Issuu on Google+

3 . S AYI - 2 0 1 4 - M ART D E RG İ M İ Z Ü CRE TS İ ZD İ R

TOMRİS UYAR

AYIN BIYOGRAFISI

MUSİKİ KAPISINDAN SIZANLAR AYIN ÜÇÜ KAÇ PARA KAÇ SWEENEY TODD THE DOG DAY AFTERNOON

B İ L A K İ S


BİLAKİS SADECE BİR DERGİ DEĞİL


Merhaba, Okundukça yazan, yazdıkça büyüyen dergi Bilakisle 3. sayımızla karşınızdayız. Yeni projeler, yeni yazarlar ve yeni okurlarla her ay bir öncekinden daha iyi olmaya çalışıyoruz. Bu sayımızı; 8 mart dolayısıyla tüm kadınlara adıyoruz. Dünya kadınlar günü kutlu olsun. Dergimizin her ay biraz daha büyüyebilmesi için size ihtiyaç duyuyoruz. Dergimizde gönüllü olarak editörlük yapabilir, proje ekibimize katılıp yeni projelerle dergimize yön verebilir veya dergimizin duyulması için bize yardımcı olabilirsiniz. Gönüllü editörlük olarak sizden beklediğimiz şey şudur; derginin tasarımını bizimle birlikte yapabilirsiniz. Yazıların imla hatalarını düzeltebilir, her ayın kapağını dizayn edebilir veya farklı bir fikir de sunabilirsiniz. Proje ekibimiz olaraksa, geçen ay hayata geçirdiğimiz “enine boyuna” köşesi gibi yeni projelerle bize destek olabilir halihazırda hayata geçirmeyi beklediğimiz yeni projelerimizde bize yardımcı olabilirsiniz. Dergimizin daha çok okunması için de sizi ihtiyaç duyuyoruz. Övgülerinizi dostlarınıza, eleştirilerinizi bize bildiriniz. Bizimle iletişime geçmekten çekinmeyiniz çünkü bu sizin derginiz. Eğer Bilakis dergisinden bahsediyorsanız kendinize ait bir şeyden bahseder gibi konuşabilirsiniz. Bize şiirlerinizi, yazılarınızı, hikayelerinizi gönderiniz. Bize çizdiğniz resimleri gönderiniz. Dergimiz hakkındaki fikirlerinizi lütfen bizimle paylaşınız. Bilakis dergisi keyifli okumalar diler bilakisdergi.tumblr.com bilakisdergi@gmail.com www.facebook.com/bilakisdergisi

ATARAKSİYA


TOMRİS UYAR (İ sta n b u l , 1 5 M a rt 1 9 4 1 - 4 Te m m u z 2 0 0 3 ) Ö y kü , d e n e m e ya za rı ve çe vi rm e n

İlkokulu Taksim / Yeni Kolej’de 1 952 yılında , ortaokul ve lise eğitimini İngiliz Kız Ortaokulu’nda , şimdiki adı Robert Kolej olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde 1 961 ’de tamamlamıştır. Öğrenim hayatına İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nde devam etmiş 1 963’te bitirmiştir. Sonrasında Cemal Süreya ve Ülkü Tamer’in birlikte çıkardıkları Papirüs dergisinin yayımına katılmıştır. İlk çevirisi Şekerden Bebek , ilk öyküsü Kristin olan yazarın öykü ve denemeleri dönemin birçok önemli dergisinde yayımlanmıştır. Özellikle Papirüs’te yayımladığı çalışmaları ile adını duyurmuştur. Klasik öykünün sınırlarını şiirsel bir dille zorlamış, iç konuşmalar, ayrıntılar, betimlemeler ve anılara dayalı kendine özgü bir öykü dünyası kurmuştur . Benim fikrim ise bir cevval çevirmen , bir adı koyulmadık bilge olduğudur .


Yazar olmaya çok genç yaşta , İngiliz Kız Ortaokuluna giderken karar vermiş , çeviri yapmak istemesinin sebebini ise Türkçe'nin kıvraklıklarını ve ona sağlayacağı olanakları öğrenebilmek olduğunu düşünmüş ve hep dilinin yetmeyeceğinden tedirginliğinde birçok araştırma sonucu başarılı bir çevirmen profili çizmiştir okuyucularına Tomris Uyar . Roman ve öykü arasında bir bağ olmadığını savunmuş , öykünün her zaman daha yoğun daha çarpıcı , kısa yani öz anlatım yolu olduğunu söylemiştir . Bir röportajında ise “anlatacağını en kısa biçimiyle ifade edebilmek için çok güçlü bir disipline girmek lazım “ demiştir . Ayrıca 80'e yakın çevirisi vardır Tomris Uyar’ın . Aslında bu kendi ana dilinin inceliklerinin ve kıvrak noktalarının nerelere götürebileceğini iyi bilen bir yazarın ne kadar başarılı olduğunu göstermiyor mu? Başarılı bir çevirmen , çünkü Türkçe’de neleri bildiğini , neleri bilmediğini , neleri çok araştırması gerektiğini , hatta çevirdiği yazarın fotoğrafı yoksa dostlarının kimler olduğunu , nerelere girip çıktığını, nasıl semtleri sevdiğini öğrenmek isteyen biridir . İster ki Türkçe’ye yerleştireceği yeri göstermesini sağlasın . “ Takım elbise giyenle , blue jean giyen arasındaki dil farkı epey olmalı ama tabii asıl yol gösterici yapıtın kendisidir “ diyen bir yazarın çeviride başarısız olması beklenemez zaten . Bir anekdot vermek gerekirse ; yazar o dönem en çok Virginia Woolf çevirmekten hoşlanıyormuş . Öykülerinde , insanlardan çok durumları önemsemişken Dizboyu Papatyalar’da insanların yaşama biçimleri öyküye yansır . Selim İleri bu konuda şöyle demektedir : “ Bu kitapta ele alınan insanlar da çeşitli katlardan . Oysa İpek ve Bakır’da olsun ,Ödeşmeler’de olsun küçük burjuva kökenli insanların yaşama biçimleri hikâyeye yansıtılmıştı. Dizboyu Papatyalar’da bıçkın kabadayılara , ününü yitirmiş sinema oyuncularına, ekmek parasını nasıl çıkartacağını kestiremeyen kimselere hep bir arada rastlıyoruz . Geçiş toplumunun insanlarından bir kesit vermek istiyor hikayeci . Bu insanların sergilenişinde de özel bir tutum göze çarpıyor . Yürekte Bukağı isimli eserinde ise gittikçe yozlaşan bir ortamda ve bu ortamla beslenen hastalıklı toplum düzeninin , yüreklerine geçirdiği bukağıdan kurtulmaya çalışan, yeni değerler geliştirmeye çabalayan insanlar görürüz . Yürekte Bukağı'yı salt yazarın öykülerinin toplamı olarak değil , Tomris Uyar’ın öykücülüğünün temelini kuran iki belirgin bileşenin ; nesnel , ama yorumlayıcı gözlemciliği ile yaratıcı ve şiirleştirici imgeleminin dil düzleminde gerçeklik kazanan bir bütünleşmesi olarak düşünmek gerektiğini vurgulayan Füsun Akatlı : “ İpek ve Bakır’dan Yürekte Bukağı’ya dört kitabıyla , yazarın hep aynı corpus’a öykü biriktirdiği kanısındayım ” görüşünü dile getirmiştir . Corpus terimi ise Latince 'de “ gövde “ anlamına gelmektedir .


1 967’de evlendiği Turgut Uyar’dan bir çocuğu vardır . Benim de çok sevdiğim şair için şunları söylemiştir : “ Çok yakışıklı , çok zeki , çok duyarlı bir insandı . Belki bana göre aşırı ciddiydi . Tipik edebiyatçı özelliği taşıyan , kendi içine kapalı , dışarısıyla fazla alışverişi olmayan , şiiriyle mutlu biriydi . Ben öyle değilim . Denizi de severim , dolaşmayı daP Daha canlı , daha hareketli olmayı isterim . Belki bu bakımdan pek uyuşmuyoruz.”


Turgut Uyar’ın ölümü üzerine yazdığı bir şiir ; pencerenin biri açık kalmış, hava sıcak , temmuz bıkkınlığı işte tomris uyar yazı masasında oturuyor masanın bittiği kitapların başladığı yerde kafka ile dostoyevski'nin fotoğrafları masanın kitaplara aktığı yalnızlıkta sahi kaç yıl oldu , tanrı'nın eli şiirden ve öyküden kopalı? sadece senin için geçiyorum bu sokaktan okur musun , gözlerimden akan kelimeleri ?

EZGİ YAĞCI

sarpimoleni.tumblr.com


BOŞLUK Zihnimin bana oynadığı garip bir oyun vardı ortada. Yanımda duran insanın yüzünü bir yerden anımsıyor fakat nerden olduğunu çıkartamıyordum. Bana bakıyordu seyrek zamanlarda.Birden durdum. -İnsanlardan nefret ettiğimi düşündüm.Onları çok sevip devamında onlardan nasıl nefret ettiğimi. Küçük mutlulukların büyük hüzünlere sarılacağını onlar öğretti bana.Beklentisiz duygularıma beklenti iliştirmeyi onlardan öğrendim. Odasında ölü bile bulunmamış bir et parçasına benzettim kendimi.Belli saatlerde nefes almayı aklına getiren,sonrasıda “olmamış bu”başa alalım diyip nefes almayı unutan biri olduğumu hatırladım. Düşüncelerim dimağımı bulandırmaya başlamıştı. -Bana daha dikkatli baktığını farkettim;aslında kendine bakıyor gibiydi. İnsanlar bana bakınca kendi acılarını görüyordu sanırım.Ya da ben çok saydam idim,bilmiyorum. Bende onu incelemeye başladım.Çekik gözlerini,soğuktan kurumuş dudaklarını,boynunun inceliğini. Bu boş saatlerde ve günün anlamsızlığına binaen yanımdaki insana şiirler yazabilirdim. Durdum. Sevdiğim adama benzetmiştim O’nu. Ne tuhaf her şeyi O’na benzetiyordum. Olguları sürekli birbirine benzetmek gibi bir takıntığım olduğunu unutuyordum sanki,et parçasıyken bile. Bu kadar uzun süre bakamazdık birbirimize.O an daha fazla kanatamazdık birbirimizin kalbini. Biri dur demeliydi bu bozguna. Ve o sesi duydum: -Yaşıyor! Koridorun sonuna hızlı adımlarla gitmeye başladım O’ndan uzaklaşarak.

BETÜL ASLAN

icimdekikaranlikk.tumblr.com


8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN

"Kadının ufkunu genişleterek güçlendirin aklını; körü körüne itaat sona erecektir; ancak, iktidar her zaman körü körüne itaate ihtiyaç duyduğundandır ki zorbalar ve şehvet düşkünleri, haklı olarak karanlıkta tutmaya çalışırlar kadını; çünkü bunlardan birincisinin tek istediği bir köledir, ikincisinin istediği ise elinde tutacağı bir oyuncak."

