Issuu on Google+


cy a

pe


M

E

R

H

A

B

A

4üncü yılımıza girdik. İlk sayımızı çıkardığımız 1991 Şubatı'ndan bu yana tam üç yıl geride kaldı. İnanıyorduk, güveniyorduk ama yine de şaşırttı bizi geride kalan üç yıl. Neden şaşırttı peki? Bilmiyorum, ama yine de şaşırttı. Hiçbir şey kolay olmadı, ama olanaksız da olmadığını gördük. Türkiye'de, hatta dünyada, renkli, kuşe ve de aylık çıkan, üç yıl boyunca da çıkmayı sürdüren bir başka dergiye rastlamadım. Yok. Bu nedenle dünyada da tek demeyi çok istiyorum, ama yanılmış olmaktan korkuyorum. Her neyse ne, ama bu dergimizi hep birlikte daha çok üç yıllara götüreceğimizi biliyorum artık. Biliyorum, çünkü biz pes etsek bile sizler buna izin vermiyeceksiniz. Zaten biz de pes etmeye niyetli değiliz. Etmeyeceğiz de. 4ncü yılımızla birlikte çok önemli bir konuyu da gündeme getiriyoruz. "Tiyatroda özerklik, Tiyatro Yasası, ödenekli tiyatroların yönetilme biçimleri ne olmalıdır?" sorularını sorgulayan bir dizi söyleşinin ilk bölümünü bu sayımızda bulacaksınız. Orhan Alkaya'nın yönettiği söyleşilerin ilkinde Yücel Erten ve Bekla'n Algan kendi görüşlerini, deneyimleri ışığı altında aktarıyorlar. İkinci söyleşi önümüzdeki ay yayımlanacak. Mayıs ayında yapacağımız 2 günlük sempozyumla, tiyatro dünyasının kendi görüşlerini bir bütün olarak oluşturmuş olacağımızı sanıyorum. Bu konuda ilgili herkese çok ciddi

pe cy a

sorumluluklar düşmekte ve hiç kimsenin de bu sorumluluktan kaçmayacağına inanıyorum. Mart'ta yine dopdolu bir dergide buluşmak dileğiyle. Sağlıcakla kalın. M u s t a f a D e m i r k a n l ı

İ Ç İ N D E K İ L E R

6-7 Haberler

10-13

Bu Bir Aşk Öyküsüdür • Mustafa DEMİRKANLI

14-18

Ödenekli

Tiyatrolar ve Tiyatroda Özerklik 20-21 Birim Tiyatro'nun İlk Oyunu: Hamlet • Fakiye ÖZSOYSAL 22-24 30 ncu Yılda İsmet Küntay Anısına 403. Kilometre • Hülya NUTKU Hakkı YÜKSELEN

27

Yarın Çok Geç Olabilir... • Tevfik YALÇIN

Küçük Sahne'de • Nalân ÖZÜBEK

30-31

28

Ege'den Bir Öykü • Yılların Eskitemediği Ustalar

Genco Erkal'dan Nâzım'ın İnsanları • Nalan MANYASLI 32

Bir Goldoni Klasiği • Musa AYDOĞAN 34-35 Size Nasıl Geliyorsa Öyle Değildir • Belgin SUNAL (mutlu Bir Bekleyiş • Ayşe ATEŞ

38-39

0 Et Benimdir! İstiyorum! Alacağım! • Ünsal COŞAR 40

Bana Dokunmayan Yılan... • Hulusi YÜKSEL

41-45

Paris Mektubu • Coşkun TUNÇTAN

"Tiyatro Şarkıları Resitali" Gecesinin Geliri Yerine Ulaştı •

48

Tiyatro Afişleri Sergisi • Gökhan AKÇURA 46-47

Enis Bakışkan 49 Küçük Kara Balık • Deniz DEMİRKANLI

50

Ödüllü Bulmaca

K a p a k : Savaş Çekiç Sahibi : Tiyatro Yapım Yayıncılık Ltd. Şti. adına Enis Bakışkan Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Mustafa Demirkanlı Y a y ı n Koordinatörü: Nalân Özübek Danışma Kurulu Başkanı: T.Yılmaz Öğüt Danışma Kurulu: Gökhan Akçura, Orhan Alkaya, Rutkay Aziz, Yılmaz Onay, Dikmen ürün Uçarer Görsel Danışman: Sava; Çekiç Teknik Yönetmen: Sinan Şanlıer Hukuk Danışmanı: Av. Fikret İlkiz Düzelti: Hakkı ÜKSELEN Katkıda Bulunanlar: Musa Aydoğan, Unsal Coşar, Deniz Demirkanlı, Nalan Manyaslı, Hülya Nutku, Fakiye Özsoysal, Belgin Sunal, Coşkun Tunçtan, Tevfik Yalçin, Hulusi Yüksel Dizgi: Erkut Arıburnu Abone ve Satış: Nuray Avşar Dağıtım: Emin Şenol A n k a r a Tem.: alçın Günaydın Tel: (312) 360 57 27 İzmir Tem.: Ali Rıza Özbilgiç Tel: (232) 484 52 20 İzmit Tem. Kocaeli Bölge Tiy. Tel: (262) 2 4 1 0 9 0 A l m a n y a Tem.: Levent Beceren, Berlin Tel: 49.30.6152020 V i y a n a Tem.: Uğur Özkan, Wien Tel: 432225051 220 O f s e t Hazırlık: Tiyatro Yapım Tel: (212) 243 35 33 Baskı: MÜ-KA Matbaası Tiyatro Y a p ı m Yayıncılık Ltd. Şti. Hayriye Cad. Çorlu Ap. No: D. 10 80060 Galatasaray/İstanbul Tel: (212) 243 35 33-293 72 77 Fax : (212) 252 94 14 Posta Çeki No: Tiyatro Yapım-655248 Banka Hesap No: Tiyatro Yapım - T.İş Bankası-Cihangir Şb. 197245 Katkılarından dolayı TİYAP'a ve TOBAV'a teşekkür ederiz.


a

cy

pe


pe a

cy


• ankara karmaşık tiyatro Ülkü Ayvaz'ın Teneke Şö­ valyeler adlı oyununu sergiliyor. Oyunun yönetmeni Yalçın Günaydın. Teneke Şövalyeler, bahaneciliğin, bana dokun­ mayan yılan bin yıl yaşasın düşüncesinin yerleştirilmeye çalışıldığı ve herkesin duymadım, görmedim, söylemedim örneğindeki üç maymunu oynadığı günümüzde; soru sor­ manın, sorgulamanın, düşünmenin, duyarlılığın altını çizi­ yor. Gelecek kuşağa ve onu oluşturacak olan çocuklara so­ ru sormaktan, sorgulanmaktan korkmamalarını öğütlüyor. Ankara Karmaşık Tiyatro oyunu, Altındağ Belediyesi Yunus

şunları söylüyor: "Carl Zuckmayer'in 1931'de yaptığı Kö nik Yüzbaşısının alt başlığı da Bir Alman Masalı'dır. Biz ikinci başlığı uygun bulduk Bu oyun 20. yüzyıl başları Alman İmparatoru II. Wilhelm dönemini ele alarak o yüz ların Almanya'sına bir pencere açar". • k o n a k b e l e d i y e s i ş e h i r t i y a t r o s u İ l k kez 1990 y ı lında Konak Belediyesi Deneme Sahnesi adıyla çalışmalarına başlayan, geçtiğimiz yıl Konak Belediyesi Şehir Tiyatrosu adını alan KBT, 1994 yılında etkinliklerine devam ediyor. KBT, önceki yıllarda olduğu gibi çocuk tiyatrosuyla perdelerini açtı. Haluk Işık'ın yazdığı Veysel Berikan'ın yönettiği Düşüne Taşına her hafta cumartesi günleri saat 11 'de sahneleniyor. Veysel Berikan'ın yazdığı Erdal Dinçer'in yönettiği Renkli Dünyalar 10 Şubattan itibaren sahnelenecek. • b i z i m t i y a t r o Küçük Sahne'deki etkinliklerine 29 Ocak 1994te başladı. Bizim Tiyatro her cuma ve cumartesi 18.30'da, Yurttaş Nâzım için Nâzım Hikmet'in yapıtlarını Zafer Diper'in oyunlaştırıp yönettiği, Şanar Yurdatapan'ın müziklerini yaptığı Şeytanistan'ı; her pazar 15.00'da Barry Collins'in yazdığı ve Zafer Diper'in oynadığı sekiz yıldır eskimeyen oyun Yargı'yı sergiliyor.

a

Emre Kültür Merkezi'nde Belediye ile anlaşmalı olarak tüm ilkokullara ücretsiz olarak sergiliyor.

• s a r ı y e r h a l k e ğ i t i m m e r k e z i Tiyatro Kolu Genç Kadrosu her cumartesi 13.00'de Leonce ile Lena adlı oyunu sergiliyor. Ersel Serdarlı'nın yönettiği oyunun broşür de yer alan yazıyı aktarıyoruz: "Uzak diyarlardan geliyor masalımız. Masal insanlarımızsa öyle her masalda karşıma çıkacak kadar alışık olduğumuz türden değil bu kez. Masalımızda can sıkıntısı ve kafa karışıklığı cirit atıyor. Hiçbir şey olması gerektiği gibi düşsel mükemmellikte değil. Değil ya... Masal insanları biraz farklı. İsyan edip kaçmaya yeniyorlar. Fakat ne çare... Karşı konulmaz, önüne geçilmez ondan kaçılmaz kader(!) buraya da erip yetişiyor...

jean gabriel nordmann ülkemizde Ünlü Fransız

pe

cy

tiyatro sanatçısı Jean Gabriel Nordmann ülkemizde. 1992 yılında da Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nda bir ay süreyle atölye çalışması yapmış olan Nordmann, bu defa Moliere'in Don Juan adlı yapıtını sahneleyecek. Don Juan, İstanbul Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesi'nde Şubat ayında sergilenmeye başlayacak. Don Juan Türkiye'de ilk kez 1927 yılında A. Vefik Paşa'nın çevirisiyle oynandı. 1950'de Şehir Tiyatrosu'nda, İstanbul ve Ankara Devlet Tiyatrolarında oynanan piyes, en son 1962-63 yıllarında Ankara'da oynanmasından 31 yıl sonra İstanbul'da sahneleniyor. İlk kez 15 Şubat 1665te Paris'te oynanan piyes ilginç bir rastlantı sonucu İstanbul'da da 15 Şubat 1994'te seyirci karşısına çıkacak.

• tiyatro grup 24 Ocak'tan itibaren Arjantin asıllı İtal­ yan Paolo Taddei'nin yazıp yönettiği İçerisi adlı oyunu ser­ gilemeye başladı. Geçen sezon yeni bir tiyatro dili, yeni bir stil arayışı içinde Uçlar adlı oyunla Eski Yeşil'de perdelerini açan Tiyatro Grup bu yeni çalışmaları yanı sıra Uçlar adlı oyuna da de­ vam edecekler. • bir alman masalı 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanat­ lar Fakültesi Tiyatro Bölümü Deneme Topluluğu 1983'te Sı­ kıyönetim tarafından yasaklanan Bir Alman Masalı'nı ser­ giliyor. Konusunu gerçekte olmuş, yaşanmış bir olaydan alan oyun toplumsal eleştirinin dozunu çok iyi ayarlıyor, yer yer gül­ dürürken bazen de düşündürüyor. Sabıkalı kundura işçisi Wilhelm Voight'ün kimlik cüzdanına sahip olabilmek için başından geçenleri traji komik öğelerle anlatan, bireyi bürokrasi ve militarizm içinde yalnızlaştıran, hiçleştiren oyun için yönetmen Prof. Dr. Özdemir Nutku

Evet bildiniz. Katil tabii ki uşak (ha, ha, ha!..).

• n ü a n s t i y a t r o 1993-1994 tiyatro sezonunda 16 Ekim 1993 günü Dıgıdık Kovboylar adlı çocuk oyunu ile Mithat paşa Gösteri Merkezi'nde perdelerini açan Nüans Tiyatrosu Ocak 1994 tarihinden itibaren Şarkıların Oyunları adlı Yener- M. Kemal'in çocuk şarkılarından uyarladığı Gürkan Güngören'in yönettiği Ferhat Kaya-Nejdet Akdoğan'ın müziklerini yorumladığı çocuk oyunu ile gösterilerine devam ediyor.

Şarkıların Oyunları adlı çocuk oyunu: Elektronik müzik karşı çocuklara doğal akustik müziği benimsetmek, de tınıları, doğal sesleri hatırlatmak amacıyla sahneye kon


Ajans Tiyatro, çocuklar, gerçek çocuk şarkılarıyla büyüsün diyor ve bütün çocukların Mithatpaşa Gösteri Merkezi'ne ret ediyor.

pe cy

a

di. Bu müzeye kurulu­ şundan beri önemli katkılarda bulunan İs­ tanbul Şehir Tiyatrola­ seyirlik yayınları Kitap satışlarının pek de parlak olrı, kendi dekoratör ve madığı ülkemizde Seyirlik Yayınları adıyla yeni bir yayın kukostümcülerinin öz­ ruluşu daha yayın hayatımıza girdi. gün çizim, plan, resim Yayınevinin kurucusu ve genel yayın sorumlusu oyun yazave maketlerinden olu­ Tuncer Cücenoğlu amaçlarını ve programlarını şöyle şan ve sanat tarihi açı­ açıkladı: sından önemli belge Amacımız, tiyatroya dair inceleme, araştırma, anı, kuramdeğeri bulunan bir dizi kitap vb. ile özellikle Her Ülkeden başlığı altında diğer tasarımı bu yeni seksi­ eserlerin önemli bir oyun yazarının bir oyununun Türk dilinyonda sergiliyor. Kül­ de basılıp tiyatoro hayatımıza kazandırılması, böylece de titür Bakanı'nın da katıl­ yatro yaşamımızın diri tutulmasıdır. dığı 6 Ocak 1994 kitabımız genç Makedonya Cumhuriyeti'nin uluslararası güce sahip oyun yazarı Goran Stefanovski'nin Dövmeli Can- tarihindeki açılış gece­ sinde klasik tiyatromuadlı çağdaş bir oyunu. zun özgün örneklerin­ kocaeli bölge tiyatrosu'nun 1993-1994 tiyatro se- den biri olan zonu sanat çalışmaları aralıksız devam etmektedir. 1 Ekim ibnürrefik Ahmet Nuri 1993 günü başlayan tiyatro oyunları ile 6 Kasım 1993 günü Bey'in dönemin büyük başlayan Sanatevi çalışmaları sürüyor. Kocaeli Bölge Tiyat- sanatçısı Kınar Hanım için yazdığı Münevver'in Hasbıhali rosu bu yıl Ferhan Şensoy'un yazdığı Kahraman Bakkal adlı tek perdelik oyunu temsil edildi. Erken dönem tiyatro­ süpermarkete Karşı adlı oyunu ile Türel Ezici'nin yazdığı muzun bu klasik örneğini yönetmen Engin Uludağ sahneye Yaldızcı Kral ile Akıllı Soytarı adlı çocuk oyununu hazırlakoydu, Tilbe Saran oynadı. nır. Her iki oyunu da Burhan Akçin sahneye koydu. Müzikle• theope yayımlandı Bir eleştirmenin (Seçkin Selvi), ri ise Mustafa Pehlivan yaptı. 1 Ekim 1993 tarihinden iti"insanı sinirlendirecek kadar mükemmel yazılmış bir oyun" baren seyirci karşısına çıkan oyunlar Sabancı Kültür diye nitelediği Theope, Taş Kitaplar Yayınevi tarafından ya­ sahnesi'nde oynandıktan sonra Anadolu'daki il ve ilçe sahneyımlandı. Coşkun Büktel'in 3 perdelik oyunu Theope'de si'nde turneye çıkmaktadır. olaylar, Argosluların kuşattığı alevler içindeki Thebai kentin­ paldır kültür tiyatrosu Ephraim Kishon'un yazdığı de geçiyor. Mümkün olan en yoğun özetiyle oyun; uğruna ile Kuntay'ın Türkçemize kazandırdığı Tarlakuşuydu Julikentler yakılan bir kadını.. o kadını sevdiği için "gövdesine et adlı müzikli oyununu Tarlabaşı'ndaki İstanbul Sanat Mer- Argos'un bütün okları saplansa bile" ölemeyeceğine inanan kezi Manastır Salonu'nda sergiliyor. bir heykeltraşı.. ve o heykeltraştan, "tanrıların emrettiği ölü­ me" atılarak, kenti kurtarmasını bekleyen Thebaili umarsız insanları anlatıyor.

n Doğan'ın yönettiği oyunun müzikleri Murat Bavli'ye ait, uncuları ise Olgun Baydemir, Atilla Gültiken ve Murat Aksay. un Shakespeare'in ölümsüz aşkının kahramanları meo ve Juliet'in hayatta kalmaları ve büyük aşklarının uzun süren evlilik yaşantısından sonraki durumunun anlatıldığı bir komedi. Tarlakuşuydu Juliet her cuma, cumartesi 20.30 ve her pazar 15.30'da izlenebilir. sahne sanatları müzesine bir bölüm daha eklendi. Kültür Bakanlığına bağlı Yıldız Sarayı Sahne Sanatları Müzesi'ne otantik tarihi sahne kostümleri seksiyonu eklen­

• suat taşer ödülleri 1982 yılında yitirdiğimiz ünlü ti­ yatro adamı Suat Taşer adına, ailesi ile DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi'nin ortaklaşa düzenlediği Kısa Oyun Yarışması'nın bu yılki ödülleri açıklandı. Maddi bir ödülü bulunmayan bu yarışmanın özelliği, seçi­ len dört oyunun aynı yıl içinde Güzel Sanatlar Fakültesi'nce sahnelenmesi oluyor. Bu yıl, "İnsan Hakları" temasıyla açılan yarışmaya katılan on sekiz oyundan, Hülya Nutku, Güngör Tekçe, Haluk Işık, Hülya Doğan ve Semih Çelenk'ten oluşan seçici kurul aşa­ ğıda adları yazılı oyunları sahnelemeye değer buldu: Meral Alsan - Siperde İki Kişi • Mine Artu - Nazike Hanım • Rey­ han Özden - Dilenci • Ni Ulukut- Karlıdağ.

• tiyatro Stüdyosu Derin Bir Soluk Al oyununu 11-31 Ocak tarihleri arasında Adana, Mersin, Antalya, Konya, Es­ kişehir, Salihli, Denizli, Kayseri, Bursa kentlerinde sergiledi. Ben Elton'ın yazdığı oyunu Ahmet Levendoğlu dilimize uyarladı ve yönetti. Tasarımını Duygu Sağıroğlu'nun yaptığı oyunda, Ahmet Le­ vendoğlu, Haluk Bilginer, Nilüfer Açıkalın ve Cüneyt Uzun­ lar rol alıyor.


a

cy

pe


cy a

pe


bu, bir aşk öyküsüdür Mustafa DEMİRKANLI

TİYATRO... TİYATRO... 4. YILINDA malıydı bu. Tiyatro­ nun kendi iç polemik­ leri ve eleştirilen bi­ zim dışımızda kalmalıydı. Belki de çok daha önemli bir yanı, tüm tiyatro ha­ reketlerini kalıcı kıl­ malı, önemli bir arşiv görevi üstlenmeliydi. O gün aldığımız kara­ rı (sanırım 6 veya 7 Ocak'tı) hemen uygu­ lamaya geçirdik. Erte­ si gün, projemize sı­ cak bakan Orhan Alkaya, Tuncer Cücenoğlu, Fikret İlkiz, Yılmaz Onay ve Işık Yenersu'dan oluşan bir Danışma Kurulu oluşturduk. Zaman içinde işlerinin yoğunluğundan dolayı Danışma Kurulu

pe

cy

a

Yıl 1991, Ocak ayının ilk günleri, akşam üstü sevgili Yılmaz Öğüt ve Rutkay Aziz ile birlikte yor­ gunluk içkilerimizi yudumluyoruz. Her zamanki sıkıntı, 'yayın­ cılık kötü gidiyor, tiyatronun sonu ne olacak?' derken; Rutkay Aziz "Bir Tiyatro Dergimiz bile yok" dedi. İlk tepkim, "Yapalım o zaman" oldu. Önce gülüştük, sonra daha ciddi konuşmaya Tiyatro... Tiyatro...'nun bugüne başladık. gelmesinde büyük emeği geçen,Çıkan sonuç; 32 sayfa, siyahonu doğurtan, büyümesine bü­ beyaz, 3. hamur kâğıda bir dergi yük çaba gösteren, insanlardan olacaktı. Tiraj; 20.000. İtirazlar ay­ biri de T. Yılmaz Öğüttü. nı anda yükseldi. 'Kime satacağız

bu kadar dergiyi?' Soru haklıydı, ama biz satmayacaktık. Ti­ yatrolarda ücretsiz dağıtılacaktı. Tüm tiyatrolara aynı yakın­ lıkta duran, oyunları tanıtan seyirciye yönelik bir dergi ol-

• Tiyatro dergisi, dünyada hele aylık olarak örnekleri pek az • 4. yılını kutlayan Tiyat­ bulunan yayınlardan biridir. Batı ülkelerinde bile salt tiyatro ro...Tiyatro... Dergisi'ni ben de için çıkan dergilerin çoğu yaşamlarını uzun dönemde kolay candan kutlarım. Türkiye'de tiyatro sürd��rememektedirler. Dergiyi çıkaranları, her şeyden önce bu sevenler için çok değerli bir mec­ mua. Uzun yıllar devam etmesini nedenle kutlamak gerekir. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, sanatseverlere, izleyecekleri oyun­ yürekten dilerim. Tüm sanayiciler ları seçmeleri açısından yararlı olduğu gibi, ilerisi için de bir de katkıda bulunsun. kaynak oluşturmaktadır. Daha geniş olanaklara kavuştukça Ti­ Nur ATABAY Sanayici yatro... Tiyatro... Dergisi'nin giderek daha dolgun bir içerik ka­ zanacağına inanıyorum. Şakir ECZACIBAŞI-Sanayici

