Issuu on Google+

TARİH VAKFI YURT YAYINLARI 55

T Ü R K İY E ’D E M O D E R N L E ŞM E V E U L U SA L K İM L İK Editörler: Sibel Bozdoğan - Reşat Kasaba Çeviri Nurettin Elhüseyni © Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998 Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında,

TÜRKİYE’DE MODERNLEŞME VE ULUSAL KİMLİK

yayıncının yazılı izni olmaksızın, hiçbir yöntemle çoğaltılamaz.

ISB N 975-333-076-6 Birinci Basım: 1998 İkinci Basım: 1999

Editörler: Sibel Bozdoğan - Reşat Kasaba

Yayıma Hazırlayan: Ayşen Anadol Kitap Tasarımı: Haluk Tunçay Üçüncü Basım: İstanbul, M aıt 2005

Çeviri: Nurettin Elhüseyni Yayın Yönetmeni: Zafer Karaca Yayın Hazırlık: Hülya H atipoğlu, Nergis İşbilen Kapak: 3tasarıııı Basım: Sena Ofset 0212 6 1 3 3 8 4 6 Tarih Vakfı Yıldız Sarayı Arabacılar Dairesi Barbaros Bulvarı 34349 Beşiktaş/İstanbul Tel: 0212 2 2 7 3 7 3 3 - Faks: 0 2 1 2 2273732 www.taniivakfi.org.tr

TARİH

\y VAKFI


KATKIDA BULUNANLAR Yeşiı^f Arat, Prof. Dr. Boğaziçi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümii

Sibel Bozdoğan, Doç. Dr. Massachusetts Institute o f Technology, Mimarlık Bölümü Ernest Gellner (Müteveffa), Prof. Dr. London School o f Economics (1962-1984), University o f Cambridge (1984-1992), Central European Universit}’ (Prag) Milliyetçilik Araştırmaları Merkezi (1995).

Nilüfer Göle, Prof. Dr. Boğaziçi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

Haldun Gülalp, Prof. Dr. Boğaziçi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

Deniz Kandiyoti, University' o f London, D oğu ve Afrika Araştırmaları Okulu, Antropoloji ve Sosyoloji Bölümii

Reşat Kasaba, Doç. Dr. Washington University, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Çağlar Keyder, Prof. Dr. Boğaziçi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

ŞerifMardin, Prof. Dr. American University, School o f International Sendee

Joel S. Migdal, Prof. Dr. Washington Universit)', Uluslararası İlişkiler Bölümü

Gülsüm Baydar Nalbantoğlu, Doç. Dr. Bilkent Üniversitesi, İç Mimari ve Çevre Tasarımı Bölümü

Roger Owen, P rof Dr. H an ’ard Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Müdürü

Meral Özbek, Doç. Dr. Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

İlhan Tekeli, Prof. Dr. Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü

TEŞEKKÜR

B

il kitapta yer alaıı makalelerin ilk versiyonları, 1994’te M assachusetts Institute o f Technology’de yapılan bir konferansta sunulmuştu. Buradaki yazarlara ek olarak Aydan Balamir, M urat Belge, Sibel Erol, Zeynep Kezer ve Michael Meeker da birer bildiri sunmuşlardı; bu projeye katkıların­ dan dolayı onlara teşekkür etmek istiyoruz. Ayrıca, yorumlarıyla konfe­ ransın kalitesini ve disiplinler arası konum unu artıran Philip Khoury, Feroz Alımad, Beyhan Karahan, Nasser R abbat ve Royston Landau’ya m in­ netimizi ifade etm ek istiyoruz. Yaptığı bağışla konferansı olanaklı kılan M IT ve Harvard A ğa Han Program ı’na, yine bize destek oldukları için M IT Mimarlık Bölümü ile New York Türk Turizm Ofısi’ne, konferansı destekleyen M IT Mimarlık Bölüm ü Başkanı Stanford A nderson’a, Ağa Han Programı eski müdürü Barbro Ek’e, projenin çeşitli aşamalarında bi­ ze yardım eden Renee C aso, Denise H einze, Ayşen Savaş, H ande B o zd o ­ ğan, Felicia Hecker ve Nicole W atts’a teşekkür borçluyuz. M aalesef teşekkürlerimizi hazin bir notla bitirmek zorundayız. Bu ki­ taptaki makaleleri yayıma hazırlarken Ernest Gellner’in ölüm haberini al­ dık. Profesör Gellner kendi bildirisini dikkatle gözden geçirmiş ve kendi­ sine verdiğimiz süre dolmadan yayıma hazır hale getirmişti. Konferansta kendisini ağırlama fırsatını bulduğum uz, ufuk açıcı yorumlarından yarar­ lanabildiğimiz ve son makalelerinden birini içeren bir kitabın editörleri olduğum uz için kendimizi ayrıcalıklı hissediyoruz. Reşat Kasaba-Sibel B ozdoğan


İÇİNDEKİLER GİRİŞ

Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba ESKİ İLE YENİ ARASINDA KEMALİZM VE MODERNİZM

Reşat Kasaba 1990’LARDA TÜRKİYE’DE MODERNLEŞMENİN DOĞRULTUSU

Çağlar Keyder TÜRKİYE’ DE MODERNLEŞME POLİTİKALARI VE İSLAMCI SİYASET

Haldun Giilalp MODERN TÜRK SOSYAL BİLİMLERİ ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

Şerif Mardin MODERNLEŞME BAĞLAMINDA İSLAMİ KİMLİK ARAYIŞI

Nilüfer Göle TÜRKİYE’DE MODERNLEŞME PROJESİ VE KADINLAR

Yeşim Arat MODERNİN CİNSİYETİ: TÜRK MODERNLEŞMESİ ARAŞTIRMALARINDA EKSİK BOYUTLAR

Deniz Kaııdiyoti TÜRK MİMARİ KÜLTÜRÜNDE MODERNİZM: GENEL BİR BAKIŞ

Sibel Bozdoğan


BİR MODERNLEŞME PROJESİ OLARAK TÜRKİYE’DE KENT PLANLAMASI

İlhan Tekeli

136

SESSİZ DİRENİŞLER YA DA KIRSAL TÜRKİYE İLE MİMARİ YÜZLEŞMELER

Gülsüm Baydar Nalbantoğlu

153

ARABESK KÜLTÜR: BİR MODERNLEŞME VE POPÜLER KİMLİK ÖRNEĞİ

Meral Özbek

Pcter vc Kathie’ye... 168

KARŞILAŞTIRMALI PERSPEKTİFTEN TÜRK SEÇENEĞİ

Ernesr Gellııer

IS8

ORTADOĞU PERSPEKTİFİNDE MODERNLEŞTİRMECİ PROJELER

Roger Chven

200

OLGU VE KURGUNUN BULUŞMA ZEMİNİ

Joel S. Migdal

207

DİZİN

216


GİRİŞ S İB E L B O Z D O Ğ A N , R EŞA T KASABA

I I e m Türkiye’de hem de dünyada, hepimizin bir zamanlar az veya çok bel bağlamış olduğu ilerici ve özgürleştirici modernlik söylemlerinin artık tarihe karıştığı hüzünlü bir zamanı yaşıyoruz. Öte yandan, şimdiye kadar bastırılmış yeni seslerin ilk kez duyulduğu, hayatın her boyutunda yerleşik kabullerin kökünden ve sanıyoruz ki geri dönülm ez biçimde sor­ gulandığı, çok hareketli ve çoğulcu bir ortam içinde olduğum uz da inkâr edilemez. Bugünün en hareketli kuramsal tartışmalarının özünde yatan meseleyi herhalde şöylece özetleyebiliriz: H em Aydınlanma çağının m o ­ dernlik projesini kökünden eleştirmek, hem de bu projenin hümanist ve özgürleştirici öncüllerinden vazgeçmemek mümkün mü acaba? T oplum bilimlerinden antropolojiye, sanat ve mimarlık tarihinden kültürel çalışmalara kadar pek çok disiplin, kendi alanlarında modernlik projesini eleştirip onun ötesinde yeni alternatifler ararken, îıe “ geleneğe dönüş” biçiminde bir antimodernliğe, ne de “ global disneyland” larda ifa­ de bulan bir postmodernliğe düşmemeye özen gösterenler de var. Ç ü n ­ kü, Appleby, H unt ve Jacob’ un uyardığı gibi, modernliğe tüm den sırt çe­ virmek, “ deneyleriyle doğanın sırlarım keşfetmeye, diğer insanlarla birlik­ te çalışarak daha yeni ve daha iyi bir dünya kurmaya muktedir, özgürce hareket eden ve özgürce bilen birey” düşüncesinden de tamamen vazgeç­ mek anlamına geliyor.1 Son yıllarda, modernlik projesinin eleştirisi özel­ likle biitün dünyada çok yaygın ve popüler bir konu olarak görünüyorsa da, modernleşmenin Batı’ya oranla çok daha kısa ve tartışmalı bir tarihe sahip olduğu ülkelerde de meselenin önemli, hatta daha acil olduğu kanı­ sındayız. Bu kitapta yer alan makaleler Türkiye’nin modernlik deneyimini 1

Joyce A p p le b y , Lynn H u n t, M a rg a re t Jacob. T e llin g the T ru th A b o u t H is to ry , N ew Y o rk, N o rto n , 1994, s. 201.


geniş ve disiplinleı arası bir bakış açısından irdeleyerek bu çok güncel tar­ tışmaya bir katkıda bulunmak amacını taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, Türkiye toplum bilimciler ta­ rafından evrensel olarak tanımlanmış bir modernleşme modelinin en başa­ rılı örneklerinden biri olarak lanse edilmişti. Türkiye’nin, Osmanlı dönemi reformlarından başlayıp Kemalist ulus-devletle en yetkin ifadesine ulaşan modernleşme ve Batılılaşma tarihi, modernleşme teorisyenlerinin tüm yaz­ dıklarını doğrular görünüyordu. Modernleşme literatürünün klasikleri sa­ yabileceğimiz iki kitapta, Daniel Lerner’in The Passing ofTraditional Society ve Bernard Lewis’in The Emergence o f M odern Tıırkey kitaplarında ayrıntılı olarak incelendiği gibi, Türk modernleşmesi, bütün ilhamını Ba­ tı dan almış, elitler tarafından yönlendirilen, uyum ilkesine (consensııs) da­ yalı ve gerekli toplumsal kurumların inşasına yönelik başarılı bir süreç ola­ rak kabul ediliyordu. Bu ve benzer çalışmalara göre, Türkiye’nin özellikle eğitim, hukuk, toplumsal hayat, giyim-kuşam, müzik, sanat ve mimaride Batı normlarını, stillerini ve kurumlanın başarıyla uyarlamış olması, m o­ dernlik projesinin Müslüman bir ülkede bile geçerli olabileceğinin en güzel ispatıydı. Nitekim Türk modernleşmesi, sadece akademik tartışmaların vaz­ geçilmez bir örneği olmakla kalmamış, Pakistan ve Endonezya gibi pek çok Müslüman “ Üçüncü Dünya” ülkelerinin bağımsızlık hareketlerine de il­ ham kaynağı olmuş, hatta model teşkil etmişti. Bu görüşlerin hemen hepsine hâkim olan kutlayıcı ve kendinden emin ifadede ilk çatlakların belirmesi 1960’ların sonlarına rastlar. Bu yıllarda, Şe­ rif Mardin in Marksizan” tabir ettiği2 bakış açılarının gittikçe yaygınlaşan etkisiyle, yeni tarihçilerin ilgilerini elitlerden halk kitlelerine kaydırdığını, siyasi kurumlar yerine iktisadi yapıları çalışmaya başladıklarını, ııyıım (consensııs) yerine çelişkinin daha açıklayıcı bir kategori olarak ortaya çıktığını görürüz. Türkiye’nin modernleşme deneyimine bu yeni eleştirel görüşlerin m erceğinden bakan o dönem yazarlarına göre, Türk modernleşmesinde öyle fazla da kutlanmaya değecek bir şey yoktu. Hatta, 1970’lerin sonuna gelindiğinde “ modernleşme” sözü neredeyse kötü bir şey olmuş, Lerner ile Lewis gibi yazarlar ise ancak geç Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet Türkiyesi ni çalışmanın “yanlış örnekleri” olarak anılmaya başlamıştı. Türk modernleşmesinin bu ilk eleştirilerinde, asıl hedef M ustafa Ke­ mal’den önce gelen Osmanlı liderleri veya Mustafa Kemal’i izleyen Cum ­ huriyet ileri gelenleriydi. Mustafa Kemal’in girişimleri ve özellikle Kurtuluş Savaşı, bir cesaret destanı, hatta beklenen Üçüncü Dünya devrimlerinin bir habercisi olarak görünüyordu. İçinde bulunduğumuz dönemde ise, Türk 2

Bkz. Ş erif M a rd in 'in bu k ita p ta k i yazısı.

modernleşmesinin eleştirisi, liberallerden M üslüman aydınlara kadar çok geniş bir yelpaze içindeki grupların elinde çok daha kapsamlı ve çok daha radikal bir hal almış görünüyor. Bugün artık Kemalist doktrinler açıkça he­ def alınıp bunların Türk halkının tarihsel ve kültürel yapısını yadsıyarak “ tepeden inen” ataerkil ve antidemokratik bir dizi program olduğu rahatça söylenebiliyor. Kemalist modernleşme programının, hepimize öğretilenin aksine, örnek bir başarı değil, Osmanlı-Türk toplum yapısının normatif dü­ zenini altüst etmiş bir müdahale olduğu, şimdiye kadar duyulmamış biı tonla iddia ediliyor. İşin tuhafı, böyle sorgulamalar ve mahkûm edişler tam da Türkiye’nin Batılı diplomatik kaynaklar ve medya tarafından, eski Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Orta Asya cumhuriyet leri için örnek bir toplumsal reform modeli olarak tekrar öne sürüldüğü za­ mana rastlıyor. Kemalist modernleşmenin bu yeni eleştirisinin özünde m o­ dernleşme teorilerinin evrensellik iddia ve özlemlerine bir karşı çıkış yatı yor. Bugün pek çok düşünür birlik ve homojenlik yerine farklılık, çeşitlilik ve kültürel kimlik sözcüklerinin altını çiziyor. Aynı zamanda da, ulusal kalkınmacılığın bütün dünyada iflasına paralel olarak ulusçu-devletçi ideoloji­ lerin yerine globalleşme, iletişim devrimi, yüksek teknolojiler ve uluslararası pazar kuralları Türkiye’de yükselen değerler haline geliyor. Bu gelişmelerin sınır tanımayan enerjisi karşısında, resmi modernleşme ideolojisi, tekliliği, aşırı ciddiliği ve babaerkilliğiyle bariz biçimde yavan ve yetersiz kalıyor. Biz bu gelişmelerin içinde yatan demokratikleşme potansiyelini yadsı­ mıyoruz, ama bu tip kuramsal, tarihsel ve politik tartışmaların, önemli ba­ zı noktaları göz ardı ettiğini düşünüyoruz. Ö rneğin, Türkiye’nin, İs ­ lam ’dan Batı’ya doğru “ medeniyet değişikliği” projesi ne kadar sığ kalmış olursa olsun, modernliğin kurumsal, davranışsal, sembolik ve estetik ifa­ delerinin en az yetmiş yıllık toplumsal bilincimizin önemli bir bölüm ünü oluşturduğunu unutamayız. 1930’larda La Turquie Kemaliste de yer alan fotoğraflar, 1950’lerin propaganda filmleri ve modernleşmenin resmi tari­ hinin sayısız diğer tasvirleri, hâlâ, bir im paratorluğun kalıntıları üstüne yepyeni ve tümüyle modern bir ulus inşa etme etosunun en güçlü görün ­ tülerini teşkil ediyor. Eğitim kurumlannda ve bütün mesleklerde tıraş ol muş temiz erkeklerle yan yana çalışan peçesiz kadınlar, okul üniformaları içinde sıhhatli çocuklar, Cumhuriyet Ankara’sının ve diğer şehirlerin m o ­ dern binaları, devlet tiyatrolarının, senfoni orkestrasının, balenin ve op e­ ranın gösterileri, çağdaş tarım alanları, fabrikalar, baıajlar ve demiryolları nın fotoğrafları en az iki neslin bilincine yer etmiş olan görüntülerin sade­ ce en belli başlıları. Üstelik bunlar, Türkiye’nin cumhuriyet tarihi boyun­ ca birer medeniyet sem bolü olmakla kalmayıp her türlü biçim ve davranışı ölçüp yargılamaya yarayan resmi standartları da belirlemiş.


G ö z ardı edilen bir başka nokta da Türkiye’nin yakın tarihinin çalışıl­ ması ve değerlendirilmesiyle ilgili. Pek çok yazar Türkiye’nin m odernleş­ mesini çok fazla veya çok eksik bularak saflara ayrılırken, Türkiye’ deki m odernleşm e tarihini bütün ayrıntılarıyla araştıranların sayısının çok da fazla olmadığını görüyoruz. M odernleşm e diye tanımlanan sürecin b u ­ gün Türkiye’yi belli bir yere getirdiğini hatırlatmakta yarar var. Nasıl yo­ rumlanırsa yorumlansın, bugün Türkiye’de daha çok insanın daha uzun yaşadığı, çocuk ölümlerinin daha azaldığı, 1 9 2 0 ’lere kıyasla daha çok sa­ yıda insanın okuduğu, yazdığı, modern iletişim ve taşıma araçlarına ulaşa­ bildiği, kısacası 20. yüzyıl başı A nadolu’suna kıyasla hayat kalitelerinde gözle görülür bir iyileşme olduğu inkâr edilemez. Bunlar çok önemli ve ilginç araştırma konuları olarak beklerken, Bernard Lewis’in Em ergen­ ce’mm basımından 35 yıl sonra hâlâ geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemleri için önde gelen bir kaynak olması düşündürücüdür. Ayııı şekil­ de, modern Türkiye tarihinin her noktasını etkilemiş olan Atatürk’ün hâlâ bilimsel bir biyografisi de basılmannştır. Üçüncü ve belki de daha ciddi bir konu ise Kemalizmden radikal bir kopuşun ardından gelebilecek bazı postm odern pozisyonların yol açabile­ ceği had safhada bir relativizimdir ki, bu da çok farklı söylem ve yaşam bi­ çimlerinin arasında herhangi bir değerlendirme ölçütü bulmayı imkânsız kılacaktır. Elinizdeki kitabın editörleri olarak inancımız odur ki, çoğulcu­ luk ve farklılığa olan saygının aldırmazlığa dönüşm emesi için, Chantal MoufFe’nin güzel deyişiyle “ var olması gerekip de olmayan [telaffuz edil­ meyen] farklılıklarla, hiç olmaması gerektiği halde var olan farklılıkları birbirinden ayırt edebilmemiz gerekiyor” .3 Bu inançtan yola çıkarak, Türk modernleşmesinin eleştirel biçimde yeniden düşünülm esini önerirken, hem m odeın lik/m odern izm , hem de postm odern lik/postm odern izm sözcüklerinin klişe tanımlarından uzak durm ak gereğinin de altını çizmek istiyoruz. Özgürleştirici potansiyel taşıyan tarihsel bir durum olarak m odernlik ile, politik bir hegemonya projesi olarak araçsallaştırılmış bir m odernliği birbirinden dikkatle ayır­ m am ız gerektiği gibi, günüm üzdeki postm odern eleştirilerin dem okra­ tik boyutlarını da, yeni bir dogm a olarak formülleşeıı postm odernizm tanımlarından korum am ız gerekiyor. Bunıın ise ancak mevcut toplum ­ sal, politik ve teorik ayrışmaların birbiriyle iletişimini sağlayabilecek yeni bir konsensüs inşası ile m ümkün olabileceği, bunun da gerçeklerin ve adaletin evrensel doğrularından vazgeçm eden pekâlâ yapılabileceği kam3

C h a n ta l M o u ffe , "D e m o c ra tic P o litic s T o d a y ", D im en sions o f R a d ic a l D em ocracy, Londra , V erso, 1992, s. 13.

sındayız. Böyle bir konsensüsün ilkeleri, elit bir grubun metateorilerinden veya politik projesinden değil, farkı toplum sal gruplar arasındaki d i­ yalogdan doğacaktır. A ncak böyle bir diyalogla “ m üdahalelerden ve sansürden arınmış, bir kamusal söylem ” in4 büyüyebilmesine destek ola­ biliriz. İlk kez M art 1 9 9 4 ’te M IT ’de yapılan, “ Türk M odernleşm e Projesi­ nin Yeniden D üşünülm esi” başlıklı disiplinlerarası konferansta sunulan makalelerin toplandığı bu kitap, Türkiye’de ve dünyada modernlik proje­ sinin günüm üzdeki krizi ve geleceği konularında çalışan çok çeşitli disip­ lin ve mesleklerden yazarları bir araya topluyor. Bu yazarların her biri, kendi uzm anlık alanlarından Türkiye’ye bakarken aynı zam anda çok güncel kavramsal araçları ve teorik çerçeveleri de kullanarak, gerek birbirleriyle, gerekse de dünyanın başka bölgeleriyle ilgili benzer sorular s o ­ ran başka uzmanlarla teorik ve tarihsel bir alışverişe zemin hazırladılar. Yazıların tek sesli bir bütün oluşturmam asından, yazarların yer yer birbi­ riyle çelişebilen farklı konumlarından da anlaşılabileceği gibi, gerek kon­ feransta, gerek konferansın ürünü sayılabilecek bu kitapta, amacımız ka­ famızdaki belli bir görüşü onaylatmak için yazarları stratejik olarak seç­ mek değil, Türkiye üzerine çalışan önem li isim lerden bazılarını davet ederek seçtiğim iz tema üzerinde düşünmelerini ve fikir üretmelerini sağ ­ lamaktı. Öte yandan, son kertede bütün makalelerin şu veya bu şekilde paylaştığı iki gözlem , bu kitaptaki tartışmaların en belli başlı sonuçlarım oluşturuyor. Birinci gözlem , Türk m odernlik projesinin, ulus-devletin himayesinde ve kontrolünde ortaya çıkmış olması nedeniyle daha en baş­ tan problemli doğdu ğu , modernliğin özgürleştirici boyutundan taviz ve­ ren pek çok uygulamanın bizzat modernlik adına yapıldığı. İkincisi ise, günüm üzdeki eleştirel ortamın, modernlik projesinin ortaya çıkışındaki özürlerin nihayet düzeltilmesi, ülke potansiyelinin çok daha demokratik, çoğulcu ve yaratıcı bir biçimde açığa çıkarılması yolunda önemli bir poli­ tik ve entelektüel fırsat oluşturduğu konusundaki fikir birliği — bu fırsa­ tın değerlendiriliyor olduğuna dair henüz fazla inandırıcı bir işaret g ö r­ memiş olsak bile... İlk yedi makalede, Türk modernleşmesinin tarihsel bir özeti yapılır­ ken, konunun çalışılmasında şimdiye kadar kullanılmış olan paradigm ala­ rın eleştirel bir değerlendirmesi ve bu paradigm alara bugün yöneltilen eleştiriler tartışılıyor. Reşat Kasaba, yazısında global ve tarihsel bir süreç olarak m odernleşm e ile toplum bilimlerinin klasik metinlerindeki m o ­ dernleşme tanımları arasında bir ayrını yapıyor. Birinci tanım, insanların 4

A p p le b y , H u n t, Jacob, age., s. 282.


hem birey olarak kapasitelerini geliştirdikleri, hem de yeni topluluklar oluşturdukları özgürleştirici bir süreç olarak karşımıza çıkarken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan toplumsal dönüşüm modellerinin bu karmaşık ve zengin modernlik tarihini, birbirinden ayrı ayrı düşünül­ m üş ıılııs-devletleri etkileyen steril bir dizi değişkene indirgediğini anlatı­ yor. Türkiye’de ve dünyada bugünkü durumu, politik, ideolojik ve ente­ lektüel sınırlamaların bir ölçüde rahatlatılması açısından umutlu gören Kasaba, hem tarihçiler, hem de tarihin öznesi olan bireyler olarak bu fır­ satı değerlendirip m odernleşm enin evrensel ve özgürleştirici boyutuna tekrar sahip çıkabileceğimizi düşünüyor. Çağlar Keyder, 1 9 8 0 ’lerin ve 1 9 9 0 ’ların, Türk toplumundaki bütün modernleşm e kurumlanılın, değerlerinin ve ideallerinin hücuma uğradığı büyük bir değişim dönem i olduğunu vurguladıktan sonra, Türkiye’nin bugünkü “ hastalıklarından” tümüyle modernleşmeyi sorumlu tutamaya­ cağım ız uyarısını yapıyor. Kültürel olarak “ otantik” toplumsal dönüşü­ m ün modellerini savunanların aksine, Keyder modernliğin ancak vaktiyle A vrupa’yı “ m odern” kılmış olan bütün kültürel boyutları içselleştiren topyekûn bir proje olarak alınabileceğini düşünüyor. Modernlik projesi­ nin esas olarak hâlâ geçerli olduğunda böylece ısrar ederken, bu projenin ağırlık merkezine devlet yerine toplumun geçmesi gerektiğini de ısrarla vurguluyor. Bunun gerçekleşebilmesi için ise, toplumun çok iyi tanımlan­ mış ve korunmuş özgürlük ve yurttaşlık kavramları etrafında inşa edilme­ sinin gereğine işaret ediyor. Türk modernleşme projesinin karşısındaki en birinci eleştirel söylemi oluşturan ve son yıllarda giderek güçlenen İslamiyet faktörü, Haldun Giilalp, Şerif Mardin ve Nilüfer G öle’nin yazılarında, çok farklı biçimlerde inceleniyor. H aldun Giilalp, Türkiye’de İslamcı politikaların büyümesine global bir ekonomik-politik perspektiften bakarak, Türkiye ve benzer ül­ kelerdeki İslami hareketleri, bu ülkelerde uzun yıllar boyunca hükümet politikalarım belirlemiş olan Batıcı modernleşme hareketlerinin ve ulusal kalkınmacılığın başansızlıklarıyla ve yarattıkları hayal kırıklığıyla açıklıyor. G iilalp’e göre, böyle bir ortam da gelişen İslamcı politikalar, modernlik öncesine dönüş özlemi olarak değil, ekonomik alternatiflerini açıkça orta­ ya koymamış olsalar da esas olarak bir modernlik eleştirisi olarak görül­ meliler. Türk m odernleşme tarihinden çok bu tarihin nasıl çalışıldığı ve yazıl­ dığıyla ilgilenen Şerif M ardin ise Gülalp’in yazısında da örneklenen tür­ den makro-ekonomik ve yapısal analizlerin yetersiz olduğunu savunuyor. M ardin , literatürün çoğu n luğu n u oluşturan gerek K em alist, gerekse M arksist analizlerde böyle makro modellere çok fazla yer verilirken, ken­

disinin “ yaşam dünyaları” (life worlds) sözüyle ifade ettiği toplum sal d ö ­ nüşm enin mikro boyutlarının ihmal edildiği görü şü n de. Bu boyutun tekrar gündeme gelmesiyle, yapısal analizlerin içinde barındırdığı otori­ ter eğilimlerin önlenebileceğini, çoğunluğu M üslüm an olan Türk halkı­ nın, toplumsal ve politik reformlar karşısında son iki yüzyıldır yaşadığı yabancılaşma ve “ dışarıda kalma” duygusunun bir ölçüde giderebileceği­ ni savunuyor. Nilüfer Göle de İslam ’ın yükselişini sadece otoriter devlet politikaları, yoksulluk, kentleşme gibi etkenlerle açıklayan çalışmaları yetersiz bularak İslamcı hareketlerin modernleşmeye tepki göstermenin ötesinde bütüncül bir toplumsal görüş içerdiğini savunuyor. G öle’ye göre bu hareketlerde yer alan M üslümanlar, Türk modernleşmesinin hem pratiğinde, hem de tarih yazımında dışlanmış olan bir M üslüman kimliğini bedensel ve m a­ nevi olarak yeniden sahipleniyorlar. Ö te yandan, İslami hareketleri, böyle “ yerel ve global gerçeklerin karşılaşıp karışması” olarak görm enin ve çalış­ manın, bizi İslamcı diiııya görüşlerinin ima ettiği gelecek m odellerine eleştirel bakabilmekten alıkoymaması gerekiyor. G öle’nin de yazısının so ­ nunda dediği gibi, “ ezilenlerin ayağa kalkışı, ancak bu ayağa kalkışın ken­ disi baskıcı bir nitelik taşımıyorsa özgürleştirici olabilir.” Bu bölümdeki son iki makale tartışmaya cinsiyet (gender) boyutunu getiriyorlar. Yeşim Arat, kadınların kamuya ait alandaki görünüş ve statü­ lerinin, Türk modernleşme projesinin görsel ve sem bolik ifadesi olageldi­ ğini anlatarak başlıyor. Arat, bütün modernlik tartışmalarında, kadınların pozisyonlarının merkezi bir öneme sahip olduğunu vurguladıktan sonra, bu idealize edilmiş Kemalist kadın modeline feministler tarafından yönel­ tilen eleştirilerin, kadınları “ haklarını onlara veren” ataerkil Cumhuriyet reformlarının birer nesnesi olmaktan çıkartıp kendi hayatlarının öznesi o l­ maları yolunda önemli bir adım olduğunu söylüyor. Arat, Kemalist ve fe­ minist söylemleri birbirine karşıt olarak sunmaktan kaçınıp 1980’lerin fe­ minist hareketini Cumhuriyet’in modernlik projesinin ne kadar güçlü o l­ duğunun bir göstergesi olarak yorumluyor. Kemalist m odele bütün karşı çıkışlarına rağm en, bu yeni feministlerin, yerel gelenek ve ahlak anlayışla­ rının ötesinde özerklik arayışlarıyla ve evrensel haklara dayanmalarıyla, as­ lında Kemalist projenin içinde yer alan liberal, sekliler ve demokratik poli­ tikalara katıldıklarını söylüyor. Deniz Kandiyoti’niıı yazısı, Türk modernleşmesinin eleştirilerinde hâ­ lâ büyük ölçüde eksik kalmış olan bir konuya, yeni yeni ortaya çıkan kim ­ likler ve öznelliklerden hareketle neyin “ m odern” olduğunun sorgulan­ ması gereğine değiniyor. Belli kimliklerin, ilişkilerin, alışkanlıkların, yaşam ve davranış biçimlerinin özünde “ m odern” olarak tanımlandığını hatırla­


tıyor. Özellikle, Tiirk m odernlik söyleminin ağırlık merkezindeki aile, cinsellik ve cinsiyet konularına bakan Kandiyoti, “ modern” liğin nasıl ta­ rihsel ve toplumsal olarak inşa edilmiş bir kategori olduğunu anlatıyor ve bu kategorilerin kadınların statü ve yaşamlarını belirlemesinde, köyden şehre veya bir bölgeden başkasına değişen yerel koşulların ve sınıf farklı­ lıklarının rolünii vurguluyor. “ M odernliğin yerel özelliklerini” çalışmayı, şimdiye kadar resmi ve kurumsal alanlara bakmakla sınırlı kalmış gelenek­ sel modernleşme çalışmalarının ihmal ettiği yeni ve önemli bir araştırma gündemi olarak tanıtıyor. Kitabın bundan sonraki kısmında, Türkiye’deki modernlik tartışmala­ rının kültürel boyutuna yönelik ve daha uzmanlaşmış çalışmalar ve resmi m odernizm e yönelik popüler tepkilerle bunların tarihsel çerçeveleri ele alınıyor. Burada incelenen mimarlık, müzik ve popüler kültür, kendi içle­ rinde tamamen özerk alanlar olarak değil, daha geniş bir kültürel olgu ­ nun birbirleriyle ilişkili parçaları olarak görülüyor. Bu bölüm de, mimarlı­ ğın gerek doğrudan, gerekse makalelerin mekânsal göndermeleri aracılı­ ğıyla önemli bir yer tutması tesadüf değil. Mimarlığın, bir disiplin ve m es­ lek olmanın ötesinde, içerdiği “ rasyonel yapı veya inşa faaliyeti” çağrışım­ larıyla modernlik projesinin belki de en güçlü metaforunu oluşturduğu kanısındayız. Bu bağlam da, postmodern tartışmaların kullandığı term ino­ loji, ortaya çıkan durum un vahameti açısından oldukça açıklayıcı: M o ­ dernlik projesine hücum ediliyor, tasarımlar ve planlar özünde otoriter ve baskıcı olarak eleştiriliyor, eleştirel kuramların hedefi artık yap ı/iıışa (construction) değil, yıkım /istim lak ( dcconstruction); tabii, en azından Michel Foucault’dan beri, bilgiyi anlatan bir metafor olarak artık mimar­ lık değil, arkeoloji kullanılıyor. Sibel Bozdoğan’ın m odern/postm odern tartışmasını mimarlık mesle­ ği ve disiplini bağlamında ele alan yazısı, mimarlıkta modernizmin Türki­ ye’deki serüvenini, Kemalist dönem de Avrupa’dan “ ithali” , 1 9 5 0 ’lerde yaygınlaşması ve 1 9 8 0 ’lerde terk edilmesi olarak üç evrede özetliyor. Pek çok konuda olduğu gibi mimarlıkta da sorunun, aslında eleştirel, dem ok­ ratikleştirici ve özgürleştirici bir söylemle ortaya çıkan modernizmde de­ ğil, onu milliyetçi-modernleştirmeci elitlerin hizmetinde ideolojik işlev yüklenmiş bir bilimsel doktrine ve biçimsel üsluba indirgeyen tarihsel sü­ reçlerde olduğunu söylüyor. M odern mimarlığın sterilliğinden ve kimlik­ sizliğinden “ kurtuluşu” kutlayan yeni postm odernist mimari söylemlere de daha eleştirel gözle bakmamız, mimarlığın bir üslup çeşitliliğine indir­ genmesi ile gerçek çoğulculuk ve demokratikleşmeyi birbirinden ayırma­ mız gerektiğini savunuyor. Türkiye’nin modernlik projesi içinde kent planlamasının yerini tartışan

ikinci makalede, İlhan Tekeli planlama düşüncesinin kendisini bir aydın­ lanma ürünü ve bir sosyal mühendislik disiplini diye tanımlayarak başlı­ yor, kent planlamasının Türkiye’deki tarihini dört dönem de özetliyor. Tanzim at’tan sonra yönetimde ve mekânlarda yapılan reformların sınırlı ve kısmi niteliğine kıyasla Cumhuriyetin daha bütüncül ve daha köktenci bir tavır aldığını, 1950-1980 dönemindeyse hızlı kentleşmenin beraberin­ de getirdiği konut, gecekondu, spekülasyon sorunları karşısında m im ar­ lıktan bağımsız bir planlama eğitiminin kurumsallaştığını, pozitivist plan­ lama anlayışlarının da yaygınlaştığını anlatıyor. 1980’lerde başlayan son dönemiyse “ modernlikten uzaklaşma” diye tanımlayan Tekeli, kentlerin organik bütünler olmaktan çıktığını, kent planlamasının sahneden çekildi­ ğini söylüyor. Bugün kent planlamasının meşruiyet temelinin hâlâ m o ­ dernlik projesi olmasına karşın, uygulamanın denetlenemediğini, pratikte aşıldığını ama bu aşılmanın yeni bir projeye dönüşem ediğini düşünen T e ­ keli, bu durumun modernlik projesinin gücünü m ü, zafiyetini mi göster­ diği sorusunu ise açık bırakıyor. M im arlık ve m üzik alanlarından konuya yaklaşan son iki m akale, Türkiye’deki resmi kültüre belki de en büyük saldırıyı gerçekleştiren bir olguyu, büyük kentlerin varoşlarındaki gecekondularda yaşayan marjinal kitlelerin deneyimlerinde ifade bulan tarihsel bir süreci ele alıyor. G ü l­ süm N albantoğlu, kentsel ve kırsal Türkiye arasındaki, şehirli ile köylü arasındaki “ yüzleşm e” ııin mimari ifadelerini anlatırken, bu ilişkinin uçla­ rına indirgeııemeyecek üçüncü bir “ kültürel ve m imari farklılaşma alanı” nın tanımlanması gerektiğini söylüyor. Erken Cum huriyetin örnek köylerinden, bugünkü gecekondu sakinlerinin barınm a ve yaşama tak­ tiklerine uzanan süreçte köy evinin kavramsal olarak yeniden inşasıyla il­ gilenen N albantoğlu, Türkiye’deki yerleşik/resm i mimarlık söylem ve pratiğinin dışında bırakılmış bu alanlarda önemli bir eleştirel potansiyel buluyor. M eral Ö z b e k ’ in m akalesiyse, 1 9 6 0 ’ larda gecek o n d u lard an çıkıp 1 9 8 0 ’lerde her sınıftan milyonlarca insanın dinlediği popüler bir eğlence biçimi olan arabesk müzik örneğiyle m odernleşıne-popüler kültür ilişki­ lerini inceliyor. “ H em sağ hem de soldaki modernleştirmeciler” den ayrı­ lan Ö zbek, arabeskin ezilen kitlelerin vülger, kaderci, zevksiz ve ucuz kültürü olarak tanımlanmasına karşı çıkıyor. Ö zbek’e göre arabesk, bu kültürün hem üreticisi hem de tüketicisi olan insanlar için hakim gruplar karşısında hem boyun eğiş hem de direniş alanı olarak ortaya çıkıyor. Arabeskin tartışmasız “ kralı” Orhan Gencebay’dan hareketle, btı m üzi­ ğin başlangıcı ve yayılmasındaki tarihsel süreçleri bize aktaran Ö zbek, 1 9 8 0 ’lere gelin diğin de, Ö zal yıllarının egem en ideolojisi tarafından


1

özüm lenen arabeskin, ilk çıktığı yıllardaki direnişi ve ütopik boyutunu da yitirmeye başladığını savunuyor. Kitabın son bölüm ünde, uzmanlık alanları Türkiye dışında olan üç ta­ nınmış tarihçi/toplum bilimcinin karşılaştırılmalı ve kuramsal bazı g ö z ­ lemlerine yer veriliyor. Ernest Gellner, modern Türkiye���nin tarihini yazan pek çok yazarın da ilham kaynağı olan tem aya, Osmanlı İm paratorluğ u ’ndan modern ve sekliler bir Cumhuriyete geçişteki başarıya tekrar de­ ğiniyor. Gellner, bu “ başarı” yı bir veri olarak tekrarlamak yerine hem geç O sm anlı, hem de erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde gerek elit ulemanın gerekse popüler İslamın m odern hayatın gereksinimlerine uymaya daha yatkın olmasıyla açıklıyor, aynı nedenle de, Türkiye’nin geleceği konu­ sunda, özellikle eski komünist kuzey ve Müslüman güney komşularına kı­ yasla, daha ümitli olabileceğimizi düşünüyor. R oger Owen, 20. yüzyılın sömürgecilik ve imparatorluk sonrası koşul­ larında modernliğin O ıtadoğu ülkeleri için politik bir proje olarak ortaya çıkmasını irdeliyor. Bölgedeki birçok devletin, kendi toplumları içinde belli modern değerleri, özellikleri ve standartlan geliştirmeye soyunduğu­ nu ve bu modellerin uygulanma biçimleriyle etkilerinin ülkeden ülkeye değişiklikler gösterdiğini anlatıyor. Son kertede, bunların yerel koşulları geri dönülm ez biçimde değiştirdiğini, O rtadoğu ülkeleri için modernliğin geri dönülm ez bir gerçeklik olduğunu söyleyen Owen, bunun “ henüz ta­ m amlanmamış,” dolayısıyla yoruma ve müdahaleye açık bir proje olduğu­ nu da hemen ekliyor. Bu müdahalenin nasıl ve nerede olabileceği konusunda bir ipucunu Joel M igdal’in tartışmaya katkısında bulm ak mümkün. M igdal’e göre, Türkiye gibi ülkelerdeki modernlik projesinin karakteri ve yönü, devlet elitlerinin istekleri doğrultusunda değil, devletin, kendi ideal kalıplarına sokm ak için uğraştığı toplumsal yapılarla yüz yüze gelip çatıştığı alanlarda belirlenecek. Şimdiye kadar bu alanlara yönelip, buralardaki girift ilişkileri çözmeye çalışmanın zorluğunu hatta imkânsızlığını, bu ülkelerdeki poli­ tik hayata egemen olmuş olan Atatürk, Ben Gurioıı ve Nasır gibi liderle­ rin devasa ve adeta efsaneleşmiş varlıklarına bağlayan M igdal, şimdiki d u ­ rum un, bu ağırlığı üzerimizden atıp modernlik projesini daha açık, de­ m okratik ve kapsamlı biçimde tekrar düşünm ek için bir fırsat yarattığına da inanıyor. Bu inanç, elinizdeki kitapta yer alan yazıların çoğunun da ge­ nel çizgisini ve ümidini oluşturuyor. Bu makaleleri bir araya getirirken amacımız çok kesin çizgilerle önce­ den belirlenmiş bir gündem i öne sürmek değil, ucu açık bir dizi soruyu irdelemekti. Türkiye’nin modernlik projesi gibi çok karmaşık ve çok tar­ tışmalı bir konuda herhangi bir çö zü m e/son u ca ulaşmak iddiası olmaksı­

zın, hem m odernleşm e teorilerinin evrensel ve çizgisel m odellerinde, hem de onların karşısındaki yeni postm odern ve antim odern eleştirilerde fazlasıyla basitleştirildiğini düşündüğüm üz bir tabloyu elim izden geldi­ ğince karmaşıklaştırmaktı. En azından bunu yapabildiğim ize inanıyoruz. Biz bu yazıları yayıma hazırlarken, Türkiye’de yaşanan olaylar, tabloyu her gün daha da karmaşıklaştırmaya devam ediyor. E ğer m odernlik bi­ zim düşündüğüm üz gibi, her şeyden önce bilinmezlerle dolu bir projeyse, Türkiye’nin şüphe götürm ez biçim de m odem olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

ıı


ESKİ İLE YENİ ARASINDA KEMALİZM VE MODERNİZM REŞAT KASABA Geçmişe Yeniden Bakış Türkiye’de üç yıl başta kalan askeri yönetimin liderleri 1983’te, aynı yılın sonlarında yapılacak seçimlerin sonuçlarını etkilemek için bir kam ­ panya açtılar. Bunıı yaparken başlıca hedefleri darbe öncesi dönem de et­ kin olan partilerin ve siyasetçilerin iktidara dönm esini önlem ekti. Bu amaçla çok sayıda kişinin ve temsil ettikleri örgütlerin çalışmalarına kısıt­ lamalar ve doğrudan yasaklar getirildi, önceki yılların siyasetçileri ve parti­ leri eski bir düzenin acı dolu kalıntıları olarak damgalandı. Askerler halkı tekrar tekrar uyararak eski liderler seçilirse ülkenin darbe sayesinde kurtul­ duğu uçurumun eşiğine yeniden geleceğini söylüyorlardı. Türkiye’deki insanlar “ denenmiş ve başarısız olm uş” bu partilere ve düşüncelere yeni­ den dönm ek ya da Kenan Evren’ilı renkli diliyle “ bitpazarında alışveriş yapmak” yerine, “ yeni partilerin yeni liderlerinin projektörleriyle aydınla­ tılan yeni yolda yiirüme” ye özendiriliyorlardı.1 Askeri liderler, seçimleri “ eski” ile “ yeni” arasında katı bir tercih ola­ rak nitelendirmekle, 20. yüzyılın büyük bölüm ünde Türkiye siyasi söyle­ minin ana temasını tekrarlamaktaydılar. Bu temaya göre, Osmanlı İm pa­ ratorluğu ve Türkiye’nin toplum sal, ekonom ik ve siyasal sorunlarının se­ beb i halkın eski kurum ve alışkanlıklardan kopm adaki isteksizliğidir. M o d em dünyada rekabet etm ek için Türk ulusu kendini yakın geçm i­ şinden, özellikle O sm anlı tarihiden koparm alıdır. 1925 tasfiyesinden sonra Atatürk’ ün çevresinde toplanan çekirdek kadro, yeni ulaşılan, elde edilen, benimsenen ya da yaratılanların geçmişten devralınan ve “ eski”

olarak tanımlanan her şeyden mutlaka daha üstün ve m akbul olduğu ka­ nısındaydı.2 20. yüzyılın ilk onyıllaıında A nadolu’nun yenik ve bitkin halkı Ata­ türk’ün radikal mesajını benimsemeye yatkındı, hatta bu halkın bir bölü­ mü, ulusal önderin Türk devletini yeniden yapılandırma kararlılığını içten bir coşkuyla destekledi. Ama 1980’lere gelindiğinde, büyük çoğunluğu Cumhuriyet’in ilk yıllarına ilişkin kişisel deneyimden yoksun olan Türk halkı “ aydınlık ve müreffeh yarnılar” a ilişkin bütün söylemden bıkmış, hatta bu türlü vaatlere karşı kuşkucu ve alaycı bir tavır almıştı. Türk halkı, sürekli ertelenen bir gelecek uğruna fedakârlığa katlanmak yerine, tarihi­ ni, geçmiş kurumlan, inançları, kimlik ve kültürünü sorgulamaya kovul­ du. Başlangıçta en çok yeni kentleşmiş nüfusta belirgin olan bu eğilim, kısa sürede toplumun öteki kesimlerine yayılarak giyim kuşam , popüler müzik, mimari stil ve modern Türkiye tarihine ilişkin düşünceleri de etki­ lemeye başladı. 1980’lerde Türkiye’nin nerede durduğuna ve bu konuma nasıl geldiği­ ne ilişkin bu yeniden değerlendirmenin bir parçası olarak, Kemalist m o ­ dernleşme programı da eleştirilmeye başladı. Bu eleştiriler başta laiklik esasları ve Türk ulusunun etnik kökenleri olmak üzere milliyetçi tarihin tüm temel mitlerinin ısrarla sorgulanmasını gündeme getirdi. Ortaya atı­ lan soruların gittikçe inandırıcı bulunması, İslamcılar gibi anti-Kemalist muhalefet gruplarının siyasal yaşam içindeki etkinliklerini artırdı. Ote yan­ dan ülkenin Türk olmayan en büyük etnik topluluğunu oluşturan Kültler, Cumhuriyet öncesi (ve dolayısıyla Türklük dışındaki) kimliklerine açıkça sahip çıkarak, bunu siyasal hareketlerinin temeli haline getirdiler. Beğenilerdeki nostaljik dönüş, laikliğin gerileyişi ve ulusal birliğin teh­ likeye düşüşü birlikte ele alındığında, T ürk m odern leşm e projesinin 1980’lerin başlarında önemli bir dönüm noktasına vardığı izlenimine ka­ pılmamak gerçekten zordur. Reformcular, özellikle de M ustafa Kemal, Türkiye’de yaşayan herkesin düzgün ve çizgisel bir modernleşme sürecin­ den geçmesini öngörm üştü. Bu sürecin sonunda Batı’nııı uygar uluslarıy­ la eşit düzeyde laik, etnik açıdan da hom ojen bir cumhuriyet ortaya çıka­ caktı. Oysa 1980’lerin başında Türkiye’nin tecrübesi ekonomik gerilik ve toplumsal çalkantıyla sonuçlanmış gibi görünüyordu; laik ile Müslümanın, Türk ile Kürtün, akıl ile inancın, kırsal ile kentselin, kısacası eski ile yeninin birbiriyle çekişerek ve çoğu zaman birbirini pekiştirerek iç içe ya­ şadığı bir çalkantıydı bu. 2

1

H a sa n C em a l, 12 E y lü l G ü n lü ğ ü : D e m o k ra s i K orkusu, A n k a ra , B ilg i, 1986, s. 267.

1925 ve sonrası iç in bkz. Erik Z ü rche r, T u rkey: A M o d e m H is to ry , Londra, I. B. T a ­ u ris, 1993, s. 180-92.


Türkiye siyasetini ideolojik yelpazenin karşıt uçlarından inceleyen ya­ zarların bu duruma ilişkin oldukça basit açıklamaları vardır. Kemalistlere göre, ülke Türk toplum unda dinin önceliğini yeniden egemen kılmaya çalışan güçlerce daha önceki idealist yolundan bilinçli olarak saptırılmıştır. Buna göre, geriye dönüş özlemi içindeki gruplar 1950’den sonraki de­ mokratik ortam da halkı kandırmak ve Kemalist hareketin ilerici hedefleri­ ni tahrip etmek için çeşitli fırsatlar elde etmişlerdi.3 Buna karşılık M üslü­ man aydınlar açısından sorunun kaynağı Kemalizmden kopmak değil, ter­ sine ona çok sıkı sarılmaktır. Onlara göre, Atatürk’ün yönetimi altında Türkiye’deki M üslüm anlar dinsel geleneklerinden zorla koparıldılar. İs­ lamcılar Kemalist m odernleşm e hedeflerini, M üslüm an kültürün temel niteliklerine aykırı bulmaktadır. Onlara göre Kemalist ideolojinin sınırla­ yıcı paravanı kaldırıldığında, Tiirkler İslam dünyasıyla yeniden birleşecek, hem teknik anlamda m odern hem de Kemalist elitin Batı imajı doğrultu­ sunda yarattığına oranla daha haktanır ve “ adil” bir toplum yaratmayı ba­ şaracaktır.4 Konu etnik temele dayalı toplumsal hareketlere, özellikle de Kürt ayrı­ lıkçılığına geldiğinde, Kemalistler ile onlara karşı çıkan çevrelerin görüşle­ ri avnı ölçüde ve belki de daha aşırı bir kutuplaşmayı yansıtıyor. Bu konu­ da Kemalistler bir “ Kürt sorunu” nun varlığını yadsıyor, güneydoğuyu an­ latırken terörizm ile geri kalmışlık gibi dolaylı tabirler kullanıyorlar. Silah­ lı ayaklanmanın yaygınlığını “ dış” güçlerin kışkırtma ve yardımına bağla­ yan aynı kesim, sorunun 19. yüzyıldan beri yapıldığı gibi zor kullanılarak çözülebileceğini savunuyor. Öte yandan Kürtler de aynı derecede miisamahasız olabiliyor, hareketlerini sonradan gelişen karmaşık kimlikler yeri­ ne önceden var olan (prim ordial) özelliklere dayandırabiliyorlar. Böylesi­ ne bir yaklaşım ya yüzyıllar boyunca bir arada yaşamanın getirdiği karma­ şıklıkları göz ardı ediyor ya da bunların silahlı mücadele ile ayrıştırılabileceğine inanıyor ki her iki durum birtakım hayali senaryolar üretmekten ileri gitmiyor.5 Türkiye’deki Kemalistlerin hem İslamcılara, hem de Kürt milliyetçile­ rine karşı sergilediği derin uzlaşmazlığa benzer biçimde, sözü edilen iki akım da ortak düşmana ayrı ayrı cephe açtıklarından, ötekinin kendi alanı­ na girmesini önlemekte son derece duyarlı davranıyor. Ü ç bakış açısının

ortak bir yönü varsa bu da her birinin mutlak ve tam doğrunun kendi te­ kelinde olduğuna inanmasıdır. Bu köktenci düşünce tarzı, hem kendileri­ nin hem de hasımlarının aklındaki her türlü belirsizliği reddeder. Aslında bu tip tartışmaların güncellik kazanması, T ürk toplum unu ve zihniyetini biçimlendirmeye çalışan m onolitik bir güç olarak Kemalizmin Türkiye’deki denetimini yitirmeye başladığını gösterm ektedir.6 Ama kısıt­ layıcı bir öğretiden kurtulduktan sonra, Türkiye halkının ister İslamcı, is­ ter etnik olsun başka bir mutlak noktaya doğru sürüklenmesi kaçınılmaz bir kader sayılmamalıdır. Kemalizme eleştiri olarak ortaya atılan ideoloji­ lerin çizdiği tablolar, 1950’lerden bu yana hızla m odernleşen Türkiye için hiç de uygun bir çerçeve sağlamamaktadır; bu açıdan Türkiye koşulların­ da en az Kemalizm kadar yetersiz oldukları söylenebilir. Bu makalede “ mutlak d o ğ ru ” nun bir başka biçimini onaylamaktan çok, son yıllarda ortaya çıkan kuşkuculuğu bütün mutlakçı ideolojilerin tarihüstü iddialarını sorgulayabilmek için bir fırsat olarak ele alacağız. Osm anlı/Türk modernleşmesinin tarihini, bu tarihe daha sonra eklenen dar kalıplardan kurtararak inceleyeceğiz. Böylece modernleşmenin özünde ta­ şıdığı zenginliği ve olanakları yeniden canlandırmaya çalışacağız. Burada şunu hatırlamakta da yarar var: M odernist düşünür, yazar ve eylemcilere esin veren, onları harekete geçiren olgu modernleşmenin sonradan uydu­ rulmuş katı kesinlikleri değil, tarihsel sürecin ortaya çıkardığı belirsizlikler ve bu belirsizliklerin yarattığı sonsuz olanaklardır.

Osmanlı/Türk Modernleşmesi: Yaşanan Tecrübe ve Yortunu Bu yazıda kullanılan biçimiyle “ m odernleşm e” yi, piyasa toplumunun ve ulus-devletin doğuşuna eşlik eden “ toplumsal yaşamdaki çeşitli dön ü­ şümleri özetleyen genelleştirilmiş imajlar” şeklinde tanımlıyoruz.7 T eri­ min klasik atıflarıyla uygunluk içinde olan bu kullanım biçimi, modernliği tipik değişkenlerle tarif eden daha yakın dönem deki çözüm lem elerden önemli ölçüde farklıdır. Tarihsel bakımdan modernleşme bireylerin ve toplulukların genişleyen 6

1 9 80'lerin iyim se r b ir de ğerle ndirm esi iç in bkz. M . H epe r ve A . Evin (ed.), P o litic s in the T h ird T u rkish R e p u b lic, B oulder, W e s tv ie w , 1994.

7

Bu kesim d eki d e ğ erle ndirm e ve ta n ım la m a la r büyük ölçü d e şu y a p ıtla ra d a y a n m a k ­ ta d ır: K arl P olanyi, The G re a t T ra n s fo rm a tio n , N ew Y o rk, B eacon Press, 1956; R ein-

3

A . T o n e r K ış la lı, A ta tü r k 'e S a ld ırm a n ın D a y a n ılm a z H a fifliğ i, İmge, 1993.

hard B e n d ix, N a tio n B u ild in g a n d C itiz e n s h ip , B e rke le y, U n iv e rs ity o f C a lifo r n ia

4

A li B ulaç, D in ve M o d e rn iz m , İsta nbul, Beyan, 1992. A y rıc a bkz. M . M eeker, "The

Press, 1977; Dean T ip p s , "M o d e rn iz a tio n T h e o ry and the C o m p a ra tiv e S tudy o f So­

N ew M u s lim In te lle c tu a ls in the R epu blic o f T u rk e y ", R ichard T a p p e r, Is la m in M o ­

cié té s", C o m p a ra tive S tudy o f S ocieties a n d H is to ry , M a rt 1973, s. 196-226; Lia h

5

d e rn Turkey, Londra, I. B. T a u ris , 1991, s. 189-222.