Mary Wollstonecraft


YASEMİN PFORR "DURUN İNECEK VAR"

KİTABIYLA -ENİNE BOYUNA- KÖŞEMİZİN İLK KONUĞU OLUYOR

yaseminpforr.tumblr.com

E BO N İ N YU E NA

" Bir 8 Mart daha geçti. Gene paneller, söyleşiler yapıldı, köşe yazıları yazıldı. Birbirimize çiçekler gönderdik, tebrikler ettik. Aferin bize, boyumuz biraz daha uzadı. Ne elde ettik? Bilenler biraz daha bildi, bilmeyenler gene cahilP İnşallah bu arpaları üst üste koyup bir dağ elde edeceğiz bir araP Bir kere “Kadınlar Günü “ var da niye “Erkekler Günü “ yok? Öyle bir güne ihtiyaç yokta ondan. İlk çağda yaşamı idame ettirmek hayvan avlamak, düşmanla kaba kuvvetle savaşmak gibi fiziksel güç isteyen şeylere bağlı olduğundan, insanoğlunun var olmasından beri fiziksel gücü kadınlardan üstün olan erkekler egemenliklerini ilan etmişler zaten. Allah’tan kadın savaşçılar, Amazonlar varda istenirse kadınlardan da iyi savaşçılar çıkabileceği görülüyor ama hayır kadınlar bu zorlayıcı role henüz hazır değiller.


E A

Orta Çağ’da da değişen bir şey yok. Gene savaşlar, gene fiziksel üstünlük isteyen işlerP Kadın ise hep evde, yol gözleyen, korunması gereken varlık durumunda. Tabii erkekte doğal olarak gelişen kendini üstün hissetme hali. Kendileri olmasa toprak alınamayacak, ganimet toplanamayacak, evdekiler aç kalacak vs vs. Kadınlar ise habire çocuk doğurup, savaşa asker yetiştiriyor. Aslında çok önemli bir görev bu ama kadın doğurup duruyor ya doğurganlık özelliği çok paye almıyor. Halbuki her kadın sadece bir tane doğurabilse baş tacı edilecek ama maalesef öyle değil. Sonuç; erkek egemen bir dünyaP Ancak 20. Yüzyılda işin rengi yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Savaşlar artık diplomatik yapılıyor, teknoloji ilerliyor, hayattan beklentiler değişiyor, yaşam zorlaşıyor. Kadınlar daha fazla rol çalmaya başlıyorlar. Ne yazık ki alışkanlık beter her şeydenP Bu sefer erkekler henüz hazır değil rollerini paylaşmaya. Nasıl olsa da fiziksel üstünlük var ya, eskiden düşmana sarf edilen bu güç kadını susturmaya kullanılmaya başlanıyor. Onları da anlamak lazım! Eskiden tek başlarına sürdürdükleri iktidarı bu gün kadınlarla paylaşmak zorundalar. Kolay değil. Bakın toplumu temsil etmesi gereken hükümetler bile tek başına iktidar olma sevdasında. Paylaşmayı, birlik olmayı, farklı görüşleri bünyelerinde toplayıp sentez yapmayı bilmiyorlar ki! Bunun için önce insanın birbirine saygı duyması lazım, birbirini sevmesi lazımP Zor işler vesselam!!! Bu “ kadın hakları”nın tahsil terbiye ile de pek ilgisi yok gördüğüm kadarı ile. En basitinden, bakıyorum benim üniversite mezunu arkadaşlarımdan bazıları, kadın kadına bir yere gidilecek mesela, evden izin almaktan bahsediyorlar. Ne izni anlamıyorum? Sen kocaya/sevgiliye böyle bir paye verirsen o da kullanır tabii. Kadın veya erkek bir şey yapmak isteyecek , koskoca insanlar olarak evden izin alacak! Bu bana aykırı. Zaten aklıselimi olan kimse güzel yürüyen birlikteliğini sarsacak bir şey yapmaz ama bu demek değildir ki her iki tarafta kendi isteklerini yadsıyacak, görmezden gelecek veya izne tabii tutarak belki yapabilecek. Burada izin konusu genelde kadına yönelik oluyor. Erkek genelde istediğini yapıyor. Seneler evvel evliyken eşimi bırakıp bir aylığına Cenevre’ye Fransızca kursuna gitmeye karar vermiştim. Unutmakta olduğum bu dili tazelemek amacıyla. Zaten İtalya’da yaşıyoruz. Her hafta sonu eve geleceğim. Bana göre sorun yok. Eşimden evvel ailem ve arkadaşlarım arasında kıyamet koptu. İnsan kocasını bırakıp da gider miymiş, erkek yalnız bırakılır mıymış? Tabii koca da girdi havaya. Bana “ nereye?” diyor. Dedim ki “ senin gelişimin için her hangi bir şey yapman gerekse veya şirket seni birkaç aylığına bir yere gönderse gidecek misin? Gideceksin. Bana gidebilir miyim diye soracak mısın? Hayır. Bende seni burada bekleyecek miyim, bekleyeceğim. Eee konu ben olunca ne değişiyor?” Sustu ve ben gittim. Tabii yetiştirilmeden dolayı her hafta sonu 5 saat geliş 5 saat gidiş olmak üzere 1 0 saat tren yolculuğu yaparak haftalık yemekleri yapmaya, gömlekleri ütülemeye eve gelerekP İyi de oldu, sonra ki iş hayatımda Fransızcamı sık sık kullanmak durumunda kaldım. Ben işi çok basit bir tarafından aldım ama kadın olarak temelde kendimizi nasıl konumlandırdığımızla ilgili ufak bir durum tespitiP Özetle daha gidecek çok yolumuz var diyorum. Çağlar boyunca erkek egemen bir dünyada yaşarken, bu kadar okumuşluğa rağmen rollerimiz konusunda henüz eşit bir görüşe sahip değilken, bu günden yarına %1 00 kadın-erkek eşit bir dünyaya sahip olmak mümkün değil. Ancak bu demek değil ki mücadeleye devam etmeyelim. Sadece bir gün değil, her gün etmeliyiz. Bu dünyanın geleceği erkekkadın sentezinde yatıyor, erkek egemenliğinde değilP 09.03.2011 "


RÜYALARDA YAŞAMAK

Boş bulunmuşluktan ibaret de istersen. İstersen de duygu hüsranıP Bunların hiç birisi değiştirmiyor, Annemin korkulu rüyalarınıP Gecenin ertesi güneşli bir gündü, Yağmurlu olması gerekirdi,olmadıP Gecenin gözyaşlarını gündüz anlamadı. Annem, biriciğim hariçP Yanılmadı bu güne dek. Aykırı ne yaptıysam anladı, Yaşadı birebir rüyalarındaP Ama sustu, haykırırcasına sustu ! Hiçbir şey eskisi gibi değildi; AnlamalıydıP Susmayı öğrenmişti bu güne dek. Anlamadı yeni dünya düzenini, AnlayamadıP Söz hakkı verilmeyen kadınların kaderiydi, Rüyalarda yaşamakP Özgürce, bir o kadar da masum,nacizaneP Yeni bir pencere arala Meleğim, Dayatılmadan yaşa hayatı, Kanadımı kırmaP Özgürlüğe kanat çırpamam sen olmadanP Bana yakın ol rüyaların kadar, Bir o kadar da uzakP Sana özlemimden bu yazılanlar, Bu güne kadar söylemek isteyip de sustuklarımP Sıla etkisi,ellerinin şefkatiP Ne dersen de, Susma yeter kiP Çünkü sen sustukça; Günaha batıyor bedenim; KURTULAMIYORUM !

MURAT KALELI mezarvirtuozu.tumblr.com


kaset

ATARAKSİYA

Giderken bütün eşyalarını toplamıştı. Dolabımıza baktığımda benim giysilerim kendi köşesinde yapayalnız bırakılmıştı. Kravatlarımın arasında etek boylarına sinir olduğum elbiseler karışmamıştı. Diş fırçamın üzerinde onun ıslak diş fırçası düşmemişti, terliklerim dikkatsiz bir tekmeyle sağa sola savrulmamıştı, perdeler açılmamıştı. Yokluğu her yanı kaplamıştı aslında. Salonun ortasında, mutfak tezgâhında, küvette, ahizelerin üzerinde, çekmecelerde, parkelerde kocaman bir cisim gibi yayılmıştı yokluğu. Onsuzluğu her yerde görmek mümkündü. Geriye hiç bir şey bırakmamıştı. Kapkara bir cisim gibi her yerden karşıma çıkan yokluğu dışında. Bir de bir kaset vardı. Kusursuzca hayatımın üzerinden çekip alınmış hayatına rağmen, eksiksizce hayatımdan çıkarılan eşyalarına rağmen sehpanın üzerine bırakılmış bir kaset. Tüm bu dikkate rağmen nasıl olduysa unutulmuş bir kaset ya da benim hep unutulduğunu sandığım. Onun yokluğunun acısını kaburgalarımda hissederken hiç de önemsemediğim hatta varlığını bile fark edemediğim bu kaseti, oynatmaya çalıştığımda içimde garip bir umut vardı. Bir yoluydu sanki onu geri getirmenin, bir imkândı sanki ama hiçbiri değildi. Duyabildiğim 3 dakika uzunluğunda koca bir sessizlikti. Hepsi o kadardı. Bu sessizliğe daha fazla dayanamayıp kaseti çıkarıp atmıştım. Ta ki onun yokluğunu doldurmaya çalışan, ama diş fırçamın üzerinde ıslak diş fırçasını göremediğim bir kadın onu bulana kadar. Hayatımın anlamı diye nitelediğim o güzel insan hayatımdan çıkalı 2 sene kadar olmuştu. Ben onsuzca yaşanabileceğini zor bela öğrenmiştim. Ondan bir şekilde haber alıyordum. Bir şekilde takip edebileceğim bir yol buluyordum onu fakat onu hissettirmeden bunu başarabilmek için mükemmel bir çaba harcıyordum. O benden sonra uzunca bir süre yalnız kalmıştı. Sonra biriyle denemiş yapamamış, sonra biriyle daha denemiş ve evlenmişti. Son aldığım habere göre de hamileydi. Bense ondan sonra kaç bedene sığınmıştım kim bilir. Üst üste koynuma aldığım her kızda hiç kabullenmesem de hep onu arıyordum. Hayatım alt üst olmuştu. Hiç kimseden hiç bir şeyden mutlu olmuyordum. Onu aldattığım kadınlar bile ilgimi çekmiyordu artık ama yine de yalnız da kalamıyordum. Ondan her haber aldığımda muhakkak biriyle sevişiyor ve bu üzüntüyü üzerimden atmaya çalışıyordum. Yine o günlerden biriydi. Hamile olduğunu öğrenmiştim. Yeni sevgilimi eve çağırdım ve kusursuz bir hazırlık yaptım. Aklıma her o geldiğinde daha bir hevesle sevişmiştim. Unutmak için daha da doruklarındaydım ve sonunda zafer benimdi. Yeni sevgilimse su içmek için içeri gitmişti ve uzunca bir süre gelmedi. Bir ara bir kaset sesi duyar gibi oldumsa da, yorgunluktan uykum bastırdığı için pek önemsememiştim ve sonrasında duyduğum ses hayatımın anlamına aitti; “Sevgilim, beni canından çok seven sevgilim. Sana bunları söylemek elbette çok zor fakat bir kere kırılınca kalp, bir kere bozulunca sevgi eskisi gibi olmuyor artık. O zaman da gitmek farz oluyor. Fakat her zaman bir umut vardır. Belki sen içindeki pisliği akıtır, arınabilirsin. Ben sadece benim olmanı isterdim ama olmadı. Fakat dedim ya hep bir umut vardır. Belki zehrin, yokluğumun verdiği acıyla akar vücudundan da arınırsın, işte o zaman bana gelebilirsin. Seni güzel günlerimizin hatırına affedebilirim. İnsan severken çok kelime buluyor da vedalaşırken boğazı düğümleniyor hep. Seni seviyorum. Hoşça kal”


