Issuu on Google+


a

pe cy


M

E

R

H

A

B

A

Bir yılı daha umutlarımız, umutsuzluklarımızla birlikte geride bıraktık. Yeni oyunlar, Devlet Yardımı, bir türlü çıkmayan Tiyatro Yasası, perdelerini açıp açamayacağının hesabını dahi yapamayan özel tiyatrolar, Devlet Tiyatrosunun kendi içindeki sorunları, çözüm arayışları, Birim Tiyatro, kadro meselesi, Genel Müdür'ün Bakan'la tartışması, Şehir Tiyatroları'nın bitmeyen tadilat sorunu,

depolarının

taşınması,

misafir

sanatçı

kadrosunun

Belediye tarafından

kaldırılmaya kalkışılması... gibi sorunlarla birlikte 1993'ü geride bıraktık. 1994, 1993'den daha güzel mi olacak? Hiç sanmıyorum, ama bu umudu da yitirmek istemiyorum. Umudun ötesinde neyimiz var ki, bizi ayakta tutan? 1993'ün son günü, 2 aydır bir türlü çözüme ulaştıramadığımız Burçak Çerezcioğlu'nun tedavisi için kullanılacak olan HBB'de yayınlanan programın reklam gelirini Lösemi Vakfı'na devrettik. Burçak için düzenlenen gecenin gelirinin detaylı dökümünü önümüzdeki sayıda

yayınlayacağız.

(HBB

Televizyonu'nda

yayınlanan

programın

net

geliri

913.625.632.- TL. olarak belirlendi.) Şubat ayında 4. yılımıza adım atacağız. Bu geceyi tüm Tiyatro... Tiyatro... Dergisi sevenleriyle birlikte, büyük bir şölenle kutlama hazırlıklarına başladık. Sürprizlerimizi önümüzdeki sayıya bırakarak, 1994 yılının herkese, mutluluk, sağlık ve

pe cy a

başarı getirmesini dilerim. Sağlıcakla kalın.

M u s t a f a

D e m i r k a n l ı

İ Ç İ N D E K İ L E R

6-8 Haberler 10-11 Bu Çocuk Büyüyünce Büyük Adam Olacak • Mustafa DEMİRKANLI 14 Güldürse de Ağlatsa da... • Doğan DİLEROĞLU 15 Londra Mektubu • Halide EŞBER 16 'Yanlış'Nerede? • Belgin SUNAL 18-19 Değişen Yaşam Değil Algılamalarımızdır • Nalân ÖZÜBEK 20-21 Diyarbakır'da Bir Parisli • Işıl KASAPOĞLU 22 Tutsaklığın En Kötüsü • Musa AYDOĞAN 23 Berlin Mektubu • Yalçın GÜZELCE 24-25 Kahramanları Gogol'ü Yargılıyor • Nalan MANYASLI 26 Dinmeyen Bir Çığlık • Musa AYDOĞAN 27 Ne Oldu Bize? • İ. Hakkı Yükselen 28 Yaşam: Zorunlu Süre • Şahika TEKAND 30 Ölümü Bekleyen "Kupkuru Bir Ağaç, Kurumuş Bir Diken" • i. Hakkı YÜKSELEN 31 Umuda ve Sevgiye Çağrı • Erhan GÖKGÜCÜ 32 Pablo Neruda'nın Dört Yılı • Bora ÖZKULA 34-35 Tiyatro Kursunda Bir Eski Kursiyer • Ali SÜRMELİ 36 Açık Seçik Aile • Bora ÖZKULA 37-41 Oyun Yazarlığı, Tiyatro Oyunculuğu ve Yönetmenliği 42-43 Tiyatro Yasası 44-45 Paris Mektubu • Coşkun TUNÇTAN 46 Tiyatro Kitapları 48 Görünmez Dostlar • Deniz Demirkanlı 50 Ödüllü Bulmaca K a p a k : Savaş Çekiç Sahibi : Tiyatro Yapım Yayıncılık Ltd. Şti. adına Enis Bakışkan Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Mustafa Demirkanlı Y a y ı n Koordinatörü: Nalan Özübek Danışma Kurulu Başkanı: T.Yılmaz Öğüt Danışma Kurulu: Gökhan Akçura, Orhan Alkaya, Rutkay Aziz, Yılmaz Onay, Dikmen Gürün Uçarer Görsel Danışman: Savaş Çekiç Teknik Yönetmen: Sinan Şanlıer Hukuk Danışmanı: Av. Fikret İlkiz Katkıda Bulunanlar: Ausa Aydoğan, Deniz Demirkanlı, Doğan Dileroğlu, Halide Eşber, Erhan Gökgücü, Yalçın Güzelce, Özgün İPEK, Işıl Kasapoğlu, Nalan Manyaslı, Bora Özkula, Belgin Sunal, Ali Sürmeli, Şahika Tekand, Coşkun Tunçtan, i. Hakkı Yükselen Dizgi: Erkut ARIBURNU Abone ve Satış: Nuray Avşar Dağıtım: Emin Şenol A n k a r a T e m : Yalçın Günaydın İzmir Tem.: Ali Rıza Özbilgiç Tel: 84 52 20 İzmit Tem. Kocaeli Bölge Tiy. Tel 24 1090 A l m a n y a Tem.: Levent Beceren, Berlin Tel: 49.30.61 52020 V i y a n a Tem.: Uğur Özkan, Wien Tel: 43222505 1 220 Of set Hazırlık: Tiyatro Yapım Tel: 243 35 33 Baskı: MÜ-KA Matbaası Tiyatro Y a p ı m Yayıncılık Ltd. Şti. Hayriye Cad. Çorlu Ap. No: 3 0.10 80060 Galatasaray/İstanbul Tel: 243 35 33-293 72 77 Fax : 252 94 1 4 Posta Çeki No: Tiyatro Yapım-655248 Banka Hesap No: Tiyatro Yapım - T.iş Bankası-Cihangir Şb. 1 97245 Katkılarından dolayı TİYAP'a ve TOBAV'a teşekkür ederiz.

Tiyatro... Tiyatro... 3


ferhan şensoy'a

açık mektup

a

Sevgili Ferhan Şensoy, size buradan seslenmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Ancak defalarca size ulaşmaya çalışmama rağmen-belki de kendi beceriksizliğimden- ne yazık ki bunu başaramadım. Hatırlayacaksınız! Dergimizin Mart 1991 sayısında, o zamanki Yazı Kurulumuz sizden bir yazı rica etmiş ve yazıyı yayımlamışlardı. Ancak yayımlarken yazınızın başlığını değiştirmişlerdi. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Dergi­ nin çıkışını büyük bir heyacanla karşılayan Ferhan Şensoy gitti, Dergi'ye soğuk, hatta hiç ilişki kurmayan bir Fer­ han Şensoy geldi. Evet sevgili Şensoy, kızma ve eleştirme hakkınızı sonuna dek destekliyor ve gösterdiğiniz sanatçı duyarlılığına saygı duyuyor, sizi anlıyorum. Arkadaşlarım da yaptıkları yanlışı anlıyorlar ve üzüntülerini size iletip , hatalarını affettirmek istiyorlar ama bu o kadar kolay olmuyor. Çünkü bu özür ve diyalog çabası bugün hâlâ sürüyor (1991'den 1994'e). -Bunun en yakın tanıklarından biri de tiyatronuzun müdürü Şenay Hanım'dır- İşte bunu hiç anlayamıyorum sevgili Şensoy! Arafat ve Rabin'in bile el sıkıştığı günümüzde kırgınlıkların (hele özür dilenmişse) bu denli uzun sürmemesi gerektiğini ve dergimizin bunu haketmediğini düşünüyorum. Tiyatro... Tiyatro... dergisi malesef Türkiye'nin ptek tiyatro der­ gisi olarak bu boşluğu elinden geldiğince doldurmaya ve karşılık beklemeksizin Türk Tiyatsuna hizmet vermeye çalışıyor. Bununda büyük bir özveriyle yapıyor. Arkasında bir finansör'ü ya da dayandığı bir yayın grubu olmadan bu ülkede bir dergiyi çıkarmanın ve bunu üç yıldır sürdürmenin ve denli zor bir iş olduğunu sanırım siz de iyi bi­ lirsiniz. Bu düşüncelerimi sizinle yüzyüze konuşmayı çok isterdim ama bu olanağı bana vermediğiniz. Okurları­ mızdan sürekli gelen 'Ortaoyuncuları Salonu'nda niye Tiyatro Dergisi yok' sorusu karşısında da bu yazıyı yazmak zorunda kaldım. Eğer siz de tiyatroseverlere ve bize bir şey söylemek isterseniz, dergimizin sayfaları her zaman size açık, bunu böyle bilmenizi isterim. Çünkü Tiyatro Dergisi tiyatrolar, tiyatrocular ve tiyatroseverler için' var. Yazımı sevgili Haldun Dormen'in üçüncü sayımızdaki yazısından bir alıntıyla bitirmek istiyorum; "Bir tiyatro aç­ mak gerçekten büyük kahramanlık, ama hiç olmazsa sanatçıyı tatmin eden bir alkış ödülü var her gece. Bir tiyatro dergisi çıkarmaya çalışmak ise daha da büyük bir kahramanlık... onun sonunda alkış bile yok." Enis BAKIŞKAN

pe

cy

• amatör tiyatrolar çevresi'nin 93-94 sezonun­ dan itibaren yapmayı kararlaştırdığı bir dizi eğitim faali­ yetinin başlangıcını oluşturacak ilk seminer, 8 Ocak 1994 Cumartesi günü, Evrensel Kültür Merkezi'nde izlenebilir. Amatör tiyatro oyuncularının, teatral sorunların hem teorik hem de pratik anlamda analizine ve tartışılmasına yönelik olarak hazırlamayı amaçladıkları bu eğtim faaliyetleri, temel olarak, grupların kendi bnyelerinde ürün vermesini kışkırtmayı ve genelde Türkiye Tiyatrosu'na yeni bir açılım getirmeyi hedefliyor. Polonyalı tiyatro adamı Grotowski'nin Tiyatrosu'nun eleştirel bir bakışla değerlendirileceği seminerde, Polonya Tiyatro Laboratuvan'nın çalışmalarından bir kesit sunan video gösterisi de yer alacak. Bu seminer kapsamında,13 Ocak Perşembe günü de Grotowski'nin çalışmalarından bir vi­ deo gösterisi yine Evrensel Kültür Merkezi'nde sunula­ cak.

• sarıyer halk eğitimi merkezi İstanbul'da 14 yıldır çalışmalarını aralıksız sürdüren tek amatör tiyatro grubu olma özelliğine sahip Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kolu, Sabahattin Mutluer yönetmenliğinde Hans Fallada'nın Küçük Adam Ne Oldu Sana adlı oyunu ile başladığı 1993?93 tiyatro sezonuna Gürhan Başaran'ın yazdığı Abbas ile Mary adlı Meddah gösterisiyle devam ediyor.26 Aralık'ta Aziz Nesin'in Gol Kralı adlı romanın­ dan Sabahattin Mutluer'in oyunlaştırdığı, Ersel Serdarlı'nın yönettiği aynı adlı oyunu sergilemeye başlayan SHEM, sezona 8 Ocak 1994'ten itibaren gençlik kadro­

sunun doğaçlama yöntemiyle ortaya çıkardığı Feçes adlı gençlik oyunu ve 20 Şubat 1994'ten itibaren Mine Dağı­ dır yönetmenliğinde Meral Babacan'ın Yağmurla Geler adlı çocuk oyunuyla devam edecek.


cy

pe a


• abdullah şahin nokta tiyatrosu 26 Aralık

yor. Anımsanacağı gibi geçen sene Dilden Dile 1'i sar neleyen İdil Abla Çocuk Tiyatrosu, bu yıl da oyunda ata sözü ve deyimlerin öykülerini müzikleştirilerek sunuyor.idil Yazgan'ın yazdığı oyunu, Ercan Yazgan yönettiği müzikleri ise Reyman Eray'a ait.

• antalya devlet tiyatrosu Devlet Tiyatroları, Cumhuriyet ve Lozan'ın 70. Yılı Etkinlikleri Programı içinde yer alan Lozan oyununu 14-19 Aralık tarihleri arasında

İstanbul seyircisine sergiledi. Ataol Behramoğlu'nun yazdığı oyunu Metin Belgin sahneye koydu. İstanbul Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesi'nde sergilenen oyunun müziklerini Timur Selçuk, dans düzenini Sigrid Seberich sahne tasarımını Metin Belgin yaptı. Antalya Devlet Ti yatrosu, İstanbul turnesine bir de çocuk oyunu getirdi. Salih Yakın'ın yazdığı ve Yasemen Büyükağaoğlu'nun sahneye koyduğu Mavi Masal, deniz altında birdirbir saklambaç oynayan balıklarla, yukarıda durmaksızın de nizi kirleten insanlar arasındaki çatışmayı işliyor.

pe cy

a

1993'ten itibaren Recep Bilginer'in yazdığı, Haşmet Zeybek'in yönettiği Politikada Bir Sarı Çizmeli isimli müzi­ kal güldürüyü Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde sergile­ meye başladı. Politikadaki kirlenmeyi ve politikacıların hangi dürtülerle politik yaşama soyunduklarını mizahi dilde anlatan oyunun çevre düzeni Cenap Aydınoğlu, müzikler Onur Kurtar-Ali İlikan'a ait. Oyunun yazarı Re­ cep Bilginer, Sarı Çizmeli Kimdir başlıklı yazısında şöyle diyor: "Elli yıllık gazetecilik ve yazarlık hayatımda, çok sarı çizmeliler tanıdım. Anadolu'da bu tür kişiler için "sarı çiz­ meli Mehmet Ağa' derler. Kimi zaman da adı sanı bilin­ meyen silik kişiliksiz insanlar için kullanılır bu deyim. Her meslekten Sarı Çizmeliler vardır ama, bu deyim ge­ nellikle politika tiplerinde geçerli oluyor. Köşelerinde sessiz sedasız kimsenin ilgisini çekmeden, yaşayıp gi­ derken birden yıldız parlamıştır. Özellikle seçim sistemi­ mizin bir kanseri gibi yaygınlaşan ön seçim yoklamalarındaki çarpıklıklar nice sarı çizmeliyi günün adamı konumuna getirmiştir. Bir süre sonra unutulmaya terk ediliyorlar ama, geriye politikanın yozlaşma tortusu kalı­ yor. Demokrasi de zarar görüyor, siyasi yaşamdaki sevi­ ye de düşmüş oluyor. Politikadaki sarı çizmeliyi ilk kez 1968 yılında kabare türünde yazdım, Uğur Gürsoy yöne­ timinde oynandıktan sonra, kara mizah türünde romanlaştırdım,. Şimdi Nokta Tiyatrosu'nun yeniden sahne ışı­ ğına çıkardığı oyunun geçerliliğini sürdürdüğünü görüyorum. Türkiye'deki olaylar ve olayları yaratanlar deği için oyun da eskimemiş.

• gülüm pekcan dans tiyatrosu 15 Kasım dan bu yana Ankara Sanat Tiyatrosu Salonu'nda Av adlı oyu­ nu sergiliyor. Projenin yazarı, yönetmeni ve koreografı Gülüm Pekcan, oyunun insanların avladıkları ve avlan­ dıkları olaylar üerinde kurgulandığını belirtiyor. Dansçı

ve tiyatrocu gençlerden oluşan topluluğun oyunu her pa­ zartesi AST Salonu'nda izlenebilir. • İdil abla çocuk tiyatrosu 11 Aralık tarihinden bu yana her cumartesi Üsküdar Belediyesi Altunizade Kültür Merkezi'nde Dilden Dile 2 adlı müzikli kabareyi sergili­

• devlet tiyatroları amblemi Mengü Ertel tarafın

dan tasarlanan Devlet Tiyatroları Amblemi'nde gelenek sel tiyatronun simgesi olan mask kullanılıyor. Amblem tüm dünya ülkelerinde tiyatro sanatına mal edilen "T harfinin maskla özdeşleştirerek oluşturmuş. Maskı oluş turan çizgisel yapı, geleneksel Selçuk bezemelerinde kul lanılançizgi estetiği taşımaktadır. Ayrıca yine Mengü Er tel tarafından tasarlanan bir üst kurum olan Kültü Bakanlığı amblemine göndermeler yapmata. Bilindiği gi bi Mengü Ertel, Türk Tiyatro sanatı paralelinde pek çok afiş ve amblem üretmiş bir sanatçı. Mücap Ofluoğlu Ti yatrosu, AST, TİYAP, Muhsin Ertuğrul 60. Yıl Kutlamala rı ve Muhsin Ertuğrul 100 Yaşında Etkinlikleri sanatçının tasarladığı ilk akla gelen tiyatro amblemleri.

• çan tiyatrosu 1993-94 tiyatro sezonuna Hayvanla Alemi, Masal Masal içinde, Bilgiç İle Üşengeç ve Şımarık Prenses adlı çocuk oyunları ile perde diyen Çan Tiyatro­ su Çiftlikteki Yarış adlı çocuk oyununun gösterimine başladı. Etfal Kayış Sahnesi'nde sergilenen oyunda alay etmenin yanlışlığı, birlikte hareket edildiği takdirde zor­ lukların üstesinden gelinebileceği ve dostluğun önem vurgulanıyor. M. Celal Kızıldağ'ın yazıp yönettiği oyunun


müziklerini Eray Kihtir gerçekleştirdi. • zihni rona'yı yitirdik. Şehir Tiyatroları emekli aktör­ lerinden Zihni Rona 13 Aralık Pazartesi günü vefat etti. 1927 yılında ilk kez Darülbedayi'de sahneye çıkan Rona, Raşit Rıza Topluluğu, İzmir Şehir Tiyatrosu ve Kent Oyuncuları'nda da oyuncu olarak çalışmıştı. Son olarak yine Şehir Tiyatroları'ında görev alan Rona için 14 Aralık Salı günü Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde bir tö­ ren yapıldı. • eften püften bir oyun Ankara, Altındağ Belediyesi'nin kursiyerlerinden Murat Dikmen'in yazdığı ve yine kursiyerlerce sahnelenen Eften Püften Bir Oyun, Altın­ dağ Belediyesi Yunus Emre Kültür Merkezi'nde sahnele­ niyor. Oyunda, içinde bulunduğumuz dönemin güncel konusu 'medya' ele alınıyor ve her geçen gün artan rad­ yo ve televizyon kanalları karmaşası işleniyor. Tek per­ delik bu komediyi Nihat Mürşitpınar yönetiyor.

ordu belediyesi karadeniz tiyatrosu çıkan

yangın sonucu binası tamamen yanan OBKT'nun, oyun­ larını Ordu Sineması'nda sahneleyeceği bildirildi. 30 yıl­ dır perde açan OBKT'nun tarihi binasının yanarak kulla­ nılmaz hale gelmesi sonucu, Ordu Belediyesi Başkanı Kazım Türkmen, yanan binanın yerine daha modern bir tiyatro binası inşa edileceğini belirtti. OBKT, 40. yıldö­ nümü nedeniyle hazırlanan Kördöğüşü adlı oyunu Ordu Sineması'nda sergileyecek. • İstanbul devlet tiyatrosu Yaşar Ne Yaşar Ne Ya­ şamaz oyununu 6. yılında yine tiyatroseverlerin karşısına çıkarıyor. Aziz Nesinin yazdığı, Kenan Işık'ın yönettiği Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamazı 5 yılda 300 bini aşkın se­ yirci izledi. Yazar Aziz Nesin ile oyuna emeği geçenlerin tiyatroseverlerle buluştuğu gecede oyunla ilgili bir de sergi açıldı. Sezon boyu AKM Büyük Sahne'de sergilene­ cek oyunun müziklerini Timur Selçuk, sahne tasarımını Nurettin Özkönü, giysi tasarımını Hale Eren, ışık tasarımını Önder Arık, koreografiyi ise Selçuk Borak hazırladı.

pe cy

a

• hababam sınıfı Japonya'da Kasım ayı sonların­ da Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Türkçe Bölümü öğ­ rencileri Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı'nı sahneye koy­ dular. Oyun üniversitenin spor salonunda yüz kişilik bir seyirci topluluğuna sergilendi ve oyun sırasında çeviri de yapıldı. Hababam Sınıfı Japonya'da, Japonlar tara­ fından sahnelenen ilk Türkçe oyun oldu. Oyuncular, rol­ leri ezberlemek ve kelimeleri doğru telaffuz edebilmek için aylarca çalışmışlar. Geçen sene Boğaziçi Üniversi­ te' nde Japonca dersi öğrencileri de Japonca bir oyun sahnelemişlerdi.

nu Püsküllü Masal, Kadıköy Atatürk Fen Lisesinin Tiyatro Salonu'nda seyirci karşısına çıkıyor. Zalim, acımasız bir sultan tarafından yönetilen masal ülkesinin, so­ nunda Cumhuriyet yönetimini seçmesini anlatan oyun Ocak ayı sonuna kadar bu salonda sergilenmeye devam edecek. Salonu uygun olan okullarda, turnelerde, festival ve şenliklerde de sergilenecek olan çocuk oyununun kostümleri Aygül Sonay Güntav imzasını taşıyor.

• ankara halk tiyatrosu 1993-94 tiyatro sezonuna AST Salonu'nda zamansız yitirdiğimiz değerli Usta Arayıcı'nın Nafile Dünya adlı oyunuyla başladı. Erkan Yü-

• tiyatro tem kuruldu Aralık 1993'te kurulan Tiyatro Tem, ilk oyun olarak Fuat Örer'in yazıp, Selçuk Uluergüven'in yönettiği Dosyalar adlı oyunu sergiliyor. Ocak ayı içinde başlayacak oyunTÜYAP Tiyatro Salonu'nda izle­ nebilir. İnsan yaşamını Doğum Oosyası, Okul Dosyası, Askerlik Dosyası gibi bölümler halinde işleyen kabarede Güzin Çorağan, Tayfun Çorağan, Selçuk Uluergüven, Nazan Kırılmış, Serdar Bordanacı rol alıyor. Dosyalar'ın müzikleri Arif Erkin'e, sahne ve giysi tasarımı ise Bengi Bugay'aait.

• ataköy folklor eğitim merkezi Tiyatro Kolu öğ-

rencileri bu seneki ilk gösterilerini Dünyayı Yanağından Öptük isimli çevre oyunuyla açıyorlar. Yaklaşık 3 ay ön­ ce başlayan oyunculuk çalışmalarının ilk ürünü olan bu i oyun 9 Ocak 1993 günü Bakırköy Spor Sosyal Tesisleri'nde tek oyun olarak sahneleniyor. Oyunun yönetmeni ve derneğin Tiyatro Kolu hocası olan Metin Zakoğlu, ti­ cel'in ölümünden sonra tekrar Ankara Halk Tiyatrosu adı yatro çalışmaları için seçmelerin devam ettiğini bildiri­ altında çalışmalarını yürüten topluluk bu sezon 8. yılına yor. Tel: 571 42 30 - 583 68 37 giriyor. Bahadır Tokmak'ın yönettiği, sürvizörlüğünü Ej­ der Akışık'ın yaptığı Nafile Dünya'nın müziklerini Kemal • bodrum sanat tiyatrosu istanbul'da 1993-94 Günüç, koreografisini Simgem Baykara gerçekleştirdi. sezonunda Bodrum'da kurulan Bodrum Sanat Tiyatrosu Kaan Erdam'ın yönetiminde perdelerini açtı. İstanbul'a • barış oyuncuları'ndan püsküllü masal Birol ilk turnesini gerçekleştiren topluluk 25 ve 26 Aralık gün­ Engeler'in yazıp, Meral Koro'nun yönettiği ve müziğini leri Evrensel Kültür Merkezi'nde Operadaki Hayalet Hüseyin Bayer'in yaptığı iki perdelik müzikli çocuk oyuTiyatro...

