetmenlik stilim benim için bile belirginlik taşımıyor. oyunlar arasında, Eduardo de Filippo'nun şiirsel metin­ Hatta belki de bunu kesinkes belirlemeye de niyetim yok ler üzerine yazılmış Ve... adlı eseri, Enzo Moscato tara­ diyebilirim. Aktörlerle, ışık ve ses yaratıcıları ile, her biri­ fından, onun için özel olarak yazılmış Partitura (bütün nin katkısına açık bir atmosferde özgürce çalışıyorum. çalgıların ve bütün seslerin notalarını ayrı ayrı gösteren Kendimi adeta bir orkestra yöneticisi gibi düşünmek ho­ müzik parçası) ve 1989'da yönetmenliğini Leo De Berar- şuma gidiyor. Prova süresi ise her oyuna göre değişi­ dinis'in yaptığı ve Spoleto'daki Due Mondi Festivali'nde yor. Çingeneler oyununun provaları iki ay sürdü. Bu 17


cy

a

yalnız ve yalnız, bir gösterinin hazırlanması için gerekli olan zaman dilimidir. Fakat, şüphesiz ki, bu zaman dili­ mine daha önceden aktörlerle ve gösteriye sanatsal katı­ lımı gerçekleştirenlerle yapılan hararetli tartışmaları da ilave edebiliriz. • Halen bir millet olarak kabul edilmeyen Çingeneler hakkında ne düşünüyorsunuz? Çingeneler'de beni cezbeden özellikler; göçebelik, zo­ runlu entegrasyona karşı red, zaman ve mekân özgürlü­ ğü. Bu değerler sanırım bizim işimizi ve yaşamla olan ilişkimizi yönlendirmelidirler. • Biraz da Zingari'den bahsedebilir miyiz? Oyunun teması nedir, ne anlatır? Çingeneler yanılsama üzerine kurulmuş bir oyundur. Oyunun kahramanı, trajik ve kaçınılmaz bir şekilde üzeri­ ne çöreklenen yazgıya karşı koyup mücadele edebilmek konusunda yanılgıya kapılmaktadır. Bu atmosferdeki ya­ nılsama, şartların tamamen tersine dönmesi, algılama­ daki ani dönüşler, sapmalar, trajik ve komik atmosferle­ rin birbirini kovalaması ile desteklenen tiyatro mekanizmalarıyla mükemmel bir şekilde uyum sağla­ maktadır. Bu tür bir rejiyi karakterize eden şey, bana gö­ re oyun kahramanımızın yüreğinin saflığını salondaki se­ yirciyle bütünleştirmektir. Ve bunu yaparken de amaçlanan, sahnedeki yanılsamaların seyirci tarafından da paylaşılmasını sağlamaktır.

pe

• Uluslararası festivallere ilişkin düşüncelerinizi öğ­ renebilir miyiz? Benim düşünceme göre uluslararası festivallerin yüklen­ meleri gereken sorumluluk şu olmalıdır: Ülkelerin sah­ neledikleri tiyatro oyunları mümkün olduğunca araştırıl­ malıdır. Festivaller, farklılıkları, çok sesliliği, metotları yüceltmelidirler ve televizyon tarzı düz bir lisana engel olmalıdırlar. • Kısa vadeli hedefleriniz nelerdir, Sayın Servillo? Pek yakında tüm enerjimle girişeceğim proje, Birleşik Tiyatrolar'a Napoli şehrinde bir tiyatro sağlamak olacaktır.

bu da ticari zihniyetlerin boğazımızı sıkan ellerinden bizi kurtaracaktır. Yoğunlaşacağım nokta, yeni aktörlerin ye­ tişmesi ve yeni metot tekniklerinin araştırılması olacak­ tır. • Türkiye'ye, Türk seyircisine ilişkin ne söyleyeceksi­ niz? Şu günlerde Türkiye'den bize ulaşan haberler tehlike sin­ yalleri vermektedir. Mutlak bir tehlikede bulunan sosyal barış ve Türkiye'deki sosyal çalkantılar, umarız, Türki­ ye'yi Avrupa kültür platformundan uzaklaştırmaz. Yine de geliyor olduğumuz için mutluyuz.

ZINGARI

Yazan: Raffaele VIVIANI Yöneten: Toni SERVİLLO Sahne Tasarımı: Toni SERVİLLO Giysi Tasarımı: Ortensia De FRANCESCO Işık: Pasquala MARI Ses: Dagni RONDANIN Oynayanlar: Tonino TAIUTI, Toni SERVİLLO, Maurizio BIZZI, Anna ROMANO, Mariella Lo SARDO, Gino CURCIONE, Lucia RAGNI, Riccardo ZINNA, laia FORTE, Toni LAUDADIO

18


cy a

pe


yüzyılların sorunu Cengiz BOZKURT • İNGİLTERE • ENGLISH TOURING THEATRE • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ • oynamıyoruz. Politikamız birinci sınıf oyuncularla, -bizim için çok önemli- tekstle bütünleşebilen oyuncularla, seyirci­ ye açık, anlaşılabilir büyük yapıtlar sunabilmek. • Topluluğun temel politikası nedir? Temel politikamız, eski oyunları alıp onları tarihsel bir algı­ lamayla, özgün içerikleri koruyarak sergilemek. Açıkçası yüksek kavramsal tiyatro benim ilgi alanım içinde değil. Bu tür tiyatro yönetmen tiyatrosu, yani diktatör tiyatrosudur. Tartışmaya kapalı, farklı fikirlerin karşılıklı çarpışmadığı ti­ yatro tek seslidir. Eğer kendi bakış açınızla her şeyi etkile­ meye çalışırsanız işin en önemli noktasını, temel direğini kaçırmış olursunuz. Yönetmen tiyatrosuna bütünüyle karşı­ yım. Seyirci de bu tür tiyatrodan sıkılıyor. • Ne yazık ki ben izleme olanağı bulamadım ama sanı­ rım siz geçen yıl bayağı ses getiren bir Hamlet sergiledi­ niz? Evet. Son derece başarılı bir Hamlet çalışmamız oldu. Müt­ hiş yetenekli genç bir oyuncuyla gerçekleştirdiğimiz üstün bir yapımdı. Herkes için söylüyorum. Elizabeth Dönemi Ti­ yatrosunun ilkelerinin anlaşılmasına yardımcı oldu ve tekstteki büyük enerjiyi açığa çıkardı. Buna kesinlikle müze tiyatrosu diyemeyiz. O dönemin dünyasına dağarcığı geniş bir anlama çabasıyla yaklaşırsanız bu seyirciyi de içine çe­ kiyor. Ayrıca son on beş yıllık süreçte görsel tiyatro, fiziksel tiyatro denen anlayışla ve nefret ettiğim total tiyatro çizgi­ siyle hep bir şey atlandı, kaçırıldı: Dil. Eğer birbirleriyle ko­ nuşan, kelimelere duygularını koyup ileti­ şim kuran insanlar yoksa, bir şeyler güdük kalır. Bunu söylerken Bolşoy vb. büyük dans gruplarının yaptığı işleri hafi­ fe alıyorum anlamı çıkmasın sakın. Kesin­ likle yaptıklarına saygı duyuyorum ve se­ verek izliyorum. Benim söylediğim, bu oyun gibi, 1707'de yazılmış bir oyunu oy­ narsanız ya da Shakespeare oynarsanız, yani işiniz drama ise konuşturmak zorun­ dasınız. Benim pozisyonum burada mu­ hafazakâr bir nokta değil, radikal bir du­ ruş noktası, içeriği ne, ona bakıyorum. • Kısa vadede gelmek istediğiniz, ulaş­ mak istediğiniz yer neresi? Ne elde et­ meyi amaçlıyorsunuz? Uzun vadeli pro­ jeleriniz de var mı?

pe cy

a

İstanbul Tiyatro Festivali'ne, ardından da Ankara'ya gidecek olan English Touring Theatre'ın sanat yönetmeni Stephen Unwin'le Londra dışında, Dartford'da, oyundan hemen ön­ ce 14 Nisan günü görüştük. Unwin, bu oyunla ulaşmak istediği hedef olarak gösterdiği net olay anlatımını gerçekten iyi becermiş. Söylediği gibi, evlilik dışı ilişkilerin ve boşanmanın 18. yüzyılda ne denli zor olduğunu gayet "aççık ve seççik" anlatmış. Yine söyleşi­ de belirttiği gibi, yönetmen olarak teksti karmaşıklaştıracak hiçbir müdahalede bulunmamış. Son derece yalın bir dekor (turne tiyatrosu olmanın doğal sonucu sanırım) ama olduk­ ça klasik, ayrıntılı bir kostüm anlayışıyla, bütünüyle oyun­ culuğa, sahnenin iki yanındaki karşılıklı iki kapıdan yüklen­ miş. Oyuncular her ne kadar oyunun temposunu düşürmemek için mancınıkla içeri atılıyorlarmış gibi bir iz­ lenim verse de hemen hepsi inanılmayacak oyunculuk ritimleriyle, seyirciyi tutmak anlamında böylesine zor bir oyunun üstesinden son derece büyük bir beceriyle gelmiş­ ler. • Sayın Unwin, sanırım oldukça yeni bir topluluksunuz. Bize English Touring Theatre'dan söz eder misiniz? Evet, sadece bir yıllık, İngiltere'de sürekli turnede olan bir grubuz. Kalıcı bir kadromuz yok. Her yapım ayrı oyuncular­ la yapılıyor. Zaman zaman Londra'ya gidiyor zaman zaman da yurtdışına çıkıyoruz. Bugünlerde yeni, çağdaş oyunlar

Arkadaşımız Cengiz Bozkurt, oyunun yönetmeni Stephen Unmnile...

20


meşruiyetinin savunuşudur. Bu, o dönem için radikal, sıra dışı ve harika değil mi? Yani, bu oyun insanlar anlaşamıyorlarsa, mutlu değillerse ayrılsınlar diyor, ki bence bu her dönemde gerçekçi, ilerici bir tavırdır. • Peki oyunun seçimiyle "temel değerlere dönüş" (İngil­ tere'de Başbakan Major'un son dönemde ayrılma, bo­ şanma, evlilik dışı çocuklar, yalnız yaşayan anneler gibi aile kurumunu tehdit ettiğini düşündüğü toplumsal ger­ çekliklere karşı empoze etmeye çalıştığı, fakat Muhafa­ zakâr Parti içindeki milletvekillerinin, bakanların evlilik dışı ilişkilerinin, seks skandallarının basın tarafından or­ taya çıkarılması ile geri tepen siyasi çıkışı) arasında bir ilişkiden söz etmek mümkün mü? "Temel değerlere dönüş" son derece aptalca bir şey. Temel değerler nedir, kim belirler? Oyunumuzda anlatılan insan kendine, topluma nasıl ihanet edebilir. Toplumun insanlara bahşettiği değiştirilemez ilişkiler anlayışı nedir? Bilinen, kla­ sik aşk nedir, gerçek aşk nedir? Bunun yanıtı sizi kurtara­ cak, özgürleştirecektir. Bu oyun tarihte evlilik ilişkilerinin ol­ dukça keskin, değişmez ve acımasız olduğu bir zamanda yazılmış, İngiliz dilinin ender güzellikteki örneklerinden bir tanesi. Birisi bana bu oyunda yaptığımla aslında "temel de­ ğerlere dönüşü" onayladığımı, destek verdiğimi söyledi. Oy-

pe cy

a

Elbette var. Şu anda büyük oyunlarla bir dizi büyük prodük­ siyona gidiyoruz. Bu toplulukla olay, öykü anlatımı, oyunculuk, tekst ve seviyesi oynanan oyunun gerektirdiği kadar olan bir gerçekçilik gibi tiyatronun en temel noktalarının al­ gılanmasına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Yani seyirci E.T.T. yazısını gördüğünde, gidip nasıl bir uyarlama yap­ mışlar, nasıl sürdürmüşler göreyim demek yerine, gidip şu oyunu izleyeyim demeli. Gerçekleştirmesi son derece zor oİan büyük ideallerimden söz edeyim size. Kalın yağ, toz taoakasıyla kaplı eski bir resim düşünün. Diyelim ki Mona Lisa. iki şey yapabilirsiniz. Mona Lisa'ya bir palyaço burnu ekleyebilirsiniz, ki bu dadaist olur. Ama dada yetmiş yıl ön­ ceydi. Artık eski, antik, sıkıcı. Tamam, o zaman şok edilme­ si gereken bir burjuvazi varken niye yapıldığını elbette anlı­ yorum. Benim yapmaya çalıştığım şey Mona Lisa'ya kırmızı burun eklemek yerine resmin üzerindeki ağır tabakayı silip, tozunu alıp orijinal, gerçek renklerin, bu büyük sanat yapıtı­ nın göz kamaştıran gerçek renklerinin, bu büyük sanat ya­ pıtının göz kamaştıran ayrıntılarının görülmesini sağlamak, işte bunu yaptığınızda içeriği yine vurucu hale getirebilirsi­ niz. Bu da bence Brecht'de var. Yani önemli olan şey, eseri güçlü kılan şey, içeriktir. Bu oyun bir anlamda boşanmanın

21


seyretmeyi daha çekici bulmaları gibi bir tehlike var. • Uluslararası festivaller hakkında ne düşünüyorsunuz? Kesinlikle çok olumlu buluyorum. Uzun bir süre Edinburgda bir tiyatroda çalıştım. Bilindiği gibi oldukça ünlü bir uluslararası festival var orada. Çok iyi, çok olumlu ama bir tehlike var ki, o da sadece uluslararası festivallerle var olan tiyatrolar. Bunlar uluslararası bir kandırmaca gibidirler. Te­ ori önemli diyorsak, bana göre oynanacak seyirci gerçek seyirci olmalıdır. Geçenlerde şaka yollu Peter Brook'tan söz ederken şöyle bir konuşma geçti. Biliyorsunuz Peter Brook tiyatronun asıl doğrusunu, insan varlığının yanıtını bulmak için Afrika'ya gidip ritüelleri, insan yaşamlarını oradaki köy­ lerde, çöllerde, topluluklarda arar. Elbette çok saygı duydu­ ğum tiyatro dünyasının dahilerinden birisi, ama biz aynı ya­ nıtı burada, bu insanların içinde arıyoruz. Nerede olursanız olun doğruları yanınızdaki insanlarda bulursunuz. Bunun için kalkıp oradan oraya koşuşturmanıza gerek yok. Doğru­ ların ille de Afrika'daki topluluklarda bulunacağını düşünü­ yorsanız ben buna ancak yazık diyebilirim. Ama sonuçta uluslararası festivallere her zaman ihtiyaç var. Ayrıca Türki­ ye'ye gelmekten çok büyük bir heyecan ve onur duyuyo­ ruz.