M U S U Kİ

KAP I S I N D AN

S I ZAN LAR

"Bu tatsız akşam saatinde, Görünmez kanatlarınızla, Cama vurmayın hatıralar, Sessizliğine doymadığım, O eski saatleri, yeni, Baştan kurmayın hatıralar" Demiş ya hani Cahit Sıtkı, insan düşünmeden edemiyor. Zaten her şairin işi değil midir insanı afallatmak, yüreğinden sarsmak, bir insan nasıl olur da böyle derinden yaralanır dedirtmekP İşte bir de bu kelamı notalar vesilesiyle duymanın hazzını düşünün. Doktor Alaeddin Yavaşca’nın kaleminden çıkmış bu besteyle kim bilir kaç yürek dağlanıyorP P İnsanlar hep düşünüyor ki sanat müziği rakı yanında meze olan meyhane şarkılarından ibarettir. Oysa içine girdiğinizde anlıyorsunuz, adeta dizili seslerle bütünleşmiş dev bir umman. O yüzden de çok insan kolay kolay sevemiyor, çünkü bu iş gönül işi, aşk işiP Ben de uzun zaman önce o kalabalık güruhun içerisinde çırpınıp duruyordum. Derken bir gün bir şarkı duydum. Hani herkesin bir dönüm noktası olur ya, ya da olmasını umduğu hayali köşeleri vardır hayatta. Tam da onun gibi bir şeydi, eskiden hissedemediğim lezzeti artık biraz daha duymaya başlamıştım. Böyle böyle bir baktım ki ben çoktan dalmıştım bu okyanusun ortasına, kendimi Itri Efendi’nin, Hacı Arif Bey’in, Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin bestelerini dinlerken buluyordum. Çokları hala anlamlandıramıyor bendeki bu sevgiyi ve dahası Türk sanat musikisini meyhane şarkısı deyip bir kenara atıveriyor. Elbette ben de onların bu ısrarcı tavrını anlayamıyorum. Dedim ya içine dalmak diye, bu süreçten sonra iş daha da zorlaşıyor aslına bakarsanız. Çıtanız yükseliyor, kolay kolay tat alamıyorsunuz öyle her besteden. Peki buna sebep olan şey ne diyebilirsiniz. Şarkı işte daha ne olabilir ki diye düşünebilirsiniz.


Bu elbette çok uzun bir konu; lakin kısaca bahsetmek gerekirse, dışarıdan göründüğü kadar basit bir sistemi yok musikimizin. Komalar, bemoller, diyezler, makamlar, diziler, usuller derken iş iyice sarpa sarabiliyor. Anlayacağınız, öyle her insanın yapabileceği türden bir şey değil, ortada belli bir zeka ve dahası sanatkarlık var. Öyle ki işin detayına girmeye kalksak karşımıza Pisagor koması, Holder koması gibi birçoklarını sayabileceğim aritmetik hesaplamalarla karşılaşıyoruz. Ama gelin görün ki müziğimiz sadece matematikten ibaret değil. Lise yıllarımızda her birimizi canından bezdiren Divan Edebiyatı derslerini hatırlarsınız. Yine aynı şekilde bıkkınlığımızın temsilcilerinden biri de olsa Divan Edebiyatı da bir gönül işidir. Gerçekten anlamak için can atıldığında, detaylı incelendiğinde, çok büyük aşklar görürsünüz o eserlerde. Başlı başına bir sanattır yani. Musikimiz ise bu yüce şaheserlerin saza kelam edilmiş halidir. Bahsedip duruyorum ya hani, olaya içinden bakmak diye, iste o derin hisleri bu şekilde görebiliyorsunuz. Bu hisleri biraz daha somut bakabilmeniz adına çok güzel örnek vereceğim şimdi sizler için; bundan birkaç ay önce bilmediğim klasik Türk müziği şarkılarını kurcalarken bir şarkıya denk geldim, gazel olarak da geçiyor. Şarkıyı Safiye Ayla seslendiriyordu, sözler ise şöyle; Yârin bu kadar cevri gelir miydi hayâle Gûş itmedi âhım, beni döndürdü hilâle Elden ne gelir ağlamaktan başka bu hâle

Pek de mutlu bir anımda denk gelmiş olmama rağmen bu şarkıya, kendimi istemsiz dökülen hüzün pınarlarımla baş başa buldum. Hep derim eski yabancı filmlerde efekt kullanımı ve gerekli teknoloji oldukça kısıtlı olduğu için oyunculuklar çok kaliteli olur diye. Bu da aynı o hesap anlayacağınız, eski ustalarımız, üstatlarımız daha özenli ve sahiplenerek seslendiriyor besteleri, sanki ses ağızlarından değil de yüreklerinden çıkar gibi. Bu nedenle ister istemez yüreğinize bir ok gibi saplanabiliyor o güzel kadının sesi. Yazımı bitirmeden evvel size en büyük tavsiyem ise açıp bu gazeli dinlemeniz olacaktır. Görüşmek üzere.

FUKRINIAN

fukrinian.tumblr.com


SEVGİ SÖZCÜKLERİNDEN YADİGAR KAVAKLIK

Şak tendurdiota

Bir gece rüyamda, Gözlerinden siyah kanlar akan, Çelimsiz, Sevgiye muhtaç, Köpekler tarafından kovalanıyordum. Tavşan atlet ruhlu ben öyle hızlı koşuyordum ki, Kendimi yeşil bir kavaklıkta buldum. Günlük, güneşlik, Çiçekler dahi vardı. Ve köpekler peşimi bırakmıştı. Artık huzura eriştiğimi sanmıştım, Her şey yolunda gözüküyordu. Daha sonra anladım, bu yapay vahada benden başka kimse yoktu. Gözlerinden siyah kanlar akan köpekler dahi yoktu. Ağır, kurşun gibi bir sessizlik hakimdi kavaklığa, Gaybana kalmıştım. Giderek yaprakları solan kavaklıkta, Kulaklarımda kuru kuru uğultular, Elimde esaretin ve senin fotoğrafın, Gaybana kalmıştım. Sen de yoktun sevdasına kurban olduğum, Sendeledim, Çıkamadım kavaklıktan, Sessizlikten üşür oldum, U ya na ma dımKo nu şa ma dımGaybana kalmıştım.


kir Aksu adam.tumblr.com

TEMELLİ TEMENNİ

Bazen en yalnızım, Bazen en kalabalık. Kıyılar, Mavi Gökyüzü, Yorgun yollar, Bu düzene uymayan rüzgar, Kan revan içindeki dizlerim, Eskimeyen her şey seni anlatmak için. Çorak toprakların üzerinden bir bulut geçiyor, Beni alıp sana getiriyor bulutlar. Oturuyoruz binlerce yeşil gözlere sahip elma ağacının altında, Güneş tam tepede. Saçların yine uzun, Öpüyorsun beni, Kim güzelleşmiyor ki öpüşünce, Puf zıplayarak uyanıyorum, Ve lakin bir daha uyuyamıyorum. Yüreğim pekişiyor, Uykularım gibi eksik kalıyorsun. Kamran olsam, Bulsam aşkı.

FİLOFOBİ

Ayten’e yazılmış sone, benim dudaklarımda senin için yeniden hayat buluyor. Her gece mırıldanıyorum tok karnıma, yatmadan önce. Damla damla dökülüyor kelimeler, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi. Ne olur yani anı yaşamak yerine anılarla yaşasan. Alıkoyamıyorum kendimi düşlerden, peşime düşen altmış basımı saman kağıtlarından. Korkuyorum maziden, Korkuyorum şehr-i gaziden. Korkuyorum azınlığın içerisindeki çoğunluktan. Korkuyorum tekrar yeşili görememekten. Sende korkmalısın tutarsızlığına hapsolmuş küçük kızdan. Ağlamalısın hatta, tekrar tekrar ve tekrar üşümelisin. Uyuyamamalısın hüzünden, boynuna dolanan saçlarından. Sevememelisin kimseleri, çünkü kürkçü dükkanı bu aralar kapalı.


KAÇ PARA KAÇ YAPIM YILI:1 999 YÖNETMEN: REHA ERDEM

A Y I N Ü Ç Ü

OYUNCULAR: TANER BİRSEL ZUHAL GENCER BENNU YILDIRIMLAR BÜLENT E.YARAR AHMET ALKAN SERMET YEŞİL

Reha Erdem'den muhteşem bir İstanbu İstanbul temasıyla, izlemesi oldukça keyifli b Bennu Yıldırımlar, Bülent Emin Yarar, Zuhal Film, pinti bir adam olan Selim (Taner Bi seferinde büyük oynamaya cesaret eden Ah düşmeyen temposu, Reha Erdem muhteşem Selim dürüstlükten ve pintilikten taviz ver sayesinde zengin olur. Taksinin ondan önce sağlayacaktır... Filmde özellikle Reha Erdem'e ayrıca pa kadrajına ancak bu kadar sığdırabilirdi İstan kesitlerle de bizi mest etmeyi başarıyor. Filmi izlerken, birden karşımıza çıkan Ar zaman. Canlandırdığı, çırak rolüyle ileride n Belkide türk sinemasında en beklenmed Zira, filmin kendisine oldukça uygun bir şek

Gerçek bir hikayeden beyaz perdeye u tercih olabilir. Fişmin hikayesi yıllarca müzi doğru Sweeney Todd adında bir çocuk, mah YAPIM YILI:2007 çırağı olur ve bu mesleği öğrenir. Özgürlüğü Fleet Sokağında bir berber dükkanı aç YÖNETMEN: bir fikir gelir ve berber koltuğu kurduğu bir d TİM BURTON oturup traşını beklerken birden düğmeye ba hızla aşağıya iner ve eğer kurbanı ölmemiş OYUNCULAR: Seweeney bu sırada bir kadınla da tan JOHNNY DEPP HELENA B.CARTER aklına bedava et bulma fikri gelmiştir. ve ikil Sonunda 1 60 kişiye ulaşan kurban sa ALAN RICKMAN yakalnmasını sağlar. Bir çok insanın kesikle JAYNE WISENER kadını linç etmek ister ama polis müsade et Olayın aslı böyleyken gerek müzikalin canlandırdığı Seweeney karakteri amaçsız Helena Bonhem Carter'la "seweeney todd" SEWEENEY TODD

DOG DAY AFTERNOON YAPIM YILI:1 975 YÖNETMEN: SIDNEY LUMET OYUNCULAR: AL PACINO JOHN CAZALE PENELOPE ALLEN

Gerçek bir hikayeden esinlenilerek yap başına oynadığı 1 975 yapımı bir banka soy Film John Wojtowicz'in banka soygunun 1 972'de yaşanmış bu banka soygunu diğerl Sonny (Al Pacino) sevgilisinin ameliyat anda kendisini sıkıştırılmış bulur. Artık kolay girecektir. Film, Al Pacino'nun hünerlerini en iyi se olmuyor. Özellikle filmin en başında elindek düşmeyen, tek mekanda geçmesine rağme Yönetmen Sidney Lumet'se üzerine dü ismini ön plana taşıyabilecek bir durum görü Bu film sizi çok şaşırtacak!


