Issuu on Google+

İcab-ı Hâl HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR

26 Aralık 2011 | SAYI 4

Ücretsizdir, Parayla Satılmaz

İ.Ü. Hukuk Fakültesi Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

Çürüme


Merhaba, Bir yılı daha arkamızda bırakmamıza sayılı günler kaldı. Geriye dönüp baktığımızda, yaşamın bütün alanlarında etkisini gösteren; yalnızlığın, çaresizliğin, şiddetin ve azami hırsların neden ve sonucu olan toplumsal çürümenin, bilinçli bir siyaset tarafından yayıldığını ve daha da fazla yayılmak istendiğini gördük. Buna karşı savaşmanın hepimiz için bir görev olduğunu düşünüyoruz. Karanlığa teslim olmamak; bilgilerimizi, hayal ve düşünce gücümüzü aydınlık insanlar ve aydınlık bir gelecek için üreterek kullanmak, bilimden ve birbirimizden vazgeçmemek bunun için bir yoldur. 4. sayımızda çürümenin akademide, gençlikte, hukuk alanında ve iç siyasette taktığı maskeleri makaleler ile çıkartmaya çalıştık. Ortadoğu üzerinde oynanan oyunlar ve yaşanan süreç ilgili bir makale de bu sayımızda yer aldı. Yine Ortadoğu’daki gelişmeler hakkında bir inceleme yazısı hazırlarken, hepimizin kanını donduran N.Ç davasındaki yargı kararını, karar inceleme yöntemiyle her açıdan ele alarak işledik. Toplumsal çürümenin hayat pratiğinde nasıl yayıldığını göstermek amacıyla derlediğimiz güncel haberlerin yanında, kültür sanat bölümünde çürümenin edebiyatta, müzikte, sinemada ve kültür üretimi dediğimiz zaman aklımıza gelen ilk yer olan Beyoğlu’nda kat ettiği adımları ele aldık ve yazar Italo Calvino’nun Varolmayan Şövalye isimli eserini tanıttık. İcab-ı Hal ekibi olarak bu sayımızı 29 Kasım’ da hayatını kaybeden sevgili hocamız Server Tanilli’ye adarken hocamızın bize öğrettiği gibi aydınlık günleri yakın yapmak üzere yan yana olmayı umut ediyor, eleştiri ve önerilerinizin bizim için önemli olduğunu bir kez daha belirterek keyifli okumalar diliyoruz.

YEREL SÜRELİ YAYIN Sahibi: Onur Güneş Sorumlu Müdür: Cankat Aydın Adres: Aksaray Mah. Katip Muslihiddin Sok. No:9/9 Fatih İstanbul Baskı: Yön Matbaa Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok K:1 No:366 Zeytinburnu İstanbul topluımcuhukukcularkulubu@gmail.com facebook.com/toplumcuhukukcularklulubu 2 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır


PADİŞAH FERMANI BUYURDU: “HUKUK, YOK HÜKMÜNDEDİR” SUAY ERGİN

AKP iktidara gelirken Birinci Cumhuriyet diye nitelendirdiğimiz kendinden önceki düzeni tasfiye etmek gibi bir misyona sahipti. Sekiz yıllık iktidarı boyunca bu misyonunu başarıyla gerçekleştirdiği söylenebilir. Cumhuriyetin tüm kurum ve değerlerine pervasızca saldıran AKP’nin saldırdığı kurumlardan biri de yargıydı.  Yargıda dönüşüm olarak adlandırılan bu süreçte AKP, hukukun iki alanında savaştı: yasama faaliyetleri ve yargılama süreçleri. Yasama faaliyetleri söz konusu olduğunda istediği düzenlemeyi yapmakta ısrarcı olan AKP, veto edilen ya da yüksek yargı kurumları tarafından iptal edilen düzenlemelerin aynısını veya benzerini TBMM’de kabul ediyor, bu da sonuç vermezse iptal edilme sürecine kadar geçen zaman aralığında istediklerinin bir kısmını hayata geçiriyordu. İktidarı sağlamlaştıkça kendine güveni artan parti, zamanla hiçbir düzenlemeyi ya da kararı önemsemez duruma geldi. Deyiş yerindeyse ülke kanunlarla değil, AKP fermanlarıyla yönetilir hale geldi. Yargılama ayağında ise, keyfiyeti ve hukuksuzluğu toplum tarafından kanıksanan bir gerçek haline getirdi.  Yargı henüz teslim bayrağını çekmemişken ve muhalif pozisyonunu korurken, AKP kimi yasal sınırlamalarla karşılaşsa da bunların sonunda kazanan iktidar partisi oldu. O artık yargıya saldırmak, onu ikna etmek, bu mümkün değilse pasifize etmek zorunda değildi. Yargı onun olmuştu, kendi yargı kurumlarıyla istediği düzenlemeyi yapabilir, istediklerini tutuklatabilir, istediklerini tahliye ettirebilirdi.  Süreç Nasıl Başladı, Nasıl Gelişti? Hukuku hukuksuzlaştırma sürecinin Özal döneminde başladığı söylenebilir. Özal’ın “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” savının büyük mirasçısı olan AKP’nin şimdi yaptıklarıysa, artık

delinecek ne bir anayasa ne de bir hukuk kaldığını gözler önüne seriyor. Fakat bu durum, partinin iktidara geldiği andan itibaren böyle değildi. Yukarıda belirtildiği üzere AKP; yargının gösterdiği dirençle “savaştı”, bu savaşın ardından kazandı.  Yasama çalışmalarına yoğunluk verildiği dönemde, yüksek yargı kurumları bu çalışmaların bir kısmını iptal ederken temel gerekçeleri “anayasaya aykırılık”tı. Görüldüğü üzere, kendi var oluş koşullarını hazırlayan darbenin çocuğu, AKP’nin kardeşi olan 1982 Anayasası bile AKP’ye yetmiyordu. Süreç şöyle işledi: Murat ettikleri değişim için öncelikle bir adım attılar ve ardından gelen tepkilere baktılar. Tepki yoksa yoluna kaldığı yerden devam eden parti, tepkiler yoğunsa düzenlemeyi bir süre gündemden uzak tutup soğuttuktan sonra, bazen farklı biçimler altına asıl niyetini yerleştirerek bazense hiçbir değişiklik yapmadan yeniden işe koyuldu. Gelinen noktada artık karşılarına çıkacak pek de fazla güç kalmadı. Ancak olur da karşılarında iptal edilen bir düzenleme görür-

lerse “hukuku takmamak/arkasından dolanmak” yoluyla söz konusu düzenlemeyi hukuk sistemi içinde olmasa da pratikte hayata geçirdiler.  AKP’nin bu süreçte muhaliflerine karşı en yoğun ve yerinde kulladığı argüman “millet iradesi” oldu. Çoğunluğu temsil eden bir partinin amaçlarına hizmet etmeyen, bu yola taş koyan bir hukuk sistemi dikkate alınmamalıydı. Hukuk ya onlar için olmalıydı ya da olmamalıydı. Yargının siyasi kararlar alması, en büyük şikayetleriydi.   Devletin Yargısı ve “Yargı Bağımsızlığı” Yanılgısı Akbaş, yargı bağımsızlığı konusunu incelediği çalışmasında 1 hukukun; devletin diğer zor aygıtlarının aksine rızaya dayalı bir işleyişe sahip olduğunu, hatta devletin kendi meşruiyetini hukuk aracılığıyla kurduğunu belirtiyor. Toplumun hiçbir şeye olmasa bile en azından hukuka saygı göstermesi için ise hukukun bağımsız, tarafsız ve hakim olarak algılanması gerekli. Burada, bağımsızlığın özde bir bağımsızlıktan ziyade, formel bir durumu ifade

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 3


ettiği söylenirken;yargının tek yaptığının “devlet aklı”nı kullanarak bir karara varmaktan ibaret olduğunu belirtiliyor. “Devlet aklının” suç olarak nitelendiği bir fiilin karşısında yargı çaresiz, sadece failin anılan fiili işleyip işlemediğini araştırması gerçeği, çalışmada yerinde bir örnek olarak sunuluyor.  Devlet ve hukuk arasındaki bu karşılıklı ilişkinin yarattığı mutualizm, hukukun siyasetten ayrıksı bir yere oturtulup incelenemeyeceğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Hukuk, toplumsal ve kimi zaman da maddi gerçekliğin hukuk düzeninde yeniden kurulmasını gerektirir. Gerçeklik, bir kez de hukuk-

sal gerçeklik olarak kurulur.2 Bir maddi gerçeklik olarak AKP hukuku, süreci anlamamıza yardımcı olacak çok sayıda örnek verse de bunlardan birkaçının telaffuzu, partinin mantığını anlamak açısından yeterlidir.   “Yasayamasak da yaşatırız” 2004 yılı düzenlemelerinden olan 5227 Sayılı Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun, AKP’nin en cüretkar girişimlerinden biri oldu. Söz konusu yasanın TBMM’de kabul edilmesinden hemen önce, bu yasanın ihtiyaç duyduğu düzenlemeler yapıldı. Böylece anayasaya aykırılık gizlenmeye

4 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

çalışıldı. Bu kanunun öngördüğü idari yapıya uygun olarak hazırlanan İl Özel İdaresi Kanunu, Belediyeler Kanunu ve Büyükşehir Belediyesi Kanunu bu yasadan hemen önce yürürlüğe girdi. Merkezi ve yerel tüm kamu hizmetlerinin özel sektöre gördürülmesine olanak sağlayan bu yasa, anayasanın merkezi ve mahalli idarelerle ilgili ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle Cumhurbaşkanı tarafından tekrar görüşülmesi için meclise geri gönderildi. Gelen tepkilerin yoğunluğu nedeniyle yasa tekrar görüşülmeden rafa kalktı. Ancak bu yasanın öngördüğü idari yapıya uyumlu kanun tasarılarının bir bölümü yasalaştı. Kalkınma Ajansları, Aile Hekimliği uygulaması, Kamu Denetçiliği gibi kurumların oluşturulması böyle gerçekleşti.3 Yani AKP niyet ettiği dönüşümlerin bir kısmını küçük parçalara ayırarak da olsa gerçekleştirmeyi başardı.  Yüksek öğretim kurumlarının, AKP’nin gözüne kestirdiği kurumlardan biri olduğu bilinen bir gerçek. AKP bu alanda ilk operasyonunu TÜBİTAK üzerine yöneltti, operasyonun başarıyla sonuçlanması için kurum öncelikle işlemez hale getirildi. Görev süresi dolan Kurum Başkanı ve altı Bilim Kurulu üyesi için yapılan seçimlerde belirlenen altı üyenin isimleri ve göreve yeniden seçilen başkanın ismi Başbakanlığa bildirildi. Başbakan, yeniden başkan seçilen kişiyi göreve atanması için Cumhurbaşkanı’na önermedi ve altı üyenin seçimini onaylamadı. Sonuçta TÜBİTAK Bilim Kurulu toplantı ve yeter sayısını yitirdi. Çözülmesi gerekecek sorunu yaratan AKP, ardından sorunun çözümü için kurumun yasasında değişiklik yaptı. Yasa değişikliği, kurum başkanının bir defaya mahsus olmak üzere, başbakanın önerisi üzerine cumhurbaşkanı tarafından atanmasını ve Bilim Kurulu üyeliklerine yine bir defaya mahsus olmak üzere başbakan tarafından atama yapılmasını öngörüyordu. Cumhurbaşkanı tarafından tekrar görüşülmesi için meclise gönderilen 5001 sayılı yasa, TBMM’de aynen


kabul edildi ve 5016 sayılı yasa olarak yürürlüğe girdi. Ardından CHP, yasada yer alan hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Kurum Başkanlığı ve Bilim Kurulu’nda boş bulunan tüm üyelikler için başbakana atama yetkisi veren düzenlemenin yürürlüğü Anayasa Mahkemesince durduruldu. Ancak yasanın yürürlüğe girmesinden yürürlüğünün durdurulmasına kadar geçen zaman diliminde kurul üyeliklerine Başbakanca atama yapıldı, Kurum Başkanının da atanması için Cumhurbaşkanı’na sunulan kararnameyi Cumhurbaşkanı imzalamadı. Bu işlemler Ankara 1. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilse de, gözü kararmış hükümet, önceki yasadakine benzer; fakat önceki yasadaki “bir defaya mahsus” işlemleri kalıcılaştıran yeni bir yasayı 2005 yılında yürürlüğe koydu.  Cumhurbaşkanı 5344 sayılı yasayı da meclise geri gönderdi, yasa TBMM’de yine aynen kabul edildi ve 5376 sayılı yasa olarak yürürlüğe girdi; yine yapılan başvurular sonucu Anayasa Mahkemesince düzenlemenin yürürlüğü durduruldu ve ardından iptal edildi. TBMM, amacını gerçekleştirmek için dört kere yasa kabul etmek durumunda kaldı.  Tüm bu kabul/iptal işlemlerinin sonucunda dönemin tırnak içinde muhalif YÖK Başkanı Teziç, “yasal statüsü yok” dediği TÜBİTAK toplantılarına bilim adamlarının katılmamasına karar verdi. Başbakan’ın buna cevabı kafasını göstererek “burası basmıyor” oldu.4   Somut Örnekler Eşliğinde AKP İnadı AKP, üniversite ile arasındaki gerginliğe yargı kararlarını da ekledi; türban konusunda AİHM’in verdiği karara karşı Tayyip Erdoğan tarafından verilen yanıt, sayısız örnek arasında en uçlarından oldu: “Türban konusunda mahkemenin söz söyleme hakkı yoktur, söz söyleme hakkı din ulemasınındır”. Türban ile ilgili yapılan düzenlemelerin karşılaştığı yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarının hukuki geçerliliği için

üniversitelerin koridorlarına bakmak yeterli.  Hukuk kendi hareket alanını daralttığında, AKP ve kurmayları niyetlerini açıkça beyan etmekte de sakınca görmedi. Katsayı kararını iptal eden Danıştay kararına karşı, eski YÖK başkanı ve müstakbel Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Yusuf Ziya Özcan: “Bunu baştan biliyorduk, her şeye hazırlandık. B, C, D ve E’ye kadar planlarımız var.” dedi. “Aynı sonuçlar doğuracak karar almak hukuku dolanmak olmaz mı?” sorusuna önce “Gerekirse dolanacağız.” cevabını verirken, yargı kararlarına karşı saygılı olduklarının da altını çizen Özcan, “Ama bizim hukuka karşı bir çözümümüz olacaktır, hiç durmayacağız.” dedi. Özelleştirme sürecinde gerçekleşen birçok hukuksuzluk benzer yollarla çözüme kavuşturuldu: “hukuku takmamak”. Tüpraş ve Petkim’in özelleştirilme süreci en göze çarpanları oldu. Bu kurumların özelleştirilmesiyle ilgili yargının verdiği yürütmeyi durdurma kararları dikkate alınmadı. Tüpraş’ın %15 civarında hissesinin Sami Ofer’e satışında usülsüzlük tespit edildi ve satış iptal edildi. Buna karşın hisseler geri alınmadı ve bu işleri hükümet adına yürütmeye yetkili Özelleştirme İdaresi Başkanı hakkında dava açılmasına rağmen, Tayyip Erdoğan bürokratının yargılanmasına izin vermediği için bu dava da sonuçsuz kaldı. AKP bunca yasal düzenleme yapmasına karşın, en yoğun ilgi gösterdiği alan olan özelleştirmenin hukuki altyapısını oluşturmaya da gerek duymadı. Hukuk AKP’nin elinde; istendiği gibi eğilip bükülebilen, bu başarılamadığında buruşturulup kenara atılan, kuralların yazılı olduğu kağıtlar bütünü halini almıştır. Yargı kararları ise AKP’nin işine yaradığı ölçüde dikkate alınmaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta şudur ki; Yargı kararlarının uygulanıp uygulanmaması, aynı konuda verilen mücadeleyle yakından ilişkili. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yürütmenin durdurulması kararına uyarak metrobüs zamlarını geri alması

bunun en iyi örneğidir. 5   Yeni Sonuçlar, Yeni Görevler Yüksek yargıya müdahaleler yoğunlaştıkça yeni rejime uygun düşmeyen kararların alınmasında rolü olan hakim ve savcılar, yürüttükleri dava ve soruşturmalardan alınarak, ardından da görev yerlerinden sürülerek etkisizleştirildi. Bununla birlikte yargı, tutuklama ve soruşturmalarıyla, siyasi iktidarın tasfiye edilmesine karar verdiği unsurların tasfiyesini sağlayan bir araca dönüştü. Hakimler, zamanı geldiğinde, kendi sendikasını kapatmakta bile tereddüt etmedi. Yasaların göz ardı edildiği ve bu davranışa yargıdan tek bir ses dahi çıkmadığı, KHK yoluyla yasama yetkisinin Bakanlar Kurulu’na devredildiği, padişah fermanları ayarında kararnamelerin geceden sabaha çıkarıldığı ve bu düzenlemelerin herhangi bir hukuki engelle karşılaşmadığı bir ülkede hukukun varlığından söz etmek olanaksızdır. Kuralsızlık ve keyfiyet kural haline gelmiş ve rafa kaldırılan hukuk çürümeye terk edilmiştir.  “Hukuk devleti” ekseninde kurulmuş talepler için herhangi bir temelin kalmadığı bu dönemde yöneltilecek tek anlamlı talep “adalet” temelinde yükseldiği ölçüde meşru olacaktır. Hakkın, hukukun sesi kesilip ülke padişah fermanlarıyla yönetilmeye başlasa da; vicdan sahibi toplumun adalet talebi öyle kolayca kenara atılıp, sessizliğe mahkum edilemeyecektir. Halk, AKP’nin tebaası olmayı reddedecek; o kadarına izin vermeyecektir.   Dipnotlar: 1. Akbaş, Kasım, Aklını Başına Devşirme Süreci Olarak Yargılama, sayı 17-18, Günışığı Hukuk Dergisi 2. Karahanoğulları, Onur, Kamu Reformu Tartışmalarına Metodolojik Bir Bakış, sayı 2, Hukuk ve Adalet Dergisi 3. Gülen, Fikret, “AKP’nin İktidar Olduğu Dönemde Yasama Faaliyetleri (2002-2007)”, AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, derleme 4. a.g.e 5. Süzük, Aşkın, Hukukun Arkasından Dolanmak, soL Haber Portalı

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 5


BİLİM İTAATSİZ OLANA İHTİYAÇ DUYAR* “Peki ne oldu da, üniversiteler, hem özgür düşüncenin hem de geleceğe güvenle bakmanın unutulduğu yerlere dönüştürüldü? Bu soru, yakın tarihimizin siyasal tartışmalarına girmeksizin anlaşılamaz. Siyasi iktidarla, düzene karşı eleştirel bir tutum takınan bütün aydınların verdiği kavga, bu soruda gizlidir. Tarih, iktidara yaslanmayı reddederek düşünceleri uğruna savaşan isimleri yazdı. Roger Bacon ve Giardano Bruno, hep aklımızdadır.” gözde türkeli

Düşünmenin ayırt etmek olduğunu, “sapma”yı görmekle başladığını biliyoruz. Bilim, sapmalar üzerinden ilerleyerek bize yeni ufuklar açmaktadır. Ayrıntıdadır ve görme kabiliyetine sahip olmak için entelektüel bir birikim gerektirir. Akademi, sanatsal ve bilimsel düşünce üretiminin kurumsallaştığı yapı olarak tam da burada karşımıza çıkıyor.  Düşüncenin verimli sahasını, akademide etkin ve canlı tutabildiğimiz ölçüde yol alabiliriz. Bu yüzden ki, yaratıcılık ve aykırılıktan yoksun fikirler bizi soru sormaktan alıkoydu. Bugün içinde bulunduğumuz durum, bu çoraklığın bir yansımasıdır. Üniversitelerimizde anlatılan dersler ve akademisyenlerimizden çıkan ses bir ve aynı şarkıdır. Suskunluğu bölüşmüş gibiler. Peki ne oldu da, üniversiteler, hem özgür düşüncenin hem de geleceğe güvenle bakmanın unutulduğu yerlere dönüştürüldü? Bu soru, yakın tarihimizin siyasal tartışmalarına girmeksizin anlaşılamaz. Siyasi iktidarla, düzene karşı eleştirel bir tutum takınan bütün

aydınların verdiği kavga, bu soruda gizlidir. Tarih, iktidara yaslanmayı reddederek düşünceleri uğruna savaşan isimleri yazdı. Roger Bacon ve Giardano Bruno, hep aklımızdadır. Üniversite Özerkliği Demokrasi, farklı fikirlerin birbiriyle çatıştığı ve yaşama şansı bulabildiği bir düzense; bir toplumda siyasi iktidarın arzularına karşı çıkabilecek, onu dengede tutabilecek mekanizmalara ihtiyaç vardır. Sendikalar, tekelleşmemiş ve özgür bir medya ağı, denetleyici organlar ve özerk üniversite burada yer alır. İnsan aklını geliştirecek, araştırma merakı ve duyarlılığı yaratacak üniversitelerin siyasi iktidarla olan ilişkisi bu açıdan önemlidir. Aksi takdirde iktidara tâbi bir akademi, akademi olmaktan çıkacaktır. “Üniversite özerkliğinin iki görünümü vardır: Birincisi, hizmetin örgütlenmesine ilişkin güvencelerdir. Bunlar, kamu tüzel kişiliklerine sahip ve kendileri tarafından seçilen organlarca yönetilen fakültelerin ve üniversitelerin özerkliğidir. İkincisi ise, öğretim üyelerine ilişkin güvencelerdir. Bunlar, onların üniversiteye yarışma sınavıyla

6 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

ya da bilimsel değerlendirme ile girmeleri; meslekte ilerlemelerinin bilimsel yeteneğe bağlanmış olması, görev güvencesine sahip olmaları, özellikle bilimsel araştırmaları ve yayınları üzerine herhangi bir soruşturma ve kovuşturma yapılamamasıdır.”1 Gerek akademik ifade hürriyetinin varlığı, gerekse öğrencilerin öğrenim görme hakkı; özerk olamayan bir üniversite sistemi içerisinde tehlikededir. 1982 Anayasası, üniversiteleri YÖK düzeniyle büyük bir kıskacın altında soktuğu gibi, ilgili yasayla da üniversitelerdeki özerkliği tırpanlamıştır. Bu anayasayla, ”kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip olan” üniversitelere, idari özerklik tanınmamıştır. Akademisyenlerin gelecek kaygısı güdeceği bir performans sistemi ve mali sefaletse, bilimsel özerklik kavramını kağıt üzerinde bırakmıştır. Siyasi iktidarın bir üniversite hocasını  istediği anda mesleğinden uzaklaştırabilme yetkisi, özerkliğin olmayışına işarettir. YÖK düzeni, bu işlevi görmektedir. Öyle ki, rektörlük seçimlerinde de aynı manzarayla karşılaşıyoruz. Usulen yapılan oylamalar, üniversitenin tercihini yansıtmıyor. Sonuçta, YÖK en çok oyu


alan adayı, sıralamada farklı gösterip cumhurbaşkanı önüne gönderiyor; cumhurbaşkanı da kendi “takdir” yetkisini kullanıyor. YÖK’ün İcadı : Hülleci Profesörler YÖK düzeninin bir başka icraatı da, şekli atamalarla kademeleri yükseltilen “hülleci profesörler” olmuştur. Bu dönemde kayırılan bazı doçentler, aynı kent içindeki üniversitelere atanarak profesör yapılmışlardır. Bunlar üniversite tarihine “hülle yoluyla profesörler” ya da “hülleci profesörler” olarak geçtiler.2 Bu profesörler, önce aynı kentteki başka bir üniversiteye atanmış gösteriliyor; sonra bulundukları üniversitedeki odalarından çıkmadan, yine YÖK tarafından kendi üniversitelerinde görevlendiriliyorlardı . Adam kayırmacılığın müstesna bir örneği olan bu uygulama, o dönemdeki birçok profesörün tepkisine neden olmuştur. Bu uygulamanın hemen ardından geçici bir yasa çıkartılarak, üniversitelere kadrosu olmayan pek çok akademisyen atanmış oldu. İşin vahim yanı, bu hülleci profesörlerden birisi, daha sonra YÖK başkanı olmuştur. Bu isim Kemal Gürüz’dür.3 YÖK döneminde gittikçe yükselen grafiğiyle sırasıyla dekan,rektör,YÖK ve TÜBİTAK başkanı olmuştur. Kabiliyetin aranmadığı ve liyakatsizliğin esas alındığı bu süreç, günümüzde de sürmektedir. Görev süresi sona erdiği için yerini yeni YÖK başkanı Prof. Dr.Gökhan Çetinsaya’ya bırakan Yusuf Ziya Özcan da bu anlayışın bir uzantısıdır. Öyleyse şu çok açıktır : Bilimi zapturapt altına alan bu düzeni devam ettirdiği sürece, giden ve gelen önemli değildir. Hepsi, aynı yerdedir. AKP, bu 12 Eylül düzenine teşnedir ve üniversitelerin akademik faaliyetlerini her geçen gün daha da baskı altına almaktadır. Üstelik bugün, bilimin temel alanlarında yapılacak araştırmalar için kamusal fonlar yerine piyasa mekanizmaları devreye sokulmaktadır. Buna bir anlamda Kıta Avrupası anlayışından Anglo-Sakson anlayışa

geçmek de diyebiliriz. Karşımızda mikro ölçekli politikalara hapsedilmiş, sponsorlar ağıyla işleyen bir düzen var. Öğrencilerden kariyer planlaması dışında hiçbir konuda bir bakış açısı talep etmedikleri ortadadır. TÜBA ve TÜBİTAK Nasıl Halledildi? AKP’nin akademik araştırmaları tehdit eden bir diğer icraatı ise, geçtiğimiz aylarda uzun süre tartışılan KHKlar üzerinden oldu. Bu dönemde çıkartılan KHKların en önemlilerden biri, Türkiye Bilimler Akademisi(TÜBA) ve TÜBİTAK’ın yapılanması ilişkin olandı. Çıkartılan bu KHK’yla her iki kurum da, bilim insanlarının tercihlerine göre yönetilemeyecek hale getirildi. 300 üyeden oluşan TÜBA’nın, bundan böyle Akademik Genel Kurulu yalnızca 100 üye seçebilecekti. Kalan 200 üyeyi seçme yetkisi ise Bakanlar Kurulu ve YÖK arasında paylaştırıldı. TÜBİTAK’a olan müdahaleyse, TÜBİTAK Bilim Kurulu’nun başkan seçme yetkisini kaldırmakla yapıldı. Önceden Bilim Kurulu iki başkan adayı belirliyordu ve başbakan bu iki aday arasından birini seçiyordu. Çıkartılan KHK’yla bu alandaki bütün yetki Bakanlar Kurulu’na geçmiş oldu. Çünkü başkan, müşterek kararnameyle seçilecekti. Özgür bilimsel faaliyeti boğmak anlamına gelen bu düzenlemenin ardından TÜBA’daki 50’ye yakın bilimadamı görevinden istifa etti.5 Bu bilim insanları, kendilerine imkan tanıyan gazete ve kanallarda açıklamalar yaptılar ama hükümetin bu tepkilere yönelik herhangi bir açıklaması olmadı.Olay kısa süre içerisinde örtbas edildi. O halde, bugün bilimden ve düşünce üretiminden hiç olmadığı kadar korkan bir iktidarla karşı karşıyayız. Sanayileşmenin yoğun olduğu bir bölge olan Dilovası’nda çevre ve halk sağlığı üzerine araştırmalar yapan bir profesörün maruz kaldığı suçlama da bunun kanıtıdır : Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda çalışan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, bu organize sanayi bölgesinin insan sağlığına

yönelik olumsuz etkilerine eğilmişti. Dilovası’nda yaşanan ölümlerin birinci nedeni olarak kanser vakalarını tespit etmişti. Ayrıca annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metaller ve eser elementlere rastlandığını raporlamıştı. Üniversitenin bilimsel araştırma fonundan desteklenerek yürütülen bir çalışmaydı bu. Sağlık Bakanlığı, Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nu bu yüzden “halka yanlış bilgi verip, panik ve korkuya neden olmakla” suçladı. Profesöre, bilimsel bulgulara dayanarak yaptığı açıklamanın bedeli ödettirildi ve hakkında soruşturma açıldı. Demek ki üniversitelerde bilimin yapılamadığı bir eşiğe geldik. Bilimsel faaliyetin sınırını siyasi iktidarın çizdiği bir eşik. Artık düşün dünyamızda büyük yarılmalar yok; teknik gelişmeler ve metinlerarası okumalarla yetiniyoruz. Çürüme burada başlıyor. İktidarın gölgesi altında, ancak güncel ihtiyaçlara cevap verecek nitelikte araştırmalar yapılıyor; kalıcı kadroların yerine sözleşme düzeni ikame ediliyor. Böylece “bilimi” sertifikalarla satın alıyor, elimizdeki diplomaların bir yetkinlik ya da kabiliyet belgesi olmadığını anlıyoruz. 17 Aralık 2011 Dipnotlar: *  Theodor W. Adorno 1.  İbrahim Kaboğlu, Özgürlükler Hukuku, İmge Kitabevi, Kasım 2002, s.493-494 2.  M. Tahir Hatiboğlu, Türkiye Üniversite Tarihi (1845-1997), Selvi Yayınevi, Ankara, 1998, s.188 3.  Hatipoğlu, s.305 4.  Tülay Arın, “Dünyada ve Türkiye’de Yükseköğretim Sistemleri ve Diploma Sistemleri”, Bilim,Bilim Politikası ve Üniversiteler (der.),  Bağlam Yayınları, Ekim 1997, s.67 5.  http://www.gazetecileronline. com/newsdetails/4001-/GazetecilerOnline/bilim-dunyasinda-khkdepremi-tuba-coktu