pe

cy

a

sa benim anlattığım şey oyunun hikâyesi, olay örgüsü. Sonuçta seyirci oyundan çıktığında "ger­ çekten çok büyük bir tiyatro" diye­ ceğine "gerçekten çok büyük bir oyun" desin. Tiyatral yaşamımın büyük bir bölümünü daha önce sergilenmemiş oyunları yöneterek geçirdim. Böylesi yeni bir oyuna giriştiğinizde yazara karşı bir so­ rumluluğunuz var. 25 yaşında Giasgowda işsizlik konusunda oyun yazan birini düşünün. Size yönetmen olarak bu oyunlardaki enerjiyi açığa çıkarmak düşüyor. Yaptığımız iş Muhafazakâr Parti anlayışıyla değil de, olması gere­ ken algılayış biçimiyle ortak miras diye nitelenebilir. Yaptığımda bir tür emprisizm, pragmatizm var. Bunların hemen hepsi, örnek aldığım Peter Stein ve Brecht'ten çalıntıdır. Yani olay ve içerik. Siyasal, toplumsal, duygusal içerik. Bunları kotarabilmek için her şeyi yaparım. • Peki oyunda karakterlerin farklı koşullar altında deği­ şebileceğini Brechtyen bir tarzda mı veriyorsunuz? Evet, ama biraz. Benim yapmaya çalıştığım şey bu oyunla­ rın içindeki enerjiyi ve yaşamı ortaya çıkarmak, küçük kü­ çük ayrıntıların, şaşırtıcı noktaların altını çizerek, bu ölü ya­ zarların da nasıl kendi dönemlerinde birçok şeye parmak bastıklarını göstermektir. Yani "Artık yapılacak bir şey yok. Kimse, Hamlet kadar iyi bir oyun yazamaz" diye düşüneme­ yiz. Eğer insanlar günümüzden umudu keserlerse bu bir fa­ cia olurdu. Bu noktada benim yapmaya çalıştığım şey bu eski oyunları -entelektüel bir çabayla elbette- alıp bir alan yaratmak ve bu alan içinde bunların sadece harika, müthiş güzellikte eski sanat yapıtları olduklarını gösterirken, çağ­ daş kültürün, çağımızda yaşayan insanlar tarafından yapıl­ ması, belirlenmesi gerektiğini anlatmak. • Şu anki süreci bir geçiş süreci olarak mı görüyorsu­ nuz? Evet. Yapmaya çalıştığım şey seyirci nezdinde bir güven ka­ zanımı. Aynı sorun Türkiye'de de var mı bilemiyorum ama bu ülkede insanların tiyatroyu sıkıcı, evde oturup televizyon

ÇAPKININ FENDİ Yazan: Geroge FARQUHAR Yöneten: Stephen UNWIN Sahne - Giysi Tasarımı: Jackie BROOKS Işık Tasarımı: Ben ORMEROD Oynayanlar: Bernard KAY, Alison JOHNSTON, Andrew RATTENBURY, Louis HILYER, Faith FLINT, Deborah FINDLAY, Stephen CASEY, Richard BREMMER, Carol HOLT, Patrick DUGGAN, Cristopher CAMPBELL, Matthew MORRISON, Doreen ANDREW 22


a

cy

pe


tanrı görünüşte öldü Doris KUNZMAN Çev.: Mustafa TÜZEL ALMANYA • THEATRE AN DER RUHR • 6. ULUSLARARASI İSTANRUL TİYATRO FESTİVALİ önünde, hayal gücü ancak aşkı, devrimi, şiddeti ve inceliği sportif bir doruk noktası olarak düşlemlemeye yeten günümüz medyasının bir reel ütopyasını koyduğu bu üvertürden sonra, ikinci sergileme: Kral Duncan sahneye çıktığında, sahneye, Manfred Hilbig'le birlikte, mafyavari bir tip de gelir, şapkalı, pardesülü, yaşlı, terleyen bir adam mitler dünyasında yaşayan, savaşı sanata benzeten bir kral: Sigfried idili; bir kahramanın trajik ölümüne neşeli bir önoyun. Ren altını: Savaşın "toccata" ve "füg"ü. Fidelio: Kurtuluş motifi.

cy

a

Uzaktan gelen savaş gürültüleri, ara sıra, bir bom­ banın patlama sesi, açık, siyah mekândaki gergin sessizliği bozuyor. Bir piyanist, piyanosunun üze­ rine yığılmış bir biçimde uyuyor, kürk ceketli bir kadın, ileri geri yürüyor. "Gözleri doymuyor" diye bağırıyor. "Dünyada artık bir şeyler gerçekleşme­ li." Ancak, yeni bir patlama sesi, iki kadını, yarı açık kırmızı perdenin önüne koşturuyor. Korkudan donakalmış bir halde, kadite tiyatro koltuklarına oturuyorlar: Gösterimden önce üç kadın oyuncu. Savaş zamanında tiyatro.

pe

Bir tanesi, konuşarak vakit öldürüyor. Buz pateni, sahneye çıkmadan önceki sinirlilik hali, yüksekten uçuşlar- düşüşler, verimlilik ve sanat, devrim: Buz üstünde aşk. 1968 büyük bir yıl -buz pateninde-. "Erkekler başlattılar" diye bağırıyor. "Kadınlar her şeyi, erkeklere bakarak yapmak zorundalar! Evet, erkekler" diye bağırıyor, bomba gürültüsünün ar­ dından. Ansızın, kan üzerine bir söylev, sonra alçak sesle, değerlerin tersyüz olması konusu "fair is toul and foul is fair", kadınlar perdeyi deniyorlar, rollerine geçiş yapıyorlar, ilk cadı sözlerini ezberliyorlar, bir oyunculuk ritüeli uzlaşma sağlıyor, izleyicilerin üzerinde dakikalar boyunca, kaçınılmaz bir doğa gücü gibi bir bombardıman olarak gürleyen savaş­ tan duyulan korkuyu birkaç saniyeliğine unutturu­ yor. Ve sonra o geliyor: Macbeth, sahnenin en arka kö­ şesinde, ışık saçan bir buluttan fırlayarak, sanki ışığın karanlık üzerindeki zaferi gibi, elinde savaş baltasıyla görünüyor. Kana susamış bir cellat. Hâ­ lâ savaşta yaşıyor, piyanisti baltalıyor, havaya darbeler savuruyor, yere hamle yapıyor, eli dur­ mak bilmiyor: Bir ölüm makinesi. Soluk kesen bir sahneye çıkış. Büyük coşku tiyatrosu. Fritz Schediwy, Macbeth rolünde. Buz pateninin öyküsünün, tiyatronun, Macbeth'in

Bu üç bölüm Roberto Ciulli ve Hans Peter Clansen'in sahnelemelerinin sırasını veriyor. Bu sah­ neleme, bir kez daha Duncan'dan alıntı yaparsak, kavga eyleminin çok sesli içiçeliğinin karşısına oyunda oyun düzlemlerinin, estetik araçların ve metinlerin çok sesli bir çeşitliliğini koyuyor. Shakespeare'nin, radikal bir biçimde kısaltılmış met­ ni, yabancı - ine'.'Jen, şiirsel, doğabilimsel, pey­ gamberden- alıntılarla, hemen hemen mitsel bir çağrışım ortamına dönüşüyor. Bu ortamda salt ki­ şiler, arketipik durumlarda şeffaflaşmakla kalmı­ yorlar, tarihin kendisi de görüntüye geliyor ve sa­ dece çeşitli bilinç düzeylerinin sonucu olarak değil, tersine, her türlü aydınlatma düşüncesine dil çıkartıyora benzeyen, kaçınılmaz bir şiddet bağlamı olarak. Macbeth, Malcolm'un kral ilan edilişinden sonra kaçmak istediğinde, sahnedeki kapı kapanıyor. Bu kapı ancak Macbeth'in cadıları ikinci ziyaretinde, ölümsüzlük güvencesi olarak, yanlış anladığı şeyi ellerinde tuttuğunda açılacak. Yani, bu Macbeth'i katil yapmak için bir Lady'ye gerek yok.

Oyun, savaştan gelen ve en önemli, en bütünsel yaşantıyı geride bırakmış olan bir adamı gösteri­ yor. Savaştan başka her şey boş, sönük ve sıkıcı 24


a

geliyor... işte Macbeth'i ve ayrıca izleyicileri de uğraş­ tıran, bu ani sessizlik... Za­ fer kazanarak ölümü aştığı­ na inanan Macbeth, cadıların bir başka dünya­ nın yankısı gibi kendisine aktardıkları ölümsüzlüğü kabul etmiyor. Fritz Sche­ diwy'nin bedensel olarak ilettiği, korkutucu gerçek­ likte bir yaşantı. Schediwy, patalojik bir toplumun devindirici gücünü hayvansal bir vahşilikle sahneye fırla­ tıyor, sahnede dil parçalanı­ yor, çünkü dil bağırsaklar­ dan geliyor ve bağırsaklara hitap ediyor. Mutlak doyum ölüm olsa gerek havası var orada ve bu düşünce insanı ürpertiyor.

pe cy

Macbeth, Schopenhauer'in "Özamaç olarak acı çekme" ana ezgisiyle bir ölüm dan­ sı. Banquo'nun öldürülme­ sinden sonra verilen ziya­ fette doruk noktasına ulaşan bir ölüm dansı. Sah­ ne, valsi andıran bir açılışla başlıyor, izleyicilerin arası­ na uzanıyor, izleyiciler sa­ lon ışığında Macbeth'in sof­ rasına, katili dansa kaldıran Banquo'nun içi boşaltılmış cesedinde şekillenen sanrı­ larına konuk oluyorlar. Sah­ ne, "Danton'un Ölü­ mün"den, Saint Just'ın dünyanın kanla, ilerleme ve savaş içinde değiştirilmesi üzerine yaptığı konuş­ mayla son buluyor.

Oyunun bundan sonrası hemen hemen mekanik olarak ilerliyor. Macbeth, cadılara yaptığı ikinci zi­ yaretten sonra beyaz önlüklü bir doktor olarak or­ taya çıkıyor: Hem hasta hem teşhis koyucu. Not defterine "17.1.1993, kıyamet, zaman geriye işli­ yor" diye yazıyor. Ve Nietzsche, sözünden yarı ya­ rıya dönerek: "Tanrı görünüşte öldü". Macbeth, Macduff tarafından vuruluyor, boynunda taşıdığı haç, kalbine sokuluyor.

Akşamın malzemesi hakkında birçok öykü anlatılabilir, birçok yönde birçok yorum olası. Fakat, göz­ lerimizin önünde öldürüp coşan canavarın iç dona­ nımına duyduğumuz hayranlık, sahnede başka oyuncuların da varlığını nerdeyse unutmamıza yol açıyor. Schediwy'nin bedenselliğinin karşısına he­ men hemen hiçbir şey çıkaramayan kadınlar". Ner­ deyse, elbette ki İskoç derebeylerinin tam da gö­ beğinde bulunuyoruz denilebilecek. Oysa, oyunun üzerinden bir şeyler anlatan bir başka perspektifi düşündürenler, tam da kadınlar. 25


a cy

pe

Dokuz rolü, üç kadın oyuncu oynuyor. Petro von der Beek'i Karin Neuhauser'i ve Veronika Bayer'i, sadece oyunun başında görmekle kalmıyoruz, on­ lar cadılar ve oyunun kişileri olarak tekrar karşı­ mıza çıkıyorlar. Ya da daha doğrusu, kişi frag­ manları olarak. Bu görüntüler: Cadılar, melek, orospu, Macbeth'e yardımcı olan topal bir buz prensesi. Lady Macbeth'i babanın ölümsüz kızı olarak, Kral Duncan'ın çektiği kırmızı elbiseli Sugar Baby'si olarak görüyoruz. Hadım edici katil kadını, yani Veronika Bayer'i Malcolm olarak, kimlikten kimliğe atlayan, erkek olarak kanayan, Macbeth'in karısı olarak vampir dişlerini boynuna geçiren bir kişi olarak görüyoruz. Macbeth'in ida­

mından sonra tüm kişileri bünyesinde sentezleyen bir kişi. Oyunun sonunda Veronika Bayer, açık saçlarıyla sahnede durduğunda, bizi, çok çeşitli bakış açılarını bir arada düşünmeye davet ediyor: Malcolm, gücünü askerlerin elinden alan, Mac­ beth'in galibi. Leonore/Fidelio, zindan duvarlarını açabilen yapay bir kişilik, azgınlığı, vahşiliği ve her şeyden önce ölüm sayesinde bilgi sahibi olan yaşlı cadı Hekate. Elbette, bize daha iyi bir dünya görüntüsü sunmak oyunun niyeti değildi, fakat en azından, birçok kırıntıdan, daha bilinçli, daha es­ nek insanları düşlememizi ve Macbeth'in monoiitini ölen bir türün örneği olarak düşünmemizi sağ­ layan bir potansiyel var.

MACBETH Yazan: William SHAKESPEARE Yöneten: Roberto CIULLI, Hans Peter CLAHSEN Sahne - Giysi Tasarımı: Gralf-Edzard HABBEN Işık Tasarımı: Hartmut LITZINGER Oynayanlar: Veronika BAYER. Petra von der BEEK, Karin NEUHÂUSER, Manfred HILBIG, Fritz SCHEDIWY, Volker ROOS, Ludwig HOLLBURG, Klaus HERZOG


yaşamın anlamı tiyatroysa... ALMANYA • THEATER AN DER RUHR • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ

pe cy

a

nın yanında, düğün ve benzeri toplantıların yapıldığı bir yere dönüşmüştür. Önemli olan, ya­ pılan işin para getirmesidir. 4. Bu akşam, alışılmışın dışında bir akşam olsa gerektir. Her za­ mankinden farklı bir şey vardır. 5. Burada yıllardır buluşan in­ sanlar, ilk kez yeniden, gündelik şeylere yer vermeyen bir dünya kurmayı başarırlar. 6. Zengin bir Türk gelir ve bu ti­ yatronun taşlarını teker teker söküp gemiye yükleyeceğini, İz­ mir'e götürüp oraya kuracağını iddia eder. 7. Oyuncuların elinden, hayatı var edebilecekleri tek yer olan ti­ yatro da alınmaktadır. Zengin Türk, inşaatçılar gelmeden, son bir vedalaşma için oyun­ cuları bir sonraki akşam tiyatroya çağırır. *** Ertesi akşam zengin Türk, oyuncularla teker teker bir araya gelmektedir. Oyuncular bir değişim geçirmiştir. Oyuncularla buluşması, yabancının da davranışlarını de­ ğiştirmeye başlar. İçindeki boşluk ve aldırmazlık duygu­ su, yerini, oyuncuların duygularını paylaşmaya bırakır, çünkü yaşamla yeniden buluşmuş, koklamayı, tat almayı ve dokunmayı yeniden öğrenmiştir.

Carlo Goldoni'nin motiflerinden hareketle 1. On yıldır tiyatrolar kapalıdır. Toplum, tiyatro sanatını, vazgeçilebilir bir şey olarak görmüştür. 2. Oyuncular, halen eski yaşamlarının mekânına gelmek­ te ve bu mekânı, o günlerin kokusunu, sesini, duygusu­ nu yeniden kazanmaya çalışmaktadırlar geçmişte kalan canlılığı ve" an"ı. Bu arada, başka işlerde çalışmaktadır­ lar. 3. Bir Türk'ün eline geçmiş olan tiyatro, bugün farklı bir tarzda kullanılmaktadır. Burası, bir anılar mekânı olma­

TEATRO

COMICO

Carlo Goldoni'nin Motiflerinden Esintiler Yöneten: Roberto CJULLI Sahne-Giysi Tasarımı: Gralf-Edzard HABBEN Işık Tasarımı: Hartmut LITZINGER Oynayanlar: Peter KREMER, Ferhade FEQI, Ludwig HOLLBURG, Karin NEUHÂUSER, Petro von der BEEK, David HEVIA, Maria NEUMAIMIM, Klaus HERZOG, Simone THOMA 27


bernarda alba'nın çöldeki çadırı Nicole DÜSBERG - Çev. Mustafa TÜZEL • ALMANYA • THEATER AN DER RUHR • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ • Mülheim Kent Salonu'nun sahnesindeki oyuncuların Türk­ çe konuşuyor olmaları, seyredeni sadece başlangıçta te­ dirgin ediyor, İnsan bir şey anlamadığını hemen unutuveriyor, çünkü her şeyi zaten anlıyor.

a

Mülheim'daki Theater an der Ruhr'un yönetmeni Roberto Ciulli, Garcia Lorca'nın Bernarda Alba'nın Evi oyununun sahnelenmesini, Türk kadın yönetmen Müge Gürman ve Türkiye Devlet Tiyatrosu'nun oyuncularıyla birlikte ger­ çekleştirdi.

dılar ve bir erkekler trajedisine dönüştürdüler. Garcia Lorca'da Bernarda Alba, iktidar düşkünü Endülüslü bir kadın çiftçidir. Kocasının ölümünden sonra, beş kızını sekiz yıl­ lık bir matem için eve kilitler. Ulaşılabilir uzaklıktaki tek er­ kek olan bir çiftçi oğlu, düşüncelerini meşgul eder. Buna karşılık, Roberto Ciulli ve Müge Gürman'ın Bernar­ da Alba'sı, Kuzey Afrika çölünde Araplar tarafından kuşa­ tılan bir lejyonerler grubunun, iktidar düşkünü şefidir. Adamlar, parçalanmış çöl çadırının içinde, Garcia Lor­ ca'nın kadınlarınınkine benzer bir durum içindedirler. Öz­ gürlükleri ellerinden alınmış ve dış dünyadan yalıtılmışlar-

pe

cy

Alman-Türk yönetmen ikilisi, "ispanyol Köylerindeki Ka­ dınlar Trajedisi'ni (oyunun alt başlığı), Afrika çölüne taşı­

28


cy a

pe

dır. Düşman kampından genç bir Arap düşüncelerini sü­ rekli meşgul etmektedir. Yazınsal örnekte olduğu gibi, bir yaşanmamış yaşam trajedisi gelişir.