G reenfeld, N a tio n a lis m , C am b ridg e, H a rv a rd U n iv e rs ity Press, 1992; M a rs h a ll B er­

Ö rn e ğ in bkz. A m ir H a ssan pou r, "T h e K u rd ish E xperience", M id d le E ast R eport, no: 189, T e m m u z -A ğ u s to s 1994, s. 2-7.

m a n, A l l T h a t is S o lid M e lts In to A ir , Lo ndra , P enguin, 1992; C h a n ta i M o u ffe (ed.), D im en sions o f R a d ic a l D em o cracy, Londra , V erso , 1992.


piyasa toplum unda yer edinmek için bazı geleneksel yükümlülüklerinden kurtulmalarını gerektirmiştir. Erken dönemin modern Avrupa’sında piya­ sa toplumunun serpilmesi kendiliğinden olmamış, hem piyasanın düzenli işlemesini hem de sisteme katılan bireyleri korumaya yönelik bir dizi ku­ rum ve uygulamanın gelişmesi, bu sürece eşlik etmiştir. Sözü edilen bu ikinci süreç kimi yerde ailelerin güçlenmesine, kimi yerde yerel, ulusal ve uluslariistü kimliklerin yeniden biçimlenmesine, kimi yerde de yeni ulusal ve uluslararası kumulların yaratılmasına yol açmıştır. 20. yüzyılın son çey­ reğinden bu tarafa baktığımızda, ulus-devletin modern çağdaki bu koru­ macı hareketin en tipik ve yaygın organı ve bir bakıma doruk noktası ol­ duğu açıkça görülmektedir. Piyasaların günüm üzde de süren genişlemesi, buna koşut olarak yayı­ lan korumacı ideolojiler ile hareketlere ek olarak, modern dünyada halk ile yöneticiler arasındaki ilişkileri düzenleyen üçüncü bir alan daha vardır ki burada çeşitli düşünce sistemlerini, bunlarla bağlantılı uygulamaları ve kurumlan görüyoruz. Bu alan, yalnız Batı Avrupa’da değil dünyanın di­ ğer yerlerindeki birçok toplumsal hareket ve düşünce sistemi için de çeki­ ci olan insan haklarını, yurttaşlık haklarını ve halk egemenliğini savunan güçlü ilke ve söylemleri içerir. Belirli bir toplumda piyasa ilişkilerinin g e ­ lişme tarzı, korumacı ilişkilerin kesin biçimi ile özgürlük ve katılım söy­ lemleri, içinde bulunulan koşullara göre değişiklik gösterebilir, ama bu üç sürecin özü, hepsini evrensel bir dönüşümün parçası saymamıza yetecek kadar geneldir. 18. ve 19. yüzyılların değişim ve dönüşümlerinden geçerken, Osmanlı im paratorluğu (ve sonradan Türkiye) modernliğin esasını oluşturan her güçten de etkilendi. Osmanlı ekonomisi ve piyasaları esas olarak liman kentlerinden iç kesimlere doğru kollara ayrılan yol ağı aracılığıyla Avrupa piyasalarına bağlandı, bunların egemenliği altına girdi. Korumaya dönük karşı hareket, kurumsal reformlar ve Balkanlar’da milliyetçi grupların gi­ riştiklerine benzer yerel ayaklanmalar biçimini aldı. Özgürlük ve haklar söylemi, daha 19. yüzyıldaki ilk evrelerinden başlayarak Osmanlı İmparatorlu ğu’ndaki siyasal muhalefetin temel öğesini oluşturdu. Bu güçlerin aynı anda gelişmesi O sm anlı/T iirk modernleşme tarihinin birçok belirsiz­ likle, zaman zaman ortaya çıkan geriye dönüşlerle, hız ve öncelikler bakı­ mından dönemsel değişikliklerle beneklenmesine yol açtı. Burada sapta­ mamız gereken önemli bir nokta, bütün bunları sapmalar ya da aykırılık­ lar değil, bizzat m odernleşme sürecinin ayrılmaz parçaları olarak görm e­ miz gerektiğidir. Gelgelelim sosyal bilimlerin elindeki araçlar ve paradigmalar bu tarihi bütün karmaşıklığıyla ortaya koymada yetersiz kaldı. Batılı sosyal bilimci­

ler dikkatlerini Türkiye’ye çevirdiğinde bu literatürün kendisi değişim g e ­ çirmişti. Modernleşmeye ve sanayileşmeye ilişkin ilk araştırmalardan bazı­ larının biçimlendirmiş olduğu belirsizlikler, daha düzgün ve çizgisel bir yorum lehine terk edilmişti.8 Özellikle iş genelleştirme ve kuramlaştırma­ ya geldiğinde, bu yazarlar sonuçlara varmak için tarihsel verilere dayan­ mak yerine, bu verileri modernliğin nasıl olması gerektiğine ilişkin önce­ den tasarlanmış kalıplara sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Bu girişimlerin son u­ cunda etııografık, sosyolojik ya da tarihsel ayrıntılar bakımından zengin, ama çerçevelerini sınırlayan kısmi açıklamalar nedeniyle yanıltıcı olabile­ cek bir dizi kitap ortaya çıktı. Bernard Lew is’ in klasik çalışm ası The Em ergence o f M odern Turkey bu tür kitapların iyi bir örneğini oluşturur. O sm anlı/T ürk reformunun candan bir destekçisi olarak, Levvis işe B a­ tı toplumunun ve Türk kültürünün demokratik idealleri arasındaki “ derin yakınlıkları” vurgulamakla başlar.9 Ona göre Türkler tarihlerinde kendile­ rini Batı’ dan ayıran coğrafi ve kültürel uçurumun kapanmasında katkısı bulunan iki önemli tercihte bulunmuşlardır. Bu tercihlerden ilki ortaçağ­ da Asya’dan kopup Batı’ya yönelmeleridir. Lewis bu temel üzerinde çiz­ gisel ve sürekli ilerleyen uzun vadeli bir Türk modernleşmesi tarihi kurar. Bu sürekliliğin Osmanlı İm paratorluğu’nun kurumlarına ve uygulamaları­ na sinen Arap ve İslam etkisiyle kesintiye uğradığım belirtir.10 Osmanlı reformcularının 18. yüzyılda bir m odel ve esin kaynağı olarak Batı’va dönmeleri ikinci önemli tercihi oluşturur. Lewis’e göre, Osmanlı reformu imparatorluğun yıkılışı ve laik cumhuriyetin kuruluşu Türklerin Batı’nın yanında haklı yerlerini edinmelerini önlemiş olan ezici bir yükten kurtul­ malarına yol açmıştır.11 Bununla birlikte The Em ergence ileriye doğru bu uzun yürüyüşün te ­ melinde yatan karmaşıklığa ilişkin geniş bilgiler içerir. Örneğin, yukarıda özetlenen düzgün panoramayı Lewis’in ilginç bir gözlem yaparak “ genel­ de [İslam i] tarikatların A nadolu’daki milliyetçileri destekler g ö rü n d ü ğ ü ” nii12 söylemesiyle nasıl bağdaştıracağız? Özellikle Lew is’in tarihindeki 8

T ip p s , age., A y rıc a bkz. S. N . E isensta dt, "T he K e m a lis t R egim e and the M o d e rn is a ­ tio n : Some C o m p a ra tive and A n a ly tic a l R em a rks", J. Landau (éd.), A ta tü rk a n d the M o d e rn is a tio n o f T u rkey, B oulder, W e stvie w , 1984, s. 3-16.

9

B ernard Le w is, The E m ergence o f M o d e rn T u rke y, N e w Y o rk , O x fo rd U n iv e rs ity Press, 1962, s. 17.

10 B ü le n t E c e v it'in y a kın dönem deki b ir ya zısın d a aynı n o kta ya işo re t etm esi ilg in ç tir : B. E cevit, "P rospects and D iffic u ltie s o f D e m o c ra tiz a tio n in the M id d le E ast", E. G olberg, R. Kasaba, J. M ig d a l (ed.), Rules a n d R ig h ts in the M id d le East, S eattle, U n i­ v e rs ity o f W a sh in g to n Press, 1993, s. 141-63. 11 Lew is, age., s. 353. 12 age., s. 409.


asıl aktörler olan Osmanlı eliti içinde, Batı’nın bazı yönleri ya da önerilen m odernleşme programı ve doğrultusu konusunda kararsız kalmamış biri­ ni bulmak zordur. Örneğin, Lewis III. Selim ’in Avrupa’da olup bitenleri yakından izlediğini ve özellikle Fransa’da devrim sonrasındaki yenilikler­ den bazılarına ilgi duyduğunu anlatır.13 Ama çevresini kuşatan nüfuzlu danışmanlara göre, Fransızların getirdikleri değişiklikler “ akıllarındaki fe­ sadı” açığa çıkarmaktadır; yeni ilkeler koymakla ve yeni yasalar çıkarmakla Fransızlar “ Şeytan’ııı fısıldadığı” nı yapmaktadırlar.14 Cevdet Paşa, bakış açısı ve ideolojisi önceden tasarlanmış kalıplara pek uymayan bir başka tanınmış kimsedir. Bir tarihçi ve adliye nazırı olarak, 19. yüzyıldaki Osmanlı hukuk reformuna öncülük etmiştir. Lewis onun 1870-76 arasında derlediği M ecelle’nin “ biçim ve sunuş bakımından m o­ dern” olduğunu, ama aynı zamanda “ sıkı sıkıya şeriata dayandığı” nı söy­ ler. Çalışmasının sonucunu bir yandan “ şeriat ile Hanefi fıkhının içtihat derlemesi,” bir yandan da “ Türk hukuk biliminin en önemli başarıların­ dan biri” olarak nitelendirir.ıs Kestirme bir sınıflandırmaya kolay kolay girmeyen bir diğer kişi, Lew is’in “ sarıklı devrimci” 16 diye nitelendirdiği Ali Suavi’dir. Medrese eğitimi gören Ali Suavi, Avrupa’da sürgündeyken T ürk milliyetçiliğinin İslanıi içeriği hakkındaki düşüncelerini geliştirir. Geçm işi, yönelimi, ateşli hitabeti ve padişahlık otokrasisine karşı uzlaşmaz tavrı onu 19. yüzyıldaki liberal muhalefetin en özgün ve en zor anlaşılır düşünürlerinden biri haline getirmiştir. Bunların dışındaki bir örnek ise “ umumi dini ve milli ahlak ile maneviyatı korumak” ve “ Osmanlı İm para­ torlu ğu nun kalkınması için Batı m edeniyetinin sağladığı ilerleme ve ürünlerden yararlanmak” gibi ikili bir amaçla 1911’de kurulan “ Hizb-i C edid” dir.17 G örüldüğü gibi, elit tabakanın düşünce ve güdüleri düzeyinde bile, T ürk modernleşmesinin izlediği yolu modernleşm e literatürünün kesin çizgili tek yanlı kategorilerine sığdırmak epeyce zordur. Elit düzeyinin ötesine geçerek O sm an lı/T ürk modernleşmesinin toplumsal dayanakları­ nı incelediğimizde, genel tablo büsbütün karmaşık hale gelmektedir. Ö r­ neğin, Lewis 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı tahtına danışmanlık yapan İngiliz asıllı Slade’in Osmanlı reformlarının halk üzerinde olumlu bir etki

yarattığına pek inanmadığını, eski düzenin o kadar da kötü olmadığını sa­ vunur:18 Şimdiye değiıı Osm anlı, özgü r insanlara tanınan ve Hıristiyan ulusların u ğru ­ na uzun m ücadeleler verdiği en değerli ayrıcalıkların bazılarından gelenek uyarınca yararlandı. Devlete sınırlı bir toprak vergisi dışında hiçbir şey öd em e­ di. (...) Dilediği yerlere pasaportsuz yolculuk yaptı; hiçbir güm rük görevlisi gözleriyle ve kirli elleriyle eşyalarını izinsiz karıştırm adı; polis hareketlerini gözlem edi ya da sözlerine kulak kabartmadı. (...)

1962’de, yani Osmanlı reformunun başlamasından neredeyse iki yüz yıl sonra, Bernard Lewis “ Son yıllarda Türkiye’deki dinsel canlanma bir­ çok yazarın ilgisini çekmiştir” demekte, kanıt olarak da 1 9 4 7 ’den 1958 e kadar uzanan bir dizi makale ve kitap zikretmektedir.19 Türk toplumunu modernleşme sürecinde etkileyen belirsizliklerin baş­ ka örneklerini bulmak için, bir başka klasik metne, Daniel Lerııer ııı P as­ sing o f Traditional Society kitabına da bakabiliriz. Tıpkı Lewis in ilk Osmanlı reformcularının hedeflerini biçimlendiren farklı etkileri kendi anla­ tımıyla bütünleştirmemesi gibi, Lerner da “ önüne geçilem ez” diye tanım ­ ladığı modernleşmenin Türk toplum unda yarattığı çelişkileri sunar, ama modeline tanı oturtamaz. Bir örııek vermek gerekirse, Lerner m odernleş­ tirici bir olgu olarak kenti şöyle anlatır: [Kent] birçok değişik kişiliği barındırıyor. Bazı göçm enler hiçbir zaman kent­ sel perdenin ötesine geçmiyor ve perişan yaşamlarını adeta her gün ölerek sür­ dürüyor. Bazıları ise çalışma disiplinini doyurucu bir yaşam olarak görüyor. Başkaları yeni hülyalara ve şan şöhret rüyalarına kapılıyor; bunlar kendilerini kudretli çevrelere meydan okuyan (...) bir İslami tarikatın ya da proletaryanın başında hayal edebiliyor. Birçoğu, hatta belki de çoğun luğu sadece biraz daha fazla şey öğrenm e, kazanma ya da edinme çabası içinde.20

Lerner, kendi etnografyasından çıkan bu verileri modernleşmenin d o ­ ğal bir sonucu olarak görm ek yerine bunların geleneksellikle modernlik arasında üçüncü bir kategori oluşturduklarını söyler ve bütün bu karışıklı­ ğa rağmen Türklerin O rtadoğu’nun en mutlu halkı olduğunu savunur.21 18 age., s. 125-26. 19 age., s. 416, d ip n o t 32. 2 0 D aniel Lerner, T he P assing o f T ra d itio n a l S ociety, N e w Y o rk , T h e Free Press, 1958,

13 ag e., s. 57. A y ric a bkz. B ernard Lew is, "T h e Im p a c t o f the French R e vo lu tio n on T u rk e y ", J o u rn a l o f W o rld H is to ry , 1953, s. 105-25. 14 Le w is, T he Em ergence, s. 130. 15 age., s. 23. 16 age., s. 154. 17 age., s. 220.

21

s. 77. age., s. 101. E lbette T ü rk iy e kesin ç iz g ile rle a y rıla n ideal gelenek ve m o d e rn lik tip le ­ rine pek u ym ayan ç a tışm a lı b ir d u rum u n g ö rü ld ü ğ ü tek ü lke d e ğ ild i. K a rm a ş ık lığ ın g ittik ç e artm ası üzerine, m o dern leşm e lite ra tü rü "ge lenek-sonrası (am a m o d e rn lik öncesi) to p lu m la ra iliş k in k u ra m la r g e liş tirm e y e b a şla d ı. Ö rn ek o la ra k bkz. D aeda/u s'ta ki ya zıla r, c. 120, no: 1, Kış 1973. Bu, b a s itle ş tirilm iş dü ze n le rin g e tird iğ i g ü ç ­ lü k le ri ka vram ad a ön em li b ir ad ım d ır. A m a bazı d u ru m la rd a bu ad ım b ir başka ide-


Türk Modernleşmesi ve Modernleştirici Elit 20. yüzyıl yazarlarının analizlerini sınırlayan yalnız toplumsal değişim kuramlarının katı modelleri ve dar kategorileri değildi. Bu yazarlar m o­ dernleşmeyi disiplinli ve belirsizlikten uzak bir süreç olarak betimlemeye çalışırken, 19. yüzyıldaki ve 20. yüzyıl başlarındaki siyasal liderlerin söz ve eylemlerinde kendilerininkine benzeyen bir bakış açısı bulurlar. B ü ­ rokrat elit O sm an lı/T tirk modernleşmesini denetlenebilir boyutlara in­ dirgem ek ve kendilerini de ilerlemenin vazgeçilmez liderleri olarak suna­ bilmek için “ eski” ve “ yeni” ya da “ geleneksel” ve “ Batılı” gibi kategori­ leri yaygın biçimde kullanmaktaydı. O sm an lı/T iirk eliti hem siyasal, hem de ideolojik bakımdan reform u tepeden tabana inen bir süreç olarak kav­ ramaktaydı. Dolayısıyla çabaları önemli ölçüde Osmanlı kurumlanın de­ ğiştirmeye ve içinde bulunulan koşulların m addi ve formel yönlerini ye­ niden biçimlendirmeye yönelikti; güdülen amaç daha çok bunların Avru­ pa’ daki karşılıklarına benzem esini sağlam aktı. Tem elde yatan varsayım ortamın ve kuramların değişm esi halinde, bireylerin davranışlarının ko­ layca biçimleııdirilebileceğiydi. H er ne kadar reform konusundaki bu yaklaşımın kökleri Rus çarı B ü ­ yük Petro’ya ve Avrupa’nın 18. yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyıldaki aydınlan­ ma mutlakıvetçiliğine kadar götürüİebilirse de, Osmanlı ve Cumhuriyet reformcularının en doğrudan esin kaynaklan Fransız Devrimi’ne dayanı­ yordu. Özellikle de 1 7 93-94 yıllarında Fransız devletine egemen olan Jakobenler ile O sm an lı/T ürk reformcuları arasında, devleti ve toplumu ye­ niden biçimlendirmeye yaklaşımlarındaki sofuca coşku bakımından bir­ çok benzerlik vardır. Jakobenler için devrim her şeyi kapsayan ve Fran­ sa’daki yaşamın bütün yönlerini etkileyen bir girişimdi. Bu nedenle Fran­ sız tarihinin 1792’de başladığını ilan etmişler, rasyonel ve onluk birimle­ re göre takvimi yeniden düzenlemişler, günlere, aylara ve bayramlara ye­ ni adlar vermişlerdi. Fransa’ nın idari haritası yeniden çizilmiş, sokak ve caddelerin adları değiştirilmiş, hatta adlan eski rejimle, kraliyet ailesiyle ya da ruhban sınıfla bağlantılı kişiler yeni adlar almaya özendirilmişti. “ Pantolon, yakasız göm lek, kısa ceket, potin ve özgürlük şapkası” ndan oluşan özgün bir giyim “ örnek devrimci” tarzıyla ilişkilendirilmiş, Jakobenlerin gözünde, dar pantolon, yelek ve pudralı peruğun oluşturduğu eski üniformalardan daha üstün tutulm uştu.22 al tip y a ra tm a n o ktasına va rm ış ve böylece b ir to p lu m u n geleneksel düzeyden gelenek-sonrasına ya da ge çiş a şa m a la rın a nasıl g e ç tiğ i konusuna b ir a yd ın lık g e tirm e ­ m iş tir. Ö rn e ğ in bkz. Joseph G u s fie ld , "T ra d itio n and M o d e rn ity : M is p la c e d P o la riti­ es in the Study o f Social C han ge", J. F in kle ve R. G able (ed.), P o litic a l D e ve lo p m e n t a n d S o c ia l C hange, N ew Y o rk , John W ile y , 1966, 15-26. 22 R obe rt D a rn to n , The K iss o f the La m o u re tte , N ew y o rk, N o rto n , 1990, s. 9.

Birçok Osmanlı, Jöntiirk ve Kemalist liderin kafasında da insanların dış görünüm ü, caddelerin temizliği, kurumlanıl türü ve niteliği gibi bi­ çimsel değişim unsurları modernleşmeyle eşanlamlıydı. Ö rneğin, 1829’da siviller için uygun ve zorunlu başlık olarak sarığın yerine fes benimsendi, “ cüppe ve yemeni yerini setre-pantolon ve siyah deri potine bıraktı.” 2-’ M ehıııed Kâmil Efendi 1859’da deyim yerindeyse Osmanlı reformunun gastronomik temellerini atarak ilk Osmanlı yemek kitaplarından birini ya­ yımladı. M d c c tü ’l-Tabbâhiıı adlı bu kitabın önsözünde hayat şartlarının değişmesi yüzünden artık eski yemeklerin yetmediğinden, yeni hayata g ö ­ re Batılılardaiı yeni bir mutfak tarzı almamız gerektiğinden24 söz ediliyor­ du. Yüz yıl kadar sonra, Cıımhuriyet’in ilk yıllarında bu kez fes tutuculu­ ğun simgesi haline geldi ve 1 9 2 5 ’te meşhur “ Şapka Kanum ı” yla yasaklan­ dı. Mustafa Kemal bu girişimin gerekçesini, fes “ milletimizin başında ce­ hil, gaflet ve taassubun, ve terakki ve tem eddün düşmanlığının alameti fa­ rikası gibi telakki” olunuyordu25 sözleriyle ifade ediyordu. Bir konuşması­ nı dinleyen kişiler arasında bulunan ve anlaşıldığı kadarıyla yeni kıyafet kanunuyla başa çıkmak için beyhude bir çaba gösteren bir adamı şöyle tasvir ediyordu:26 Karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum . Başında fes, fesin üstünde ye­ şil bir sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir caket var, daha alt tarafını göremiyorum. Şim di, bıı kıyafet nedir? M edeni bir insan bu alclacaip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?

Bir başka örnek de Türk hükümetinin İslam dininde reform ve m o ­ dernleşme sorununu incelemek üzere 1928’de bir kurulu görevlendirm e­ sidir. Kurul, hazırladığı raporda “ Ahlak ve iktisadi hayat gibi, dini hayatın da ilmi esaslara göre ıslah edilmesi gerektiği” görüşünü bildiriyordu. Ay­ rıca sıraların ve vestiyerlerin bulunduğu temiz ve düzgün camilere gerek olduğu ve insanların camilere temiz ayakkabılarla girmesinin sağlanması gibi tavsiyelerde bulunuyordu.27 1960 gibi yakın bir tarihte, 27 Mayıs darbesinin ardından İstanbul’un askeri valisi “ Batılı turistler arasında kötü bir izlenim yaratabileceği” gerekçesiyle halka açık yerlerde yüksek sesle konuşulmasını yasaklayan bir emir çıkarmıştı.28 Kendi başlarına alındığında bu ve benzeri önlemler-oldukça eğlenceli 23

Lewis, The Em ergence, s. 102.

2 4 H ilm i Z iy a Ü lke n , T ü rk iy e 'd e Ç ağdaş D üşünce T a rih i, İsta n b u l, Ü lk e n , 1966, s. 40. 2 5 Kem al A ta tü rk , N u tu k , II, İsta nbul, M illi E ğ itim B asım evi, 1962, s. 895. 2 6 A ta tü rk 'ü n S öylev ve D e m e çle ri, II, A n k a ra , T T K , 1959, s. 216. 27

age. s. 414.

28

C u m h u riye t, 25 T e m m u z 1961.


sayılabilir, ama bunların ardında yatan bakış açısı son derece ciddiydi. Osmanlı ve Türk reformcuları Türkiye’de bilim ve akıl yoluyla ilerleme için gerekli koşullan yaratmaya kararlıydılar. Fransızların bilinçli olarak ve ta­ sarlayarak Fransa’da ve Avrupa’da hayata geçirmeye çalıştığı bu Aydınlan­ ma idealleri ve özellikle ilerleme düşüncesine aşırı bağlılık, Jakobenler ile O sn ıan lı/T ürk reformcularının birbirine benzeştiği bir başka alanı oluş­ turmaktadır. Osmanlı muhalefetinin liberal kişiliklerinden biri olan Sadullalı Paşa’ nın “ O ndokuzuncu Asır” adlı kasidesinden alınma şu parça, bu duygulan bir parça yansıtmaktadır:29 Münevver eyledi ezhâm intişâr-ı ıılıım M ükem m el eyledi noksân-ı feyzi matbuat M egârib oldu dirîgaa rııetâli-i irfan N e kaldı şöhret i Rûm ii Arap ne M ısr u H erât Zam an zamân-ı terakki cihaıı cihân-ı ulûm O lur mu cehl ile kaabil bekaa-yı cemiyyât

Ziya Gökalp gibi önde gelen aydınların yazılannda ilerleme düşüncesi öylesine kilit bir yer tutar ki, bazen zamanın geçişi bile yeterince hızlı bu­ lunmaz: “ İlerlemeye azimle sanlacağız; beş yüz yılı sıçrayarak aşacak ve yerimizde durmayacağız” der Gökalp.30 Mustafa Kemal’e göre de, ilerle­ meyi ölçerken standartlarımız “ geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir.” 31 Yi­ ne M ustafa Kemal 1 9 2 5 ’te uygarlıktan sanki tapınılması gereken doğaüs­ tü bir güç olarak söz eder:32 Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir ve o , gafil ve itaat­ sizler hakkında çok biamandır. Dağları delen, semalarda pervaz edeıı, göze görünmeyen zeraatten yıldızlara kadar her şeyi gören, tenvir eden, tetkik eden medeniyetin mııvacehe-i kudret ve ulviyetinde kıırûn-ı vustâ zihniyetlerle, ip­ tidai hurafelerle yürüm eğe çalışan milletler m ahvolm ağa ve hiç olmazsa esir ve zelil olm ağa mahkûmdurlar.

Başlangıçta, Avrupa Aydınlanması sırasında ilerleme düşüncesi her­ hangi bir kültür, halk ya da coğrafyaya özgü bir şey olarak görülm üyor­ du. Önüne engeller çıkarmamayı öğrendikleri sürece, bütün insanlık için ulaşılabilir bir şeydi. Ama 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Avrupa’daki ilerleme tartışmaları evrensel iddiasının çoğunu kaybetmiş durumdaydı. Beklentileri boşa çıkmış bazı siyasal ve düşünsel liderlerin elinde bu bir2 9 K enan A k y ü z , Batı T e s irin d e Türk Ş iiri A n to lo jis i, İsta n b u l, İnkıla p, 1986, s. 78-79. 3 0 A k ta ra n Lerner, T r a d itio n a l S ociety, s. 136. 31

A ta tü rk 'ü n S öylev ve D e m e ç le ri, II, A n k a ra , T ü rk T a rih K urum u, 1959, s. 275.

3 2 age. s. 212.

leştirici ideal kendi karşıtına dönüştü. İlerleme artık toplum u ileri ve geri olarak bölmenin ve geri diye belirlenmiş grubu suçlamanın bir aracı ola­ rak bile kullanılıyordu. Bir başka deyişle kültürler arası bir insanlık ideali olarak doğan ilerleme seçkinci liberal ideolojilerden hoşlanmayan ve be­ lirsizliklere hoşgörüyle bakaıııayan etnik ve resmi milliyetçiliklerin etkili bir silahı haline gelm işti.33 19. yüzyılın sonunda gittikçe artan siyasal güçlükler, askeri yenilgiler ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelen Osmanlı bürokrat eliti içindeki güçlü gruplar da bu doğrultuda hareket etmeye koyuldular.34 Devletin ve ülkenin bekasıyla eşanlamlı gördükleri kendi varlıklarını sürdürm enin, an­ cak homojen ve kaynaşmış bir topluluğun tanımlanmasıyla sağlanabilece­ ğine inanmaya başladılar.3S İlk Cumhuriyetçi elit, onların ideologları ve dönemin tarihçilerine göre, bir yandan Türkler ulusal bir topluluk olarak gelişip olgunlaşırken, bir yandan da bu topluluğun Batı uygarlığının ana mecrasında haklı yerini alması yönünde adımlar atılıyordu. İlk reform ön ­ lemlerinden bazılarında gördüğüm üz Batı’ya, gayrimüslimlere, İslam d i­ nine ve imparatorluk geçmişine liberal yaklaşımlar artık ortadan kalkınıştı. Şimdi tercihler eskiyle yeni, gerilikle uygarlık ve gericilikle ilerleme arasın­ da kesin ifadelerle belirtilmekteydi. Daha sonraki konuşmalarında M usta­ fa Kemal “ Acılar gördük” diyerek Osmanlı devletinin 19. yüzyılda içine düştüğü zor durumu ilk reform hareketindeki tereddiite bağlam ıştı:36 Bunun sebebi dünyanın vaziyetini anlamadığım ız içindir. Fikrimiz, zihniyeti­ miz medeni olacaktır. Şunun bunun sözüne ehemmiyet vermeyeceğiz. M ede­ ni olacağız. Bununla iftihar edeceğiz. Bütün Türk ve İslam âlemine bakınız. Zihinleri medeniyetin emrettiği şümul ve tealiye uyamadıklarından ne büyük felaketler, ne ıstıraplar içindedirler... Artık duramayız. Behemehal ileriye gid e­ ceğiz... M edeniyet öyle bir kuvvetli ateştir ki ona bigâne olanları yakar ve mahveder. 33 G reenfeld, N a tio n a lis m , s. 1-26, 189-274, 222-34; B e n e d ict A n d e rs o n , The Im a g i­ ned C o m m u n itie s, Londra , V e rso , 1991. 3 4 Eski O sm a nlı to p ra k la rın d a , ö z e llik le de B a lk a n la r'd a k o şu t b ir g e liş m e n in ya şa n d ı­ ğ ın a işa re t etm ek ge rekir. Bkz. F ikre t A d a n ır, "T h e N a tio n a l Q u e s tio n and the Gene­ sis and D eve lo p m e n t o f S o cia lism in the O tto m a n E m pire ", M . T u n c a y ve E. Z u rc h e r (ed.), S o c ia lis m a n d N a tio n a lis m in the O tto m a n E m pire, 1876-1923, Lo ndra , B ritis h A c a d e m ic Press, 1994, s. 27-48. 3 5 A b d ü lh a k A d n a n A d ıv a r C u m h u riy e t d ö n e m in d e ki e ğ itim n o rm la rın ı, da ha ön ceki Islam i n o rm la r k a d a r d o g m a tik b u lm u ş, yeni re jim in re fo rm la rıy la "T ü rk iy e 'n in p o z i­ tiv is t b ir m ozole h a lin e g e ld iğ i"n i s ö y le m iş tir. A . A d ıv a r, "In te ra c tio n o f Is la m ic and W estern T h o u g h t in T u rk e y ", T . C. Y oun g (ed.), N e a r E astern C u ltu re a n d S ociety, P rinceton, P rinceton U n iv e rs ity Press, 1951, s. 128. 36 A ta tü rk 'ü n S öylev ve D em e çleri, II, s. 207.


Bıı antilibcral sapmanın aşamaları ve pratik sonuçlan çok iyi bilinmek­ tedir. Önce 1914-15 Erm eni tehciri, ardından 1923-30 Yunanistan’ la niifııs m übadelesi, 1 9 4 2 ’ de gayrimüslim işadamlarının mallarına yüzde 7 5’e kadar varan özel bir varlık vergisinin konması ve son olarak da İstan­ bul’da 6-7 Eylül 1955 olayları sırasında Rıımlar ile öteki gayrimüslimlere ait işyerlerinin yağmalanması Türkiye’deki orta sınıfın zorla İslamileştirilnıesi ve ulusallaştırılmasının belli başlı dönüm noktalarını oluşturur. Oysa resmi söylemde bu tarihsel dönüşümler yeterince incelenip açık­ lanmaz. Bertaraf edilen grupların yanı sıra bu girişimlerden yarar görmesi öngörülen çevreler bile yeterince dikkate alınmaz. Aslında popülist g ö ­ rünmelerine rağmen, Osmanlı ve Türk devlet adamları bireysel inisiyatif­ le, yurttaşlık haklarıyla ve kişi özgürlükleriyle ilintili olgulara her zaman derin bir kuşkuyla bakmışlardır. Bu nedenle, reform hareketinin ilk evre­ lerinde geniş biçimde temsil edilen, hatta örgütlenen tüm liberal düşün­ celer zamanla marjinal bir konuma itilmiş ve sürekli muhalefette bırakıl­ mıştır. İktidardaki elitin ve onun düzenlemelerinin dışında kalan bütün düşünce ve kurumlar kuşkuyla karşılanmış, ancak eldeki siyasal programın gereklerine göre biçimlendirilip güdülebilecekleri oranda ilgi görm üşler­ dir.37 Kısacası, reformcu elit O sm anlı/T iirk toplumunu yeniden örgütle­ me arayışı içinde toplum dan kopuk, dışa kapalı ve içe dönük bir yönetici sınıf haline gelmiştir.38 “ II. M ahm ud’ dan (1 7 8 4 -1 8 3 9 ) İsm et İnö n ü ’ye (1 8 8 4 -1 9 7 3 ) ka­ dar” 39 bütün O sm an lı/T ü rk liderlerinin hemen hepsinin ortak özelliği olan antiliberalizm, Türk modernleşmesinin önde gelen tarihçilerini ra­ hatsız etm ez. 1950 ve 6 0 ’larda, bu yazarların büyük bölümü geleneksel bağları kırmayı öylesine acil bir görev sayıyordu ki, bu hedefe ulaşmak için ne tür yöntemlerin kullanıldığına pek önem vermiyorlardı. Söz konu­ su yöntemlerin çoğıı ilerlemeye karşıt olarak gösterilen kıırum ve uygula­ maları hedef aldığı için haklı görülmüşlerdi. Levvis’in “ Jöntürkler belki Türkiye’ye anayasal yönetimi getiremediler, ama hiç olmazsa İstanbul’ un su şebekesini ve lağımlarını tamir ettiler” 40 sözleri, 19. yüzyıl Türk siyase­ tine ilişkin yaygın d üşün ce tarzını çok iyi yansıtm aktadır. Ö zellikle 1 9 4 5 ’te çok partili demokrasiye geçilmesiyle birlikte, Türkiye komüniz-

min hızlı toplumsal ve ekonomik dönüşüm ü sağlayacak tek geçerli yön­ tem olmadığını gösteren bir vitrin haline de getirildi. Daniel Lerner’e g ö ­ re, “ yeni Tiirklerin yaratılması artık yalnız atom savaşı gibi büyük bir fela­ ketin etkisiyle durdurulabilir” di.41

Geçmişte ve Günümüzde Modernleşen Toplum H em kuram, hem de uygulama düzeyinde kurumsal reforma ve dış görünüm e bu denli ağırlık verilmesine bakarak, bu politikaların Osmanlı ve Türk toplumunun sadece küçük bir kesimini etkilediğini unutamayız. Ayrıcalıklı siyasal elitin dışında kaldıkları için görüşlerine dikkat edilmeyen birçok kişi vardı. Başkentin ötesinde olup bitenler hakkında bir fikir edin­ mek için yararlanabileceğimiz bir kaynak, köylülerin bakış açısından Bi­ rinci Dünya Savaşı ve sonrasının zor yıllarını anlatan hikâyelerdir. Bu tür hikâyeler savaş ve sıkıntı döneminden kaynaklanan sefil yoksulluğun yanı sıra derin bir kimlik bunalımını da ortaya koymaktadır. Ö rneğin, bu hikâ­ yelerin ve manzum destanların kahramanları zor durum a girdiklerinde, son çare olarak sabit bir kimliği olmayan bir varlığa bağlılıklarını bildirme yoluna giderler. Konuşmalarında halife-padişah, Jöntiirk liderleri, M usta­ fa Kemal, H z. M ulıam m ed ve yeğeni H z. Ali birbiriyle kaynaşır ve şekil­ siz bir yaratık haline gelir.42 Devlet güçleri ile devlet dışı arena arasındaki bağlantılar, 1950’deki se­ çimlerde Mustafa Kemal’in partisinin ağır bir yenilgiye uğrayarak iktidar­ dan düşmesiyle Türk siyaset sahnesinin ön saflarına çıktı. 1950 seçimleriyle “ daha önceleri modernleşmeden hemen hiç etkilenmemiş” olarak nitelen­ dirilen kırsal kesim birçok gözlemciyi şaşkınlığa uğratan bir gelişmeyle, dünyadaki en gelişkin ve en yaygın siyasal örgütlenme ve katılım sistemle­ rinden birine damgasını vurdu.43 Türkiye’deki bu siyasallaşmanın derece­ sinden etkilenen Daniel Lerner 1954’te, “ köylüler demokratik siyasetin te­ mel dersini (iğrenmiş bulunuyorlar” diye yazıyordu. Bu olayda, köylüler ona büyük partiler arasında sadece küçük bir oy farkı olmasının daha iyi ol­ duğunu, çünkü o zaman liderlerin kendilerini dinlediğini açıklamışlardı.44 G ünüm üzde de Kem alist kısıtlamalara dayalı nüfuzun öteki devlet merkezli ideolojilerle birlikte gerilemesiyle, Türkiye’de yaşayan insanların yalnız tarihsel bir tecrübenin nesneleri değil, modernleşmenin özneleri de

37 Bkz. Z u rche r, Turkey: A M o d e rn H is to ry , s. 115-16, 175-76. 38 Ş erif M a rd in , "Just and U n ju s t", D aed alus, 120, no: 3, Yaz 1991, s. 1 17-29. A y rıc a bkz. Ergun Ö zbu dun , "S tate E lites and D e m o c ra tic P o litic a l C ulture in T u rk e y ", L. D ia m o n d (ed.), P o litic a l C u ltu re a n d D e m o cra cy in D e ve lo p in g C ountries, B oulder, Lynne R einer, 1993, s. 247-68. 39 Lew is, The Em ergence, s. 369. 40

age. s. 228.

41

Lerner, T ra d itio n a l S ociety, s. 128.

42 N azım H ik m e tin destansı ş iiri "M e m le k e tim d e n İnsan M a n z a ra la rın d a keskin h a t­ la rla ç iz d iğ i b ir dizi A n a d o lu ka ra kte rin d e bu ö z e llik le rin b irç o ğ u g ö rü lü r. 43 C yril B lack, The D y n a m ic s o f M o d e rn iz a tio n , N e w Y ork, H a rp e r and R ow , 1966, s. 121; W a rd and R ustow , P o litic a l M o d e rn iz a tio n in Japan a n d T u rkey, s. 456. 44 Lerner, T ra d itio n a l S ociety, s. 41.


olarak önemli bir rol oynadıklarını görebilmekteyiz; Marshal Berman’ın deyişiyle “ Kendilerini değiştirm ekte olan dünyayı değiştirm e, girdapta yollarını bulma ve buna sahip çıkma güçleri” vardır.45 Bıı insanlar Lerner’ın sürekli “ yayılıp genişleyen, (...) farklı ve alışılmamış şeylerle ve fan­ tezilerle dolu” diye tanımladığı m odern bir dünyada yaşamaktadır.46 Bazılarına göreyse, son onyıl ya da buna yakın bir süre içinde Türk sahnesine egemen olan ve birbiriyle çatışan fikir ve vizyonların büyük bir bölüm ü yalnız bir geriye dönüşü değil, Türk modernlik tecrübesinin tam bir çöküşünü haber vermektedir. Bu bakış açısına göre, Türkiye’deki iler­ lemenin yarattığı sonuç rasyonel ve evrensel anlamda ilerici bir orta sınıf toplum u değil, ekonomik bakımdan kutuplaşmış, siyasal kavga içinde ve etnik olarak bölünmüş bir halktır. Yükselen okuryazarlık düzeyi ve kitle iletişim araçları, gelişmelerden haberdar ve siyasal bilince sahip aktörler yerine, modernliğin meyvelerine alışkın, ama bunları yönlendirecek bilgi ve araçlardan yoksun genç, sürekli artan bir nüfus yaratmıştır. Bu tür nitelendirmelerden birçoğunun temelinde yatan um utsuzlu­ ğun ve alaycı yaklaşımın tersine, 1980 ve 9 0 ’ların yekparelikten ve merke­ ze bağlılıktan kurtulmuş dünyasında olanakların çoğalışını görmeye eği­ limli insanlar da vardır. Am a bu noktada sarkacı ters yöne çok fazla çek­ m e, her tutumu kendi doğrusuna sahipmiş gibi sunma ve — ne kadar dar, sınırlı ya da özel olduğuna bakmaksızın— her hareketi anlamlı bir inti­ bak, protesto ya da baskı hareketi olarak yorumlama konusunda dikkatli olm ak gerekir. Böylesine yerelleşmiş bir bakış insanların bu ayrım çizgile­ rini aşarak iletişim kurabilme ve kendileri için en dolaysız ve kişisel tecrü­ benin ötesinde ortak bir bağlam hayal etme olasılığını yadsır. Böyle bir tutum dan kaynaklanan ve Ernest Gellner’in son kitaplarından birinde şid­ detle eleştirdiği aşırı görelilik dünyasından kaçınmak için, dünya çapında tarihsel bir süreç olarak modernleşmenin evrensel öğretilerini hatırlama­ mız gerekir.47 Piyasa toplumunun genişlemesi ve derinleşmesi, insanların kendilerini koruma güdüleri, insan ve yurttaşlık haklarına önem verilmesi diye özetlediğim iz ilkeler modernleşmenin çeşitli yönleri olarak görülm e­ li, sadece bir gruba, bakış açısına, geleneğe ya da kültüre özgü sayılma­ malıdır. Biz, modernleşmenin nesneleri ve özneleri olarak bu unsurların evrenselliğinde direttiğimizde, bizi çevreleyen ve çoğalmakta olan bakış, tavır ve protestoları birbirleriyle karşılaştırma, bazılarını takdir edip bazı­ larım yerme ve değerlendirmenin bir yolunu bulabilmeliyiz. Böyle bir tu-

tumun en inandırıcı açıklamalarından birini veren W eber’e göre, “ m o ­ dern kültürde kusursuz cevap” diye bir şey yoktu; insan tarihsel dünyayı yaşandığı gibi kabul ederek ve anlamaya çalışarak, içe dönüklüğün ve ö z ­ nelciliğin ayartmalarına karşı koyabilir, böylece de ıımut dolu geleceklerin doğuşunu mümkün hale getirebilirdi.48 21. yüzyıla doğru gidilirken ve İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenle­ meler ortadan kalkarken, Türkiye yeni dünya düzeninin bir ekseni ve m o ­ dernleşmenin başarılı bir örneği olarak bir kez daha ilgi odağı haline gel­ mektedir. The Econom ist, Türkiye’yi “ İslam ’ın Yıldızı” olarak nitelendir­ mekte, Huntington ise Türkiye’yi kendi içinde bölünm üş ve dolayısıyla “ Batı ile geri kalan kesim arasında” belirmekte olan çatışmanın belirleyici alanlarından biri olmaya aday bir ülke olarak görm ektedir:49 Mekke’yi reddeden ve Brüksel tarafından reddedilen Türkiye’nin gözü nere­ dedir? Bunun cevabı Taşkent olabilir. Sovyetler Birliği’nin yıkılması T ü rk i­ ye’ye yeniden canlanan ve Yunanistan sınırından Çin sınırına kadar yedi ülkeyi kapsayan Türk uygarlığının önderi olm a fırsatını vermektedir.

R obert Kaplan önüm üzdeki yüzyılda Ü çüncü D ünya’ mn yıkıcı bir sarsıntı geçirebilecek bölgesinde bulunması açısından “ T ürk M üslüman kültürünün sağlam dokusu” na hayranlığını belirtmekte ve şöyle devam etmektedir: “ Bu kadar güçlü bir kültürün bir kez daha O rtado ğu ’ya ege­ men olma potansiyeli vardır. (...) Yaygın bir gecekondu hayatını çözül­ meye ıığramaksızın barındırabilen bir kültüre sahip bu insanlar, göreli olarak ifade etmek gerekirse geleceğin galipleri olacaktır.” 50 H untington’ın kendi “ uygarlıklar çatışması” nda Türkiye’yi merkeze yerleştirmesi ya da Kaplan’ın çözülmeye uğramadan gecekondularda yaşa­ yabildikleri için Türkler hakkında olumlu bir izlenim edinmesi bazılarına rahatlatıcı gelebilir. Ama bıı tür genellemelere bel bağlam ak yanlış olacak­ tır. Her şeyden önce, 1980 ve 9 0 ’larda “ modern kamuoyunun kıyas ka­ bul etmez özel diller konuşan çok sayıda parçaya ayrıldığı ve modernliğin insanların hayatına anlam katma gücünü yitirdiği” 51 sonucuna varmamalıyız. Çünkü devlet merkezli modernleşme modellerinin çöküşünü bizzat m odernliğin çöküşüyle denk saymak, tarihimizi hâlâ çok sınırlayıcı bir 48 W e b e r'den a k ta ra n G ordon C ra ig , "D e m o n ic D e m o cra cy", The N e w Y ork R e vie w o f Books, 13 Ş ubat 1992, s. 21. A y rıc a bkz. D a vid H a rve y, "C lass R e la tio n s , S ocial Jus­ tice and the P o litic s o f D iffe re n ce ", M . K e ith ve S. Pile (ed.), Place a n d P o litic s o f Id e n tity , N ew Y o rk, R outledge, 1993, s. 41-66. 49 Samuel H u n tin g to n , "T h e C lash o f C iv iliz a tio n s ", F o re ig n A ffa ir s , Y a z 1993, s. 2249.

4 5 B erm an, A l l T h a t is S olid, s. 16. 4 6 Lerner, T ra d itio n a l S ociety, s. 23.

5 0 R obert K a p la n , "T h e C o m in g A n a rc h y ", A tla n tic M o n th ly , Ş ubat 1994, s. 44-76.

4 7 Ernest G ellne r, P o stm o dernism , Reason a n d R e lig io n , Londra, R outle dge , 1992.

51

B erm an, A l l T h a t is S olid, s. 17.


modelin merceğinden okuduğum uz anlamına gelir. Bu modellerin gittik­ çe sahneden çekilmesi beraberinde modernlik umudunu götiirmemekte, tam tersine modernleşmenin kurtarıcı ve güç verici dinamiklerini serbest bırakm aktadır. Geçm işin yapay kesinliklerinden ve tekörnekliklerinden kurtulduğum uzda, bu dünyayı kaotik ve güvensiz değil, olanaklarla dolu görebiliriz; yani “ farklı ve alışılmamış her şeye özlem içindeki hayallerin ve fantezilerin daha etkin olarak doldurduğu” 52 bir dünya olarak... Lerner’ın çok iyi bilinen etnografyasında, Balgatlı bakkal Amerikan filmlerini daha heyecanlı oldukları için tercih ettiğini söyler: “ İnsanın kafasında da­ ha sonra ne olacağı sorusunu uyandırıyorlar” der.53 Belki de film hâlâ de­ vam ediyor ve biz de ne olacağını merakla bekliyoruz.

199<n.ARDA TÜRKİYE'DE MODERNLEŞMENİN DOĞRULTUSU ÇA Ğ LA R KEYDER

T

JL ü rk iy e toplum u, 20. yüzyılın son oııyılında derin bir huzursuzluk duygusuna kapıldı. Elit ve aydın kesimler hatanın nerede olduğunu, daha doğrusu kendilerinin nerede hataya düştüklerini sorgularken, halk da bu yön bulamayışa, artan toplumsal düzensizliğe, kurumlanıl çürüyüşüne ve yasataııımazlığa uyum sağlamaya çalıştı. Kalkınmacı idealin terk edildiğini görünce ulııs-devletin vaatlerini daha bir kuşkuyla karşılar oldular. Devlet gücünü silah olarak kullanan modernleşmecilerin bilinçli olarak m odern­ leşmeyi dayattığı bir ortamda, devletin bunalımı sanki biitün projenin if­ lasını haber veriyordu. Türkiye gerçekliğinin doğurduğu karamsarlık, kü­ resel modernleşme projesinin tükendiği korkusuyla birleşerek şiddetlendi: Batının kültürel başarılarının artık yinelenemeyeceği, Türkiye’nin m o ­ dernleşmesinin ayrılmaz bir bileşenini oluşturan Avrupa lehindeki jeokiiltiirel tercihin terk edilmesi gerekeceği korkusuydu bu. Modernleştirmeci Türkler modernleşmeyi Batılılaşmayla, Avrupa uygar­ lığında bir yer edinmekle özdeşleştirmişlerdi.1 Modernlik onların kavrayı­ şında bütünsel bir projeydi; Avrupa’yı modern kılan kültürel boyutların tü­ münü kucaklayıp içselleştiren bir proje. Onlar sadece akılcılığı, biirokratikleşmeyi ve örgütsel etkinliği artırmakla yetinmiyor, laikliği, bireyin özerkli­ ğini ve kadın-erkek eşitliğini sağlamak için bir toplumsal dönüşüme de ihti­ yaç duyuyorlardı. Bu proje yerel kültüre ancak folklor çerçevesine sığabile­ cek kadar bir yer tanıyor, modernlik kavramının saflığının “ İslami” ya da “ Türk” gibi bir niteleyici sıfatla bozulmasını kabul etmiyordu.2 1 5 2 Lerner, T r a d itio n a l S ociety, s. 23. 53

age. s. 28.

D oha ka p s a m lı b ir y a k la ş ım iç in bkz. Ç a ğ la r K eyder, "T h e D ile m m a o f C u ltu ra l Id e n tity on the M a rg in o f E urope", R eview , X V I, no: 1, Kış 1993, s. 19-33.

2

M o d e rn le ş m e n in bu a lte rn a tif k a v ra m la rın ın b ir d e ğ e rle n d irilm e s i iç in bkz. D ean


Yukarıda sözü edilen karamsarlığa yol açan, modernleşmeyi Batılılaş­ mayla tamamen bir tutan bu modernlik kavramıydı. Oysa örgütsel etkin­ lik ve akılcılığa doğru fiili dönüşüm süreci anlamında bir başka m odern­ leşme kavramı daha vardır; bu kavramda Aydınlanmayla ilgili hiçbir nor­ m atif yükümlülük yoktur. Bu “ Batılı olmayan modernleşme” yaklaşımı, Türkiye’de pek çok taraftar kazandı. Bu yaklaşımı savunanlar, postmodernizmin melezi yüceltmesini andıran bir tutumla, toplumsal bağların çö­ zülmesinde ve modernleşmenin emellerini tehdit eden inançların yüksel­ mesinde olumlu bir yan görüyorlar; belki de Batılılaşma yanlıları bir za­ manlar uğraştıkları kesimle bir müzakere masasına oturabilecekler. M o­ dernleşmeyi tehdit edenlerde bir kültürel kimlik arayışı gözleniyor; insan­ lar, şimdiye kadar tanımlamalarına izin verilmemiş yaşam dünyaları üze­ rinde hak iddia ediyorlar. Kalıptan sapmalardan nefret eden Batılılaşma yanlılarının tersine, iyim­ serler yerel ile moderni birleştirmeyi öneriyorlar. Çerçevesi belirtilmemek­ le birlikte, bileşim genellikle “ İslami ve m odern” başlığı altında betimle­ niyor.3 Bu anlayışı savunanlar Aydınlanma ideallerinin norm atif ithali ola­ rak tanımlanan modernleşmenin öldüğünü ilan ediyor, modernliği yerel (dolayısıyla bazılarına göre otantik) bir düzeyde elde etme olanağını se­ vinçle karşılıyorlar. Modernleşmenin ancak bütünsel olabileceği ve Aydınlanma ideallerini gerçekleştirmeyi amaçlaması gerektiği konusunda Batılılaşma yanlılarının tutum unu norm atif açıdan paylaşıyorum. Tepeden inme modernleştirme ve ulus-devletin başarılarının temsil ettiği m om entin tükendiği teşhisi doğru olabilir; ama buradan hareketle modernlik projesinin artık tam a­ men tıkandığı sonucuna varmak gerekmez. Modernleştirmeyi tepeden in­ me getiren toplum yönetimi daha başlangıcında sakattı; dolayısıyla birey­ lerin özgür ve eşit olduğu bir toplum idealine ulaşılabilmesi için aşılması gerekir. Bu ancak modernleşme çizgisinin toplumun kendisine kayması ve bireylerin yurttaş statüsüne kavuşmasına olanak verecek yeni bir siyasal ve yasal çerçevenin oluşmasıyla sağlanabilir. Yani, modernleşmeye norm atif olarak bağlılık duyan kişiler için durum un doğru teşhis edilm esi çok T ip p s , "M o d e rn iz a tio n T h e o ry and the C o m p a ra tiv e Study S ocieties, a C ritic a l Pers­ p e c tiv e ", C o m p a ra tive S tudies in S ociety a n d H is to ry , X V , M a rt 1973, s. 196-226; C harles T a y lo r, "In w a rdn ess and the C u ltu re o f M o d e rn ity ", A le x H o n n e th , Th om a s

önemlidir: Geçmişte devletin sağladığı modernleşme m om entini yeniden elde etmenin bir yolu var mıdır? M odernleşm e dinamiği bundan böyle toplumdan çıkacaksa başlıca temsilcileri kimler olacaktır ve başarıya ulaş­ maları için gerekli siyasal koşullar nelerdir? Köklü cerrahi müdahaleye ih­ tiyacımız olduğu doğru, ama modernleşme öldü diye resmi bir soruştur­ ma başlatmak için vakit erken.

Tepeden inmeci Bir Modernleşme “ M odern” kökünden türetilmiş bütün sözcükler içinde Türkiye’ nin deneyimine en uygun düşeni, “ modernleştirmek” tir. Fiilin ardındaki ö z ­ ne modernleştirici elit, bu elitin hedefi ise kendi modernlik anlayışına uy­ gun kurum, inanç ve davranışları seçilmiş nesneye, yani Türkiye halkına kabul ettirmekti. Tepeden inmeci modernleştirme ile kendi kendini oluşturan toplum ­ sal bir süreç halindeki modernleşme arasındaki en önemli ayrım, modernleştiricilerin devlet gücünü ellerinde tutmaları ve kendi çıkarlarına göre davranmalarıdır. Bu nedenle Batılılaşmayı savunsalar bile modernliğin bü­ tün boyutlarına bağlı olmayabilirler. “Tepeden inmeci m odernleştirm e” formülündeki başlıca sorun da modernliğin tam açılımıyla modernleştirmecilerin gerçekleşmesini istedikleri sınırlanmış biçimi arasındaki bu olası çatışmadır. Modernliğin bölünmez bir proje olduğu ve modernleştiricilerin bu projeyi yapay olarak güdükleştirmelerinin genellikle bunalıma yol açtığı kabul edilir; bu görüşün en tanınmış savunucusu da Barrington M oore’dur.4 M oore modernliğin şu ya da bu yanının, m önüden yemek ısmarlarcasına isteğe göre seçilip alınamayacağını ileri sürm üştür. M oore’a göre, siyasal modernleşmenin — eski düzenin egem en sınıfı gücünü koru­ duğu için— eksik kalması, faşizme doğru giden bunalımlı bir yörüngenin belirleyicisidir. Bence Türkiye’de devlet geleneğinin tarihsel oluşum u, modernleştiricilerin modernliğin kapsamını sınırlandırmaya çalışırken yap­ tıkları seçimleri belirlemiş, böylelikle ilan ettikleri Batılılaşma hedeflerine zarar vermiştir. İzleyen sayfalarda bu görüş savunulacaktır. Türkiye örneğini inceleyenlerin çoğu, Osmanlı modernleştiricileriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları arasında bir süreklilik olduğunu ka­ bul ederler.5 I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı devlet yapısı ortadan kaldırılmadı; yeni Türkiye devleti sadece birkaç farklı kadroyla onun yeri­ ni aldı. Üstelik imparatorluğun etnik yapısı ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra

M c C a rth y , C laus O ffe ve A lb re c h t W e llm e r (ed.)/ P h ilo s o p h ic a l In te rve n tio n s in the U n fin is h e d P ro je c t o f E n lig h tm e n t, C am bridge, M IT Press, 1992. 3

4

d e n e b ilir: "T ra d itio n and M o d e rn ity R econ sidered", C o m p a ritive Studies in S ociety a n d H is to ry , IX , no: 3, 1967, s. 292-346.

B a rrin g to n M o o re Jr., S o cia l O rig in s o f D ic ta to rs h ip a n d D e m o cra cy, B oston , Bea co n, 1966.

Bu görüşe ilk e sin kaynağı R einhard B e n d ix 'in yeni u fu k la r açan m a kalesi o lm u ş tu r 5

Bu d o ğ ru ltu d a k i g ü çlü b ir ta rih s e l sav iç in bkz. Eric J. Z ü rch e r, T u rke y: A M o d e rn H is to ry , Londra, I. B. T a u ris , 1993.


