Issuu on Google+

İcab-ı Hâl HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR

kasım 2012 | SAYI 8

Ücretsizdir, Parayla Satılmaz

Toplumcu Hukukçular Kulübü yayınıdır

Yok olmanın dayanılmaz hafifliği


3

Yök’ün Tarihsel Misyonu Üzerine…

4

İki Paralel Doğrunun Çakışması

6

Üniversiteleri Teslim Almak Kolay Mı?

8

Akp ve Yök

9

AKP’nin Depremle İmtihanı

12

Cumhuriyet’te Son Perde

14

29 Ekim Yürüyüşü Üzerinden Çift Başlılık Tartışması

16

Geçtiğimiz Ayın Kısa Bir Değerlendirmesi

18

Barikat Tartışmalarından Başkanlık Sistemine

19

Tutmayın Küçük Enişteyi Salıverin gitsin…

22

Yurtsever Bir Hukukçu : HALİT ÇELENK

24

Les Quatre Cents Coups

26

Bir Halk Ozanı : NEŞET ERTAŞ

27

Tiyatroya Adanan Ömür : EROL GÜNAYDIN

28

Savaşın Adası: Bir Ada Hikâyesi

29

Martı : Jonathan Livingston

31

Balık Gözlü Adam : Sait Faik Abasıyanık

İletişim: toplumcuhukukcularkulubu@gmail.com YEREL SÜRELİ YAYIN Sahibi: Onur Güneş

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Cankat Aydın

facebook.com/toplumcuhukukcularkulubu Adres: Aksaray Mah. Katip Muslihiddin Sok. No:9/9 Fatih İstanbul

Baskı: Yön Matbaa Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok K:1 No:366 Zeytinburnu İstanbul


YÖK’ÜN TARİHSEL MİSYONU ÜZERİNE… Tahterevalli iyice görüyorum artık düzeni. orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda, aşağıda da bir çok kişi. ve bağırıyor yukardakiler aşağıya: 'çıkın buraya gelin ki, hepimiz olalım yukarıda' ama iyice gözlediğinde görüyorsun, neyin saklı olduğunu yukardakilerle, aşağıdakiler arasında. bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta yol değil ama. bir tahta bu. ve şimdi görüyorsun açıkça; bu bir tahterevalli tahtası. bütün düzen bir tahterevalli aslında. iki ucu birbirine bağımlı yukardakiler durabiliyorlar orada, sırf ötekiler durduğundan aşağıda Bertolt Brecht yıldız şahin - nilay Ay İstanbul kültür üniversitesi Yükseköğretim Kurumu ilk kez 12 Mart 1971 muhtırası sonrasında 20 Haziran 1973 günü kabul edilen 1750 sayılı Üniversite Kanunu ile kurulmuştur. Yükseköğretime yön vermek ve eşgüdüm sağlamak amacıyla kurulan YÖK, üyelerinin Bakanlar Kurulu’nca atanması nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından üniversite özerkliğine aykırı bulunarak Aralık 1975’te iptal edilmiştir. 1 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin yarattığı toplumsal ve siyasal dönüşüm; üniversiteleri aydınlanma ve ilericilik açısından tuttuğu mevzi nedeniyle müdahale edilmesi gereken bir konuma taşımıştır. 6 Kasım 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2547 sayılı YÖK Kanunu 12 Eylül Darbesi’yle neoliberal değişim ve dönüşümün üniversite ayağını oluşturmuştur. 12 Eylül Darbesi’nden sonra 1982 Anayasası yapılmadan önce ilk yapılandırılan kurumlardan birisi olan ve 12 Eylül Darbesi’nin dayanağını oluşturan 24 Ocak Kararları’yla da tam bir uyum içerisinde olan YÖK ile üniversitelere müdahale etmek ve piyasa ideolojisiyle uyumlu bir toplum yaratmak amaçlanmıştır. 12 Eylül rejimi, ilkin Humboldian üniversite paradigmasının yerine, AngloSakson üniversite paradigmasını ikame ederek YÖK’teki ideolojik dönüşümün esas momentini oluşturmuş ve böylece piyasacılığa geçişin akademideki

yolunu açmıştır. Humboldian üniversite modelinden -bilimin temel alanlarında yapılan araştırmaların kamusal kaynaklardan fon aldığı, fikri ve sınaî mülkiyetin kamu bilgisi olarak tescillendiği ve eğitim müfredatlarının da özerk kamusal bir alanda şekillendirildiği bir üniversite modelinden- Anglo-Sakson üniversite paradigmasına -mikro ölçekli, post modern ideoloji salgılarıyla beslenen ve bireyi piyasalara hazırlayan bir üniversiteye- dönüşüm sağlamıştır.2 Piyasacılığın görünen bir diğer boyutu da kamu üniversitelerinin yanı sıra, alanın önce vakıf-özel üniversite furyasına açılmasıdır. Üniversitelerin daha fazla sermayeye açılması anlamında ilk adım 20 Ekim 1984 tarihinde bizzat devlet ve YÖK’ün desteğiyle kurulan ilk vakıf üniversitesi olan Bilkent Üniversitesi’nin açılmasıdır. 1990-2000 yılları arasında açılan vakıf üniversitesi sayısı ise 19’u bulmuştur. 2012 tarihi itibari ile de vakıf üniversitelerinin sayısı 65 olmuştur.3 Bu rakamlar sermayenin üniversitelerde artık daha rahat bir şekilde hareket edebilmesine yol açmıştır. Sermaye sisteminin varlığını devam ettirebilmesi için o ülkedeki eğitim sisteminin bilimden, aydınlanmacılıktan ve ilericilikten uzak olması gerekir. Gericileştirme politikalarıyla birlikte “itaat eden”, “ırkının ve dininin davacısı” olan bir gençlik yaratılmaya çalışılmaktadır. Keza dinin dogması olan yaratılış, bilimin çalışma alanı olan evrim kuramına alternatif kılınmaya çalışılmakta. Üniversitelerin bilimsel bilgi üreti-

minin temel dayanağı, piyasaların ihtiyaçlarının belirlenimine göre düzenlenmektedir. Sermaye tarafından ortaya konulan girişimler bilginin metalaşması, üniversitelerin şirketleştirilmesi üniversite emekçilerinin iş güvencelerinin ortadan kaldırılması ve üniversitenin toplumsal fayda yerine sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda hizmet üreten kurumlara dönüşmesi en can yakıcı sonuçlar olarak ortaya çıkmaktadır. Bologna Süreci de; yükseköğretimin piyasa koşullarına terk edilmesi ve sermayenin gereksinimleri doğrultusunda yapılandırılması hedefini taşımaktadır. Türkiye 2001 yılında YÖK’ün 25.09.2009 tarihli yönetmeliği ile Bologna Süreci’ne dahil olmuştur. YÖK’ün tarihsel misyonu piyasa ideolojisiyle uyumlu bir gençlik yetiştirmektir; fakat gençliğin bu gerici ve piyasacı kuşatmaya boyun eğmediğini TKP’li Öğrenciler, Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kollektifleri, Genç-Sen’in çağrısıyla 9 Kasım’da Ankara’da düzenlenen “AKP kaybedecek üniversiteler kazanacak!” etkinliğine katılan binlerce üniversiteli ve liseli kanıtlamıştır. KAYNAKÇA: (1) ÖNAL N.EVRİM( Ed.),2010,Bologna Süreci Sorgulanıyor, ,Yazılama Yayınevi (2) Perşembe, 15 Aralık 2011 09:18,Yeni Cumhuriyetin YÖK’ü ve Üniversitelerine Başlangıç...,Nurettin Abacıoğlu,Solportal) (3) bkz.http://www.yok.gov.tr/content/ view/532)

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 3


İKİ PARALEL DOĞRUNUN1 ÇAKIŞMASI

ahmet paket İstanbul Üniversitesi Ülkemizde Yükseköğretim Kurulu’nca yürütülen soruşturmalar ve bunların sonucunda verilen cezalar, tarihi boyunca bu kurulun ilerici öğrencilerin üzerinde yoğunlaştırdığı baskı ve denetim mekanizmasının en önemli unsurları oldular. Dolayısıyla YÖK’ün tarihsel olarak incelenmesi yararlı olacaktır. YÖK, Bir Darbe Kurumudur YÖK’ün kuruluş esasları, görev ve yetkileri 2547 no’lu Yükseköğretim Kanunu’nun 4 Kasım 1981’de kabul edilmesiyle belirlenmiş, iki gün sonra Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla da yürürlüğe girmiştir. Bu şekilde Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın başkanlığında sıkıyönetim, akademide de kendini kurumsallaştırmıştır. Zira kanunu Milli Güvenlik Konseyi hazırlayıp kabul etmiştir. Yani YÖK, bir darbe kurumudur; ilerici öğrencilere yeni düzeni dayatmayı, akademi alanında da bu düzeni oturtmayı, üniversiteleri siyasetsizleştirmeyi, öğrencileri tek tipleştirmeyi ve onları sürekli bir baskı ve denetim mekanizması altında tutmayı amaçlamıştır. Kuruluşuyla da zaten hemen, yaklaşık 200 akademisyen ve 70 binden fazla öğrenciyi disiplin soruşturmalarıyla üniversitelerden çıkarmıştır. YÖK, AKP’nin Bir Darbe Kurumudur! Dönemimizde birkaç bunak paşayı yargıla(ma)yarak darbeyle hesap-

laştığını öne süren AKP de bu kurulu neredeyse aynı amaçlar doğrultusunda kullanmaktadır. Öğrencileri sürekli bir baskı ve denetim mekanizması altında tutmak, üniversiteleri ilerici siyasetten arındırmak gibi genel amaçlarının yanı sıra kurduğu gerici yeni cumhuriyet düzenini de üniversitelere dayatmak gibi özel bir amacı var. Bu anlamda YÖK’ü etkili bir silah olarak görüyor; haklı da. Bu doğrultuda, her zaman yaptığı gibi bu kurumu da bir dönüşüme tabi tuttu. Baktığınızda YÖK Genel Kurulu’nun tüm üyelerinin son 4 yıl içinde C. Başkanı, Bakanlar Kurulu ve Üniversitelerarası Kurul2 tarafından atandığı göze çarpmakta. Ayrıca 1985 tarihli Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin yerine bu sezon yeni bir yönetmelik hazırladı. Ancak ‘siyaset yapma yasağı’ gibi bir ibarenin yazmamasıyla övünülen yönetmelik, siyasetin bütün araçlarını birer birer yasaklıyor. Şimdi de 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun yerine yeni bir kanun hazırlamakla meşgul AKP. Bu kanunun taslağına göreyse -2547 sayılı kanuna ek olarak- üniversite yönetiminde bir kişilik kontenjan en çok vergi verenlere ayrılıyor. Bu yönetim kadrosu(mütevelli heyeti) üniversiteye ait gayrimenkuller üzerinde 3. kişilere ayni hak tesisine bile karar verebiliyor3. Yani üniversiteliler, 1980’le hesaplaşmanın kanunların, yönetmeliklerin, kurulların isimlerini değiştirerek gerçekleştirilemeyeceğinin farkında. Yukarıdan Gelen Soruşturma Emirleri…

4 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

AKP’nin YÖK ile üniversitelere müdahalesinin güncel bir örneği olarak İTÜ’lü araştırma görevlilerinin işten çıkarılması gösterilebilir. Şimdiye kadar 10 araştırma görevlisi, YÖK’ün 6111 sayılı torba yasaya dayanarak hazırladığı 22 Haziran 2012 tarihli görüş yazısının üniversitelere gönderilmesiyle işten çıkarıldı. Söz konusu yasanın ‘yükseköğretim sürelerinde öngördüğü değişiklik’ bahane edilerek üniversitelere saldırıda bulunuluyor. Bu hukuksuzlukla ilgili İTÜ’lü araştırma görevlileri çadır direnişine başladı. Asistanların direnişle ilgili yaptığı açıklamada “Üniversitelerin özerk yapısı ve üniversite içi demokrasi, üniversitenin piyasa ve siyasi otorite tarafından yeniden yapılandırılması çerçevesinde yok edilmektedir.” denildi. Bu yılın başında yine aynı şekilde YÖK tarafından bazı öğretim üyeleri hakkında üniversite rektörlüklerine ‘YÖK disiplin yönetmeliğinin 9-i maddesi uyarınca disiplin soruşturması açılması gerektiği’ konusunda kanaat yazısı gönderildi. Bu konuyla ilgili DEÜ Tıp Fakültesi’nde 43 öğretim üyesi hakkında soruşturma açıldı. Öğretim üyeleri üzerinde bu veya bunun gibi bir baskı oluşturulmasına tepki olarak DEÜ Tıp Fakültesi’nde 251 öğretim üyesinin imzaladığı bir metin YÖK’e iletildi. YÖK, AKP’nin Politikalarıyla Paralel Çalışıyor AKP, toplumu gericileştirme ya da ülkeyi emperyalist savaşa sokma uğraşından tutun da en sıradan politika-


sına kadar her çalışmasında, eğer üniversitelerde yer etmesi kendine yarar sağlayacaksa YÖK’ü kesinlikle bir silah olarak kullanıyor. Önce genel bir politikadan örnekler verelim: Geçtiğimiz yılın sonunda DEÜ Tıp Fakültesi’nde 14 öğretim üyesine YÖK tarafından 13.01.1985 tarihli yönetmeliğin 9-d sayılı maddesiyle ilgili olarak rektörlükten soruşturma talep edilmiş, rektörlük de ilgili öğretim görevlilerinden bilgilendirme yazısı istemişti. Konu, bu öğretim üyelerinin, YÖK’ün 025309 sayılı yazısı uyarınca derse türbanla giren öğrenciler hakkında tutanak tutulmasıydı. Yazıyı boşa aramayın, şu sıralar kayıp! Aynı nedenden ötürü Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı üyesi Doç. Dr. İlker Belek de soruşturmaya uğradı. Akdeniz Üniversitesi’nde rektörlük YÖK’ten talimat beklemedi bile. Talimat soruşturmanın tam ortasına denk geldi. Yağcılığın bu kadarı! Belek, ‘cins ve mezhep ayrımcılığı’ ile suçlanarak 1\30 oranında maaştan kesme ile cezalandırıldı. YÖK’ün rektörlüğe yazdığı yazıda kendisinin ‘cins ve mezhep ayrımcılığı’ ile suçlandığını ve ‘kademe ilerlemesinin durdurulması’ ile cezalandırılmasının istendiğini belirten Belek: “YÖK suçu ve cezayı soruşturmacı kuruma bildiriyor. Ayrıca ortada Danıştay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM’nin türbanla ilgili verdikleri kararlar vardır. Bölge İdare Mahkemesi’nde itiraz ettik.” dedi. Belek, son olarak asıl trajik olanın etikle ilgili söylemlerinden ötürü cezalandırılması olduğunu söyledi. Şimdi de şeklen daha özel ancak esas olarak genel bir politikadan örnek verelim: geçtiğimiz yıl Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Demokrat Kocaeli Gazetesi’ne, yaptığı bilimsel araştırmalar il ilgili bir demeç verdi. Hamzaoğlu demeçte Dilovası ve daha az olmakla birlikte Kandıra çevresinde annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metaller ve eser elementler saptandığını, diğer ölçüm sonuçlarında da durumun ‘tehlike’den öteye geçtiğini ve ‘risk’ söz konusu olduğunu belirtti. Bunun üzerine AKP’li Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ve yine AKP’li Dilovası Belediye Başkanı Cemil Yaman “haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağlama ve araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullanma” suçlamasıyla Hamzaoğlu’nu savcılığa şikayet etti. Bu süreçte rek-

törlük Hamzaoğlu’na ‘etik özensizlik’ suçlamasıyla uyarı cezası verdi. Görüldüğü gibi üniversite de cezayı bilgileri yanlışlayarak vermemiştir. Karara itiraz edeceğini açıklayan Hamzaoğlu’na Türkiye Biyoetik Derneği tarafından ‘araştırma etiği ödülü’ verildi. Ayrıca Hamzaoğlu, uluslararası tıp literatürüne de girdi. Alanında sayılı dergilerden olan International Journal of Occupational and Environmental dergisi Prof. Dr. Cem Terzi’nin Hamzaoğlu’nu anlattığı makalesini yayımladı. AKP’li siyasetçilerin zaten genel olarak politikalarının yanlışlığının ve yetersizliğinin kanıtlanmasından nefret ettiği konusunda tecrübeliyiz; ancak yine de bu nefretin para hırsıyla beraber binlerce kişinin sağlığını hiçe sayacak şekilde AKP’li siyasetçileri kör ettiğini de, bizce halkın kesinlikle görmesi gerek.

aynı suçlamayla yargılanan Duygu Kerimoğlu’nu mu, BDP eylemlerine ve 1 Mayıs mitingine katılması, burada marşlara tempo tutması kanıt olarak gösterilerek 14 yıl 7 ay hapis cezası verilen ve Dicle Üniversitesi’nden atılan Rıdvan Çelik’i mi, 11 yıl 3 ay ceza alıp GS Üniversitesi’nden atılan Cihan’ı mı, Mersin Üniversitesi’nde Türkçülük Günü’nde faşistlerin saldırısına uğrayan öğrencilerden 100’üne soruşturma açılmasını mı, İstanbul Üniversitesi’nde önce gericilerin ‘daha fazla Sivas’ nidalarıyla, sonra da polisin saldırdığı, Madımak Davası’nın düşmesini protesto eden solcu öğrencilere soruşturma açılmasını mı, neredeyse her üniversitede görüldüğü gibi AKP’yi ve YÖK’ü protesto ettikleri için hakkında soruşturma açılan yüzlerce öğrenciyi mi? Hatırlamaya yüzü olanlar için örnek çok.

Terörist İlan Edilmek Fazla Kolay Kürt sorunu politikasıyla paralel giden örnekler de mevcut: Terör örgütü üyeliği, terör örgütü propagandası yapmak ya da bu örgütlere yardım ve yataklık etmek vs. suçlamalarla yargılanan birçok öğrenci bu yargılama sırasında, yani henüz muhakemenin sonucu belli olmadan üniversiteden çıkarıldı. Örneğin terör örgütü üyeliğinden yargılanan Konya Selçuk Üniversitesi’nden biri tutuklu 4 öğrenci bu yılın başlarında, yargılama sürerken üniversiteden atıldı. Geriye kalan 12 öğrenci de çeşitli uzaklaştırma ve kınama cezaları aldı. 2008’de de Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nden 2 öğrenci aynı suçtan yargılanırken okuldan çıkarıldı. Ülkenin her yanında sırf muhalif oldukları için yüzlerce Kürt öğrenci KCK operasyonlarıyla alıkonulup, tutuklu ya da tutuksuz yargılanıyor. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Mesela Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nde faşistlerin puşi takan bir Kürt öğrenciye saldırmasını protesto eden öğrencilerin 65’ine disiplin soruşturması açıldı. 7 öğrenci üniversiteden atıldı; 22’sine iki yarıyıl, 34’üne bir yarıyıl uzaklaştırma cezası verildi. İdari yargı yoluyla dönmelerini engellemek için 2 öğrenciyi 2 defa attılar. İdari mahkemeye kararı bozduran 56 öğrenci ise yeni yönetmelikle tekrar soruşturulacak. Artık, parasız eğitim istedikleri için silahlı terör örgütü üyeliğinden 8 yıl 5 ay hapis cezası alıp okullarından atılan Berna’yla Ferhat’ı mı hatırlarsınız, ailesiyle yaşadığı eve yapılan Redhack operasyonuyla tutuklanıp

Sosyal Paylaşım Sitelerinde Bile… Son olarak YÖK’ün saldırgan tutumunun derecesi daha iyi gösterebilmek adına ‘sanal alem’den kaynaklanan bazı soruşturmalardan bahsedeyim: İstanbul Üniversitesi öğrencisinin Hasankeyf’i sular altında bırakacak projeye onay veren hocası Prof. Dr. Şevket Dönmez’ i eleştirmesi soruşturma gerekçesi oldu. Başka bir örnek, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanının üniversiteye geldikten bir ay sonra bölüm başkanı, 4 ay sonra da dekan olmasını eleştiren öğrencinin bir dönem uzaklaştırma cezası almasıdır. İnsanın aklına, internetin başına bekçi diken AKP’lilerin ağızlarının bozukluğu geliveriyor. Mücadele Daha da Büyümelidir! Ancak bu yazının bir bölümünün 9 Kasım Büyük Öğrenci Buluşması mitinginin otobüsünde yazıldığını hatırlatmakta yarar var. Toplumcu hukukçular da ilerici öğrencilerle birlikte YÖK’ü ve AKP’nin genel olarak faşizmini Ankara’da protesto etti. Çünkü biliyoruz ki baskılara boyun eğmek daha büyük baskıları getirir ve daha iyi bir dünya için duyulan umutları yok eder. Baskılar ne kadar büyürse mücadele de o kadar büyümelidir. DİPNOTLAR: 1.Yalnızca analitik geometri terimi olarak değerlendirilmelidir. 2.Üniversitelerarası kurul toplantılarına ‘gerekli gördüğü takdirde’ Milli Eğitim Bakanı da katılabiliyor. 3.İcab-ı Hal, sayı 7, sf 23, Aynı Yönetmeliğin Laciverti.