Tüm adamlar, genç Arabın özlemi içinde kendilerini yiyip bitirirler. Herkes sırrını birbirine açıklar ve buna öfkeli kö­ tülüklerini eklerler. Şefleri de adamları kadar cinsel arzu­ larına kapılmıştır, (İktidar tutkusu ve koruma arasındaki gelgiti başaran Nihat İleri). Şef onları disipline etmeyi kendi vazifesi olarak görür. Adamları adeta delirecek hale geldiklerinde, emirerine onları dövme emri verir ( Ve Ah­ met Mümtaz Taylan, yüzünde bir mutluluk ifadesiyle iş­ kence eder.) Ciulli'nin ve Gürman'ın yönetimi, kadın olmakla erkek ol­

BERNARDA

mak arasındaki sınırları belirsizleştiriyor. Aynı zamanda oyunu sallantıda bırakıyor. Erkekler, kadın olma kuruntu­ larında, aynı zamanda hem trajik hem de komikler. Ciulli, Mülheim'daki Theater an der Ruhr'un kuruluşun­ dan bu yana, sürekli olarak, çeşitli kültürler arasında kar­ şılıklı bir anlayıştan yana oldu. 199-1 yılında Çingene tiyat­ rosu Palipe'yi, bağımsız bir grup olarak tiyatrosuna bağladı. Ve uzun zamandır, Türkçe konuşan bir tiyatroyu da kendi çatısı altında çalıştırma düşüncesindeydi. Şimdi sahnelenen bu ilk Alman-Türk ortak yapımının amacı, Al­ manya'da islâm kültürüne karşı beslenen "kaba önyargıla­ rı" ortadan kaldırmak. Oyun, Köln'de, Leverkusen'de ve Türkiye'de de izlenebilecek.

ALBA'NIN

EVİ

Yazan: Federico Garcia LORCA Yöneten: Roberto CİULLİ, Müge GÜRMAIM Sahne - Giysi Tasarımı: Gralf-Edzard HABBEN Işık: Zeynel IŞIK, Hartmut LİTZINGER Oynayanlar: Nihat İLERİ, Serhat NALBANTOĞLU, Cem EMLİLER, Cevdet ARICILAR, Ali Ersin YENAR Mahir GÜNŞIRAY, İstar GÖKSEVEN, Ahmet M. TAYLAN 29


iki dev oyun bir arada TEATRUL NATIONAL CRAIOVA • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ • rete sahneye Çavuşesku'yu fazlasıyla çağrıştıran bir ka­ rakter çıkarıyor. Übü ile Macbeth'in "bir arada görülmeleri oyunu trajediden çok kome­ diye dönüştürüyor." Purcare­ te bu gösteriyi "aslında bir şaka" olarak tanımlıyor; Çavuşesku bağlantısını ise "Bunlar Shakespeare ya da Jarry'nin kurdukları bağlantı­ lardır" diye "açıklıyor". Sahne kenarında duran ve sürekli olarak olayların yoru­ munu yapan iki sunucu sah­ nede olup bitenlerin gerçek olmadığını söylüyorlar; ancak oyunun sonunda diğer karak­ terler tarafından öldürülmele­ ri, anlatılanların bir fantezi olmadığını, fantezilerin de gerçekleşebileceğine dikkati çekiyor. Oyunun Romanya'da çeşitli kesimlerden aldığı fark­ lı eleştirilerin kaynağı, Purcarete'nin "Oyunda yal­ nızca o dönemi görmek belki de Romen eleştirmen­ lerin en büyük takıntısı" ifadesine karşın, herhalde uzun yıllar boyunca ailesi ve "Securitate" ile birlikte "sosyalizm" adını verdiği bürokratik bir diktatörlüğü sürdüren Çavuşesku'nun etkileri olsa gerek. 0

pe cy

a

• ROMANYA

Romanya, 6. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne Krayova Devlet Tiyatrosu'nun sahnelediği Kral Übü ile Macbeth'den Sahneler adlı oyunla katılı­ yor. Alfred Jarry ve Wİlliam Shakespeare'in ünlü yapıt­ ları Silviu Purcarete tarafından uyarlanmış ve sah­ neye konulmuş. "Jarry'nin Übüsü bizleri güldürebilen, bazen çocuk, bazen de bir palyaço gibi görünen bir karakter" olarak tanımlanırken, Purca­

KRAL ÜBU İLE M A C B E T H ' D E N S A H N E L E R Alfred JARRY ile William SHAKESPEARE'nin Yapıtlarından Uyarlama Çeviren: Romulus VULPESCU, lon VINEA Uyarlayan-Yöneten: Siiviu PURCARETE Sahne ve Giysi Tasarımı: Siiviu PURCARETE Işık: Vadim LEVINSKI 30


a

cy

pe


p

c e

a y


p

c e

a y


a

pe cy


cy a

pe


yazıldı ve yaşandı; fedra Hayati ASILYAZICI • RUSYA • TAGANKA TİYATROSU • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ • Moskova Sanat Tiyatrosu'ndan seçtiği bir yıldızlar toplu luğu olan Sovremennik Çağdaş Tiyatrosu. Yuri Lyubi mov, Taganka'yı kurduğu yıl, John Reed'in Dünyayı Sarsan On Gün adlı belgesel yapıtı oyunlaştırıldı ve oy nadı. 1917 Rus Ekim Devrimi'ni anlatan bu ilginç yapıtla olağanüstü bir başarı sağlandı. Ardından Bertol Brecht'in Sezuan'ın İyi İnsanını sahneye koyan Yuri Lyubimov, çok genç sanatçılardan oluşan toplulukla büyük başarılar elde etti. Lyubimov, özellikle yönetmen olarak hep öndedir. Takım oyunculuğunu yeğlemesine karşın, yönetmenlik çizgisi ve yorumuyla çağdaş tiyatro­ da, 1960 sonrası Sovyet-Rus Tiyatrosu'nda yeni bir so­ luk oldu. Lyubimov, sentetik tiyatro dediğimiz eylem (ak­ siyon), ses ve görüntünün birbirinin içinde eridiği tiyatro biçimini gerçekleştirmiştir. Moliere'in Tartuffe'ünder sonra, Taganka Tiyatrosu'nun genç sanatçılarının büyük çoğunluğu birer "yıldız"dılar. Takım oyunculuğuyla Lyu­ bimov, çok öznel bir tiyatro yaratmıştı. Bununla birlikte Lyubimov, bir bunalıma girdi, baskılara ve kimi oyunla­ rın sansürüne fazla dayanamadı. Önce İsrail'e, sonra Batı'ya, İtalya ve İngiltere'ye gitti. Batı'da büyük ilgi ve des­ tek gördü; ancak Rus oyunlarını sahnelemesine karşın beklenen başarıya ulaşamadı. ABD'ye geçti, orada da bunalımdan kurtulamadı. Beş yıllık aradan sonra Gorbaçov döneminde ülkesine dönmesi için çağrıda bulunul­ du. Gorbaçov, sanata ve sanatçılara çok değer veriyor­ du. K.P. Genel Sekreteri olduktan sonra 1989'da, Lyubimov'un öğrencisi, daha sonra da tiyatroda yardım­ cısı olan ünlü oyuncu Nikolai Gubenko'yu Kültür Bakanlığı'na atadı. Tüm tiyatro çalışanları, 1984'te vatandaşlık­ tan çıkarılan Yuri Lyubimov'un yeniden Taganka Tiyatrosu'nun başına geçmesini istiyorlardı. Bu kolay değildi ancak yurda dönmesine izin verildi. Yurtdışına gitmeden önce Puşkin'in ünlü Boris Godunov adlı yapıtı­ nı sahnelemek istemiş ama sansür edilmişti. 1988'de ül­ kesine döndü ve yarım kalan Boris Godunov çalışmasını

pe cy

a

Ülkemize gelecek topluluklara Rusya'dan, Moskova'nın dünyaca ünlü Taganka Tiyatrosu da katılıyor: "Taganka Tiyatrosu-Tiyatro A". Büyük bir topluluk olan Taganka, kendi içinde yeni bir yapılanmaya geçti. Tiyatro A, bu ku­ ruma bağlı, değişik oyunlar üretiyor, çeşitli tiyatro festi­ vallerine katılıyor. 1964 yılında Yuri Lyubimov, genç oyunculardan oluşan bir tiyatro kurdu. Daha doğrusu, Stalin'in ölümünden sonra iki yeni tiyatro topluluğu ku­ ruldu Moskova'da. Bunlardan biri Yuri Lyubimov'un yö­ netimindeki Taganka Tiyatrosu, diğeri Oleg Yefremov'un

36


amamladı ancak bu oyun beklenen başarıyı sağlayamalı. yubimov'un yurtdışına gitmesinden sonra, Kültür Baanlığı görevini alana dek Taganka'nın yönetmeni Guıenko'ydu. Sonra Çehov ve Gorki yorumcusu olarak büük bir usta olan Anatoli Efros, Taganka Tiyatrosu'nda Genel Sanat Yönetmenliği'ne getirildi. Çok duyarlı, buna ;arşın ağırbaşlılığıyla tanınan Efros, Taganka Tiyatrosu çalışanlarınca sevilmedi; bu da Efros'u huzursuz etti. Bula karşın, bu toplulukta sahneye koyduğu Gorki'nin Ayaktakımı Arasında, Çehov'un Vişne Bahçesi oyunlaında ve başka çağdaş oyunlarda büyük başarılar elde eden Anatoli Efros, Ocak 1987'de yaşamını yitirdi. ALLA DEMİDOVA

pe

cy a

I964'ten bu yana, yani kuruluşuyla birlikte Taganka Ti­ yatrosu'nda görev alan Alla Demidova, Yuri Lyubimov ve Anatoli Efros'un bellibaşlı büyük yapımlarında sürekli başroller oynadı. Demidova'yı tüm önemli oyunlarında gördüğümü söyleyebilirim. Rusya'nın en seçkin sahne sanatçılarından biridir. 1967-68'lerde gördüğüm oyunla'indan sonra, 1986 sonlarında, Vişne Bahçesi ve Ayak­ takımı Arasında oyunlarıyla, belgesel bir Rus oyununda izledim Alla Demidova'yı, Varşova'daki Uluslararası Ti­ yatro Festivali'nde. Her üç oyunu da Anatoli Efros sah­ nelemiş, Alla Demidova da başrolleri oynamıştı; Varşova Festivali'nin en güçlü ve görkemli oyuncusuydu. Vişne Bahçesi, o yıl tüm Varşovalıların gözdesi olmuştu. Alla Demidova da, bu görkemli festivalin doruktaki yıldızıydı.

Demidova'nın 6. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festiva­ li'nin de eksen sanatçısı olacağına inanıyorum. 1967'lerden beri izlemekte olduğum Alla Demidova, bu kez, Marina ivanovna Tsvetayeva'nın Fedra (Phaidra) adlı oyununda "Fedra" rolünü oynayacak. A. Demidova, sinema ve tiyatro dallarında ünlü bir sanatçı olmakla bir­ likte, bir başka yönü de öğretim üyeliği; oyunculuk tek­ niği üstüne kitaplarıyla tanınıyor. Moskova Üniversitesi

Yönetmenlik Yüksek Okulu'nda öğretim üyesi. Yıllarca yasaklı bir ozanın Fedra adlı tragedya türü oyu­ nunda izleyeceğimiz Alla Demidova'nın çağdaş Rus Ti­ yatrosu'nda kendine özgü bir yeri var. Ruhsal durumla­ rın dışa yansımalarında çizdiği kompozisyonlarla olağanüstü bir oyuncudur Demidova. Ruhsal betimleme­ lerinde, bir Çehov, bir Dostoyevski örneği, insan yüreği­ nin gizli yerlerini sahneye yansıtmakta gerçekten eşsiz­ dir. Bu yönünü açıklamak isteyişimin nedeni, A. Demidova'nın büyük sanatçılığını Fedra'da izlerken gö­ receklerimizi anlatmak içindir.

FEDRA

Yazan: Marina TSVETAYEVA Yöneten: Roman VIKTYUK Sahne Tasarımı: Viladimir BOER Işık: Oleg GORDEEV, Sergei TİMCHENKO Müzik: Edison DENİSOV Ses Efektleri: Lydya TİTOVA Oynayanlar: Alla DEMİDOVA, Dîmitry PEVSOV, Aleksey ZERBRYAKOV, Aleksandr YATSKO 37


insan... THEATR EKSPRESJI • 6. ULUSLARARASI İSTANRUL TİYATRO FESTİVALİ • (rock) ile Bach, Mozart gibi klasik bestecilerin eserlerini kullanıyo­ rum. • Çalışma stilinizi anlatır mısı­ nız? Bütün çalışmalarımız grubun ka­ tıldığı provalarda çıkıyor. Ben provalara gösterilerden daha çok değer veririm. Ve provalarda sa­ natçıyla direkt teması ve sanatçı­ nın vücudunun sahnedeki olası değişik pozisyonlarını onlarla bir­ likte çıkartmayı önemsiyorum. • Zun'üa işlenen ana tema ne­ dir? Zun'un ana teması insanoğlunun doğası ile kültür arasındaki çatış­ ma. Doğdumuzda var olan o do­ ğallığımız, öğrenmekle, edindiği­ miz kültürle değişiyor, kirleniyor. Bu doğallıkta yer alanlar ise algılar, duygular ve tutku; hepsi kirleniyor. Gösterinin adı da o nedenle bu üç keli­ menin (Zmysly - Uczucia - Namietonsci) başharflerinden oluşuyor. Öğrenmeye, bilmeye başladığımız andan itiba­ ren masumiyetimizi de yitiriyoruz, "kültürel" oluyoruz. Edindiğimiz bilgiler bizi bağımlılıkların, sistemlerin, şart­ ların dünyasıyla tanıştırıyor. Kendi özdoğamız yitiyor. • Uluslararası festivallere ilişkin ne düşünüyorsu­ nuz? Uluslararası festivallerin, yeni tiyatroların taze fikirler sunmalarına, yeni biçimler oluşturmalarına ve bir araya gelmelerine iyi bir olanak sağladığına inanıyorum. Tek dezavantajı ise organizatörlere ekonomik problemler ge­ tirmesi olabilir.

pe cy

a

• POLONYA

Bu yıl Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde izleyece­ ğimiz ilginç gösterilerden biri de Polonya'dan geliyor. Theatr Ekspresji'nin sunacağı bu gösteri bir Dans Tiyat­ rosu örneği: Zun. Oyunun yönetmeni Wojciech Misiuro ile yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz. • Sayın Misiuro, bize grubunuzu tanıtır mısınız? Theatr Ekspresji'yi 1987 yılında Tri-City'de kurduk, ilk günden bu yana amacımız atletik dinamizmleri ile pandomim, bale, tiyatro gibi sanat dallarından yararlanarak özgün bir dil yaratmak. Sözün sınırlarında kalmayıp dan­ sın bitmez anlatım gücünden yararlanıyoruz. Bazı eleştir­ menler bunu postmodern bir yaklaşım olarak niteliyor­ lar, ben bitmeyen araştırma diyorum. Repertuarımızdaki tüm gösterileri ben oluşturuyorum ve modern müzik

ZUN

Sahneleyen ve Koreografı: Woyciech MİSİURO Sahne Tasarımı: Barbara HANICKA Müzik Kolajı: GEIINSBOROUGH Işık: Marek MROCZKOWSKI Oynayanlar: Krzystof BALINSKI, Anderzej CHORAB, Krzysztof DZIEMASZKIEWICZ, Bozena ELTERMANN, Wojciech MİSİURO, Wojciech OSOWSKI, Jarosiavva POZORSKA, AleksandraTRYTKO, Zenon ZWIRSKI 36


a

pe cy


türkmen soluğu • TÜRKMENİSTAN

6. U L U S L A R A R A S I İ S T A N B U L TİYATRO FESTİVALİ

pe cy a

nov'un aynı adlı öyküsünde uyarlanan Can ile Kanada'da Quebec Uluslararası Tiyatro Festivali Ödülü'nü alan toplu luğun adı Can olarak kaldı.

Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin "Bir Ülke Bir Tiyatro" bölümünde oynanacak olan Oğuz Han oyunu, Aşkabat Devlet Can Tiyatrosu tarafından ser­ gileniyor. Can Tiyatrosu 1988 yılında, Devlet Tiyatrosu'nun bir birimi olarak Türkmenistan Devlet Sanatçısı, oyuncu ve yönetmen Kakacan Aşirov tarafından kuruldu, İlk temsilleri olan, çağdaş Rus yazarı Andrey Plato-

Deli Dumrul, Oğuzların Oyun ları, Oğuz Han gibi oyunların da, topluluğun "Geleneksel Türkmen anlatım motiflerin den yola çıkarak evrensel söy leme ulaşma ve tüm bu teme yapıyı çağdaş bir tiyatro diliy le sergileme" hedefi kendin ortaya koymaktadır.

Moskova Sçepkin Tiyatro Yük sek Okulu'nu bitiren ve Maya kovski Tiyatrosu'nda staj ya pan Can Tiyatrosu Gene Sanat Yönetmeni Aşirov, "Kuşaktan kuşağa aktarılan mitlerin -bilgeliğin- belli bir estetik içinde yeniden başka soluklarla yaşatılması tiyatronun birinci işlevi"dir anlayışını belirterek, "Sah­ nede dekoru, ışığı, müziği ve diğer görsel malzemele­ ri anlatımdaki düzeyi yükseltmek için kullanırım" di­ yor. Oğuz Han, hem seyirlik ve köklü bir kültürün sahneye yansıtılması yönüyle hem de dünya görüşü yönüyle bütünlüklü bir tiyatro örneği. ©

OĞUZ HAN Yazan ve Yöneten: Kakacan AŞİROV Sahneye Uyarlama: Başim KARACA Besteci: Bayram HUDAYNAZAR Ses Düzeni: Hakberdi ORAZBERDI Işık: Seydılla ŞAGULİ Oyuncular: M. BEKKİ- G. AŞİR, N. GURBAN, Ç. BERDİ, A. GURBAN, A. MERGEN, H. DURDI, M. HIDIR, M. DURDI, C. KULI, N. BERDİ, Z. KADİR, A. AŞİR, D. HATAM, A.ı ORAZ, K. AŞİROV 40


a

pe cy


özgürlüğe yakılan coşkulu bir ağıt Musa AYDOĞAN

• AST • 6. U L U S L A R A R A S I İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ • cek önemli bir sınavdır; ya faşizm ya da demokrasi egemen olacaktır dünyaya. Nitekim değişik ülkelerdeki devrimci, de mokrat, aydın vb. antifaşist güçlerin oluşturduğu "Uluslara rası Gönüllü Tugaylarla, Hitler ve Mussolini'yi İspanya'yı sürükleyen de budur. Ancak başta İngiltere ve Fransa ol mak üzere, Batılı birçok hükümet aymazlık uykusuna yat mışcasına bu tehlikeyi göremez ya da görmek istemez ve dünyamız da bilinen yazgısına doğru doludizgin yol alır. Bu yüzden, sanatın her dalında, sayısız yapıtlarda ölümsüz leştirildi demokrasi kahramanları; tarihin tozlu sayfaları ara sında yitip gitmedi İspanya İç Savaşı. Jose Sanchis Sinis terra' nın yazdığı A y , Carmela! da bunlardan biri. Carlo: Saura'nın ayrıca filmini de yaptığı bu oyun, sadece savaşçı

cy a

Özgürlük bir tutku, insanı insan yapan en önemli değerler­ den biridir. İnsanlık tarihi de bir yerde özgürlük savaşları tarihidir. Çünkü zincirlerin kırılıp tutsaklığın yok edildiği onurlu başkaldırı; iyiye, doğruya ve güzele yönelik soylu bir kavgadır bu. Çoğu kez kanlı bir biçimde bastırılıp zafer ertelense bile, hiçbir zaman söndürülemez bu meşale. Nitekim yüzyıllardır ulusların ve halkların verdiği, vermekte olduğu mücadele bunun en güzel örneğidir. Bu örneklerden biri de İspanya iç Savaşı'dır.

pe

Alman ve İtalyan faşistlerinin desteğiyle Falanjistlerin Cum­ huriyeti devirerek kanlı bir biçimde iktidara geldiği bu sa­ vaşın boyutları biraz daha farklıdır yine de. Çünkü bu savaş, salt İspanya halkının değil, dünyanın da yazgısını belirleye-


ra değil, özgürlüğe ve "insan"a a yakılan bir Türkü; hem ağlatan hem de coşturan.

pe

cy a

yapıtı bu denli çarpıcı kılan ne? ölümcül bir özgürlük tutkusu nU? Hayır. Çünkü ne Carmela, e de arkadaşı Paulino; saflarını belirlemiş, elde silah, Falanjistler'e karşı Cumhuriyetçiler'in anında yer alan lar özgürlük savaşçısı değil; aç kalmamak için köy kasaba dolaşan, büyük iddiası ve beklentisi olmayan, kendi halinde sıradan varyete sanatçıları. Franco'ya destek için gelen italyan askerlerinin işgali altındaki Belçite'ye bilmeyerek girmeleri ve bunu izleyen olaylar şanssızlık ya da kötü bir rastlantı yalnızca. Çünkü Paulino; korkuya kapılıp, yaşam güvencelerini sağlamak için sanatçı olduklarını kanıtlamak amacıyla gösteri yapmaya yeltenmese, sorguya çekilip bırakılacaklardı büyük bir olasılıkla. Ya da İtalyan Teğmen, ertesi sabah kurşuna dizilecek olan tutsaklara zorla varyete gözlettirmek gibi sadist duygulara kapılmasaydı, gösterilerini bitirip gideceklerdi ertesi gün. Daha da ötesi, çaresizliğe sı­ ­ınıp "Çok üzülüyoruz ama elimizden ne gelir" diye sıyrıla­ bilirlerdi; tıpkı Paul gibi. Ama hiç de öyle olmaz. Tabii, bunda olaylardan çok Carmela'nın kişiliğidir belirleyici olan. Çünkü o, Paulino:dan farklı bir yapıya sahip; saflığın, duyarlılığın, temizliğin; kısaca yitirilmemiş insani değerlerin simgesidir Carmela. Nitekim faşistlerin sadist zevklerine araç olmak bir yana; tutuklularla birlikte tavır alır onlara

AY

karşı. Pasif birtavırmış gibi algılanmasına karşın, etkisi bü­

yük olur. Birlikte söyledikleri şarkı bomba gibi patlar. Fa­ şistler, değil sadist zevklerini tatmin etmek, zaferlerinin ta­ dına bile varamazlar. Ve aşağılanmış insanlara özgü davranışla büyük bir panik ve öfke içinde silahlarına sarılır­ lar. Tutuklular ise; bedenen esir düşmelerine karşın, düşün­

sel olarak teslim olmamanın zaferini kutlayarak onurluca gi­ derler ölüme. Zaten ölüm onların kaçınılmaz yazgısıdır; önemli olan kalanlara bir şeyler bırakabilmektir. Oysa Car­ mela'nın seçeneği vardı; ama kişiliğinin yanı sıra kadın ol­ ması nedeniyle de ölümden kaçamaz o. Tıpkı bir tragedya kahramanı gibi, seçenekleri seçeneksizliğe dönüşmek zo­ rundadır. Nitekim bir anne sevgili sıcaklığıyla sarılır tutuk­ lulara. Ağıdı, salt İspanyol kadınlarının değil, dünyanın dört bir yanındaki kadınların; çocuklarmın-sevgililerinin başları­ na gelenleri bilmeyen, ama hisseden annelerin-sevgililerin

yitirdiklerinin ardından yaktıkları ağıttır.

CARMELA!

Yazan: Jose Sanchis SINISTERRA Çeviren: Yalçın BAYKUL Reji: Rutkay AZİZ Dans: Gülüm PEKCAN Işık: Osman TOSUN Ses Düzeni: Bora BALCI Oynayanlar: Aslı ÖNGÖREN, Altan ERKEKLİ 43


bir oyun nasıl doğdu! Hakan ALTINER İSTANBUL BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROLARI • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ varmadan, "Cadde-i Kebir" boyunca bir yandan yü­ rünüp bir yandan okunan ilk sayfalar. Yüreğimde bir sevinç çığlığı, beynimde ilk heyecanlar: "Hemen tiyatroya gitmeli. Gencay Hanım'ın bu tekstten ha­ beri var mı acaba?" Yaz rehaveti içindeki tiyatroya varınca, o çatı altın­ daki en "işe yarar, iş yapar" insanlardan biriyle kar­ şılaşıyorum; Füsun Akatlı ile. Füsun hemen yanıtlı­ yor sorumu: "Evet, teksti biliyorum, Engin Uludağ getirdi. Repertuar Kurulu'na da o önerecek!"

a

Aylık magazin dergilerinden birinin ilginç bir "anket köşesi" var. Her ay altı-yedi kişiye, asla vazgeçeme­ yecekleri "değerler"i soruyorlar. Bölümün başlığı da matrak: "İlle del". Bu köşeyi ve "ille de"yi içeren ya­ nıtları okuyunca kendi "jilelerimi düşündüm bir an. Hemen dilimin ucuna geliverenler arasında hem "ti­ yatro" var hem de "İstanbul". Ve birden, İstanbul'un Gözleri Mahmuru çalışmış olmaktan duyduğum büyük keyfin gizini buldum. Vazgeçemediğim iki "sevgili" ile aynı işte buluşmuşum: "Tiyatro" ve "is­ tanbul" ile.

cy

Ondan sonraki günlerde, Kurum'un çarkları alışıl­ mış biçimde dönüyor; kurullar, tartışmalar, kararlar derken zaman akıp gidiyor ve ben sık sık bu oyunu düşünüyor, bu oyunun dünyasını kuruyorum kendi­ me göre.

pe

Melisa Gürpınar'ın oyun metni "Eski Zaman-Yeni Hayat", İstanbul'un göbeğinde, Beyoğlu'nda, bir ki­ tapçı rafında yakaladı beni. Daha o anda, bir dizi çağrışım: "İstanbul'un Gözleri Mahmur" adlı şiiröykü kitabının yazarı bu... Peki, oyun yazmış mıydı daha önce?.. Hayır, sanmıyorum. Aslında her şiiri bir "oyun" tadında değil miydi zaten?.. Sakın bu da istanbul'u, o sevgili, güzel İstanbul'u anlatan bir oyun olmasın? Olur mu olur! Ve daha Taksim'e

44

Oyunun repertuara alınıp alınmayacağı, alınsa da kimin sahneye koyacağı henüz belli değil ama ben kendimce, "Bir İstanbul Oyunu" kozasını örmekte­ yim. Kitaplıktan, yıllardır tutkuyla biriktirilen İstan­ bul üzerine kitaplar, yazılar, resimler bir bir çıkıyor masanın üzerine. İstanbul'un her köşesine heykeli dikilse bile hizmeti ödenemez bir büyük insanın, Çelik Gülersoy'un, her biri ayrı bir duyarlılı­ ğı çağrıştıran kitaplarını kim bi­ lir kaçıncı kez okuyorum. Fikret Adil ile Asmalı Mescid'e giriyor, Garden Bar Geceleri'ni paylaşı­ yorum. Salâh Birsel, "ah-vah"lar arasında Beyoğlu'nu gezdiriyor bir kez daha ve kulağımda hep Melisa Gürpınar'ın dizeleri: "İs­ tanbul'un evleri vardı/Yongadan/ kül oldu/İstanbul'un insanları vardı/Sevdaları gül kokulu."


sonra, sıcak bir Ağustos öğlesinde bir telefon, Gencay Hanım bir görev müjdeliyor: "Siz sahneye kayacaksınız, hadi bakalım!" Ben, gerçekten de "hadi bakalım!" İlk önce, oyunun eksenindeki bir rolün, "Anlatıcı" rolünün Hümeyra'ya verilmesi konusunda onay alıyor ve Bodrum'da denizin ortasında bir teknenin telsizinden buluyorum ilk oyuncumu. Bin türlü cızırtı, elli çeşit planlama arasında birbirimizi duymaya çabalıyoruz: Hümeyra, ne zaman dönüyorsun İstanbul'a?" "Yirmi gün sonra". "Sana rol çıktı!" "Sahi mi? Hangi oyun?" "Bir İstanbul Oyunu." "Kim koyuyor sahneye?" "Ben". "Tamam, yarın dönüyorum. Yarın akşam buluşalım!"

cy a

Yarın akşam"ki buluşmada teksti bir solukta okuyan Hümeyra, benim oyunu sahnede nasıl görmek istediğimi saatlerce sabırla dinliyor ve birkaç "buzlu beyaz şarap" bardağı sonrasında en haklı soruyu soruyor: "Senin anlattıkların tekste oranla bambaşka şeyler. Sen deli misin Allah aşkına? Nasıl yapacaksın bunları?"

bu uğraşa azimle adamış olanlar da. Sonra "büyük roller"e geliyor sıra. Karşıdan bakınca, sadece "An­ latıcı" ile "Büyük Hanım" başrol gibi görünüyor. Bir "Beybaba" rolü var ki, yardımcı rol gibi duruyor, ama ancak eski İstanbul kültürünü bilen, onu bir yaşama biçimi olarak benimsemiş ve çok usta bir aktörün elinde gerçek değerini bulabilir. Yoksa ti­ yatroda her oyunda ancak "arkadan geçen sekizinci süvari"yi oynayabilen bir aktör kopyasının elinde yi­ tip gitme tehlikesi çok büyük. Neyse ki, korktuğu­ muz olmuyor ve tiyatro dünyasının en büyüklerin­ den biri, Toron Karacaoğlu, büyük bir incelikle kabul ediyor rolü. "Büyük Hanım" için Ayla Algan tek aday. Serra Yılmaz hanidir birlikte çalışmayı is­ tediğim önemli bir kompozisyon ustası. Berrin Koper ile taa konservatuvardan bu yana hem iyi anla­ şıyor hem de iyi çalışıyoruz. Mehmet Gürhan, boşa geçmiş yıllarının hüznünü zerafetle taşıyan bir İs­ tanbul beyefendisi için ideal. Metin Çoban da tam bir "Baytar Bey".

pe

Bunların nasıl yapıldığını" o geceden sonraki dört şey boyunca en yakından gören de yine Hümeyra oluyor. Tekst, yazarın onayı ve Füsun Akatlı'nın yorulmak bilmez çabalarıyla, oyun metni, kendi kardeşi olan o şiir-öykü kitabıyla birleşiyor ve onun şiir­ lerinden hem şarkı sözlerini, hem de adını alıyor. İstanbul'un Gözleri Mahmur.