• Tiyatro konusunda tanıtıcı nite­ likte bir dergi çıkartmak çok çaba ve sorumluluk isteyen bir • Bu dağınık tiyatro ortamında, bir süreli yayının düzenli ve iştir. Bu çabayı esirgemediğinizden ve tiyatro sahnelerine objektif yaklaşımın şart olduğu böyle bir görevi her zaman sosürekli olarak 4 yıl boyunca çıkabilmesi büyük başarı. rumluluğun bilinciyle yürüteceğinizden eminim. Başarılarınızın Şimdi sıra bu yayının program dergisi olmaktan çıkıp 'dergi' devamını dilerim. olabilmesini sağlamakta. İkinci 4 yılın hedefi bu olmalı. Gencay GÜRÜN-Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Bülent ERKMEN-Grafik Sanatçısı


pe

cy a

Sunu'muzda değişiklikler oldu. Katkılarını esirgemeyen; Genco Erkal, Ali Tayfun, Tamer Levent, Aziz Çalışlar, H.Zafer Şahini de burada anmalıyım. Ve tabii ek Danışma Kurulumu'za katılan ve halen devam eden değerli dostların dışında şu anki Danışma Kurulumu'zun diğer destekçileri Gökhan Akçura ve Dikmen Gürün Uçarer'e de teşekkürlerimi iletirim. siz yine eskiye dönersek; Rutkay Aziz Danışma Kurulu'nda yer alırken T.Yılmaz Öğüt Dergi'nin sahipliğini ve Yayın Yönetmenliği'ni üstlendi. Bana da Yazı İşleri Her evin mutfağı vardır. Bizim evin mutfağı da yukarıda; oturanlar; Erkut Arıburnu (Teknik Servis Elemanı), Müdürlüğü'nü üstlenmek Nalân Özübek (Yayın Koordinatörü), ayaktakiler soldan-sağa; Belgin SunaI (Muhabir), Sinan Şanlıer düşüyordu. (Teknik Yönetmen), Savaş Çekiç (Görsel Yönetmen), Mustafa Demirkanlı (Yazı İşleri Müdürü), Enis Bakışkan Kapak. Evet, kapağı ne ya{Dergimizin Sahibi), Hakkı Yükselen (Düzeltmen), Nuray Avşar (İdari Sekreter), Emin Şenol (Dağıtım) ve pacaktık? İmdadımıza, sevfotoğrafta yer almayan Fatma Teyzemiz, gerçek mutfağımızın sorumlusu. ili Mengü Ertel yetişti. İlk kapağın sloganı "Tiyatrocular Barış'a Evet' diyor"du. İlanlarla yaşatmayı düşündüğümüz derginin tiyatroların Şubat 1991 tarihini taşıyan ilk sayımızda katkısı olanlar; desteği veya bir iki ilan geliriyle yaşamını sürdürmesi Danışma Kurulunun dışında, Metin Balay, Ataol Behramümkün değildi. Evet, tirajımız yeterliydi ama kâğıt kalitesi moğlu, Güzin Çorağan, Ferda Erdoğan, Özlem Öğüt, Halil ve baskı kalitesi daha ticari ilanlar almamızı engelliyordu. ever, Elvan Usta, Ali Uyandıran, Ufuk Akbaharer, Hicran Her sayımızı zararla kapatıyor, dergiyi, kitap yayıncılığı ve Aygün, Kemal Demirkanlı, Zeynep Üskül, Koray Ergun, diğer işlerimizle sübvanse etmeye çalışıyorduk. Bu koşul­ Hamit Denizer ve İlker Mumcuoğlu'ydu. larda renkli ve kuşe kâğıda geçmemiz bizi iyice zora sokabi­ ., 3., 4. sayı derken sezon bitmiş, yeni sezon hazırlıkları lir, derginin sürekliliğine darbe vurabilirdi. Gözümüzü ka­ başlarken biz de karalar bağlamaya başlamıştık. rartıp bu zor kararı aldık. (Yılmaz Öğüt'ün cesaretlen-

• Tiyatro...Tiyatro... Dergisi'nin 4. yılına erişmesi kültür hayatımız içinde çok önemli bir yer tutmak­ tadır. Çünkü günümüzün medyası tarafından topluma sunulan popü­ ler malzemenin hiçbir sanat kaygı­ sı taşımadığı bir ortamda, gerçek bir kültürü temsil eden tiyatro sa­ natının iletişim organı olan bir derginin yaşaması sevindiricidir. Bu yayınların ifade ettiği doğru an­ Atilla DORSAY-Sinema Eleştirmeni lamı herkesin bilmesi ve destekle­ mesi gerekiyor. Dergiye emeği geçen herkesi kutluyorum. Tiyatro...Tiyatro... Dergisi Türkiye'de yıllardır süren bir Erdal ATABEK-Gazeteci boşluğu düzeyli bir üslupla dolduruyor. Ama ben yine de haber tanıtım dergisi dışında tiyatroyu teorik ve pratik yanları ile • Bir tiyatro dergisini sürdürmeye çalışmak, bir tiyatro açıp irdeleyen, tartışan bir dergi ihtiyacı duyuyorum. onu kapatmamaya uğraşmak kadar güç bir iş. Garip bir kahra­ manlık... İşin en tuhaf tarafı, uzun süre perdesini açmayı baHakkı MISIRLIOĞLU-Grafik Sanatçısı

Tiyatro ölüp bitti çığlıkları atılırken, ben dünyada tiyatronun ve Türk Tiyatrosu'nun bir atılım içinde olduğu görüşündeyim. görsel medyadaki görüntü kirlenmesine karşılık, tiyatromuzda yoğunlaşan yetenek ve üretim düzeyi, bana sayılı umutlarımızdan biri gibi gözüküyor. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi ise elbette bir boşluğu dolduruyor, Ama tiyatromuzdaki canlanmaya koşut olarak çok daha canlı, hareketli tartışmalar açan, sorunsalları irdeleyen bir yapıya kavuşturulabilir görüşündeyim.


Satışı engellemedi bel ki ama, bazı bölgeler den iadeler gelmiş, ba zı bölgelerde ise ay ortasında tükenmişti. Bu dengeyi sağlamak bir iki ayımızı aldı. Yıl sonundaki satış ortala­ mamız 15.300'dü. Bugünkü satış fiyatı­ mız ise 10.000TL. 8u sezon başına kadar İstanbul, Ankara, İz­ mir, Trabzon, Bursa, Diyarbakır, Adana, Ko­ caeli ve Antalya'daki tüm özel ve ödenekli ti­ Savaş Çekiçin usta çizgileriyle olup yeni logomuz ve anblemimizin yer alır yatrolarda satılan der­ ilk kapağı gi, artık merkezi gazete bayii ve büyük kitapçılarda da satılmakta. Tiyatro dergisi olarak bir başka şeyi daha gerçekleşti Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali ve Uluslararası İsta bul Festivali'ne her yıl özel sayılar hazırladık; tüm olanak lıklarımıza karşın zaman zaman yurtdışına özel muha gönderdik, zaman zaman da yurtdışındaki muhabirler yararlandık. Ama her yıl özel sayılarımızda özgün yazı mız ve fotoğraflarımızla festival izleyicilerine tüm festival kinliklerini içeren sayılar hazırladık. Artık tiyatronun kendi sorunlarına sahip çıkan, tüm tiyatro dünyasının sesi olmaya özen gösteren bir dergi var. 3. mızı bitirdik; 4. yıla merhaba dediğimiz şu günlerde dergi nin ilk sayısından bu yana yazı desteğini esirgemeyen tiyatro dostlarına; yaşamasının tek kaynağı olan ilan de ğini esirgemeyen ve artırarak sürdüren iş dünyasal ajanslara teşekkür eder, 5. yılımızı hep beraber ve gorkgi bir şölenle kutlamak dileğiyle hepimiz, hepinizi kucaklarız

şarmış birçok tiyatro topluluğu vardır dünyanın dört bir tara­ fında, ama böyle bir şeyi bir tiyatro dergisi için söyleyebilmek pek mümkün değildir kanımca... Bu cesareti kutluyorum. Haldun DORMEN-Tiyatro Sanatçısı

• Böyle bir dergi ancak aşkla çıkabilir-aşkla, yani artık günümüzde modası geçmiş bir adanmışlıkla. Tüm çalışanlarını kutlar devamını dilerim. Alev ALATLI-Yazar

pe cy

a

dirmesi ve maddi katkıları olmasaydı, bu iş olmazdı. Bu dergi hâlâ yaşıyorsa bu güzel insanın sayesindedir; bu bili­ ne!) Ayrıca tam o günlerde Cumhuriyet Gazetesi'nden ayrılıp aramıza katılan Enis Bakışkan'ın gelmesi kuşe kâğıda geç­ me kararımızı kolaylaştıran ikinci önemli etkendi. Enis, böy­ le bir derginin profesyonel reklamcıyı taşıyamayacağını ve bu işi daha önce yapmamış olmasına karşın bunun üstesin­ den gelebileceğini, bu ülkede sanata yatırım yapabilecek ki­ şi ve kurumların olduğunu söyleyerek hemen kolları sıvadı. Aynı günlerde Yayın Koordinatörü olarak aramıza katılan Nalân Özübekde dergimizi içerik olarak toparlama­ ya soyundu. Her şeyin güzelleştiği bir anda logo, amblem ve derginin görsel dizaynını yapacak bir usta ge­ rekiyordu. Savaş Çekiç bu işleri hiç­ bir maddi beklentisi olmadan üstlen­ di ve birbirinden güzel kapaklarla dergimizi farklı ve sevimli bir hale getirdi. Tiyatro... Tiyatro...'nunArtık Türkiye'de ilk kuşe, renkli tiyat­ oluşum öyküsünün ilk kıvılcımını ortaya atan ro dergisi yayımlanıyordu. Yine üc­ retsiz dağıtılmaya devam etmeliydi Rutkay Aziz'di. ve etti de. Okura bir yıl daha ücretsiz ulaşan dergiye, uzun süre sessiz kalan reklam sektörü, dergimize artık daha sıcak bakmaya başlamıştı. İlanlarımız yavaş yavaş artıyordu. Fakat yine maliyetleri karşılamakta zorlanıyor, her sayımızı zararla ka­ patmaya devam ediyorduk. Tiraj ise tam anlamıyla belimizi büküyor; ancak 20.000 dergi de dağıtıldığı ilk hafta tükeni­ yordu. Bir aileden birkaç dergi alanlar olduğu gibi, sağa so­ la atılıp zayi olan dergiler de vardı. Çözüm; dergi satılmalıy­ dı. Biz de öyle yaptık. Benzerlerinin 10.000-15.000 TL'ye satıldığı koşullarda 3.000 TL gibi sembolik bir fiyatla satışa sunduğumuz ilk sayının sonuçlarını merakla beklemeye başlamıştık. Fiyat minik bile olsa, tirajı engelleyecek miydi?

• Ülkemizde kültürsüzlüğün, sanatsızlığın yükselen değerler arasında yer aldığını; bilgilenmenin, öğrenmenin, tanımanın boş bir çabaymış gibi sunulduğunu; değer ölçülerimizin hızla erozyona uğradığını artık çok iyi biliyoruz. Bu ortamda dergini­ zin 3. yılını tamamlaması kanımca başarıdır. Ayrıca Tiyatro..Tiyatro... Dergisi'nin bir boşluğu doldurduğu­ na, rehber niteliğindeki bir işlevi yerine getirdiğine inanıyorum. Dileğim ele aldığı konuları ya da tanıtım yazılarını, biraz daha geniş kapsamlı ve derinlemesine işlemesidir. Zeynep ORAL-Tiyatro Eleştirmeni

• Türk sanat hayatının tek tiyatro dergisi Tiyatro... Tiyatro... 4. yılına basarken özgür, özgün ve demok­ rat tiyatro sanatına yakın sıcak ve objektif olarak bakarak sanata ve sanatçıya önemli katkılarda bulunmaktadır 4. yaşını kutluyor ve nice başarılarla dolu uzun bir yayın diliyorum. Dinçer Sü


tiyatro izleyicisi kimdir? Enis BAKIŞKAN

TÜRKİYE'NİN İLK TİYATRO İZLEYİCİSİ ARAŞTIRMASI Tiyatrosuz bir dünya düşünülemeyeceği gibi, dergisiz bir tiyatro da düşünülemez diyerek çıktığımız yolda, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi 4. yaşına merhaba deyiverdi. Bu arada bizler, estetik beğenisi son derece gelişmiş, sosyoekonomik düzeyi vasat TVizleyici gazete okuruna göre çok yüksek bir kitleye seslendiğimizi düşünüyorduk. Bu kanımızı birçok kimse de paylaşıyordu. Biz de dedik ki bu düşünce yalnızca bir kanı olarak kalmasın ve rakamlarla somutlaşsın. Bu nedenle Türkiye'de, ilk kez 'Tiyatro izleyicisi nedir?' sorusunu gündeme getirerek, Makro Araştırma Tanıtım Hizmetleri A.Ş. 'ye bu konuda bir araştırma yaptırdık. İstanbul'da yer alan tüm tiyatroları temsil eden 9 tiyatroda 600 kişilik bir örnek kitleyle, yüz yüze görüşme yöntemiyle gerçekleştirilen bu

olmaya

göre: Kimdir Tiyatro İzleyicisi? nedeni gezi ve tatil; her 10 izleyiciden 7'si bu amaçla

Demografik özellikleri:

yola çıkıyor. Yalnızca iş seyahatleri ise %16 gibi hayli

2-18 yaş: %12

yüksek oranda. Hem ziyaret hem ticaret diyenler ise

30-39 yaş: %22

%14. İzleyicilerin %26 gibi önemli bir bölümü yılda en

Eğitim Durumu: İIkokul mezunu: %3 Lise mezunu: %23 Medeni Durumu:

Mi: %38

Bekâr: %58

ş Durumu: İğrenci: %26 Beyaz Yakalı: %23 S. Meslek: %7

pe cy a

Tiyatro izleyicilerinin yarısı kadın yarısı erkektir.

az 1 kez yurtdışına seyahat ediyor.

Tiyatro izleyicileri sporcu olarak tanımlanabilir. Hiç spor yapmayanların oranı yalnızca %23. Her 4 izleyiciden 1'i jimnastik yapıyor, her 5 kişiden 1'i yüzüyor. Tenis

Dul: %4

tiyatro izleyicisinden;

oynayanlar ise %11.

Sahip olunan ya da olunması planlanan ev eşyaları kentli orta ve üst gelir grubunun yaşam tarzını yansıtıyor. İzleyicilerin %87'sinin evinde buzdolabı, otomatik

çamaşır makinesi, müzik seti bulunuyor.

Her 2 kişiden l i n i n evinde bulaşık makinesi, video, CD

%56'sı ev sahibi, % 30'unun ise yazlığı var. Evi

player bulunuyor.

olmayanların %25'i de bir konut kooperatifine üye.

Her 10 izleyiciden 8"i markaya önem veriyor ve her 2

3/5 otomobil sahibi, 1/3'ü tasarruflarını döviz olar

kişiden 1'i modayı yakından izliyor. Her 3 tiyatro

1/4'ü bankalarda değerlendiriyor.

izleyicisinden 1 'i bir sosyal kulübe üye.

1/5'i çek, 2/5'i kredi kartı kullanıyor. Kredi kartı

Tiyatro izleyicilerinin %90'ı kendisini tüketim biçimi ve

olmayanların 2/5'i en yakın zamanda kredi kartı

yaşam tarzı açısından orta-üst sınıfa ait görüyor.

kullanacağını belirtiyor.

Tiyatro izleyicilerinin günlük-haftalık tüketiminde süt

2/5' i şu ya da bu türde sigortalı. Sigorta türleri arasında

(%68) ve cola'lı içecekler (%62) ilk sırayı alıyor.

Hayat sigortası (%26) rakipsiz.

Parfüm (%55) ve kozmetik (%39) ürünleriyle ambalajlı

tiyatro izleyicileri seyahati seviyor. Seyahatlerin başlıca

gıda tüketimi de oldukça yüksek bir yer tutuyor.

Gürel deformasyonun alabildiğine arttığı ve ciddi bir medya kirlenmesinin yaşandığı günümüzde eğer bu ülkede bir avuç insan tiyatro yapmaya, kültürümüzü zenginleştirmeye çalışıyorsa, bu sanatçılarımızı ve onları yaşatan, profilini çizdiğimiz bu izleyiciyi ayakta alkışlamak gerekir. Bizler herkesi, özellikle de iş dünyamızı ve ajanslarımızı tiyatrolarımıza daha çok katkıda bulunmaya, sanata ve sanatçıya daha duyarlı olmaya çağırıyor ve Yaşasın Tiyatro diyoruz,


"tiyatroda devrim" tartışmaları ÖDENEKLİ

TİYATROLARDA

ÖZERK

MODELE

GEÇİŞ

TARTIŞMALARI

(1)

Bu oturumda, ödenekli tiyatro kurumlarının yönetilme modellerinden bir tanesi olan özerk -otonom- yönetim modeli değişik boyutlarıyla tartış ya açılacak. 1976 senesinde, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda "Yerinden Yönetim" adıyla denenen bu modelin kurgu/ayıcılarından Beklan A l g a n halihazırda Devlet Tiyatroları bünyesinde süren köklü bir yeniden yapılanma hareketinin öncülerinden Yücel Erten oturuma tiyatro adamı kin leriyle katılıyorlar. Oturumu, dergimizin Danışma Kurulu Üyesi Orhan Alkaya yönetiyor. Ademi merkeziyetçi modelin önemli bir açılımı olan Bölge Tiyatroları projesi ve Türk Tiyatrosu'nun kimlik kazanması için zorunlu olan eğitim devrimi, bu konuşmanın sınırları içinde yer almaya Konuşmacıların ve oturum yöneticisinin,

Türk Tiyatrosu'nun yaşadığı yapısal tıkanıklığı aşması için özerk -otonom-, ademi merkeziyetçi ma

geçilmesini zorunlu gördüğü ve bu tezi savunduğu da, ayrıca belirtilmesi gereken bir husus.

gısı içinde olan insanlar oranla çok daha rahat yanıtlar. Ödenekli tiyatrolar repertuarların içinde yerli yazarların gelişmesi için normal olarak daha çok pay ayırabilirler ama dünya tiyatro literatürünün örnekler de ortaya koyarken geniş paletten yararla mak ve literatürün en uza taki örneklerine kadar bunları sergileyebilmek ortaya koyabilmek şansıFotoğraflar: Sinah Şanlıer na sahiptirler. Teknik a lamda, sahnede olayın olgunlaşması, seyircinin önüne getir mesinde de paradan sakınmamak ve yetişkin sanatçılar kullanabilmek gibi bir şansı, bir hakkı vardır. Bunlar az b şeyler değil.

pe

cy

a

0. ALKAYA: Türk Tiyat­ rosu'nun finans gücü ve kaynak kullanma itibariy­ le büyük ağırlığını oluş­ turan ödenekli tiyatro ku­ rumlarının korunması gerektiği düşüncesini vurgulayarak oturumu açıyorum. Ancak bir ye­ niden yapılanmanın zo­ runlu olduğunu ve ko­ nuşmanın bu çerçevede gelişeceğini de vurgulamalıyız. Geniş hacimli evrensel kültür skalasını, hızla değişen toplumsal kimliği ve ihtiyaçları kucaklama konusunda, merkeziyetçi yö­ netim modelleri büyük bir çıkmaza sürükleniyor. Bugün, kişi kültünden ve ödenek sağlayan siyasi kurumların müdahalele­ rinden korunmuş, ilke bazında örgütlenmiş bir otonom mode­ lin, kültürel ihtiyaçlara ne ölçüde cevap vereceği konusunu araştıracağız. Öncelikle, çok kaba hatlarıyla, ödenekli tiyatroyu tanımlayalım. Ödenekli tiyatroların görev ve sorumlulukları nelerdir? Ülke tiyatrosuna katkıları nelerdir, neler olmalıdır? Y. ERTEN: Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin toplumsal gelişme­ sindeki bir ciddi dinamik olarak tiyatronun önemini kavramış­ lar, çok doğru bir adım atmışlar, tiyatro okulunu kurmuşlar, tam ödenekli tiyatroyu oluşturmuşlar. Tabii ki o yıllar için belki çok iyi düşünülmüş olan kanun bugün, bu yapı için yeterli de­ ğil. Kendini dinamikleştirmesi, yeni bir çehre kazanması, yeni yöntemler araması, daha işlek ve kıvrak olabilmesi gerekiyor. Tam ödenekli tiyatronun en büyük avantajı toplumun karşısına sunulacak olan sanat ürününün geçim kaygısıyla örselenmesi­ ni engelleyebilmektir. Bu repertuar boyutunda böyledir, öde­ nekli tiyatro, bir oyunu oynamalı mıyım sorusunu, ekmek kay­

B. ALGAN: Ödenekli tiyatrolar sorunsalında benim ele almak istediğim ana ölçek, o kurumun yaşadığı toplumdaki görev amaçlarıdır. Özel tiyatroların yanısıra, ödenekli olmanın o koruma getirdiği sorumluluklar bizde olduğu gibi, dünya öd nekli tiyatrolarının varoluş nedeninde şöyle özetlenebil Toplumun kültürel yaratımının, eğitiminin, sanat düzeyi ve bilincinin çağdaş düzeye erişmesinde öncü olmak; ve toplumu geleceğe yönelik yaratıcı gücünü harekete geçirerek, böyle gereksinmelere önderlik etmek. Demem o ki; yukarıda özetlemeğe çalıştığım kişisel görüşüm ışığında, toplumumuzdaki tam ödenekli tiyatrolar, 94 dünyasında çağdaş yeri ve işleri bakımından, kısırlık ve tıkanıklık boğuntusundadır. Yeni soluklar ne yönden gelecektir? Toplumumuzdaki tam ödene tiyatroların yönetim biçimi, merkezden yönetim biçimiyle oluşmuştur. Bu anlayışa karşı ilk kez 1976-80 yılları arasını


Şehir Tiyatrosu'nda Yerinden Yönetim sistematiği uygulandı. Başarılı ve başarısız noktalar elde edildi. ERTEN: Tiyatronun varlık nedenine, varlığını haklı kılan şebakmak lazım. Burada iki nokta görüyorum. Bir, söyleyecek sözünün olması, bir siyasetinin olması. Yeryüzünün sorunlarıtoplumun sorunlarına, çelişkilerine, sancılarına bir biçimde yaklaşan ve buna bir yanıt arayan bir varlıktır, tiyatro. Yoksa, yetenekliyim, mektepte okumuşum, her yaptığım da iyi gidiyor gibi bir yanılgının içinde tiyatro yaşayamayabilir. Bir an gelir, hastane mi daha önemli, tiyatro mu sorusuyla karşılaşırsınız. Bu tehlikeyle yüz yüze kalmamak için, tiyatro çağına, olumuna, insanına diri olmak zorundadır. İkinci nokta ise bunu özgün bir biçimde yapmak zorunda olmasıdır. ALKAYA: Bir oyunun bir ödenekli tiyatroda sahnelenme-

cy a

sindeki gerekçeler de önemli. Objektif kriteri nedir, ödenekli tiyatroların oyun seçimine esas teşkil edecek ölçülerine bir sanat politikası ışığında bakmak zorunluluğu var mıdır? Yaratıcı tiyatro-yaratıcı seyirci buluşması nasıl sağlanacaktır? ERTEN: Halen yürürlükte olan yapıya göre, bütününe bak­ ımız zaman, Devlet Tiyatroları yılda 80-90 oyun oynuyorsa, bunun yarısı Türk yazarları, diğer yarısı da dünya literatüründen olan oyunlar ise, mevcut yapımızda tabii ki şunu gözetmek zorunda kalıyoruz; biz yeteri kadar Shakespeare yapıyor muyuz, klasiklere, romantiklere eğiliyor muyuz, bir tiyatronun görevleri arasında sayılabilecek, 200., 300. yıldönümlerinde o yazarları hatırlatmak, tanıtmak için sahneleyişler yapıyor muyuz? Bunu çağdaş literatürün en uç noktalarına kadar birtarafıyla yapabiliyor muyuz sorusu vardır, ama bir ileri vadede, li Edebi Kurul'un ortadan kalkacağı ve kendine yeten, kendisine sahip birimlerin yaşayacağı bir tiyatroda artık onların birbirinin kendi içinde kendi siyasetini kurması gerçeğini kabuI etmek gerekir.