ul filmi “Kaç para Kaç” 1 999 yılında çekilen film, göz alıcı sahneleri ve arkasına yaslandığı bir başyapıt. Filmin başrol oyuncusu Taner Birsel, adeta oyunculuk dersi veriyor. Taner Birsel'e l gencer ve Engin Alkan eşlik ediyor. rsel), Onun kanaatkar karısı (Bennu Yıldırımlar), zengin olma hayalleri peşinde koşan ve her hmet (Engin Alkan) ve kudurmuş bir komşu Nihal (Zuhal Gencer) ekseninde geçiyor. Hiç m kadrajlıyla “tadından yenmez” bir hale dönüşüyor. rmeyen hayatına tüm sıkıcılığına rağmen katlanmaya devam ederken bir gün bindiği bir taksi eki müşterisinin unuttuğu çantada bulduğu para onun hayatının tamamen değişmesini

arantez açmak gerekir. Çünkü İstanbul ancak bu kadar güzel değerlendirilebilirdi. Bir yönetmen nbul'u. Üstelik sadece İstanbul'u sığdırmakla da kalmayıp filmin arasına serpiştirdiği hayattan

ra Güler'de oldukça güzel olmuş. Bir de Sermet Yeşil var filmde. Daha oyunculuğun başında o ne kadar başarılı olacağın sinyallerini de veriyor. dik sona sahip bir filmdir “Kaç Para Kaç”. Filmin sonunu tahmin edebilmek hiç de kolay olmuyor. kilde bitiveriyor. Türk sinemasının yüz akıdır, şiddetle tavsiye edilir. Teşekkürler Reha Erdem.

yarlanan Sweeney Todd, Tim burton'ın büyülü film dünyasında gezinebilmek için mükemmel bir kal olarak gösterilmiş, anlatılan olayın varlığı her daim sorgulanmıştır. 1 700'lerin sonlarına hkemede yargılanır ve hapis cezasına çarptılır. Hapiste kaldığı süre boyunca, oradaki berberin üne kavuştuğundaysa, berberliği mesleğe dönüştürmeye karar verir. çar.Berber dükkanın bodrumu kanalizasyona açılmaktadır. Kana susadığı bir gün aklına çılgın düzenek sayesinde, koltuğa oturan kişiyi anında aşağıya gönderebilecektir. Müşteri kontuğa asılır ve zavallı kurban kafa üstü yere çakılarak ölür. Sweeney yine de kendini garantiye alıp şse orada boynunu keser. nışır. Onunsa iş yapmayan bir börekçi dükkanı vardır. Seweeney sırlarını açtığında, kadının li uzunca bir süre Fleet sokağı halkına insan eti yedirir. ayısıyla önlenemez bir koku ortaya çıkar. Kanalizasyonda yapılan bir arama Seweeney Todd'un er içinde, çürümüş bedenini bulmuşlardır. Halksa, yediği insan etinin hesabını sormak için tmez sonrasındaysa kadın intihar eder. Seweeney'se idam edilir. n gerek filmin konusu ap ayrıdır. Film büyük bir sürprizle bitmektedir ve filmde Johhny Depp'in değil, intikam peşinde koşmaktadır. Tim Burton'un muhteşem atmosferinde Johnny Depp ve sinema severler için bulunmaz bir ziyafet.

ılmış bir filmi daha "Ayın Üçü"de aldık; "Dog Day Afternoon". Al Pacino'nun neredeyse tek ygunu hikayesi. ndan esinlenilerek yazılmış. Zaten Al Pacino'nun, John'a olan benzerliği şaşırtıcı. 22 Ağustos lerinden bir hayli farklı. parası için banka soymaya karar verir fakat zamanlama tutmayınca dışarıya çıkamaz ve bir y kolay pes olmayacak, sonuna kadar direnicek ve banak çalışanlarıyla ilginç bir ilişki içine

ergilediği filmlerden biridir. Film boyunca Al Pacino'dan gözünüzü ayırabilmek pek mümkün ki hediye paketini açma sahnesi bana göre sinema tarihinin efsanelerinden biridir. Temposu hiç n izleyici neredeyse hiç sıkmayan bir film dog Day Afternoon. üşeni yapmış bence daha fazlasını söylemek abartıya kaçmış olur çünkü filmde yönetmenin ülmüyor. Her şey sinemanın olağan akışında sürüp gidiyor tabi Al Pacino hariç!

ATARAKSİYA


HALA YOKSUN

SEN OLMAYINCA Bir eylül akşamı Saçların ıslanmış yine Çok güzel güldüğünü söylüyor Ağaçtan düşen her yaprak İçime çektiğim kokunu Özlemişim çok Olmasanda yanımda Rüzgar getiriyor bana Nasıl yağmur yağıyor Gözlerimden Bir bilsen O yüzden ıslanmış tenin Bulutlar, yakarışımı iletmiş sana Açtığımda gözlerimi Her yer karanlık Gitmiş hayalin Şimdi ruhum daha bir yalnız Duracakmış gibi atıyor kalbim Sen olmayınca... Uyku tutmuyor geceleri İllede istiyor nefesini Tenim, özlemiş tenini Ne olur gel artık Bırakma bu kadını yalnız başına

Denizden gelen vapur sesi Rıhtımdaki hafif esinti Çayımda iki şeker Bir sen yoksun be sevgili! Balık, kuşu çok sevdi Deniz, semaya gitti Ufuk bundan pek bir memnun Sen neredesin ey sevgili? Koca gök ağladı durdu Deniz kustu içini Toprak ana, küstü sana Hala yoksun be sevgili! Bir kuşa sordum ismini Yattığın yerde güller bitermiş İşte bak buldum seni Neden gittin ey sevgili?

Esma Eltimur

www.wattpad.com/user/esmanzeltimur


Ziynet-i Zihniyet

Bir MİYAVLIK Hatır Hazır dört ayağının üzerine düşmüşken Gel, gidelim buralardan Hem bu mahallede barındırmazlar bizi Bakkal desen, fa��ist... Manav desen, kılıbık.. Kasap desen, sapına kadar sapık Gel gidelim buralardan çakır gözlüm Patilerine kurban olduğum Yahu yaşanmış bir aşk var aramızda İnkar edemezsin Bak! Mart da geldi yine Şimdi benim bir miyavlık hatrımda mı yok:

Kalemin mürekkebini yutmuş adam Diyor ki Ben yürekten yazıyorum Ben de diyorum ki Ey yüreğine tükürdüğüm Ben sana değil Ziyan ettiğin mürekkebe acıyorum Adam almış eline ulvi bir kitap Dilinde duygu sömüren bir hitap Bre deyyus senin her yanın harap, bitap Ben elindeki kitaba değil Seni dinleyen zihniyete yanıyorum Haktan halktan uzak Uyan artık ey ahali bunlar sana bir tuzak Aç kalabiliriz yahu Belkide çıplak Ben bunlardan değil ama Vatansız kalmaktan korkuyorum Bu ulus Yeri geldi Anasını da aldı gitti savaşa Çünkü böyle gerek görmüş Böyle buyurmuştu Kemal Paşa Ne gözden akan yaşa Ne de toprağa düşen kanlı naşa Acımıyorum Beeen bunları yoksayan zihniyete yanıyoruumm

Mehmet Ali Baş

www.antoloji.com/mehmet-ali-bas/siirleri/


ÇALAKALEM Bir yabancının bazen bir dostun Sesi ulanıyor, odamın duvarlarına. Ülkemin sınırlarına tefrika ediliyor, Yalnızlık denen mefhum. İntizar olunan sevgi Aranıyor içimin kodeslerinde Çık! Durma, bağır. Bir devrim heyecanı gibi. Beni mağrur etme Dört duvarın arasında. Zaman bir istihza ile uzanıyor Tasarlanmış sevgi blokları şimdi duman Işıklar kapatılıyor . Söz konusu benim kalbim olunca Gark oluyor içimdeki sevgi. Düşünceler siliniyor şimdi. Bir telefon çalıyor: Alo! Düş gerçeğe dönüşüyor tekrar Yaşam çalakalem devam ediyor.

MUSTAFA ENVER devrikcumle.tumblr.com


ATARAKSİYA

Kreşenko 3. Bölüm

Ezgi, Ferit’e doğru bir iki adım attı. Arkasından gelen ayak sesiyle başını geriye çevirdi. Hamit; “Kızım, indir o tüfeği. Ferit bizimle çalışacak.” . Ezgi, tüfeğini indirip yerine bıraktı. Hamit kızı adına özür dileyen birkaç kelime tükürürken Ezgi tüfeksiz elleriyle Ferit’ten özür diledi. “Babamın kütüphanesinde görünce, yanlış anladım” dedi.” Ferit, unutmaya hazırdı. Çıktığı bu yeni yolculukta kendisindeki değişimi fark ediyordu. Artık olaylara soğukkanlı bakmayı öğrenmişti. Yüzüne doğrulan tüfeklere karşı paniğe kapılmamayı öğrenmişti de masumiyetine bir daha saldırılırsa böyle sessiz kalabilir miydi? Ezgi’yle kısa bir tanışma gerçekleştirdi. Kendi hayatını sorgulayan soruları vakumlayıp yutarken kızın önüne kalıplaşmış soruları yığdı. “Peki ya sen?” sözünü Ezgi zırt pırt tekrarlıyordu. Hamit uzayan muhabbeti kesip birkaç iş buyurdu. Ferit yerleri değişen birkaç eşya işini hallettikten sonra oteldeki müşterileri incelemek için defteri eline aldı. Ezgi “Ben anlatayım.” Diyerek yanına oturdu. “İlk kattaki sağdaki odada Sami Abi kalıyor. Buranın daimi müşterisidir, aylık verir. Kendisi emeklidir. Çok sigara içer. Rakıyı da az içtiği söylenemez. Hayatı çözmüş bir hali vardır. Pek çok konuda fikri vardır ama her konuda boş konuşan insanlardan değildir. Karısından boşanmış, çocukları aramaz olmuş. Senin gibi geldi buraya. Kaçacak bir yer ararken yolu düşmüş. O geldiğinde bu savaş başlamamıştı henüz ama savaş başlayınca burayı daha çok sevdi. Kafamı meşgul ediyor deyip duruyor. Onun solundaki odada Pelin ve hülya kalıyor. Bir bankada beraber çalışıyorlar. Öğrenciyken aynı evlerde kalırlarmış, sonra Pelin bir adamın peşinden ailesini terk edip buraya geldi. Adam buradaki savaşı görünce kızı da bırakıp kaçtı. Feride’yle kaçtı diyorlar ama ben görmedim. Feride'nin ününü mutlaka duyarsınız. Sonra Hülya geldi buraya. Sessiz sakin insanlar. Pek gelenleri gidenleri olmuyor. Genelde odalarında takılırlar. Bazen gülüş sesleri falan gelir pek de rahatsız olmayız. Anlayacağın onlarda daimi kalıcı burada. Onların yanında da Oğuz ve Yusuf kalıyor. Oğuz Fizik, Yusuf Matematik okuyor. Okullarının bitmesine bir sene kaldı. Haftada bir iki kez arkadaşlarıyla toplanırlar. Onlarda sessiz sakin insanlardır. Diğer daimi müşterimiz ise Hüseyin. Kendisi hafızdır. Ondan para almıyoruz. Bütün gün kuran okur. Yatacak yeri, yapacak işi falan yoktur. Köylünün ettiği yardımla geçinir. İşte bu oğuzP” Oğuz merdivenlerden inerken hırkasının diğer kolunu geçirdi. Ferit’in yeni işe başladığını öğrendikten sonra elini sıktı. Hamit’in yanına gidip sıkışık olduğunu, paranın gecikeceğini söyledikten sonra mahcubiyetle çıktı. Ferit bambaşka bir dünyaya başladığının farkındaydı. Buradaki insanları iyice tanıyabilirse eğer tüm dertlerini unutabilirdi. Ezgi, biraz öte beri alacağım diyerek çıktı. Ferit kayıt defterini aldı eline. Parmağını sayfalarda gezdirirken insanların hayatlarına dair doğum tarihi gibi bilgileri aradı. “Sen yenisin galiba.” Sesiyle irkildi. Kafasını kaldırdığında alnı çizgilerle dolu ağzında sigarası bir adam gördü. Sami’ydi bu. Kendisini tanıtarak elini sıktı. Sami lobideki koltuğa oturdu. Ferit’te yanına.