Tekst kendi yolunda ilerlerken, işin kaderini belirlenecek en önemli kavşağa geliyoruz: Oyuncu seçimi, öncelikle, tekstte var olmayan bir "koro" oluşturuyoruz, zaman zaman oynayacak, zaman zaman şarkı söyleyecek bir koro. Tiyatronun gençlerinden bu neşe en yatkın olanları seçiyoruz. Aralarında bu mesleğe bu oyunla başlayacak olanlar da var, yıllarını

Kafasındaki kadroyu nerede ise yüzde yüz gerçek­ leştirmek çok az yönetmene "nasip olur". Ben bu şansla yola çıktım ve aylar boyu o kişilerle aynı ka­ deri paylaşırken, ilk seçimde hiç yanılmamış oldu­ ğumu tekrar tekrar sevinçle fark ettim. Kasım'ın son gecesi açtı perdesini İstanbul'un Gözleri Mah­ mur ve ilk gecesinden başlayarak seyircisiyle "eski İstanbul soyluluğunun ortak paydasında" buluştuk. Sevildi, alkışlandı, ödüller aldı ve şimdi de öyküsü­ nü anlattığı kentin tiyatro festivalinde tekrar perde­ sini açıyor. İstanbul'un Gözleri Mahmur'un doğuşunun öyküsü böyle. Bin bir emekle "doğan çocuk" ise sahnede, herkesin gözü önünde artık. Öyleyse, "Al Gözüm Seyreyle"!

İSTANBUL'UN GÖZLERİ MAHMUR

Yazan: Melisa Gürpınar Yöneten: Hakan Altıner Müzik: Esin Engin Oynayanlar: Hümeyra, Ayla Algan, Toron Karacaoğlu, Serra Yılmaz, Berrin Koper, Mehmet Gürhan, Metin Çoban, Zeynep Irgat, Derya Kurtuluş, Aziz Sarvan, Burteçin Zoga, Şenay Saçbüker, Melahat Abbasova, Sevinç Erbulak, Tahir Tahiroğlu, Cem Uras, Murat Üçkardeşler, Hüseyin Karabağ, Cem Karakaya, Eftal Gülbudak, Seden Edgü

45


bir gusto örneği Seçkin SELVİ • ORTAOYUNCULAR • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO F E S T İ V A L İ Kolası kıvamında keten örtülü, şamdanlı, çiçekli bir sofrada aristokrat bir mönünün çeşitlerini tattıktan sonra damağınıza son bir lezzet katmak için kahve­ nizin yanında yudumladığınız kalite konyağa benzi­ yor Şu Gogol Delisi.

Birer renk tonu olarak Şükran Dedeman ile Şükrar Elmalıoğlu'nun yer aldıkları, ama temelde tek kişilik oyunun Mavrası Derya Baykal Şensoy, bilinçle çalı­ şılmış bir rolü giyiniyor. Mavra, Mavra'nm kişiliğin­ de bütünleşen ya da Mavra'nın bölünen kişiliğinde ortaya çıkan bütün öteki kadınlar, köpekler, insan­ lar ve halk ezgilerinde geçit resmi yapan Rus halkı Derya Baykal'da canlanıyor. Alper Maral'ın piyano ile eşlik ettiği oyun, Bir Deli­ nin Hatıra Defteri'ndeki monologlardan fazla uzak­ laşmamasına karşın, hem yepyeni bir oyun izliyor­ sunuz, hem de çeşitli kaynaklara yapılan göndermelerde belleğinizin çağrışımlarına dönüyor­ sunuz.

pe cy

a

Ferhan Şensoy, zekâ ile bilgi birikiminin buluşma­ sında damıtılan Şu Gogol Delisinde, rafine bir gül­ dürü örneğini gerçekleştiriyor. Ünlü "Palto" ile taç­ lanan sahnede "balalayka-semaver" tekerlemesiyle mujik yaşantısı özetlenirken, "Bütün gerçekler Gogol'ün paltosunun altından çıktı" diyen Dostoyevski'nin sesi ile Rahip Konstantinovski'ye günah çıka­ ran Gogol'ün yadsımalarının çarpışmasında Gogol'ün yaşam grafiği çiziliyor ve ekranlarda deği­ şip duran Gogol'ler arasında en "deli" Poprişçin, Ferhan Şensoy görülüyor.

büyük araştırmalarla, çabalarla, özverilerle ortay; çıkarılan sonucu "pek kolay, pek olağan"mış gibi elinin ucuyla sergileyivermenin keyfinde yazmış oyunu.

Şu Gogol Delisi, Bir Delinin Hatıra Defterine na­ zire mi? Değil. Bu kez karşımızda bir kadın, Mavra var. Hani Poprişçin in hizmetçisi. Ve Mavra, tutku­ nu olduğu efendisinin peşinden giderek aynı izlekte onun yaşam gölgesini paylaşıyor. O gölgeyi, yaşa­ mında hiç kadın olmayan Poprişçin in çevresindeki bir yığın kadının gözünden izliyoruz: Hizmetçi Mav­ ra, pansiyoncu Kasparovna, müdürün kızı Sofia, ka­ rısı Anna Andreyevna ve diğerleri. Ferhan Şensoy, kendine güveni olan kişilere özgü o

Başta Mavra'nın giysisi olmak üzere Canan Göknil'in gerçekleştirdiği kostümler özel bir alkışa hak kazanıyor.

Ferhan Şensoy'un usta fırça darbeleriyle çizdiği, Derya Baykal Şensoy'un başarıyla aktardığı bu "de­ li", mutluluk mozaiklerinizi tamamlayacak bir "keyif" taşı. Nazdravya Derya, nazdravya Ferhan... Milliyet Sanat Dergisi, 15 Şubat 1994

ŞU GOGOL DELİSİ

Yazan ve Yöneten: Ferhan ŞENSOY Sahne Tasarımı: Ferhan ŞENSOY Giysi Tasarımı: Canan GÖKIMİL Müzik: Andre ANGELINl Işık: Hüseyin ULAŞ Oynayanlar: Derya Baykal ŞENSOY, Şükran DEDEMAN, Şükran ELMALIOĞLU 46


a

cy

pe


yıldızın altında bekleyenden yıldızdaki ışığa Erdal TOSUN ANTALYA DEVLET TİYATROSU

6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ •

Şimdi aşk, sayfaları karışmış ve neresinde olduğu­ muzu bilemediğimiz bir destan gibi yorgunuz, kay­ bolduk. Ama bu kırmızı topraklar yok mu - alev mi, kan mı, güneş mi- ne kırmızısı olduğunu bilmediği­ miz bu topraklar yok mu? Onlar her an aklımızın bir köşesinde.

Kasrın yıkılması tam yüz yıl sürmüş derler. Ve en son taşın altında da kasrı yapan mimarın bir çifte k sik kolunun çıktığını söylerler. Şimdi aşk sayfaları karışmış ve neresinde olduğu muzu bilmediğimiz bir destan gibi, derken tam o bil diğimiz kasrın yanında kurulmuş yeni bir kasır çıkın karşımıza. Duyulan tüfek tabanca sesleri helhelele Kara Rüso'nun Kevsa Ana'dan bir oğlu olduğur müjdeler bize. Bedirhan doğmuştur. Bedirhan büyü düğünde, babasının canını alan Şerho Ağa'nın aşire tinden kan bedelidir diye gelinlik kızları Fasla'yı dü gününden kaçıracaktır. Ama Bedirhan Ağa, kan bedelidir diye kaçırdığı Fasla Kadın'a aşık olacaktı hem de ölesiye. Üstelik erliğinin devamı için bir er kek çocuğu olacaktır ondan: Heja. Bütün kasır ahal si, babasını anasının öldürttüğünü düşündüğü içi Heja, anasının canını almak, onun azraili olmak zc runda kalacaktır. Tam artık bu kadar kan, bu kadar lanet yeter derken; tam aşk artık sayfalarını karıştı dığımız ve neresinde olduğumuzu bilmediğimiz b destandır derken, ırmak çağıltısına karışır Mahmut ile Yezida'nm aşk sözleri. Mahmud, Havvas Ağa'nı köylüsü, Yezida ise düşman komşu köylüsüdür. B

pe cy

a

Her şeyi sırayla dizdiğimizde, önce uzun bir yolculuk çıkıyor karşımıza. Biliyoruz ki oyuncularımız, yazarı­ mız ve kahramanlarımız aynı kervandaydık. Biliyoruz ki Hazer Bey'in şimdi hayalet olan babası karşı çıktı konmamıza. Ama dinlemedi Hazer Bey ve bu kırmızı topraklara konduk. Geyiklerin yurdunu yurt belledik. Kureyşa'nın kulaklarındaki dinmek bilmez uğultular, geyik sesleri sussun diye, yüksek duvarlı eşi emsali olmayan bir kasır kurduk kendimize.

Bey'in sözleriyle son bulurken kulaklarımızda, kas yıkılırken çıkan sesler hüküm sürmeye başlar.

İlk kanı usulsüz alınca Hazer Bey, yavrulu geyiği vu­ runca, geyiklerin laneti başlar, İlk olarak Kureyşa vu­ rulan geyiğin kanından hamile kalır ve Mustafa do­ ğar. Damarlarında geyik kanı dolaşan Mustafa'nın aşık olduğu geyik Cudana'ya indirilir; büyülerle, ef­ sunlarla. Sonra Kasım, sonra Nasır olur Cudana'dan. ikisi birden olur. ikiz olur. ikizliğin yazgısıyla aynı kadınla evleneceklerdir. Süveyda'yla. Ve Süveyda iki oğul verecektir onlara, biri Bakır, biri Sidar, biri biri­ ne, biri birine. Bütün bu can yakıcı aşklar, Sidar


a pe cy

seferki ağamız Havvas, makine seslerine, toprağın Düyüsüne Bedirhan'dan bile çok kaptırdığından ken­ disini, aşka vakit bulamamıştır belki de. işte o yüz­ den, anlatılan bu temiz aşk destanı Mahmud ile Yelida'ya bağlanır. Sanmayın ki Havvas Ağa'nın aşiretimizle bir ilgisi yoktur ya da bu ilgiyi biz uydu­ ruruz. Kerpiç damların üzerinde nöbet tutan tüfekli­ lerin söz ettikleri yıkık kasır hangi kasırdır dersiniz. Destanın sonunda Mahmud ile Yezida aşkları uğruna ölümle kucaklaşacaklardır. Ama Havvas Ağa'yı bizim gördüğümüz kadarıyla ölüm yoklamayacaktır. Her­ halde destanın şairi, aşık olmayı beceremeyen Hav­ vas Ağa'yı bir kenara bırakarak, destanı ve gözleri­ mizi aşkı tutkuyla yaşayan bu gençlere bağlamıştır.

başlayıp Havvas Ağa'yla son bulan destanı. Biraz tö­ re, biraz aşk, biraz masal ama ille de o kırmızı top­ raklar. Destanımızın şairi Murathan Mungan'ın, "Ben orada doğdum, orada büyüdüm, orada öldüm" dedi­ ği o kırmızı topraklar, İşte geniş zamanın sahneye çıkmış hali.

Ey seyirci, sana hiç değilse bu dergide kolaylık ol­ sun diye destanı kronolojik sıraya indirdik haddimiz olmadan, istedik ki sen ne, neden önceydi, ne, ne­ den sonra diye uğraşma. Hikâyenin boşlukları var, soruları var, sen onları doldurmaya bak. Çağını en çok böyle güzeileştirebilirsin. Yoksa bize ne bütün bu olan bitenden.

işte aşiretimizin, Hazer Bey'in hayalet olan babasıyla

MEZOPOTAMYA ÜÇLEMESİ

Yazan: Murathan MUNGAN Yöneten: Mustafa AVKIRAIM Müzik: Hans TSCHIRITSCH Danslar: Sigrid SEBERICH Sahne - Giysi Tasarımı: Naz ERAYDA Geleneksel Dans ve Müzik: İhsan KILAVUZ Işık Tasarımı: Selahattin YAZAR 49


dünyanın en tuhaf mahlûku Zeynep ORAL •

DOSTLAR

TİYATROSU

• 6.

ULUSLARARASI

Nâzım Hikmet'in dizelerini, hele hele "Memleketimden insan Manzaraları", "Kuvay-ı Milliye", "Şeyh Bedrettin Destanı'nı belki bin kez okudum, bin kez dinledim... O dizelerin yüreğimi ve belleğimi asla terk etmeyeceğini biliyorum... O dizelerde artık beni hiçbir şey şaşırtamaz sanıyordum...

FESTİVALİ

Bir süre önce İnsanlarım oyununu izlediğimde, şaşa­ kaldım! Müthiş etkilendim, duygu bombardımanına uğradım... Nâzım Hikmet'in dizelerini ilk kez duyuyormuşum duygusuna kapıldım... Genco Erkal'ın farklılı­ ğına inanamadım... Salonu dolduran yüzlerce kişiyle birlikte soluk alıp, birlikte soluklarımızı tuttuğumuzu gördüm... Omuz başımdakilerin, önümdekilerin sar­ sıntısını fark edince, kendi gözyaşlarımı, hıçkırıklarımı gizlemek gereğini duymadım... Salonla sahne arasın­ daki ilişkiyi, hiç eksilmeyen elektrik akımını sanki elle­ rimle tutabilirdim...

cy

a

Genco Erkal'ın Nâzım Hikmet'in dizelerini yorumlayışını belki bin kez izledim... Dizelerle yorumun; söylenenle söyleme biçi­ minin olağanüstü bütünleşmesine, en doğal, en dolaysız, en kaçınılmaz bütünlüğüne tanık oldum... Ve artık Genco'nun Nâ­ zım yorumları beni asla şaşırtamaz sanıyordum...Yanılmışım.

İSTANBUL TİYATRO

pe

Ne olmuştu bana ve yüzlerce seyirciye? Bizi böylesine sarsan neydi? Bu farklılık nereden doğuyordu? Bu soruları sormak oyunu ilk izleyişte aklıma gelmedi bile doğrusu. Öylesine kapılıp gitmiştim ki... İkinci iz­ leyişimde değişen bir şey olmadı. Yukarıda belirttikle­ rimi yeniden yaşadım. Ancak bu soruları sormaktan geri kalmadım. Farklılık belki de Genco Erkal'ın bu kez hem şairi, hem şairin yarattığı kişileri oynamasından çok, o yaratma sürecini, yaratma eylemini, yaratma ortam ve koşulla­ rını, yaratıcılığını oynamasındaydı... Şairin aklından geçenleri, inançlarını, duygularını, tereddütlerini, öfke­ sini, aşkını, evet, evet, aklından ve yüreğinden geçen­ leri en somut biçimde sanki gözlerimizle görüyor, elle­ rimizle dokunuyor, kendi yüreğimizle hissediyorduk. Farklılık belki de Genco Erkal'ın anlatılan bir kişiyi de­ ğil, anlatılan birkaç kişiyi aynı anda yaratması, canlan­ dırması ve konuşturmasındaydı. ikili bir diyalogu, üçlü bir konuşmayı, önce bir el hareketi, sonra bir işaret, giderek yalnız bakışlarıyla var ediyor ve aynı zamanda biz izleyicileri yönetiyordu. Farklılık belki de Duygu Sağıroğlu'nun çok etkileyici ve çok işlevsel sahne düzeninde, çok sınırlı, sert, acıma­ sız, hain bir hücreye kapatılmışlıkla sonsuzluğa açıl­ manın biraradalığındaydı. Bu kapatılmışlık, bu hapisli­ ğe rağmen, yeryüzüne kucak açmanın, yeryüzünü

50


kucaklayabilmenin o müthiş tadındaydı. farklılık belki de bunla­ rı tümünden ve yaşadığımız ortamdan doğuyordu. Türkiye'yle ilgili düşüncelerimiz, inançlarımız, düşlerimiz, düş kırıklıklarımız, gelecekle ilgili endişe­ lermiz özlemlerimiz sahnedeki olayla bütünleşiyordu... e yaratıcılığın gücüne lan sonsuz inancımız e saygımız çoğalıyordu...

pe

cy

a

Dümelli karısını gördü. Ayılmamıştı henüz. Saçları tıraş edilmişti dibinden. Yamru yumru, kabuklu patates gibi bir yüz. Hastalıklı bir oğlan çocuğuna benziyordu. Ve beyaz patiska nevresimin üzerinde topraktan fışkırmış iki kök gibi duruyordu elleri. Dümelli bıraktı elmaları hastanın ayak ucuna. Baktı uzun uzun baktı çipil mavi gözlerini kısarak. "- Hayır kalmamış," dedi, "kötülemis. Benim ala öküz de böyle olduydu bıldır, yattı, kalkmadı bir daha. . Elmaları verin yesin. Elmayı sever. Sağolun efendi ağa..." Ve çıktı dışarı Dümelli ağlaya ağlaya. Çıkış o çıkış, onu bir daha görmediler. Ve üç gün sonra öldü kadın... Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları

İNSANLARIM Yazan: Nâzım HİKMET Oyunlaştıran ve Yöneten: Genco ERKAL Sahne Tasarımı: Duygu SAĞIROĞİU Işık-Ses: Hakan ÖZİPEK, Şeref GÜNEY Oynayan: Genco ERKAL 51


beckett dünyası Mehmet ATAK STUDIO

O Y U N C U L A R I • 6.