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 7


ORTA DOĞU’DAKİ DENGELER VE TÜRKİYE Bir taraftan Orta Doğu’da gelişen emperyal siyasette AKP hükümetinin ve Türkiye burjuvazisinin pastadan kendi rızkını alma derdi, diğer taraftan ise mahallenin ağbilerinin canını sıkmamak için kayda değer bir dalkavukluk gösterme çabası, kimsenin ‘one minute’ demeden geçemeyeceği bir tablo karşımıza çıkarmakta. ezginur şahin

‘Mahallenin delikanlısı’ olma sözü çokça zamandır Türkiye’nin içinde bulunduğu politik durumu anlatmak için manidar. Bir taraftan Orta Doğu’da gelişen emperyal siyasette, AKP hükümetinin ve Türkiye burjuvazisinin pastadan kendi rızkını alma derdi  diğer taraftan ise mahallenin ağbilerinin canını sıkmamak için kayda değer bir dalkavukluk gösterme çabası, kimsenin ‘one minute’ demeden geçemeyeceği bir tablo karşımıza çıkarmakta. Bu, Gül ‘ün dediği gibi, zoraki bir liderlik olmaktan çok kendine biçilen politikayı en kusursuz şekilde yerine getirebilme hevesi olsa gerek. Osmanlı’nın mirasına sahip çıkan bu millliyetçi-muhafazakar cephe; cetlerinin çizdiği dünyaya hakim olma düşüncesini günümüze uyarlayarak, bu tür bir fikrin her zaman geçerli olabileceğine inananarak hareket etti. Böylece Amerika’nın Orta Doğu’da yürüttüğü sömürgeci siyasette parazit olma görevini üstlenip Arap Baharı’nın en önde destekleyicisi ve Esad rejiminin ise düşmanı oldu. İsrail’in Mavi Marmara gemisine  saldırmasından sonra da AKP, kendine iç ve dış siyasette puan kazandıracağını düşündüğü hamleler yapmaya başladı. Bu hamleler, iç siyasetteki şoven tavrı körüklese de dışta  hem İran’la hem de Hamas’la olan yakınlaşma

durumu değiştirdi ve iktidarın İsrail’le  olan restleşmesine ABD’nin göz yumması halini bertaraf etti. Amerika, desteğini çekebileceğini hissettirince de Türkiye’nin bölgesel güç olma hayali yok oldu. Ne var ki gururu örselenmiş olan AKP iktidarı durumu toparlamak adına Türkiye’nin kimseye boyun eğmeyeceğini ifade etti ve hatta abartıp İsrail’e diz çöktürdüklerini söyledi. Ancak bu dağılan imajı toparlamak için kendilerini Arap rüzgarına bırakmaları en iyi seçenekti... Arap Baharı Ve Orta Doğu Yalanları Tunus’ta bir gencin, işsiz olduğu için  kendini yakmasıyla başlayan olayların ardından Mısır ve Libya’ya sirayet etmiş ve tüm Arap coğrafyasını dalga gibi saran bir etki yaratmıştı. Tunus’taki eylem diğer ülkelere göre daha doğaçlama ve düzensiz olarak gelişse de, Mısır’daki Hüsnü Mübarek rejiminin yıkılması uzun süredir ülkede var olan ekonomik çöküşle beraber kaçınılmaz hale gelmişti. ABD ise gelişmelere kayıtsız kalmamış ve eylemin sonuçlanması için gereken hassasiyeti göstermişti. Mübarek’in devrilmesinden sonra yönetimi üstlenen ordunun yüksek kademelerinde bulunan generallerin ABD ile yakın ilişkili içinde olduğu ise saklanılmayan bir gerçek. Devam eden süreçte ise silah ihtiyacını Batı’dan karşılayan Libyalı muhalifler Kaddafi’ye karşı ayaklandılar. BM tarafından gerçekleştirilen ve binlerce sivil kayba yol açan havadan

8 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

müdahale sonucu iktidar fiilen düştü; ancak bununla yetinilmedi ve Kaddafi insanlık dışı bir şekilde dünya kamuoyu önünde katledildi. Dış müdahaleyi gerekli kılan nedenlere bakacak olursak, Libya’nın bilinen petrol ve gaz rezervi 46.6 milyon varil. Bunula birlikte, Libya’nın Atlantikçi güçlerle Avrasyacı güçler arasındaki mücadelenin cephesi haline geldiği anlaşılıyor. Libya, Çin petrol tüketiminin %3’ünü karşılıyor ve Çin, Libya’nın Asya’daki en büyük müşterisi. Ayrıca Çin’in, Libya’da rejim devrilmeden önce 75 şirketi ve 36 bin çalışanı olduğu biliniyor. Rusya’nın da Gazprom ve Dofnet gibi şirketlerinin Libya’da çok büyük yatırımları bulunuyor.(1) Amerika ve Avrupa ekonomisi bu kadar sıkışmış ve kriz her an kapıdayken Libya gibi kaynakları bol bir ülkenin kendi ellerine geçmesi bulunmaz bir fırsat olsa gerek. Yaşanan bu pazar kavgası sonucu hem Orta Doğu’daki Amerika projesi hız kazandı hem de Batı’yla tam uyumlu ülke ekonomileri ortaya çıktı      Arap Baharı’nın en önemli sonuçlarından biri de, yönetimi değişen ülkelerdeki siyasal islamcılıktır. Bölgede ise bu misyonu hakkıyla yerine getiren bir Türkiye mevcut. Müslüman dünyanın sözde yeni kahramanı Erdoğan, bir taraftan Batı yanlısı görüntüsü bir taraftan da yürüttüğü ılımlı islam siyasetiyle, Türkiye’nin bölgede örnek teşkil ettiğini her açıklamasında dile getirdi. Zamanında Başbakan’ın “Nato’nun Libya’da ne


işi var?” açıklaması, Bingazi’yi ziyaret yapıldığı Türkiye-Suriye ilişkisi bugün; Savaş Naraları! eden Davutoğlu’nun ise “Nato’nun Türkiye’nin muhaliflere açık politik Anlaşılıyor ki, hem Türkiye’yi hem de ülke güvenliği için Libya’da kalacağını destek verdiği, para transferi ve kredi Orta Doğu’yu çalkantılı günler beklisöylemesi”(2) sağlanmaya çalışılan ilişkilerinin durdurulduğu, enerji gibi yor. Krizle boğuşan Batı dünyası ve uyumun utanmaz söylemleridir.                                                                                                                                    stratejik önemi olan konuların ise Amerika ekonomileri kendilerine yeni askıya alındığı bir hal aldı. Sınırda bir kaynak oluşturmak adına tekrar Yeni Düşman Suriye                                                                           yığılan muhaliflerin varlığı ve bunlara savaş hazırlıkları yapmaya başladı. İsyan hareketinin kendini gösterdiği Türkiye’nin kucak açması ise bir diğer Türkiye ise tüm bu gelişmelerin tam bir diğer ülke ise Suriye. Suriye’nin gelişme… ortasında duruyor ve savaş için safını uzun süredir Amerika ve İsrail’le olan Türkiye’nin bir ara ekseninin kaydığını belli etmiş durumda. AKP iktidarı iç restleşmesinin sonucunun ülkedeki düşünenler, savaştan pay kapmak siyasetteki kozlarını tüketmeye başayaklanma olarak kendini göstermesi için can atan AKP’yi görünce, bu ladığından dışarıda daha büyük hamşaşırtıcı değil. Suriye’deki iç siyasetin çekirge sürüsünün asla Batı’yla olan leler yapmaya başladı. Bölgenin abisi farklı işlemesi, komşusu İran’ın aynı ilişkilerini bozmayacağını anlamışolma fikrinin gerçek anlamda vücut zamanda müttefiki olması, Rusya’nın lardır. NATO’nun ileri karakolu olan bulması iktidarın geleceği için çok ise Esad rejimine destek vermesiyle Türkiye, olası bir savaş ihtimaline önemli. Ancak bu fantezinin hayata beraber burada ortaya çıkan durum karşı Malatya’da kurulacak olan füze geçirilmesi baya zorlu bir süreç. Arap yeni bir soğuk savaş arifesi şeklini kalkanı anlaşmasını da sessiz sedasız Birliği’nin koşullu desteğine rağmen aldı. Amerika ve İran arasında yaşanan imzaladı. Kürecik’e yerleştirilecek Müslüman Kardeşlerin “Orta Doğu’nun karşılıklı savaş tehditleri yıllardır karşıolan radarın bir ünitesi de ABD-İsrail Türkiye’nin abiliğine ihtiyacı olmadığımızda. Aynı zamanda İsrail medyasınarasında 2008’de varılmış ikili anlaşnı” söylemesi ve Rusya, Çin ve İran’ın da çokça yer alan İsrail’in İran nükleer ma gereği İsrail topraklarına çoktan bu planlara karşı önlemler almaya santraline yönelik bir saldırı düzenlenyerleştirildi. Bunun anlamı, Türkiye’ye başlaması, AKP için işlerin hiç de kolay mesi hazırlığı bölgedeki savaş dengeyerleştirilecek olan füze kalkanın ilk olmadığının göstergesi. AKP büyük lerini açıklıyor. Esad rejiminin yıkılması işlevi Rusya’nın olası bir İsrail saldırıoynuyor; ancak bu oyunun sonuçlarıdemek hem Baas rejiminin tasfiyesi sına karşı daha erken harekete geçenın ne denli riskli olacağının   farkında. hem de nüfusu çoğunlukta olan Şii’lebilmek ki bu da İsrail’le olan ilişkilerin İçeride ve dışarıdaki her sorunu kendi rin etkisinin kırılması anlamına geliyor. üstü kapalı bir şekilde devam ettiğini sorunu olarak gördüğünü söyleyen Bu ise Batı’nın bölgede tam hakimiyet göstermekte, ikinci olarak da İran’ın iktidar için, dış siyasetteki olası bir kurması demek. Amerika’ya karşı müdahalesini önletökezlemenin içte yaratacağı etki de İşte tüm bu siyasi çekişmelerin aramek şeklindedir. İran’ın önceki günlerbambaşka olacaktır. sında Erdoğan’ın “Libya için iştahı de yaptığı açıklama ise tehdit durumu kabaranlar Suriye için sessiz kalmakolduğu takdirde ilk hedeflerinin TürDipnotlar: tadır.” açıklaması savaş çığırtkanlığının kiye’deki füze kalkanı olacağı tampon 1. Fatih Yaşlı,06.09.2011 tarihli sol. ne boyutta olduğunun anlaşılması bölge iddialarına dair ipuçları verebilir. Haber Portalı yazısı için iyi bir örnek. Yaklaşık bir sene Ayrıca son YAŞ kararlarından çıkan önceye kadar vizelerin kaldırıldığı, 2. Kadri Gürsel , 26.09.2011 tarihli harbe hazırlık durumunu da buraya ortak Bakanlar Kurulu toplantılarının eklemekte fayda var. Milliyet yazısı HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 9


BENİM ÜNİVERSİTELERİM onur güneş

Şimdiye Kadar Yapılan Neydi? İcab-ı Hal’in dördüncü sayısının makale başlıklarının belirlendiği yazı kurulunda gençliğin, özellikle de üniversite gençliğinin, getirildiği durum hakkında bir yazı yazmam kararını aldık. İşimin ilk bakışta kolay olduğu düşünülebilir; bu konuda sayısız makale, kitap vs. yazılmıştır sonuçta. Abdülhamit’ e baş kaldırıp sürgüne gönderilen öğrencilerden başlar, 1960 sürecine giden öğrenci tepkiselliğinden ve 68 kuşağından alıntılar yapar, 90’lı yılların üniversite gençliğinin dinamikliğinden de dem vurup yazımla övünebilirdim. Unutmadan bu günün gençliğine de “8 saat Facebook başındasınız, kariyeristsiniz” gibi şeyler söyler ve huzura kavuşurdum. Fakat mesele “biz zamanında ne devrimciydik” ile başlayan cümleler silsilesiyle çözüme kavuşacak gibi görünmüyor. Bu modası geçmiş, anlamını yitirmiş, umutsuzluk saçan tavrın memleketimizin aydınlarından, yazarlarından uzak olması dileğiyle… Memleketlerimizden büyük bir heyecanla çıkıp üniversitemize ilk adımları attığımız dönemde, üniversite dendiğinde akla gelen İ.Ü. Merkez Bina ana kapısından ilk girişimizde hepimizin aklında başka hayaller vardı. Kimimiz mesleğimizde en iyilerden olmayı hayal ediyorduk, kimimiz çok kazanmayı, kimimiz kendimizi geliştirmeyi, kimimiz de ülkemizde dönüşüm istiyorduk. Hepimiz üniversiteye beklentilerimizi karşılamak için gelmiştik; fakat üniversitenin bizden beklediklerini karşılamaktan bize hiç sıra gelmedi. Her dönem harç parasını denkleştirmek için çaba sarf ettik, bu üç kuruşu biriktirmek için inşaatlarda çalışan ve hayatını kaybeden arkadaşlarımıza göz yumduk. Yemekhanemiz özelleştirildi, işçileri işten atıldı, kalitesiz yemek yedik; ama pes etmedik yine göz yumduk. Protesto haklarını kullanan arkadaşlarımıza cezalar yağdı, hapislere atıldılar; dönüp bakmadık yalnızca sustuk. Sistemin sevdiği, istediği öğrenci olduk; ses etmedik, kabullendik, yolumuzu bulmaya koyulduk. Ve üniversite bitti, dört yılımızı tamamlamaktan bahsetmiyorum, sadece oyuncak olduk.

Kaybedilmiş Mevziiler Bugün üniversiteler bilimin üretildiği kurumlar olmaktan çok sistemin kabullenildiği oyuncaklar halini aldı. Mekanizmanın işlerliğini sürdürebilmesi için adam üretilmesi gerekiyordu ve üniversiteler bugün bu ihtiyacı karşılar oldu. Age of Empires diye bir oyun vardır bilenler bilir; fareye (mouse) tıkladığın sayıca adam, daha doğrusu makine, üretir savaşa sokar, tarlaya sürer, madene sokar para kazanırsın. Biz o oyunda üretilen yapma insanlar olduk. Okumak denilince hukuk kitapları, yazmak denilince derste tutulan notlar, tartışmak denilince sınavlardan sonra arkadaşlarla sorulara verilen cevapların konuşulması, üretmek denilince ödev yapmak, gelişmek denilince kariyer günlerine katılıp sertifikalar biriktirmek aklımıza  gelir oldu.  Akademisyenlerimize de değinmeden geçemeyeceğim. Akademiyi saran projecilik, akademi ile öğrenci arasındaki bağı kopardı. Kürsü başkanının ağzına bakan, tepki göstermeyen, aldığı ve hazırladığı projeleri alacaklarının teminatı olarak pazarlayan bir akademisyen profili ortaya çıktı. Ders çıkışlarında dersin hocasını bir hilal şeklinde sararak, odasına kadar kuyruk gibi yapışan öğrencilerin “başarılı” olarak adlandırıldığı bir üniversitenin akademisi de zaten daha farklı olamazdı. O zaman alt başlıktan bir sonuç çıkartalım. Doğru tezlerle yola çıkabilmek için yapılması gereken ilk şeyi yapalım. “Ne bitmiştir? sorusuna cevap verecek cesarette olalım. 1)Üniversite bu haliyle bilim üretilen bir kurumdan daha çok bir tekkeye benzemektedir. 2)Öğrenciler mekanikleşmiş ve hislerini kaybetmiştir. 3)Üniversite öğrencisi (okumuş insan) artık emekçi halkın yanında değil sırtındadır. 4)Akademisyenler korkularına esir düşmüş, ağızlarını açamaz olmuşlardır. Gelinen Nokta Ve üniversite bitti. Üniversiteye bilim uğramaz oldu; fakültenin tuvaletlerinde abdest alan adamlar, amfilerde solcu öğrencilerin afiş asmasına laf eden hocaya şakşakçılık eden şaklabanlar türedi. Üniversite içinde akıldan, vicdandan, onurdan eser kalmadı. “Çıkar”

10 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

her şeyin önüne geçti. Ve üniversite bitti. Üniversite öğrencileri hapsedildi. Sadece hapishanelere değil yurtlara, cemaatlere, barlara, kafelere, kariyer günü etkinliklerine de hapsedildi. Kütüphaneler, ders çalışma salonlarına çevrildi. Hukuk fakültesinde çok kulüp kuruldu; ama etkinlik yapabilmesi için az kulübe izin verildi.  Bu örnekleri çoğaltmak mümkün; ama gençlikte meydana gelen çürümeyi anlatmaya yeteceğini sanmıyorum. Gençliğin “özgür bırakılmasının” telefon operatörleri tarafından bilmem kaç dakika hediye verilerek sağlanacağını düşünen bir akıldan bahsediyorum. Özür dileyerek devam ediyorum, hamburger dükkanlarının yaptığı kampanyaları unutmuşum. Ye, iç, telefonla konuş, gez, eğlen, keyfine bak, Cuma sohbetlerine katıl, şükret, tepki verme, şükret, tepki verme, şükret… Gelinecek Nokta “Düşmandan korku, ona duyulan nefreti azaltır” demiş Dostoyevski, yaşadığımız tam budur. Emperyalizmin insanı olduk.  Korkularına yenilen bir insan, bir gençlik ne işe yarar ki? İnsanların, üniversitelilerin korkularına yön vererek onları yönetiyorlar. İddianame, polis, Hopa, soruşturma desem yeterli olur diye düşünüyorum. Tüylerimizi ürpertmeye yetiyor biliyorum. Burada çok bilinen ama meselenin içinden bir örnek vermek gerektiğini düşünüyorum. Kafka’nın böcekleşen karakteri Gregor. Emperyalizmin insanını orada görüyoruz. Patron korkusu, işsizlik korkusu, dışlanma korkusu, gelecek korkusu ve sonuçböcekleşme, ölüme giden yola girme. Ve ölüyor Gregor, böcekleşen insanlara sonlarını gösterir gibi, bir böcek gibi sürüne sürüne ölüyor. Ve üniversite bitti dedik. Ama son sözümüzü daha söylemedik. Yenisini kurarız demedik. Güç topluyoruz demedik. Her zaman olduğundan daha fazla mücadeleyi sahipleniyoruz demedik. Biz bir yere kaçmadık öfke biriktiriyoruz demedik. O öfke ki bizi her gün bir parça daha geliştirirken, bir parça daha da “ insan”a yaklaştırıyor. Ya insan gibi yaşayacağız ya da insan olma yolunda ömür tüketeceğiz. İlki olsa çok güzel olur; ama böcekleşmektense ikincisinin de başımızın üstünde yeri var. İcab-ı Hal budur.


ARAP BAHARI VE HAPSEDİLEN ÖZGÜRLÜK NATO’nun Libya’ya müdahalesinin kamuoyunda gösteriliş şeklini bir kenara bırakıp olayın hukusal boyutunu incelediğimizde ortaya bambaşka ve daha korkunç bir tablo çıkıyor.

Bugün emperyalizmin kıskacındaki dünyada; baskılar, kötü yaşam koşulları, işsizlik, özgürlüklerin kısıtlanması, yoksulluk gibi pek çok sorun kendini gösteriyor. Özellikle Arap Dünyası’nda bu sorunların ve buna paralel olarak huzursuzlukların gün geçtikçe artması halkların iktidarlara yönelik taleplerinin şekillenmeye başlamasını sağladı: Özgürlük ve daha iyi yaşam koşulları. Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan ve tüm Arap dünyasına yayılan protestolar aynı taleplerle devam edebildi ve sonucunda Arap halkları özgürlüğüne kavuşabildi mi yoksa bu hareket başka bir yöne mi evrildi?  Arap Baharı’nda bir umut aranadursun Arap halklarının çektiği yoksulluğun, yaşadıkları acımasız düzenin esas sorumluları -başta ABD olmak üzere batı emperyalizmi- patlak veren bu kargaşanın içinde Arap Dünyası’nın siyasi şeklini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden çizmeye başlamışlardı. Yeni düzenin ihtiyacı, sisteme daha iyi entegre olmuş ancak islami gericiliği de halka dayatan siyasi aktörlerdi. Bir yandan bugüne dek piyon rolünün ötesine geçememiş mevcut iktidarlara karşı halkın öfkesi kışkırtılırken bir yandan da emperyalizm kendine yeni piyonlar seçiyordu. Kamuoyuna karşı

düzen medyası aracılığıyla küçük bir alev topuyken bir volkan patlaması gibi gösterilen isyanlarla bölgede yaratılmak istenen dönüşüme mazeretler bulunmaya çalışıyordu. Bu mazeretler özellikle Birleşmiş Milletler ve NATO tarafından, yaptıkları hukuksuzlukları gizlemek adına kullanıldı. Arap Baharı’nın perde arkasını ve vardığı noktayı doğru anlamak için bu süreci daha yakından inceleyelim... 18 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan protestolar daha sonra başta Mısır, Yemen, Cezayir, Ürdün ve Libya olmak üzere tüm Arap Yarımadası’na sıçradı. Kuveyt, Ürdün, Umman, Yemen, Suudi Arabistan, Bahreyn, Fas ve Sudan’da hükümetlerde çeşitli reformlar yapılması, istifalar ve halka bazı siyasi veya ekonomik haklar tanınması bu protestoların bir kazanımı ya da verilen ödünler olarak görülebilir. Ancak Arap Baharı denince asıl akla gelmesi gereken ülkeler Tunus, Mısır , Suriye ve Libya’ydı. İsyanlardan önce Tunus’a bakıldığında görüntüde çok partili demokratik bir rejim; ancak bunun arkasında iktidarı destekleyen uysal göstermelik bir muhalefet, sürekli artan işsizlik ve faşizan bir polis devleti mevcuttu. Yirmi üç yaşında işsiz üniversite mezunu bir genç olan Muhammed Buazizi’nin seyyar satıcılık yaptığı için tezgahına zabıta tarafından el konulması ve bunun sonucunda kendini yakması halkın isyanını tetikleyen olay oldu. Pek çok ilerici ve sos-

yalist karakterli örgütün ve gençliğin başını çektiği protestolar hükümetin devrilmesiyle sonuçlandı. Ancak siyasi bir liderden yoksun ve örgütsüz olan bu hareket yeni kurulan hükümette düzen partilerinin yer almasını önleyemedi. İleride Tunus’ta ne olur bilinmez ancak bugün toplumsal ayaklanmanın kurulu düzeni değiştirmekte yetersiz kaldığı devlet başkanı olarak seçilen Moncef Marzouki’ye bakıldığında bile anlaşılmaktadır. ABD destekli bir sivil toplum aktivistinin devlet başkanı olarak seçildiği bir ülkede devrim olduğu iddia edilebilir mi? Tunus’taki eski Bin Ali rejimi tamamen yabancı destekli bir burjuva rejimiydi. Bugün Tunus’a tekrar bakıldığında bu tablonun değişmediği ABD ve AB tarafından desteklenen ve kontrol edilen egemen sınıfın yeni yüzlerle aynı sistemi devam ettirmeye çalıştığı görülüyor. Mısır’da gün geçtikçe artan sınıfsal uçurum, düşürülen hayat standartları, azalan maaşlar, yoksulluk, işsizlik sonunda Tahrir Meydanı’nda öfkeli bir kalabalığın toplanmasına neden oldu. Cumhurbaşkanı Mübarek’in ve hükümetin istifası dışında net bir siyasi talebi ve sınıfsal bir karakteri olmayan bu isyan, Mübarek’in istifasıyla taleplerini elde etmiş olsa da sonuç büyük bir hayal kırıklığının ötesine geçemedi. Alabildiğine yoksul, çaresiz ve örgütsüz Mısır halkı, canını dişine takarak karşısına dikildiği kanlı düzenin baş sorumlularından ABD emperyalizmi-

