Page 1

TÜRK TARİHİ VE KÜLTÜRÜNE GENEL BİR BAKIŞ Doç. Dr. Kemal Çelik A-TÜRK TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ:

Tarihte Türkler beyaz ırk ve geniş kafa yapısına sahip bir toplum olarak tanınmakta, bu tipin kalıntılarına ise; Orta Asya’da rastlanmaktadır. M.Ö. 2750’ye kadar dayanan bir tarihe sahip olan Türkler, günümüze gelinceye kadar Asya’nın diğer bölgelerine, Avrupa ve Afrika kıtalarına yayılmış olan büyük bir millet oldukları kabul edilir. Anayurtları olarak bilinen Orta Asya’dan yaptıkları sürekli göç hareketleri Türklerin aynı zamanda kalabalık bir topluluk olduğunu gösterir. Türkler, nüfus çokluğu ve faal bir topluluk


olmaları nedeniyle dünya tarihinde önemli rol oynamışlardır. Türk tarihini değerlendirirken; Türkleri zaman ve coğrafi bakımdan diğer toplulukların tarihinden ayıran noktaları göz önünde tutmak gerekir: a)Diğer bütün milletler bir arada toplu olarak yaşadıkları için, herhangi bir dönemdeki durumlarını tespit ve incelemek mümkündür. Buna karşılık; Türk toplulukları dağınık yaşadıkları ve farklı gelişme yolları takip ettiklerinden, Türk tarihini belirli bir zaman diliminde bir bütün halinde değerlendirmek mümkün olmamaktadır. b)Tarihleri boyunca sınırları belli bir coğrafi alanda yaşayan diğer milletlerin yayılmaları da değişmeyen vatan toprakları çevresinde meydana gelirken, bir takım Türk toplulukları


yüzlerce yıl yeni yurtlar, yeni iklimler aramış, tarihlerini gittikleri değişik bölgelerde yapmışlardır.

Bu nedenle geçmiş herhangi bir dönemde ayrı yerlerde çeşitli Türk topluluk, idare ve devletleri görülmekte, fakat, tek bir topluluğun belirli bir yerdeki tarihi olmayan, Türk adı, bir hükümdar hanedanı veya belli bir ad taşıyan kimsenin idaresinde olmakla birlikte dili, dini, töresi ve gelenekleri ile aynı olan “milli kültürün” taşıyıcısı Türk topluluklarının farklı bölgelerde ortaya koyduğu tarihlerin bütünü anlaşılmalıdır. Bu coğrafi ve siyasi bölünmenin bir sonucu olarak Türklerin bir kısmı “Bozkırlı tip’i” olarak yaşarken; bir kısmı yerleşik hayata bağlanmış,


biri bölgesinde siyasi nüfuzunu kaybederken, aynı zamanda kuruldukları bölgelerde iktidarın zirvesine ulaşan Türk toplulukları görülmüştür. Türk tarihi, eski, yeni bir çok milletlerin tarihi ile bir arada, hatta iç içe gelişmiştir. Türk tarihinin ilmi olarak araştırılmasını, incelenmesini en çok güçleştiren bu durum, bir bakıma, Türk milletinin dünya tarihinde derin iz bırakan kudret ve faaliyetinin bir belgesi olarak kabul edilebilir. B-TÜRK ADI:

Türklerin en eski milletlerden biri olması, araştırmacıları, en eski kaynaklardan başlayarak, ‘Türk’ adını aramaya sevk etmiştir. Başlangıçta, ‘Türk’ adı, Türkçe konuşan kavimlerden birinin adı


idi. ‘Güçlü’ anlamı taşıyan ve önceleri ‘Türük’ şeklinde telaffuz edilen bu ad, sonraları Türkçe konuşan toplulukların adı olmuştur. Orhun Kitabeleri, bu adın GökTürkler döneminde (M.S. 6.-8. y.y.) tek heceli duruma geldiğini göstermektedir. Gök Türk kitabelerinde bu ad ‘Türk’ olarak da geçmekle birlikte, daha çok ‘Türük’, ‘Törük’, ‘Török’ olarak da geçmektedir. Türk adının, ‘r’ harfi olmayan Çincede ‘T’u-küe’ şeklinde geçtiği görülmektedir. -

KÜLTÜR VE MEDENİYET FARKI:

Kültür terimi çeşitli şekillerde tanımlanmaktadır. Lâtince’de ‘toprağı işlemek’ anlamı taşıyan bu kelime, daha sonra Batı dillerinde ‘yüksek genel bilgi’ anlamı ile Türkçe’ye de girmiştir. Bu terim,


biraz daha özelleştirilerek; ilkel kültür, ileri kültür, beşerî kültür, teknik kültür, yerleşik kültür, aşiret kültürü ve benzeri gibi. Buna karşılık; ‘Kültür’ün anlamı gerektiği kadar açıklanmamıştır. Sosyolog ve psikologlar ile kültür tarihçileri ‘kültür’ teriminin ifade ettiği anlamı farklı şekillerde tanımlamışlardır. E. B. Taylor: Bilgiyi, imanı, san’atı, ahlakı, hukuku, örf-adeti ve insanın bir cemiyetin üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün maharet ve alışkanlıkları ifade eden bir terim. C. Wiesler. Bir topluluğun yaşama tarzı. E. Sapir: Atalardan gelen maddi ve manevi değerler toplamı.


A. Young: İnsanın, tabiatı ve kendini idare etme yolu ile ortaya koyduğu eser. R. Thurnwald: Bir toplulukta örf ve adetlerden, davranış tarzlarından, teşkilat ve tesislerden kurulu ahenkli bütün. A. K. Kohen: Genel olarak inançlar, değer yargıları, örf ve adetler, zevkler, kısaca insan tarafından yapılmış ve yaratılmış her şey. F. A. Wolf: Bir millet fertlerinin katıldığı manevi hayat. A.Vierkandt şöyle demekte: Bir yabancı, bir kabilenin sınırlarını adet ve yaşayış şekillerinin değişmesi ile kavrar. Giyinmenin ve süslenmenin başka bir tarzı, ev eşyalarının farklılığı, başka silahlar, farklı tür şarkılar ve danslar gibi.


Öte yandan, aynı kabile kültüründe bunlar farklılık göstermez. Bu tanımlarda dikkati çeken bir ortak yön; kültürün daha çok her toplulukta kendine has yaşayış ve davranış tarzı olduğudur. Ziya Gökalp, kültürü bu anlamı ile: Kültür (hars), bir milletin dini, ahlaki, hukuki, entelektüel (akla dayalı), güzel (estetik), lisani, ekonomik, fenni (teknik) hayatının uyumlu bir toplamı olarak tanımlamıştır. Demek ki kültür; belirli bir topluluğun sosyal davranış ve teknik kuruluşları toplamından meydana gelmektedir. MEDENİYET ise; başka bir anlam taşır. Medeniyet; milletler arası ortak değerler seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama


vasıtaları toplamıdır. Bu ortak değerlerin kaynağı kültür’lerdir. Batı medeniyeti denildiği zaman; din bakımından Hrıstiyan toplulukların manevi – sosyal değerleri değerleri ile, pozitif ilme dayalı teknik anlaşılır. Buna karşılık; Batı medeniyetine bağlı milletlerden her biri de ayrı bir kültür topluluğudur. Pozitif ilim konusunda benzer anlayış taşıma, teknik ortaya koyma ve kullanmada biribirine yakın yollar takip etmelerine rağmen, bu milletler başka başka diller konuşurlar. Adetleri, gelenekleri, ahlak telakkileri, edebiyat ve masalları, destanları, güzel san’atları, folklor ve hatta giyinişleri farklıdır. Hepsi Hrıstiyan inancı taşımakla birlikte; din konusundaki tutumları da


farklıdır. İşte, farklı inanışlar, eğilim, düşünce, kullanım ve davranış tarzları her milletin kültür unsurlarını oluşturur. O halde, her topluluk bir kültür sahibidir veya her kültür ayrı bir topluluğu temsil etmektedir. Türk milleti de dili, töresi, dini, hukuku, düşüncesi ve olaylar karşısındaki davranışları ile yüz yıllardır beri yaşamakta olduğuna göre; bir milli Türk kültürü var demektir. Konuyu toparlarsak: 1-Kültür, karakter bakımından ‘özel’, medeniyet ‘genel’dir. 2-Medeniyet, ‘kültür’lerden doğar. 3-Bir kültürün varlığı bir milletin mevcudiyetini veya bir topluluğun varlığı bir kültürün mevcudiyetini gösterir.