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 5


ÜNİVERSİTELERİ TESLİM ALMAK KOLAY MI?

Yasemin altınkum İstanbul Üniversitesi AKP ülkede büyük ve köklü bir dönüşüm yaratmaya, Cumhuriyet’in, ilericiliğin, aydınlanmanın tüm kalıntılarını da yok etmeye çalışırken bu dönüşümün önemli ayaklarından birini elbette üniversiteler oluşturuyor. Şimdiye kadar hep bilimin, aydınlanmanın kalesi olarak anılan üniversiteler atanan rektörler, öğrencilere uygulanan baskılar ve müdahalelerle bu kimlikten arındırılmaya ve AKP’nin istediği gibi “dininin ve kininin takipçisi” bir neslin yaratılması için dönüştürülmeye çalışılıyor. Akademisyenler tasfiye ediliyor ve bununla birlikte bilimsel üretim bitirilmeye; öğrencilerin siyasi çalışma yapmaları engellenmeye ve apolitik, ses çıkarmayan, tepki göstermeyen bir üniversiteli kimliği yaratılmaya çalışılıyor. Ancak AKP korkuyor çünkü biliyor ki bunca uğraşına rağmen sindiremediği Aleviler, Kürtler gibi toplumsal kesimlerin yanında öğrencileri de istediği şekle sokmayı başaramıyor. Üniversiteler ve üniversiteliler ilerici kimliklerini kaybetmemek için mücadele ediyor. Üniversitelerin Geçmişi ve Öğrenci Hareketleri Üniversite öğrencilerinin siyasetle tanışmasının tarihine bakarsak 1960’lara

gidebiliriz. İstanbul Üniversitesi’nde anıtı bulunan ve merkez kampüs yemekhanesine ismi verilen Turan Emeksiz 28 Nisan 1960’ta Tahkikat Komisyonu’nun* Kurulmasına Dair Kanun’un kabul edilmesi üzerine üniversitede başlayan ve Beyazıt’a kadar taşan protestolar sırasında polis tarafından ateş açılması sonucunda öldürüldü. Özellikle 27 Mayıs sonrasında üniversitelerde öğrencilerin siyasete ilgisinin arttığını ve sırf üniversite problemlerine değil de ülkenin sorunlarına karşı mücadele etmeye başladıkları görülür. 68 kuşağı ülke gündemine oturmuş, ülkesi için mücadele vermiş, anti-emperyalist bir gençlikti. Fikir Kulüpleri Federasyonu bu dönemde kuruldu. FKF’nin amacı gençlik sorunlarının ülke sorunlarından ayrı tutulamayacağını anlatmak ve sosyalizm mücadelesi vermekti. Bunun için okuyor ve tartışıyorlardı, bununla kalmayıp ülke gündemine dair birçok olayda etkin bir şekilde mücadele veriyorlardı. 1967’deki “Özel Okullar Kapatılsın” ve 1968’deki “NATO’ya Hayır Haftası” bunun örneklerindendir. Fikir Kulüpleri Federasyonu “NATO’ya Hayır Haftası”yla NATO'nun emperyalist bir örgüt olup, dünya halklarına terör ve kıyımdan başka hiçbir şey getirmeyeceğini ilan ediyordu. Bunun yanında öğrenciler eylemlerinde ve grevlerinde işçilerin yanındaydı. Fabrika işgallerine, hak arama mücadelelerine işçilerle

6 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

birlikte katılıyorlardı. Tüm bunların yanında bu gençliğin 6. Filo’yu denize döken gençlik olduğunu unutmamak gerekiyor. Kıbrıs sorununda ABD'nin tutumu, Vietnam Savaşı, Ortadoğu'da ABD'nin İsrail yanlısı tavrı ve İsrail-Arap savaşı, ABD askerleri için genelev boyatılması gibi olaylar gençliğin ABD’ye ve NATO’ya karşı tutum almasına ve sonunda da 6. Filo askerlerini denize dökmesine kadar vardı. Çünkü üniversiteliler ve ayni zamanda da halk savaş ve yağmadan başka hiçbir işe yaramayan NATO’nun ülkemizin topraklarında bu denli rahat hareket edebilmesini onuruna yediremedi ve ABD askerleri Dolmabahçe’de denize döküldü. Deniz Gezmiş’ler, Harun Karadeniz’ler bu dönemin öğrenci liderleri oldu. Harun Karadeniz diğer öğrenci hareketi liderlerinden farklı olarak, gençlik hareketlerinin sınıf hareketinden bağımsız olamayacağını söylüyor ve öğrenci eylemlerini emekçilerle buluşturmak için yoğun çaba sarf ediyordu. Gençliğin durumu ve sorunları ülkeden ayrı düşünülemezdi, bütünlüklü bir mücadele acil ve gerekliydi. 1970’lere gelindiğinde ise 12 Mart 1971 Darbesi ile Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildi. Sol hareket, gençlik susturulmaya, umutsuzlaştırılmaya çalışıldı. Ancak dünyada ve ülkede olup bitenler kimsenin susmasına izin vermedi. Kapatılan Türkiye İşçi Partisi yeniden


kuruldu. Bu dönemde Türkiye solu artık daha da fazla sosyalist iktidar perspektifiyle mücadele veriyordu. TİP üniversitelerde de ülke siyasetinde de ciddi ölçüde söz sahibi oldu. İşçi sınıfı hareketi büyük bir mücadele veriyor ve ülke gündemine büyük etkiler yapıyorken iktidardakiler ise istediği gibi at koşturamamanın sıkıntısı içindeydi. 12 Eylül’de İndirilen Darbe Egemen güçlerin iktidarı kaybetmemek için bu yükselen sosyalist mücadeleyi durdurması gerekti. 12 Eylül darbesi bunun sonucunda solu ve sosyalizmi susturmak ve bitirmek i.in yapıldı. Onlarca kişi idam edildi, binlercesi işkence gördü, yurt dışına kaçmak zorunda kaldı, sürgün edildi... 12 Eylül sola ve sosyalizme indirilen bir darbe oldu. Şu anda gençliğin ve ülkenin durumunu tartışırken 12 Eylül’ü bir temel referans noktası olarak almak gerekiyor. Gençliğin sesinin kısılması ve baskılanması, ülkenin ciddi ölçüde gericileşmesi, sermayenin ve piyasanın tam anlamıyla egemen olması bu dönemle birlikte başladı. Şu anda ülkemizde yaratılmış apolitik gençlik bu dönemin bir sonucu. Yükseköğrenim Kurumu 1981 yılında üniversiteleri kontrol altına almak, baskılamak amacıyla bir 12 Eylül kurumu olarak kuruldu. Bu kurum üniversiteleri piyasaya açtı, öğrencilerin siyasetle ve ülkeyle ilgilenmesini engellemeye çalıştı ve hala buna devam ediyor. AKP Dönemi ve Gençlik 12 Eylül’ün çocuğu ve bizzat devamcısı olan AKP hükümeti ve başta Tayyip

Erdoğan, yaratmaya çalıştığı dönüşüme üniversiteleri de ortak etmeye çalışıyor. Üniversitelerde öğrencilere dönük polis müdahaleleri sürekli olarak yaşanıyor, üniversiteler bilim üretilen kurumlar olmaktan çıkarılıp AKP’nin gerici, piyasacı politikalarına uygun “medreseler” haline getirilmeye çalışılıyor. 4+4+4 yasasıyla gericilik beş buçuk yaşındaki çocukların zihnine sokulmak, “dindar-kindar” nesiller yaratılmak isteniyor. Tayyip Erdoğan kendini padişah ilan etmeye çalışırken gençliğin ona biat etmesini, “Padişahım çok yaşa!” demesini bekliyor! Ancak gençlik öyle kolay teslim alınamaz. Ülkemizde üniversiteliler, liseliler AKP’nin oyunlarına gelmiyor; gericiliğin, piyasacılığın karşısında durmaya devam ediyor. Cemaatçi müdürlere, Gül kokulu rektörlere karşın bu ülkenin gençliği hala ülke sorunlarına duyarsız kalmıyor, sözünü söylemeye ve ses çıkarmaya devam ediyor. Son olarak 9 Kasım’da Ankara’da dört büyük öğrenci örgütünün katılımıyla “AKP Kaybedecek, Üniversite Kazanacak” sloganıyla yapılan mitingde binlerce üniversite ve lise öğrencisi AKP’nin gerici, piyasacı eğitim politikalarına, savaş çığırtkanlıklarına karşı durduğunu bir kez daha gösterdi. AKP başaramadıkça sıkışıyor, sıkıştıkça daha da saldırganlaşıyor. Ülkemizde yüzlerce üniversite öğrencisi “terörist” olmak suçlamasıyla hapsediliyor, on binlerce kişi açlık grevindeyken ve bu yazının yazıldığı gün 61. güne gelinmişken yok sayılmaya çalışılıyor, AKP kurmayları “Onlar yiyor.” diyor. Siyasal İslam ve Yeni Osmanlıcı politikalar uygulanmaya çalışılıyor, Orta Doğu’da

ABD taşeronluğu yapılırken Suriye halkı Türkiye’nin de rolüyle katlediliyor. AKP tüm bu yaptıklarının karşısında mayınsız bir arazi, gerici bir toplum, kayıtsız şartsız bir piyasa egemenliği istiyor ancak başaramıyor, başaramayacak. Bu ülkenin gençliği, ilericileri ne yaratılmaya çalışılan dönüşüm karşısında susacak ne de gericiliğin, yobazlığın, piyasacılığın istediği gibi at koşturmasına, kardeş bir halkın emperyalist çıkarlar uğruna katledilmesine izin verecek. AKP ne yaparsa yapsın üniversiteleri de gençliği de teslim alamayacak. Dipnot: *Demokrat Parti tarafından 18 Nisan 1960'ta kurulan 15 üyeli Meclis komisyonu. 7 Nisan'da DP Meclis Grubunun bir bildiri yayımlamasından sonra kurulan Muhalefet ve basının faaliyetlerinin tahkik edilmesi için kurulmuş bir komisyondur. Komisyon sadece Demokrat Partili milletvekillerinden oluşmaktadır. Bildiride "CHP'nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı, orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı" öne sürüldü. Bu bildirinin ardından DP Meclis Grubu TBMM Başkanlığı'na muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi. Önerge 27 Nisan 1960 tarihinde Meclis'te büyük bir çoğunlukla kabul edildi. 28 Nisan 1960 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe konuldu. Buna göre bir Tahkikat Komisyon'u oluşturulacak ve bu komisyon üç ay boyunca muhalefetin ve basının eylemlerini soruşturacaktı.

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 7


AKP VE YÖK önlemler” alabilme yetkisi verilerek üniversite özerkliği yok sayılmaktadır. Üniversite Konseyi üyelerinden birisi, üniversitenin bulunduğu ilin en çok vergi veren işadamı olacaktır. Akademisyenlere getirilen performans ölçütü bilimsel çalışmaları piyasanın güdümüne sokacaktır. Bu bağlamda oluşturulan Bilgi Lisanslama Ofisleri’nin başlıca birkaç görevini şöyle sıralamak mümkün: • Araştırmacıların yapacağı tanıtım faaliyetleri ile bilimsel çalışmaları ticari değeri yüksek konulara yönlendirmek • Ticari değeri olan bilgileri, fikri mülkiyet kapsamında koruma altına alma çalışmalarını yürütmek vs. firdevs arı Galatasay üniversitesi İktidarının İlk Yıllarında AKP-YÖK İlişkisi AKP, iktidarının ilk dönemlerinden itibaren YÖK ile ilgili yapısal değişikliklere gitme sinyallerini vermişti. Ancak bu, AKP’nin YÖK’ü kaldırma veya işlevsizleştirme amacı taşıdığını göstermemektedir. Yeni YÖK Kanunu taslağının kamuoyuna açılması ile birlikte tekrar başlayan tartışmalarda Erdoğan yaptığı açıklamada YÖK’ü kaldırma gibi bir gaye gütmediklerini, hatta üniversitelerin özerk bırakılmasının kontrolden çıkma tehlikesini beraberinde getirdiğini, bu nedenle üniversiteleri denetleyen ve düzenleyen bir kurum olarak YÖK’ü kullanmaktan vazgeçemeyeceklerini vurgulamıştır. AKP’nin Gül hükümetinin ilk Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu, 2003 yıllının ilk aylarında YÖK yerine getirilecek Yükseköğretim Eşgüdümü Kurulunun öngörüldüğü bir taslak hazırlamıştı. Söz konusu taslakta, YÖK’ün yetkilerinin çok önemli bir bölümü Üniversitelerarası Kurul’a aktarılıyordu. Ardından aynı dönem Erdoğan’ın kurduğu hükümetin Milli Eğitim Bakanlığını yürütme görevi verilen Hüseyin Çelik de bir taslak hazırlamıştı. Her iki taslak da yoğun eleştirilere maruz kalmış, kabul ettirilememiştir. Dönemin cumhurbaşkanı Sezer ve yargısal mekanizmalar tarafından engellenen AKP taslakları, Gül’ün cumhurbaşkanı olması ile milat noktası haline gelen tarihten itibaren AKP’lileşen YÖK ile somutlanma yo-

lunda önemli bir adım olmuştur. Ancak uyuşmazlıklar sınırlı kalmıştır. Cumhurbaşkanlığında Sezer’in hükümette ise AKP’nin olduğu, dış politikanın ekseninin AB’ye giriş olarak belirlendiği süreçte, 2002- 2007 döneminde dahi Bologna sürecine eklemlenme ve eğitimin piyasalaştırılması konusunda açılan başlıklarda YÖK ve AKP arasında herhangi bir uyuşmazlık gözlenmemektedir. AKP’nin YÖK’ten Vazgeçmesi Mümkün mü? Avrupa Birliği’nin, öğretimde ve sosyal alanda kısıtlama programı adı ile Lizbon Anlaşması’nda yer verdiği ve ilk olarak Bologna’da uygulanmaya başladığı için Bologna Süreci olarak anılan eğitimde liberalleşme-piyasalaştırma çalışması, AKP’nin neoliberal politikaları ile uyum göstermektedir. Özelleştirmelerin %80’nin AKP iktidarı döneminde yapıldığı göz önüne alındığı zaman eğitimin de piyasaya açılacağı aşikârdır. Her üniversitenin kendi bütçesini, kaynak yaratarak karşılaması anlamına gelen mali özerklik kavramı ile üniversiteler birer ticari işletmeye dönüştürülüyor. YÖK’ün adının değiştirilerek Türkiye Yükseköğretim Kurulu haline getirilmesi 12 Eylül’ün kurumunu kaldırmak anlamına gelmez; hatta oluşturulan TYK’nın denetimindeki Üniversite Konseyleri ile üniversiteler piyasaya ve AKP’ye daha bağımlı hale gelmektedir. Bu kurul bünyesinde oluşturulan Değerlendirme ve Denetleme Daire Başkanlığı’na üniversiteler hakkında “yol gösterici, düzeltici, iyileştirici, kısıtlayıcı, faaliyet iznini kaldırıcı

8 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

YÖK’E Hakim Olduğu Bir Dönemde AKP Neden YÖK’te Değişikliğe Gidiyor? AKP ilk dönemlerinde, tam anlamıyla egemen olamadığı YÖK’ün yetkilerini farklı kurumlara dağıtmaya çalışırken son dönemde ‘şeffaflık, demokratikleşme, özerklik’ söylemleri altında kendi tekelinde bir YÖK yaratıyor. Yeni kanun taslağının amacı gericilik ve piyasalaşma amentüleri ile üniversitelerin yeniden yapılandırılmasıdır. Bu bağlamda önümüzdeki ay TBMM’ye sunulacak olan yasada yer alan değişiklikler ve söylemler, daha önce hazırlanan taslaklardan daha ileri bir noktaya taşınmıştır. Taslak YÖK tarafından yapılan açıklamaya göre “ Kamusal alana türbancı zihniyetin yerleştirilmesi olarak anlamlandırılan çeşitlilik ilkesi, üniversitelerin TYK’nın denetimine sokulması ile özdeşleştirilen kurumsal özerklik ve hesap verilebilirlik ilkesi, akademik çalışmaların sadece kâr getirenin desteklenmesi anlamına gelen performans değerlendirmesi ve rekabet ilkesi, üniversitelerin ihtiyaçlarını kaynak yaratarak çözmesini öngören mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı ilkesi, kalite güvencesi ilkesi ” şeklinde sıralanan 5 temel ilkeye dayandırılmıştır. Görüldüğü gibi YÖK’ün değişimi demokratikleşme yönünde atılmış bir adım değil; AKP’nin toplumsal dönüşümler silsilesinin son halkasıdır. Kaynakça 1)http://yeniyasa.yok.gov. tr/?page=yazi&i=105 2) http://haber.sol.org.tr/yazarlar/rifatokcabol/sira-universitelerde-60801