Tiyatro...

7


Üzerine Bir Fantazi adlı gösterilerini sergiledi. Gösteri­ de Kaan Erkam ve Şölende Orkun rol alıyor. Opera tarihi üzerine doktora yapmış olan Kaan Erkam, opera kökenli oyunların seçiminde operaya olan sevgisinin önemli rol oynadığını belirtiyor. Ayda bir oyun çıkartmayı hedefle­ diklerini vurgulayan Bodrum Sanat Tiyatrosu'nun 15 ki­ şilik bir kadrosu var. Ocak ayında Muğla ve ardından Aydın'a turneye gidecek olan topluluğun sponsoru ve idarecisi Zeki Caner. Bodrum Sanat Tiyatrosu yeni pro­ jelerinde de klasik müziği işleyeceklerini belirtiyorlar. • adana gösteri sanatları merkezi Orhan Ke­ mal'in romanından Ersan Uysal'ın oyunlaştırdığı Bir Fi­ liz Vardı'yı sergiliyor. 19 kişilik kadrosu olan oyunun yö­ netmeni AST'tan tanıdığımız Şener Kökkaya. Grup Merdiven'in özgün müziğiyle sergilenen oyunun dekoru Murat Dikel imzasını taşıyor.

• aksanat ve tiyatrokare 8 Ocak 1994'ten itibaren,

• tuncel kurtiz 23-26 Aralık 1993 tarihleri arasında Nâzım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Destanı'nı yorumladı. Bedreddin'le yirmi yaşında tanışan ve 37 yıldır arayışları­ nı sürdüren sanatçı bu kez de Yerebatan Sarayı'nda izleyicileriyle buluştu. Çalışmalarını Almanya'da sürdüren solist Sema ile klasik ve caz müziği üzerine araştırmalar yapan çellist Dimo da gösterinin diğer sanatçılarıydılar. Tuncel kurtiz'in Günümüz İçin Bir Ayin adını verdiği bu projeler serisi Cahit Irgat - Rüzgarlarım Konuşuyor, ile devam edecek. Serinin devamında ise Cemal Süreya ve Özdemir Asaf şiirleri yer alacak.

diyarbakır devlet tiyatrosu Kısa Oyun Yazım

Yarışması düzenliyor. Genç yazarları oyun yazmaya yö­ neltmek, teşvik etmek, yapıtların gün ışığına çıkmasını sağlamak; böylece Türk oyun yazarlığının gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla düzenlenen yarışma katıla­ cak eserlerin 15 Ocak 1994 tarihine kadar ulaştırılması gerekiyor.

a

halen Londra ve New York sahnelerinde yankılar uyandı­

bul'da sergilenen ilk Mamet oyunu olmak özelliğini de taşıyor.Tunç Yalman'ın yönettiği oyunun çevirisi Ali Neyzi'ye dekoru Ayşen Aktengiz'e, dekoru ise Sevim Çavdar'a ait.

pe cy

• birim tiyatro 6 Ocak 1994'te açılıyor. Birim Tiyat­ ro, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda gündeme gelen bir pi­ lot uygulama. Uygulamanın çıkış noktası, Devlet Tiyatro­ ları'nın bir süredir Meclis'de bekleyen yeni yasası: Yasa öncelikle kentler, giderek birimler bazında oluşacak özerk bir yeniden yapılanmayı öngörüyor. Bir yıllık dene­ me süresi içn uygulamaya konulan Birim Tiyatro için gö­ nüllü 30 sanatçı biraraya geldi, sanat yönetmenlerini ve kurullarını seçti ve çalışmalarına başladı. Yapılan seçim sonucu Sanat Yönetmenliğine Müge Gürman, Sanat Yö­ netim Kuruluna ise Mahir Günşıray, Nihat İleri, Nesrin Kazankaya ve Özgür Yalım getirildi. Birim Tiyatro'nun ilk oyunu Hamlet, 6 Ocak günü prömiyer yapacak. Türk Ti­ yatro dünyası, Birim Tiyatro ile AKM alt bölümünde ger­ çekleştirilen yeni bir tiyatro binasına kavuşuyor. Eski dekor-aksesuvar depolarından oluşturulan bina, mimari ve iç donanım açısından yeni, öncü bir tiyatro binası. Hare­ ketli sahne ve seyir yeri düzeniyle tiyatroda yeni estetik arayışların gerçekleşmesine olanak verecek bir yapı.

ran Oleanna adlı oyunu sunmaya başlıyor. Sinema sa­ natçısı Lale Mansur, Oleanna ile ilk kez sahneye çıkıyor. Oleanna'nın diğer oyuncusu ise İstanbul Belediyesi Şe­ hir Tiyatroları sanatçısı Erol Keskin. Bir öğretim görevlisi ile onun öğrencisi arasındaki ilişkiyi konu alan Oleanna, cinsel tacizin nerede başlayıp, bittiğini sorguluyor. Ayrı­ ca, şiddet ve cinsellik konusuna eğiliyor. Gerçek bir öy­ küden yola çıkarak yazılan ve oynandığı her yerde kadın/ erkek arasında şiddetli çatışmalar başlatan oyun, aynı zamanda karşı cinslerin bitmeyen savaşı olarak değer­ lendiriliyor. ABD'nin önde gelen sanatçısı David Mamet'in son oyunu olan Oleanna, aynı zamanda İstan­

• t i y a t r o a f i ş l e r i s e r g i s i Devlet T i y a t r o l a r ı Genel M ü d ü r l ü ğ ü , G r a f i k e r l e r Meslek Kuruluşu ve T i y a t r o . . . T i y a t r o . . . D e r g i s i ' n i n i ş b i r l i ğ i ile hazırlanan T i y a t r o A f i ş l e r i S e r g i s i 6-23 Ocak t a r i h l e r i arasında, Trabzon Devlet T i y a t r o s u Fuayesi'nde i z l e n e b i l i r . Hatırlanacağı üzere 7 - 29 Aralık t a r i h l e r i arasında da Antalya Devlet T i y a t r o s u Fuayesi'nde g e r ç e k l e ş t i r i l e n sergide Yurdaer A l t ı n t a ş , Mengü E r t e l , Turgay B e l l i , Bülent Erken, Sadık K a r a m u s t a f a , Savaş Çekiç ve Yeşim D e m i r ' i n , e s e r l e r i n d e n o l u ş u y o r . Sergi sezon boyunca Devlet T i y a t r o l a r ı f u a y e l e r i n d e yer alacak. 8 Tiyatro... Tiyatro...


cy a

İsmi sizin, resmi sizin. Bu k a r t kesin sizin!

TYT BANK şimdi sizin için gerçek güvenceli çağdaş bir ödeme aracı, özel bir kredi kartı sunuyor: TYT BANK FOTOĞRAFLI VISA.

pe

TYT BANK VISA, üzerinde sizin isminizi ve resminizi taşır. Kaybolma ve çalınmaya karşı kesin güvence sağlar. İsminizle ve resminizle size verilen kartınızı, sizden başka hiç kimse kullanamaz! Size, özel güvence sağlar. TYT BANK VISA dünyanın her yerinde geçerlidir. Para gibi kullanabilirsiniz. İsminizle resminize dünyada tüm kapılar açılır. FOTOĞRAFLI VISA TYT BANKTAN ALINIR. ÇAĞDAŞ ÖDEME YAPILIR, GÜVENCELİ YAŞANIR.

TYT BANK Kredi Kartları Merkezi: Büyükdere Caddesi Maslak Meydanı No:37 80670 Ayazağa/İSTANBUL Tel: 212 . 285 23 23 - 1526 TYT BANK HARBİYE • TYT BANK BAKIRKÖY • TYT. BANK MECİDİYEKÖY • TYT BANK KADIKÖY TYT BANK NURUOSMANİYE • TYT BANK ANKARA • TYT BANK İZMİR • TYT BANK ANTALYA • TYT BANK BURSA


bu çocuk büyüyünce büyük adam olacak peki biz n'olucaz? Mustafa

sonuna kadar kullananan ve kullar makta da kendini haklı gören bir anla yışın tiplemesi. O kadar çok Serdar VE ki, hangi birine el atalım. Bizim esas ilgili olduğumuz konunu Serdar Güreş olayını kendi iç mekaniz malarında çözemeyip, tartışma ortam na açan eğitim sistemimiz olduğun düşünüyoruz. Konservatuvar'a 1988-89 eğitim yılın da başlayan Serdar Güreş ilk yıl, de vamsızlık nedeniyle sınıfta kaldı. 2. yıl Serdar Güreş'in, Sınav Kurulu'na "Bun dan sonra öğrenci gibi davranacağına söz vermesi üzerine geçer not verildi. 3. yıl yine devamsızlıktan ötürü sınav alınmaması gerekirken Bölüm Başka nı'nın üstelemesi ve "bir sonraki yıl çö züm bulunacağı" sözleriyle sınıf geç mesine karar verildi. Bu çözüm "Babası Doğan Paşa'dan Serdar'ı yatay geçişle Ankara Konservatuvarı'na al masını istemek" idi. 4. yılın başında bu konuda bir girişim olmaması üzerini Konservatuvar öğretim üyelerinden Ahmet Levendoğlu, 3. sınıf derslerini girmeyeceğini açıkladı. Serdar Güreş ( yıl da sınıfta kaldı. 5. yılda (1992-93 Eylül sınavları döneminde, öğrenci se viye sınavına alındı ve sınıf atlatılarak 4. sınıf öğrencisi olarak eğitimini de­ vam ettirdi. Bütün bu olaylar sonunda süreç içinde İdare'ye sürekli tavır aldı­ ğını ve itiraz ettiğini belirten öğretim görevlisi Ahmet Levendoğlu, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvar'ındaki gö­ revinden istifa etti. 14 Aralık 1993'te düzenlediği basın toplantı­ sında, bu bilgileri belgeleriyle birlikte basına açıklayan/dağıtan Levendoğlu, "bu usülsüz­ lüklerin daha önce neden basına açıklanma-

a cy pe Evet, Serdar Güreş büyüyünce büyük adam olacak, bu belli oldu. Belki, yoo kuvvetle muhtemel kısa sürede de sermayesini bitirip, tarihin karanlığına gömülürken, kendi karanlığının çözümlerini ara­ yacak. Bu Serdar Güreş'in sorunu. Bizi çok fazla ilgilendirdiğini sanmıyorum. Hatta hiç ilgilendirmiyor. Serdar Güreş, kendi malı olmayan olanaklara kavuşan ve bunları 10 Tiyatro... Tiyatro...

DEMİRKANLI


pe

cy

a

MAHİR GÜNŞIRAY: Birincisi rektör­ lığı" sorusunu, "yeterli belge bulunlüğün baskısıyla ilgili ki bu benim de madığından" şeklinde yanıtladı. Sonuca baktığımızda, tüm bu sorun- tanık olduğum bir şey oldu. Öyle bir boyuta geldi ki Sn. Y. Kenter bile o ların Konservatuvar bünyesinde çö­ gün "o zaman ben istifa ediyorum, zülmediğini, Konservatuvar'da göbenim burada işim ne, böyle baskı­ revli tümü değerli sanatçılarımızın lar yapılacaksa", dedi, hatta birlikte basına soru işaretleri ile yansıtıldığımi istifa edelim diye bir görüşme nı ve yirmi yılı aşkın bir süredir eğitimciliğini sürdüren bir tiyatro hoca- dahi oldu. Yani bu Yıldız Kenter'in sının görevinden ayrıldığını görmek; de bildiği ve onayladığı bir şeydi. Bunu eklemek isterim. Aynı şekilde, olayın/olayların en vahim noktası bu baskıdan sonra alınması gereken olarak karşımıza çıkıyor. önlemler ile ilgili kaygıları dile getir­ Serdar Güreş sorununda diğer ilgili diğinizde de sonuçta yine rektörlük öğretim üyelerinin açıklamaları da kanalıyla gelen söylentiler doğrultu­ söyle: sunda 'aman efendim, biz böyle GÜNGÖR DİLMEN: Serdar Güreş bu baskılar yapar mıyız' deyip, çocuğun yıl da benim verdiğim derslere dodurumunu düzeltmek ve yalnızca kuz hafta boyunca girmedi. Yalnız sınavıyla değerlendirin, gibi bir du­ dün bir derse katıldı. Yönetmeliğe ruma girildi. O durumda da yine bü­ göre şimdiden sınıfta kalması (3. sıtün kaygılarımızı dile getirerek, yine nıfta) gerekiyor.... de eksi oy vererek, oy çoğunluğuyla Bütünleme sınavı ile seviye sınavı okula alındı. Bir yıl benim dersim­ ayrı şeylerdir. Öğrencinin kağıdına den devamsızlıktan kaldı, ikinci yıl not vermeden okul yönetimine iade yine devamsızlıktan dolayı sınava ettim. Başka biri benim yerime not girmemesi gerekirdi, ancak sınav vermiş. Buna kimsenin hakkı yoktur. listesinde adı vardı ve sınav günü Bu yönetimin ikinci usulsüzlüğügeldi, benden hangi günler gelmedi­ dür... ğini sordu, saat 10.30 -11.00 civa­ rında. Ben de doğal olarak kendisine hangi günler gelmediyse söyledim. Tiyatro ve TV Yazarları Bundan yaklaşık bir saat sonra geldi Derneği'nden Açıklama ve "tamam hocam, ben raporlarımı Çeşitli eğitim ve bilim kurumları­ yukarıya verdim, sınava girebilece­ na yapılan idari baskılar, giderek, ğim" dedi. kamu vicdanını rahatsız edecek AYŞİN CANDAN: Benim ekleyecek ölçüde yoğunluk kazanmaktadır. açıklamam yok, sanırım durum ye­ Bu bağlamda İstanbul Üniversiterince sergilendi. Ancak haksızlık tesi'ne bağlı Konservatuvar'ın Ti­ ve usulsüzlüklere karşı olduğumu yatro Bölümü öğretim üyelerine, bildirmek istiyorum. öğrenci Serdar Güreş'e ayrıcalık tanınması için yapılan baskılar YILDIZ KENTER: Serdar Güreş Ah­ bardağı taşıran damla olmuştur. met Levendoğlu'nun deyimiyle 'ba­ Üniversite gibi bir bilim yuvasına şımızın belası' değilse de değişen yakışmayan bu tür idari baskılar yaşamın, değişen koşullarını taşıya­ artık çağın gerisinde kalması ge­ mayan sağlıksız, ilgiye, yardıma reken ilkel yöntemlerdir. Olayı kı­ muhtaç problemli öğrencilerimizden narken Ahmet Levendoğlu'nun biri olmuştur. Serdar ilki değildir bu baskılara direnişini yürekten des­ öğrencilerin, sonuncusu da olmaya­ tekleriz. caktır...

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği'nden Kınama İstanbul Üniversitesi Devlet Kon­ servatuarı öğretim üyelerinden Ahmet Levendoğlu'nun istifasına uzanan olaylar genelde YÖK me­ kanizmasının, özelde Konserva­ tuvar yönetiminin olumsuz ve sa­ natçı sorumluluğundan uzak davranışını sergilediği için ciddi bir üzüntü kaynadığıdır. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği olarak sana­ tın evrenselliğine ve özgürlüğüne gölge düşüren çok kısa vadeli güncel hesapların bir yüksek öğ­ renim kurumunda yer almasını kınıyor ve Levendoğlu'nun istifa­ sına yol açan nedenlerin bir an önce ortadan kaldırılmasını dili­ yoruz. "Hemen gitti rapor düzenletti getirdi" diyor. Doğrudur, getirdi. Ama rapor kabul edildi mi? Hayır. Bu çocuk sı­ nıfını geçti mi? Hayır. E bunları da söylesenize. Bu çocuk her yıl ikmale kaldı, iki yıl da sınıfta kaldı. Bu nasıl torpil?.. DİĞER ÖĞRETİM ÜYELERİ: Suat Özturna, Haldun Dormen, Engin Uludağ ve Mehmet Birkiye ortak yaptığı açıklamada Sedar Güreşin 4 yılda bitirmesi gereken okulu 6 yıl­ da bitirememesinin "özel himaye görmediğinin" açık kanıtı olduğunu vurguladılar. Her biri birbirinden değerli sanatçı­ larımızın böylesi bir sorunla, basın önünde karşı karşıya kalmaları bizi derinden yaralıyor, yaralayacak da. Serdar Güreş, medyanın da deste­ ğiyle istediği yere gelecek, ama onu (tiyatro eğitimli bir sanatçı olarak) görmek istediğimiz yer, böylesi kar­ maşık yollardan geçilerek gelinen yer mi? Dahası bu süreçteki katkıla­ rımızı kendi içimizde nasıl bir yere oturtacağız. "Bize N'oluyor?" Tiyatro... Tiyatro...

11


a

pe cy


cy a

pe


güldürse de ağlatsa da... Doğan DİLEROĞLU

ENİS FOSFOROĞLU TİYATROSU Yazan: Zeki KESKİN Yöneten: Enis FOSFOROĞLU Müzik: Altan TEZEL Çevre Tasarımı: Şirin DAĞTEKİN Işık Tasarım: Nurettin YENİDÜNYA

Merhaba! Mutluyum, çünkü ülke­ mizde binbir zorlukla sürdürülen ti­ yatro sanatına gönlünü koyarak kat­ kıda bulunan Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin bu ayki sayısına konuk oldum. Yeni oyunumuz Biraz Bakar mısınız Bayan, genç bir Türk yazarının ilk oyunu. Zeki Keskin bu ilk oyununda kadın sorununu irdeliyor. Ülkemizde kadına bakış açısını ve kadın sorun­ larını mizahi bir dille anlatıyor. Gün­ delik yaşamımızda her an karşılaştı­ ğımız, fark ettiğimiz ya da fark edemediğimiz çeşitli konu ve olay­ lardan kesitleri ironik bir dille ortaya koyuyor. Yönetmen Enis Fosforoğlu, oyunu

pe

cy

Oynayanlar: Enis FOSFOROĞLU, Özlem TEZEL, Altan TEZEL, Doğan DİLEROĞLU, Seren FOSFOROĞLU, Jülide GENÇ, Bora OKTAŞ, Adnan TUNALI, Cebrail KELEŞ, Aylin OKTAŞ, Nafiz BÜYÜKBAYSAL

Enis Fosforoğlu Tiyatrosu bu sezon per­ delerini Biraz Bakar mısınız Bayan isimli yeni oyunuyla açtı. Oyunu sizler için Enis Fosforoğlu Tiyatrosu'nun genç oyuncularından Doğan Dileroğlu anlattı.

a

B İ R A Z BAKAR M I S I N I Z BAYAN

bir skeçler dizisi olarak değil, epik bir güldürü tarzında ve yüksek bir tempoyla yorumlayıp sahneye koy­ du. Biçimsel güldürüden mümkün olduğunca uzak kalmaya çalıştı. Shakespeare'in Hamlet'in ağzından oyunculara söylettiği gibi, "insandışı tiplemeler yaparak ahmakları güldü­ rebilirsiniz, ama sizin için birkaç akıl­ lıyı güldürmek önemli olsun" anlayı­ şıyla hareket etmeye çalıştık. Sanırım Türk Tiyatrosu'na da bu egemen olmalı. Biz de Biraz Bakar mısınız Bayan'da komiklik yapmak­ tan çok durum komedisine önem verdik. Altan Tezel'in özgün müziği­ nin de oyuna büyük katkıları olduğu­ nu düşünüyorum. Bu oyunda tamamen gençlerle çalış­ tık dersem, sanırım abartmış ol­ mam. Oyunun çevre düzenlemesini de akademili bir dekor-kostüm öğ­ rencisi Şirin Dağtekin yaptı. Karikatürize çizgilerle oluşmuş dekor anlayışı da oyunun temposuna çok olumlu katkıda bu­ lundu. Çağdaş kadının toplumsal hayatı­ mıza ağırlığını koy­ maya çalıştığı gü­ nümüzde biz de tiyatro olarak bir nebze bu çabaya katkıda bulunabildiysek ne mutlu. Evet, ben tiyatroyu da, tiyatro yapmayı da çok seviyorum, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ni okumayı sevdiğim gibi.


londra

mektubu

Halide EŞBER

İlk defa geldiğim Londra'da hemen tiyatroyla ilgili bir şeyler duymak istiyorum. Evini benimle paylaşan arkadaşım Ümit Rankm da bunu çok iyi bildiğinden ve (şanslıyım ki) tiyatroyu sevdiğinden, bir zamanlar çalıştığı Lyric Theatre House'a gidiyoruz. Lyric, Hammersmith'te 4 katlı bir tiyatro binası; 1888'de Lyric Opera House olarak tamamlan­ dıktan sonra, sahnenin bulunduğu bölümün geleneksel iç tasarımı 1895'te Frank Matcham tarafından yapılmış. 1966'ya kadar süren gösterilerden sonra 1972'de bölge halkı­ nın karşı çıkmasına rağmen yıkılmış. 18 Ekim 1979'da ise George Jackson & Sons Firması'nm restoresiyle Kraliçe tarafından açılmış. O günden bu yana Lyric Theatre Ho­ use olarak anılıyor. Glenda Jack­ son, Ben Kingsley gibi ünlü oyun­ cular sayesinde eski önemine

pe cy

a

kavuşmuş. Giriş katında biletleri­ mizi alırken Lyric'i kurtarma kam­ panyası için bir köşeye konmuş büyük karton kutu dikkatimi çekti ve öğrendim ki İngiltere'nin içinde bulunduğu ekonomik bunalımdan ötürü belediyeler tüm sosyal yar­ dımlarında kısıtlamaya gittiklerin­ den bir çok tiyatro kapanma tehli­ kesiyle karşı karşıya kalmış. Şimdiye kadar tiyatroseverlerden £ 25.000 toplanmasına rağmen eğer ay sonuna (?) kadar £ 25.000 daha toplanamazsa Lyric kapanacakmış. Her oyundan sonra oyun­ cular, seyircileri bu konuda uyarı­ yorlar ve sahne çıkışındaki kırmızı plastik bir kovanın içine hemen herkes para atıyor. İkinci katın bir köşesinde, yüksek tavanına yüzlerce spot lamba sıralanmış, her tarafı siyah olan küçük bir stüdyo-tiyatrosu var. Burada hafta sonu öğlenleri çocuk oyunları, akşamları ve diğer günlerde, belirli zaman aralıklarıyla değişen oyunlar gösteriliyor. Ayrıca mini-bar, selfservis küçük bir cafe, birkaç ufak 'stand'ta hediyelik eşyalar ve oyun aralarında canlı müzik eşliğinde, dinlenilen büyük bir mekân bulunuyor. Üçüncü kat, aynı zamanda bü­ yük bir galeri, tüm yıl boyunca resim sergileri izlenebiliyor, burada geleneksel iç tasarı­ mıyla (oymalı duvarlar, localar, balkonlar, kadife perdeler) büyük tiyatro salonu (main house) bulunuyor. İzlediğim 3 kişilik çağdaş Amerikan komedisi Exact Change (Yazan: David Epstein, sahneye koyan: Aaron Mullen) bu salondaydı. İlk perde seyirciyi eğlen­ diren, ikinci perde oyuncuların sahne hakimiyetleri ve yönetmenin pratik buluşlarından ötürü seyredilebilen bu oyun; Amerika'dan gelen Mandrake Theatre Company'nin dünya prömiyerini Lyric'te yaptığı bir gösterimdi. Dördüncü kat, resim galerisinin ikin­ ci katı niteliğinde, burası aynı zamanda tiyatro yönetim büroları ve balkon girişlerini de kapsıyor. Binada, özellikle yaşlılar ve bedensel özürlülerin kullanımı için asansörler de bulunuyor. Bugün; Kasım sonunda bir cumartesi, Lyric'te kapanma hüznü (ama telaşı değil), insanlarda yaşama bilinci, Londra'da yağmur ve soğuk, bende ne olursa olsun ti­ yatroyla olabilme mutluluğu var.