pı, sadece genel çizgileri koymakla yetinecek midir, bu nasıl teminat altına alınacaktır? Y. ERTEN: Beş-altı yıldır süregelen çalışmalar, tartışmalar sonucunda, yasa tasarısında da belirlediğimiz şöyle bir formü­ le vardık: Genel Müdürlük, yani merkezi otorite, kimsenin ne şekilde sanat yapacağına karışmaz. Merkezi otorite ne yapsın; kaynak dağıtsın, bütçenin dengeli, uygun, adil dağılımını yap­ sın; merkezi otorite kadro dağılımını yapsın, çok çok diyelim ki bir tiyatro açılacaktır, bu Van'da mı olsun, yoksa Gaziantep'te mi gibi çok stratejik sorulara cevap bulsun, ama bunun dışın­ da Trabzon'daki, Diyarbakır'daki insanların ne şekilde tiyatro yapacağına karışmasın, karışamasın. Şimdi, orada ne şekilde tiyatro yapılacağı sorusu gündeme geliyor, o noktada diyoruz ki sanatçılar belli bir süre için orada sanat yönetmenliğini üst­ lenecek insanı kendileri seçsin. Dolayısıyla bütün çalışmaları­ mız sonunda 3 yıllık bir periyot anlayışı oluştu. Merkezi otorite, kaynak dağılı­ mı, kadro dağı­ lımını yaparken aşağıdaki bi­ rimlerle nasıl bir iletişim için­ de olacak? Ora­ da da yılda bir­ kaç defa toplanacak olan bir demokratik platform oluş­ turuyoruz. Bu platformda merkezi otorite ile aşağıdaki ti­ yatroların yöne­ ticileri bir araya geliyorlar. Ora­ sı herkesin taleplerini ortaya koyabileceği ve haklılığını savuna­ bileceği bir yerdir. Kadronun, bütçenin, diğer olanakların dağı­ lımında, ödüllendirme, cezalandırma mekanizmalarında ölçütlerin ne olacağı konusunda insanlar orada tartışsınlar. 0. ALKAYA: Bu, istişari bir kurul, karar yetkisiyle donatılmış bir kurul değil.

pe

ALGAN: Tiyatrolar kendi iç kuruluşları içindeki yaratıcı potansiyeli bir kere nasıl aktive edecekler? Bu yaratıcı potansiyel, seyircisiyle nasıl buluşup seyircisini de yaratıcı kılmaya çalışa-

caktır? Seyircinin de yaratıcı potansiyelini deşifre etmek, harekete geçirmek, devreye sokmak için ne yapıyor? Sanırım, toplumumuzda ödenekli tiyatroların içinde bulunduğu çıkmazlıkta kendi içlerindeki yaratıcı potansiyeli ortaya koymak, harekete geçirmek. Neden olamıyor bu? Ekonomik sebeplerden, den? Kişilerin memur konumu içinde çalışmak durumuna gelmiş olmalarından. Buna bir çözüm ararken, çok merkezli tiyatro buna ne açılardan çözüm getirecektir ve sonradan bu çözüm sonuna kadar gidecek midir? ERTEN: Bence varmamız gereken nokta şudur: Her tiyatro kendi sanatsal çizgisini, repertuar çizgisini kurabilmelidir. Bir sanat yönetmeni, örneğin, "Ben sadece Shakespeare oynaya-

cağım" diyebilme şansına sahip olmalıdır. ALGAN: On milyonu aşmış bir kent nüfusunun kültürel gereksinimlerine cevap verebilecek tek tiyatro anlayışı mümkün değildir. Buna cevap verebilecek ve ötesine geçebilecek yeni yapılanma gerekir. ALKAYA: Bu yapılanmada, her birimin kendi sanat politikası ve istihdam politikasını özerk kimliğiyle oluşturması öngörülüyor. Yanısıra, kaçınılmaz olarak bir üstyapı, bir Genel Müdürlük oluşturmak gibi bir zorunluluk var. Bu Genel müdürlükle birim tiyatroların karşılaşması nasıl olacak? Üstya­

Y. ERTEN: Daha çok istişari bir kurul, ancak orada varılmış olan prensip kararlarını yürütmek Yönetim Kurulu'nun görev­ leri arasında. 0. ALKAYA: Bağlayıcı maddeler yeterli mi sence? Y. ERTEN: Bir esneklik içinde bağlayıcı olduğu düşünülebilir. Yani icraya ait kararları orada yüzde yüz alamazsınız. Orada prensipler oluşur, onu da yürütecek olan Genel Müdürlüktür, yahut merkezi otorite kuruluşudur. Ama şunu kesinlikle göz­ den ırak tutmamak lazım, merkezi otorite kimsenin nasıl sanat yapacağına, ne yapacağına karışamamaktadır. 0. ALKAYA: Türkiye'deki kurumların siyasetle aşırı organik ilişkisi var. Siyasetin bu sanat kurumlarındaki etkisi nasıl gide­ rilebilir, buna karşı ne gibi önlemler alınabilir?


B. ALGAN: İlk seçim kimler tarafından nasıl yapılıyor, ona bakmak lazım. Örneğin Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, Ba­ kanlık tarafından üçlü kararname ile atanıyor. Şehir Tiyatroları gibi 80 yıllık müessese, bunu başka türlü halletmiş. Direkt ata­ ma yoluyla; Belediye Reisi geliyor diyor ki siz buyrun, kabul ediyorsanız ne âlâ. Şimdi bu ilk atamanın şeklinin değiştiril­ mesi gerekir. Bir sıfır noktasına gelinmesi, en azından yaklaşıl­ ması gereklidir. Demokrasi, katılımcı, çoğulcu laflarının arasın­ da tiyatro yerini nasıl bulur sorunsalına geliyoruz. Kendisini yönetecek kişinin atanmasında o kitlenin bir şekilde söz sahibi olması formülünün bulunması lazımdır. Y. ERTEN: Modüler sistemde Seçici Kurul, Devlet Tiyatroları sanatçılarıdır. Sanatçılar aday belirler bu seçilmiş olan üç aday arasından Bakan'ın bir tercih yapma hakkı vardır, ama o tercih için de bir üçlü kararname hazırlar, Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın da onayı gereklidir. Üçlü kararnamenin kurumun say­ gınlığı bakımından doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. B. ALGAN: Demek ki temel seçici faktör, yönetilecek olan ki­ şilerin vereceği önerilerin içinde olacak. Buraya mekanizmayı oturtmak lazım. Çoğulcu, katılımcı demokratik gibi laflar edilir­ ken tiyatroda bunun nasıl işleyeceğine formül getirmek lazım ki, burada yasa önerisi olarak karşımıza çıkan şey, bugün için en sağlam nokta.

pe

cy a

0. ALKAYA: Şimdi biraz ge­ riye dönüp, 1976 senesine, Şehir Tiyatrola­ rının Yerinden Yönetim Dönemi'ne bakalım. Bu dönemin Türk Tiyatrosu'na getirdiği dinamizm, çağ­ daş çizgi, yarat­ ma heyecanı bir yana, kısa sürede tıkan­ masına yol açan faktörleri biraz kurcalaya­ lım. Hangi damarlar tıkanıktı, hangi uzuvlar eksikti diye baka­ lım bir de...

yor. Olayın bütünüyle kendi otonomlarını kazanma durur yalnız grupların kendi içinde birleşmelerine bağlı bir şekil kalmıştı ve bunu yürütecek olan mekanizma müşterekti. Hastalık oradaydı. Bu dört yıl, başka bir boyutta da bir mesele yinelemeye başladı gruplara. Gruplar onbeşer, yirmişer kişilik olduğu vakit artık bütün zamanlarını tiyatroya ayırır mecburiyetinde kalan bir üretime girmeleri, oyunculara kolay vazgeçemeyecekleri başka şeylerden el çektirmeyi getiriyordu 0. ALKAYA: Şehir Tiyatrolarının bu deneyimi bir yasal düzenlemeye kavuşmamıştı. Pratikte merkeze bağımlılıktan kurtulamamıştı, müdüriyet yetkileri bir kişide toplanıyordu. Sanat yönetmenleri de atama yoluyla getiriliyordu, bir seçim söz konusu değildi. Bütün bunlar 76 deneyiminin başarısızlığını hazırladı. Yanısıra 76 deneyiminde bir düşünce biçiminden kaynaklanan sorunlar var mıydı? İlkeyi değil pratiği öne alan anlayış ve bunun yarattığı birtakım sakıncalar var mıydı? B. ALGAN: Vardı elbette. Seçilmiş başkan kendi repertuar yapardı. Şimdi bu repertuarlar bir araya geldiği vakit, nasıl bütünleşir veya bütünleşme gereksinimi duyar mı? Her bir başkanı kendi repertuarını ortaya koyuyor ve onu işletme çalışıyor. Ödenekli tiyatroların temeldeki sorunlarının ve sorumluluklarının ne olduğunu iyice kavramamış ve kendince yorumlamamış kişiler başa geçtikleri vakit, o birimi başka tür işletiyorlar. Bunu önlemenin yolu yasalarla mümkün olabilir gibi gelmiyor bana. Bu, bugünden yarına olacak bir şey değildir ama önlemlerin yavaş yavaş alınması gerekir ki, bu da e tim ve dünya görüşü meseleleriyle donanmış tiyatro eleman larının çıkması konumuna getirir bizi. Biri 50, biri 80 yıllık tiyatro kurumları, geçirmiş oldukları maceraları konuşurken yaratmış oldukları şeyleri de görüşmek mecburiyetindedir ki 20 sene sonra bunlar da oluşmaya başlasın. Tiyatro elemanları nereden geliyor, nasıl donanıyor, imkanlarını ve kafa yapıları yaratıcı güçlerini ve yeteneklerini nasıl geliştireceksiniz? 0. ALKAYA: İki temel sorun var ortada: Bir tanesi, Türkiye'ninbir mental devrime ihtiyacı var; insanlar bir yeniden yapılanma projesi içinde nasıl fonksiyonel kılınacaklar, nasıl yaratıcı kılınacaklar... ikincisi de, temel ilkelerde buluşular hazırlanan bir hareket olmaktan çok, pratiği öne alan hareketler kısa vadede prim yapıyor bizde. Merkeziyetçi yönetim aynı zamanda büyük kaçamak noktaları içeriyor. Merkeziyetçi yasalar daha az çalışarak, yaratıcı faaliyete çok daha az katılarak olmayı mümkün kılıyor. Ademi merkeziyet, daha çok çalışmak daha çok mesai ve daha çok zihinsel faaliyet gerektiriyor.. Burada karşılaştığınız sorunlar ve bunların aşılması konusunda düşüncelerini biraz açar mısın? Y. ERTEN: Tiyatrolar öz erklerine kavuşsunlar dediğimiz zaman, şunu baştan göze alabilmeliyiz: Yapılmış hataları tekrarlayabilirler, öz erklerini bizim anlayışımıza uygun gelmeyecek şekilde de kullanabilirler. 76'da Şehir Tiyatroları'nda yaşanan deney için en sık. dile getirilen eleştirilerden bir tanesi, hepbirden Brecht ve Nâzım oynamaya başladılar şeklindeydi. Ancak bunları göze alabilmemiz lazımdır. Muhtemeldir ki yine arazi olma eğilimleri baş gösterecektir, yahut ucuz seyirci avcılığı gibi birtakım eğilimler olabilir. Bu oradaki kenetlenmeye kaynaşmaya bağlıdır. Kuşkusuz ki yapısal olarak bu değişikleri sağladığınız zaman birdenbire bütün birimler sonsuz bir enerji bir yaratıcılık göstermeyebilirler, ama ya bazı yerlerde aksar

B. ALGAN: Hepimizin bildiği gibi 76-80 yılları arasında Şehir Tiyatroları böyle bir deneyime girdi ve 80'deki askeri darbeyle yıkıldı. Ancak bu olmasa da kendiliğinden yıkılacaktı. Mesele­ nin altında yatan iki büyük boşluk vardı. Her birinin başında ayrı sanat yönetmeni var, fakat bütçe aynı kaynaktan geliyor. Her türlü yapım aynı atölyeden çıkıyor. Sanatsal özgürlüğe ka­ vuşmuş olan tiyatrolar, birimler, kendi fikirlerini ortaya koy­ mak için yapacakları çabalarda aynı kaynaklardan yararlanmak mecburiyetinde kaldığı vakit, birbirlerine girmeye başlıyorlar. İdari mekanizma içinde bir tane müdür var ve tüm birimler her ihtiyacı için ona koşuyor. Bu birimler bir araya geldikleri vakit yönetim kurulunu teşkil ediyorlar ve o yönetim kurulunda da kavgalar çıkmasın diye, herkes kendinden özveride bulunu­


sa, bu hem ga­ riptir hem de yaratıcılığa aykı­ rıdır. Bunun kar­ şıtı olarak diyo­ ruz ki, yerinden yönetim sistemi kurulsun, şekli de bu olsun. Burada da insan faktörünü en ya­ ratıcı , en dina­ mik biçimde kullanacak orta­ mı hazırlamaya başlamak lazım. Y. ERTEN: Be­ nim birey ola­ rak, bir tiyatro sanatçısı olarak gözlemlerim şu, memurlaşma, herkesin öyle can attığı, çok da beğendiği bir durum olmayabilir. Sanatçılar ne olursa olsun duyarlı ve saydam varlıklar. Katkısının olama­ dığını, yerini bulamadığını düşünürse, bir biçimde ortaya çıkan şeyi katkısıyla iyiye götüremediğini düşünürse gerçekten bir fotokopi üretme durumuna giriyor. Fakat ben şunu iddia ede­ ceğim, uygun ortamı buldukları zaman, bundan da sıyrılmaya can atan, birden ışıldayan, parıltılar gösteren insanlardır. Dola­ yısıyla insanların daha fazla katkısının olabileceği bir ortamın hazırlanması, bir dayanışma duygusunun geliştirilmesi, onları da fevkalâde yapıcı bir tutuma götürebiliyor, hatta kendi ola­ naklarını ve sınırlarını aşma macerasına bile girebiliyorlar. Çok geniş bir yapının içinde bireylerin sancılarının görmezlik­ ten gelindiği açık. Bu yapıya geçtiğiniz zaman da bireylerin sancılarının birdenbire grubun sancısı durumuna gelmesi ve grupta küçük histeri krizlerine dönüşmesi mümkün. Ama za­ man iyi bir eğitmendir. Acaba diyorum bireyin yok sayıldığı büyük merkeziyetçi yöntem ve bireylerin sancılarının her an üretime taşındığı küçük 'compact' yapının arasında bir yol; ama her defasında tiyatronun kendisinin karar verebileceği bir yol yok mudur?

pe

cy a

ye hâlâ denetim altında tutmak gibi bir yanlışa kapılmamak lazım. Eğer erkini tanıyorsak tam olarak tanımalıyız. Bir de unutmayalım ki, 76 dönemi Türkiye'de olağanüstü bir siyasi atmosfer basıncının altında yaşandı, tiyatrolarda bombaların patladığı bir dönemde yaşandı. Ayrıca yapısal desteği tam değildi, ilkeleri ve yasal korunağı konulmamıştı, zorlukları aşacak süre ve süreç de tanınmadı, tamamlanmadı. O. ALKAYA: Burada bir açıklamayı zorunlu görüyorum. Benim bu deneyime ilişkin söylediklerimin tümü 17-18 sene sonra bir pratik olarak değerlendirilip çıkmaz sokaklarının iyi belir­ tilmesi zorunluluğuydu. Yalnız güzel işler değil, sağlam, ömürlü işler yapmanın önü açılsın isteğiydi... Buradaki hataları yinelememek, hastalıkları iyi teşhis etmek, onlara karşı önlem almak gerekir. Çünkü o hastalıklar yatay anlamda bir organizma hastalığıydı, bir mental seviye problemiydi. Bir mental devrim, pratiğin içinde insanlarını yaratarak oluşacaktır, modelin içinden insanlar doğacaktır, denilebilir mi? Y. ERTEN: işin iki tarafını görüyorum. Üç yıllık bir tasarlamayla işe girişen tiyatro yönetimleri şöyle iki şansa sahipler, şimdi ister Şehir Tiyatrolarında olsun, ister Devlet Tiyatrola­ rında olsun 'ensemble'laşmaya, grup dinamiğine, birlikte yaratmaya pek fırsat vermeyen bir trafik oluyor. Yani 20 küsur sahnede 20 küsur oyun oynanıyor, bir bakıyorsunuz, o piyeste falanca rejisörle falanca insanla çalışmışlar, tam bazı kontaklar doğmuş, biraz daha iyi bir şeyler yapabilme şansı ufukta görünürken, bakıyorsunuz ki program gereği, her biri başka piyese savrulmuş, üç ay sonra birden kesintiye uğramış, ömrünüzde çalışmadığınız, karşılaşmadığınız bir insanla karşı karşıyasınız. daha ucu bucağı görünür yapılarda, ekipteki insanlarınızı iyi programlayarak orada bir dinamik doğurabilmek daha kolay ve mümkündür diye düşünüyorum. Ucu bucağı görünen, 'compact' bir yapı içinde insanların emeğini daha verimli programlamak mümkündür. Şunu söylemek mümkündür; bu piyeste lamlet oynuyorsun, ikinci piyeste bir cümlen var, üçüncü piyeste görevin yok, serbestsin, yurtdışına gideceksen git, film çevireceksen çevir ama programımız şudur, görev dağılımımız budur. Yani biraz daha işin matematiğini kurabilme şansı var. O. ALKAYA: Otonom yapının en önemli vasıflarından birisi ekipleşmeye imkan tanıması. Ekip çalışmasının yeni anlatım olanaklarından yararlanma konusundaki rolüne eğilmekte yarar var. Tabii bir de, bu ekipleşmenin uzun süreli kılınmasının yöntemlerini konuşalım.

0. ALKAYA: Otonom modelde oyuncunun, yaratıcı sanatçı kimliğine erişmesi için nasıl bir beslenme formülü gerekir? Ekip birlikteliği nasıl sağlanacaktır? Tek tek sanatçıların yaratı­ B. ALGAN: Bu bizi ütopik gibi görünen bir meseleye götürücı kanalları nasıl açılacaktır? yor ki, ütopik filan değil bence, ister ödenekli tiyatrolara, ister özel tiyatrolara gelecek kişilerin eğitim sistemini ele almak la- B. ALGAN: Yetkili kişilerin seçim meselesi çok önemlidir, bu­ nun formülünün çok iyi kurulması lazım. O yetkili kişilere ister zım. Tiyatro eğitimi iflas etmiş durumda. Oyuncu olarak gelen genel sanat yönetmeni veya koordinatörü adıyla gelsin, ister insanın bir ön eğitimden geçtiğini kabul ediyorsunuz, ancak birim başkanı olarak gelsin garantili bir süre tanımak gerekir. çağdaş anlamda böyle bir şey yok. Bu bir günden öbür güne Bu süre de en az 3 yıl olmalıdır. Sorunsallardan bir tanesi gali­ olacak iş değil tabii ama şimdiden tohumları atılmalı ki 10-15 ba, bu grupların oluşmasındaki kıstastır. Bizim 76-80 yılları yıl sonra ürün versin. İnsan öğesi olmadığı zaman, yasaları da değiştirsek bu ana meseleye gelinecektir. Memur zihniyetin- arasında kurduğumuz sosyometrik moreno sistemi biraz işledi ve tepkilerini gördük. Çünkü sistem batıdan aktarılmış ve psiden koparmak lazım. 240 kişilik bir kadroda 240 tane büyük ko-teknik üzerine aktarılmış, iyi bir deneyimdi ama kulisler oyuncu yok. Bir anda bu kesilip başka bir sekile dönüştürüleoluştu, kulisler siyasi platformlara yansıdı. Yirmi kişilik grubun mez ama insanın yaşama hakkı, para kazanma hakkını zedeleiçinde dört kişi zor çıkıyordu ki, bu yönetmenin tiyatro anlayı­ meden yavaş yavaş bu kadroları tazelemek, elemek lazım. yoksa her zaman bu sorunsalla karşı karşıya kalıyoruz. Bu sis- şını ben de benimsiyorum onun için gidiyorum desin. Diğerleri tem içinde 8 tane tiyatro, 28 tane tiyatro bir elden yürütülüyor­ sempatiler, küçük oyunlar gibi nedenlerle bir araya geliyordu.


da büyüyen ve şişmanlayan bir kuruma merkeziyetçi anlayışı içinde çözüm getirilebileceğine inanmak bence safdilliktir. 0. ALKAYA: Bir gelecek projeksiyonu yapalım: Otonom mode lin ülke tiyatrosu dinamiklerine yansıması nasıl olacak? Bu yapısal değişim, bu kan değişimi ülke tiyatrosunu nasıl etkileyecektir? Otonom modelin uygulanması sonucunda oluşacak dinamizm ülke tiyatrosuna nasıl yansıyacaktır? B. ALGAN: İster İstanbul gibi çok büyük bir kentin içinde, ister Türkiye çapındaki bölgesel konumlarda. Kendi varlıklarını ortaya çıkarmak durumuyla karşı karşıya kalacaklardır. Burada yardımcı olmanın ötesine gitmemek gerekir, koşullayıcı olmamak gerekir diye düşünüyorum. Koşullayıcı olduğunuz vakit bildiğinizi onlara öğretiyor olursunuz. Ancak böyle bir şey, anlaşılmış, kabul edilmiş ve yaygın bir anlam kazanmış olduğun düşündüğümüz ütopik bir noktada, herkes kendi tiyatrosun yapacaktır, bunu yapmaya çalışmak lazım. Arada tabii ki b sürü problemler çıkacaktır. Bu arada bir şeyi tekrar vurgula mak istiyorum, yerinden yönetim meselesine böylesine ayrıntılı bir biçimde girip de kavgasını vermiş olan bir kurumu bütün boyutlarıyla desteklemek lazım. Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatroları ayırımını hemen bir kenara iterek, gelecek, böyle bir an lamın var olması esası üzerinde yürüyecektir inancı içinde elele vermek lazım. Güç beraberliğine gitmek lazım. İki güçlü kurumun bu konuda bir araya gelip elele vermesi lazım. Ulus; kültür kavgasıdır bu. Gerçi yine yapılır tabii ama zaman kaybına uğrar.