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 11


ne yönelik bir tepki üretemedi ve ilk fırsatta ABD ile pazarlık masasına oturmaktan çekinmeyen Müslüman Kardeşler’in başını çektiği “yeni” bir düzene mahkûm oldu. Müslüman Kardeşler’in eskiden beri ABD’yle ilişkileri olduğu bilinmekteydi. Bu durumun kaçınılmaz bir sonucu olarak Mısır da yaşanan sözde devrim sonrası yeni düzenin liberal ekseninde yerini aldı. Yeni rejimin eskiyi aratmayan karakterine bakıldığında Mübarek’in yargılanması bile beklenmedik bir gelişmeydi. Müslüman Kardeşler’in uyguladığı Mübarek dönemini aratmayan yasalar, daha da kısıtlanan insan hakları, açıkça şeriata yaklaşma halkın elinden devrimin nasıl çalındığını gösteriyor.(1) Arap Baharı’ndan bahsediyorken üzerinde en çok durulması gereken konu Libya’da neler olduğudur. Muhaliflerin protestolarıyla başlayan ve Kaddafi’nin devrilip ülkede şeriatın ilan edilmesine kadar gelen süreci dikkatli okumak gerekiyor. Emperyalizm tüm Arap Dünyası’nı yeniden şekillendiriyorken elbette petrol kaynaklarının yoğun olduğu Libya bunun dışında kalamazdı. Arap liderlerinden kendine “uyum” gösterenlerin kaldığı, diğerlerinin halkın bir isteği olarak gösterilerek devrildiği ve yenileriyle değiştirildiği bir sürece tanık olduk. Son zamanlarda ABD’ye “uyumsuz” tavırlarıyla bilinen Kaddafi liderlik koltuğunda miadını doldurmuş isimlerden biriydi. Libya’da emperyalist destekli protestolarla başlayan olaylar muhaliflerin şehirleri ele geçirmesiyle devam etti. Peki kimdi bu muhalifler? Ekim 2011’de Kaddafi muhaliflerce yakalanıp vahşice, sokak ortasında linç edilerek öldürüldü ve Kaddafi’nin kıyımlarından lanetlerle bahsedenler bu insanlığa sığmaz cinayeti bir şölen havasında kutladı. Bütün bunların ardından Kaddafi’nin cesedi bir soğuk hava deposunda tutularak insanlar yanında fotoğraf çektirdi. Tüm bu insanın kanını donduran olaylar bu “devrim”in arkasındaki muhalif güçlerin gerçekte kimler olduğuna yönelik soruyu bir kez daha gündeme getirdi. Geçtiğimiz günlerde Libya’nın geçici lideri Mustafa Abdülcelil, Ulusal Geçiş Konseyi’nin (NTC) vermiş olduğu tüm mücadelelerde Katar’ın önemli bir müttefik olduğunu söyledi. Katar Genelkurmay Başkanı Hamad bin Ali el-Atiya da, yüzlerce Katar askerinin Libyalı muhaliflere katılarak destek verdiğini açıkladı ve “Biz muhalifler

ile NATO güçleri arasındaki halka gibi hareket ettik.” demekten çekinmedi. Libya’da batılı güçlerin özel harekât birliklerinin karada savaştıkları, görüntülü olarak da kanıtlandı. Bu görüntüler Birleşmiş Milletler’in yaptığı bir hukuksuzluğu daha ortaya çıkarmış oldu: BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 no’lu kararının Libya’ya kara harekatı için asker çıkarılmasını kesinlikle reddetmesi ve amacını sadece “hava sahasını kontrol etmek ve sivilleri korumak” olarak belirlemesine karşın İngiliz ve Fransız komandoları Libya’da muhaliflere destek veriyordu. Tabii bu noktada muhaliflere sağlanan silah yardımını da unutmamak gerekir.   Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla ABD, Fransa ve İngiltere önderliğinde Libya’ya 18 Mart 2011 günü saldırı başlatıldı. Bu kuvvet kullanımını meşru kılmak için Kaddafi emrindeki güçlerce halka -muhaliflerebaskı ve şiddet uygulandığı bu nedenle insani müdahalenin zorunluluğu öne sürüldü. Düzen medyası üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirdi. Kamuoyunu bu hukuktan yoksun işgale ikna edebilmek adına verilen haberler tümüyle muhaliflere yapılan baskılara ve kıyımlara ilişkindi; fakat bu arada muhalifler tarafından ülkede siyahî Libyalılara yönelik neredeyse bir soykırım yapıldığını ya da ülkenin NATO’ya bağlı birlikler tarafından bombalandığını haber yapmak neredeyse hiç bir gazetecinin ilgisini çekmedi. Muhaliflerin işlediği cinayetler ve insanlık suçları Kaddafi birliklerinin üstüne yıkıldı. Bu haberlerin hiçbirinde muhaliflerin kimler olduğu, halkın gerçekte kimin yanında yer aldığı gösterilmiyordu. Kaddafi’nin devrilip yeni hükümetin kurulmasıyla birlikte ilk iş olarak Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil, şeriat devletini ilan etti, Libya yasalarının şeriat yasalarını temel alacağını açıkladı. Abdülcelil’in ilk icraatı, tam bir yıkıma uğramış olan ülkede her şeyden önce çok eşliliği yasaklayan kanunu kaldırmak oldu. Yani özgürlük adına başlayan hareket, sonunda kadının bütün özgürlüğünü ve saygıdeğerliğini elinden aldı. Bununla birlikte faizin de yasaklanacağını ve bankacılık sisteminin İslamcı model olan “katılım bankacılığı” temeline oturtulacağını açıkladı. Bu durum bazı Batılı gazetelerin “batı kapitalizmiyle daha fazla entegre olacağı” umulan Libya’da, bu beklentinin boşa çıkabi-

12 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

leceği şeklinde yorumlara neden olsa da “korkulan” olmadı. Bugün Libya’da faiz uygulamasının yalnızca ismi değiştirilerek devam ettirildiği biliniyor. Libya’nın muhtemelen örnek alacağı Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerinde de bu sistem hakim ve bu ülkeler Batı’ya oldukça entegre olmuş durumda.(2) NATO’nun Libya’ya müdahalesinin kamuoyunda gösteriliş şeklini bir kenara bırakıp olayın hukusal boyutunu incelediğimizde ortaya bambaşka ve daha korkunç bir tablo çıkıyor. BM’nin amaçlarını açıklayan madde 1/1’de de uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması ilk amaç olarak sayılmıştır. Bu amaçları gerçekleştirmede geçerli ilkeler de madde 2’de belirlenmiştir. Madde 2/3 üye devletlerin anlaşmazlıklarını, uluslararası güvenliği, adaleti ve barışı tehlikeye sokmadan, barış yolu ile çözeceklerini belirtmiştir. Hatta BM sistemi kuvvet kullanımını açıkça yasaklamıştır. Madde 2/4 şöyle demektedir: “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”(3) Birleşmiş Milletler Antlaşması’na göre bu kuvvet kullanımının istisnai iki durumu vardır: Meşru müdafaa ve uluslararası barış ve güvenliği korumak. Libya örneğine bakıldığında uluslararası barışı tehlikeye sokan hiçbir durum görülmemektedir ve aynı maddenin 7. fıkrasında “İşbu Antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletlere, herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale yetkisi vermez.” hükümleri de yer almaktadır. BM Antlaşmasının maddelerine bakıldığında ve Milletlerarası Hukuk’ta genel kabul insani müdahalenin gerektiği durumlarda bu müdahale için barışçıl yollar aranması ve kuvvet kullanımına başvurmadan zorlayıcı önlemler alınmasının esas olduğu yönündedir. Ancak BM Güvenlik Konseyi onaylı Libya müdahalesiyle BM’nin sorunların “barışçıl” çözümüne ilişkin anlaşma maddeleri bir kez daha işlevini yitirmiş oldu. Kuzey Atlantik Antlaşmasının 5. ve 6. maddelerine bakıldığında ise NATO’nun görev yeri ve sınırlarının Libya müdahalesiyle nasıl göz ardı edildiği görülüyor. Madde 5: “Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da


içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerler ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır.” Ancak burada madde 6’da silahlı kuvvet kullanımını gerektirecek durumlara getirilen sınırlama önemlidir. Madde 6: “Taraflardan bir ya da daha çoğuna karş silahlı saldın, aşağıdakileri de kapsar: 1- Tarafların Avrupa ya da Kuzey Amerika’daki topraklarına Fransa’nın Cezayir Bölgesine Türkiye topraklarına veya Taraflardan herhangi birinin egemenliği altında olan ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde yer alan adalara yapılan silahlı saldırı; 2- Bu topraklarda ya da bu toprakların üzerindeki hava sahasında bulunan ya da Antlaşma’nın yürürlüğe girdiği tarihte Taraflardan herhangi birinin işgal kuvvetlerinin üslerinin bulunduğu herhangi bir Avrupa toprağında veya Akdeniz’de, ya da Yengeç Dönencesi’nin kuzeyindeki Kuzey Atlantik bölgesinde bulunan Tarafların herhangi birine ait kuvvetlere, gemilere, ya da uçaklara yapılan silahlı saldırı.” 6. Maddeden anlaşıldığı gibi NATO’nun görev bölgesi yengeç dönencesinin kuzeyinde kalan Kuzey Atlantik ülkeleridir. Bu ülkelerden

birine ya da birkaçına yönelik bir saldırı gerçekleşmediği sürece sınırları dışında silahlı kuvvet kullanımına başvuramaz. Bütün bu bilgilerden de anlaşıldığı gibi NATO’nun Libya’ya müdahale etmek için hiçbir meşru sebebi bulunmamaktadır. Devletlerarası Hukuk’ta müdahale müessesesinin doğru kullanılması amacıyla müdahale kriterleri belirlenmiştir. Bu kriterlerin belki de en önemlisi müdahalenin öncelikli olarak müdahale edenin çıkarlarına hizmet etmemesidir.(4) Libya müdahalesini müteakiben yaşanan gelişmeler kimlerin çıkarlarını bu sayede güvenceye aldığını gözler önüne seriyor. ABD’nin Afrika Komutanlığı’nın komutanı Carter Ham tarafından yapılan açıklamaya göre, ABD Libya’nın ulusal bir ordu oluşturma sürecinde ülkeye yardımda bulunacak. USA Today gazetesinde verdiği röportajda, Libyalı subayları ABD’de eğitmek istediklerini söyleyen Ham, Libya ordusuna teçhizat satabileceklerini ve eğitim verebileceklerini belirtti. Ayrıca Libya’nın, ülkeyi her anlamda geriye götüreceği tahmin edilen ve Kaddafi’nin linç edilmesinin hemen ardından şeriatı da kullanıma sokan yeni yönetimi, şimdi de ABD’ye olan borcunu ödemeye hazırlanmakta. ABD başta olmak üzere NATO şemsiyesiyle yapılan emperyalist müdahalenin diğer ortakları da, ABD kadar cüretli olmasa bile, saldırının masraflarının “özgürleşmiş” Libya tarafından karşılanması taleplerini dile getirmeye başladı. İngiltere ile Fransa’nın, Libya pastasından öncelikli payın kendilerine verilmesi gerektiği

yönündeki açıklamalarıyla, yeni türde bir savaş tazminatı olgusu dünya siyasetine tanıtılıyor. İngiltere’nin Libya ganimeti, yeniden inşa sözleşmeleri dışında petrolü de içeriyor. İngiliz petrol tekeli BP’nin Libya Ulusal Geçiş Konseyi ile görüşmelere devam ettiği de biliniyor. Aralarında Total, Tecnip, GDF Suez Exploration et Production gibi 11 petrol ve doğalgaz şirketinin de bulunduğu, enerji, ulaştırma, tarım, telekomünikasyon, güvenlik, şehircilik sektörlerinden 80 Fransız şirketi temsilcisinden oluşan dev bir heyet, iki hafta önce Libya’daydı. Fransız heyeti, UGK yöneticileri ile iş anlaşmaları bağlamak üzere temaslarda bulundu.(5) Sonuç olarak Arap dünyasında yaşanan bütün bu değişimlere bakıldığında görülen; halkın, talepleri karşılığında herhangi bir sonuca ulaşamamış olduğu ve kaos halinin emperyalizmin isine yaradığıdır. Dış güçler tarafından bölgeye yapılan müdahaleler ve özellikle Libya’ya yapılan askeri harekat ise Birleşmiş Milletler’in dünya barışına değil egemen güçler e hizmet eden bir kuruluş olduğunu tekrardan gözler önüne sermiştir. Arap Baharı’ndan çıkarılacak en önemli sonuç ise güçlü bir sol öznesi ve öncüsü olmayan kendiliğinden bir halk hareketinin, taleplerini sonuna kadar götüremeyeceği ve bu taleplerin egemenlerin elinde şekillenip halka karşı doğrultulacağıdır. Baskı ve yoksulluğa karşı başlatılan hareket ideolojiden yoksun bir biçimde devam ettiği için emperyalizmin bölgeyi yeniden şekillendirmesine ve elini güçlendirmesine engel olamamıştır. Yoksulluk ve baskı ise eskisinden daha da derin bir biçimde hissedilecektir. Bölgeye üşüşen büyük şirketler –tekeller- ve Libya’da şeriatın ilanı bunun en büyük göstergesidir. KAYNAKÇA: 1.   http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ kemal-okuyan/devrimi-calinan-devrim-38928 2.   http://haber.sol.org.tr/dunyadan/ sasirdiniz-mi-libyada-seriat-ilan-edildihaberi-47644 3.   http://www.turkhukuksitesi.com/ showthread.php?t=6920  4.   http://www.21yyte.org/ tr/yazi6399-Kuvvet_Kullanma_Yasagi_%E2%80%93_Egemenlik_Prensibi_ve_Insan%C3%AE_Mudahale.html 5.   http://haber.sol.org.tr/dunyadan/ libyada-islamcilardan-isbirlikcilik-rekoru-haberi-47697

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 13


SİYAH-BEYAZ FİLMLERE BENZEYEN SİYASET

cankat aydın

Bugün Türkiye’de siyaset halkın sevdiği; içinde bulunmaktan, takip etmekten keyif aldığı bir “uğraş” değildir. On yıldan uzun süredir iktidarda olan bir partinin yönetiminde, siyasetin çeşitliliğinin azalması ve ilgi çekici bir alan olmaktan çıkması normal karşılanabilir. Fakat siyasete olan ilgisizliğin sadece günümüzün bir sorunu olmadığı da ortadadır. Yakın tarihimize baktığımızda insanların siyasetle yakından haşır neşir olduğu dönemler bulmak zordur.

Evet, siyaset insanların hayatına etki ediyor ve hayatına etki eden bir şeyle insanların ilgilenmemesi ilk bakışta saçma geliyor. Fakat siyaset sahnesine, bu sahnede ortaya konan “oyunlara“, “oyunculara” bakınca insan gerçekten de milyonların siyasetle ilgilenmemesine kızamıyor.  Çünkü bu sahneye bakınca sorunların çözüleceğine dair bir umut görünmüyor.  Sadece izlemekten sıkıldığımız; genellikle yaşlı, yalancı, takım elbiseli kişiler ve bunların birbirleriyle yaptıkları düzeysiz ve yararsız tartışmalar görünüyor. İnsanların siyasetçilere güveni o kadar azalmış ki, herhangi bir

Evet, siyaset insanların hayatına etki ediyor ve hayatına etki eden bir şeyle insanların ilgilenmemesi ilk bakışta saçma geliyor. Fakat siyaset sahnesine, bu sahnede ortaya konan “oyunlara“, “oyunculara” bakınca insan gerçekten de milyonların siyasetle ilgilenmemesine kızamıyor. Çünkü bu sahneye bakınca sorunların çözüleceğine dair bir umut görünmüyor. 14 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

yolsuzluk haberi kimseyi şaşırtmıyor. Her gelen kendi yandaşının, eşinin, dostunun cebini doldurmuş; kamu malını yağmalamış sonra da yerini bir başkasına bırakmıştır.  Düşünün, bu ülkede üç kuşak Demirel ve Ecevit’i ve onların bitmek bilmeyen kavgalarını dinlemiştir. Özal’ın zenginlere karşı olan sevgisi milyonların hafızasında silinmemek üzere yer etmiştir. Tansu Çiller’in hitabet “yeteneğini” eminim annelerimiz ve babalarımız hala hatırlamaktadırlar. Sadece bu örnekler bile tablonun uzun yıllardır sürdüğünü ve Türkiye’de siyasetin neden halkın değil zenginlerin, patronların, dolandırıcıların işi olarak görüldüğünü gösteriyor.  Bu noktada Türkiye’de siyasetin temiz ellerde olmadığını ve bunun uzun yıllardır süregelen bir sorun olduğunu yani bir süreklilik barındırdığını görmek ilk adımda anlam taşıyor. Fakat AKP iktidarıyla birlikte tablonun daha da kötüleşmek dışında fazla değişmediğini söylemek, içinden geçtiğimiz dönemi anlamak ve onu değiştirmek için yetersiz kalıyor. Çünkü sürece biraz dışarıdan bakabilenler bile, Türkiye’de bir şeylerin köklü bir biçimde değiştiğini fark edeceklerdir. AKP ile birlikte tablo fazlasıyla değişmiştir; fakat bu kötünün daha kötü


olmasından öte yani niceliksel bir artıştan öte niteliksel bir değişimdir. Bu nokta “Zaten karanlık olan bir tablo AKP iktidara geldiği günden itibaren daha fazla karartılmıştır.” ya da “AKP iktidar değilken de siyaset sahnesi yine böyleydi.” diye üzerinden atlanabilecek kadar basit bir durum değildir. AKP’yi öncesinden ayıran, onu herhangi bir hükümet partisi olmaktan öteye taşıyan bir misyonu vardır. Defalarca söylendi; fakat tekrar söylemekte bir sakınca yok: AKP Türkiye’de bütünsel bir dönüşümün öznesi olmuştur. Geçtiğimiz on yıl, devletin kurumlarıyla beraber tasfiye edildiği ve yenisinin kurulduğu; ekonomik, toplumsal ve siyasal yapının değiştirildiği bir dönemdi ve hala bu dönemin içindeyiz. AKP değiştirdiği, yıktığı ve yenisini kurduğu için herhangi bir hükümet partisi olmanın ötesinde değer kazanıyor. Az önce saydığımız özneler ise yeni kuralları belirleyenler değil, var olanın içinde hareket edenlerdi. Peki gelenin gidenden farkı nedir ya da AKP nasıl bir siyaset tarzı yerleştirmiştir Türkiye’de? AKP, Türkiye’de siyasetin kimyasını değiştirmiştir.  AKP’nin bir siyasi hareket olarak geliştirdiği siyasal algının ve yaklaşımın, Türkiye’ye egemen olan tarzı artık belirlediğini görmek gerekiyor. Mesela dinin siyasal alanda en etkili belirleyen olması gerektiği olgusu, Türkiye’de sadece gericilerin savunduğu bir mevzi olmaktan çıkmış, siyasi hayatın bir gerçeği haline gelmiştir. Dinin siyasal alandaki ağırlığını kabul edip buna uygun hareket etmeden, hiçbir siyasi özne bu sahnede yer alamaz.  Kara çarşafa rozet takan CHP, dini siyasette temel belirleyenlerden birisi olarak kabul ettiğini göstermişti. Türkiye’de devlet, muhaliflerine karşı hep baskıcı olmuştu; fakat baskının dozajı düzenin dışına çıkıp çıkmadığı yani var olanın sürekliliğini tehdit edip etmediği noktasında kilitleniyordu. Çarkları yerinden oynatmayacak muhalefet güçleri her zaman düzen dışına çıkacak uçlara karşı desteklenmişti ve ileri sürülmüştü. KCK ve Devrimci Karargâh ile düzeni tehdit ettiğini düşündüğü kesimleri baskılasa da bu duruma hiç uymayacak şekilde, Ergenekon iddianamesinde düzeni yıkmakla tehdit edenlerin de ötesinde

en basit bir muhalefet odağının bile baskılandığını görüyoruz. Eğer bunu sadece AKP’nin muhalefete ve aykırı seslere karşı tahammülsüzlüğü ve zorbalığı olarak görüyorsak hata yaparız. Bu durum, artık Türkiye siyasetinin temel özelliklerinden birisi haline gelmiştir. Düzen içi muhalif kesimlere bile ihtiyaç duymayacak bir diktatöryel rejim inşa edilmiştir. Hukukun ve adaletin ayaklar altında olduğu bir dönemden geçiyoruz. 12 Eylül rejiminin bile hukuki usullere daha fazla saygı gösterdiği çokça dillendirildi. Yukarıda bahsi geçen iddianameler, yeni hukukun siyasetin bir oyuncağı haline geldiğini göstermektedir.  Zaten daha ötesine de ihtiyaç yoktur. Hukuk ve adalet, bir kurum olarak, hem devlet içindeki ağırlığını hem de toplumsal ilişkilerdeki önemini artık yitirmiştir.  Mecliste itilip kakılan milletvekilleri, hapisteki 500’den fazla öğrenci, kadın ve erkeği eşit görmeyen zihniyet ve bütün bunların sadece iktidar değil hemen hemen bütün siyasi aktörler tarafından normal karşılanması, sahiplenilmesi… Örnekleri çoğaltmak mümkün; fakat buna gerek yok. Artık şunu görmek ve buna göre ne yapabileceğimize karar vermek gerekiyor: AKP’nin siyaset sahnesinde yaptıklarına bakıp da burada bir aşırılık, pervasızlık görmeye çalışmanın anlamı yok. Bütün bu durumlara verilen tepkiler AKP’nin karakteristik özellikleri olmanın ötesine geçip düzen siyasetinin yerleşik özellikleri haline geldiler. Yani bunlar artık “normal” şeyler… Koskoca bir yeni rejim ve devlet inşa edilmesi, AKP’nin tek başına başarabildiği bir iş değil tabii. AKP’ye muhalif kesimlerin bu süreç devam ederken bütünü göremeyip sürece toptan bir karşı çıkışı örgütleyememesi de başarıya giden kapıları araladı. Her bir muhalefet odağı bu süreçte sadece meseleyi kendi durduğu noktadan görmeye devam etti. AKP; devleti tasfiye ederken demokrasi getireceğine insanları inandırdığı, Ergenekon operasyonu ile derin devleti ortadan kaldırdığını söylediğinde soldan güçlü bir ses çıkmadığı, KCK operasyonuna Kemalistlerin sessiz kaldığı oranda bu işi başardı.  Muhalefet güçleri süreci görüp buna karşı bütünsel bir karşı koyuş örgütleyemedikleri ölçüde birer

Bu noktada, insanların siyasetten tekrar umut bulmalarının yolunu açmak gerekiyor. (...) O halde; siyasete biraz renk ve umut katmak için yapılacak ilk şey, zaten azalan umutları sonuçsuz mücadele başlıklarına hapsetmemekten geçiyor. birer tasfiye edildiler. Bu süreç içinde siyaset bu kadar renksizleşti ve çürüdü.  Ve bu çürümüş haliyle siyaset elbette ki insanların ilgisini çekmeyecektir. Çünkü insanlar siyasetle ilgilenmekte bir umut görmemektedirler. Bu noktada, insanların siyasetten tekrar umut bulmalarının yolunu açmak gerekiyor.  Evet, AKP yeni bir Türkiye kurdu, buna uygun -muhalefet unsurlarına kadar- yeni bir siyaset sahnesi şekillendirdi ve bu haliyle yenilmez bir görüntü veriyor. Bu durum siyasette bir tekleşmeyi ve baskıyı getiriyor; fakat tekleşme de peşi sıra kırılganlığı… O halde; siyasete biraz renk ve umut katmak için yapılacak ilk şey, zaten azalan umutları sonuçsuz mücadele başlıklarına hapsetmemekten geçiyor.  Umutsuz mücadele başlıkları derken neyi mi kastediyorum? Çürümüş, renksizleşmiş, fakat kırılganlaşmış tablo; ancak kurulan yeni rejimi bütün olarak reddederek yenilebilir.  Bunun dışında seçeceğimiz düzen için herhangi bir alternatif, örneğin; siyasetteki çürümeye karşı temiz bir siyaset mücadelesi, hukuksuzluklara karşı hukukun düzgün bir biçimde uygulanması talebi ya da bilimden uzaklaşmış üniversitelerde bilim ve özerklik mücadelesi vb. bizi bu yeni rejimin çarkları içine çekmekten başka bir fayda sağlamayacaktır.

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 15


YARGININ CİNSİYETÇİ KISKACINDA KADIN ‘’Tecavüz mağduru bir kadının adalet arayışını bütün cinsiyetçi dinamikleri sindirmiş bir yargı sürecine emanet ettiğiniz noktada taraf olduğunuz uluslararası sözleşmelerin de, ehemmiyeti kalmamaktadır. ‘’ özgün rüya oral

Türkiye, başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ilgili protokolleri olmak üzere, CEDAW (Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi), Pekin Deklarasyonu gibi sözleşmelere taraf bir devlet. Bu sözleşmelere taraf olunması, ülkemizdeki yargı mensupları tarafından sözleşmelerin gerekliliklerinin yerine getirilmesi anlamına gelmemekle birlikte, bir çok hak ihlalini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde mahkumiyeti getirmektedir. TBMM, sözleşmelerin uygulanabilmesini sağlamak amacıyla 7.5.2004 tarihli 5170 sayılı kanunla anayasanın 90. Maddesinin son fıkrasına ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.’ ibaresinin eklenmesine karar vermiştir. Ancak kadın hakları mücadelesine bu sözleşmelere taraf olmaktan çok daha fazla misyon yüklenmesi gerekiyor. En nihayetinde, yasalar ne kadar kusursuz olursa olsun, uygulayıcıların zihni zemini yeterince sağlam değilse, sonuç ancak zedelenmiş bir adalet duygusu olmaktadır. Tecavüz mağduru bir kadının adalet arayışını bütün cinsiyetçi dinamikleri sindirmiş bir yargı sürecine emanet ettiğiniz noktada, taraf olduğunuz uluslararası sözleşmelerin de ehemmiyeti kalmamaktadır.

Geçtiğimiz haftalarda Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 28.09.2010 gün ve 2003/137 esas, 2010/160 karar sayılı kararı, kamuoyunda ‘N.Ç kararı’ olarak anıldı. Yargıtay 14. Ceza Mahkemesi’nin 2011/12479 esas, 2011/1056 karar numaralı kararıyla 13 yaşındaki bir çocuğun kendi rızasıyla 26 kişiyle cinsel ilişkiye girdiğinin kabul edilmesi, zedelenen hatta yitirilen adalet duygusunun nasıl yargı erki eliyle bütün toplumda oluşturulduğunu bize göstermesi bakımından çok önemlidir. Tartışmaların temel argümanı, fiilin, sanıkların suçu işledikleri tarih itibariyle geçerli olan 765 sayılı TCK nın ‘Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhinde İşlenen Cürümler’ başlığı altındaki 414. maddesinin 15 yaşını bitirmeyen küçüğün ırzına geçmek kapsamında değerlendirilmiş olması ve alt sınırdan ceza verilmesinin mağdurenin ‘rızasına’ dayandırılmış olmasıydı. Ancak bu ‘rızanın varlığı nedeniyle alt sınırdan ceza’ uygulamasına rağmen 2004 yılında kabul edilen 5237 sayılı TCK’nın uygulanabilme şansı olsaydı; cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar başlığı altındaki 102. maddesinin 2. ve 5. fıkraları gereğince sanıklar on yıldan az olmamak üzere hapis cezasıyla yargılanacaklardı. Ceza hukukunun temel ilkelerinden olan ‘sanığın lehine kanun uygulaması’ bunu engellemiştir. Görülüyor ki, kanun maddeleriyle katedilen mesafeden daha mühim bir mesele, zihniyet meselesidir ve kararda cinsiyetçi zihniyetin izleri açıkça görülmektedir.