'yanlış' nerede?.. Belgin SUNAL

TECAVÜZ YILMAZ GRUDA

VE TÜRKAN TİYATROSU

Yazan: Dario FO, Franca RAME Çeviren: Füsun DEMİREL Yöneten: Yılmaz GRUDA Sahne Tasarımı: Cüneyt AKSOY Giysi Tasarımı: Zafer KAYMAZ

pe

cy a

Oynayanlar: Türkan Tümay GRUDA, Yılmaz GRUDA, Sinan YÜCEL

Yılmaz ve Türkan Gruda Tiyatrosu kendilerini, Türkiye'de ilk defa yalnız­ ca 'kadın sorunları'nı, ele alan bir ti­ yatro olarak tanımlıyorlar. Bu ana te­ madan yola çıkarak bu sezon, kadının aile ve sosyal çevresinde ma­ ruz kaldığı taciz ve tecavüzleri ele alan kısa oyunlardan bir kadın oyunu oluşturmuşlar. Çok sayıda oyunu daha önce de ülke­ mizde sahnelenmiş olan Dario Fo, günlük yaşamdan seçtiği konuları in­ ce, alaycı bir dilin ve kara mizahın akılcı süzgecinden geçirerek sahneye taşıyor. Böylece sinsi bir alışkanlıkla normal ölçülerimiz haline gelen, bir uyuşukluk içinde kanıksadığımız, normal olmayan, çarpılmış durumları komedinin büyütecinde görüyoruz. Nitekim fuayedeki panoda bu içerikte bazı gazete kupürleri var. Bunlar her gün onlarcasını duyduğumuz, okudu­ ğumuz, hele ki televizyon kanalların­ da 'capcanlı' izlediğimiz olaylar. An­ layacağınız pano pek ilgi çekmiyor. Pazar günü, yani yanlış bir gün, işe gitmek üzere uyanmış bir kadının işi ve çocuğu arasındaki koşturmasını, iş yaşamının ve aile hayatının makinalaşmış, duyarsız temposunu Uya­ nış adlı oyunda izliyoruz. Yine Açık Aile adlı oyunda bir dönem tartışılan

cinsel özgürlüklerden ve varoluş kay­ gısından kadının ve erkeğin payına düşenler anlatılıyor. Küçük güvencelere hapsolmuş ya da küçük güvencelere kendini hapset­ miş kadının yalnızlığının acı komedi­ si: "Ama ben yakınmıyorum, evimde mutluyum, hiçbir şeyim eksik değil, kocam hiçbir şeyimi eksik etmiyor". Bir yanda telefon sapığı, karşı bal­ konda röntgenci, iç odada hasta ve saldırgan kayınbirader ve ağlayan bir çocuk, kapıda genç sevgili ve yine te­ lefonda onu eve kilitlemiş olan koca­ sının sorgulamaları. Ortak bir zama­ na eklemlenmiş bu ilişkiler metni yoğunlaştırırken, aksiyon trafiğini de komedyanın temposuna sokuyor. Böylece sahne ile aramıza konan uzak açı ile, önerilen kadın sorunları­ na ussal katılımımız gerçekleşiyor. Franca Rame'in yazdığı Tecavüz adlı oyun diğerlerine göre farklılıklar taşı­ yor. Çünkü bu kez tecavüz anını ya­ şayan bir kadının iç sesine kulak veri­ yoruz. Tecavüzün kara mizahı olmaz! Sözel olarak sigarayla açılan yaraları­ nı duyuyoruz, ama daha çok ruhunda açılan yaralara tanık olmamız isteni­ yor. Bu oyunda bize tutulan ayna biraz acıtıcı, biraz irkiltici, biraz eğlenceli ama sonuçta düşünme süreçlerimize seslenen bir ayna. Kısa oyunların bütününde mutlak sö­ zü edilmesi gereken öğe, çeviridir. Füsun Demirel'in Türkçe'ye hakimi­ yeti bir yana belki de oyuncu olması­ nın verdiği üstünlükle bir oyun çevi­ risinin sıcaklığını ve kıvraklığını hissettiriyor. Böylece iki ülkenin sos­ yal ve kültürel çakışmaları oyunun alt metninde yerini alıyor. Toplum tarafından kimliklendirilmiş, beklentileri oluşturulmuş, erkeklerin iş dünyasında, erkeklerin aile kuralla­ rında ve aşk hayatında kıstırılmış olan kadının tepkilerini ve sorgula­ malarını zekice bir alayla işleyen bu dört oyunun ortak paydaları sanırım daha çok tartışılacak.


pe cy a


değişen yaşam değil, algılamalarımızdır Nalân ÖZÜBEK

HAYAT ÇOK GÜZEL O Y U N C T İ Y A T R O

U

L A R G R U B U

Yazan: Anton ÇEHOV Çeviren: Huraman NEVRUZOVA Oyunlaştıran ve Yöneten: Kama GINKAS

Müzik: Igor DESYATNIKOV Kostüm: Aslı TÜLÜOĞLU Işık: Cem SAFRAN

cy a

Sahne Tasarımı: Sergey BARHIN

1990 - 2. Uluslararası İstanbul Festi­ vali'nde Moskova Genç Seyirci Tiyat­ rosu, Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar adlı oyununu sergilemişti. Oyunu sahneye uyarlayan ve yöneten Kama Ginkas'tı. İzleyen herkesi adeta büyüleyen bu oyunun sahneye konul­ masındaki amaç seyirciye yaşam gü­ cü aşılamaktı. Bu yıl aynı yönetmeni, Kama Ginkas'ı bir Çehov uyaralamasıyla izliyoruz; Hayat Çok Güzel. Çehov'un gazetelere gönderdiği üç fıkra (Yaşam Güzeldir, Teklif, Evlen­ mek İsteyenler için Öğütler) ve bir hi­ kayesinden (Köpekli Kadın) uyarla­ nan Hayat Çok Güzel, 1991de kurulan Oyuncular tarafından oynanı­ yor. Oyuncular Tiyatro Grubu ikinci oyunları olan Hayat Çok Güzel'i İSMİstanbul Sanat Merkezi'nin ikinci ka­ tında, kendi oluşturdukları 200 met­ rekarelik bir mekânda sergiliyor. Oyunun dramatik noktalarını oluştu­ ran zincirin ya da kumun sesi, sirk ti­

pe

Oynayanlar: Gülsüm SOYDAN, Selma KÖKSAL, Yasemin ALKAYA, Celal PERK

yatrosunu anımsatan soytarılar ve simgesel bir anlatım. Sahne üstünde var olmayan ama gördüğümüz ve varlığına inandığımız bir deniz; Yalta kıyıları. Çehov'un dünyasını, Ginkas'ın süzgecinden tüm inandırıcılık lan, sahicilikleri ile yansıtan dört oyuncu. Yaşam, doğa ve kurulan, kurulamayan ilişkiler. Zaman zaman ar ka pencerelerden uzanan bir baş ile hatırladığımız, irkildiğimiz diğerleri ve o diğerlerinin yaşamımızdaki belirleyici rolleri. Yönetmen Ginkas bu çalışmaya daima şöyle diyor: "Bu benim İstanbul'a dördüncü gelişim. Bana çok sempa­ tik gelen bir grupla çalışıyorum. Bu gelişimde, onlar inanılmaz bir şey yaptılar. Benim Moskova'daki prog­ ram ve çalışmalarımı durdurup, ben İstanbul'a davet ettiler. Ben onları ve yeteneklerini çok sevdim, Çehov ile uzun yıllardan beri ilgilendiğim için onlarla çalışmaya karar verdim. Çehov'da benim istediklerim; onun ko­ mik, fıkra türü öy­ külerinin dramatik ve trajik hale geç­ mesini sağlamaktır. Böyle bir anlayışla yorumluyorum. Çe­ hov oyununda ti­ yatroya uyarladığım öykülerde anlatmak istediğim şeylerden biri de bu öyküler aracılığıyla genç in­ sanların, yaşamın trajizmini nasıl an­ layacaklarını gör­ memiz. Bu çalışma­ nın yararlı olacağı­ na inanıyorum. Oyunumuzun adı Hayat Çok Güzel, doğal "ki, ironi ola­ rak seyirciye sesle­ necektir."


bir çehov oyunu

kama ginkas kimdir?

a

oynanan ve büyük ilgi gören oyu­ nu nedeniyledir. Dostoyevski'nin romanlarında ya da öykülerinde düşünsellik ölçüsü geniş bir pay bırakır okura. Bu düşünsellik ölçü­ sü, yapıtlarına, oyuna benzer bi­ çimde yansır. Kama Ginkas, bu ko­ numu yerinde irdeleyerek yaklaşır yazara. Edebiyat-tiyatro ilişkisin­ den sentezli bir tiyatro olayına ışık tutar. Kama Ginkas tip çizimini, ironiyi aramaya bayılır. Bu oyunda da şi­ irsel gerçekçiliği, çok ayrıntılı bi­ çimde, yeni yorumuyla izleyeceksi­ niz. Kuşkucu Çehov'un küçük öykülerinden çok öznel insan ironi­ sini çıkarıyor, Ginkas. Oyunda in­ san karakterleri, çok canlı çizilir, görkemli çevre betimlemeleri ola­ ğanüstü güzelliktedir. Buradan da Çehov'un ne denli 'çevreci', doğa­ ya tutkun bir yazar olduğunu görü­ yoruz. Bütün bunları birbirlerine bağlı, ama kısa, küçük değişik öy­

cy

ama Ginkas, bir Çehov ve Dostoyevski uzmanı. Tiyatroya çağdaş gözle bakan, ruhbilimsel derinlikle­ rini araştıran, tiyatronun etkisel gücünü 'insan' öğesinde odaklaş­ an ilginç bir tiyatro adamı. Dostoyevski'yi, Dostoyevski'nin insanlarını, yeniden gözlemliyor, araştırıyor ve kimliklerini tiyatro eliyle sahne üstüne çıkarıyor. toplumsal yaşamdaki trajik gelişmeleri çok ince ayrıntılarla güncelleştiriyor. Dostoyevski'ye bağımlı ama onu iyi yorumlayarak, edebiyat-tiyatro ilişkisinde çağdaş yorumuyla başarılı gözlemlerini sergiliyor. Onun yabancılaşma seçimlerini araştırışını ramp ışıkla­ rına getiriyor. Oysa tanıtım yazımda Ginkas'ı Dostoyevski ile anlatmaya çalışmamın bedeni salt onun Dostoyevski uzmanı oluşu değil; öncelikle ülkemizde, 2. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında

külerinde göreceğiz. Çehov bir at­ mosfer yazarı olduğu için, anlattığı küçük olayların çizimini Ginkas'ın yorumundan izlemenin çok daha zevkli olacağını söyleyebilirim. Bir Çehov tutkunundan Çehov'u izle­ mek; altı çizilen Çehov oyunu: Ha­ yat Çok Güzel. Kama Ginkas'ın Çehov'la özdeş­ leşmiş bir tiyatro adamı olduğunu vurgulamak istiyorum. Geniş repertuarcılığını bir yana bı­ rakalım, Çehov uzmanı bir Rus yö­ netmenden Çehov oyunu izleye­ lim. Şiirsel ve gerçekçi ayrıntıların çizi­ mini Çehov çok ustalıklı veriyor. Bu denli güzelliği ayrıntılı biçimde yakalayan yönetmen Ginkas, dört genç sanatçıyı iki ay süreyle Çehov bulamacında yoğurdu. Bir yenilik olacağı kanısı uyanıyor içimde; Ginkas'ın yorumunda genç sanat­ çıların Çehov'a yaklaşımları... Sergey Barhin'in çevre düzenlemesiy-. le tam bir Çehov yorumu; Rusya'nın çok ünlü bir sahne tasanm'cısıdır Barhin. Şimdi söz Oyuncuların. Buyurun Çehov oyununa. Hayati ASILYAZICI

pe

Kama Ginkas, 1941 yılında Litvanya'nın Kaunas kentinde doğdu. 1967 yılında Leningrad Tiyatro Okulu'nu bitirdi. Dünyaca ünlü tiyatro yönetmeni Georgi Tovstonogov'un öğrencisiydi. Günümüz Rusyası'nda paradoksal (aykırı düşünce niteliğinde olan tiyatro türü) tarzda oyun sahneleyen ünlü yö­ netmenlerden biridir. Kama Ginkas, çalışmalarının ilk dönemlerinde Krosnoyarsk Gençler Tiyatrosu'nu yönetti. Moskova'da yaşamakta olan sanatçı; daha çok, Moskova Sanat Tiyatrosu, Mossovyet Tiyatrosu, Mayakovski ve Moskova Genç Seyirci Tiyatrosu'nda oyunlarını sahnelemektedir. Kama Ginkas'ın ünlenmesini sağlayan oyunlar­ dan bazıları şunlar: Hamlet - Shakespeare, Sonuncular - Gorki, Aslana Benzer - İbrahimbekov, Evlilik Üzerine Monolog - Radjinski, Dostoyevski ve Çehov oyunları vb. Ayrıca Kama Ginkas'ın Mossovyet Tiyatrosu'nda sahnelediği Kokovkin'in Beş Köşe adlı oyununu Almanya'da da sergiledi. Moskova Sanat Tiyatrosu'nda sahneye koyduğu Pavlova'nın Küçük Vagon adlı oyunu ise Münih Festivali'ne çağrılmış, oyun orada da ilgi görmüş ve övgüler almıştır. Kama Ginkas'ın kendisinin yazdığı Puşkin ve Natali adlı oyunu kendi ülkesi dışında Finlandiya ve Bulgaristan'da da oynandı, geniş yankılar uyandırdı. Yine bu arada Ginkas'ın yazdığı Bekçi Nikita'nın Tiyatrosu adlı özgün çalış­ ması Helsinki'nin Lilla Tiyatrosu'nda sahnelendi. Kama Ginkas'ın yönettiği Çehov'un Altı Numaralı Oda (Türkçe basımı Altıncı Koğuş adıyla Hasan Ali Ediz tara­ fından çevrilmişti) adlı uzun öyküsünü sahneye uyarladı, İsveç yapımı olarak İtalya'da Freyel Festivali'nde göste­ rildi. Oyun hem İsveç'te, hem de Freyel Festivali'ne büyük ilgi görmüştür. Aynı zamanda bu oyun Norveç, Stock­ holm, Danimarka, İzlanda ve Finlandiya'da da Ginkas uyarlamasıyla oynandı. Kama Ginkas, Finlandiya'daki Lilla Tiyatrosu'nda Dostoyevski'nin Suç ve Ceza, Budala adlı oyunlarını da sahneye koydu ve büyük başarı kazandı. Ginkas, Moskova'da sahnelediği Suç ve Ceza adlı oyunundaki yorumuyla Mos­ kova Eleştirmenler Birliği Ödülü'nü aldı ve yılın en başarılı yönetmeni seçildi. 1991 yılında Leningrad (şimdiki St. Petersburg)'da Kama Ginkas'ın özel oyunlarının festivali yapıldı. Huraman Nevruzova


diyarbakır'da oyun yönetmek Işıl KASAPOĞLU

DİYARBAKIR DEVLET TİYATROSU Yazan: W. SHAKESPEARE Çeviren: Sabahattin EYÜBOĞLU Yönetmen: Işıl KASAPOĞLU Sahne Tasarımı: Hakan DÜNDAR Giysi Tasarımı: Nur UZMEN Işık Tasarımı: İzzettin BİÇER

pe

cy

Oynayanlar: Erdoğan AKDUMAN, Erdal BEŞİKÇİOĞLU, Ercan EKER, Hakan ÖZGÖMEÇ, Hakan ÇİMENSER, Zafer GÜLLÜ, Serdar KAMALIOĞLU, Bülent Emin YARAR, Ebru Nil AYDIN, Yasemin KARATAŞ, Nalan SAYAR

Diyarbakır'da bir Parisli. ...Alınyazısı... Kaderimiz buymuş? Böyle yazılmış alınyazımız.. Ne kadar sık kullanıyoruz bu cümle­ leri. Peki kaderinizi, alınyazınızı ele almayı düşlediniz mi hiç? İşte Macbeth bu soruya yanıt veriyor. Günün birinde bir işaretle karşılaşı­ yorsunuz, ya da bir şey, bir fotoğraf size alınyazınızla ilgili ipuçları veri­ yor. Hemen kullanmak istiyorsunuz bu şeyi, bu işareti, bir an önce ger­ çekleşsin diye yazılan. Her şey karışıyor, o andan itibaren kendi içinizde kayboluyorsunuz. Oy­ sa hırsınız devam ediyor; tüm bu işa­ retler, bu şeyler bana yazılanı göste­ riyor. Alınyazımızı ele alıp, gerçekleşmesi için bir çaba göster­ meli miyim, yoksa razı mı olmalıyım kaderime? Sonra peki bensiz mi ger­ çekleşecek bu alınyazısı. Her şey ön­ ceden mi yazıldı? Katkıda bulunursam gerçekleşmez­ se? Katkıda bulunmazsam gerçekleş­ mezse? Sorular...Sorular... 10 Ekim-18 Kasım... Otel... Gece gene uyuyamadım. Cadılar mı düzenliyorlar oyunu? Neden? Peki

a

MACBETH

neden onları yeteri kadar görmüyorum sahnede? Kapı vurulmadı. Gaze telerim yok... Ahmet'e soruyorum "unutmuşlardır abi" diyor ve aramaya gidiyor... Geri gelmiyor... Anlıyorum utanıyor mu? Sıkılıyor mu? Sinirleni yor mu? Bilmiyorum! ...Prova... Masa başı çalışması yapmadık hiç Onbir kişiyiz sahne üstünde. Genç çakı gibi bir kadro. Çoğu dört yıldır beş yıldır Diyarbakır'da. İlk günde itibaren provalarımızı herkese açtık Tekst elde, doğaçlama yapıyoruz. Rol dağıtımını yapmadım henüz. Oyuncu ları tanımaya çalışıyorum. Saatsiz ça lışıyoruz... Saatlerce çalışıyoruz. Di yarbakır'da dublaj-senkron stüdyolar olmaması ne büyük mutluluk! ...Kültür Pastanesi... Ya da Cafe de Paris. Diyarbakır'da tek buluşulacak yer. Bugün inanılmaz bir olay oldu. Bir adam gazete okuyordu Niye inanılmaz diye yazıyorum, oysa daha birinci gün, ama öyle... Yasakla nan şeylere karşı istek hemen dep resti. Kıyısından okumaya çalıştım beceremedim... Anlamadım. -Bir şişe kapalı su lütfen! ...Otel... Sabah altıda silah sesleriyle uyandım Herhalde gene bir çatışma var dışarı da. Genelde beni uyandıran çocuk seslerini bekliyorum. Tam pencere min altında müthiş oyunlar oynuyor lar. Bugün uçak sesleri var, çocuk sesleri yok. Bir yerlere bir helikopter indi. Hiçbir şey düşünemiyorum Gözlerimi kapatıyorum. Bu yaşadıkla rımı Macbeth'de nasıl daha iyi anla tabilirim. ...Prova... Sürekli tartışıyoruz, sürekli çalışıyoruz, değiştiriyoruz. Sahne üstündeki en küçük hareketin bile bir önemi olduğunu anlatmaya çalışıyorum. En küçük bakışın, en küçük kıpırdanma nın, küçücük detaylar üstünde saatler


a

den, seviniyorum. İkimizin de seyirci­ ye ihtiyacı var. Diyarbakır'da seyirci var. Tüm silahlara, silahlı adamlara rağmen, Diyarbakır seyircisi dolduru­ yor tiyatroyu, ne güzel. ...Tiyatro... Diyarbakır Devlet Tiyatrosu fırtına gi­ bi, üç oyun birden provada. Bir yan­ dan Ferhat ile Şirin diğer yandan Benimle Oynar Mısınız, bir de biz. Akşam onbirden sonra sokağa çık­ manın tedirginliğini yaşamamak için, provalarımızı gece 23.00 ile sabah 7.30 arası yapıyoruz. Gündüzleri becerebilirsek uyuyoruz. Tekrar düşü­ nüyorum; dublaj stüdyosu olmayan bir şehirdeki oyuncularla çalışmak büyük mutluluk. İnanılmaz bir ekip, oyuncusuyla, teknisyeniyle, çaycısıyla, gece gündüz çalışıyor tiyatro. Di­ yarbakır'da provanın zorluğunu, Di­ yarbakır'da provanın güzelliğini, sevincini yaşamayan kimse anlaya­ maz. ...Otel... Gazeteler gene yok! Garson istersem karakoldan gazete alabileceğini söy­ ledi, istemedim. Kimse okumuyorsa ben de OKUMAYACAĞIM dedim. Ne­ den? TRT'de 13.00 haberlerini bekli­ yorum heyecanla... İçişleri Bakanımız gazetelerin satıldığını söylüyor. Gaze­

pe cy

geçiriyoruz. Eğimli bir sahnede tahakkümü tartışıyoruz. Herkes heye­ canlı, milimetreler üstündeyiz. Saat 23.00'de çıkıyoruz tiyatrodan, servis arabasının ikiyüz metre ilerisinde, karanlıkta elinde kocaman bir makinalı, kocaman bir adam, resmi elbisesi yok... Tedirginlik! Adam kayboluyor... Altı ev ileride oturan oyuncu arkadaşımız da tedirgin, yüz metre için o da servise biniyor, boş bir Diyarbakır. Kimse konuşmuyor araba­ da, herkesde korkutucu bir suskun­ luk. Yol kenarlarında birtakım silahlı adamlar, sivil, düzgün yüzlü gençler ya da suratsız kaba saba adamlar... Hepsi silahlı. İçine dolduğumuz mini­ büse bakıyorlar. Her şey karmakarı­ şık! Üç dakika önce sahnede yaşa­ dıklarımız, provalarımız geliyor gözlerimin önüne. Gerçek mi bütün bunlar, korkuyorum! Ne korkusu, bil­ miyorum. ...Otel... Saat 01.15, müzik hâlâ devam ediyor restoranda. Sahnede Meral Orhonsay, hiç tanımıyorum. Çok saygı du­ yuyorum. Birdenbire çok yakın bulu­ yorum kendime, ikimiz aynı şeyleri yaşıyoruz, o sahnede şarkı söylüyor, ben sahnede tiyatro yapıyorum. Bu duyguyu yaşamamıştım daha önce­

teler satılmıyor! Oyunda daha fazla şiddet kullanma isteğimi yeteri kadar anlatamıyorum. Yönetmen olarak zorlanıyorum. ...Diyarbakır Şehir Tiyatrosu... Ziya Demirel'in kurduğu Şehir Tiyat­ rosu oyuncularıyla tanıştım. Ziya Ağabey dört yıldır buradaymış, müt­ hiş bir iş başarmış, koca bir tiyatro, koca bir ekip. Onlarla da bir iki gün çalıştım. Çok sevindik. ...Prova... Macbeth, Mâcbeth'in sahnede bu ka­ dar ağlamasının doğru olup olmadı­ ğını soruyor bana," o insan değil mi" diyorum. Ağlamak istediği yerde ağlayamaz mı? Duncan'ı öldürürken ağ­ lamıyor mu? Bebeleri öldürürken 'in­ sanlar' ağlamıyorlar mı? Ağlama sahnelerini kuvvetlendirmek için 'normal' zamanlarda oyuncunun da­ ha yükseklere (erkeklik de, kadınlık da, sertlik de) çıkması gerektiğini ko­ nuşuyoruz. Düşüş daha kuvvetli ol­ malı. Macbeth, Banco'yu, Duncan'ı sevmiyor mu? Lady Macbeth "Duncan, babama benzemeseydi kendi el­ lerimle öldürürdüm" demiyor mu? Bu oyunda, öldürme, dövme, sevişme sıradan şeyler mi? Diyarbakır'da ÖLÜM ne? ...Sonra?..