Hıristiyan niifıısıın sınırdışı edilmesiyle, devlet eliti güçlü bir burjuva sını­ fının işbirliği yapıp yapmayacağını düşünmek zorunda kalmadı. Türkiye Cumhuriyeti doğduğunda imparatorluk dönemindeki tüccar, banker ve sanayicilerin çoğu artık ortalıkta yoktu.6 H atta, ulusal modernleşme süre­ cinde devlet politikaları sayesinde yeni bir burjuvazi yaratıldı. İmparatorluk elitivle Cumhuriyetçi elit arasındaki sürekliliğin Osmanlı toplum yapısının temel bir özelliğine, yani büyük toprak sahiplerinin b u ­ lunmamasına (ya da bürokrasinin göreli bağımsızlığına) dayandığı söyle­ nebilir.7 Biiyük toprak sahiplerinin olmaması nedeniyle eski düzenin ko­ ruyuculuğu bürokrasinin reformcu olmayan kanadına düştü; milliyetçi ay­ dınlar ciddi bir muhalefeti göğüslem ek zorunda kalmadılar. Latin Ameri­ ka oligarşileri va da 1 9 2 0 ’lerde Mısır’daki Vafd hareketinin çıkar çevreleri gibi, kendi dar tabanı için ekonomik liberalizm ve medeni-siyasal haklar talep edebilecek güçlü bir toprak sahibi sınıfın olmaması yüzünden, to p­ lum da hiçbir grup devletin mutlakıyetçiliğine karşı çıkma olanağını bula­ madı. Devletin sınıfsal temelinde devrimci bir değişiklik olmayınca devlet sı­ nıfı ile kitleler arasındaki temel ayrım pekişti. Cumhuriyet devletinin, ku­ ruluşuna yol açan savaş sırasında edindiği maddi kaynaklar da konumunu güçlendirdi. I. Diinya Savaşı ve Yunanistan’la savaş boyunca Müslüman olmayan nüfusun sa f dışı bırakılması ve dışarıya sürülmesiyle, onlardan kalan mülklerin yanı sıra boşalan mevkiler de yeni devletin, geri kalan nü­ fusa dağıtabileceği çeyizine katıldı. Bu dağıtım hem yerli bir burjuvazinin yaratılmasını hızlandırmaya, hem de onları devlete borçlu kılmaya yaradı. Yeni devletin kuruluşundan kısa bir süre sonra dünya ekonomik koşulları ve dönemin ideolojik ortamı antiliberalizme ve ekonomide devlet güdü­ müne elverecek yönde değişti. 1930’larda ve II. Dünya Savaşı dönem in­ de kapitalist birikim süreci tümüyle devletin denetimi altına girdi. Savaştan sonra Türkiye’nin devlet eliti —Amerikan hegemonyasındaki blok içinde yer alma çabalarının da etkisiyle— ekonomik liberalizmi benimseve razı edildi. Ama birkaç yıl içinde hem Amerikalılar hem de devlet eliti, kalkınmanın ekonomik liberalizmle değil planlı bir ithal ikameciliği aracılığıyla sağlanabileceğini gördüler. Böylece devlet yeni idari yetkiler kullanacağı geniş ayrıcalıklarla donatıldı. Ekonom ik kalkınma sürecinde uğranacak kaybın da arttığı bu yeni ortamda işadamları için devlete ıııey-

dan okumanın bedeli son derece ağırdı.8 Bürokratlar neredeyse bir doku­ nulmazlık zırhı altında bağımsız karar alabiliyorlar, hızlı kalkınma adına hesap vermekten kurtuluyorlardı. Devletin toplumsal ve ekonom ik politi­ kası da toplumdaki karşı çıkışları etkili biçimde önleyebilmesinde rol oy­ nadı.9 Dönem ulusal kalkınmacılık dönem iydi; dünya koşulları devletin ekonomiyi göreli bir kapalılık içinde düzenlem esine olanak veriyordu. Büyük Bunalım sırasında devletçilik, sonra da Amerikan politikalarına ve dönemin dünya ekonomik koşullarına uygun ithal ikameciliği, devletin ihtiyacı olan politika paketlerini sağlamıştı. U lusal kalkınm acılık ekonom ik vaatlerini başarıyla gerçekleştirdi. 1980’lere kadar çevrel ekonomilerin çoğunda olduğu gibi, Türkiye’de de dikkate değer bir kalkınma, ulusal ekonomik bütünleşm e, kentleşme ve refah düzeyi artışı görüldü. Bu kazanımlar popülist söylemi besleyen to p­ lumsal haklar reçetesi çerçevesinde halka aktarıldı. N e var ki, m addi ilerle­ me bireysel özerkliğin ya da yasal hakların gelişmesini getirm edi. T am tersine, denebilir ki, sosyal hakların başarıyla uygulanması yüzünden yurt­ taşlık kavramı gücünü yitirdi. Popülizm güçlü bir devletin kendi konu­ munu başarıyla pekiştirmesinin yolu haline geldi; devlet güçlü kaldığı sü ­ rece, yurttaşlık hakları ve temel özgürlükler de askıda kalabilirdi. Devlet sosyal programları meşruiyetini halka yaymanın bir aracı haline getirdi; böylelikle bölüyor, bir bağımlılık ilişkileri ağı yaratıyor, kolonileştiriyordu. Bu programlardan yararlanacaklar, bir birey olarak kimliklerine göre değil ait oldukları gruplara göre tanımlanıyorlardı.10 Devletin cö ­ mertliği, varlıklarını devletin yeni parçalara ayrılmış bir toplum u tanımla­ ma ve denetleme gereksinimine borçlu olan tüzel kişiliklere yönelmişti. Siyasetin maddi ödüllerin dağıtımı üzerinde bir pazarlığa indirgendiği bu koşullarda, siyasal hakların, patronaj ilişkilerine katılabilmek için bir stra­ teji ve prosedür olarak algılanması, sıradan ve yeterli görünüyordu. Devlet elitinin halktan kopukluğu ve tahakkümü, yaydığı milliyetçi ideoloji ve kültür düzeyinde de ortaya konabilir. İmparatorluktan ulusdevlete geçiş sürecinde, devlet otoritesini meşrulaştırıcı söylemde bir de­ ğişiklik olmuştu. İslamcılık ile üst düzeydeki elit bağlılığının bir karışımı olan Osmanlıcı ideolojiden vazgeçilmesi gerekmişti. Onun yerine, impa8

Bkz. A yşe B uğra, S tate a n d B usiness in M o d e rn T u rkey: A C o m p a ra tiv e Study, A lb a ny, S U N Y Press, 1994.

6

Bu d ö n e m in daha ka p sa m lı b ir a n la tım ı iç in bkz. Ç a ğ la r Keyder, State a n d Class in T u rk e y : A S tudy in C a p ita lis t D evelo pm e nt, Londra, V e rso , 1987.

7

Bkz. E llen K ay T rim b e rg e r, R e v o lu tio n fro m A b o v e : M ilita r y B ureaucrats a n d D eve­ lo p m e n t in Egypt, Peru, T u rk e y , a n d Japan, N e w B ru n sw ick, T ra n s a c tio n Books, 1977.

9

Siyasal k ü ltü r iç in bkz. Ergun Ö zbu dun , "S tate E lites and D e m o c ra tic C u ltu re in T u r­ key", Larry D ia m o n d (ed.), P o litic a l C u ltu re a n d D e m o cra cy in D e v e lo p in g C o u n tries, B oulder, Lynne R ienner, 1993, s. 247-68.

10 Lisa A n d e rs o n , "L ib e ra lis m , İsla m and the A ra p S tate ", D isse n t, S onbahar 1994, s. 439-44.


ratorlıığıın dağılmasının nedenlerine karşı gecikmiş bir tepki gösterildi ve milliyetçilik ortaya çıktı. Ayrılıkçılarla ve toprak isteyenlerle savaşırken, Osmanlı devlet eliti kendine özgü bir tür milliyetçilik yaratmada ağır dav­ ranmıştı; imparatorluğu korumaya çalıştığından, milliyetçilik zaten kendi­ ne ters düşmesi demekti. Ama daha sonra, I. Dünya Savaşı’nın ardından daha sınırlı topraklar üzerinde bir egemenlik olasılığı belirdiğinde, Türk milliyetçiliğini seçmek zorunda kaldılar. 19. yüzyılın ortalarından başlayarak Almanya ve Çin gibi birbirinden çok farklı örneklerde savunmacı modernleşme milliyetçiliğin terimleriyle dile getirilm işti. Üçüncü Dünya koşullarında m odernlik sorunu, ulusdevletin kurulması sorunuyla iç içe geçm işti.11 Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisini de böyle yukarıdan aşağıya bir milliyetçilik oluş­ turdu. Bu oluşum içinde devlet, ulusun sınırlarını çizebiliyor, bu sınırların dışına taşılmadıkça da kolektif bütünün bir tehditle karşılaşmayacağı çer­ çeveyi belirleyebiliyordu. Böyle bir yapısal ve toplumcu yaklaşım, bireyle­ rin toplam ından oluşan nüfusun çevresinde birleşebileceği bir yurttaşlık kimliği yaratma olanağını reddetmenin gerekçesini sağladı. Bir başka de­ yişle, evrensel geçerlilik taşıyacak (ve zamanla Marshall’cı anlamıyla yurt­ taşlığın çağrıştırdığı hakların ivme kazanacağı bir aşamaya ulaşacak) ilkeler üzerine oturtulmuş bir yurttaşlık hiçbir zaman gelişm edi.12 Bunun yerine otoriter milliyetçilikte birlik ve ortak amaç vurgulandı. Ulusun etnik bir­ likten kaynaklanan bir türdeşliği ifade ettiği varsayıldı ve bunun aynı ağız­ la konuşma yoluyla somutlaşması öngörüldü. Dolayısıyla kolektivist g ö ­ rüş kendi içinde otoriter uygulanışını da barındırıyordu; çünkü ulusun konuşacağı tek ağzı bilecek ve temsil edecek bir yorum cular/sözcüler kadrosunu gerektiriyordu. M odernlik projesinin gerçekleştirilmesine işte bu kadro memur edildi. Çevre ülkelerde milliyetçiliğin yolunu açan, elitlerin azgelişmişlik ko­ nusuna yaklaşımlarıydı. Ç o ğ u kez halk da Batı’yla temasın sonucunda 11

E lbette Ü çü n cü D ü n y a 'd a m illiy e tç ilik üzerine geniş b ir lite ra tü r vardır. Bu m akalede üz e rin d e d u rm ak is te d iğ im tem el n o k ta la r aç ıs ın d a n bkz. E rnst G ellne r, N a tio n a ­ lis m , Ith a c a , C ornell U n iv e rs ity Press, 1983; Eric J. H obsb aw m , N a tio n a n d N a ti­ o n a lis m sin ce 1780, C a m b rid g e , C a m b ridg e U n iv e rs ity Press, 1980; Parta C hatterjee, N a tio n a lis t T h o u g h t a n d the C o lo n ia l W o rld : A D e riv a tiv e D iscourse, Londra, Z e d Press, 1986.

kendini yerinden edilmiş, farklılaşmış ve kutuplara bölünm üş hissediyor ve bu hoşuna gitmiyordu. Bu hoşnutsuzluk geleneksel olarak meşru g ö ­ rülen toplumsal düzenin sorgulanm asına ve söm ürgeciliğe ya da dünya pazarıyla bütünleşmeye karşı bir halk direnişine yol açtı. Söm ürgecilik karşıtı milliyetçi hareket, bu direnişin denetim altına alınıp ulusal inşa se­ ferberliğine kanalize edilmesiyle başarı kazanabilirdi. Bir başka deyişle, ulusun inşası için halkın mobilize edilmesi ve güçlendirilmesini sağlamak amacıyla, elitin kendi hıncına (rcsscnthncnt) halkın hoşnutsuzluğunu kat­ ması gerekiyordu.13 Partha Chatterjee’ye göre milliyetçi elit kitlelerin hoşnutsuzluğunu di­ le getirebilir, ama toplumun yeni dünyada varlığını sürdürebilm esi için “ m odern” e sarılma ihtiyacını duyar.14 Milliyetçi imajlar ve tarihyazımı, bu ikilemi ve elitin m odernliği kucaklarken duyduğu kararsızlığı yansıtır. Milliyetçilik, geleceği karşılamak için geçmişi anlama sorunuyla yüz yüze gelirken, ona eşlik eden metinler de çevrel modernleşmenin benzer Prob­ lematik niteliğini yansıtacaktır. Batı yayılmasıyla karşılaştığında yerli kül­ tür ve onun direnişiyle uyum gösteremeyen milliyetçi bir söylem, başarı­ sızlık ve kitlelere yabancılaşma tehlikesi içindedir. Eğer yeni oluşum sade­ ce elitin düşüncesindeki modernliğin gereklerine uymak üzere tasarlan­ mışsa ve halkta bir yankı bulamazsa, yeni rejim meşruiyet sorunlarından kurtulamaz. Dem ek ki elit, direnişinde modernin aşkın mantığından yararlanabil­ mek için onu anlaşılır dile çevirmek, ehlileştirmek zorundadır. Bu ehlileş­ tirme pıagm atiktir ve anlaşılabilmek içindir; çünkü milliyetçi elit zaten kozmopolittir; her iki dünyada da var olmanın yolunu bilir, hem evrensel, hem de yerel dilde rahattır.15 Oysa kitleler bu tür bir akrobasiye hazır de­ ğildir. İki ayrı dünyaya ait olmanın muğlaklığı aydınların göze alabileceği bir lükstür; kitlelere ise daha kolay yutulur bir şey sunulmalıdır. Halkın öfkesi elle tutulur hale geldiğinde ve özellikle de dile geldiğinde, anlaşılır bir dil artık acil bir zorunluluktur. Ama bu girişim aynı zamanda aydınları halk diline uyum sağlama, halkın endişe ve öfkesinin, direnme isteğinin boyutlarını kavrama noktasına getirir. Bu uyumu sağlamanın yolu bulun­ mazsa, elit söylemi halktan kopuk kalacak ve ileride daha büyük tehditle karşılaşacaktır. Türk milliyetçiliği, kitlelerin “ sessiz ortak” konum unda kaldığı ve mo-

12 Bkz. T .H . M a rs h a ll, C itiz e n s h ip a n d S o c ia l C lass a n d O th e r Essays, C a m b rid g e , C a m b rid g e U n iv e rs ity Press, 1950. R adika l b ir kavram olarak yu rtta ş lığ ı ta rtış a n ve g itg id e g e liş e n b ir lite ra tü r v a rd ır. T e m s ili b ir örnek o la ra k bkz. C h a n ta l M o u ffe (ed.), D im e n sio n s o f R a d ic a l D em o cracy, Londra, V erso , 1992. Farklı m illiy e tç ilik ve y u rtta ş lık a n la y ış la rı a rasınd a b a ğ la n tı kuran b ir ta rtış m a iç in bkz. L ia h G reenfeld, N a tio n a lis m : Five Roads to M o d e rn ity , C am b ridg e, H a rva rd U n ve rsity Press, 1992.

13 G reenfeld, age., ç e ş itli yerlerde e lit ta b a k a ya özgü hınç ve e k s ik lik d u ygusun u işlem e ktedir. 14 C hotterjee, age., ç e ş itli yerler. 15 Karş. A lv in G ou ldner, "P rologue to a T h e o ry o f R e v o lu tio n a ry In te lle c tu a ls ", Telos, no: 26, Kış 1976, s. 3-36.


dernleştiıici elitin halkın hoşnutsuzluğunu dikkate alma girişiminde bu­ lunmadığı bir durumun uç örneğidir. Halkın duygularının milliyetçi ha­ reket yönünde seferber edilebilm e derecesi Ü çüncü D ünya’da büyük farklar gösterir; Anadolu köylüsü bu yelpazenin edilgen ucundadır. T ür­ kiye’de kitleler elitin ilettiği milliyetçi mesajın genellikle edilgen alıcıları olarak kalmışlardır. Halkın isteksizliğini açıklayan bir etken, Osmanlı re­ formcuları ile Cum huriyet dönem i milliyetçilerinin birbirlerinin devamı olmasıdır. Bu devamlılığa rağm en, milliyetçi harekete katılmak, yeni reji­ me bağlılık için gerekli birleştirici deneyimi sağlayabilirdi. Ama bu nokta­ da da sorunlar vardı: Halkın çoğu Yunanistan’la mücadeleyi bir söm ürge­ ci yönetime karşı mücadele olarak değil, bir dış saldırganla savaş olarak al­ gıladı. Böylece savaş zaten seferber olmuş Anadolu gençliği için katlan­ ması gereken yeni bir askeri harekâta dönüştü. Kitleler için tarih sahnesi­ ne çıkmanın tek yolu yine orduda er olarak rol almaktı. Türk ulusal hareketi boyunca kitleleri doğrudan ilgilendiren olay, im­ paratorluğun Rum ve Ermeni tebaasının ülkeden atılması, sınırdışı edil­ mesi, katledilmesi ve mübadelesiydi. Aslında Hıristiyan nüfusun varlığı, Anadolu halkının soyut periferileşme kavramını günlük yaşamlarında tanı­ malarının tek aracıydı. Ama Hıristiyan nüfusun yaklaşık onda dokuzunun (A nadolu’nun toplam nüfusunun yaklaşık altıda birinin) sınırdışı edilmesi ve ortadan kalkmasıyla sonuçlanan olaylar herkesin hoşuna gitmek yerine, sıkıntı ve utanç kaynağı oldu, resmi söylemde olduğu kadar ulusal bilinçte de gizlendi.16 Hıristiyan tebaanın 19. yüzyılda hem toplumsal, hem eko­ nomik olarak hızla yükselişinin Müslümanlar arasında hiçbir hoşnutsuz­ luk yaratmadığını iddia etmek niyetinde değilim. Bununla birlikte farklı “ ıııillet” ler her gün birbirleriyle ilişki içindeydi; geçerli davranış normları nezaketi ve karşılıklı saygıyı öngörüyordu. Bu ortanı dikkate alındığında, yaşanan olaylar, aralarında var olabile­ cek husumetin derecesiyle asla orantılı değildi. Savaş yılları Batı A nado­ lu ’ da R um i ara karşı duygu ları şid d etlen d irm iş olsa bile, bu durum 1 9 1 5 ’te doğuda Ermeniler ya da daha sonra İç Anadolu’da Karamanlılar ve Karadeniz’de Pontus Rumları için geçerli değildi. Düşmanlıklar, halkı ulusal dava çevresinde toplam ak ve geniş katılımı sağlamak yerine, ulusal mücadelenin başlıca olayının katılanlarııı ortak hafızasında bastırıldığı bir durum yarattı. Etnik azınlıkların fiziksel olarak tasfiye edilmesinin berabe­ rinde getirdiği maddi ödüller nedeniyle bu bastırış büsbütün etkili oldu. 16 Bu du ru m henüz d e ğ iş m iş o lm a k ta n u z a k tır. S uskunluğu kırm aya ça lışa n ve ola yın T ü rk iy e C u m h u riy e ti ta rih in d e k i ön e m in i v u rg u la y a n ön em li b ir incele m e, g a rip tir ki hak e ttiğ i bü yük ilg iy i g ö re m e m iş tir. Bkz. T a n e r A k ç a m , Türk U lu s a l K im liğ i ve Er­ m e n i M e se le si, İsta nbul, İle tiş im , 1993.

Kitle katılımının derecesi hem m ücadele sürecinin biçimlenmesi açı­ sından önemliydi hem de milliyetçi tarihyazımının içeriğini ve yeni reji­ min meşruiyet temelini oluşturmak üzere yaratılan kimliği belirledi. U lu ­ sal seferberliğin amacı, aşkın Batı mantığının benimsenmesi olarak form ü­ le edilirken, halkın duygularını besleyecek yerel bir şeyin de yüceltilmesi zorunluydu. Bu, ulusu hayal etmenin tanımında vardır. Milliyetçi Türk tarihyazımının ana sorunu, milliyetçi elitin başarmaya çalıştığı ile kitleleri katılmaya teşvik edebilecek olan arasında bir mutabakat olmamasıydı; katılanların hayatında en fazla önem taşıyan olaylarla da uzlaşamadı. Bunun sonucu olarak resmi söylem, yaşanan hikâyenin çok önemli bir bölümünü açıkça örtbas etti, tamamen uydurma hale getirdi. Bu tarihte bir m utaba­ kata varmanın zemini kalmamıştı, çünkü ortaklaşa yaşananlar dışarıda bı­ rakılmıştı. Böylece milliyetçi elit, tarihin ve ulusal kimliğin oluşturulm ası­ nı tümüyle bir araç olarak ele alma olanağını buldu; sonunda karar kıldı­ ğı, halk öğelerini de kapsama açısından acınacak kadar yetersizdi. Bu sü ­ reç içinde kitleler edilgenliklerini korudu; anlaşıldığı kadarıyla dile getiril­ meyen bir karşılıklı suskunluk antlaşmasını kabul etm işlerdi.17 Kitlelerin suskunluğu sayesinde, elit hayali bir “ halk” yaratabildi. “ Halk” ın folklor ve tarih aracılığıyla yeniden tanımlanması, milliyetçiliğin her türlüsünde rastlanan ortak bir özelliktir ve bu tanımın kitle kültürü­ nün bağlam ından koparılmış çeşitli öğelerinin asim ilasyonundan çıkıp ulus projesinin bütünleştirici simgelerine doğru gitmesi beklenir.18 T ürki­ ye örneğinde bu yeniden tanımlama alışılmıştan daha serbestçe yapılabil­ di, çünkü henüz taze oluşturulmuş bir halk “ geleııeği” nin öğeleri, önce­ den var olanlar göz ardı edilerek, otantik (ve resmi) biçim olarak kitlelere yeniden sunuldu. Bu yeni oluşumu tanımlayan vektör kudret, birlik, dev­ let kurucu dirayet ve özgüven gibi bütün olumlu erdemleri kapsayan le­ kesiz bir etnik mirastı. Özsaygıyı artırmaya yönelik bu söylem, kahraman­ lık heykellerinden etnografik ayrıntılara, halk m üziği, destanlar ve kahra­ manlardan resmi törenlere kadar bütün ulusal simgelerin tanımlanmasını 17 Y abancı sayıla n e tn ik a z ın lık la rın to p lu m s a i ta s fiy e s i, aksi ta k d ird e m illiy e tç i e litle ­ rin boğuşm ak zorunda ka la ca ğ ı m u ğ la k lığ ı da o rta d a n ka ld ırd ı. B atı a lış k a n lık la rı ve yaşam ta rz ıy la m a d d i b a ğ la n tın ın b ö yle ko p a rılm a s ı, göze g ö rü n ü r e lle tu tu lu r b ir re­ ferans o lm a d a n kurgusal b ir B a tı'yı hayal etm e olan ağın ı ve rd i. B ö y le lik le B atı, za­ rarlı ya da bo zucu e tk ile ri olm a ksızın sö yle m düzeyinde ve id e a liz e e d ilm iş b ir b i­ ç im le ta n ıtıla b ild i. O lu m su z b o yu tu g id e rild iğ i iç in , m o dern leşm e s a vu n m a ya dönük b ir ta v ır alm a yı g e rektirm eyen , b ü tü n ü y le o lu m lu b ir proje o la ra k s u n u la b ild it E lit ta ­ baka ke n d in i b ir söm ürge g ib i h is s e tm iy o rd u , çün kü ke n d is in i benzem eye ça lış tığ ı dü nyada n fa rk lı b ir d ü n ya d a gö rm ü yo rd u . 18 Karş. M ic h a e l H e rz fe ld , O urs O nce M o re : F o lklo re , Id e o lo g y, a n d the M a k in g o f M o ­ dern Greece, A u s tin , U n iv e rs ity o f T e xa s Press, 1982.


sağlayan matriksi oluşturdu.19 Bu noktadan sonra halk kültürü de toplu­ mun yönlendirilmesini sağlayacak bir başka alan haline geldi. Bundan sonraki Türkiye tarihi, söylemi lvalkınkinden kökten farklıla­ şan modernleştirici elit ile sessiz kitleler arasındaki uçurumun çevresinde oynanıp durdu. Elitin modernleştirici söylemi ile kitlelerin yaşamı arasın­ da ortak nokta bulunamadı. Dolayısıyla Batılılaşma ideali, moderni geti­ renlerin devletçi ve otoriter yaklaşımıyla özdeşleştirildi. Buna tepki olarak, dayatılan modernleşmeye meydan okuyan, otantik görünüm altında bir direniş kültürü gelişti. Tepeden dayatılan modernleşme, kaçınılmaz ola­ rak nesnesini, yani mevcut yerli kültüre bağlı kalanları politize eder ve on­ ların kültürünü ancak tortusu kalmış bir söyleme dönüştürür.20 Üzerinde durduğum uz örnekte elitler ile kitleler arasındaki cepheleşme açığa çıkar­ ken, bu söylem tortusu, hepsi de başlatılabilecek diyalogların budandığı, köreltildiği ya da güdük bırakıldığı biçimlerden kaynaklanan çeşitli tonlar­ daki popülist projeleri canlandırdı. Milliyetçilik kolektiviteyi bir topluluk olarak yeniden tanımlamaya ça­ lışır. Türk milliyetçiliği, yeni topluluğun incinebileceğim ve hasıııane dış güçlerden dolayı tehlike altında yaşadığını özellikle vurguladı. Devlet, topluluğu korumak için cesur ve yılmaz olmalıydı. Öngörülebileceği gibi, bu koruma içerideki aykırı seslerin de yasaklanmasını gerektiriyordu. O to ­ riterlik devletin meşruiyet ilkesi olarak kolektivist milliyetçiliğe dayanma­ nın zorunlu sonucu haline geldi. Bir başka deyişle tepeden inmeci m o­ dernleştirm e, gem cinschaftlich evrenlerinde yaşamlarını sürdürm eleri beklenen bireyleri değil, birlik içindeki ulusu modernleştirme anlamına geldi. Bu proje ulusal birliği meydana getiren unsurların bireyselleşmesine izin vermedi. Böylece ilan edilen Batılılaşma niyetleriyle fiilî olarak sınırlı kalan modernleşme arasında gitgide derinleşen bir uçurum ortaya çıktı. İşte bu yüzden, milliyetçiliğin m odernleşm enin ideolojik ortamını oluşturduğu elit güdüm lü dönüşüm örneklerinde, tepeden inmeci m o ­ dernleştirmeyi eksiksiz bir modernleşmeyle aşmak için devlet elitinin alt edilmesi gerekir.21 Aıııa öncelikle dayatma ve onunla birlikte devlet elitin-

ce modernlik kavramına yüklenen önyargılar son bulmalıdır. Bu da ancak halkın modernliği benimsemesini sağlayacak hukuki ve siyasi koşulların yaratılm asıyla, yani yurttaşlık haklan için hukuki tem elin ve bireysel özerklik için kurumsal çerçevenin oluşturulmasıyla gerçekleşebilir.22

Modernleşmede Bunalım Dönemi Dünya tarihi terimleriyle konuşursak, ulusal kalkınmacılık dönem i ka­ panmıştır.23 Milliyetçi-nıodernleştirici devletin çöküşü, yeni bir bağnaz milliyetçi coşku dozunun aşılanmasıyla önlenem ez. Böyle bir senaryo marjinal düzeyde bir kabuğuna çekilmeyi sağlayacaktır; mevcut dünya ko­ şullarının pek de dıştalamayacağı bir sonuçtur bu. Kapitalizm in zaman içinde bütün duvarları yıkacağına ve insanlığın bütün çıkınlarını kendi sa­ hasında bütünleştireceğine inanmak artık olanaksızdır. Bir an bunu yaptı­ ğını varsaysak bile, kapitalizmin artık yayılışını moderne doğru kültürel bir dönüşümle birlikte gerçekleştirmeye ihtiyaç duymadığına dair gitgide artan bir kuşku duyulmaktadır.24 Dolayısıyla kapitalist kalkınmanın bir dönüşüm getireceğine tevekkülle inanmak mümkün değildir. Diğer bir seçenek olarak ise, modernleştirici momentin ulusal kalkınmacılığa bir geri dönüş yapmadan başarı kazanması hayal edilebilir: Bu yeni düzenin temelinde etnik ve popülist olmayan sivil bir yurttaşlık ilkesi yatacak, devlet bireylerin temel yurttaşlık haklarını tanıyacak ve siyasal li­ beralizm yol gösterici ilke olarak kabul edilecektir. Bu seçeneği savunan­ ların iyimserliği, devlet merkezli kalkınmacılığın çöküşünden kaynaklan­ 2 2 II. D ünya S avaşandan sonra, T ü rk m o d e rn le ş tirm e c ile rin tek p a rtiy e d a ya lı siyasal ik tid a rd a n vazg eçm ek ve te m s ili de m okra si çerçevesinde sın ırlı m u h a le fe ti ka b u l e t­ m ek zorunda k a ld ık ta n doğrudur. A m a ge riye d ö nüp b a k ıld ığ ın d a , A m e rik a n hege­ m o nyasın ın baskısı a ltın d a yarışm a ya da ya lı p a rti s iy a s e tin in b a şla m a sın ın , siyasal lib e ra lizm e ge çişten çok e litle rin ya rıştığ ı d a r b ir arenanın a ç ılış ı o ld u ğ u s ö y le n e b i­ lir. T e k p a rti 1950 s e ç im le rin i kayb edince , bu d e ğ iş im i, d e v le tin a y rıc a lık la rın ı k a l­ dırm a ya ya da y u rtta ş la rın ha kla rını ta n ım la y ıp güvence a ltın a a lm a y a y ö n e lik b ir hukuk re form u iz le m e d i. D e vle t e lin d e k i y e tk ile ri k u lla n m a y a de vam e tti; b ire yle re ifad e ve örg ü tle n m e ö zg ü rlü ğ ü g e tirecek b ir h u ku ki çerçeve, h a tta b ü ro k ra tik y e tk ile ­

19 Bkz. Jam es M . O rr, "N a tio n a lis m in a Local S e ttin g ", A n th ro p o lo g ic a l Q u a rte rly , 64, no: 3, T e m m u z 1991, s. 142-51; M a rtin Stokes, "H a ze ln u ts and Lutes, P erception o f C hange in a B lack Sea V a lle y ", Paul S tirlin g (ed.), C u ltu re a n d E conom y, Changes in T u rk is h V illa g e s , Londra , Eothen, 1993. 2 0 Bu n o k ta y a iliş k in b ir d e ğ erle ndirm e iç in bkz. Bobby S ayyid, "S ign O 'T im e s : K a ffirs a n d In fid e ls F ig h tin g the N in th C rusade", Ernesto L a cla u (ed), T he M a k in g o f P o liti­ c a l Id e n titie s , Londra, V erso , 1994, s. 264-86; yaza r bö yle b ir da yatm a yı genel b ir " K e m a liz m 'le ö z d e ş le ş tirm e k te d ir. 21

K arş. M e tin H eper, "T he S trong State as a P roblem fo r the C o n s o lid a tio n o f D em o c­ ra c y , T u rk e y a n d G erm an y C o m p a re d ", C o m p a ra tiv e P o litic a l S tudies, 25, no: 2, 1992, s. 169-94.

re karşı özerk m a hkem e lere b a şvu ru lm a sın a ola n a k verecek b ir hu kuk düzeni h iç b ir zam an ge rçekleşm edi. Bu o rta m d a doğan ö rg ü tle r d e vle t karşısın d a b ire y le rin y u r t­ ta şlık ha kla rını sa vu n a b ilm e k iç in y e te rli ö z e rk liğ i h iç b ir zam an e ld e ed em ed i. 23

Karş. Im m anuel W a lle rs te in , "T h e C o n ce p t o f N a tio n a l D e v e lo p m e n t, 1917-1989, Elegy and R equ iem *, A m e ric a n B e h a v io ra l S c ie n tis t, 35, no: 3-4, 1992, s. 517-29.

2 4 K ü ltü re l g ö re lilik bu o la sılığ ı m eşru k ılm a k ta d ır; Ü çü n cü D ünya a ra ş tırm a c ıla rı a ra ­ sında A y d ın la n m a id e a lle rin i savu nm aya devam eden b irk a ç kişi de b ö yle sin e b ir k a p ita lis t dönüşüm a n la yışın a karşı ç ık m a k ta d ır; karş. A r if D irlik , "T h e P ostco lo n ia l A u ra : T h ird W o rld C ritic is m in the A g e o f G lo b a l C a p ita lis m ", C ritic a l In q u iry , 20, no: 2, Kış 1994, s. 328-56.


maktadır. Ulusal ekonomilerin yürümediği ve burjuvaziyi palazlandırma ya da halkı bütünleştirme politikalarının artık süremeyeceği açıkça görül­ m üştür. Bunun sonucu olarak devlet ciddi bir bunalım içindedir; şimdiye kadar dayandığı meşruiyet temeli ayağının altından çekilmiştir. Yurttaşlığa dayalı bir düzen talep edebilecek bir kesim, otoriter d ö ­ nemde palazlanmakla birlikte artık bu siyasal düzeni sınırlayıcı ve ekono­ mik yöneylemini arkaik bulan burjuvazidir. Türkiye burjuvazisi yakın d ö ­ nemlere kadar zayıf ve utangaçtı. Şimdi ise saflarında, kalkınmacı devletin keyfiliği ve işine geldiği gibi davranma eğiliminin gitgide artmasının g e ­ tirdiği maliyeti fazlasıyla ağır bulan bir grup vardır.2S Uluslararası şirket burjuvazisinin uzantısı olabilecek ve onlarla rekabet edebilecek kadar güç­ lü olan bu işadamları, hukuk düzeninden ve devletin önemli politikaların­ da genelde öngörülebilir bir çerçeveden yanadır.26 Güvenirlilik aradıkları için bürokrasinin sorumluluk taşımasını istemektedirler. Türk burjuvazisinin “ küreselleşme” yi seçmesi, Batı’yla bağlantılı görü­ len bazı normların benimsenmesini de gerektirmektedir. Aslında bu son nokta, devlet kadroları, yani tepeden inme modernleştirmenin eski savu­ nucuları arasında bir bölünmeye yol açmıştır. Türkiye’nin Avrupa’daki çe­ şitli uluslararası ö rg ü tle rle , özellikle de A vrupa B irliğ i’yle ilişkileri 1 9 9 0 ’larda Batılılaşma hedeflerinin açıkça ilan edilmesini gerektiren bir dönüm noktasına vardı. Bu forumlar yurttaşlık haklan ve siyasal haklar alanındaki reformları uygulamak için koşulların henüz olgunlaşmadığına ilişkin mazeretleri artık kabul etmek niyetinde değildi. Dolayısıyla bireysel özerkliğin hukuki temellerini atmayı reddetmenin jeokültiirel “ Avrupalı­ lık” iddiasından vazgeçme anlamına geleceği açıkça görüldü.27 Dolayısıy­ la siyasal elitin bir kanadı burjuvaziyle (ve bazı aydınlarla) ittifaka girdi, herhangi bir politikanın hukuk düzeni ve yurttaşlık haklarını temel alması gerektiğini savundu. Siyasal liberalizmin savunulmasındaki bir başka itici güç, etnik ayrılık­ çılığı ve İslami köktendinciliği anlama ve bunlara karşılık verme çabası ol­ du. Bu hareketlerin, özellikle de köktendinciliğin hedefleri liberal bir dü­ zende yeniden güçlenm esi zor görünen hedeflerdir; siyasal liberalizme dayalı yurttaşlık ve gerçek laiklik yerleştirilirse, bu hareketlerin canlılığını epeyce kaybedeceği iddia edilebilir. Etnik ayrılıkçılık için şu vaat çok be2 5 Bu aşa m a lı görüşün açık b ir ifa d e s i iç in bkz. N ig e l H a rris , "N e w B ourgeoisies?", J o u rn a l o f D e v e lo p m e n t S tudies, 24, no: 2, 1988. 2 6 D a v id G. Becker, "B eyon d D ependency: D e velo pm e nt and D em ocracy in the Era of In te rn a tio n a l C a p ita lis m ", D a n k w a rt A . R ustow ve K.P. Erickson (ed.), C o m p a ra tive G lo b a l D y n a m ic s, G lo b a l R esearch Perspectives, N ew Y o rk, H arp er C o llin s , 1991. 2 7 Bu n o kta üze rinde "D ile m m a o f C u ltu ra l Id e n tity " a d lı m a kalem d e du rm uştum .

lirgindir: Yerini bir tür anayasal yurttaşlığa bırakmak üzere kolektivist m il­ liyetçilik ideolojisinden vazgeçilirse, kültürel kimliğin ifade edilebileceği bir kamu alanının yaratılmasına olanak verecek güvenilir bir hukuki ve idari düzen kurulursa, ayrılıkçı talepler muhtemelen yumuşayacak, yeni kazanılmış haklardan yararlanma yoluna gidilecektir. H er ne kadar dinsel hareket içinde “ m odernist” bir çizginin belirtilerini bulm ak zorsa da, si­ yasal İslam’ın cephanesini devletin laiklik adına savunduğu otoriter anla­ yışlarından sağladığı da doğrudur. Gerçek bir laiklik yoluyla cemaatçi İslami hareket pekâlâ sıradan bir “ asr-ı saadet” akımına ve marjinal kesimlere dayalı bir seçmen kitlesine indirgenebilir. Başka bir seçenek de İslami hareketin gerçekten İslami-demokratik bir partiye dönüşm esidir. Bu, Kürtçü ve İslami hareketlerin şu anda temel haklar ve. siyasi liberalizmi talep etmedikleri anlamına gelmiyor. Tersine, kamusal alandaki duruşları ve Türkiye devletini etkileyen uluslararası odaklarla bağlantı kurmaları, kendi demokratlaşma platformlarını öııe çı­ karıyor. Şimdiye kadar sessiz kalmış bir dini azınlık olan Alevilerin evren­ sel talepleriyle de birleşince, otoriter devlet elitine karşı önemli bir ortak cephe ortaya çıkıyor. Ama bu nesnel ittifak potansiyelinin gerçekleşip ger­ çekleşmeyeceğini zaman gösterecek. Demek ki, Türkiye’de mücadelenin milliyetçi ve popülist meşruiyeti yavaş yavaş un ufak olan geçmişin otoriter-modernleştirmeci ve ataerkil devleti ile modernist bir siyasal liberalizm ve yurttaşlık kavramı arasında sürdüğü söylenebilir. Kendini toplumsal değişimin bekçisi olarak gören modernleştirmeci bir devletten siyasal liberalizm ve yurttaşlık üzerine ku­ rulu modern bir devlete geçişin otom atik olarak ya da kolayca gerçekleş^ meyeceği açıktır. Eski devlet anlayışıyla iş görenler ve bu anlayışı destekle­ yenler güçlerini yitirdiklerinin farkındalar; bir kavga vermeden teslim bay­ rağı çekmeyecekler. Anlaşılan otoriterlik idealinin ömrünü uzatm ak için çarpışmayı seçtiler. Devlet merkezli modernleştirmenin m addi koşulları artık yeniden yaratılamayacağına göre, bu özel seçimin tarih sahnesinden daha büyük bir hızla çekilmenin tek alternatifi olduğunu düşünm ekte haklı sayılabilirler. Barrington M oore’ıın işaret ettiği gibi, tepeden inmeci modernleştirmenin yörüngesi yönetici sınıfın halktan da yaygın tepki sağ ­ layacak bir stratejisiyle son noktaya erişebilir. Yeniden dağıtımcı ekonom i­ nin getirdiği yıkım, ayrıca küresel ölçekte gittikçe artan bir kutuplaşmanın yaşandığı duygusu, henüz marjinalleşen kesimlerin gözünde aşırı milliyet­ çiliği popüler hale getirir. Eğer devlet sınıfı, eski modernleştirmeci kesim, kendi varlığını sürdürmek için hareket etmeye devam ederse, ufuktaki si­ yasal liberalleşmenin önünü tıkayan en büyük engel olacaktır. M odernlik sırtındaki modernleştirmeci yükten kurtulacaksa, atılması


gereken adım yurttaşlık haklarını ve hukukun egemenliğini getirecek olan siyasal liberalleşmedir. M odernleşme vaatlerinin yaşamın bütün alanların­ da yerine getirilmesi, Aydınlanmanın özgürleşm e ideallerinin gerçekleş­ mesi ve bireysel özerkliğin elde edilmesi için yurttaşlık haklarının eksiksiz kurumlaşması gerekir. Yerli kültüre ve onun cemaatçi tercihine özgü ata­ letin üstesinden gelmek ancak o zaman öngörülebilir. Ama özerk bireyle­ re ait kamu alanının serpilip gelişeceği hukuki ve siyasi koordinatların ha­ zırlanması için önce ölüm döşeğindeki devlet geleneğinde köklü bir am e­ liyata girişmek gerekir.

TÜRKİYE'DE MODERNLEŞME POLİTİKALARI VE İSLAMCI SİYASET HALDUN GÜLALP Giriş Siyasal İslamcılığın ortaya çıkması ve hızla gelişmesine hâlâ bir m uam ­ ma diye bakılıyor. Bu alanda iki köklü geleneğin miras bıraktığını görüyo­ ruz. Biri İslam ile Batı’nın temelde birbirine karşıt olduğunu savunan or­ yantalist bakış açısıdır ve İslamcılığın yakın dönemdeki yükselişinin iki uy­ garlık arasındaki eski çatışmanın uzantısından başka bir şey olmadığını sa­ vunur.1 Diğeri ise İslam ülkelerinin Batı’nın modernleştirici etkisi altında laikleşeceğini öne süren m odernleşm eci bakış açısıdır. Özellikle T ürki­ ye’deki İslamcılıkla ilgili literatüre, şimdiye değin, İslamcılığı tutucu bir olgu olarak nitelendiren ve sanayileşme ile kentleşme gibi toplumsal deği­ şimlerin zamanla İslamcılığın toplumsal temellerini zayıflatacağını söyle­ yen modernleşme kuramı yandaşları egem en olm uştur.2 Bununla birlikte, “ köktendincilik” olarak adlandırılan akınım yükseli­ şinin yalnız İslam dünyasıyla sınırlı kalmadığı ve İslamcılığın öteki kök­ tenci akımlar gibi 20. yüzyıl sonlarına özgü olduğu göz önüne alındığın­ da, her iki kuramsal bakış açısı da inandırıcı olmaktan uzaktır.3 Tiirki1

Ö rnek olarak bkz. M ic h a e l Y oussef, R e v o lt A g a in s t M o d e rn ity : M u s lifn Z e a lo ts a n d the W est, Leiden, E. J. B rill, 1985; B ernard Lew is, Isla m a n d the W est, N ew Y o rk, O xfo rd U n iv e rs ity Press, 1993.

2

Ö rnek o la ra k bkz. B innaz T o p ra k , "T h e R e lig io u s R ig h t", Irv in C. S chick ve E. A h ­ m e t T o n a k (ed.), T u rkey in T ra n s itio n , N ew Y o rk, O xfo rd U n iv e rs ity Press, 1987, s. 218-235; R ichard T a p p e r'd a k i bazı b ö lü m le r (ed.), Isla m in M o d e rn T u rkey, Lo ndra , !. B. T a u ris , 1991 (Şerif M a rd in 'in yazdığı b ö lü m hariç).

3

K ö k te n c iliğ in k a rş ıla ş tırm a lı b ir d e ğ e rle n d irm e s i iç in bkz. M a rtin M a rty ve S co tt A p p le b y (e d.), F u n d e m a n ta lis m s O b se rve d , C h ic a g o , C h ic a g o U n iv e r s ity Press, 1991; B ir 20. yü zyıl olgu su o la ra k k ö k te n c ilik iç in bkz. N ik k i R. K edd ie , "T h e R e vo lt


ye’de dine davalı siyasetin canlanışı ülkenin kalkınmasındaki en son evre­ de yine sahneye çıkmıştır. 1 9 8 0 ’lerde başlayan ve küresel kapitalizmle da­ ha derinden bir bütünleşmeyle belirlenen bıı evrenin bir başka özelliği de ıılus-devlete duvıılan güvenin aşınmasıdır. Özellikle modernleşme kura­ mının öngörülerine karşı çıkan Türkiye’deki İslamcılık, hızla büyüyen kentsel merkezlerin mülksüzleşen kesimleri ve orta sınıfa mensup çalışan­ lar arasında yeni toplumsal temeller bulm uştur.4 M odernleşm e kuramını eleştirenler modernleşmenin dinin yerini al­ madığına işaret etmektedir.5 Ama modernleşmenin dinin yerini almaması başka şey, dinsel siyasetin son yıllarda yeniden canlanması başka şeydir. En ilginç soru hâlâ cevapsız kalmaktadır: Dinin geri döndüğü özgül ta­ rihsel konjonktür nedir?

İslamiyet ve Siyasal İslamcılık Bölgenin başka yerlerinde olduğu gibi, Türkiye’de de İslamcılık laik milliyetçiliğin egem en olduğu bir dönemin ardından ve onun yaşadığı bu­ nalıma tepki olarak ortaya çıkan, yakın döneme özgü, tarihsel açıdan belir­ gin bir olgudur. Dolayısıyla dinin (“ anlam” ve “ değer” olarak) sosyoloji modelleri çerçevesinde açıklanamayacağını kabul etsek bile, dinsel siyasetin geriye dönüşünü yine de toplumsal değişim çerçevesinde açıklamamız ge­ rekir. M üslüman toplumlarla ilgili olarak, Bassam Tibi şöyle der: Birçok O rtadoğu ülkesinde İslam, [m odernleşm e ve Batılılaşma] (...) sürecin­ de siyasal bir ideoloji olarak terk edildi. Ama yerini bir inanç sistemi almadı: İslam norm atif bir sistem olarak ağırlığını sürdürmektedir. İslam ’ın 1 9 7 0 ’lerden bu yana yenilenen rolü düpedüz İslam ’ın siyasal canlanma sürecine, siya­ sal eylemi meşrulaştıran bir siyasal ideoloji olarak yeniden sahneye çıkmasına dayanmaktadır.6

Bu bakımdan inanç olarak İslamiyet ile siyasal ideoloji olarak İslamcı­ lık arasında ayrım yapabiliriz. 20. yüzyılda bir dizi O rtadoğu ülkesinin modernleşmesi laik milliyetçiliğin ve çeşitli sosyalizmlerin İslamcılığı yerinden etm esine yol açtı, ama Müslümanlık inanç olarak her zaman ayako f İsla m and Its R oots", D a n k w a rt A . R ustow ve K enneth Paul E rickson (ed.). C om ■ p a ro tiv e P o litic a l D y n a m ic s : G lo b a l R esearch Perspectives, N ew Y o rk, H arp erC o lIin s , 1991, s. 292-308. 4

M e h m e t A l i S oydan (e d.)/ T ü rk iy e 'n in R e fa h G erçeği, E rzurum , B irey Y a y ın c ılık ,

ta kaldı. Aynı yüzyılın sonunda İslamcı siyasetin, bu kez milliyetçilik so n ­ rası bir fenomen halinde geri dönmekte olduğunu görüyoruz. Bu İslamcılık tiirünii Genç Osmanlı düşüncesinde ifadesini bulan İsla­ mi reformculuktan ayırt etmemiz gerekir.7 Osmanlı İm paratorluğu 19. yüzyılın ikinci yarısında Batı Avrupa’ nın baskısıyla “ m odernleştirici re­ formlar” gerçekleştiriyordu. Osmanlı tarihinin ilk aydınları olarak Genç Osmanlılar bu sürecin ideolojik meşruiyetine katkıda bulundular; Osmanlı modernleşmesini ve Batılılaşma hareketini İslamiyet ilkeleri temelinde haklı göstermeye çalıştılar.8 Reformcu İslamcılık, İslami ilkeleri Batılılaşm a’yla bağdaştırmaya çalışan bir ideolojik hareketti. 20. yüzyıl sonlarının radikal İslamcılığı ise, tam tersine, “ Batı uygarlığı ile İslam dini arasında niteliksel bir çelişkinin varlığını bir önerme olarak kabul eden siyasal-kiiltiirel bir harekettir.” 9 Burada radikal İslamcılığın doğuşu üzerinde duracağını; toplumsal ve siyasal değişim açısından Türkiye’nin geçirdiği tecrübeyi incelemeyi sağla­ yacak açıklayıcı bir çerçeve önereceğim . Bu amaçla, Üçüncü D iinya’da demokrasilerin çöküşünü incelemek için daha önce ortaya atılan bir ku­ ramsal modelden yararlanacağım. 1950 ve 1960’larda modernleşm e kura­ mı, toplumun modernleşmesi ile demokrasinin gelişmesi arasında doğal bir bağlantının olduğunu varsaymaktaydı. Bu göriişe çığır açıcı bir eleştiri yönelten Guillermo O ’Donnell, Üçüncü Dünya kalkınmasının ilk evrele­ rinde demokratikleşmenin gözlendiğini (ve böylece m odernleşm e kura­ mının öngörülerinin görünüşte doğrulandığını), ama sonraki evrelerde çökerek yerini “ bürokratik-otoriter rejimler” e bıraktığını öne sürdü.10 Modernleşmenin laikliğe etkisi için benzer bir gözlem de bulunabiliriz. M odernleşm enin ilk evrelerinin görece laikleşmeyle sonuçlandığı, ama sonraki evrelerin dinsel siyasetin canlanmasına yol açtığı söylenebilir. Bu durumu yorum lam ak için, İslamcılığın Batıcı m odernleşm e vaatlerinin boşa çıkmasıyla ortaya çıktığını ve modernizmin bir eleştirisini temsil etti­ ğini öne sürüyorum. Bu sav, İslamcılığı geriye dönük m odernizm öncesi bir akım gibi sunan genel geçer anlayışa karşı çıkmakla kalmaz, toplumsal ve siyasal değişim çerçevesinde yükselişini de açıklar. Bu alternatif çerçevenin ötekilerden ayrıldığı nokta şu gözlem dir: Tiir7

Y ousse f C ho u e iri, Is la m ic F u n d a m e n ta lism , B oston, T w a yn e P ublishe rs, 1990; Ked-

8

Ş erif M a rd in , The G enesis o f Y oung O tto m a n T h o u g h t, P rin ce to n , P rin ce to n U nver-

1994. A y rıc a bkz. N ilü fe r G öle , M o d e rn M a h re m , İsta nbul, M e tis Y a y ın la rı, 1991. 5

M a ry D oug las, "T h e E ffects o f M o d e rn iz a tio n on R elig io u s C hange", D aed alus, ) \ 1 (1), 1982, s. 1-20; R obert W u th n o w , "U n d e rs ta n d in g R e lig io n and P o litic s ", D aed a­ lus, 1 2 0 (3 ), 1991, s. 1-19.

6

Bassam T ib i, "T h e R enewed R ole o f Is la m in the P o litic a l and Social D evelo pm e nt o f the M id d lle E a s t', T h e M id d le E ast J ou rnal, 37 (1), 1983, s. 3-13.

die, age. s ity Press, 1962. 9

C ho u e iri, age., s. 120.

10 G u ille rm o O 'D o n n e ll, M o d e rn iz a tio n a n d B u re a u c ra tic A u th o rita r ia n is m , B erkeley, In s titu te o f In te rn a tio n a l Studies, U n iv e rs ity o f C a lifo rn ia -B e rk e le y , 1973.


kiye’de İslamcılığın yükselişi, devlet güdüm lü bir kalkınmacılık dönem i­ nin bunalıma girmesinden sonradır. Burada kilit kavramlardan biri, 20. yüzyılda Üçüncü Dünya modernleşmesinin yaygın bir modeli olan “ ithal ikameci sanayileşme” dir. Bu m odel, gelişmiş kapitalist dünyadaki refah devletinin Üçüncü Dünya çeşitlemesi sayılabilir. Hızlı sanayileşme ve kal­ kınmaya ağırlık vererek refah devletinin temel ilkelerini milliyetçi bir ide­ oloji etrafında birleştirme girişimidir. “ İthal ikame” kavramı “ yetişme” arzusunun örtük bir ifadesidir. İthal ikameci sanayileşmenin temsil ettiği kalkınma vaadinin ve onunla birlikte modernleşmeye inancın çıkmaza gir­ diği doğruysa, kalkınma alanındaki bunalım ile İslamcılığın yükselişi ara­ sında bir bağlantı kurmak gerekir.