AKP'NİN DEPREMLE İMTİHANI

umut zorer marmara üniversitesi Acının en büyüğünün, yıkımın en sertinin yaşanışından beri güneşin etrafında koca bir tur attı dünya. 644 insan son nefesini aldı; birçok insan annesini, babasını, çocuğunu, dostunu, arkadaşını yitirdi beton enkazlarının arasında bundan bir sene önce. Yurdun en doğusunda, Van'da meydana gelen, ikisi büyük ve son derece yıkıcı, yüzlerce depremin "zede"si ve birçok yardım çalışmasının içinde bulunuşumdan ötürü "dayanışmacı"sı olarak kaleme alıyorum bu yazıyı. Öncelikle bir Van'lı olarak, deprem öncesi Van'ı kısaca değerlendirmenin yerinde olacağını düşünüyorum. Van, coğrafi olarak bulunduğu konumdan dolayı birçok kültüre ve etnik kökene ev sahipliği yapmış olsa da, uzun zamandır diğer doğu illerinde olduğu gibi nüfusun büyük bir kısmını Kürtler oluşturuyor. Kürt halkı Osmanlı'dan bugüne, gerek milli duygular gerek politik kaygılar neden gösterilerek sürekli ikinci plana atılmıştır. Bu durum, cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne değin, bölgenin başta eğitim ve sağlık olmak üzere birçok hizmet dalı bakımından bilinçli bir "kalkındırmama politikası" etkisi altına girmesine neden olmuştur. Bölge halkı sürekli dışlanmış, genel tipolojinin uzun süre "çağdaş toplum" seviyesinin altında seyretmesi amaç-

lanmıştır. Bu durum diyalektik olarak toplumsal bir muhalefet yaratmış, Kürt halkının arasından baskılara "Edi Bese! (Yeter!)" diyen direnişçi bir kitle oluşmuştur. Tabi devlet bu oluşuma tepkisiz kalmayıp, bu sefer de bölge halkını, bölücü-terörist olarak nitelemiştir. Son yıllarda tüm dünyayı etkisi altına alan neo-liberal dalgadan Van'da nasibini alıp "Gelişme" adı altında daha büyük bir sömürüyle karşı karşıya gelmiştir. Depreme Hazırlıksız Yakalanan Van 23 Ekim 2011'de saatler 13:41'i gösterdiğinde Van 7.2'lik büyük bir depremle sallandı. Yıkılan binalar, kenti kaplayan toz dumanı, kan içinde koşuşturan insanlar, ağlayan analar… Şehirdeki kaos enkaz başlarında ve çevre illere/ilçelere kaçma imkanı bulunanların kullandıkları otoyollarda en üst düzeydeydi. Gidenler hemen gitti ama, gidecek yeri olmayanlar, ne olduğunun farkına varamayanlar, enkaz altında yakını olanlar hâlâ şehirdeydi. Halk enkazlara koşuyor; etiyle, tırnağıyla beton yığınları altından ses verenleri çıkarmaya çalışıyordu. Tabi uzun süre -bazı yerlerde günlerce- başlamayan kurtarma çalışmaları, halkın, zaten artık birşey beklemedikleri devletten umutlarını iyice kesmelerine neden oldu. Kin sadece devlete değil, sermaye sahiplerine karşı da büyüyordu. Şehrin merkezinde, sahip olduğu binanın zeminini oto galeri yapıp, daha fazla araç

sığdırabilmek için binanın kolonlarını kesen Nezirbaş'tan1; Ercişte 20 kişinin can vermesine neden olan çürük "Sevgi Apartmanı" müteahhiti Ölmez'e2 kadar halk birçok para babasına kin kusuyordu. Yardım Çalışmaları Başladı Ama… Depremden birkaç gün sonra Dünya kamuoyunun gözü Van'daydı. Dünyanın birçok yerinden gönderilen/gönderilmek istenen yardımlar Başbakan Erdoğan tarafından "Kendi gücümüzü görelim istedik" denerek ilk etapta geri çevirildi.3 "Biz yardıma muhtaç değiliz!" imajı verebilmek için böylesine "insani" bir tabloda bile AKP'nin insanlık dışı politik gayeleri halkın midesini bulandırmaktan başka bir işe yaramadı. Nihayet birkaç gün sonra STK'lar, bazı siyasi partiler ve belediye ellerindeki kısıtlı imkanlarla yardım dağıtmaya başladı. Yardım kapasitesinin en büyük bölümünü elinde tutan Valilik ise açıklanmayan sebeplerle gelen yardımları sadece biriktiriyordu. Burada AKP'nin iki amacı olabilirdi. İlki, Kürt halkına karşı hâlâ devam eden düşmanlık, ikincisi yardımları aktardığı cemaate bağlı STK'ların hem yandaş köylerin ve mahallelerin daha çok desteğini almak ve medyada cemaati pazarlamak olduğu düşünülebilir. Diğer oluşumların da önüne geçilmeye çalışılıyordu. Belediye'nin yardımlarına bazen "izdiham çıkabilir" gerekçesiyle açıktan olmasa da el koyulduğu bile oluyordu. Van'da valiliğin kurduğu kriz masasına

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 9


alınmayan belediye, kendi için bir kriz masası kurdu ve yardımları devletten bağımsız koordine etmeye çalıştı. Van'a ilk birkaç gün gönderilen yardımları kargo şirketleri ücretsiz olarak adrese teslim ederken, sonrasında ya kargolardan ücret alındı ya da tüm kargolar valiliğe iletildi. Çok sistemli olmayan ama yardımların büyük kısmını oluşturan çalışmalar Valilik tarafından başlatıldı. Dağıtılan yardımlar çoğunlukla yandaş köy ve mahallelere gitti, genel dağıtım oldukça sınırlı oldu. Ama medya kamuoyuna dağıtılan sınırlı yeri gösterdi. Halka yardım gitmeyince çaresiz kalan halk gelen yardım tırlarını yoldan çevirerek yaşadıkları yerlere götürdü. Çok bilinçli olamasa da halkın kendi kendine dağıtım yaptığı söylenebilir. Yine aynı yandaş medya, bunu yağma olarak nitelendirip4, valiliği haklı göstererek halkın meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalıştı. AKP Van'da Çuvalladı mı? Van'a her gelişinde aynı cümle tekrarlanır Erdoğan tarafından: "Bizim için memleketin batısındaki kardeşlerimle doğusundaki kardeşlerim arasında hiçbir fark yoktur"... AKP hükümeti depremden sonra, tamamen kendi kontrolü altındaki, ülkenin en geniş olanaklarına sahip yardım kurumu olan Kızılay vasıtasıyla, bölgeye ihtiyaçların çok altında çardır sevkiyatı gerçekleştirmiştir.5 Aynı dönemde komşusu Suriye'ye karşı askeri birlikler oluşturma derdinde olan AKP Hatay'a mülteciler için çadırkentler kurmuş; en soğuk dönemde sıcaklık ortalamasının 10,12 derece olduğu Hatay'a -20 dereceye kadar dayanıklı, kışlık çadırlar göndermiştir.6 Van'da ise kışı yazlık çadırda geçirmek zorunda kalan ailelerin, çadırı ısıtabilmek için kurdukları sobalar; birçok yerde yangına neden olarak çoğu çocuk 12 insanın hayatını kaybetmesine yol açmıştır. Kendi yurttaşına ne derece önem verdiğinin, kamuoyu tarafından büyük bir tepkiyle karşılanacağını bilen AKP; Türk halkının bir kısmının içindeki milliyetçi damarları körüklemiş, depremden hemen önce hayatını kaybeden "şehitler" üzerinden çokça propaganda yapmıştır. Bunu fırsat bilen faşist kesimler de gerek medyada/sosyal medyada, gerekse gönderilen insani yardımlara karıştırdıkları kinde AKP'nin kardeş halkları nasıl birbirine vurduğunu gözler önüne serdi. ATV'de bir sabah programı sunucusu olan Müge Anlı deprem konusunda, "Canımız istedi-

ğinde kuş avlar gibi taş atıyoruz. Sonra bir şey olunca da asker gelsin, polis gelsin diyoruz. Dengeleri kuralım. Zor günlerde canım cicim. O kadar kolay değil. Herkes haddini bilecek." diyerek ne derece çirkinleştiğini gösterirken7, bir Habertürk spikeri "Her ne kadar doğudan, Van'dan da gelse haber, bizi üzdü." diyerek8 yandaş medyanın Türkiye'nin doğusundaki halkları nasıl ötekileştirdiğini ortaya koydu. Sadece medyada değil, faşizanlaştırılmış halkta da insanlık eksikliği belirtileri vardı. Yardım kargolarından çıkan "taş", "sopa", "bayrak" hatta "bikini" bunu en iyi şekilde örnekler diye düşünüyorum.9 Nerede Bizim Paramız? 1999 büyük Marmara depreminden sonra geçici olarak toplanmaya başlayan, sonrasında kanunlaştırılıp sürekli hale gelen "Deprem Vergisi" var bir de... Resmi verilere göre Van depremi zamanına kadar, 48 milyar lira olarak toplanmış olması gereken deprem vergilerinin Van depremi sonrasında "harcanmış" olduğu ortaya çıktı.10 "Nerede bu paralar?" sorusu gündem olmaya başlayınca, Maliye bakanı skandal bir açıklama yaptı: "Duble yol yaptık!". Van halkı ve tüm Türkiye sordu: " Sana biz o parayı deprem olursa harca diye vermiştik. Hadi o kadarına ermedi aklın. Duble yol için de vergi aldın. Onu Ne yaptın?" diye. "Yandı bitti kül oldu" misali açıklama yapan hükümetten adam gibi bir cevap yok… Geveleme var, saçmalama var ama cevap yok…

10 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

Olan depremzedelere tabi! Sonra Türkiye burjuvazisi "Van için tek yürek(!)" oldu.11 Biri çıkıp "Ben X bin lira vereceğim" diyor. Diğeri "Amcamla konuştum bende Y milyon lira bağışlıyorum!" diyor. Ne reklam ama… Derken bağışlar istenince cevaplar "X promil alkol almıştım, hatırlamıyorum" yada "Amcam Y, yardımda bulunmama izin vermedi" oldu. Brujuva için "şov" kazandırırken, "insanlık" kaybettiriyordu çünkü. İkinci Deprem ve Kenti Terkediş… Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar engin bilgisine dayanarak: "…Bir bölgede 6.5 şiddetinden büyük bir deprem olmuşsa, o fay kırılır…Diyebilirim ki Van ve Erçiş en güvenilir bölgedir…" diyerek12, yarım dağıtmadıkları halka evlerine geçme çağrısı yaptıktan 10 gün kadar sonra, Van 5.6 şiddetinde ikinci büyük sarsıntısını yaşadı. İkinci deprem devletin "herşey yolunda" imajını ortadan kaldırdı. Tabi devlete güvenin yerlerde süründüğünün tek örneği bu değil. İlk depremden sonra ağır hasar alan Bayram Otel depremden hemen sonra görsel bir tadilat geçirdi ve "Hasarsız" raporu alarak tekrar hizmete girdi. Tadilattan sonra oteli gezen Vali Münir Karaloğlu, tadilattan dolayı otel sahiplerini tebrik etti ve otelin güvencesini, valiliğin internet sitesinde haber yaparak vermiş oldu.13 İkinci depremde yıkılan otel, 2 gazeteci ve 1 Japon doktorun da arasında bulunduğu 24 kişinin mezarı oldu.14


Bu riyakarlıklara duyarsız kalmayan halk, Van'da sokağa dökülüp "Vali istifa!" deyince, AKP polisi halka biber gazı ile müdahale etti. Fakat polisin biber gazı, sadece valiyi istifaya çağıran halkı değil, Bayram Otel enkazından "insan" çıkaran kurtarma ekiplerini ve enkaz altındaki belki nefes almakta bile zorlanan yaralıları da etkiledi.15 *** İkinci deprem sonrasında, zaten yeteri kadar yardım gelmediğini gören ve son çare olarak kenti terk edenlere çok daha fazlası eklendi. Kent resmen boşaldı, bazı kaynaklara göre kenti terk edenlerin sayısı 300 bin civarındaydı.16 Halkın bir kısmı gittiği yerde oldukça iyi ve sevecen bir tavırla karşılaşırken, bir kısmı da oldukça şovenist tepkilerle karşılaştı. İstanbul'da bir okulun duvarına "Okulumuzdan defolun pis teröristler!" yazılması, faşizmin nüfuzunun daha liseli çocukların kafasındaki Kürt profilini nasıl tanımladığının en acı verici göstergelerinden biridir. Hatta bir kısım Vanlı, gittikleri yerlerin "deprem şehri"nden daha anormal olduğunu düşünerek oldukça kısa bir süre sonra geri döndü. Birkaç Ay Geçti, Türkiye Depremi Unuttu Kış mevsiminin en çetin dönemine girildiğinde Van'da halk soğukla, karla, çamurla, açlıkla cebelleşirken, "Deprem" Türkiye gündeminden çoktan düşmüştü. Ana akım medyada, devletin özendiği birkaç konteyner kent gösterilirken, "Van'da hayat normale döndü" görüntüsü verilmeye çalışılıyordu. Tabi bu görüntü aynı gerekçelerle olmasa bile, Van halkı için de çok farklı değildi. Yoksulluğun, sefaletin, açlığın, düşük yaşam standartlarının tarih boyu bir "alın yazısı" olarak kabullenildiği Van'da, depremin neden olduğu acı, hayat kavgalarında alın yazılarının kaçınılmaz devamı olarak kabullenildi. Bu nedenle deprem sonrası süreç; bir kısım yoksul Vanlı için değişerek değil, alışılarak normalleşen bir süreç oldu. Havaların ısınması ve okulların kapanışı ile kente geri dönen ailelerden hasarsız yada hafif hasarlı bir konuta sahip olanlar şanslıydı. Fakat durumu iyi olmayanlar için herşey daha kötüye gidiyordu. Yoksullar için herhangi kötü bir durum, ardılı niteliğindeki çokça kötü durumun ateşleyicisi oluyordu. Boş konteyner bulabilenler acilen yerleşti. Bulamayanlar ise sınırlı sayıda olan "sağlam" evlere, depremden önceki kiralarının neredeyse iki katını

ödeyerek yerleşmek zorunda kaldı. Başbakanın Gururu, Depremzedenin Acısı: TOKİ Halkın en kritik ihtiyacı olan barınma sorununun, devlet tarafından TOKİ evleriyle "çözüm"e kavuşturulacağı, depremden hemen sonra Başbakan Erdoğan tarafından açıklanmıştı. Ağustosa kadar anahtar teslimi yapılması planlanan evlerin büyük bir kesimi geçtiğimiz ekim ayı sonlarında Erdoğan'ın katıldığı açılışla hak sahiplerine teslim edildi. 17 bin civarında yapılması planlanıp, 2 ay geçmesine rağmen sadece 15 bini tamamlanan17 (tamamlandığı söylenen) evlerin hak sahipleri, valilik tarafından "Bir evi, işyeri, ahırı olanlar veya ebeveynlerinin sahip olduğu konutlarda oturanlar" olarak açıklandı. Böylelikle kiracılar sürecin dışına itildi, kiracıların yüksek kiralar ödemekten başka alternatifleri kalmamış oldu. Yapımının tamamlandığı söylenilen evlerin birçoğunun elektrik, su ya da kanalizasyon tesisatlarında eksikler olduğu görüldü. Bu evler 75 bin liradan başlayan fiyatlarla 20 yıl vade ile satıldı. Bölge şartları düşünüldüğünde, bazı depremzedelerin 20 yıl boyunca sabit bir gelire sahip olacağının hiçbir garantisi yok. Ortalama 6 kişiden oluşan ailelerin bu evlerde kalacağı düşünüldüğünde, diğer ihtiyaçları minimize eden bir aile "yaşayabilmek" ve o eve sahip olabilmek için en az 20 yıl boyunca asgari ücretin en az birkaç katı gelire sahip olmak zorunda. Konteyner Kentleri Boşaltıyorlar Van'da başta Akdamar konteyner kenti olmak üzere birçok konteyner kent boşaltılmaya başlandı. TOKİ evlerine yerleşemeyenler, kiracılar, yoksullar çaresizce ev aramaya koyuldu. Ona da gücü yetmeyen, boş bulduğu tarlada çadır kurmaya… Durumun daha yakıcı tarafı ise konteynerlerin Hatay'daki mülteci kamplarına gittiği iddası.18 Mümkün müdür? Düşünmeye bile gerek yok. Halkına bu kadarını yapabilen bir hükümet için bu da neymiş! *** Denilebilir ki AKP Van'da sınıfta kalmış; Van halkı son bir senedir yapılanları, zulmü, dışlanışı, sindirilişi, baskıyı unutmamıştır. AKP'nin deprem öncesi, deprem süreci ve deprem sonrası Kürt halkına bakışını; mali, siyasi, fiili engellemeleri en etkili şekilde uygulamasına karşın sindiremediğini görmek AKP'yi daha saldırgan politikalara sürüklemiştir. Van belediye başkanı Bekir Kaya

dahil Van'ın 4 belediye başkanı şu an KCK operasyonu adı altında hukuksuzca tutuklanmış bulunmaktadır. Van haklının ortak iradesi olarak, seçimle gelen, belediye başkanlarını tutuklayarak, zor kullanılarak sahip olmak istenilen Van, kendine zulmedenlere kendini teslim etmeyecektir. Öncüsü doğa, artçıları AKP'den gelen depremler halkta maddi-manevi büyük yıkımlar yaratsa da, bu halk dahasına "Dur!" diyebilecektir. Dipnotlar: 1:http://www.haberturk.com/yasam/ haber/682261-nezir-bas-apartmanimezar-oldu 2:http://yurthaber.mynet.com/detay/ van-haberleri/utanmaz-muteahhit/64573 3:http://www.muhalifgazete. com/24354-Van-depremi-icin-birskandal-aciklama.htm 4:http://gundem.milliyet.com.tr/vanda-yagma-basladi-/gundem/gundemdetay/26.10.2011/1455465/default. htm 5:http://haber.sol.org.tr/kentgundemleri/vana-hala-yeterli-yardimulasmadi-haberi-47687 6:http://www.muhalifgazete. com/26686-Ellere-var-da-bize-yok-mu. htm 7:http://www.aksam.com.tr/mugeanlidan-skandal-yorum--75093h.html 8:http://www.izlesene.com/video/ duygu-canbastan-inanilmaz-depremgafi/4930827 9:http://www.radikal.com.tr/Radikal. aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID= 1067729&Yazar=PINAR-OGUNC&Cat egoryID=97 10:http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1319713274&y ear=2011&month=10&day=27 11:http://haber.gazetevatan. com/3-milyon-dolar-mi-sarhostumhatirlamiyorum/422632/1/Haber#. UJr1aLTOHyk 12:http://www.csb.gov.tr/turkce/index.php?Sayfa=faaliyetdetay&Id=65 13:http://www.van.gov.tr/default_ B0.aspx?id=725 14:http://www.radikal.com.tr/Radikal. aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleI D=1069087&CategoryID=77 15:http://haber.sol.org.tr/devlet-vesiyaset/polis-depremzedelere-vahsicesaldirdi-haberi-48194 16:http://www.sosyalistlerinmeclisi. org/node/23 17:soL Gazetesi 23 Ekim 2012 sf:2 18:VanHaber gazetesi 01 Ekim 2012

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 11


CUMHURİYET’TE SON PERDE

‘’Bize düşen de şimdi gayrı meşru bu yeni rejime karşı sosyalist cumhuriyetin kendi tarihsel meşruiyetini toplum sathında inşa etmek olmalıdır.’’ ceyda kaçar İstanbul Üniversitesi Tarihe materyalist pencereden bakıyoruz. 1923’ü kendi tarihsel yasalarımızla adlı adınca ait olduğu çerçeveye oturtmak gerekliliği ortada. Kutlamaların iptal edilmesi, polis provokasyonu, iki başlılık tartışmaları derken bir konuya eğilme fırsatını da kaçırmamak gerek: Hangi Cumhuriyet? Başlarken… Sosyalistler için temel kriter çok da dolambaçlı, zorlu bir içerik barındırmıyor. Fazla indirgemeci sayılamayacak ölçütümüz: Sınıfsallık. Feodal üretim ilişkilerinin yerini kapitalist üretim ilişkilerinin alması, bu anlamda modern işçi sınıfının doğmakta oluşu, emperyalist paylaşım savaşının orta yerinde bağımsızlık isteği, saltanatın kaldırılması, laik bir rejimin

inşa edilmeye çalışılması gibi yönelimler Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında belirleyici rol oynamıştır. Sınıfsal Tercihler Bu anlamıyla ilerici saydığımız Cumhuriyet, kurucu kadrolarının retoriğinin batılılaşmayla sınırlı oluşu ve geç kapitalistleşen ülkelerde burjuva devrimciliğinin 19.yy devrimlerine kıyasla kısa sürmesiyle de ilintili olarak; milli bir burjuva sınıfı yaratmayı görev olarak bilmesi ve emperyalizmle bu yüzden bütünleşme arayışlarına girmesiyle de aidiyet olarak tam bir burjuva sınıfsallığına yerleşmiştir. Bunu Kürt illerinde feodal ağalarla anlaşarak doğunun kaderine terk edilmesi, dinselleşmenin her zaman ihtiyaç duyacakları kadarını kontrol altında tutmaları, sosyalizmle mesafenin korunması gibi gelişmeler, Cumhuriyet’in ilanının hemen ardından yaşanmıştır. Böylece kuruluş felsefesini aldığı dar-