ULUSLARARASI

Beğeni anlayışının, düşünceden mümkün olduğu kadar so yutlanmış, içi boşaltılmış bir eğlence olarak dayatıldığı gü nümüzde, Stüdyo Oyuncuları - Şahika Tekand ikinci Bec kett'leri Beş Kısa Oyunla müşterisiz meta olma pahasını inatlaşıyorlar, uzlaşmıyorlar... Stüdyo, Mutlu Günler'den sonra, Türkiye'de ilk kez profesyonel düzlemde bir arada sahnelenen beş kısa Beckett oyunu, Beş Kısa Oyun'da da harcıâlem tiyatronun arzlarına talep oluşturacak oyunculuk reji, dekor, müzik... artistik virtüözitelerine sırt çevirip, dü şünce düzleminde alışverişte bulunulacak bir sahneleme arayışının peşini güdüyorlar. Mutlu Günleri ciddi biçimdi aşmış, son derece titiz bir araştırma ve çalışmanın sonucu bir yaratı olduğunu bağıran Beş Kısa Oyun, zaman ve me kânın göreceliğinde son derece "doğru" bir çalışma. Te kand'ın rejisinle sahnedeki her şey kendisiyle, kendisinden mülhem. Sanat yapıtı kesinlikle kendisinden daha derin olduğu varsayılan başka bir şeye gönderme yapıyormuş il lüzyonunu oluşturmuyor. Gösteren-gösterilen-gösterge üçlemesi yek diğerlerine tekabül ediyor, o kadar. Reji çalış masında semiyolojik bir yöntem izlendiğinin bariz ipuçları var. Tekand, Beckettln beş kısa oyununa 1994 Türki ye'sinden bakarak bazı göstergelerin buradaki karşılıkların bulmuş (Sözsüz Oyun l'deki çan sesinin zil sesi olması ya da Oyun'daki kül kübünün, lahit-tabut-kutu ol ması gibi) bunun dışında metinlere hemen he men bire bir sadık kalmış. Oyun(lar)un oyunca lan, bir simülasyon odasında, tanrının karşısında okul, devletin karşısında teba ve yönetmenin kar­ şısında oyuncu. Oyuncular her daim otoritenir karşısındaki insan konumlarında, her daim ken­ dilerini farklı kılan toplumla belirlenmiş birey kimliklerine dair özelliklerini ve bunun ayrıntıları­ nı soyutlayan bir sahne üzerinde varoluşu muha­ faza etmek durumundalar. Eylemsizlik içinde sözlü ve sonsuz bir bekleyiş ya da bu fotoğralar arabı, sözsüzlük içinde devingen ve sonsuz bir bekleyiş... ilk oyun Nefes: Oyuncu yok, sadece kendileri kadar zaman, mekân bir de ses var. Bir duygu ya da sezgi oluşturmayan, iğrite edici kı-

cy

pe

FESTİVALİ •

kavranan ise at başı giden kasvet ve neşe, yani trajik oiaı ve komik olanın bir manaya ulaşmayan ironisidir... Ve dahi ilk okuyuşta tezat gibi gelse de, insan ve toplum sorumlu luklarından hiçbir daim soyutlanamaz...

a

Neden son elli yılda, tiyatro edebiyatı adına üzerine en çok kafa patlatılıp, ürünler verilmiş insan Beckett'tir? (Kaldı ki son elli yıl bazında Beckett, külliyatı tiyatro edebiyatının İn­ cil'i sayılan Shakespeare'e bile fark atmıştır). Ve neden Beckett külliyatı, sokaktaki adam için bu kadar bilinmeyen­ dir? Bir de, neden Beckett, kendisinden sonra bariz bir kı­ sırlaşma olsa da ilgi odaklığı koltuğundan kıçının kenarını bile çekmemiştir? Zamana meydan okuyarak kendiliğinden ele vermedikleri, onda açıldıkça yeni açmazlar olarak karşı­ mıza çıkan nelerdir ? Neden her daim "geleceğin yazarı"dır bu adam? Yıllarını vermiş bunca araştırmacı işte Beckett'e dair son nokta" diye bir çözüm-sonuca gidemediğine göre, cevabın bize düşmediği aşikar. Yeniden "keşfedilemeyen" Amerika edebiyatı olsa da, biz gene aklımıza gelen bir iki şeye değinelim: Zaman ve mekânın sınırlarından so­ yutlanmışlardır... Görünen gerçeklikten, yani gündelik ya­ şamın yanıltıcı ayrıntılarından da... insanlar gelirler, mana­ larını arayarak daha da çok aradıkları yanılsamalarında devinip, konuşup, düşünerek (?) zamanlarını doldururlar ve giderler... Mananın varlığı üzerine bir kesinlik yoktur, yokluğu üzerine de, ama olsa bile salt düşünceye muktedir olamadığımız oranda ulaşılabildiği imkânsızdır... Bu baş­ tan kaybetmişliğin kasvetini kıran, komik olanı çıkaran ise insan beyninin hiç durdurulamayan faaliyeti yani düşünce­ dir... Lakin dışarıdaki tüm etmenler (ekonomik, sosyal, si­ yasi, ahlâki, dini...) bu faaliyeti engellemek adına birbirle­ riyle yarışırlar... Düşüncenin kendini koruyabildiği yerde

İSTANBUL TİYATRO


Iı bir düşünce parçası olarak ses. Sonra Sözsüz Oyun I: la karşısına çıkma şansı dahi tanımayan otoritenin karşısında ve karşı olduğu yanılsamasında, manasını bulmak sına mütemadiyen devinen, tepki gösteren insan ve sonsöz eylemsizliğin bilgeliğine kayış. Dünyadaki varoluş sü­ recinde bireyin umarsızlığının koyu trajik durumu, her türlü duygusal ilişki kurmaktan kaçınılmış bir nevi biomekanik oyunculuğun komikliğiyle ironisini yakalamış. Üçüncü Gel-Git: Vi, Ru ve Flo, oyunculuk, kostüm ve özel­ le de ışıkla desteklenerek yek diğerlerine göre ayırt edici özellikleri hepten yok edilmiş üç kadın. Oturup konuşurlar her biri bir kez sahneye girer ve çıkar. Biri dışarıdayken, değerleri sözleri anlayamayacağımız şekilde fısıldaşır ve üzüntü verici bir gizi kodlayan, ama asla şahsa ait duygulu bir tını içermeyen "Ooo!" ünlemini çekerler. Aynı eylem olmak diğerinden en ufak bir fark içermeden üç kez tekrarlanır. Sahne üzerinde seyrettiğimiz, var olan, kesif umarsızoranında kasvetli ve oyuncuların her türlü, onları ayırt edilebilen birer karakter olmaktan soyutlayan kuklasılıklala komiktir. Dördüncü Sözsüz Oyun II: Bir sopanın etki mutuyla sahne üzerindeki iki çuvaldan sırayla çıkan A ve

cy a

sahne üzerindeki zamanlarını doldururlar ve çuvallarına diri dönerler. A'yı belirleyen Tanrı'dır; inançlı, sahneinya'da var olduğu gerçek zamanda ağır ve hantaldır, düşüncesinin zaman ve mekânın dahilinde olmadığını işaret ler. B'yi belirleyen devlettir; Russell'ın "yanlış bilinç" olarak adlandırdığı toplumsal olarak değişip dönüşerek kulaktan kuşağa aktarılan bilgilere endekslenmiştir, hızlı ve sevingendir, var olduğu zaman ve mekâna ve onun içinde adlandığı varoluş biçimiyle kendine karşı dikkatli olduğunu işaret eder. Her ikisinin de aynı zamanla sınırlanmış sahne üzerinde görünme-devinme süreçlerinin başlangıç ve bitiş noktalarının aynılığı, insanın mutlak mana(sızlığı) lına fazlasıyla kasvete gark edicidir, ama her ikisinin de farklı tezahürlerde aynı, birey olmama durumları (varoluşu kendisiyle mülhem değil, kodlarıyla mülhem olma, töz ol­ ama) da bir o kadar komiktir. Oyunların her biri kendi ba­ na okunabilir bir dikeyliktedir ama peş peşe eklemlendikrinde bir dizge olarak okunmaya da müsait bir biçimde uyuşturulmuşlardır. Bizce gereksiz bir aradan sonra başların beşinci ve son oyun ise Oyun: Şimdiki zamandaki fiziki varlıkları dekor ve ışıkla en aza indirgenmiş, eylemleri

pe

ise sıfırlanmış bir karı-koca-metres üçlüsü konuşurlar. Hiç birinin birey olarak ayırt edici karakter özellikleri yoktur, va­ roluşları karı, koca ve metres olmakla, yani insanlık tarihi boyunca fazla bir değişime uğramamış sosyal statüleriyle belirlenmiştir. Üç ölü atonal bir melodi oluşturmaktan iba­ ret , yek diğerine bir şey anlatmayan konuşmaları boyunca, sonsuza dek donduruldukları yerde sonsuz bir içsel boş­ lukla en ufak duygudan arındırılmış, tonlamaları olmayan sesleriyle tek bir anıyı en ufak mana oluşturamadan konu­ şup durur. Buradaki kasveti kıran, komik olan ise ışıkla sağlanmıştır. Tekand, oyuncusunu, oyun mekânını, deko­ runu daha doğrusu tüm malzemeleri kapasiteleri içinde en işlevsel biçimde kullanarak, olduklarının ötesinde, sonuçta bizim sezilerimize bırakılacak hiçbir şeye zorlamadan, çok doğru bir reji yapmış. Velhasıl, adeta bir toplu düşünme seansı Beş Kısa Oyun. Sezon içinde görmediyseniz, kaçır­ mayın! Stüdyo Oyuncuları'nın Beş Kısa Oyun'u 93-94 se­ zonunda istanbul sahnelerinde gerçekleştirilen en önemli çalışma.

BECKETT / 5 KISA OYUN Yazan: Samuel Beckett Çeviren: Hamdi KOÇ Yöneten: Şahika TEKAND Sahne Tasarımı: Esat TEKAND Oynayanlar: Şahika TEKAND.Cem BENDER, Tuğrul Tüjümet TÜTÜNCÜ, Murat ERGUN, Yeşim ÖZSOY, Hilal KARAKAŞ, Sevtap İNSEL, Karin YEREÇYAN 53


"taşıyıp durduğumuz nedir" Atilâ SAV • ANKARA DEVLET TİYATROSU

6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ oyun yazarı ve yönetmen. Çok kaynaktan beslene sahne yaratısı, aktörün çalışması ile bütünleşiyor, sı mutlaşıyor. Kuşkusuz bunda doğaçlamaya da yer var Bu denemeci, araştırıcı tiyatro anlayışının öne (avant-garde) bir anlayış olduğu açık. Szajna, hem ça ğının tanığı hem de gününün sanatçısı. İzler Polon ya'da ilk oynandığında bir saat on dakika imiş, Türk ye'deki gösteri ise bir buçuk saat sürüyor. Çünkü zaman ve yer değiştiğinde eklemeler, doğaçlamalar yapılması gerektiğini düşünmüş yazar. Bu nedenli Türkiye'deki oyuna "İzler-ll" diyor ve "İkinci dünya prömiyeri yaptık" diye ekliyor. Beş yılını ölümle yüz yüze bakışarak geçiren bir yaza rın yapıtı "karamsar ve umutsuz" olursa şaşmama gerek. Dünya 1939-46 yılları arasında bir barbarlık ve sava çağı yaşadı. Aradan yarım yüzyıla yakın süre geçti ırkçılık hâlâ yaşıyor; Avrupa'da, Balkanlar'da, Kafkas ya'da, Ortadoğu'da ya şıyor. Bir yandan, in sanlar demokrasini gelişmesi ve yaygınlaş ması için çabalarken öte yandan militarizm gelişiyor. "Bu bir oyun yönetmen kim? Yöne tenler mi, yönetilenle mi" diye soruyor Szaj na. Sonra ekliyor: "İz ler, benim anılarımın iz leridir. Bu sürekli bi labirent. Kafamdaki bi çöplük. Dünyamız can çekişiyor. Bir yandan da yüce iyimserliğimiz besliyoruz: Yalanlar Ben bir çağla hesaplaşı

pe cy

a

Bir insan, gençliğinin beş yılını, milyonlarca insanın yakılıp yok edildiği Buchenwald ve Auschwitz gibi toplama kamplarında, insan yakma fırınlarının önünde geçirir ve dört-beş kez de o fırınlara girmekten kurtulursa -aradan elli yıl da geçse- bunun bıraktığı "izler" ne olur? Polonyalı tiyatro yazarı, yönetmen, ressam Josef Szajna'nın İzler adlı oyunu bunu anlatıyor bize. Szajna, günümüz Polonya Tiyatrosu'nun önde gelen adlarından biri. Polonya Tiyatrosu ise, Avrupa Tiyatro­ su içinde önemli bir yere sahip; Jerzy Grotowski, Tadeucz Kantor vb. gibi önemli tiyatro adamları ile seçkinleşiyor. Szajna da bu tiyatronun önde gelen sanatçılarından.