a

0. ALKAYA: Bir yeniden yapılanma aynı zamanda bütün tiyat­ ro tarihimizin dışına çıkma ve onu çağdaş ve daha rasyonel bir temelde yeniden kurma çabasını da içeriyor ve bunu bugünün insanıyla yapmak durumundayız. Burada insan formasyonu sorunuyla karşılaşıyoruz. Modelin geleceğini ve sürekliliğini sağlamak için bazı önlemler tasarlamak zorunlu gibi geliyor bana. Yapısal değişimi gerçekleştirecek olan insan nasıl değiş­ tirilecek ya da değişecek? Y. ERTEN: Bu ciddi bir yaramızdır. Türkiye'de üniversite siste­ minde tamamiyle YÖK tarafından ele alınan tiyatro okullarımız, ki 7 tane tiyatro okulu var şu anda, üzerinde tiyatro kuruluşla­ rının pozitif veya negatif etkisi yok, kısa vadede de mümkün görünmüyor. YÖK kapsamından çıkarılsın da Bakanlık'a bağ­ lansın düşüncesini savunmuyorum, üniversite sisteminin bir bütün olmasının yararlı olduğunu düşünüyorum, fakat bir yan­ da da tiyatro kuruluşlarının orada direkt etkisi yok. Bunun bel­ ki sanat eğitiminin felsefesi bakımından çok iyi sonuçlar ver­ mediğini söyleyebiliriz ama modüler yapıların pozitif rekabet içinde birbirle­ riyle yarışacak­ ları bir ortam­ da, profesyonel alanın da kendi­ ne göre belirle­ yiciliği olacağı­ nı düşünüyorum. 0. ALKAYA:: Devlet Tiyatroları'ndaki Edebi Kurul, Şehir Tiyatroları'ndaki Repertuar Ku­ rulu gibi hantal, sansür içerikli kurulların orta­ dan kalkacağı otonom model­ de, çağdaş tiyatronun temel birimlerinden birisi olan drama­ turji kurullarının rolü üzerine konuşalım biraz da. Metin analizi­ nin belkemiğini oluşturan dramaturji kurulları, bizim ödenekli tiyatro modellerimizde, birer rapörtör kurul haline dönüşmüş durumda. Yeni modelde dramaturjinin ağırlığı ne olacaktır? B. ALGAN: Bence dramaturji bir rejisörün gölgesidir, aynada yansımasıdır. Rejisör bir projeye evet demişse hemen dramaturjiyle çalışmaya başlaması gerekir. Dramaturji bu kadar işin evsafına, kanına ve kalbine işleyen bir şeydir. Dramaturji ra­ portörler grubu değildir. Gidişatını ve tarihsel boyutunu, üst düzeyde kontrol eden bir kişi veya kurumdur. Dramaturji reji­ sör kadar önemli, hatta düşün platformunda onu zenginleştire­ cek bir kimliğe sahip olan yapıdır. Y. ERTEN: Devlet Tiyatroları'nda bir oyunu oynamak için Edebi Kurul'dan bu oyun oynanabilir kararını almış olmak ge­ rekiyor. Önümüzdeki süreç için tasarılarımızda, yani yasa tasa­ rısında, bu Edebi Kurul kalkmaktadır. Bu yapı gerçekleşirse gerçekten devrim diye nitelendirilecek bir şey olur. Mevcut ya­ pı büyük bir hızla yok olmaya doğru gitmektedir. Bu doğrultu­

pe

cy

Y. ERTEN: Temelde modüler bir yapı önerdiğimiz için, uza geometri önerdiğimiz için modüler yapıların uygulama alanımız dışında da ciddi etkileri olacağına inanıyorum. Üzerinde çalışı lan yasa tasarısına paralel olarak Devlet Opera Balesi'nin Yasa sı ve Orkestralar Yasası da bir çalışma yaparak ana hatlarıyla birbirine koordinatlandı. Burada Şehir Tiyatroları gibi geniş bir kuruluşun da böyle bir modüler yapıya yaklaşması son derece yerinde olur diye düşünüyorum. Yerel yönetimler tiyatro kurdukları zaman, bu yapıya uygun olmaları sağlandığı sürece modül olarak görülecektir. Sık sık gündeme gelen bir şey vat Özerk Sanat Kurumu, Arts Council'ı andıran. Yukarıdaki türev de şu olacaktır, Devlet Tiyatroları'nın, Devlet Opera ve Bale si'nin, Orkestraların bir Yüksek Kurulu var ise, buna bir Plastik Sanatlar kavramını ekleyelim, var sayalım ki orada da var bu yüksek kurulların arasından oluşabilecek bir başka üstyapı Özerk Sanat Kurumu işlevini üstlenecektir. Orada da devletin bu alanlara ayırdığı pastanın dilimlenmesi konuşulabilecek ve karara varılabilecektir.

B. ALGAN: Devlet Tiyatrosunun, Yücel'in yönettiği dönemdi açtığı Birim Sahnesini ve yaratıcı genç rejisör ve aktörleri kutlamak gerek. Bizim otuz yıl önce Şehir Tiyatroları'nda açtığımız ve yersizlikten kapanan Deneme Sahnesi'nin, yine son zamanlarda Şehir Tiyatrolan'nın açtığı Tiyatro Araştırırı; Laboratuvarı'nın çoğalması ve bütün Türkiye'de kurulacak Böl­ ge Tiyatrolarında aynı yaratıcı ve araştırmacı çalışmaların ger­ çekleşmesi için, iki kurumun elele verip eleman, eğitmen, ak­ tör, mekâncı, ışıkçı, müzisyen, kostümcü vb. yetiştirme konusunda işbirliği yapması gerekir. Bu doğrultuda çalışmak isteyenleri şimdiden kutlarım.


a

cy

pe


birim tiyatro'nun ilk oyunu: hamlet Fakiye ÖZSOYSAL

HAMLET İSTANBUL DEVLET TİYATROSU B İ R İ M T İ Y A T R O Yazan: W. SHAKESPEARE Çeviren: Sabahattin EYÜBOĞLU Yönetmen: Müge GÜRMAN

cy a

Sahne-Giysi Tasarımı: Murat ŞAHİNLER

Shakespeare'in en çok tartışılan ve günümüze kadar birçok farklı yoru­ mu sahnelenen yapıtı Hamlet, bu kez Müge Gürman'ın çağdaş yoru­ muyla yepyeni bir uzamda, Birim Tiyatro'da hayat buluyor. Shakespeare'in oyunlarındaki olay örgüsünün ardında, her dönemde yerini farklı biçimlerde bulan anlam­ lar gizlidir. Müge Gürman da dramaturjisini ve yönetmenliğini yaptığı bu oyunda Hamlet'in karmaşık kişiliği­ ne çağdaş bir boyut getirirken, de­ korundan aksesuarına bu boyutu oyunun bütününe taşıyor ve ustaca işliyor. Gürman'ın yorumunun en çarpıcı yanı, Hamlet karakterinin karmaşık yapısını iki ayrı oyuncuyla aktarma­ sı: Biri çevresinde oynanan entrika­ lara Şarlo ironisiyle baş kaldıran ve oyunculuk yönü vurgulanan Hamlet, diğeri kitaplarına sığınan, duyarlı ve elinde aynasıyla kadınsı yönelimleri olan Hamlet. Birbirinden ayrı görü­ len bu iki kişilik, oyunda birbirleriyle çatıştıkları kadar birbirini tamamla­ yan özelliklere de sahipler; ve kendi içlerinde yeni kişilikler doğuruyorlar. Örneğin, Hamlet'in varoluş proble­ mini irdelediği ünlü 'olmak ya da ol­ mamak' sözleriyle başlayan sahne­ de, yalnızca bir Hamlet'ten diğerine akan sözler ve duygu yoğunluğu de­ ğil, takındıkları rollerin de birinden diğerine geçişi onları ayrı iki karak­ ter olarak düşünmemizi engelliyor. Oyun boyunca da bu düşünce bo­ zulmuyor. Çünkü Hamletler (Zafer Algöz ve Uğur Polat) hareketlerin­ den sözlerine, mimiklerine kadar mükemmel bir uyum içerisinde, farklı kişilikleri iç içe yoğuruyorlar. Yine aynı sahnenin diğer bir özelliği, Hamlet'in oyuncu yanının son dere­

Işık Tasarımı: Önder ARIK

pe

Oynayanlar: Levent ÖZDİLEK, Uğur POLAT, Zafer ALGÖZ, Halil DOĞAN, Cengiz BAYKAL, Mehmet AKAN, Alptekin SERDENGEÇTİ, Nur SUBAŞI, Taner BİRSEL, Özgür YALIM, İsmail İNCEKARA, Dündar MÜFTÜOĞLU, Erkan TAŞDÖĞEN, Levent ÖKTEM, Meral OĞUZ, Sevtap TOKTAY, Işıl DAYIOĞLU, Bengisu KARAHAN, Gülen ALGÖZ, Merih ATALAY, Funda ESKİOĞLU,

ce belirgin vurgulanması. Hamlette gittikçe hızlanan bir tempoda tekrarladıkları dizelerle ve hareketlerle, bu sahneyi insanlığa göndermeler yaptıkları ve alay ettikleri bir gösteriye dönüştürüyorlar. Zaten, 'oyun oynama' yorumun bütününde altı çizilen bir unsur. Daha oyun başlamadan tiyatronun simgesi maskların canlı birer örneği olarak görebileceğimiz biri ağlayan diğeri gülen iki oyuncunun seyredilecek oyundan söz etmeleri ve oyunu ne güçlüklerle çıkardıklarını anlatmaları, seyirciye tiyatroda olduğunu ve bir oyun seyredeceğini hatırlatan bir yabancılaştırma. Özgün metinde de var olan 'herkesin birbirine rol yapması ve birbirini gözetlemesi' durumu oyuna getirilen bakış açısından vurgulanıyor. Örneğin, rolleri olmayan oyuncuların bir köşeye çekilip sahnede olan biteni seyretmeleriyle Gürman, bir yandan 'oyun içinde oyun' duygusunu pekiştirirken, diğer yandan, bu 'oyun seyirci leri' Hamlet'in kendisiyle baş başa kaldığı sahnelerde kullanmayarak oyun-gerçek ayrımının altını çizmek istiyor gibi. Bu 'oyuncu seyirciler sanki Hamlet'in kendi dünyasının dışında herkesin duruma göre farklı rollere girdikleri büyük bir oyunun oynanmakta olduğunun göstergeleri. Ophelia'nın elinde çiçeklerle mezarına girdiği o trajik sahnede, cenazenin başındaki insanların duygudan yoksun bir biçimde, sadece kendilerine düşen rolü yerine getirdikleri Gürman, cenaze konuşması yerini alfabedeki harfleri tekrarlayan bir rahip ve her söylenen harften sonra ağıtlar koparan kalabalıkla gösteriyor. Oyunun ince bir alay ve acımasız bir ironiyle yorumlanan tek sahnesi bu değil elbet. Oyunun tama-


mına hakim bir hava bu

Leartes'in Ophelia'yı, Polonius'un da Leartes'i başına gelebilecek kötü­ lüklere karşı uyardığı iki ayrı sahne­ nin iç içe verilmesi metinde yapılan bir başka değişiklik. Bu uygulama söylenilenlerle gerçekler arasındaki kopukluğu ilginç bir biçimde yansıtı­ yor. Ophelia'nın ölümü ve cenaze töreni sahneleri de birleştirilerek, mezarcılar sahnesinin sonrasında oynanıyor. Zaman zaman oyuna ka­ tılan İngilizce konuşmalar ve Ham­ let'in babasının hayaletiyle Fransızca vedalaşmasıysa seyirciyi, oyuna kendini kaptırdığı bir anda şaşkına çeviren bir yabancılaştırma. Oyunda imgesel boyutta pek çok ayrıntı gözlenebiliyor. Örneğin, Hamlet ve babasın,, hayaleti arasın­ da oynanan, elden ele geçen bir çe­ şit ip oyununu, Fare Kapanı oyunun­ da da oyuncular devam ettiriyorlar. İp elden ele geçerken kördüğüm benzeri bir hal alıyor. Tıpkı Ham­ let'in içinde bulunduğu durum gibi. Bu tür göstergelerden bir diğeri de Hamlet'in, Gertrude ve Ophelia' ya hiddetini gösterdiği sahnelerde on­ ların gerçek yüzlerini ortaya çıkarır­ ken, bu kadınları olduklarından farklı gösteren o süslü kıyafetlerini parça­ laması.

pe

cy a

Müge Gürman, getirdiği bakış açısı doğrultusunda özgün metinden bazı sahneleri çıkartmış, çeşitli sahnelerin ve dizelerin yerlerini değiştirmiş, bazı sahneleriyse iç içe geçirmiş. Yeri değiştirilerek etkisi artırılan dizelerden biri, birinci perdenin sonuna konulan 'olmak ya da olmamak' sözleriyle başlayan bölüm. Metinden yapılan kısaltmaların en dikkat çekeniyse, Hamlet'in oyunculara tiradı bölümü. 'Hamlet' deyince iIk akla gelen bölümlerden biri bu. Hamlet burada gelen oyunculara na­ sıl rol yapmaları gerektiğini, tiyatronun amacını anlatır. Abartıya kaç­ mamalarını, ölçüyü tutturmaları gerektiğini, gerçeği büyütüp küçült­ mekle ancak bilgisizleri güldürebileceklerini söyler. Çünkü '(...) tiyatronun amacı (...) iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak (...)'tır der. Oyuncular rollerinde bir insan yaratırken, in­ sanlığın berbat bir kopyasını yapma­ malıdırlar (III. perde, II. sahne). Gürman bu dizeleri çıkarmış ama Shakespeare'in bu düşüncesini, getirdiği yorumun bütününe hakim bir biçimde işlemiş. Oyunda yaratılan gündelik tavır, seyirciyle iletişimi kolaylaştırırken, üç saat süren bu oyu­ nu da ilgiyle izletiyor. Shakespeare'in oyunlarını sahnelerken genelde içine düşülen yanlışlık, karakterlerin ve sözlerin abartılı bir biçimde oynanması, yalınlıktan uzaklaşılmasıdır. işte Gürman, oyunda, saraya gelen Globe oyuncularına (bu arada Şhakespeare dönemine gönderme yapılıyor ve kadın rolünü de bir er­ kek oyuncu oynuyor) Fare Kapanı oyununu son derece abartılı ve du­ rağan bir biçimde oynatarak, kendi yorumuyla karşıtlık oluşturan bu tür bir anlayışın ironisini yapıyor.

Müge Gürman'ın görselliğe ve sim­ gelere verdiği önem oyunun deko­

runda da kendini gösteriyor. Murat Şahinlerin sahne tasarımı uzamdan her yönden yararlanılmasını sağlayan bir işlevselliğe sahip. Sahneyi üç bo­ yutlu kullanıma elverişli hale sokan bu dekor, oyuna getirilen yorum ve devinimden ayrı düşünülemez bir bü­ tünlük içine oturuyor. Dekorun bütü­ nünü oluşturan metalin ürpertici so­ ğuk sesi bazı sahnelerde oyuna hizmet edecek biçimde kullanılırken, oyuncuların sözlerinin duyulmasını engellediği de oluyor. Oyunu gidip gördüğünüzde bu yazıya sığmayacak denli çok ayrıntı olduğu­ nu gözlemleyecek ve hatta el feneriyle kılıcı bir arada görüp, yaratılan at­ mosfer içinde dünyanın en doğal şeyiymiş gibi durmalarına şaşıracak­ sınız. Ama oynanan oyunun metnini elde etmek isterseniz, bunun gerçek­ leşmesi olanaksız bir istek olduğunu söylemeliyim. Çünkü tiyatrolarımızda oyunun metnini oyundan önce satışa sunmak ve ilgili seyircilere ulaşması­ nı sağlamak hemen hiç yapılmayan bir şey. Umarım Birim Tiyatro buna da öncülük etsin. Birim Tiyatro ve bu uzamın açılışını yapan ilk oyun Hamlet, Türk Tiyatro­ su'ndaki yeni arayışlarda atılan bü­ yük bir adım. Diğer olumlu adımların da ardından gelmesini diliyoruz, o


30. yılda ismet küntay anısına 403. kilometre Hülya NUTKU

4 0 3 . KİLOMETRE ANKARA SANAT TİYATROSU Yazan:lsmet KÜNTAY Yönetmen: Altan GÖRDÜM Sahne Tasarımı: Yalçın EMİROĞLU

cy a

Oynayanlar: Altan ERKEKLİ, Mehmet ULAY, Erol DEMİRÖZ, Yaşar AKIN, Cezmi BASKIN, Altan

Ankara Sanat Tiyatrosu, kuruluşu olan 6 Aralık 1963'ten bu yana sü­ rekli temsiller veren bir topluluk olarak, tiyatro geçmişimizde önemli bir yeri tutar. Bu yıl otu­ zuncu kuruluş yılını kutlayan top­ luluk, bundan yirmi yıl kadar önce oynadığı 403. Kilometre adlı oyu­ nu yeniden sergilemeye başladı. 1974 yılında yitirdiğimiz yazar İs­ met Küntay'ın 403. Kilometre oyunu, 1973/74 tiyatro sezonunun AST tarafından en çok sergilenen oyunlarından biri olmuştur. Yazar; o sıralarda oynanan Evler Evler ve 403. Kilometre adlı oyun için: 'Sekiz ay süren turne boyunca, Moda'daki genç kızdan Erzu­ rum'daki dadaşa değin sıcak bir ilgi gördü', diyor. Küntay bu an­ lamda 'sanatçının görevinin yüre­ ği duruncaya kadar halka ulaşma çabası' olduğunu belirtiyor. Küntay yazarlık yaşamına ileri yaşlarda girmiş, kısa zamanda ti­ yatromuza önemli yapıtlar kazan­ dırmış bir yazar. Tozlu Çizmeler, Kabare Oyunları, Evler Evler, 403. Kilometre... 403. Kilometre adlı oyunda yazar, toplumcu bir bakış açısıyla karayolları işçilerini ele almıştır. İsmet Küntay özellikle oyunun işçiler üzerine kurulu ol­ makla birlikte bir işçi tiyatrosu ör­ neği olmadığını vurgular. 403. Ki­ lometre ile, güncel heyecanlara kapılmadan, önce kendimi arıta­ rak, seyircime kendimi değil onla­ rı anlatmaya çalıştım' der. Oyunun ilk kez oynanışındaki (1973) yönetmeni Rutkay Aziz 403. Kilometre için: 'Temel sorun yolsuzluklar kıskacı içinde kalakal­ mış yol işçilerinin, inandıkları doğru ve haklı olanın adına yöne­ tici kesimin yolsuzluklar furyasına

pe

GÖRDÜM, Mahir İPEK, Vahide GÖRDÜM, Altan ALKAN, Hakan GÜVEN

karşı çıkışlarının ele alınışıdır' di yerek bugüne de atıfta bulunmuş tur sanki... Oyunu bu kez (1993) Altan Gör düm sahnelemiş. Geçmiş yıllardı AST'ın yaptığı turnelerde bu oyunu anımsayan ve ilgi gösteren kişilerin çokluğu, grubu ve yönetmen bu seçime yöneltmiş. Oyun önceki uygulamasına oranla daha zengin bir dekor içinde geçiyor. İlk uygu lamada dekor Vecdi Sayar'a aitti ve son derece yalın dekor parçala rı kullanılmıştı. Bu kez rejiye daha çok olanak sağlayan bir dekor zen­ ginliği var. Uygulama açısından gerek Kün­ tay'ın ilk oynanışa ilişkin eleştirile­ ri ve gerek ilk oynanışa ilişkin anımsadıklarını karşılaştırmak is­ terim: Oyun beş işçi (Niyazi, Fa­ ruk, Muhlis, Hazım Usta ve İzzet) teknisyen Özer, patron, mühendis, Kadın ve Aşık Garip arasında geçi­ yor. Teknisyen Özer işçiler arasına sonradan katılmış, onlarla olumlu ve sıcak bir ilişki kurmayı başara­ bilmiştir. Oyunda Özer rolünü üstlenen Altan Erkekli işçilerle idareciler arasın­ daki bağlantıyı kurmadaki yumu­ şaklığı, sınıfsal tavrı ve hümanist yanıyla, geçmişte bu rolü oynayan Rutkay Aziz'den daha sıcak bir ka­ rakter çiziyor. Aziz daha uzak açılı bir yöneliş içindeydi, daha didaktik bir tutumla rolünü yorumlamıştı. 403. Kilometre'nin ilk oynanışın­ da oyun başında yer alan Kadın ve Aşık'ın sözlerinin jenerikten çıka­ rılmış olması, bugün için daha yu­ muşak bir yaklaşım taşıyor. 'Yiyin efendiler yiyin, patlayıncaya kadar yiyin!' sözleriyle başlayan bu ko­ nuşma belli noktalarda bugünün seyircisine itici gelebilecek bir


a

gun olmayan bir yorumu getirdiği­ ni söylemeden geçemeyeceğim. Oyunda Özer'i öldüren işbirlikçi iş­ çi rolünü ilk oynanışta üstlenen Şener Kökkaya, sahne sempatisi nedeniyle hem çok kızdığım, üste­ lik de zaman zaman sevimli buldu­ ğum bir çizgi izlerken, bu kez bu rolü oynayan Cezmi Baskın daha keskin, daha sert bir çizgide rolü­ nü yorumlamış. Yine Kadın rolün­ de unutulmaz bir kompozisyon çi­ zen Meral Niron'un yerine bu kez Kadın'ı genç oyuncu Vahide (Per­ çin) Gördüm oynamış. Vahide Gördüm de başarılı bir kompozis­ yon çiziyor ve finalde Özer'i öldü­ ren Niyazi'yi öldürmekle birlikte •oyunun başında bize yumuşak, se­ vecen, üstelik saflığından kaynak­ lanan esprili yanını ekonomik bir tutumla sergilemeyi başarıyor. Geçmişte Erdal Gülver'den izledi­ ğim en yaşlı işçi Hazım Usta'yı bu kez Erol Demiröz oynuyor. Daha önceki oynanışta onu Muhlis ro­ lünde izlemiştim; oyuncu aynı ba­ şarı çizgisini yakalamış. Oyunu ya­ kından bildiğim için mi yoksa sanatçının yıllardan beri gelen de­ neyiminden mi Demiröz sahnede oyuna hakim tutumunu sürdürebi­ len bir oyuncu.. Değinmeden geç­ memekte yarar var. AST'ın yirmi yıl önce bu oyununda yer alan iki

pe

cy

telgraf mesajı özelliği içeriyor. Metinde ya­ zar tarafından veril­ miş olan, işçilerden kiminin esrar içtiği sahne, ilk oynanışta yer almıyor, bu kez bu sahne eklenmiş. Yine metinde yer alan ve ilk sergileniş­ te farklı bir biçimde ele alınan, oyunun sonuna doğru Faruk ve Hazım ustaların izin kâğıtlarını, İz­ zet'in etkili konuşma­ sı sonucu yırtmaları, bu kez yazarın metni­ ne sadık kalınarak kaldırılmıştır. Yazar Küntay bunu, işçile­ rin idealize edilme­ den yorumlanması gerektiğini vurgulayarak o zaman­ lar eleştirmişti. Toplumun değişen değer yargıları karşısında bu deği­ şiklik olumlu olmakla birlikte o gün öyle ele alınmış olması da bizce doğru nitelenebilir; çünkü değişen değerler karşısında birey­ ler özveri döneminden, bencilleşme sürecine geçmiştir. Küntay'ın 'Oyunun vurucu mesajını taşıyan kişi' diye tanımladığı Aşık için, ya­ ğız ve yiğit bir oyuncunun bu rolü üstlenmesi gerektiğini vurguladı­ ğını biliyoruz. İlk oynanışta bu ro­ lü üstlenen Yaşar Akın, Anadolulu bir aşığın daha çok ezik yanını sergilerken, bu kez yazarın istemi doğrultusunda sesini güçlü kulla­ nabilen, tavrıyla daha bir ses geti­ ren bir oyuncu oynuyor. O yıllarda Küntay'ın titizlikle üzerinde durdu­ ğu noktalardan biri de aksesuarlar konusuydu. İzzet'in sürekli olarak bıçak taşıması ve nefretini, kızgın­ lığını bu bıçak ve bıçağın bilen­ mesi üzerine yoğunlaşan sözlerle vurgulaması, oyunda üzerinde durulan ve uygulamada da öne çı­ karılan bir noktaydı. Yönetmen Altan Gördüm bu gerçeğin altını çiz­ memeyi yeğlemiş ya da daha altı çizilmeden geçme yolunu seçmiş. Buna karşın yorumda yer alma­ makla birlikte grubun afişinde yer alan bıçak motifinin hem içerik hem de görsel açıdan oyuna uy­