Kültürün doğuşunda coğrafi durum, ve insan unsuru başlıca rolü oynadığından ve topluluklar ancak yaşadıkları bölge şartlarının etkisiyle kendi kültürlerini oluşturacağından, çeşitli kültürler arasında ilerilik, yükseklik gibi ayrımlarla, bazılarını üstün, bazılarını ilkel saymak ilmi anlayışa uygun değildir. Bu tarihi – sosyal gerçeği göz ardı eden Avrupalı ilim ve fikir adamları, yanlış sınıflandırma yapmış, kendi kültürlerini yüksek ve üstün, diğerlerini geri, ilkel saymış, kültür ile medeniyeti aynı kabul etmek hatasına düşmüşlerdir. Bunlara göre; gerçek kültür Batı medeniyetinden ibarettir. Esası da ‘köylü kültürü’, yani tarıma dayalı ‘yerleşik’ hayattır.


Bunun için, ‘Medeniyetin Menşei Hakkında’ bir takım nazariyeler ileri sürmüşlerdir: a)Evolution (gelişme, tekâmül) nazariyesi: Bu teori, medeniyetin vahşet devirlerinden zamanımıza kadar devamlı ilerleme kaydeden insan kültürünün ürünü olduğu, ilerlemenin basitten karmaşığa doğru, birbiri ile tutarlı aşamaları geçirerek meydana geldiği iddiasıdır. b)Diffusion (yayılma, intişar) nazariyesi: Bu teori, insanlar arasındaki sosyal ilişki temeline dayanır. En ilkel kavimlerin bile birbirleri ile temas halinde olduklarına şüphe yoktur. Böylece medeniyet yayılma imkanı bulmuştur. Diffusioncu’lar da,


esasta kültürde gelişmeyi kabul etmekte ve gelişmenin nedenini toplulukların karşılıklı etkilerine bağlamaktadırlar. Bir kültürden diğerine yayılan kültür unsurlarının kaynaklarını belirlemek üzere tarihe başvurulduğu için, bu nazariyeye ‘Tarihçi Ekol’ adı da verilir. Diffusioncu’lara göre; insan her yerde, başkalarında gördüğünü kolayca alabilmekte, keşif ve icat gayretleri ikinci planda kalmaktadır. Tarihçi Ekol görüşü kendi arasında: 1)İngiliz Diffusioncu’ları. 2)Viyana Diffusioncu’ları olarak ayrılmıştır. c)Yüksek kültür nazariyesi: Bu teoride; toplulukların kültür ve tarih ortaklığı esas alınmakta ve aralarında siyasi bağlantı ile dil


birliği bulunan yerleşik kütlelerin, aynı zamanda ‘medeniyet’ kavramı ifade eden ‘yüksek kültür’ler ortaya koydukları ileri sürülmektedir. Bu teorinin temsilcisi N. Y. Danilevsky; bu medeniyetin, parçaları birbirine ve bütüne, bütünün de parçalarına bağlı bir ‘organizm’ oluşturduğunu, bu nedenle eski Grek medeniyetinin estetik, Hind medeniyetinin dini, Batı medeniyetinin mekanik – teknik özellik taşıdığının belirlenebildiğini ileri sürmüştür. O. Spengler ise, ‘yüksek kültür’ tipi medeniyetleri birbirinden açıklıkla ayırt eden bir takım ‘ana sembol’ler belirlemeye çalışmıştır. Ünlü tarih felsefecisi A. J. Toynbee de benzeri düşünce sahibidir. Avrupa’da Batı medeniyetinden başka bir


medeniyet tanımayan yaygın görüşe, haklı olarak karşı çıkan ve medeniyeti ‘Mısırlılaştıranları’ eleştiren Toynbee, bazı kuruluş ve tekniklerin cemiyetten cemiyete intikalini tabii saymakla birlikte, çeşitli toplulukların, zaman içinde yokluğunu duydukları bazı ihtiyaç madde ve aletlerini kendi kendi fikirlerine göre keşfederek, aynı maksada yönelik buluşlar ortaya koyabildiklerini, dolayısıyla tek bir merkeze bağlı kalmaksızın benzer kültür değerlerinin meydana çıktığını belirtmiştir.d)’Ana kültür kalıbı’ nazariyesi: Buna ‘kültür proto tipleri’ teorisi adı da verilir. Çünkü, tarihin her döneminde herhangi bir topluluk veya millet belirli bir kültür ilk tipinin veya ‘ana kültür kalıbı’nın taşıyıcısı