12 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

belerle sarsan genç Cumhuriyet, çok geçmeden kendi altını oymaya başladı. İlerici atılımların önünün kesildiği her uğrakta gericileşti ve burjuva karakteri, çarpıklığı, eksikliğiyle beraber ufkunun sınırlarını göstermiş oldu. Yolun Başı-Sonu Hal bu iken rejim de kendine tutunacak dal bulamamış, savrulduğu noktadan gittikçe geriye düşmüştür. ‘’ Cumhuriyet fikrinin hızla aşınmaya başlaması ve 90 yıl kadar sonra ‘resmi’ sıfatını yitirerek değersizleşmesi bir bakıma fazlasıyla ‘kuralına uygun’dur. Burjuva devrimlerinin ‘devrim’den arınma işlemi kaçınılmazdır ve hiçbir biçimde Türkiye’ye özgü bir yan taşımamaktadır. Ekonomik temelleri zayıf duran bir sınıf diktatörlüğünün sahtekârlıkla malul burjuva demokrasisinin alanını geniş tutmak için çaba harcamayacağı da en azından Marksistlerin bilgisi dâhilindedir.’’1


Diyet Dolayısıyla Demokrat Parti ‘icraatları’, 60’ların ithal ikameci birikim modeli, sol yükselişin durdurulma çabaları, anayasal hakların ‘bol geldiği’ gerekçesiyle tırpanlanması, 1980 Darbesi, 24 Ocak Kararları… derken yeni bir restorasyon süreci ve nihayet AKP’li yıllar, tasfiye.

saatlerde toplanan kalabalığı engellemek, bir araya gelebilenleriyse gaz ve suyla dağıtmak oldu. Alana ulaşılmasını önlemek adına da polisin barikatını yarmaya çalışan kitle uzun süre çatıştı. Sonunda barikat Gül istedi, Tayyip izin verdi tartışmaları arasında kaldırıldı ve toplananlar Anıtkabir’e ulaşmayı başardı.

Dönüşümün Partisi Yapılan en temelde Türkiye kapitalizminin yapısını değiştirmek ve bunu yaparken önüne çıkabilecek her türlü siyasal, iktisadi, hukuki, ideolojik engelle hesaplaşmak olarak kendisini belli ediyordu. Yaşanacak dönüşümün içeride de belli bir dirençle karşılaşacak olması kaçınılmazdı, fakat dönüşümün başarısı bu direncin kırılması ve etkisizleştirilmesiyle mümkündü. AKP işte bu yüzden büyük bir operasyonun da aktörü olmuştur. AB’ye üyelik süreciyle ülkenin idari, yasal mevzuatının değiştirilmesi; biriktirilen tüm tarihsel sorunların içerideki gizli bir düşmanın işi olarak, darbe günlükleriyle başlayıp Ergenekon süreciyle ‘kötülüklerle hesaplaşan’ iktidar görüntüsü yaratılması, böylece kendi rejimlerine meşru bir zeminin sağlanması; emperyalizmin her zaman için gözetilen bölge politikalarına eklemlenme ve daima ‘en sadık müttefik’ olma uğraşı; son virajın da 12 Eylül Referandumu ve 12 Haziran Seçimleri’yle alınmasıyla yeni bir rejimin inşa edilmekte olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmıştır. ‘’Geç dönem neo-liberal dönüşüm olarak adlandırılan bu süreçte artık mevcut toplumsal yapıyı yıkmak değil, yeni sermaye birikim biçiminin ihtiyaç duyduğu toplumsal yapıyı kurmak ’’ 2 en acil görev olarak belirlenmiştir. İki rejimden birinin yıkılmış oluşu ve diğerinin eskisinin yerini almasını görüldüğü gibi beklenmedik bir şok veya tesadüf olmaktan çıkaran çok sayıda veri mevcuttur. Fakat hal böyle diye ikincisiyle birincisi arasındaki ciddi dönüşümü görmezden gelmek, iç bağlantılara ve yalnızca iki rejim arasındaki geçişkenliğe odaklanmak aralarındaki köklü farklılıkları anlayamamaya sebep olacaktır.

Tüm Bunlar Ne Anlama Geliyor? Bütün bu olanların tek bir anlamı var; o da AKP’nin yeni rejimini kutlamaya henüz cesareti yoktur ve Suriye konusunda bu kadar sıkışmışken, siyasi operasyonlarına artık kimseyi ikna edemezken, Kürt hareketinin açlık grevleri bu kadar gündeme oturmuş ve destek bulmuşken elinden gelen eski cumhuriyetin kutlanmasına engel olmaktır. Müdahalenin muhatapları ise cumhuriyetin yazının başında saydığımız genetik kodlarını doğru okuyamamış, aynı perdenin tekrarını sahnelemek istemektedir. Sonuç Ne yapılması gerektiği ise apaçık orta-

da. Cumhuriyet tarihsel olarak sahiplenilmesi gereken ilerici bir hamledir. Fakat nesnel olarak gelebileceği sınıra dayanmış hatta gerisine düşmüştür. Bu yüzden cumhuriyet fikri artık yalnızca sosyalist cumhuriyetle kendini var edebilecektir. ‘’Bize düşen de şimdi gayrı meşru bu yeni rejime karşı sosyalist cumhuriyetin kendi tarihsel meşruiyetini toplum sathında inşa etmek olmalıdır.’’3 Dipnotlar: [1] http://mlam.tkp.org.tr/makaleler/ cumhuriyet-neden-yenildi-kemal-okuyan [2] http://mlam.tkp.org.tr/makaleler/ ikinci-cumhuriyet-ve-tahripkarhegemonya-can-soyer [3] http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ aydemir-guler/yeni-rejim-yeniden-mucadele-45291 * MEB, 2006 yılında ünlü ressam Eugen Delacroix'ın Fransa’da cumhuriyetin kuruluşunun simgesi haline gelmiş “Özgürlük” tablosunun resmi ders kitaplarından çıkarılmasına karar vermişti.

29 Ekim’de Neler Yaşandı Peki? Bu sene 29 Ekim’de kimi örgütlerin çağrıcılığında Kemalist çevreler Ankara Ulus’tan 1. Meclis önüne yürüyüş düzenlemek istedi. AKP’nin buna cevabı ise şehir dışından hiçbir otobüsü Ankara’ya sokmamak, sabah erken HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 13


29 EKİM YÜRÜYÜŞÜ ÜZERİNDEN

ÇİFT BAŞLILIK TARTIŞMASI

Çatışma dönüştürülen Türkiye’de siyasi ve ekonomik ranta sahip olma çatışmasıdır. galip gapoğlu İstanbul Üniversitesi 29 Ekim günü düzenlenen Cumhuriyet Yürüyüşü’nde polisin sert müdahalesi sonrası barikatların beklenmeyen bir anda kaldırılması ve eylemcilerin Anıtkabir’e doğru yürüyüşü tamamlaması Türkiye gündeminde yeni bir tartışma başlatmıştır. Bu olayın üzerine barikatların Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla kaldırıldığı iddia edilmiş, ilk aşamada taraflar bu iddiayı yalanlamamış ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çift başlılık imasında bulunmuştur. Bu yazı birkaç adım geri çekilerek ‘’çift başlılık’’ imasını amatör gözlerle analiz etmek niyetiyle kaleme alınmıştır. Türkiye’nin Polis Devleti’ne Dönüşümü 12 Eylül ve 28 Şubat’ın ardından asker devlet olarak görünen Türkiye, günümüzde polis devleti olma yolunda ilerliyor. Elbette bir ülkeyi dönüştürmek kolay değildir. Bu dönüşüm çeşitli aktörleri olduğu gibi toplumsal tabanı

ve dış bağlantıları olan karmaşık bir yapıdır. Toplumsal taban medya aracılığıyla oluşturuluyor; aktörlerin hareketlerine dezenformasyon yoluyla meşruiyet kazandırılıyor. Şimdi bu dönüşümü biraz inceleyelim. Ceza Hukukunda Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük sorunlarından biri de direkt adli makamlara bağlı olarak çalışan bir adli polis teşkilatının olmayışıdır. Hal böyle olunca Polis Teşkilatı’nda yapılan soruşturmalarda veya adli mercilerin izninin olduğu başka alanlardaki soruşturmalarda ele geçen o alan dışı bilgilerle deliller ortaya çıkmakta, savcılar yalnızca polisin verdiği delillerle dava açabilmektedir. Savcı, bizzat ilgilenmediği sonradan ortaya çıkan bir durumda yalnızca önüne gelen dosya üzerinden bir kanıda bulunabilir. Adli mercilerin üzerindeki iş yükünü ve kendi dinleme kararını kendi imzalayan hakimlerin varlığını da düşünürsek, Polis Teşkilatı’nın elde ettiği güç ortaya çıkıyor. Askeri gücün bıraktığı boşlukları polis teşkilatı dolduruyor, tabiri caiz ise gücü devralıyor. Bireysel Silahlanma Yasası ile daha

14 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

önce yalnız Milli Savunma Bakanlığı aracılığıyla ithal edilebilen ve Genelkurmay Başkanlığı’nda olan ağır silah kullanma yetkisi genişletilmiştir. Sanayi Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı’na ithal izni, Polis ve MİT’e bu ağır silahları kullanma yetkisi verilmiştir.1 Vatandaş-polis ilişkilerinde yaşanan olumsuzluklar da Polis Teşkilatı’nın geçmiş zamandan beri kollanması da herkesin malumudur. Tüm bu kollamalar ve yetkiler Polis Teşkilatı’nı Türkiye’nin en güçlü kurumlarından biri haline getirmiştir. Dönüşümün Aktörleri Türkiye’deki dönüşüm aslında hayatın her kısmını kapsamakta. Sermaye grupları, idari makamlar, akademik çevre… Bu dönüşümün genel olarak 3 ana aktörü olduğunu söyleyebiliriz. Recep Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği keskin sert kendine aşırı güvenen grup. Abdullah Gül’ü manevi lider olarak gören daha temkinli, daha dikkatli, daha sessiz dönüşüm arzulayan grup ve cemaat. İki başlılık tartışması yalnızca Gül ve Erdoğan arasındaki idari bir mesele değil, Gül ve Erdoğan


üzerinden sembolleşen iki eğilimin iki fikrin çatışması. Ülkemizde Tayyip Erdoğan’ın sağlam bir karakter analizi maalesef yapılmıyor. Her taraf kendi açısından kendi fikrince bir etiketleme yapmakta. Bu durumda yabancı diplomatların Tayyip Erdoğan üzerine yaptığı yorumları incelemeye almak gerekli. Yabancı diplomatların aldığı üst düzey eğitimi ve gözlem yeteneklerini düşünürsek iyi bir analiz elde edebileceğimizi sanıyorum. Wikileaks belgelerinde Erdoğan hakkında ‘’ Erdoğan’ın karizması, defansif hali, güçlü sezgileri, hükümran (hatta otoriter) duruşu, sempatikliği –ki bu Türk siyasetçileri arasında enderdir– ve hafiften cakalı hareketleri, gençken İstanbul’un zorlu mahallelerinden Kasımpaşa’da yetişmesi, İmam-Hatip okuluna devam etmesi ve profesyonel futbol oynamasından ileri geliyor. O hem duygusal tepkiler vermeye hem de siyasi iktidarı serinkanlılıkla elinde tutmaya meyyal bir adam. Kendini çok büyük görüyor ve aşırı gururlu; hak ettiği saygıyı gördüğüne inanmadığı zamanlarda, hem kendi kafasındaki imajı hem de gururu kolaylıkla incinebiliyor ve eleştiriye kötü tepki veriyor… Doğru zamanda yapılmış şakaya veya daha hafif konularda konuşmaya da açıktır. Bu son nokta itibariyle, Erdoğan, takma adı “Sarı Kanarya” olan ve İstanbul’un (ve Türkiye’nin) üç büyük futbol kulübünden biri olan Fenerbahçe’nin koyu bir taraftarıdır; sarı ya da sarı ve mavi renklerde motifleri olan bir hediye çok beğenilecektir, hele bir de Erdoğan’ın futbol tutkusuna ilişkin bir sözle birlikte sunulursa. Erdoğan’ın üslûbu, söyleyeceklerini ilkin yumuşak bir dille, az ve öz şekilde söylemektir; itirazla

karşılaştığında, bu kez cevabını daha keskin bir tonda verir ve konu üzerine her teatide biraz daha sertleşir. Açıktan açığa yapılan baskıya ya da tehdit imalarına kötü tepki gösterir. Onu zor bir karar almaya ikna etmenin en iyi yolu, sakin ama erkek-erkeğe bir üslupla onun Türkiye’nin lideri olarak ülkenin kaderini elinde tuttuğu duygusuna hitap etmektir.’’2 gibi tespitler yapılmıştır. Düşündüğümüzde bu tespitlerin Tayyip Erdoğan’ı net olarak anlattığını görüyoruz. İşte mesele de buradan çıkıyor. Mesele bir siyaset meselesi değil karakter meselesidir. Tayyip Erdoğan’ın karakteri kendi fikrinden olsa bile yüksek sesle itiraza tahammül edememekte. 29 Ekim’de kendi kesin kararı ve bilgisi haricinde barikatların kaldırılması şu an dışarıya belli etmese de onu çok fazla sinirlendirmiş ve tahrik etmiş olmalı. Cum-

hurbaşkanlığı seçimlerinin de kapıda olduğunu düşünürsek “çift başlılık” tartışması bize birçok ipucu verebilir. Recep Tayyip Erdoğan son Mit krizinde de dönüşümün 3. aktörü olan cemaat ile çatışmıştı. Abdullah Gül’e kısaca baktığımız zaman sağ cenahtan farklı siyasi çevrelerle erken zamanlardan gelen ilişkisi, mizacı, birikimiyle Tayyip Erdoğan’dan ayrılmakta. Hedefine daha uzun vadede olsa sessiz ve derinden ulaşmak niyetinde. Tayyip Erdoğan kazandıklarını göstere göstere yürümek ihtişamıyla ezmek istese de Abdullah Gül, diyalog kanallarını açık tutarak temkinli yürümek istiyor. Gül kanadında yer alan kimseler arasında Tayyip Erdoğan’ın bu umursamazlığı ile tüm kazanımları tehlikeye attığını düşünenler bulunmakta. Bu sürtüşme şu an itibariyle yandaş basın tarafından küçümseniyor. Fakat seçimler yaklaştıkça saflar yavaş yavaş oluşuyor.Biatlar yapılıyor.Çatışma dönüştürülen Türkiye’de siyasi ve ekonomik ranta sahip olma çatışmasıdır. Elbette tüm umutlar bu çatışmanın meyvelerine bağlanmamalı. Fakat şu an itibariyle küllense de Gül grubu ve Erdoğan grubu arasındaki paylaşım çekişmesi küçümsenmemeli. Kaynakça: (1) http://haber.mynet.com/poliseagir-silah-alma-yetkisi-geliyor487049-guncel (2) http://t24.com.tr/haber/wikileaks-belgelerinde-erdoganin-kisiligi/134041

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 15


GEÇTİĞİMİZ AYIN KISA BİR DEĞERLENDİRMESİ Son günlerde Başbakanımız elinde yağlı urganla gezmektedir. 3 Kasım tarihinden itibaren her fırsatta idam cezasının geri gelmesinden bahseden Başbakan, yalnızca suni gündemler yaratmaya çalışmıyor. Aynı zamanda açlık grevleri ile birlikte toplumun bir kesiminde oluşan "ölseler de kurtulsak" psikolojisini tırmandırıyor. Bunlara, önümüzdeki yıllarda girilecek seçim maratonunda, AKP‘nin MHP'li oyları kazanma çalışması da eklenebilir. Türkiye halkının toplumsal bunalım içinde olduğu bir gerçek. Meclis‘ten haberler, siyasilerin grup toplantılarındaki çıkışları, açlık grevlerinin geldiği son durum, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının devlet eliyle yasaklanması, Suriye sınırındaki gerilim, Hatay ve o bölgedeki Alevi vatandaşlarımıza yaşatılanlar, savaş naraları atan bir Başbakan, "Suriye topraklarına bu baştan girsek, üç saatte o baştan çıkarız" diyen bakanlar... Son olarak, şu an okuduğunuz yazının yazıldığı anlarda, memlekette "idam cezasının geri gelmesi" tartışmaları başlamış durumda. Bir toplumda, bu kadar meselenin değil bir ayda, bir senede yaşanması dahi o toplumu bunalıma sokmaya yeter. Türkiye halkının; hislerini kaybetmesi, duyarsızlaşması ve insani yanının törpülenmesi de bu bunalım halinden kaynaklanmaktadır. Suriye meselesinde aylardır halkımızı teyakkuz halinde tutan ve her an savaşacakmışız psikolojisine sokan hükümet, gelinen noktada bir tıkanma yaşamış durumda. Mesele savaş aşamasına gelince, çıkar tartısının hangi kefeyi gösterdiğini hesaplayamayan Birleşmiş Milletler, sürecin başında desteklediği AKP'yi şimdilerde büyük oranda yalnızlaştırıyor. Bir açıdan ABD'deki başkanlık sürecinin, Suriye gündemini baltaladığı söylenebilirse de, durum bu kadar basit değil. Gerçekten de uluslararası arenada AKP beklediğini bulamıyor ve Tayyip Erdoğan, babasına küsmüş çocuk edasıyla bu durumdan hafif hafif yakınıyor. Birleşmiş Milletler Arap baharı yalanını hala sürdürüyor olsa da, bu bahar Suriye'de duvara toslamış durumda. Sert bir direniş ve mücadele örneği sunan Suriye Hükümeti'nin, Libya gibi basitçe çiğnenip yutulacak bir lokma olmadığını tüm dünyaya kanıtladığını söyleyebiliriz. "Katil Esed, halkına katliam yapan diktatör" gibi ajitasyonlarla Türkiye halkının AKP'yi desteklemediği de ortada. Kendi ülkesinde, savaş, ölüm gibi kavramlara yeterince