-Seni hiç görmedim buralarda. -Yeni geldim. -Burada kimsen var mı? Neden geldin buraya? -Kafamdakileri silebilmek için. -İşe yarıyor mu bari? -bazenP -Bir boka yaramıyor. Kafanda seninle. Anılar hep seninle. Neyse, ne kadar kalacaksın. -Bilmiyorum. -Desene senin hikayede bana benzer. -Siz Sami miydiniz? -Öyle diyorlar, sizli bizli konuşmaları pek sevmem evlat. -Tamam abi. Sami sigarasını bitirene kadar oturdu. Konuşurken sık sık boğazını temizleyip, kesik kesik öksürdü. Sigarası bitince ani bir hareketle ayrılıp çıktı otelden. Ferit, Kaderdaşını uğurlarken duyduğu şeyi düşündü. Acaba gerçekten yaptığı şey bir boka yaramayacak mıydı? Yarasaydı eğer bu adam böyle olur muydu? Nasıl da kırışıktı alnı, ya beyazlaşan saçlarıP Beynimize girişler kolaydı da çıkışlarda neden sorun çıkıyordu hep. Ah o salak beyin, ne gerekli şeyleri unutur da acı anıları hep saklar, neden? Ferit tekrar kütüphaneye döndü. Birkaç kitabı kurcalarken kendini kurcalamaya başladı. Zeynep’i gördüğünde doğru mu yapmıştı? “Evet” dedi “en doğrusunu yaptım.”. Kendisini avutan cümleleri peşi sıra sıraladı. Bu sıralama ona huzur veriyordu. Merdivenlerden inen genç birini gördü. Göz göze geldiler. “Selamun aleyküm” dedi genç adam. Ferit’in yanına yaklaşıp kavradığı tek eli iki elinin arasında ezdi. Sakalını avuçlarken kendini takdim etti. Allah’ın adını sık sık anıyor, pek çok cümlesine üşenmeden serpiştiriyordu. Adamın gitmeye niyetinin olmadığını anladıkça Ferit’in canı sıkıldı. Şortuyla yusuf belirdi merdivenlerden.” Hamit ağabey yok mu?”. “Buralardaydı.” “Sen kimsin?” “Yeni işe başladım.” “Tamam, bana bir kısa Winston alsana.” “Tamam”. Ferit bunu fırsat olarak görüp adamdan kurtuldu. Bakkala giderken söyleniyordu. Demek bu işte bakkal çıraklığı da vardı. Belki de çakal, yeni olduğu için kullanıyordu. Buranın düzenini öğrenirken olacaktı böyle şeyler. Vay be, lisede hocaya kafa atan adam, mahallede Hatice’nin boynuna bıçak dayayan adam bu halde miydi? Gerçi bu hal, kötü bir şey miydi? Kendisindeki değişime bir kere daha şaşırdı. Görevi tamamlayıp sigarayı teslim etti. Sigarayı teslim ederken biraz konuştular. Böylece Ferit otelin gediklilerinden Yusuf’u da tanımış oldu. Yusuf’la muhabbeti kesense kapı gıcırtısıydı. Kırışık gri pantolonu ve kafasında “benim burada ne işim var?” diye bağıran fötrü olan bir adam sigarasıyla içeri girdi. Bankodaki küllüğe bastı sigarasını. “Hamit Ağabeyyyyyyyy!” diye inletti ortalığı. Ferit, tam duruma müdahale edecekti ki, Ezgi, güzel yüzünü sokuverdi kapıdan. “Osman abi hoşgeldin.” diye gülümsedi. -Hoşbulduk güzel kızım, nasılsın? -İyilik abi ne olsun, alışverişten geliyorum. Sen nasılsın? -İyiyim ben de. Benim tavan arası müsait mi? Yok değil mi kalan, eden? -Yok Osman abi. Buyur ben vereyim sana anahtarı. Kaç gün kalacaksın? -Bilmiyorum, Hamit ağabey yok mu? -Buralardadır. Yengeyle mi kavga ettiniz yine? -Artık alışkanlık oldu. Neden kavga etmiyoruz diye kavga etmeye bile başladık. Çok enteresan. Zaten gitmeyi düşünüyorum buralardan. -Nereye abi, ne iş yaparsın gideceğin yerde? -Ticaret yapacağım.


-E sen, senelerdir ticaret yapıyorsun da bir türlü tutmadı. -Bu sefer din ticareti yapıcam. Bak Hüseyin’e adam ne kadar rahat! Dini usüllere göre de biriyle evlenicem. Ağzı var dili yok bir hatun. Giydir çarşafını oturttur. -Aman Osman abi, sen karıştırma böyle şeyleri Hüseyin bu muhabbetin üzerine gayet sesli bir şekilde “FesüpaaaaaaanAllllahhhhhh” diyerek orada olduğunu hatırlattı. Osman Hüseyin’i şöyle bir süzüp odasına süzüldü. Ferit’le Yusuf gözgöze geldiler. Ne konuştuklarını unutup kalakaldılar. “Neyse görüşürüz.” lafı fırsatçı bir taksici görünümünde fırlayıp da ikisini de bu bunalımdan kurtardı. Hamit lobide beliriverdi. Elindeki suntayı yontuyordu. “Hayal Osman geldi baba.” dedi Ezgi. Hamiy arkadaşının yine karısıyla kavga ettiğini düşündü. Biraz canını sıksa da alışmıştı artık bu duruma. Güneş “Benden bu kadar.” deyip terkettikten sonra kenti otele bir sessizlik düştü. Pelin ve Hülya lobide oturuyorlardı. Ferit’le oldukça soğuk bir tanışma geçmişti aralarında. Hüseyin merdivene oturmuş fısıldar gibi dua okuyordu. Ezgi ve Hamit’te konuşmadan Pelin’le Hülya’ya eşlik ediordu. Ferit bir köşede dikilmiş sigarasını içiyordu. Herkes ilk silah sesinin nerede patlayacağını düşünüyordu. Bu sefer kimlerin öleceğini, bu geceden de sağ sıçıp çıkamayacaklarını. Otelin ışıkları kesildi. Birden bir gürültü koptu dışarıda. Kavga başlamıştı. Fakat silah sesleri yoktu. Hamit camdan başını uzattı. Panikle haykırdı; “Evleri yakıyorlar!”. Pelin büyüyen gözleriyle; “Demek bu yüzden işaretlemişler evleri.” dedi. Ezgi kimseye bir şey demeden fırladı evden. Ferit peşinden, onun peşinden de Hamit çıkmak istedi ama Hüseyin engel oldu. Ezgi soluk soluğa eritirken gideceği mesafeyi, elleri meşaleli adamları görünce durdu. Ellerini dizine yapıştırıp derin bir nefes aldı. Maskeli adamlardan bir kaçıyla gözgöze gelirken, sırtındaki elle irkildi. Ferit’ti bu. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. “Annemin evini de işaretlemişler.” dedi. Ezgi, eli meşaleli, yüzleri maskeli, kalpleri kilitli adamların arasından geçmek yerine ara sokağa saptı. Ferit, bu gece Ezgi’yi yalnız bırakmayacağına yemin etmişçesine peşinden gitti. Eve doğru hızla yaklaşırken yanan evlerin birinden fırlayan yanan bir adamı görünce durdular. Ezgi, ağzı açık seyretti adamın yanışını. Annesinin yerine koydu onu. Annesi de yanıyor muydu böyle? Tekrar hızla koşmaya başladı. Yardım çığlıkları geliyordu kulağına ama duymamacasına hızlı koşuyordu. Aklında sadece geç kalmamak vardı. Ölüm manzaralarını ve cehennemin ön gösterimini andıran mahalleyi geçip de annesinin evine vardığında yükselen alevleri gördü. “Artık çok geç” dedi Ferit. Alevlerden daha sıcak, daha yakıcı bakışlarıyla baktı Ferit’e Ezgi. O anda aklından mantıkla uyumlu bir düşünce akmıyordu. Fevri bir kararla evin içine koştu. Ferit tüm gece yaptığı eylemi tekrarlayarak peşinden gitti. Evin içi simsiyah dumanla kaplıydı. Gözlerini açmakta, nefes almakta zorlanıyorlardı. Bir yandan tutuşan yerlere değmeden geçme telaşı, bir yerden annesini bulabilme arzusuP Ferit çok kısa bir süre sonra umudu kesip Ezgi’yi çıkarmak istedi. Ezgi ısrarla direndi. Alevler bir yerden ötekine sıçrıyor, yanan parçalar bütünden kopup yere düştükçe hareket noktalarını tıkıyordu. Alev içindeki büyük bir parça da tam kapıya yuvarlandı. Ferit, umudunu kaybetmek üzere de olsa Ezgi’yi bırakıp gitmek istemedi. Öksürük nöbetleri ikisini de teker teker esir alırken, Ezgi yine de öksürmediği kısacık anlarda “Anne” diye bağırmaya çalışıyordu. Ferit, biraz zor kullanarak da olsa Ezgi’yi çıkarmaya ikna etti. Kapıya yuvarlanan alevli parçaya baktılar. Öksürmekten Ferit’in başı iyice dönmeye başlamıştı. Son kuvvetiyle henüz tutuşmamış sandalyeyi alarak kapıyı açabildi. Kolundan tutup çekerek Ezgi’yi dışarıya çıkardı.