Ulusal Kalkınmacılık Türkiye’de ulusalcı ve devletçi kalkınmacılık Kemalizm’le özdeşleştiri­ liyordu. Keıııalizmin izlediği yol, evrensel bir kalıbın ana parçalarından biriydi. Birçok azgelişmiş ülkede kalkınmacılık 1930’larda, Büyük Bunalım’a bağlı olarak dünya ekonomisinden görece bir kopukluğun var oldu­ ğu koşullarda başladı, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde de sürdü. Bu dönem de küresel kapitalizmin merkez ekonomilerinde yaratılan üretken sermaye azgelişmiş ülkelerde doğrudan sanayi yatırımlarına yöneldi. Böy­ lece Türkiye üretken sermayenin uluslararası dolaşımı yoluyla küresel ka­ pitalizm ağıyla yeniden bütünleşti. Ardından teknoloji, sermaye malları ve girdilerin ithal edildiği ve koruma altındaki iç pazarı beslemek için nihai tinini .-rin içeride imal edildiği ithal ikameci sanayileşme süreci başladı.11 İthal ikameci sanayileşme, belirli bir uluslararası işbölümü temelinde sınai kalkınmanın daha da ileri gitmesini sağladı. Bu işbölümünde Türki­ ye keııdi iç pazarı için mamul mallar üretecek, ama sınai gelişmesi için ile­ ri ülkelerden ithalata devam edecek, bunu finanse etmek için dünya piya­ sasındaki geleneksel ihracat mallarına olan talebe bağımlı kalacaktı. Bu iki özellik beraberinde ithal ikameci sanayileşmenin doğasında var olan bu­ nalım eğilimlerini de getirdi. Sürekli sınai gelişmenin, durgun ihracat ta­ banına karşılık ithalatta artış gerektirdiği bir durumda, sanayileşmenin ar­ tışı dış borcun sürekli büyümesine bağlıydı. Bu koşullarda, ithal ikameci sanayileşme kaçınılmaz olarak bir kalkınma bunalımına yol açtı.12 Birçok Üçüncü Dtinya ülkesinde ithal ikameci sanayileşmenin yapısın­ da siyasal ve ideolojik boyutlar vardı. Bu m odelde devlet ekonomik kal11 Ç a ğ la r Keyder, S tate a n d Class in Turkey, Londra , V erso , 1987. 12 L a tin A m e rik a 'd a k i benzer tecrübelere iliş k in k la s ik b ir kaynak o la ra k bkz. A lb e rt O. H irs c h m a n , "T h e P o litic a l E conom y o f Im p o rt-S u b s titu tin g In d u s tra liz a tio n in La tin A m e ric a ", Q u a rte rly Jo u rn a l o f E conom ics, no: 82, 1968, s. 1-32.

kınmayla fiilen ilgileniyor, ithalatı düzenleyerek ve yeniden dağıtımcı p o ­ litikalarla pazarı genişletiyordu, devletin korum acı ve kalkınmacı rolü “ milliyetçilik” ideolojisini güçlendirdi, düşük gelirli grupların refohinı sağlamaktaki rolü, “ popülizm ” imajım besledi.13 İlk hızlı gelişme aşamalarında ithal ikameci sanayileşme, içe dönük ulu­ sal kalkınma projesi çerçevesinde çeşitli sınıfların çıkarlarını birleştirmesi açısından başarılıydı. Sonraki aşam alarda ithal ikameci sanayileşmenin özünde var olan darboğazlar bir bunalıma ve sınıf koalisyonlarının parça­ lanmasına yol açtı. Türkiye’de 1960’lar boyunca sınai büyüme hızı yüksek oldu ve meyveleri görece eşit dağıtıldı.14 Bu kalkınma m odeli popülist sı­ nıf ittifaklarına olanak verdi ve demokratik bir rejim için gerekli koşulları destekledi. Toplum un değişik kesimleri içe dönük sınai kalkınmadan ya­ rarlanabildi ve ortak çıkarları onları bu süreç etrafında birleştirdi. İthal ika­ meci sanayileşmenin ideolojik unsurları, yani milliyetçilik ve kalkınmacılık, halk katılımım sağladı ve demokratik popülizmi ayakta tu ttu.15 Türkiye’ de ithal ikameci sanayileşmeye dayalı kalkınma 1 9 7 0 ’ lerin sonlarına doğra bir bunalıma girdi. 1980 yılında Türkiye radikal bir deği­ şiklikle kalkınma yörüngesini ulusalcı-devletçi bir stratejiden piyasanın yön verdiği ulusalötesi bir stratejiye kaydırdı; bu dönüşüm ü aynı yıl kuru­ lan askeri rejim yürüttü. Yeni kalkınma stratejisi ekonomide piyasa güçle­ rinin, kültürel alanda da rekabete dayalı bireyci ideolojilerin yayılıp geliş­ mesini getiriyordu. Önceleri ulus-devletin ilerici bir görünüm ü vardı, ç o ­ ğu kez siyasi olarak popülist, sosyal olarak da yeniden dağıtımcı bir rol oynuyordu. Buna karşılık, 1980’lerdeki yeniden yapılanma, toplum un sı­ nırlı bir kesiminin yarar gördüğü bir ekonomik m odeli, otoriter ve dışla­ yıcı bir siyasal modeli ve rekabete dayalı bireyciliği önde tutan bir ideolo­ jik bakışı öngörmekteydi. Hakim olan duygu artık ulus-devlete güven ve inanç değildi. Şimdi “ yükselen değerler” arasında küresel piyasanın üs­ tünlüğüne ve bireysel girişimciliğin erdemlerine inanç vardı. 1 9 8 0 ’lerde Türk ekonomisinin, siyasetinin ve kültürünün yeniden yapılanması ulusalcı-devletçi kalkınmacılığm ideolojik hegemonyasını sona erdirdi.16

Kalkınma Bunalımı vc İslamcılığın Yükselişi 1930’lar ve 1 9 7 0 ’ler arasındaki dönem in egem en ideolojisi ulusalcıdevletçi kalkınmacılıktı. Ama II. Dünya Savaşı sonrasında ulusalcı iddiala13 la n R oxbo rou gh, T heories o f U nde rd e ve lo p m e n t, Lo ndra , M a c m illa n , 1979. 14 K o rku t B o ra ta v, T ü rkiye İk tis a t T a rih i, 1908-1985, İsta n b u l, G erçek Y a y ın la rı, 1988. 15 H a ld u n G ü la lp , "P atte rns o f C a p ita l A c c u m u la tio n an d S tate -S ociety R e la tio n s in T u rk e y ", J o u rn a l o f C ontem po rary A s ia , 15 (3), 1985, s. 329-48. 16 Ç a ğ la r Keyder, U lu s a l K a lk ın m a c ılığ m İfla sı, İsta n b u l, M e tis Y a y ın la rı, 1993.


rııı ağırlığını sürdürmesine karşın, asıl kalkınma dünya ekonomisine tam katılım koşullarında sağlandı. Bu kalkınma modelinde gerçeklik ve ide­ oloji arasında iki bakımdan çelişki vardı: Bir yandan ulusalcı vaat ile diinya ekonomisiyle derinleşen bütünleşme ve dünya ekonomisine bağımlı hale geline, öte yandan ulusalcı-devletçi projenin halk arasında meşrulaştırılnıası ile yerli bir burjuvazinin ortaya çıkışının ve Batılı çıkar çevreleriyle iş­ birliğinin getirdiği sınıf farklılaşması karşı karşıya geldi. Kalkınmacılığm vaatleri yerine getirilemedi. Avrupa merkezli yaklaşımın başlıca iddialarından biri yalnız Batı’nııı rasyonel ve modernliğe yatkın olduğuydu; buna karşılık Üçüncü Diinya maneviyata dönük, geleneklere bağlı ve durgunluk içindeydi.17 Milliyetçi­ lerin bu iddiaya tepkisi böylesine temel bir farklılığı reddetmek ve kendi ülkelerinin Batı tecrübesini kusursuz biçimde kopya edebileceğini göster­ meye koyulmak oldu. Böylece Üçüncü Diinya’daki milliyetçilik antienıperyalist niyetlerini Batılılaşma’yı benimseme yoluyla ifade etti. Batı’nın üstünlüğüne işaret eden ve Avrupa merkezlilikle özdeşleştirilen rasyona­ lizm, ulus-devlet ve ekonomik kalkınma gibi bütün erdemler milliyetçilerce tartışmasız benimsendi. Milliyetçiler Batılı değerleri ve iddiaları ev­ rensel doğrular saydıkları için Avrupa merkezli sorunsalı aşamadılar.18 Bu çerçevede “ evrenselcilik” adına Batı modeli kucaklandı. Milliyetçilik kendi içinde çelişkiliydi. Görünüşte Batı dünyasının yad­ sınmasını savunurken, Batı’ııın sosyoekonom ik kalkınma modelini başa­ rıyla tekrarlamayı da amaçlıyordu.19 Milliyetçilerin Batı’yı taklit girişimi, başarılı bir kopyanın epey uzağında kaldı ve böylece İslamcılığın ortaya çıkmasına zemin hazırladı. İslam cı hareket günüm üzde milliyetçiliğin kendi içinde çelişkiler taşıyan vaatlerinin boşa çıkmasıyla güç topluyor. İs­ lamcılar milliyetçiliği bir taklit diye mahkûm ediyor, milliyetçileri Batı’ya özenmekle suçluyorlar.

ama “ postm odernlik durum u” m odernizmin “ evrensel doğrular” ı hak­ kında kuşku uyandırmaya başladı.20 Bu gelişme, İslamcılığın modernizme karşı saldırıya geçmesi için uygun bir ortam yarattı. Küresel düzeyde de modernist varsayımlara dayalı ideolojilerin bunalı­ mı, postmodernist kimlik siyasetlerinin çoğalmasına yol açmış bulunuyor. Ama modernizmin bir eleştirisi olarak etkili olmakla birlikte, postm odeınizııı özünde taşıdığı alaycılık ve nihilizm nedeniyle alternatif biı toplum ­ sal ve siyasal proje oluşturamıyor.21 Buna karşılık İslamcılık modernizmin postmodernist eleştirisiyle birçok önemli temayı paylaşmakla kalmayıp da­ ha ileriye gidiyor, milliyetçilik ile m odernizm in başarısızlıklarına işaret ederek alternatif bir ideoloji öneriyor.22 Kanım ca İslam cılığı özellikle güçlü kılan nokta budur. Ulusalcı-devletçi kalkınmacılığm bunalımı da küresel bir eğilimin par­ çasıdır. Sayıları gitgide artan çalışmalar ulus-devletin bunalım dönemine girdiğim izi kabul ediyor.23 20. yüzyılda devletler ulusal ekonomilerini düzenlemeye, yurttaşlarının refahını korumaya başlamışlardı, ancak aynı yüzyılın sonunda “ küreselleşme” tek tek ulus-devletlerin gücünü azalttı. Artık tek başlarına tam istihdam ve ekonomik gelişmeyi sağlayamıyor, re­ formcu refah politikalarını koruyamıyorlar.24 Aynı şekilde, “ ekonomik ve toplumsal modernleşme projesi olarak ortaya çıkan Üçüncü Dünya devrimleri başarısızlığa uğradı.” 25 Türkiye’nin ulusalcı-devletçi m odernleşm e projesi olarak Kem alizm Batı’dan esinlenen kalkınma modellerini benimsemişti. Buna karşılık İs­ lamcılık kalkınma kavramını toptan eleştirir. Türk İslamcıları “ kalkınmacılığı” bir Batı iptilası olarak görürler, bu kavramı m odernistlerin temel ama artık gözden düşen “ ilerleme” konusundaki varsayımlarına bağlar­ lar.26 İslamcıların kalkınmaya dair görüşleri Kemalizm eleştirileriyle d o ğ ­

M odern ulus-devleti meşru kılan ideoloji olarak milliyetçiliğin, kökü m odernizmde olan özellikleri vardır; dünya işlerini düzeltmek için insanın müdahale etmesi gerektiği inancından kaynaklanır bu. Dolayısıyla İslamcı eleştiri modernizmin küresel bunalım içinde olduğu ve Batı’nın evrenselci efsanelerine karşı çıkıldığı zaman özellikle etkili olmaktadır. Eskiden Batı­ lılaşma evrenselcilik adına aşağı yukarı tartışmasız bir ideal sayılmaktaydı;

2 0 D a v id H a rv e y , T h e C o n d itio n o f P o s tm o d e rn ity , O x fo rd , B a s il B la c k w e ll, 1989;

17 S am ir A m in , E uro centrism , N ew Y o rk, M o n th ly R eview Press, 1989.

22 H a ld u n G ü la lp , "Is la m is m and P o stm o d e rn ism ", C o n te n tio n , 4 (2), 1995, s. 59-73.

B ryan S. T u rn e r (ed.). Theories o f M o d e rn ity a n d P ostm o d e rn ity, Lo n d ra , Sage P u b li­ c a tio n s , 1990; P a uline M a rie R osenau, P o st-M o d e rn ism a n d the S o c ia l S ciences, P rinceton, N ew Jersey, P rinceton U n iv e rs ity Press, 1992. 21

S tanley A ro n o w itz , "P ostm odernism and P o litic s ", S tanley A ro n o w itz , The P o litic s o f Id e n tity , N ew Y o rk, R outle dge , 1992. A y rıc a bkz. R obert J. A n to n io , "P ostm odern S to ry te llin g V ersu s P ra g m a tic T ruth-S e eking: T h e D iscu rsive Bases o f S ocial T h e ­ o ry ", S o c io lo g ic a l Theory, 9 (2), 1991, s. 154-163.

18 G yon Prakash, 'W r itin g P o s t-O rie n ta lis t H is to rie s o f the T h ird W o rld : Perspectives fro m In d ia n H is to rio g ra p h y * , C o m p a ra tiv e S tudies in S ociety a n d H is to ry 1990, s. 383-408.

32 (2)

19 P artha C h a tte rje e , N a tio n a lis t T h o u g h t a n d the C o lo n ia l W orld: A D e riv a tiv e D iscourse?, Lo ndra , Zed Press, 1986.

23 Bu lite ra tü rü n b ir k ritiğ i iç in bkz. Paul H irs t ve G raham e T h o m p s o n , "G lo b a liz a tio n and the Future o f the N a tio n -S ta te ", E cono m y a n d S ociety, 2 4 (3), 1995, s. 408-442. 24 age., s. 413-415. 25 age., s. 421. 26 İra n'da benzer b ir o lg u iç in bkz. A fs a n e h N a jm a b a d i, "Ira n 's T u rn to Isla m : From


rudan ilişkilidir. Kemalistler ilerlemeyi ve Batı uygarlığı düzeyine ulaşmayı kesinlikle ekonomik ve teknolojik kalkınma bağlamında tanımlarlar. İs­ lamcılar ise hem Batı uygarlığını, hem de Kemalizm aracılığıyla yerel dü­ zeydeki benimsenişini reddederler. Bu reddedişin en açık belirtisi, Kernalistlerin kalkınmaya ilişkin varsayımlarını İslamcıların tersine çevirmesidir.

Kalkınmanın İslama Eleştirisi İslamcılara göre, ekonomik büyüme ve kalkınmaya bu kadar bağlılığın temelinde, Avrupa’da ortaya çıkan ve ardından yerkürenin başka yerlerine yayılan Aydınlanma sonrası doğrusal “ ilerleme” inancı yatmaktadır: “ 19. yüzyıla geldiğim izde ilerleme düşüncesinin bütün Avrupa’da yeni bir din haline geldiği” görüldü ve “ Türkiye’de de ‘ilerleme’ başından beri bir ve­ ri olarak kabul edildi.” 27 İslamcılar sınırsız ilerlemeye bu inancın, yeryü­ zünde cenneti vaat eden ve bunu yerine getiremeyen “ m o d ern izm in en önemli unsuru olduğunu belirtirler.28 İslamcı yazarlar Batı uygarlığını ekonomik büyümeye sarsılmaz bağlılı­ ğından dolayı eleştirirler: “ Durm adan büyümek, ekonomik büyümenin erdemine inanmak, büyümeye yıkılmaz bir imanla sarılmak, başta Batı ül­ keleri olm ak üzere tüm dünyayı çok boyutlu ekonomik ve sosyal sorun­ larla yüz yüze getirmiştir.” 29 Bu bakımdan ekonomik büyümeyi yeni bir put ve en büyük iptila olarak mahkûm ederler.30 Üretilen malların kalite­ sini yükseltmeyi asıl uğraş durumuna getiren ekonomik büyümenin to p­ lumsal sonuçlarının tek boyutlu toplumlar ve tek boyutlu insanlar oldu­ ğunu, bunların dim ağı, aklı, kültürü ve yaratıcılığı yok ettiğini ileri sürer­ ler.^ E k o n o m ik k alk ın m an ın m illiy etçi v u rg u su n u tersin e çeviren İsla m cı eleştiri, “ yaln ızca aklın e g em e n o ld u ğ u , aklın d ışın d a ö lçü tan ım ay an bir M o d e rn is m to a M o ra ! O rd e r," M id d le E ast J ou rnal, 41 (2), 1987, s. 202-217. N a jm a b a d i'y e göre, İra n 'd a k i İs la m c ıla r iç in " 'k a lk ın m a / 'M o d e rn lik ,' 'M o d e rn le ş m e ' ve 'B a tıy ı y a k a la m a ' a rtık g e ç m iş te k a lm ış tır; g ü nün düşüncesi 'a h la k i dü zen'e e riş ­ m e k tir" (s. 217). 27

İsm et Ö ze l, "K a lk ın m a ? İlerlem e? V a ro lm a ? ", A h m e t T a b a ko ğ lu ve İsm ail K u rt (ed.), İk tis a d i K a lk ın m a ve İslam , İsta nbul, İslam i İlim le r A ra ş tırm a V a kfı Y a y ın la rı, 1987, s. 232. A y rıc a bkz. A h m e t T a b a k o ğ lu , “ İslam ik tis a d ı A ç ıs ın d a n 'K a lk ın m a '" age s. 241-43.

28 A li B ulaç, D in ve M o d e rn iz m , İsta nbul, Endülüs Y a yın la rı, 1991, s. 27; ism e t Ö zel, Ü ç M e s e le : T e kn ik, M e d e n iy e t ve Y aba ncılaşm a , İsta n b u l, Ç ıdam Y a y ın la rı s. 151 vd.

1992

2 9 Ersin G ün doğan, T e k n o lo jin in Ö te si, İsta nbul, iz Y a y ın c ılık , 1991, s. 125.

uygarlığın elinde makinelerin çevreye ve insana dost olmasının çok güç'’ olduğunu, dolayısıyla “ insanı üretim tutsaklığından kurtarmak için, değer ölçüsünün eşyadan ve paradan erdemlere kaydırılması” gerektiğini savu­ nurlar.32 Çevrecilerin materyalizmi eleştirmesine benzer bir yaklaşımla, İs­ lamcı bakış açısı tüketim eğiliminin panzehiri olarak doğayla birliği vurgu­ lar: “ İnsanı mutlu kılan eşya, para ve tüketim değil, tabiat ve evrenle uyum içinde yaşamak ve erdeme ayarlanmaktır.” 33 Bu görüşe göre çevre kirliliği­ nin sebebi sorumsuzca üretim ve verimliliğe marazi bir bağlılıktır.34 İslamcı çevreler İslami kişinin hayattaki tek hedefinin m addi haz olm a­ dığını, İslami yaşam biçiminde aşırı harcamanın sona ereceğini ileri sürer­ ler.3'’ Bu bakış açısıyla yola çıkan politika önerisi şöyledir: “ H arcam aları­ mız beslenme, giyinme ve korunma gibi karşılanması zorunlu olan ihti­ yaçlarımızı aşmazsa, tedirginlikten uzak, sakin ve verimli bir öm ür sürebi­ liriz.” Dolayısıyla “ çözüm çok basit. Tüketimi azalt.” 36 Bütün bunlar antiemperyalist mücadelenin başarısını sanayileşme d e ­ recesiyle ölçen ulusal kalkınmacılığın varsayımlarını tamamen tersine çe­ virmektir. İslamcı tutum tam tersine Batı’nın reddini uygarlık temeline oturtur: “ N e olursa olsun sanayileşme gerçekleştirilmelidir diye bir yol tutturmak tartışma götürür hale gelmiştir” ; çünkü “ İslam ülkeleri için so ­ run bir medeniyet kavgasıdır, sanayileşme değildir.” -'’7 Bu bakımdan İs­ lamcı görüş, Kemalizmin örtük bir eleştirisinde, “ hiçbir uygarlık kendi si­ lahlarıyla tesirsiz hale getirilemez” der.38 Aydın söyleminde kalkınmacılıktan ‘kalkınmacılık sonrası” endişeleri­ ne bu kaymanın örneği belki de en çarpıcı olarak Türkiye’nin İslamcı par­ tisinin programında görülebilir. Necmettin Erbakan’ııı 1 9 7 0 ’lerdeki Sela­ met Partisi’nin İslami teması, o dönem in egem en ekonomik ve siyasi te ­ masıyla, yani sınai kalkınma ile uyuşuyordu. Erbakan’ın partisi T ü rk i­ ye’nin Batı’dan bağım sız olmasının en emin yolu olarak “ ağır sanayi” i sa­ vunuyordu.39 Yirmi yıl sonra, Refah Partisi adıyla yeniden kurulan bu İs­ 3 2 G un dog an, age., s. 16-17, 20. 33

age., s. 25-26.

3 4 age., s. 48. 35 H a m ito g u lla ri, age., s. 33. 36 G un dogan, age., s. 154, 158. A y ric a bkz. T a b a k o g lu , age., s. 247-48. 37 G un dogan, age., s. 23, 31. 38 age., s. 31. 3 9 Bkz. T u rk e r A lk a n , "T he N a tio n a l S a lv a tio n Party in T u rk e y ", M e tin H epe r ve R ap­

30 T a b a k o ğ lu , age., s. 244.

hael Israeli (ed.), Isla m a n d P o litic s in the M o d e rn M id d le East, N ew Y o rk , St. M a r­

31

tin 's Press, 1984, s. 79-102; Binnaz T o p ra k , "P o litic is a tio n o f Is la m in a S ecular Sta­

B eşir H a m ito ğ u lla rı, "ik tis a d i V ahşi B üyüm enin B u n a lım la rı ve İslam K a lkın m a M o ­ d e lin in V a a d e ttik le ri" , T a b a k o ğ lu ve K u rt, age., s. 10-12.

te: T h e N a tio n a l S a lvation Party in T u rk e y ", Said A m ir A rjo m a n d (ed.). From N a ti-


lam a paıti aıtık sanayileşme ihtiyacını ön plana çıkarmıyor, buna karşılık çevrenin korunması, sivil toplumun inşası, devletin bütiin ekonomik faali­ yetten çekilmesi gibi “ sanayi sonrası” temalarda odaklanıyor.40 Refah Partisi’nin ideologu olarak da tanınan İslam a bir yazar kalkın­ macı temadan ahlaki temalara dönüşü ifade ederken, hem insan ruhunu hem de doğal çevreyi yok ettiği için ekonom ik gelişmeye körü körüne bağlılığı da suçlar: “ İnsanlık vicdanını yitirdi. ‘ Kalbi yok, beyni kurumuş, midesi alabildiğine şiş’ yeni bir canavar üretildi. ... Başımızın üzerinde dolaşan havayı kirlettik ... gökyüzünü deldik.” 41 Bunun suçlusu bellidir: “ O muhteşem Batı Uygarlığı! Bir soygunun, insanlığın tarihi mirasının soygunları ile zenginleşen muhteşem Batı!” 42 Bir zamanlar hiç eleştiril­ meden benimsenen “ ... Batı bitmektedir. O çok güvendikleri akılları, o teknik oyuncakları, makineleri, vaat ettikleri um udu, mutluluğu sağlaya­ m adı.” 43 Yazar devam ederek doğaya makinelerle egemen olmaya o kadar çalışmasına rağmen insanın bunu başaramadığını söylüyor. Dolayısıyla çö­ züm “ kendi kendimizle, insanlarla ve doğayla barış içinde, sonuçta Al­ lah’la barış içinde” olmaktır.44 İslami çözüm ün dikkatle Batı’mn çözü­ münden ayırt edilmesi gerektiğini belirtiyor: “ İslam devleti M üslüman topluluklara zenginlik, ikbal vaat etm ez... [Böyle bir beklenti], kapitaliz­ min vaat ettiği hedefe İslami metotla da ulaşılabileceği gibi bir yanlış an­ lamaya da sebep olabilir!” 4S

Sonuç Üçüncü Dünya tarihyazımını inceleyen Gyan Prakash, “ Aydınlanma sonrasının Akıl ve İlerleme ideolojisini reddetmesi” açısından özgün ve dolayısıyla “ milliyetçiliğin antioryantalizminden farklı” olan bir “ milliyet­ çilik sonrası” literatürü tanımlar.46 Bunun da “ Aydınlanma sonrasında o n o lis m to R e v o lu tio n a ry Is la m , A lb a n y , State U n iv e rs ity o f N ew Y ork Press, 1984, s. 1 19-133; A li Y a ş a r S arıbay, T ü rk iy e 'd e M o d e rn le ş m e , D in ve P arti P o litik a s ı: MSP ö rn e k O la y ı, İs ta n b u l, A la n Yayınlar».

Avrupa tarafından tarihin nüsuıı d ’c tıv ’i [varlık nedeni] olarak tasarlanan modernleşme projeleri ve ideolojilerinin hegemonyasına karşı bir meydan okum a” yı ifade ettiğini belirtir. Bu anlamda Türkiye’deki İslamcı literatür açıkça milliyetçilik sonrası bir nitelik taşır, ama bir paradoks da olsa, “ o r­ yantalizm sonrası” niteliğinde değildir. Milliyetçiler kendilerinin de m o ­ dernleşmeyi başarabileceğini göstermeye çalışarak Batı dünyasındaki Av­ rupa merkezliliğe karşı çıkarken, İslam alar bunu Batı ile D o ğu arasındaki temel bir fark olarak kabul ederler. Batı’yı reddedişiyle İslamcılık, oryan­ talizmin teıııelci varsayımlarını yeniden ortaya koyar. İslamcılık Batı tarzı modernleşmenin getirdiği milliyetçi vaatlerin boşa çıkmasından kaynaklanır. “ Küresel m odernlik” temasını paylaşan bütün akımların, yani Prakash’a göre modernleşme, milliyetçilik ve Marksizmiıı ötesine geçen İslamcılık, İslam kültürünün özgüllüğünü ve farklılığını ye­ niden gündeme getirir. Ulusal kalkınmacı ideolojide emperyalist baskıdan kurtulma ve ulusal kimliğe kavuşma, öncelikle ekonomik büyüme ve sa­ nayileşme çerçevesinde tanım lanıyordu. 1 9 3 0 ’ lardan 1 9 7 0 ’ lere değin uzanan ulusalcılık dönem inde sanayileşmeyi reddetm ek vatana ihanetle özdeş sayılırdı. Oysa 1980’lerde ve 1 9 9 0 ’larda İslamcılar sanayileşme kav­ ramına karşı çıkarken ulusal kalkınınacılığın varsayımlarım tersine çeviri­ yorlar. İslam a görüşte sanayileşmenin tartışmasız kabul edilmesi, em per­ yalizme boyun eğmekle eşanlamlıdır. Türkiye’de Kemalizm, Batılılaşmayı “ evrensel” uygarlığa ulaşma ola­ rak algılayıp tanımlaması açısından, Üçüncü Dünya milliyetçiliğinin paradigmatik bir modeliydi. Kemalist projenin esası Batılılaşmayı benim seye­ rek Batı emperyalizmini alt etme girişimiydi.47 Asıl doğruyu kendilerinin söylediğini iddia eden İslamcılık ise tam tersine İslam ile Batı arasındaki temel karşıtlığı kabul etmekte, ama Batı’nın üstünlük iddiasına karşı çık­ maktadır. Milliyetçi varsayımları reddetmekte, İslamın manevi değerleri­ nin Batı’nın maddi servetinden daha üstün olduğunu öne sürmektedir.

40 Refah p o litik a la rı üzerine bkz. Ruşen Ç akır, N e Ş e ria t N e D em o krasi: R efah P a rtisin i A n la m a k , İs ta n b u l, M e tis Y a y ın la rı, 1994; ve Soydan, age. Refah p la tfo rm u n u n kısa b ir a n a liz i İç in bkz. H a ld u n G ü la lp , "Is la m is t Party Poised fo r N a tio n a l Power in T u r­ k e y ," M id d le E ast R eport, 25 (3-4), 1995. 41

A b d u rra h m a n D ilip a k , Savaş, Barış, İk tid a r, İsta n b u l, Işaret/Ferşat Y a yın la rı s. 12.

1991

42 age., s. 13 43

age., s. 39.

44

age., s. 15.

47 Enver Z iy a K a ra l, "T he P rinciple s o f K e m a lis m ", Ergun O zbu dun ve A l i K a z a n c ig il

45

age., s. 20.

(ed.), A ta tu rk : F o und er o f a M o d e rn S tate, Londra , C. H u rs t an d C o m p a n y, 1981, s.

46 P rakash, age., s. 404.

1 1-36.


MODERN TÜRK SOSYAL BİLİMLERİ ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER ŞERİF MARDİN J ’étais convaincu qu ’a leur insu ils avaient retenu de l’Ancien Régime la plupart des sentiments, des habitudes, des idées même a l’aide des­ quels ils avaient construits la révolution qui le détruisit, et que sans le vouloir, ils s’étainet servis de ces débris pour construire l’édifice de la société nouvelle. Alexis de Tocqueville

Bu makalede, bir grup önde gelen modern Türk bilim adamının teva­ rüs edip Türk toplum unu analiz ederken hâlâ kullandığı bir kavrayış çer­ çevesinin etkisini incelemeye çalışacağım. Türkiye’de, kuruluş ilkelerine derin bir ilgi duyulur, bilim adamlarıyla gazetecilerin bu konudaki söyle­ mi çakışır; bu yüzden de aklımdaki grubun kesin sınırlarını çizmek zor olacak. Bu grup içinde “ Kemalistler” , yani 1 923’te kurulan laik T��rkiye Cıımhuriyeti’nin ideolojisini destekleyenler, Cumhuriyet’in getirdiği “ la­ isizm” ilkesini korumaya kararlı olan laikler, ve Türkiye’de eleştirel to p­ lum araştırmalarına öncülük etmiş “ M arksizan” bilim adamları yer alır.1 Bu grubun dünya görüşü, Türkiye’de sosyal bilimler alanında en yetenek­ li kişileri çevresinde toplayan ve aslında tam bir toplumsal araştırmalar dergisi olan Toplum ve Bilim ’de çıkan yazılarda izlenebilir. Toplum araş1

tırmasında aynı tutum un görülebileceği İngilizce bir kaynak, Irvin C . Sclıick ve E. Ahmet Tonak’ın yayıma hazırladığı Turkey in Transition adlı kitaptır.2 Benzer özellikler taşıyan seçkin bir çalışma da M iibeccel Ka­ ray’ın Ereğli adlı yapıtıdır;3 Çağlar Keyder’in parlak ve derin araştırmaları yine benzer özellikleri yansıtır.4 Analiz etmeye çalıştığım diişüncc yapısını doğuran ideolojinin, Osmanlı bürokrasisinin, yani Osmanlı’nın raison d ’e t a t ' ersiyonunıı gelişti­ ren yönetici elitin ortaya koyduğu siyasal reçete olduğu kanısındayım.5 İl­ ginçtir ki, Türkiye Cum huriyeti’nin kurucusu M ustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet elitiııe -aydınlarına- buna benzer bir işlev, Cum huriyet’ in bekçiliği görevini vermişti. Bu kadarını herkes bilir. Ama bu kadar iyi bi­ linmeyen bir konu bu görevin verildiği ortamdır ki ci-devant Osmanlı re­ jimindeki eski kapıkullarıııın oynadığı rolün tekrar yaratılmasını akla geti­ rir. Burada aktarılan, Cunıhuriyet’in kurucularının toplumdaki kilit m ev­ kileri sürdürmesi, ayrıca devletin rolünün tanımlanması olarak algılanabi­ lir. Ayrıca, sosyal değişim i projeler kanalıyla yürütülen bir olgu olarak görme eğiliminin sürdürülmesi olarak da görülebilir, yani bu kitaptaki b a­ zı makalelerde bile sezebileceğimiz gibi değişim planlanın birbirine adeta yapışık bir grup sosyal “ mühendis” in oluşturduğu düşünülmektedir. İçin­ de bir zemberek olup kendi kendini yönlendiren bir hareket olarak sosyal değişimin, altında “ projeler” yatan bir yaklaşımda yeri yoktur; Aristotelesçi ya da Hegelci “ açılım” kavramının da. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin laikleştirme politikası İslami bağlantıla­ rını söküp atmıştı; Atatürk’ten sonra devletin yeni bekçileri eski Osmanlı yönetiminin zımni “ sosyal bilim m etodolojisi” olm adan, yani Osmanlı devlet adamlarının “ sosyal mühendislik” eğilimleri olarak görülen yakla­ şım olmadan görev yaptılar. Cumhuriyetçi reformların Batı, yani yabancı kaynaklı olması — yani taklit olması— cumhuriyet için daha derin kültürel bağlantılar, geçmişte bir tasavvur olarak İslamiyetin sağladığı bir temel gerektiriyordu. Reform hareketinin belirlenebilir bir felsefi temeli yoktu. Cumhuriyet Batı’dan eğitim kurumlarını ve kültürel alışkanlıkları (miize2

Irv in C. S chick ve E. A h m e t T o n a k (ed.), T u rke y in T ra n s itio n , N e w Y o rk, O x fo rd

3

M ü beccel K ıra y, E reğ li: A ğ ır S anayiden ö n c e B ir S a h il K asab ası, A n k a ra , B aşba­

U n iv e rs ity Press, 1987.

K e m a liz m iç in bkz. Erik J. Z u rche r, T u rkey: A M o d e rn H is to ry , Londra ve N ew Y ork, I. B. T a u ris , 1993, s. 189 vd .; T ü rk iy e 'd e k i la is iz m iç in bkz. age. ve C o g ito 'n u n la ­ is iz m k o n u lu sayısı (Is ta n b u l, 1 (1), Y az 1994. Bu sayıdaki la is iz m cu m h u riy e tç i g ö ­ rüşü ile ri sürer. M a rk s iz a n b ilim a d a m la rın a ge lin c e , ]9 7 (y \e r ve 1980'lerde M a rksizm in m oda v e rs iy o n la rın a ayak u yd urm a ya ç a lış ırk e n V ig o ts k i ve B a h tin g ib i Sovyet to p lu m b ilim c ile r in in k a tk ıla rı fa rk ed em ed iler. Bkz. L. S. V yg o tsky, M in d i r i S ociety, C a m b ridg e, M a ss., H a rv a rd U n iv e rs ity Press, 1978; K aterina C larke ve M ic h a e l H o lq u is t, M ik h a il B a k h tin , C am b ridg e, M a ss., B elknap Press, 1984.

k a n lık D e vle t P la nlam a T e ş k ila tı, 1964. 4

Ç a ğ la r Keyder, S tate a n d Class in T u rkey: A S tudy in C a p ita lis t D e ve lo p m e n t, Londra, V erso, 1987.

5

Bkz. M e tin H epe r, "E xtre m e ly S trong S tate and D e m o cra cy: T h e T u rk is h Case in C o m p a ra tive and H is to ric a l P ersp ective", M o d e rn ity , Leiden, B rill, 1992.

S. N . E ise n sta d t (ed.), D e m o c ra c y a n d


ler, resim /lıeykel, laiklik) alırken, bunların aslında anlamların, kavrayışla­ rın ve ontolojik tutumların oluşturduğu bir buzdağının suvun üstiine çı­ kan ucundan başka bir şey olmadığını kavramamıştı. Bu noktada G ra m sa hakkında biraz sesli düşünm ek uygun düşer: Eğer Graııısci organik aydınlar ve kültürü tanımlarken aklından üç katlı, bütün bir buzdağı geçirmiş olsaydı, düşüncelerinin epevce evrensel geçer­ lilik taşıdığı söylenebilirdi.6 Bana göre, söylemek istediği bu değildir; kül­ tür kuramı yüzünden kendini fazla beğeniyordu (ki bu kuram en başta kültürün bazen dar ya da muğlak biçimde tanımlanmış mekanizmalar ara­ cılığıyla kendini yeniden üretmesiyle uğraşm ışa benziyor), Türkiye’ nin modernleşmesi Gram sci’ııin teorilerinde temel bir sakatlık olduğunu g ö s­ termek için kullanılabilir, ayrıca düşüncelerini canlandırmak için koparılan gürültüye siyaset bilimcilerinin (ki ne de olsa kültür anlayışları biraz ya­ vandır) dikkatle yaklaşması gerekir. Son zamanlarda yapılan araştırmalara göre, hegemonyacı sımf-toplıım ilişkileri aslında üç “ iletişim ilmeği” nden oluşuyora benziyor: Birinci il­ mek devlet aygıtıdır, ikincisi kültürel kuramlardır, üçüncüsii de, bir söy­ lem olarak dil, benliğin kaynakları, kimlik işaretleri ve zımni anlayışlardan oluşarak diğer iki ilmeğin altında kendilerine özgü bir yapılaşma gücü olan karmaşık bir şemadır. Ben, birinci ilmeğin sabit kaldığı, ikinci ilme­ ğin yaban a bir kültürden alındığı ve üçüncü düzeyin eksik olduğu bir durum da olup bitenleri inceliyorum. Bu üçüncü ilmeğin olağanüstü geniş yelpazesi, müthiş karmaşıklığı ve gerçek “ hegemonya” sı, çağdaş semiyotik ve iletişim araştırmalarıyla “ yeni” düşünsel ve toplumsal tarihten gel­ mektedir.7 Bu makalede, üzerinde durduğum bilim adamlarına yüklediğim ide­ olojik şekillenmeyi, toplumsal dinamiklerin “ mikro” unsurunu belirleme­ deki, projelerinin doğası gereği “ makro” biçimde oluşundan kaynaklanan yetersizliklerini çözmeye çalışacağım. Daha kesin bir ifadeyle, toplumsal yaşamın iki ana yönünden birini sistematik biçimde ihmal etmeleri üze­ rinde duracağım. Eğer bu yönler “ yüz yüze etkileşim içindeki insanlar” ile “ bıı etkinliklerin içinde göm ülü olduğu (...) daha geniş çaptaki top6

Bkz. A n to n io G ra m s c i, S elections From the P rison N ote books, Londra, Law rence & W is h a rt, 1971; N . B a b b io , “ G ra m sci and the C o n ce p t o f C iv il S ociety", John Keane (ed.), C iv il S ociety a n d the State, Londra, V erso , 1988, s. 73-99.

7

Bkz. A n th o n y G iddens, The C o n s titu tio n o f S ociety, Berkeley ve Los A n g e le s, U n i­ v e rs ity o f C a lifo rn ia Press, 1986; k ü ltü re l ta rih iç in bkz. D o m in ick LaC apra ve Ste­ ven L. K a p la n (ed.), M o d e rn E uropean In te lle c tu a l H is to ry , Ith aca, C orn ell U n iv e r­ s ity Press, 1982; Lynn H u n t (ed.). The N e w C u ltu ra l H istory', Berkeley, U n iv e rs ity of C a lifo rn ia Press, 1989.

lumşal ilişkiler’Men8 oluşuyorsa, ele aldığım grup İkincisini “ gerçek an­ lam da” tek önemli konu olarak görüyor. Yaklaşımları, toplumsal analizin “ makro” boyutuna yönelik seçici bir ilgi olarak nitelendirilebilir; böyle bir bakış ayrıca tahakküm, iktidar ve zorlamanın getirdiği kısıtlamaları baş­ langıç döneminin bir özelliği sayar. Bu bilim adamları, tahakkümün z o ­ runlu bir boyutu, yani tahakküm altındakilerin dayanaklarını ya da “ söyle­ mini” anlatmazlar.9 Böylece daha genel bir anlamda bütün mikro sosyo­ loji alanı güdük bırakılır. Dolayısıyla üzerinde durduğum düşünürler kim­ lik süreçlerini, dinin kurumsal olmayan temelini ve toplum sal süreçlere “ renk” katan kişisel tarihleri bağımsız içerikten yoksun, boş ve yüzeysel olaylar sayıp göz ardı ederler. Bu özelliklerin birçoğunu bireysel işler ola­ rak sınıflandırır ve “ iş” in başlı başına bir toplumsal analiz kategorisi oldu­ ğuna dair modern görüşleri atlarlar. Bu yaklaşım yerli nüfusun yüzde 9 8 ’ inin M üslüm an olduğu Türkiye ortamında özellikle şaşırtıcıdır; çünkü M üslümanlar davranışları bakımın­ dan özellikle İslam ’ın toplumsal söylemine ve dolayısıyla benliğin biçim ­ lenmesi gibi mikro düzeydeki süreçleri öne çıkaran bir toplumsal dina­ mikler boyutuna bağlıdır.10 Grubun ilericiliğinin onları pozitivist bir d o ğ ­ rultuya yönelttiği düşünülebilir; ama bu onların m etodolojisinin sadece bir yönünü açığa çıkarmaktadır. Soruna, kaynak belirtmeksizin aktarım perspektifinden bakılması başka unsurların ortaya çıkmasını sağlar. Söz konusu bilim adamları Batı toplum analizindeki en son değişiklikleri bu­ lup çarçabuk benimsemişlerdir; yine de Batı toplum kuramının toplumun makro ve mikro unsurları arasındaki bağlantıya gösterdiği kapsamlı ilgiyi bütiinüvle ihmal etm işlerdir.11 Açıklanması gereken de bu zıtlıktır. Mikro düzeydeki analiz üzerinde odaklanamamaktan doğan yetersiz­ lik, hem belli başlı toplumsal süreçlerin karmaşıklığına duyarsız davran­ maya yol açar, daha da önemli, hem de tabandaki dinamiklere dayandırı­ lan açıklamaların daha uygun düşeceği yerlerde kom plo teorilerine baş­ vurma alışkanlığını geliştirir. Bunun iyi bir örneği, -yukarıda değinilen grup içinde yer almamakla birlikte tavırlarını temsil eden- tanınmış bir Türk siyaset bilimcisinin Mart 1994’teki belediye seçimlerinde m uhafaza­ kâr dinci partiyi zafere taşıyan İstanbul seçmenlerine “ hilekârlık” yakıştır­ masında bulunmasıdır. İddiasına göre, yurttaşlar seçimlerden önce anket 8 9

Derek Layder, U n d e rs ta n d in g S o cia l Theory, Londra , Sage P u b lic a tio n s , 1994, s. 5. Bkz. James C. S cott, D o m in a tio n a n d the A r ts o f R esistance, N ew H a ve n , Y a le U n i­ versity Press, 1990.

10 Bkz. A n th o n y G idd ens, M o d e rn ity a n d S e lf-Id e n tity , S tanford, C a l., S tanford U n iv e r­ s ity Press, 1991. 11

Bu sorun iç in bkz. G eorge R itze r, C o n te m p o ra ry S o c io lo g ic a l T h e o ry , N ew Y o rk , M c G ra w -H ill, 1992, s. 81 -82, 397-398, 428-429.


görevlilerine “ yalan söylemiş” ve böylece kamuoyu yoklaması mekaniz­ masını “ kasıtlı olarak çıkmaza sokm uş” tur. Türkiye’deki yaygın sosyal bi­ lim anlayışının analitik donanımındaki daha temel bir boşluk, İslam ’ın gücünü, Türkiye’deki İslami canlanmanın ardından laik aydınlar arasında gelişen gereksiz korkuyu anlamada yetersiz kalmış olmasıdır. Soruna, zaman içinde dikkatimi yukarıda anlattığım boşluklar üzerin­ de toplamamı sağlayan ve kendi araştırmam açısından mikro süreçlerin önemini gösteren bir kişisel keşif çerçevesinde yaklaşmaya çalışacağım.

Başlangıçlar Toplum u incelemeye yönelik ilk kavramsal çerçevem basitti. Türk ö ğ ­ retmenlerimin aktardığı resmi Kemalist ideolojinin, aslında her yerde ha­ zır ve nazır özgürlükçü söylemle çelişen bir otoriterliği örttüğüne dair bir kuşkuya dayanıyordu. Bir süre sonra, Kemalizmin kökenlerini konu alan bir araştırma projesine giriştim ve Kemalizme Tanzimat olarak bilinen 19. viizyıl Osmanlı reform hareketini temel alan bir gözlem noktasından bak­ tım .12 Tanzim at’ın arkaplaııını da anlamaya çalıştım. Projemin gerisindeki itici güç, tarkıııa vardığım zıtlığın köklerini açığa kavuşturma çabasıydı. Araştırma bazı ilginç bulgular getirdi. Kendi çıkarlarını gözetm iş o l­ sun ya da olmasınlar, im paratorluğun çeşitli gelişme aşamalarında Osnvanlı yetkililerinin hep birlikte bir siyasal ilke olarak “ devlet” i korumaya kilitlendikleri görülmekteydi. Devlet ideolojisi ve bununla bağlantılı pratik olmaksızın Osmanlı İm ­ paratorluğu 19. yüzyıl emperyalizminin etkisine dayanamazdı, bugünkü Türkiye kuramlarını modernleştirmede elde ettiği başarıyı kolay kolay ya­ kalayamazdı. Bu makalenin konusu Türk tarihinin bu başarılı boyutları değil, bugüne bıraktığı bazı olum suz miraslardır. T anzim at’tan önce de var olan devlet ideolojisi, bu ilk reform hareke­ tinin bile temel hamlesine ait ipuçları sağlar. Tanzim at’ın mimarlarının reform planlarını neden kameraliznı modeline göre tasarlamış olduklarım açıklamaktadır. Kameraliznı 18. yüzyılda Batı Avrupa’da üniversite hoca­ larının ve siyaset yazarlarının geliştirdiği bir yönetim kuramıydı. Yönetimi teknisyenler ve idareciler tarafından uygulanacak bir devlet bilimi olarak gören kaıııeralistler arasında Seckendorf (16 2 9-92) ve Schlözer’in (17331817) yaııı sıra Quesnay (1 6 9 4 -1 7 7 4 ) de vardı.13 Aydın despotizminin 12 T a n z im a t ve d ö n e m in i kon u a la n y a p ıtla r iç in bkz. R oderic H . D avison , "W estern P u b lic a tio n s on the T a n z im a t", H akkı D ursun Y ıld ız (éd.), 150. Y ılın d a T a nzim at, A n k a ra , T ü rk T a rih K u ru m u , 1992, s. 51 1-532. 13 K a m e ra liz m iç in bkz. W illia m D oyle, The O ld E uropean O rder, 1660-1800, O xfo rd , O x fo rd U n iv e rs ity Press, 1990, s. 235.

kuramsal bir biçimini temsil eden bu kişiler demokrasiye ya da temsili ku­ ramlara pek sempatiyle bakmıyordu. Devrimci değil, planlamacıydılar. H angi kuşağa ya da dünya görüşüne bağlı olurlarsa olsunlar, 19. yü z­ yılın Osmanlı memurlarının ortak hedefi devleti kurtarmaktı, kafalarını bu ideale yordular. Kameralizm bu dünya görüşüne pek uygundu. Siyasal ideolojilerinin merkezinde devletin olm ası, baskın bir yurtseverliği öne çı­ karmaktaydı; bunun izleri Sultan II. M ahm ud’ uıı (1 8 0 8 -1 8 3 9 ) fermanla­ rında, reformcu Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın (y. 1 8 4 0 -1 8 5 6 ) d ü ­ şüncelerinde, Tanzim at döneminin Genç Osmanlılar diye bilinen ö zg ü r­ lükçü kuramcılarında (y. 1865), amansız düşmanları Sultan II. Abdülhanıid’de (1 8 7 6 -1 9 0 8 ), Sultan Abdiilhamid’e karşı amansız düşmanlık bes­ leyen Jöntürkler’de (1 8 9 5 -1 9 0 8 , 1908-1918) ve Jöntürkler arasında ye­ tişmekle birlikte onların amansız düşmanı haline gelen Türkiye Cum huri­ yeti’nin kurucusu M ustafa Kemal’in kişiliğinde görülebilir.14 Aslında Osmanlı reformunun Mustafa Reşid’den Mustafa Kem al’e kadar uzanan sey­ ri, Batı Avrupa toplum bilimi anlayışının Auguste C o m te’un pozitiviz­ minden 19. yüzyıl sonlarında Avrupa’nın parlamenter hükümete duydu­ ğu hayal kırıklığına ve oradan da Emile Durkheim’ın dayanışmacılığına uzanan sarmalı izlemiştir. Bu süreç boyunca Osmanlı Türklerinin, yani yönetici bürokratik sını­ fın anladığı biçimiyle temel görev, demokrasiyi ileriye götürm ekten çok ülkenin idaresini ve devletin gücünü geliştirm ekti. M eşrutiyet yanlısı Genç Osmanlılar temsil düşüncesini imparatorluğu dağılmaktan kurtar­ manın aracı olarak onaya atmışlardı; özgürlüğe düzdükleri methiyeler doğrudan yurtseverlikleriyle bağlantılıydı ve bu özellik 1 8 9 0 ’ lardaki daha az romantik olan Jöntiirkler’in düşüncelerinde daha da açıktı. Bu dizide atılan son adım, 1924-1950 arasındaki tek parti dönem inde, 1924 A na­ yasasında üstü örtülü ifade edilen ve eski devlet ideolojisiyle uyumu d e ­ vam eden, ama Rousseau’cu /Jak ob en bir “ kamu iradesi” anlayışını ovıına sokarak radikalleştiren düşüncelerin uygulamaya konm asıydı.15 Böylece, 14 S ultan II. M a h m u d iç in bkz. A h m e d C evdet, T a rih ... T e rtib -i C edid, İs ta n b u l, M a tbaa-i O sm a n iye , 13 0 9 A H /1893-94, s. 300; M u s ta fa R eşid iç in bkz. B ayra m K o d a ­ m an, "M u s ta fa R eşid P aşa'nın Paris S e firlik le ri Esnasında T a k ip E ttiğ i Genel P o liti­ k a ", M u s ta fa R eşid Paşa ve D öne m i S em ine ri: B ild irile r, A n k a ra , T ü rk T a rih K u ru ­ m u , 1927, s. 73; G enç O s m a n lıla r ve Jö n tü rkle r iç in bkz. Ş erif M a rd in , G enesis o f Y oung O tto m a n T h o u g h t, N ew Jersey, P rinceton U n iv e rs ity Press, 1962, ç e ş itli ye r­ ler; yin e Ş erif M a rd in , Jön T ü rk le rin S iyasi F ik irle ri, İsta n b u l, İle tiş im , 1985; M u s ta fa K em al iç in bkz. Şevket Süreyya A y d e m ir, Tek A d a m : M u s ta fa K e m a l 1881-1919, 3 c ilt, İsta nbul, R em zi, 1976. 15 Bu fik irle rle d e v le t id e o lo jis i arasındaki b a ğ la n tı iç in bkz. Le vent K öker, M o d e rn le ş ­ m e, K e m a lizm ve D em o krasi, İsta nbul, İle tiş im , 1990, s. 71, 81 , 96.


Türkiye Cum luıriycti’ nin kurucuları bizzat Roıısseaıı’nıın dile getirdiği otoriter bir kuramı hayata geçirebildiler: “ H er hükümranlık eylemi, bir başka deyişle kamu iradesinin her hakiki eylemi bütün yurttaşları aynı ö l­ çüde bağlar ya da korur; yani hükümdar sadece tek vücut olarak ulusu ta­ nır, onu oluşturan unsurları birbirinden ayırmaz.” 16 Tek parti ideolojisinin ilan edilmemiş, ama sistematik olmayan ve bi­ raz dağınık önermesi buydu. H er şey buraya kadar yolundaydı. Yeniden kurmaya giriştiğim Tiirk tarihinin unsurlarından birini izleyebilmiştim. Gel gelelim karşıma yeni sorunlar çıkıp duruyordu. “ Radikalizm” le ger­ çekten kastettiğim neydi? Osmanlı İm paratorluğu’ndan Cıım huriyet’c geçişte gerçekten de hiçbir değişiklik olmamış mıydı? Adil davranma dür­ tüsüyle önce ikinci soruya cevap bulmaya çalıştım. Ancak o zaman bir parça gecikmiş olarak M ax W eber’in düşünceleriyle karşılaştım.

Patrimoniyalizm-Sultanizm Benim kuşağım dan A B D ’deki Tiirkler için, Weber’in “ patrimoniyalizm-sultanizm” teriminin bir çekiciliği vardı.17 Kemalist akıl hocalarımı­ zın Osmanlı İm paıatorluğu’na atfettiği ayırt edici özellikleri bu terimde buluyorduk. I9 6 0 dolaylarında bizden sonra gelen Türk aydınlar kuşağı için, Kemalizm’den kaynaklanan d ep-vıiyu ete kemiğe büründürme açı­ sından Marx benzer bir işlevi yerine getirdi. Kuşaklar arasındaki bu ayrı­ lıkların nedenlerini ayrıca araştırmak gerekir, ama Türkiye’de 1965’ten sonra etkisi giderek artan M arx’in düşünsel yapı iskelesi ile kaynağını We­ ber’den alan düşünsel yapı iskelesi arasındaki fark önemliydi. Weber dev­ letin, bürokratik-rasyonel alanın ya da ekonominin dışında işleyen yapının bir yönüne kadar gitmeye olanak veriyordu. Türk ders kitaplarının ideolojik yavanlığıyla karşılaştırıldığında W e­ ber’in patrimonyalizm-sultanizm kavramları bana adeta bir vahiy, Kem a­ list öğretmenlerimin Osmanlı tarihini basitleştirerek inceleme tarzına g ö ­ re daha belirgin ve derin bir açıklama gibi göründü. Weber, okulda padi­ şahlarımız ve im paratorluğum uz hakkında bize anlatılanları bir bütünlük içinde sunuyordu: Padişahın oj/cos’unıın bir parçası olan toprak, padişa16 Jean Jacques R ousseau, The S o cia l C o n tra c t a n d the D iscourses on the O rig in o f In e q u a lity , Lester G. C rocker (ed.), N ew Y ork, Pocket Books, 1967, s. 167. 17 W ebe r p a trim o n y a liz m "i b ir k ra llık ha neda nın ın do ğrud an uzantısı o la ra k ö rg ü tle n ­

hin örgütsel bakımdan merkezin etki alanını genişletem emesi, Osmanlı idarecilerinin hantallığı ve düzensizliği. Tiirk edebiyatından aklımızda ka­ lanlar bıııuı pekiştiriyordu; örneğin Ö m er Seyfettin’in “ Şeftali Bahçesi” adlı hikâyesi, atandığı küçük kasabada boğucu yaz günlerinde kolalı yaka­ yı, kravatı, redingotu ve o dayanılmaz kuralcılığı bir yana atarak alacaka­ ranlıkta gecelikle şeftali bahçesinde oturmanın keyfini çıkaran m odernleş­ me yanlısı bir Osmanlı bürokratını anlatıyordu.18 Kültürel düzeydeki bu geriye gidişi, büyülü bir dünyanın zevklerine bu dönüşü anlatan başka modernist 20. yüzyıl başı Osmanlı yazarları da vardı. Weber, devletin iç zembereğine, işlemesini sağlayan yapı dışı inançla­ ra, ideoloji ve fikirlere yeni bir gözle bakmamı sağladı. Weberei gözlükleri kullanarak vardığım ikinci sonuç Osmanlı İınparatorluğıı’nda onun The City adlı eserinde anlattığı karmaşık gelişmelerin canlılığıyla karşılaştırıla­ bilecek toplumsal güçlerin olmayışıydı.19 Erken dönem Batı patrimonivalizmi hükümdarların kent topluluklarındaki değişim güçlerini göğüslem ek zorunda olmalarından dolayı zayıflatılmış ve zamanla aşınmıştı. Bu bul­ gunun bir izdüşüm ü, Batı’da kök salmış haliyle özerk bir sivil toplumun Osmanlı İmparatorlıığu’nda muhtemelen hiç varolmadığıydı.20 Böylece, devlet ve ideolojisinin sürdürülmesine dair vardığım sonuçlar doğrulanı­ yor, denk hale geliyordu: Şimdi devlet, onu oluşturan üç “ çehre” sivle d a­ ha iyi anlaşılabilirdi: yapısı; patrimonyal-sultancı işlerine bakıldığında g ö ­ rülen sınırları; bir de örgütlü, rasyonel ve hukuki açıdan meşruiyet kazan­ mış, kendine özgü gördergeleri olan, aynı kuvvetle karşı koyan bir kent hareketinin varolmayışı. Bütün bunların altında ise başka bir temel, din temeli vardı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimi, bir siyasi ideoloji olarak devletin un­ surlarını korurken, yeni değerler de getiriyordu. Patrimonyal-sultancı Osmanlı düzeni, devlet yönetimini hükümdarın halka adil bir idare sağlama göreviyle tanımlarken, Türkiye Cumhuriyeti hükümet erme idealini -yalnız bir ideal olarak kalsa bile- halkın halk tarafından yönetilmesi olarak kavram1aştırmaktaydı. Bu, Cumhuriyet açısından bir artıydı. D osdoğru ifade et­ memekle birlikte, yeni ilke üstü kapalı olarak çok daha radikal bir kavrayış değişimini anlatmaktaydı: Kendi kişisel tarihini yaratan insanoğlu artık tari­ hin yinelenen çevrimlerinin tutsağı da değildi. Bu 19. yüzyıl Osmanlı ay­ dınlarında da görülebilen bir diinya tarihi tasavvurunun son biçimiydi; ama simdi daha büyük bir inanç ve iyimserlikle öne sürülen bir ilkeydi.

m iş herhangi b ir h ü k ü m e t iç in , "s u lta n iz m "i de k iş is e l de sp o tizm in aşırı b iç im le rin i ta r if etm ek iç in k u lla n m ış tı. W eber'e göre, "p a trim o n ia liz m /s u lta n iz m " b irlik te o lu n ­

18 R efik H a lit K aray, M e m le k e t H ik â y e le ri, İsta n b u l, Sem ih L ü tfi K ita b e v i, 1939.

ca 'D o ğ u 'd a o la b ile c e k en iy i h ü k ü m e t tip in i t a r if e d iy o rd u , oysa p a trim o n iy a -

19 M a x W eber, The C ity, N ew Y o rk, T h e Free Press, 1958.

liz m /fe o d a liz m " Batı iç in daha uygundu: bkz. R einhard B endix, M a x W eber: A n In ­

20 Bkz. Ş erif M a rd in , "C iv il Society and Is la m ," John H a ll (ed.), C iv il S o cie ty: Theory,

te lle c tu a l P o rtra it, B erkeley, U n iv e rs ity o f C a lifo rn ia Press, 1977, s. 344-60.

H is to ry , C om p ariso n, C am b ridg e, P o lity Press, 1995, s. 278-300.