olabilir. Ancak, kültür prototipi, taşıyıcısı ile mahiyet aynılığı içinde olmayıp, ondan başka bir varlık halinde mevcudiyetini korur. Belirli bir ana kültür kalıbının tarih boyunca çeşitli sosyal gruplarla birleşmiş olması da bunu gösterir. Eski Yunan ve Roma cemiyetleri nihayete ermiş, fakat onların kültür sistemi birçok unsurları ile ‘kültür değerleri’ olarak yaşamaya devam etmiştir. Felsefe, resim, heykel, müzik gibi. Demek ki, ana kültür kalıbının veya kültür prototipinin değerleri, daha sonra, başka toplulukların iç ahenkleri ile uyum gösterip gelişebilmekte ve farklı kültür sistemlerine etki ederek ‘sosyal ve manevi gerçeklere oturma’ esnekliği ölçüsünde yeni unsurları ile tutarlılık kazanmakta


ve yaşamaktadırlar. Bu şekilde, belirli medeniyetleri, belirli soysak gruplara bağlamayan kültür bütünlerinin, kültür bütünlerinin topluluklardan bağımsız olduklarını ileri süren bu görüşe ‘Açık Medeniyet Teorisi’ de denir. Bu teorinin tespit ettiği esaslardan biri de; medeniyet adı verilen sosyal belirtinin tek bir bütün olmayıp’, birbirinden farklı çok sayıda kültür değerlerinin, ahenk içinde bir araya gelmesinden doğduğu düşüncesidir. MEDENİYETİN DOĞUŞ SEBEPLERİ

Herhangi bir medeniyetin, daha doğrusu medeniyeti meydana getiren kültür değerlerinin doğuşu üç faktöre bağlı olmaktadır: a)Coğrafî çevre. b)İnsan unsuru. c)Cemiyet (topluluk).


Coğrafî Çevre: Bir topluluğun hayatında ve kültürünün oluşumunda yaşadığı coğrafî şart ve imkânlarının; iklim, göller, deniz, akarsular, bitki örtüsü, tarım ve orman ürünleri, madenler gibi.. Asalak yaşam, çiftçilik ve çobanlık, yerleşme ve göç hareketleri, sanayi, sosyo-ekonomik faaliyetler, hukukî, dinî v.b. kültürel davranışların etkisi açıktır. Bu nedenle, sosyolojide çok sayıda bilim adamının meşgul olduğu bir ‘Coğrafya ekolü’ oluşmuştur. Ancak, coğrafya bir medeniyetin oluşmasına yeterli değildir. İnsan Unsuru: İnsanda, bedenî ve ruhî olmak üzere iki yapı vardır. Kültürü ortaya koymak yönünden bu yapılar ayrı ayrı ele alınmıştır. Eskiden insan geldiği ırka göre,


ırkçı bir anlayışla değerlendirilirdi. Bu gün bunun ilmî bir değer taşımadığı, kültür ve medeniyetin daha çok bir nesilden diğerine aktarılmasından ibaret bulunduğu anlaşılmıştır. Böylece, üstün ırk, geri ve yeteneksiz ırk tasnifinin yanlışlığı ortaya konmuştur. Yine de milletleri birbirinden ayıran bir soy varlığı da kabul edilmiştir. Bu bakımdan soydan gelen millî seciyeye de kuvvetli bir etki payı tanımak gerekir. Kültür açısından insan unsurunun başka bir yönü, ‘şahsî davranış’, yani ferdî psikolojidir. Motivation Nazariyesi: Maslow’un araştırmalarında, önem sırasına göre insanın ihtiyaçları şunlardır: 1.Fizyolojik: Yaşam için gerekli maddeler, ekmek, su gibi.