tutsaklığın en kötüsü Musa AYDOĞAN

BİR K A D I N ERKEK V A R D I

ANKARA DEVLET TİYATROSU Yazan: Ferdi MERTER Yöneten: Ferdi MERTER Sahne-Giysi Tasarımı: Sertel ÇETİNER Işık Tasarımı: Mehmet YAŞAYAN Ali İPİN

Ne gözaltı, ne cesaret, ne de topla­ ma kampı; insan teslim olmadan hiçbir güç onun düşüncelerine zin­ cir vuramaz; devinimini kısıtlar yal­ nızca. Oysa insanın kendi kendini tutsak etmesi, tutsaklığın en kötüsüdür. Çünkü düşünceye vurulan zincir, fiili bir baskı olmasa bile de­ vinimlere de yansır kaçınılmaz ola­ rak. Mekânı ne denli geniş olursa olsun, hücreden de dar gelir ona. Ve salt mücadeleden kopmakla kal­ maz, kendi kendini tüketir ve akrep

pe cy

Oynayanlar: Şebnem KABAOĞLU,

14 Aralık 1993'ten bu yana Ankara Dev­ let Tiyatrosu, Oda Tiyatrosu'nda Ferdi Merter'in yazıp yönettiği Bir Kadın Bir Erkek Vardı oyununu sergiliyor. Ge­ nellikle toplumsal içerikli ya da psikolo­ jik oyunlar yazan Merter, her konumda, her koşulda ve her yönüyle insanı ele al­ mayı, insanı işlemeyi, insanı irdelemeyi tercih ediyor.

a

BİR

gibi yok eder sonunda. Ferdi Merter'in yazıp yönettiği Bir Kadın Bir Erkek Vardı, bu temayı işleyen bir oyun. Baskı -ya da bizde­ ki beylik deyimiyle 'ara'- dönemle­ rinde korkuya kapılıp 'çatı katına' gizlenen iki insanın tükenişi. Kendi kendilerini aklamaya yönelik yapış­ kanlıkları. Her şeye rağmen yine de kurtulamadıkları ölümcül korkuları. Ve bunu unutmak -yenmek için de­ ğil- için oyunlara sığınmaları. Oysa bu korkuları boşuna. Çünkü yok edilmesi gereken bir 'tehlike' oldu­ ğuna dair bir ipucu yok oyunda. Belki kısa süreli gözaltı ya da hapis­ le kurtulacaklar; belki de hiç 'ciddi­ ye' alınmayacaklar. Ama onlar veri­ lebilecek en büyük cezayı biçiyorlar kendilerine. Bu yüzden geçmişte et­ tikleri her sözcük ve attıkları her adımda bir suç unsuru aramakta, sürekli korku senaryoları üretmekteler. Ve kaçınılmaz ola­ rak tükenişe doğru doludizgin yol almak­ talar. Bir Kadın Bir Erkek Vardı da bir yanda bu 'tükeniş' sergilenir­ ken öte yanda aydın­ lar -daha doğrusu kendini aydın sanan korkaklarla-, döneme ayak uydurmak için kendilerini bir 'dü­ şünce adamı' gibi göstermeye çalışan popülistler de sorgu­ lanıyor. Ve oyun için­ de oyunlarla hem on­ ların içine düştükleri açması durum, hem de onları bu duruma düşüren baskılar vur­ gulanıyor.


berlin

mektubu

Y a l ç ı n GÜZELCE

B i r lisede öğretmen olan Röpke öğrencileri ile bir tiyatro oyununun provasını yapıyor. Ö ğ r e n c i l e r i n isteksiz ve angajmansız o l d u k l a r ı n ı g ö r ü y o r u z ve provasını yaptıkları oyunun kendileri ile bir bağı olduğunu a n l a y a m ı y o r l a r . Ancak a r a l a r ı n d a k i Nazi Wolle, sınıftaki Türk M e t i n ' i n , oyundaki Yahudiyi oynamasını

önerdiğinde,

ilk defa kursa canlılık

geliyor.

Öğretmen,

Wol-

le'nin önerisini tatsız bulmasına rağmen, ö ğ r e n c i l e r i n isteğini k a b u l l e n i y o r . N a z i Wolle kendi kafasındaki arkadaşları ile birlikte Metin'i tehdit edip, Metin'in bir yabancı ola­ rak bu okulu t e r k e t m e s i ni b e l i r t i p , M e t i n ' i ümit­ sizliğe

itmiş,

Wolle'nin

Metin,

isteğini

dinle­

mezse, o zaman

cy

a

ğinin

çok kötü o l a c a ğ ı n ı

da s ö y l e m i ş t i . manda

Aynı za­

Metin'in

Almanya'nın artması

politik

ve işsizli­ nedeni

ile,

temelli

dön­

meye karar veriyorlar. Metin, Almanya'da kalmak istiyor ama o t u r m a

süre­

bitmesi

işini

zorlaştırıyor.

Sınıf arkadaşları

pe

sinin

bulmak için, provasını yaptıkları

Türkiye'ye

ailesi

son

gelişmesinden ğin

gelece­

oyundaki gibi

bu olayı d u y u n c a çare

hareket etmek i s t i y o r l a r .

Oyundaki Yahudiyi sakladıkları gibi, M e t i n ' e de böyle yardım etmek istiyor­ lar. Wolle'nin dışında, sınıftakilerin hepsi Metin'e yardım etmek i s t i y o r l a r . Wolle ise M e t i n ' i n T ü r k i y e ' y e dönmesinden çok sevinçli. Ö ğ r e n c i l e r ailele­ rine d a n ı ş a r a k M e t i n ' e yardım etmek istiyorlar. Fakat Wolle bu yardımı ön­ lemek için aileleri telefonla tehdit ediyor. Metin'e yardımda bulunan aileleri yabancı polise şikayet edeceğini söylüyor ve böylelikle aileleri k o r k u t u y o r . A r k a d a ş l a r ı Metin'i güzel bir plan ile saklıyorlar. Ö ğ r e t m e n bu o l a n l a r d a n geç haberdar edildiği için ve Wolle Metin'in

Roplie bütün

k o r k t u ğ u n d a n yardım e d e m i y o r .

saklandığını ö ğ r e n i n c e , Metin'in yaşamı t e h l i k e y e giriyor.

Metin bu olaylara d a y a n a m a y ı p polise teslim oluyor. P o l i s i n t e l e f o n u n d a n sonra, öğretmen Roplie M e t i n ' e yardım edip geçici olarak evinde k a l m a s ı n ı kabul ediyor. Artık ö ğ r e n c i l e r i provasını yaptıkları oyunda o y n a y a b i l e c e k l e ­ rini fark e d i y o r l a r . Ama Alman öğrenciler, 'Faşo' Wolle ile o y n a m a k isteme­ d i k l e r i n i s ö y l ü y o r l a r . Wolle rolünün alınmaması için y a l v a r ı p :

"Ben zaten

oyunda ö l ü y o r u m , değil mi?... "Bu da tam sizin i s t e d i ğ i n i z gibi." diyor.

Tiyatro... Tiyatro...

23


kahramanları gogol'ü y a r ı g ı l ı y o r Nalan MANYASLI

SES 1885 ORTA OYUNCULAR Yazan: Ferhan ŞENSOY Yöneten: Ferhan ŞENSOY Müzik: Andre ANGELİNİ Piyano: Alper MARAL Sahne Tasarımı: Ferhan ŞENSOY Giysi Tasarımı: Canan GÖKNİL Işık Tasarımı: Hüseyin ULAŞ

pe cy

Oynayanlar: Derya BAYKAL

Nikolay Gogol'ün Bir Delinin Hatıra Defteri oyununun kahramanı Popriçin'in acı öyküsünü anımsayalım önce: Yaptığı tekdüze ve sıkıcı iş yüzünden bunalan bir memurdur Popriçin. Büyüklük kuruntusuyla avunmaya çalışır. Dengesiz ve silik bir insan olmasının yanı sıra, yalnız­ lık ve müdürün kızına duyduğu umutsuz aşk sonunda, kendisini İs­ panya kralı ilan eder, ardından da akıl hastanesine kapatılır. (Genco Erkal, geçmiş yıllarda sahneye ge­ tirdiği bu kahramanın öyküsünü, iki sezondur İstanbul'da yineliyor.) Ferhan Şensoy'un 1974'te Montre­ al'de Fransızca olarak yazdığı ve sahnelediği Şu Gogol Delisi (Gogol Duruşması) ise, Bir Delinin Hatıra Defteri öyküsü çerçevesinde, Gogol'ü yargılıyor: Şensoy, Beckett'in Godot Geldi'sinden yola çıkarak oluşturduğu Güle Güle Godot'ya benzer bir çalışmayla yazdığı bu oyunda Gogol'ün deli mi akıllı mı •olduğunu, Popriçin'in hizmetçisi Mavra aracılığıyla tartışıyor. Derya Baykal Şensoy, başta Mavra olmak üzere Popriçin, Sofia, Sofia'nın annesi, pansiyoncu kadın, köpekli kadın vb. gibi oyunda geçen diğer kahramanları canlandırıyor. Gogol'ün mezar ötesinden gelen alaylı sesi, oyunun ana kişisi Mavra Mavroviç'in iki ayrı işbirlikçi gölgesi olan 2. Mavra ile Ukraynalı bir piya­ nist de bu tartışmaya katılıyorlar. Derya Baykal'ın sahnede işi oldukça zor. Hem tek kişilik bir oyunda oy­ nuyor, hem de birden fazla oyun ki­ şisini yorumluyor. Hizmetçi Mavra olarak patronu Popriçin'e sevgi ve hayranlık beslerken birkaç saniye içinde, Sofia'ya aşık Popriçin olu­ yor. Sofia olarak Popriçin'le alay ederken, Sofia'nın, kızının aşıklarına göz diken annesi rolüne geçiyor. Bazen pansiyoncu kadın, bazen soy­

a

ŞU GOGOL DELİSİ

ŞENSOY, Şükran DEDEMAN, Şükran ELMALIOĞLU

24

Tiyatro...

Tiyatro..

lu bir hanımefendi, bazen de Sofi­ a'nın küçük köpeği Meci oluyor. An­ cak sahnedeki üstünlüğünü yitirme­ yen tek kişi, Mavra. Zaten Derya Baykal da Mavra rolünü sahiplenir­ ken, diğer oyun kişilerinin canlandır­ ma olduğunun altını çiziyor. Oyunda Mavra'nın Popriçin'e duydu­ ğu aşk, Popriçin'in Sofia'ya duydu­ ğu aşkın yerini alıyor. Popriçin Nevski caddesinde Sofia'yı izlerken, bu kez Mavra onun peşine düşüyor. Şensoy'un metninde sonlara doğru Popriçin'i yitiriyoruz. Artık İspan­ ya'nın ihtiyacı olan kral değil, krali­ çe Dulcine'dır. Akıl hastanesinde an­ nesini sayıklayan da Mavra'dır. Oyun boyunca sesi, mimikleri, hare­ ketleri ve giysileriyle sürekli değişen Derya Baykal, akıl hastanesindeki sahnede kalıcı bir kompozisyon çizi­ yor. Sahnenin iki yanına yerleştirilen pa­ nolarda resimlerini (ve Ferhan Şen­ soy aracılığıyla fotoğraflarını) gör­ düğümüz Gogol da oyuna katılıyor zaman zaman. Tanrı vergisi yazma yeteneğinin ve yarattığı kahramanla­ rın kendisini rahatsız ettiğini belirti­ yor. Gogol, Popriçin'i, Müfettiş'i, Ölü Canlar'ın kahramanı Çiçikov'u, Palto'su çalınan memuru yarattığı için pişman mıydı? Ölü Canlar'ın ikinci bölümünün el yazmalarını yak­ tıktan on gün sonra yarı çılgın bir halde ölen Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri'nde kendi sonunu yazdığını biliyordu belki de. Ferhan Şensoy'un bazı Rus yazarlar ile Gogol'ün diğer yapıtlarına gön­ dermeler yaptığı, ince ve güncelleş­ tirilmiş bir mizahla beslenen, Rus halk müziğiyle desteklenen, ancak son kertede Derya Baykal'ın oyuncu­ luğuna dayanan seyri keyifli bir oyun Şu Gogol Delisi.


a

cy

pe


dinmeyen b i r çığlık Musa AYDOĞAN

ANKARA DEVLET TİYATROSU Yazan: Ferenc KARINTHY Çeviren: Özge KAYAKUTLU Yöneten: Süleyman KUPUSOVİÇ Sahne ve Giysi Tasarımı: Gül EMRE Işık Tasarımı: Fahrettin ÖZEN Oynayanlar: Serap SAĞLAR,

pe

cy

Hakan VANLI

Açlık, yokluk, yalnızlık, yıkım, gözyaşı ve ölüm!.. İnsanlığın büyük utancı olan savaşların kaçınılmaz sonucu bu. Bu yüzden yer ve zaman önemli değil, Çığlık örneğinde olduğu gibi. Oyun İkinci Dünya Savaşı'nda Buda­ peşte'de geçmesine karşın, günümüz Saray-bosnası'na kolayca uyarlanabi­ liyor. 20. yüzyıl Macar yazınının tanınmış ustalarından Ferenc Karinthy'in yaz­ dığı Gellert Tepesi'nde Düş ve Ger­ çek; Budapeşte'nin işgalinde bir rast­ lantı sonucu aynı eve sığınan iki gencin yaşam savaşını sergiler. Açlı­ ğın, yokluğun ve ölümün kol gezdiği bir ortamda düşlere sığınarak diren­ meye çalışırlar. Savaşsız bir dünyada insanca yaşama özlemiyle yüklüdür bu düşler; silah ve top sesleriyle sık şık kesilse bile... Öte yanda hem Kendi kendilerini, hem de birbirlerini sorgularlar. Kızın düşman subayıyla olan birlikteliği gerçekte kendi isteğiyle değil, ailesini kurtarmak için kabullenmek zorunda kaldığı dolaylı bir 'tecavüzdür'. Er­ kekse, birarada yaşadığı insanlarla savaşmaya itilmiş ve bir kadın tutsağı öldürmek zorunda kalmış çaresiz bi­

a

ÇIĞLIK

ridir. Üstelik her ikisi de yakınlarını yitirdiğinden yaşamla ölüm arası ince bir çizgide birbirlerine tutunmaya çaIışır, hayatta kalmanın yollarını ararlar. Bu çaba, bir yanda insanın en doğal hakkı olan 'yaşama hakkı'nın kutsanışı; öte yanda savaşın suratın indirilmiş bir tokattır. Süleyman Kupusoviç bazı ekleme budamalarla Saraybosna'ya uyarla mış oyunu. Kendi de bir Bosna Hersek'li olarak, yaşadığı gerçekleri ışığında daha bir duyarlı yorumluyor Tüm vahşetiyle savaşı sergiliyor. Ve çağdaş dünyanın beşiği olduğunu savlayan Avrupa'nın göbeğinde yaşa nan bu kıyıma duyarsız kalan batan ülkelere göndermeler yapıyor. Bu utancın sorumlularından birinin onlar olduğunu vurguluyor. Anca bütün bunlara karşın savaş çığlığı ara mıyor. Kupusoviç, savaşı yargılıyor, yaşamı kutsuyor. Ancak üçüncü kişi olarak oyuna katılan top ve tank sesleri çok sık ve yüksek sesle verildiğinden kin konuşmalar ya anlaşılmıyor ya da zorluk çekiliyor; dolayısıyla kimi za man bir karabasana dönüşüyor oyun Sanırım bilinçli bir seçim bu, seyirci yi sarsmak için. Oysa bir bütün ola rak oyun, bu işlevi, yani savaşın ür kütücü gerçeğini yansıtabilecek güçte. Düşle gerçeğin, günümüzle geleceğin sarmallaştığı; kişilerin savaşın yanı sıra, hem kendileri hem de birbirle riyle çatıştığı yoğun psikolojik gerilim yüklü bir yapıtta oyuncunun işleri çok önemli. Çünkü o, oyun boyunca düşle gerçeği ayıran keskin bir bıçak sırtında yürümek, dolayısıyla yaşa mın insan üzerindeki ölümcül baskı sını yansıtmak zorunda. Kuşkusuz bu da ancak dinamik ve devingen bir oyunculukla mümkün. Kısaca, savaşın yargılandığı ve insan ca yaşamak için savaşsız bir dünya nın düşlendiği bir oyun Çığlık.

26

Tiyatro... Tiyatro..


a

cy

pe


a

cy

pe


a

cy

pe


a

cy

pe


pe cy a


pe cy a


a

pe cy


c e p

a y


p

a y c e


a

cy

pe


pe cy a


a

cy

pe


pe cy a


a

cy

pe


a

cy

pe


c e p

a y


ne oldu bize? Hakkı YÜKSELEN

Oyunun en çarpıcı unsurunun özgün müziği olduğu söylenebilir. Epizodları seslendiren, sahnedeki diğer öğelerle güçlü bir bütünlüğe ulaşan müzik, sa­ dece kulakla algılanabilir olmanın öte­ sinde, adeta elle tutulabilir, gözle gö­ rülebilir bir niteliğe ulaşmış.

RENKLER VE GÜNCE ÇİSENTİ SANAT TOPLULUĞU Yazan: Enver AYSEVER Yönetmen: Enver AYSEVER Sahne-Giysi Tasarımı: Ülker PARO, Gamze ATALAY Işık Tasarımı: Alper DERLİ, Burak İŞÇEN Müzik: Haluk POLAT, Mehmet TEZ Oynayanlar: Aylin Bilsel DEVECİ, Deniz ATAMTÜRK, Enver AYSEVER

pe cy

giysili güzel insanlar, aşk sözcükle­ riyle yüklü beyaz sayfalar, sevişme­ ler, bir kadının kokusu, kirli bir el, kirli bir nefes tarafından, kirletiliyor kapkara kesiliyor, nefret edilesi nes­ nelere dönüştürülüyor. Monotonluk, karamsarlık ve yalnızlık her yeri, her şeyi kuşatıyor.

a

Çisenti Sanat Topluluğu sezonun ilk tur den oluşmuyor. Ona yaklaşmanın oyunu Renkler ve Günceyi Baro farklı yolları, yöntemleri de var kuşku­ Han'daki Dostlar Tiyatrosu'nda 18 Ara- suz; ancak hayatın içinde Renkler ve lık'tan itibaren sahnelenmeye başladı. En­Günce'de sergilenen yoğun, itici ve ver Aysever'in yazıp yönettiği oyun, her ürkütücü, kapkara bir kesit de var. cumartesi saat 18.30'da seyirci karşısına Öylece, kaya gibi sert, var oluşla, yok oluşun çizgilerinin bu denli içiçe geç­ çıkacak. tiği bir kesit bu. İçinden ancak arınma Bir, iki, üç... Sarkaç sanki değişmez törenine dönüşen bir sevişmeyle ya­ bir ritmle devinip duruyor. Demirden ratıcı özgür ve doğurgan bir seviş­ bir çemberin içine kıstırılmış, umar­ meyle kurtulabileceğimiz bir kesit; ta­ sız bir kısır döngü; ama yine de zinci­ bii, yine çıkışsız tekrarlardan biri ri kırmaya çalışan bir ses var; bazen değilse bu ve yine umut bir umutsuz­ fısıltı halinde, bazen de acı bir haykı­ luğa dönüşmeyecekse eğer... rış, bir çığlık: Dört, dört, dört.. Çisenti Sanat Topluluğu'nun, Renkler Demir bir çember her şeyi, herkesi ve Güncesi, adının çağrıştırdığının kuşatmış, güzelim hayatı, aşkları, çok ötesinde sert, yumruk gibi bir dostlukları, ilişkileri... Boğuluyor, kir­ oyun. letiyor. Güzel bebekler, bembeyaz

Geride başka hiçbir renk kalmıyor. Ne mavi, ne yeşil, ne sarı... Ne yer, ne gök, ne de deniz. Her şey kirli ve kapkara, tıpkı sahnede gerçekleştiri­ len sonsuz derinlikteki mekân gibi. Öyle kara bir mekân ki, en soylu in­ san eylemlerini, ilişkilerini ve arınma çabalarını boğucu bir duman örtüyor acı çığlıklara, umutsuzluğa ve çirkin­ liğe dönüştürüyor,

Müzikle söz (tersi de söylenebilir) arasındaki uyumlu ilişki, son derece yalın sahne tasarımı, yine yalın, ancak ustaca kullanılan ışık, iyi bir oyuncu­ luk ve rejiyle birleştiğinde ortaya kali­ teli bir oyun çıkıyor.