W eber’in din üzerine yazdıklarını okuyan herkesin üzerinde durduğu bir olum suzluk da yeni cumhuriyetçi sistemin, bir söylem olarak, toplu­ mun tem di olaıak dini tanıma yoluyla eliti ve kitleleri birbirine bağlayan köprüler oluşturan eski Osmanlı pratiğinden ayrılmış olm asıydı. Yeni Cumhuriyet ideolojisi, bir söylem olarak İslamiyetin yerini ve toplumun çimentosu ’ olm a rolünü reddederek okum uş çevrelerle okumamışlar aıasındaki mesafeyi derinleştirm işti. Eski sistem toplum sal sem biyozıı kendi dayanağı olarak gerekli gördüğü için toplumsal heterojenliği 'h oş­ görüyle karşılıyordu. Yeni sistem (nihai olarak) Jakobenliğin “ u/ıe et indi\isible [tek ve bölünm ez] cumhuriyet ilkesi üzerine kuruluydu ve cum ­ huriyetçi ideologların “ feodal kalıntı'lar” 2' diye nitelendirdiği aykırı grup­ lan özümleme politikasına dayanmaktaydı. Eski sistem varoluş sorunlarını ciddiye alııkeıı, yeııi sistem bunları “ metafizik” ve skolastizm kalıntısı so ­ runlar savmaktaydı. İkinci yaklaşımı en iyi yansıtan yine lise öğretmenleri­ mizin düşünce tarzıydı; “ bilim” ve “ irtica” denen iki antagonist önerm e­ nin oluşturduğu indirgemeci diyalektiğe dayalı bir “ p ozitif’ sisteme d o ğ ­ ru karşı konulmaz bir ilerleme kavramı öğretmenlerimizin içine işlemişti.

Sultanizmden Osmanlı “Yaşam-Dünyasrna Zam anla, eski sistemin ancak dinin sistem içindeki işlevinin ışığında anlaşılabileceğini açıkça gördüm . Bu sistemde İslamiyet, asabhye diye bi­ linen bir tür dayanışmayı ve sosyopolitik kimliği geliştirdiği için ortakyaşama yönelmişti; ama bu anlayışta modern milliyetçiliğin vurguladığı tür­ den bir dayanışmaya yer yoktu .22 Oldukça isabetli bir öngörüyle ulusal farklılıklar bir tür kabilecilik sayılmaktaydı. İslamiyetin toplumsal gruplar arasında köprü oluşturmasının nedeni üst ve alt sınıfların paylaştığı ortak biı dil işlevini görmesiydi. İslamiyet, doğası gereği varoluş sorunlarına ce­ vap vermekteydi. Biı bütün olarak bakıldığında, eski sistemin önemli bir bileşeni olan İslamiyet, Cumhuriyet dönemindeki laik reformlar sonucunda halifeliğin kaldırılması, eğitimde devlet tekelinin kurulması, ulema kurumunun dağı­ tılması, İslam hukukundan vazgeçerek bazı küçük değişikliklerle İsviçre Medeni Kaııunu’nun kabul edilmesi, Latin alfabesinin benimsenmesi ve 1924 tarihli Türk Aııayasası’ndan devletin dininin İslam olduğuna ilişkin hükmün çıkarılması (1 9 2 8 ) yoluyla adım adını sahneden çekildi.23 Eskide

kalmış konularla uğraşarak zaman kaybettiğimi diişiinen (buna rağmen Türkiye’ deki kötülüklerin çoğunu M üslüm an din adamlarına yükleyen) meslektaşlarımın feryatlarına karşın, bu olağanüstü kapsamlı kültürel de­ ğişimin toplumsal sonuçları açısından araştırılması gerektiği göriişündeydim. Bu kuşkuyu dile getiren kişiler, üstü kapalı da olsa, m ikıo yapıların en önemlisinin, yani inanç ve “ yaşam-düııyası” olarak dinin rolünü yadsı­ maktaydı; bu da bir keşifti, Weber ve tarihin, Schııtz’ un W cber eleştirisin­ den daha uygun düştüğü bir keşif.24 İslam ’ a toplumsal bir veri olarak bakmaya başladığım da, daha önce kendi çalışmalarımda esas olarak “ devlet” üzerinde yoğunlaşmış old u ğ u ­ nun farkına vardım. Bıınıı fark edişim ve yöneldiğim araştırmalardan d o ­ ğan sonuç, dinin yalnız bir kurum (ulema sınıfı, medreseler, vakıflar ve tarikatlar) işlevini görm ediğiydi; aynı zamanda “ devlet ile sııadan halk arasında kurumsal olmayan bağlantıların söylemini de oluşturuyordu. 19. yüzyılın muhafazakâr tarihçisi Cevdet Paşa, M üslüman cenaze törenlerin­ de İslami kamuoyunun işleyişini ayrıntılarıyla anlatırken, bize bu sistemin nasıl işlediğinin ipuçlarını da vermişti.2S Söylem olarak İslam ’ a bakarken keşfettiğim şey, devlet gücünün tesisi ya da kullanılmasının kapsamadığı bir toplumsal faaliyet alanıydı. Bir baş­ ka deyişle Osmanlı toplumsal düzenlemeleri içine sinmiş, gücünü Islamı kültürün katmanlarından alan bir dizi gizli “ işleyen vaıdı. İşleyen leı üzerine kurulu bu günlük yaşam kavramını ortaya atan, “ yaşam-dünyası” yla ilgisi “ son zamanlarındaki” W ittgenstein, Jürgcn H aberm as, N otbeıt Elias ve Anthony Giddens gibi bilim adamlarının ilgileriyle örtüşen Michel de Certeau’diir.26 Hepsi de yaşam-dünyasınm ve kültürel tem elle­ rinin toplumun bileşiminde nasıl bir etken olabileceğini bulmakla ilgilen­ mişlerdir. Özellikle Giddens, aktörlerin günlük davranışlarını koordine ederken kullandığı karmaşık becerilerin modernleşme sürecinde gittikçe önem ka­ zandığına işaret etmiştir 27 Bu anlayış modern Türk toplumıınu kavrama­ da hayati önem taşımaktadır. Genel eğitim , kitle iletişim araçlaıı, çok par­ 2 4 A . Schütz, The P hen om olo gy o f the S o cia l W o rld , Evanston, III., N o rth w e s te rn U n i­ ve rs ity Press, 1967. 2 5 A h m e d C evdet, T e z a k ir 40 -T e tim m e , C a vid B aysun (ed.), A n k a ra , T u rk T a rih K uru-

ve D e rs im , A n k a ra , H a k im iy e ti M illiy e M a tb a a s ı,

m u, 1967, s. 212. 2 6 M ic h e l de C erteau, The P ractice o f Everyday L ife , B erkeley, U n iv e rs ity o f C a lifo rn ia

2 2 " A s a b iy e “ iç in bkz. Ira H . L a p id u s , A H is to ry o f Is la m ic S ocie tie s, C a m b rid g e C a m b rid g e U n iv e rs ity Press, 1988, s. 14. B o ğ a ziçi Ü n iv e rs ite s i'n d e n m e sle kta şım Faruk B irtek te rim in ö n e m in i bana h a tırla ttı. 23 Z u rc h e r, age., s. 194.

dens s. 125-149. 27 A n th o n y G idd ens, The C o n s titu tio n o f S ociety, B erkeley, U n iv e rs ity o f C a lifo rn ia

21

1932*

H° kkl ^Ulü^ ' Derebey’

Press, 1984. A y ric a bkz. Layder, age.: H abe rm a s s. 186 vd , E lia s s. 114-126, G id ­

Press, 1984, s. 285.


tili siyasal hayata geçiş ve kamuoyu alanının genişlemesi, Türk halkını elli vıl öncesine oranla çok daha geniş bir “ izleme” rolii oynadığı bir ortama taşımıştır. Bir zamanlar “ dinsel kuramların oluşturduğu özel bir alan ya da öteki temel kannı kurum lan aracılığıyla” 28 dolaylı olarak ilgilenilen din, şimdi soıı derece hareketli olan Türk toplumunun organik bir parçası haline gelmiştir ve “ gündelik” çatlaklardan yararlanarak işlemektedir. Kem alist/M arksizan aydınların izlemekte güçlük çektikleri bu dönüşümdür; bir düşünce tarzı olarak o güçlü “ devlet” damgasının yanlışa düştüğü ver de burasıdır. Kısacası, bıı yeni “ m ikro” toplumsal ilişkiler görüşünün avantajların­ dan biri, yurttaşların yaşam faaliyetleri üzerinde yoğunlaşmamı sağlamasıydı. Burada incelediğim Türk grubu, fenomenolojik analize kadar giden ve mikrososvoloji başlığı altında toplayabileceğimiz bu hususlardan hiçbi­ rini yakalayabilmiş değildir. Oysa tek parti yönetiminin sona ermesi ve sı­ radan halkın siyasete daha geniş çapta katılımı sonucunda, bir analitik araç olarak 1 9 5 0 ’lerde bile işe yaramayan “ devlet,” 1950 sonrası toplum güçlerinin çok katlı dokusunu artık anlatamaz hale gelmiştir.29 Devlet ideolojisinin değişikliğe uğramış biçimiyle kullanılmasının il­ ginç bir izdüşümü, Türkiye’de modern muhafazakâr Müslüman liderleri­ nin ve yandaş çevresinin bile İslam ’ı merkezci ve hegemonik olarak, yani İslami toplumlarda elit tabaka ve halk kültürü arasında görülen incelikli düzenlemeleri karartan bir başka devlet biçiminde algılamasıdır. Bu ba­ kımdan, “ yaşam-dünyası” kavramının, daha incelikli bir toplumsal anali­ zin çeşitli boyutlarını yakalamak açısından, Osmanlı İmparatorlıığu’nuıı işleyişine ve bugünkü Türk toplunnına makro yapılardan daha iyi ışık tu t­ tuğuna inanıyorum. Böyle bir anlayışın, Türkiye’deki laik çevrelerin için­ de bulundukları toplumda ortaya yeni çıkan din güçleri karşısında şaşkın­ lığa uğramadan günlük yaşamlarını sürdürmelerine olanak verecek g ö z ­ lükleri sağlayacağı kanısındayım. Türkiye araştırmalarına yeni bir yaklaşıma dair aklımdan geçenleri Osmanlı araştırmaları için ne anlama geleceği üzerine kaba bir taslak çizerek anlatabilirim. İşe önce Osmanlı elitinde varolan düşünce yapısının “ dev­ let” dünyasında yansıma biçimine ve bu “ devlet” dünyasının, halk yaşa­ mının benzer ve m ütekabil dünyasına — İslam ’ la bir arada işleyen bir başka “ yaşam dünyası” düzeyine— nasıl bağlandığına bakmakla başlam a­ lı. H alk bu popüler kültür katmanı sayesinde hayata tutunuyordu; ayrı

bir elit kültürü katmanı içinde yaşamakla birlikte Osmanlı bürokratları da kendilerini kuşatan bu popüler kültürden etkileniyor, bıı davranışlarım “ yeniçeri davranışı” , “ sufı aşırılığı” , “ tarikat düzeni” ve “ Osmanlı kadı­ nı” (yani giiçlii kadın) diye adlandırıyorlardı. Böyle bir sözcük dağarcığı yönetici sınıfı Osmanlı İm paratorluğu’nun m ikrososyolojisine duyarlı kı­ lıyordu . Bu organik bağlantı, Cumhuriyet dönem inde dil “ reform ” uyla orta­ dan kalktı. Yeni toplumsal sözcük dağarcığı 19. yüzyıl sonlarında Fran­ sa’da dayanışmacılık yandaşlarının getirdiği toplumsal analiz terimlerine dayanmaktaydı. O halde dil — bize hatırlatılıyor— bütün bir İslami “ etki­ ler” dizisinin anahtar bileşeniydi; dolayısıyla yeni rejimin, payandaların­ dan biri olan Türkçe’nin kullanımında devrim yapması doğruydu.30 Ama bu devrim, ikinci düzeyde bir halk kültürü yarattı; bu kültürde, eski kav­ ramların bazıları aşırı kabaran İslami kültürle bütünleşm eyen bir tortu olarak kaldı. “Yaşam dünyası” perspektifinden Türk toplumuna bir bakışın m odern Türk tarihi için ne kadar aydınlatıcı olabileceğini en iyi gösteren olgu, Cumhuriyet dönemi Türk aydınlarının kendilerini geçmişlerinden tam a­ men koparınca karşılaştıkları sorunlardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ay­ dınlar iki alanda yönlerini şaşırıyorlardı; bunlardan biri yeni “ devlet” te, yani cumhuriyetçi devlette üstlendikleri roldü. Bu alanda karşılaştıkları güçlükler aşılamaz değildi, çünkii yeni “ devlet” daha önceki devlet ide­ olojisini geniş anahatlarını koruyarak devralmıştı. Ama Osmanlı aydınının “ günlük” dünyasının parçalanması daha ciddi sorunlar çıkarmış gibiydi. Bu ikinci alan İslam kültürü evreniyle iplerin koparılması ve buna bağlı olan kişiliğin tanımlanmasıyla ilgili sorunları kapsamaktaydı. Aydının to p ­ lumsal kimliğine ilişkin sorunlar da bu bağlam da ortaya çıktı. Bu sorunla­ rı, seçkin bir modernist Türk şairi olan Necip Fazıl Kısakiirek’in yaşamıyla bağlantılı olarak incelemeyi öneriyorum. Aşağıda anlatacaklarımın bir özeti olarak şunu söyleyebilirim: Necip Fazıl, kendini yeni devletin çerçevesine uydurabilirdi, aıııa, biraz değişti­ rilmiş bir Gramsci deyişiyle, Osmanlı devlet pratiğinin kültürel organiz­ ması yüzünden, yani sadece eğitim ve kültür kurumlan değil, daha derin­ deki kültür siireci yüzünden dengesini yitirmişti. Eski Osmanlı aydınlar sınıfı hem mekanizmayla, hem de organizmayla bütünleşmişti. 1930 ve 4 0 ’ların geçiş sürecindeki yeni aydınında ise bu çerçevelerden yalnız biri, 3 0 D il ve to p lu m sa l k a tla r arasındaki karm aşık ve k a rş ılık lı iliş k ile ri h a tırla tm a a ç ıs ın ­

28 T h o m a s Lu ckm ann , The In v is ib le R e lig io n , N ew Y o rk, M a c m illa n , 1967, s. 103.

dan bkz. Em ile B enveniste, Indo-E uropean La ngua ge a n d S o c ie iy , C ora l G ables, Flo-

2 9 T ü rk M a rk s is tle ri, ö rn e ğ in E. P. T h o m p s o n 'u n zengin sosyal do ku a n a lizin e yaklaşa m a d ıla r.

rid a U n iv e rs ity o f M ia m i Press, 1969, s. 225-239. Bu konu h â lâ m o dern T ü rk iy e b a ğ ­ la m ın d a a ra ştırılm a yı b e k liy o r.


yani “ devlet” vardı. Zam anla yeni aydınlar bir parça güven kazandılar, ama Osmanlı aydınlarının sahip olduğu, daha az göze çarpan kültürel un­ surlardan mahrum olmanın sıkıntısını hep yaşadılar. Bu da kişisel olarak tedirginliğe, kavrayışlarında da sığlığa yol açtı. Zaman zaman nasıl şaşkın­ lığa düştüklerini N ecip Fazıl Kısakürek’iıı yaşamında izleyebiliriz. N ecip Fazıl Kısakiirek (1905-83) modern Türk edebiyatının m uam ­ malarından biridir. Üslubu tamamen m odem dir, ama dini muhafazakâr­ ların ikonu olmuştur. Kişisel olarak da Türkiye’nin modern laik kültürüne sistematik biçimde saldıran bir tutumu benimsemiştir.31 Necip Fazıl medresede değil, Heybeliada’daki Bahriye Mektebi dahil bir dizi modern okulda eğitim gördü. Paris’te edebiyat okudu. Batı’ mn şiir kuramlarını anlayabilmiş nadir Türk edebiyatçılarından biriydi. Kullandığı dil 20. yüzyılın doğrudan ve yalın “ modern” Türkçe’sidir. Ancak, 1934’te Nakşibendi şeyhi Abdülhakim Arvasi’vle tanışması hayatını değiştirdi. Şey­ hin etkisiyle 1943’te Biiyük D oğu adlı dergiyi yayımlamaya başladı. Dergi­ sinde genelde “ D o ğıı” ytı, özelde Osmanlı İslam kültürünü savunan bir çizgi izledi. Bu yüzden 1943’ten ölümüne kadar birçok kez hapse atıldı. Necip Fazıl’ın neden muhafazakâr Müsliimaıılarca bu kadar tutulduğu hakkında insanın aklına gelen açıklamalardan biri, belki de tavrının geniş bir okur kitlesi kazanmak için bir manivela olması ve okuryazarlığın arttı­ ğı bir ülkede böyle bir manivelanın güç sağlamasıdır. Ama önceleri laik aydınlar arasında yeterince popüler olduğu ve bu popülerliğin Cum huri­ yet yönetiminin 1 9 3 8 ’de kendisinden ulusal marşı yeniden yazmasını iste­ mesine kadar vardığı göz önüne alındığında, bu tür bir açıklama işe yara­ maz oluyor. Dostlarını kendisinden uzaklaştıracak ve üzerine Türk devle­ tinin gazabını çekecek bir sırada “ saf değiştirm e” girişimine de açıklama getirmiyor. Biı tehlikeli işe atıldığı dönemde örgütlü bir İslami hareket yoktu. Kısakiirek’ in ayrıntılı olarak incelenm esi, Türkiye Cum huriyeti ideolojisinin ana akımlarına yabancılaşmasında daha derindeki bir dizi mikro sürecin etkili olduğunu gösteriyor. S af değiştirmesini oportünizme bağlam ak yerine, dikkatimizi daha ilk zamanlardan başlayarak eserlerine yayılan “ öfke” üzerinde toplamamız gerekir. Kısaca ifade edebilmek için “ katlar” kavramını kullanırsak, Necip Fazıl’ ın düşkırıklığı ve tekrar İslama dönmesindeki iki düzeyi (ark edebiliriz. Bunlardan ilki olan benlik gelişiminin de iki boyutu vardır: Bir yandan çocukluğundaki belirli değerlerin “ içe işlemişliği” ni yeniden yakalama ça­ bası, öte yandan kendi kişisel ve toplumsal hafızası için öykiisel bir arkap-

lan geliştirme çabası. İkinci düzey ise Türkiye’de aydınlara ayrılan alanın kırılganlığı ve dağılmışlığı yüzünden duyduğu hayal kırıklığıdır. Başka bir yerde şairimizin bu boşlukları hangi yollardan kapattığını aktarmaya çalış­ mıştım.32 Aşağıda anahatlarını özetleyeceğim. Kısakürek’in eserleri modern Türkiye’nin “ mekân” düzenlem elerinde­ ki değişimleri anlatır. (En ünlü şiirlerinden birinin adı “ Raldırımlar” dır.) Bu mekânlar oıııın için bom boştur; çünkü çocukluğunu geçirdiği ata ocağı konaktaki şefkat, m uhabbet gibi değerlerden yoksundur. Konakta bile bu değerler solmaya yiiz tutm uştur; çocukken onıı en çok etkileyen­ lerden biri olan ninesi bütünüyle modernisttir; yani şairimiz tam bir “ Osmanlı” ilişkileri düzeninin yalnızca bir gölgesini görebilmiştir. Şairin so n ­ raki hayatında sadece bir tutamı kavranmış bir bütünü yeniden kurabil­ mek için hiç durmadan çabalamaktadır. Konak hayatının ve çapraşık kar­ şılıklı ilişkilerinin yok oluşuyla, heııı onu çok etkileyen geçmiş yitip g it­ miş, hem de bu geçmişin konağın içinde ve dışındaki Türk toplumunun çapraşık algı katmanlarıyla bağlanma biçimi de yok olm uştur. Kısakiirek’in yabancılaşmasındaki ikinci unsur, kendi benliğinin gelişi­ miyle kendi ailesinin tarihini, ailenin M araş’taki şanlı başarılarını ve Osmanlı İmparatorluğıı’nıın tarihini bütünleştirecek tutarlı bir kişisel öykü kuramamasıydı. Ona göre, böyle hatırlanabilecek bir bilgi çerçevesinin yokluğu bütün modern Türk edebiyatında yüzeyselliğe yol açmıştı; bu edebiyat Batı’nın biçimini taklit etmiş, ama ona asla içerik kazandıram a­ mıştı. Bana kalırsa, Kısakiirek’in açıklaması, Arap dünyasında Seyyid Kutb gibi Müslüman köktencilerin ortaya attığı, modern M iislümanlarda kişili­ ğin dağınık olduğuna dair görüşlerin bazılarını daha anlaşılır kılıyor.33 Je ­ rome Bruner’in (ve öykülemecilerin) “ gerçekliğin öyküsel yorum u” kav­ ramı N ecip Fazıl’ ın Baudelairevari “ m elankoli” sine belki de daha çok açıklık getiriyor.34 Öyküsel bir ölçütün yokluğu, bir zaman-çerçevesinin kullanılmasını ve tutarlı bir bellek elde edilmesini engelleyerek N ecip Fazıl’ı acı ve umutsuzluk içinde bırakmıştı. Son bir nokta, Necip Fazıl bir aydın olarak kendi duruşunu belirleme­ de zorluk çekmişti. Rönesans’ta Batı’da aydınlar için “ Bilgi Cumhuriyeti” yoluyla böyle bir çerçeve geliştirilmişti; aydınlar arasındaki bu ilişki ağı on3 2 Ş erif M a rd in , 'C u ltu re C hange and the In te lle c tu a l, a Study o f the E ffects o f S ecula­ riz a tio n in T u rk e y : N e c ip Fazıl and the N a k ş ib e n d i," Ş e rif M a rd in (éd.), C u ltu r a l T ra n s itio n s in the M id d le East, Leiden, B rill, 1994, s. 190-213. 33 Seyyid K u tb iç in bkz. W illia m E. Shepard, "Is la m as a 'S yste m ' in the La ter W ritin g s o f Sayyid Q u tb ", M id d le Eastern S tudies, 2 5 (1989), s. 31-50.

31

Y a z a rın b ir b iy o g ra fis i iç in bkz. M . O rh a n O k a y , N e c ip F a zıl K ısakürek, A n k a ra , K ü ltü r ve T u riz m B a k a n lığ ı, 1987.

34 Bkz. Jerome B runer, "T h e N a rra tiv e C o n s tru c tio n o f R e a lity " , C ritic a l In q u iry , 18 (1990), s. 1-21.


lan hem birbirleriyle hem de Avrupa’nın kitap ve broşür okııvan kesiminin oluşturduğu hayali bir okur kitlesine bağlamaktaydı. Bu toplumsal ağın fi­ kir çerçevesi Gellner’in ortak entelektüel geçerlilik35 diye adlandırdığıydı ve bıı, gittikçe Newton fiziğinin Hobbesvari eşdeğeri olan mekanik atomizm biçimini aldı. Ayrıca yerkürenin çeşitli yerlerindeki kültürlerin eşit olduğu düşüncesi üzerinde de duruyorlardı. O sırada M ontaigne’de de görülebilen bu son fikir 18. yüzyılda Avrupa’da iyice belirginleşti. Osmanlı İm paratorluğu’ndalci aydınların grup kimliğinden çok farklıy­ dı bu. Osmanlı aydınları basılı kitaba ancak 19. yüzyılda kavuştular, gele­ neksel kültür kalıpları 1 8 5 0 ’lere değin ağır bastı, felsefe ise esas olarak tasavvııf geleneğine dayanıyordu. Müslümanların düşüncesine göre, kültür­ ler en başta İslami kiiltiir olmak üzere hiyerarşik bir sıralama içinde d ü ­ zenlenmişti. Cizvitlerin Çin kültürünü üstün bir kiiltiir olarak meşru kıl­ ma çabalan herhalde Osmanlılara bir hayli yakışıksız görünecekti. Ayrıca Osmanlı aydınları ve onların m odem Türk ardılları “ devlet” ideolojisine rahatça yaslanmışlar, keseleriyle de bağlanmışlardı. Dolayısıyla çoğu “ ba­ ğım sız” olamıyordu. Oysa “ Bilgi Cumhuriyeti” nin ilk mensuplarının bile bağımsız olabilmesi, Avrupa’da kitapların olağanüstü bir yaygınlık kazan­ masının ardından kitap okurlarının gerçek birer müşteri haline gelmesiy­ di. Türkiye’de ise henüz bıı durum gerçekleşmemişti. Walter Andrews Osmanlı edebiyatına bir yakınlık ve tanışıklık ideoloji­ sinin renk verdiğini söyler; bu betimleme, modern Tiirk aydınının yeni anonimlik çerçevesine ayak ııyduramayışını anlamak için gündeme getiril­ mesi gereken bir başka unsurdur.36 Türkiye Cumhuriyeti toplumsal yaşa­ mın bir unsuru olarak İslam ’ı reddetme tutumunda diretmekle entelektü­ el üretim ortamında ve pratiğinde bir boşluk yarattı, insanın kendi kendi­ ni tanımlayış ve karşılıklı öznellik mikro tabakalarını zayıflattı. Ö zetle, grup kimliği içinde güvenle yaşayan bir aydınlar sınıfının yerini, avdın ola­ rak taşıdığı kimlik konusunda kafası karışık bir sınıf aldı. Birçok modern Türk aydınının Osmanlı İm paratorluğu’ ndaki seçkin ulemadan epey farklı olarak yeni “ devlet” e kaba bir dalkavuklukla yaklaşmasının nedeni pekâlâ bu olabilir. Marksizm 1 9 6 0 ’larm aydınlarına mücadeleci bir rol vererek bu ikilemi çözen bir çerçeveydi. Ama İslamiyet kişinin bir insan ve bir ay­ dın olarak korkularını dağıtabileceği daha doğal bir alandı ve Necip Fazıl’ın da seçtiği yol buydu. Benim araştırmalarımdan çıkarılması gereken m etodolojik ders, dev­

let geleneğini tevarüs edenlerce kullanılan sadece Batı’ya ö zgü mekanikpozitivist ya da işlevselci toplum görüşlerinin yaşam-dünyasını ve “ g ü n ­ lük” olanı hesaba katarak zenginleştirilebileceğidir. G ünüm üzde Türkiye araştırmaları açısından, Durkheim ya da M arx’a oranla, dialojik unsurları betimlemesi ve ritüel hiyerarşi altüstliiklerini açıklaması bakımından Mihail Bahtin’in daha uygun olduğu söylenebilir; ama Türk araştırmacıların Bahtin’in kültürel taıih düzeyiyle bağlantı kurması biraz zaman alacak­ tır.37 1980 ve 1990’ların Türk aydınlan, Osmanlının toplum anlayışının çok katlı derinliğinden yoksun, yüzeysel bir toplumsal analizi iyi öğrenm iş o l­ makla birlikte, kültürel verilerin, yani İslam ’ın yeni bir güç kazandığı bir toplumdaki dinamikleri analizde güçlük çekiyorlar.

35 Bkz. Ernest G ellne r, N a tio n a n d N a tio n a lis m , Ith aca, C orn ell U n iv e rs ity Press, 1983, s . 21.

37 O rta D oğu T e k n ik Ü n iv e rs ite s i S o s y o lo ji B Ö lü m ü 'n d e n A y ş e S a k ta n b e r'in ç a lış ­

3 6 W a lte r A n d re w s , P o e try 's V o ic e , S o c ie ty 's S ong: O tto m a n L y ric P oetry, S eattle , U n iv e rs ity o f W a s h in g to n Press, 1985.

ban M o d e l o f a 'C o u n te r S o c ie ty /* Y a y ım la n m a m ış D o kto ra T e z i, O D T Ü , A n k a ra ,

m aları ender ra stla n a n b ir istis n a d ır. Bkz. "Is la m ic R e v ita liz a tio n in T u rk e y : A n U r­ 1995.


MODERNLEŞME BAĞLAMINDA İSLAMİ KİMLİK ARAYIŞI NİLÜFER GÖLE

J^ / L o d c r n lc ş m e kuramları, kimi zaman tarihsel ve coğrafi bağlamı dışla­ yarak bizi simetrik ve düz gelişim çizgileri aramaya zorlamıştır. Bu kuram­ lar doğrultusunda, eğitim ve kentleşme, ekonomik kalkınma ve demokrasi gibi evrensel olarak tanımlanmış değişkenlerin ve bu değişkenler arasındaki nedensel sonuçların zaman ve mekândan bütünüyle bağımsız olarak m o­ dernleşmeyi yarattığı kabul edilir. Şimdi epistemolojik sarkaç, nedensel akıl yürütme ve metodolojik pozitivizmden modernliğin özgül, bağlama ilişkin yorumlarının analizi ve etkenlik sorununa doğru salınıyor. Bıı salınım, B a­ tılı olmayan ülkelerin incelenmesinde yadsınamaz bir özgürleştirici etki ya­ ratmıştır. Modernleşmeye evrenselci yaklaşımlardan uzaklaşmak, anlamın öznel yapısını ve kültürel kimliği, kısacası yerel doku ile modernlik arasın­ daki özgül eklemleşmeyi araştırmaya olanak vermektedir. Bununla birlikte, Anthony Giddens’in işaret ettiği gibi, “ modernliğin doğasını yeniden düşünm ek, sosyolojik analizin temel önermelerinin üze­ rine yeniden çalışmakla birlikte gerçekleşmelidir.” 1 Özel ve evrensel, yerel ve küresel gerçeklikler arasındaki yeni melez biçimleri anlamaya çalıştığı­ mızda keşfedilmemiş ya ela sosyal bilimlerin diliyle açıklanmamış bir alan­ dan geçeriz. Bu, daha işin başında bir kavramlaştırma sorunu yaratır. Yay­ gın bir yaklaşım, insanı şaşırtan her tiirlii melezi ve paradoksu ya “ gerilik patolojisi” ııin dargörüşlü bir işareti ya da düpedüz postmodern görelilik saymaktır. Evrenselci kavramlardan modernliğin özelci bir analizine doğru bu zi­

hinsel kayış, İslami hareketlerin incelenmesiyle iki yoldan bağlantılıdır.2 Birincisi, modernleşmenin toplayıcı doğası İslami kimliği ve kültürü dışla­ yarak kendini gösterir. Bir İslami kimliğin siyasi giiç kazanarak yeniden ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi, açıkça olmasa bile, benliğin tanımlan­ masından cinsiyet ilişkilerine, etik ve estetik değerlere kadar günlük haya­ tın en mahrem alanlarına girmiş olan modernleşmenin etkisine bağlanır. İkincisi, çağdaş İslami hareket araştırmaları, gelenek ile modernlik arasın­ da mevcut olduğu varsayılan ikili karşıtlığı tartışır. Tartışırken de iman ile akıl, töre ile modernlik, bireysellik ile topluluk ve mahremiyet ile şeffaflık arasındaki bağlantılara özellikle dikkat eder. Dolayısıyla İslami bağlamda Batı modernliğinin yeniden düşünülmesi, meşruiyet kazanma uğruna yapılan rekabeti ve İslamiyetin modernleşme perspektifini anlamamıza yardımcı olabilir. Böylesine bir çapraz okum a, başka koşullarda birbirine karşıt kavramlar sayılabilecek “ İslam ” ile “ M o­ dernlik” , “ D oğu” ile “ B atf’yı bütünleştirmemize yardım edebilir. Oysa, bu kavramlar arasındaki karşıtlığa değil, kritik etkileşime ağırlık verilecektir.

Uygarlaştırma Projesi ve Türk Kimliği Mevcut araştırmacılar İslami hareketleri ya sosvopolitik etkenlere ya da bizzat dinin Batı’da yaşanmış reform ve laiklik gibi bir dizi dönüşüm den farklı oldıığıı varsayılan bazı yönlerine öncelik vererek açıklamaktadır. Araştırma birinci yolu izlediğinde, radikal İslam ’ın yükselişini açıklamak için ekonomik durgunluk, siyasal yapının otoriterliği, kırsal kesimden göç gibi harekete geçirici nedenler geliştirir. Bu yaklaşım tarzı m uhalif hare­ ketlerin kök saldığı toplumsal ortamı betimler, aıııa kültürel ve siyasi güç kazanmak ihtiyacına İslam’ın neden cevap verebildiğini açıklamakta yeter­ siz kalır. Bir din olarak İslam’ın özü üzerinde duran araştırına çizgisi ise İslam’ın değişm ez olduğunu varsayar, dolayısıyla İslam ’ı tarihsel ve siyasal bağlamından çıkn ::' Bu tür bir inceleme İslami hareketlerin siyasal-diıısel niteliğini sadece iki 1 ıklı olgunun toplamı olarak ifade eder. İslami hareketlerin keskinleştirdiği bir gerilimin varlığı yadsınamaz. Bu 2

B urada b irb irin in yerin e geçecek b iç im d e k u lla n ıla n "İs la m i h a re k e tle r" ve "ra d ik a l İs la m c ılık " te rim le ri, id e o lo jis i 1 9 7 0 'le rin son unda İslam d ü n ya sın ın her ya n ın d a n d ü şü nürlerin (M evdud i, Seyyid K utub , A li Ş e ria ti, A li B ulaç) ve Iran D e v rim i'n in e tk i­ siyle b iç im le n e n o rta k b ir eylem ola ra k gü n ü m ü zü n İslam i h a re k e tle rin i ifa d e e tm e k ­ te d ir. R a d ika lizm te rim i sistem dü zeyinde b ir d e ğ iş ik liğ i g e rçe kle ştirm e k, İslam i b ir to p lu m y a ra tm a k ve Batı m o d e rn liğ in i e le ş tirm e k a m a c ıy la İs la m 'ın k ö k le rin e ve e sa sla rına b ir dönüş a n la m ın d a k u lla n ılm a k ta d ır. M ü s lü m a n ve İsla m cı b irb irin d e n

1

A n th o n y G iddens, M o d e rn ity a n d S e lf-Id e n tity : S e lf a n d S ociety in the La te M o d e rn A g e , S tanford, S tanford U n iv e rs ity Press, 1991.

ayrışm ış d e ğ ild ir; b u n u n la b irlik te ik in c is i siyasal ve to p lu m s a l güç kaza nm a y o lu y ­ la to p lu m u Is la m ile ş tirm e p rojesine gönderm ede b u lu n u rke n , b irin c is i genel a n la m ­ da İslam k ü ltü rü n ü ve d in in i ifa d e e tm e k te d ir.


gerilim din ve siyasetin çakıştığı noktada ortaya çıkar. Tartışm a, kişilik, cinsiyet ilişkileri ve yaşam tarzı gibi terimlere yüklenen farklı kavramlaştırmalar ve norm atif değerler çevresinde döner. M üslümanlar kendilerini iman aracılığıyla tanımlasalar da bıı anlamı radikal siyaset güçlendirir ve ifade eder. Bu gerilim alanına Alaiıı Toııraine’in analiz çerçevesinden yak­ laşılabilir.3 Toııraine sosyal hareketleri kültürel modeli denetleme m üca­ delesi, sınıf çatışmasından ayrı olmayan mücadeleler olarak görür. Ona göre, İslami hareketler siyasi-diııi bir muhalefeti ifade etmekle kalmaz, bir karşı-kıiltürel modernleşme modeli de sunar. Bu çatışma âlemini ya da alanım daha belirginleştirmek için, Türki­ ye’de ve Müslüman ülkelerin çoğunda girişilen modernleşme biçimini ir­ delemek gerekir. Dolayısıyla çağdaş İslami hareketlerin incelenmesi için Türk modernleşme tarihinin yeniden değerlendirilmesi gereklidir. Bu d ö ­ nem m odernleşm enin O sm anlı elitlerinin vesayeti altında yürütüldüğü 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılda Cumhuriyetçi Kemalist elit ta­ bakanın oluşup gelişmesine kadarki süreyi kapsar. “ Batı nıodeınliği” nin yerel, kültürel ve tarihsel düzeylerde hesaba katıldığında İslamiyet ile m o­ dernlik arasındaki sorunsal ilişkiler daha iyi anlaşılabilir. Batı’nın dışta ve fiziki bir bütünlük olarak ele alındığı Batı ile İslamiyet arasındaki ilişkileri incelemek yerine, modernliğin yerli biçimleri üzerinde durmak daha ve­ rimli olacaktır. Bıı da Batı’nm modernlik idealinin yerel düzeyde nasıl ye­ niden yorumlanıp içselleştirildiğini ve İslami hareketlerle moderııist elitler arasındaki ilişkilerin nasıl şekillendiğini araştırmak demektir. Ç o ğu kez Batı modernleşmesinin dönüştürücü etkisi devlet yapıları, siyasi kurumlar ve sınai ekonomi düzeyinde incelenir. Oysa maddi olm a­ yan, ama daha derine işleyen etkileri kültürel düzeyde, yaşam tarzında, cinsiyete göre kimliklerde ve kendi kimliğini tanımlama biçiminde görü­ lür. Batılı olmayan bir bağlam da modernleşme projesi çok farklıdır, çün­ kü tam da bu alanlarda siyasi bir “ Batılılaşma” iradesi ortava çıkar. 19. ve 20. yüzyıl reformcularının çok kullandığı “ Batılılaşma” ve “Avrupalılaş­ m a” terimleri Batı’dan kurum, düşünce ve davranış biçimlerinin gönüllü olarak ödünç alınmasını ifade eder. Türkiye’deki modernleşme tarihi böy­ le bir iradi kültürel değişimin en radikal örneği sayılabilir. Birçok millet­ ten oluşan Osmanlı İmparatorluğu laik bir ulus-devlet cumhuriyetine d ö ­ nüşürken Kemalist reformcular devlet aygıtını modernleşmenin ötesine götürm üşler, halkın yaşam tarzını, davranışlarını ve günlük alışkanlıklarını etkilemeye çalışmışlardır. 1 9 8 0 ’ lerde İslamcı hareketin canlanmasıyla, ta3

A la in T o u ra in e , The V oice a n d the Eye: A n A n a ly s is o f S o cia l M o vem en t, C ambric!ge, C a m b ridg e U n iv e rs ity Press, 1 9 8 i.

rihsel bir geriye dönüş— bıı “ uygarlaştırıcı” değişim in yeniden gözden geçirilmesi— İslamcılarla modernistler arasındaki çatışma ve gerilimi be­ lirleyen duygusal, kişisel ve simgesel düzeyleri anlamak zorunlu oldıı.4 Türkiye’nin modernleşme tarzı, yerli yönetici elitlerin kendi Batı kül­ tür modeli anlayışlarını dayatmalarının sıradışı bir örneğidir; bu tarz, ne­ redeyse uygarlık ölçeğinde bir dönüşüm e yol açmıştır. M oderııist Türk elitleri çok güçlü bir ideolojik pozitivizm geleneği inşa ederek laiklik, akılcılık ve uluslaşmaya yönelmişlerdir. Bu projenin gerçekleştirilmesinde pozitivist ideolojinin önermeleri hayati bir önem kazanmıştır.s Birincisi, pozitivizm Batı modeline evrensel olarak sahip çıkar. Bu m odeli belirli bir Hıristiyan din kültürünün ürünü saymadığı için, bilimsel akılcılığı esas alır. Bu değişim modelinin evrensel, akılcı, her zaman ve her yerde uygu­ lanabilir olduğunu savunur. Bütün toplumlar günün birinde C om te’ un nihai pozitivist aşamasına varacaklardır. İkincisi, Fransız pozitivistlerinin (İngiliz liberallerinin piyasa anarşisi yerine) benimsediği “ düzen ve ilerleme” düsturu, Türk milliyetçilerinin toplumsal denetim girişimlerini teşvik etmektedir. İktidardaki Kemalist elit için, Batı türü bir “ ilerleme” sayesinde toplum da sağlanacak birlik ni­ hai hedeftir. Bu bakımdan Cumhuriyet tarihi boyunca etnik, ideolojik, dini ya da ekonomik nitelikli her türlü farklılaşma çoğulcu bir dem okrasi­ nin doğal bileşenleri olarak değil, birlik ve ilerlemeyi tehdit eden, istikrar­ sızlığa yol açan unsurlar olarak görülmüşlerdir. Böyle bir bakış açısına sa­ hip olunca, modernist Türk elitleri temelde antiliberal olan platformlarını yasalaştırıp meşrulaştırabilmektedirler. N orbert Elias’ ın çalışmalarına6 başvurursak Türk “ uygarlaştırma” pro­ jesinin neden her şeyi kapsadığını daha iyi anlayabiliriz. Uygarlık kavramı her ne kadar teknolojiden davranışlara, dini düşünceye ve göreneklere ka­ dar çok çeşitli etkenlere dayanırsa da, Elias’ ın işaret ettiği gibi, aslında Batı’nın “ kendini düşünm esini” ve “ üstünlüğii” nü ifade eder. Teknoloji, davranış kuralları, dünya görüşü ve B atı’yı daha “ ilkel” toplum lardan farklı kılan ve ayıran öteki şeylerin tümü Batı uygarlığına bir üstünlük p a­ yesi verir ve kültür modelinin bir evrensellik taşıdığını öngörür. Müslüman ülkelerin modernleşme girişimleri temelde Batı tecrübesine ve kültürüne göre tanımlandığında bir “ uygarlık” sorunu haline gelir. B a ­ tı tarihi Rönesans’tan başlam ak üzere Aydınlannıa’dan geçerek Sanayi 4

Pierre B ourdieu, D is tin c tio n , C am b ridg e, M a ss., H a rva rd U n iv e rs ity Press, 1984.

5

N ilü fe r G öie, M ü h e n d is le r ve İd e o lo ji, İsta n b u l, İle tiş im , 1986.

6

N o rb e rt tiia s , The H is to ry o f M a n n e rs: The C iv iliz in g Process, N ew Y o rk, P antheon Books. 1978, s. 3.


Ç ağ ı’na varan bir dizi doruğa ulaşmıştır. Bilgi Ç ağı’nda da egemenliğini sürdürmektedir. Bu sayede kendi yenilik alanını yaratmış ve modernleşme için bir başvuru noktası haline gelmiştir. Batı dışında yaşanan tecrübeler artık tarih yaratmamakta, tortu olarak tanımlanmakta ve yalnız Batı’dan farklı oldukları, yani Batılı olmadıkları için bir kimliğe lavık görülm ekte­ dir. Daryuslı Shayegan’ ın belirttiği gibi, Batı uygarlığının periferisinde ka­ lan toplum lar artık “ değişim k a rn a v a lın a katılamadıkları, dolayısıyla “ kültürel şizofreni” ye girdikleri için, tarih ve bilgi alanının dışında tutul­ m aktadır.7 Bu toplumların “ zayıf bir tarihselliği” vardır, yani kendi or­ tamları içinde fazla bir yenilik yapamaz, yaratamazlar. Dolayısıyla tarihleri sürekli bir taklit ediş, modernleşme ve sözde Batı üstünlüğüne göre kendi konumlarını belirleme çabasıdır. Bu çevrim içinde D oğu ile Batı’ııın kar­ şılaşması karşılıklı bir alışverişe değil, O rtadoğu örneğinde İslami kimliğin gerilemesinde görüldüğü gibi, daha zayıf olanın gerilemesine yol açar. O halde “ uygarlık” terimi, tarihi olarak görece bir biçimde Fransız, M üslüm an, Arap, Afrikalı vb kültürlerini değil, modernleşmeyi yaratan Batı’mıı tarihsel üstünlüğünü belirtir. Uygarlık kavramı sürekli hareket eden, ileriye doğru giden ve ilerlemeyi kapsayan bir şeyi ifade eder. Bu bakımdan verili bir gelişme düzeyini göstermekle kalmaz, ulaşılması gere­ ken bir ideali de içinde taşır. Ulusal farkları vurgulayan Alman kültür kav­ ramının tersine, uygarlığın evrensel bir iddiası vardır; ulusal farklara aldır­ maz ve halklar arasında ortak olanı öne çıkarır.8 Kendini “ yayılan uygarlı­ ğın bayraktarı” olarak gören Avrupa üst sınıfının kendine yakıştırdığı im a­ jı anlatır, barbarlığın antitezidir.9 Türk modernistleriniıı sürekli belirttiği gibi, reformların başlıca amacı “ muasır medeniyet seviyesine” yani Batı u y g arlığ ın ın düzeyine erişmektir. Tarihin ne g a rip cilvesidir ki A vru palIla­ rın gözünde Tiirkler yüzyıllar boyunca barbarı, yani Müslüman “ öteki” ııi sim gelem iştir; şimdi de Tiirkler kendi “ barbarlar” mı, yani önce M üslü­ manlar, ardından Kürtleri icat ederek “ uygarlık” arenasına girmeye çalış­ maktadır.

Kemalist Kadın ve Batı Terbiyesi Uygarlık kavramı hiç de değer yargısından kurtulmuş ya da tarafsız değildir. Tersine uygarca tavır ve hareketleri benimseyenlerle barbarlığa mahkûm bütün ötekiler arasındaki güç ilişkilerini ifade eden bir kavram­ dır. Dolayısıyla Türk modernleşmesi sürecinde, “ medeni” sayılanla “ gayri

medeni” sayılan arasındaki ayrım titiz bir incelemeyi gerektirir. “Alafran­ ga” , yani Avrupa tarzı olan her şey uygun ve değerli kabul edilirken, “ ala­ turka” , yani Türk tarzı olan olum suz bir çağrışım kazanır ve bir bakıma aşağı görülür. G ünüm üzde yabancı kökenli “ alaturka” sözcüğünü kendi alışkanlıklarımızı tarif ederken kullanmamız ilginç bir noktadır.10 Kravat takmak, yemeği çatalla yemek, tıraş olmak, tiyatroya gitm ek, el sıkışmak, dans etmek, dışarıda şapka giymek ve yazıyı soldan sağa doğru yazmak ilerici ve uygar bir kişiyi belirleyen davranışlardan bazılarıdır. Bu bireysel ideali en iyi özgür (yani Batılılaşmış) kadın imajı yansıtır. Her devrim ideal bir erkek tanımı getirir, ama Kemalist devrim için re­ formların simgesi ideal kadın imajıdır. Türkiye’de modernleşme projesi ka­ dınların kurtuluşuyla ulusun ilerlemesini eşdeğer görür. Kamusal alana gir­ miş yurttaşlar olarak kadınların statüsü ve genelde kadın haklan, Kemalist reformlar için hukuki haklar ve insan haklarını güçlendirm ekten daha önemlidir.11 Modernistlere göre, kadınların kamu alanına katılımı peçe ve çarşafın kalkmasını, zorunlu karma eğitimi, kadınlara oy hakkının tanın­ masını ve toplumsal yaşamda kadınla erkeğin kaynaşmasını zorunlu kılar. Cinsiyetlerin kamusal alanda görünür olması ve toplum da kaynaşması­ nı hedefleyen Kemalist feminizm, özel ve kamusal sayılanları yeniden ve kökten gözden geçirmeye başlamıştır. Eylemleri de, kadın cinselliğinin denetim altında tutulmasına ve cinsiyetler arasında ayınım dayanan İslami ahlakın yeniden değerlendirilmesine yol açmaktadır. M odern Batı ile İs­ lam arasındaki en derin düşünsel ve duygusal uçurumlar cinslerin ilişkile­ rinde ve özel/k am u sal tanımlarındadır. Kadınlar hem özel ve kamusal alanların, hem de iki uygarlık arasındaki sınırların belirleyicisi olarak g ö rü ­ lür. Kamusal yaşama katılan Kemalist kadınlar özel alanın dini ya da kül­ türel kısıtlamalarından kurtulurlar. Ama radikal bir seçimle de karşı karşı­ ya gelirler: Kültürel anlamda ya Batılı ya da M üslüman olmaları gerekir. Öteki Müslüman ülkelerle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin deneyimi, “ epistemolojik kopuşu” yüzünden, yani geleneksel kişilik tanımlarıyla B a­ tılı eğilimler arasında radikal bir kesinti gerçekleştirdiği için bir istisna oluşturur. Halkın çoğunluğu kolaylıkla gündelik dini alışkanlıkları, gele­ neksel muhafazakârlığı ve modern özlemlerinde melez biçimler yaratabi­ lir. Ama moderııist elitlerin değer referansları çifte karşıtlığa bağlı oldu10 " A la tu rk a " sözcüğü kon uşm a d ilin d e h â lâ olum suz b ir ç a ğ rış ım la k u lla n ılm a k ta y s a da, sop y ılla rd a O sm a nlı ve T ü rk d a m g a lı şeyler g ittik ç e daha çok ta k d ir e d ilm e k te , b e lki de b ir n o s ta lji d u yu lm a kta d ır.

7

D aryu sh Shayegan, Le re g a rd m u ti 14, Paris, A lb in M ic h e l, 1989.

8

El ¡as, age., s. 5.

9

age., s. 50.

11

Bu du rum bugünü n T ü rk iy e 's in d e ka d ın h a kla rın ı ç iğ n e m e n in ve la ik liğ i a y a k la r a lt ı ­ na a lm o n ın neden e lit tab akayı insan h a kla rın ı zedelem ekten ya da de m okra si ilk e ­ sine aykırı d a vra n m a kta n b ile daha fa z la ra hatsız e ttiğ in i a ç ık la m a k ta d ır.


ğundan açıkça “ ııygar” , “ özgür” vc “ m odern” olanın yanında yer almış­ lardır. Bu durum , elitlerin değer sistemiyle halkın diğer kısmının değer sistemleri arasında bir kavrama uyumsuzluğu yaratır, sonuçta da m eşru­ iyet kazanmak için birbirlerivle çekişirler.12 Dahası, Kemalistler söylenile­ lim devletin desteklediği iktidar merkezinde belirlerken, İslamcılar m uha­ lefet yoluyla bir söylem geliştirmişlerdir.

“İslam Güzeldir” : Bir Meşruiyet Arayışı İslami kültürün modernleşmeye yönelmesiyle, yaşam tarzlarında, este­ tik ve etik değerlerde meydana gelen altüstliikler toplumsal güç ilişkilerin­ den bağım sız değildir. Toplum sal bir “ farklılık” göstergesi olarak Batı be­ ğenisi yeni toplumsal ayrımlar getirir, (Weberei anlamda) yeni toplumsal statü grupları yaratır, böylece toplumsal tabakalaşma koşullarını değiştirir. Sonuçta irade ve dilin ötesinde varolup yeme alışkanlıkları, vücut dili, be­ ğeni ve benzeri şeyleri kapsayan bir mücadele arenası va da Bourdieu’nün deyişiyle bir “ habitus” ortaya çıkar.13 G ünüm üzün İslam i radikalizmi bu mücadeleyi abartılı bir biçimde yansıtır. Batılılaşmış olanı “ uygar” sayma anlayışına karşıdır. İslam ’ın si­ yasallaşm ası M iislüm anlara kendi etik ve estetikleriyle tarih sahnesine dönm e gücünü, cesaretini vermektedir. Bu vücut siyaseti cinsellik üzerin­ de denetimin (ve özdenetim in) sorunun anahtarı olduğu farklı bir kişilik ve toplum duygusunu taşım aktadır.14 Dolayısıyla İslamlaşmanın en gö rü ­ nür simgesi olan kadınların örtünmesi, M üslüm an kimliğinin işaret dili haline gelmiştir. Öte yandan erkeklerin sakal bırakması, iffetli davranma kuıallaıı, ayııca rasgele cinsel ilişki, eşcinsellik ve içki içme gibi konularda­ ki yasaklar da “ yaygın” ve “ geleneksel” Müslüman kimliğinden epey fark­ lı olan yeni bir İslami kimlik bilincini ve İslami yaşam biçimini tanımla­ 12 T a rih s e l s ın ıfla n d ırm a ve s iy a s a l tecrübe açısından , T ü rk iy e 'd e 1946'da siyasal ç o ­ ğ u lc u lu ğ a g e ç ilm e s in d e en ön s a fta yer alan D e m o k ra t P a rti'n in m irası çok ö n e m li­ d ir. D in ve e ko nom i k o n u la rın d a fa z la s ıy la lib e ra l s a y ıla n D em o krat P arti, to p lu m u n b ü ro k ra t K e m a lis t d e v le tte n b a ğ ım sız k e s im le rin e te rc ü m a n o lm a k ta y d ı. D e vle tle to p lu m arasınd a b ir ta m p o n iş le v in i görüyordu. B ölged eki M ü s lü m a n ü lk e le rin h iç b i­ rin d e ye ri d o ld u ru la m a y a n b ir ro ld ü bu. H a tta T ü rk "ö z g ü llü ğ ü m ü M ü s lü m a n ü lk e le ­ rin ç o ğ unda b e lirli b ir ölçü d e ta k lit e d ilm iş o la n ra d ik a l la ik lik te n çok, D e m o kra t P arti m ira s ın ın te m s il e ttiğ i ile ri s ü rü le b ilir. D e m o k ra t P a rti'n in yeni b ir e n te le ktü e l b irik im d e n ço k M ü s lü m a n k im liğ in s iy a s a l ifa d e s in i y a ra ttığ ı kan ısında o ld u ğ u m iç in , bu b ild ir id e D e m o k ra t P arti m ira s ın ın b ir d e ğ e rle n d irm e sin e g irm e d im . Y eni m e ş ru iy e t p a ra d ig m a la rın ı b a ş la tm a b a k ım ın d a n , 1923 ve 1983 o la y la rı en ön e m li o la y la rd ır. 13 B ou rd ie u , age. 14 N ilü fe r G öle, M u s u lm a n e s e t M o dern es, Paris, D ecou rvert, 1993.

maktadır. Bu gelişmede yeni olan nokta, İslam ’ın yeni, çatışmacı ve ken­ dine daha güvenen bir rolde modernlik açısından yeniden yorumlanması ve konumunu belirlemesidir. Geleneksel olarak kadının toplumdaki statüsü, genç kızlıktan evliliğe ve sonunda nineliğe geçişe dayalı “ doğal yaşam çevrimi’ ne koşut biı çizgi izler. Kadın hayatı boyunca hem bireysel seçimden, hem de siyasal güçten mahrum bırakılır. Oysa radikal İslami hareketlere katılan kadınlar, gele­ neksel rollerinden sıyrılarak eğitim ve meslek açısından kendi yollarını be­ lirlerken, kişisel hayatları üzerinde bir ölçüde denetim kazanmanın yanı sıra bütün İslami yaşam biçimini siyasallaştırmaktadırlar. Örneğin, İslami kadın giyimi örtünm e göreneğini içerir. Ama bu ö r­ tünmenin geleneksel vücudu kapama biçimiyle pek ortak yanı yoktuı. U ysal, ailesine düşkün, anne ve eş olarak üstlendiği geleneksel rollere bağlı Müslüman kadın imajından daha da uzaktır. Türkiye’de “ türban” sözcüğü yeni İslami baş örtme biçimini belirtmek için kullamlııkeıı, ba­ şörtüsü” eski, daha geleneksel biçimi ifade eder. İran’da geleneksel kadın kitlesinin yanı sıra militan, eğitim görm üş ve meslek sahibi İslami kadınlar da “ çador” giyer. Ama her grup bunu farklı biçimde yorumlar. Çalışan İslamcı kadınlar İslami giyim tarzını öne çıkarırlar. Ç ador güçlü bir ifade tarzı olarak giyilir; çoğu zaman alttaki İslami bir elbiseyi, vücudu bü tü­ nüyle saran, içindeki kişinin hareket etmesiyle kadınsı hatların ortaya çık­ masını önleyen bir elbisenin üstüne geçirilir. Geleneksel M üslüm an ka­ dınlar ise çador konusunda daha pratik ve pragmatiktir. Onların giydiği çador ev içindeki giysinin üzerine çarçabuk geçirilebilen ve dışarıda işleri­ ni gördükleri sırada tek elle kapalı tutulan bir örtüden ibarettir. Örtülerin bu tür farklı kullanımları, gelenek ile m odernlik arasındaki sınırların bulanıklaşmasının örnekleridir. M odernliği daha önce tanımış olan ve modernlikten büyük ölçüde yararlanmaya devam edenler İslamcı âdetleri kendilerine göre radikal bir biçimde yeniden düzenlem ektedir. Eğitim li olan ve açık kentsel mekanlarda dolaşan bu kadınlaıın siyaset dünyasında da ağırlığı vardır. Dolayısıyla İslamcılık, M üslüm an kimliğin gittikçe yükselen sesidir; meşruiyet kazanma peşinde koşan bu kimlik m o ­ dern dünya içinde radikalleşmekte ve siyasallaşmaktadır. İslami hareketler, aydın modernliğiyle ilişkilerinde, Batı dünyasının di­ ğer çağdaş toplumsal hareketleriyle aynı eleştirel duyarlığı paylaşırlar. Si­ yah, feminist, çevreci ya da etnik hareketlerden önemli bir farkları yok­ tur.15 Bu hareketlerin hepsi baskının doğurabileceği gücü gösterir. Post15 C ra ig C alho un (ed.), S ocial T h e o ry a n d the P o litic a l Id e n tity , N ew Y o rk, B la c k w e ll, 1994.


modern durumun ortak bir özelliği, bir taraftaki kimlik siyaseti, gruba bağlılık ve yerellik ile diğer taraftaki soyut evrenselciliğin tekörnekliği ara­ sında bir gerilim olmasıdır. Feminizmin evrenselci ve özgürleştirici iddiala­ rını sorgulaması, kadınların farklı olup (erkekle özdeşleştirilen) “ insan” ka­ tegorisi içinde sınıflandınlamayacağını iddia etmesi gibi, İslamcılık da (Batı ile özdeşleştirilen) “ uygarlığın” İslami farklılıkları tanımayan evrenselliği­ nin karşısındadır. Kadınlar kendilerini feminist olarak nitelendirip kimlikle­ rini keskinleştirirler; Müslümanlar da İslamcı etiketiyle ortaya çıkarak aynı şeyi yaparlar. Egemen beyaz, Batılı erkek kültürünü reddediş ve protesto duygulan “ Siyah güzeldir” deyişinde ifadesini bulur. Farklı olmanın guru­ runu yansıtan bu düstur, kimlik siyasetinde bir güç kaynağıdır. “ İslam g ü ­ zeldir düsturu da İslami çevrelerde benzer bir potansiyel kazanmaktadır.