alıştırılmış olan halkımız, açıkça Suriye'de olup bitenleri umursamıyor. Suriye ile savaşmanın hiç bir haklı gerekçesi olmadığının da farkında olan Türkiye halkı, bu meselede hükümete açıkça sırtını dönmüş durumda. Uçak düşürme, Akçakale olayı gibi kimin talimatıyla yapıldığı belli olmayan hadiseler de halkımızın burnuna sadece provokasyon kokusu veriyor. Dolayısıyla Başbakan‘ın savaş politikası burada da karşılık bulamıyor. Kökten dinci, Alevi düşmanlarının desteği de Tayyip Erdoğan'a yetmiyor. Resmi bayramlar meselesinde ise AKP, yıllardır "gomonist işi bu kutlamalar" demek suretiyle halktan kopuk stadyum anmalarını eleştirmekten, benimseme noktasına gelmiş görünüyor. Resmi bayramların nasıl kutlanması gerektiği konusunda bile dayatma halinde olan hükümet, eski düzenin kalıntılarına dahi tahammül edemez durumda. Yeni cumhuriyetinin, yeni resmi bayramlarını kutlamak istediği apaçık ortada. Elbette bu tip dayatmalara toplumun bir kesiminden anlık refleksler de geliyor. Fakat bu refleks sahiplerinin sinirleri de anlık oluyor. Resmi bayramların ertesi günü verilen tepkiden eser kalmıyor. Fakat yine de, tepki verilirken devrim yapılıyormuş imajı çizmekten de kaçınılmıyor. Bu tip günlük mücadeleler ise, sonuca ulaşmak bir yana, tepkileri soğurmaktan başka işe yaramıyor. Ellinci gününü geçtikten sonra ülkenin gündemine oturan bir diğer mesele ise, açlık grevleri. Bu yazının yazıldığı tarihte 65. günü yaşanan açlık grevleri, insan ölümleri ve sakat kalmalar gibi konularda yüksek dozda alarm veriyor. Bir kesimin "açlıktan ölsünler", diğer kesimin ise "devlete şantaj yapıyorlar ama canım" gibi tepkiler verdiği açlık grevlerinin nedenleri arasında tek dikkat çekilmesi gereken husus, mevcut kanunların uygulanmamasıdır. Her fırsatta hukuk devleti olmakla övünen, yargıyı bağımsızlaştırdığını iddia eden hükümet, mevcut hukuku uygulamamak konusunda


mahkemelere baskı uygulamaya devam ediyor. Ceza İnfaz Kanunu 25. madde açıkça Ağırlaştırılmış Mühebbet Hapis Cezası Hükümlüsü'nün, 15 günde bir yakınları ve avukatlarıyla görüşebileceğini ifade ediyor. Maddenin herhangi bir yerinde veya gerekçesinde Öcalan veya Terör Suçluları gibi bir istisna olmadığına göre, hukuksuzluk açıkça ortaya çıkmaktadır. Hukuk devletinde bunu söylediğiniz anda mesele kapanmalıdır. Ama üstün olan hukuktan daha üstün bir Başbakanınız varsa, o Başbakan, "şu hükümlü avukatlarıyla görüşebilir, bu ise görüşemez" deme aymazlığını, utanmadan sergileyebiliyor. Diğer talepler ise tecridin kaldırılması ve anadilde savunma hakkı. Anadilde savunma hakkı kapsamında ise, merak edenler için Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 202. maddesinin 1. fıkrası açıklayıcı olabilir. "Hayır onlar Türkçe biliyor, siyasi bir tavır bu" diyenler için ise, maddede böyle bir istisnanın da olmadığını söylememiz gerekmektedir. "Mevcut düzenleme bence yeterli" diyenleri de, insanların bu haklarına sahip çıkmaya davet ediyoruz. Son günlerde Başbakanımız elinde yağlı urganla gezmektedir. 3 Kasım tarihinden itibaren her fırsatta idam cezasının geri gelmesinden bahseden Başbakan, yalnızca suni gündemler yaratmaya çalışmıyor. Aynı zamanda açlık grevleri ile birlikte toplumun bir kesiminde oluşan "ölseler de kurtulsak" psikolojisini tırmandırıyor. Bunlara, önümüzdeki yıllarda girilecek seçim maratonunda, AKP‘nin MHP'li oyları kazanma çabası da eklenebilir. İdam cezasının tüm Avrupa kıtasında kalktığına fakat ABD ve Japonya'da hala sürdürüldüğüne dikkat çeken Başbakan, "demek ki bir mantığı var" demekten de geri kalmıyor. Ayrıca kamuoyu yoklamalarından da bahseden Erdoğan, halktan böyle bir talebin geldiğini ifade ediyor. İcab-ı Hal ekibi olarak, Başbakan için açıkça "tutmayın küçük enişteyi" diyoruz. Avrupa kıtasının tamamında kalkan, ilkel, insanlık dışı, caydırıcılığı olmayan

bir uygulamayı geri getirmeye çalıştığından, böyle bir Başbakanımız olduğu için bir kez daha utanıyoruz. Her fırsatta bizi bu psikolojiye sokan Başbakan‘dan daha fazla utanmamak gerektiğini, bunun yolunun da Başbakan‘ın değişmesi değil, böyle Başbakanlar yaratan sistemin değişmesi olduğunu düşünüyoruz. Bilindiği gibi 6 Kasım, YÖK'ün kuruluş yıldönümü. Her yıl olduğu gibi üniversite öğrencileri YÖK karşıtı potestolarını bu sene de yaptılar. Ülkenin çeşitli yerlerinde düzenlenen protesto gösterilerine polisin sert müdahalesi, durduğu yerde eylem yapmaya çalışan üniversitelilerin gaz ve cop darbelerine maruz kalması gibi olaylar, elbette ki bu sene de yaşandı. Bunlarla birlikte 9 Kasım günü Ankara'da düzenlenen yürüyüş ve mitingde ise, karşısında binlerce öğrenciyi gören Ankara polisi -değil cop ve gaz sıkmak- ortaya dahi çıkmaya cesaret edemedi. Mitingin genelinde ise AKP ve YÖK' ün politikaları çokça eleştirilerek, üniversite öğrencilerinin "yeni bir düzen" talepleri gündeme geldi. Burjuva medya bile, bu mitingi görmezden gelemeyerek sayfalarına taşımak zorunda kaldı. Üniversite öğrencilerinde, memleketin yoksul sınıflarında rahatsızlık artmaktadır. Üniversite öğrencilerinden yüz bulamayan Tayyip Erdoğan ise, kendi adını kazıttığı üniversitelerden fahri doktoralar almaktadır. İki cephe arasındaki açı sürekli büyümektedir. Bu durumu bilen AKP, yıllardır aradığı çözümü hâlâ bulamamaktadır. Bulamayacaktır da. Üniversiteli aydınlanmış insandır, tebaa olma meraklısı değildir. İcab-ı Hal'in 8. sayısının dosya konusu, YÖK değerlendirmesidir. Bununla birlikte yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız konular ayrıntısıyla değerlendirilmiştir. Herkese keyifli okumalar dileriz

İCAB-I HÂL YAYIN KURULU


BARİKAT TARTIŞMALARINDAN

BAŞKANLIK SİSTEMİNE semanur akdal anadolu üniversitesi Şüphesiz bugüne kadarki en “farklı” 29 Ekim’i geride bıraktık. Bu fark üzerine çok şey söylenebilir ancak ben bu yazıda 29 Ekim’den hemen sonra alevlenen “çift başlılık” tartışmalarına değineceğim. Erdoğan , Ulus’ta 1.Meclis önündeki polis barikatının açılmasında Abdullah Gül’ün, Ankara Valisi ile yaptığı görüşmenin etkili olduğu iddialarına “Barikatların kaldırılmasıyla ilgili herhangi bir talimatımın olmadığı doğrudur. Sayın Cumhurbaşkanımızın böyle bir talimat verdi mi vermedi mi, haberim yok ki ben Cumhurbaşkanımızın böyle bir talimat vereceğine de inanmıyorum. Çünkü bu ülkeyi çift başlı bir yönetimle bugüne kadar getirmedik.” açıklamasını yaptı. Bu açıklama medyada çok farklı yorumlara yol açtı. Kimileri bunun gündem değiştirmek için ortaya atıldığını söyledi, kimileri Gül ile Erdoğan arasında gerçek bir restleşme olduğunu ve Gül’ün Erdoğan’a alternatif olabileceğini söyledi, kimileri ise bunun suni bir çatışma olduğunu Gül ile Erdoğan’ın arasına nifak sokulmak istendiğini dile getirdi. Restleşme Ne Kadar Gerçek? Süregiden tartışmanın odak noktasında kuşkusuz iktidar bloğunun kendi içerisindeki güç dengeleri bulunuyor. Bu dengelerin ise bugüne kadar geldiği şekilde sürdürülemediği açık. Bu sebepten bu tartışmaya salt bir kayıtsızlıkla yaklaşılamayacağı gibi, iktidar bloğu içerisindeki bu çatlaktan medet uman bir yaklaşım da benimsenemez. Bunun haricindeki “sert” Erdoğan’ın yerine daha “mutedil” Gül’ün tercih edilebileceği gibi ehven-i şer bir mantıktan ise hiç söz etmiyorum. Nihayetinde Gül’ün “siyasetler üstü” bir konumunun bulunmadığı ve bugüne kadar yeni rejimin inşasında Erdoğan ile birlikte çalıştığını not etmek gerekir.

Gerçekten de Gül; Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi muhalefetin tasfiyesinde önemli rol oynayan davalarda iktidara tam destek vermiş, üniversitelere rektör atamaları konusunda AKP ile uyum içerisinde çalışıp devletin en önemli kurumlarından birisini yeni rejime uyumlu hale getirmiş, Kürt açılımının sinyalini “iyi şeyler olacak” mesajıyla vermiş, yani 2.Cumhuriyetin kurulmasında AKP’ye hiçbir zorluk çıkarmamıştır. Ah Bir Başkanlık Sistemi Olsa… Çift başlılık tartışmalarında önemli olan nokta ise tartışmanın nereye evrildiğini görebilmek. Bunun için Başbakanın çok tartışılan sözlerinin devamına bakalım: “…Çift başlı yönetime bugüne kadar gitmedik. Eğer bu ülkede bir başkanlık sistemi arzu ediliyorsa ben bundan yanayım. Bir başkanlık sistemi gelir o zaman böyle tartışmalar olmaz.” Hemen arkasından yandaş basında tartışmanın sistemin kendisinden kaynaklandığı ve başkanlık sistemine geçilirse böyle sorunlar kalmayacağı yönünde yazılar kaleme alındı. “Mesele Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasıyla ilgili değil. Tekrar edeyim, meseleyi şahsilikten arındırarak ele almalıyız. Bunun için elimizde önemli bir fırsat, önemli bir imkân da var. Sivil, demokratik yeni anayasa… Bu anayasada yönetimle ilgili en evvel cumhurbaşkanının görev ve yetkileri belirlenmelidir. Halkın seçtiği ve güçlü konumuyla yeni cumhurbaşkanının varlığı, başkanlık ya da yarı başkanlık sistemini gerekli kılıyor .” (Hüseyin Gülerce 2 Kasım Zaman ) “Çift başlılığa yol açmak Gül’ün yapacağı iş değildir. Başbakan’ın söylediği esasen budur. Gül’e konduramadığı için, barikatların köşkten gelen talimatla kaldırıldığı rivayetlerine inanmadığını söylemiştir.Neden orada kalmayıp lafın arkasını getirmiş peki? Mevcut yapının iki başlılığa götürme potansiyelini ifşa edip başkanlık sistemine neden ihtiyaç duyduğunu belirginleştirme fırsatı yakaladığı için.” (Akif Beki 1 Kasım Radikal)

18 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

Ne Amaçlanıyor? Erdoğan partisinin grup toplantısında bir daha aday olmayacağını dile getirmişti. 2014’te Cumhurbaşkanını ise halk seçecek. Yine iktidar çevrelerinden gelen “Erdoğan aday olursa Gül olmaz” açıklamalarından yola çıkarak Erdoğan’ın 2014 Cumhurbaşkanlığına aday olması yüksek ihtimal gibi görünüyor. Bunun üstüne geçtiğimiz günlerde AKP Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na yeni anayasanın “yasama” bölümüne ilişkin 22 maddelik öneri sundu. Tasarı geniş yetkiler içeren başkanlık sistemi öneriyor. Bütçeyi hazırlama yetkisinin Başkan’a verilmesini, Başkan’ı düşürmeye yönelik gensoru uygulamasının kalkmasını, MGK’nın kaldırılıp yerine Başkan’a bağlı yeni bir yapılanma getirilmesi gibi maddeleri içeren tasarının hayata geçirilmesi halinde eli çok daha güçlenmiş ve geniş yetkilerle donatılmış bir Başkan ile karşı karşıya kalacağız ve bu ismin Erdoğan olması kesin gibi. Ancak Çankaya’ya kimin çıkacağı üzerinden yürütülen bu tartışmada, Çankaya’ya çıkanın hangi sistem dahilinde ve hangi yetkilerde olacağı atlanıyor. AKP bu eksende düğümlenen bir Cumhurbaşkanı tartışmasında yetki meselesini gündemden uzak tutmayı başarıyor. Sonuç olarak AKP bilindik manipülasyon yeteneğiyle çift başlılık tartışmasını kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır. Barikatı kim kaldırdı noktasından başlayan tartışma başkanlık sistemine geçmeliyiz ile sonuçlandı. Bu nedenle ilerleyen günlerde muhtemelen gündemi daha fazla meşgul edecek olan başkanlık sistemi tartışmalarına da AKP’nin amaçladıkları doğrultusunda yaklaşmak ve anlamlandırmak gerekiyor. Padişah Erdoğan’ın artık en ufak bir çatlak sese bile tahammülü kalmamıştır. Her konuda son kararı kendi verecek şekilde geniş yetkilerle Çankaya’ya çıkmak, Türkiye’nin ‘tek adamı’ olmak istemektedir.


Tutmayın küçük enişteyi

salıverin gitsin…

ÖZGE DEMİr

incelemek gerekli.

İstanbul bilgi Üniversitesi

Vakıf Üniversitelerin Tarihi ‘80 darbesiyle birlikte liberal ekonominin önündeki siyasi, ekonomik, hukuki tüm engeller kaldırılmış tam boy piyasacılığa geçilmiştir. Daha önce sosyal devletin kapsama alanına giren halkın genelinin yararlandığı sağlık, eğitim gibi alanlar piyasaya açılmıştır. Kuşkusuz bu süreç 70’lerden sonra dünyanın yönünü çevirdiği neoliberal politikaların bir uzantısıdır yalnızca. Eğitimin piyasaya açılması, neoliberal ideolojinin benimsetilmesi, öğrencilerin gittikçe apolitikleşmesi ‘82 Anayasasına dayanan YÖK’ün kurulmasıyla başlar. Hemen ardından 1984 yılında ilk özel üniversite olan Bilkent Üniversitesi kurulur. İlk özel üniversite olması dolayısıyla Bilkent deneyimi uzunca bir süre neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini, hangi süreçlerinin izlenmesi gerektiğini göstererek kendisinden sonrakilere önemli deneyimler aktardı. Ancak 80 darbesi pürüzsüz bir ülke bırakmamıştı çok geçmeden işçi hareketleri yeniden başladı; işçi hareketleriyle birlikte piyasalaşma sürecine bir süre dur demek zorunda kalındı. Devamında

Özel üniversiteler’ kulaklarımıza çok yabancı değil, 30 yıllık geçmişlerine rağmen üniversite hayatının yol gösterici önemli bir parçası haline geldiler! ‘82 Anayasası ve 2547 sayılı Kanun ile ‘kâr gütmeyen’ vakıf üniversitelerinin kurulmasına izin verilmesinden sonra hızlıca sayıları artı. Özel üniversiteler; eğitim içindeki zengin-fakir ayrımını kaldırdığı, sınavlarla dolu olan sistemin özel okulların açılmasıyla rahat bir nefes sağladığı, devletin artan nüfus karşısında eğitim masraflarını karşılayamayacak halde olması, iktidar hegemonyası karşısında özgür, yenilikçi ve girişimci düşüncenin önünü açacağı gerekçe gösterilerek hep desteklendi. Üstelik bu okullar iş dünyası ile yakın bir ilişki içinde olacağı için üniversite mezunlarının işsizliğine de çözüm bulacaktı. Sözde bilime soluk getiren ve aklın önündeki duvarları kaldıran özel üniversiteler gerçekte nasıl kuruldular? Neler vaat ediyor, kimlere nasıl yol gösteriyorlar; tarihsel boyutları ile

ise Sovyet’in yıkılması, işçi sınıfının gerilemesiyle birlikte hem dünyada hem Türkiye’de 90’lı yıllar büyük bir dönüşümün içine girildi. Kapitalizm yeniden ayağa kalkıyor ve gittikçe saldırganlaşıyordu. 1990’lı yıllarda yükseköğretimde artan rekabet ve kitlesel eğitime geçişle birlikte artan öğrenci sayısı, kamu kaynaklarını yetersiz kılarak, kurumları yeni kaynak arayışına itmiştir. Bu durum, üniversiteleri dışarıdan kaynak sağlayan projelere, aynı zamanda öğrencilerin “müşteri” olarak kurgulandığı şirketleşme sürecine yönlendirmiştir. Bu değişmelere paralel olarak bazı hükümetler neo-liberal yönetim biçimlerini benimsemişlerdir. Örneğin, ABD’de neo-liberal yönetim politikalarının üniversitelere uyarlanması ile üniversitenin kaynak oluşturmak amacıyla “girişimci” olması gerektiği öne sürülmüştür.1 “Yükseköğretim ve Bilim” adlı bir dergiden alıntılanan paragrafta küresel bir değişim olarak, girişimci üniversite modelini anlatıyorlar Sakınçı ve Bursalıoğlu adlı iki yazarımız. Girişimci üniversite modelini desteklerken yeni bir kavram ortaya atmışlar üstelik: Aka-

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 19


demik kapitalizm! Akademik kapitalizm -bizim deyimimiz ile eğitimin piyasaya açılması- için uluslararası antlaşmalar da yapıldı 90’lı yıllarda üstelik. GATS (The General Agreement on Trade in Services) ve MAI gibi anlaşmalar imzalanarak dünyadaki dönüşümün bir parçası haline gelindi. Türkiye tarafından 1995 yılında onaylanan bu anlaşma ile birlikte kamu hizmeti anlayışı çerçevesinde gerçekleştirilen eğitim, sağlık, iletişim gibi işkollarının "yeniden yapılandırılması"; bu yolla küresel kapitalist sistemle bütünleştirilmesi hedeflenmiştir. İlk ‘kâr gütmeyen’ özel üniversitelerin kurulduğu 84’te özel üniversite sayısı 1 iken bu sayı 1995 yılında 3, 2000 yılında ise 20 oldu. Bugün ise YÖK sitesindeki resmi verilere göre özel üniversite sayısı 65. Rahatlıkla görülüyor ki AKP dönemiyle birlikte özel üniversite sayısı %300 arttı. 2 Özel üniversiteler kuruldukları andan itibaren iki temel güdü ile hareket etti: Bunlardan ilki eğitimin piyasalaşmasının önünü özel okullar ile açmak ve bu piyasalaşma deneyimini tüm kamu okullarına aktarmak; ikincisi ise yine kapitalizmin koşullarıyla sıkı ilişki içine girmiş ve onun devamlılığını sağlamaya yönelik davranan apolitik bir kitle yaratmak. Elbette bu ikisi ‘80 darbesi sonrası yaratılmaya çalışılan üniversite gençliğinin tamamı için geçerlidir ancak özel üniversiteler kariyerciliğin ve bireyselciliğin doğrudan gençliğe aktarıldığı özel yerler oldu.