Ne oldu bize? Aşklar, umutlar ve gü­ zellikler bu hale nasıl geldi? Her şey karşıtına nasıl dönüştü? Bu kısır döngüyü kırmak, hiçliği, karamsarlığı aşmak, umudu yeniden yakalamak mümkün mü? Hayatı, kirlenmeyi ve çirkinliği görerek, duyarak ve doku­ narak yaşayanların, yani lanetlen­ mişlerin cehennemlerini sorgulaya­ rak yaşayanların, acıyla sordukları bir soru: "Ne oldu bize?" Hayat sadece siyah ve beyaz renklerTiyatro... Tiyatro...

27


yaşam: zorunlu süre Şahika TEKAND

STUDIO

OYUNCULARI

Yazan: Samuel BECKETT Çeviren: Hamdi KOÇ

Yöneten: Şahika TEKAND Sahne Tasarımı:Esat TEKAND Giysi Tasarımı: Esat TEKAND Işık Tasarımı: Esat TEKAND

• Beckett ve Joyce, "Dante, Buruno, Vice ve Joyce" makalesinde sanatçı­ nın görevini belirtir; buna göre sa­ natçının yapacağı, halkın jstediği ko­ lay öteberiyi değil, edindiği deneyimlerin tümünü ve karmaşık yönünü sergilemektedir. (Azize Özgüven, "Çağdaş Tiyatroda Samuel Beckett'in Yeri"nden...) • KÖTÜ BEĞENİ ve içi boşaltılmış 'eğlence' yaygın... Toplum­ sal 'hafıza kaybı' yaşanıyor... Sorgulamaktan ve düşünmek­ ten rahatsız olunuyor... Genel geçer her tanım, her kod 'ger­ çeklen çok daha değerli... inat etmeli: • NEFES, yaklaşık bir dakikalık oyun. Canlı (live) olan şey sadece za­ man ve mekân... Oyuncu yok... Zamanı ve görüneni kendisi ka­ dar ve göründüğü kadar bırak­ malı...Oyuncu yok... Ses var... Bant kaydı şart... Etki düşünce­ de olmalı, duyguda değil... • 'Sanatçı' yaşamı düşgücünde neden-sonuç ilişkileriyle de­ netip rasyonel bir olgu gibi su­ narak gerçeği çarpıtır. (Samuel Beckett, Proust, 1965) • Beckett, Proust'da "realist sanatın kaba yanlışlarına, sade­ ce çizgi ve düzey sunan sefale­ tine, yorum yapan bir edebiya­ tın iki metelik değerindeki ba­

pe cy

Oynayanlar: Şahika TEKAND, Cem BENDER, Tuğrul TÜTÜNCÜ, Yeşim ÖZSOY, Murat ERGUN, Hilal KARAKAŞ, Sevtap İNSEL, Karin YEREŞYAN

Studio Oyuncuları, 7 Ocak 1994 tarihin­ den itibaren Nişantaşı, Akkirmanlı Sokak'taki salonlarında Samuel Beckett'in Nefes, Sözsüz Oyun l-ll, Gel-git ve Oyun isimli oyunlarından oluşan Beş Kısa Oyun isimli oyunu sahneliyor. Hamdi Koç'un çevirisi ve Şahika Tekand'ın yö­ netmenliği ile sergilenen Beş Kısa Oyunun yazarı Samuel Beckett. "... Beckett, hiç kimsenin, yazar da olsa, bir başka bireyin benliğini, iç dünyasını, tam ve doğru olarak algılayabileceğine inanmaz" diyor Oya Berk, Beckett Ön­ cesi Roman ve Samuel Beckett adlı eserinde. Şahika Tekand'ın reji notlarını sunuyoruz.

a

BEŞ K I S A O Y U N

28 Tiyatro... Tiyatro...

yağılığına" karşı tutum alır. • SÖZSÜZ OYUN I, SÖZSÜZ OYUN 2, GEL/GİT ve OYUN... Bunların tü münde insanın yaşamdaki durum sorgulanıyor... Yaşam: Zorunlu sü re... Özellikle Sözsüz Oyunlar Bec kett'in bütün oyunlarının birer özeti gibi... • Sahnelerde hayat/oyun/sahne ko şutluğu önemli... Hayatta insana oyunda rol kişisine ne oluyorsa, sah nedeki oyuncuya da o oluyor... • GEL/GİT'de Fla: "Öylece oturuyo ruz, eskiden yaptığımız gibi, Mis: Wade'in oyun alanında" der. Gerçek ten de 'öylece' oturmalı oyuncu.. İçinde bulunduğu sahnede... • Oyunların tümünde otorite ve in san iradesi çelişkisi var... Otorite in san iradesini sınırlayan ya da yönlen diren her şey olabilir... Sözsüz Oyun 1 'de zil, Sözsüz Oyun 2'de sopa Oyun'da ışık adeta ilahi bir otoriteye getirir sahneye... • Oyuncu rol kişisini, onda olduğu nu varsaydığı özelliklerle canlandır mamalı... Rol kişisinin yapması ön görülen şeyleri olanca yalınlığı ile yapmalı... Böylece insan düşüncesini yaklaşılman, insan suretine değil.. Salt insanı sahneye getirerek yapıla bilir bu. • Janco Saunders'in deyişiyle oyuncunun sahnedeki durumu "sadece üç şeye indirgenebilir... Sahneye gir mek, sahneden çıkmak ve bu aradaki zamanı doldurmak." • Görsel olan, işitsel olana taşınma­ lı... Sözcükler, bir öykü anlatmak üzere değil, düşüncenin karmaşıklığı­ nı ifade etmek üzere var... Metin ade­ ta bir müzik parçasının notası gibi.. Türkçe'de bu müziği bulmalı... • Bu beş oyun, ilk kez aynı program içinde sahneleniyor. Beşi de aynı me­ kanda ele alındı... Burası bir oda, bir deney odası, ya da bir sirk, ya da sahne, ama aynı zamanda yaşamın bizatihi kendisi... Buraya gelinir, ya­ pılacak yaşanacak şeyler yapılır ve yaşanır, sonra da gidilir.


a

Sanatın d o k u n u ş u , dünyayı değiştirir. Sonsuza kadar...

cy

G e l e c e k kuşaklar bu d o k u n u ş l a

pe

geçmişi anlar;

geleceği hazırlar.


ölümü bekleyen "kupkuru bir ağaç, kurumuş bir diken" Hakkı YÜKSELEN

İSTANBUL DEVLET TİYATROSU Yazan: İrfan YALÇIN Yöneten:

Selçuk YÖNTEM

Sahne Tasarımı: Ethem ÖZBORA Giysi Tasarımı: Mihriban ORAN Işık Tasarımı: Ayhan GÜLDAĞLARI Oynayanlar: Tomris OĞUZALP,

pe cy

Sadrettin KILIÇ

İstanbul Devlet Tiyatrosu dun Aşağıdaki­ ler adlı oyunu 1994 Ocak ayında AKM Oda Tiyatrosu'nda sahnelenmeye başlanacak. İrfan Yalçın tarafından yazılan oyunu Sel­ çuk Yöntem yönetiyor. İki kişilik oyunun provasından sonra yönetmen Selçuk Yön­ temle kısa bir söyleşi yaptık. Aşağıdakiler, geçmişin iki ünlü tiyat­ ro oyuncusunun yaşlılık dönemlerinde yalnızlığa, sefalete ve adeta ölüme terk edilmelerini konu alıyor. Evrensel anlamda oyun, iki insanın yaşamların­ dan sözediyor; fakat bu evrenselliğe yöresellikten çıkarak varıyor. Evren­ sel, çünkü olayın boyutları insana has. Biz bu düşünceyi tiyatro estetiği ile aktarmaya çalışıyoruz. Yazar da oyunu iki ayrı gözlemin bi­ leşkesinden oluşturmuş: İlk gözlemle­ diği çift, Zonguldak'ta, 40'lı yıllarda Anadolu'da turne yapan bir kumpan­ yanın sahibi ve karısıyla ilgili. İkinci gözlemi ise bir lokantanın altındaki iz­ bede yaşayan bir karı-kocanın hayatı­ na ilişkin. Yazarın yaptığı1 da bu bileş­ keyi tiyatro estetiğine indirgemesi." Selçuk Yöntem, bu iki yaşlı sanatçının bu

a

AŞAĞIDAKİLER

30

Tiyatro... Tiyatro...

noktaya nasıl geldikleri, neyin bedeli ödedikleri ve bu yalnızlığın, sefaletin top lumsal boyutuna ilişkin sorumuzu da; Oyunda vurgulanan buraya nasıl gediklerinden çok, içinde bulundukları yalnızlık, çaresizlik ve yılgınlık. Bu duruma nasıl geldiklerini biliyoruz. Bu dünyanın birçok ülkesinde böyle. Ülkemizde de sayısız örnekleri var. Toplumun duyarsızlığı, ilgisizliği ve değer bilmezliği gibi bir yığın neden var. Hazin olan çağın gidişatı içinde bu durumun giderek şiddetlenmesi. Oyundaki iki yaşlı sanatçıya 'yukarıdakilerden biri, bir biçimde yardım ediyor (kalacak yer ve yemek veriyor). Devletin koruyucu olduğunu düşünen bu yaş ve çaresiz insanlar kendilerine yardım eden bu kişiye ilişkin düşüncelerin 'sensin bizim devletimiz' cümlesiyle ifade ediyorlar. Bu yardım yapılması gereken bir şey, ancak gerçekleşme biçimi yanlış, diye cevaplandırdı. Aşağıdakiler, yüzlercesini gördüğümüz duyduğumuz ve belki de yaşadığımız ve ne yazık ki 'sıradan' bir olayın hikayesi, sıra dan, ancak insanın içini burkan 'evrensel bir hikaye... Duyarsızlığımız, değer bilmez ligimiz ve yok saymamız sonucu hayatı dışına ittiğimiz, işe yaramazlık duygusuna ve umutsuzluğa mahkûm ettiğimiz yaşlı insanlar; 'saygımızın' bedelini tüm insanı ve duygusal haklarını (aşk, cinsellik, coşku ve bir genç gibi davranma vb.) ellerinden alarak ödettiğimiz insanlar. İş güçlerini kaybettikleri için kimliklerini, kişiliklerini ve onları hayata bağlayan anılarını sıklıkla alaya aldığımız ve yok saydığımız 'yüklerimiz'... Yalnızlığa iterek kendi yalnızlığımız hazırlıyoruz. Yazdığımız hemen hepimizin yarınki hikayesidir aslında. Eskimo/arı yaşlılara, onları buz çöllerine bırakarak tanı dıklan 'vahşi' ama onurlu ölüm hakkı, bi zim 'uygar' yaşama hakkımızdan daha saygıdeğer değil mi?..


umuda ve sevgiye çağrı Erhan GÖKGÜCÜ

DANA DEVLET TİYATROSU Yazan: Albert CAMUS Çeviren: Bertan ONARAN Yöneten: Erhan GÖKGÜCÜ Müzik: Turgay ERDENERLER Dans Düzeni: Youri PAPKO, Margie SCOTT Sahne-Giysi Tasarımı: i. Serdar BAŞBUĞ

pe cy

Işık Tasarımı: İbrahim KARAHAN

Adı diktatörlük olabilir. Veba, Aids gi­ bi bir salgın olabilir; bağnazlık, ırkçı­ lık, dünyanın çeşitli etmenlerle deği­ şen, zedelenen çehresi, , nükleer tehlike... Herkesin illeti kendincedir. Adı ne olursa olsun, illetin özü aynı­ dır: Zorbalık. "Burada ben egemenim. Bu bir olgu, yani bir hak. "Zorbanın felsefesi budur. Egemenliğini sürdür­ mesinin yolu, sistemli biçimde yok etme görevini bir hak olarak kullan­ masına bağlıdır. İşte bu noktada te­ mel çelişki kendini gösterir. Yaşamla ölüm arasındaki çelişkidir bu. Ya da var olmanın çelişkisi... Bu çelişkiyi var eden yaşamın kendisidir üstelik. İlleti, dışımızda gelişen bir olgu kabul edip kendimizden soyutlarsak, yanılı­ rız. Tarih boyunca görülmüştür ki toplumların aymazlıkları, bencillikleri, bilinçsizlikleri çağrı yapmıştır illetle­ re. Ve artık kahramanlar yetmiyor il­ leti yok etmeye. Diego, Cadiz'in kurtuluşu adına ölü­ me giderken 'Bizler ölmekten başka işe yaramadık" diyor. Uygarlık adına işlenen dolaylıdolaysız cinayetlerin, acının, kan sellerinin çağı oldu, 20. yüzyıl. Bitimine az kala şöyle bir dönüp geriye baktığımızda, sorumluluklarımızı ne denli yüklendiğimizi görebilmeli, kendimizi uyarmalıyız. Hepimiz dışımızdan gelen illete, sevgibarış ve tüm güzellikler adına tavır alabilmek için önce içi­ mizdeki illeti yok edebilmeli­ yiz. 1948'de ünlü aktör ve yorum­ cu J. Louis Barrault, Camus'ye Veba romanından bir oyun çı­ karmayı önerir. Ama veba sal­ gınından daha büyük bir illeti yaşamıştır dünya: Faşizm. Ve 1948'de Hitler, Mussolini yok­ tur ama bir Franco İspanyası vardır. Bu nedenle Cadiz'e taşı­ mış olmalı Veba'yı. Ayrıca İs­

a

SIKIYÖNETİM

Dramaturg: Mine ACAR

Oynayanlar: Kemal TOPAL, Türker SENYİĞİT, Kemal OKUR, Selim GÜRATA, Zeynep MENEKŞE, Şeyda BAYGIN, Erdal BİLİNGEN, Cüneyt BÜYÜKDAĞ,Raif ÇAM, Okan ŞENOZAN, Güven KIRAÇ, Halil AKARSU, Buket TÜRKYILMAZ, Yaprak ATİK, Ayhan DEMİRTAŞ, Funda GÖNLÜŞEN, Doğan TURAN, Müge SEFERCİOĞLU, Kayhan SARIGÖLLÜ, İskender ALTIN

panya İç Savaşı'nda Cadiz'e Franco'ya yardım etmesi için bir Alman çı­ kartması yapılmıştı ve halk bu asker­ lere "Hitler'in Veba'sı" adını takmıştı. Ama ben bir tarih dersi yerine bir va­ roluş felsefesini sahneye taşımayı da­ ha uygun buldum. Oyun bir devrim marşı ile biter. 1948'den bu yana yaşananların uzan­ tısında pek akılcı gelmedi bana, ro­ mandan bir alıntıyla bitirdim. "Veba sabırla farelerini uyandırıp insanlığa musallat edeceği günü bekliyor." En azından yeniden filizlenen NeoNazi'leri, fündamentalizmi düşünür­ sek böyle bir finalin daha geçerli oldu­ ğunu görürüz. Peki bu son, bir umutsuzluk bulutu mudur? Şiddetle yadsıyorum. Sıkıyö­ netim, tüm insanların ışığa kavuşabil­ mesi için, insanlar adına bir sorumlu­ luk ve başkaldırının öyküsü; umuda ve sevgiye bir çağındır.

Tiyatro... Tiyatro..

31


pablo neruda'nın dört yılı Bora ÖZKULA

BURSA DEVLET TİYATROSU Yazan: Antonio SKARMETA Çeviren: Cevat ÇAPAN Yöneten: NusretŞENAY Dramaturg: Yeşim Klızılçeç DOĞUSOY Sahne Tasarımı: Fatma ÇELENK BALKANLAR Giysi Tasarımı: Gülhan KIRÇOVA

pe cy

Işık Tasarımı: Adnan AÇIKDÜŞÜNENLER

Bursa Devlet Tiyatrosu, AVP Sahnesinde üçüncü oyununa ha­ zırlanıyor. Antonio Skarmeta'nın yazıp, Cevat Çapan'ın dilimize çevirdiği Ateşli Sabır adlı oyu­ nun yönetmenliğini Nusret Şenay yapıyor. Nusret Şenay'la oyun üzerine bir söyleşiyi akta­ rıyoruz. • Oyun üzerine ne söylemek istersiniz? Yüzyılın büyük ozanlarından Pablo Neruda'nın son dört yılı anlatılıyor oyunda. Yazarı Anto­ nio Skarmeta, Şili'li. Bir yanıyla kurnazca bir öykü bu. Yaşadığı­ mı itiraf Ediyorum da (ki Pablo Neruda'nın anılarıdır) oyun kişi­ lerinden hiçbirine rastlamıyoruz Oduncu Uyansana adlı şiirinde "Ve ev ev aşık gibi dolaşan Postacıya selam' dizesi, bir de sanırım çok rastla­ nan bir Şili'li adı olmasından se­ bep, Rosa adı hariç -ki birçok şiirinde sıkça kullanır- yaşamın­ da bu olayın gerçekliğini göste­ ren hiçbir belge yok. Bunun dı­ şındaki her şeyde tarihsel gerçeklik gözetilmiş; Neruda'nın başkan adayı olması, Paris'e el-

a

ATEŞLİ SABIR

Oynayanlar: Zafer ÖNAL, Engin DELİCE, Lale BAŞAR, Yeşim Kızılçeç DOĞUSOY

çi atanması ve 73'teki asinte darbe. Oyun üç temin birbirine koşup gelişmesi ile sürüyor. Bu sarma yapı aşk düzleminde çatışma sona ermesiyle darbe olsa da Postacı Mario- Neruda arasında ki dostluk ve Şili'nin siyasi yaşa mı bağlamında sürüyor. • Yönetmenin işlevi ne olmalı dır sizce? İnsanlara ve sözlere, gölgeli ve seslere dair büyük güzelik düş kurup, onu başka insanlar kurdukları düşlerle yoğurabilme li. Çözümleyici, birleştirici anlam katan ya da var olan anlamızı en ginleştiren dengeler kuran, zen bozan, insanı, çağını, yaşam sorgulayan kişi olmalıdır, yönet men. Bütün bunları da gülerek yapmalı. • Yaşamı sorgulama gücün kendinizde buluyor musunuz? Kolay olduğunu söylemiyorum tabii. Uğraştı bir yolculuk bu Kendini sorgulayabilmektir biçim ci kuralı. Her ne kadar da kendinin avcısı olmak sinirlerini yıpratsa da yaptığınız keşifleri zevkli anlar yaşayabiliyorsunuz Eğer hâlâ tükenmediyseniz; ya şam ve çağın sorgulanmasına geliyor sıra. • Bu ilk denemenizde böyle Snemli bir yapıtla karşı karşıya olmak nasıl bir şey? Şiiri, özellikle Neruda'yı çok se verdim. Bana bu oyun teklif edil diğinde hiç düşünmeden kabul ettim. Güney Amerika edebiyatı nın çeşitliliği ve zenginliği tüm edebiyatsevenlerce malumdur Çok hareketli siyasi çalkantıların yaşandığı Güney Amerika'da tut kular ve aşkın da çok hareketli olması olağandır. Dilerim anlımı zın akı ile çıkarız işin içinden


a

cy

pe


t i y a t r o kursunda bir eski k u r s i y e r Ali SÜRMELİ

pe

cy a

Altunizade Kültür Merkezi'nde E. Fosforoğlu'nun verdiği tiyatro kursunu ziya­ ret ettik. Devlet Tiyatrosu oyuncuların­ dan Ali Sürmeli konuk hoca olarak ders veriyordu. Öyle heyecanla anlatıyordu ki biz de yıllar öncesine döndüğünde kursta hissettiklerini, duygularını öğ­ renmek istedik. Bülbülün çilesi dili belâsı diye bir ata sözü vardır. Bül­ bül değilim tabii ama o dil belasıyla - kuşsal ve konusal - bir bağlantım var. Örnek bu nedenle yazıya konuk ve güzel giriş için zorunlu pist. Ha­ di dilimiz değmişken gülden de söz edelim de yazının sonuna bahane ya da kafiye olsun. Efendim gül % 90'ı sap, diken ve yapraktan olu­ şurken, neden % 10'luk kısmıyla nam salmıştır, sorusuna, bilimsel­ likle alakalı ve alakasız "güzelliği" cevabı verilebilir. Bülbülün de uğ­ runa şakıyıp durduğu tamamen %10'luk yerdir herhalde - Burada le, kimlik problemi arasında birkaç çene yorup duran bülbül de - öyle­ zırva cümle, tiyatronun insanı ce solmayı bekleyen de - mevzuya adam etmek sanatı olduğu ata sö­ paralel olarak tiyatro diye denklemzünün örneklerle genişletilme gay­ lenirse, hem giriş belası atlatılmış, reti, tiyatronun erdemleri, ilişkiler­ hem de edebi(!) kaygılardan, kurtudeki, yaşamdaki rolü vs... özellikle lunmuş olunacaktır. de profesyonel olarak bakıldığında YER: Altunizade kültür Merkezi, zorlukları, bir yaşam biçimi olarak ZAMAN: İki ders arası -fuaye-, seçildiğinde ise, bu emeğe, özveri­ MAKSAT: Enis Fosforoğlu'nun ho­ ye değip, değmeyeceği... calığında sürdürdüğü tiyatro kurs­ Son olarak da; "Pişman olur da bir larına renk olsun, sohbet olsun, ta­ gün dönersen geri, kapıların gönül­ nışma olsun, iyi niyetiyle çağırdığı den kapalı olup olmadığının tartışıkonuklardan birinin öğrencilerle lamaması ve: tiyatronun 2 kalas 1 sohbeti. heveslen ibaret olmadığı, böyle düşünenlerin artık kalasları mezar­ Kursta bulunamayanlar için fuaye ları için saklamaları gerektiğinin öncesi dersten özet: söylenememesi. Kendimi tanıtma, anadil problemiy­