2.Güvenlik: Can güvenliği, barınak.. 3.Sevgi ihtiyacı: Arkadaş, dost, sevgili edinmek. 4.İtibar: Çevrede takdir görmek, şöhrete ulaşmak. 5.Kendini tatmin: Yaptığı şeylerden mutluluk duymak. Motivation nazariyesinden şu sonuçlar çıkarılabilir: 1.Hangi şartta ve nerede olursa olsun, bu ihtiyaçlarını karşılayabilen herhangi bir fert kültür yaratibilir. 2.İnsanları hiçbir şey düşünemeyecek hale getirmek için, fizyolojik ihtiyacını tatmin etmemek yeterlidir. 3.Bir terör baskısı altındaki insanlar, sevgi ihtiyacı gibi beşerî ve itibar ihtiyacı gibi sosyal tatminleri akla getiremeyecekleri için kolayca


‘her emre boyun eğen sürüler haline gelebilirler. 4.Her insanın kendi kültür çevresini aşamayacağı, ortaya konacak her kültürel gelişmenin millî kültür çizgisinde gerçekleşeceğini unutmamalıdır. Burada cemiyetin rolü kendini gösterir. Cemiyet: Kültür unsuru, bir topluluk içinde ortaklaşa değer özelliği taşıyan ürünler ve davranışlar olduğuna göre; fertlerin ortaya koyduğu kültür değerlerinin cemiyet tarafından kabul edilmesi gerekir. Bu nedenle, kültürlerin doğup gelişmesinde cemiyetin etkisi kesindir. Bu cemiyetin kontrol gücüdür. Kültür konusunda kendiliğinden ayırt edici bir organ gibi, yeni değerler karşısında hassaslaşıp, kendi yapısına,


seciyesine, genel anlayışa uygun düşenleri kabul, aykırı olanları reddetmektedir. HUN İMPARATORLUKLARI

Asya Hunları: Türk göçleri başlangıçta Doğu yönündeydi. Çin’de kurulan Chou devletinin (M.Ö. 1050-256) Türklerle ilgisi dikkati çekmiş, hükümdar sülalesinde Gök dini, güneş ve yıldızların kutsal sayılması, askeri savaş arabalarının varlığı ve devletin daha çok sayıda Türk’ün yaşadığı (Şen-si, Şan-si) Kan-su da kurulmuş olması, bazı bilginleri, bu hanedanın Türk olabileceği veya devlette hakim unsurun Türkler olabileceği düşüncesine sevk etmiştir. M.Ö. 4. y. yıldan itibaren Çin kaynaklarında, Türklerle birlikte Moğol, Tunguz soyundan bazı toplulukların başındaki ‘Kuzey


Barbarları Hanedanı’nı belirlemek üzere Hiung-nu diye anılan topluluğun hangi soydan geldiği hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Çin kaynaklarında Hiung-nu’lara ait olarak verilen örf, adet ve ekonomik faaliyetlerle ilgili iyi incelenmemiş bilgiler dikkate alınmış, son zamanlarda ilerleyen dil ve kültür araştırmalarına temel oluşturmuştur. Bunlara göre; Hiung-nu’lar Türktür. Bir kısmı da Moğol oldukları görüşünde iken, bazıları Türk-Moğol karışımı olduklarını ileri sürmüştür. Büyük Hiung-nu İmparatorluğu’nda Türkler yanında Moğol, Tunguz gibi yabancı kavimler varsa da, devleti kuran ve yöneten asıl unsurun Türk olduğu kabul edilmektedir. Çünkü; bu devletin egemen kültürü bozkır kültürü olup, Moğol ve Tunguzlar’ın orman kültürü değildir. Baba kültürü üzerine kurulu olup, idareci zümre ve


hanedanın dili Türkçe idi. Çin yıllıklarında siyasi ve kültürel ilişkiler nedeniyle geçen ‘Tanrı’, ‘kut’, ‘börü’, ‘il veya el’, ‘ordu’, ‘tuğ’ ve ‘kılıç’ gibi kelimelerin Türkçede eskiden beri kullanıldıkları görülmektedir. Devleti yönetenler, kendilerine ‘kavim’, ‘halk’ anlamında Hun (Khun, Kün) demekteydiler. ‘Hun’ adı, M. Ö. I. bin başlarında Kwan, Gun, M. Ö. 5. asırdan önce Kun, M. Ö. 4.-3. asırlarda Khun olarak telaffuz edilmekteydi. Ağırlık merkezini Orhun-Selenga ırmakları ile Türkler tarafından kutsal sayılan Ötüken çevresi-Ongın ırmağı üzerindeki Karakum ve Ordos bölgesi arasında yer aldığı anlaşılan Hun siyasi birliğinin kesin tarihi, M.Ö. 4. . yıldan itibaren takip edilebilmektedir. Hunlarla ilgili en eski yazılı belgenin M.Ö. 318’de yapılan bir anlaşma olduğu belirtilmektedir. O dönemde Chou iktidarının zayıflaması nedeniyle