Vücut Siyaseti: Yaşam T arzının îslamileşmesi Egem en Batı’dan ayrı bir kimlik elde etme arayışı (“ otantik” bir İslami varoluş biçimi arayışı) hem İslam’ı uygulamanın geleneksel ve yaygın bi­ çimlerine, hem de küreselleşme yoluyla yaşam tarzlarım homojenleştiren Batı modernliğinin çağdaş biçimlerine karşı aşırı eleştirel bir duyarlılık yara­ tıyor. İslamcı aydınlar dinin köklerine bir dönüşü, İslamiyetin “ asr-ı sa­ adet” denen altın çağına, yani Hz. M uhammed dönemine inceleyici bir gözle bakmayı gerekli görmektedir; bunun “ Batı zehirlemesi” nin üstesin­ den gelmek ve geleneksel yanlış yorumlamaları düzeltmek için stratejiler bulmayı sağlaması umulmaktadır.16 İslami hareketlerdeki radikalizmin kay­ nağı İslam’ın özgün ve temel yorumlarına dönük bu arayıştır. Yeni İslami kimlik tanımının kökünde laikliğin bastırdığı dindarlık vardır ve bu tanım modernleşmenin yıktığı geleneklerin yeniden keşfinde aranmaktadır. Laikliğe direnen yeni İslami kimlik bilincini ortaya koymada vücut si­ yaseti çok önemlidir. İslamcı kadınlara göre, örtünmenin erkeklere ya da başka türden bir insan gücüne boyun eğmekle bir ilgisi yoktur. Bu tutum daha çok Allah’ın insanlar üzerindeki egemenliğini tanımayı ve egem enli­ ğe teslim olmayı ifade eder. Kadınlar açısından İslami örtünmenin, özel­ likle de başörtüsünün yeniden benimsenmesi, güçlü bir kendini kabul et­ tirme isteğini yansıtır ve neredeyse İslamiyetin yeniden kabulüdür.17 İs16 ilk kez iran lı düşünür C elal A li A h m e d 'in k u lla n d ığ ı "g a rb za d e g i" te rim i 1970'lerde Iranlı genç kuşak arasınd a p o p ü le r hale ge ld i. ^

Ö rtü n m e , kap anm a , ba şörtü sü te rim le ri b irb irle rin in ye rin i tu tm a k üzere İslam i "hic a b ilk e s in i, yani k a d ın la rın iffe tle rin i k orum ak ve fitn e kaynağı o lm a m a k iç in saç­ la rın ı, o m uzların ı ve v ü c u t h a tla rın ı k a p a tm a g e reğin i b e lirtm e k iç in k u lla n ılm a k ta ­ dır. Ç ağdaş İslam cı g iy im in ana unsuru g e n e llik le saçları ve om uzları b ü tü n ü yle ö r­ ten e ş a rp tır. V ü c u d u n geri k a la n b ö lü m ü , kadınsı h a tla rı g izleye n uzun b ir m a n to y la k a p a tılır.

lamcı kadınlar kendi dindarlıklarını “ doğal” , “ her zaman var olan” ve sırf yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir şey sayarlar. Örtünm e bireysel bir eyİemlc İslamileşmeyi bir gerçek haline getirir, ama bireyselliği teslim et­ mez. Manevi referanslardan kurtulmuş ve böylece laikleşmiş modern b i­ rey karşısında, İslamcı kadınların eleştirel iddialarım ifade eder. Batı modernliğinin en önemli deneyimleri olan laikleşme ve eşitlik, Müslümanlık bağlamında en özel alanlara ve toplumsal ilişkilere yönelik bir saldırı olarak yorumlanır. Eşitlik ilkesi, Müslümanların aşılmaz ve d o ­ ğal kabul ettiği toplumsal farklılıkların üstesinden gelm ek için sarf edilen sürekli bir toplumsal çabaya meşruiyet kazandırır. Yurttaşlar, ırklar, ulus­ lar, çalışanlar ve cinsiyetler arasında eşitlik Batı toplumlarının tarihsel ve ilerlemeye dönük yolunu belirler. Daha fazla toplum sal yaşam alanının manevi ve doğal tanımlardan kurtarılmasıyla birlikte, laikleşme süreci de­ rinleşir. Laikleşme ile eşitlik arasındaki bu sinerji, m odern Batı bireyinin nihai ürünü sayılır. Laik birey ile dindar birey tarafından dışa vurulduğu biçimiyle vücut semiyolojisi vücuda ve kişiliğe ilişkin farklı kavramlara işaret eder. M odern birey için, vücut doğal ve doğaüstü tanımların nüfuzundan gitgide kur­ tulmaktadır. Laikleşme çevrimi içine girmekte, böylece insan rasyonalitesiniıı bilim ve bilgi yoluyla vücudu idare etm ek ve ehlileştirmek üzere kendi iradesini kullandığı alana niifuz etmektedir. Genetik mühendisliği ve üremenin istendiği gibi yönlendirilmesi, bu tür üst düzeyde bilimsel müdahalelerin iki örneğidir. Ama kolesterolden duyulan korku, sigaraya ilişkin yasaklar ve zindelik takıntıları, günüm üzde erotik olmaktan çok, bilimsel arzuların etkisiyle sağlık kavramının yaşam tarzım nasıl belirledi­ ğinin daha günlük ve sıradan örnekleridir. Cinsiyetler ve yaş kuşakları ara­ sındaki farkların silinmesine ve yaşam çevrimlerinin yerini yaşam tarzlarına bırakmasına tanık olan modern bireyin idealleri vücut geliştirme, zindelik ve enerjidir.18 İslamlaşma, özellikle de İslam ’ın günlük yaşama uygulanması yoluyla cinsiyetler arasındaki farklılıklar titizlikle korunmakta ve kesin bir hiyerar­ şiye sokulmaktadır. Dişi ve erkek rolleri arasındaki sınırların bulanıklaştı­ rılması, özellikle kadınların erkeksi bir görünüme bürünmesi giinah savıl­ maktadır. Bu bağlamda örtünme kadınlığın, kadına yakışır iffet ve erde­ min bir özelliği haline gelm ektedir. Dahası İslam i bağlam da vücudun farklı bir semantiği vardır, vücut ibadetin aracıdır ve aptes, namaz ve oruç yoluyla arınır. İlahi iradeye teslim olunduğunda cismani vücudun yanı sı­ ra nefse de hakim olunur ve arınılır. 18 G iddens, age., s. 80-81.


Am a bu karşılaştırma bile, hemen hemen bütün dinlerde geçerli olan laik ve dinsel kişi kavramları arasındaki fark sorunu değildir. Bu bir uygar­ lık sorunudur. Vücut ve kişilik kavramı, günümüzdeki İslamlaşmanın la­ ikliğe ve eşitliğe neredeyse kaçınılmaz direnişini açıklamaktadır. Modern bireyin öncülleriyle çatışan güç ilişkileri çerçevesinde yorumlanan İslami kişilik, kendi köklerini ve temelini arayarak kendini m odern bireyden farklı kılmaktadır.19 M odern toplumlar, Michel Foucault’mın sözleriyle “ itiraf’a, “ cinsel­ likle ilgili gerçekleri anlatm a” ya zorlanm aktadır.20 Foııcault’ya göre m o­ dernliğin ortaya çıkışı, ancak, en mahrem tecrübeleri, arzuları, hastalıkla­ rı, rahatsızlı1- ve suçlan, bir otoritenin, yargılayıp cezalandırabilecek, ba­ ğışlayıp avutabilecek bir otoritenin huzurunda alenen itiraf etme dürtü­ sünü (ki kökleri daha önceki dinsel âdetlerdedir) g ö z önüne alarak anla­ şılabilir. Bu durum söylenmesi güç, yasaklanmış ve kişisel, özel alanda kök salmış her şeyin nasıl itiraf edildiğini, açık ve siyasal bir niteliğe biiründiirüldtiğünü açıklamaktadır. Örneğin A B D ’deki, cinsel taciz, kötü m uam ele, kürtaj, tecavüz ve suç tartışm alarıyla dolu popüler “ talksho\v 1ar itirafların yapıldığı ve “ gerçekler” in arandığı birer merci işlevini görm ektedir. M utlak gerçeğin kolektif değil, bireysel vicdanın sorunu olduğunu te­ mel varsayım kabul eden m odern Batı’mn tersine, İslam ’da bu düıtü ki­ şinin kendisini Allah’a teslim etmesi ve yaşamı boyunca cemaatin kendisi­ ne rehber olmasına izin vermesi yoluyla gerçekleşir . 21 Örtünme bize özel yaşamla sınırlı tutulması ve halkın önünde ifade edilmemesi gereken ya­ sak ve mahrem bir alanın varlığını hatırlatır. Dolayısıyla İslam ’ın kulu, Batı modernliğini özümlemeyi reddederek, din ile rasyonalizm ve evrenselciliğiıı bastırdığı bir belleği yeniden keşfederek kendini geliştirir ve ye­ niden tanımlar. Bir yaşam tarzı olarak İslam, kişiye yeni bir dayanak nok­ tası sağlar, böylece birbirlerini tanımayan, ama aynı düşleri ve manevi bağlılıklaıı paylaşan bireyler arasındaki toplum sal bağlan pekiştiren bir “ hayali siyasal ce m aa f’i yeniden yaratır“ İslamcılık, kutsiyet potasında 19 Y a y g ın b iç im d e e le ş tirilm e s in e , sık sık itira z la ra yol açm asına karşın, 'k ö k te n c ilik " sözcü ğü zam an ve e v rim b a k ım ın d a n b ir s ü re k liliğ i öngören "g e le n e k ç iliğ e " göre b u ­ ra da ta rtış ıla n la rı daha d o ğru b e tim le m e k te d ir. 2 0 M ic h e l F o u c a u lt, The H is to ry o f S exua lity, çev. R obe rt H u rle y , N ew Y ork B ooks, 1990, c. 1, s. 61. 21

dövülüp işlenmiş bir cemaat yaratması açısından siyasal ideolojinin ö te ­ sinde bir şeydir.23

İslami Kimlik Arayışı İslami hareketleri günüm üzün öteki toplumsal hareketlerinden farklı­ laştıran en önemli özelliklerden biri, kutsallık üzerine kuıulu bir değişim stratejisine ve bir İslami ütopya vizyonuna dayanmasıdır. Ütopyacı d ü ­ şüncenin totaliter niteliğinden sıtkı sıyrılan Batı’daki çağdaş toplumsal ha­ reketler projelerinde kendilerini kısıtlamaya başlamışlardır ki bu da daha fazla çoğulculuk demektir. “ Ezilenlerin ayağa kalkışı,” ancak bu kalkışın kendisi baskıcı biı nitelik taşımıyorsa özgürleştirici olabilir. Kimliğin ilk gelişimi açısından zoııınlu olan “ farklılık” , “ sahicilik” ve “ doğruluk” arayışının kendine özgü sınırla­ maları vardır ve dayatmacı tanımlara ve dışlayıcı tutum lara yol açabilir (Örneğin, “ Neyin İslami olduğuna kim karar verir?” , “ Gerçek M üslüm an kimdir?” ). Bu durum “ hayal edilen cem aaf’i alttan alta sarsar ve bozarak bir tür cemaat otoriterliğine dönüştürür. Batı modernliğinin yozlaştırıcı ve tahakkümcii etkilerinden kurtulmuş kucaklayıcı bir İslami kimlik arayı­ şı, bu otoriterüği özellikle parlamaya hazır hale getirir. H er ütopyacı fel­ sefede olduğu gibi, burada da çatışmaya, çoğulculuğa ve etkileşime yet yoktur. “ S a f’ kişi ile “ bütüncül” cemaat arasındaki ilişki ne kadar pekişir­ se, İslami siyasetin kişisel tercihlere otoriter müdahalesi o ölçüde artar. İslami kimlik ile Batı modernliği arasındaki ilişki hayatı bir noktadır. Söylem düzeyinde modernlik sürekli eleştirilmekte, ama bireysel davıanışlar, siyasal çekişme ve toplumsal pratik düzeyinde ikisi arasındaki etkile­ şim her geçen gün daha da derinleşmekte ve karmaşıklaşmaktadır. Bu o l­ gunun çok iyi farkında olan İslami aydınlar hayal kırıklıklarını dile getir­ mekte, eleştiri oklarını bizzat İslamcıların benimsediği modernlik biçim le­ rine yöneltmektedir. İslami pop m üziği ve m oda gösterileri modernliğin İslami cemaate 11e ölçüde sızdığının yalnızca birkaç göstergesidir. M o ­ dernlik bağlam ında İslami kimlik arayışının dönüm noktalarından biri, felsefesini modernliği reddetmekten çok kucaklamaya ilgi duyan kentler­ deki alt sınıfların özlemleriyle bağdaştırmaya çalışan Refah Partisi nin çev­ reden iktidar merkezine doğru ilerleyişinde izlediği yol olacaktır.

V in ta q e

C. A . O . v a n N ie u w e n h u ijze , The L ife s ty le s o f Islam , Leiden, E. J. B rill, 1985, s. 144.

2 2 B urada B e n e d ic t A n d e rs o n 'ın m illiy e tç ilik a n a liz in i esas ala ra k İsla m cılığ a u y g u lu ­ y o ru m . Bkz. B ene dict A n d e rs o n , Im a g in e d C o m m u n itie s : R e fle ctio n s on the O rig in a n d S pread o f N a tio n a lis m , T h e tfo rd , T h e tfo rd Press, 1983.

23 Fransız sosyo lo g E m ile D u rkh e im (1858-1917) y a k la ş ık b ir y ü z y ıl ön ce, to p lu m s a l b a ğ la rın k u ru lm a sın d a ve sü rd ü rü lm e sin d e tem el b ir önem ta şıya n k u ts iy e t ve k ü f­ rün o lu ştu rd u ğ u iki fa rklı ala n a işa re t e tm e kte yd i.


TÜRKİYE'DE MODERNLEŞME PROJESİ VE KADINLAR*

Hem babası, hem de annesi lise felsefe öğretm eniydi, özellikle annesi Mustafa Kem al’in ateşli bir savunucusuydu. Nerm in A badan-U nat gibi Şirin Tekeli de bir siyaset bilimcisivdi. Ama İstanbul Üniversitesi’ne bağlı İktisat Fakültesi’ nde doçent olduktan sonra, 1981’de oluşturulan Yüksek Öğretim Kurulu’nu protesto etmek amacıyla üniversiteden ayrıldı. Türki­ ye’deki feministlerin örgütlenmesinde ve İstanbul’da Kadın Kütüphanesi ve Bilgi M erkezi’nin kurulmasında önemli rol oynadı. Solun Kemalizmi değerlendirmesiyle ilgili bir kitapta şu açıklamayı yapıyordu: Kadın devriminin Kemalizmin çok önem li bir parçası olduğu doğru . Yalnız orada ilk sorum uz [feministlerin] şu: Bu devrim kadınların kendi haklan için mi yapılmıştı, yoksa bir biçimde Kemalizmin gerçekleştirmek istediği öbü r d ö ­ nüşümün, devlet katındaki dönüşüm ün aracı olarak mı kullanılmıştı? Ç ok cid­ di olarak böyle bir araçsallık olduğunu düşünüyorum. Atatürk bir asker ve g a ­ yet ivi bir stratejist. Kadın haklarının bir devlet dönüşüm ü çerçevesinde ne an­ lama geldiğini gayet iyi değerlendirebilecek bir kişi, bir Jakobcn ve bunu so ­ nuna kadar kullanmış bir lider.3

YEŞİM ARAT

T

- L iirkiye’nin ilk kadın siyaset bilimcisi, eski senatör, kadın akademis­ yenlerin destekçisi, kadın hakları üzerine çalışan, Türkiye’de ve yurtdışında kadın haklarını savunan Profesör Nermin Abadan-Unat 1921’de Viyana’da, Baltık kökenli bir annenin ve İzmirli bir Türk meyve tüccarının ço ­ cuğu olarak doğdu. Babasının ölümünden sonra, annesinin Budapeşte’de özel eğitim maliyetini gitgide daha zor karşılayabilmesi üzerine eğitimini sürdürmek için Türkiye’ye göç etmeyi, daha doğrusu kaçmayı seçti. T ür­ kiye’de erkek çocukların yanı sıra kızların da parasız eğitim gördüğünü duymuştu. Ankara’daki Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1988’de emekliye ayrılmadan önce verdiği son dersinde hayat hikâyesini aktarın Profesör Abadan-Unat, sözlerini şöyle noktaladı: Ben yurdumu da ulusumu da keııdi irademle seçtim! M ustafa Kemal olm asay­ dı belki ben de olm azdım . Niçin Kemalist olduğum u, niçin milliyetçi old u ğu ­ m u, öyle sanıyorum ki artık anlamışsınızdır.1

Prof. Abadan-Unat Kemalizme bağlılığını vurgularken, önde gelen fe­ m in ist eylem cilerden Şirin T ek eli açıkça K em alizm i eleştiriy o rd u .2 1 9 4 4 ’te Ankara’ da doğan Tekeli, tipik bir Kemalist aydın ailesindendi. *

B ana b u b ild ir i ü z e rin e ç a lış m a fırs a tın ı sa ğ la d ığ ı iç in Ford V a k fı'n ın O rta d o ğ u A ra ş tırm a Y a rış m a s ı'n ı ş ü k ra n la an m ak ve bu b ild ir id e k u lla n d ığ ım k a rik a tü rle ri sa ğ la d ığ ı iç in P rinceton Ü n iv e rs ite s i K ütüp han esi Y a k ın d o ğ u K o le ksiyo n u M ü d ü rü Dr. Jam es VVeinberger'a teşe kkür e tm ek isterim .

1

A h m e t T a n e r K ış la lı, " N iç in K e m a lis t'im ", Y ıllık : N e rm in A b a d a n -U n a t'a A rm a ğ a n , A n k a ra , A n k a ra Ü n iv e rs ite s i B a sım e vi, 1991, s. IX -X .

2

Oysa öteki feministler dosdoğru Kemalist olmadıklarım söyleyip sebe­ bini ayrıntılarıyla anlatmaya koyulurlar. Bu çalışm am da, varlığını A tatürk’e borçlu olan bir kadın kuşağına Atatürk’ü kökten eleştiren daha genç bir kuşağın nasıl olııp da meydan okuduğunu araştıracağım. Amacım çağdaş feminist seslerin bu yeni yük­ selişinde modernleştirici reformların yerini yorumlamak. 1920-1 9 3 0 ’larııı reformları 1980’lere neyi miras bıraktı? Kemalistleıe karşı çıkan feminist­ ler, Kemalistlerin başlattığı modernlik projesini baltalıyor m u, yoksa can­ landırıyor mu? Feministlerin özgürlük talepleri ve bu taleplerin sonucun­ da Kemalizme yönelttikleri eleştiriler sayesinde, bir paradoks gibi görünse de, Türkiye’deki modernleşme projesinin gelişmesine katkıda bulunduk­ ları görüşündeyim. Kemalist söylemin feminist eleştirileri, liberalizm, de­ mokrasi ve laiklik vaat eden ama bu ideallerin gerçekleşmesi için gerekli koşulları oluşturma adına onları yadsıyan modernleşme projesine, işte bu liberalizmin, demokrasinin ve laikliğin soluğunu vermektedir. Cıımhuriyet’in modernleşme projesinde kadınlar, önemli “ siyasal ak­ törler ya da sembolik piyonlar” dı;4 oysa çağdaş sahnede feministler kiiçük bir gruptan ibarettir. Carlos Fııentes, The Buried M irror adlı yapıtında “ sanatsal duyarlılıkta açığa çıkan biçimiyle, İspanyol kültürünün değişm ez bir özelliğin in ] marjinal, aykırı ve dışlanmışları kucaklayarak görünm ez

Ş irin T e k e li, "T ek Parti D öne m ind e K adın H are keti de B a s tırıld ı", Levent C inem re ve Ruşen Ç a k ır (ed.), Sol K e m a liz m e B akıyor, İsta nbul, M e tis Y a y ın la rı, 1991.

3

T e k e li, age., s. 96.

4

D e n iz K a n d iy o ti, "W o m e n a tıd th e T u rk is h S tate : P o litic a l A c to r s o r S y m b o lic Paw ns?", N ira Y u v a l-D a v is ve F lo ya A n th ia s (ed.), W o m a n -N a tio n -S ta te , Lo ndra , T h e M a c m illa n Press, 1988.


olanı görünür hale getirme becerisi” olduğunu öne sürer.5 Feministler, pek çoğunun gözünde aykırı ve dışlanmış, en azından marjinal bir grup­ tur ve eylemleri üzerinde durmak Cum huriyet’ in modernlik projesinin görünm ez çizgilerini, hedeflerini, başarılarını ve sınırlarını görünür hale getirir. Feminizmin ortaya çıkışı modernleşme projesinin canlı olduğunu kanıtlıyor. Proje Kemalist söylemin tekelinden kurtuluyor, Kemalist modernizmi eleştiren feministlerin de yer aldığı çoğulcu seslerle kendini ye­ nileyerek varlığını sürdürüyor. Ben önce kadınların m odernleşme projesinin inşasına, Tekeli’nin sö z ­ leriyle “ devler katındaki döniişüm ” e ııasıl katkıda bulunduğunu araştıra­ cağım. Ardından feministlerin projeye karşı çıkışını yorumlamaya çalışaca­ ğım. Son olarak, feminist karşı çıkışın Kemalist modernlik projesini ne ö l­ çüde baltaladığını ya da canlandırdığını değerlendireceğim. Bu yazıda, feminist terimini “ kadınların kurtuluşu” için uğraşırken kendilerini böyle nitelendirenler için kullanacağım; 1 9 8 0 ’lerin gelişim çizgisi içinde Kemalist kuşakta yer alanlar kendilerini eşitlikçi feminist, za­ man zaman da Kemalist feminist olarak nitelendirdiler.6 Feminist terimini kullandığını yerlerde kastettiğim Kemalizme karşı çıkan genç gruptur; ikinci grubu eşitlikçi feminist olarak belirteceğim.

Kemalist Modernleşme Projesi ve Kadınlara Biçilen Rol 1 9 0 8 ’de yayımlanmış haftalık K alan dergisinde “ Geleceğin Tiirkiyesi” başlıklı bir karikatür yer alır. Karikatürde izleyenlerin korku dolu bakışları altında, kentin hareketli bir caddesi üzerinde uçan çarşaflı bir kadın pilot görülür. Arka planda cami silikleşmiş; yüksek binalar, Türk dekoruna gökdelenleri ve çok katlı büyük mağazalarıyla herhangi bir “ m odern” Ba­ tı kenti görünüm ü veriyor. 1 9 0 8 ’lerin bu öngörüsü Cumhuriyet dönem i­ nin ilk yirmi-otuz yılı içinde fiili ve mecazi anlamda bir gerçek haline g el­ di. Yaşanan değişim 1 9 0 0 ’lerde öngörülebilecek olandan daha büyüktü. Kadınlar uçmakla kalmayıp çarşaflarını da çıkarmışlardı. Karikatürdeki ön ­ görü Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçeıı’in Türkiye’deki ilk kadın as­ ker pilot olmasıyla fiili bir gerçeğe dönüşm üştü. Yüzündeki gurur ifade5 6

C arlos Fuentes, The B u rie d M irro r, New Y ork, H o u g h to n M ifflin C om pany, 1992, s. 16-17. "K e m a lis t fe m in is t" te r im i, bu fe m in iz m in be nzersiz n ite liğ in e iş a re t e tm e k te d ir. M a rk s is t fe m in iz m e tepki o la ra k M a c K in n o n 'ın özenle üzerinde durduğu g ib i, fe m i­ n iz m "a d ın a iş gördüğ ü k iş ile rc e y a ra tılm ış b ir s iy a s e ttir" (C atherin e M a c k in n o n , "F e m in is m , M a rx is m , M e th o d and the State: A n A g e n d a for T h e o ry ", S igns: Jo u rn a l o f W om en in C ulture a n d S ociety, İlk b a h a r 1982, s. 516) ve tek k iş in in ad ıyla a n ıl­ m ası bu benzersiz fe m in iz m an la yışını diğ e rle rin d e n ayırır.

•t *

d*. ttentSo.

l . “ C c lc c c ğ in T iirk iy esi” (K alcın , A ralık 1 9 0 8 )

siyle manevi babası Atatürk’ ün de aralarında bulunduğu erkek izleyicile­ rin saygıvla baktığı, havacı üniforması içindeki Sabiha Gökçen, en azından Türkiye’deki okumuş kentlilerin ortak bilincine kazınmış bir görüntüdür. Mecazi anlamda bakıldığında, eğer modernleşme projesinin amacı Batılı­ laşmaya dönük liberal, demokratik ve laik bir toplum yaratmak idiyse, ka­ dın bir pilot bütün bunların habercisidir. Bu Türkiye için yeni bir imaj, ülkenin kadınları için de özendirilecek yeni bir modeldir. Bir kadın asker pilot üstü kapalı olarak milliyetçiliğin ifadesidir; Türk milliyetçi efsanesi Orta Asya’da kadının erkeğe eşit olduğunu ileri siirer. Ayrıca, yeni bir y ö­ netim biçiminin ve laik bir etosun yaratılmasında kadınların demokratik katılımını ifade eder; çünkü M üslüman muhalefet kadınların kamu alanın­ da aktif rol almasını desteklemez. Sabiha Gökçen’in sem bolik uçuşuyla


2. “ Sağlam hıfa sağlam vücutta b u lu n u r: s/x)r yapalım ” (D a vu l, Ocak 1909)

Türkiye kadınların öncü roller oynayacağı bir geleceğe doğru kanatlan­ maktadır. Yine Cumhuriyet öncesinde 1906’da haftalık Davul dergisinde­ ki karikatürün önemli bir simgesel işlevi vardır. Batılı giysiler içinde bisik­ let süren kadın, onu istekli bakışlarla izleyen geleneksel Türk erkeği için Batı’nın temsil ettiği ayartıcı modernliğin bir simgesidir. Geleneksel er­ kek, zorlansa da modern kadının peşini bırakmayacak, kadınla temsil edi­ len modernlik sahip olunması gereken bir düş olacaktır. 199 0 ’lara gelindiğinde, Türkiye’deki modernleşme projesinde kadın­ lara biçilen role ilişkin bir hayli söz söylendi, reformların önem ve yararı ısrarla vu rgu lan d ı.7 1 9 2 6 ’ da şeriatın yerini alm ak üzere M edeni Ka7

T e k e li, age.; Y eşim A ro t, The P a tria rc h a l P aradox: W om an P o litic ia n s in Turkey, F a irle ig h -D ic k in s o n U n iv e rs ity Press, 1989; K a n d iy o ti, age.; A y ş e D urakbaşa, "C um -

nun’ un kabul edilm esi, İslami m uhalefete indirilen ağır bir darbeydi. 1934’te kadınlara oy hakkı tanınması, otoriter uygulamalarına rağmen ye­ ni Cıımhııriyet’in demokratik özlemlerini vurgulayan önemli bir adımdı. Yeni Cumhuriyet’le birlikte Orta Asya’daki Türk geçmişi hatırlatılarak ka­ dın erkek eşitliği ilkesi savunulmaya başlandı.8 Kadın haklarını savunmak, efsanevi Türk geçmişine dayanarak milliyetçi efsaneyi pekiştirmeye de ve­ sile oiuvordıı. Bu reformları başlatan Cumhııriyet’ in kurucuları toplumun çıkarlarını kendilerinin bildiğine inanıyorlardı. Bu çıkarlar da kadınların çıkarlarına denk düşmekteydi. Cumlnıriyet’ i kurarken Atatürk, “ Cum huriyet rejimi demek demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyeti kur­ duk, o oıı yaşını doldururken demokrasinin bütün icaplarını sırası geldik­ çe tatbikata koymalıdır. Kadın haklarını tanımak da bunun bir icabı ola­ caktır” 9 görüşünü savunabiliyordu. Aynı şekilde, eğer bilgi ve teknoloji toplumum uz için zorunluysa, hem erkeklerimizin, hem de kadınlarımızın bunları eşit ölçüde edinmesi gerektiğini söyleyebiliyordu.10 Bıı sözler ka­ dın haklarına yalnız araçsal ve işlevsel bir yaklaşımı değil, aynı zamanda başkaları için doğru olanın nasıl mutlak olarak benimsendiğini de ortaya koyar. Kadınların ne istediği üzerinde ise durulmaz. İlginçtir ki, modernleşmenin kadınların yalnız kamu alanında değil, geleneksel alanda da — ama Batılı bir anlayışla— rol oynamasını gerektir­ diği düşüncesiyle, kadınlar bu yeniden tanımlanmış geleneksel rolleri oy­ namaya da özendirilmişti. Yael Navaro daha Cumhuriyet döneminin baş­ larında ev işlerinde Taylorizmin benim senm iş olmasına dikkat çeker.11 Devlet elit tabakadan bir grup kadının kamusal hayata daha fazla girm esi­ ni desteklerken, sayıları gittikçe artan “ öteki” kadınlara farklı bir mesaj gönderilmekteydi. Bu mesaja göre, onlar meslek sahibi elit kadınlar ola­ rak değil, daha çok özel alanda yuva kurma sürecine “ düzen” , “ disiplin” h u riye t D önem inde K e m a lis t K adın K im liğ in in O lu ş u m u ", T a rih ve T o p lu m , no: 51, M a rt 1988; N ilü fe r G öle, M o d e rn M a h re m , İsta n b u l, M e tis Y a y ın la rı, 1991; Zehra A ra t, "R e p u b lica n R e co n stru ctio n o f T r a d itio n " , Fatm a M ü g e G öçek ve Shiva Balaghi (ed.), R e co n stru ctin g G ender in the M id d le East: Power, Id e n tity a n d T ra d itio n , N ew Y o rk, C o lu m b ia U n iv e rs ity Press, 1994; A y ş e K a d ıo ğ lu , "B ire y O la ra k K adın ", Görüş, M a y ıs 1993. 8

K a n d iy o ti, age.

9

A fe t İnan, A ta tü rk H a kkın d a H a tıra la r ve B elgeler, A n k a ra , T ü rk T a rih K u ru m u B a­ sım e vi, 1959, s. 260.

10 Z e lıra A ra t, age., s. 3. 11 Y ael N a va ro , "'U s in g the M in d ' a t H om e : T h e R a tio n a liz a tio n o f H o u s e w ife ry in Early R e p u b lica n T u rk e y (1 928-194 0)", B randeis Ü n iv e rs ite s i S o s y o lo ji B ö lü m ü 'n e sun ulan M e z u n iy e t T e z i, 1991.


ve “ rasyonellik” getiren Batı tarzı ev kadınları olarak modernleşme süreci­ ne katkıda bulunmalıydılar. M aarif Vekâleti’nin yönetimi altında 1928’de kurulan Kız Enstitüleri ve daha sonraları oluşturulan Akşam Kız Sanat Okulları bu amaca hizmet ediyordu.12 Bıı kurumlar Türkiye’deki ev işle­ rinin idaresine Taylorizm yöntemlerini uygulayarak kadınları evde “ m o­ dernleşme” görevine yöneltiyordu. Erkekler kendi modernleşme projeleri çerçevesinde kadınların rollerini yeniden tanımlamayı amaçları için uygun bulm uş olabilirlerdi; ama en azından kadınların önemlice bir bölüm ü değişikliklerden yararlandı ve bunları şevkle onayladı. Halifelik kurum unun ve tarikatların tasfiye edil­ mesi, laik eğitime geçilmesi, dil reformu, Batı takviminin ve metrik siste­ minin kabul edilmesi gibi Cumhııriyet’i laikleştirmeye ve Batılılaştırmaya yardımcı olan bütün reformlar, kadınlara toplumda yeni kamusal roller oynama cesareti verdi. Kadınlar kamusal alanda erkeklerle eşit olması bek­ lenen meslek sahipleri olabiliyor, insanoğlunun evrensel eşitlik ideallerini somutlaştırıyorlardı. Bu süreç içinde kadınlar yeni rollerini kıvançla be­ nimsediler. Onlarınki milliyetçi bir misyondu. Kamu alanında kadın ola­ rak varolmanın bilincini taşıyarak ve dönemin halkçı görüşleri çizgisinde, modernleşen devletin hizmetinde çalıştılar. Oııcü meslek sahibi kadınlar­ dan H am ide Topçııoğlu anılarını şöyle aktarıyordu: Meslek sahibi olmayı da başka türlü yorıımlııyorduk: Bu “ hayatım kazanmak” için değildi sanki! Bıı bir işe yarama, bir hizmet görm e, bir başarı gösterm e içindi... Biz, karnımızı doyuran olsa da çalışacağız! Zira kişiliğimizi ancak g ö ­ rebildiğimiz “ iş” le ispatlayacağız... Atatürk kadını görevli kılmak yoluyla kur­ tarm ıştı...13

Kadınlardan beklenen mesleki çalışmanın amacı modernleşen ülkeye hiz­ metti. Kadınlar bu beklentiyi içselleştirmişti, hayata geçirmekten gurur duyuyorlardı. Çalışan kadınlar kendilerini “ Türk kadım” nın temsilcileri olarak görü­ yorlardı; bu kavram bölgesel ya da öteki farklılıklara bakılmaksızın tekil halde kullanılıyordu. Farklılığı yok sayma, farklılıktan rahatsız olma, b ü ­ tün ayrılıkların milliyetçi potada erimiş olduğunu varsayan dönemin p o ­ pülist söylem iyle uyum içindeydi. Nitekim milletvekili Nakiye Elgini 193 9 ’da H atay’ın Türkiye’ye katılmasını kutlamak üzere çıktığı Meclis kürsüsünde, Hataylı kadınlara “ Türk kadını” olduklarını akılda tutmayı ve 12

19 40'a g e lin d iğ in d e 32 ayrı ke n tte 35 K ız E n stitüsü , 5 9 kasabada da 6 5 A k ş a m Kız

B o şa n ın M u.st.w i K e m a l’i. Ha rıh m askesini çıka rırke n b e tim le ye n k a rik .ıtiir (H a y a lii’ l- Z il, Ağustos, ¡9 2 5 )

Tiirk kadınının davasına sadık kalmayı tavsiye edebiliyordu.14 H atay’ ın ağırlıklı Arap nüfusuyla Türkiye ve Suriye arasında yoğun çekişme yaratan bir toprak parçası oluşunu popülist milliyetçi söylemde yadsımak gerek­ mişti. “ Kadınlar” modernleşmede ve “ öteki kadınlar” ın yüksek çıkarlarını tanımlamada kendilerine düşeni yapıyorlardı.

Eşitliğin ve Bağımsızlığın Sınırlan Kemalist m odernleşm e projesinde üzerlerine düşeni yapan kadınlar kamu alanında erkeklerle eşit olmaya çalışıyorlardı, ama bu alanda kadın

S a n a t O k u lu v a r d ı. 1940-41 ö ğ r e tim y ılın d a b u o k u lla r a k a y ıt lı k a d ın s a y ıs ı 1 6 .500 'd ü. 13 A k ta ra n D ura kbaşa , s. 43.

14 Y eşim A ra t, 'T ü rk iy e 'd e K adın M ille tv e k ille rin in Değişen Siyasal R o lle ri, 1934-1 980 ', E konom i ve İdari B ilim le r D ergisi, B oğaziçi Ü n ive rsite si, no: 1 (1), Kış 1987, s. 50.


bağımsızlığının kesin sınırları vardı. Otoriter tek parti döneminde erkek­ ler de kamu alanında bağım sız hareket edemiyordu, ama konumuz olan kadın eylemleri Batılılaşmacı otokratik devletin dayatmalarıyla kuşatılmış­ tı. Zafer Toprak modernleşmeci devletin kendi çıkarlarına aykırı gördüğü anda kadınların eylemlerini nasıl dizginlediğinin iki önemli örneğini verir: Kadınlar 1 9 2 3 ’te bir Kadınlar Halk Fırkası kurmak için yetkililere başvur­ duklarında uygun bir dille geri çevrilirler.15 Müstakbel bir kadın partisinin kısa bir süre sonra kurulacak olan Cumhuriyet Halk Fırkası’na ilgiyi azal­ tabileceği öne sürülür. Türk Kadınlar Birliği de 1935’te Türkiye’de bir Feminizm Kongresi’ne ev sahipliği yapmak üzere dünyanın çeşitli yerle­ rindeki feministlerle işbirliğine girip yükselen Nazi tehdidine karşı bir bil­ diri yayınlayınca, modernleşmeci elit bundan hoşlanmaz ve uygun bir g e ­ rekçeyle birliği kapattırır.16 Cumhııriyet’in kadınlara bütiin haklan verdiği ve kadınların örgütlenmesine artık gerek kalmadığı öne sürülür. Kadınla­ rın dünyanın çeşitli yerlerinden feministlerle işbirliği yapıp özellikle de hükümetin uluslararası sahnede ön plana çıkmamaya özen gösterdiği bir sırada Nazileri eleştirmesi, devlet politikalarından fazlasıyla bağımsız bir tavır olduğu için kabul edilemez. Kamu alanında kadınların bağımsız eylemlerinde sınırlamaların varol­ masına karşın, Kemalist söylem, kadınların kamu alanında erkeklerle eşit olduğu savına meşruiyet sağlamıştır. Kamu alanına girmeyi başarabilenler bu ayrıcalıklı eşitlikten yararlanabilmişlerdir. Kemalist eşitlik anlavışı, er­ keklerle kadınlar arasında, kamıı alanında yapay olarak yaratılabileıı “ aynı­ lık” varsayımına dayanıyordu. Bu kendine özgü eşitlik anlayışı, özel alan­ da cinsler arası farklılıkları tanımak gerektiğinde hiyerarşik bir ilişki biçi­ mini alıyordu. Durakbaşa’nın Yeni /U/.ını’daıı yaptığı alıntı, Kemalist modernleşmecilerin benimsediği eşitliğin niteliğini açıkça yansıtır: Titrk ülkesinde kadın erkek ayrılığı hiç kalmıyor. Erkeklik dişilik avrılığı ulu­ sun uğraşacağı, üzerinde duracağı ayrılıklar değildir. Bunlar tek adamın özel (şahsi) varlığına girer, bize ne... Bize gerek olan kadın olsun, erkek olsun ulus değerlerini, ulus tekniklerini taşıyan insanlardır, işte o kadar...17

Kemalist modernleşme projesi kadın erkek eşitliğini cinslerin farklılığı­ na karşı çıkma temelinde meşrulaştırmaktaydı. Eşitlik farklılıkla bağdaş­ maz görülüyordu.18 Bu söylem çerçevesinde kadınların kamu alanında er­ 15 Z a fe r T o p ra k , "C u m h u riy e t H a lk F ırk a s ı'n d a n Ö nce K u ru la n P a rti: K a d ın la r H a lk F ırkası", T a rih ve T o p lu m , M a rt 1988. 16 Z a fe r T o p ra k , "1 9 3 5 İsta nbul U lu s la ra ra s ı 'F e m in iz m K o n g re si' ve B arış", D üşün, M a rt 1986. 17 A k ta ra n D ura kbaşa , s. 43. 18 E ş itlik ve fa rk lılığ ın nasıl b irb iriy le k a rş ıtlık içinde ola m a ya ca ğ ın a ve e ş itlik kavra-

keklerle eşitliği, erkeklerle kadınlar arasındaki farklılığı yadsımayı zorunlu kılmaktaydı. Özel alanda bu farklılığın tanınması hiyerarşiyi getiriyordu. Bir diğer karikatür Batılılaşmanın ve kadın haklarının bir numaralı sa­ vunucusu Atatürk’ün bile özel yaşamında nasıl geleneksel bir aile reisi ol­ duğunun (ya da olabildiğinin) çarpıcı bir örneğidir.19 Bir Mısırlının çizdi­ ği ve 1925’te Kahirc’deki haftalık H ayalü’l-Zil dergisinde çıkan bu kari­ katürün konusu, geleneksel giysiler içindeki Atatürk’ ün Batı eğitimi gör­ müş karısı Latife’yi boşam asıdır. M odernist maskesini ve Batıcılığının simgesi olan melon şapka ile smokinini üzerinden çıkarmış olan Atatürk, şer’i boşanm a usulüyle karısına evden ayrılmasını emretm ektedir. Özel alanda karısıyla ilişkisi söz konusu olduğunda, kadın haklarının öncüsü Atatürk, geleneksel bir aile reisine dönüşm ekte, eıkek-kadın farkı kadınla­ rın aleyhine biçimlenmektedir.

Revizyonist Tarih: Feministler Modernleşme Projesini Değerlendiriyor Toplum da 1 9 8 0 ’lere değin, Kemalist reformların kadınları kurtardığı­ na dair bir mutabakat vardı; bu olgu tartışma konusu yapılamazdı. Yalnız eğitim görm üş meslek sahibi kadınlar değil, reformların sağladığı olanak­ lardan kızlarının yararlanacağını bilen ev kadınları da bu görüşe katılıyor­ du. Bu mutabakat, kendilerine feminist diyen, okumuş ve meslek sahibi kadınların oluşturduğu daha genç bir kuşağın geleneğe karşı çıkmasıyla bozuldu. Yeni kültürel kimlikler peşindeki feministler, modernlik projesi­ nin kadınları etkileyen yönlerini eleştiriyordu. Amaçları kamu alanında er­ keklerle eşitliğe ulaşmak değil, özgürleşm ek ve bu eşitlik söylemini kur­ gulayan mirası sorgulamaktı. Bu uğurda feministler kutsal bir değeri çiğ­ neyerek Atatürkçü olmayı yadsımaya hazırdı.20 m ın m nasıl b ir fa rk lılık varsa yım ın a d a ya n d ığ ın a iliş k in p a rla k b ir a n a liz iç in bkz. Joan S cott, "D e c o n s tru c tin g E q u a lity V ersu s D iffe re n ce or the U ses o f D e co n stru ctu r a lis tT h e o ry fo r F e m in ism ", F e m in is t S tudies, no: 1 4 (1 ), 1988. 19 B oğaziçi Ü n iv e rs ite s i T ü rk D ili ve E d e b iy a tın d a n Prof. D r. G ünay K u t'a bu k a rik a tü ­ rün yazısını A ra p ç a 'd a n çevirm ekte bana y a rd ım e ttiğ i iç in teşe kkür b o rçlu yu m . 2 0 A ta tü rk 'ü n izin d e n g itm e y e karşı ç ık m a k yen i b ir o lg u d u r, bu nu v u rg u la m a k iç in onun 19 80'lerd en önce ta n rıla ştı rılm a sm ın özüne iliş k in şu d e ğ e rle n d irm e a k ta rıla b i­ lir: "A ta tü rk b ir u lusa l önder o la ra k y u rtta ş la rın ın gözünde k a ç ın ılm a z b iç im d e id e ­ a lle ş tirilm iş b ir nesne, T ü rk gu ruru nu a y a k ta tu tm a a çısından tem el önem ta şıya n b ir nesne ha lin e g e ld i. (...) [O ] b ir sim ge ve kavram o la ra k yaşa m a ya devam e tm iş tir. Resmi h â lâ u lu sa l b a y ra k la b irlik te saygı gö rm e kte , u lu sa l k u tla m a ya da an m a g ü n ­ lerinde bayrağın ya n ın a ko n m a kta d ır. O her yerde hazır ve na zırdır. Posta p u lla rın ın , k â ğ ıt ve m adeni p a ra la rın üze rinde dir. H e r yerde A ta tü rk h e yke lle ri v a rd ır; sözleri b i­ n a la rın cep helerine kazın m ıştır. D e vle t d a ire le rin d e ve kö şe başın daki b a kka l d ü kkâ ­ nında fo to ğ ra fın ı görürsünüz. A d ı b u lv a rla ra , p a rk la ra , s ta d y u m la ra , kon ser s a lo n la -


Bildirimizin başında tanıttığımız Profesör A badan-Unat ile Şirin Tekeli’yi hatırlamak, siyasal toplumdaki kuşak değişikliklerini belirlememize ve çağdaş feministleri bir perspektife oturtmam ıza yardımcı olabilir. Bu kadınların ikisi de eğitim görm üş seçkin aydınlardır. A badan-Unat istedi­ ği eğitimi görebilm ek, akademik yaşamda kendine özgü rolünü çizebil­ mek için kadınlara yuva kurma rolünü yükleyen gelenekle bağlarını ko­ parmak, modernlik projesinin sağladığı olanaklara sıkı sıkıya sarılmak zo­ rundaydı. Tekeli için durum farklıydı. Yeni Cumhuriyet’in kalbi Anka­ ra’da Kemalist bir anne babanın çocuğu olarak herkese açık laik eğitimi bir veri olarak alabilirdi. Akademik dünyanın saflarında ilerlemesini sağla­ yacak gelenek artık yerleşmişti. Tekeli, N crm in Abadan-Unat ve kendi annesi gibi insanların temsil ettiği meslek sahibi başarılı kadın tipini red­ dederek “ gelenek” le bağlarını kopardı ve akademik kariyerinden istifa et­ ti. Kendi vaşamını yeni bir feminist olarak biçimledi. Kemalist m odern­ leşme projesi daha önceki kuşağın tersine ona farklı bir olanak sağlam a­ mıştı; kendisiyle bu projenin mimarları arasına eleştirel bir mesafe koya­ bilirdi. Yerel ve küresel etkenlerin siyasal alanın parametrelerini yeniden çizdiği 1 9 8 0 ’lerin benzersiz koşullan içinde Türkiye’de feminizm ortaya çıkmıştı.21

Feminist Eleştirinin Niteliği Kem alist m odernleşm e projesindeki kadınların sorunları hakkındaki feminist eleştiri radikaldi, çünkü kadınlarla ilgili konulan ele alma pers­ pektiflerini değiştirmişlerdi. Feministlere göre kadınların sorunları yeni Cum huriyet’in kadınları algılayış biçiminden kaynaklanıyordu. Cum huri­ yet’in kurucuları açısından “ kadın sorunu” , “ halk için halka rağm en” ey­ leme geçen popülist projenin bir parçasıydı. Bu bakış açısıyla, onlar ve da­ ha sonra miraslarını paylaşan kadınlar, “ kadın sorunu ” na kendilerini kur­ tarmak değil, ancak bu ülkenin kadınlarına hizmet etmek amacıyla yakla­ şabileceklerdi. rin a , köp rülere ve o rm a n la ra v e rilm iş tir. T ü rk le r 19 74'te K ıb rıs'ın kuzey k e s im in i ele g e ç ird ik le rin d e , askerlerle b irlik te k ıy ıy a ç ık a rıla n A ta tü rk bü stle ri k u rta rıla n her kö,ye d ik ild i. A ta tü rk 'ü n m a ddi ve m anevi ta s v irle ri T ü rk ru huyla ka yn aşm ış, onun s im ­ gesine dönüşm üş ve bö yle ce gerçekten ö lü m s ü z le ş m iş tir." (V a m ık V o lk a n ve N o r­ m a n Itz k o w itz , The Im m o rta l A ta tü rk : A P sycho-biography, C hicag o, U n iv e rs ity of C h ic a g o Press, 1984, s. 345-346.) 21

Ş irin T e k e li, "W o m e n in the C ha n g in g P o litic a l A s s o c ia tio n s o f the 19 80's", A ndrew F in kel ve N ü k h e t S irm an (ed.), T u rk is h S tate, T u rk is h S ociety, Lo ndra , R outiedge,

Buna karşılık feministler özellikle “ kadın sorunu ” yla ilgilenmiyorlar, kadın olmalarından dolayı bizzat yaşadıklarından yola çıkarak sorunlarım dile getiriyorlardı. Böylece, kişisel olandan, yani onları doğrudan ilgilen­ diren konulardan başka kadınların da paylaşabileceği bir alana geçiyorlar­ dı. Bu yaklaşımda açık bir başkalarını kurtarma hedefi, bir misyon yoktu. Kendilerini feminist olarak nitelendiren kadınların seslerini yükselttiği ilk platform olan haftalık Sum ur dergisin in feminist sayfasında, Stella Ovadia yaptıklarını şöyle açıklıyordu: Ben demeye, biz demeye çalıştık. Onlar, kadınlar değil de, biz kadınlar. Kadın sorunları değil, kadınlık, kadın olm a sorunları. Ö zne yerine geçm e çabaları. Kendimizi anlatmak, kendi adım ıza konuşmak. Söz almak nihayet. Ve yaz­ mak. Yazmayı öğrenmek. Korkularımızı aşmak.22

Bu feminist perspektif, toplum un en yüksek çıkarının bireyin en yük­ sek çıkarından önce geldiğini ve en yüksek çıkarı da onu gözetm ekle so ­ rumlu modernleşmedi elitin bildiğini varsayan Cunıhuriyet’in modernist perspektifinden köklü biçimde farklıydı. Bir başka feminist yaşlı ve genç kuşak arasındaki farkları açıklarken, Kemalist kadınları ya da Kemalist fe­ ministleri şöyle betimliyordu: ... Bu kadınlar [Kemalistler] hallerinden memnundur. O nlar ‘kurtarılmış’ ka­ dınlardır; onlar adına başkaları onları kurtarmıştır. Ve hep başkalarını kurtar­ mak isterler. Onların yeri başkadır. Onlar Atatürk tarafından kurtarılmıştır. Bir erkek hangi cüretle onlara el kaldırabilir?

Feministlerin öncülüğünü yaptığı bu perspektif değişikliği, Cum huri­ yet’in modernleşme projesine yönelik eleştirilerin daha da ileriye götürül­ mesine yol açtı. Feministler kadın olmalarından dolayı karşılaştıkları so­ runları dile getirirken, Cumhuriyet’in modernleşme projesi çerçevesinde uygun davranmak zorunda oldukları kamusal beklentiler altında, kendi özel yaşamlarının boğulduğunu keşfettiler. M edeni Kanun’daki köklü de­ ğişikliklere rağm en, cinsel ilişkileri düzenleyen ahlak kuralları ve tem elde­ ki kadın erkek ilişkileri devletin müdahalesi olmadan varlığını sürdürebil­ mişti. Özel yaşamlar ve kişiler arasındaki ilişkiler sorgulandığında, göz ar­ dı edilmiş çeşitli hiyerarşiler ve denetim araçları su yüzüne çıktı. Bir za­ manlar tabu niteliğinde olan cinsel ayrıcalıklar ve özgürlükler açıkça telaf­ fuz edilen konular haline geldi. Bu radikal feministler, istedikleri cinse] özgürlükleri toplumun hoşgörüyle karşılamayacağını öne süren eski kuşak Kemalist kadınların eleştirilerine maruz kalmakla birlikte,23 eşitliğin öte­ sinde bir kurtuluş uğruna annelerinin ve modernleşmeci “ atalar” ınm ah­

1990; N ü k h e t S irm an, "F e m in is m in T u rk e y : A S hort H is to ry ", N e w Perspectives on T u rkey, no: 3 (1), 1989; Y e ş im A ra t, "1 9 8 0 'le r T ü rk iy e s i'n d e K adın H a re ke ti: Liberal

22 S tella O va d ia , "B u Y azı Son Yazı mı O la c a k ? ", S om ut; 27 M a y ıs 1983.

K e m a liz m in R adika l U z a n tıs ı", T o p lu m ve B ilim , no: 53, İlkba har 1991.

23 N ecla A ra t, F e m in izm in A B C 's i, İs ta n b u l, S im avi Y a y ın la rı, 1991


lak anlayışına meydan okudular.24 Şıılc Toııın feministlerin bireysel ola­ rak üstesinden gelmeye çalıştıkları korkuları şöyle yazıya dökmekteydi: Cinsellik hakkında düşünüp yazam am, çünkü hu ayıp olur. Ciiizel, akıcı hir anlatımla yazamam, yazma işini iyi yazarlara bırakmam gerek. Yazdığım şevler çok özel ve bireysel olabilir. C) zaman beni toplum cu olmamakla suçlarlar.25

Feministlerin kendi kimlikleriyle yazabilmek için aşmak zorunda o l ­ dukları korkular, modernleşme projesi çerçevesinde kadınların kendilerini tanımlamaları için yaratılan alanın parametrelerini ortaya koyuyor. Cinsel­ liği bastırma, meslek sahibi olmaya (ya da eğitime) güvenme ve birey kar­ şısında toplum a saygı gösterm e, Cumhuriyet’in modernleşme projesinde kadınlara açılan alanın sınırlarını çizmektedir. Bu iç hesaplaşmanın ve protestonun hedeflerinden biri Cumlnıriyet’in hukuki çerçevesiydi. Devletin 1980’ lere değin eğitim sistemi ve medya aracılığıyla, zaman ve mekânın ötesinde ilerici metinler gibi sunduğu ve toplum vicdanının da böyle kabul ettiği kanunların, özellikle de Medeni Kanun’ un eşitlikçi olmadığı ortaya kondu. Medeni Kanıın’da kocayı aile reisi (m adde 1 5 2 / 1 ) ve evlilik birliğinin temsilcisi (madde 154) olarak kabul eden maddeler vardı. Kocaya ikamet yerini seçme ayrıcalığı tanın­ makta (m adde 1 5 2 /2 ) , ailenin geçimini sağlama yükümlülüğü verilmek­ teydi (m adde 1 5 2 /2 ). Kadının aile saadeti için kocanın yardımcısı olarak ikincil bir rol oynayacağı açıkça ifade ediliyordu. Feministlere göre, bu maddelerin ötesinde devlet ataerkil bir yapı taşıyor, aile, medya ve eğitim sistemi gibi ataerkil kurumlan onaylayıp meşrulaştırıyordu.