sanatçısı Erol Demiröz ve Yaşar Akın, bu kez farklı rollerde karşı­ mıza çıkıyor; yirmi yıldır sahne to­ zunu yutarak, yılların getirdiği ta­ kım ruhunu yitirmeden ve öne çıkmadan grup içinde dinamiği koruyorlar. Daha önce Levent Er­ sin (Faruk), Savaş Yurttaş (İzzet), Yaşar Akın (Aşık Garip)'dan izledi­ ğim bu üçlünün yerini bu kez AST'ın genç ve iyi bir kadrosu üstlenmiş. İzzet'i de oynayan' Ma­ hir İpek ekonomik bir oyuncu; Fa­ ruk rolünü üstlenen genç oyuncu sesini kullanmada da usta... Aynı şekilde yönetmen Altan Gördüm de sahnede ekonomik ve rahat bir oyunculuk örneği veriyor. Yö­ netmen olarak da bu yalın ve sade anlatım tutumunu oyun boyunca sürdürmüş. Mühendis Adnan ro­ lünü yanılmıyorsam Selçuk Uluergüven oynamıştı. Bu kez bu rolü Mehmet Ulay üstlenmiş; Ulay, bu küçük rolü gereken ölçülülük için­ de vermeyi başaran bir oyuncu... 403. Kilometreyi yıllar sonra sahnede görüp izlemek daha önce izleyenler için hoş bir anımsama. Bugünün izleyicisi için ne getirir, bu ayrı bir yazı konusu olabilir; ama ben yine de oyun için Kün­ tay'ın toplumcu bakış açısını yan­ sıtan, duygu ve güldürü öğesindeki ölçülülüğü ve konunun bizim


ye aktarılabilir. Kısacası dış aksi­ yonun yoğunluğu sahneye taşına­ bilir, dışarıda olup biten anlatıl­ maktan çok sahne üzerinde yaşa­ nabilir; bu da metnin yeniden ka­ leme alınmasıyla eşdeğer bir irde­ lemeyi gerektiriyor. Yazar İsmet Küntay bu oyunuyla tiyatromuzda ulusal bir deyiş ya­ kalamayı amaçlamış; ayrıca yazar­ lık yaşamı boyunca toplumcu ti­ yatronun işlevsel estetiğini sap­ tarken üzerinde durulması gereke­ nin bizim insanımız, bizim halkı­ mız olduğunu da vurguluyor. Geç­ mişte olduğu gibi bugün de slogana kaçmadan sorunları veren bu oyun, toplumsal yapı kadar o yapının açmazlarını da içeriyor. İçerdiği sorunlarda kimi değişik­ likler olsa da insanların haksızlık­ lar ve yolsuzluklar karşısındaki olumlu tutumlarının her zaman var olabileceğini belirtiyor. Günü­ müzde görsel medya yoluyla yara­

pe cy a

insanımız ve onun sorunlarından hareketle, ulusal tiyatromuzda öz­ gün bir yeri olduğunu düşünüyo­ rum. Aradan geçen yirmi yıl, geç­ mişte dikkatimi çekmemiş olan ama bugün için önemi olan bir ak­ siyon grafiği taşıyor. Bu noktaya parmak basmakta yarar görüyo­ rum: Yazar Küntay, Özer'in geli­ şiyle işçilerin daha canla başla ça­ lıştıklarını vurgularken bir, yangın sahnesinde iki, Özer'in öldürülü­ şünde üç, daha sonra da Niya­ zi'nin öldürülüşünde dört diyebile­ ceğimiz önemli aksiyon sahne­ lerini sahne dışında geçirmiş.Bu nedenle sanki sahne üzerinde olup bitenlerden çok, oyunda ku­ lis aksiyonu daha yoğun bir grafik izliyor. Belki de bugünün tempolu yaşamının izleyicisi, dışarda yaşa­ nan aksiyonun yoğunluğunu sah­ ne üzerinde de görmek isteyebilir; metinden kaynaklanan bu yol dramaturjik bir çözümleme ile sahne­

• küçük sahne üç yıllık bir aradan sonra tekrar Türk Tiyatrosu'na kazandırıldı. 1951 'de Muhsin Ertuğrul tara­ fından açılan Küçük Sahne Kültür Bakanlığı'nca satın alı­ narak onarıldı ve 24 Ocak 1994'te yapılan bir törenle ye­ niden hizmete girdi. Kültür Bakanı Fikri Sağlar yaptığı açılış konuşmasında Küçük Sahne'nin tiyatromuza eski­ den olduğu gibi yeni yetenekler kazandırmaya de­ vam etmesi te­ mennilerinde bu­ lundu. Bakan ayrıca, Küçük Sahne'ye aynı gün toprağa veri­ len ünlü sanatçı Bedia Muvahhit, Küçük Sahne'nin bir üst katındaki Galeri'ye de 24 Ocak 1993 tarihinde yitirdiğimiz Uğur Mumcu adının ve­ rileceğini açıkladı. Sunuculuğu Haldun Dormen'in ger­ çekleştirdiği törende 1992-1993 Tiyatro Başarı Ödülleri, Tiyatro Eleştiri, İnceleme ve Araştırma Yarışması sonuç­ ları ve Tiyatro Oyun Yazım Yarışması sonuçları da açık­ landı. 1992-93 Tiyatro Başarı Ödülleri, Tiyatro Toplulu­ ğu - Kent Oyuncuları; Yönetmen - Şakir Gürzumar; Kadın Oyuncu -TiIbe Saran; Erkek Oyuncu - Müşfik Kenter;

tılmaya çalışılan sorunsuz ve so rumsuz bir dünyanın dışında, in sanların tiyatro yoluyla bilinçli ve değişmekte olan bir dünyayı du yumsamalarına katkıda bulunabi leceğini gösteriyor. Tiyatroda otu; yıldır grup çalışmasını, takın oyunculuğunu yeğlemiş, AST'ın bu tutumunu İsmet Küntay'ın şu sözleriyle bağlamak isterim: 'Ti yatroda grup çalışması, günümüz biliminde her bilim dalının ayrı uz manlık istediğini ortaya koyarsak bu yol bir bütünleşmeyi de getire cektir. Perdenin açılması koşullar da tiyatro açısından sosyopolitik bir görüş, sosyopsikolojik bir an layış, çelişmelerden verimlilik çı karmasını bilen bir özveri ister. Grup çalışmasına inanan bir yazar grup çalışmasına inanan bir toplu luk... Otuzuncu yaşını Küntay'Ia birlikte kutluyor. Anlamlı bir kutla ma.

Onur Ödülü - Muazzez Kurtoğlu ve Orhan Asena'ya veril di. Tiyatro Eleştiri, İnceleme ve Araştırma Yarışması Ödülleri, araştırma ve inceleme dalında Prof. Dr. Sevda Şener, Prof. Dr. Metin And, Prof. Dr. Özdemir Nutku Prof. Dr. Cevat Çapan, Prof. Dr. Ayşegül Yüksel, Prof Dr. Zehra İpşiroğlu ve Aziz Çalışlar'a, eleştiri dalında ise Lütfi Ay, Sevgi Sanlı, Prof. Ayşegül Yüksel ve Prof. Dr Zehra İpşiroğlu'na verildi. Tiyatro Oyun Yazım Yarışması Ödül sahipleri de Behiç Ak, Cahit Atay, Ülkü Ayvaz, Cu ma Boynukara, Güngör Dilmen, Ali J. Dündar - Gül Abus Semerci, Refik Erduran, Kenan Işık, Haluk Işık ve Dinçer Sümer. Ödül töreninden sonra Mücap Ofluoğlu ve Hasan Pulur Küçük Sahne'ye dair kısa konuşmalar yaptılar, anı­ larını aktardılar. Daha sonra da Bakan'a Beyoğlu Güzel leştirme ve Koruma Derneği Başkanı Çetin Yıldırımakır ve TİYAP Genel Sekreteri Hadi Çaman tarafından teşek­ kür plaketleri sunuldu. Gecenin sürprizi ise daha önce programda açıklanmayan üç değerli sanatçının katılımıy­ dı. Gülriz Sururi Tiyatrocu adlı şiirini okudu. Genco Erkan Nâzım Hikmet'in şiirlerinden uyarladığı İnsanlarım adlı oyunundan bir bölüm sundu. Ali Poyrazoğlu da geçer sezon sergilemeye başladığı Ali Harikalar Diyarında adlı oyunundan bir bölüm oynadı. Kırk yıl boyunca on bir ti­ yatroya mekân olan Küçük Sahne'de ilk olarak Bizim Ti­ yatro ile Salih Kalyon Tiyatrosu oyun sergilemeye başlı­ yorlar. Bizim Tiyatro - Zafer Diper Yargı ve Şeytanistan oyunlarını dönüşümlü olarak, Salih Kalyon da Umudunu Yitirme adlı oyunu sergiliyor.


a

cy

pe


e g e ' d e n bir öykü Hakkı YÜKSELEN

KENT

O Y U N C U L A R I

Yazan: Necati CUMALI Yönelen: Mahir Canova'nın mizanseniyle Kent Oyuncuları Müzik: Ulvi Cemal ERKİN Sahne Tasarımı: Doğan AKSEL Giysi Tasarımı: Hale EREN Oynayanlar: Bekir AKSOY (Müşfik

pe cy

KENTER), Yıldız KENTER, Şükran GÜNGÖR, Mehmet BİRKİYE, Kadriye KENTER, Neslihan

YELDAN (Hande ATAİZİ), Hakan GERÇEK

Nalınlar, Kent Oyuncuları'nın 93-94 tiyatro sezonundaki yeni oyunları. Mahir Canova'nın mizanseni ile Kent Oyuncuları'nca yönetilen oyun, Necati Cumalı tarafından kaleme alınmış. Nalınlar, 15 Ocak'tan itiba­ ren Harbiye'deki Kenter Tiyatrosu'nda ser­ gilenmeye başladı. Uzun yolculuklarımız boyunca hızla gelip geçen, bir görünüp bir kaybolan uzak noktalar; kimi zaman kayıp top­ rak parçaları; anayolun kenarında kü­ çük, silik ve delik deşik yön levhaları. Üzerine ölü toprağı serpilmişçesine kı­ pırtısız görüntüler. Büyük kentlerin ka­ osunda boğulma korkusuna kapılanla­ rın hep "kaçıp gidelim" dedikleri; ama 'büyük cehennemlerini' bir türlü bıra­ kıp gidemedikleri uzak topraklar, uzak hayatlar... Ve orada yaşayanlar; büyük ve sonsuz göçleriyle yanı başımızda bitene kadar, birçoklarının haberdar bile olmadığı, küçümsenen, horlanan; sessiz ve çalışkan ve hep birbirinin ay­ nısı sanılan; ama herkes gibi farklı in­ sanlar; köylüler... Eski 'efendiler', yeni işçiler, kapıcılar, seyyar satıcılar... Gerçek halleriyle var olan insanlar ve hayatlar.

a

N A L I N L A R

Gerçekte ne köyler o kadar uzak, ne hayat o kadar durgun ve ne de insan­ lar tıpatıp aynı. Biraz ilgiyle, biraz da yakından ba­ kıldığında (hani, bazen karınca yuva­ larına baktığı­ mız gibi) ha­ yatın kıpırtısını, te­ laşını oralar­ da da görü­ rüz. Hayat boyu süren bir var olma çabası, aşklar, acılar; dostluklar, düşmanlıklar;

sevgi ve sevgisizlik; korku ve cesaret kavgaları ve bir yığın dertle iç içe geç miş günlük hayatları kaçıp-kovala malar, hüzünler, mutluluklar; otorite nin yerel temsilcileri, zorbalıklar... Yani hayatın içinde neler varsa, işte onlar Beğenelim beğenmeyelim; işte hayat! Köy evlerinin çevrelediği bir meydan meydanda bir çeşme; köyün merkez ve ortada bir koşuşturmadır gidiyor Bir yığın karışık iş; sanki Bizans Sara yı! (veya bir başkası). Döndü Bacı; sakin (gibi görünen) köy yaşantısı için deki 'baş döndürücü trafiğin' göbeğin deki kadın. Dul; belki biraz geçkince v yalnız; ancak yüreği kıpır kıpır, ener dolu; daha "eleğini duvara asmamış". Oyunun kurallarını iyi biliyor ve b yüzden de .iyi oynuyor. Bir de Sehe var; "kutsal aile" içindeki çıkar hesapla rına kurban edilmek istenen güzel ve genç bir kız; Belki de Döndü Bacı'nın gençlik hali. Sonunda nalınlarını "düz gün bir biçimde" kapının önüne bırakı yor ve kendince özgürlüğe doğru gidi yor... Nalınlar, Ege yöresi köylerinde geçen bir aşk ve kız kaçırma öyküsü. Anca içinde bir yığın başka öyküyü; insan ilişkilerini ve çatışmalarını da sergili yor. Nalınlar, Necati Cumalı'nın ger çekçiliğini taşıyan yapıtlarından biri 1962'de yayımlanmış. Oyunun yazar Necati Cumalı aynı zamanda bir şair 1955 sonrasında öykü, roman ve tiyat ro türündeki çalışmalara yöneliyor. Öy kücülüğünün "2. evresi" olarak da ta nımlanan dönemde gerçekçi bi çizgiye yönelip taşra ve kısal kesim in sanlarının sorunlarını işliyor. Özellikle Ege yöresinde geçen olaylara dayalı olan romanlarında da aynı temaları iş ler. Dramatik tiyatro anlayışıyla sahnelen miş olan oyun Ulvi Cemal Erkin'in Kö çekçe'si ile beslenmiş.


cy a

pe


cy

pe a


a

pe cy


a

cy

pe


pe cy a


a

pe cy


pe cy a


a y c e p


c e p

a y


a

cy

pe


cy a

pe


a

pe cy


cy a

pe


cy a

pe


cy

pe a


c e p

a y


y a r ı n çok geç olabilir... Tevfik YALÇIN

başladığını bizlere, dostlarına söyle­ di. Oyunun adına Dazlak dedi. 'Ne­ den Dazlaklar değil de Dazlak' diye kendisine sorulduğunda; kestirip at­ tı; Dazlak, diye. 2 Temmuz 1993 Cuma günü Si­ vas'ta, bu kez Türk, Türk'ü yaktı... Oben Güney'in, televizyonda olayları nasıl dehşet içinde seyrettiğini bu­ gün gibi hatırlıyorum. Yaşantımda ilk kez, bir sanatçının olaylar karşısında­ ki sorumlu davranışına ve nasıl etki­ lendiğine çok yakından tanık oluyor­ dum... Sivas olaylarından sonra Dazlak oyununa daha bir sıkı sarıldı, zamana ve ölüme karşı yarışmaya başladı. Oben Güney, 28 Ağustos 1993 Cu­ martesi günü ölümüyle aramızdan ayrıldı. Dazlak onun son tiyatro oyu­ nu ve bizlere son sözleriydi. Oben Güney Dostları! Dazlak sizleri Tiyatro Mie'de bekliyor, yeryüzünün aydınlık geleceği için...

pe cy a

İnsanın, insanı; insan olmasından dolayı yok etmesi karşısında, Tanrı neden sessiz kalıyor?.. Bunun yanı­ tını bir bilen var mı? Siz Sayın Papa Hazretleri; bu sorumu nasıl yanıtlar­ sınız? Uzatın başınızı odanızın pen­ ceresinden; hemen orada BosnaHersek. Ya siz Sayın Patrikler... Var mı sizin bu soruya müziksiz, basit bir yanıtınız? Hahambaşları, Diyanet İşleri reisleri, kilise papazları, köy imamları; siz bir şeyler söyleyebilir misiniz? O, daha ölmemişti, yaşıyordu... Üst üste iki oyun izlemiştim, ırkçılığa karşı olan: Ferhat'ın Yeni Acıları ve Tam Rolünün Adamı. Sürekli anlat­ mıştım ona bu oyunları; sorularıma yanıt aramıştım. Bak, Oben Ağabey; her şey güzel hoş da, bu oyunu ya­ zanlar gerçeği tam söylemiyorlar, suçluyu açıkça ilan etmiyorlar, ne­ den? Faşizm için; 'Kim faşizmi övüyorsa, o insan değildir. Çünkü faşizm ne bir ideolojik alternatif, ne de politik bir tercihtir. Ben bütün bunları kitap­ tan öğrenmedim. Yaşamın kendisin­ de var olan kötülükleri özümseyen Homongolos'lardan öğrendim. Bu nedenle toplama kamplarında acı çeken, ölüme merhaba diyen sanat­ çılara daha vazgeçilmez bir saygı duyuyorum. Böylesine bir dünyada herkes gibi ben de kendi yerimi al­ dım' diyordu; ölmemişti ve daha ya­ şıyordu bunları söylerken Oben Gü­ ney. 1993 Haziran ayında; Türklerin, Solingen'de yakılmaları onu dehşete düşürdü. Bosna-Hersek rezaleti, Av­ rupa'nın ortasındaki, bu insanlığın ortak utancı; bir sanatçı olarak onu öylesine yaralıyordu ki tartışmaya başlayınca, kronik böbrek sorunu bile onu durduramıyordu. İlk kez 8 Haziran günü yeni bir oyun yazmaya

DAZLAK T İ Y A T R O

M İ E

Yazan: Oben GÜNEY Yöneten: Salim DÖRTCAN Sahne-Giysi Tasarımı: Siber Işık Tasarımı: Mehmet KAHRAMAN Oynayanlar: Verda TUNALIGİL, Kamil GÜLER, İpek ATAGÜN, Korhan KABAROĞLU, Elif KAYA, Dinçer ENGİN, Ümit NURAY, Nurhan DEVELİOĞLU

Tiyatro...

Tiyatro...

27


yılların eskitemediği ustalar küçük sahne'de Nalân ÖZÜBEK

UMUDUNU YİTİRME S A L İ H K A L Y O N T İ Y A T R O A Ç T Yazan: Kosta ASİLAKOPULOS Çeviren: Panayot ABACI Yöneten: Misak TOROS Müzik: Notis MAVRUDİS

Oynayanlar: Altan KARINDAŞ,

cy a

Sahne Tasarımı: Ali YENEL

1991'den bu yana kapalı bulunan Be­ kez sahnelenen oyunlar olduğu içiı yoğlu Küçük Sahne, 24 Ocak Pazarte­isimlerini saysam bir şey çağrıştırın si günü tekrar açıldı. Kültür Bakanlı- yacaktır. ğı'nın binayı satın alıp onarması Umudunu Yitirme de ilk kez sahnele sonucu kullanılır hale gelen salondan tüm özel tiyatrolar yararlanabilecek. nen oyunlardan biri. Bu bir tesadüf Küçük Sahne'de oyun sergileyecek ilkmü yoksa özellikle mi daha önce iki tiyatrodan biri olan Salih Kalyon sahnelenmemiş oyunları seçiyorsu Tiyatrosu 27 Ocak'ta Umudunu Yitir­nuz? me adlı oyunun prömiyerini yaptı. Genelde oynanmamış oyun seçmemi Umudunu Yitirme bir Yunanlı yazarınasıl nedeni yeni oyunlar kazandırma imzasını taşıyor; Kosta Asimakopuayrıca bunun için tabii ki bir araştırma los, oyunda kullanılan müzikler de bir başka Yunanlı'ya ait; Notis Mavrudis. gerekiyor, ben de bunu çok seviyo Yılların eskitemediği değerli sanatçıla­rum. Bu arada oynanmamış oyun sah rımızın da rol aldığı oyunun yönetme­ nelerken etki altında kalma olayı da or ni Misak Toros'un, 36 yıllık bir tiyatro tadan kalkmış oluyor. geçmişi var, ancak Umudunu Yitir­ Oyuna ilişkin bilgi edinebilir miyiz? me, profesyonel olarak yönettiği ilk Oyun bir bulvar komedisi, duygusa yanı olan bir bulvar komedisi. Mesaj oyun. Sayın Misak Toros, sizi biraz tanıya­ lan varsa da, komedi unsuruyla iletile bilecek kadar bir mesaj. İnsanları bilir miyiz? duygusal yanlan üzerine kurulu bi 18 yaşında başladım amatör tiyatro­ ya. Okuyarak yetiştirdim kendimi, oyun. Zenginlikten bunalan bir ada sonra Amerika'da eğitim görme şan­ mm intihar girişimiyle başlayan bi sım oldu. Otuz beşin üzerinde oyun oyun. Tesadüfen eve giren bir hırsız sahneledim. Bizim Pangaltı'da bir kız tarafından kurtarılıyor. Bunun üze derneğimiz var, Pangaltı Lisesi'nden rine gelişiyor olay, bunun hikayesi gi Yetişenler Derneği, hepsi orada oy­ diyor, aşkla, mutlu sonla bitiyor. nandı. Sahneye koyduğum oyunların Yıllardır bir seçim olarak sürdürdü büyük bir çoğunluğu Türkiye'de ilk günüz amatör çalışmalardan profes yonelliğe geçişte, reji yönteminizde bir değişikliğe gereksinim duydunuz mu?

pe

Necdet M. AYRAL, Anta TOROS, Salih KALYON, Melih LAÇİNKAYA, Murat GENÇ, Can KOLUKISA