Ve mola, fuayede çay-sigara muhabeti sırasında; KADIN- Artık çocuğum kolay kolay buraya gelmez BEN-Ya?! Neden?! KADIN- Ee o kadar olumsuzluklar­ dan söz ettiniz ki... Daha söz etmedim bayan, (cici ço­ cuk olmayı becerebilirim üstelik, ci­ ci şeylerden bahsetmeyi.. neyse) Size anlatmadığım o kadar çok şey var ki: Üstelik ben bu işi profesyo­ nelce yapmak isteyenlere yönel­ miştim. Onlara-Genç görünmeme rağmen 17 yıllık deneyimlerimi özetlemeye çalışıyordum. Şimdi ise gelişme ve sonunu bağlayacağım. Daha bitmedi. Daha; ne kadar tem­ bel, saygısız, hoş görüsüz, kolaycı ve kültürsüz olduğumuzu söyleme­ dim. Hele hele, ne kadar iki yüzlü olduğumuzu!.. Bunun da toplum olarak oyunculuğa ne kadar yatkın olduğunu, oyunculuğa ne kadar hizmet ettiğini anlatmadım. Hele birbirimizi hiç dinlemediğimi­ zi, de babam gürültü ettiğimizi, dü­ şünmediğimizi ve tüm bunların ne­ denlerini anlatmadım. Orada misafir olmasaydım sizi evi­ re çevire laflardım. Şimdi evimde özgürce kalemim kağıdım... Siz, sevgili bayan. Kendiniz gibi, çocuğunuzu da eleştirilerden, olumsuzluklardan, sokaktaki bal­ gamdan, polisin copundan, okuyamamaktan, marka derdinden, ölümlerden ve savaşlardan, kirlilik­ ten, puştluktan koruyabileceğinizi sanıyorsanız ne mutlu size. Eğer ti-


rebilirsin" dedi. Peki dedim, sözümü tuttum. Yazmamın asıl amacı öyle faydalı olmak, bilgilendirmek falan değil, hele "yazmasam çıldırabilirim" hiç değil. Ben; yazmazsam ( gülümdür O- ve o gülüm de yastığımdır- zırnık alkolsüz, uyuşturucusuz rüyalarıma çeker beni) uyu­ yamam. Söylemezsem (dilim ki- dikenlerimdir ve dikenlerden haberdar etmek gerekir rüyalarında gülü [tiyatroyu] görenleri) uyuyamam. Şimdi izin verin de sözümü bitire­ yim, Bayan. Evet bu işi profesyonelce yapmak isteyip kartvizit sahibi olmak için konservatuvara gitmeyi düşünen arkadaşlar, liseden çıkar çıkmaz ön­ ce hayata atılın. Overlokçuluk ya­ pın, barmenlik yapın, simit satın. Örnektepe'de kahvehaneye çırak

pe

cy a

yatroyu bir sığınma yeri olarak görüyorsanız aldanıyorsunuz. Çocuğunuz tiyatroda bir saçak altı bulsa bile önünde-sonunda benim gerçek dediğim, sizin olumsuzluk dediğiniz şeyle kar­ şılaşacaktır. Tiyatro ile hiç değilse onlarla nasıl başa çıkacağını öğrenecektir, "adam olacaktır." Kahve köşelerinde, har­ arda meyhanelerde karşılaşacağına, bırakın da tiyatroda karşılaşsın olumsuzluklarla. Hayır ben çocuğumu öyle yetiştireceğim ki bey olacak, paşa olacak derseniz bir şey diyemem. Üzülürüm. Bana kursa gittiğimde söylenmesini istediğim şeyleri söylemeye çalıştım, ben de tıpkı öyle bir kurstan geliyorum. Bursa'dan Feraizci-zade Mehmet Şakir Bey kursundan. Neyse N'olur hanımefendi, çocuğunu ti­ yatrodan alma, bırak kendi karar versin. Eğer onu ben soğutuyor­ sam tamam bir daha gelmem okursa. Ama siz lafımın sonunu dinleyemediniz, bitiremedim. Bakın sizden daha fazla tiyatroyla ilgili olan o arcada oturan adam "sözünü yazılı olarak bitirmek istersen bana geti­

olarak girin, yazın Bodrum'a gi­ din, orada bazı zengin teyzelere "masaj" yapın, otobüslerde mua­ vin olun Türkiye'yi dolaşın, in­ sanları, farklılıkları, savaşı gö­ rün, görün yaşayın, gözleyin. Hâlâ oyuncu olmakta israrlıysanız, mutlaka konservatuvara gi­ rersiniz. Ama; sizin mantığınızla eğitim çatışmaya başlayınca, nasıl katlanacaksınız 4 yıl, orasını bile­ mem. Yanınızda; liseden, anasının koynundan yeni çıkmış ağzı süt ko­ kan çocukların diyagonal duruşları, artist yürüyüşleri, sanatçı edaları. Valla kolay gelsin. Bir oyunda bir aktör Oidipus oynuyormuş, bir aktör baba-oğul da oyunu seyrediyormuş, oğul babası­ na sormuş nasıl buldun Oidipus'u diye. Babanın cevabı şu olmuş, "Valla Oidipus konservatuvar mezu­ nu olmasaymış daha iyi olabilirdi." Bitti. Sözümü bitirdim bayan. Teşekkür ederim. Afedersiniz anlayamadım? Afedersiniz duyamadım? Vazgeçtim yazının sonunu gül ve bülbül betimlemesiyle bitirmeyi, şöyle bitiriyorum. Konservatuvarm yolları taştan, sen mi çıkardın beni beni baştan.

görsel yönetmenimiz savaş çekiç ile tiyatrocu arkadaşımız selma köksal 2 7 a r a l ı k 1 9 9 3 günü e v l e n d i l e r

bize de m u t l u l u k d i l e m e k d ü ş ü y o r . tiyatro... tiyatro...

35


açık seçik aile Bora ÖZKULA

BURSA

AİLE

DEVLET T İ Y A T R O S U

Yazan: Dario FO Çeviren: Füsun DEMİREL Yönetmen: Serap EYÜBOĞLU Müzik: Boğaçhan SÖZMEN Koreografı: Sibel SÖNMEZ Sahne-Giysi Tasarımı: Kanöz OZAN Işık Tasarımı: Adnan

pe cy

AÇIKDÜŞÜNENLER

Oynayanlar: Zeynep ERKEKLİ, Nusret ŞENAY

Kültürel farklılıkların çok çeşitliliğinin en üst düzeyde yaşandığı ülkemizde, gün geçtikçe değişen toplumuzda çağdaşlığı tartışmadığımız gün yok gibidir. Çağdaşlık nedir? İnsan hakları nedir? Kadın-erkek eşitliği nedir? Ailede ka­ dın ve erkeğin konumları ne olmalı­ dır? Kadın ile erkeğin beklentileri neler­ dir? Birbirlerine göz kırpan insanlar neleri anlamak, neleri anlamamak isterler? Saygı ve sevgiyi yitirmek nelere malolur? Herkes kendi yaşamını dilediğince sürdürür mü? Aile niçin vardır? Ne?, Neden?, Nasıl?, Niçin? Bütün bu soruların içinde yuvarla­ nan, yanıtlar arayan bir aile ile karşı karşıya kaldım bir anda. Bir İtalyan ailesi: Erkek Dario Fo, kadın da Franca Rame. Dario Fo, İtalyan Tiyatrosu'nun ye­ tiştirdiği ender insanlardan biri, oyun yazarı, yönetmen, mim oyuncusu, dramaturg, kabare ve sinema oyun­ cusu. Franca Rame: Tiyatrocu, oyuncu, Da­ rio Fo'nun karısı ve ortağı.

a

AÇIK

İşte Bursa Devlet Tiyatrosu'nun Od Tiyatrosu Sahnesi'nde bu iki büyü isimle karşılaşmaktan çok heyecan landım. Fo, Fo değildi, Rame da Ra me değildi ama, sanki onlarmışcasına mutlu oldum. Oda Tiyatrosu'nun sı cak ortamını: Dario Fo'nun yazdığı Açık Aile oyunu öylesine dalgalandırıyordu ki 70 kişilik salondaki 70 kişi de hop oturup hop kalkıyor, yazımın en başındaki sorulara yanıt arıyorlar dı. Geleneksel aile düzenindeki tek yönlü hak ve özgürlüklerin, çağdaş toplum da yavaş yavaş çözülmeye uğradığı cinsel devrimlerin, kadın hak ve özgürlüklerinin tartışıldığı, demokratik ve eşitlikçi aile düzenine gelinmişti artık. Gündem, eşitlikçi aile düzenidir İşte Açık Aile, bu geçiş sürecini yaşa yan bir çiftin oyunudur. Fo, Açık Aile'de, karı-koca, aşık-sevgili ilişkilerini, komik olanı, basit ya da yüzeysel eleştiri yerine çelişkili ve aykırı olan fantastik grotesk yoluyla işlemiştir. Oyunda erkek, kendi beklentilerin göre düzenlenmiş Açık Aile'yi savunur. Bu ailede özgür olan erkektir. Onun sevgilileri vardır... Bir gün kadın da bir sevgili bulursa ne olur? İşte olay orada çıkar. Eğer erkek böyle bir hakkı olduğunu düşünüyorsa, kadı niye düşünmesin? Kadın da bir sevgi li bulduğunda kıyamet kopmalı mıdır Açık seçik olması istenilen aile düzeninde, açıklığı düşünen, tek taraflı düşündüğünün bilincine varınca yaşa mını noktalamayı tercih ediyor Demek ki gereği kadar açık değilmiş korkusuz, cesur ve bilinçle savunulamayan olgular insanları bencil duygu lara esir edebiliyormuş. Bursa Oda Tiyatrosu 1993-1994 sezonunu Dario Fo'nun bu Açık Aile'si ile açtı. Açık seçik, cesur, dinamik, bugün yaşanır, her an karşılaşılır gibi.


oyun yazarlığı, tiyatro oyunculuğu ve yönetmenliği

pe

cy

a

kişme, itişme vardır ve hep olacak­ tır. Başka türlü zaten olamaz. Bir yö­ netmen yazarın metnine ne kadar müdahele edebilir? Ben şöyle bir öl­ çü düşünüyorum. Bir yönetmen sahneye koyduğu oyun metninde kendi yorumuna göre çıkartmalar yapabilmeli, uzun sahneler vardır, yorucudur, uzun tiradlar, uzun ko­ nuşmalar, bunları yönetmen, kendi yorumu açısından kısaltabilir, ancak kesinlikle bir yönetmenin, oyuna ya­ zılı eklemeler yapmasına karşıyım. Buna hakkı olmamalıdır. Klasik vaz'ın yönettiği Tiyatromuz ve Oyun teskstlerde ise, diyelim Yunanca bir yazarları oturumuna Güngör Diloyunu sahneye koyuyoruz, orada men, Tuncer Cücenoğlu, Mehmet yönetmen, elbette birtakım sadeleş­ Türkkan ve Burak Mikail Uçar; Ali tirmelere gidecektir, seyircinin anla­ Sürmeli'nin yönettiği Tiyatromuz ve yamayacağı imaları ve karışık isim­ Oyuncuları oturumuna da Savaş leri elbette çıkaracaktır, ancak Dinçel, Taner Birsel ve Nihal Geyran oyunun özüne, oyunun bildirisine, Yoldaş (Şefik Kıran ve Erkan Can ruhuna, yapısına ters düşecek ekle­ atılamadılar) panelist olarak katıldı. melerden kaçınması gerekir. Yönetmenin oyun metnine nereye T. CÜCENOĞLU: Ben Güngör Dil­ adar ve nasıl müdahale edebilirliği men'e katılıyorum, ancak işin prati­ tartışılan ilk konulardandı. ğini görmek lazım. Ben oyunlarımı G. DİLMEN Çoğunlukla yazarların yönetmenlerle didişirsem, mümkün kendi rejisörlerini seçme olanakları, değil oynatamam ve ben oyunlarını hakları yok. Kime düşerlerse peki oynanmayan bir yazar olarak ömrü­ yiyecekler. Sorun da burada zaten. mü tamamlarım. Ben öyle yapmıyo­ Sen artık buna razı değilim. Yönetrum. Oyun metninin tiyatronun esa­ menle yazar arasında sürekli bir çeMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Kent ve Yaşam Etkinlikleri kapsamında 8 - 22 Aralık 1993 tarihleri arasında üç ayrı panel düzenlendi. Bu üç panelin onunda buluşulan ortak zemin de­ nebilir ki, tiyatronun yazaryönetmen-oyuncu üçgeninde varlığını geliştirebileceği yolunda idi. Turgay Kantürk'ün yönettiği Tiyatromuz ve Yönetmenleri oturumuna Kerem Kurdoğlu (Orhan Alkaya ve Kenan Işık katılamadılar); Ülkü Ay-

sı olduğunu biliyo­ rum. Bugün hiçbir Shakespeare dö­ neminin yönet­ menleri yaşamıyor ama tekstler yaşı­ yor. Bu gerçeği gördüm ve pratik çözümüm şu oldu. Yarın öbürgün öleceğim, o zaman istedikleri gibi ke­ secekler, biçecekler, ekleyecekler, yanına tire çekip isimler yazacaklar. O zaman ben şimdiden bunu kabul edeyim, dedim. Oynatmak için mü­ cadele veririm ancak, ben o yönet­ meni istemiyorum filan dersem za­ ten oynamaz, istediğiniz kadar büyük yazar olun, mümkün değil oynamazlar. Kimse de alıp, ben ko­ yacağım filan demez, böyle bir kay­ gı yok ortalıkta. Biz zaten yönet­ menlerle uğraşırsak, yol alamayız, yazamayız. Ömür o kadar çabuk ge­ çiyor ki, olabildiğince yazmalıyız. Biz zaten kalacağız, birçok oyunu­ muzun yarına kalacağına ben inanı­ yorum. İsteyen alsın, istediği gibi değiştirsin, orada var zaten, kitap halinde duruyor. Alıp da yeniden bozarak yaparlarsa yaşarken müdahele ederiz buna tabii, edebildiğimiz kadar. SALONDAN: Tiyatro, işitsel, görsel ve mekansal bir medyadır. Tiyatro eseri ise, yazılmış tekst ise, edebi bir metindir. Dolayısıyla bana kalır­ sa sorumluluk yönetmendedir. T.CÜCENOĞLU: Bizim böyle bir şe­ ye karşı çıkmamız söz konusu de­ ğil, kaldı ki, yönetmenler iyi şeyler


geliştirmesi ise daha yeni.. Yazının oluşturulmasının ise en fazla 5000 yıllık bir tarihi var. Grekler'in kendi yazılarını sistemleştirmeleri, İlyada ve Odysseia gibi destan-şiir örnek­ leri anılabilir. Daha sonra oyunların yazılı halde oluşturulması, örneğin Sophocles, Aiskhylos ve Euripides'i yapıtları geliyor. Böylece, oyun ya­ zarının tiyatral oluşumun ilk belirle­ yene olmasının önü açılıyor. Birçok tiyatro tarihçisi, modern tiyatroyu bu noktada başlatır. Seyirci, yeni bir sahne biçemine, sahne metinlerine erişiyor; imgele­ min en yetkin düzeyi sayılabilecek şiir, yaşamın içinde başka bir biçim­ de var oluyor. Bir anlamda, toplum bu düzeye kendi isteyerek geliyor; doğan sanat yapıtı, tekrar onun üze­ rinde belirleyici oluyor. Mitolojisi ve entelektüel kökeni An­ tik Yunan'a dayansa da, Roma, ken­ di dünyasından gelen oyun yazarla­ rıyla, İngiltere, Shakespeare; Fransa, Moliere ile devam ettirdi ti­ yatroyu. Yazılı kültürü benimseyen, aklı insan yaşamının belirleyicisi yapma çabası içindeki Aydınlanma Çağı, sonraki yüzyıllara damgasını vururken, oyun azarlarına da izle­ meleri gereken yolu göstermiş olu-

pe

cy a

de yapıyorlar, iyi katkılarda da bulu­ nuyorlar, ben müdahele edip etme­ mesi açısından diyorum, bizim za­ manımız yok, oturup yazmamız gerekirken, tutup da yönetmenlerle boğuşmaya gerek yok, çünkü onlar yönetiyor sonuçta, iyi ya da kötü. Burak Mikail Uçar konuya biraz da­ ha geniş yaklaşıyor. B.UÇAR: Bilindiği gibi, tiyatronun kökenleri daima avcı-toplayıcı toplu­ lukların, döndükleri avı, ateş çevre­ sinde, topluluğun diğer üyelerine, dansla, ses ve hareket taklitleriyle anlatmalarına dayandırılır. Burada, hareketle anlatmanın temeline, taklit etme konulur ve bir içgüdüyle bir­ likte tiyatronun kendiliğinden oluş­ tuğu varsayılır. Birçok bulgu ve bunların antropolojik açıdan değer­ lendirmeleri, ortacı bir yaşam süren bu dönem insanı için hareketin önemli bir iletişim öğesi olduğunu belirtiyor. Abbe H. Breuil'in incele­ diği mağara duvar resimleri, kabart­ maları ve venüslerde dönem insanı­ nın imgelemi ve 'görme sınırlan' görülebileceği gibi, davranış biçim­ leri de görülebiliyor: Hareketle bir anlatım dili geliştiren insanın, beynin gelişimine koşut olarak sese dayalı konuşma dilini

yordu. Ibsen, Çehov, O'Neill, hem tiyatral oluşumu yazıyla başlatan yatronun mitoslaşmış adları ola lar; tiyatro sanatı da Brecht'e gelinceye kadar kendi dört duvar arasında süregiden, diğer iğeler metinlerin tamamlayıcıları oldu. bir kemikleşmeyi sürdürdü. Bugün görülüyor ki bilimlerin bir bir geliştiği ideolojilerin temel belirleyici maya başladığı bu dönem, Brechtt kendiliğinden destekleyici orta sağlamış. Artık, tiyatro, 'her şey akılcılaştırılmasına' öncülük ederken, bilimlerin ulaşamadığı genç kitlelere, insanın ulaştığı (ya da ulaşması gerektiğj) yeri duyurma oluyordu. Düşünmeyi önemseye kitleyle bütünleşmeye çalışan tiyatroyu, az sonra Beckett ve lonesco farklı bir gerçekliği yeniden biçimlendirerek Kel Şarkıcı ve Godot'u Beklerken ile başka bir yere götürdüler. Hiç kuşkusuz, yeni bir sahne gerçekliği oluşturulduğunda bilinen çemlerdeki sahne metinleri de ya lıyordu. Bir akım kendinden önce biçemleri (ya da gerçeklikleri) birden bitirme noktasına getirmiye sadece yeni bir dünyayı muştu yor. Yaşam biçimlerinin değişme

Tiyatro denince öncelikle o akla geliyor, hatta Muhsin Ertuğrul demekle tiyatro demenin arasında pek bir fark oluşmuyor bile

hem hareket dil hem de konuşma dilini -yazı dil de- etkilediğinde anlatma da kendi yenilemek durumunda; gösterme de bu zorunluluk uymakta. Yaşadıklarını yarattıklarını, felsefeyle ve sana gözden geçiren insanın, düşünme ya da duyumsama basamağında tiyatronun nerede olduğunu kestirmek zor. Özellikle bu gün, tiyatro, ne


netmen, salt oyuncu tiyatrosu da bi­ rer tuzak... bireysel bir strateji saptayamamak da.

gözden geçiriyor, sorusu akla geliyor. Günümüzde, hareket diline dayalı tiyatro, daha köktenci bir tavrı,konuşma (ve yazı) diline dayalı tiyatro göre daha gelenekçi bir tavrı simgeli-

pe cy

a

yor. Hareket dili, konuşma (ve yazı) dilini geriye itip, kendi alanını ,genişletiyo. Eklenebilecek diğer bir saptama ise -hareket dilinin soyut anlatıma yeterli olup olmadığı- yetersiz olduğu yerlerde tekrar konuşGüngör Dilmen ma diline başvurduğu! Yaratcısının ya da yaratıcılarının istediğini yap- Tiyatro sanatının tarihine bakıldığın­ ma serüveninin savunulması çok da, zaman zaman 'kendi dışına' düş­ gerekli. Elbette, onlar da o sahne tüğü görülüyor. Elbette, toplumlar yapıtında yürüttükleri mantığı, yine değişiyor. Sözgelimi bugün, son de­ sahne yapıtında anlatma sorunuy- rece şık bir tuvalet giyinmiş bir 'ha­ du bu kez daha fazla karşı karşıyalar. nımefendi' şiveyle konuşabiliyor. İş­ Çünkü yapıt niteliğine erişilebilme- te, bugünün karmaası ve gerçeği lidir.sanat yapıtının mantığının mate- buysa, hareket dili de konuşma (ve matiksel bir biçimde serimlenme- yazı) dili de henüz yerine oturma­ mış, 'bu şeyi' bulmada, tanımlama­ da tıkanıklık içinde. Yalnız, durum böyle de olsa, örneğin Hedda Gabler'i bir punkçı olarak oynatmak ge­ rekmiyor. Bir punkçı yaratmak tiyat­ ronun doğasına daha uygun olduğuna göre, tiyatroyu korkaklaştırmanın ve geriye çekmenin de önüne geçilmiş olunur. Çünkü tiyatro sanatı, 'tehlikeli' ol­ mak zorunda. Çağında hem tiyatro için de geçerli olan değerler içinde tehlikeli olan tiyatronun asıl yeni ol­ Ülkü Ayvaz duğu görülüyor. Tiyatro güvence veren ve kendini güvenceye almış, de olası. Görsellik, sahne yorgun, alışmış, kabullenmiş, 'geçi­ yapıtının olağan bir sonucu ama nip giden', sözünü tüketmiş bir alan alt amacı değil. Yapıtın bütün öğeolmamak zorunda... 'kırsal alan' ol­ si kendi içinde tutarlı mantığı bamaması gerektiği gibi. Burada, tiyat­ dırmıyorsa, yabancılaştırma hero sanatının bir ayna olup olmadığı­ deflenmeyip öğeler birbirine nı tartışmaya sanırım gerek yok. yabancıysa... daha yazınsal bir de-Asıl tartışılması gereken, diğer sa­ ğerler eğretilemeler iğretiyse... nat alanlarından çok daha önceye arada başka sorunlar beliriyor: tarihlendirilen tiyatro sanatının, bu­ Günümüzden geçmiş dönemlerde gün kendinden ne kadar gerilere yazılmış oyunlara nasıl bakılabilir? düştüğü ve kendine özgülüğü içinde sahnelemede en küçük öğesine ka- kendini ne kadar yenileyebildiğidir. rar oyunun 'tarihsel atmosferi' ku- 'Herhalde böyledir' düşüncesi ile ya­ llanmak zorunda mıdır? Göstergeler pılan tiyatro da, salt gelenekçilik, asıl tutarlı hale getirilebilir... ya da salt köktencilik, salt yazar, salt yö­ etilik nasıl aşılır?