Dışarı çıkar çıkmaz yere yığıldılar.Üst üste öksürüyorlardı. Ezgi, yine de bir an evvel kalkıp annesini bulmak istiyordu. Gözlerini açabildiği kısacık anlarda eli meşaleli adamları gördü. Sanki içlerinden biri üzerlerine doğru geliyordu. Ama kapatıp açtığında gözlerini öyle bir şeyi görmedi. 1 5 dakika kadar yerde yattıktan sonra ikisi, Ezgi’nin omzuna dokundu annesi. Yangın çıkınca kocasıyla saklanmışlardı. Adamların tekrar geri gelmesinden korktukları için bir an evvel Ezgi’yi alıp götürdüer saklandıkları yere. Ferit de peşlerindenP Ezgi’nin üvey babası telaşla sarıldı kızına. Ezgi öfkeyle itip annesine sarıldı. “Şimdi sırası mı kızım?” diye uyardı hemen annesi. “Bu herif olmasıydı, yanayacak mıydı evin?”. Tartışma uzayacak gibiydi ki, üvey babası başka bir yerine sığındı, bulundukları yerin. Ezgi annesine peşpeşe sorular sorup, pek çok da tanımlama yapıyordu. Ferit’se başından geçenleri düşünüyordu. Bir anlık bir kararla Ezgi’nin peşine takılmış, sonra her nasılsa olanlar oluvermişti. Şuan kendini iyi hissediyordu, bir an önce sabah olmasını istiyordu. Annesinin elini, yüzünü, kollarını, bacaklarını dikkatle kontrol ediyordu Aslı, üvey babasının dövme huyu da vardı çünkü. Dışarıda sosyalist, içeride -evin direği- modülüyle yaşayan enteresan bir adamdı çünkü. Ferit ona bakarken annesini anımsadı. Şuan yanında olsaydı annesi, is içinde kalmış alnını henüz daha silmeden öpmez miydi? Terlediğinde sırtına koyulan havluları, ateşi çıktığında alnınıa yayılan sirkeli bezleri düşündü. Annesi, şu an mutlaka yanında olmalıydı. İnsan burnunun dibinde oldu mu hayatının en önemli meseli, bilemiyor kıymetini. “Annem” dedi “Şuan yanımda olmalı.”. Ezgi’de annesi de hüzünle karşıladılar bu sitemi. Sonra ana-kız dertleşe dururken Ferit sızdı kaldı. Sabah olduğunda Ezgi annesinin koynunda, Ferit onların bir iki adım berisinde uyuyordu. Ezgi’nin üvey babası camdan dışarıyı süzüyor doğru zamanı kolluyordu. “Gittiler” diye bağırdı. Hepsi birden aynı anda açtılar gözlerini. “Köşede bıraktıkları gözcüleri de çekildi. Gittiler.” dedi üvey babası. “Biz ne olacağız?” diye sordu annesi Ezgi'nin. “Savaşacağız” dedi adam. Savaşmak, artık yorulmuştu annesi bu kelimeden. Çünkü ne ne için savaştığını biliyordu ne de savaşacak gücü kalmıştı. “Kalk anne gidelim.” dedi ezgi. Annesi Pınar, restleşmeye dönen kısa süreli bir kavga ettikten sonra kocasıyla, çıkıverdi sığınaktan kızıyla. Ferit de peşlerin denP Yanmış evlerin, közlenmiş cesetlerin arasından geçtiler. Bazı evlerin hala dumanı tütüyordu. Umut, bu şehri çoktan terk etmişti. Kimsenin bir şeye inanacak, inandığını yaşatacak hali kalmamıştı. Kadınlar, savaşıp da onurlanacağını düşündüğü erkeklerinin bedelini yanarak ödemişlerdi. Çocuklarsa henüz bunun hesabını yapamıyorlardı. Yanan evler, yıkılan umutlar arasında hala savaşmak onurlu bir şey gibi gözüküyordu. Yanarak ölmek, gurur verici savaştan çekilmek utanç verciydi. İnsanoğlu, insan olalı böyle dangalaklık görmemişti. Otele vardıklarında pencere başlarında bekleyen otel ahalisinin meraklı gözleriyle karşılandılar. Herkes camlara dizilmiş, Ezgi’nin eve girişini seyrediyordu. Kapıdan ilk fırlayan hamit oldu. Eski karısıyla gözgöze geldi. “Hoşgeldin” dedi. “Hoşbulduk” dedi Pınar, samimi bir gülümsemeyle. 3. Bölümün sonu ENDER YILMAZ ATARAKSİYA

ataraksiya.tumblr.com


TARİHİN DERİNLİKLERİ UĞUR SADETTİN ALİKOÇ

Öncelikle Bilakis gibi genç ve dinamik bir dergide yazmanın mutluluğu ve heyecanı içerisinde olduğumu belirtmek isterim. Tarih gibi tartışmalı bir bilimde birinci kaynaklar ve modern tarih tezleri ile hep birlikte aydınlanmayı temenni ediyorum. İlk yazımda, son dönemde hararetli bir tartışma konusu olan "Şehzade Mustafa'nın idamı"nı ele almanın oldukça yararlı olacağını düşünüyorum. Malumunuz Muhteşem Yüzyıl dizisi ile birlikte bir bilgi kirliliğidir gidiyor. 1 553 Nahçıvan Seferi'nde serdar Türk-İslam devletlerinde şehzadeler, olarak görevlendirilen Veziriazam özellikle devletin devamlılığı Rüstem Paşa orduda huzursuzluğun açısından oldukça önemli unsurlardı. arttığını, hünkarın ihtiyarladığından Hepsi birer hükümdar adayı gibi bahseden müfsitlerin çoğaldığını ileri disiplinle ve sıkı bir terbiye ile yetişir, sürdü. Huzursuzluk çıkaranların zamanı abahattin geldiğinde iktidara Kudret Aksal’ın yazdığı vesözleri Seval Erözmen bu kadar da değildi. Sultan yerleşirlerdi. Ancak bolca şehzadenin Kip’in yönettiği; açık biçim öğelerle kurulmuş ve yer yer feragat edip tahtı Süleyman'ın tahttan bulunduğuabsürt ortamlarda şiddetli iktidar bölümlerle seyirciyi bir diyaloglar oğlu silsilesinde Mustafa'yasöze bırakması gerektiğini kavgalarının cereyan üçüncü etmesi adam kuvvetle karışmayan yapmayı hedefleyen oyun düşünenler vardı. Mustafa Han muhtemelzengin bir ve olaydı. Bu erkek durum işkolik bir ile alabildiğine romantik, diyenler bile aşkı mevcuttu. Kapıkulu devletin gücünü baltalayan ve sonunu arayan bir kadının deniz kenarındakiocaklarının bir kahvedevegörücü özellikle bunların içinde getiren enusulü önemli faktörlerdendi. Bu, konu yeniçerilerin tanışma “mücadelesini” alıyor. Birbirlerinin bir şehzadenin etrafında Osmanlı'da da Sultan II. buMehmed tamamen zıttı olan iki insanı uzlaştırmaya çalışan, toplanıp hünkarı devirmesi ilk defa (Fatih) dönemine kadarbirdevam etti.En farklılıklarını evlilik için meşru kılma çabası gösteren olmuyordu. Babası Yavuz Selim Han, somut örneği Ankara Savaşı'nda komik tipli garsonun adeta muhabbete yön verdiği oyun tahtından böyle dedesi II. Bayezid'i (1 402) son Timur'a yenilen Yıldırım olarak 1 Mart’ta 1 4.00 matinesi ve 20.30Bu, suaresi etmişti. Sultan Süleyman'ın kendi Bayezid'inolarak esir düşmesi ve akabinde sahnelenecek. Oyunun İzmir’deki son sunumu çocukluğundaki anısıydı. Nitekim yaşanan Konak Fetret Devri'dir Sahnesi’nde yapılacak. Yavuz Selim Han'la kardeşi (Hükümdarsız Dönem). Yıldırım şehzadeler Ahmet ve Korkut arasında Bayezid'in esareriyle beraber oğulları bir esaslı çatışma silsilesi daha Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa doğmuştu. Şartlar bugünün insanının Çelebi ve Mehmet Çelebi'nin taht yufka yürekliliği ile değerlendirilecek üzerinde hak iddia etmeleri ve gibi değildi. Şehzadelerin yanlıları her birbirleri ile sert bir savaş içine zaman olmuştur fakat ilk kez bir girmeleri devleti 11 sene sürecek şehzadenin yanında ulema, ümera ve Fetret Devri'ne sokmuş, hızla ilerleyen asker bir olmuştur. ve gelişen devleti durdurmuş, geriletmiştir.

KAH VE D E Ş E N Lİ K VAR


Şehzade Mustafa katledildiğinde 38 yaşındaydı. Öldüğünde onun iç dünyası nasıldı bilinmez ama mühim olan etraftaki söylentiler ve gruplaşmalardı. Lakin şehzadenin yanlıları kadar önemli güçte karşıtları da vardı. Sultan Süleyman'a göre büyük bir imparatorluk Doğu ve Batı'daki düşmanları malumken böyle bir iç karışıklıkla uğraşmamalı idi. Bir hanedan üyesinin kanı akıtılması caiz olmadığı için boğdurularak katledildi Şehzade Mustafa. Ordunun isyanını yatıştırmak ve gözdağı vermek için cenazesi otağının hemen önünde teşhir edildi. Kederli anne Haseki Mahidevran Sultan Bursa'ya gönderildi ve orada hüzünlü geçecek bir ömür yaşadı.

Şehzadenin ölümünden sonra partizanları durmadı. Mustafa Han'ımız öldürüldüyse oğlu gelsin dediler. Tereddüt edilmedi o da katledildi. , Şehzade Mustafa'nın idamı dünden bugüne tarih sohbetlerinde yerini hep almıştır. Ancak Muhteşem Yüzyıl'ın halka etkisi göz ardı edilemez. Halkımızın olaya 467 sene sonra duyarlı olması mı trajikomiktir, tarihi, dizilerden öğrenmesi mi, yoksa okuma tembeli olup gitgide araştırmaktan uzaklaşması mı? KAYNAKÇA; Kitap: Yavuz Sultan Selim Yazar: Feridun Emecen Kitap: Tarihin Gölgesinde Yazar: Taha Akyol - İlber Ortaylı Kitap: Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı Yazar: Halil İnalcık


SARIL SADECE Sarıl sadeceP Öyle bir sarıl ki inanarak tüm kalbinle, aynı adımı atışlarımız gibi kalp atışlarımızı hissedelim göğüs kafesimizde. Nedene de gerek yok öyle bir sarıl ki nefessiz kalayım sensiz kalmaktan daha kötü değildir benceP Gözlerime bak sonraP Gözlerini doldurma öyle de ve gülümseP Ben senin gözlerinle güldüğüne inanıyorum. Sussan da olur yani, ben seni gözlerinden okuyorum bir kitap gibi her seferinde. Ama bitmeyen bir kitap, bitmeyen bir roman gibi belkideP Elimi tut sonraP Elimi tut ki ben de inanayım dünyada huzurun varolduğunaP

Ali İhsan Kozalı http://malabsorbsiyon.tumblr.com/ http://yazarbirii.blogspot.com.tr/

AŞKA GELDİM

Bir yazı biterken arkasından yeni bir yazı başlıyor seni anlatan. Bazen bir şiir oluyor bu her mısrası seni barındıran. Adından, gülüşünden, gözlerinden, kokundan, saçlarının her bir telinden bahseden bir şiir kağıtlara yazılanP Ressam değilim ben resmedemem seni ama kelimelerle anlatabilirim yüzündeki o eşsiz gülüşü, gözleriniP En güzel ben yazarım seni, en güzel ben anlatırım yüzünde barındırdığın detayların hepsiniP Suretin silinmez gözlerimin önünden ve ne zaman seni yazmaya başlasam benim gibi aşk’a geliyor kağıt ile kalemP Aşk’a geldim diyebilmek için de kalkıp yanına gelmem gerekiyor hemenP


GEL

Dilan Özdemir - buluttakigok.tumblr.com Bacalarda dumanlar sensiz de tüter. Sen gel. Ağaçlar sensiz de salarlar köklerini. Sensiz de yaşayabilir ayyaşlar. Sen gel.

O zaman okurum tüm güzel şiirleri. İşte o zaman izin veririm denizlere, sarılsınlar martılara diye. Sen gel. Sen yeter ki gel.

Alkışlar sen olmadan da kopar. Yabancıları sen olmadan da asarlar meydanlarda ince halatlarla. Sen gel. Sen yeter ki gel.

Önce en güneş alan yere oturturum seni. Saçların alnına düşer yavaş. Eller miyim saçlarını? Korkarım. Çekinirim. Olsun. Sen gel.

Üç tane nar var masamda, gel. İstersen şarap da aldırırım bakkalın oğluna. Çay mı istersin? Hemen demlerim. Bir kâğıt, bir de kalemimi hazır ettim. Gel.

Hemen doyurmam karnını. Konuşuruz belki biraz. Olmaz mı? İlla susarsan senP Peki, tamam. Susarız. Yan yana olalım. Sen gel.