16 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

Kararda rızanın varlığına kanaat getirilmesinin temel gerekçesi mağdurenin sanıklardan biriyle ilşkiye girmek istemediği için ilişkinin gerçekleşmediği, başka bir sanık ile de gündüz ilşkiye girmek istemediği için farklı bir tarihte evine gittiğini beyan etmesidir. Kararda ‘mağdurenin beyanlarına güvenildiği’ ve mağdurenin ‘olayların ahlaki kötülüğünün farkında olup olaylara karşı koyabilecek durumda olduğu’ belirtilmiştir. Bilimsel incelemesine atıf yapılan tıp kurumunun 15 yaşın içinde olduğunu tespit ettiği herhangi bir çocuğun hangi şartlar altında gayet farkında olarak 26 adamla para karşılığında beraber olabileceği sorusunu herkesin vicdanına bırakıyorum. Lakin burda söylenmesi gereken, devletin alt sosyo-ekonomik katmanlardaki kadınların yaşam kalitesiyle ilgili pozitif yükümlülüklerini yerine getirmemekle kalmayıp böyle kararlara imza atabiliyor oluşunun sosyal devletin varlık amacına ne kadar ters olduğudur. İddia makamı tarafından N.Ç nin suç tarihi itibariyle yürürlükte olan 765 sayılı TCK gereğince ruh ve beden sağlığının bozulup bozulmadığı yönünde rapor alınması talep edilmiş ise de, red gerekçesi ‘suç tarihinden sonra yürülüğe giren 5237 sayılı tck nın 103/6 maddesinin uygulanması halinde cezanın alt sınırının 15 yıldan az olmayacağı anlaşılmakla sanıkların açıkça aleyhine olan 5237 sayılı 103/6 maddesinin olayımıza uygulanması mümkün olmamakla beden ve ya ruh sağlığının bozulup bozulmayacağı yönünde rapor aldırılmamıştır’ şeklin-


de formüle edilmiştir. Buradaki çelişki 765 sayılı TCK’a göre beden veya ruh sağlığının bozulup bozulmadığına dair rapor istenmiş olmasına rağmen red gerekçelendirilmesinin 5237 sayılı kanuna göre yapılmış olmasıdır. Üstelik Yargıtayın kısmî bozma gerekçesinde olduğu gibi daha sonra 765 sayılı kanunun 418. maddesinde ‘eğer bu fiil ve hareketler bir marazın sirayetini veya mağdurun sıhhatine sair büyük bir nakisa irasını veya maluliyet veya mayubiyetini müstelzim olursa cezanın yarısı ilave edilerek hükmolunur.’ denmesine rağmen değerlendirilmemiştir. Ceza hukukunda hakimin re’sen araştırabilme imkanı olduğu halde hakim mağdurenin ruh sağlığı na dair bu araştırmayı yapmamış, üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmemiştir. Hakim, mağdure avukatlarının mağdureyi evlat edindiği ve mağdurenin uzun süren psikolojik tedavi süreci geçirdiğinin kamuoyu tarafından dahi bilinmesine rağmen, mağdurenin doktorunun bilgisine başvurmamış, mağdurenin savaştığı psikolojik iklimi görmezden gelmeyi tercih etmiştir. Atlanılmaması gereken diğer önemli husus ise, aynı zamanda hem ‘zorla’ alıkoyma suçundan açılan kamu davalarının bulunması hem de mağdurenin rızası dahilinde ilişkiye girdiği sonucuna varılmış olmasıdır. Ne yazık ki, kamu davaları zamanaşımu sebebiyle düştüğü için, sanıkların zorla alıkoyma suçu hakim kararıyla sabit değildir. Mahkeme hüküm verirken erkek sanıklar hakkında en alt sınırdan ceza

tayin edilmesinin gerekçesi olarak, mağdurenin 15 yaşının ‘sınırında’ olmasını, mağdurenin olaylarda iradesiz olmadığını, sanıklarla para karşılığı ilişkiye girmiş olup, sanıkların mağdureye maddi veya manevi cebir uygulamamalarını göstermiştir. Kadın sanıklar E.A ve T.T içinse bu iki sanığın iştiraki olmaksızın ırza geçme eyleminin gerçekleşmeyeceği gerekçesiyle ve kadınların savunmalarının sadece cezadan kurtulmak amacına yönelik olduğunun anlaşılmasıyla alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tespit edilmiştir. Burada ırza geçme suçunun, mağdure ve sanıklar arasında iletişimi sağlayan kadınlar olmaksızın gerçekleştirilemeyeceği tespit edilirken; eylemi gerçekleştiren sanıkların yokluğuna dair aynı tespitin yapılmaması şaşırtıcıdır. Üstelik mahkeme takdir yetkisi kapsamında kadınların savunmalarının cezadan kurtulma amacına yönelik olduğunu söyleyebilmiş fakat nedense erkek sanıklardan hiçbiri için aynı şeyi söyleyememiştir. Sanıkların geçmişlerinin ve sosyal ilşkilerinin, takdiri indirimde ya da cezanın belirlenmesinde göz önünde bulundurulmasının bir sonucu olarak ‘ahlaksız hayat süren’ kadınlarla ‘kamu görevlisi’ bir çok erkek elbette(!) aynı adalet terazisinde tartılmamıştır. Erkek sanıkların duruşmalarda gözlenen iyi halleri neticesinde TCK 80 gereği cezalarında 1/6 oranında indirim yapılmıştır. Ancak sanıkların ve vekillerinin duruşmalara gelmedikleri bilinmektedir. Burada adaletin tecellisinin kasten engellenip engellenmediği mahkeme tarafından değerlendirme

dışında tutulmuştur. Nitekim tüm sanıklar hakkında zorla alıkoyma suçundan açılan kamu davaları zamanaşımı nedeniyle düşmüştür. 2002 yılında yaşanan bu hadiselerin ilgili davasının 2011 yılının sonlarında neticelenmesi, uzun yargılama sürelerinin yarattığı hak ihlallerini örneklemektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılama hakkını düzenleyen maddesinde ‘makul’ sürelerden bahsedilmektedir ancak ne yazık ki durum ortadadır. (Sözleşme maddesi, adil yargılanma hakkı korunan özneyi aleyhine dava açılan sanık olarak belirlemiştir, burada istenen bağımsız olarak sözleşme organının yargılama sürelerine dair kriterine dikkat çekmektir.) Tek bir karar, yargı sistemine cinsiyetçi kodların ne kadar işlediğini anlamamıza yetmektedir. HSYK verilerine göre hakim ve savcıların % 75’ini erkekler oluşturuyor. Bir takım nicel değerler meselenin özüne yeterince temas etmese de öncelikle bu oran, daha sonra kalanın niteliği üzerine gerçek anlamda düşünmemiz gerekiyor. İnsan ve kadın hakları bilincini yeterince edinmemiş, eşitliği sağlamayı değil koruyup kollamayı kendine görev addeden, namus ve ahlakı sadece kadına has gören toplumsal okumalarla yetişmiş ve eğitim ve meslek hayatı süresince bu düşüncelerin ayıklamasını yapamamış, kendisini yetiştirmeyi düşünmemiş kişilere kadınlarımızı emanet ediyoruz. Çocuk yaşta evliliklerinin hala %15’lerde seyrettiği bir toplumda, tecavüzle kendi varlığından koparılmış küçük kız çocuklarının rızasıyla ilişkiye girdiği sonucuna varılması çok da şaşırtıcı değildir. Zira ne gariptir ki cinsellikle ilgili tabulardan dolayı suskunluğa gömülmüş toplumumuzda 12-13 yaşlarında kız çocuklarının cinsel olarak aktif olabileceği düşüncesi oldukça yaygındır ve bu düşünce erken-zorla evlilikler ya da tecavüze rıza saptamaları gibi oldukça geniş bir yelpazede kendini göstermektedir. Türlü şekillerde kadının ötekileştirildiği, bedeninden bağımsız bir nesne konumuna indirgendiği, kadınların hayatları üzerindeki tasarruf haklarının kadınlardan başka herkes tarafından sahiplenildiği bir yaşam ortamında, hukuk uygulayıcıları olarak bizler, üzerimizdeki sorumluluğun farkında mıyız?

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 17


TOPLUMSAL ÇÜRÜME: BİR MİDE BULANTISI “Kükürt tozuna bulanmış kırmızı koridorunda güneşin Bir bebek, bez bebeğine sarılmış hareketsiz bekliyor -Bir diğeri yüzükoyun yanmış toprağın üzerinde Hangisi bebek, hangisi bez belli değil Cehennemin kapıları açılmış başının üzerinde Siyah metal canavarlar uçuyor ağızlarından ateş saçarak... Kediler ve köpekler, sıçanlarla birlikte sahiplerini yiyor-”  (Bazı kentler, s.11)1 seçkin barbaros

Bir tanımlama olarak günümüz toplum yapısı için kullanılan kavramlardan biri hiç kuşkusuz ‘’toplumsal çürüme’’dir. Ülkedeki genel tabloya baktığımızda söz konusu kavramın bu kadar fazla kullanılır hale gelmesi bizi şaşırtmaz. Öyle ki bir haber kanalına kısa bir göz gezdirdiğimizde dahi çürümenin ülkemizde ulaştığı boyut açık bir şekilde görülebilir. Hiçbir ahlaka sığmayan gözü dönmüşlük, ağızda salyalaşan saldırganlık, toplumun tüm dokusuna işleyen korkaklık, cinayetlerde ve birçok suçun işlenişinde yaşanan korkunç değişim, bir depremi sevinçle karşılayacak kadar faşizmi bağrına basan insanlık, bir toplumun üzerine kabus gibi çöktüğü N.Ç. davası, gericiliğin toplumsal yaşamdaki giderek artan yeri gibi daha bir çok vakıa ve durum tüm yaşam alanımızı kuşatır. Kimi zaman mağduru kimi zaman faili olduğumuz toplumsal çürüme bazen insanı hayrete düşürecek kadar ciddi boyutlara ulaşır. Örneğin 26 kişinin tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki N.Ç’nin söz konusu 26 kişiyle kendi rızasıyla birlikte olduğuna ilişkin kararın  ardından başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere ülkedeki bir çok üniversitenin konuya ilişkin suskunluğu, öğrencilerin duyarsızlığı gibi bir çok örnek insanda bir mide bulantısı halini alır ki burada için için yiten insan olur. Peki insanda bu hali yaratan toplumsal çürüme nedir? Çürümeyi tanımlarken öncelikle nasıl bir yol izlenmelidir?

Salt bir vurdumduymazlık, gericileşme, medyanın toplum üzerindeki olumsuz etkisi ya da cehalet ile açıklanabilir bir durum mudur? Kuşkusuz bunların her biri toplumsal çürümenin tanımsal alanının çerçevesini sunmaktadır, fakat bir bütünsellik ifade etmekten de uzaktır.   Öyleyse ortada eksik kalan şey nedir? Bir kavramı tanımlamak için bir çok farklı yöntem vardır. Bunlardan birisi de kavramın ne olmadığını ifade ederek açıklamadır. Bunu yaparken bazı durumlarda o kavramın karşıtını da tanımlamanız gerekir. Bunu söyledikten sonra konumuz açısından yapılacak şey; çürüyen toplum ile onun karşısında ifade edilen toplumu ve aralarındaki ayrımı ifade etmektir. Bu da bireyin ve toplumun siyasal ve toplumsal yaşam içerisinde kendini konumlandırışı ile yakından bağlantılıdır. Bu konumlandırmada ayracımız bir çok başka konuda olduğu gibi 12 Eylül 1980 darbesidir.   80 öncesi toplumuna bir kısa bakış Ekim devrimi ile başlayıp Sovyetler Birliği’nin faşizme karşı kazandığı zafer, Küba devrimi, Emperyalizmi yenilgiye uğratan Vietnam savaşı, 68’de Fransa’da başlayıp ülkemize ve tüm dünyaya etki eden gençlik hareketleri ve işçi sınıfının ekonomik ve siyasal mücadelesinde meydana gelen başarılarla devam 80 öncesinde, birey kendini bir toplumsal yapı içerisinde tanımlamış, bunun sonucu olarak kendinde ve kendini tanımladığı

18 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

toplumsal yapı içerisinde ‘bu dünyayı değiştirebilirim’ deme cesaretini bularak kendini toplumsal-siyasal yaşamda bir özne olarak konumlandırmıştır. Bu konumlandırma bireyi ve toplumu yaşam içerisinde aktif olarak rol almaya itmiştir. 80 öncesi toplum yapısını oluşturan etmenler ile bu etmenleri meydana getiren toplumu böyle ifade etmek konumuz açısından yeterli görünmekte.  Kapitalizmin toplumu çürüten darbesi Çürümeyen, çürümenin karşısında bir güç ve alternatif olarak durabilen toplum 80’li yıllarda dünyada ve ülkemizde büyük bir yenilgi yaşamıştır. 1980 bu yönüyle yeni bir toplumsal karakterin miladı olmuştur. Ülkemizde ve dünyada yaşanan darbeler dönemi ile başlayan, reel sosyalizmin çözülüşü, neo-liberal saldırılar, emperyalizmin savaş politikaları, yozlaşma, gericileşme ve günümüzde Mısır, Libya ve Suriye ile devam eden kirli siyaset ile devam eden 80 sonrası süreç, bireyi 80 öncesinin aksine  toplumdan kopartarak ‘değişen dünyaya nasıl ayak uydurabilirimin’ telaşına girdirmiştir. Böylece birey toplumsal ve siyasal yaşamda kendini pasif bir pozisyona çekerek nesneleşmiştir. 1980’nin konumuz açısından ayraç rolü üstlenmesinin bir diğer sebebi ise kapitalizmin acımasızlığı karşısında toplumu örgütsüzleştirmeye yönelik ülkemizdeki en büyük girişim olması ve bugünün iktidarı ve toplum yapısının varlık zemini olmasıdır.


Kapitalizm çürümeye neden ihtiyaç duyar? Her üretim biçimi kendine özgü ve sadece kendisiyle tanımlanabilen üretim ilişkileri yaratır. Toplumsal ve siyasal yaşamımızdaki tüm toplumsal ilişkiler de aslında söz konusu bu üretim ilişkilerinin bağrında doğup gelişir. Çok iddialı olduğu kuşku götürmez bir saptamadır bu. Suçun insanların genetik yapısıyla açıklandığı, serbest piyasa kurallarının gökyüzündeki babamızın kuralları olarak pazarlandığı bir yerde bu saptamaya insanın ilk anda inanmasın kolay olduğunu söylenemez. Ama fazlası var: Yine bu saptamaya göre, bireyin veya toplumun statüsü, hukuk kuralları, ahlak kaideleri, inancı, gelenekleri, neyi saygı ifadesi olarak görüp neyi ayıplanacağı gibi tüm toplumsal ilişki ve değerlerin kaynağı mevcut üretim ilişkilerinin yansımasından başka bir şey değildir. Bir başka ifade ile her sistem varlığını devam ettirebilmek için kendi sistemine uygun bir toplumsal yapı inşa eder. Kölelerin insan yerine konulamayacağını söyleyen bir kişi bugün baktığınızda size epey komik gelebilir. Ama kişinin yaşadığı dönem bu sadece köle sahiplerinin değil kölelerin de inandığı tek doğruydu. Ve tanrının bir yazgısıydı. Tüm toplumsal ilişkiler de bunun üzerine kurulmak durumundaydı. Bu kurulu düzenin sürekliliği içinse ruhban sınıf tanrıyı göreve çağırır ve böylece kölelik düzeni tanrının sözleri olur. İşte bir ineğin görevi nasıl

süt vermekse kölenin de tek görevi efendisine hizmet vermektirin bir kural olduğu bir yerde, köle, bir insan olmadığını düşündüğü için efendisiyle konuşamaz sadece verilen emri yerine getirir. Bu bize yukarıda yapılan saptamanın aslında nasıl bir gerçekliğe oturduğunu gösterir ki, kölelik düzenindeki inanç, statü, ahlak kuralları gibi tüm toplumsal değer ve ilişkilerin kaynağını köle ile efendi arasındaki ilişkiden aldığını söyleyebiliriz. Bir yanda geniş emekçi kitlelerin diğer yanda ise iktidara hükmeden küçük bir azınlığın bulunduğu kapitalizm de efendiler gibi kendi sisteminin devamı için kendine uygun kurallar meydana getirir. Ama işçi sınıfının gelişkinliği ve karmaşık yapısı itibariyle kapitalizm bundan fazlasına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç toplumun örgütsüzleştirilmesi, aklının ve vicdanının alınması ve çürümedir..   AKP’nin Yeni Osmanlı Tokadı İşçi ve emekçilerin sermaye düzenine karşı mücadele etmesini engellemek için toplumu örgütsüzleştirmenin adı olan 80 darbesinin ardından bugün AKP iktidarı örgütsüzleşen topluma 80 darbesinden devraldığı pervasız bir çürüme ile müdahale etmektedir. Varoluş gerekçesi olan ve Osmanlıya dönüş şiarıyla cumhuriyeti tasfiye edip ikinci cumhuriyeti ilan eden AKP’nin bu büyük dönüşümdeki can simidinin toplumsal çürüme olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.

Bu yönüyle bakıldığında toplumsal çürüme AKP iktidarının Türkiye toplumuna vurduğu bir Osmanlı tokadıdır.   İcab-ı Hal “Pisliğe hiç bulaşmamış olmak mümkün görünmediğine göre, kişisel bir arınma sürecinin gerekliliği ortadadır. Ancak, bunu sağlamak, sadece kişisel irade ve çaba ile gerçekleşemez; uygun bir örgütsel ortam ve kolektif destek de gerekir.” 2 AKP iktidarı toplumu yalnızlaştırılarak, bireyi toplumdan arındırarak ve korkutarak çürütmektedir. Ve insanlığın yok edilen değerlerinin yerine biat kültürünü, kendi ümmet anlayışını koymaktadır. Adalet duygusunun yitirildiği, kısa yoldan para kazanmanın yaygınlaştığı, dinin toplumsal yaşam biçimi halini aldığı, böyle gelmiş böyle giderciliğin kural olduğu bir topluma karşı ve bu toplumsal yapının mimarı AKP’ye karşı özne olmak, örgütlenmek, değişen dünyanın değişmeyeni olmak toplumsal çürümenin karşısındaki tek seçenektir. Durumun ve insan olmanın gereği bugün kaçınılmaz olarak budur. Birileri size her gün bunun aksini söyleyecektir. Gazetelerde, televizyon kanallarında, otobüste, kariyer günlerinde durumun gereği deyip bu değişen dünyaya ayak uydur diyecek. Elden ne gelir, bu da geçer ağlama diyecek. Yetmeyecek bir şiir okuyacak;   “Aldırma, yalnız değilsin Yaslan çoğunluğun yumuşak yastığına Her gün yeniden sergilenen ‘gösteriyi” izle Yalnızca anı düşün Rüzgarda uçuşan saçlarının kokusunu reklamlardaki kadınların Ya da bir türlü satın alamadığın 4x4’ü İyimser ol, pozitif yaklaş, yapıcı eleştiri falan Sonu gelmez soruları sormaktan vazgeç...” (Esin perisine II, s. 9) 3   İyisi mi siz onlara inanmayın.     Dipnotlar: 1. Ergin Yıldızoğlu 2. Mesut Odman, soL Haber Portalı, Açlar, Çürüyenler, Baş Kaldıranlar 3. Ergin Yıldızoğlu

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 19


ZİYARET Mİ, YOKSA… 14 Aralık’ta İstanbul Üniversitesi’nde İktisat Fakültesi’nin 75. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri kapsamında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gelmesiyle yine bir işgal yaşandı. Rektörlük ve Dekanlık, Gül’ün gelmesinden günler önce Gül için, fakültede hummalı bir tadilat gerçekleştirdi. Fakülte binası şantiyeye döndü. Gül’ün konuşma yapacağı M1 amfisinde ve fakülte koridorlarında badana yapıldı. Yıllardır öğrencilerin kötü fiziki koşullarda kullanımına sunulan koridorlar, amfiler, tuvaletler ve bahçe baştan aşağı temizlendi. Bu sırada da İktisat Fakültesi derslerinin bir kısmı iptal edildi. Öğrencilere ise 1 gün öncesinden ‘yarın okula gelmeyin; dersler iptal’ duyurusu yapılarak, İktisat Fakültesi’nin kapısı fakülte öğrencilerine ve akademisyenlerine kapatılmış oldu. Daha sabahtan yaşanan manzara ise, Akp’nin üniversiteyle nasıl bir kan uyuşmazlığı olduğunu gözler önüne serdi. Keyfi bir biçimde Öğretim Üyeleri ve öğrenciler kampüse alınmazken, 11 üniversiteli de gözaltına alındı. Okulun içinde ve etrafında ise ufak bir ordu vardı. Gül’ün katılacağı toplantının yer aldığı binaya çevik kuvvetten özel harekata çok sayıda kolluk

kuvveti yerleştirilmişti. Daha ilginci ise, bir öğretim üyesinin girişinin engellenmesi oldu. İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Seymen, binaya sokulmadı. Seymen’in girişinin Yunus Söylet tarafından engellenmiş olabileceği düşünülüyor. Zira Melih Aşık, Milliyet gazetesinde 9 Aralık’ta şu olayı yazmıştı: “İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet, üniversitede okuyan öğrencilerin kayıt ve not gibi bilgilerinin takip edilmesini öngören yazılım işini ihaleyle bir firmaya vermiş... Firmaya bu iş için 500 bin dolar ödenmiş... Sistem çalışmamasına rağmen ödenen para firmadan geri alınmamış... Böylece üniversite zarara sokulmuş... Aynı üniversiteden Prof. Recep Seymen, konuyu bir mektupla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e ileterek şikâyetçi olmuş... Yunus Söylet bunun üzerine akli melekelerinin yerinde olup olmadığının tespiti için Recep Seymen’i zorla emrindeki Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Anabilim Dalı’nda muayene ettirmek istemiş. Neyse ki isteği kabul edilmemiş. CHP Milletvekili Kamer Genç konunun doğruluğunu Başbakan Tayyip Erdoğan’a bir soru önergesiyle sordu. Bakalım Söylet bey ne söyleyecek?” Öğrenci Kolektifleri ve TGB de ayrı

ayrı, Anakapı’da birer basın açıklaması yaptılar. Biliyoruz! Onlar; 70’lerde ‘faşistti, okula almayın’ yazılı resimleriyle üniversite kapılarından döndürülenler, okulu bitirebilmek için saç uzatıp, solcu görüntüsüyle mezun olmaya çalışanlar ve 6. filoyu ülkeden kovan yurtseverlere saldırı tertipleyenler, yani kanlı pazarın hazırlayıcılarıdırlar. Akp’lilerin ve Akp’nin bakanlarının, üniversitelerde öğrenciler tarafından kabul görülmeyeceğini, protesto edileceğini bile bile bu kadar hırsla üniversite amfilerinde konuşmayı neden istediklerini biliyoruz! Çünkü üniversiteliler emekçi halka karşı sorumludur ve bu miras üniversiteli kimliğinden her şeye rağmen arındırılamamıştır. Üniversiteler yarattıkları gerici dönüşümden nasibini almış; fakat sindirilememiştir. Üniversiteyi, Tayyip Erdoğan geldiğinde alkışlayan, tezahürat yapanlar değil; ilerici ve aydınlıktan yana öğrenciler temsil etmektedir. Akp’nin kini tarihten, istediğini alamamaktan gelmektedir. Ve sözümüz üniversitelerin ve ülkemizin asla teslim alınamayacağıdır.

“YARADANDAN ÖTÜRÜ ANAYASA’YA GiRSiN” Bilim insanları(!) yeni Anayasaya ‘katkı’ yapmaya başladılar… Öneri: “Yaratılanı, yaratandan ötürü sevmek ve saymak” ibaresi, başlangıç bölümüne girsin! TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in yeni Anayasa konusunda üniversitelere yaptığı destek çağrısına ilk yanıt, Turgut Özal Üniversitesi’nden geldi. Eski Anayasa Mahkemesi Üyesi, üniversitenin Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Sacit Adalı imzasıyla TBMM’ye gönderilen teklif taslağında, Anayasanın başlangıç bölümünde Tanrı’ya atıf yapılmasının ‘laiklikle çelişmeyeceği’ ileri sürüldü. Üniversite, yeni Anayasada olmasını istedikleri hükümleri gerekçeleriyle birlikte 23 maddede dile getirirken, metinde ayrıca maddeleştirilmemiş genel ilkelere ilişkin öneriler de

sıralandı. Teklif taslağında Anayasanın başlangıç bölümünde “yaratılanı yaratadan ötürü sevmek ve saymak” ifadelerine yer verilmesinin gerekçesi ve bu durumun laiklikle çelişmeyeceği özet olarak şu şekilde açıklanıyor: “Turgut Özal Üniversitesi Anayasa Taslağı insan merkezlidir, insanı merkeze alan siyaset ve hukuk ilkelerine dayalı bir sistemi hedefler. Bugüne kadar insan onuru, insan sevgisi, hoşgörü gibi kavramların sadece Batıda mevcut olabileceği dile getiriliyordu. Oysa, bu kavramların tarihi ve sosyolojik derinliğine inilirse, eldeki çalışmayla tarih ve medeniyetimizde telaffuz edilen ve yaşanan kavram ve değerlere yeniden dönüldüğü görülecektir. Yunus Emre’nin yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmemizi salık vermesi veya

20 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

Şeyh Galip’in insanı zübde-i âlem sayması, onu mükerrem ve muhterem bir varlık olarak değerlendirmeleri, bu özlü sözlerin ortak bir kültürün mahsulü olduğunu göstermektedir… Tanrı kelimesinin dibacelerde yer alması hukuk devleti ve laiklik ilkeleriyle çelişmez. Zira Avrupa’da ve dünyanın değişik ülke anayasalarının önsözünde ya Nominatio Dei ya da İnvocatio Dei şeklinde Tanrı’ya bir atıf söz konusudur. Burada gaye, doğal hukuk aracılığıyla devlet iktidarını mutlak olmaktan çıkarıp ona nisbi bir boyut kazandırmaktır. Bütün varlıklara karşı hoşgörülü davranmayı anlatmak için Yaratan kelimesi bir vurgu olarak kullanılmıştır.”


DİYANET’E ‘MOLLA’ KADROSU

Doğu ve Güneydoğu’da ‘mele’ (molla) olarak bilinen kişilerin, sınavı geçmeleri halinde Diyanet’e kadrolu imam olarak alınacağı haberinin geçtiğimiz günlerde gümdeme gelmesi bir kez daha pes dedirtti. Diyanet İşleri Başkanlığı, Doğu ve Güneydoğu illerine yönelik yeni bir proje başlatıyor. Diyanet, bölgede ‘mele’, genelde ‘molla’ denilen ve taşrada vatandaşların din konusunda görüşlerine başvurduğu isimleri kadrolarına katacak. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Bu kişileri analiz ettik. Toplumda sözü dinlenen, saygınlığı olan, sözleri insanları durduran veya harekete geçiren insanlar. Bu kişilerin hizmetinden müftülük denetiminde yararlanmak istiyoruz” dedi. Bozdağ, “Diyanetin 2012’ye yönelik en önemli projesi” olarak değerlendirdiği çalışma hakkında şunları söyledi: Bin kadro “Doğu’da mele, bizim bildiğimiz tabirle molla denilen din eğitimi almadığı halde din bilgisi olan, toplum tarafından saygı gören isimler var. Bu kişilerden Diyanet Başkanlığı olarak istifade edebilmek için daha önce çıkardığımız kanun hükmündeki kararnamede bir düzenleme yaptık. Bu tip kişilerden, Diyanet tarafından yapılacak sınavda başarılı olmaları kaydıyla sözleşmeli imam hatip olarak yararlanmak istiyoruz. Bu bir defaya mahsus olarak kullanılacak bir düzenlemedir. 1000 kişilik bir kadro öngördük. Yaptığımız hesaplamalar 800 civarında ihtiyaç olduğu yönünde.”