Tiyatroya geçmeden önce resimle uğraşan Szajna yö­ netmenlikle yazarlığı birlikte oluşturuyor tiyatrosunda. "Malzemeden yola çıkarak kurgu yapıyorum. Oyuncu, kişiliğiyle bir şey getirirse ona da memnun oluyorum" diyor, ressam, sahne tasarımcısı, grafik sanatçısı,


ya'dan, A.B.D'ye herkes silah ticareti yapıyor. Josef Szajna'nın önemi ve değeri yazdıklarının özü ve içeriği ile sınırlı değil. Yazarak anlattıklarını sahne dili­ ne de çeviriyor. Bu açıdan tam bir tiyatro adamı. Oyuncularına geniş bir yaratıcılık olanağı tanıyan bir tiyatro anlayışı bu. Oyun kişileri, hem yazarın düşüncelerini iletiyor hem de kendilerini yaratıyorlar. O kaos içinde, somuttan çıkarak, bir sahne şiiri yaratmaya çalışıyorlar. Yaşlı Kadın ile Yaşlı Adam, hesap­ laşmanın sözcüleri; hem de kendile­ riyle hesaplaşıyorlar. Düşsever (hayalperest-mitoman) insanoğlunun gerçekleşmemiş düşlerini, beklenti­ lerdi, özlemlerini somutluyorlar. Szajna oyuna bir yeni figür eklemiş burada: Tanık (Gölge). Hiç konuş­ mayan, ama oyun boyunca sahnede olan bir kişi. Bir "gizli başrol" diye tanımlıyor yazar onu. Özetle, "farklı bir tiyatro" bu. Savaşı, ölümü, kaosu kendine özgü bir dille anlatıyor. Devlet Tiyatrosu'nda da oyunu sah­ neye kendisi koymuş Szajna. Kendi anlayışının doğal sonucu olarak sah­ ne ve kostüm tasarımını hazırlamış. Devlet Tiyatrosu sanatçıları ile uzun bir çalışma yaparak, onları alışkan­ lıklarının dışında yeni ve değişik bir oyun anlayışına göre hazırlamış. So­ nuç, başarıdır. Başta Tomris Çetinel (Yaşlı Kadın), Tayfun Orhon (Yaşlı Adam), Mehmet Atay (Hayalperest) olmak üzere bütün oyuncular, takım oyunculuğu anlayışıyla düzeyli bir oynanış bütünü sağlıyorlar.

pe

cy

a

yorum. Hesaplaşmam bu. Ben kendi adıma savaştan çok şey öğrendim. Çok acı çektim. Bir unutabilsem." Herkes savaştan korkuyor. Yine de savaşlar oluyor, Mililitarizm bu! Sırplar, Hırvatlar, Ermeniler ve başkaları silahlanıyor. Silah çok iyi bir satış metal. Rus-

İ Z L E R - II Yazan ve Yöneten: Josef SZAJNA Çeviren: Tuğrul ÇETİNER Sahne ve Giysi Tasarımı: Jozef SZAJNA Müzik: Krzysztof LAZON Koreografi: Yasemin ALTIOKLAR Oynayanlar: Cahit ÇAĞIRAN, Tayfun ORHON, Tomris ÇETİNEL, Hakkı ERKÖK, Mehmet ATAY Berrin ÖTENEL, Eylül AKTÜRK, Serpil ÇAĞIRAN, Hakan ÇANKAYA


masalsı bir kent parkuru Adnan TÖNEL • KUMPANYA

• 6.

ULUSLARARASI

pe

FESTİVALİ

Oyun, mayası kıvamında bir manyetik alanla karşı karşı ya getiriyor bizi. Cesaretin zilli topaç gibi çevirttirildi! masalsı bir kent parkuru hazırlamış aslında oyuncular Naz Erayda. Bazen bir poligon, bazen bir podyum; bazen bir ameliyat odası ya da bir yazlık sinema atmosferi. Be ki de bir sirk, içinde otomobil kaloriferi havalandırın hortumuyla bir filin bile canlandığı. (Bu hortum an gel yor geçmişte kestiğimiz göbek bağımız, an geliyor öt

cy

Oyunculara, oyunun provalarında kendilerini her yönden gösterme olanağı veren; mekânla çalışma fırsatı yarat­ mak adına da, doğaçlamalar üstüne oluşturulmuş bir yok oluş teması verilmiş. Sahnede uygulandığı kadarıyla

TİYATRO

doğaçlamaların kurgusunda tam bir netlik sağlanamıyor Ya da kendi vermek istediklerine hizmet etmeyen, ama düzene sokulmuş bedensel anlatımlarla karşılaşıyorsun nuz. Oyuncular enstrümanlarını iyi çalamıyorlar, anca orkestra şefine uyarız hallolur izlenimi bırakıyorlar an be an.

a

"Hareket oyunculuğun ruhu, sözcükler bir oyunun göv­ desi, çizgi ve renk sahnenin yüreği, ritim dansın temeli­ dir" diyen yüzyılın tiyatro esteti Edward Gordon Craig'i hatırladım Canlanan Mekân adlı oyunu izledikten sonra. Canlanan Mekân, bir görüntüler, sesler ve simgeler oyunu. Oyuncunun seyirciye verdiği şey, sanat yapıtı de­ ğil, birtakım rastlantısal itirafların kurgulanması; seyirci­ ye korkusuzca, kendi setaletini hep yeniden görmekten nasıl bıktığını, daha açık renklere ve daha güzel bir yaşa­ ma nasıl özlemle baktıklarını hissettirten.

İSTANBUL


Dünya ile kurduğumuz iletişim hattı oluyor.) ahize kordonlarının birbirine karıştığı, hatların düşmedisi bir telefon santralinde ihtiyaç duyulan konektör arayıcı, elektromanyetik dalgalar oluşturup imgelemimizde, u ayırıcı isimlendirmemize yardımcı oluyor. (Bazen hat­ tır karışıyor!..) seyirciler yavaş yavaş kenti hissetmeye, bu sezişin rezonansıyla uçuş koltuklarından fırlayıp kendilerine başka bir yerden bakmaya yöneliyorlar.

pe cy

a

Bu manyetik kent alanı, demir blokların, üstgeçitlerin arasından pırtlamış, salıncaklı bir oyun parkı, mazgaldan gelen kokulu bir polifonik marjinaller korosu küfeli hanallarıyla... Ya da enstantane yaşanan şehir megalomasisi, prematür medyatik şizofrenisi, gün geçtikçe melezleşen dil dokusuyla yeni vizyonlar üreten istanbul, nereden mi anlıyoruz? Sevgilim, her şeyim el aldı gitti, ömrümün baharı kış olğu bitti" nağmeleri oyunun hemen başında çarpıcı bir görsel ve işitsel sahne plastiğiyle sunularak. Hemen peşinden "ahilerim, ablalarım..." ile devam eden kaçınılmaz Kent yaşamı ve yeni kentlilerin "burası benim ..." replikleyle parsel parsel ele geçirilişlerini hatırlayarak. Ele geçi­ liş dedim de, Naz, "el"i çok başarılı kullanmış oyunda; onu organdan öte, el koyma, ele geçirme, kirli eller, mafya vb. anlamlarda başarıyla kullanarak, simgeleştirererek.

Dayatılan konuma sıkışan toprak solucanları gibi, birbirırine dolanıp hayvansal solumalar üretip, Handke'nin il işkencesini çağrıştıran seslerle kendi kaderlerini sorgulamaya başlayan oyun kahramanları,kentin yok oluşu ırasında asker toplum, demokrasi ,okul, bayrak, ezan, Hamlet'in meşhur tiradı) sistem ve ölüm kavramları ile metamorfoza uğruyorlar sokak ortasında.

davranan ve ilkel sesler çıkaran bu solucanlar şartlar ne olursa olsun kendilerini avutacakları bir tekerleme de bulmuşlar: "Her geçen gün, her bakımdan biraz daha terliyorum.." ("Dolly Bell "i Anımsıyor musun"uz?)

Oyun ilerledikçe, zihinsel atmosferimizi oluşturan ürkütücü yığınların hayal gücümüzü uyarmaktan çok, bastırdığını farkediyoruz. Karışık gereçlerle bezenmiş bu çalış­ ma törensi bir görsellikle verilmek istenmesine rağmen, bugünkü Japon Tiyatrosu'ndaki "Çiçek Yolu" ile başarı­ lan oyunu seyircinin arasına sokmayı başaramıyor. İn­ san övdesinin tartımlı hareketlerinden ziyade daha ba­

şıboş salınımlar rahatsız ediyor. Fuchs'un tiyatroda re­ form düşüncesinde belirttiği üç önemli özellikten sade­ ce, törensel oyun metni hazırlamakta başarılı olunduğu­ nu, stilize oyunculuk ve bütündeki törensel arayışın karşılıksız kaldığını hissediyorsunuz. Bunlar örtüşemediği için Naz'ın sözünü ettiği sinemasal etki de gerçekleş­ miyor. Yine de bu rasyonel çalışmanın her duruma uydurduğu­ muz, bir iki düzine sözcüğümüzün olduğu, görüyormuş, işitiyormuş, dokunuyormuş, kokluyormuş, tadıyormuş gibi yaptığımız ya da her insan yüzünde aynı biçimde be­ liren kibarlık sırıtması; düğünlerde, doğumlarda, cenaze törenlerinde, el sıkışmalar, selamlaşmalar, kaş çatmalar, gülümsemeler, korku verici bir duygu yoksunluğu ile ya­ pılan bir hayaletler tiyatrosundan çok daha ileri, dinamik bir tiyatro denemesi olduğunu kabul etmek gerekir. Al­ ternatif bir süreç yaşamak isteyenlere ısrarla önerilir,

CANLANAN MEKAN Yöneten: Naz ERAYDA Işık Tasarımı: Feyyaz YALÇIN Oynayanlar: Kerem KURDOĞLU, Ertan BİRGÜL, Nadi GÜLER, Banu FOTOCAN


dışarıda kimse yok Gökhan AKÇURA •

TİYATRO

GRUP

6.

ULUSLARARASI

Tiyatro Grup oldukça yeni bir topluluk. Geçtiğimiz yıl sergi­ ledikleri Uçlar oldukça ilgi çekmiş ve beğenilmişti. Toplu­ luk bir süredir yeni bir arayış içindeydi. Sözcüklerden çok gövdelerini kullanmak, oyunculuğun dehlizlerine dalmak, kendilerini keşfetmek istiyorlardı. Bu arayışlarının nedenle­ rini şöyle açıklıyorlar: "Çünkü çağın gerektirdiği tiyatro, ye­ niliklere, yeni düşünce akımlarına açık olmalı, tüm tiyatro metotlarına dışarıdan bakabilmeyi başarmalı ve bütün bu eleştirel bakış açılarının doğrultusunda vücudunu, sesini, ritmini daha fazla kullanarak evrensel boyuta ulaşabilmeyi

TİYATRO

FESTİVALİ

amaçlamalıydı". Topluluk, yaz dönemindeki laboratuvar ça lışmalarından sonra yeni bir proje aramaya başladı. So nunda Arjantin asıllı İtalyan yönetmen Paolo Taddei ile ça lışmaya karar verdiler. Taddei'nin önemli bir özelliği genellikle kendi metinlerini sahnelemesi ve çalışmalarında oyun metninden çok sahne üstündeki yaratıcılığa inanma sıydı. Paolo Taddei topluluğun daveti üzerine geçtiğimi Ocak ayında İstanbul'a geldi. Oyunun yardımcı yönetmen liğini de üstlenen Yasemin Taşkın'ın çevirdiği İçerisi (En don) böylece çalışılmaya başlandı. Derya Alabora, Ülke Duru, Zerrin Sümer ve Özdemir Çiftçioğlu'ndan oluşan Ti yatro Grup bir aydan kısa bir süre içinde oyunu sergileme ye başladı.

pe cy a

Beyoğlu'nun yakınlarında, Talimhane'de küçük bir cafetiyatrodayız. Tiyatro Grup, oyunlarını bu mekânda, Eski Yeşil'de sergiliyor, içeri girince çeşitli noktalardan sarkan be­ yaz bezler, yerlerde yatan manken-bebekler dikkati çeki­ yor. Böylece, mekânın küçüklüğü nedeniyle iyice geride kalmış olan seyirci - sahne ayrımı neredeyse ortadan kalk­ mış gibi geliyor bize. Masamıza oturuyor ve içkimizi ısmar­ lıyoruz.

İSTANRUL

Yönetmen oyunu "söz müzikalitesinin ve jestin karşılıklı et kisinden oluşan dramatik bir aksiyon" olarak tanımlıyor Müzikalite ön planda olunca, ortaya çıkan sonucu da "dört sesli bir konser"e benzetiyor. Taddei'nin metni klasik an lamda bir oyun metni değil. Olaylar, kişileştirmeler, aksi yonlar yok bu metinde Kendi anlatımıyla aktarır sak: "Metin iç içe örüler kendi içinde anlam bütün lüğü taşıyan ve her bir bağımsız iki monolog v bu monologların oluştur duğu diyalogdur. Söz ko nusu drama rasyonel ol mayanın, kelimeler, jestle ve seslerden oluşan bi diyalogla, kuartet (oyun cular) tarafından bestelen diği konserdir." Oyunu anlattığını me rak edenler için, yönet men şu ipuçlarını veriyor "Sahnede olan hiçbir şey dir. Ama özellikle bu "hiç bir şey" tiyatro mekânın


laki 'rüya'yı somutlaştırır. Rüya'daki bu varlıklar, ölümsüzlüğü yaşamayı bilmeyen ölülerdir. Böylece oyunun görünmez sınırını aşarlar ve etraflarına korku salarlar... işte o nun, seyirciler bu kadar uzak, metafizik olmalarına rağmen ıu yaratıkların kendilerine benzediğini fark eder. Dolayısıyla onlar vardır, ama mevcut değildir. Tıpkı bize rüyamızda, orda da tiyatroda görünen ölüler gibi." Oyun başladığında birinci oyuncu tarafından oynanan met­ nin giderek diğer oyuncular tarafından da yinelendiğini görüyorsunuz. Böylece üst üste binen metinlerin, kendi içinde yarattıkları bir müzik ortaya çıkıyor. Ayrı enstrümanların, değişik tonlardan çaldıkları, tek bir temadan oluşan lir müzik. Bir süre sonra başka bir oyuncu yeni bir tema ile konsere katılıyor. Ama bu tema da müzik içinde eritili­ yor, bütünün bir parçası oluyor. Oyuncular bu ortak müziği oluştururken birbirleriyle ilişkiden çok, mekânla, manken-bebeklerin kurdukları ilişkileri kullanıyorlar. Ama elbette en çok kendi gövdeleriyle kurdukları ilişkiler önemli. En içtekine ulaşılmaya çalışılıyor, "içerisi" oldukça derin bir kuyu. İndikçe derinleşen, sonuna ulaşılamayan...

cy a

yazar-yönetmenin tam olarak ne anlatmak istediğini bile­ mem, ama oyunun bana düşündürdüklerinden söz edebilirim. Öncelikle kara bir oyun İçerisi. Belli ki "içerisi" karanlık. Bu nedenle hep dışarıda kalmaya çalışıyor, içeriye bakmak istemiyoruz. İçeride yalan yok, gerçek yok, anlam yok. Hepsini biz yaratıyoruz kavramların. Dışarıda kalmayı sürdürdükçe de bunlara inanıyoruz, en azından inanmak istiyoruz. Ama içeride sadece "hiçbir şey" var. Siz isterse­ niz yine dışarıda kalmayı seçin, çünkü içerisini keşfeden şu gerçeği de anlamak durumundadır: "Dışarda kimse yok".

pe

Bu karanlık dünyaya yolculuk edip etmemek elbette bir ter­ sin meselesi! Dışarıda kalmayı seçmişseniz mutlaka sıkıla­ caksınız. Ama içeriye giren kapıyı aralamışsanız, yeni bir adım daha atmak için önünüze çıkan yolda ilerleyebilirsi­ niz. Yıllardır "içerde" yaşamaktan dolayı bunalmış biriyse, unutmaya çalıştığı her şeyle yeniden karşı karşıya kalacak­ tır. Belki zaman zaman kapıyı vurup dışarı çıkmak isteye­ cektir. Ama dışarıda kimsenin olmadığını bildiği için çare­ siz koltuğunda oturacaktır. Tiyatro Grup, İçerisi'ni repertuarına almakla olumlu bir

adım atmış. Oyuncular, çok kısa bir zamanda hazırlanma­ larına karşın, bu oyun için zorunlu olan bütünselliği yakalı­ yorlar. Belki kuartet üyeleri istedikleri mükemmelliyette bir konser veremiyorlar. Ama biliyoruz ki, böyle bir çalışmada her oyun aynı zamanda bir provadır. Ne kadar çok prova yaparsanız, o denli mükemmel bir noktaya ulaşırsınız. Ti­ yatro Grup da bunun bilincinde. Oyuncular her gece rolle­ rini yeniden ele alıyor; ona kendilerinden daha çok şey kat­ maya çalışıyorlar. Tiyatro Grup'un bu çalışması, tiyatromuzun geleceğinin genç ve bağımsız tiyatrocuların elinde olduğunu bir kez daha gösterdi bana. Son yıllarda üzerinde BİLSAK Oyuncu­ ları'nın, Kumpanya'nın, Oyuncuların bulunduğu bu kulvar bizi tiyatromuzun geleceğine götürüyor.