Hayır, pek de öyle söyleyemem, daha önce de böyleydi, örneğin ben mizan sen filan çalışıp gelmem çünkü mizan sen oyuncuya göre değişir, her oyun cu oyunu başka türlü alır, başka bir şey çıkabilir. Sahnenin, oyunun gene ündeki yerini, ne vermek istediği saptarım, ona göre oyuncuya bağ olarak çalışmak gerekli diye düşünül rüm. Ayrıca mizansen de o kadaj önemli değildir, oyuncunun oyunu doğru oynaması, bunların bütünleş mesidir önemli olan, bence yönetmen lik budur,


cy a

pe


genco erkal'dan nazım 'ın insanları Nalan MANYASLI

DOSTLAR

TİYATROSU

Yazan: Nâzım HİKMET Uyarlayan-Yönetmen-Oynayan: Genco ERKAL Sahne Tasarımı: Duygu SAĞIROĞLU

pe cy

Işık-Ses: Hakan ÖZİPEK, Şeref GÜNEY

Genco Erkal, Nâzım Hikmet'in Mem­ nın birçok dalında ürün vermiş biı leketimden İnsan Manzaraları, Ku- sanatçı. Tiyatro oyunları da var, ama vayı Milliye Destanı, Şeyh Bedret­ az. Daha çok bir şair olarak tanınıyor. tin Destanı, Taranta Babu'ya Zaten kendisi de, "Ben ikinci sınıl Mektuplar adlı şiirleri ile karısı Pira- oyun yazarıyım" der. Ancak asıl ne­ ye'ye ve Kemal Tahir'e yazdığı mektuplar­ den, şiirlerini daha çok sevmem. Şiir­ dan uyarladığı İsanlarım'ı İstanbul'da lerinden oyun yapmak hoşuma gidi­ sergiliyor. Erkal, sekiz gösteriden sonra yor. ara vereceği ve asıl olarak önümüzdeki • Insanlarım'da şiirlerini seslen­ sezon sahneleyeceği oyun üzerine soru­ dirmekle kalmıyor, Nâzım'ı oynu­ larımızı yanıtladı. yorsunuz... • İnsanlarım, Nâzım Hikmet'ten Kerem Gibi'de, Nâzım'ın yaşamını, sergilediğiniz kaçıncı oyun? şiirlerini onun ağzından anlatıyorum; İlk kez 1975'te Kerem Gibi'de, Nâgüzel bir dünya için mücadeleye çağ­ zım'ın şiirleri­ rı, savaşsız, sömürüsüz dünya özle­ ni ve biyogra­ mi, şairin hapse düşmesi, aradan ge­ fisini çen yıllar, hapisten çıkış, yurtdışı, oyunlaştırdım. gurbet ve ölüm. Kerem Gibi, yarı 1988'lerde belgesel bir oyundu. Sahnede andığı­ sahnelediğim mız olayları belgeleyen kupürler, fo­ Merhabada toğraflar, mahkeme kararları, BalaAziz Nesin, ban'ın portreleri de oyuna eşlik Haldun Taner ediyordu. ve Bertolt İnsanlarım'da ise Nâzım'ı oynamaya Brecht'in yanı kalkışmıyorum; oyuncu olarak sah­ sıra Nânede Nâzım'ın sözcüsüyüm. Bu zım'dan da şi­ oyunda Nâzım'ın Bursa Cezae­ irler vardı. vi'ndeki yaşamını ve Memleketim­ Dostlar Tiyat­ den İnsan Manzaraları'nın yazımı sı­ rosu olarak, rasında çektiği yaralı sancılarını iki sezon önce gösteriyorum. de Mehmet • Kurguyu nasıl gerçekleştirdiniz? Ulusoy yöne­ Anlatılmaz derecede zordu. Zamanla timinde Sev­ oluşan birikim, bana çağrışım yapan, dalı Bulutu bağlantılı bulduğum bölümleri arka gerçekleştirdik. arkaya getirme yöntemi kurguda ya­ • Neden rarlandığım öğelerdi. 'Benim kadınım oyun değil de, şiirlerden isyan bayrağı gibi olmalı' dizesindeki 'isyan' sözcüğü Şeyh Bedrettin'i çağ­ derleme? rıştırıyordu örneğin (izleyiciye de Nâzım, yazıçağrıştıracak mı acaba?). Sevdalı

a

İNSANLARIM


Bulutta kullandığımız Şoför Ahmet, Arhavili İsmail, Galip Usta da bu çalışmada yerini buldu. Ancak 1 Mayıs miting­ lerinde, sendika gece­ lerinde Nâzım'dan şiir okumaya pek benzemi­ yor bu çalışma. Çünkü birden fazla kişiyi yo­ rumlamak gerek. Pe­ derle Halil'in ya da Dümenli, Halil ve Doktor'un konuşması gibi yerlerde, aynı anda ikiüç kişiyi konuşmak/ konuşturmak, itiraf edeyim, beni zorladı.

a

da bu düşüncede, ancak nedense parlamentoda bir türlü gündeme gel­ miyor konu. Benim de yöneticileri arasında bulunduğum Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı'nın çalışmaları, imza kampanyası yetersiz. Bir kamu­ oyu oluşturulması gerek. Kamuoyu­ nun bu isteği duyması ve duyurması gerek. Hem kolay, hem zor bir iş. • Bir Delinin Hatıra Defteri ve İn­ sanlarım. Son iki oyununuzda sah­ nede yalnızsınız. Bundan sonraki çalışmalarınız, projeleriniz... Uzun süredir düşündüğüm bir proje var. Memleketimden İnsan Manza­ raları'nın tüm serüvenini sahneye getirmek istiyorum. Binlerce satırı seslendirmek... Belki bir kerede ol­ maz, birbirini izleyen oyunlar şeklin­ de gerçekleşebilir. Tek kişilik olması da gerekmez diye düşünüyorum. İnsanlarım, bu sezon sadece sekiz gösteri için hazırlandı, asıl olarak ge­ lecek yıl sergilenecek. 15 Şubat'ta Paris'e gidip Nereye Gidiyorsun Jeremie? oyununa devam edeceğim. Geçen sezon gibi, bu sezon da ikiye bölündü benim için; Türkiye ve Fran­ sa çalışmaları olarak. Bu nedenle Dostlar Tiyatrosu kadrosunu bir ara­ da tutamıyorum. Kendi programımı

pe cy

• 12 Eylül'ün getirdi­ ği yasakların çözül­ mesiyle birlikte, Nâzım'ın yapıtları da sık sık sahnelenir oldu. Bu çok­ luğu, Nâzım'ın mirasının yenmesi olarak adlandıranlar da var. Bu ko­ nuda neler söylersiniz? Uzun süreli baskı dönemleri yaşadık. Bu yasakların gevşemesiyle birlikte Nâzım'ın gündeme gelmesini doğal ve sevindirici buluyorum. Devlet Ti­ yatroları Ferhat ile Şirin'i sergiliyor. Az kitap okunan bir dönemde Nâzım'ı genç kuşaklara tanıtmak ka­ zanç ama söz konusu işlerin de iyi yapılması gerek. • Nâzım Hikmet'e hissettikleri­ niz... Duygu, düşünce ve davranışları bir­ birine ne kadar uyumlu. Tüm yaşa­ dıklarını yazmış. Kendisini o kadar iyi anlatıyor ki, hakkında yazılacak pek bir şey bırakmamış. Zayıf yönle­ rini, korkularını, ihanetlerini, kadın­ larla ilişkilerini ne kadar açık anlat­ mış. Sosyalizme son derece inançlı, olduğu gibi görünen, tutarlı, böyle bir insan az bulunur. • Nâzım Hikmet'e yurttaşlığının ia­ desi konusunda umudunuz var mı? Bakanlar Kurulu'nun aldığı bu karar, yine Bakanlar Kurulu'nun alacağı bir kararla iptal edilebilir. Kültür Bakanı

yapıyorum. Ancak tek kişilik gösteri­ lerden artık ben de sıkıldım. Daha geniş kadrolu bir oyun düşünüyo­ rum. Paris'te birbuçuk ay kalacağım. Nisan başında Ankara ve İzmir tur­ neleri var. Mayıs'ta konuk sanatçı olarak İstan­ bul Devlet Tiyatrosu'nda Güngör Dil­ men 'in Midas'ın Kulakları'nı yönetip oynayacağım. Bu, Temmuz, Ağustos aylarında gerçekleşecek Akdeniz An­ tik Tiyatrolar Festivali projemizin bir parçası; Mehmet Ulusoy'un tiyatro­ sunun müdürü Jack Shalom ile kur­ duğumuz şirketin düzenlediği, Kültür Bakanlığı'nın da desteklediği proje kapsamında Bergama, Efes, Milet, Aspendos gibi 10 antik tiyatroda müzik, dans, tiyatro gösterileri yapı­ lacak. Yunanistan'dan Troyalı Ka­ dınlar oyunu ve bir Rebetika toplulu­ ğu; Fransa'dan Edith Piaf'ın şarkılarından oluşan gösterisi, İs­ panya'dan Christina Hoyos Flamenko Topluluğu, Marsilya Bale Tiyatrosu'nun Akdeniz adlı dans gösterisi, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun Bahar Noktası oyunu, Sezen Aksu ve Okay Temiz, düşünülen sanatçı ve prog­ ramlar arasında bulunuyor.


bir goldoni klasiği Musa AYDOĞAN

ANKARA DEVLET TİYATROSU Yazan: Carlo GOLDONI Çeviren: Leyla TECER, Necdet ADABAĞ Yöneten: Federico TIEZZI Sahne Tasarımı: Cem KÖROĞLU Giysi Tasarımı: Ruggero VITRANI Işık Tasarımı: Hikmet PEKER Müzik Yönetmeni: Sandro LOMBARDI

pe cy

Oynayanlar: Soner AĞIN, Ayşen İNCİ, İnci Melis PARS, Cahit ÖZTÜFEKÇİ, Betil AKIŞIK, Özcan PALA, Oytun ŞANAL, Asuman BAYRAKTAR, Adnan BAŞER, Zafer KAYAOKAY

Carlo Goldoni; 18. yüzyıl İtalyası'nda öz ve biçemi çağın gerisinde kalan ve dolayısıyla işlevini yitiren geleneksel 'Commedia del Arte'nin tuluata dayalı şablon tiplerini aşıp; canlı ve zengin karakterlerin yer al­ dığı gerçekçi konuları işleyerek 'Ye­ ni Komedi'nin oluşmasında öncülük etmiş önemli bir yazar. Onun kadar devrimci ve. yaratıcı olmamasına karşın, tiyatroya getirdiği yenilikler­ den dolayı Goldoni'yi İtalya'nın Moliere'i diye de tanımlayabiliriz. Ve Sevgililer de onun tiyatrosunun yet­ kin örneklerinden biri. Goldoni'nin 200. ölüm yıldönümü nedeniyle repertuara alınan bu oyun ülkemizde ilk kez sahneleniyor. Aşk ve kıskançlık teması üzerine kurulu bir karakter komedisi Sevgililer.

a

SEVGİLİLER

Her ikisi de birbirlerini çok sevmele rine karşın; kıskançlık, öfke, kibir ve bazen çılgınlık derecesine varan a afları nedeniyle sürekli didişirler durum onların birleşmelerini geçi tirdiği gibi, büyük acılar yaşamaları na da neden olur. Sevgililer ancak huylarından vazgeçtikten sonra be şir, mutlu sona ulaşırlar. Goldoni yanda böylesi bir aşkı sergilerken öte yanda aristokratların egemenliği ne karşın hızla güç kazanan burjuva sınıfının yaşam biçimi ve değişimle rini, ahlâki bir yükümlülük çerceve sinde ince bir alayla yansıtır. Sevgililerde çok canlı biçimde ki lendiğinden oyun karakter komedi olarak nitelendirilmesine karşın ka rakterlerin ruhsal yapılan da gözardı edilemez. Yeni İtalyan Tiyatro su'nun önemli isim lerinden Federico Te ezzi; Milano'da Venedik'e taşıyıp da ha romantik bir o tam yaratarak klas biçimde sahneleme Sevgilileri; o dönt mi olduğu gibi yan sıtmış. Böylesi be reji 18. yüzyıl İtalya Tiyatrosu ve Golda ni yi tanıtma açısın dan bir artı olmasına karşın biraz güncel leştirilme ile daha il gi çekici hale getiri lebilirdi.


a

pe cy


size nasıl geliyorsa öyle değildir Belgin SUNAL

T İ Y A T R O K A R E Yazan: David MAMET Çeviren: Ali NEYZİ Yönetmen: Tunç YALMAN Sahne Tasarımı: Ayşen AKTENGİZ Giysi Tasarımı: Sevim ÇAVDAR

pe cy

Oynayanlar: Erol KESKİN, Lale MANSUR

Carol- Ben ders kaçırmıyorum. Her dediğinizi yazıyorum. John- Evet olabilir. Sana demek is­ tediğim esasta bir uyumsuzluk. Carol-Ama ben... John- Bir dakika esasta bir iletişim eksikliği... Çağdaş oyun yazarı David Mamet'in yeni oyunu Oleanna ülkemizde de sahnelenmeye başladı. Yurtdışında eğitim sorunsalı ve kadına yönelik cinsel taciz başlıklarıyla tartışılan oyunun ülkemizde ne tür sesler geti­ receği henüz belli değil; ancak değil tacizin, tecavüzün bile çok fazla ya­ dırganmadığı ülkemizde, aşınmış bazı sosyal duyarlılıkları gündeme getirmesi bakımından önemli oldu­ ğu kanısındayım. Oyunun diğer tar­ tışma düzlemi "Acaba kadın mı haklı adam mı?" şeklinde gelişiyor. Şüp­ hesiz bunun iç gerekçeleri mevcut; ancak burada eğitim sorunsalını da kapsayan başka açılardan görmeye çalışacağız. Elimizdeki ilk veriler bu iki kişinin yaşı ve cinsiyetleridir. Adam 40 yaşlarında bir eğitim gö­ revlisi, kadın yirmi yaşlarında bir öğ­ rencidir. Kadının yaşadığı zamanı Türkiye için biliyoruz. Bir Amerikan oyunu olarak bazı tahminlerle fikir yürütmek de mümkün. Postmodern bir zamanı yaşamakta olan, geriye silik soluk bir Amerikan rüya­ sı kalmış bir ülkenin gururlarla, övünçlerle büyütülmemiş genci Ca­ rol, şimdiki zamanın Amerikası'nı sahneye taşıyor. Coşkulu, romantik, 'savaşma seviş' sloganlarının esinti­ lerini, yürüyüşlerini belleğinde taşı­

a

OLEANNA

yan profesör adayı ise başka bir ku­ şağı sahneye taşıyor. Bir farkla ki, profesörlüğü onaylanmak üzere olan John, ders verdiği şimdiki zamanın Amerikası'nı yaşayan genç öğrenci­ lerinin başka bir gençlik olduğunu görmezden gelir. Görmezden gelir çünkü o, bir yandan akademik unva­ nının sosyal ve ekonomik güvencesi altında yaşarken bir yandan da dahil olduğu bu eğitim kurumunu kıyasıya eleştirmektedir. Bu çifte standartlılık Carol'un gözünden kaçmaz. Carol'un yaşadığı dünya John'unkinden çok daha çetindir. Romantizme yer olma­ yan bu dünyada Carol kendisi gibiler diye nitelediği "bizim grubumuz, danış­ tığım kişiler" ile hukuka başvurur. Bu iki ayrı dünyada uzlaşılamayan, farklı anlamlar yüklenilen kavramlardır sa­ dece. Oyun bu noktada, bir gençlik oyununa dönüşmektedir. Toplumda bir yer edinmek, ilerlemek için, zor­ luklarla kazanılmış bu yeri korumak hayati bir önem arzeder. Sistemdeki herhangi bir aksaklık, başarızsızlık Carol'un doğrudan kişiliğini tehdit eden bir unsurdur. Bu iki kişi arasın­ daki en belirgin ortaklık, çocukluktan itibaren çevrenin olumsuz aynaları ile aklına, zekâsına ve öğrenme yete­ neğine güvensiz insanlar olmalarıdır. Çatışma bu noktada patlak verir. Profesör adayı Carol'un kimliğinde kendi gençliğine yardım etmeye çalı­ şırken diğer yandan gençliğinde sa­ hip olmayı özlediği gücü Carol'a uy­ gular. John'un kurduğu bu narsistik özne nesne ilişkisi, yol gösterilmek isteyen Carol'un en ciddi ve notu en


yüksek sınavlarından biri olacaktır. John profesörlüğü kaybetti­ ği gibi, gelecek olan zamla alacağı evden de olur. Bir yandan, iyi niyetli bir coşkuyla yardım etmek isteğinin tecavüz suçlamasıyla karşılanmasının şaş­ kınlığını yaşar; ama daha önemlisi önyargı­ larını, davranışlarım, çifte standartlarını sor­ gulamasının gereklili­ ğidir; ve bu da sorum­ luluğu ölçüsündedir. Artık büyük bir tutarlı­ lık içinde 'eğitim deni­ len sistematize işken­ cenin oyun. Diğer oyun kişileri, Carol gibi­ ler; kimdir onlar? Yol gösterilmek isteyenler. Gerçek insan(!?) olmak

pe cy a

uygulanmasından' uzak kalacaktır. Her ne kadar, sahne üzerinde iki kişi görsek de bu oldukça kalabalık bir

• bedia muvahhit 'i yitirdik. 1897'de İstanbul'da do­ ğan sanatçı 20 Ocak gecesi kalça kemiğinin kırılması nedeniyle kaldırıldığı Cerrahpaşa Hastanesi'nde vefat et­ ti. Erenköy Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmenliği yapar­ ken, Darülbedayi sanatçılarından Ahmet Refet Muvahhit'le 1921 'de evlendi. Türk sinemasının ilk kadın oyuncularından olan Bedia Muvahhit'in sanat yaşamı 1923'te Muhsin Ertuğrul'un çektiği Ateşten Gömlek fil­ mi ile başladı. Aynı yıl Darülbedayi'nin İzmir turnesi sıra­ sında, Atatürk'ten gelen Türk kadınını sahnede görme di­ rektifi doğrultusunda Ceza Kanunu oyunuyla sahneye çıktı. Cumhuriyet'in ilanının hemen ardından ise Othello oyununda Desdemona'yı oynadı. Daha sonraki yıllarda tiyatro ve sinema oyunculuğunu bir arada başarıyla sür­ düren sanatçı 1927de eşi Muvahhit Bey'i kaybetti. 1933'te piyanist ve müzik öğretmeni Ferdi Statzer'le ev­ lendi ve bu evlilik 18 yıl devam etti.1973'te dönemin Be­ lediye Başkanı himayelerinde Açıkhava Tiyatrosu'nda, "50. Sanat Yılı" şerefine bir gece yapıldı, Bedia Muvahhit de Hisse-i Şayia adlı oyunda rol aldı. İki yıl sonra 1975'te Şehir Tiyatroları'ndan emekli olan sanatçı 1981 yılında Atatürk Sanat Armağanı'na layık görüldü, 1987'de Devlet Sanatçısı seçildi. 1988'de ise Uluslarara­ sı İstanbul Sinema Günleri Jürisi tarafından Altın Lale Onur Ödülü verildi. Beşyüze yakın oyunda rol alan Bedia Muvahhit için 1993'te de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sah-

isteyenler. Başkaları gibi olmak iste­ yenler. Kendileri gibi olmak isteyen­ ler... Kimdir onlar? ©

nesi'nde 70. Sanat Yılı kutlamaları yapıldı. 20 Ocak gece­ si yitirdiğimiz sanatçı için düzenlenen son tören 24 Ocak Pazartesi günü yine Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde ger­ çekleştirildi. Törende sanatçı Nedret Güvenç, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün, sanatçı İsmet Ay ve Gülriz Sururi, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu Bedia Muvahhit'e ilişkin konuş­ malar yaptılar. Son olarak sanatçı Toron Karacaoğlu, Muhsin Ertuğrul'un Mumlar Kimin İçin Yanıyor adlı ya­ zısını okudu. Sanatçıların ve tiyatroseverlerin saygı duru­ şundan sonra, tabutu genç sanatçıların ellerinde Cemal Reşit Rey Konser Salonu'na kadar taşındı. Sanatçı Be­ bek Camii'nde kılınan öğle namazından sonra Aşiyan'daki aile mezarlığına defnedildi,


umutlu bir bekleyiş Ayşe ATEŞ

BURSA DEVLET TİYATROSU Yazan: Murat KARASU Yöneten: Serap EYÜPOĞLU Sahne-Giysi Tasarımı: Burhan YILMAZ Işık Tasarımı: Adnan AÇIKDÜŞÜNENLER Müzik: Boğaçhan SÖNMEZ

pe cy

Oynayanlar: Halil BALKANLAR,

• Sayın Karasu, ilk oyun olarak Hü­ zün Mahallesi Otobüsü'nün yazım sürecinden söz eder misiniz? Nasıl oluştu bu oyun? Öncelikle, ben yazar değilim. İkinci olarak da bu metni bir oyun olarak yazmadığımı söyleyebilirim. Ama, ti­ yatrodan kaynaklanan bir alışkanlık sonucu bir oyun biçiminde ortaya çıktı. İzmir'e gidip dramaturji eğitimi yapmak istiyordum ama Bursa'ya ta­ yinim çıktı. İşte, tayinimi beklerken yazdım bu oyunu. Biçim düşünme­ den, kendi kendime, soru yanıtlarla dört gün boyunca yazdım. Tümüyle bir sıkıntının ürünüydü. Sonra Levent Öktem sahnelemek istedi ve 1986'da repertuara alındı. O zaman bunun bir oyun olduğunu anladım. • Oyunun çok samimî ve kendili­ ğinden oluşmuş bir duygusu var. Bu konuda siz ne hissediyorsunuz? Tekniği düşünmeden yazıldığından dolayı samimi. Oyunun çıkış noktası ya da temel noktası beklemektir. Be­ nim hayatımda da hep beklemek var­ dır. Bir gün birisi, bir şey çıkıp gele­ cek. Beklemenin halleri. Beklerken

a

HÜZÜN MAHALLESİ OTOBÜSÜ

Celal Kadri KINAOĞLU

bir yandan da karar vermek, kendini tartmak, kendiyle hesaplaşmak ihtiya­ cı ortaya çıkıyor. İşte bu beni yaratıcı kılıyor. Bu, acılı ve karamsar bir sü­ reçtir ama sonunda hep umut vardır. • Oyunda sanki bir genelleme var. Birçok insan bu boğucu sıkıntıyı ve beklemeyi yaşamış gibi yazılmış Kendini ifade edememenin, kendine denlerini bulamamanın boşluğudur bu. Aslında 12 Eylülün etkileri hem şeyimize yansıdı ve bizi o dönem çok karamsar yaptı ama bir yandan çok da dirençli yaptı. Bu nedenle oyun hicranlı bir aşk öyküsünden yola çı­ kıp, kendi kaosunu ve boşluğunu kendi içinde yargılamanın öyküsüne dönüşür. • Biraz da oyun kişilerinden söz edelim, A,B kişilerinden. Bunlar kişi değil, olsa olsa düşünce olabilir. İki kişi için tek kişilik oyun di­ yebilirim. İçimizdeki akla karanın tar­ tışması. Oyunun başında 'cinsiyetleri belirsizdir" diye bir not vardır. Bu nim için yorumu yönetmeni bırakma anlamına geliyor. Yarı amatör bir topluluk, bir kadın ve bir erkek olarak yorumlamış ve bu da iki cins arasın daki dengeyi yi da düşüncenin cinsi yetsizliğini vurgulaması bakımından ilginçti. • İlk oyununuzun sahnelenmesi na sıl bir duygu? Oynansın diye çok bekledim. Şimdi ise sıradan seyircinin reaksiyonun merak ediyorum. Onalar da kendileri ni bulursa benim istediğim olmuş da mektir. Çünkü oyun, gerçekle gerçek dışı arasında bir yerde duruyor. Oyunumu okuduklarında arkadaşla 'delinin biri kuyuya bir taş atmış kır akıllı çözemiyoruz demişti. Ama beri taşı çıkarmaya çalışan delilerden bir miydim yoksa taşı atan akıllı miydin bilmiyorum.