Tiyatronun bugünlere kadar gelebil­ mesi, onun çok sağlam bir doğaya ve çok sağlam dayanak noktalarına sahip olduğunu gösteriyor. Tiyatro sanatı bugünün yenisini bulabilecek kadar özeldir de. Ancak bu, eskiyi bugüne taşımakla ya da bugünün kültürel öğeleriyle süslemekle olabi­ lir görünmüyor. Sahiden bugünün soluğunu yakalamak gerekiyor. Yazma sürecine yönelik bir soruyu ise Mehmet Türkkan yanıtladı. M. TÜRKKAN: Oyun, mutlaka bir olaydan çıkmaz. Çok iyi bir sözden de olabilir. Elbette oturup masaya, ben bunu yazacağım demiyorsunuz. Günlerce kafanızda taşıyorsunuz, deyim yerindeyse, günlerce hamile­ lik dönemi geçiriyorsunuz, ondan sonra yazmak için masaya oturu­ yorsunuz, ki işin en kolay bölümü. Günlerce beyninizde taşımak, üze­ rinde düşünmek, kurgulamak, geliş­ tirmek asıl uzun ve cefalı tarafını oluşturuyor. Sanatın/tiyatronun devletle olması gereken ilişkisini Mehmet Türkkan şöyle özetledi:

M. TÜRKKAN: Devletin, ekonomik yapıya, sosyal yapıya karışan, yasa­ larını koyup belirli bir biçimde top­ lumun yapısını biçimlendirdikten sonra sanata, kültüre karışması za­ ten gerekmez. Örneğin bir toprak reformu yaparsanız ağalıkla ilgili bütün kültürler zaten ortadan kalka­ cak. Sanat yaratısı diye almak lazım, ona karışmamalı. Benim istediğim gibi yap derse, ortaya şakşakçı bir yapıt çıkar ya da yapmaz sanatçı, yapamaz. Böylece kısıtlanmış kalır diye düşünüyorum. Oyuncuların sorunları tartışılırken ilk gündeme gelen yaşlanma ve ka­ lıplaşma konuları oldu. S. DİNÇEL: Ben 32 yıldır profesyo­ nel tiyatrocuyum. Profesyonel der­ ken, bu işten para kazanıyorum, de-


için. Bir oyuncu Devlet Konservat uarı'nı bi­ tirmiş Tür­ kiye'de, çıktığı za­ man piya­ sada, bize hiç öğretil­ meyen şeylerle karşıkarşıy a kalıyoruz şikayetleri nde bulu­ nuyorlar. Ben aşağı

si. Kalıplaşmaya başlıyor, jestleri oturuyor, fakat bütün bunlar deza­ vantaj olmaya başlıyor kendisine bir süre sonra. Bir eğitim kurumunda bulunmam nedeniyle yerleşebil­ dim, dediniz. Acaba genel olarak bu nasıl olabilir. Herkesin böyle bir şansı yok. Bir sistem olarak oyuncu sürekli olarak kendini yenileme ve genç kalabilme için neler yapabilir? Şu andaki koşullarımızı düşünerek bunu soruyorum. Hatta çok daha genç olanlar için de böyle bir tehlike söz konusu. Nasıl olabilir de, sürekli eğitim içinde bulunulabilir? Oyuncunun eğitimi ve Türkiye'deki eğitim sistemi üzerinde en çok du­ rulan konuydu. S.DİNÇEL: Tiyatro, tiyatrocularla başlamıştır. Bir tiyatro oyuncusu çocukluğundan beri çok uzun bir maraton içindedir. Çeşitli kuramları var tiyatronun, belli stillerde insan­ lar yetiştiriliyor çeşitli okullarda, bilmemne ekolünden deniyor, bazıları

Tiyatroya 30 yıldır bir fabrika gibi oyuncu üreten AST, yılla Ayak Bacak Fabrikası oy

a

yukarı o tarz bir okuldan mezunum, İstanbul Belediye Konservatuvarı'ndan Yıldız Kenter'di benim ho­ cam, işte aynen devam ediyor, ben bunu kınamıyorum. Ama böyle ol­ maması gerektiğini düşünüyorum, öğrencinin çok hazırlıklı olması ge­ rektiğini düşünüyorum. Oyuncu bir vodvil, bir klasik oyun oynamak zo­ runda kalabiliyor, çıkıp çağdaş dra­ matik bir oyun oynamak zorunda kalabiliyor İnsan okuldan mezun ol­ duğu zaman çıkıp yalnızca insanla­ rın vücudunun kullanıldığı, mesela bir Grotowski methoduyla bir oyun oynamak zorunda kalabiliyor ve bu işle uzaktan yakından bir ilgisi olma­ dan mezun olanlar da var. Çeşitli uslüplar var çünkü. Benim için oyuncunun çok büyük bir yaratıcı bir perspektive ihtiyacı vardır ve bu­ nunla her türlü şeyi oynamak zorun­ dadır diyorum. Yaşlanmış birisi de eğer dikkat ederse, bunları da nasıl yapabileceğini tekrardan öğrenebi­ lir. Hiçbir zaman peşini bırakmamak lazım. Uslüpları, nasıl olduğunu okuyup araştırmalı. Uygulama şansı olmaya bilir, ama bunları nasıl oyna­ yabileceğini kendisi isterse becere­ bilir. Erol Keskin gibi bir adam var örneğin. Hiçbir uslüptan dışarı düş­ memiş bir insan bu, hepsi hakkında yeterli bir bilgisi var. Meraklı olmak

pe cy

mek istiyorum. Tiyatroculuğu ya­ parken 32 yıl daha yaşlandım ama bana özel bir şey. Nasıl çağdaş kalı­ nabilir? Çünkü arkandan çok büyük bir kitle geliyor. Burada nasıl sen ihtiyarlamazsın düşüncesi geliyor. Bi­ zim mesleğimizde eğer performan­ sını iyi tutabilirse, 80 yaşına kadar aktörlük yapılabilir. Bu konuda umutsuzluğa kapıldığım zamanlar da oldu. Ancak Müjdat'la bir okul açma durumumuz oldu ve birdenbi­ re öğretirken öğrenmeye başladığı­ mı fark ettim. Ben 29 yıl sonra bir­ denbire yeniden eski öğrendiklerimi öğrenme durumuna girdim ve şim­ di neler öğrenildiğini fark ettim ve ben onlarla beraber tekrar ders çalı­ şıyorum. O anlamda 2,5 senedir tekrar genç sayılabilirim. N.G. KOLDAŞ: Oyunculukta şöyle bir dezavantaj var. Herhangi bir enstrümanı çaldığınız vakit giderek ustalaşıyorsunuz, oyuncu da ustalaşıyor fakat aynı zamanda şöyle bir tehlike var, çok da çabuk eskiyor, çünkü enstrümanı kendi­

lazım, uslüba karşı meraklı olmak lazım. Biz şimdi Mimarlar Odasın dayız, apartman yapmak için mezun olmadı değil mi, kimse burada kathedral yapımı da öğretildi herhal de buradaki Mimar Fakültesi öğrencilerine, camii de yapabilirsiniz, kimse de. A. SÜRMELİ: Ben özellikle Devlet Tiyatrosu oyuncuları açısından cevap vermek istiyorum. Konservatuvar'a Lise eğitimini bitirmiş olanlar alınıyor. Ben Konservatuvar'a gelmeden önce 4-5 sene başka işler yaptığım için meseleye biraz kendi açımdan bakacağım. Liseyi bitirir bitirmez, yaşamla ilgili deneyimler olmadan, profesyonel hocanın eğitiminde Hamlet'i yorumlaması bence epeyce zor, ama hemen hemen herkes Hamlet çalışır, çok önemli rolleri çalışır, bunlar da çok önemli yazarların, çok önemli tipleridir. Ben kalıpların içinden gelip Konservatuvar'ın kalıpları içine giriyor, öğrenci Belki hayatı biraz gözlemlemiş olan o eğitimin ne kadarının doğru, ne kadarının yanlış olduğunu görebilir kendisini ona göre hazırlayabilir. İnsanı tanımadan onu yorumlayabilmesi çok zordur, diye düşünüyorum. Bizim Konservatuvar'da eğitim sisteminin de sakat olduğu


aşık, ona yazıyor. Ba­ kın tüm oyunlarında kadındır, baş oyuncu. Hiçbir şey konulmuş bir taş gibi değildir ti­ yatroda. Her şey deği­ şiyor, seyirci de deği­ şiyor.

nu görüyorum. Ben ce 15-16 yıllık, kendimce bir deneyime sahibim, onların süzgecinde eğitime bakmak istiyorum. Niye kalıplaşıyoruz sorusunun cevabını böyle vermek istiyorum. Niye kalıplarımızı yırtamıyoruz? Nedeni ben Biraz eğitimde görüyorum. Düşünün ki, hoca da kalıplaşmış; Hamlet çalışılacak örneğin, biraz uyanık olursan, 2. sınıfta olduğunu varsayalım,

A. SÜRMELİ: Bizdeki kopukluk galiba, yö­ netmen için en iyi ya­ zar ölü yazar. Yazarı­ mız için de galiba, en iyi yönetmen, onun parantez içlerini sah­ neye taşıyan yönet­ men.

pe cy a

sınftakine sorsan, sana söyleyecektir. Hangi hoca istediğine göre de değişecektir Bu. Çünkü Hoca 2. sınflara her yıl aynı şeyi gösterir, 3., 4. sınıflara da aynı şeyi gösterir. Zaten hoca belli bir kalıbın içindedir. Kendi düşündüğünü ister öğrenciden. S.DİNÇEL: Bir arz ve talep meselesi var. Seyircinin isteğine karşı bir şey getirilmek gerekiyor. Şu yöntem yanlış, şu yöntem doğrudur diye bir şey söyleyemem. Bence dünya üzerinde, Türkiye'deki tiyatro emekleme çağında. Bir prodüksiyon yapılsın, bu çıksın, ben rahat edeyim" kafası var, hayır böyle değil, mükemmelliyetçilik diye bir şey var. Her şey her ne olursa olsun, her açıdan mükemmel olması lazım. Yapabileceğin kadar, bunun sonu yok ama mümkün mertebe ona yaklaşmak lazım. Bakın idare eder, idare etmez var. En iyisine doğru götürmek lazım. Bin tane anethodu var bu işin. Yönetmenin tiyatrosu var, oyuncunun tiyatrosu var, ensemble tiyatrosu var, siyasa­ lın tiyatrosu var, bin türlü tiyatro biçimi var, ama her yerde başka türlü biçimde tiyatro yapılıyor. Hepsinin kendi daireleri içinde doğru olması lazım. Herkesin kendi istediği

S. DİNÇEL: Dünyanın en büyük tiyatro ya­ zarları oyunculuktan gelmedir. Her sanatçının kendi mesleğinde anlamda iyi yapabilmesi şansının çok üretmesi lazım, çok üretebilme­ yakalanmasını istiyorum. si için çok kültür alması, çok çalış­ Oyuncu ve oyun yazarı ilişkisine pa­ ması lazım. Bu işe çok emek ver­ nelistlerin bakışı ise şöyle: mek gerekiyor. N.G KOLDAŞ: Tarihte çok iyi örnek­ Son olarak Nihal Geyran Koldaş, alı­ ler var. Shakespeare bir kumpanya şılmışın dışında bir yöntem izleyen ile çalıştığı; Çehov yine Moskova BILSAK Tiyatro Atölyesi'nin çalışma Sanat Tiyatrosu ile çalıştığı; Haldun biçimini ve görüşünü özetledi. Taner, Devekuşu Kabare'yle çalıştığı N. G. KOLDAŞ: Oyuncuların her bi­ zamanlarda birbiri arkasına çok sa­ rinin düşünsel olarak, oyunun seçi­ yıda yapıt vermiş ve hepsi oynanma minden sahnelenişine kadar katıl­ şansı bulmuş ve çok başarılı eserler ması gerekiyor. Bu da her birinin bunlar. Güngör Dilmen de sanırım aynı zamanda, oyunun dramaturgu Gülriz Sururi'lerle çalıştığı dönemde olmasını gerektiriyor ve çalışmanın öyle. içinde herkesin yaratıcı olabi­ aynı zamanda dış gözü olmalarını leceği topluluklar olmasından dolayı gerektiriyor. Burada şöyle bir zorluk 601ı yıllarda tiyatro seyircisiyle çok var, oyun çalışma süresi çok uzun iyi ilişki kurabilmiş durumda. Son sürüyor çünkü bir demokrasiyle bu­ yıllara geldiğimizde, çok eleştirilme­ lunmaya çalışılıyor ve demokrasi sine rağmen Devlet Tiyatroları'nda çok zor elde edilebilen bir şey. 7 ay örneğin bir Orestia sahnelendi, çok filan sürüyor, ancak öyle yaratılabili­ başarılı bir çalışmaydı. Başka oyun­ yor. larda o kadar iyi performans verme­ Tiyatroda her uzmanlık alanı biraz yen oyuncular.o oyunda özel bir ba­ öbürünü tanımaya çalışsa; yazar bi­ şarı sergilediler. raz oyunculuk alanını, yönetmen bi­ S. DİNÇEL: Nihal biraz önce söyle­ raz yazarlık alanını, dramaturg işin di. Çehov hangi grup için yazmış? pratik yanını, oyuncu da işin dramaStanislavski'nin, Moskova Sanat Ti­ turji yanına biraz eğilse insanlar her­ yatrosu için yazmış. Karısı da bu ti­ halde oradaki ritmden daha olumlu yatronun baş oyuncusu, kadın. Ona sonuçlar alacak. Tiyatro... Tiyatro...

41


tiyatro yasası, hangi bahara kaldı? (2) Tamer Levent

lığa teslim edilişine kadar adeta bir toplu bilinç edinme, sahiplenme döne­ mi yaşanmıştı. Bakanlık, kendi hukuk müşavirleri ve üst düzey bürokratları ile yasa üzerin­ de son düzeltmeleri yaparak, onu Ba­ kanlar Kurulu'na göndermişti. Beklenen, çeşitli dönemlerde hazırla­ nan yasaların (örneğin ben ikisini bili­ yorum) çıkmamasına karşın, bu kez Devlet Tiyatroları'nın bir yasaya kavu­ şacağı idi. Bu boş bir umut değil, 3911 sayılı "Memurlar ve Diğer Kamu Görevlileri Hakkındaki Bazı Kanunlar ile Teşkilat Kanunlarında Değişiklik Ya­ pılmasına Dair Yetki" kanunu nedeniy­ le, somut bir beklenti idi. Ancak bu ka­ nun iptal edilince bu beklenti yerini umutsuzluğa bıraktı! Ayrıca, söz konusu Devlet Tiyatroları Yasası çalışmaları yapılırken bir yan­ dan "Türk Tiyatro Kurumu" çalışmaları da yapılıyordu. Bu doğrultuda, Lütfi Ay, Anıl Çeçen, Erhan Gökgücü görüş­ ler üretiyorlardı. Ben onlarla birlikte çalışıp onların görüşlerine katılmakla birlikte, "olursa tam olsun" düşünce­ siyle "Özerk Sanat Kurumu"nu savunu­ yordum. Ancak o günlerde, Özerk Sa­ nat Kurumu düşüncesinin topluma yabancı olduğu kanısıyla Türk Tiyatro Kanunu üzerinde durmak, genel eğilim içerisinde, daha sonuç alıcı görülüyor­ du.

cy

TOBAV-MEKSAV işbirliği ile 19 Mayıs 1992de Mersin'de gerçekleştirdiği­ miz " 1 . Tiyatro Yönetimi ve işletmeci­ lik" seminerinin görüşmeleri bant çö­ zümlerini TOBAV bir kitap olarak basmıştı. Bu kitap hâlâ güncelliğini ko­ rumaktadır. TOBAV temsilciliklerinden sağlanabilir. Bu kitapta bulacağınız su­ nu TOBAV ve MEKSAV çalışma grubu taralından hazırlanmış, bir arkadaşımı­ za da toplantıda onu sunma yetkisi ve­ rilmişti.

Alanın kimlik bulabilmesi, sanatın bir bütünlük içinde gelişebilmesi, birbiriyle koordineli felsefeler yaratılabilmesi, ülkede ulusal bilinç, saklı enerjilerin doğru yöne kanaIize edilebilmesi, sektör oluşturabilmesi için artık bizde de bir ÖZERK SANAT KURUMU gereksinimi vardır.

a

Dergimizin Aralık 1993 sayısında başlattığı Tiyatro Yasası Dosyası bu ay da Tamer Le­ vent, Lütfi Ay ve Refik Erduran"ın görüşle­ riyle devam ediyor.

pe

Kitapta görüleceği -ya da hatırlanaca­ ğı- gibi TOBAV bu görüşünde bir Türk Tiyatro Yasası'nın hazırlanması gerek­ liliğinden söz etmiştir. Daha sonra, bundan Devlet Tiyatrosu mensuplarının isteği üzerine ödün ve­ rilmiş, yıllardır yasası olmayan bu ku­ ruluş önce bir yasaya kavuşturulsun sonra oluşan bu yasa genel bir yasaya monte edilir düşüncesiyle, Devlet ti­ yatroları yasası üzerine yoğunlaşılmıştır.

Bu yoğunlaşmanın sonucunda, ilk de­ fa Devlet Tiyatroları mensupları kendi kaderlerini kendileri tayin etmek üzere grup çalışmaları başlatmışlar, toplu buluşmalar, redaksiyon komitesi için temsilci seçimleri, görüşlerin yazılı olarak toplanması, bir komite tarafın­ dan redaksiyonunun gerçekleştirilme­ si, düzeltmelerinin yapılması, hukuk müşavirleri tarafından yasa diline uy­ gun hale getirilmesi, tekrar tiyatro mensuplarının biraraya geldiği, adeta genel kurul niteliğindeki bir toplantıda okunup eleştiriler alındıktan sonra, son düzeltmelerin yapılmasıyla Bakan-

Sanat bir bütündür İşte bu günlerde TC Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü tarafından Uludağ'da düzenlenen seminer de sanatçıların sendikalaşması ve özerk sanat kurumu ele alınıyordu. Bu konuda her iki konuda değişik kurum ve kuruluşlardan gelen sanatçı temsilcileri görüş birliğine vararak birer deklarasyon hazırlıyor, Kültür Bakanımın da bunları benimseyerek bu doğrultudaki görüşleri desteklediğini belirte bir açıklamayı, seminer sonuçları birlikte basına açıklıyordu. Bu 2000 yılına doğru Türkiye'de artistik alanda gerçekleşmiş önemli bir konsensus idi. Bu sonuç artık, Türkiye'de de artistik alanın bir kimlik kazanmrektiğinin tanımı idi aslında. Cumhuriyet hükümetiyle birlikte, laik Türkiye Cumhuriyeti, Ortadoğu'daki komşularına örnek olacak hızlı bir gelişme dönemine girerken, bu ülkede sanat yapmanın zor olabileceği düşüncesiyle, sanatı devlet garantisi altın-

almıştı. Belki de, bu davranışıyla tür dünya ülkelerine örnek olacak bir atılım gerçekleştirmişti. Ancak sayısı çok az olan okullu sanatçların sayısı arttıkça bu alanın, tıpkı en baştaki gibi bu ülkede starlar yaratacağı sanısı ile, sanatçılığın yanında bir de, akarı devlet


bu alanın geleceği için cumhuriyet devrinde padişah aramak, çöküntü dö­ nemlerinde padişah olmayı hayal eden şizofrenler yaratmak tehlikesi ile yaşa­ mayı kader sayacağız hep. Alanın kimlik bulabilmesi, sanatın bir bütünlük içinde gelişebilmesi, birbiriy­ le koordineli felsefeler yaratılabilmesi, ülkede ulusal bilinç, saklı enerjilerin doğru yöne kanalize edilebilmesi, yurt­ ta sulh cihanda sulh ilkesinin anlamı­ nın daha geniş boyutta değerlendiril­ mesi, evrensel barış tezinin, ulusun bölünmez bütünlüğünün ve globalleş­ Bu gelen bir tiyatroya intendant olarak menin anlam kazanabilmesi için, gide­ padişahlık, son padişahlık yapma eğirek sayısı artarak boşta kalacak okullu limleri ortaya çıkıyordu. Söz konusu sanatçılara iş olanakları yaratabilmek, an artistik alanın verimliliğini, sektösektör oluşturabilmek için artık bizde rel gelişmenin ömcülüğünü yapmak de bir ÖZERK SANAT KURUMU gerek­ değil de sanki, aktörleri bürokratlaşsinimi vardır. Bu konuyu ve sanat sek­ mış bu kurumun başına konarak ucuz törü kavramını, inceden inceye, tartışa­ kahramanlık yapmakmış gibi... Tabii, rak bir işletme sistemi oluşturmak tam içine krallık-padişahlık girince doğaI olarak entrika da girecektir.Çuval- üzere görüşmelerde bulunmayı, bun­ dan sonraki ilk aşama olarak görüyo­ dızı kendine batırmayanlar, Konstantirum. Ancak tekrarlıyorum, Türkiye'de nos kesilmekte acele edecek, ama demokrasinin en önemli eksiği ÖZERK onu kendine -sanki demokrat- RoSANAT KURUMU'dur. spiyer süsü vererek yapacak. Lütfi AY Pek taraflı romantizm!!! Modası dün-

pe cy

a

Memleketin ihtiyacı olan şeyler ortadadır, tiyatro binalarından, reji enstitülerinden tutun, diğer genel ihtiyaçlarını karşılayacak ve milyarlarca bütçeye ihtiyaç gösterecek bir çalışma gereklidir. Devlet Tiyatrosu icra mı yapacak Yoksa bilimsel ve teknik çalşmalarını yapacaktır.

yada çoktan geçmiş ego santrizmü Ya da Türkçesi, nalıncı keseri!.. Belki bügün bunlar size, içinde sanatsal bir davranış özelliği varmış gibi yansıyabilecek aman yanılmayın... etki altında kadı. Siz de yanlışlık yapmayın... biz sanatçıların artık matematik ne kadar net ne -o- kadar net bir işletme anlayışına gereksinmemiz var. Başarısız olan yöneticinin başarı ya da başarısızlıkları hiç olmazsa -bu- matematiğin elverdiği kriterler içinde ölçülüp tartılır, objektif olmanın ve sanatsal gelişmenin lozofisi belki bu kriterler içinde ele alınır.

Bu yasa gene Devlet Tiyatroları Kanunu'na dayanarak, yapılıyorsa, Devlet Tiyatroları Kanunu tadili yapılıyorsa bu büyük bir hatadır. Devlet Tiyatroları bir sanat birimidir. Asıl yapılacak şey Kül­ tür Bakanlığı'nda bir Sahne Sanatları Yüksek Kurulu'nun kurulmasıdır. Memleketin ihtiyacı olan şeyler ortada­ dır, tiyatro binalarından, reji enstitüle­ rinden tutun, diğer genel ihtiyaçlarını karşılayacak ve milyarlarca bütçeye ih­ tiyaç gösterecek bir çalışma gereklidir. Devlet Tiyatrosu icra mı yapacak yoksa bilimsel ve teknik çalşmalar mı yapa­ Çünkü 2000 yılının eşiğinde artık,sa- caktır. Bunlarla devlet tiyatroları nasıl natçıların kendi alanlarını yönlendirebi- baş eder bilmiyorum. Yüksek ölçü ve lecek çoklukta ve bilinçte olma şansı bilgide ve büyük katılımlı bir kurulun, giderek nicelikten niteliğe dönüşmek- emek harcamış insanlarin, düşünürle­ rin iştirakiyle yapılır bütün bunlar. Bu­ tedir. İnsanlar kendi alanlarının belirlen- nun hazırlıkları da yapıldı, Bakanlık'a miş hedefleri doğrultusunda, plan, bu konuda birçok öneriler verildi ancak proje yapmayıp bilgili ve kültürlü geliş- öyle anlaşılıyor ki dönüp dolaşıp Dev­ meyi özendirecek atılımları yaratmak let Tiyatrosu'na yıkılıyor bütün bunlar hem sektöriyel gelişmeyi anlamlandır- oysa Devlet Tiyatrosu'na yüklenilecek mak için, kendilerini yetiştiremezlerse, kadar hafif değildir.