Yeni değil… Bu proje, kurumun toplumu dincileştirmeye dönük ciddi hamlelerinden biri. Kararın arkasındaki mantık, Diyanet’in diğer uygulamalarıyla bütünlük oluşturuyor. Amaç; toplumu dinselleştirmek. 2010 yılında Diyanet İşleri Başkanı (DİB) Ali Bardakoğlu, müftülük açılışı sırasında “din görevlimiz sadece namaz kıldıran memur değil. Sosyal hayata müdahale eden kanaat önderi olmalı. Yeter ki toplumu ileriye taşımak kararlılığı içerisinde misyonlarını yapsınlar, yeter ki kendi görevlerini yapsınlar” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Şimdiye dek gündelik yaşamı dinselleştiren türlü projeleriyle gündeme gelen DİB, misyon ve hedefleri doğrultusunda ciddi adımlar atmaya devam ediyor. 1000 mollanın imam hatip görevlisi olarak devlet kadrosuna alınması kararı da aynı zamanda AKP’nin Kürt sorununa getirdiği diğer dinsel “çözüm” önerilerindendir. Altan Tan’dan destek Proje için BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan ise, “Fahri imamların kadroya alınması bugünkü yapı devam ediyorsa olumlu bir gelişme. Dini bilgisi çok yüksek olan çok sayıda Kürt molla var. Medrese mezunları ve dini yetkinlikleri çok yüksek” dedi. Dini bilgileri çok yüksek olan bu kişilerin, ellerinde devlet diploması olmaması yüzünden yaşadıkları mağduriyetin Diyanet’te istihdam edilmeleriyle giderilmesinin olumlu olacağını ifade eden Tan, “Siyasi bir eleme yapılmadan olmalı” diyerek projeye destek verdi.

“Tek Yol İslam!” Tartışmalar sürerken ilerleyen günlerde ise Milli Gazete, mollara kadro açılmasına değinerek, manşetten şeriat istediğini açıkladı. Projenin ‘manevi kalkınma hamlesi’ne dönüşmesi gerektiğini yazan gazete, medreselerin yeniden canlandırılmasını istedi! “Tek yol İslam” manşetiyle yayınlanan gazeteye göre, ‘terör ve manevi yıkım’la baş etmenin tek yolu şeriat! Milli Gazete’de,  Şuurlu Öğretmenler Derneği Genel Başkanı Hakkı Akkiraz’ın da açıklamaları var. Akkiraz’ın gazetenin kapağında yer alan açıklamaları şu şekilde: “Ülkemizde bir terör belası var. Bunun ana sebebi İslam’dan uzaklaşmaktır. Eğer bölgenin huzura kavuşturulması isteniyorsa, imam hatip okullarının orta kısımları tekrar açılmalıdır. Bütün okullara seçmeli Kur’ân-ı Kerim ve İslam dersi konmalıdır. Ayrıca kapatılmış yerel medreselerin ihyası bakımından, onlara bir statü kazandırılması, tekrar faaliyete geçirilmesi yönündeki engellerin kaldırılması gerekir, en köklü çözüm bu olur.” Gazetede Diyanet-Sen Genel Başkanı Bayraktutar’ın da açıklamaları bulunuyor. İmam Hatip Liseleri’nin kapatılan orta kısımlarının tekrar açılmasını savunan Bayraktutar’ın açıklamalarıysa şöyle: “Zorunlu eğitim olsun, 11 yıl olsun ama kesintili olsun. İlkokuldan sonra hekes tercihte bulunabilsin. İsteyen imam hatipe, isteyen meslek lisesine gidebilsin. Medreselerle ilgili kanuni yasaklar ve engellemeler sözkonusu. Yasal değişiklikler yapılırsa Devlet’in ve Diyanet’in kontrolünde başta dini ilimler olmak üzere her sahada en üst seviyede neden eğitim verilmesinin önü açılmasın? Bunda niye bir sakınca olsun” Milli Gazete’nin önümüzdeki günlerde üniversitelerin kapatılmasını ve karma eğitime son verilmesini talep edip etmeyeceği ise merak ediliyor. ceyda kaçar

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 21


ÜLKE SOLUNUN ORTAK REFLEKSİ: HOPA

Bir önceki sayımızda 31 Mayıs 2011’de Hopa’da ve Türkiye’nin neredeyse her yerinde yaşananları aktarmıştık. İşte 9 Aralık’ta Hopa’daki polis terörünü ve M. Lokumcu’nun öldürülmesini Ankara’da protesto eden çoğunluğu öğrenci 22’si tutuklu 28 ilericinin ilk duruşması, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nce yapıldı. Saat 9.00’da soğuk ve kar yağışlı havaya rağmen TKP, ÖDP, EHP, Halkevleri, öğrenci örgütlenmeleri, aydınlar, akademisyenler, sendika ve meslek odaları üyeleri Ankara Adliyesi önünde toplandı. Sayıları 4 bin civarındaydı. Öğrenciler, topladıkları imzalar ve kartpostallarıyla, hazırlıklı geldiler. Adliye önünde toplanan kalabalık gruba ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol ve TKP MK üyesi Erkan Baş birer konuşma yaptılar. Daha sonra aynı kürsüden Sine-Sen Genel Başkanı Zafer Ayden ve öğrenci örgütleri konuşma yaptılar. Dışarıda sloganlarla, marşlarla, konuşmalarla ve oyunlarla bekleyiş sürerken duruşma salonunda sanık ve avukatlar da savunmalarına başlamışlardı. Görevsizlik Talebi Reddedildi Sanık avukatlarından Ayhan Erdoğan, yargılamanın TMK kapsamında değil Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ve kamu malına zarar vermek suçlamalarıyla yapılması, dolayısıyla bu mahkemenin buna yetkili olmaması nedeniyle “görevsizlik” ve sanıkların tahliyesini talep etti. Sanıklar iddianame hazırlanana kadar terör örgütü üyeliğiyle suçlandıklarını bilmiyordu. Çünkü onlara sadece

TGYK’ya muhalefet ve kamu malına zarar vermek suçlamasıyla tutuklu bulundukları söylenmişti. Savunmanın ilk talebi görevsizlikti, mahkemece reddedildi. Sanıkların hepsi terör örgütü üyeliği dışındaki bütün suçlamaları kabul etti. Yani eyleme katıldıklarını; “flama” tuttuklarını; arkadaşları Çağdaş Ersoy’a destek amacıyla “saçlarını kestirdiklerini”; Deniz’in Mahir’in fotoğraflarını evlerinin duvarına astıklarını; Marx’ın, Lenin’in kitaplarını okuduklarını; puşi taktıklarını… hepsini kabul ettiler. Hepsi eyleme kendi örgütüyle katıldığını söyledi. Bahsedilen isimde bir “terör örgütü”nü tanımadıklarını da ifade ettiler. Sanıkların bazılarının savunmaları özetle şöyle: Başbakanlar Ağlamasın... Arkadaşları Çağdaş Ersoy’a destek vermek için saçını kestiren üç kişi bu yüzden tutuklandı. Savcı, üç kişinin saçını tanınmamak için kestirdiğini savunuyordu. Arkadaşına destek için saçını kestirdiğini söyleyen Hikmet Tanıl, ”Başbakan Nejdet Adalı ve Erdal Eren’e ağladı. Başbakanlar ağlamasın diye tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum.” dedi. Tanıl, iddianamenin darbe dönemlerini aratmadığını da belirterek, ”Tarih, bizi 52 yılla yargılayanları da birgün yargılayacaktır.” demesi üzerine hakim Örsdemir, ”Biz de dahil miyiz?” diye sordu. Hikmet, ”Sizi bilmiyorum ama iddia makamı dahil.” karşılığını verince, salonda gülüşme sesleri yükseldi. Bu gülüşmeye hakim ve savcı da katıldı. Cüneyt Çakır TKP üyesi olduğunu,

22 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

başka herhangi bir örgütle ilgisinin olmadığını, KESK’in eylem çağrısına TKP’yle katıldığını söyledi ve tahliyesini talep etti. Hakimin Ciddiyetsizliği… Can Türkyılmaz, ulaşım hakkı için eylem yapmanın terörle bir ilgisinin olmadığını anlattı ve kendisine gösterilen resme bakarak “Bu ben değilim, bu kişi biraz kilolu” demesi üzerine hakim tam bir ciddiyetsizlikle “Sen de zayıf değilsin ha! Biraz zayıfla cezaevinde.” karşılığını verdi. Hakimin bu ciddiyetsiz tavırları duruşma boyunca sürdü, Savcı Yüksel uyukladı. Neyse ki suçlar, suç unsurları ve deliller çok gülünçtü. Bu hava kolay dağılıyordu. Can Kaya, ”İddianameye göre bu kitabı dışarıda okumak yasak ama yasaklarıyla ünlü cezaevinde okumak serbest” dedi ve kitaba cezaevi idaresinin vurduğu “Görüldü” damgasını gösterdi. Beraatini ve tahliyesini talep etti. Zafer Algün, Halkevleri üyesi bir öğretmen olduğunu belirterek “Bu dava yalnızca Hopa Davası değil, bu davada AKP’ye muhalif olmak yargılanıyor.” Uğur Bayraktutan, 6 aydır tecritte olduğunu ve yasaklı kitapların her kitabevinde bulunabilmesinin normal olmadığını söyledi. Savunmalarda Polis Terörizmi De Yer Aldı Ferhat Konukçu ve Sevgi Sönmez, işkence gördüklerini anlattılar. Sevgi ayrıca kendisine taciz edildiğini, tecavüz tehdidinde bulunulduğunu, yüzünü gördüğünde annesinin tanıyamadığını fakat Savcı’nın “Ne oldu sana?” bile demediğini söyledi.Hazal Kangal “Ben N.Ç’ye tecavüz etmedim, M.Lokumcu’yu ben öldürmedim. Sosyalist düşüncelerim yargılanmak isteniyor.” Soner Torlak “Ben doktora öğrencisiyim. Okuma listemi söylesem üç kere idam edilmem gerekir. Bu dava toplumsaldır” dedi. Ozan Gündoğdu da polisler tarafından işkence gördüğünü belirterek “Soner, ‘Benim kitaplarıma bakılsa idam edilmem gerekir.’ dedi, o zaman ben, SBF’nin kapatılması gerek diyorum.” dedi. Hamza Doruk, ”İki yılda bir İçişleri Bakanlığı’na rapor olarak sunulan Halkevleri çalışma raporu nasıl delil olarak sunulur?” dedi. Av. Arzu Becerikli, ”Protestoda katil AKP denmesinde bir sorun yoktur.


Burada bir ölüm protesto edilmektedir. Sorumlu AKP’dir. Bu gösteriler en fazla 2911 ile yargılanabilirdi. Kaldı ki biz suçu da kabul etmiyoruz. O halde biz neden DGM’deyiz.” dedi. Av. Mehdi Bektaş ise, ”Örgüt diyorsanız THKP/C 1970’lerde liderleri katledilmiş, DevYol 1980’lerde yargılanmıştır. Hukuk fiille uğraşır fikirle değil. Bu yargılama Paris Komünü’ne kadar gidecek herhalde.” dedi. Savcı, suçlamanın mahiyetinin değiştiği gerekçesiyle mütaalasında beş sanığın tahliyesini talep etti. Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri dışındaki sanıkların terör örgütü üyeliğinden değil bu örgüt doğrultusunda eylemden yargılanmaları istenmişti. Beyoğlu Kumpanya Da Vardı Dışarıda coşkusundan hiçbir şey kaybetmeyen kalabalık, sık sık sloganlarla kesilen halayını bırakmadı. Gün boyunca aynı canlılıkla marşlar okuyup slogan atan kitle, akşam olup havanın soğumasıyla adliyenin bahçesinde ateşler yakarak ısındı. Beyoğlu Kumpanya sanat topluluğu da bu dava süreci için hazırladığı “Binbir Dere Masalları: Sultanın İntikamı Bölüm 1 “isimli sokak oyununu gün içerisinde üç kere oynayarak duruşmadaki arkdaşlarına destek verdi. Oyun eylemcilerin ve medyanın büyük ilgisini çekti. 22 Tutukluya Tahliye Kararı Bu dava ülkenin sosyalistlerini hedef tahtasına oturtmuştu. Genelde hedefi daraltarak ilerleme stratejisi güden AKP, sosyalist çevreyi küçümsemiş

olacak ki en sağlam sosyalist yapıları birden karşısına almaya çalıştı. Genel stratejiden sapma, AKP’nin bu davayı kaybetmesine yol açtı. Çünkü bu süreç ülke solunun ortak refleksiyle sonuçlandı. Yani nihayetinde 22.00 sıralarında mahkeme, bütün tutukluların tahliyesine karar verdiğini açıkladı. Bu, ülke solunun AKP’ye karşı büyük bir kazanımı, en önemlisi AKP rejimine ciddiye almak zorunda kaldığı bir uyarıdır. Bu süreç AKP’nin, solun reflekslerinden ne kadar korktuğunu gözler önüne sermiştir. Mahkemenin kararı, dışarıdaki kitlede büyük coşku yarattı. Sloganlar daha yükse sesle atılırken marşlar da daha gür bir şekilde okundu. Kitle zaten daha önce sonuç ne olursa olsun Sakarya Meydanı’na yürüyeceğini duyurmuştu. Değişiklik yapılmadı ve önce Sıhhiye Meydanı sonra Sakarya Meydanı’na yürüdü. Solun Akp Rejimiyle Mücadele Kararlılığı Sakarya Meydanı’ndaki kalabalığa İlknur Birol, Alper Taş ve Erkan Baş konuşma yaptı. “Türkiye’yi karanlığa boğmak isteyen iktidarın ilericilere, devrimcilere yönelik terör suçlaması yırtılıp atıldı.” diyen İlknur Birol, bunu devrimci dayanışmanın sağladığını vurguladı. “Bu daha başlangıç” diyerek başlayan Alper Taş, ”22 arkadaşımızı karşılamaya gideceğiz. Ama hapiste binlerce kardeşimiz var. Bu bayrakları indirmeden onların özgürlüğü için mücadele

edeceğiz. Özgür, demokratik, sosyalist Türkiye kurulana kadar...” Erkan Baş ise konuşmasında, yargılanan arkadaşların ilkeselliğinden bahsetti. ”Onları izlerken gördük ki bedenleri tutsak edilmesine rağmen akıllarından bir milim bile oynamamışlar. Kimse ‘ben yapmadım’ demedi. Yaptık, yine yapacağız dediler.” dedi. Davalarda Siyasi Süreç Birinci cumhuriyetin tasfiye edilmesi ve devletin yeniden yapılandırılması sürecinde AKP, başta HSYK ve Yargıtay’ın yapısında yaptığı değişiklikler olmak üzere yargıya yaptığı müdahaleyle hukukun gerici-faşist bir hal almasına, çürümesine neden oldu. Operasyonlar ve davalar artık hukuki bir süreç olmaktan çıkıp Ergenekon, KCK, OdaTV, Hopa… gibi birer siyasi süreç haline geldi. Artık AKP, siyasetini davalarla yapıyor. Hatta bu davalara elinden gelse kimseyi sokmuyor. Bir moda haline gelen büyük davaların küçük salonlarda yapılması “yargılamanın aleniliği” ilkesiyle birebir çelişiyor. 9 Aralık’taki Hopa Duruşması’nda bırakın izlemek isteyip de içeri alınmayanları, avukatlar salona sığmamıştı. Ankara’daki Hopa protestosu tutuklularının tahliyesinden sonra Hopa’daki yedi tutuklu da tahliye edildi. Sol düşünce ve eylemin yargılanmak istendiği bu dönemlerde önemli olan Ankara’da olduğu gibi AKP’nin karşısına devrimci bir dirençle çıkabilmektir.

CİHAN HALA TUTUKLU Cihan Kırmızıgül,Kağıthane’de bir markete yapılan Molotof kokteyli saldırısına katıldığı gerekçesiyle durakta otobüs beklerken 20 Şubat 2010 tarihinde gözaltına alındı.Ardından bir gizli tanığın yüzü puşilerle kapalı grubun yaptığı saldırıyla ilgili ‘tanıklık’ yapmasıyla Cihan tutuklandı.Bir yıl geçtikten sonra gizli tanık,Cihan’ın onların arasında olmadığını söyledi ancak bunun da üzerinden tam bir yıl geçmesine rağmen ‘o’ hala tutuklu. Tutuklu olduğu süre içerisinde otuzdan fazla kilo vermesine neden olan

F tipi cezaevinin olumsuz koşullarını protesto ettiği için altı ay da hak mahrumiyeti cezası aldı. Hopa protestosu tutuklularının iddianamesindeki suç delilleri gibi komik bir delille yargılanıyor:Puşi.Cihan,22 aydan fazla süredir tutuklu.9 Aralık’ta Beşiktaş Adliyesi’ndeki 7. duruşmasında da tahliye edilmedi.Onu içeride tutan iki dayanak var:Nasıl yazıldığı belli olmayan bir olay günü polis tutanağı ve ‘suça ilişkin kuvvetli delil’ olarak nitelenen puşi.

Cihan’a Destek Gerek Okul arkadaşları onun için bir forum düzenledi.Cihan’ın tutuklanmasına yol açan siyasal durum tartışıldı.Ceza Hukuku profesörü ve Galatasaray Üniversitesi’nin eski rektörü Duygun Yarsuvat dahil,okulun çok sayıda akademisyeni Cihan’a destek açıklaması yaptı.Cihan’ı özgürlüğünden ve eğitiminden alıkoyan tutukluluk hali hukuki değil siyasi bir durumdur.Önümüzdeki duruşması 23 Mart 2012’de Beşiktaş Adliyesi’nde yapılacak.

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 23


BİR KATLİAMCININ İNCİLERİ

28 Aralık 2008 tarihinde TRT, ”Şahların Labirenti” isimli bir belgesel programı yayınladı.Belgeselin, Ökkeş Şendiller’in “tanık” olarak gösterildiği Maraş Katliamı bölümünde, Şendiller konuşurken Hrant Dink’in tam ekran bir fotoğrafı yayınlandı. Bu şekilde Hrant, Maraş olaylarının sorumlusu olarak gösterilmeye çalışılmıştı. Maraş Katliamı’nı Hrant’ın yaptığını iddia eden Şendiller, daha da ileri giderek konuyu Ermeni düşmanlığında sonlandırıyor: ”Bunun ne Alevilikle ne de Sünnilikle bir ilgisi yoktur. Bu örgütün, ki örgütün içinde Ermeni Garbis Altınyan var, Ermeni Garbis Altınoğlu bildiğiniz gibi 71’in yine önde gelen liderlerinden ve TİKKO’nun kurucularından, işte Hrant Dink, Ermeni Garbis Altınyan, efendime söyleyeyim Orhan Bakır, ki bunların hepsi beraber ismini değiştirenler zaten. Ölenler arasında yedi tane sünnetsiz ceset var. Ermeni Garbis Altınyan’ın ve yedi tane sünnetsiz cesedin Aleviyle, Sunniyle, Kürtle, Türkmenle, Avşarla ne alakası olabilir. Biz, buradan bakıyoruz ki bu işin arkasında dış mihrakların da parmağı var.” Belgesel Doğru, Gerçek Ve Tarafsızmış Belgeselde Şendiller’in yukarıdaki konuşması sırasında aniden beliren tam ekran fotoğrafın, Hrant’ın kişilik haklarına saldırı niteliği taşıması ve Maraş Katliamı’nın sorumlusu olarak gösterecek şekilde yayınlanması nedeniyle Hrant’ın ailesi, yayıncı TRT, yapımcı Bey Yapım ve Maraş Katliamı’nda bir numaralı “sanık” olarak yargılanan Şendiller hakkında tazminat davası açtı. 4. Asliye Hukuk Mahkemesi tazminata hükmetti. Bunun üzerine TRT, internet sitesin-

de belgeselden o bölümü çıkardı ve olayı bu şekilde örtbas edebileceğini düşündü. Davalılar, Yargıtay’da karara itiraz etti ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, belgeseli ‘doğruluk, gerçeklik ve tarafsızlık’ ilkelerine uygun buldu. Sonuçta alt mahkemenin kararı bozuldu. Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne yaptığı düzeltme talebi başvurusunda, “Maraş Katliamı ile ilgili yapılan yargılamalarda, olay anlatımlarında, tartışmalarda, tanıklıklarda ve benzeri yazılı yada görsel herhangi bir materyalde bugüne kadar Hrant Dink ile ilgili herhangi bir ize, emareye, imaya dahi rastlanmamıştır. Davalılar tarafından dosyaya bu yönde herhangi bir bilgi, belge, delil sunulmamıştır. Hal böyleyken Yargıtay hangi gerekçeyle yayının doğru ve gerçek olduğu savına varmıştır, bunu neden izah etmemiştir?” dedi. Çetin, Daireye TRT’deki belgeselde, aslında en önemli sanık olarak yargılanan Ökkeş Şendiller (Kenger)’in “tanık” sıfatıyla yer almasını tarafsızlık ilkesiyle nasıl bağdaştırdığını sordu. Faşist hareketin tarihini içeriden 6 ciltlik “Ülkücü Hareket”le ve istihbarat örgütleriyle yakın ilişkisini “Derin Sol”la gözler önüne seren Hakkı Öznur ile Avrupa Nizam-ı Alem Federasyonu Kurucu Genel Başkanı ve BBP’li Zülfü Canpolat gibi faşistler de “danışman” olarak yer aldı. Ökkeş Şendiller Neyin Nesi? 16 Aralık 1978’de Çiçek Sineması’na, -programda olmamasına rağmen“Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli anti-komünist film izlenirken atılan düşük tesirli bombayla halk galeyana getirilmiş ve yine planlı bir şekilde alevi ve solcu kıyımına başlanmıştır. Bu bombanın ülkücülerin sinemasına

24 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

atılmasından ve iki solcu öğretmenin silahlı saldırıyla öldürülmesinden sonra cami ve belediye hoparlöründen katliam vaazları verildi: ”Bir alevi öldüren beş kere hacca gitmiş sayılır!” Bu canice kışkırtmalar, kapıları önceden işaretlenmiş alevi ve solcu binlerce insanın ölümüyle, yaralanmasıyla, linç edilmesiyle, bu insanlara işkence ve tecavüz edilmesiyle sonuçlandı. Ökkeş Kenger ise bu olayın tam olarak fitilini ateşleyendi.Nitekim Çiçek Sineması’na bombayı atarak insanları galeyana getiren ondan başkası değildi. Bu suçu belirlenmiş, bir numaralı sanık olarak yargılanmıştı. Tahmin edileceği gibi beraat etmiş, çıkınca da Kenger olan soyadını Şendiller olarak değiştirmişti. 1991 genel seçimlerinde Refah-MÇP-IDP ittifakında, katliam yaptığı Maraş’tan milletvekili olarak ödülünü de aldı. Hatta bu dönemde yüzsüzce Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nda yer aldı. Yani Meclis, insan haklarını katliamcısına emanet etti. Bu da yetmezmiş gibi aynı dümenin suyu AKP de bu alevi ve solcu katliamcısını 2009’da 6. Alevi Çalıştayı’na davet etti. AKP, katledilenlerin hakkını savunan insanların yoğun tepkisine karşı diretse de sonunda bu davetinden dönmek zorunda kaldı. Katliamcıdan Referandumda Deklarasyonlu Destek Kenger, AKP’nin bu ilgisi karşısında altta kalmadı ve 2010’da 38 ülkücüyle birlikte hazırladığı, AKP’nin anayasa değişikliği paketine ve bununla ilgili bütün çalışmalarına destek verdiği deklarasyonun altına imza attı. Kenger, katliamın 32. yıl dönümünde Maraş’taydı. Katledilen insanların yakınlarına, katliamcıların hemcinsleri saldırdı. Bu sırada katliamın gerçekleştiği yerde açtığı “Ökkeş Şendiller İrtibat Bürosu”nun balkonundan “sırıtarak” gözü yaşlı insanlara saldırılışını izliyordu. Bu yılın başında da kendisinin yönlendirdiği belirlenen provokatörlerden 4 tanesi gözaltına alınıp salıverildi. M. A. Ağca, Haluk Kırcı ve Ökkeş Şendiller gibi faşistlere bir katil kontenjanı ayıran ulusal medya, bu şekilde bütün etik ilkelerini çürüterek sadece midesindeki pislikle yaşıyor. Sorulması gereken soru: Gerici-faşist güruhun dışında, böyle bir katilin sözlerine inanacak kadar “saflar” bu ülkede hala mevcut mu?