aktarılmıştır. Örneğin Bilgi Üniversite’sinde bu heyette Garanti Bankası gibi şirketler bulunmaktadır. Bir şirkette yönetim kurulu hangi yetkilere sahipse okullarda da mütevelli heyeti o yetkilere sahip oluyor. Tüm işçilerle (öğretim görevlileri ile hizmet personeli) sözleşme yapıyor, öğrencilerden alınacak ücretlerin ne kadar olacağına karar veriyor. Öğretim görevlileri, hizmet personeli ve öğrencileri yönetiyor, rektörü bile atayabiliyorlar. Kısacası Bilgi Üniversitesi’nin geleceği Garanti Bankası gibi şirketlerin ellerinde; bunun yanı sıra banka ile okul o derece uzlaşmış durumdaki bankanın çağlayan şubesi, okulun Kuştepe Kampüsü’nde yer alıyor. Bilgi üniversitesi banka ile üniversite işbirliğini kuran ilk üniversitelerden ve diğer yandan öğrenci kimlik kartlarının banka kredi kartı olduğu bir sürecin önemli bir öncüsü oldu. Mütevelli Heyeti'nin koltuk sahiplerinden bir diğeri ise Açık Toplum Enstitüsü, bu enstitünün finansörü ise George Soros. Kulağa tanıdık gelmeli bu isim zira kendisi Yugoslavya’nın parçalanmasında akif görev aldı. Turuncu devrimin silahşörüydü. Ayrıca Soros sayesinde Abd tarafında bölgeye bol bol para aktarıldı, muhalefetin kitlesel eylemlerin önüne geçildi. Soros’un önemli hedeflerinden biri de Gürcistan’dı. 2003 yılında Mikheil Saakashvili’nin iktidara gelmesiyle sonuçlanan ‘Gül Devrimi’ için Soros yaklaşık 42 milyon dolar harcadı. Gürcistan’ın eski Dışişleri Bakanlarından Salomé Zourabichvili, "Devrimi Soros’un paralarının taşıdığı

Bilgi Üniversitesi Özelinde Gözde vakıf üniversitelerinden İstanbul Bilgi Üniversitesi 1994 yılında İstanbul School of International Studies (ISIS) adıyla kurulmuş, 1996 yılında resmi açılışıyla beraber adı İstanbul Bilgi Üniversitesi olarak değiştirilmiştir. Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA-European University Association), Uluslararası Üniversiteler Birliği (IAU-International Association of Universities), OECD/IMHE üyesidir ve Magna Charta Universitatum’u imzalamıştır. İstanbul Bilgi Üniversitesi hem Bologna sürecinin bir parçası olmakta hem de Erasmus programını uygulamaktadır ve bunun yanı sıra Laureate aldı bir üniversite şirketinin üyesi olarak yabancı bir üniversite ile işbirliği yapmaktadır. Mütevelli heyeti uygulaması ilk olarak vakıf üniversitelerinde başlamış sonradan mütevelli heyetine katılan iş adamları devletin gözünden kaçmamış ve bu sistem devlet üniversitelerine 20 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

sivil toplum örgütleri gerçekleştirdi" demişti. Sadece Garanti Bankası hakim değil okula, aynı zamanda Bilgi Üniversitesi Laureate adlı bir üniversite şirketinin de üyesi. Okulun hisselerinin %51’inin sahibi Laureate üniversiteler şirketi, Bilgi Üniversitesi’nin en büyük ortağı. Her bir öğrencisini New York borsasında fon haline getiren uygulama öve öve bitilemiyor. Hâlbuki bir şirket olması dolayısıyla kâr amacı güden bir yapı var ortada ve bu amaç doğrultusunda daha da saldırganlaşan, karşısındaki kâr getirmeyen tüm engelleri kaldırmaya çalışan bir yönetim şuan okulun başında. Tepki gösteren Sendikalı akademisyenler, işçiler işten atılırken öğrencilerin payına burs kesilmesi, azaltılması tehditleri düştü. Bunun yanı sıra kâr getirmeyen ekonomi, politik, bilgisayar bilimleri gibi bölümler kapatıldı, onların yerine mühendislik bölümleri açıldı. Okulun fiyatlarına aniden ve önceki fiyatların 1/4'ü oranında zam gelirken, yaz okulu ücretli hale getirildi. Bilgi Üniversitesi kuruluş aşamasında kullandığı “özgürlükçü sosyal bilimler üniversitesi” kılıfından da tam olarak vazgeçmiş sayılmaz. Okulda görüşlerini açıklamak için bildiri dağıtması yasak olan, ağzına sendika kelimesini aldığı anda susturulmaya çalışılan, okulda çalışanlarla dayanışma eylemleri yapmayı denediklerinde bizzat dekan tarafından “Siz kendi işinize bakın bunlar tehlikeli konular” laflarıyla üstü kapalı tehdit edilen, yapacakları kapalı


salon etkinlikleri “yer yok” bahaneleriyle geçiştirilen pek çok siyasi düşünce kulübü de mevcut. Özel üniversitelerden devlet üniversitelerine aktarılan en önemli özellik sözleşmeli öğretim görevliliği. Çoğu yarı zamanlı çalışan öğretim görevlilerin ve araştırma görevlilerinin her biri ile sözleşme imzalanıyor. Sözleşme kültürü devlet üniversitelerinde araştırma görevlileri ile başlamışken yeni Yükseköğretim Kanunu tasarısı ile tüm öğretim görevlilerine uygulanacak. Okul çalışanlarının sendikal faaliyetlere katılmaları yasak ve bu yasak gerek güvenlik amirleri eliyle gerekse de personel müdürü tarafından sık sık hatırlatılıyor, okul aleyhine herhangi bir açıklama yapmaları da yasak. Dahası çoğunlukla sözleşmede yazandan çok daha fazla çalışmak zorunda kalıyorlar. Üstelik uygun olmayan şartlarda çalıştığı için de gözünü kaybeden bir işçi var. 4 Akademik alandaki yeniklikleri bitmeyen Bilgi Üniversitesi, ODTÜ-Kıbrıs uygulamasından sonra Bilgi Üniversitesi-Bursa ile yerelleşme çalışmalarına başladı. Piyasanın girmediği hiçbir alan bırakmamak niyetinde. Piyasa ile küreselleşen Bilgi, yerelleşerek sermayesini büyütüyor. Aynı piyasacılığı kendi bünyesinde şirketler kurarak devam ettiriyor. Stratejik Araştırma Merkezleri, Avrupa Birliği Merkezleri yine ilk olarak özel üniversitelerde kuruldu. Bilgi Üniver-

sitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi’nin öncülüğünü yaptığı kuruluşlarda araştırma görevlileri, kimlere nasıl bilgi sağladıklarını bilmeden para karşılığı çalıştırılıyor. Doğuda Kürt halkı üzerinde araştırmalar yapıyor, Hatay gibi stratejik bölgelere gidip veriler topluyorlar. 5 Peki, Vakıf Üniversitelerinin Bilimsel Başarısının Karşılığı Var mı? Tarafsız araştırmalara göre yok! URAP: ODTÜ bünyesinde kurulan University Rankings by Academic Performance’ın yaptığı araştırmaya göre vakıf üniversitelerinin başarısı oldukça düşük. Toplamda 103 devlet Üniversitesi, 65 vakıf üniversite varken ilk 10’da iki vakıf üniversitesi var (sıralamaları 9. ve 10.) ilk 30’da ise 6 vakıf üniversitesi var. Mühendislik alanında ilk 30’da yalnızca 1 vakıf üniversitesi var. Sosyal bilimler alanında ise ilk 30’a sadece 2 vakıf üniversitesi girebilmiş.6 Öğrenciler açısından okulun taksitini ödeyebilmek büyük bir muamma. Üstelik derse gitseniz bile nerede, ne zaman, hangi hocaların, hangi hizmet görevlilerinin işten atılacağını bilemezsiniz. Dahası bir gün okula geldiğinizde okulun yarısının başkasına devredildiğini öğreniyorsunuz. Diyelim ki ders çalışacaksınız bunun için herhangi bir yer bulmak imkânsız, okulun kütüphanesinin en kuytu köşede, havasız bir yerde olması bir yana zaten 20 tane öğrenci bir arada çalışamıyor. Okulda

acıksanız makarnaya 14 tl vermek zorundasınız. Okuldan servise binip bir yere gitmek için öncelikle balık istifinin anlamını öğrenmek gerekiyor. Gidip ders çalışacağınız, uyuyacağınız yurdunuzun yeri her an değişebilir. Okuldaki büyük salonlarda, konferans salonlarında Garanti Bankası eğitim verirken, mason localarının toplantıları yapılırken dersinizi iptal edilmiş bulabiliyorsunuz. Dans salonları, spor salonları başkalarına kiralanıyor. Okulda bir siyasi faaliyet gerçekleştirmek isterseniz karşınızda sendikalı işçileri buluveriyorsunuz ve çevre kirliliği yaratmamanız için bildiri dağıtmanız yasaklanıyor, siyasi kulüpler kapatılabiliyor. Bu haliyle özel üniversiteler eğitimin küçük eniştesi olmaktan ileri gidemiyor. Bilimsellik de, eğitim de beklenemez hale geliyor. Özel üniversitelerdeki birçok uygulama büyük oranda devlet üniversitelerine de kaydırılmış, aktarılmış bulunuyor. Özel üniversiteler birçok açıdan görevlerini tamamlamış bulunuyor. Bugün herhangi bir devlet üniversitesinde de benzer süreçlerle karşılaşabiliyorsunuz. Ancak hala devlet üniversitelerine müdahale ancak özel üniversitelerle meşrulaştırıldığı ölçüde yapılabiliyor. Piyasacılık ve akademinin, bilimin bir arada bulunmasının ciddi bir uyumsuzluk olduğu; eğitimin her bir parçasını hizmet görevlilerinin, öğrencilerin ve akademisyenlerin mutsuz olduğu bir sisteme tam da onun doğduğu yerden dur emek özel bir anlam taşımakta. Sistemin benimsetildiği yerde ona karşı koymak daha da önemli bugün. Kaynakça: 1. http://www.higheredu-sci.org/ text.php3?id=1564 2. http://www.egitimsen. org.tr/genel/bizden_detay. php?kod=16838&sube=0#.UJvBsW9dzOM 3. http://www.higheredu-sci.org/ text.php3?id=1564 4. http://www.birgun.net/workers_index.php?news_code=1350894 709&year=2012&month=10&day=22 5. http://busam.bahcesehir.edu. tr/, http://www.bilgi.edu.tr/tr/arastirmalar/merkezler/ 6. http://tr.urapcenter. org/2012/2012_t9.php

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 21


YURTSEVER BİR HUKUKÇU

HALİT ÇELENK

“Bu güzel insanları seviyorum. Bir yaşam bu sevgiyle geçti. Kendilerini tüm insanlığa adayanlara bir yaşam vermek çok mu?” Arda yalnız İstanbul Üniversitesi 1922 yılında Antakya'da doğan Halit Çelenk, ilkokulu Mektebi Sultani'de; ortaokul ve lise öğrenimini ise Mandacı Fransızların yönetimindeki Antakya Lisesi'nde tamamlamıştır. Çelenk, yaşam öyküsünü anlatırken lise döneminde felsefe derslerinde tanıştığı Voltaire, Diderot, Racine, Corneille, Jean Jacques Rousseau, Montesquieu gibi düşünür ve yazarların özgürlükçü düşüncelerinden etkilendiğini; bu düşüncelerin daha sonra okuduğu Marksist felsefe yapıtlarıyla geliştiğini ve sosyalist bir dünya görüşüne dönüştüğünü ifade etmektedir. Kendisini ileride Türkiye’de sol hareketinin en önemli isimleri arasına sokacak devrimci düşüncelerine daha o yıllarda sağlam bir altyapı hazırlamıştır Çelenk. 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Çelenk aynı yıl sınıf arkadaşı Şekibe Sayar'la evlenmiştir Avukatlığa Samsun'da başlayan Çelenk, avukatlığa başladığı günden

itibaren ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların yanında yer almıştır. Yaklaşık on yıl Samsun'da ceza avukatlığı yaptıktan sonra 1960 yılında Ankara'ya yerleşmiş ve 1962'de eşiyle birlikte TİP'e üye olmuşlardır. Halit Çelenk, TİP Ankara İl Sekreterliği ve Genel Yönetim Kurulu üyeliği, Şekibe Çelenk ise Ankara Merkez İlçe başkanlığı ve Merkez Haysiyet Divanı'nda üye olarak görev yapmışlardır. 1963 ve 1965 yıllarında sırasıyla; İlerici Avukatlar Derneği ve Devrimci Avukatlar Derneği'nin kuruluşuna öncülük eden ve yöneticileri arasında bulunan Çelenk, 1976 yılında ise yüze yakın meslektaşı ile birlikte Çağdaş Avukatlar Derneği'ni kurmuştur. 1968 yılında Türk Hukuk Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliği'ne seçilen, yirmi iki yıl süreyle başkanlığını Prof. Muammer Aksoy'un yaptığı kurumun ikinci başkanlığını yapan Çelenk, İHD'nin kuruluş çalışmalarına da katılmış ve derneğin onur kurulu başkanlığına seçilmiştir. TÖS'ün ve daha sonra onun devamı olan TÖB-DER'in hukuk danışmanlığını yapan Çelenk, yönetim kurulu üyeleri Nazım Hikmet'in kız kardeşi Samiye Yaltırım tarafından seçilen Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı

22 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

Yönetim Kurulu Üyeliği'nde bulunmuştur. Aziz Nesin'in öncülüğünü yaptığı Aydınlar Dilekçesi'ni kaleme alanlar arasında yer almış ve daha sonraları ise SBP'nin kuruluş çalışmalarında bulunmuştur. Halit Çelenk, haksızlığa uğrayan, ezilen, sömürülen, işkence gören, tutuklanan, yargılanan işçilerin, öğrencilerin, gençlerin, aydınların, sanatçıların, parti, sendika ve dernek yöneticilerinin davalarına bakmış; 12 Mart öncesinde TİP yönetici ve üyelerini savunmuştur. Yine o dönemin önemli davalarından ABD Büyükelçisi Commer'in ODTÜ'de arabasının yakılması olayı ile ilgili olarak yargılanan ODTÜ öğrencileri ve 15-16 Haziran Olayları nedeniyle DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve arkadaşları hakkında açılan davalarda avukatlık yapmıştır. 12 Mart'ta Niyazi Ağırnaslı, Erşen Sansal, Kâmil Savaş, Mükerrem Erdoğan, Orhan İzzet Kök, Sadık Akıncılar, Refik Ergün, Muvaffak Şeref, Zeki Oruç Erel, Özden Timurkaynak, Bozkurt Kemal Yücel ile birlikte THKO Davası'nda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatlığını yapan Halit Çelenk; Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın istekleri üzerine Mü-


kerrem Erdoğan'la birlikte idam gecesi üç gencin yanında bulunmuştur. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatlığı sırasında, askeri savcıya hakaret edildiği iddiasıyla diğer avukatlarla birlikte hakkında dava açılmıştır. Bu dönemde Dev Genç, THKP-C, TÖS ve daha birçok davanın avukatı olmuştur. TÖS'ün kuruluş çalışmalarına katkıda bulunan Çelenk, 1965 yılında sendikanın hukuk danışmanlığına başlamış ve TÖS'ün anayasal varlığı ortadan kalkıncaya dek bu görevini sürdürmüştür. Daha sonraki yıllarda ise TÖB-DER'in hukuk danışmanlığını yapmıştır. 12 Eylül'de Dev-Yol, TÖB-DER, TBKP, TKP, DİSK, Türkiye Yazarlar Sendikası gibi davalarda da avukatlık üstlenen Çelenk, birinci Barış Davası'nda avukat iken ikinci Barış Davası'nda sanık iskemlesine oturmuştur. Hakkında ABECE dergisinde yazdığı bir yazıdan ötürü komünizm propagandası yapma savıyla dava açılmış ve Ankara DGM'de yargılanmıştır. Pek çok ödüle layık görülen ve 12 Eylül sonrasında Sosyalist Birlik Partisi çalışmalarında fiilen görev alan Çelenk'in hukuk, insan hakları, siyasal ve toplumsal sorunları konu alan çok sayıda kitabı ve broşürü bulunmaktadır. Bunlardan bazıları ‘’İdam Gecesi Anıları’’, ‘’Hukuksuz Demokrasi’’, ‘’Umut Hangi Dağın Ardında?’’, “Türkiye İşçi Partisi’nde İç Demokrasi” , ‘’Barış Savaşçıları’’, ‘’Beş Kapı-Beş Kilit’’ adlı eserleridir. İlhan Selçuk, Halit Çelenk’in “Hukuksuz Demokrasi” adlı kitabı için yazdığı yazısında, “hukuk adamı”nda olması gere-

ken nitelikleri sayarken şöyle diyor: “Hukukun çiğnendiği bir toplumda hukuk adamı olmak için kişilik gereklidir, onur gereklidir, direnç gereklidir, savaşım gücü gereklidir. Hukuku özümsemiş, benimsemiş, algılamış kişi, hukukun çiğnendiği bir toplumda çekimser ve edilgin kalamaz.” Halit Çelenk, bu niteliklere sahip olduğu için, seçkin bir hukuk ve eylem adamı olarak hafızalara kazınmıştır. Halit Çelenk, 2003’te yayımlanan “Türkiye İşçi Partisi’nde İç Demokrasi” adlı belgesel çalışmasının “Sonsöz”ünde şunları söylüyor: “Kapitalizm, kapitalizmin emperyalist dönemi ya da günümüzün moda deyimiyle küreselleşme, insanlığın sorunlarına çözüm getirmedi. Hiçbir zaman da getirmeyecektir. Dünyanın her yerinde artan açlık ve yoksulluk bunu gösteriyor. Emperyalizmin başta Ortadoğu ve Asya olmak üzere, bütün dünya üzerindeki egemenliğini zorla, kanla, savaşla sürdürme ve pekiştirme girişimleri de bunu gösteriyor. Sosyalizmin dengeleyici gücünden yoksun dünyamızda, emperyalizmin başıboş kalması kimseyi yanıltmamalıdır. Sömürü devam ettiği sürece, sosyalizm de insanlığın kurtuluşunun tek seçeneği olarak varlığını sürdürecektir. Kimi başarısızlıkların hatası sosyalizmde ve bunun düşünsel temeli olan Marksizm’in yöntemlerinde aranmamalıdır. Sosyalizm yenilmedi. Marksizm ölmedi. Abidin Dino’nun deyişiyle, ‘Marksizm öldü’ diye önümüze bir tabut getirdiler. Açtık baktık ki tabut boş!”