Bireysel Taleplerden Kurumlaşmaya Doğru Bireysel bağımsızlığa dönük feminist talepler başarıyla kurumlaşmaya yönlendirildi. Modernleşmenin devlet yaptırımı anlamına geldiği bir to p­ lumda, kadınlar yeni bir tavırla döniişiimii gerçekleştirmek üzere inisiyati­ fi ellerine alıyorlardı. “ Halk için halka rağmen” popülizminden dolayı ön­ ceki kuşağı eleştiren bu kadınların bireysel kurtuluş arayışı içinde inşasına katkıda bulunduğu kurumlar, feministlerin kendi yakın çevrelerinin ötesi­ ne ulaşmalarını sağladı. Feminist bireycilik yurttaş sorumluluğunu da içe­ riyordu . İstanbul’da oluşturulan başarılı kurumlardan biri, 1 9 9 0 ’da kurulan Kadın Kütüphanesi ve Bilgi M erkezi, diğeri M or Çatı Kadın Sığınma Vakfı’ydı. H er iki kurum da Türkiye’deki feminist eylemlerin sonucunda 24

ortaya çıktı. Kütüphanenin Nisan 1 9 9 0 ’daki açılış töreninde yaptığı ko­ nuşmada, Şirin Tekeli bu kurumun feminist uyanışın bir üriinü olduğunu açıklıyordu. Aynı şekilde, M or Çatı Kadın Sığınma Vakfı’nca yayınlanan broşürde bir kadın sığınma evi kurma düşüncesinin “ Aile İçi Şiddete K ar­ şı Kampanya” yla birlikte doğdu ğu belirtilmekteydi. Kadın Kütüplıanesi’ne ilişkin proje önerisinin İstanbul Belediyesi’niıı desteğine gerek duy­ ması ve meşruiyet kazanmak için modernliğin eşitlikçi değerlerine işaret etmesi ilginçti.26 Ö te yandan Sığınma Vakfı broşürü de, bir sığınma evi­ nin neden kurulduğu sorusuna cevap olarak, farklılık normlarına başvur­ makta, her dört kadından birinin kocasından dayak yediğini öne sürmekte ve bu konuda kamuoyu araştırma şirketi PİA R ’ın bir araştırmasını aktar­ maktaydı. Fem inist kurum laşma girişim leri, böylece özgürlük taleplerini sivil toplumdan güç yaratmaya yönelttiler. Bu çabalar marjinal olabilirdi, pek az kişiyi etkilemişti, ama Türkiye’de “ halk için halka rağm en” geleneğini aşma açısından önemliydi. Kadınlar “ kadın olarak ve kadınlar için” hare­ ket ediyordu. Söz konusu kurumlar kadınlar adına devlet tarafından de­ ğil, bizzat kadınlarca yaratılmıştı. Kadınlar özel alandan siyasal alana geçe­ rek kendi özel yaşamlarıyla hesaplaşma sürecinden öteki kadınları destek­ lemek için kurumlaşma sürecine girmekle, belki de ironik olarak C um hu­ riyet dönem i m odernleşm ecileri gibi, bir kez daha evrensel değerlere ulaşmaya çalışıyorlardı. Hareket noktalarının çok farklı olmasına karşın, kadın erkek eşitliğine inanç hâlâ önemli bir hedefti.

Laiklik Kemalist modernleşmenin kadınları doğrudan etkileyen en önemli il­ kesi, hukuk ve eğitim sistemlerinin laikleştirilmesini de kapsayan laiklikti. Kadınların statüsünü geliştirme açısından can alıcı olan M edeni Kanun ve oy hakkı, dinsel grupların muhalefetine rağmen ve onların gücünü kırmanın bir aracı olarak kabul edilmişti. Çağdaş sahnede Kemalist fem i­ nistlerle birlikte yeni kuşak feministler toplum da laikliğin direklerini tem ­ sil ediyordu. Radikal feministlerin oluşturduğu yeııi kuşağın 1 9 8 0 ’lerde canlanan 2 6 Ö n e ri, "K a d ın K ü tü p h a n e s in e neden ih tiy a ç var?" sorusuna ş ö yle b ir k a rş ılık v e r­ m e kteydi: "B ir D ikenin ça ğ d a şlığ ı, kadın-erkek e ş itliğ in in de recesiyle ö lç ü lü r. Bu sü­ reç ö z e llik le ülke m izd e ayrı b ir önem ta ş ım a k ta d ır. Bu e ş itliğ in sağ la nm a sı da çok ç e ş itli ça b a la r g e re ktirm e kte d ir. B öyle b ir hedefe varm ak iç in her a la n d a ona y a r­ dım cı o la ca k, ona u la şılm a sın ı destekleyecek k u ru m la rın o lu ş tu ru lm a s ı g e rekir. G e­

D eniz K a n d iy o tl, "E m a n c ip a te d B u t U n lib e ra te d ? R e fle c tio n s on the T u rk is h C ase", F e m in is t S tudies, no: 1 3 (2 ), 1987.

2 5 Şule T o ru n , "G enel B ir D e ğ e rle n d irm e ", Som ut, 27 M a y ıs 1983.

niş b ir yelpaze iç in d e düşünürsek burada b ir K adın H a kla rı B a k a n lığ ın d a n b ir K adın Eserleri K ü tü p h a n e s i'n e kad ar ç e ş itli k u ru m la r söz ko n u su d u r" (K a d ın E serleri K ü­ tüphanesi ve B ilg i M erkezi V a kfı K uru lu ş T a s la ğ ı, s. 3).


İslamcı gruplarla karşı karşıya gelmemesi, sonuçta Müslüman damgasını taşıyan bir ortam da benzersiz sayılabilecek bir durumdur. Feministlerin laiklik talepleri, kadınların neyi yapıp yapamayacağını belirleyen hiyerarşik bir Tanrı’ya bağlanan İslamcı anlayışla son tahlilde çatışır; ancak iki grup arasında doğrudan bir çatışma olmamıştır. İslami uygulamanın yanı sıra feminist eylemin kendine özgü bir tarihsel gelişim gösterdiği Mısır ve Pa­ kistan gibi başka İslami ortamlarda, feministler ve İslamcılar arasında açık çatışma çıkmıştır.27 M argot Badran’a göre, Mısır’da İslamcı ve feminist gündem ler 19. yüzyıldan günüm üze kadar birbirivle çekişmiştir.28 M üs­ lüman O rtadoğu’nun başka ortamlarında, milliyetçi taleplerin kadın ta­ leplerini engellediği Cezayir ve Filistin gibi yerlerde de bu çekişme var ol­ m uştur.29 Mısır örneğinde, kadınların 1 9 8 0 ’lerde haklarını savunmak için eyleme geçmesinin nedenleri arasında İslamcı canlanmanın da önemli bil­ etken olduğu öne sürülmektedir.30 Türkiye’deki laikliğin özgün tarihi ve feminist eylemlerin bu tarihe na­ sıl katkıda bulunduğu Müslüman O rtadoğu bağlamında daha iyi değer­ lendirilebilir. İslamivetle laik ideoloji arasındaki çekişmenin uzun bir süre önce kamu alanında laiklerin lehine noktalandığı bir ortamda, yeni fem i­ nist kuşağın karşısındaki güçlü İslamcı canlanma acil bir tehdit oluştur­ madı. Türkiye’deki feminist eylemler, İslami eylemlerden bağımsız olarak başlamıştı. Bu radikal feminist eylemlerin parametrelerini Kemalizm, sol ve feminizmin dünya çapındaki canlanışı belirliyordu. Feministlerin tümü değilse bile çoğu, İslamcı saflardaki kadın eylemcilerle aynı görüşleri paylaşmamakla ve eylemlerinin “ feminist” sayılamayacağını öne sürmekle bir­ likte, İslamcı kadınların verdiği mücadeleye saygı duymaktaydı.31 Tekeli, ateist olduğunu açıkladığı bir makalesinde, türban giyen ka­ dınlara şöyle sesleniyordu: Düşüncelerini ve inançlarını paylaşmasam ve başka insanları bunların doğru olm adığına ikna etmeye çalışsam da ben senin türbanına saygı duyuyorum vc 2 7 N a d ia H ija b , W o m a n p o w e r: The A r a b D e b c te on W om en a t W ork, C a m b rid g e , C a m b rid g e U n iv e rs ity Press, 1988, s. 30-35; A y e s h a J a la l, "T iie C onve nien ce o f Subservience: W om en and the State o f P a kista n ", D eniz K a n d iy o ti (ed.), W omen, Is­ la m a n d the State, P h ila d e lp h ia , T e m p le U n iv e rs ity Press, 1991. 28 M a rg o t B adran, "C o m p e tin g A g e n d a : F e m in is ts , Isla m and the S tale in the '¡9th a nd 2 0 th C entury E gypt", K a n d iy o ti (ed.), age.

asıl onu başından çıkarmak için sana baskı yapanları kınıyorum. Peki sen? Sen de beni olduğum gibi kabul ediyor m usun?32

Tekeli için İslamcı kadınlar onun eşitiydi; onlara karşılıklı birbirlerini tanımayı öneriyordu. Kadın K ü tü p h an esin in yıldönüm ünü kutlam ak üzere verilen bir resepsiyonda, türbanlı İslamcı kadınlara ve İslami tarzda sakal bırakmış erkeklere rastlamak m ümkündü. Kaktüs dergisinin yazarlarından S ed ef Ö ztürk, bu dergide bir grup İs­ lamcı kadınla girdiği bir tartışmada feminist ve İslamcı kadınların kesiştiği noktalara dikkat çeker: [İslamcı kadınların] “ sosyalist, laik ya da Müslüman olmak, kadın olarak baskı altında tutulmayacağımızın bir garantisi olam az” saptaması bizim de sonuna kadar savunduğum uz bir yaklaşım ve belki de İslamcı kadınlarla olabilecek oı tak eylemlerimizin tek olası temelini oluşturuyor... Kendimize rağmen kendi­ miz için! ... Sosyalist feministler olarak bizim, Müslümanlar olarak da eleştiri yazısını kaleme alan kadınların zaman zaman sınırlarımızı belirleyen ideolojileri zorlayarak, çelişkiler yaşayarak sorgulayacağımız bir cinsiyetçi sistem var. Ve bunu içinde yer aldığımız politik yapılara, bazen de içimize yerleşmiş inançlara rağmen yapmak zorundayız. İslamcı kadınlarla ikinci ortak noktamız da bu .33

D oğru ya da yanlış, feminist sav kadınların sırf kadın olmaktan dolayı karşılaştıkları sorunların, başka ideolojik bağlardan bağım sız olarak, kadın dayanışmasının dayanak noktası olacağını vurgulamaktaydı. Genç kuşağın tersine Kemalist kadınlar İslami yükselişi daha çok bir tehdit olarak gördüler ve buna karşı koymak için örgütlendiler. Kemalist kadınların İslamcılara karşı tepkisi hem duygusal yoğunluk, hem de kar­ şıtlık bakımından genç kuşak feministlerin tepkisinden farklıydı. Kemalist kadınların Kemalist feministlere dönüşm esi, 1980’lerin sonlarında İslamcı tehdide karşı örgütlenmeleriyle gerçekleşti. Bu kadınlar İslamcılarla m ü­ cadele etmek üzere Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adıyla bir dernek kurdular.34 D em eğin ilk başkam Aysel Ekşi, neden bu dernek çatısı altın­ da örgütlendiklerini şöyle açıklıyordu: Bir süredir ülkemizde “ kadınların dilediği gibi giyinme özgürlüğü” perdesi ar­ kasında gizlenen, gerçekte toplumumuzu ortaçağın karanlıklarına döndürmeye çabalayan, ciddi ve sinsi bir gericilik hareketiyle karşı karşıyayız. Bir avuç bağnaz veya kökü dışarıda mutaassıp dincinin, iyi niyetli, masum pek çok insanımızı da kandırarak sürüklediği bu gerici hareketin, yıkılacak ilk hedef olarak laik cumhu­ riyeti gördüğünden ve şeriat düzeninin peşinden gittiğinden şüphe etmiyoruz.

2 9 H ija b , age., s. 26-29; R osem ary S ayigh, "P a le s tin ia n W o m e i and P o litic s in Leba­ non , Ju d ith E. T u c k e r (ed.), A r a b W omen, Ind iana, In d ia n a U n iv e rs ity Press, 1993. 3 0 M e rv a t H a te m , "T o w a rd the D eve lo p m e n t o f P o s t-Is la m ist and P o s t-N a tio n a lis t Fe­ m in is t D iscourse in the M id d le E ast", T u c k e r (ed.), s. 31. 31

G ül, "H e m M ü m in e H em F e m in '-t" , F e m in is t, no: 4, 1988.

32 Ş irin T e k e li, K a d ın la r İçin, İsta n b u l, A la n Y a y ın c ılık , 1988, s. 381. 33 Sedef Ö ztü rk, "E le ştiriye B ir Y a n ıt", K a ktü s, no: 4, K asım 1988, s. 28, 30. 34 D ernek k a p ıla rın ı hem e rke kle re , hem de k a d ın la ra a ç m ış tı, am a y a ln ız k a d ın la r o lu m lu ka rş ılık v e rd i. 1993 yazın a g e lin d iğ in d e , d e rneğ in 6 0 0 d o la y ın d a üyesi va rd ı.


Bizler bu tehlikenin bilinci ve Atatürk devrimlerinin bize verdiği yetkiyle A tatürk dcvrinılerini, laik cumhuriyeti vc onların ayrılmaz bir parçası olan haklarımızı korumak amacıyla bir araya geldik.35

Alıntının da ortaya koyduğu gibi, Kemalist kadınlar İslamcı eylemlere ve cumhuriyetle olan kendi ilişkilerine yoğun bir duygusal çerçevede ba­ kıyorlardı. İslamcılar tamamen gerici, ortaçağ karanlığına göm ülm üş ve kökü dışarıda gösterilirken, Kemalist kadınların onlara karşı çıkma hakkı laik devlete dayandırılmaktaydı. Bu kadınlar güçlerini ve kendilerini dev­ letle özdeşleştiriyorlardı. O kum uş seçkinler olarak başkaları için doğrıı olanı bildikleri gerekçesiyle, gerici İslamcılarca kandırılmış “ kendi” m a­ sum insanları hakkında fikir yürütmeleri onların özgün söylemlerinin şaş­ maz bir belirtisiydi.

Sonuç Şerif Mardin Batı sivilliğinin esas unsurunun kent özerkliği, buna kar­ şılık Osmanlı uygarlığının esas değerlerinin kendini Devlet’in çehresinde gösteren eşitlik ve adalet olduğunu öne sürer.36 Osmanlıların dolays��z mirasçısı olan Kemalistler, kendi modernleşme projeleri çerçevesinde ka­ dını erkekle eşit hale getirmeye çalıştılar. Erkeklerin yanı sıra kadınlara ev­ rensel hakların tanındığının ilan edilmesi, m odernist projeyi gerçekleştir­ menin hedefleri ve araçlarıydı. Ü stü kapalı olarak kadınların erkekler gibi hareket etmesi ve erkekler gibi olması bekleniyordu. 1980’lere gelindi­ ğinde ise feministler kendi farklılıklarını öne çıkardılar. Onlar kendileri için ve “ Batı sivilliğinin esas verisi” olan özerk bir sivil toplum aracılığıyla özgürlüğe ulaşmak istiyorlardı. 1 9 8 0 ’lerde Cumhuriyet, 1920’lere oranla daha “ Batılı” ve daha “ m odern” di. Türkiye deki feminist eylemler Cumhııriyet’in modernleşme projesi­ nin gücünü kanıtlamaktadır. Feministlerin Kemalistlere sert suçlamalar yöneltmesine ve onlardan uzak durmasına karşın, Kemalist reformcular ve çağdaş feministlerin birbirine karşıt olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktıı. H er ne kadar isyan bayrağı açmışlarsa da, feministler son tahlilde ey­ lemleriyle liberal, laik ve demokratik bir yönetim biçimine katkıda bulun­ maktadır. Kemalistlerce kurulan Batılılaşma yanlısı Cumhuriyet’in uygula­ makta zoılansa da temsil ettiği budur. Bütün eleştirilerine karşın, femi­ nistler sonuçta yerel geleneklerin ve kısıtlı ahlak anlayışlarının ötesine g i­ den evrensel haklara inanmaktadırlar. 3 5 A y s e l Ekşi, "N ed en K u ru ld u k ", Ç ağdaş Y aşam ı D esteklem e D ern eği B ü lte n i, no: 1, M a rt-N is a n -M a y ıs -H a z ira n 1989. 3 6 Ş erif M a rd in , "E uropean C u ltu re and the D eve lo p m e n t o f M o dern T u rk e y ", A h m e t Evin ve G eo ffre y D anton (ed.), T u rk e y a n d E uropean C o m m u n ity, O p la d e n an d B u d ric h , 1990, s. 14.

Leske

MODERNİN CİNSİYETİ: TÜRK MODERNLEŞMESİ ARAŞTIRMALARINDA EKSİK BOYUTLAR* D E N İZ K A N D İY O Tİ

I liı-ldyı-’ıle modernleşme hakkındaki çalışmalarda, Osmanlı reform ça­ ğından başlayıp Kemalist dönemi ve daha yakın gelişmeleri de kapsayan hukuksal-siyasal ve kurumsal alanlara genellikle ayrıcalıklı bir yer verilmiş­ tir. Bu yazıda, yeni kimliklerin ve öznellik biçimlerinin ortaya çıkışında toplumsal dönüşüm süreçlerinin pek hissedilmeyen etkilerine diğerlerine oranla daha az ilgi gösterildiğini, ayrıca Türkiye bağlam ında “ modern in özgül yanları konusunda pek az eleştirel duyarlığın olduğunu ileri sürmek istiyorum. Bu tartışmayı görece sınırlı bir araştırma alanıyla, yani modern aileye ve cinsiyet yorumuna ilişkin söylemlerle bağlantılı olarak geliştire­ ceğim. Niyetim daha geniş çaplı bir metodolojiyi, yani artık çağdaş kültü­ rel manzarayı bütün karmaşıklığıyla ele alan modernin “ etnografya larına sıra geldiğini vurgulamaktır. Bu alanın görece cılızlığını hiç de tesadüflere yoramayız. Başta K em a­ listler olmak üzere Türk m odernleşm esini savunanlarca ve aynı şekilde onu eleştirenlerce benimsenen polemikçi bakış açıları, bizzat modern kavramının kendisini sorgularken ve yerel özgüllüklerini ortaya koyarken yetersiz kalarak farkında olmaksızın kavramsal ufuklarımızı daraltıyorlaı. Bunun yerine hem popüler hem de akademik oldukça zengin bir literatii*

Bu b ild ir in in ilk v e rs iy o n u S osyal B ilim le r A ra ş tırm a K o n s e y i'n in 2 8 -3 0 M a y ıs 19 9 3 'te K a h ire 'd e y a p ıla n "M o dernleşm e S o ru n la rı" k o n fe ra n sın a su n u lm u ş tu . K o n ­ fera n sta bu b ild ir i üzerine ko n u şa n la ra teşe kkür e d e rim . M a k a le n in ta sla ğ ı ü ze rin d e ­ ki ya ra rlı g ö rü şle rin d e n do la yı U la A b u -L u g h o d , N a n cy L in a is fa rn e , M ic h e le Cohen, A yşe Ö ncü , A y n u r llya so ğ lu ve Reem S aad'a da teşekkür etm ek is te rim .


î'üıı iki karşıt anlatını biçimi etrafında döndüğü görülüyor; her iki anlatı­ mın da kendine ait bir şeytanlığı var ve madalyonun iki yüzünü temsil et­ tikleri söylenebilir. Bir yanda, kaynağını resmi Kemalizmden alan bakış açıları, modernleş­ meyi ve uluslaşmayı ilerlemeyle ve uygarlığın karşı konulamaz yürüyüşüyle eş tutuyor. Cehaletin ve hurafelerin hüküm sürdüğü bir yere aydınlanmayı getiren idealist kaymakamın ya da köy öğretmeninin oluşturduğu kalıra ıııan kişilikler, sıtmayı ortadan kaldırma çabalan, kadınları baskıdan kurtar­ ma girişimleri aynı ideolojik paketin aııa unsurları olarak karşımıza çıkıyor. Diğer yanda ise modernleşmeyi eleştirenler, bu paketi “ gelenekseP’i temsil edenlerin yaşam dünyalarını marjinalleştiren, hatta yok eden totaliter ve otoriter bir proje olarak yorumluyorlar. Reformcu seçkinlerin Batıiı yöne­ limleri, devlet güdümlü modernleşmenin yabancı ve yabancılaştıncı oldu­ ğu, yerel direnişe ve yıkıcılık girişimlerine yol açtığı görüşünü güçlendiri­ yor. Dolayısıyla İslamcılık dahil yeni toplumsal akımların modernleşmenin eleştirisi çerçevesinde yeniden yorumlanması mümkündür. Bu da bizi, yi­ tirilmiş sahici “ yedilik” kavramları önermemize ve karmaşık tarihsel süreç­ leri anlamayı engelleyen bir yeni-oryantalizıııi davet etmemize yol açan bir kısır döngüye sokma tehlikesini taşır. M odernleşm enin bilim, laiklik, ulusallık ve bireycilik gibi ana ilkele­ rini sorgulam anın yararlı olduğunu ve yapay m odern /gelen eksel ikiliği­ ni sarstığını söyleyebiliriz. Am a biz bu eleştirinin ötesine gitm eli, kar­ maşık çağdaş kültürel biçimlerin gerçek içeriğini ve anlamını yakalama­ lıyız. Bununla bağlantılı olarak bazı can alıcı soruların gündem e getiril­ m esi gerekir. Türkiye’de “ m odern ” diye nitelendirilen anlamların ve uygulamaların alanı nasıl oluştu? Bu anlamlar zaman içinde dönüşüm e uğrayıp değişti mi? “ M odern ” olana ilişkin söylemler ııe tür meşruiyet kaynaklan aradı? Yerine geçm eye çalıştıklarını nasıl kurup tanımladılar? Yerli ve yabancı, yerel ve küresel arasındaki ilişkilerden hangileri tartışı­ lıyordu? Bu ilişkiler zevk ve üslupla, ayırt edilebilir kültürel kalıplarla bütünleşti mi? Bu sorular önümüze geniş bir araştırına alanı açıyor; ben de bu alan içinde kendimi modernleşme söyleminde cinselliğin, aile ilişkilerinin ve cinsel kimliklerin neden ve nasıl kilit bir yer tuttuğunu çözümlemekle sı­ nırlayacağım. Bu alanın haritasını çıkarmak amacıyla hem birbirinden ayrı, hem de birbiriyle bağlantılı üç araştırma çizgisini izleyeceğim , ü n c e , “ m odern” aile söylemini kişiler arasındaki ilişkiler ve cinsellik açısından inceleyeceğim. İkinci olarak, sınıf, statü ve cinsiyet kodlarını oluşturan som ut günlük alışkanlıklardan bazılarını çözmeye çalışacağını (bu kodlar ay­ nı zamanda modern olana yapılan farklı ekleri gösterir). Soıı olarak, m o ­

dernliğin hem ürünü hem de göstergesi haline gelen farklı cinsiyet ve cin­ sel kimlik ifadelerinin boyutlarını keşfetmeye çalışacağım.

Yeni Düzenleyici Söylem Olarak “Modem” Aile Türk Giyim Kuşum ve Süslenme Sözlüğü ’ndc gayet ilginç bir madde var: “ Civelek Peçesi.” 1 Aynı sayfalarda yer alan resimlerde biri yeniçeri kı­ lığında, diğeri sarıklı ve şalvarlı iki genç adam görülüyor; her ikisi de kılıç kuşanmış ve peçe takmıştır. M addede anlatıldığına göre, 17. yüzyılın ikinci yarısında halktan gençlerin de Yeniçeri O cağı’na acemi nefer kayde­ dilmeye başlanmasıyla 15-18 yaşlarındaki birçok delikanlı ocağa başvurur. Ocak disiplini öylesine bozulmuştur ki, yeniçeriler kışlaların dışında bekâr odalarında, hanlarda ve kahvehanelerde yatıp kalkmaktadır. Bunlardan bazıları Yeniçeri Civeleği diye adlandırılan gençlerle dost olııp himayeleri­ ne almışlar, hizmetlerinde kullanmışlardır. Halktan gelen ve güzel yüzlü olduklarını öğrendiğim iz bu gençleri kötü niyetli insanların rahatsız edici bakışlarından korumak için, yüzlerini sırma ya da hasır püsküllü peçelerle örterler. Elli yıldan fazla süren bu m oda ancak 1 8 2 6 ’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla kaybolmuştur. Bu şaşırtıcı hikâye, toplumsal tabakalaşmanın, etnik özelliklerin ve cin­ siyetlerin iç içe geçerek bazıları ötekilerine göre daha etkiye açık ve geçici olan çeşit çeşit kimlikler yarattığı, geçmişte kalmış bir çağı bir an için g ö ­ rebilmemizi sağlıyor: Erkek ve kadın köleler, hadımlar, cariveler, belki de bir zamanlar kendileri de sarayda “ içoğlanı” olan ağalar ve askerler. Acaba bu modern öncesi kimlikler hakkında çok az bilgi sahibi olabilm em iz, Av­ r u p a l I ziyaretçilerin zorunlu olarak sınırlı kalan tanıklıkları dışında büyük ölçüde konuşulmamış ve yazılmamış kimlikler olmaları onların doğasının bir gereği miydi? 19. yüzyıl boyunca evlilik, aile ve uygun cinsiyet rolleri üzerine ortaya çıkan neredeyse bir söylem patlaması göz önüne alındığın­ da, verilecek cevabın olumlu olması gerekir. Dikkatsiz bir gözlem cinin, esas olarak modernleşmenin artık kadınları da kapsaması gereken yeni bir yurttaş kitlesinin aile içi yaşamlarını yeniden düzene koymak olduğunu düşünmesi mazur görülebilir. Duben ve Behar, insanı çok etkileyen ayrıntıdaki çalışmalarında, 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında evlilik ve aile üzerine dem ogra­ fik verileri ve metinleri inceleyerek, Osmanlı modernleşmesine yeni ufuk­ lar açmışlardır.2 Kullandıkları malzemenin milliyetçi toplum sal sorumlu1

R eşat Ekrem K oçu, Türk G iy im K uşam ve Süslenm e Sözlüğü, İs ta n b u l, Süm erbank

2

A İa r, D uben ve Cem B eher, Is ta n b u l H o u s e h o ld s : M a rria g e , F a m ily a n d F e rtility ,

K ü ltü r Y a y ın la rı, 1969. 1 820-

i 940, C a m b rid g e , C am b ridg e U n iv e rs ity Press, 1991.


luğıın ve modernleşmenin özü olarak karı koca arasındaki arkadaşlığa da­ yanan ve merkezinde çocuk olan bir ailenin neredeyse bir propaganda g i­ bi vurgulandığım göstermesi benzersiz bir olgu değildir. Beth Baron 20. yüzyıl başındaki Mısır üzerine çarpıcı benzerlikler taşıyan bulgular verir; söm ürge yönetimi altındaki Bengal’in burjuva aile yaşamı tarihi de önem ­ li koşutluklar gösterir.3 Başka bir yerde, “ kadın sorım u” nun ve daha geniş anlamda cinsiyetin “ siyasallaşm asının, söm ürge sonrası (Osmanlı örne­ ğinde imparatorluk sonrası) kimlik bunalımlarının cinsiyet ve aile içi dü­ zen bunalımları olarak dile getirildiği yükselen ulusal kimlik bilinci b ağla­ mında ortaya çıktığını öne sürm üştüm .4 G clgelelim , D uben ve Behar’ın kitabı yazarların üzerinde yeterince durmadığı bir başka şeyi, yani üremeye dönük “ uygun” heteroseksiiel iliş­ kiler hakkındaki yan-bilimsel söylemin bu tür polemiklerin üstünü ne öl­ çüde kapattığını açığa çıkarıyor. Basının büyük bir gelişme gösterdiği d ö ­ nem de, ev ekonomisi ve yararlı çocuk bakımı bilgilerinden evliliğe ilişkin görgü kurallarına kadar çeşitli konularda gazete, dergi, risale ve kitaplar­ dan tavsiye ve bilgiler edinilebiliyordu.5 Bedeni kutsiyet alanından çıkarıp tıbbın kapsamına alan ve dünyevileştiren yeni bir söylem, beden ve to p ­ lumsal mekânla ilgili İslanıi kurallara gitgide daha çok el uzatıyordu. E r­ ken evlilikler ve eşler arasında büyük yaş farkları, sağlıklı gebelik ve çocuk yetiştirme bakımından hem psikolojik hem de “ hijyenik” açıdan elverişsiz bir ortam yarattıkları için kınanmaktaydı. Uygun evlilik yaşını belirlemek için uzman hekim görüşüne başvuruluyordu. Aynı şekilde görücü usulü evlilikler ve çokeşlilik, eleştirilmesi gereken “ sağlıksız” göreneklerin dün­ yasına ait sayılmaktaydı. ideal aile modelinin gerçekten de yaygın olduğunu gösteren dem og­ rafik bulgular (İstanbul’daki hanelerde evlilik yaşının hem erkekler, hem de kadınlar açısından oldukça yüksek, ailelerin küçük ve temelde çekirdek bileşimli, çokeşliliğin ihmal edilecek kadar az oluşu) karşısında, Duben ve Behar bu çokeşlilik, erken evlilik ve birleşik aile endişelerini ancak yorıtm3

Beth B aron, "T h e M a k in g and B reaking o f the M a rita l Bonds in M o d e rn E gypt", N ik ­ ki K eddie ve B ath Baron (ed.), W om an in M id d ie E astern H is to ry , N ew H aven, Yale U n iv e rs ity Press, 1991; P artha C hatterjee , "T h e N a tio n a lis t R e so lu tio n o f the 'W o ­ m en s Q u e s tio n , K. Sangari ve S. V o id (ed.), R e c a s tin g W om en: Essays in In d ia n C o lo n ia l H is to ry , N ew B run sw ick, R utgers U n iv e rs ity Press, 1991.

4 5

D eniz K a n d iy o ti (ed.), W om en, Is la m a n d the State, Londra, M a c m illa n , 1991. S ağlık, çocu k bakım ı ve ev b ilg is in e iliş k in b ilg ile ıi ya ym a d a 1839-1908 arasındaki k a d ın ba sınının oynadığı rol üzerine y a ra rlı b ir de ğerle ndirm e iç in bkz. Zehra T o ksa, "H a re m d e n K adın P artisine G iden Y o ld a K adın D e rg ile ri, G ündem leri ve Ö n cü K a ­ d ın la r", D efte r, İlk b a h a r 1994, s. 116-42.

alların ve polemikçilerin yanlış anlamasına dayandırarak haklı olarak şaşıp şöyle diyorlar: 19. yiizvıl sonlarında vc 20. yiizvıl başlarında popüler basın ile kitap vc dergi­ lerde yer alan ö ğ ü t ve tavsiyeler, dönem in dem ografik gerçekleriyle hemen hemen tam olarak çakışmaktaydı. Ama bu konu üzerine yazı yazanların çoğu her nedense İstanbul’ da âdetin -ve açığa vurulmamış kuralın- erken yaşta evli­ lik olduğu kanısındaydı. Alıntı yaptığımız makale ve kitapların birçoğu erken yaşta evliliği eleştirmek üzere yazılmıştır ve büyük ölçüde imzasız olmalarına karşın, bunların dönem in “ m odeınistler” inee kaleme alındığına pek kuşku yoktur.6

N e var ki zihinleri meşgul eden bu konuların açıklamasını yanlış kavra­ ma düzeyinde değil, yeni bir ahlak anlayışını ifade etme dürtüsünde ara­ mak gerekir. Bütün düzenleyici söylemler gibi, modern burjuva aile yaşa­ mı ideali de uygarlaştırılacak “ ötekiler” i gerektirmekteydi ve belirli cinsel­ lik ve cinsiyet biçimlerinin normalleştirilmesi ötekilerin eleştirilmesine ve dam galanm asına dayandırılmaktaydı. M odernleştirm eciler m odern aile imgelerini, kusurlu, dolayısıyla reforma ihtiyacı olduğu varsayılan bir ön ­ ceki durumla ilişkileııdirerck biçimlendirebiliyor, söz konusu kalıpların kendi toplumlarında gerçekten görülüp görülm ediğine aldırmıyorlardı. Aile reformunun itici gücü olarak Batılı aile yaşamı kalıplarının taklidine yoğunlaşılması, marjinal ya da aykırı hale gelmeye, peçeli civelekler gibi zaman içinde sahneden çekilmeye mahkûm yerel biçimlerle de gizli gizli uğraşıldığını gözden saklıyordu. Modernleştiricilerin uygarlaştırmak istedikleri “ ötekiler,” tekil olm ak­ tan çok ikili yapıya sahipti: Bir yandan zaten modern olan Batı dünyasında yaşıyorlardı, bir yandan da eski düzenin yerel âdetlerini sürdürüyor, bu yüzden de bazen kendilerini karalayıp suçluyor, ya da incinmiş bir tavırla kendilerini savunmaya, özür dilemeye çalışıyorlardı. İlk modernleştirmecilerin milliyetçi ahlakçılığı hem Batı’yla ilişkilendirileıı kuralsızlık ve özgür­ lüğü, hem de ataerkil yerel gelenekteki yozlaşma unsurları olarak yorum la­ nan eğilimleri mahkûm edebilecek yapıdaydı. Sorumlu toplumsal erişkinli­ ğin tekeşli heteroseksüellik çerçevesinde tanımlanması yalnız kızların ku­ ma, cariye ve çocuk yaşta gelin olmasını önlemeye değil, erkek cinselliği­ nin öteki kuraldışı biçimlerini de evcilleştirmeye dönüktü. Eski saray içoğlanlarının saygın birer aile babası haline gelebildiği ve cinsellikler ile yaşam çevrimlerinin birbirine karışabildiği dünya artık zamanını doldurm uştu. Milliyetçi elitlerin yükselişiyle yeni bir norm atif düzen dile getiriliyor, bi­ çimlendiriliyordu. H er ne kadar Osmanlı dönemindeki cinsel yaşamın tari6

D uben ve B ehar, age., s. 139-40.


hi henüz yazılmayı bekliyorsa da, bıı tarihi bilmeden çağdaş cinsel kimlik­ lerin ortaya çıkışının tanı kavranamayaeağım teslim etmeliyiz. M odernlik hakkındaki söylemlerin bir dönüşümden geçtiğine de işaret etmek gerekir. 19. yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarındaki reform dön e­ minde Batı, geleneksel Osmanlı düzeniyle karşıtlık içindeki modernliğin özgürleştirici potansiyelinin yanı sıra aşırı bireycilik, bencillik ve narsisiz­ min getireceği tehlikeleri temsil ediyordu.7 Osmanlı devletinin çöküşü ve Cum huriyet’in kuruluşundan sonra, modernleşmeciler gözlerini içeriye, yani durağanlığın, geleneğin ve geriliğin dayanağı haline gelen kırsal böl­ geye çevirdiler. Bu yapı kendini en açık olarak çok çocuk doğurm ak z o ­ runda bırakılan ve ezilen kırsal kadının kişiliğinde göstermekteydi. Kırsal kesimdeki kadınların betimlenmesindeki belirsizlikler aydınlatıcıydı. Bu kadınlar bir yandan Cumhuriyet ideolojisinde önemli bir yer tutan İslam öncesi Türk eşitlikçiliğinin taşıyıcıları olarak idealleştiriliyor, öte yandan da onları cahil ve m ağdur bırakan yerel geleneklerin kurbanı olarak res­ mediliyordu.8 Zamanla hızlı kentleşme ve kırsal nüfusun kentlere yoğun göçü, şaşır­ tıcı bir üslup ve alt-kiiltür yelpazesi yarattı. Yeni giyim ve tüketim tarzları sınıf, cinsiyet, köken ve yakın dönem de de ideolojik tercihin karmaşık göstergelerine dönüştü. Geleneksel ile m odern arasındaki sınırlar çok yönlü yorum ve tartışmalara açık hale geldi. Bu yorumlar sınıf, statü, cin­ siyet, etnik kimlik ve yaşanan yer bakımından farklı konumlarda olan to p­ lumsal aktörlerin bakış açılarına göre oluşturulmaktadır. Dolayısıyla bıı yeni anlamlar alanının karmaşık yönleri üzerinde dururken, kaçınılmaz olarak beğenileri ve üslupları incelemek zorundayız.

Alışkanlık, Modernleşme ve Üslup Beğeni sınıflandırır, dolayısıyla sınıflandıranı da sınıflandırır. I’ ierre Boıırdieu, Distinction: A Social Critique o f the Judgement o f Taste

M odernleşm e sürecinin daha derinde kalmış sonuçları üzerinde d ü ­ şündüğüm sırada, aklıma bir çocukluk anımın yararlı bir hareket noktası olabileceği geldi. Çocukken yaz aylarını ailemle birlikte adada geçirirdim;

kadınlar ve çocuklar sahilde eğlenirken, erkekler de vapurla işe gidip gelir­ di. Hafta sonlarında mali durumu başka yerlerde tatil yapmaya elverme­ yen İstanbullular yazın sıcağından kaçmak ve çam ağaçlarının altında din­ lenmek üzere adaya akın ederlerdi. Ailecek, kilimlerini, minderlerini, kap kacaklarını, ga/.oc,ıklanın ve bazen çalgılarını yanlarına alarak gelirlerdi. Piknik alanına varıldığında kilimler ve minderler yere serilir ve oturulan yerler döşeli iç mekânlara dönüşürdü. Piknikçilerin yanından tenis ya da plaj malzemeleriyle geçen ada sakinleri pijamalı erkeklerin, yemek pişiren kadınların, oynayan ya da derme çatma beşiklerde sallanan çocukların g ö ­ rüntüleriyle karşılaşırlardı. Halk m üziği nağmeleri ve pişen yemek kokula­ rı bu manzaranın duyusal aıka perdesini oluştururdu.9 Benim çocuk gözlerim de bu günübirlik ziyaretçilerin farklılığı tek bir giyim eşyası, erkeklerin giydiği ve yatak odası mahremiyetini çağrıştıran pijamaya indirgenmişti. “ Geleneksel” kategorisine ilişkin ilk bulanık (ve yanlış) anlayışlarımdan biri bu şekilde ortaya çıktı; bu kategori popüler zevk ve üslubun belli kalemleriyle belli belirsiz de olsa örtüşiiyordu. Oysa tanık olduğum bu sahneden daha yeni ne olabilirdi? O rtada açık havayı, farklı cinslerin birbirine karışmasını ve ailecek eğlenceyi gerektiren, bu ye­ ni kentlilerden çoğunun geldiği kırsal alanlara yabancı çalışma ve dinlen­ me ritimlerini yansıtan yeni bir boş zaman geçirme biçimi vardı. Aslında bütçeleri ve kişisel eğilimleri özel boş zaman giysileri ve piknik donanımı satın almaya uygun olmayan bir insanın pijama giymesinden ve evden gaz ocağı getirmesinden daha makul ne olabilirdi? Yeni bir yaşam tarzını g ö ­ renek ve geleneğin diliyle açığa vurulabilecek bir “ farklılık” ifadesiyle ka­ rıştırmak kolaydı. Ama kafamda bir “ farklılık” kurmama yol açan şey ne­ reden kaynaklanıyordu? Tüketim kalıplarından mı, yoksa üstü örtülü bazı sınıf ve cinsiyet kodlarını oluşturan ve daha çapraşık bir nitelik taşıyan ka­ musal alanlarda adap ve davranış anlayışlarından mı? Son olarak, çoğu m oda eşyaların ve m odern maddi kültürün çıktığı “ Batı” nın bu yapıya nasıl bir katkısı vardı? Duben ve Behar yüzyılın başında değişen kent törelerini yorumlarken, Osmanlı üst ve orta sınıflardaki “ Avrupalılaşma” ııın alaturka ve alafranga, 9

7

rın geleneksel olarak b e lirle n m iş annelik ve ev bakıcılığı ro lle rinde n vazgeçeccğ: k a y ­ gısına b a ğ la n m a k ta y d ı. Edebi y a p ıtla rd a a la fra n g a k e d in tem bel ve baştan çıkm ış

le r için d e spor y a p ıyo rd u . Ç a lg ıla rın ye rin i "ge cekon du c ü m b ü ş ü " ç a la n p o rta tif m ü ­

o la ra k g ö s te rilm e k te y d i. Deniz K and iyo ti. "Slave G irls, Tem ptresses and C omrades:

zik setle ri a lm ış tı. Y aşlı ka d ın la rın başında eşarp ve üstünde uzun k o llu , ç iç e k li e n ­

Im ages o f W om en in the T u rk is h N o v e l*, F e m inist Issues, no: 1 (8), 1988, s. 35-50. 8

1994 yazında ad aya y a p tığ ım b ir ziya re tte bazı ön e m li d e ğ iş ik lik le r d ik k a tim i ç e kti. G ü n ü b irlik z iy a re tç ile r adaya heterojen yaş gru p la rı h a lin d e k ira lık m o to rlu te k n e le r­ le g e liyo rd u . Erkek y a da kad ın olsu n g e n çle r e ş o fm a n la r, b e rm ud a ş o rtla r ve tiş ö r t­

M o d e rn liğ in bu olum suz ö z e llik le ri çoğu kez k ad ınların ö z g ü rleştirilm esine ve kad ınla-

N ü k h e t S irm an, "F riend and Foe? F orging A llia n c e s w ith O th e r W om e n in a V illa g e o f W estern T u rk e y ", Ş irin T e k e li (ed.), W om en in M o d e rn T u rkish S o cie ty. Londra, Z ed Books, 1995.

ta rile r vardı; erke kle r ise daha çok kısa k o llu gö m le k ve p a n to lo n o lm a k üzere ö z e lli­ ğ i o lm a y rn şeyler g iy iy o rla rd ı. Bu gezide g ö rm e d iğ im ha ld e, e şa rp lı ve bol m a n to lu b ir kad ın gö rü n tü sü , ço cu klu ğ u m d a ra s tla d ığ ım d a n b ü tü n ü y le fa rk lı b ir a n la m u y a n ­ dıracaktı bende.

105


106

yani O sm aıılı/T iirk ve Avrupai tarzlar arasında bir ayrılık yarattığına ve bunıın etkisinin aile yaşamının iç işleyişine kadar uzandığına işaret etm ek­ tedir.10 Batı’dan alınan aletler, mobilya ve giyim eşyaları özel yaşamdaki bedensel alışkanlıkları açıkça etkiliyordu. Yüksek arkalıklı iskemlelerde oturm ak farklı kas dizilerini çalıştırıyor, yemekleri alafranga tarzda yemek daha önce aynı yemek kabına kaşık daldıran aile mensupları arasında be­ lirli bir mesafeye, hatta resmiyete yol açan birtakım yeni kurallar getiriyor­ du. Ö ğünler daha düzenli hale geliyor, yeni görgü kuralları eski Osmanlı adabının tam tersine önce kadınlara servis yapılmasını gerektiriyordu. B ü ­ tün bunlar sadece zevklerin değil, elle yemek yeme gibi eski alışkanlıkları sağlığa aykırı hatta itici bulmaya, eski saygı kurallarını “ medeniyetsizlik” saymaya yol açabilecek bir değer hiyerarşisinin yeniden biçimlendiğini göstermekteydi. Boıırdieu’nün belirttiği gibi, görünüşte sıradan bedensel hareketlerin yeniden tanımlanmasının temelinde, toplumsal grupların ye­ ni özneler yaratmak üzere alışkanlıklarını yeniden biçimlendirme girişim­ leri vardır.11 Türkiye’de bu dönüşüm yeni “ mahremiyet” anlayışlarının oluşturulmasını da kapsamaktaydı. Daha önce değindiğimiz aile yaşamıyla ilgili takıntının kaynaklarından biri, tam da aile yaşamının bu “ mahremiyet” in inşa edildiği ve tartışma konusu yapıldığı bir alan haline gelişinde yatmaktadır. Pratikte modernleşme farklı tabakaların maddi kültür, alışkanlık ve be­ ğeni unsurlarını seçici bir tarzda benimsemesine dayanıyor, bu durum ay­ nı zamanda toplumsal statünün işaretleri olan farklı tarzları yaratıyordu. Ekrem Işııı bu sürecin köklerini 19. yüzyılda İstanbul’un kentsel m anza­ rasında görülen değişikliklere kadar götürür: Yerel zanaatların gerilemesi, Pera’da ithal malların sergilendiği Cadde-i Kebir’de “ bonmarşe” lerin or­ taya çıkması, değişen tabakalaşm a kalıplarına bağlı olarak beğenilerin, modaların ve eğlence biçimlerinin farklılaşması.12 Sencer Ayata, yakınlar­ da yaptığı bir araştırmada, gerçek anlamda bir “ çatlama” olarak Türk aile­ lerinde gelenek ve modernlik imajları arasındaki gerilimlerin som ut olarak nasıl yaşandığını aydınlatmaktadır.13 Söz konusu çatlama misafir odasında resmiyete dönük giyim ve tüketim tarzlarının sergilenmesinde, evin m ah­ rem iç mekânında ise tam tersi tarzların benimsenmesinde görülür. Bu 10 D uben ve Behar, age. 1 1 Pierre B ourdieu, O u tlin e o f a T h eory o f P ractice, C am b ridg e, C am bridge U n iv e rs ity

durum aynı zamanda üst ve serbest meslek sahibi orta sınıfların daha B a ­ tılı hava taşıyan iç mekânlarıyla karşıtlık içindeki bir küçük burjuva tarzını göstermektedir. Yerel ve yabancı unsurların uygunsuz bileşimleri kolayca alay konusu haline getirilmekte, lahmacunun vamnda viski içme örneğin­ de olduğu gibi sonradan görmeliğin işareti sayılmaktadır. Böylece m oda, yemek, miizik ve genel estetik tercihleri, popüler mizah dergilerinin ve karikatürlerin sürekli işlediği toplum sal yorumlara konu olan karmaşık statü topografyasını sergilemektedir. Kısacası, modern olmanın nc anlama geldiği hakkındaki yorumlar yalnız günlük yaşamın en özel yönlerini değil, gizli sınıf ve statii kodlarım da bil­ diren bir nitelik kazanmıştır. Cinsiyetin bu tür farklılıkları dile getirmeye ve ifade etmeye aracılık eden kilit alanlardan biri olarak sahneye çıktığını be­ lirtmek istiyorum. Erkekliğin vc kadınlığın bireysel dışavurumları kadar cinsiyetler arası etkileşimin farklı norm vc tarzları da bu yeni parametrelerin keskin biçimde belirlediği bir alanda yeni anlamlar kazanmıştır. Erkekler ve kadınlar açısından değişmekte olan ve Türkiye’de modernist projenin ana unsurları haline gelmiş olan kimliklerin, günümüzde önemli ölçüde dön ü­ şüme uğramış bir gerçekliği ifade ettiğini göstermeye çalışacağım.

Eski ve Yeni Erkeklik Anlayışları Yüzyılın başında Osmanlı aile törelerine ilişkin poiemikçi edebiyat g ö ­ ründüğü kadarıyla tek bir mağdur tarafı, yani kadını öne çıkarır. Eleştiriler­ de işlenen başlıca konular kadının cahilliği, evde kapalı kalması, çokeşliliğin ve tek taraflı boşanmanın açtığı yaralardı. Bunları açığa vuran ise erkek m o­ dernist reformcunun sesiydi. Eleştirilerde üstü kapalı olarak yer alan bir nokta da erkeklerin akrabalarca ayarlanan sevgisiz evliliklere ve entelektüel bir arkadaşlık sağlayamayan yetersiz eşlere mahkûm olduğu inancıydı. Bu açık erkek feminizmini ilk yorum ladığımda, erkeklerin baba baskısı yüzünden kendi haklarından yoksun olmalarından yakınmak için kadınla­ rın mağduriyetini kullandıkları düşünüyordum; bu hak yoksunluğu siyasal arenaya Osmanlı devletinin mutlakıyetçiliği biçiminde yansım aktaydı.14 Daha sonra, kuşaklar arasındaki bu gerilimlerin ayııı zam anda Osmanlı toplumundaki egem en erkeklik ifadelerindeki değişikliklere de tekabül edebileceğini düşünmeye başladım .15 Osmanlı topium undaki baba (peder) eski düzenin ana özelliklerini temsil etmekteydi: Hiyerarşi, değişmezlik ve mutlak otorite. “ Yeni” erkek

Press, 1977. 12 Ekrem Işın, "19. y y .'d a M o dern leşm e ve G ün lük H a y a t", T a n z im a tta n C u m h uriye te T ü rk iy e A n s ik lo p e d is i, İs ta n b u l, İle tiş im , 1985, s. 538-563. 13 Sencer A y a ta , "S tatü Y arışm ası ve Salon K u lla n ım ı", T o p lu m ve B ilim , no: 42, 1988, s. 5-25.

14 K a n d iy o ti, "Slave G irls ..." 15 D eniz K a n d iy o ti, "T he Paradoxes o f M a s c u lin ity : Some T h o u g h ts on S egregated So­ cie tie s ", A n d re a C o rn w all ve N a n cy L in d isfa rn e (ed.), D is lo c a tin g M a s c u lin ity : C o m ­ p a ra tiv e ttn o g rc p h ie s , Londra, R outle dge , 1994.


ise bu değerlerin yıkıldığı, eşler arasındaki duygusal mesafenin yerini sevgi ve arkadaşlığa bıraktığı, erkek ve kadınların duygusal bakımdan çocukla­ rıyla ilgili ve onlara yakın olduğu, evli çiftlerin büyüklerinden bir parça özerk kalabildiği bir aile ortamına özlem duymaktaydı. Osmanlı zadega­ nı, yani konağın aile reisi, modernlik özlemini tekil aileyi, apartman yaşa­ mını ve Batılı eğlence biçimlerini tercih ederek ifade eden daha genç bir kuşağın tehdidiyle karşı karşıyaydı. Bununla birlikte Osmanlı ataerkilliğinin sona erişi, kuşkusuz ki, derin bir kararsızlığı, hatta bir özlemi sn yüzüne çıkarmıştır. Jale Parla, T anzi­ m at dönemi romanı hakkındaki aydınlatıcı kitabında, ilk Osmanlı rom an­ cılarının bu özlemi “ babasız ev” mecazıyla ifade ettiğini belirtir; bu m e­ cazda romancının kendisi yolunu şaşırmış topluma bir “ baba rehber” ro­ lünü üstlenmiştir.16 Batılılaşmış, üst sınıf erkek betimlemeleri övücü o l­ maktan gerçekten ele uzaktı: Tanzim at döneminin “ ziippe” si kadınsı ve özenti bir tipti.17 Bu tip, güvenilir.ve ağırbaşlı Osmanlı erkeklik anlayışın­ dan bir kopuşun yanı sıra, gösterişten kaçınan ve varlıklıların yoksullara yardım etmesini buyuran cemaatçi Osmanlı muhafazakârlığına yönelik bir tehdidi de temsil etmekteydi. Osm anlı efendisi kişiliğinin halk arasındaki karşılığı “ kabadayı” ydı. R e f i Cevat Ulunay bu olguyu geleneksel mahalle ortamında bir tür kent şövalyeliği olarak renkli ayrıntılarla betim ler.18 Mahalleler sınıf tem elin­ den çok esas olarak etnik temelde birbirinden ayrılmış, güçlü bir topluluk kimliği ile yerel bağlılık duygusu taşıyan küçük ve oturmuş yerleşim bi­ limleriydi.19 Tıpkı ev ve aile gibi, mahallenin de korunması gereken bir namusu vardı. Kabadayı mahalledeki kadınların korunmasını, öteki sem t­ lerden istenmeyen ziyaretçilerin ortalıkta dolaşmamasını, mahalle sakinleri arasındaki işlerin dürüstçe ve adilce yürütülmesini, mala karşı işlenen suç­ ların cezasız kalmamasını sağlardı. Kabadayılar çoğunlukla eğitim sizdi, aralarında zanaatkarlar vardı, ama genellikle toplumun saygın m ensupla­ rıydılar. (Ulunay bunların külhanbeyleriyle, yani sorum suz ve lümpen er­ keklik tavırları sergileyen kişilerle karıştırılmamaya büyük özen gösterdik­ lerine işaret etmektedir.) 16 Jale Parla, B a b a la r ve O ğ u lla r, İsta nbul, İle tiş im , 1990. 17 Ş e rif M a rd in , "Super W e s te rn iz a tio n in the O tto m a n Empire in the Late Q u a rte r o f the N in e te e n th C e n tu ry ", Peter B ene dict ve başka y a z a rla r (ed.), T u rkey: G eo gra phic a n d S o c ia l P erspectives, Leiden, B rill, 1974.

Hem efendi hem de kabadayı ve onların ifade ettikleri erkeklik anlayış­ ları, boğucu olduğu kadar güven verici, ceberrut ama iliklere işlemiş bir norm atif düzenin kefilleri ve koruyucularıydı. Bu bakımdan dönemin bir­ çok edebi ürününde öfke ve özlem ifadelerinin eşit ölçüde birbirine karış­ mış olması pek şaşırtıcı değildir. O halde Cumhuriyet döneminde doruğuna çıkan reformlar aracılığıyla şekillenmekte olan yeni ataerkilliğin (yurttaş ve m odern koca/baban ın) çerçevesi neydi? Kemalist reformların kadın kimlikleri üzerindeki etkileri­ nin iigi görmesine karşın,20 Türk milliyetçiliğinin erkeklik idealleri biraz daha bulanık kalmıştır. Ama bazen askeri üniforma, bazen Batılı smokin içinde resm edilen M ustafa Kemal A tatürk’ ün kişiliği bu kon uda bazı ipuçları sağlamaktadır. Cumhuriyet’in giyim kuralları konusunda çoğu kez gözden kaçan bir gerçek, (İran’da Rıza Şah’ın yaptığının tersine) Atatürk’ ün çarşafı fiilen yasaklamadığı, buna karşılık erkeklerin başlık türlerinde epeyce katı dav­ randığıdır. Osmanlı îm paratorlıığu’nda tebaanın giymesine izin verilen elbiselerden, hatta bunların renklerinden rütbe, köken ve etnik kimlik açıkça anlaşılabilirdi. Aynı şekilde din adamları sarık ve giysileriyle kolayca ayırt edilebilirdi. Batının şapkası ve kravatı ise sadece bir m oda unsuru olarak kalmadı; bu farklılıkları eritip ortadan kaldıran bir nitelik kazandı ve aynı zamanda devlete sadakati gösteren bir laiklik üniforması haline geldi. Cumhuriyet’in yeni kadroları, memurları ve serbest meslek sahiple­ ri bunları rejime bağlılıklarının işaretleri olarak giymekteydi; devlete b o ­ yun eğmeme ise tam tersine aykırı bıyık ve sakal ya da uygun olmayan başlıkla gösterilebilirdi. Dahası elit tabakadaki bu yeni tekörneklik, kentli­ lerle köylüler arasındaki gözle görülür farklılıkları daha da artırmaktaydı. Cuınhuriyet’im m odern erkeği devlet törenlerinde yanı başında yüzü açık karısıyla yer alırken, köylü kardeşi resimlerde ve çokça da karikatürlerde geleneksel kıyafetleri içinde ve onu kırk adım geriden izleyen çarşaflı karı­ sıyla (tercihen eşeğe binmiş, yürüyen karısının önünde) gösteriliyordu. Geleneksel erkeklik, keskin yaş ve cinsiyet hiyerarşileri ve kadınlar üzerin­ deki baskı artık kırsal töreler bağlamında ifade ediliyor, uygarlık noksanlı­ ğı olarak yorumlanıyordu. Köy öğretmeninin ve kaymakamın daha önce de değindiğim iz uygarlığı yayma misyonu bilim ve aydınlanmanın cehalet ve bilgisizliğe karşı mücadelesi olarak resmediliyordu. Ö te yandan popii20 Y eşim A ra t, P a tria rc h a l P aradox: W om a n P o litic ia n s in T u rkey, N ew Jersey, P rince­

18 R e f'i C evat U lu n a y , S ayılı F ırtın a la r, Is ta n b u l, Y eni M a tb a a , 1955.

to n U n iv e rs ity Press, 1989; A y ş e D ura kbaşa , "C u m h u riy e t D ö ne m ind e K e m a lis t K a­

19 Ekrem Işın m a h a lle ya p ıs ın ın ç ö zü lü şünü n b a şla ngıcını 19. yüzyıld a ki to p lu m s a l ve

dın K im liğ in in O lu ş u m u ", T a rih ve T o p lu m , no: 51 (9), 1988, s. 167-171; Ş irin T e k e ­

d e m o g ra fik d e ğ iş ik lik le re k a d a r g ö tü rü r ve o zam ana değin tu ta rlı b ir b irim olarak v a rlığ ın ı sürdürd üğü nü s a v u n u r (Işın, age., s. 548).

li,."T h e M e a n in g and L im its o f F e m in is t Ide ology in T u rk e y ', Ferhunde Ö zbo y (ed.), W om an, F a m ily , S o cia l C hange in T u rkey, B angkok, U N ES C O , 1990.