Eski plaklar seni bekler. Sen gel. Sandalyelerin kırık ayaklarını tamir ettirdim. Evi de temizlettim bir hanıma. Sen gel diye.

Narları kaşıkla yemeyi seversin bilirim. Üzerime önlük giymem. Bak derim, senin için gömleğimi kirlettim. Olsun. Ne çıkar. Gel.

İnsanlar sokaklarda seni düşünmeden yürürler. Ben her köşe başında seni görmenin umuduylaP Ben her ince belli bardakta senin gölgene hasretP Ellerim ellerini yokluyor yosun tutmuş rüyalarda. Yaşlanıyorum bak. Duaya açılan nasırlı ellerde senin kokunu arar Muhtacım. gözlerim. Gel. Neden geldin diye sormam. Yağmurlar her yerde aynı kokar. Sen gel, benim penceremden daha güzel kokuyor, Neden gittiğini de. Neden gittiğini bile. bak. Bu kadarını bilmeye hakkım yok mu yine de? Yok. Çingeneler sensiz de aşık olurlar. Peki. Sensiz de büyür körpe kadınlar. Ben nasırlaşmış dertlerimle, Sen gel. Ben mahzun göklerimle, Sen yeter ki aç aralık kapımı. Ben nasıl büyürüm? Isıt evimin Aralık havasını. Ben hangi şehrin karlı havasına sığınırım? Hangi çocuğun gözlerine bakarım, sen gelmeden? Bekliyorum. Sen gel. Yeter ki gel. Bir kâğıt ve bir de kalemimi hazır ettim. Gel.


GELMEM Sevemezsin! Kendini hiç tanımıyorsun. Senden her şey olur da, Sen sevemezsin! O olamazsın ki sen Kimsenin umuduna cam kenarı yoldaşlığı yapamazsın. Uzun yola çıkılmaz senle, Kalabalığa karışılmaz. Umutları azat et gitsinler Varamayacaklar huzura. Hadi git sen. Hava o kadar da soğumamışken çık artık yola. Ceketimi al başımın yastığı omuzlarına, Al ve git sakinliğimi. Serseriliğim kalsın sırtımda. Sokak kenarı masamda yakarım sigaramı, yakarım parmak uçlarımı ısınırım ben. Hem arda kalanımı da veririm peşin sıra Kollar seni,kollarım. Hadi git artık sen. Utanma ama umma da; bir sonra ki yağmurda koşacağımı sana sırılsıklam. gelmem. Sen sevemezsinP

DOĞUKAN

bizimdogukanya.tumblr.com


KAYBOLDUM Yürek dolusu kustum. Gelecek kaygısıyla savruldum durdum daha bu genc yaşımda. Bir taş olmak istedim yeryüzünde nokta bile olamadan kurudum, kül oldum. Korkumdan ışığa bakamadım kör oldum. Duvarlarda yargıladım benliğimi ben, o oldum. Benlik tatmak istedim bir defa bulamadım lal oldum. Tutup asılmak istedim hayata herhangi bir tarafından kırıldım kayboldum Her yerde konuştum durdum. Çünkü varolmak istedim Yutkundum hep yutkundum İçime çektim aşkı Sığmadı damarlarıma Boğuldum da boğuldum Kovaladıgım hayallerin peşinde, takıldım Düştüm, sürüklendim durdum Olmadı Başa döndüm Yürek dolusu kustum. Gelecek kaygısıyla savruldum durdum Bir taş olmak istedim yeryüzünde Nokta bile olamadan kurudum kül oldum

27-01 -201 4

Oğuz Kul


SON

Le purewhitesor

Geldim yine bu harabeye yalnız başıma. Belki bu yıkıldı yıklacak dört duvarın tek dostu olmak hoşuma gidiyordur. Belki bu yeni sokağın utancı olarak nitelendirilen bu yıkık dökük yer benim hiç sahip olamadığım sıcak yuvamdır tüm soğuğuna ve lanetine rağmen. Belki bu enkaz hali biraz da bana benziyordur Kendimi fazlalık gibi hissetmediğim tek yerdir. Bugün günlerden ne, ayın kaçı? Zaman kavramım çok yerinde değil. Tek bildiğim gece ve saatin geç olduğu. Çok geç olduğu. Tanrım, şu dünyadaki son günümün tarihini bile bimiyorum. Cebimdeki son parayla en ucuzundan bir bira aldım, Cafer ağabeye de veda ettim, dostluğumuz için ve şu ana kadarki bütün yardımları, hayatımı toparlama çabaları ve bana olan inancı için teşekkür ettim. Ne yaptığımı çok anlayamadı haliyle, biraz da ürktü. Benden ne olduğunu anlatmamı isterken neredeyse kafayı oynatıyordu. Bense tek dostuma tek bir açıklama bile yapmadan dehşet dolu gözlerine bakıp elimden geldiğince sıcak ve umutlu bir biçimde gülümsemeye çalıştım. UmutP Kötülüklerin en kötüsü. O an ikimize de acıdım ve bir an için gözyaşlarımı tutamayıp küçük bir kız gibi ağlamaya başlayacağımı sandım. Cafer ağabey benim bu tip hareketlerime alışkındı, onun gözünde ne zaman büyüdüm ki? Ben onun gözünde her zaman eski dükkanın bahçesinde elinde bir avuç dolusu pamuk şekerle bağırarak, söylemek istediği şarkıların sözlerini bilmediği halde uydurarak söyleyen o küçük kızdım. Hep o kadar saf ve günahsızdım. O an bu düşüncelerin hepsi aklımı kurcalarken, neyse ki gözyaşlarımı yerinde tutabildim. Sonra ise bu eziyeti daha fazla çekemeyeceğime karar verip ani bir hareketle dükkandan çıktım. Arkamdan çarpan dükkan kapısının sesi hala kulaklarımda. Şimdi ise bu yıkık dökük yerin içinde, eski kırık bir ampulün duyuyla oynarken bir yandan da yakınlardaki sokak lambasının altından gelen konuşmaları dinliyorum. Çok bir şey anladığımdan değil. Sadece sesleri dinliyorum. Anlamadığım bir dil konuşuyorlar, ve bu soğukta ilk defa bu yüzden tüylerim ürperiyor. Dudaklarımın morardığını hissediyorum. “Zamanı geldi”, diyorum kendi kendime ve yıkıldı yıkılacak merdivenlerden gelen ayak seslerini duyuyorum. Biliyorum Seni hiç bırakmayacağımı söyledim Ama şimdi gitmek zorundayım Zorundayım diyorum sana! Çok üzülme olur mu Kimse böyle olsun istemedi. Ben de istemedim Sen de istemedin O da istemedi. Beni bulurlar birazdan Hadi görüşürüz.


ethe rrow.tumblr.com

Soğuktu

Anlamıyorsun İçim acıyor hiç bilmediğin kadar Anlamadığın kadar Bu şehrin sokakları dar geliyor bana Bu yağmurlar az geliyor bana Yuvam zindanım oluyor Rüyalarımsa kabuslarım. Meçhul bir illet kol geziyor içimde Sonra Gözyaşına dönüyor Usulca. Gözyaşım yanağımı deliyor Kaydığı anda Çirkinleşiyorum Anlamıyorsun.

Bir geceliğine sonsuzluğu hediye etmişti Tanrı bu sokağa Yağmurla Karanlıkla Bazen annesini özlerdi. Bazen değil, hep özlerdi.. Boynundaki uçuk kolonya kokusunu, saçlarındaki akları, küçücük ellerini, ıslak yeşil gözlerini, kucağına yattığında annesinin kendi saçlarını özlercesine saçlarını okşamasını özlerdi. Böyle zamanlarda tek yapabildiği, bütün yayları kopmuş gıcırdayan yatağına yatıp ellerini saçlarının arasında dolaştırırken, sessizce ağlayarak uyuyakalmak olurdu. Bunu hiçbir zaman annesi gibi yapamazdı. Belki elleri fazla büyüktü, ya da fazla soğuk. Ölüyorum Ölüyorum diyorum size Bu iki küçük cümle öyle yüksek yankılandı ki beyninde, başı zonkluyordu. İkincisini hiçbir zaman sesli söyleyemedi. Zaten konuşacak kimsesi yoktu Kendi dışında Hissedeceği kimse yoktu Kendi dışında Onun gözyaşları kendi yanaklarından başka yeri ıslatamazdı Onun çığlıklarını sadece kendi kulakları duyardı Kimse gelmezdi O da kimseyi çağırmadı Sadece çığlık çığlığa Kendine sarılmaya çalıştı.


BAHARAT Soğuk bir kış gecesi içtiğim su geceden daha soğuk sanki pencerenin kenarında oturmuş yağmurun kara dönüşünü seyrediyorum ama seyrettiğimden fazlasını görüyorum acı çeken insanların gülümsemesi ve belki özgürlüğüne kavuşmuş ruhların çığlığı Schatter amcam geliyor mutfaktan elinde bir kavanoz kahve ile evlat bu son kavanoz kahvemiz Cümlesini bitirmeden ben bitiyorum çünkü şu anda işaret ettiğim kavanozdaki kahve bir kavanozdan fazla kahveyi temsil ediyor adeta gençliğimin kahvesi ve o keskin kokusu yok oluyor . Neden diye soruyorum yağmurun kara dönüşünü seyrederken iyi işler yapan veya yapmaya çalışan insanların başına kötü şeyler geliyor ? Aklım ermiyor fazlasına . Kapı çalıyor fakat bir tepki uyandırmıyor zil sesi yani beynim kapının çaldığını algılıyor fakat kalkıp kapıyı açmam gerektiğini söylemiyor . Kanepeye uzanıyorum yeni yıkanmış çamaşır gibi kurumayı bekliyorum fakat güzel koktuğum söylenemez ama temiz olduğumu biliyorum ilk çıktığım kız Deniole geliyor aklıma siması adeta karşımdaki berjerde oturuyor vucudu yok sadece kafası ile görebiliyorum onu bana bakıyor ve gülümsüyor beynim 1 6. doğumunu yapmış bir kadının 1 7. doğum çığlığını atmamı söylüyor dudaklarım kilitili dans ediyor dilim dişlerimin arasında fakat bağıramıyorum belki o kadın 1 8. doğumu göremeyecek yada alışmış arsızlaşmış sinirleri artık belki benim duygularım bunlar çalan zil çığlık atan kadın bir kavanoz kahve kadarım belkide .. İçimde 1 0 yıldır uğranmamış bir yazlık kasveti ardından peşinden atlı kovalarmışcasına çalan kapı bir doz mutluluk son bir tebessüm doğmamış çocuklarımın vekaleti var üzerimde yağmura dönüşen karın soğukluğu ölüm böyle olmamalı alçakca haince oysa başına bir şey gelmemeli iyi işler yapmaya çalışanların son nefesimde aklıma gelen o kahve kokusu gazete hışırtısı kalbinden vurduğum halde ölmeyen o hırsız ne çalacaktı zavallı benden sanki bana isabet etmiş o mermi katili mi oldum kendimin bu kadar karışık olmamalı kurgu son bir nefese sığdırdığım cümleler ne kadar gerçekçi Deniole artık yok ve kapı hala çalıyor kapı çalmaya devam ederken ortalığı toplamam gerekli düzeltmem gereken bir karakter var üzdüğüm her insanın kapısına bırakmam gereken bir çicek belki o kahve bitmeden bütün bunları yapabilirim kapı çalmaya devam ediyor hala vaktimiz var kapıyı açtığımız bizi böyle görmemeliler yanlışlarımızı düzeltmemiz için verdikleri zamanı değerlendiremedi dememeliler içimizde ki insanlık olgusunu dışa yansıtmanın vakti geldi bırakın o kahveyi kimse içmesin P

Yuşa Sorguç


Bir Çocuğun Rüyası

Mavi Kül

Düşünsene, Mevsimlerden, sonbaharP baştan başa maviP Aylardan, nar vurup; tane savurmaP Memleket, Göğün, avlusunda; Tenimde, yağmur; koşturup; oyun oynuyorP Burnumda, geceden kalma hüznün Çocuklar, Bi’anne, kokusuP Sesi, geceye karışmış;çocuğunun, Sabahın seherinde, Avuçlarına, kül basıyorP Avuçlarımda dua, yerden yıldız Çocuk, topluyorumP sızı; diyor, İçimde, binlerce çocuk çığlık atarken; Mevsimlerden, O an, içindeki sızıyı, Birinin, ellerinden tutuyorumP İçim gibi biliyorumP Ben, her gece; Sızlayan, avuçlarından öpüyorum; Dualarıma, seni; Dudaklarıma, sızını bulaştırıyorumP

denizinsuyu


Koş !