Yargıda ve yaşamı boyunca ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların, emekçilerin özgürlük mücadelesinde hep yanlarında duran Halit Çelenk, 5 Mayıs 2011 günü, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarının yıl dönümünden bir gün önce, 89 yaşında Ankara’daki evinde hayata gözlerini yummuştur. Vasiyeti üzerine Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'a yakın bir yere defnedilmiştir ’’Ben bir savunmanım. Güzel insanları savundum. Halkını seven, onların 'Bir orman gibi kardeşçesine' yaşaması için gencecik yaşamlarını veren insanları. Özgürlüklerini, yaşanmamış yemyeşil yıllarını ortaya koyan insanları. Hakça toplumsal bir düzene giden yola ışık saçan insanları savundum. Onlar bir çiçek gibi arı, taze ve renkliydiler. İnsan olmaktı suçları. İnsanları sevmekti, baskısız, sömürüsüz, özgür bir dünya istemekti. Her biri birer dünyaydı. İdealleri için öldüler, idam edildiler, hapis yattılar. Ben bu güzel insanları savunarak, onlarla beraber, insan sevgisini, barış dolu, özgür ve mutlu bir dünyayı savundum. Bu güzel insanları seviyorum. Bir yaşam bu sevgiyle geçti. Kendilerini tüm insanlığa adayanlara bir yaşam vermek çok mu?" Umut Hangi Dağın Ardında- Halit Çelenk KAYNAKLAR 1)haber.sol.org.tr 2)Umut Hangi Dağın Ardında Halit Çelenk 3)http://www.birgun.net

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 23


Les Quatre Cents Coups Künye: Yönetmen ve Yapımcı: François Truffaut Senarist: François Truffaut, Marcel Moussy Oyuncular: Jean-Pierre Léaud, Claire Maurier, Albert Rémy, Guy Decomble Yapım yılı/Ülkesi:1959,Fransa Süre:99 dk

yonca balekoğlu İstanbul Üniversitesi “Sinema, gerçeğin sanatı olarak kendi tamlığına ulaşır.” Truffaut, ilk filmi olan 400 Darbe’yi, ustası André Bazin anısına adadı. André Bazin, film eleştirmeni ve kuramcısıdır. Ayrıca “Cahiers du Cinéma” dergisinin kurucularından ve en önemlisi Fransız Yeni Dalga akımının babalarındandır. Sinemayı fotoğraf gibi gerçeğin yanılsaması olarak değil, gerçeğin silüeti olarak tanımlamıştır. François Truffaut, Jean Renoir, Eric Rohmer, Jean-Luc Godard, Pierre Cast, Claude Chabrol gibi yönetmenleri etkilemiştir. Bazin’in gerçekçiliği, gerçeği yeniden üretmekten çok, olduğu gibi yansıtmayı hedefler ve sinema gerçek hayatın merkezine oturur. Bu yansıtma, kameranın özgür ve doğal açılarıyla, sokak çekimleriyle, alan derinliğiyle, filmin gerçek zamanla eşgüdümlü akmasıyla sağlanır. Bu filmlerde yıldızlar değil sıradan oyuncular oynar. Seyirci, karakterlerin tüm dünyasını, psikolojisini keşfedebilir hatta kendini filmin içinde hissedebilir, onlarla birlikte Louvre’da koşmaya ya da bir barda dans etmeye başlar, bazen onların konuşmalarına ya da sessizliğine katılır. Karakterlerde seyirciyle birebir iletişim kurar, o an biz gerçekten filme mi girdik yoksa karakter kısa bir süre filmden çıkıp yanımıza mı geldi anlayamayız. Bazen oyuncu bize döner ve göz kırpar “Une Femme Est

Une Femme”deki gibi bazen de “Pierrot Le Fou”da olduğu gibi bize soru sorar, biz ise o an nasıl karşılık vereceğimizi şaşırırız. Hatta bu an öylesine gerçekçidir ki geri sarıp kontrol etme ihtiyacı bile duyabiliriz. Onlarla birlikte rahatsız edici korna sesleri arasında dakikalarca trafikte sıkıştığımız bile olur. Bunlar öylesine sahneler değildir. Mesela Weekend’de korna seslerini dakikalarca dinlediğimiz sahne, çürümeyi ve duyarsızlaşmayı aktaran, burjuvaziye ağır eleştiri yapılan birkaç dakikadır. Tabi ki sinemada gerçekçilik bu demektir demiyoruz. Ama ışıklı dünyadan, ünlü oyunculardan kopmuş ve hayatımıza girmiş sinema, toplumsal gerçeği ele alırken-eleştirirken farklı yöntemlere

24 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

başvurur ve bu anlattığımız bu yöntemlerden bir tanesidir. Yeni Dalga ile büyük bütçelerden, bol ışıklı çekimlerden, parlak sahnelerden ve yapmacık diyaloglardan arınmış filmler çekilmeye başlanmıştır. Bu dönem aynı zamanda 2. Dünya Savaşı ve faşizm sonrası döneme rastlar. Sinemada gerçekçilik, sinemayı özgür kılar. “Sinemaya gerçekliğin muğlaklığını geri getirme eğilimindedir.” Filmimize dönecek olursak… Filmin adı, Türkçeye “400 Darbe” olarak çevrilen, Fransızca “okulu asmak-kırmak” anlamına gelen bir deyimden geliyor. Okulu kıran, bir şeyler çalan, ne olursa olsun gülmeyi seven, ama daha bu yaşlarda hatta doğumundan önce


bile hayatın kendisine gülmeyeceği belli olan bir çocuk üzerinden, toplumsal yapıya ve düzene eleştiri yapılıyor. Filmin önemli bir noktası, Truffaut’un yarı otobiyografisi olmasıdır. Kahramanımız Antoine, Truffaut’un çocukluğundan izler yaşır, film onun oynadığı sokaklarda geçer. Mekanla iç ilişki, Antoine’ı canlandıran Jean-Pierre Léaud’un mükemmel performansı filme bir kat daha samimiyet kazandırıyor. Burnunun dikine giden, denize ulaşmak isteyen Antoine’ın bir de kendisi gibi bir arkadaşı var ki bu da Truffaut’un çocukluğundan bir yansıma daha… Antoine’ın her bakışı, söylediği her cümle, refleksleri, dik başlılığı aslında filmi hepimiz için birer otobiyografi yapıyor, kendimizden bir şeyler bulmamızı sağlıyor. Ve bizi Antoine’la özdeşleştiren, belki de en baskın olgu onun denize, hiç görmediği nasıl bir şey olduğunu bilmediği denize ulaşma çabasıdır. Denizin, filmin derininde yatan özgürlük savunusu, kahramanın bilinçaltındaki özgürlük arayışı ve umut olduğu çıkarımını yapabiliriz. Filmin birçok sahnesinde geçici de olsa özgürlüğün yakalandığı anları hissediyoruz ve o anı yaşıyormuşçasına heyecanlanıyoruz. Beden dersinde koşu esnasında tek tek sokaklara kaçan, öğretmen tahtaya döndüğünde haylazlık yapan

çocuklar, özgürlüğe olan açlığı gözler önüne seriyor. Lunapark sahnesinde kahramanımızın oyun esnasında aldığı haz, ayaklarının yerden kesildiğine çekimle özellikle dikkat çekilmesi filmde ağır basan hüzne karşı birer başkaldırış. Evet, toplum kurallarından, eğitim sisteminden, ebeveynlerin yanlışlarından sıkılmış ve kendi dünyalarında mutlu olan ya da yaratabilecekleri dünyaları için küçük tepkiler veren çocuklar, bir piyes izlerken gözlerini kocaman açmaları, yaşadıkları heyecan, bocalama, hüzün ve mutluluklar… Kısacası evrensellik, doğallık ve içtenlik… Filme, arabamızın camından, Paris sokaklarını siyah-beyaz seyrederek başlıyoruz ve ilk dakikalardan itibaren filmin içine giriyoruz. Sınıfta Hitler faşizmi estiren despot, ezberci bir öğretmen, evde ilgisiz bir anne ve üvey bir babayla karşı karşıya kalan Antoine, okulda aldığı cezadan sonraki gün, arkadaşıyla okulu kırar ve o gün annesini başka bir adamla birlikte görür. Bu anda annesinin onun için “yok” olduğunu anlar ve bir sonraki gün, kendisine niye okula gelmediğini soran öğretmenine, annesinin öldüğünü söyler. Antoine’ın okuldaki dik kafalı, haşarı kimliği evdeki “acizliği” ve karşısındakilerin onu anlayamayışı filmin ana gerilimini oluşturur. Evde

ailesi gelmeden sofrayı kurması, her akşam çöpü dökmesi, annesinin onu doğumundan önce istememesi gibi unsurlar, Antoine için aile kavramının anlam ifade etmediğine işaret eder. Ancak ne olursa olsun onlardan aldığı her sıcaklığın onu “ehlileştirdiğini” birlikte sinemaya gittiklerinde yaşadığı mutluluk ve sonrasında kendini “düzeltme” uğraşında görüyoruz. Antoine, yalan söylüyor çünkü doğruyu söylediğinde de yalan söylediği düşünülüyor. Aslında her şey bu kadar basit. Filmin ilerleyen dakikalarında Antoine, yaptığı bir hırsızlıktan sonra ailesinin isteği ile ıslahevine gönderilir. Ailesi, zaten onunla uğraşmak istememektedir. Film boyunca gördüğümüz tek gözyaşı, Antoine’ın ceza evi aracındayken gözünden süzülendir. Yaşadığı onca şeye, yaşına rağmen sadece özgürlükten uzaklaştığı ve her şeye rağmen sevmeye çalıştığı ailesi ya da alışmaya çalıştığı okulundan tamamen koptuğu sahnedir. Bu sahnede Antoine, hem özgürlüğünü hem umudunu kaybetmiştir. Tabi ki durmaz, çabalamaya devam eder. Antoine, dakikalarca koşar, denize varır, denizi tadar, anlamaya çalışır ve bize bakar. Bakışları ne anlama geliyordur? Ve son…

“Hafızası zayıf yetişkinler dışında ergenlik kimsede tatlı hatıralar bırakmaz.” - Truffaut

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 25


BİR HALK OZANI

NEŞET ERTAŞ şeyma kuş İstanbul Üniversitesi Neşet Ertaş, 25 Eylül’de kaybettiğimiz “bozkır tezenesi” lakaplı ozanımızdır. 1938’de Kırtıllar köyünde yoksul, zor bir hayatla başlar onun Anadolu serüveni. Babası dönemin Orta Anadolu Türkmen-Abdal Müziği geleneğinin en önemli temsilcilerinden Muharrem Ertaş, annesi Döne Hanım’dır. Ertaş, küçük yaşlarda başladığı kemanın ardından elinden hiç düşürmediği ve unutulmayacak bestelere imza attığı bağlamaya geçer. Bu bir nevi “Ben ve babam aynı ruhun insanlarıyız.” dediği babasının izinden gitmektir. Kırşehir ve çevre illerde babasıyla köy köy, düğün düğün sazı ve türküleriyle dolaşırken bir gün kendini sazıyla yollarda bulur. İlk plağını 1949 yılında İstanbul’da babasına ait "Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” adlı türküyle çıkarır. İstanbul’un, Ankara’nın gazinoları, pavyonları, eğlence yerleri, düğünleri ve konserlerinde yer alır. Herkesin kalbine işleyen türküleriyle kısa sürede meşhur olur. Bundan böyle bağlama denilince akla gelen ilk isim olur adeta. 1976 yılında ani bir rahatsızlık geçirir bunun üzerine kardeşinin davetiyle tedavisi için Almanya'ya gider ve iyileştikten sonra sanatçı olarak oturma izni alıp orada kalır. 2000 yılında İstanbul’da verdiği

konserle uzun bir zaman sonra sanat hayatına, halkına geri dönmüştür. Ona halk ozanı denmesi yersiz değildir; Demirel döneminde teklif edilen “devlet sanatçılığı” unvanını, "O dönem Süleyman Demirel Cumhurbaşkanıydı. Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, 'hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor' diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdadımız adına aldım." diyerek geri çevirmiştir. Ve bu tutumuyla halkının gönlünü bir kez daha kazanmıştır. Bu değerli halk ozanımızın albümleri arasında “Zülüf Dökülmüş Yüzüne”, “Gönül Dağı”, “Yazımı Kışa Çevirdin”, “Mühür Gözlüm”, “Zahidem”, “Garibin Dünyada Yüzü Gülmez”, “Niye Çattın Kaşlarını” ve unutulmaz şarkıları arasında Zahidem, Yalan Dünya, Kesik Çayır şarkılarını sayabiliriz. Ayrıca ozanımız UNESCO tarafından yaşayan insan hazinesi olarak kabul edilmiş, 25 Nisan 2011 tarihinde İTÜ Devlet Konservatuarı tarafından fahri doktora ödülüne layık görülmüştür. 25 Eylül 2012 tarihinde İzmir'de tedavi gördüğü hastanede ileri evrede prostat kanseri nedeniyle aramızdan ayrılmıştır. Kendisini saygıyla anıyoruz.

26 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

Gönül Dağı Gönül dagi yagmur yagmur Boran olunca Akar can özümde sel gizli gizli Bir tenhada can canani bulunca Sinemi yaralar yar oy Dil gizli gizli dil gizli gizli Dost elinden gel olmazsa varilmaz Rizasiz bahçenin gülü derilmez Kalpten kalbe bir yol vardir görülmez Gönülden gönüle gider yar oy Yol gizli gizli yol gizli gizli Seher vakti garip bülbül öterken Kirpiklerin oku yar yar cana batarken Cümle alem uykusunda yatarken Kimseler duymadan yar oy Gel gizli gizli gel gizli gizli

Neşet Ertaş Yöre: Kırşehir


TİYATROYA ADANAN ÖMÜR

EROL GÜNAYDIN

sevgi saklamaz İstanbul Üniversitesi ’Yine yapardım, yine yapardım. Hiçkimse görmese, bitse bile, ölse bile, geberse bile yine tiyatro yapardım’’ Kavuklu Hamdi'den İsmail Dümbüllü’e kadar süren meddahlık geleneğinin son temsilcilerinden Erol Günaydın, 16 nisan 1933 tarihinde Trabzon'un Akçaabat ilçesinde doğar. Babası, çocuklarının daha iyi eğitim alabilmesi için işi gereği sahip olduğu kamyonuyla, ailesini İstanbul'a getirir. 8 yaşında İstanbul'a gelen Erol Günaydın, ilkokul eğitimini tamamladıktan sonra bir tanıdıklarının yardımıyla Galatasaray Lisesi'ne girer. Galatasaray Lisesi’nde yatılı okuyan Günaydın, her Cumartesi-Pazar ailesinin yanına Beşiktaş’a gelir. Her hafta Beşiktaş’taki Açık Hava Sineması’nda(Kambur’un Sineması) İsmail Dümbüllü’yü izler ve bu oyunları iyice aklında tutarak, Pazartesi günleri okulda arkadaşlarına gösteriler sunar. Tiyatroyla ilişkisi bu gösterilerle başlar. Okulda giderek ünlenmeye başlayan Erol Günaydın, arkadaşlarının zorlamasıyla jürisinde Ahmet Kutsi Tecer, Haldun Taner gibi isimler olan oyunculuk sınavına girer. Moliere’in Cimri’sinden bir bölüm oynayarak sınavı kazanır. İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Andaval

Palas adlı piyesinde, bir hırsızı canlandırır. Hemen arkasından Çehov’un Teklif’inde oynar. Bu oyunla büyük sükse yapar ve ünü okul dışına çıkar. Muhsin Ertuğrul, Erol Günaydın’ın adını duyar ama okulunu bitirmesini bekler. ABD’de tiyatro eğitimini tamamlayıp Türkiye’ye dönen ve Dormen Tiyatrosu’nu kuran Haldun Dormen’in ilk oyuncusu Erol Günaydın olur. Ancak Erol Günaydın tek bir yerde kalmak istemez, farklı tiyatrolarda farklı rejisörlerle çalışmak ister. Oynadığı oyunlardan bazıları: Cep Tiyatrosu’nda: ‘’Papaz Kaçtı’’, ‘’Madonna’nın Portresi ve Pierre Pathelin’’, ‘’Yalancı’’

Ankara Devlet Tiyatrosu’nda: ‘’Kleopatra’nın Mezarı’’, ‘’Nuh’’ Küçük Sahne’de: ‘’Teyzesi’’, ‘‘Nina’’, ‘’Müfettiş’’, ‘’Zafer Madalyası’’, ‘’Kamp 17’’, ‘’Duvarların Ötesi’’, ‘’Benimle Oynar mısınız?’’ Ses Tiyatrosu’nda: ‘’Ayı Masalı’’, ‘’Altın Yumruk’’ Dormenler’de: ’’Dün Gece Yolda Giderken Çok Komik Bir Şey Oldu’’, ‘’Yaygara 70’’, ‘’Uy Balon Dünya’’, ‘’Bir İstanbul Masalı’’, ‘’Bit Yeniği’’, ‘’Oliver’’ Kent Oyuncuları’nda: ‘’Gülerek Giriniz’’, ‘’Kalbin Sesi Halkın Gözü’’, ‘’Pembe Kadın’’, ‘’Nalınlar’’, ‘’Karakolda’’ Genar Tiyatrosu’nda: ‘’Yolcu’’, ‘’Kızıl Büyü’’ Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda: ‘’Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’’ Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nda: ‘’Canlı Maymun Lokantası’’, ‘’Othello’’, ‘’Midas’ın Kulakları’’ Ferudun Karakaya Tiyatrosu’nda: ‘’Cilalı İbo’nun Dolapları’’ Ortaoyuncular’da: ‘’İstanbul’u Satıyorum’’, ‘’Soyut Padişah’’, ‘’Yorgun Matador’’, ‘’Aşkımızın Gemisi Fındıkkabuğu’’, ‘’Uzun Donlu Kişot’’ Erol Günaydın bu oyunların dışında birçok oyunda, sinema filminde ve dizide de yer almıştır. 15 Ekim 2012 tarihinde sahnelere ve hayata gözlerini yuman Günaydın, 79 yıllık hayatına bu kadar eseri sığdırmıştır.

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 27


Savaşın Adası: Bir Ada Hikâyesi “Aradan günler geçti, bir aydınlık gündü. Karların üstüne ipiltiler çökmüş, dünya göz kamaştırıyordu. Savaş alanı geniş bir ovaydı. Bir yanı kardan, yüksek, doruğu bulutlardan gözükmeyen bir dağ, bir yanı ucu bucağı olmayan kar altındaki ormanlardı. Ovayı on binlerce, kaldırılmamış, yatmış kalmış ölü silme kaplamıştı.”