İÇERİSİ

Yazan - Yöneten: PaoloTADDEİ Çeviren: Yasemin TAŞKIN Oyuncular: Derya ALABORA, Ülkü DURU, Zerrin SÜMER, Özdemir ÇİFTÇİOĞLU


asırların ardından Leylâ SERDAROĞLU BAKIRKÖY BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROLARI • 6. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ

Sturua'nın yorumu gerçekçi; bir yandan antik eser gözlerimizin önüne sererken, oyunun güncel olan yanlarını da ortaya koyuyor. Robert Sturua, Antigo ne'nin mesajı hakkında şöyle diyor: "Kişi, basit in sancıl sevgiyi anımsamalı ve hiç unutmamalı. Eğe bu sevgiyi canlı tutmak için bir kavga vermezsek dünyamız yok olabilir."

Oyunda Antigone, Ismene, Polyneikes ve Eteokles, bilmeden annesiyle evlenen ve gerçeği öğrenince gözlerine mil çeken efsanevi Kral Oidipus'un çocuk­ larıdır. Bu çocukların dayısı Kreon ise Thebai kenti­ nin kralıdır. Hırslı bir insan olan Kreon, demir ma­ denlerini ele geçirmek için Argos'a savaş açar.

Oyunda Antigone'yi canlandıran Zeliha Berksoy ise Antigone'nin karakteri için şunları söylüyor: "Anti gone, anne ve babasının ölümlerinin ardından, ge ride kalan iki ağabeyinin de ölmesi gibi bir felaketli yüz yüze kalıyor. Argos'la yapılan savaşı haklı bul muyor. Ağabeylerinden biri olan Polyneikes'in gö mülmemesi kararını asla ve asla kabul etmiyor ve hayatı pahasına ona bu ölüm törenini yapmayı göze alıyor. Burada başından geçen olaylar, kendinde yepyeni karşı çıkışları keşfettiriyor ona, yaşadıkça bilinçleniyor ve bilinçlendikçe kararlı oluyor, insan olarak çok korkmasına rağmen kararlı bir biçimde ölüme gidiyor, kendi kararıyla ölüme gidiyor; bir ba­ kıma kendi kaderini kendisi çiziyor."

cy a

Sophokles'in Antigone'si ilk olarak İ.Ö. 442 yılında oynanmış. O günden bugüne kadar belki 2500 yıl geçmiş. Brecht, Sophokles'in zamanında korku ve acıma uyandırarak Katharsis'e götüren bu trajediyi ele alırken, amacının bir ahlâk dersi vermek değil, asırlardan günümüze gelen bir halk efsanesini bu­ günün seyircisine aktarmak olduğunu söylüyor.

pe

Antigone ve Ismene'nin kardeşleri Polyneikes sa­ vaşta Argosluların yanında yer alır, Eteokles ise Thebai ordusundadır. Sophokles'in eserinde, bu iki kardeş savaşta birbirlerini öldürürler. Brecht'in uyarlamasında ise Eteokles savaşta ölür, Polyneikes'i ise Kreon öldürür. Her iki eserde de Kreon, Polyneikes'in gömülmesini yasaklar. Antigone, bu yasağa karşı çıkıp kardeşini gömmeye çalışınca, Kreon onu diri diri gömülmeye mahkûm eder. Anti­ gone, Kreon'dan özür dilemez ve kardeşinin üstünü toprakla örttükten sonra intihar eder. Kreon'un kü­ çük oğlu ve Antigone'nin nişanlısı Haimon da inti­ har eder. Kentte zafer kutlamaları için hazırlık yapı­ lırken Thebai'nin savaşı kaybettiği haberi gelir, Kreon'un büyük oğlu Megareus da savaşta ölmüş­ tür. Antigone belki ölmüştür ama gene de despot Kreon'u yenmiştir, çünkü Polyneikes gömülmüş, Kreon iki oğlunu ve kentini yitirmiştir.

Oyunun rejisörü Gürcü yönetmen Robert Sturua, Tiflis'teki Rustaveli Tiyatrosu'nun Genel Sanat Yö­ netmeni. Almanya'da, İsrail'de, Arjantin'de, İtal­ ya'da, ispanya'da, Finlandiya'da oyunlar sahneye koymuş. Kral Lear, Hamlet ve Sezuan'ın İyi İnsanı başarıyla yönettiği oyunlar arasında. Robert 60

Brecht'in kendisinin de vurguladığı gibi Sophok­ les'in trajedisinden farklı bir kader anlayışı var Brecht'in uyarlamasında. Antigone körü körüne ka­ derine teslim olmuyor, bir yerde bilinçli olarak Kreon'a başkaldırarak kendi kaderini çiziyor. Kadercilih konusunda şöyle diyor Brecht: "Beni tamamen yen bölümler yazmaya zorlayan değişiklikleri Yunan Tiyatrosu'na özgü "Maira" (kadercilik) bölümünü ger alıp, temeldeki halk efsanesini ortaya çıkarmak için yaptım. Oyunda "kader" sanki durmadan kendini or­ tadan kaldırıyor." Brecht, Hölderlin'in çevirisine dayanarak yaptığı bu uyarlamada yalnızca 2500 yıllık bir halk efsanesini gözlerimizin önüne sermiyor, aynı zamanda evren­ sel insan sevgisini asırların ötesinden bize iletiyor.


pe cy

a

Gürcistan'ın Akademik Dram Tiyatrosu olan Rustaveli Tiyatrosu, bütün Rus tiyatroları arasında önde gelen topluluklar­ dan biridir. Rus tiyatro yönetmenlerinin doruk adlarından biri de Tiflis'teki Rustaveii Tiyatrosu'nun Genel Sanat Yönet­ meni Robert Sturua'etır. Gürcistan'ın, Rusya'da ışık saçan sanatçılarındandır Sturua. Gürcü Tiyatrosu'nu aydınlatan, yaptığı yorumlarla insan düşüncesinin boyutlarını genişleten, oyuncuları yaratıcı yöntemiyle hazırlayan Robert Sturua, olağanüstü bir sanatçıdır. Oyuncuyu etkiler, onu yaratıya yöneltir, araştırıcıdır. Sahne sanatının araştırıcılığını, tiyatro ile yaşamın akışını keskin bireşimle, yapıtın içeriğine göre kimi zaman tipleştirmeleri ve yaşam çözümlemelerini bütün yön­ leriyle sahnelediği oyunlarda büyük bir yetkinlik ve ustalıkla kullanır. Sürekli yükselen estetik anlayışı oyunların eylemin­ de şiirsel gerçekliğe dönüşür. Robert Sturua'yı ilk kez 1967'de Rustaveii Tiyatrosu'nda ilk sahnelediği Hanuma adlı mü­ zikli oyunundaki çok başarılı çalışması ile tanıdım. Eski bir Gürcü oyunu olan Hanuma, Sturua'nın biçeminde olağanüstü bir çıkış noktasıydı. Böylece ilk denemesi onu kısa sürede tanıtmaya yetti. 1968 yılında da Rustaveii Tiyatro­ su'nun davetlisi olarak Tiflis'teyken üç hafta boyunca, her gün ayrı bir oyun gördüm. Moskova ve Leningrad'da ünlü yö­ netmenlerin oyunlarını izlemiştim. Bunların en genciydi Robert Sturua. Yaptığı işler, sahnelediği oyunlar uluslararası düzeydeydi. Bütün çalışmalarını görüyor, güçlü yorumlarını izliyordum. Ulusal oyunlara çok önem veriyordu. Yunan tra­ gedya ve komedyası üstüne yeni değerlendirmeler yapıyordu. Bir Shakespeare tutkunu idi. Geniş repertuarı ile, bu denli genç yaşta ünlü yönetmenlerle yarışıyordu. 1969'da Rustaveii Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği'ne getirildi. Başarıla­ rı bunu gerektiriyordu. Hayati ASILYAZICI

Yazan: Bertolt BRECHT Çeviren: Ahmet CEMAL Yöneten: Robert STURUA Sahne - Giysi Tasarımı: Mirjen SCHVELIDZE Oynayanlar: Zeliha BERKSOY, Fidan KARLIOVA TEK, Ragıp SAVAŞ, Edip SANER, Tuncay AYNUR, Emre KINAY, Orhan K. AYDIN, Aytekin ÖZEN, Şefik KIRAN, Erkan CAN, Gürdal TOSUN, Timuçin CAYMAZ, Münir AKÇA, Sema KEÇİK 61


BULMACA

Bir tenbih sözü... Aldatma. 16- Adı çağdaş Türk Tiyatro su 'yla birlikte anılan büyük tiyatro adamımız. (Fotoğrafta sanatçımız) YUKARIDAN AŞAĞIYA 1- Çılgın Sonbahar, Şahane Züğürtler gibi oyunlar oynamış, birçok oyun yönetmiş ünlü oyuncu ve yönet menimiz... Şan, şöhret. 2- Antik bir kentimiz... Litrenin kısa yazılışı... Boyun eğen... Tersi eski dilde su. 3- Ünlü bir futbol kulübünü simgeleyen harfler... Süre, ömür... Yapılan ve ya olan iş, vaka. 4- Meneviş, dalgalanır gibi görünen parlak çizgiler... Geçtiğimiz sezon hem Devlet Tiyatroları'nda hep Bizim Tiyatro'da oynanan Georg Büchner'in savaş karşıtı ün Ki oyunu... Kan gruplarını tanımlarken kullandığımız harfler 5- İman, inanmak işi... Orduda bir rütbe... Dumanın bıraktığı leke. 6- Yeşil renk almak... (1720-1806) Venedik doğan Carlo Kont önadlı İtalyan oyun yazarı, oyunlarında bazıları 'Üç Portakalın Aşkı' 'Yeşil Kuş' 'Turandot'. 7- N kelin simgesi... Genişlik anlatır. 8- Mendil, yazma, başörtü sü kenarlarına örülen dar tentene... Güneş biçiminde yapılma mücevher. 9- Müstahkem mevkii... Çeşitli eğlendirici tiyatro tarzlarını kendinde birleştiren "revu'nün ünsüzle ri... Dünyada veya düşüncede yer alan. 10- ifade, anlatı, bir anlamı olan söz, deyim... Biryere ya da birine geri alınmak üzere bırakılan şey. 11- Tersi altının simgesi... Bir müzik aleti... Kederli, üzüntülü... Avustralya'da yaşayan küçük kuş cinsi. 12- Hayır anlamında bir ünlem... Yüksek bir üslup anlayışı, görsel etkililik, kesinlik, incelikli çözüm, duyarlık sanatsal anlamlılık gibi özellikleriyle öne çıkan 1923 Floran doğumlu İtalyan tiyatro ve sinema yönetmeni, sahne tasarım cısı... Yün eğirmeye yarayan alet. 13- Dünyamızın uydu su... Tersi telefon sözü... Arapçada yerden biten, ola yetişen. 14- Tersi canlılarda, doğala aykırı olarak meydana gelen ve hastalık niteliğinde olan yumru... Söz, müzik dans akrobasi numaralarına dayanan eğlendirici bir tiyatro biri mi... Avrupa Ekonomik Topluluğunu simgeleyen harfler. 1 Dünyanın en büyük haber televizyonunu simgeleyı harfler... Birleşik Arap Emirlikleri kısaltması... Kimilerin ce uğur sayılır. 16- Altınçağ İspanyol Tiyatrosu'nun başlı oyun türlerinden, Hıristiyan gizeminin işlendiği, alegon oyun kişileri olan, genellikle tek perdelik (1500-2000 dizeli oyunlar.

a

ÖDÜLLÜ

pe

cy

SOLDAN SAĞA 1-Koçaklama, övgü... Geçtiğimiz sezon Ankara Devlet Tiyatroları'nda oynanan, çevirisi Yücel Erten'in, yönetmenliği Şakir Gürzumar'ın yaptığı F. Durrenmatt'ın bir oyunu. 2- Hal­ kın imgesinden doğarak ağızdan ağıza dolaşan, konusu olağanüstü nitelikte olan hikâye... Gündelik olaylardan yola çıka­ rak doğaçlama, durum komedyası ve laf oyunlarına dayanan Türk Halk Tiyatrosu türü. 3- Tersi Steven Spielberg'in ünlü bir fil­ mi... Tersi ünlü bir romancımızın ilk adı... Briçte "sanzatu"nun yazılışı. 4-1992 yılında YADA Tiyatro tarafından oyunlaştırılarak Taksim Night Park Disco'da sergilenen Yunan şiirinin büyük ustalarından Yannis Ritsos'un ünlü bir şiiri... (1908-1986) Alekscy Nikolayeviç önadlı Rus oyun yazarı, yönet­ men, oyuncu ve eğitmeni. 5- Kimyada radonun simgesi... Çan­ ta yapımında kullanılan yumuşak bir cins deri. 6- 92-93 sezo­ nu İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Sığıntılar adlı oyunu oynanan 'Tanga' ve 'Polisler' adlı oyunları dilimize çevrilen çağdaş Po­ lonya Tiyatrosu'nun en önemli yazarlarından birinin önadı... 'En­ tari, perde gibi şeylerin kenarlarına dikilen büzgülü süs, fırfır. 71931 doğumlu, 'Özel Bir Gün', 'Balo' gibi önemli filmlere im­ za atmış ünlü İtalyan yönetmenin ilk adı... Tersi demirin simgesi... Tersi Farsça yer. 8- Tibet'te yaşayan bir öküz cinsi... Doğrusal cebir. 9- Arapçada baba... Zam sözcüğünün ünsüz­ leri... Bütün ihtiyaçları devletçe karşılanan, erden çavuşa ka­ dar olan asker. 10- Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nun kısa yazı­ lışı... Göğüs. 11- Paramızın simgesi... Şimdi unuttuğumuz küçük paramızın simgesi... 1932 doğumlu Jorge önadlı, Eleş­ tirmenler ve Dominique ödülleri almış, Tiyatro oyunları dı­ şında çok sayıda opera da sahnelemiş Arjantin kökenli Fran­ sız yönetmen... Bir nota. 12- İsa'nın ünlüleri... Tersi ağzından peynirini kaptıran hayvanın çıkardığı ses... Doğa bilgisinde takım­ ların ayrıldığı bölüm, (bu bölümler de ayrıca cinslere ayrılır.) 13Tersi bir fizik kanunu... Küçük tamirlerin de yapıldığı, ayak­ kabı boyanan dükkân ya da büfe... Sahip, malik. 14- Bir soru kelimesi... İtalya'da bir yanardağ. 15- Eski dilde tüccar, çok ka­ zanmak için türlü işler çevirenleri yermek içinde kullanılır...

Hazırlayan: Enis Bakışkan Geçen sayımızda doğru çözüp Alev Alatlı'nın "Nu Türkiye" adlı kitabını kazanan okurlarımız. 1. Mehmet Selçukoğlu (İstanbul) 2. Sevim Çavdar (İstanbul) 3. Mine Toprakçı (İstanbul) 4. Seyfi Aytun (İstanbul) 5. Ragıp Celim (İstanbul) 6. Saadet Aknar (Ankara) 7. Metin GEÇEN SAYININ DOĞRU ÇÖZÜMÜ Çeviricioğlu (Ankara) 8. Gonca Egemen (Bursa) 9. Selçuk Kayabalcı (Adana) 10. Kadir Tekin (Bursa) Bulmacayı doğru çözen 10 okurumuza bir yıllık Tiyatro... Tiyatro... Dergisi aboneliği armağan ediyoruz.


a

cy

pe


a

cy

pe

1994_37_11273  
Advertisement