Yürüyeceğim daha sonra koşacak ve düşeceğim Ayağa kalkıp tekrar koşacağım Düştüğümde canımın acısını tatmış olmama rağmen tekrar koşmak delilik olabilir Evet bu yaklaşık 1 .5 2 yaş grubu insan yavrularının ilk mücadelesi ve kendini kanıtlaması olayı Tekrar düşeceğim bu sefer sert oldu biraz ağlayacağım ve yanıma biri gelecek abuk sabuk taklitler yapıp beni güldürecek sonra ne mi olacak kalkıp koşmaya çalışacağım Evet bu da insan yavrusunun azmi ve motivasyonu P Bu sefer düşüş yok çok rahat bir şekilde bir atlet gibi koşuyorum hiç bir engel yok haha gülücükler arasında salyada saçıyorum (Aşırı Güven) aa o duvarı oraya kim koydu ! ayağımı çarpıyorum ve yumuşak iniş yapıyorum acı verici bir o kadar acı da bir çığlık atıyorum İşte hayatın acımasız olduğunu ilk burda oğreniyorum P Ooo seneler geçmiş .. Hala birşeylerin peşinde insan yavrusu saat 7 30 Servis bekliyorum kulağımda kulaklık falan gelen geçen kızlara bakıyorum aa bizim servis bu e bu durmadı gidiyor heey dur ! Durmadı ne yapacağım manyak gibi arkasından koşuyorum çok yorucu ama karşılık alamıyorum sonunda taksi durağını arayıp taksi çağırıyorum ve 1 5 dakika gecikmeli olarak sınava yetişiyorum sınav esnasında da durmuyorum kalem koşuyor sınav kağıdı üzerinde saatte 1 2 km hızla çözdüğüm fizik soruları her neyse koşan kalem yüzünden 6 soru yanlış çıktı Evet burda da hayatın bize verdiği limonu tanıyoruz P Bir şekilde lise üniversite biter .. Evet bu hayatımda gideceğim ilk iş goruşmesi oo çok yakışıklı olmuşum hadi hadi acele etmem lazım geç kalacağım diye evden çıkıyorum ahh kahretsin cw mi evde unuttum asansör 11 . katta ve koşuyorum yine bu sefer daha engelli bir koşuş bu merdivenleri 4 er 4 er çıkıyorum anahtar aa bu değildi buda değil bu da olmadı heh bu kapı açıldı cw yi alıp kapıyı kilitledikten sonra durağa kadar koşmak zorunda olduğumu hissedip koşuyorum karnımda acıkmış şurdan bir simit verirmisin abi ne kadar tamamdır eyvallah abi oo bizim otobuste geldi baya kalabalıkta neyse yapacak birşey yok biniyoruz baya uzattık herneyse gorusme olumlu geçiyor bir o kadarda yorucu İşte burda hayatın verdiği limonun salataya sıkılamayacak kadar kuru olduğunu goruyor mahlukatların en değerlisi Seneler takvim üzerinde koşuyor gençliğim kilometrelerce geride Ovv ilaç kuyruğuna bak 1 2 km bir kuyruk ayaklarım ağrıyor karnım aç üşüyorum sıra bana geldi ne saat 6 olmuş neyse yazdırayım şunları sağolasıne evladım hehehe inşallah eczane kapanmadan yetişirim P. Sen o ağır adımlarla nereye yetişiyorsun Kapanmış eczane evine gidiyorsun asansorun 11 . kattan inmesini bekliyorsun otobuste birinin sana yer vermesini ve ölümü bekliyorsun koşmayı ozlemişsin ama yollar koşamayacağın kadar engebeli doğru düzgün yürüyemiyorsun bile yola bakan pencerenin önüne çektiğin kanepede oturmuş koşan insanları izliyorsun yuzunde hoş bir tebessüm aslında olumu bekliyorsun İşte burda da insanın en değerlisi başladığı konumdan bile kötü bir vaziyette düşmüş kalkamıyor Koşmadığı takdirde yaşayamıyor Koşarsan yaşarsın yaşarsan koşmak zorundasın en büyük temennin sen durduğunda bir başkasının koşuşunu pencerenin önünde ki kanepeden izlemek P

Yuşa Sorguç


BURUN güzel kuşlar gibi burnun vardı,ancak gözlerimi kapadığımda hayal edebildiğim pencere camını buğulandıran sesin vardı, hiç işitmediğim ve öyle bir aralık yaşadım ki sayende, unutamayacağım. bir şarkı, bir kafe, bir arkadaş, gerisi yalnızlık. bir tutam saç, devamı devrim. bir sevgili, bir resim, bir bot, bir gülümseme, izin vermiyor unutma eylemime. hayal edemediğim adımların vardı ve bilemediğim fikirlerin, mesela söylememiştin henüz bu sıcak İzmir günlerinde ne iyi giderdi, ve o kadar zamansızdı ki her şey, öğrenememiştim bu kadar kapitalist bir âşık olduğunu. ben sadece güzel şarkıları, filmleri ve sohbetleri sevmiştim neyse şarkılar hala güzel, güzel filmler hala zevkli, sohbetlerin güzeli hala mevcut. bir tek, burnun yok.

DİLEK YARDIM


SEYYAH OLDUM GEZERİM ALEMİ "Seyyah olup şu âlemi gezerim / Bir dost bulamadım gün akşam oldu" Pir Sultan Abdal Yeni yerler keşfetmek, farklı kültürlerin içinde boğulmak, dillerinden hiç anlamadığın insanların arasına karışmak, kimliğini unutmak, benliğini bulmak istiyorsan kısacası “özgürlük” kelimesi senin için çok büyük bir öneme sahipse, sen de hazırsın o zaman “Seyyah” olmaya! Herşeyin öncesinde kendini tanımakla başlıyor bütün maceralar. Neleri sevdiğiniz, neleri sevmediğiniz, neleri görmekten mutlu, neleri görmekten mutsuz olacağınızı bilmek bu işin en önemli tarafı. Önce kendi içinize giden bir harita çıkarmalısınız ki, o harita bizzat sizin rotanızı çizebilsin. Yeryüzünde yerli ve yabancı ne kadar gezgin varsa, eğer yazmışlarsa bir kitap bir yerlerden bulup buluşturup okuyun. Dünyadaki pek çok yerin tarihini, kültürünü kitaplardan tanıyın. Sonra birden bir bakacaksınız ki o yerlerden biri sizi çağırmaya başlıyor. Havası, şehirleri, insanları, eğlenceleri ve hikayeleri bazen de yalnızlığı ve sıkıcılığı çekecek sizi o şehrin, işte o zaman bavulunuzu hazırlama vakti gelmiş demektir. O zaman “alıcan bavulunu gidicen” deme vaktidir.

ATARAKSİYA


Gezginlerin ayak izlerini takip ederken mutlaka sevdiğiniz ülkelerden, sevdiğiniz kültürlerden başlayın. Yurt dışına ilginiz yoksa, Türkiye'yi araştırın. Bir uçağa binip 3 günlüğüne İzmir gezisi, bir araba kiralayıp Muğla'nın sahil ilçelerinde gezmesi, Antalya'nın Efes Antik Kenti ya da Urfa'da Balıklı Göl'ü görme merakı, Antep'de gerçek bir kebab yeme arzusu bazen yurt dışının da önüne geçebilir. Ben bu işe yurt dışıyla başlayanlardanım. Yaptığım araştırmalar, soruşturmalar günlerimi, haftalarımı hatta aylarımı alıyordu. Arkadaşlarım işin maddi boyutundan dert yanıp beni yalnız bıraksalar da benim hiç de vazgeçmeye niyetim yoktu. İnternet başında araştırmalardan vazgeçip kendime bir Avrupa haritası aldım. Şehirler, kültürler, hikayeler beni çağırıyordu, her haritaya baktığımda. Bense hala gidecek bir yol arkadaşı derdindeydim fakat ne yazık ki bulamıyordum. Ülkelerden birini seçemiyordum. Hangisinde karar kılsam hemen bir yolunu bulup oradan ötekine oradan ötekine geçmenin hesaplarını yapıyordum fakat bir türlü net bir plan yapamıyordum. Yol arkadaşı bulamamakla kalmayıp bir de olumsuz tepkiler alınca biraz olsun soğuyor ama yerimde duramama arzumu asla yenemiyordum. Bir sabah uyandığımda, ortada hiç bir net plan olmamasına rağmen pasaportumu almaya karar verdim. Onu alıp bir kenara koyacak ve o günün gelmesini bekleyecektim. Kimilerine göre saçma gelebilir elbet ama bu apaçık evrene gönderdiğim bir mesajdı. Ben yurt dışına gitmek istiyordum ve pasaportumu da alarak bu konuda ne kadar kararlı olduğumu gösteriyordum. Pasaportu gayet kolay bir şekilde aldıktan sonra sıra onu kullanmaya gelmişti. İşte bunun için tam 6 ay bekledim. Doğru zamanı, doğru fırsatı bekledim. Her şeyi kendi başıma yapacağım için maddiyatta oldukça önemliydi. Yine bir sabah vakti uçak firmalarının sitesinde gezinirken “KAMPANYA” yazısına ilişti gözüm. Paris gidiş-dönüş – 200 Euro diyordu. Hiç de fena fiyat değildi aslında ama Türkiye'de yaşıyorsanuz Euro görünce 3'le çarpmalısınız. Fakat Türkiye'de yaşamanın en büyük dezavantajı sadece her fiyatı 3'le çarpmakla kalmıyordu. Sizi bekleyen en büyük engel vizeydi. “Açıkçasını söylemek gerekirse, ilk kez Schengen vizesi alıyorsanız ve direk Fransa diyorsanız demeyin siz onu. Yazık olur yep yeni pasaport red yemesin. Daha kolay vize veren ülkeleri tercih edin; İtalya, İspanya, Yunanistan...” Ve artık bu bilgilerle dolduğum bir vize süreci başlamıştı. Her kafadan gelen ilginç sesler; çıkmazcılar, 3 güne çıkarcılar derken Fransa'nın pek de mümkün olmadığına kanaat getirmemle bu zorlu süreçten biraz olsun sıyrıldım. Gözümü Roma'ya dikmiştim. Oradan, Paris'e ve Paris'ten de Brüksel'e, Brüksel'den de Amsterdam'a gitmeye kesin olarak niyetlenmiştim. Ve işte başlıyordum... Devam edecek


Martsayisi