YÖK’E KALİFİYE PERSONEL ALIMI Cumhurbaşkanı Abdullah Gül,Y. Ziya Özcan’ın görev süresinin dolması nedeniyle Yüksek Öğrenim Kurumu’na Gökhan Çetinsaya’yı atadı.Bu atama,ilk defa bir vakıf üniversitesi rektörünün atanmış olmasına rağmen şaşırtıcı olmadı. Nitekim Gökhan Çetinsaya’nın AKP,Gül ve Gülen’e en yakın isim olduğu biliniyor.Nihayetinde Çetinsaya,Fettullah Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı üyesi.Bu vakıf Gülen cemaatinin alternatif oluşumu olarak gözümüze çarpıyor. Yök’ün Yeni Başkanı Vakıf Üniversitesi Rektörü Çetinsaya,Bilim ve Sanat Vakfı’nın kurduğu Şehir Üniversitesi’nin rektörü iken YÖK’e başkan olarak atandı.BSV,’Osmanlıca Seminerleri’ düzenleyen,’Yeni Osmanlı’ tartışmalarına katılan,sadece alan alan Osmanlı araştırmaları yapan,Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi ve Divan Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi adında Osmanlıcı ve Türk milliyetçisi iki dergi çıkaran ve son olarak da AKP’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da kurucularından olduğu bir vakıf.Çetinsaya,Davutoğlu’dan “Hocamdır,üstadımdır.” diyerek bahsediyor.Taraf gazetesinde Neşe Düzel’e verdiği röportajda,Türkiye’nin yeni dünyada sözü geçen merkez ülke olmasının,ekonomisini güçlendireceğini söylüyor.Bu,bölgesel güç olmanın refah düzeyini yükseltmesi açısından önemli olduğunu anlatan Çetinsaya’nın,AKP’nin dış politika cümlelerini iyi hazmettiğini ve Yusuf Ziya Özcan’dan daha kalifiye bir ‘personel’ olacağını gösteriyor.Keza devir teslim töreninde de Çetinsaya,Özcan’başladığı işleri bitireceğini onun yolundan gideceğini belirtmişti.Ancak Çetinsaya’nın gerçek bir piyasacı ve değerlendirmelerinde ‘Yeni Osmanlı’ söylemini öne çıkaran biri olduğunu düşündüğümüzde AKP’nin politikalarını üniversiteler cephesinden daha ustaca yapabileceğini söyleyebiliriz.Bu anlamda Çetinsaya,dar bir anlamda personellikten çok,gericilik üretebilecek biri. Bir ‘vakıf üniversitesi’ rektörünün YÖK başkanlığına atanmış olması,eğitimin paralılaştırılması ve özelleştirilmesine hız vereceği şeklinde yorumlanırken,Çetinsaya’nin ‘yakın adam’ olmaktan kaynaklı ideolojik ortaklığı ve misyonu bu noktada daha çok dikkate değer. ‘Alternatif Üniversite’ olarak karşımıza çıkan Şehir Üniversitesi’nin kurucusu BSV’yi,Ülker Grubu başkanı Murat Ülker

kurdurdu.Dolayısıyla okulun 50-80 milyon dolar civarında bir bütçesinin olması da normal karşılanmalı.Açılışında Abdullah Gül,Erdoğan ve çok sayıda bakanın hazır olduğu şehir Üniversitesi’nin ‘Tarih ve Medeniyet’ konulu ilk ders,Davutoğlu tarafından verilmişti.Ayrıca Zaman Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın da ilk ders deneyimi var.Başbakan ve bazı bakanların oluşturduğu Özelleştirme Yüksek Kurulu’nca ‘hibe’ yoluyla Maliye Bakanlığı’na verilen Kartal Cevizli’deki Tekel yerleşkesinin,296 dönümü İstanbul Şehir Üniversitesi’nin yapımı için ‘irtifak hakkı’ tahsisi yoluyla Fettullahçı BSV’ye 49 yıllığına kiraya verildi. İşte Şehir Üniversitesi,bu alan üstüne kuruldu.Alternatif üniversite anlayışını ülke geneline yayma yolculuğuna 2010-2011 eğitim-öğretim sezonunda çıktı.AKP’yle Çetinsaya’nın yakın ilişkisini son olarak bu ‘peşkeş’ jestinden de anlamak mümkün. Piyasacılık Takıntısı Y. Ziya Özcan’ın bir piyasacılık takıntısı da vardı.Üniversitelerdeki yabancı dil eğitimi sorununa yabancı firmaların işlettiği uzaktan eğitim merkezleri geliştirerek çözüm bulmaya çalıştı.İlk olarak bizim okulumuzda uygulamaya konulan bu sistem,ÖKM kapatılıp burada Uzaktan Eğitim Merkezi açılmasıyla işlerlik kazandı.İki firmayla anlaştıklarını belirten Özcan,Bunu Türkiye geneline yaymayı büyük ölçüde başardı.Ayrıca Amerikan modeli bir paralı üniversite hayali olan Özcan,eğitimi yarıda kalan öğrencilerin geri geldiğinde faizleriyle hesaplanan birikmiş harçlarını ve daha yüksek bir harç ücretini ödemeleri durumunda okullarına devam edebileceğini söyledi. Yüksek Harç Tutkusu Yüksek harçlara olan tutkusuyla bilinen Özcan,2010 yılı için örgün öğretime %8,ikinci öğretime ise %500 zam yapılacağını açıklamış ancak yoğun tepki üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştı.2011’de ise bir KHK’ya dayanarak üniversitelerde harçların kredi sayısına göre belirleneceği açıklamasını yaptı.Buna göre dönem başında alttan dersi olanlar astronomik harçlar ödemek zorunda kaldı.Daha sonra gelen tepkiler üzerine,bu durumun üniversiteye yeni başlayanlar için geçerli olacağını açıkladı.Bu şekilde üniversite kapıları emekçi çocuklarına biraz daha kapatılmış oldu. Ancak daha da kötüsü,Özcan’ın paralı eğitim konusunda yeterince kesin ifadeler içeren sözleri var.2008’de üniversitelerin paralı olması gerektiğini söy-

lemişti.Devir teslim töreninde,y. Ziya Özcan,başkanlığında üniversitelerin bir eşiğe kadar geldiğini,Çetinsaya’nın yüksek öğrenime bu eşiği atlatacağından emin olduğunu belirtti.Bu açıdan Çetinsaya’nın bir vakıf üniversitesi rektörlüğünden gelmesi bir hayli manidar duruyor.Bu satırları yazarken bir korku filminin senaryosunu yazıyormuş gibi hissediyoruz kendimizi.Eğitimin piyasacılaşması konusunda önemli bir ayrıntı daha var ki o da Özcan’ın üniversite yönetimlerinin tüccarlar tarafından belirlenmesini istediği açıklamasıdır. Buna göre rektörlerin seçimle değil de o şehrin ticaret,sanayi ve endüstride öne çıkmış isimlerden oluşan mütevelli heyeti tarafından belirlenmesi düşünülüyor. Öğrencilerden Ziyade Akp ve Cemaate Hizmet Anlayışı Özcan’ın mezun olunan liselere göre katsayı farkını da ortadan kaldıran bir uygulama başlattığını da hatırlıyoruz. Buna göre düz lise,Anadolu lisesi ile imamhatiplilerin de aralarında bulunduğu meslek lisesi öğrencilerinin hepsinin puanı 0,15 ile çarpıldı.İmamhatipliler için yol alabildiğine açılmış oldu. Zaman Gazetesi yazarı Mustafa Ünal bu,cemaate katsayı ve türban jestinden çok memnun kalmış ‘Yusuf Ziya Özcan unutulmayacak.’ diyerek sloganvari bir giriş yapıyor 18 Aralık’taki yazısına. AKP’nin dış politikasına destek anlamında üniversitelere yabancı öğrenci serbestisi tanımak için YÖS’ü kaldıran YÖK,temsilcilerini protokol imzalamak maksadıyla Suriye’ye gönderdi.Ortadoğu açılımından ayrı olarak AKP’nin türban ve demokratik açılımı için de üniversitelerde oldukça çaba gösteren YÖK,başkanlık genelgesi ile üniversitelerde türbanın önünü açtı.Ayrıca ilahiyat ön lisans mezunlarının Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan farklı kamu kurum ve kuruluşlarında da çalışabilmeleri sağlandı.Demokratik açılım çerçevesinde 27 rektörle yapılan toplantıdan sadece Mardin Artuklu Üniversitesi’nde ‘Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü’nün açılması,açılım denilen şeyin ana dilde eğitim gibi önemli ve evrensel bir konuda bile ne kadar sığ olduğunu gözler önüne serdi. ahmet paket

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 25


ODATV DAVASINDA HAKİMİN REDDİ TALEBİ REDDEDİLDİ ODATV iddianamesinin kabul edilmesinin ardından ilk duruşma 22 Kasım tarihinde Çağlayan Adliyesi İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Soner Yalçın ile birlikte ODATV çalışanı olan tutuklu beş isim daha (Doğan Yurdakul, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Muhammet Sait Çakır, Coşkun Musluk), mahkeme heyeti başkanı Resul Çakır’ın davadan çekilmesini istedi. Çakır’ın çekilmemesi durumunda ise reddi hakim talebinde bulunacaklarını kaydettiler. Reddi hakim talebinin gerekçesi, 5 Kasım 2009 tarihinde ODATV’de yayınlanan ve özel yetkili hakim ve savcılar ile emniyet yetkililerinin birlikte yaptıkları iftara ilişkin “Bu fotoğraflar olay yaratacak” başlıklı haber sebebiyle açılan davada, Resul Çakır’ın mağdur sıfatını taşımasıydı. Cumhuriyet Savcısı Ufuk Ermertcan, reddi hakim talebinin üst mahkemece değerlendirilmesini, sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesini talep etti. Mahkeme heyeti bu talepleri kabul ederek dosyayı İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi. Mahkeme 5 Aralık’ta açıkladığı ara kararda, hakimin reddi talebinin oybirliğiyle reddedildiğini açıkladı. İlk duruşmada tahliye kararı çıkmazken dava 26 Aralık’a ertelendi. İlk Duruşmada Neler Oldu Duruşmaya, tutuklu sanıklar Prof. Dr. Yalçın Küçük, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın, Şükrü Doğan Yurdakul, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Muhammet Sait Çakır, Coşkun

Musluk, Müyesser Uğur ile tutuksuz sanıklar Ahmet Mümtaz İdil ve İklim Ayfer Kaleli katıldı. Gazeteci Ahmet Şık’ın avukatı Akın Atalay duruşmada söz alarak, “Müvekkilimin tutuklanmasının kitap içeriğiyle ilgisi olmadığı açıklandı. Gerçekten, Ahmet Şık, ‘aşk’ kitabı yazsaydı, söz konusu kitabın içeriği farklı olsaydı, suçlanır mıydı?” dedi. Doğan Yurdakul’un avukatı ise, “İtilmekten, kakılmaktan yorulduk, hırpalandık, örselendik artık. Saatlerce aramalardan geçiriliyoruz. Müvekkilim de hırpalandı artık. Haksızlığa meydan verilmesin” diye konuştu. Örgütün yöneticisi olmakla suçlanan Yalçın Küçük’e konuşması için, avukatı duruşmada söz almadığı ve herhangi bir talepte bulunmadığından söz verildi. Yalçın Küçük; “Bu dava Şık, Şener davası değildir. Bu beni rencide eder. Türkiye’de hapse giren ilk gazeteci de Şık ve Şener değildir. Bu davada bir eksik var. Sanıklardan Kaşif gelemedi. Onun savunması benim savunmam gibidir. Savunmasından benim malumatım var. Güvendiği kişilere notlar gönderirdi. Avukatlar öyle bir hava oluşturdu ki sanki herkes tahliye olacak, sakın beni de unutmayın.” dedi. Cezaevinde 12 Kasım’da hayatını kaybeden tutuklu sanıklardan Kaşif Kozinoğlu’nun avukatı, davadan çekildiğine dair yazıyı mahkemeye sundu. Davayı, Gazetecilere Özgürlük Platformu ve uluslararası gazeteci örgütlerinin temsilcileri de izledi. Büyük salonda görülen davanın salonunun o kadar da büyük olmadığı, oldukça

geniş koridorlu Adliye’de salonun küçük olduğu öne sürülerek bazı basın mensuplarının bile içeri alınmadığı gözlendi. Bu da iktidarın ‘vitrin’ uygulamasının bir örneği olarak karşımıza çıktı. Soner Yalçın: İnsan Kalmakta İnat Edeceğim Soner Yalçın’ın, avukatı aracılığıyla basın mensuplarına dağıttığı yazıda, “Burada, düşünce özgürlüğünü sonuna kadar savunacağım. Bilirim ki bir aydın için en büyük eksiklik, direnme gücünden yoksun olmaktır” dedi ve karalamalarla tehditlere rağmen düşüncesini ve mesleğini her koşulda koruyacağını söyleyerek devam etti; “İnsan kalmakta inat edeceğim. Zor olan ruhsal esarettir. Fiziksel tutsaklık geçicidir.” Hakimin Tarafsızlığından Şüpheyi Gerektiren Önemli Bir Sebebin Bulunması Hakimin Reddini Gerektirir Hakimin reddini düzenleyen, HMK m. 36/1, hakimin tarafsızlığından şüpheyi gerektiren önemli bir sebebin bulunmasını hakimin reddi için yeterli görmüş ve red sebeplerini numerus clausus ilkesine tabi tutmamıştır. Ancak kanunda sayılmış bazı durumların varlığı halinde hakimin reddi zorunludur. ODATV davasının ilk duruşmasında ise, HMK m. 36/1-d ‘de yer alan, “dava esnasında, iki taraftan birisi ile davası veya aralarında bir düşmanlık bulunması hali”nin varlığı açıktır ve hukuk kuralları bir kez daha ihlal edilerek kovuşturma sürecine başlanmıştır.

SİVAS KATLİAMI DAVASINDA SAVCIDAN ZAMANAŞIMI TALEBİ Madımak yangınının üzerine gidilmesi halinde pek çok üst düzey AKP’linin sanık sandalyesine oturacağı belirtiliyor. Cumhuriyet Savcısı Hakan Yüksel, 2 Temmuz 1993’te içinde aydınların ve sivillerin olduğu Madımak Oteli’ni yakarak 33 aydın ile 2 otel görevlisinin ölümlerine sebep olan ve “Anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüse iştirak” suçundan tutuksuz yargılanan 7 sanık hakkındaki davanın zamanaşımı nedeniyle düşmesini talep etti. Yüksel; sanıklar Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca, Yılmaz Bağ ve Necmi Karaömeroğlu’nun fiillerini 765 sayılı

TCK m. 146/3 ile 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu m.5’in düzenlendiğini ve bu suça ilişkin zamanaşımı süresinin TCK m. 102/3 ve TCK m. 104/2 gereği 15 yıl olduğunu ifade etti. Suçta ve cezada kanunilik ilkesine göre, suçlar işlendikleri zaman geçerli olan kanunlara tabidirler. Sonradan çıkarılan yasalar sanığın lehine ise uygulanır, aleyhine ise uygulanmaz. Ancak bu durumun istisnası olarak görülebilecek bir durum, 2005 yılında yapılan bir düzenleme ile 5237 sayılı TCK m. 77’de ‘insanlık suçları’ ile ilgili olarak yasalaşmıştır. Bu hükme göre insanlık suçu işleyenler zamanaşımın-

26 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

dan yararlanamaz. Sivas’ta Yaşananlar İnsanlık Suçudur Davanın müdahil avukatı Şenal Sarıhan, insanların düşünceleri, dinsel inançları ve etnik kökenleri nedeniyle öldürülmüş olmalarının, yalnızca insan hakkı ihlali değil bir insanlık suçu oluşturduğunun bilincinde olduklarını belirterek, evrensel hukuk normları gereği, insanlık suçlarında zamanaşımının kesinlikle söz konusu olmaması gerektiğini; aksi takdirde yalnız bu dava değil, 12 Eylül başta olmak üzere diğer davalardaki suçların da bu kapsamda değerlendirileceğini söyledi.


Sarıhan, mahkemeden ‘iç hukukun dar sınırlarıyla değil, uluslararası hukukun geniş yorumuyla’ hareket etmesini, halkın vicdanının verdiği yetkiye dayanarak Anayasa m. 90 (Milletlerarası anlaşmaları uygun bulma) ve TCK m. 77 (İnsanlık suçlarında zamanaşımı işlemez) uyarınca davada zamanaşımının kabul edilmemesini istedi. DURUŞMADA DİĞER GELİŞMELER Hakkında kesinleşmiş hüküm bulunan Vahit Kaynar’ın Polonya’da yakalandığını belirten müşteki avukatlar, Türk makamlarının acele davranarak Kaynar’ın iadesini sağlamaları gerektiğini belirtti. Avukat Şenal Sarıhan duruşmada, bir süre önce Sivas’ta öldüğü öne sürülen Cafer Erçakmak’ın kimliğinin ispatı için eşi ve oğlu ile DNA bağının kullanılması hususunda, “Bir kişinin eşiyle DNA bağı olmaz. Bu durumda karar verilirse, dosya üzerindeki kuşku devam edecektir. Bu sebeple Cafer Erçakmak’ın birinci derecede yakınlarıyla, annesi veya kardeşleriyle DNA’sı karşılaştırılsın.” talebinde bulundu. Savcı Yüksel’in, konu üzerinde değerlendirme yapmak için dosyanın kendisine tevdi edilmesini talep etmesi üzerine mahkeme, savcının bu talebini kabul ederek davayı erteledi. Karar; 12 Mart 2012 tarihine ertelenen duruşmada mahkemenin, cinayeti insanlık suçu kapsamında değerlendirip değerlendirmemesine göre belirlenecek. Akp Ve Mhp, Faili Meçhul Yakınlarının Randevu Talebine Cevap Vermedi Faili meçhullerin yakınlarının oluşturduğu Toplumsal Bellek Platformu taleplerini Meclise iletti. CHP ve BDP’yi ziyaret eden Platform üyelerinin randevu talebini, AKP ve MHP cevapsız bıraktı. Siyasi parti üyeleri, Sivas davasının üzerine gidilmesi halinde birçok AKP’li üst düzey ismin sanık konumunda olacaklarını bildikleri için AKP’lilerin olumsuz tavır aldıklarını belirtti. AKP, Araştırma Komisyonu kurulması teklifinin yanı sıra Toplumsal Bellek Platformu, CHP ve BDP’ nin insanlık suçlarında zamanaşımının geçerli olmaması yönündeki önerilerini defalarca reddetmişti. Evlenen, Askere Giden, Ehliyet Alan Firari Sanıklar Devlet, firari sanıkları arıyor mu yoksa koruyor mu sorusunun cevabı için şunları hatırlamakta fayda var: Sanıklardan İhsan Çakmak’ın, arandığı

dönemde; 27 Temmuz 1999’da Sivas Altınyayla Belediyesi’nde evlendiği, 22 Mayıs 1997’de askerlik görevine başladığı, çocuğu olduğu, çocuğunu nüfusa kaydettirdiği, 2000’de emniyet makamlarından ehliyet bile aldığı ortaya çıktı. Sanık Yılmaz Bağ’ın, yine aranırken, katliamdan sadece 14 gün sonra 16 Temmuz 1993’te Sivas’ın Kangal ilçesinde düğününü yaptığı belirlendi. Katliamın azmettiricilerinden dönemin Refah Partili Belediye Meclisi Üyesi Sanık Cafer Erçakmak’ın ise; Sivas Merkez’de oğlunun evinde öldüğü, cenaze töreninin yine Sivas’ta yapıldığı ve mezar taşına ‘Mehmet Dayı’ yazıldığı ortaya çıktı. Aydınların İmza Kampanyası Madımak Katliam’ında yaşamı sona erdirilen şair Metin Altıok ile Behçet Aysan’ın kızları Zeynep Altıok ile Eren Aysan, davanın zamanaşımına kurban gitmemesi için bir girişimde bulundu. Bu girişim kapsamında şair Ahmet Telli, ‘Kamuoyuna ve Hukukun Bugünkü Temsilcilerine’ başlıklı bir metin kaleme aldı. 54 şair tarafından imzalanan metne aşağıda yer veriyoruz: “Hukukun hafızası yasaların ömrü kadardır. Ama bir toplumun ortak hafızasını yaratan, bu hafızayı yarınlara taşıyan aydınların vicdanıdır, yazarların, sanatçıların şiirleri, romanları, türküleridir. Mürekkebin hafızası, türkünün çığlığı hukukun hükmünden daha uzun ömürlüdür; hatta bunlarda zamanaşımı yoktur. Bilinsin istiyoruz. Bizler, aşağıda imzası olanlar; aslında daha çoğuz. Ama 1980’den bu yana, vicdanları çürütenler gibi, hafızaları boşaltanlar gibi çabucak bir araya gelemiyoruz. İşte o yüzden Sivas’ta bu ülkenin kaybetmekten toprağının içi kavrulduğu şair, yazar ve ozan dostlarımızın acısıyla kıvranıyor, mağdur geldiğimiz duruşmalarda, bir kez daha mağdur edilerek horlanıyoruz. Ama biliniz ki, bu metinle duyurmak istediğimiz ülkemizin vicdanıdır. İsteğimiz şudur: Bu kadar çok olan bizler, bir kez daha tarihe, zamana bir not düşerek hukukun savunucusu olan ilgili yargıçlara diyoruz ki: Sivas Davası’nda zamanaşımı olmamalı. Çünkü bu dava insanlık suçu kapsamındadır. Bekliyoruz; Umuyoruz; ummak istiyoruz... Hayal kırıklığı hep bizler için olmasın diyoruz.” Metni imzalayan şairler: Adnan Azar,

Ahmet Oktay, Ahmet Erhan, Ataol Behramoğlu, Akif Kurtuluş, Ali Hikmet, Altay Öktem, Attila Birkiye, Aydın Şimşek, Aydın Afacan, Azad Ziya Eren, Birhan Keskin, Betül Dünder, Cem Uzungüneş, Cenk Gündoğdu, Cevat Çapan, Cezmi Ersöz, Çiğdem Sezer, Deniz Durukan, Emel İrtem, Enver Ercan, Gonca Özmen, Gülten Akın, Haydar Ergülen, Hakan Savlı, Harun Atak, Hicri İzgören, Hidayet Karakuş, Hilmi Yavuz, Hüseyin Atabaş, Hüseyin Ferhad, Hüseyin Yurttaş, küçük İskender, Mehmet Butakın, Metin Celal, Metin Kaygalak, Murathan Mungan, Nurduran Duman, Orhan Alkaya, Onur Behramoğlu, Onur Caymaz Refik Durbaş, Sezai Sarıoğlu, İ. Mert Başat, Serdar Koçak, Semih Çelenk, Sennur Sezer, Sina Akyol, Şeref Bilsel, Şükrü Erbaş, Tuğrul Keskin, Turgay Fişekçi, Vural Bahadır Bayrıl, Zeynep Köylü Sonraki Duruşma 13 Mart 2012’De 6 Aralık tarihli duruşmada, davanın düşürülmesi talebi reddedildi. Bir sonraki duruşma 13 Mart 2012 tarihinde görülecek. Zamanaşımı tehdidi ise hala sürüyor. ‘Ancak zamanaşımına ilişkin hukuksal bir düzenleme gerçekleşirse gerçekten nefes alabileceğimiz bir ortamı yaratmış oluruz.’ diyen Avukat Sarıhan, mücadelelerini sürdüreceklerini vurguladı. Neler Olmuştu, Neler Oluyor, Yangını Kim Sürdürüyor? 2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında göstericilerin oteli yakması sonucu 33 aydın ile 2 otel çalışanının yaşamları ellerinden alındı. Dışarıdaki göstericilerden de 2 kişi hayatını kaybetti. Yıllarca süren kamuoyu baskıları sonucu 2010 yılında otel kamulaştırıldı. Binanın lobisindeki panoda, öldürülen 35 aydın ve 2 otel görevlisinin adlarının yanında, oteli ateşe veren kalabalığın içerisinde ölen 2 kişinin adları da yer aldı. İnsanlık konusunda oldukça kafasının karıştığı belli olan Sivas Valisi Ali Kolat, “Olaya insan merkezli baktık hiçbir ayrım yapmadık.” açıklamasında bulundu. Sarıhan’ın da belirttiği üzere, olay sırasında Emniyet tutanaklarına göre 15 bin şüpheli olmasına rağmen hazırlanan iddianamede 160 kişi sanık olarak kaydedildi. Şüphelilerin bir kısmına ödül gibi cezalar verilirken, diğer sanıkların durumları da devletin kendi katillerini koruduklarını bir kez daha yüzümüze vurdu. ece özsaraç

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 27


SERVER TANİLLİ AYDINLIĞI MİRAS BIRAKARAK GEÇTİ ARAMIZDAN ece özsaraç

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu ve 1980 öncesi dönemde üniversitemizde Anayasa kürsüsünde dersler veren, yazdığı akademik eserlerle dünyaya bakışımıza aydınlık katan, gerici düşüncenin ona yönelttiği silahlı saldırı sonucu felç geçirip sakat kaldıktan sonra da yaşamının hiçbir anında umudunu kaybetmeyen ve her zaman bizlere umut aşılayan hukukçu, yazar, gazeteci, bilim adamı, aydın ve güzel insan Server Tanilli, 80 yaşında bizlere aydınlığı miras bırakarak veda etti. 1953 yılında İÜHF’den mezun olan Tanilli, 70’li yılların başında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda dersler vermeye başladı. Bu dönemde verdiği Uygarlık Tarihi dersi ve aynı isimli kitabıyla ilgili olarak bir öğrencinin şikâyetiyle kovuşturmaya uğradı. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan Tanilli, 1978 yılında beraat etti. Ancak 1983’te hocanın Uygarlık Tarihi kitabının derslerde kaynak olarak kullanılması yasaklandı. Faşistlerin ölüm listelerine aldığı öğrenilen Tanilli’nin gönüllü koruma ekibi öğrencileriydi. Öğrencileri her gün hocayla evine yürür ve bu sırada tadı damaklarında kalmış dersler hakkında daha çok sohbet etme ve sorgulama şansını elde ederlerdi. Ancak davanın sonlanmasından 1 hafta sonra, ona eşlik etmesi kararlaştırılan öğrenci hastalandı. Tanilli, o gece evine dönerken faşistler tarafından uğradığı ve belinden vurulduğu silahlı saldırı nedeniyle felç geçirdi ve bacaklarını kullanamaz oldu. Saldırganların 33 yıldır yakalanamadığı bilgisi, özgür düşünceye sıkılan kurşun vakıalarında çokça gördüğümüz bir tablo olduğundan şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak bu saldırı onun hayatında bir dönüm noktası oldu diye devam etmeyecek yazı. O, karanlığa karşı bir insanlık örneği sergileyerek, bütün umuduyla mücadele etmeye ve üretmeye devam etti. 28 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

Mutlaka bir gün Günler büyük acılarla geçiyor Ama büyük umutlarla da, Ve diyebilirim ki hayatta, Hiç bir zaman böylesine [umutlu olmadım gelecekten Bir kötürüm olmama rağmen Ve işte şurada, Dost ve düşman Herkese ilan ederim ki; ayaklarımı

[bir savaşta kaybettim

Yine bir savaşta kazanacağım, Ve mutlaka, ama mutlaka bir gün Karanlığın ve zulmün Sığındığı son kaleyi fethe giden Kitlelerin içinde olacağım. Günler büyük acılarla geçiyor Ama büyük umutlarla da... Server Tanilli

1978-80 yılları yurtdışında tedaviyle geçti. 1981’de Strasbourg İnsan Bilimleri Üniversitesi’nin çağrısı üzerine Fransa’ ya giderek, Strasbourg Türk Etüdleri Ensitüsü’nde Çağdaş Türkiye Kültür Tarihi dersleri vermeye başladı. 1996’da emekliye ayrıldıktan sonra 2000 yılında TÜYAP’ın onur yazarı olarak Türkiye’ye döndü. Bu süreçte ayrıca Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarı olarak görev yapan Tanilli, 1980’de Cavit Orhan Tütengil Toplumsal Bilimler Ödülü’ne, 2006’da Sertel Demokrasi Ödülü’ne layık görüldü. “Unutmayınız ki, siz de çağınıza ve topluma karşı sorumlusunuz; çünkü her mahkeme kararı, onu verenlerin yalnız hayatları boyunca değil, onu verenler hayattan çekildikten sonra da anılır.” 30 Eylül 1976’da, mahkeme önünde yaptığı savunmayı okumak, Server Hoca’dan bir şeyler öğrenmeye başlamak için yeterli olacaktır. “Doğrudur veya yanlıştır, taraftar olunur veya olunmaz… Bir bilim adamı olarak kabul ettiğim metod, görüş ve düşüncelerimden dolayı kime karşı


sorumluyum? Yaşadığım çağa ve topluma karşı… Ya mahkemelere? Asla. Sayın Başkan, Sayın Üyeler, Çağına ve toplumuna karşı görevini yerine getirmiş bir hocanın huzuru içindeyim şu anda. Yazdıklarım, yazılması gereken şeylerdi. Bugün yazmaya kalksam -en azından- gene aynı şeyleri yazardım. Hiçbiri hakkında en ufak bir pişmanlık duymuyorum. Kalemimden çıkmış her cümlenin -cümle ne demek- her kelimenin ve hecenin altında, entellektüel şeref ve haysiyetim yatmaktadır. İnsanım,

hayatta dönebileceğim şeyler olabilir. Ama entellektüel şeref ve haysiyetimden, -ölüm pahasına da olsa- dönemem. Atilla İlhan’ın o yeni ve unutulmaz şiirlerinden birinin son mısraları geliyor aklıma : o sözler ki kalbimizin üstünde/ dolu bir tabanca gibi / ölüp ölesiye taşırız/ o sözler ki bir kez çıkmıştır ağzımızdan/ uğrunda asılırız. Ben, içinde yaşadığım çağa ve topluma karşı, bir bilim adamı olarak sorumluluğumu yerine getirdim. Şimdi sorumluluk sırası sizde. Yalnız

unutmayınız ki, siz de çağınıza ve topluma karşı sorumlusunuz. Çünkü, her mahkeme kararı, onu verenlerin yalnız hayatları boyunca değil, onu verenler hayattan çekildikten sonra da anılır. İyi anılır, kötü anılır; ama anılır. İsterim ki, sizin kararınız -ilerde kültür tarihinin mutlaka bahsedeceği bu dava dolayısıyla- iyi anılsın, takdirle anılsın. Sizleri tarihin huzurunda, toplumun huzurunda sorumluluklarınızla baş başa bırakıyorum. Hoşca kalınız.”