ortaya çıkan 14 kadar büyük derebeyliğin birbirleri ile savaştıkları Çin topraklarında, feodal Ch ‘Ts’in giderek güç kazanmasından kaygı duyan komşu beş derebeylik, M.Ö. 318’de, Hun birliği ‘Hiung-nu’ ile işbirliği yapmışlardı. Daha sonra Hunlar, Çin topraklarında baskıyı arttırdılar. Uzun savunma savaşları sonunda, mahalli hanedanlar korunmak amacıyla meskün yerlerle askeri sahaları surlarla çevirmeye başladılar. M.Ö. 256 yılında iktidarı Chou’lardan devralan Ch’in devleti (Şen-si’de) hükümdarı Shih-huang-ti (M.Ö. 247-210) Kuzey’den gelen saldırılara karşı sınırlarını tamamen kapatarak düz bir hat halinde ünlü Çin Seddi’ni (9 m. Genişlik, 15 m. Yükseklik ve 1845 km.lik) yaptırdı. Çin’de uzun süre etkili hükümdarlar yetiştiren Han sülalesinin (ilk Han M.Ö. 206-M.S. 22, II. Han M.S. 24-


220) kurulması, Hun devletinin başına Mo-tun (Mao-tu, Mav-dun, Moduk, Mei-tei, Mo-te, Me-te)’un (M.Ö. 209174), üvey anasının isteğiyle babası T’u-man (Teoman) tarafından tahta çıkışı engellendiğinden, babasını öldürterek, Hun Hükümdarı ilan edilmesiyle gerçekleşmiştir. Mete, Hun dilinde ‘imparator’ anlamında ‘sonsuz genişlik, yücelik, ululuk’ ifade eden ve Asya Türk devletlerinde 6 yüzyıl kadar kullanılan ‘Tanhu’, ‘Taniu=Tanju’, ‘Jenuye’, ‘Şanu’ ve Çin’cede ‘Şan-yü’, ‘Şany’ ünvanını aldı. Devleti yeniden düzenledi. Kendisinden toprak talebinde bulunan Tung-hu’lara (Doğu’daki Moğol ve Tunguz kabileler birliği) açtığı savaşta onları bozguna uğrattı. Hakimiyetini Kuzey Peçili’ye kadar yaydı. Tanrı Dağları- Kan-su çevresindeki Yüeçi (Yüeh-ch)’leri


yendi. Daha sonra da Çin topraklarına yöneldi. Mo-tun, daha sonra Çin topraklarına yöneldi. Han sülâlesi kurucusu Kaoti’nin 320 bin kişilik ordusunu Turan taktiği (sahte ric’at ile) yendi. Kao-ti; bozkır bölgelerini Hun devletine terk, yiyecek, ipek ve yıllık vergi verme şartlarıyla kendisini ve ordusunu kurtarabildi. Doğu Asya tarihinde ilk uluslar arası sözleşme olduğu belirtilen (M.Ö. 201) bu anlaşma gereği, Mo-tun bir Çin prensesi ile evlendi. Çin ile dostluk gelişti. Mo-tun, Baykal gölü kıyılarından İrtiş yatağına kadarki bozkırlarla Kuzey Türkistan’ı ele geçirdi. Wu-sun’ları himayesine aldı. Böylece büyük Hun hükümdarı, o çağda Asya kıtasında yaşayan Türk soylu toplulukların tamamına yakınını kendi yönetiminde tek bayrak altında toplamış oldu.


Hun sınırları Doğu’da Kore, Kuzeyde Baykal Gölü, Ob, İrtiş, İşim Nehirleri, Batı’da Aral Gölü, Güney’de Çin’de Wei Irmağı, Tibet Yaylası, Karakurum dağları hattına kadar ulaştı. Hunlar’a tabi topluluklar arasında Moğollar, Tibetliler, Tunguzlar ve Çinliler bulunmaktaydı. Mo-tun’un M.Ö. 176’da Çin hükümdarına gönderdiği bir yazıdan anlaşıldığına göre, sadece İç Asya’da Hun Türk Devleti’ne bağlı 26 kavim ve şehir devletçiği vardı. Bunlar, Tanhu’nun ifadesi ile ‘yay geren’lerle tek bir aile haline gelmişlerdi. M.Ö. 174’de, Mo-tun öldüğü zaman, sivil ve askerî teşkilatı, iç ve dış siyaseti, dini, ordusu, savaş tekniği ve sanatı üstün özellikli bir cemiyet halinde sonraki bütün Türk devletlerine örnek oluşturan, tarihi bilinen ilk Türk siyasî teşekkülü : ‘Büyük Hun Devleti’ gücünün