a

pe cy


o et benimdir! istiyorum! alacağım! Ünsal COŞAR

VENEDİK

TACİRİ

TRABZON DEVLET TİYATROSU Yazan: William Shakespeare Çeviren: Nurettin SEVİN Yönetmen: Işıl KASAPOĞLU Sahne Tasarımı:'Hakan DÜNDAR

Işık Tasarımı:: Seyhun AYAŞ

cy a

Giysi Tasarımı: Fatma GÖRGÜ

Yer: Trabzon Devlet Tiyatrosu; tarih: 13.Ocak.1994; dört yüz kişilik dolu bir salon. Sahne tasarımcısı Hakan Dündar'ın, en ufak detayından bile vazgeçmediği bir kıyı kasabası deko­ ru. Sahnede yürekleri tiyatro ateşiy­ le dolu on beş oyuncu. Ama kiminin ayağı kırık, kiminin parmağı kırık, ki­ minin kolu askıda, kiminin de kafa­ tası zedelenmiş. En önemlisi, uyku­ ları öldüren, kırk dört gün boyunca bir saat bile uyuduğu görülmeyen, "Tiyatro sahnesi nerede, ben orada." diyerek Paris'ten gelen bir çılgın: Işıl Kasapoğlu. Sözün kısası, pek normal olmayan şartlar altında, Shakespeare ustanın büyüklüğünü bir kez daha ispatla­ mak için seyircinin karşısındayız. Oyunumuz, bir tacir olan Antonio, bir tefeci olan Shylock, bir toprak ağası olan Portia üçlüsünün oluştur­ duğu omurga üzerine oturtulmuş­ tur. Bu üçlünün varlığını destekle­

pe

Oynayanlar: Ekin TUNCAY, Olcay KAVUZLU, Mesut TURAN, Ahmet ERKUT, L.Burak KARAMAN, Gülgün ARAY, Jale YÜCEL, Volkan ÜNAL, Ünsal COŞAR, Halil AYAN, Canberk UÇUCU, Berna KONUR, Elif GÜREL

yen de, vicdan ve şeytan arasında gi­ dip gelen insanlar ve yarattıkları sis­ temdir: Bassanio gibi, Gratiano gibi, gibi, gibi... Tacir Antonio, tefeci Shylock'tan, dostu Bossanio için borç para alır. Karşılığında verdiği senete göre, bor­ cunu vaktinde ödemezse, Shylock, Antonio'nun vücudundan yarım okka eti kesip alabilecektir. "Yarım okka et. Hem de insan eti. Ne işe yarar ki? Satamazsın, saklayamazsın, pişirip yiyemezsin." Zaman geçer, vade bi­ ter ve Antonio borcunu ödeyemez. Shylock, senetinin karşılığını alabil­ mek için adalet önüne çıkar ve Portia ile karşılaşır. Parababası bir mirasye­ di olan Portia, adalet mekanizması­ nın içine adeta arsızca sızmıştır. Yüz­ yıllar boyu ezilen, hor görülen, aşağılanan bir ırkın temsilcisi olan, Shylock yüreği hem intikam hem de var olma ateşiyle adaletin önünde dimdik durmaktadır. Portia, günü­ müz insanı gibi 'öyle çirkef, öyle ikiyüzlüdür ki; kocası Bassanio'nun, dolaylı olarak da Antonio'nun çıkar­ ları için kanunları bir oyuncak gibi kullanır; hatta gerekirse yeni kanunlar yazar. Sonuç: Alacaklı olan Shylock, senetinin karşılığını alamaz. Bununla da bitmez, borçlu çıkar. Alacaklı olan borçlu konumuna düşmüştür. Bu durum karşısında, insan acı bir tebessüm etmeden duramıyor. Öyle ya, oyun 16. yüz­ yılda yazılmış, 20. yüz­ yılda oynanıyor ve de­ ğişen hiçbir şey yok! Hâlâ adalet mekaniz-


sizlere bir şeyler anlatabilmek için karşınızdayız. Tıpkı, yerden on beş metre yüksekte bir telin üzerinde oturan bir adam gibi, bizlerin de an­ latmaya çalıştığı bir şeyler var. Ama

dinleyen birilerine. Hiçbir şey anlamasanız da, dinleyin yeter! Haydi şimdi bu bir buçuk saatlik nefesi bir­ likte soluyalım ve bağıralım: O Et Be­ nimdir! İstiyorum! Alacağım!

yönetmenin not defterinden

a

BORÇ! Venedik Taciri Shakespeare Seyir Defteri. Shylock Antonio, Othello-İago'mu? Bu evlilik birbirini tamamlayıcı bireylerden mi oluşuyor? Antonio bir masochiste mi? Bassanio ile ilişkisi ne ? Homoseksüel mi? Tekstin karşımıza çıkardığı problemler oyun sonunda çözülüyor mu yoksa sa­ dece "yan tarafa" mı aktarılıyor? "Kanun" ile "Senet" aynı şey mi? Hıristiyan-Müsevi problemi mi sahnelenmeli yoksa sorgulama mı? Zengin Tacir Antonio, o kadar arkadaşının arasında niye borç isteyecek kim­ seyi bulamıyor da Shylock'a gidiyor? Oyundaki tüm karakterler arasında authentique tek rol Syhlock'un. Her şeye rağmen bozulamamış, bozulmamış bir "tiyatro kahramanı". Portia'nın durumunda bir 'inceste' söz konusu değil mi? Portia piyangodan mı çıkacak? Babası mı evlenmek istiyordu kendi kızınla? Piyangoyu hazırlayan ve kızının resmini kendi seçtiği kutuya koyan 'baba' de­ ğil mi? O kutuya koyduğunu bulan ile de aynı yere getirmiyor mu kendisini? Shylock'un Antonio'dan istediği 'yarım okka et' Antonio'nun sünnet edilerek Musevileştirilmesi mi? Peki Trabzon'daki "Rus Pazarı" ne? 'Nataşalar' kimler?

cy

masının içine sızanlar yok mu? Te­ raziyle simgelenen adaletin ayarıyla oynanarak dengesinin bozulduğu görülmüyor mu? Elbette böyle bir durumda, "O et benimdir! İstiyo­ rum! Alacağım!" diye çığlık atan Shylock'un yanında bulunup, onun­ la birlikte bağırmak istiyor insan. Shylock bir kadın oyuncu tarafından canlandırılıyor oyunumuzda. Ekin Tunçay, Shylock hakkındaki görüş­ lerini şöyle dile getiriyor: 'Shylock ister erkek, ister kadın ol­ sun, değişmeyen gerçek; onun aşa­ ğılanmış ezilmiş bir ırkın acılarını simgeleyen, uğradığı haksızlıklar karşısında sabrı taşan ve artık öç al­ mak isteyen; hırslı, onurlu, tüm duy­ gularını yansıtırken dürüst olan, iyi ve kötü yanlarıyla gerçek bir insan­ dır.' Yapısı böyle olan oyunumuza, Seyhun Ayaş ışık tasarımıyla, Ali Soyluoğlu müzik tasarımıyla katkıda bu­ lundu. Sahnedeki kıyı kasabası dekoru ise, tamamen Trabzon Dev­ let Tiyatrosu teknik ekibinin el eme­ ği ile gerçekleşti. Bütün bu uğraşlar bir şeyler anlatmak için. Bizler, ellerinde senetleri olanlar ya da gün gelip seneti alacak olanlar,

pe

• yeni bir tiyatro dergisi; dipsiz Türk yazın dün­ yası bir tiyatro dergisine daha kavuştu. İ.Ü. İktisat Fakül­ tesi Mezunlar Cemiyeti tarafından yayımlanıyor, İstanbul İktisat Sahnesi tarafından hazırlanıyor. İlk sayısı Ocak ayında piyasaya verilen Dipsiz Tiyatro Dergisi'nin yılda dört kez çıkarılması planlanıyor. Hedefle­ ri ise "Tiyatronun itici gücü olan amatör ti­ yatroların kendilerini dillendireceği bir ti­ yatro dergisi olmak". Derginin giriş yazı­ sında sıralanan amaçları ise şöyle: •Genelde tiyatro, özelde amatör tiyat­ royu araştırmak •Türkiye'nin her tara­ fındaki amatör grup­ lara ulaşmak ve amatör tiyatro olgu­ sunun sağlıklı bir ze­ M A R T minde gelişmesine 1 9 9 4

katkıda bulunmak »Amatör tiyatroların sorunlarına eğil­ mek, cevaplar üretmek ve hayata geçirmek amacıyla tar­ tışma ortamı yaratmak, seminerler düzenlemek. Amatör tiyatroları, oyunlarını tanıtmak, değerlendirmek ve onlar­ dan haberler vermek •Amatörlerin kendi aralarında ilişki­ ye geçmelerinde ve örgütlenmelerinde yardımcı olmak •Toplulukların, gerek dramaturji notlarına, gerek araştır­ malarına yer vererek bilgi akışını sağlamak, oyun yazımı­ nı desteklemek ve yayımlamak. Derginin bu ilk sayısında kısa haberlerin ardından çeşitli kültürel etkinlikler duyuruluyor.1992'de kurulan Çağdaş Repertuar Tiyatrosunun kurucularından genç bir yönetmenle Tufan Ka­ rabulut ile bir söyleşiye yer verilmiş. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Tiyatro Toplulukları Dosyası var. Oldukça geniş bir yer alan bu dosyanın ardından Amatör Tiyatrolar disiplin başlığı altında Yıldız Üniversitesi Oyuncuları tanıtılıyor. Platform'da ise İstanbul Sahnesi ve Amatör Tiyatrolar Çevresi kurucularından Mehmet Esatoğlu ile geniş bir söyleşi var. Dünden Bugüne Tiyat­ ro Dergileri'nde Replik Tiyatro Dergisi'nin, tanıttığı An­ tik Yunan Tiyatrosu ve Poetika başlıklı bir inceleme ya­ zısının ve Murat Şaylan'ın yazdığı Herşey İstemekle Başlar adlı bir kısa oyunun yer aldığı Dipsiz Tiyatro Dergisi'ne uzun ömürlü bir yayın yaşamı dileriz. Tiyatro... Tiyatro..

39


bana dokunmayan

yılan.... Hulusi YÜKSEL

SUYA SABUNA DOKUNDUK

pe

cy

a

Kandemir Konduk'un yazdığı ve Bülent Ancak bu acıyla mutlu olan 'ilahları kıl­ Kayabaş'ın yönettiği "müzikli güldürü", dırmamak" için susulur. Kimi zaman gör Suya Sabuna Dokunduk Kadıköy Halk me yeteneğimiz bile kaybolur, kaybettim E. YAZGAN • B. KAYABAŞ Eğitim Merkezi'nde sergilenmeye baş­ lir. "Yalan eğer yeterince tekrarlanıra T İ Y A T R O S U landı. gerçek haline gelir"... Su ve sabun temizliğin simgeleridir. Bazen sorun yukarıdaki kadar büyük ve Yazan: Kandemir KONDUK Evet, su ve sabun temizliği, temizlik ise tarihsel değildir, gündelik bir hal almış­ kirliliği, kirlenmeyi çağrıştırır. Kirlilik ve tır. Bu durumlar hemen her gün; ailede, Yöneten: Bülent KAYABAŞ pislik ise temizliği; yani su ve sabunu okulda, işte, günlük hayatın herhangi bir anımsatır yeniden. Böylece tamamlanan Sahne Tasarımı: Tülin BÖREK çember bir kısır döngüye, iyilik, dürüst­ köşebaşında "karşımızdadırlar, onların lük ve ahlâk gibi kavramlar, kirliliği giz­ içe yaşarız. Şikayetçiyizdir, ateş püskü Giysi Tasarımı: Fatoş NARİN leyen örtülere, altına çöplerin süpürül- rürüz ama alışmışızdır artık. Sadece kül düğü halılara dönüşür. Pisliği, kirliliği rederek içimizi rahatlatır, daha büyük öf Işık Tasarımı: Yusuf EROL görürüz görmezden geliriz, biliriz bil­ kelerin birikimlerinden ve tehlikelerinde Müzik: GRUP GÜNDOĞARKEN mezden gelir, susarız: Artık herhangi bir "kurtuluruz" böylece. Gündelik kötülük tehlike yoktur bizim için! ler, aksaklıklar, küçük pislikler adeta bi­ Koreografı: Mehmet AKAN "Suya sabuna dokunmadan", bir şeyi rer alışkanlık, hayatımızın kopmaz parça fazla karıştırıp kurcalamadan, bazı tehli­ ları gibidirler. Oynayanlar: Ercan YAZGAN, keli noktaların üzerinden atlayarak duy­ Bir de tabularımız, kutsal değerlerimi mamak, görmemek, bilmemek... "Suya Bülent KAYABAŞ, Meriç • var. O alanda da 'suya sabuna dokunma , sabuna dokunmadan" geçiştirdiğimiz BAŞARAN, Uğurtan SAYINER, öyle çok şey var ki. "Aman boşver, bana yız". Bunlar da birer örtü haline gelmişti Ebru YILDIZ, Elif İNCİ, Deniz mı kaldı", "Aman başına iş açarsın", "Bu ama bazı "marifetlerimizi" örttükleri içil konuyu kapatalım" ve "bana dokunma­ korunmaları gerekir. Örtünün altını g ö l ORAL, Erkan BEKTAŞ yan yılanlar öylesine çoktur ki hayatı­ mezden, bilmezden geliriz. Çirkinliğin mızda; küçüklü büyüklü, toplumsal, kişi­ kendisinden değil ama dile gelmesinden sel her alanda, her yerde. Bunlar kimi korkarız; hazır dizilmiş taşların karmaka zaman büyük toplumsal sorunlardır, rışık olmasından; süregiden düzenin bo milyonlarca insana acı çektirirler. zulmasından, çıkarlarımızın zarar görme sinden korkarız. Başkalarına verdiğimi vaazların tersidir çoğu zaman yaptıkları mız. Korkarız ve "suya sabuna dokunma yız"! Bazen hayatımızı zehir eden durumları dertleri bir tiyatro sahnesinde seyrede] riz. Hayatımıza şu veya bu biçimde bil ayna tutulur kimi zaman ve biz kahkaha larla güleriz. Aşağıdan yukarı daralara yükselen dev bir piramide benzeyen ej derhayla doğrudan boğuşma gücümüz olmadığında onu gülünçleştirmek bir dil ğer yoldur. Gülünç olan belki daha az korkutucudur... Böyle de düşünmemek mümkün... Güleriz (ağlanacak halimize ve çıkıp gideriz, yeniden gündelik hayatı mıza döneriz. Suya Sabuna Dokunduk, günlük hayatı mız içindeki bazı olumsuzluk, terslik ve komikliklerin parodilerle sergilendiği müzikli ve hareketli bir oyun.


tiyatro afişleri! sergisi Gökhan AKÇURA TİYATRO... TİYATRO... DERGİSİ • GRAFİKERLER MESLEK KURULUŞU • DEVLET TİYATROLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Grafikerler Meslek Kuruluşu ve Tiyatro... Tiyatro Dergisi'nin işbirliği ite hazırlanan Tiyat­ ro Afişleri Sergisi, sezon boyunca Devlet Tiyatroları fuayelerinde sergilenecek. İlk olarak 11 Kasım tarihinde Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Fuayesi'nde açılan sergi, 7-28 Aralık tarihleri arasında da Antalya Devlet Tiyatrosu Sergi Salonu'nda izlendi.

a

ya çıktığı görüldü. Bunlar arasında, 60'lı yıllara kadar uzanan süreç içinde adı ilk akla gelenler Kenan Temizan, Mithat Özar, Tarık Üzmen, Orhan Omay, Atıf Tu­ na, Namık Bıyık, Selçuk Önal, Mesut Manioğlu ve Sait Maden'dir. Cumhuriyetin ilk otuz-kırk yılı boyunca, afiş sanatımızda önemli gelişmeler oldu. Ama aynı süre içinde tiyatro afişleri eski ilkel görüntülerinden kurtulamadılar. Ti­ yatrolarımızda Osmanlı Dönemi'nden kalma duyuru-afiş geleneği sürmektey­ di. Estetik bir değer taşıyan tiyatro afişle­ rinin ortaya çıkması için tiyatronun, di­ ğer ticari alanlarda olduğu gibi, para kazandırması gerekiyordu. 1943 yılında açılan Ses Opereti böyle bir aşamayı işa­ ret eder. Bu topluluğun afişlerinde, ope­ retin uçucu görünümüne paralel olarak, sinema afişlerini andırır bir illüstrasyon anlayışının egemen olduğu görülü­ yor. Söz konusu afişler A. Torun (Armenak Torunyan) im­ zasını taşıyordu. Hemen ardından gelen yıllarda, Muammer Karaca Tiyatrosu'nun da, ticari de olsa belli bir estetik de­ ğer taşıyan afişler yaptırdığı gözlenir. Tiyatro afişlerinin gerçek sanatsal bir kimlik kazanması için ise, 1950li yılların sonuna doğru gelmemiz gerekiyor. Bu yıllarda Devlet Tiyatrosu'nun bazı afişlerinde Turgut Zaim, Hüseyin Mumcu ve Tarık Levendoğlu gibi imzalara rastlıyo­ ruz. Bu afişler, aslında, oyunların sahne tasarımlarını yapan sanatçıların, başka çare olmadığından afişlere de el atması sonucu ortaya çıkmıştır. Öte yandan, 1959 yılında Devlet Tiyatrosu'ndan ayrılarak İstanbul'a gelen Muhsin Ertuğrul,

pe cy

Türkiye'de afişin tarihi en az 150 yıl ön­ cesine kadar uzanır. 1840'ta İstanbul'a gelen Bosco adlı bir İtalyan illüzyonistinin dört dilde bastırdığı ilk afişle, göste­ rilerin Galatasaray Lisesinin karşısında (bugün Çiçek Pasajı'nın da yer aldığı ada üzerinde) kurulan tiyatroda yapıldığı du­ yurulur. Metin And arşivindeki bu afişler, sonraki dönemin diğer örnekleri gibi sadece 'duyuru' amacıyla hazırlanmıştır. Afişin sanatsal tadlar da kazanması için daha uzun süre beklememiz gerekmektedir.

Yüzyılın ötesinden günümüze ulaşmış olan diğer bir dizi afişin konusu da tiyatrodur. Yine Metin And arşivinde bulunan ne 1880'li yıllarda basılmış bu afişler, Osmanlı Tiyatrosu'na aittir. Bugün afiş denildiğinde karşımıza çıkan ebatlara pek de uymayan ve ince uzun bir görünüm taşıyan bu afişlerde, yazı ön plandadır. Zaman zaman da, tiyatronun logosu, veya oyunla ilgili bir desenin afişte yer aldığı görülürdü. Ama afişin sanatsal bir olay olabilmesi için Cumhuriyet'i ve ilk ustayı, yani hap •Hulusi'yi beklememiz gerekmektedir. Türkiye'de afiş sanatının İhap Hulusi ile başladığı, konusunda ülkemizde yayımlanmış tek çalışma olan Faruk Morel'in iş adlı kitabında şöyle anlatılır: 'İhap Hulusi'den önce de birtakım yazılı ilanlar ve yaftalar şuraya buraya asılır olmuş­ tu ama, bunların afiş tekniğiyle ufak bir alakası bile yoktu. Bazıları maçların yapılacağı günü bildiren ve üzerinde tembilen bir futbolcu resmi bulunan alelade yazılı ilanlardı.' İhap Hulusi'den sonra birçok başarılı afiş sanatçısının orta-


a

pe cy


cy a

pe


a

pe cy


paranı, sevgiline har­ car gibi, tiyatro afişlerine yatırmanın meyvelerini, senden sonraki kuşak topla­ yacak. Onun için tuttuğun yolu beğeniyorum ve parayı tepmekle deli­ lik ettiğine inandığım halde, yine sana 'de­ li' diyemiyorum. Herkes bir şey sever, o kara sevda uğruna ölür. Ne mutlu bu aşağılık ortamda se' vecek güzel bir şey Yeşim Derman 1993 • 70x 100 bulana! Onun için oğ­ lum Mengü, sen bu yolda yürü! Özellikle grafik sanatçılarının yoğun çabalan sonucu son yirmi, otuz yıl içinde, Türkiye'de tiyatro alanında önemli adımların atıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu alana gönül veren grafikerlerin yanı sıra, sahneledikleri oyunların sa­ natsal bir afişle tanıtılmasını bilinçli olarak tercih eden tiyat­ ro toplulukları da hızla arttı. Kent Oyuncuları, Dormen Ti­ yatrosu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu ve Dostlar Tiyatrosu gibi topluluklar, oyunlarının yanı sıra afişleriyle de tanınır oldular. Mengü Ertel, Yurdaer Altıntaş, Turgay Betil, Ahmet Güleryüz, Leyla Uçansu ve Erkal Yavi gibi sa­ natçılar, 1960'lı yıllardan başlayarak, yaptıkları tiyatro afiş­ leriyle öne çıktılar. Daha sonraki yıllarda bunlara Bülent Erkmen, Sadık Karamustafa, Savaş Çekiç ve Yeşim Demir gibi isimler eklendi. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Grafikerler Meslek Kuruluşu ve Tiyatro... Tiyatro Dergi­ sinin hazırladıktan 'Tiyatro Afişleri Sergisi', bu sanatın ül­ kemizde ulaştığı düzeyi göstermesi açısından önemli bir gi­ rişim. Sergide sekiz grafik sanatçısının son yıllarda yaptıkları 32 afiş yer alıyor. Aslında tiyatronun ülkemizde ulaştığı yaygınlığa bakarsak ne afişlerin, ne de grafikerlerin sayısının yeterli olmadığı açıkça görülüyor. Ama ne çare ki tiyatro afişi yapmak, Muhsin Ertuğrul'un dediği gibi, hâlâ delice bir iş. Gönüllü olmadan, bu sanatla duygusal ilişkiler kurmadan tiyatro afişi çizmek çok zor bir zanaat! Çünkü ti­ yatrolarımızın bütçesinde hâlâ bunun için ayrılmış bir öde­ nek yok ve hâlâ çoğu tiyatrocu afişin yararına inanmıyor. Ama sergiyi gezince umutlarımız artıyor. Yavaş gelişse de, önemi geç anlaşılsa da, tiyatro ile afişin o güzel beraberliği­ nin giderek arttığını görüyoruz. Biliyoruz ki, tiyatro afişe çıktıkça daha bir güç kazanıyor. Afişler oyunları anlattıkça güzelleşiyor.