Bir Ada Hikâyesi / Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana hazal halat marmara üniversitesi Yaşar Kemal, okurlarının uzun zamandır beklediği Bir Ada Hikâyesi’ni dördüncü kitap Çıplak Deniz Çıplak Ada’yla tamamladı. Çıplak Deniz Çıplak Ada, geçtiğimiz Ekim ayında sevenleriyle buluştu. Yaşar Kemal bu mini-destanında Türkiye’nin her köşesinden “kılıç artıkları”nın hikâyesini anlatıyor. Bir Ada Hikâyesi, Kurtuluş Savaşı sonrası Ege’de, hayali bir yer olan Karınca Ada’sındaki Rumların mübadelesi ile başlıyor. Adada sadece çocuklarının savaştan dönmesini bekleyen Lena Ana ve savaş gazisi Vasili kalıyor. Mübadelenin iki tarafı da her şeyini geride bırakarak gidiyor, “geçici” olduğunu düşündükleri yeni yaşamlarına. Bu nedenle, romanın baş karakteri madalyalı asker kaçağı Poyraz Musa,

geldiğinde yalnızca insanı olmayan, geri kalan her şeyi tastamam bir adayla karşılaşıyor. Poyraz Musa’nın ardından ada, Türkiye’de savaştan kaçan herkes için bir sığınak haline geliyor. Girit’ten gelen Musa Ağa Efendi ile hem mübadelenin zorluklarını hem de topraklarından kopan bir kültürün acılarını görüyoruz. Vasili Sarıkamış’ın yaralarını taşıyor, Poyraz Musa ise Yezidi kıyımının... Hikâyeye sonradan katılan Dengbej Uso, o dönem Kürt coğrafyasında yaşananları destanlarıyla anlatıyor. Bir de Kavlakzade var; asker kaçağı, Kurtuluş Savaşı sonunda bayrağını kapıp İzmir’e ilk koşanlardan oluyor. O, her devrin adamı. Son kitap Çıplak Deniz Çıplak Ada, bir “toparlama” romanı. Fazlasıyla karaktere ve öyküye sahip olan seri, bu romanla toparlanıyor ve nihayete eriyor. Yaşar Kemal dört kitabında da adayı abartılı güzelliklerle donatıyor ve gerçeklikten uzaklaştırıyor. Kemal’in

28 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

uzun betimlemelerine dayandırılamayacak bu abartılı “ada güzellemesi”, içindeki insanların acıları ve yaşadıklarıyla büyük bir tezat oluşturuyor. Öyle bir tezat ki, diğer taraf olan acılar ve savaş, aynı oranda büyük bir çirkinlikle anlatıyor: Sarıkamış’ın ceset kokuları, Fırat suyunda yüzen Yezidi kızlarının kesilmiş memeleri… İşin kötü tarafı, adanın güzellikleri hiç varolmamış olsa da, çirkinliklerini yaşanmış hikâyeler oluşturuyor. Tüm seride olduğu gibi bu kitapta da Yaşar Kemal, okuyucusunu, ustalıklı dilinden, sevenlerini uzun betimlemelerinden ve buna rağmen sürükleyiciliğinden mahrum bırakmıyor. Bu masalsı destanı bu kadar yaşanmışlıktan beslenerek yazmak ancak Yaşar Kemal ustalığının elinden çıkabilir. Serinin ne kadar hakkını verir bilinmez ama hikâye masalsı bir sonla bitiyor. Yıllardır hayatımızda olan karakterlerin hepsi muradına eriyor. Kavuşamayan aşıklar evleniyor, savaşta öldü sanılan çocuklar geri dönüyor, Kavlakzade hep istediği gibi mebus oluyor. “Bu kadar mutluluğa ne gerek vardı” dedirtircesine bir sonla karşılaşıyoruz. Ne yazık ki, gerçek hayatta savaşlar bu kadar mutlu sonlarla bitmiyor. Savaşın en çirkin halini gösteren bu kitap “savaş çığırtkanlarının” medyada en çok yer aldığı bu dönemde, okura farklı bir yönü gösteriyor. Savaşın kimlik ayırmadan yarattığı acılara, Türkiye’de hiçbir insan yabancı değil. Savaş sözcüğünü bu kadar rahat kullanmadan önce okunması gerekenler var bu kitapta. Öğrenmek için değil, hatırlamak için…


martI Jonathan Livingston

begüm gülkıran İstanbul Üniversitesi Ben, Jonathan Livingston... Sıradan günlerin getirdiği, sıradan yaşamımda; sıradan insanlarla, sıradan konuları konuşarak, sıradan bir insan olma yolunda ilerliyorum. Toplumun benim için benimsediği ilkelerin üzerimdeki ağırlığı, beni olmak istediğim kişiden her gün daha fazla uzaklaştırıyor. Hayatımın monotonluğu, içimdeki azmi, bir şeyleri değiştirme isteğini örseliyor. Havanın o buğulu karanlığında her geçen gün kayboluyorum. Buğu tüm vücudumu sararak, boğazımda bir elin varlığı gibi nefes almamı engelliyor. Bakıyorum, geçmişe bakıyorum, o dünyayı değiştiren adamlara bakıyorum, sıradan olmadıklarını görüyorum… Sabahın ilk saatleriyle beraber, güneşin altın sarısı ışıkları yüzünü ısıtırken, denizin kendine has hani insana tüm dertlerini unutturan kokusu tüm vücudunu eline geçirmişken, birde martılar orkestrasından şahane bir parça ile boğazda yeni bir güne başlamak. İnsana tüm dertlerini unutturan o kısa an... Cennet tanımıyla birebir örtüşen manzaram, vapurun kıyıya yanaşıp mutluluğun yüzümdeki yansımasını soldurmasıyla kapandı. Gülümsemeyle başlayan her günüm, okulun kapısında derin düşünceler tarafından hapsedilmemle devam ediyor.

Üniversite, bir zamanlar hayatımın amacı olan, uğrunda gecemi gündüzümü test kitaplarına boğduğum, beni geleceğe taşıyacak, dünyayı değiştiren aydınlar yetiştirmiş bilim yuvası... Geçmişin geçmişte kaldığını ve geleceğin bir parçası olmadığını görüyorum şimdi. “Mış”lar “acak”lara öncü olamıyor, izin vermiyorlar. Her geçen gün içi boşaltılıp, var olan düzene emre amade robotlar yetiştirmek için kullanıyorlar. Kendime düşünmeyi ne zaman bıraktığımızı, ne zaman bu kadar kör ve sağır

olabildiğimizi soruyorum. Birey olmayı ne zaman unuttuk? Farklı olanları düşman görüp yok etmek üzere nasıl kurulduk? Bilim yuvası diye tabir edilen okullarımız, bilimin temel esaslarını görmezden gelip, mantık dışı uygulamaları benimsedi. Orta çağ bile aydınlık kalacak çok yakında. Dünyaya geliş nedenimiz artık ilerlemek değil, yiyeceğimizi bulmak ve olabildiğince uzun yaşamaktan ve daha fazla üremekten ibaret oldu. Ortada ki çelişkinin aşikâr olması dahi, insanların körlüklerinde bir ışık yaratmıyor.

Martı kitabının yazarı Richard Bach HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 29


Gün boyu kürsüden, ninni kıvamında insanı uyutmak için söylenen cümlelerle, insan siluetleri geçip duruyor. O buhrandan kurtulmak, denizin verdiği huzura kavuşmak için can atıyorum. Vapura bindiğimde sabah yaşadığım o huzuru arıyorum. Güneşin batışının yarattığı turuncu renklerle birlikte çığlık çığlığa bağıran martılara bakıyorum, onlar için gün bitmek üzere… Karanlık onlar için güneşin doğması, yeniden uçmaları için beklenmesi zorunlu olan geçmek bilmeyen saatlerden ibaret. Üstümdeki tükenmişlikle beraber göz kapaklarım ağırlaşıyor, rüzgâr yüzümü okşuyor, martılar benim için bir şarkı söylüyor. “Ben martı Jonathan Livingston… Yaşama amacım diğer martılardan daha hızlı uçmak oldu ve bunu da başardım. Diğerlerinin uçma amaçları sadece yemeğe ulaşıp biran önce kıyıya dönmekken, yani aslına amaçları uçmak değil de karın doyurmakken, daha hızlı uçma amacı ile yaşayan ben, grup içinde yabancı gözü ile bakılan bir martı oldum. Toplumun baskısı bir yana, anne ve babamın “uçmak iyi güzel de, karın doyurmaz ki” sözleri beni geri çekmedi hatta daha da azimle uçmama neden oldu. Yaşadığım duyguların hiç birini yaşayamadılar ve yaşayamayacaklar. Beni anlamadılar, anlamak için önce denemeleri ya da en azından kendilerini benim yerime koymaları gerekiyor. Pes etmeye yaklaştığım anlarda oldu, anlık pes edişlerimde… Yaşadım her martı gibi… Mesela bir gün, rekorumu kırdığım ilk gün, denizden altı yüz metre yükseklikte denize doğru pikeye geçişim esnasında, hızım elli mile ulaştığında kanatlarımı devinimsiz bırakmıştım. Gücümün tamamını harcamış durumdaydım ama doksan mile ulaşarak martılar arasında dünya rekorunu kırmıştım. Ancak heyecanla kanatlarımı hafiften oynattığımda bir felaketle yüz yüze geldim. Son olarak denizin tuzlu ve soğuk bir duvar gibi tüm bedenimi hissizleştirdiğini hatırlıyorum. İşte o gün gözlerimi açtığımda, gökyüzünde ayın ışığı altında okyanusun üzerinde sürükleniyordum. Kanatlarım bir paçavraya dönmüştü ve bir kurşun gibi ağırdı. Yenilmiştim, umarsız kalmıştım, dermansız düşmüştüm. Üzerimdeki ağırlığın beni yavaşça derinlere çekivermesini, her şeyin bir anda sona ermesini dilemiştim. Benim yazgım buydu, kurtuluşum yoktu. Ben sadece bir martıydım ve doğa tarafından yaratılıştan sınırlandırılmıştım belki de. Uçmanın tüm inceliklerini

öğrenmem gerekseydi, beyin yerine uçuş haritalarım olurdu. Hızlı uçmak için yaratılsaydım, bir şahininki gibi kısa kanatlarım olurdu. Balık yerine de fare yerdim. Bundan sonra sıradan bir martı olmaya karar vermiştim. Yorgun argın suların üzerinden kalktım ve öğrenmekten mutluluk duyduğum alçaktan uçuş kurallarına uyarak, sahile doğru uçmaya başladım. İşte o an, benim için her şey değişti. Olağanüstü bir olay olmamıştı ya da bir değnek değmemişti. Ay ışığı altında parıldayan suları, gecenin koynunda ışıklar saçan dingin ve rahatlatıcı dalgaları gördüğüm altı yüz metreye tekrardan çıktım ve kanatlarımı gövdeme sımsıkı kilitleyip, dar ve sivri uçlarını rüzgârın etkisine bırakarak dimdik bir pikeye geçtim. Rüzgâr canavarca bir uğultu ile esiyordu başımda. Saatte sırasıyla yetmiş mile, doksan, yüz yirmi ve yüz kırk mile ulaştım ancak kanatlarımda ki gerilim yetmiş mildekinden daha azdı. Ay ışığının altında dalgalar üzerinde gümüş bir gülle gibi yol alıyordum. İnanamıyordum buna hızım yüz kırk mildi ve uçuşumu denetleyebiliyordum. O gün anladım ki diğerlerinin söyledikleri sadece beni yolumdan alıkoyacak nitelikteydi. İçimdeki gücü ve inancı hiç biri göremiyordu. Hatta onlar kendi içlerindeki gücü bile göremiyorlardı. “Böyle gelmiş böle gidecek, ben de sıradanım” diyerek kendilerini güçsüzlüklerine inandırmışlardı. Kendime inanmıştım bir kere ve tüm gün boyunca takla atmayı, yavaş dönüş yapmayı, tersine bükülmeyi ve sabit nokta fırlamalarını öğrendim. Sahildeki sürüye döndüğümde, hava akrobasinde yaptığım bu yeni buluşları öğrendiklerinde, sevinçten deliye döneceklerini düşünmüştüm. Artık hayatın balık teknelerinin peşi sıra gitmekten başka bir amacı vardı. Kendimizi bilgisizlikten arındırabilir; akıl, bilgi ve yücelik içinde özümüzü yeniden kazanabilirdik. Özgür olabilirdik. Uçmayı öğrenebilirdik… Ancak aşağıya indiğimde martı kurultayını toplantı halinde buldum. Kurultay başkanı tok ve egemen sesiyle “Pervasız bir sorumlulukla martı toplumunun saygınlığını sarsmak, geleneklerini çiğnemek… Martı Jonathan Livingston, yaşamın sırrına erilemez. Bu dünyaya gelişimizin tek nedeni vardır: yiyeceğimizi bulmak ve olabildiğince uzun yaşamak.” Bu sözlerle birlikte Sarp Kayalar bölgesine sürgün edilmiştim. Ancak bir zamanlar sürüm için neler düşündüysem artık bunları yalnız başıma gerçekleştiriyordum. Korku, bezginlik ve hırsın bir

martının yaşamını kısaltan etkenler olduğunu çoktan öğrenmiştim. Bir zaman sonra, gökyüzünde kaygısızca süzülürken iki martı belirdi yanımda. Işıldayan iki yıldız gibilerdi, sevgi ve dostluk saçıyorlardı etraflarına… Beni daha yüksekteki yuvalarına, daha hızlı daha yükseklerde uçmaya çağırıyorlardı. Yeni yuvamın cennet olduğunu düşünüyordum ve burada herkes benim gibiydi. Daha iyisi ve daha hızlısı için durmaksızın çalışıyorlardı. Onlarla çalışıp her geçen gün daha hızlı uçtuğumu ve burada öğreneceğim şeylerin, geçmişte öğrendiklerimden çok daha yararlı olduğunu gördüm. Buradaki martılar benim gibi düşünüyorlardı. Her şey; kendini aşmak, yetkinliğe ulaşmak ve uçmak, uçmaktı. Her gün saatlerce uçuş denemeleri yapıyorlar ve geliştirdikleri teknikleri sınıyorlardı. Geçirdiğim günler, yaşadığım anlar bana cennet diye bir yer olmadığını öğretti. Cennet ne bir yerdi, ne de bir zaman. Cennet yetkinliğe ulaşmanın ta kendisiydi. Ve en yüksekten uçan martı, en uzağı görendi. Uçmak ise bir yerden bir yere ulaşmak için kanat çırpmaktan daha anlamlı bir olaydı. Diğer türlü sivrisinek bile uçar, salt kanat çırparak. Her geçen gün öğrenme aşkı ile yanıp tutuşan martılar geliyordu ve ben onlara liderlik edebilecek olgunluğa erişmiştim. Öğrenerek ve öğreterek geçirdiğim ayların sonunda artık dışlandığım dünyaya, sürüye geri dönme vaktimin geldiğinin farkına varıyordum. Orada beni bekleyen, sıradan bir martı olmakla yetinmeyecek martılar vardı. Öğretmeliydim, kendilerine inanmaları gerektiğini bize inanmaları gerektiğini öğretmeliydim. Sahile döndüğümüzde kimileri kinle, kimilerini merakla bakıyorlardı. Biz yılmadan çalışmalarımızı sürdürüyorduk ve yavaş yavaş sayımız artmaya başlıyordu. Kimisi öğrenmek için, kimisi yüceltmek için, kimisi de çalışanları küçümsemek için katılıyordu bize. Ancak her katılan ne olduklarının bilincine vardılar ve bunu yaşamaya başladılar. Gökyüzünün sonsuz özgürlüğünde, birlikte… Yanımdaki adamın beni dürtüklemesiyle uyandığımda, hala gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Tam o anda geminin demirlerine konmuş bir martı beni selamladı. Ardından arkasında yüzlerce martı ile birlikte havalanıp gökyüzünün enginliğine doğru yol aldı. Yüzümde bir tebessüm belirdi. Gözlerimle değil sezgimle bakmam gerektiğini anladım. Gördüklerim yalnızca sınırlı olanlardı.


BALIK GÖZLÜ ADAM

sait faik abasıyanık

Usta edebiyatçımız Sait Faik’i, 106. yaşında sevgi ve saygıyla anıyoruz. İyi ki doğdun Sait Faik…

gül bugur İstanbul Üniversitesi Bize kalabalık olduğumuzu hatırlatır büyük usta Sait Faik. Kuşların, balıkların, yağmurun, güneşin, toprağın, baharın, rüzgârın bizden taraf olduğunu... Deniz, doğa, yaşlı bir adam, bir boyacı çocuk, balıkçı kahvesi… O, hep sıradan insanların arasına karıştı. İstanbul’un Adalar’ında ve arka sokaklarında gezindi. Balıkçıların ve ömürlerini ekmek parasına adayanların yazarı oldu. Yalnızlığından çıkan müthiş öyküleriyle Türk edebiyatında çığır açtı. Onun eserlerinde bir çağın bütün anlamı, kendi kuşağının düşünce ve davranış çıkmazlarının zengin bir tasviri vardı. Sait Faik… Yaşamla hep bir çelişki içinde olan, çözümü yine yaşamın kendisinde, insan sevgisinde bulan balık gözlü adam. Anlatanlar, çağdaşları, dostları, Sait Faik'in çabuk sinirlenen bir insan olduğunu anlatırlar; hemencecik kızıverdiğini, bir müddet sonra eski zaman havuzları gibi duruluverdiğini. Yalnızlıkla kavgası da böyledir Sait Faik’in. Kızar, söylenir, lanet eder ama yine insana sarılır: Hemen hemen bütün hikâyelerinde ama özellikle son dönem hikâyelerinde, açık ya da gizli, süreğen bir yalnızlık, bir kavun acısı

tonu kendini hissettirir. Buna rağmen umutsuzlukla, teslimiyetle biten tek bir öyküsü yoktur. İşte böyle bir adamdır Sait Faik. Mavi gözlü bir balık gibi İstiklali aşağı yukarı dolaşır, söylenenleri dinler, onlardan bir şeyler çıkarmaya çalışır, insanları incelerdi. Sonra bir yere kapanır, dolmuş bir akümülatör gibi boşalıverirdi. Yaşamının son yıllarını Burgazada’da geçirdi. Ona “balık gözlü adam” derdi arkadaşları. Deniz kenarında, balıkçıları gözleyerek, tuttukları balıkları dikkatlice inceleyerek balıklar hakkında her türlü bilgiyi öğrenen Sait Faik, özellikle gözleri balık gözü gibi pörtlek olduğu için bu lakapla anılırdı. Usta bir gün, Ada’da bir balıkçı teknesiyle balığa çıkmış. Yemler takılmış, “rasgele”ler dillenmiş, hadi bakalım “ya nasip” sallanmış oltalar suya. Az geçmemiş, Sait Faik’in oltası oynamaya başlamış. Oltayı hızla yukarı çeken Sait Faik, bir de bakmış ki, oltanın ucunda yavru bir karagöz balığı… Çırpınıp duran Karagöz’ü dikkatlice zokadan kurtaran Sait Faik, diğer balıkçının şaşkın bakışları arasında yavru karagözü öpüp denize geri bırakmış. Arkadaşı, “yahu n’aptın reis” demeye kalmadan yapıştırmış usta cevabını: “Bak, artık denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor.” Balıkları çok seven Sait Faik, “Dülger Balığının Ölümü” adlı o inanılmaz keder yüklü hikâyesinde diyordu ki;“…hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlı iken pulları kadın elbiselerine, kadın

kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değer…” O “ben” evrensel bir insanlık duygusunun odağı olduğu için, insanlığın tüm çelişkilerini, bunalımlarını öyküsünün temeline yerleştirdi. Ona göre her şey insanı sevmekle başlardı. Her ne kadar yaşama, insanlara karşı zaman zaman öfke ve kin duysa da dönüp dolaşıp yine insana sarılırdı. . Sürekli kullandığı ana tema yaşama sevinci oldu. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakaladı. Aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüydü. Doğa güzellikleri karşısında başı döner. Toplumsal sorunlar onu bireysel planda bir hayıflanmaya sürüklerdi. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizer, toplumsal çelişkiler karşısındaki tavrı öfke, yenilgi ve kaçış olurdu. Sait Faik’in yalnızlık üzerine cümlelerine ölümüne dek bütün eserlerinde rastlanır. Ama bu cümlelerde bir teslimiyet yoktur, bir meydan okuma vardır. O,insanı insana yasaklayan yalnızlığa kafa tutar. Toplumsal düzenin çirkinlikleri, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında direnen insanın yalnızlığını keşfeder. “Dün ona, Galata rıhtımında rastladım. Çelik ve demir vücuduyla hassas bir sporcuya benziyordu. Elimi çeneme koyarak onu seyrettim. Beni alıp götüren mahlûku doya doya sevdim” Semaver(1936)

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 31


Özyeğin Üniversitesi Fikir ve Münazara Kulübü

PANEL "Meslekte dönüşüm süreci, avukatlıktan modern köleliğe mi?" YER : Özyeğin Üniversitesi, Altunizade Kampüsü (Hukuk Fakültesi) TARİH : 29 Kasım 2012 SAAT : 17.00 Konuşmacılar : Adalet İçin Hukukçular ; Av. Hande Heper Av. Ceren Tuğlu İletişim : sibel.buyukkilic@ozu.edu.tr


İcab-ı Hâl | Sayı:8