doruğunda idi. Bu devlet, kısıtlı tarım sahasına karşılık; otlağı bol, besiciliğe elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at olmak üzere hayvan yetiştiriciliği idi. Sosyal yönden de, toprağa bağlı ‘köylü’ kültüründeki geniş arazi sahibi Çin ‘gentry’ tabakası ile köle sınıfından çok farklı idi. Malikâneler, toprak köleleri olmayan Hun bölgelerinde, halk kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler şeklinde disiplinli ve kendilerini savunmak üzere silâhlı kabileler (boy’lar) halinde yaşıyor, devlet bu kabile birliklerinin (bodun’lar) kendi aralarında sıkı işbirliği yapmalarından doğuyordu. Özellikle, ordunun Me-te tarafından tanziminden sonra, merkezden idare edilen bir ‘askerî teşkilat’ niteliği ile askerî karakter taşıyordu. Gerekli şartlar (bozkır


eğitimi almak, at ve silâh) hazır olduğu için fütuhata açıktı. Bu nedenle ‘köylü’ Çin devletinden farklıydı. Çin’de rejim ‘feodalite’ iken, Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati çekmekteydi.


ORTA ASYA’DA ESKİ TÜRK KÜLTÜRÜ:

Bilinen en eski Türk kavmi Çinlilerin Hiong-nu adını verdikleri Orta Asya Hun toplumudur. Hun kavmi M.Ö. III. y.y. ile M.S. II. y.yıllar arasında Çin seddinden Batı


Türkistan’a kadar uzanan topraklara egemen olmuştu. Hiungnu’ların kurduğu mükemmel askerî teşkilât, Osmanlı Devleti dahil, bütün Türk devletleri tarafından küçük değişikliklerle uygulanmıştır. Osmanlı Devleti çok sayıda gelenekle birlikte Hiung-nu’ların sağ kol ve sol kol sistemini mülkî yönetimde de kullanmıştı. Çinliler de Hiung-nu’lara karşı koyabilmek için ordularını Hiung-nu ordusu düzenine soktukları gibi, savaş arabalarını kaldırarak, Hiungnu’larda olduğu gibi süvari (atlı) sınıfı kurdukları ve askerî kıyafetlerini de onlara benzer şekle getirdikleri dikkati çekmektedir. İyi şekilde teşkilâtlanmış, düzenli, disiplinli bir orduya sahip olmak yanında, Hiung-nu’lar, kendilerine


has bir sanata da sahiptiler. Bu sanat, özellikle üslûplaştırılmış at, geyik ve kaplan gibi hayvan şekillerinin bronzdan yapıldığı levhalarda görülmektedir. Bu levhalar başlıca kılıç kayışlarının üzerinde düğme ve kopça olarak görülmekte veya bir mızrak ya da bayrağın sapını oluşturmakta idi. Bazı levhalarda ise; iki atın birbiri ile veya bir at ya da bir geyiğin kaplan, ayı ya da hayal edilen bir hayvanla mücadelesi yer almaktadır. Hiung-nu beylerine ait mezarlardan çıkarılan kumaş parçalarında da bu hayvan şekillerine rastlanmıştır. Kaynağı M.Ö. VI. y.yüzyıl öncesine kadar dayanan bu Hiung-nu sanatının, Çin sanatını da güçlü şekilde etkilediği anlaşılmaktadır.


Hiung-nu’ların yerini önce Siyenpiler daha sonra da Avarlar almıştır. Avarlar, Hiung-nu sanatını başlıca özellikleriyle devam ettirmekle kalmamış, bu sanatı göç ettikleri Avrupa’ya da önemli özellikleriyle birlikte taşımışlardır. Macaristan’da yapılan arkeolojik kazılarda Avarlara ait çok sayıda sanat eserleri ortaya çıkarılmış ve bu eserlerin Hiong-nu sanat eserlerindeki özellikleri taşıdıkları dikkati çekmiştir. Özengiyi Avrupalılara tanıtan kavmin de Avarlar olduğu tahmin edilmektedir.

Türk kültür tarihine genel bir bakış  
Türk kültür tarihine genel bir bakış  
Advertisement