pe cy

a

Karaca Tiyatro'da Kenter kardeşlerle Salıncakta İki Kişi yi sahnelerken, afişi Mengü Ertelin yap­ masını ister. Bugün artık Mengü Ertelin bile elinde bulun­ mayan bu afiş, sa­ natsal tiyatro afişle­ rimizin başlangıç tarihini gösterir. 1960lı yıllarda ise, gelişen özel tiyatro hareketine paralel olarak, tiyatro afişi yapan grafik sanat­ 1930'lu yıllarda Şehir Tiyatrosu'na ait çıları da arttı. Ama bir turne afişi. bu yine de yeterli de­ lildi. 1969 yılında Muhsin Ertuğrul'un Mengü Ertel'e yazdı­ ğı mektup, durumu şöyle özetler: Varlıklarını koruyacak, savaşlarını sürdürecek cılız gelirle­ rinden arta kalanla oynadıkları piyesin afişini yaptırmak, onu bastırmak, teker teker pullamak, onu astırmak olana­ ğından yoksun olan bu özel tiyatrolar ortamında kim, nasıl sana duvar ilanı yaptırır? Diyelim ki bir babayiğit çıktı da yaptırdı. Sokaklarında Litfass kuleleri olmayan bir şehirde bunlar nerelere yapıştırılır? Eğri büğrü yapı tahta perdeleri­ ne mi? Görüyorsun ki duvarlarımızda, bütün ülkenin kirleri­ ni yıkayacak, yüz karalarını ağartacak, birbirinden zehirli deterjan1 afişleri akını var. Onların arasında senin o ince, o derin anlamlı afişlerin nasıl yer bulur? Yaptığın 'Ayak Bacak fabrikası' afişini nasır ilacı, 'Cadı Kazanı' ilanını düdüklü tencere reklamı sanırlar da bakmadan geçerler! Hayır, hayır! Sakın bu sözleri sana söylüyorum sanma! Yaşayıp benim tiyatrocu olduğumu görseydi bunları babam bana söylerdi. Çünkü ben de böyle bir tiyatro hastalığına tutulmuştum. Seksen yılda bu illetin ilacını bulamadım. İlk kıvılcımın yüreğimi dağladığı günlerde, İstanbul'un tek tiyatro topluluğu açlık ve yoksulluk arasında çırpınıyordu. Tiyatrocunun mahkemelerde tanıklık etmesi bile yasaktı. Karınları aç, gelecekleri karanlık bu sanat hastalarının sayısı Yirmiyi aşmazdı. Ama bir deli kuşak bu tutkuya öylesine yakalandı, bu sanata öylesine sarıldı ki bu kurak alandan bugünkü tiyatrolar fışkırdı. Bütün bunları benim kuşağım hazırladı. Verdiğimiz b a n l a r tiyatronun yeşermesinde gübre oldular, tiyatronun ışığı nice nazlı pervaneleri cayır cayır yaktı. Ama o ışık sönmedi. Bu 9ün sana deli, tutkuna delilik diye bakanlar bir gün seni önder ve öncü olarak anacaklar, senin adına müzeler açacaklar. Bugün esnaf ilânları yapıp para kazanacağına, kendi

* Bu yazı SKYLIFE Ocak sayısından alınmıştır.


paris

mektubu

Georges DANIEL

pe

cy

a

Francis Veber, sahnenin ve p e r d e n i n tanınmış isimlerinden. Çok başarılı sayılan ve genellikle ünlü sanatçıların başrollerini paylaştıkları bir yığın filmin senaris­ ti; bunların kimilerinin aynı zamanda rejisörü. Kaleminden çıkan tiyatro oyunla­ rına son katılan komedi, bu mevsim Paris'te en beğenilen yapıtlardan, en çok al­ kışlanan temsillerden biri. Adı Le Diner De Cans. (Enayiler Şöleni diye çevrilebilir). J e a n - P a u l Belmondo'yu tanımayan kaldı mı! Genellikle beyaz per­ dede ün yapan bu yaşlandıkça da gençliğini yitirmeyen o y u n c u n u n adı, son yıl­ larda, birkaç tiyatro afişinin başköşe­ sinde yer aldı. Peş peşe Kean'i, Cyrano'yu falan ustalıkla canlandırdı. Bu temsiller aylarca, tıklım tıklım dolu büyük salonlarda hayranlıkla seyredil­ di. Belmondo, herhalde çoktandır içini kemiren bir hevesi nihayet gerçekleştir­ di: Paris'in en güzel tiyatrolarından bi­ rini, Varites'yi satın aldı, oranın patro­ nu oldu. Ve çiçeği b u r n u n d a m ü d ü r olarak ilk girişimi, bu sahnenin mevsi­ mi Francis Veber'in Enayiler Şöleni'yle açması oldu. O y u n u n konusu hoş: Pierre ve birkaç dostu, haftada bir adama­ kıllı eğlenmek amacıyla, muziplik dolu bir gelenek yaratmışlar. İçlerinden her biri, kendi sırası gelince, o haftaki ortak akşam yemeklerine, şurada ya da bura­ da rastladığı ve ona aklı b a ş ı n d a n en az Jean-Paul Belmondo bir karış yukarıda görünen bir kimseyi davet ediyor. Konuk şölene sırf enayiliği şerefine çağrıldığından tabii habersiz. O gün, saatler boyunca, onu büyük bir misafirperverlikle ağırlayanlar tarafın­ d a n sürekli işletildiğinin kesinlikle farkına v a r m a d a n her söylediğiyle, her hare­ ketiyle enayiliğini sergiliyor. Pierre ve arkadaşları da böylece eğlendikçe eğleni­ yorlar. Ayrıca aralarında anlaşmışlar; her yıl en büyük enayiyi b u l u p getiren, o yılın ş a m p i y o n u seçiliyor. Pierre k e n d i n d e n pek m e m n u n ; çünkü konuk sırası tam ona gelmişken, bir yer­ de, ona şimdiye dek karşılaşmış olduğu tüm enayilerden bin kez daha enayi gö­ r ü n e n François ile tanışıyor. Böyle fırsat kaçırılır mı? Hemen onu grup yemeğine davet ediyor. Ne var ki, o yemeğin tertiplendiği akşam, Pierre'in ansızın beli tu­ tuluyor, her kımıldanışında acıdan yerine mıhlanıyor, evin içinde yürümesi mut­ laka gerekince b u n u ancak iki büklüm pozisyonda yapabiliyor. Bu d u r u m d a bile o yemeğe gitmekten vazgeçmek istemiyor. Keşfettiği emsalsiz enayiyi dostlarına göstermek, belki bu sayede yılın şampiyonu seçilmek fırsatını kaçırmamak için.


Karısı Christine o akşam evde kalması için ısrarla direniyorsa da, ona kulak as­ mıyor. Kararını vermiş bir kere. K o n u ğ u n u n kapısını çalmasını sabırsızlıkla bek­ liyor, o gelir gelmez yemeğin tertiplendiği eve birlikte gidecekler. Eşinin bu tu­ t u m u Christine'i kırıyor, Pierre'i yalnız bırakıp evden çıkıyor. François saatinde geliyor. Pierre'nin rahatsızlığını farkedince ona, elinden geldiğince yardımcı olmaya canla başla uğraşıyor. Daha ilk söylediklerinden, ilk yaptıklarından, olaylara ilk tepkilerinden anlaşılıyor ki gerçekten saf bir adam. Ama şu da ger­ çek ki tertemiz yürekli, iyi niyetlerle do­ lu bir kişi.

pe cy

a

Meğerse Pierre'in o akşamki t u t u m u , Christine'in çoktandır dolan sabır barda­ ğını taşıran damla olmuş. O evden çıkışı bir d a h a d ö n m e m e k niyetiyleymiş. Bunu kocasına telefonla bildiriyor, Pierre de şimdiye dek çatlamış sandığı evlilik ya­ şamının, kendisi y ü z ü n d e n paramparça o l d u ğ u n u , ya- da çok yakın bir gelecekte olabileceğini b i r d e n kavrıyor, büyük bir telaşa kapılıyor, karısını bu kararından caydırmak için aklına gelen her girişimi yapıyor. Bu arada d u r u m , çeşitli ve bura­ da ayrıntılı olarak anlatılması olanaksız n e d e n l e r d e n , adamakıllı çetrefilleşiyor. P i e r r e ' i n evinde gittikçe güçlenerek esen ve ister istemez kendisini de allak bullak eden bu kasırganın içinde François talih­ siz kocaya, canla başla destek olmaya ça­ balıyor. Saatler geçtikçe, d u r u m l a r iyi kötü geliştikçe, artık o yemeğe de gide­ meyecek kadar gecikmiş olan Pierre, baş­ ta sırılsıklam enayi sandığı adamın sayı­ Enayiler Şöleni'nden sahneler sız gaflarına rağmen, ne tatlı ve ne cömert bir kişiliği o l d u ğ u n u n yavaş yavaş farkına varıyor... Oyun da yalnızca bir güldü­ rü olmaktan çıkıyor, dokunaklı bir havaya b ü r ü n ü y o r . Enayiler Şöleni'ni özel­ likle bulvar türü diye nitelendirilen oyunların en usta y ö n e t m e n l e r i n d e n Pierre M o n d y sahneye koymuş. Terkedilen kocayı Claude Brasseur, cömert r u h l u ena­ yiyi Jacques Villeret canlandırıyorlar; iki dev oyuncu. Düş kırıklığından dolayı evinden temelli uzaklaşmak isteyen kadında Cecile Pallas çok başarılı; öteki oyuncuların da t ü m ü kusursuz. Kısacası, zevkle seyredilen, çok u z u n süre Pa­ ris'te afişte kalacağı kesin olan ve mutlaka d ü n y a n ı n tüm dillerine çevrilip biryığın başka ülkede de çok tutulacak bir yapıt. Coşkun TUNÇTAN


"tiyatro şarkıları resitali" gecesinin geliri yerine ulaştı Enis BAKIŞKAN

ŞARKILARDA TİYATRO, TİYATRODA ŞARKILAR 3 Ekim 1993 Pazar gecesi AKM Büyük Salon'da, bir kez da­ ha bir araya gelmesi olanaksız gibi görünen tiyatro sanatçı­ larımız Tiyatro Şarkıları Resitalinde buluşmuştu.

pe cy

a

Haldun Dormen, Göksel Kortay, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü öğrencileri, Serpil Toparlak, Timur Selçuk, Ebru Akkan, Bilgesu Erenus, Nurseli İdiz, Cem İdiz, Işıl Yücesoy, Nejat Yavaşoğulları, Zuhal Olcay, Emre Irmak, Haluk Bilginer, Payam Koryak, Serdar Yalçın, Zafer Ergin, Süha Öztartar, Nurdan Akkaş, Serhat Akkaş, Ayşe Eldem, İbrahim Kanak, Mustafa Uzunoğlu, Cem Karaca, Dilek Türker, Sarper Özsan, Gülümser Gülhan, Ayla Algan, Hüseyin Katırcıoğlu, Selim Atakan, Kerem Yılmazer, Esin Afşar, Aslıgül Ayas, Uskan Çelebi, Dostlar Tiyatrosu, Deniz Türkali, Derya Baykal Şensoy, Alper Maral, Suna Pekuysal, Sezai Altekin, Zihni Göktay, Hadi Çaman, Bora Ayanoğlu, Kartal Kaan, Melih Kibar, İstanbul Devlet Tiyatrosu "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz" oyununun oyuncuları, Deniz Türey, Uğur Yücel, Orhan Topçuoğlu ve Tahsin Ünüvar' *

geliri elde etmiştir. Elde edilen gelirin doğrudan Burçak Çerezcioğlu'na aktarıl ması halinde % 40 civarında Veraset ve İntikal Vergis ödenmesi gerekiyordu. Bu vergiden kurtulmak ve gelirin ta marnının Burçak'a harcanabilmesine çözüm olarak Bizin (Lösemili) Çocuklar Vakfı'na, Burçak Çerezcioğlu'nun teda vi masraflarında kullanılmak üzere şartlı bağış yapıldı. HBB TV Genel Koordinatörü Sayın Bülent Öztürkmen, çekin masraflarını da toplanan paradan düşmeyerek sadece fatu ra KDV'lerini düşüp kalanı olduğu gibi aktarmış ve bu para da Bizim (Lösemili) Çocuklar Vakfı'na yatırılmıştır 913.626.000.-TL HBB Televizyonu'na ve yetkililerine teşekkür ediyoruz. Ayrıca, geceye hiçbir maddi karşılık beklemeksizin katılan tüm sanatçılarımıza, davetiye alarak geceye izleyici olarak katılanlara, yardımlarını hiçbir aşamada esirgemeyen Bi zim (Lösemili) Çocuklar Vakfı Başkanı Sayın Prof. Dr Gündüz Gedikoğlu'na ve gecenin yayımı sırasında reklam vererek Burçak Çerezcioğlu'na katkıda bulunan:

ın katkıları olmasaydı bu gece olamazdı. Teşekkür ederiz. Ayrıca, gecenin gerçekleşmesine doğrudan katılan Bakır­ köy Belediyesi Tiyatroları, ITI, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları, İstanbul Devlet Opera ve Balesi, İstanbul Devlet Tiyatrosu, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, Tiyatro Yazarları Derneği, TİYAP, TOBAV ve TODER'in katkı ve destekleriyle gerçekleştirilen gecenin bir başka anlamlı me­ sajı da sağlanan gelirin tümünün Burçak Çerezcioğlu'nun tedavi masrafları için kullanılacak olmasıydı. Gece'nin bilet satışından elde edilen 191.280.000 TL'lik gelir Burçak Çe­ rezcioğlu'nun hesabına yatırılmıştır. Gece'nin yayım hakkını, çekim ve yayım masrafları çıktıktan sonra tüm ilan gelirlerinin Burçak Çerezcioğlu'nun tedavi masraflarında kullanılmak üzere satın alan HBB Televizyo­ nu, programın yayımından 1.123.759.528.-TL.'lik reklam

Aktif Spor Ayakkabı, Arçelik, Aygaz, Baycan, Beko, ECA, Eti, Elidor, Fabmatik, MaviJean, Milliyet, Netaş, Nivea, Omo Mikro Plus, Pepsi, Peysan, Piyale, Selpak, THY, Vakıfbank, Vestel Akai ve Demirbank'a

teşekkür ederiz. Ayrıca, her türlü grafik tasarımı, yapan Onur Bayiç (Ajans Ultra), afiş, program basımlarını yapan Aksoy Matbaası, ilanları ücretsiz yayımlayan Aydınlık, Cumhuriyet, Milliyet Sabah ve Yeni Günaydın gazeteleri, oyun öncesi müzikler hazırlayan Mehmet Kılıçer, Fuaye ses düzenini sağlayan Günay Tuncel, Barkavizyon ekranını kuran Iltek A.Ş., kok­ teyli sunan Borsa Şirketler Topluluğu, kokteylde ayrıca bi­ ra ikramı yapan Efes Pilsen'e ve gece'nin fikir babası ve her aşamasındaki gerçek emekçisi Gökhan Akçura'ya, Bur­ çak Çerezcioğlu adına teşekkür ederiz.


Deniz DEMİRKANLI

küçük kara balık Küçük Kara Balık uyanmış, annesinin uyanmasını bekliyordu. Annesi uyanınca ona "Ben di­

a

ğer yerleri de görmek istiyorum" diyerek gitti. Annesi üzüldü. Bütün yerleri gezmek, tanımak istiyordu. Giderken birdenbire Sarı Balık'la, Kırmızı Balık çıktı. Sarı Balık, Küçük Kara Balık'la

pe cy

birlikte gitmek istedi. Kırmızı Balık gitmek istemedi.

Sarı Balık'la, Küçük Kara Balık gider­ lerken kuşa (Pelikan Kuşu) rastladılar, kuş onları yutmak istedi ama yutama­ dı. Uyurken torbasından kaçıp, kurtul­ dular.

Sonra, nehirleri geçip denize geldiler. Denizde Kaya Balığı vardı. Kaya Balığı küçük balıkları yiyordu. Kaya Balığı,

Küçük Kara Balık'ı karnı aç olduğu için yemek istedi, ama seyirciler Küçük Kara Balık'a yar­ dım ettiler. "Sağda", "Solda", "Geliyor" diyerek Küçük Kara Balık'ı kurtardılar. Kaya Balığı, Küçük Kara Balık'ı yakalayamadı. En sonunda Kaya Balığı, Küçük Kara Balık'ı yakaladı, tam yerken öteki balıklar gelip Kaya Balığını kovaladılar. Küçük Kara Balık da kurtuldu. Oyun bittikten sonra balo (gala) vardı. Baloda bize meyva suyu, kek, sandviç ikram ettiler. Biz onları yerken Kaya Balığı geldi ama kıyafetlerini yani kostümlerini çıkartmıştı. Ben de Ka­ ya Balığı'na küçük balıkları yeme dedim. O da bana bir daha yemiyeceğim diye söz verdi. Küçük Kara Balık» Masal Gerçek Tiyatrosu »Karaca Tiyatro • Her C.tesi-Pazar 12.00'de


B U L M A C A

nen oyun... Alfred Jarry'nin birçok yapıtında da kullandı Kral'ı 2- Ankara Birlik Tiyatrosu'nun Gorki ve Brecht'in yap [arından yola çıkarak hazırladığı ve halen sergilediği oyun Eski dilde öç, intikam... Selenyum'un kısaltması... İtalyanca s lam sözcüğü olarak kullanılan 'ciao'nun Türkçede kullanıl hali. 3- Rumen asıllı Fransız tiyatro yazarı Eugene İonesco'nı 1950'de Paris'te sergilenen ilk oyunu... Nâzım Hikmet'in iki s zon önce Ankara Sanat Tiyatrosu'nca sahnelenen yapıtı. 4- A lanma. 5- "Ballar Balını Buldum", "Savaş Yorgunu Kadınla oyunları ve "Karyağdı Hatun" operası ile tanınan gazeteci yazar. 6- Klor'un kısaltması... Futbolda savunma oyuncusu. Kazak başkanlarına verilen unvan... Yapılan işler, uygulamak 8- Kur'an'ın 114. ve son suresi... Orta Anadolu'nun Doğu kökenli yerel tanrıçası. 9- Ya Da Tiyatro'nun iki sezon önce Yannis Ritsos'un "Alışkanlıklar da Değişir" kitabından yola çıkan oyunlaştırdığı, Antigone'nin kızkardeşini öyküleyen yapıt Davranış, tavır... Kısa zaman süresi. 10- Tiyatro, sinema gibi yerlerde, sahnenin bulunduğu ilk kata ve burada bulunan koltuklara verilen ad... 1911-1912 Türk-İtalyan Savaşı'na son veren antlaşmanın adı. 11- Eski dilde bayram... Genç kuşak İsrail edebiyatının öncülerinden olan, Amos önadlı yazarın soyadı Japon yazar Abe Kobo'nun roman olarak yazdığı, Hiroshi Te higahara'nın sinemaya uyarladığı, Polonyalı yönetmen Jarosla Bielkski'nin yaptığı tiyatro uyarlamasını son İstanbul Tiyatro Festivali'nde İspanya'dan Yeni Tiyatro Topluluğu'ndan izlediğimiz yapıt. 12- Sevim Burak'ın 1965'te yayımlanan ilk hikâye kitabı olan, Lulu Menase tarafından 2. İstanbul Tiyatro Festivali'nde de sunulan yapıt. 13- "Dikmen Yıldızı", "Aysel", "Yay Kızı" romanlarının yazarı Gündüz'ün önadı... Giysi, giyecek (Tersi) Belirtme, gösterme. 14- Sürekli, sonsuz... Olumsuz bir önek... Göze beyaz leke inerek görme yetisini yitirmek. 15- Bilgesu Erenus'un 1983'te yazdığı, çeşitli özel ve ödenekli tiyatrolarca sahnelenen oyunu... Mağara... Şarkılı ve danslı klasik Japon tiyatrosu. 16- Fotoğraftaki yazarımızın soyadı....Şevket Rado'nun yönetiminde İstanbul'da yayımlanan haftalık magazin dergisi... "Nora", "Hortlaklar", " Bir Halk Düşmanı" ad oyunların yazarının soyadı.

a

Ö D Ü L L Ü

pe cy

SOLDAN SAĞA l- Fotoğraftaki yazarımızın halen sahnelenmekte olan oyununun adı.. 2- Arapçada 'ben'... Normal telgraflardan ve. basın telgrafla­ rından sonra indirimli fiyatla iletilen uluslararası telgraf türü... Dilenciye verilen para. 3- Elde taşınabilir küçük çanta... 'Mister' sözcüğünün kısa yazılışı... Asıl adı Mustafa Naim olan Türk tarih­ çi. 4- İstanbul Sanat Merkezi'ni simgeleyen harfler... Mısır'ın pla­ ka işareti... Mitos. 5- Baston... Başlangıç lezyonu irinli bir folikülit olan birçok deri hastalığının genel adı... Eski Mısır'da yaşamsal enerjilerin tümünü belirten sözcük... 1985'te yitirdiğimiz, ünlü Türk halk müziği ve opera sanatçımız. 6- Kuzey İrlanda'da liman kenti... Freudcu kuramda yaşam dürtülerinin tümü...Danslı, içkili eğlence yeri. 7- Soy... Eski dilde su... Durum ve davranışlarıyla hoşa giden. 8- Ödünç verme... Yunan abecesinin 17. harfi... Du­ man lekesi. 9- Bir renk... Çeşitli müzikli gösterilerin yapıldığı eğ­ lence yeri. 10- Kafiye. 11- Akıl... Necati Cumalı'nın sinemaya da uyarlanan oyunlarından biri... Mal sözcüğündeki sessiz harfler... Bizmut'un simgesi. 12- Seyrek ve eğreti dikiş... Amerikalı oyun ya­ zarı Arthur Miller'in ülkemizde de birçok kez sergilenen yapıtı. 13- Müstahkem mevki... Geminin rüzgâr alan yanı... Doğu Anado­ lu bölgesinde bir nehrimiz. 14- William Mastrosimone'un halen Tiyatro Grup tarafından sergilenen oyunu... Bir çalgı... Rom söz­ cüğündeki sessiz harfler. 15- Su yolu, lağım, maden ocağı gibi ye­ raltı yapılarının hava deliği... D. Durvin ve H. Prevos'un geçen se­ zon Ankara Devlet Tiyatrosu'nca sahnelenen oyunları. 16- Mısırlı yılan tanrıça... 1908'den sonra ve Cumhuriyet döneminde İstan­ bul'da yayımlanmış bazı günlük gazetelerin adı... Ortodokslarda İsa, Meryem veya ermişlerin tahta üzerine mumlu ve yumurtalı boyalarla yapılmış dini resimlerine verilen ad. YUKARIDAN AŞAĞIYA 1- Mehmet Ulusoy'un, Nâzım Hikmet'in yapıtlarından yola çıka­ rak hazırladığı, 1991-92 sezonunda Dostlar Tiyatrosu'nca sahnele­

Hazırlayan: Özgün İPEK Geçen sayımızdaki bulmacayı doğru çözüp, Alev Alath'nın "Valla Kurda Yedirdin Beni" Kitabını kazanan okurlarımız: 1. İpek Temizer (İstanbul), 2. Levent Demircan (Ankara), 3. Sevda Mengen (İstanbul), 4. Muhittin Sırmacı (Trabzon), 5. Seyfi Bekligil (Bursa), 6. Ahmet T. Temiztel (Bursa), 7. Nihat Saplayıcı (İstanbul), 8. Nesrin Manioğlu (Adana), 9. Metin Subatmaz (İzmir), 10. Tahir Gençoğlu (İzmir). GEÇEN SAYININ DOĞRU ÇÖZÜMÜ

Bulmacayı doğru çözen 10 okurumuza Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin 1 yıllık aboneliğini armağan ediyoruz. Adres: Tiyatro... Tiyatro.. Dergisi Hayriye Cad. 3/10 Galatasaray 80060 İstanbul


cy a

pe


pe cy a


1994_034