Gelin Onun Fakültede Pikapını Kapıp Getirdiği Bir Dersine Kapıyı Aralayıp Girelim Önce, öğrencilerinin artık alıştığı üzere, “arrrkadaşlarr” diye gür bir sesle başlıyor derse Server Hoca. Uygarlık tarihinin neden önemli olduğunu anlatıyor sade bir dil ve gür bir sesle. Gerçek bilgiye giden bilimsel yöntemi, diyalektiği vurguluyor. Tarih dersine girip de sınıfta pikap görünce öğrenciler şaşırıyor. Ancak Server Hoca, tarihte bir dönemi anlatırken o dönemi her yönüyle kavramaya yardımcı olacak senfonileri, resimleri getiriyor sınıfa. Tarihte bir anın kafanızda oluşan resmi, fon müziksiz kalmıyor böylece. Dersin konusu Napolyon dönemi. Sınıfta Beethoven’ın 3. senfonisi çalıyor. Server Hoca, Beethoven’ın, Avrupa’ya demokrasi getirdiğine inandığı için bu besteyi Napolyon’a adadığını anlatıyor. Ancak sonra hocanın deyimiyle o ‘çılgın’ kendini imparator ilan ettiğinde besteci, adamayı kaldırıyor. Konusu Nazi Almanyası olan başka bir dersteyiz şimdi. Fonda plaktan Alman besteci Richard Wagner’in bir eseri

çalıyor. Hoca şöyle diyor; “Yahudi düşmanı düşünceleri nedeniyle, Nazi düşüncesinin manevi babası denir Wagner’e. Yine de o büyük besteciydi.” Şimdi İspanya İç Savaşı’nı anlattığı dersindeyiz. Sınıfta çıt çıkmıyor. Server Hoca bu kez Pablo Picasso’nun ‘Guernica’ adlı tablosuyla girmiş derse. “Barışın simgesi bu tabloyu unutmayın arkadaşlarrrr” diyor. Biz farkında olmadan bir bakıyoruz; uygarlığın tarihsel gelişiminin yanında müzik, edebiyat ve sanat tarihini de öğrenmişiz. Hem de sadece okuyarak değil; görerek, dinleyerek, tartışarak. Hem de tarihsel oluş anının içinde. Biz; eserleriyle, anılarıyla, hayata tutunuşu ve dimdik duruşuyla, bilimden, aydınlıktan ve insanı insan yapan değerlerden yana gösterişsiz mücadelesiyle Server Hoca’dan öğrenmeye devam edeceğiz. Hayatımıza ışık tutan bir ders olan hayatınızı bizlerinkine kattığınız için teşekkürler hocam. HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 29


BİR ÇÜRÜMÜŞLÜK PORTRESİ : Sinan Çetin

mustafa murtezaoğlu

Sanat, toplum için midir sanat için midir tartışmaları 19. ve 20. yüzyıla yayılan en önemli sanatsal mesele idi. Ama yaşadığımız, çürümeyle yozlaşmanın at koşturduğu postmodern dönemde, ‘sanat para içindir’ diyebilecek kadar değerlerini -hatta insanlığını- yitirmiş çığırtkanlar türedi. Ki bu sanat yaptığını iddia eden halk düşmanları geçmişlerine küfrederek, sol değerlerle büyümelerine rağmen geçmişlerine ihanet ederek bu kendini bilmez salvoları atıyorlar. Yukarıda bahsettiğimiz tipolojinin en çarpıcı örneği Sinan Çetin’de vücut buluyor. Çetin; lise yıllarında sol düşünceyle tanışmış, hatta söylediğine göre ülkücü-faşistlerden dayak bile yemiş. 80 öncesi sol sanat çevreleriyle takılmış, Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın grevini belgelemiş bir zattır kendisi.   Tabii solculuk da bir yere kadardır.   ‘Her dönemin adamı’ tiplerinin parsellediği memleketimde büyük bir arsayı da Emlakçı-Reklamcı-Yönetmen Sinan Çetin parasını vermiş, satın almıştır. Darbe olmuş, beraberinde kapitalizmin en vahşi türevi, modayı toplumculuktan bireyciliğe çevirmiş, Çetin gibi kişiliksiz kâr tutkunları da muktedirlerin safına doğru kaymışlardır.   Sinan Çetin, Çiçek Abbas ile filmin senaristi Yavuz Turgul ve Ertem Eğilmez’le kavga etmiş olmasına

rağmen önemli bir başarı yakaladı ve yıllarca bu filmin ekmeğini yedi. Bu başarı yönetmenden çok senaryoya ve oyunculara aittir tabii ki ama o ayrı mesele… Bu filmden sonra eski bağlarını tamamen kopartan Çetin başka bir yolun adamı olmuştur. 1986 yılında çektiği Prenses filminde yüzyıllarca verilen mücadeleleri hiçe sayarak ‘Boktan bir fikir uğruna ölmeyin, yazık hayatınıza’ önermesinde bulunarak geçmişin gemilerini yaktığını ilân etti. Bu önermeyle sol kültür-sanat çevrelerince topa tutuldu ve anlaşıldığı kadarıyla toplumculuğa, halkçılığa karşı daha da bilendi ve konumunu teorize etmekten de geri durmadı. Hayatının Ayn Rand kitaplarıyla değiştiğini ve kapitalizmin aslolduğunu söyledi:   “Bütün kitaplar; insanlığın hali ne olacak, sağa sola yardım edelim, komşumuzla iyi geçinelim, paradan nefret edelim, başarı değil duygu önemli, akıl her yeri kapladı kalplerimize yer kalmadı.’’ fikrini anlatıyordu. Aklı inkâr eden, duyguları yücelten, birbirinden çirkin fikirlerle dolu bir büyük kütüphanede buldum kendimi. Bu kütüphanede bana gerçeği anlatan, başka bir şey söyleyen bir yazarla tanıştım: Ayn Rand.”   Ayn Rand objektivist felsefenin sıkı savunucularındandır. Her şeyden önce egonun geldiğini egosantrik olmayan bireylerin toplumda var olamayacağını, insanın doğası gereği bireyci olduğunu ve insanın yaşayabileceği tek sistemin kapitalizm olduğunu söyler. Sinan Çetin’in bencil, kariyerist ve sanatı parayla ölçmesinin felsefesi

30 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

anlayacağınız…  Sinan Çetin, Ayn Rand gibi sosyal darwinistlerin kitaplarını yayımlamak ve halkı zehirlemek için bir yayınevi bile kurmuştur. Dipnot olarak eklemem gerekir ki Ayn Rand Enstitüsü Güneydoğu Asya Depremi’nden sonra bölgeye yapılan yardımları eleştirmiş, Irak’taki işgalci Amerikan askerlerini eğitmiş ve onlar için moral geceleri düzenlemiştir. Bu dipnot zaten Ayn Rand ve ona inanan Sinan Çetin’in felsefesi adına yeterince açıklayıcı kanımca…   Sinan Çetin’in inandığı değer(sizlik) lerin dillendirildiği vecizeleriyle içini görebilsek, oradan sadece EURODOLAR-TL çıkacağını bildiğimiz aklını daha yakından tanıyalım.   “İnsanoğlunun bir çalışanları var bir de şikâyet edenleri, çalışanlar vergi veriyor ve şikâyet edenleri besliyor.” “Afrika ülkelerindeki açlığın nedeni orada iş adamlarının, kapitalistlerin olmamasıdır.” “Bu Fransızların özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganı dünyanın en saçma sloganıdır. Özgürlük diyenler iş adamlarının yönettiği dünyayı seçiyor.” “Eğer yardım eden kuruluş işime karışmayacaksa ben bu parayı her yerden, uzaydan, hatta komünistlerden bile alırım.” “Yırtan adam suçlu görülüyor. O kazandığı için zayıflar ölmüyor. Zayıflar çalışmadıkları için ölüyor, suçlusu kazananlar değil... Güçlü olandan nefret etmenin kaynağı aslında bu nokta.”  “Yürek diye hitap edilen, kan pompalayan, ciğere benzeyen aletin bir işe yaradığını zannetmiyorum. Sonunda


hisleri ayağa kaldıran, akıldır. Aklın yoksa hissin de olamaz.”    Kelimeler kifayetsiz…   Çetin özellikle sosyalizme küfretmeyi çok seviyor. Her seferinde fakirlikzenginlik ayrımının yapay olduğunu asıl ayrımın çalışan-çalışmayan ayrımı olduğunu söylemesi akıllara Çetin’in nerede yaşadığı sorusunu getiriyor. Emperyalizmden, tekellerden, silah ticaretinden, uyuşturucu baronlarından haberi var mı acaba bu zat-ı muhteremin? Ah çekmemek elde değil! Şimdi onun sosyalizme getirdiği teorik (!) eleştiriyi paylaşmayı görev biliriz:   “Sosyalizmin özünü söylüyorum: Korkunç bir nifak teorisi; yaratan, üreten, iş yapan, kâr edeni yasaklayan bir sistemdir. Ben bu sistemi yani korkunç bir nifak teorisini reddettim. Sosyalizmde işadamı yasaktır. Ben yasağın olduğu bir sistemi reddettim. Ne çirkin bir yasak düşünsene, Sinan Çetin olmak yasak. Tek bir şey serbest: Üleşelim, bölüşelim, paylaşalım. Kim üretiyor? Ne içiyor, ne yiyorsak çıkar yüzünden olmuştur. Bu yüzden çıkar hayatımızın en gerekli şeyidir ve yine bu yüzdendir ki kâr hayatımızın en kutsal kavramıdır. Maddi çıkar aslında hayatın yaratıcısı, renklendiricisi, insanların kutsal kavram olarak algılamaları gereken şey olmalıdır. Çünkü her şey kârdan ortaya çıkıyor. Evet, benden şunu duymak istiyorlar: ‘Bundan sonra bütün sinemamı halkıma adıyorum, onlar için sinema yapacağım.’ Hayır, ben filmlerimi kendim için, para kazanmak için yapıyorum. Bundan da gurur duyuyorum. Kâr etmeyen adam hırsızlık yapıyordur. Bir yerde ahlaksızlık yapıyordur.”   Kim mi üretiyor? Çetin’in üret(e)mediği kesin. Mesela Kağıt’a sanatsal üretim demek için sanat filmlerine boş beleş işler demek gerekiyor, tıpkı Çetin’in dediği gibi. Çetin kendi sınıfının sözcülüğünü yapmaya devam etsin ama sinemaya bulaşmasın. Sinemayı paraya adamak ve bundan gurur duymak… Konfiçyüs’ün şu sözünü hatırlatmakta fayda var: “ Hiç bir şey eyleme geçen cehaletten

daha korkunç değildir.”   Çetin her dönemin adamı oldu demiştik. 1993 yılında Tansu Çiller ile Güneydoğu gezisi için o hiç sevmediği devletin uçağına biner. Tabi uçağa biniş sebebi seyahat etmek değil iş koparmaktır. Ulusa Sesleniş videolarının yönetmenliği işini kapar ve başbakanın da sanat danışmanı konumuna yükselir. Her şey para içindir.   Çetin Türkiye’nin ilk sanat filmi olarak Balans ve Manevra’yı işaret etmiş, ilk sanat filmi yönetmenini ise Teoman ilan etmiş. Sanattan bu kadar mı farklı şeyler anlıyoruz? Boşuna bu adama sinema sektörünün İbrahim Tatlıses’i demiyorlar demek ki…   Çetin’in kişiliksizliğini örnekleyerek sıralamak mümkün değil. Plato Film’de İletişim Fakültesi öğrencilerini karın tokluğuna çalıştırarak sömürmesi,  köylülerin emekleriyle kurulan bir köy okulunu sadece tadilat ettirdiği için kendisinin ve eşinin ismini vermesi, Cihangir’in adeta her metrekaresini parsellemesi, Cihangir’de açtığı kafenin önünde çirkin gözüktükleri için kedileri torbalarla toplatması, muktedirlerle canım cicim halleri…             Çetin, AKP ve Fethullah Gülen Cemaati’nden başından itibaren desteğini çekmedi. Reklamın iyisi kötüsü

olmaz mantığıyla AKP’yi devrimci parti bile ilan etti: “AKP’nin yaptığı icraatları beğeniyorum. Ülkemize huzur ve istikrar getirdi. Ben geçtiğimiz seçimlerde istikrar için AKP’yi destekledim ve oyumu bu partiye verdim. Bu seçimlerde de AKP’ye oy vereceğim. Bence AKP devrimci bir parti. AKP’nin ekonomiye ve özgürlüğe bakışıyla devrimci bir parti olduğunu düşünüyorum”.    Çetin, Fethullah Gülen’i de dünyayı kurtaran adam edalarıyla selamladı. Nerede hakim bir güç varsa o günün kurtarıcısı oydu Çetin için:  “Ona teşekkür etmemin en önemli tarafı, bu ülkeyi, bu insanları, bu dili sevdirdiği için, Hrant Dink’in katillerine ve Orhan Pamuk’a ’seni öldüreceğiz’ diyenlere bu ülkeyi bırakmadığı için. Bu ülkede, bu ülkeyi sevmenin bir suç olmadığını, hatta gurur verici olduğunu gösterdiği için Fethullah Gülen’e teşekkür ediyorum”   Çetin salak değil. Dink cinayetinde başından beri Gülen Cemaati yanlısı emniyet kadrolarının da parmağının olduğunu biliyor. Ama korkaklık ve ihanet insanı bu hallere de sokabiliyor!   Çürümüşlüğün, yozlaşmanın, paraya satılmışlığın hikâyesini okudunuz. Bilenlerin bilenmesi, bilmeyenlerin öfkelenmesi umuduyla…

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 31


“BU DEVİRDE YA TOPÇU OLACAKSIN YA POPÇU!” Sanat, içinde var olduğu toplumla birlikte nefes alır. Ne zaman ki toplumun soluduğu hava oksijensiz bırakılır, sanat da o toplumla birlikte zehirlenmeye mahkum olur.

özge ince

Hepimiz yaşadığımız dönemin kimliğimize bıraktığı izlerle ilerliyoruz yolumuza. Bu izler ki toplumun sahiplendiği değerler, aldığı şekil, ülke siyaseti olarak doğrudan etki alanı oluşturmaktadır bireyler üzerinde. Hal böyleyken, bireylerin icrai faaliyetleriyle oluşan sanat ürünleri, kendisini oluşturan insanın aldığı şekli alır. Müzik de var olduğu her dönemde, döneminin insanının yönelimlerine göre şekillenmiştir. Bu çerçevede politikatoplum-müzik ilişkisi kurmak doğal bir sonuç olacaktır. Türkiye’de popüler müziğin gelişimi izlendiğinde siyasi akımların toplumsal dinamikleri evrilttiği ve bunun müziğe olduğu gibi yansıdığı görülür. Bu sebeple 60’lı yıllardan beslenen müzisyenler şarkılarında yüzlerini görmezden gelinen Anadolu’ya dönerken ya da emekten, özgürlükten bahsederken; 90’lı yıllarda şarkı sözleri aşktır, terk eden sevgilidir, sevgili güzellemesidir. Ekonomiyi büyütücü hamleler artarken ve köy yaşamı çaresizliğe denk düşerken oluşan, çoğunluğu göç etmiş ama kendisini ne şehirli ne köylü hisseden nüfusun çaresizliği arabesktir. O arabeskin çok

süre geçmeden ‘Muhsin Bey’ yaşamları ortaya çıkardığı görülür. Emekten, özgürlükten bahseden, güneşi soldan yükselten müzisyenlerdense yalnızca ‘kader’lerine isyan edenler tabii ki muktedirler tarafından tercih edilir. Eğlenenler ya da eski sevgiliye göndermelerde bulunanlar ise serbesttir. Baş tacı noktası ise git gide müzik halini almaktan sıyrılır, düşünce haline dönüşür.   ‘Pop’un yolculuğu ve ‘diğer’leri... 1950’lerin ikinci yarısı ve ardından 60’lı yıllar, Türkiye’de pop müziğin yerleştiği yıllar olarak tanımlanabilir. Dönemin iktidarlarının kapitalist politikalara kucak açmaları ardından kültürel bir değişimi de getirecekti elbet. Batının popüler müzikleri, ilk başta Türk Sanat Müziği’nin yanında pek rağbet görmeyecek olsa da git gide ismindeki polülaritenin hakkını verecekti. Batılı pop müzik parçalarına Türkçe sözler yazılmasıyla başlayan bu evre, Hürriyet Gazetesi’nin düzenlediği “Altın Mikrofon Müzik Yarışması” gibi etkinliklerle de kendi müzisyenlerini ve gruplarını yetiştirir, onlara popülarite kazandırır oldu. Öte yandan 27 Mayıs sonrası toplumu yönlendiren siyasi akımların özgürlük, eşitlik arayışı ise ayrı bir kanattan

32 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

pop müzik sınırlarında halkçı eğilimi ortaya çıkardı. Tülay German’ın ‘Burçak Tarlası’ isimli şarkısı bu duruma uyan en güzel örneklerden biridir. Yine aynı dönemde Cem Karaca ve Moğollar ise benzer bir eğilimle Anadolu Rock denilebilecek bir türden toplumsal meselelere duyarlılıklarını müziklerine yansıttılar. 70’li yıllara geldiğimizdeyse aranjman parça üretimi hat safhaya ulaşırken diğer taraftan 60’lı yıllarda toplumsal duyarlılıklarını müziğine yansıtan sanatçılar, toplumsal meselelere yönelimin artan ivmesiyle bu tavırlarını daha da ön plana çıkardılar. Öyle ki Cem Karaca’nın ‘Tamirci Çırağı’ isimli şarkısı, ‘işçisin sen, işçi kal!’ diye haykıracak, aynı senenin sonunda yayınlanan 45’liğinde ise ‘Mutlaka Yavrum’ şarkısı Filistin Kurtuluş Örgütü için söylenecekti. Yılmaz Güney’in Arkadaş filmi döneme damgasını vuracak, filmle aynı adı taşıyan şarkı ise unutulmazlar arasında yerini alacaktı. 70’ler Bülent Ortaçgil’den İlhan İrem’e, Nükhet Duru’ya, Tanju Okan’a, Sezen Aksu’ya, Fikret Kızılok’a kadar birçok sanatçının günümüze uzanan şarkılarının üretim dönemi olup, bu kalıcılıkla popüler müzikte müzikal kalite açısından da en verimli dönemlerden biri olmuştur. Bir tarafta bunlar yaşa-


nırken, köyden kente göçün en yoğun olduğu bu yıllarda hatırı sayılır miktarda gecekondu toplamı oluşmuş olacak, toplumun en altına itilen bu tabaka kendi müziğini de üretmeye başlayacaktı. Politik hamlelerle sanayileşme çabaları sonucu toprakla bağları kesilen insanlar, göç ettikleri büyük şehirlerde bu koparımın karşılığında iş, ev bulamayacaklar; ‘hor görme garibi’ diyerek ‘kaderlerine’ isyan edeceklerdi. Arabesk müziğin doğuşu, plakların yerini kasete bırakmasına vesile olacak, müziğin ulaşılabilirliği artarken yeni bir kültür oluşumu da başlayacaktı... 12 Eylül 1980 darbesinin birçok alanda özgürlüklerin önüne set çekmesi kuşkusuz müzik yaşamına da yansıdı. Müzikal kimliklerinde politik ögelere yer veren birçok isim bu dönemde ya yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ya da plakları toplatıldı, iş imkânları git gide daraltıldı. Beriden gelen muhalifler susturulurken; Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi ya da o dönem için yeni bir tarz olan Grup Yorum ve Ahmet Kaya gibi muhalifler de isimlerini duyurmaya başladılar; ancak onlar da yer yer yasaklardan nasiplerini aldılar. Çok büyük bir kültürel kırılma belki de bu nesnel verilerle özetlenebilecekti; politik müzisyenlerin susturulduğu, aranjmanların devam ettiği, arabeskin ayrı bir koldan ilerlediği yıllar ve toplumun apolitikleştirilme çabasının müzik ayağı...   Ve 90’lı yıllar... Pop müzik patlamasının yaşandığı, tabir-i caizse arabesk patlamasından sonra müziğin kırıldığı

yer. Özal’lı zamanların ardından ithalatın serbestleştiği bu yıllarda, hakim politikaya ve toplumsal dinamiklere uygun pop müzik, 90’lardan başlayarak dönüşümünü tamamladı ve müzik türü olmaktan çıkıp kültür haline geldi. Artan teknolojik imkânlar ve tüketim duygusuyla birlikte hızlı yaşamın sonucu olarak şarkılarda ritmlere ağırlık verildi. Yonca Evcimik ‘Abone’ şarkısını söyleyip ritmik danslarını gerçekleştirirken birçok şarkıcı türedi unutuldu, türedi unutuldu... Müzikal kalite arka planda kalırken kısa vadede zirveye tırmanmak önem kazandı. Pop artık bir yaşam biçimiydi...   ‘Topu topu 7 nota var, kaç ayrı beste yapılabilir ki?’* Popüler müzik, yukarıda gelişim sürecinde de ele aldığımız üzere popüler kültürün bir tamamlayıcısı oldu. Öyle ki giyimden konuşma biçimine, okuma alışkanlıklarından ilgi alanlarına ve dinlenilen müziğe kadar her alanda bir aynılaşma ile karşı karşıyayız. Pop müzik, kendisine biçilen bu alanda mevcudiyetinin büyük bir çoğunluğuyla; kalıcılığını yitiren ürünleriyle bizi selamlamaktadır. Haftanın en çok dinlenen, en çok beğenilen ‘en’i, çok değil 1 ay sonrasının eskisidir/eskitilmişidir. Hızla artan tüketim, müzikte de hızla tırmanış ve hızla düşüşü mecbur kılmıştır. Pop müzik parçalarında artık sıkça kullanılan hızlı ritmler, İstanbul’un hep bir yerlere yetişmeye çalışan insan kalabalığına ‘ben senden yaratıldım’ demektedir adeta. Böylesi bir ortamda müziğin ticaret

için yapılması çok da şaşılası değildir. Piyasanın, tüketim sistemine paralel olarak hızla çıkışa geçen şarkıcıları, ‘Bu devirde köşeyi dönmek için ya topçu olacaksın ya popçu’ algısının ve toplumun bu yöndeki eğiliminin hem sebebi hem sonucudur. Müziğin zihinlerdeki yeri sanatçı değil ‘şarkıcı’ olmaksa ve müzik artık köşeyi dönmenin en kolay yolu olarak algılanıyorsa, o ortamda üretilen müzik artık kendisini var eden özden uzaklaşıp yozlaşmıştır. Müzisyen olarak tanımlanan kişiler, mevcut vahametin belki çok da uzağında değiller. Ancak müzik amaç değil araç ise, yıllardır pop müzik camiası içerisinde yer almış bir şarkıcının nota defteriyle karşılaşmamış olması olasılıksızlığı göz ardı edilir, yeryüzünde yankılanan tüm seslerin 7 notadan ileri geldiği gerçeği(!) ile mutlu mesut yola devam edilir. Dipnot:   * Serdar Ortaç’ın, şarkılarının hepsinin birbirine benzemesi yönündeki eleştirilere verdiği yanıt.