Refik Erduran Uzun yıllardan beri birçok kültür ve sa­ nat kuruluşunun üyeliği ya da yöneti­ minde bulundum. O alanların çeşitli kesimlerine devlet eliyle çekidüzen ve­ rilmesi çabalarına pek çok kez tanık ol­ dum. Hemen hiçbirinden dişe dokunur sonuç alınmadı. Şimdi hayli zamandır gündemimizde yeni bir "tiyatro yasası" var. O kesimi" düzenleme" çabaları da yeni değil, Belleğimi şöyle bir yoklayınca en az beş deneme anımsıyorum. Ko­ nunun "derinlemesine" tartışılmasına katkıda bulunma umuduyla kaç top­ lantıya, panele, kurultaya murultaya katıldığımı anımsamak ise olanaksız. Bugün vardığımız nokta da ortada işte. Nedeni açık. Sorun devletin rolü yo da

Ulusça bir kişilik bunalımı içindeyiz. Yaşantımız ve özentilerimizle kötü bir "Batılı toplum" karikatürüne dönüşüyoruz. Kafalarına İngiliz peruğu takarak duruşmalara çıkan Afrika hukukçuları gibi. düzenleme değil. Hatta tiyatro alanının kendi kargaşası da değil. Ulusça bir kişilik bunalımı içindeyiz. Yaşantımız ve özentilerimizle kötü bir "Batılı toplum" karikatürüne dönüşü­ yoruz. Kafalarına İngiliz peruğu taka­ rak duruşmalara çıkan Afrika hukukçu­ ları gibi. Kültür Bakanlığı'mızın temel işlevi ve görevi bu felaketi önlemeye çalışmak olmalıdır. Bereket versin bugünkü yö­ neticilerinin bir çoğu durumun bilin­ cindeler ve ellerinden geleni yapıyor­ lar. Kanımca tiyatrocularımız da falan ya­ sanın filan maddesi üstünde sonu gel­ mez tartışmalarla tasrı mıncıklayacak­ larına kendi uğraşlarında kişilik arayışlarını yoğunlaştırırlarsa zaman ve enerjilerini dada sonuç alıcı biçim­ de kullanmış olurlar. (Sürecek) 43


paris

mektubu

G e o r g e s DANIEL

pe

cy

a

1993'ün son akşamlarından birinde yazıyorum bu satırları. Şu a n d a Fran­ sa'nın başkentinde, birkaçı devlete ait, diğerleriyse özel, yaklaşık yüz ti­ yatroda, tahminimce 150.000 kadar kişi temsil seyrediyor. (Bu tiyatroların çoğunluğu tek salonlu ama salon sayısı 2 ile 6 arasında değişenler de hiç ender değil). Yani 150'den fazla oyun sunuluyor bu sıralarda her akşam, Paris'te. (Bunların arasında operaları, operetleri, çeşitli varyete gösterile­ rini saymıyorum). Geçen yıllara kıyasla büyük bir fark yok bu r a k a m d a . Kentin hemen her köşesinde rastlanan afişlere göz atılınca, her gün, çok ayrı türlerden (klasik, çağdaş, komik, dramatik...) oyunların sergilendiği anla­ şılıyor. Kimileri Fransız yazarlarının ka­ leminden çıkmış, kimileri çeviri. Sık sık başka ülkelerden gelen toplulukların kendi dillerinde verdikleri temsilleri de bu listeye eklemek gerek. Bu yabancı oyuncuların repliklerinin h e m e n hepsi­ nin Fransızca'ya çevirisi, o kelimeler ağızlarından çıktıkları anda, sahnenin genellikle yukarısındaki, bazen de yanla­ rındaki ekranlarda kocaman ve ışıklı harflerle gösterildiğinden seyirci, tek he­ cesini bile anlayamadığı bir dilde sunu­ lan bir oyunda söylenenlerin t ü m ü n ü ra­ hatça izleyebiliyor... Tiyatroseverlerin t ü m ü n ü n zevkleri aynı değil tabii. Kimisi Shakespeare'in tek bir o y u n u n u kaçırmı­ yor, kimisi yalnızca son yıllarda yazılmış metinleri sahnede görmeye meraklı örne­ ğin. Bu arada komedileri ve özellikle 'bulvar türü' diye nitelendirilen oyunları ötekilerin t ü m ü n e tercih edenlerin oranı oldukça büyük. Bu n e d e n d e n , her mevsi­ min başında, Paris tiyatrolarının birço­ Julie Arnold-Silence en Coulisses 'de ğunda p r o g r a m l a n a n oyunların arasında salonda sık sık kahkaha tufanı yaratır ve bu sayede çok u z u n süre afişte kalır u m u d u y l a sahnelenenler bol. Bir çeşit g ü l d ü r ü çağlayanı oluşuyor b u r a d a , her eylülde! Tabii ki hepsi başarılı temsiller değil ama kimileri gerçek bir sanat olayı yaratıyor ve mevsim sonunda dağıtılacak çeşitli ödüllere aylarca önceden layık sayılıyor. Yaklaşık kırk oyun seyrettim son üç ayda. Kimileri yaşam boyu u n u t u l a m a y a c a k denli başarılıydı. Ara­ lık sayımızda Silence en Coulisses'dan (Perde Arkasında Herkes Sussun!) bahsetmiştim, bu sayımızda da Porte St-Martin Tiyatrosu'nda Jules Romains'nin Knock adlı yapıtından sözedeceğim. 1972'de, 87 yaşında ölen bu ünlü Fransız yazarının Knock'u ilk kez, Paris'te, 1923 yılının son hafta­ larında sahnelendi. Yöneten de, dekorları yapan da, bu ülkenin çağdaş ti­ yatro ustalarının en b ü y ü k l e r i n d e n biri, Louis Jouvet idi. Bu ilk oynanışı öylesine övgülü yankılar u y a n d ı r d ı ki, oyuna, birkaç hafta içinde, haklı olarak, yüzyılımızın klasikleşmiş yapıtlarından biri gözüyle bakıldı. Hâlâ

44

Tiyatro...

Tiyatro...


pe

cy

a

da öyle. H e r ne kadar salondakileri baştan sona kadar çok eğlendiriyorsa da, Knock aslında yalnızca görünüşte bir g ü l d ü r ü . G ü n ü m ü z ü n dünya­ sında, hangi yolla olursa olsun, ille de para kazanmak, servet biriktirmek hırsı bu o y u n d a öylesine karamsar bir biçimde yansıtılmış ki, çağımızın en iğrenç özelliklerinden bi­ ri sürekli olarak seyirciye, komik bir üsluba b ü r ü n d ü rülerek de olsa, ısrarla anım­ satılıyor. K o n u n u n , ilk ba­ kışta, orijinal bir yönü yok. Bir dağlık kazada yıllarca çalışmış ama sürekli olarak müşteri kıtlığından yakın­ mış olan bir doktor (Parpala­ id), muayenehanesini, bü­ yükçe bir para karşılığında, bir meslekdaşına (Knock) devrediyor. Knock, uzunca bir süre Amerikan fıstığı ti­ careti yaptıktan sonra Tıp Fakültesi'ne girebilmiş, so­ n u n d a diplomayı koparmış. Bütün oyun, mesleğe yeni giren ortayaşlı bu adamın, kendine özgü bir yöntemle, kısa z a m a n d a , kazada ve hatta civardaki kentleri de kapsayan geniş bir alanda çok sayıda müşteri edinişini gösteriyor. Para istemeden f yaptığı ilk muayenelerde, Knock ona uğrayanların en sağlam bünyelilerini bile ağır hasta olduklarına inan­ dırmayı şaşırtıcı bir ustalık­ Michel Serrault ve Jacques Dynam Knock oyununda. la beceriyor. Kurnazca takti­ ğinin sonucu olarak kazada yaşayanların neredeyse hepsi yatağa d ü ş ü y o r ! Knock'un ü n ü de yayıldıkça yayılıyor, sırf ona m u a y e n e olmak için sayısız insan, çok uzaklardan bu kazaya akın ediyor. Öyle ki, ezelden beri sinek avlayan otelde bile bir tek boş oda kalmıyor. Parpalaid, tekrar oraya yolu düşünce, d u r u m u görüyor, gözlerine inanamıyor. Her ne ka­ dar Knock'un başarısının temelindeki şarlatanlığı seziyorsa da, n u m a r a c ı doktor, birkaç dakikada, onu bile adamakıllı hasta o l d u ğ u n a kesinlikle i n a n d ı r m a y ı başarıyor! Porte St-Martin Tiyatrosu'nda, Louis Jouvet'nin ö l ü m ü n e dek binlerce kez canlandırdığı Knock r o l ü n d e , çağımızın tanın­ mış sanatçısı Michel Serrault var. Oyun tarzı J o u v e t ' n i n k i n d e n m u t l a k a çok farklı ama son derece canlı ve inandırıcı. Özellikle komik yapıtlarda deneyi b ü y ü k olan ünlü yönetmen Pierre M o n d y , en kısa rollerdekiler de dahil, t ü m oyunculara bu şahaserin gerektirdiği tempoyu ve ruhsal rengi sindirtebilmiş. Temsilin, bir yıldan fazladır, her akşam, y a d s m a m a y a c a k bir başarıyla ve tıklım tıklım dolu bir salonda oynanmasının başlıca ne­ denleri, bence, h e m o y u n u n 70 yıldır hiç azalmayan ü n ü , h e m de bu yeni temsilinin böylesine iyi sahnelenmiş olması. Coşkun TUNÇTAN

Tiyatro... Tiyatro...

45


TİYATRO K İ T A P L A R I Mahir Canova Tiyatroda Yaşam: Anılar Söyleşi ve Düzenleme; Turgut A. Akter Devlet Tiyatroları Vakfı Yayınları «Aralık 1993

pe

cy

a

Türkiye yazıya dökülmüş ya­ şamların, kayda geçmiş bilgi ve birikimin, kısaca belge de­ ğerindeki kaynakların az oldu­ ğu bir ülke. Bu açıdan bakınca kaynak niteliği taşıyabilecek her türlü çalışma büyük önem kazanıyor. Özellikle kişisel birikimi ortaya koyan, bir anlam­ da belgesel sayılabilecek "anı'lar daha da değerleniyor. İlk baskısı "Devlet Tiyatroları Vakfı Yayınları'nca yapılan, "Mahir Canova" kitabı Türk Tiyatrosu üzerine hemen hemen hiç oluşmamış kaynaklara öncülük ediyor. Öğretim Görevli­ si, araştırmacı ve bir tiyatro adamı olan Turgut A. Akter ta­ rafından hazırlanmaya başlanan "Devlet Tiyatrolan'nın 50 yıllık Tarihinin Araştırılması" projesi kapsamında, bir yan ça­ lışma olarak ortaya çıkan "Mahir Canova" kitabı sanatçının ne yazık ki sağlığında yayınlanamamış... Mahir Canova Türk Tiyatrosunun bir anlamda kilometre taşı sayılabilecek sanatçılarından... Devlet Tiyatroları'nın bir çok "ilk"lerinin yaratıcısı... Ankara Devlet Konservatuarımın 3 nu­ maralı diplomasının sahibi, Küçük Tiyatro, Büyük Tiyatro ve Trabzon Devlet Tiyatroları'nın açılışlarında ilk oyunları sah­ neleyen yönetmen... Devlet Tiyatroları'nın ilk Başrejisörü... Mahir Canova'nın kendi ağzından anlattıklarından derlenen kitapta, Canova'nın çocukluğundan, ilk gençliğinden başla­ narak, konservatuar öğrenciliği, Almanya stajı, konservatuar hocalığı, Radyo oyunları, Devlet Tiyatroları yaşamı, kişiler ve olaylar üzerine değerlendirmeleri, sanatçının sürükleyici üslubuyla anlatılıyor.

tirmez. Ya o hayat Nijerya hayatıysa? O zaman Nijerya kendi hayatının aynasını mı koyacak sahneye?... Naturali değil tiyatro. San'at efendim... Uyanın!.. Uyduruk şey yapmayın..." Mahir Canova Devlet Tiyatrolarımın da bozuk sistemin parçası olduğunu söylüyor. Her yere Devlet Tiyatrosu açarak bu işin yozlaştırıldığını anlatan Canova; "..Ben her zaman derim: 'Bozuk mayadan iyi ekmek çıkmaz' diye. İster başbakan olsun, ister reisicumhur olsun; ne olursa olsun temelimiz bozuk. Onun için dedim ya, Devlet Tiyatroları silip yeni baştan kurmamız lazım!..." Tiyatro yazarlarına da söylenecek sözleri var Canova'nın "Hâlâ tiyatroyu öğrenmeden yazıyorlar... Malesef makale gibi tiyatro yazıyorlar... Çoğu tiyatronun tarifini bile bile yor..." Mahir Canova, yazarlar arasında, Güngör Dilmen'in tiyatroya "pencereden baktığını", oraya ziyaretçi olarak gittiği Orhan Asena'nın ders verir gibi yazdığını, tekniğinin zaman olduğunu, Refik Erduran'ın yazarlıkla ilgisinin olmadığı Turgut Özakman'ın popülist olduğunu, Nâzım Hikmet'e yatro yazarı demeye şahit isteyeceğini, Necati Cumalı'nın ise fazla ince olduğunu söylüyor. Canova'nın eleştiri bombardımanından oyuncular, dekoretörler, ışıkçılar, yöneticiler, bakanlar, genel müdürler de siplerini alıyorlar... 100'den fazla oyun sahneye koyan Mahir Canova, geçmiş ve gelecek bağlantısı üzerine kurduğu anılarında, çözüm ancak yeniden yapılandırılacak bir çağdaşlaşmayla olabileceğine inanıyor... Biraz karamsar Canova... "Aslında bal gibi tembeliz... Yaratıcılık tarafımız çok zayıf... Her sahada böyleyiz yahu!... konuşmalarımız, bunların banda alınması bile bir mucize Devlet sırrı derler bu konuştuklarımıza, basmazlar... Bur nin bilinmesini istemezler, işlerine gelmez de, ondan istemezler bunların duyulmasını, okunmasını..." Mahir Canova'nın anıları Türk Tiyatrosu ve özellikle Devlet Tiyatroları için birer kaynak oluşturmak için başlangıç olabilecek değerde çalışmalar... Canova sağlığında basıldığı göremediği anılarının şimdi okunduğunu görseydi belki daha umutlu bakacaktı geleceğe...

Tiyatro'nun "hayatın aynası" sözüne katılmayan Canova, "yok, öyle değil be arkadaşlar" diyor. "O tiyatro, insanı geliş­

hepimiz, hepinizin yeni yılınızı kutlar, mutluluklar dileriz

46

Tiyatro... Tiyatro...


pe cy a


Deniz DEMİRKANLI

görünmez dostlar

pe cy

a

O y u n ç o k güzeldi, anne, b a b a , Fatoş'un abisi v e F a t o ş vardı. S e m a d a vardı. S Fatoş'un görünmez arkadaşı. Fatoş'la kimse konuşmadığı için, dinlemediği için F a t o ş da Sema'yla konuşuyordu. S e m a ellerini kollarını oynatarak çiçekleri yerin­ den oynatıyordu.

Fatoş'un abisi ç o k gürültü y a p a r a k m ü z i k dinliyordu, b a b a s ı da h e p televizyo seyrediyor, Fatoş'un istediği televizyonu seyrettirmiyordu. . Sonra Fatoş'un annesini, babasını bir de abisini yok ettiler. Ama sahi­ den değil, rüya görmüştü Fatoş, ön­ ce sevindi, sonra çok üzüldü. Çünkü Sema'nın babası, kardeşi geldi önce Fatoş onları sevdi ama sonra sev­ medi artık, çünkü Fatoş'u hep kızdır­ dılar. Zaten kendi annesi, babası de­ ğildi. . Fatoş, merdivenden düşüp hasta ol­ du. Annesi, babası bir de abisi ona

çok iyi davranmaya başladılar. Fatoş da onları daha çok sevdi. Görünmez arkada­ şı da gitti, yok oldu. Kent Oyuncuları • Görünmez Dostlar »Yazan: Alan Ayckbourn • Türkçesi: Leyla Tepedelen • Her C.tesi-Pazar: 11.00


cy a

pe


Ö D Ü L L Ü

B U L M A C A

YUKARIDAN AŞAĞIYA 1- Özellikle Shakespeare oyunlarında aktör ve yönet men olarak sivrilen, aralarında "Rebeca", "Prens ve Genç Kız", "Vahşi Koşu"nun da bulunduğu filmlerce unutulmaz kompozisyonlar çizen Sir ünvanlı İngiliz tiyatro ve sinema sanatçısı 2- Meydan Sahnesi, Ankara Sanat Tiyatrosu'nda çalışan, Yücel soyadlı tiyatro sanatçımız... Avusturya Marxçılığının başlıca temsilcilerinden olan, Max önadlı Avusturya'lı filozof... Çabuk davranan, çevik 3- Bir bağlaç... Bir sayı... Uzakdoğu'da dama tahtası ve piyonlarla oynanan bir strateji oyunu. Gümüş'ün simgesi... Türkçedeki son harfin okunuşu Arapça ben... Spielberg'in yönettiği, Harrison Ford'u rol aldığı bir film 5- Necati Cumalı'nın en çok oynanan yapıtlarından biri... Tavır, davranış 6- Sevgili... "Yarı Çok Geç Olacak", "Teresa", "Yukarıda Biri" filmlerin de oynayan, geçirdiği bir kaza sonucu 39 yaşında ölen Pier önadlı İtalyan kadın oyuncu 1- Tiyatromuzun çok ünlü iki kardeş oyuncusunun soyadı... Eski dilde sevindiren, sevinçli 8- İstanbul Ticari İlimler Akademisi'ni simgeleyen harfler 9- Mısır'da 1 1 firavunun taşıdığı ad... İstanbul Elektrik, Tramvay ve Tünel İşletmelerini kısaltmaları 10- Eski Mısır'da bir tanrı... Bir organ mız... Kur'an'ın 103. suresi 11- Tiyatro Stüdyosu'nun kurucularından, tiyatroda çevirmen, oyuncu, yönetmen olarak çalışan, halen "Derin Bir Soluk Al" oyununda oynayan sanatçımız 12- En kısa zaman süresi... 193 Amerika doğumlu, daha çok roman ve öykü yazaı Türkçe'ye son olarak Yapı Kredi Yayınları'nca "S" ad romanı çevrilen John önadlı yazar... Hollanda Demir yolları'nın kısa yazılışı 13- Amerikyum'un simgesi. Halk arasında sayılan, sözü geçen erkek... Bira yapma için çimlendirilip kurutularak hazırlanmış arpa 14- Birinci olarak, en başta... Güngör Dilmen'in yazdığı, Yü cel Erten'in sahnelediği, geçen sezonlarda Ankara Dev let Tiyatrosu'nda sergilenen, bol ödüllü oyun 15- Be Türk ressamının 1933'te kurduğu resim grubu... Cennete yaşadığına inanılan kızlara verilen ad... Yapma, etme... Telefon sözü 16- "Bir Gün Mutlaka", "Kuşatma da" adlı şiir kitapları olan, "Lozan" oyunu hale Antalya Devlet Tiyatrosu'da sahnelenen şair ve yazaı-, mız.

a

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16

Malı'nı simgeleyen harfler 14- Steven Spielberg'in bu filmi... İzotopların algılanması, ölçümü ve ayrılması komısunda uzman olan Amerikalı fizikçi... Tiyatro Araştırma Laboratuvarı'nın kısaltılması... Akciğerleri dinlerken hekimin duyduğu patolojik ses 15- Bir ilimiz Sinema ve müzik çalışmaları yapan... Saadet önadlı sanatçımız... Büyük, yüce 16- Ayak bileklerini de için alan kapalı jimnastik ayakkabısı... Jozef Szajna'nın halen Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sergilenen oyunu... Bu kişi tarafından söylenen ya da çalınan müzik parçası.

pe cy

SOLDAN SAĞA 1- Kendi adını taşıyan tiyatrosunda "Kadıncıklar", "Dos­ ya", "Gereği Düşünüldü" oyunlarında rol alan, ünlü tiyatro sanatçımız... Verdi'nin bir operası. 2- Ankara Sanat Tiyat­ rosu'nun, İstanbul'daki ilk sezonunda kullandığı adı... İs­ panya'da Bask bölgesinin bağımsızlığı için savaşım veren örgüt... Shakespeare'in sinemaya da uyarlanan oyunların­ dan 3- İngiltere'nin uluslararası kısaltması.. İskambil oyun­ larında kağıt atma sırası... Eski dilde yarı... Manganez'in simgesi 4- Akira Kurosawa'nın bir filmi... İçine sulu şeyler konan bir kap... Holmiyum'un simgesi 5- Genişlik... Şiirle­ ri, çevirileri ve şiir üzerine yazılarıyla tanıdığımız, Özdemir önadlı şairimiz... Fotoğrataki sanatçımızın soyadı 6-0 zamirinin çoğulu... Yılmaz Güney'in yapıtından Ankara Devlet Tiyatrosu'nun geçen sezon sergilediği oyun. Rubidyum'un simgesi 7- İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları oyuncularından, Sabuncu soyadlı sanatçımız... Harris so­ yadlı Amerikalı aktörün ön adı... Devlet İstatistik Enstitüsü'nün kısaltması 8- (Tersi) 1959'da İstanbul'da kurulan, halen Seyyit Nezir yönetiminde etkinlik gösteren yayınevi... İrlanda Kurtuluş Ordusu... Üniversite ve yüksek okullarda yarı yıl içinde yapılan sınav 9- Çehov'un "Üç Kızkardeş" oyunundaki kişilerden biri... İlave... Kaynağı mitolojik çağ­ lara dayanan kirişli bir çalgı 10- "İyi, Kötü, Çirkin", "Bir­ kaç Dolar İçin", "Bir Zamanlar Amerika" filmlerinin İtal­ yan yönetmeninin soyadı... Osmanlıca'da mektup 1 1İridyum'un simgesi...A. Fugaret, J. Kani ve W. Nishona'nın geçen sezon Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunları... Birçok kıtadan oluşan, şarkı gibi söylenmek üze­ re yazılmış duygusal şiir... İyi yetişmiş, değerlir kimse 12Haber toplama ve yayma işiyle uğraşan kuruluş... 19271985 yılları arasında yaşamış, "Ayşemayşe", "Dizin" kitap­ larının da yazarı olan şair ve ressamımız 13- Shakespeare'in trajedisi "Othello"nun kötü kişisi... Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması'nı simgeleyen harfler... Türk

Hazırlayan: Özgün İPEK Bulmacayı doğru çözen 10 okurumuza Alev Alatlı'nı "Valla Kurda Yedirdin Beni" kitabını armağan ediyoruz. Adres: Tiyatro... Tiyatro... Dergisj • Hayriye Cad. Çorlu Ap. No: 3 D. 10 Galatasaray/ İstanbul


a

cy

pe


a cy

1993 Simavi Uluslararası Karikatür Yarışması Birincisi İsmet Voljevica, Hırvatistan Cumhuriyeti.

pe

Hürriyet 10 yıldır mizahı kucaklıyor.

Simav'ı Uluslararası Karikatür Yarışması, 10. yılını doldurdu. 10 yıl önce "Mizah barıştır" ve "Hoşgörü, toplumların her

kesiminde egemen olmalıdır" diyerek yola çıkan Simav'ı yarışması, bugün dünyanın en önemli karikatür yarışması olarak kabul ediliyor. Ve Hürriyet 10 yıldır mizahı, barışı, hoşgörüyü kucaklıyor!


1994_033