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 33


BEYOĞLU, FİLM ŞERİDİ GİBİ GÖZLERİMİZİN ÖNÜNDEN GEÇERKEN  “SİNEMASAL DÖNÜŞÜM PROJESİ: SEYİRLİK YIKIMLAR” yonca balekoğlu

“Sinema salonları ya da diğer bir deyişle düş şatoları, yalnızca filmlerin izlendiği sıradan mekanlar değil, onun da ötesinde sinemaya gitmeyi bir ritüele dönüştüren, topluca film izleme alışkanlığını kazandıran, benzer keyif ve güzellikleri paylaşmayı kendi tercihleri doğrultusunda yapan insanların birlikte soluduğu, bir başka mekanlardır. Kimi zaman unutulmaz filmler bu mekanlarla, çoğu zaman da bu mekanlar kimi filmlerle öylesine örtüşürdü ki, filmi sinemadan, mekanı anılardan, filmlerden, tek bir kareden ayıramazdınız. İşte birlikte film izlemenin büyüsü ve sinema salonlarının önemi burada başlar. Sinemaya gitmek, basit bir eylemin değil, adeta bir merasimin başlangıcıdır. Kimi salonlar vardır ki, filmlerden öte, kendileri birer tercih nedenidir. Şu ya da bu filme gidelim yerine, Emek’e, Konak’a gidelim mi, sorusu tercihin de ötesinde, sinema salonunun varlığının, saygınlığının, hadi açıkça itiraf edeyim büyüsünün kanıtlanmasıdır.” Beyoğlu sinemaları, eskisi kadar olmasa dahi hala böyle bir noktada duruyor. Alkazar, Ar ya da Yeni Ar (Sinepop), Atlas, Beyoğlu, Emek, Elhamra, Dünya, Küçük Emek, Fitaş, Saray, Ses, Sümer ve daha birçok sinemasıyla Beyoğlu, yıllarca en sadık dostu oldu sinemaseverlerin. Bu salonların çoğunun sinema tarihimizde önemli yerleri vardır. Mesela Elhamra, 1920’lerden kalarak Beyoğlu’nun en eski sineması olmakla birlikte İstanbul’da ilk sesli filmin burada oynatılması ile de ayrı bir öneme sahiptir. İstiklal’in; direnen insanların, işçilerin, emekçilerin, öğrencilerin birlik olup seslerini duyurdukları en önemli buluşma noktalarından biri olduğunu biliriz. Beyoğlu sinemaları da, İstiklal’in bu geleneğini sürdürüp, sisteme karşı dimdik durmaya çalışır. Beyoğlu Sineması’nın, “Biz sinemaların pasaja dönüştüğü bir dönemde, pasajı yıkarak sinema yaptık,” sloganıyla açılması bunun en içten örneklerindendir. Ancak bunu başaramayanlar da var; İstiklal’den soyutlanmış, uzak görüntüsüyle Fitaş ve yok olan Saray gibi. Beyoğlu Sineması demişken, her gitti-

ğimizde bizi karşılamaya devam eden “Yaz Bekarı” filmindeki ölümsüz duruşuyla Marilyn Monroe ve salona giriş kapılarında yer alan Charlie Chaplin ile Alfred Hitchcock, “neden Beyoğlu sinemaları?” gibi soruların cevabını “merhaba” diyerek veriyor bizlere. Sinemanın sektöre dönüştürülmesi ve tekelleştirilmesi ile artık sadece para kapısı ve eğlence mekanizması olarak görülmeye başlanması, sinemaların AVM’lerin üst katlarına tıkılması ve buralarda gösterilecek filmlerin kontrolünün bazı şirketlerin elinde olması, bağımsız sanatın alanını darlaştırırken tarihi sinemaların kapıları izleyicilere kapanıyor ve sermaye sahiplerine ardına kadar açılıyor. Emek gibi Alkazar gibi sermayenin hegemonyası altında bulunmayan sinemaların kapatılması da ekonomi politikalarının -hatta kültüre dayatılmış ekonomi politikalarının- birer ürünü oluyor.   Emek’siz Beyoğlu  1924’te Yeşilçam Sokağında bulunan ve ismini perdenin iki yanında bulunan melek heykellerinden alan Melek Sineması, 1957’de Emekli Sandığı’na geçerek adını Emek Sineması olarak devam ettirmiştir. Cumhuriyet döneminin en eski sineması olan Emek, tasfiye olan cumhuriyet gibi yok olma yolunda ilerliyor. 2009 Ekim’inde kapatılan sinemanın sonunun; rantsal dönüşümün diğer kurbanlarından Saray Sineması gibi olması, sinemanın yerine, karşısındaki Demirören gibi bir çöplüğün dikilmesi öngörülüyor. Emek’ten geri kalanların ise yerine

34 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

yapacakları “ucubenin” üst katına tıkıştırılması, Beyoğlu Belediye Başkanı Misbah Demircan’ın “Ha bodrumda ha ikinci katta önemli olan korunması” açıklamasından da anlaşılıyor. “Emek Sineması; sinemanın sokakla, hayatla, toplumla bağını kesmek; sinemayı kendi içine kapanan, yaşama açılmayan, hayatta karşılığını bulamayan bir “serbest imge/fikir dolaşımına” indirgemek isteyen neoliberal kültür politikalarına karşı verilen mücadelenin kalesi haline gelmiştir.” Daha ne kadar direnir-iz bilemiyorum ama 9. İdare Mahkemesi sinemanın yıkılmasını öngören proje için kendi verdiği yürütmeyi durdurma kararını kaldırdı. Aslında Emek’in hikayesi, Saray’ınkinden pek farklı değil ancak umudumuz sonlarının aynı olmaması yönünde. Saray ve Lüks sinemalarının, tarihi Saray Muhallebicisi’nin ve Beyoğlu’ndaki diğer hanlar gibi içinde birçok esnafın bulunduğu Sin-Em Han yıkılarak yerine Demirören “ucubesinin” yapılması, neoliberal yıkım politikalarının işlevini gözler önüne seriyor. Zamanelerin Dave Brubeck, Louis Armstrong, Charles Trenet ve daha birçok sanatçıyı dinleme, ünlü dans gruplarını izleme şansına sahip oldukları Saray bir dönem Türk Sinematek’ine de hizmet etti. Sinema, 6-7 Eylül’den sonra da azınlıkların terkiyle eski havasını yitirmeye başlayan Beyoğlu’nda direndi ve 70’lerde Türk filmleriyle gösterimlerine devam etti. Tarihi öneme sahip sinemalarımız, tarihin restore edildiği bir dönemde, adlarını sadece tarihte


yaşatabilecekler gibi görünüyor. Eski İstanbul sinemalarının bir özelliği varmış. Film bittiğinde perdede “Teşekkür ederiz, yine teşrif buyurunuz” yazısı görünürmüş. “Yine geleceğiz” sözünü verip gözlerimizi beyazperdeden, tiyatro perdelerine çevirelim birazda.   Tiyatro Sahnelerinde Çürümenin Tozu İstanbul’un ilk tiyatro binası olan Galatasaray civarındaki Fransız tiyatrosu, Beyoğlu’nu İstanbul için tiyatro salonlarının doğduğu yer yapıyor. Ondan sonra kurulan Naum Tiyatrosu ise (Önceleri “Theatre de Pera”, 1849’dan sonra da “Theatre İtaliane Naum” adıyla anıldı) Büyük Beyoğlu yangınının ardından Çiçek Pasajına girerken gördüğümüz kadın heykellerini ve üst tarafta yer alan saati geride bırakarak yok oldu. Tepebaşı’nda Dram Tiyatrosu, yanmadan önce, burada adlarını sığdıramayacağımız birçok oyuna ev sahipliği yaptı, Muhsin Ertuğrul’un rejisiyle oynanan Hamlet’e 177 kez yaptığı gibi. Dram Tiyatrosu’nun yanmasıyla birlikte Şehir Tiyatrosu, Yeşilçam Sokağı’nda artık var olmayan Komedi Tiyatrosu’nda temsillerine devam etti. 1950’lerde ise İstanbul Tiyatrosu, Maksim Salonu’nda İstanbul Opereti adıyla temsiller verdi. Ekip,  1973’e kadarda Elhamra Sineması’nda oyunlarını sergilemeye devam etti. Muhsin Ertuğrul’un resmi tiyatrolardan ayrılıp kurduğu özel tiyatro olan Küçük Sahne de iz bırakan salonlardandı. Haldun Dormen Ses Tiyatrosu’ na geçtikten sonra Demokrat Parti’nin 6-7 Eylül operasyonlarının başlattığı çürümeye yıllarca burada direndi. Genco Erkal’ın, Baro Han’ın altındaki küçük salonda kurduğu Dostlar Tiyatrosu da, adı anılmadan geçilmemeli…  Beyoğlu’ nda; Genar Tiyatrosu, Arena Tiyatrosu, Kabare Tiyatrosu(Kemal Sunal, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Ayşen Guruda gibi sanatçılarla birçok oyun çıkarmış), Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu ve niceleriyle var olan o zamanın tiyatro yönünden canlılığını şimdi ne yazık ki hissedemiyoruz.  Beyoğlu’nun tiyatro tarihimize oldukça geniş alanlar açtığını gözler önüne serecek küçük bilgilere yer verdikten sonra tiyatronun ciddi bir çürümeyle karşı karşıya olduğunu incelemeye koyulalım biraz da. Ertuğrul Günay’ın

Devlet Tiyatrolarını kapatma içerikli ifadeleri henüz dün söylenmişçesine kulaklarımızdan silinmemişken, sanatı meta olarak gören iktidar ve sanata “ucube” diyenlerle birlikte “kahvaltı masalarında” sanatçıyım diye geçinen zihniyetlerin icraatları hep bu yönde, sanatı çürütme yönünde. Uzun yıllar Dostlar Tiyatrosu tarafından kullanılan ve pek çok oyuncu için okul olmuş Muammer Karaca Sahnesi’ni otel yapmak isteyenler, Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni yıkanlarla aynı sistemin ürünüdürler. Sanatımız, ülkenin en uygun operabale-senfoni ve tiyatro salonunun içinde bulunduğu AKM’yi kapatan zihniyetle değil, 1 Mayıs’ta AKM’ye asılan pankartta sembolize edilenle kurtulacaktır.   İstiklal Boyunca Sokak Ezgileri  İstiklal’de yürürken kulağımıza farklı kültürden müzikler eşlik eder ve bu biraz da İstiklal’in karma yapısını gösterir. “Hangi sınıfsal temelden olursan ol, bütün insanları aynı hizaya getirebilir; öyle bir özelliği vardır sokağın,” diyen bir sokak sanatçısı yaptıkları müzikle sokakta farklı insanları nasıl bir araya getirdiklerini bu şekilde anlatıyor. Bundan çok değil dört sene öncesine kadar “Beyoğlu Sokak Müzisyenleri Festivali” düzenlenirken, geçtiğimiz yaz sokak müzisyenlerine karşı verilen savaşı düşünüldüğünde, ilginçtir ki Belediye Başkanı Misbah Demircan’ın o zamanlar yaptığı; “Beyoğlu özel bir yerdir ve Beyoğlu sokaklarında müzik yapanlar, sokak müzisyenleri de Beyoğlu ile bütünleşen bizim için özel insanlardır” açıklaması karşımıza çıkar.  Geçtiğimiz yaz ise Demircan, “Müdahale yerinde ve zamanında olmazsa aklına gelen orkestra kurar!” gibi komik bahanelerle sokak müziğine karşı masa ve sandalyelere yapılana benzer

şiddetli bir saldırı gerçekleştirmişti. “Beyoğlu Tarihin Emektar Şehri…” “Çok kollu, çok dallı büyük bir ırmağa benzeyen bu muhteşem cadde, her gün her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi. Caddeye girdiğiniz andan itibaren, insanların doğaçlama oynadıkları bu komik, bu trajik, bu gerçekçi, bu absürd, bu absürd ötesi oyunu izlemek mümkündü.” Tabii ki oyuna katılmak koşuluyla. Beyoğlu’nun çürütülmesi, kendine yabancılaşmış bireylerin kimliksizleştirilmesi ve sistemin çarkları arasında sıkışmasının en büyük araçlarından biridir. Beyoğlu, sanatın neredeyse her dalının kendine alan bulabildiği, birçok kültürün yaşayabildiği, değişik inanç ve dillerin, farklı yaşam tarzlarının barındığı bir yer olmaya devam ediyor. Eski sinemalarını, tiyatrolarını, Markiz gibi pastanelerini, müzikli çay salonlarını, fotoğraf evlerini, ışıklandırmalarını, İstiklal’i çift taraftan da izleyen ağaçlarını ve devam ettiremediğimiz birçok özelliği ise kaybettirilerek semt üzerinde yeni bir kültür(süzlük) yaratılmaya çalışılıyor. 1870 Büyük Beyoğlu yangınından sonra şunlar söylenmiş: “Ah Beyoğlu, vah Beyoğlu Yandı da gitti kül oldu.” Sanırım Beyoğlu her geçen gün biraz daha kül oluyor. Kaynakça: 1. Burçak Evren, Eski İstanbul Sinemaları: Düş Şatoları, Kitabın Arka Kapağından 2. Fırat Yücel, Sinemasal Dönüşüm Projesi: Seyirlik Yıkımlar, Altyazı sinema dergisi 3. Ahmet Ümit, Beyoğlu Rapsodi 4. Burhan Arpad, Beyoğlu Sinemaları 5. Atilla Dorsay, Benim Beyoğlum

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 35


EDEBİYAT-KAPİTALİZM İLİŞKİSİ VE EDEBİ ESERİN “META”LAŞMASI Ticari ilkelerin edebiyata yön vermeye başlaması, çoğu yazarın irade yularını sermayeye teslim etmesine yol açmıştır. Her yazar okunmak için yazar ve bu doğal bir temennidir. Fakat yazar, bu isteğini para kazanma arzusuna dayandırırsa ve salt bu sebepten okurun isteklerine göre kalemini bilemeye başlarsa, bu sadece edebi metinleri düşürmez, aynı zamanda edebi ölçütü piyasanın isteklerine indirir.  hatice demir

Geçen sayımızda makalelerle, kavramların içinin boşaltışını konu edinmiştik. Bu kavram kargaşası, maalesef sadece siyasi literatürde değil, sanat -yazıda üstünde duracağım üzere- edebiyat alanında da bizleri kaygılandırmakta ve sanatta karşılığını yozlaşma/çürüme olarak göstermekte... Gerçek bir sanat yapıtı nasıl olmalıdır, yazarın topluma karşı sorumlulukları nelerdir, edebi eser reklamlarla nasıl “sanat eseri” olmaktan çıkarılıp “ürün” haline getirilmektedir ve bütün bu soru(n)lar ışığında entelektüelin işlevi nedir? “Sanat, insanın dünyayı tanıyıp değiştirebilmesi için gereklidir.”1 Günümüzdeyse tarih-toplum, toplum-sınıf ilişkilerinden kopuk, salt “bireylerin iç çelişkileri”, “akıl bulanıklıkları”, “aşk acıları” üzerine kurulu bir kültür sanat girdabı içindeyiz. Bu yazıyla edebiyat ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi irdeleyerek durumun somut halleri üzerinde durmaya çalışacağım. Parayla edebiyat mı, edebiyatla para mı?2 Ticari ilkelerin edebiyata yön vermeye başlaması, çoğu yazarın irade yularını sermayeye teslim etmesine

yol açmıştır. Bir metnin varoluş amacı pek tabii ki okunmaktır. Her yazar okunmak için yazar ve bu doğal bir temennidir. Fakat yazar, bu isteğini para kazanma arzusuna dayandırırsa ve salt bu sebepten okurun isteklerine göre kalemini bilemeye başlarsa, bu sadece edebi metinleri düşürmez, aynı zamanda edebi ölçütü piyasanın isteklerine indirir.   “Yazar, doğal olarak yaşamak ve yazabilmek adına para kazanmalıdır; ancak, hiçbir koşul altında para kazanmak için yaşayıp, yazmamalıdır. Yazar, hiçbir şekilde  kendi çalışmasına para gözüyle bakmamalıdır. Bu, kendi içinde bir son, kendisi ve başkalarının gözünde çok az bir para demektir ki, eğer gerekliyse kendi varlığını eserinin varlığına da feda edebilmelidir…”3 Türkçe edebiyat dünyasına bakan gözler, son zamanlarda Elif Şafak, Orhan Pamuk, Canan Tan, Tuna Kiremitçi gibi isimler dışında birilerini görmekte oldukça zorlanmaktadır. Reklam panoları için elinde kitabıyla poz veren, “erkek okuyucular tarafından kapak rengi sebebiyle okunamadığından” pembe olan kitap kapağının gri basılmasına onay veren, kitaplarından derlediği beğenilen sözleri (!) “Kağıt Helva” isimli yeni bir kitapta toplayan Elif Şafak, bugün birçok ankette Türkiye’nin en çok okunan yazarı olarak gözükmektedir. Yeni kitabı çıkmadan hemen

36 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

önce/sonra sansasyonel açıklamalarla gazetelerde boy gösteren Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un da kitap gelirleri konusunda Elif Şafak’tan altta kalır yanı yoktur. “A.ş.k Neyin Kısaltması”, “Git Kendini Çok Sevdirmeden”, “Hepimiz Birilerinin Eski Sevgilisiyiz” gibi edebi değerden yoksun kitaplarla, iki insan arasındaki en yüce duygu olan aşkı sömüren Tuna Kiremitçi, sadece yazdıklarıyla değil magazin dünyasının popüler isimleriyle olan aşklarıyla da (!) gündemden düşme-


mektedir. Olsa olsa tüccar sıfatını hak edebilecek bu isimlerle ilgili örnekleri çoğaltabileceğimden emin olarak, “Migros yazarları”mıza bir son vermek zorunluluğunu hissediyorum.  İşporta Tezgahında Pazarlanan Değerler Edebiyattaki çürümenin bir diğer görünüş biçimi de yazarların, esas kimliklerinden söz edilmeksizin, tekrar sahneye çıkartılmasıdır. Toplumcu yazarlarımız, çeşitli vesilelerle ideolojilerinden arındırılıp, yeni dünya düzenine uygun hale getiriliyor ve eserleri “sermaye aracı” olarak rafların en görünür yerlerine  itinayla yerleştiriliyor. Nazım Hikmet’in vatandaşlığa iadesi ve eserlerinin okul kitaplarına alınması fakat tüm bunlar olurken komünist kimliğinden soyutlanması ve bunu küçük bir kesim hariç herkesin alkışlarla karşılaması edebiyat dünyamızda bir leke olarak yerini almıştır.  Orhan Kemal’in, ağa-maraba ilişkilerini ve bu ilişkiler çerçevesinde dönemin siyasi hayatını anlattığı romanı Hanımın Çiftliği, medya tekellerinin elinde aşk,  heyecan, entrika dolu bir diziye dönüştürülmüştür. Sosyalist şair Nevzat Çelik’in, Ahmet Kaya tarafından seslendirilen “Şafak Türküsü” şiirinin AKP tarafından referandum şarkısı olarak kullanılmaya çalışılmasını, sadece siyasi iktidarın görmeye alıştığımız yüzsüzlüklerinden biri olarak okumak eksik bir değerlendirme olacaktır. Bu durum karşısındaki çoğul sessizlik, toplumun kültürel aklının ne kadar kirletildiğinin de kanıtı olmuştur.  Burada Halide Edip’in; “Nazım iyi şair, hatta deha bile denilebilir, ideolojisi olmasa” sözlerine karşılık Nâzım’ın

cevabını anımsamakta fayda var: “(...) Hepsinden önce ‘ideoloji’ meselesine güldüm. ‘Hey sersem bayan’ dedim, ben bir dahi değilim, fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. Eğer sizin iyi sanatkârlarınız yoksa, ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.” “Sanatsever Patronlar” vs. Müşteri Okurlar Edebiyat-kapitalizm ilişkisi çerçevesinde üzerinde durulması gereken bir konu da, bankaların ve büyük holdinglerin (YKY, İş Bankası, Doğan Kitap vb.) yayınevciliğe soyunmasıdır. Belli başlı tekellerin yayıncılığa el atmasındaki amaç elbette ki “sanata ve sanatçıya dost” olmaları değildir. Sermaye, bu alanı da kâr edilecek alanlardan biri olarak görmüş ve büyük bir özenle üzerine eğilmiştir. Dev basımevlerine sahip bu tekeller için kitap basımı ek bir külfet getirmemektedir. Bu nedenle basılan kitaplar diğer yayınevlerine göre oldukça ucuza sunulmaktadır. Bu durum okur için başta olumlu gibi görünse de, küçük yayınevlerinin rekabet gücünü oldukça zorlamaktadır ve edebiyatı patronların avucuna bırakmaktadır. Ayrıca televizyonların ve basının tüm olanaklarını elinde tutan tekeller, piyasaya sürdükleri kitapların reklamlarını yaparak kitleleri yönlendirme gücünü de ellerinde bulundururlar. Bu sayede hiç okunmayacak kitaplar bile satış rekorları kırabilmektedir. Tekelleşmenin sonucu olarak patronların istedikleri kişiyi yazar yapıp istemediklerini yok edebilme kudreti olduğu da aşikârdır.

Bozuk Düzende Sağlam Çark Olur Mu?4 Neoliberalizmin yakıcılığını tüm toplumda hissettirdiği bu zamanlarda, toplumsal kirlenmeye edebiyatın da eşlik etmemesi elbette ki düşünülemezdi. Hiçbir edebi niteliği olmayan kitapların reklam panolarında, büyük kitapçıların ışıklandırılmış vitrinlerinde ve hatta marketlerde kasa yanlarında sergilenmesi, “Herkes bunları okuyor, peki ya sen?” sorusunun algılara yerleşmesine vesile olmakta, bu da sanalda yaratılan totalin beğenisinin, gerçekte zoraki bir birey beğenisine dönüşmesine sebep olmaktadır. Edebi değeri düşük kitapların sayılarının artması, bunların daha çok okunması, çok okundukça daha çok yazılması şeklindeki kısır döngüyü kırmak gerekliliği öncelikle toplumcu yazarların sonrasında tüm edebiyatseverlerin görevidir. Kötüyü, yozu, kokuşmuşu göstermek her zaman kolaydır. Peki, gerçek bir yazar/ aydın nasıl olmalıdır? Edebiyatın, toplumun şekillenmesinde oynadığı rol çok büyüktür. Yazarlar, tarihi dönemeçlerde kitleler üzerinde büyük etkiler bırakmışlar. Dostoyevski, Tolstoy gibi Rus edebiyatçıları, Çarlık Rusya’sının durumunu göstererek, halkı Rus Devrimine hazırlamışlardır. Kurtuluş Savaşı döneminde, teslim olmamanın, işgale karşı direnişe geçmenin sözcülüğünü yapan yazarlar, halka yol gösterici olmuşlardır.   Edebiyatçı, kapitalist piyasa “beğeni”sinin toplumun çoğunluğunca benimsenmiş olmasına bakıp, istenileni sunma kolaycılığına düşmemelidir. Esas karakterin, romanın ortasında ölmesi gerekiyorsa, ölmelidir.  Bugün, orta yerde duran sefaleti görmeyen, sadece insan bilincindeki sefaleti körükleyip duran, öznel durumların öznel yansımalarıyla ilgilenen edebiyat, miladını doldurmalıdır. Bu sefaletin ortadan kalkması için verilen kavgayı ve bu kavgayı veren insanları işaret eden edebiyatın, topluma nüfuz etmesi sağlanmalıdır.  Bütün bunlar edebiyatı kalıplara sokmaktan ziyade, toplumla bağlarını iyiden iyiye koparan bu üretim dalına bir sınır çizme çabasıdır. Dipnotlar 1. Sanatın Gerekliliği, Ernst FISCHER 2. Başlık Sol Portal’dan alınmıştır. 3. Karl Marx 4. Pir Sultan Abdal

HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır | 37


BİREYİN VAROLUŞUNA NEOREALİST  BİR BAKIŞ: VAROLMAYAN ŞÖVALYE “Varolmayan Şövalye günümüz insanına tutulan en acımasız aynalardan biri. Fakat yazarın ustalığı şudur ki; Calvino okurun asla canını sıkmaz, mizahtan hiçbir zaman vazgeçmez. Kafka okurken bunalan, sıkılan okur, Calvino okurken tebessümüne engel olamaz.”

talât çekiç

“Bugün içinde yaşadığımız dünya, hiçbir özelliği olmayan, en küçük bireysellikten bile yoksun bırakılmış, ‘bir soyut davranışlar toplamına’ dönüşmüş kişilerin dünyası. Günümüzde sorun insanın benliğinin bir bölümünü yitirmesi değil, artık tümünü yitirmesi, yok olmasıdır. Yürüyen ve içi bomboş bir zırh... Öyküsünü yazmayı denedim, ‘Varolmayan Şövalye’ çıktı ortaya.” Kitabı hakkında böyle diyor İtalo Calvino. Usta bir yazardan, bireye dair, ustaca yazılmış bir kitap... Kimdir İtalo Calvino? 1923 Küba doğumlu, İtalyan bir ailenin çocuğu... İki yaşından itibaren İtalya’da yaşadı. 20 Yaşında İtalya Komünist Partisi’ne girdi. 1985 yılında hayatını kaybetti. Yazarlığının ve Komünist Parti üyesi olmasının yanında bir de gazeteci kimliğine sahip olan Calvino, Einaudi Yayınevi’nde kendisi gibi antifaşist yazarlarla kurduğu ilişkiler sonucu, çoğu yazar ve entelektüele göre, son dönem İtalyan düşünce dünyasının çok yönlü ve en önemli isimlerinden biridir. Calvino’ya dünya çapında ün kazandıran eseri, “Atalarımız” üçlemesi olmuştur (İkiye Bölünen Vikont, Ağaca

Tüneyen Baron, Varolmayan Şövalye). Calvino’nun eserlerine bakıldığında şüphesiz irdelenecek çok şey çıkar okurun karşısına fakat biz bu yazıda Varolmayan Şövalye üzerine eğilmeyi seçtik. Zira günümüz, bireyin iyice silikleştiği ve şeklini kaybettiği bir yerdir. Bu zaman diliminde birey adeta bir buhar kümesine dönüştürülmektedir. Romanın baş karakteri, Agilulfo adında bir şövalyedir. Agilulfo hiçbir zaman zırhını çıkarmaz, asla tembellik etmez, korkak olmaz. Hatta uyumaz bile. O, her zaman göreve hazırdır. Komutanının ağzından çıkacak ilk emri uygulamak için tetikte bekler. En küçük ve saçma -zira Agilulfo’yu baştan savmak için verilen emirlerdir bunlar – emri bile, zafer bu emre bağlıymışçasına yapar. Her şeyi kusursuz yapması diğer şövalyelerin kusurlarını daha da belirginleştirir. Bu sebeple ordudaki diğer şövalyeler tarafından sevilmez. Fakat diğerleri aynı zamanda Agilulfo’dan korkarlar da… Çünkü aslında böyle biri yoktur. Zırhın içindeki boşluktur Agilulfo. Konuşan, “kendince” düşünen bir boşluk. Ve ona sadece zırhı şekil verir. Bugün insanların kimlikleri, nasıl bir karaktere sahip oldukları ya da neleri sevip yaptıklarıyla değil, meslekleriyle oluşmaktadır. Kişinin mesleği statü olarak toplumun gözünde ne kadar yukarıda ise, kişi de o kadar yukarıda sayılır. Aynen Agilulfo’nun zırhı gibi bizim de takım elbiselerimiz vardır. Bizi diğer insanlardan ayıran çizgileri kalınlaştırmak için, patronumuzun emirlerini anında, eksiksiz yerine getirme eğilimindeyizdir. Sistem bizden adil veya hak bilir olmamızı değil, hızlı ve vahşi olmamızı, yarışmamızı istemektedir. Birey silikleşmiş hatta kimi zaman yok olmuştur. Artık, en başta devlet olmak üzere, tüzel kişilikler ağır basmaktadır. Devlet insan için ve insanlarca kurulan fiktif bir kurum iken, bugün insanlar (=vatandaşlar) devlet için vardırlar. Öte yandan büyük şirketler

38 | HUKUKTA TOPLUMCU TAVIR | Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün yayınıdır

ve bankalar... Kişinin çocukluğundan başlayıp yirmili yaşlarına kadar süren eğitim süreci, salt bu büyük şirketlere ve bankalara girip iş edinebilmek içindir. Günümüz bireyinin içine itildiği bir diğer kuyu da yalnızlaşmadır. Sistem bize birtakım araçlarla sosyal olduğumuz illüzyonunu yaratırken aslında kişi kendi başına olmaya zorlanmaktadır. İnsan tek başına bir güç gösteremez. Ancak bir araya gelindiğinde güç sahipleri bir şeyler yapmaya zorlanabilir. Agilulfo sevemez, üzülemez, sinirlenemez. Ordudaki diğer şövalyeler sarhoş olabilirken Agilulfo herzaman ayık, her zaman göreve hazırdır. Bazen taklit yapar sadece. Herkesle beraber yemeğe oturur, kalkana kadar tabaktaki yiyecekleri keser, doğrar, hareket ettirir. Kısaca garip bir “şey”dir Agilulfo. Biz okuyucular bir türlü ısınamayız ona. Yer yer nefret ettiğimiz dahi olur. Varolmayan Şövalye günümüz insanına tutulan en acımasız aynalardan biri. Fakat yazarın ustalığı şudur ki; Calvino okurun asla canını sıkmaz, mizahtan hiçbir zaman vazgeçmez. Kafka okurken bunalan, sıkılan okur, Calvino okurken tebessümüne engel olamaz. Calvino’nun “Görünmez Kentler” adlı kitabının hatırlanmaya değer bir bölümü sanırım bu yazı için güzel bir kapanış olacaktır: “Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”


İ.B.Ü. HUKUK’TAN SELAM VAR!

Selamlıyoruz, Hukukun siyasi iktidar elinde oyuncağa dönüştüğü, istenilen yönde karar vermeyen hakimlerin ya da dokunulmaması gereken konulara dokunan savcıların bir anda başka “örgütlerle” bağlantılarının ortaya çıktığı, masumiyet karinesinin hükmünü kaybettiği bir dönemde; hukuku yalnız yasalardan ibaret değil, onu sosyal bilimlerin, toplumun bir parçası olarak gören hukuku bütünlüklü yapının bir parçası olarak ele alan, onun ekonomiyle, siyasetle, sanatla ilişkisi üzerine yoğunlaşan derginizi takip ediyoruz, sahipleniyoruz. İcab-ı Hal gibi hukukun ve insan haklarının üstünlüğünü savunan bir derginin varlığını görmek ve bu dergiye yazı yazan ilerici insanların olduğunu bilmek bizlerin geleceğe daha umutla bakmamızı sağlıyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencileri


Server Tanilli’yi Saygıyla Anıyoruz...


İCAB-I HAL | Sayı 4