110

üst söylem köy yaşamını ve Türk köylüsünün kişiliğini halk bilgeliğinin ve vcrli değerlerin gerçek taşıyıcısı olarak idealize ediyordu. Bu kavram kar­ gaşası Türkiye’de m odernleşme söyleminin ortasına yerleşti; “ m odern” ile “ yabancı” arasındaki sınır da tedirgin edici bir belirsizlik içinde kaldı. Babalık rolü de modern erkekler için yeniden tanımlandı. Mesafeli ve otoriter baba kişiliği yerini yeni bir mahremiyete ve baba yakınlığına bırak­ maya başladı. M odem babanın değer verdiği, eğittiği ve yetiştirdiği kızla­ rıyla özel bir bağı vardı: Böylece erkekler Cumhuriyet’in yeni kadın tipinin toplum sal doğuşunu sağlıyordu. Bu yeni duygusal ton Ziya G ökalp’in M alta’da sürgünken kızına yazdığı mektuplarda çok iyi görülebilir. Erkek çocuk tercihinin tartışmasız bir norm olduğu bir toplumda Atatürk’ün manevi çocuklarım kızlardan seçmesi de simgesel anlamla yüklüydü. Bu yeni kimliklerin, küçük bir kentsel ve okumuş nüfusa, oysa geniş bir kırsal hinterlanda sahip, uluslararası ticaret ve kültür merkezleriyle d e ­ ğişen derecelerde eklemlenmiş bir toplum da, hem cinsiyet hem de to p­ lumsal sınıf özelliklerini yeniden ürettiği, şimdiye kadar anlatılanlardan anlaşılmış olmalıdır. Çağlar Keyder tek parti rejiminin (192 3 -1 9 4 5 ), dev­ let güdüm lü kalkınma politikalarını destekleyen ve 1930’lardaki Büyük Bunalım’m yarattığı iklimde devletçilik ve içe dönük sanayileşme çizgisin­ de karar kılan kentli ve taşralı elitlerle eşrafın ittifakına dayandığını belirt­ mektedir.21 Ancak, eğitim ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırma ve altyapı­ yı geliştirme çabalarına karşın, bu popülist seçkin tabaka kırsal kitleleri modernleştiremedi. Kırsal alanlar iktisat ve sosyoloji literatüründe belge­ lenmiş olan büyük çaplı dönüşümü ancak II. Dünya Savaşı’ııdan ve çok partili demokrasiye geçişten sonra yaşadı. Kırsal kesimden kentlere göç süreci kent dokusunu tamamen değiştirdi. Yeni toplumsal hareketlilik ve elit tabakaya giriş yolları, eski dar ve görece homojen devlet elitinde çeşit­ lilik ve farklılıklar yaratarak kültürel egemenliklerini sarstı. G ünüm üzde toplumsal kimlik oluşum unu belirleyen koşullar yalnız statü, din ve kırsal ya da kentsel kökenle ilgili yerel özellikleri değil, kül­ türün küreselleşmesinden kaynaklanan etkilerin gittikçe karmaşıklaşan ağını da kapsamaktadır.22 T oplu tüketim ve medya imajları artık kendi bağımsız rollerini oynamaktadırlar. Bir örnek vermek gerekirse, halktan gençlerin temsil ettiği bazı erkeklik modelleri büyük ölçüde kung fu film­ leri ve televizyon kahramanlarından esinlenmiştir; bunların olağanüstü hareketleri epeyce rağbet gören yerel karate kulüplerinde taklit edilebil-

inektedir. Belirli akran grubu etkinlikleri ve ideolojik eğilimler de ekle­ nince, bu tavırlar siyasal sağ ya da solda yer alan alt-kiiltürlerin işareti hali­ ne de gelebilir. Ancak, yeni gelişen alt-kültürlere ilişkin ayrıntılı araştırmaların yoklu­ ğu, çağdaş dönüşümlerin niteliği ve kapsamıyla uğraşmayı güçleştiriyor. Popüler bir müzik tarzı olarak “ arabesk” başta olm ak üzere popüler kül­ türe ilişkin az sayıdaki mevcut araştırma değerli ipuçları sağlıyor.23 Burada önemli bir nokta, en çok tutulan arabesk şarkıcıların, değişen kent orta­ mında kabadayının modern bir türüne itibar kazandıran, sadakatin, d i­ ğerkâmlığın ve ahlaki dürüstlüğün erdemlerini vurgularken alttan alta sü ­ rekli bir ihanetin hayal kırıklığının acısını anlatan bir erkeklik üslubunu temsil etmesidir. Çağdaş erkekliklerin temsil edildiği alanların futbol stadından camiye, kahvehaneden diskoya, okuldan sokak köşesine, spor kulübünden çarşıya kadar uzanan aşın bir çeşitlilik göstermesi ayrıntılı etnografyaları zorunlu kılıyor. Sınıf ve beğeni farklılıklarının tüketim eşyaları ve markalar kana­ lıyla aktarılması, “ zonta” denen lümpen gencin giydiği kot pantolonla üst sınıftan bir gencin giydiği pahalı kotu birbirinden ayırmaya olanak veri­ yor. Kimlik işaretleri bedende de sergileniyor: Belli bir bıyık biçimi sol eğilimi gösterirken, belli bir sakal biçimi İslamcı kesime yakınlığın ifadesi oluyor. (Bu açıdan 1980’deki askeri darbeden sonra yöneticilerin, üniver­ site öğretim üyeleri dahil bütün devlet memurlarının bıyık ve sakallarını kesmeleri talimatını vermesi ilginçtir.) Erkek transvestitlerle transseksiielleriıı uğrak yerlerinin ve homoseksüellerin toplandığı bazı yerlerin daha fazla göz önünde olması nedeniyle, farklı cinsellik ifadeleri bile daha açık hale gelmiştir.24 Çağdaş cinsellik ifadeleri üzerine ayrıntılı araştırmalar hâ­ lâ yapılmadı. Şu an için, erkek transvestitin İslami militanlığın yeni biçim ­ lerini sergileyen sakallı biraderiyle aynı modern mekânı işgal ettiğini söy­ lemekle yetinelim.

Cumhuriyetin Kızlan Erkek kimliklerindeki daha tedrici değişimlerle karşılaştırıldığında, ka­ 23 M a rtin Stokes, T he A ra b e s k D eba te: M u s ic a n d M u s ic ia n s in M o d e m T u rke y, O x ­ fo rd , C lare ndo n Press, 1990; M e ra l Ö zbe k, P opü le r K ü ltü r ve O rh a n G en cebo y A r a ­ beski, İsta n b u l, İle tiş im , 1991. 24 N urd an G ü rb ile k "ö z e l"in ö z e llik le m edya a ra c ılığ ıy la a çıkça d ile g e tir ilip s e rg ile n ­ m esi ve "özel h a y a t" s a n a y ile rin in kö rü kle n m e si açısın d a n 1 9 8 0 'le rin b ir a y rım ç iz ­

21

Ç a ğ la r Keyder, S tate a n d C lass in Turkey, Londra , V e rso , 1987.

2 2 A r ju n A p p a d u ra i, "D is ju n c tu re an d D iffe re n c e in the G lo b a l C u ltu ra l E co n o m y", P u b lic C u ltu re , no 2 (2), 1990, s. 1-24.

g isi o lu ştu rm a sın a d ik k a t çe km e kte d ir. Ö zel h a ya tın b ir m e ta h a lin e g e lm e s in in so­ n u çla rın a iliş k in ka p sa m lı b ir a n a liz iç in bkz. N u rd a n G ü rb ile k , V itrin d e Y aşam ak: 1 9 80'lerin K ü ltü re l İk lim i, İsta n b u l, M e tis Y a y ın la rı, 1992.


dınlara yapılan ideolojik müdahalelerin hem daha keskin olduğu, hem de daha hararetle tartışıldığı görülüyor. Reform dönemi boyunca kadın ve aile üzerindeki tartışmalar, tehdit altındaki imparatorluğu kurtarmak için hazırlanan farklı ideolojik reçetelere bilinçli olarak dahil edildi. Şeriatın harfiyen uygulanmasını savunan Islatıcılardan İslam ’dan kökten bir ko­ puşu yeğ tutan Batılılaşmacılara kadar herkes kadınların konumunu to p ­ lumun ahlaki esenliğinin bir göstergesi olarak kullanıyordu. Kültürel mil­ liyetçilik İslam öncesi Türk eşitlikçiliği adına kadınların baskıdan kurtarıl­ masını üstlenerek, Osmanlı ataerkilliğinin çokeşlilik ve kadınların eve ka­ patılması gibi belirli yönlerini özgün Türk törelerinin bir yozlaşması ola­ rak mahkûm ederek yeni bir söylem yarattı. Cumhuriyet kadınların ö z ­ gürleşmesine ilişkin bu yaklaşımı resmi devlet ideolojisinin bir unsuru ola­ rak benimsedi.25 Cum huriyet’in ilk yıllarında yeni devletin modernliğini, rejimin iko­ nografisinde kilit önem taşıyan kadın imgeleri (geçit törenlerinde bayrak taşıyan şortlu, okul önlüklü ya da asker üniformalı genç kızlar ya da balo salonunda dans eden tuvaletli kadınlar) simgeledi. Sarah Graham-Brown 1 9 2 0 ’lerin ve 1 9 3 0 ’ ların görsel imgelerinin, Cumhuriyet reformlarının kırsal kesimdeki kadınların büyük çoğunluğu için uzak ve gerçekleşmemiş bir ideal olduğu gerçeğini gizleyip bir kendine güven duygusu yaydığını belirtir.26 H atta Yakın Ertiirk laik reformların D oğu Anadolu’daki kırsal kadınları daha da marjinal bir alana sıkıştırmış olabileceğini ileri sürer; zira bu kadınların modern devlet kuramlarına ulaşmasına erkekler aracılık et­ mektedir, erkekler ise bu konuda aşiret reisi, toprak ağası ya da tarikat şeyhi gibi daha nüfuzlu kişilerin aracılığına bağımlıdır.27 Dolayısıyla ka­ dınların m odern /laik yapılarla karşılaşmaları, devletin eşit yurttaşları ola­ rak tanımlanmaktan çok yerel nüfuz sahiplerine daha sıkıca bağlanmaları sonucunu doğurm uştur. Üniversite eğitimi görerek Cumhuriyet kadroları ve serbest meslek sa­ hipleri saflarını dolduran kadınlarda ise, tartışma götürm ez bir öncülük duygusu vardı. Ayşe Ö ncü, Türk kadınlarının serbest mesleklere girişinin yeni Cum huriyet’in hızlı gelişme koşulları altında kadroları doldurm ak için izlenen yöntemin bir sonucu olduğuna işaret etmektedir. Ü st ve orta sınıflardan kadınlar meslek okullarına yönelmediği takdirde, uzmanlaşmış 25 Bkz. A fe t İnan, The E m a n c ip a tio n o f the T u rk is h W om an, Paris, ÜNESCO, 1962. Bu resm i an la y ış ın önde gelen m im a rla rın d a n ola n İnan, T ü rk T a rih T e z i'n e k a tk ıs ıy la da ta n ın ır. 2 6 Sarah G ra ham -B row n, Im ages o f W om en, Londra, Q u a rte t Books, 1988. 2 7 Y a k ın Ertürk, "R ural W om e n and M o d e rn iz a tio n in Southeastern A n a to lia " , T e k e li (ed.), W om en in M o d e m T u rk is h S ociety, s. 141-152.

ve teknik eğitim görm üş elit kadroların artışı zanaatkar ve köylü kökenli kimselerin kadroya alınmasını gerektirecekti. Kadınların eğitimi konusun­ daki görüşlerin sağladığı elverişli ortam , üst ve orta sınıftan kadınların saygın ve iyi ücret verilen işlere alınmasında önemli rol oynadı.28 Böylece, kadınların eğitim görm esi başlangıçta toplumsal hareketliliğe değil, sınıf ayrımlarını pekiştirmeye yaramış olabilir; çünkü kadınların işe alınması yu­ karı doğru hareketli halk kesiminden erkeklerin seçkinler arasına kabul edilmesinden daha az tehdit edici görülm üş olabilir. Ne kadar sınıf temelli olursa olsun, başlangıçtaki bu işe alma yöntem i­ nin uzun vadede kamıı alanındaki kadın varlığını meşrulaştırmaya yaradığı doğrudur. Yine de, Şirin Tekeli’ye göre, kadınların birincil rolleri milli­ yetçi söylemde aydın bir annenin çocuk yetiştirmesi olarak tanımlanmaya devam etti ki bu da modern bir eğitim için en büyük gerekçeyi oluşturu­ yordu.29 Tekeli kadınları kamusal çalışma dünyasına yönelten ve biçimsel de olsa eşitliği gündem e getiren “ devlet feminizmi” ııe paralel olarak aile içi işbölümünde ya da cinsel ahlakta önemli değişikliklerin meydana g el­ mediğini, bu durumun çalışan kadınların kamu yaşamındaki ve aile için­ deki kişilikleri arasında bir çatlak yarattığını ve çağdaş Türk feminizminin günüm üzde bu çatlağı tartıştığını ileri sürmektedir. Kadınların hâlâ büyük ölçüde ya bir erkeğin vesayeti altında, dolayısıy­ la koruma altında ve saygıdeğer ya da korumasız, dolayısıyla “ hafifmeş­ rep” görüldüğü bir kültürde, kimliğini bulma konusunda da ciddi sorun­ lar vardı. O sm anlı/T iirk ortamında “ saygın” bağım sız kadınlık m odelleri­ nin (evde kalmışlık, “ soylu” uğraşlar, hatta manastır hayatı) hiç varolm a­ mış olduğunu hatırda tutmak önemlidir; yüksek evlilik oranı ve dulların yeniden evlenmesindeki kolaylık kadınların her zaman bir aile çerçevesi içine alınması anlamına gelmekteydi. Başka bir yazıda da belirttiğim gibi, kadınların artık eve kapalı ya da örtülü olmaması, paradoksal bir biçimde, kadınlığın kamusal varoluşla bağdaşm az göründüğü bir toplum da sim ge­ sel bir kalkan olarak kullanılabilecek yeni ahlakçılık biçimlerini zorunlu kılmış olabilir.30 “ M odern” kadın, daha önce hiç görülm edik şekilde, kaıiıu alanında rahatsız edilmeden ya da tacize uğramadan çalışmasını sağla­ yacak yeni bir işaret ve kalıplar dizisi kurmak zorunda kaldı. Giyen kişiyi gizleyerek tartışmasız dişiliğini saptayan çarşafın tersine, kadın memurun ağırbaşlı tayyörü ve açık yüzü, ancak dişiliğini silikleştirerek ve “ cinsiyet­ 28 A yşe Ö ncü , "T u rk is h W om en in the Professions: W hy So M a n y ? ", N e rm in A b a d a n U n a t (ed.), W om en in T u rkish S ociety, Leiden, E. J. B rill, 1981. 29 T e k e li, "T he M e a n in g and L im its ". 3 0 D eniz K a n d iy o ti, "P atte rns o f P atria rchy: N o te s fo r an A n a ly s is o f M a le D om in a n ce in T u rk is h S ociety", T e k e li (ed.), W om en in M o d e rn T u rk is h S ociety.


siz” bir kimliği öne çıkararak cinsel olarak elde edilemez olduğu mesajını verebilirdi.31 Böylece dişiliğin denetim altında tutulması ve cinsel tevazu “ m odern” kadının sim gesel zırhının ana unsurları haline geldi. Akrabalık terimleri, akraba olmayan karşı cinsler arasındaki ilişkilerdeki gerilim i azaltm ak, ayrıca toplum sal ilişkiyi kolaylaştırmakta yararlı bir araçtı.32 Günlük ilişkilerde “ ağabey,” “ abla” ya da “ amca,” “ teyze” gibi hitap biçimlerinin bol bol kullanılması daha yaşlı olana gösterilmesi gere­ ken saygıyı da ifade ederken, “ oğlum ” ya da “ kızım” gibi terimler korun­ maya değer daha genç kişiyi belirtir. Yani, ilişkilerin cinsel açıdan nötr ni­ teliğini gösterm ek üzere yeni ortamlarda başvurulup yararlanılabilecek, kültürel bakımdan da onaylanan çeşitli yollar vardı. Bu bağlam da, çeşitli kültürel ve edebi ifade biçimlerinde cinsel açıdan ulaşılamaz kadın anlamındaki “ bacı” teması oldukça güdüdür. Bir örnek verecek olursak, 1 9 5 0 ’lerde çök tutulan Şoför Nebahat filminin baş kadın kahramanı Son derece alışılmamış bir rolde karşımıza çıkar. Bir taksi şofö­ rü olan N ebahat, deri ceketi ve kasketiyle delikanlıların arasına karışır. Ama bir kar tanesi kadar saftır ve hiç kimse şoför arkadaşlarının gazabını çekmeyi göze almaksızın ona saygısızlık etmeye cesaret edemez. Çizilen bu portre sevici ya da kadııısılıktan uzak anlamında değil, her zaman na­ muslu olm a anlamında kullanılan “ erkek kadın” terimine tekabül eder. Bu durum kadın gerçek aşkını bulana kadar devam eder; bu aşkı onu za­ ten kaderinde olana, yani sahici bir kadına, onu alt edebilen bir erkeğin tam am en egem enliği altına giren bir kadına dönüştürür. Bunu T ürki­ ye’de modern kadınlığa dair çarpıcı bir alegorik hikâye olarak görm ekte­ yim; çünkü farkında olmaksızın kadının oynadığı toplumsal rolde hangi koşullarda bir ölçüde özgürlük elde edebileceğini ve göreneklerden uzak­ laşabileceğim açığa çıkarıyor. Çağdaş feministlerin kendilerini hem ba­ ğımsız varlıklar, hem de cinsel varlıklar olarak kabul ettirme çabalarını bu arkaplana göre değerlendirmemiz gerekir. Farklı toplumsal konumlardaki kadınlar bu kimlik denetimi gerilimlerini değişik biçimlerde yaşadılar, tepkilerini de değişik biçimlerde göster­ diler. Kentli üst sınıftan kadınlar açısından, erkek-kadın birlikte eğlenme 31

İran k o ş u lla rın d a benzer k im lik de n e tim i sorunları açısından o m m o l (çok gelenekçi) ve c e lf (çok serbest) k a v ra m la rın ın d e ğ e rle n d irilm e s i iç in bkz. Efsane N e cm a b a d i, H a za rd s o f M o d e rn ity an d M o ra lity : W om e n, S tate and Ide ology in C ontem po rary Ira n ", K a n d iy o ti (ed.), W om en, Is la m a n d the State, s. 66.

32 T ü rk iy e k o ş u lla rın d a a k ra b a lık ta b irle rin in ön em ine iliş k in daha genel b ir a n a liz iç in

alışkanlığı kolayca okula ya da büroya aktarılabilirdi; ayrıca özel arabayla dolaşabilme gibi daha yüksek bir tüketim düzeyi onları hâlâ büyük ölçüde erkeklerin bulunduğu kamusal alanlara doğrudan çıkmaktan korum aktay­ dı. Daha mütevazı ve muhafazakâr çevrelerden gelen ve çalışmak için d ı­ şarı çıkmaya mecbur olmayan kadınlar, yeni koşullara uyum sağlam a ihti­ yacını en aza indiren aile ve yakın komşular merkezli bir yaşam sürdür­ dükleri için bu gibi baskılardan kurtuluyorlardı. Yükseköğrenim görerek toplumsal hareketlilik kazanıp büro işçileri saflarına katılmış köy ya da kü­ çük kasaba kökenli geniş kadın grubu ise, tıpkı fabrikalarda ve hizm et sektöründe ücretli çalışmak zorunda olan kadınlar gibi, bambaşka dertler­ le karşılaşıyordu. Bunların büyük bölümü kendilerini, yetiştikleri ortam ve etkileşim alışkanlıkları itibariyle okul, büro, sokak ve otobüs gibi anonim ortamlarda kadınlarla ilişki içinde olmaya hazırlanmamış erkeklerin olu ş­ turduğu bir dünyaya zorla itilmiş durumda buldu. Ortaya çıkan karışıklı­ ğın üstesinden gelmek için birçok ustaca yöntem geliştirilmişti; kadın ve erkek işçilerin kantinde başka başka saatlerde çay içmesi gibi, bu yöntem ­ ler çoğu kez üstü örtülü, gizli ayrımcılık biçimlerini getiriyordu. Yaşanan gerilimlerin en iyi örneği bir şiire önce İstanbul Belediye si’nin kadınlara mahsus otobüsler işletmesinin gerekip gerekmediği konu­ sunda çıkan bir tartışmadır. İslamcı kadınların M üslümanlara uygun yaşa­ yış adına ortaya attıkları bu talep bazı laik feministler arasında da rağbet gördü, böylece ayrıma dayalı eski toplu taşımacılık günlerine dönmeyi ka­ bul etmeyen laikçiler arasında bir bölünm e yarattı. Burada ilginç olan nokta, yaşam tarzları kamusal alanlara çıkmayı ve yabancı erkeklerle her gün karşılaşmayı zorunlu kılan kadınlar arasında ortak bir derdin varlığı­ nın kabul edilmesidir. Bu bağlam da değerlendirildiği zam an, kadınların örtünm eye karar vemıesi elbette çeşitli anlamlar kazanabilir. Dolayısıyla, “ İslamcı giyimin gericiliğin değil, dönüşüm ün” ya da “ modernliğe varışın, modernlik için­ de ilerleme kararlılığının bir üniforması” 33 olduğunu söyleyen Leyla Ahm ed’e katılıyorum. Bununla birlikte bazı çevrelerin İslamcı giyimi ve dav­ ranışı geleneksel diye damgalaması nedensiz değildir. Bu damgalam a kıs­ men, daha önce pijamalarıyla piknik yapan erkeklere gösterdiğim tepkiye değinirken irdelediğim yanlış kavrama dünyasına aittir. Ama örtünmenin sırf bireysel beğeninin ifadesi olm adığı, alternatif bir hegem onik siyasal projenin işareti olabileceği düşünüldüğünde, bu durum yaşam dünyaları­ nın müdahaleye ve tehdide uğramasından çekinen laiklik yanlıları arasında

bkz. A la n D uben, "T h e S ig n ific a n c e o f F a m ily and K in s h ip in U rba n T u rk e y ", Ç iğ ­ dem K ağıtçıbaşı (ed.), Sex, R oles, F a m ily a n d C o m m u n ity in Turkey, B lo o m in g to n , In d ia n a U n iv e rs ity Press, 1982.

33 Leyla A h m e d , W om en a n d G ender in İsla m , N ew H a ve n ve Londra , Y a le U n iv e rs ity Press, î 992, s. 225.


yoğun kaygı uyandırıyor. Bıı da kaçınılmaz olarak örtünmenin alt edilm e­ si gereken, ama hâlâ başkaldıran bir şey anlamında “ geleneksel” sayılması­ na yol açıyor. Kuşkusuz kimliklerin bu şekilde “ siyasallaşma” sı, alt kültür­ lerin beğeni ve üsluplarının kolayca düzen içinde eritilip metalaştınldıkları Batı’nın tersine, O rtadoğu’da belirginleşmesine yol açan başlıca etkenler­ den biridir. Bugün Türkiye’de giyim, makyaj ve beden duruşuyla gösterilen ka­ dınlık ifadeleri, yerel toplumsal statü ve ideolojik tercih üsluplarının vaııı sıra küresel medya ve reklamlardaki kadınlık imgeleriyle de iç içe geçm iş­ tir. M odern erkeklik anlayışlarında olduğu gibi, kadın kimlikleri m oda ve tüketim tarzlarıyla ifade edilen çok yönlü kalıplanıl aracılığına tabidir. B u ­ nunla birlikte alışkın gözler kırsal kesimden göç edeli çok olmamış m üte­ vazı giyimli kadını kendini bir davaya adamış İslamcı bacısından, gece­ kondulu boyama sarışını modaya uygun giyimli üniversite öğrencisinden ayırmakta pek güçlük çekmez. Bunların moderne eklenen özgün biçimler olduğunu belirtmek malumu ilam olacaktır. Yine de “ gelenek” ve “ m o ­ dernlik” sıfatları farklı “ ideal toplum ” görüşleri yüzünden ortaya çıkan si­ yasal mücadelenin bir parçası olmaya devam etmektedir. lifi

Sonuç Türkiye’de modernleşm e üzerine çalışmalar, “ m odern” i çözümleyici bir kategori olarak ele alan eleştirel perspektiften yoksun olmaları ve m o­ dernliğin yerel özgüllükleri üzerinde yeterince ya da açıkça durmamanın sıkıntısını çekmiştir. H er ne kadar yazının girişinde bu eksiklikleri esas olarak yerel polemiklerin doğasına bağlamış olsam da, Türk sosyal bilimi­ nin şekillendiği yıllarda önde gelen paradigmalar olarak modernleşme ku­ ramının ve Marksizmin rolünü de teslim etmek gerekir. Toplum un gele­ neksel, kırsal ve azgelişmiş yapıdan modern, kentsel ve gelişmiş yapıya, ya da feodal yapıdan kapitalist yapıya doğru ilerlediği inancı, temeldeki kar­ maşıklıkların “ geçiş” biçimleri olarak göz ardı edilebileceği anlamına gel­ mekteydi.34 Aile ve cinsiyet ilişkileri çalışmaları da, geniş aileyi ve cinsiyet hiyerarşi­ sini geleneğe, çekirdek aileyi, karı-koca birliğini ve eşitlikçiliği de m o ­ dernliğe bağlayarak modernleşme kuramının kalıplarını aynen yansıtabili­ yordu. Cinsiyete dayalı öznellikler, değişen kadın ve erkek kimlikleri so ­ rununun toplumsal değişim araştırmalarında yer alınası söz konusu bile değildi; çünkü kültür ve kimlik sorunları ne modernleşme kuramının Par3 4 M a rk s iz m d e n e s in le n m iş o la n 19 4 0 'la rd a ki "to p lu m s a l yapısal a ra ş tırm a " o ku lu n u n to p lu m s a l d e ğ iş im le ilg ili a lty a p ı/ü s ty a p ı m o d e lle rin in o lu ş tu ru lm a s ın d a k i e tk is in i h a tırla ttığ ı iç in A y n u r ily a s o ğ lu 'n a teşekkür b o rç lu y u m .

soncu şematizmine ve yavanlıklarına, ne de Marksizm esiııli toplumsal ku­ ramın soyutlamalarına oturtulabilirdi. Bunun bir sonucu olarak, cinsiyet ¡iadeleri ile toplumsal statü ve farklılığın öteki göstergeleri arasındaki olası bağlantılar, sağduyuya tamamen uygun olsa bile, herhangi bir incelemeye konu olam adı. G österebildiğim i um duğum bu durum bizi hem T ürk toplumunda “ m odern” in karmaşıklıklarını daha iyi anlama, hem de ken­ dini daha iyi tanıyan bir sosyal bilim anlayışını geliştirme açısından önemli bir hareket noktasından yoksun bıraktı. Toplum sal cinsiyet çözüm lem ele­ ri modernleşme çalışmalarındaki boşlukları ne tüketebilir ne de giderebi­ lir; sadece, toplumsal araştırmaların gündemine artık girmesi gereken bir kültürel çözümleme biçimi olasılığını gösterir.


TÜRK MİMARİ KÜLTÜRÜNDE MODERNİZM: GENEL BİR BAKIŞ S İB E L B O Z D O Ğ A N

JN ^ L im a r lık ta “ m odern hareketin” (m odern m ovem ent) Türkiye’ye gelişi, erken cumhuriyet dönem inin resmi gazetesi Hâkim iyet i Millire ’nin 1930 yılı sayılarından birinde şu sözlerle kutlanıyordu: Şim di, birkaç seneden beri, dünyanın her tarafında yeni asrın yeni mimarisi in­ kişafa başlamıştır. Genç mimarlar artık eski zihniyet ve ananeleri kırarak haki­ kate doğru yürümektedirler... Şayan-i memnuniyettir ki Ankara’da yapılan ba­ zı yeni inşaat bu mimarinin tezahüratındandır.1

Yazının devamında, o zaman “yeni mimari” olarak anılan modernist nvant-garde’ın temel ilkeleri üç sözcükle özetlenmişti: rasyonalizm, işlevselcilik ve simenarme. H em gerçek hem de mecazi anlamda bir “ ulus in­ şası” projesini anlatan bu sözcükler, Kemalizmin bütün gururu, heyecanı ve iyimserliğiyle kullanılmıştı. Bu iyimserlikten geriye hiçbir izin kalmadığı günümüzdeyse, mimarlık çevrelerinde ve genel olarak kamuoyunda, Osmanlı mimari mirasının es­ tetik kaliteleriyle karşılaştırıldığında birer çirkinlik abidesi olan “ beton yı­ ğınları” kıyasıya eleştirilmekte, kentlerin geri dönülm ez biçimde bozul­ muş oluşunun matemi tutulmaktadır. Aym zamanda, bu estetik felaketin gerisinde yatan ekonomik, toplumsal ve siyasal nedenler karşısında acizli-

ği iyice barizleşen mimarlık mesleği, toplumu dönüştürm ek gibi büyük misyonlardan vazgeçerek, ilgisini mimari form tartışmalarına yoğunlaştır­ mış görünüyor. Altmış yıllık m odernizm in yarattığı tahribata bir tepki olarak günüm üz Türk mimarları, 1930’ların coşkulu m odernist tavrı yeri­ ne, 1980’lerde postm odernizm ile gelen biçimci, tarihselci ve/veya seçmeci anlayışlara rağbet etmekteler. Bu yazıda, Türkiye’de ve başka yerlerde m odern mimarlığın içinde bulunduğu duruma daha yapıcı ve polemikten uzak bir yaklaşım için, m i­ marlıkta modernlik projesinin tarihsel karmaşıklığını ve muğlaklığını ka­ bul etmek, öncelikle de, modern ile postm oderni karşı karşıya koyan ikili mantığı terk etmek gerektiğini ortaya koymaya çalıştım. Günüm üzde pek çok disiplinin içinde bulunduğu en acil kuram sal/felsefi ikilem, hem Ay­ dınlanma düşüncesinin yapısalcılık-sonrası (post-strueturalist) eleştirilerini benimseyip hem de otoriter siyasal ve kültürel oluşumlarla mücadele e t­ mek için nasıl aynı Aydınlanma düşüncesinin hümanist ve özgürleştirici değerlerini koruyabileceğimiz ikilemidir.2 Sanat ve kültürde de, hem Batı klasiklerinin ( “ Western canon” ) hegemonyasını eleştirmek, hem de bu klasiklerin sanatsal ve kültürel niteliklerini kabul etmek bu ikilemin bir başka ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Mimarlık disiplini içindeki bizler de aynı ikileme kendi açımızdan kafa yormaktayız: H epim iz m odernizmin evrensellik iddialarını ve homojenleştirici, farklılığa yer vermeyen söylem i­ ni eleştirmekteyiz. Ö te yandan, m odern m im arlığın, yüzyıl başı A vru­ pa’sında ilk ortaya çıktığında taşıdığı eleştirel gücü, demokratik potansi­ yeli ve özgürleştirici öncüllerini de pek azımız yadsıyabiliyoruz. N e de olsa, konut, barınma, şehircilik ve üretim gibi konuları mimarlı­ ğın gündemine ilk getirenler modernizmin öncüleriydi ki onlar, o zam a­ na değin varolm uş bütün “ tarihsel üslupların” (stilarchitektur) yerine yepyeni bir “ yapı kültürü” (baııkunst) getirmek istemişlerdi.3 Bu yeni ya­ pı kültüründe formun, üsluba dayalı apriori bir karar olarak değil, p rog­ ram, işlev, yer, bütçe, malzeme ve inşaat gibi faktörlerin en rasyonel bir sonucu olarak ortaya çıkması umuluyordu. Dolayısıyla da bu, tanımı g e ­ 2

Bu ik ile m in güzel b ir ifad esi iç in bkz. T . M itc h e ll and L. A b u -L u g h o d , "Q u e s tio n s o f M o d e rn ity ", S o cia l Science R esearch C o u n c il N e w s le tte r, 1993, no:4, 47, s. 82. K ü l­ türde ve s o n a tta , "B atı k la s ik le rin e ' ( W estern canon) en g ü çlü e le ş tiriy i g e tiren Ed­ w ard S a id 'in bu ik ile m d e n söz e d işi iç in bkz. "P o litic s o f K n o w le d g e ", R a rita n , Y az 1991, s. 17-31

1

"Y e n i M im a ri: M im a rlık A le m in d e Y eni B ir Esas", H a k im iy e t-i M illiy e , 2 K anu nısan i 1930. 'Y e n i M im a r i' te rim in in y a y g ın la ş m a s ın d a ön e m li rol oynayan b ir başka k a y ­ nak, A n d re L u rc a t'n ın A re h ite e tu re (Paris: sans p a re il, 1929) k ita b ın d a n ad apte e d i­ len C elol Esat A rs e v e n 'in Y eni M im a r i (İs ta n b u l: A g â h Sabri M a tb a a s ı, 1931) k ita b ı­ dır.

3

H erm an M u th e s iu s 'u n S tila rc h ite k tu r u n d B a u ku n st (1902) adlı k ita b ın d a ilk ön e m li ifa d e sin i b u la n bu a yırım (bkz. H . M u th e siu s, S tyle A rc h ite c tu re a n d B u ild in g A r t , Santa M o n ic a : T h e G etty C enter, 1994), 20. yüzyıl b a ş la rın d a pek ço k m o d e rn is t m i­ m a r ta ra fın d a n ç e ş itli b iç im le rd e ifa d e e d ilm iş , T ü rk m im a rla rın ın 1 9 3 0 'la rd a ki sö y ­ lem in e de "ü s lu p m im a ris i" ve "yapı s a n a tı" ta b irle riy le g irm iş tir.

i 19


reği, içinde yer aldığı kültürel ve ulusal bağlam a uygun, dış görünüşü farklı yerlere göre değişebilen, ama ona şekil veren tasarım ilkeleri bakı­ mından evrensel bir mimari olacaktı. 1936’da genç Türk mimarlarının eğitimiyle görevlendirilen ünlü modernist mimar Bruno T aut’ıın deyişiyle ��� bütün ulusalcı mimariler kötüydü ama bütün iyi [modern olarak okun­ malıdır] mimariler ulusaldı” .4 Bu erken modernist kavrayışta ima edilen ve bugünkü tartışmalar için de son derece önemli olan nokta, mimarlıkta modern projenin, tanımı gereği ve her zaman, “ bitmemiş” bir proje olduğu ve bir formüle veya dogm aya dönüşm ek yerine kendi öncüllerini, yeni gelişmeler ve yeni d u ­ rumlar karşısında sürekli yeniden düşünm esi gerektiğidir. Öte yandan, daha 1 9 3 0 ’larda mimari modernizmin bir dogm aya dönüştüğünü, m o ­ dern hareketin, “ uluslararası üslup” (international style) adı altında bi­ çimsel bir formül olarak (beyaz kübik formlar, betonarme ve cam kutu­ lar) kendini lanse edip, aynı zamanda da m odern çağın zihniyetinin (Zeit­ geist) en bilimsel ve rasyonel bir ifadesi olm a iddiasıyla ortaya çıktığını bi­ liyoruz.5 Bir süreden beri, m odern m im arlığın tarih yazımındaki yeni eleştirel ve revizyonist yaklaşımlar, modernizmin biçimsel bir söyleme, bir üsluba indirgenmesinin tarihsel olarak açıklanması gereken bir olgu oldu­ ğunu, bunun, erken modernizmin eleştirel ve üslup-karşıtı ( anti-stylistic) öncüllerinden titizlikle ayrılması gerektiğini bize hatırlatıyorlar. Buna rağ­ m en, en indirgenm iş ve form ülleştirilm iş tanımlarıyla oluşturulan bir “ m odernist illet” , uzun süreden beri postm odern saldırılar için uygun bir hedef oluşturmaya devam ediyor -özellikle de kimlik kaygılarının daha da giiçlii biçimde hissedildiği Batı dışındaki ülkelerde. Bu yazıda söylemek istediğim gibi, Türkiye örneğinde, m odern mi­ marlığın ulus-devletin kültür politikası çerçevesinde belirlenmiş resmi bir program olarak tepeden inme (ve dıştan gelm e) bir anlayışla ülkeye girişi, daha baştan, mimarlık kültürü, disiplini ve üretimi açısından gerçek an­ lamda eleştirel ve yaratıcı bir güç olmasını önemli ölçüde engellemiştir. H atta çoğu kez, m odern biçimlerle eşanlamlı olarak kullanılan “ modern mimari” sözcüğünün, mimarlık disiplinini içeriden dönüştürmeye yönelik eleştirel bir söylemin ifadesi olmak yerine, Cumhuriyet projesinin taşıyıcı­ sı olarak haklılaştırılan bir şifre-sözcük, bir sembol olduğunu söyleyebili­ 4

B run o T a u t, M im a rik B ilg is i, İsta nbul: Güzel S ana tlar A k a d e m is i, 1938, s. 333.

5

Bkz. G io rg io C u ic c i, "T h e In v e n tio n o f the M o d e rn M o v e m e n t", O p p o s itio n s , n. 24, 1981, s. 69-89. M o d e rn m im a rlığ ın bu resmi ta rih in in inşasında ön em li o la n ka yn a k­ la r arasınd a en ba şta P h ilip Johnson ve H enry Russel H itc h c o c k , The In te rn a tio n a l S tyle: A rc h ite c tu re Since 1922, N ew Y o rk: M O M A , 1932 ile S iegfried G ie d io n , Spa­ ce T im e a n d A rc h ite c tu re , H a rv a rd U n iv e rs ity Press, 1941 'i sa y a b iliriz .

riz. Bu haklılaştırmanm (legitim atioıı) en sık başvurduğu yöntem, bugün artık geçerlilikleri tartışılır bile olsa ideolojik olarak hâlâ çok güçlü (ve çok yüklü) bir dizi kavramsal kutuplaşmalardan oluşm uştu: Geleneksele karşı olarak modern, gericiliğe karşı olarak ilerici gibi. Özellikle II. Dünya S a­ vaşı sonrasında, sosyal bilimlerdeki modernleşme kuramlarının en gözde olduğu yıllarda, “ modern mimari” kavramı, en steril biçimleri (yaııi cam ve beton kutular), en basite indirgenmiş sloganları (örneğin tarihten kök­ lü bir kopuş) ve en evrenselleştirici bilimsellik iddialarıyla (yani biçimin, işlev ve tekniğin tamamen mantıki ve en rasyonel bir sonucu olm ası), Batı’nın resmi üst modernizmiyle (high modernisin) eşanlamlı olarak kulla­ nılmıştır. Bıı yazıda, Türkiye’de mimari modernizmin serüvenini, her biri yakla­ şık on yıl süren, ülkenin hem fiziksel çevresinin hem de mimari kültürü­ nün en köklü dönüşümlerine şahit olan ve sırasıyla, 1 9 3 0 ’ larda Kemal Atatürk’ün, 1 9 5 0 ’lerde Başbakan Adnan M enderes’in ve 1 9 8 0 ’lerde de Turgut Ö zal’ın damgasını taşıyan üç dönem çerçevesinde özetlem ek isti­ yorum . Bu tarihsel değerlendirm enin tem elinde yatan ana sav şudur: Eğer mimarlıkta m odernizm, başlangıcında olduğu gibi, modernleşmenin tarihsel koşullarından kaynaklanan, eleştirel, çoğulcu ve kapsayıcı ( in d u sivc), resmi bir üsluba, doktrine ya da biçimsel bir formüle indirgenemez bir söylem olarak düşünülebilirse, böyle bir yeniden düşünülm üş “rnodernizm ” in, klişeleşmiş üst m odernizmin biçimsel sterilliğine, semantik yoksulluğuna ve araçsal rasyonelliğine son zamanlarda yöneltilen eleştiri­ lerle zaten pek çok ortak noktada birleştiği görülecektir. Bir başka deyiş­ le, hem mimarlıkta modernizmin programına ve demokratik içeriğine sa­ hip çıkmak, hem de ona atfedilen evrensel rasyonellik iddialarını eleştir­ mek mümkün olabilir. M odernizm adına yapılanların m odernist bir eleş­ tirisinin, mimarlık kültüründeki mevcut tıkanıklıktan çıkmak için hâlâ g e ­ çerli —ve belki de en anlamlı— yol olduğu kanısındayım. Ancak bu şekil­ de mimari postmodernizmin bize sunduğu iki popüler seçenekten, yani ya “ geleneğe dönüş” ya da D isneylan d/” global tema parkı” (global thenıc park) seçeneklerinden başka seçeneklerin de olduğunu düşünm emiz mümkün olabilir.

Modernizm ve Kemalizm: 1930’lar Batı dışındaki ülkelerde modern mimarlıktan bahsederken ilk altı çizil­ mesi gereken nokta, bu mimarlığın söz konusu ülkelere, Batı m odernizminin içinde oluştuğu bütün tarihsel koşullardan, özellikle de sanayi ken­ ti, kapitalist üretim ve kişiselliği gelişmiş özerk bir burjuva sınıfından yok­ sun olarak girdiğidir. Dolayısıyla, böyle eksiklerle gelen bir modern m i­

121


marlık, Batı’daki gibi, derin tarihsel, toplumsal ve teknolojik dönüşümler bağlam ında mimarlık disiplininin köklü bir biçimde yeniden sorgulanm a­ sından kaynaklanmıyordu. Esas itibarıyla, toplum a tepeden inme getirilen ve ulus-devletlerin bürokratik ve profesyonel elitlerince uygulamaya ko­ nulan resmi modernleştirme programlarının mimari bir ifadesi, bir çeşit “ gözle görün ür siyaset” (visible politics) veya “ uygarlaştırm a misyoııu” ydu. Bu tarihsel koşullar, Batı dışındaki ülkelerin uluslaşma ve m odernleş­ me söylemlerinin neden paradoksal bir nitelik taşıdığına6 ve bu paradok­ sun ifadesi olarak mimari m odernizmin de nasıl özünde bir kararsızlık ( am biguity) taşıdığına işaret ederler. Kemaliznıin “ Batı’ya rağmen Batılı olm a” özlemiyle de özetlenebileceği gibi, Türkiye’nin 1930’lardaki m i­ mari kültürü, Batı modernizminin biçimsel ve bilimsel formüllerini be­ nimsemekle birlikte, bunu, o zamana kadar yalnız Batıkların oryantalist kültürel paradigmalarıyla tasvir edilmiş bir ulusun bağımsızlığının, kimli­ ğinin ve kendi tarihinin öznesi oluşunun bir ifadesi — bir çeşit antiemperyalist, antioryantalist ve antisömiirgeci söylem olarak sunmuştur. Kemalizmin yalnızca, geleneksel bir halkı zorla modernleştirmeye yönelik, za­ man zaman da söm ürgeci yönetimlerin yöntemlerini kullanan otoriter yanlarını görme eğilimindeki postm odern eleştirilerin çoğu kez göz ardı ettikleri nokta, Kemalist kültürel ve mimari modernlik projesinin altında yatan bu derin paradokstur. Bu paradoksal kimlik inşası projesini, Salman Rushdie’nin bir rom anında, eski söm ürgeden kalkıp Batı m etropolüne göç eden, “ kendisi hakkında uydurulmuş tasvirlere karşı koymak üzere kendi tasvirlerini uyduran ve kendisini olduğundan başka gösteren ....[do­ layısıyla] acınacak bir halde olduğu kadar, bariz bir kahramanlık da göste­ ren” roman karakterinin kimlik inşasına benzetebiliriz.7 Bu “kahraman­ lık” boyutu, Ankara’nın, 1 9 3 0 ’larda Kemalist Türkiye’nin modern baş­ kenti olarak inşası sırasındaki tasvirlerinde en belirgin ve etkili biçimde karşımıza çıkar: Örneğin La Turquie Kemaliste’tc yayımlanmış bir kolaj, Ankara’yı Rus konstruktivist avant-garde mimari ütopyalanndakine ben­ zer soyut ve purist binalardan oluşan futuristik bir kent gibi gösterir. Kemalist devrimler sırasında (ve bu devrimlerin bir uzantısı olarak) Türkiye’ye ulaşan m odern mimarlığa hemen “kübik mimari” adının yakıştırılması, bu dönem de genel olarak biçime verilen önemin bir işaretidir ki mimarlık, doğası gereği, biçimselliğe en yatkın disiplinlerden biridir.

Tarihsel referans ve üsluplardan arınmış beyaz k iib ik / prizmatik form la­ rın, betonarme inşaatın, geniş terasların, konsolların ve düz çatıların g ö z ­ le görünür yeniliği ve devrimci retoriği, ülkenin “ şarklılıktan kurtulma” ve “ asrileşme” özlemlerinin sem bolü olarak, Kemalist “ inkılap” ı çok uy­ gun bir biçimde tamamlamaktaydı.8 Örneğin M im ar dergisinin 1933 yılı sayılarından birinde mimarlıktaki m odern hareket Kem alist inkılap ile açıkça özdeşleştiriliyor, makalenin “ M im arlıkta İnkılap” başlığıyla Le Corbusier’in ünlü Savoie Villası’nın (1 929) bir fotoğrafı yan yana koyula­ rak bu ilişki zihinlerde iyice pekiştiriliyordu.9 M odern mimarlık, ya da 1930’ lardaki adıyla Yeni M imari, her şeyden önce, mimarlara genç Cumhuriyet’i O sm an lı/İslam geçmişinden kopar­ ma doğrultusunda ateşli bir görev duygusu kazandırmış, bir çeşit “ kültür öncüsü” ya da “ uygarlık temsilcisi” konumu kazandırmıştı. Dahası, resmi modernizmin, rasyonalizm ve işlevselcilik ilkelerine dayalı bilimsellik iddi­ aları, Kemalist projenin pozitivizmine özellikle uygundu; m odernizm , ye­ ni ortaya çıkan ve kurumsallaşmaya başlayan mimarlık mesleğinin uzm an­ lık iddialarına itibar ve güvenirlik sağlamıştı. Genç Türk mimarlarına g ö ­ re, ulus-devlet, şüpheye yer vermeyecek biçimde modernliğin taşıyıcısıydı ve 1930’larda Avrupa’da iyice oturm uş olan resmi modernizmin bilimsel ve biçimsel esasları, bu birleştirici ulusal idealin en uygun ve en ilerici m i­ mari ifadesiydi. M odernist estetiğin propaganda işlevinin en belirgin o l­ duğu bina tipleri ulusal eğitime ve Cumhuriyet ilkelerinin halka yayılma­ sına ilişkin olanlardı: okullar, H alkevleri, sergi binaları — özellikle de 1930’larııı kültürel ikonları olan Ankara Sergievi ve İzm ir Enternasyonal Fuarı pavyonları.10 M odernizmin, her şeyden önce bir estetik/biçim sel söylem olarak yer­ leşmesinde, bu dönem deki yoğun görsel malzem e kullanımı (özellikle Kemalist “ kültür devrimini” resmeden tablolar, İlvap H ulusi’nin ulusal sanayi ürünlerinin tanıtımını yapan grafikleri, La Turquie Kemalistc’te yer alan siyah beyaz fotoğraflar gibi) önemli bir rol oynamış, bir çeşit “ görsel Cumhuriyet kültürü” oluşmuştur. Kemaliznıin kültürel ve bilimsel p ro g ­ 8

Bkz. Sibel B ozdoğan, "A rc h ite c tu re , M o d e rn is m and N a tio n -B u ild in g in K e m a lis t T u rk e y ", N e w Perspectives on T u rkey, n .1 0, İlkb a h a r 1994, s. 37-55.

9

B e h ç e t B e d r e ttin , " M im a r lık ta İn k ıla p " , M im a r , 1 9 3 3 , s. 2 4 5 . Y a y ın h a y a tın a 1931'de b a şla y a n M im a r T ü rk m im a rla rın ın m e sle ki d e rg is iy d i ve üç y ıl sonra adı A r k ite k t ola ra k d e ğ iş tirild i.

10 T a sarım ı Şevki B a lm u m cu ta ra fın d a n y a p ıla n A n k a ra S ergievi, daha sonra A lm a n 6 7

Bu k on uda bkz. P artha C haterjee , N a tio n a lis t T h o u g h t a n d the C o lo n ia l W orld, L o n ­ don: Z e d Books, 1986. S alm an R ushdie, S a ta n ic Verses, D over, U K : T h e C o n so rtiu m , 1992, s. 49.

m im a r Paul B onatz ta ra fın d a n D e vle t O pera ve B alesi'ne d ö n ü ştü rü ld ü . M o d e rn is t b ir e ste tikte n , daha " m illi" d e ta yla ra sa h ip , daha ağ ır ve resm i b ir y a p ıy la so n u çla n a n bu dö nüştü rm e, 1 9 40'ların id e o lo jik o rta m ın ın da b ir yansım ası o la ra k g ö rü le b ilir.


ramlarının belli modern formlarla özdeşleştirilmesi ne kadar keyfi olsa da, sonunda “ modern mimarlık” terimi, içeriğinin daha derinden kavranması yerine biçimsel bir terim olarak anlaşılmış, buna bağlı olarak da söz konu­ su formlar yaygın olarak Cum huriyet’in laik modernleştirme projesinin biçimsel karşılığı olarak kullanılmıştır. Mimarlık-politika ilişkisinde, m i­ marlığın politikalara ve rejimlere indirgenemeyecek özerkliğini göz ardı eden ve mimari formları böyle politik ve ideolojik olarak yükleyen bu yaklaşım, Türkiye’deki mimarlık kültürünü gereksiz yere politize etmiş, hatta kamplara bölmüştür. Bugün bile çoğu kez, modern mimarlığın ya inatla, eleştiri kabul etmeksizin ve ayırım yapmaksızın savunulduğunu, ya da hatalarla dolu bir dönem in hatalı seçimi olarak gene ayırım yapmaksı­ zın mahkûm edildiğini görebiliyoruz. Böyle polemiklerde göz ardı edilen nokta ise, “ modern mimari” olarak savunulan veya mahkûm edilen şeyin aslında sadece modernizmin dış görüntüsü olup çoğu kez modernliğin özünü yansıtmadığıdır. H er şeyden önce, 1 9 3 0 ’larda ülkenin yetersiz kaynakları ve özellikle de inşaat sektörünün zayıflığı, özlü bir konut, şehircilik ve rasyonel bina üretim programını, yani moderııist ütopyanın, günlük yaşam politikala­ rında halk kitlelerini söz sahibi kılmayı amaçlayan demokratikleştirici viz­ yonunun asıl temelini, olanaksız kılmaktaydı. Örneğin, Türk mimarları dahil her yerde moderııist söyleme esin kaynağı olmuş olan Almanya’daki W eimar Cum huriyeti toplu konut program larından çok farklı olarak, Türkiye’de “ mesken mimarisi” nin söylemden uygulamaya geçişi, C u m ­ huriyet eliti için inşa edilmiş bazı villalar ve apartmanlarla sınırlı kalmıştı. Bu durum , miıııarlarca çoğu kez mesken mimarlığıyla eşanlamlı olarak lanse edilen m odem mimarlığın resmi kültürle bağlantısını ve halk arasın­ da “ yabancı” ve “ dayatılmış” bir şey olarak algılanmasını pekiştirmektey­ di. Aslında, 1 9 3 0 ’ların sonlarına doğru, “ kübik” terimi üzerinde çok ha­ raretli tartışmaların ardından,11 bu tür formların soğukluğu ve sterilliği, yabancı ve kozm opolit bir toplumun, en olumsuz anlamıyla modernliğin ifadesi olarak reddedilmiştir. Ö te yandan, esin kaynağını geleneksel Türk evlerinden alan formlar lehine “ kübik” anlayışın reddedilmesi, buna paralel olarak, ünlü mimar Sedad Hakkı Eldem ’in öncülüğünde bir “ ulusal üslup” arayışına gidilme11

En iy i b ilin e n ö rnekler, Y o k u p K adri K a ra o s m a n o ğ lu 'n u n A n k a ra ro m anında (1934) k ü b ik b ir eve ve H a lid e Edip A d tv a r 'ın 1939'da Y e d ig ü n d e rgisind e te frik a e d ile n T a ta rc ık ro m anındaki "k ü b ik p a la s "a iliş k in olu m su z ta n ım la rıd ır. Peyami Safa da "B izde ve A v ru p a 'd a K ü b ik " b a ş lık lı yazısında ( Y edigü n, n o :8, 14 B irin c ite ş rin 1936, s. 7-8) k ü b ik i, İs ta n b u l'u n eski e v le rin i v ira n eden y a n g ın la rd a n daha te h lik e li b ir h a s ta lık " o la ra k n ite le m iş tir.

si, genelde mimarlık tarihçilerinin ( “ modern mimari” terimini b iç im /ü s­ lup düzeyinde tanımlamalarının sonucu olarak) öne sürdükleri gibi, m ut­ laka modernizmin reddi demek değildi. Bizzat Eldem ’ in, T ürk Evi ni, Le Corbtısier’nin ilkeleri ve Frank Lloyd W right’ in ev projeleri aracılığıyla Avrupa’da “ keşfettiğini” itiraf etm esi,12 T ürk mimarlarının 1 9 3 0 ’ ların ateşli milliyetçi söylemini kullanırken bile geleneksele m oderııist bir pers­ pektiften baktığını oıtaya koyar. Sedad Eldem örneğinin gösterdiği bir başka şey de, tersini iddia eden bütün sloganlarına ve basitleştirilmiş ta­ nımlarına karşın, modernizmin bir form veya üslup sorunu olm adığı ve il­ le de geleneksele karşı olması gerekmediğidir. Son olarak, 1930’larda yapılmış pek çok binanın, sonraki dönemlerde çoğu kez aşılamayan bir mimari kalite ve özeni sergilediğini de belirtmek gerekir. İşin garibi odur ki, Türkiye’de modern mimarlığın serüveninden, özellikle de konut tipolojisindeıı söz ederken, Cum huriyet’in otoriter ve devletçi ilk döneminde — iyi bakım ve peyzaj düzenlemesiyle hâlâ son d e ­ rece çekici muhitler oluşturan ve aynı dönemin Avrupa modellerini örnek alarak tasarlanmış olan— müstakil villa ve sıra ev tipleri benimsenmişken, 1950’den sonraki görece liberal dönem de yüksek apartman blokları orta­ ya çıkmıştır. Bunların ise, mimaride m onotonluk, kişiliksizlik vc anlamsal sterillik suçlamalarının ana hedefi olduğunu, II. Dünya Savaşı sonrasında, bütün ülkelerde üst modernizm ya da “ uluslararası üslup” olarak süratle yaygınlaştığını biliyoruz.

“Uluslararası Üslup” Türkiye’de: 1950’ler Marshall Bermaıı’ ın 20. yüzyıl modernizmini bir “ perspektif kaybı” olarak tanımlaması — modernliğin, kendi tarihsel köklerini gözden kaybe­ dip modernleşmenin, hem özgürleştirici hem de yabancılaştırıcı öğeleri aynı zamanda içinde barındırdığını unutması— özellikle 1 9 5 0 ’ler mimar­ lık kültürü için çok yerinde bir saptam adır.13 Yaklaşık bir yüzyıl öncesin­ den başlayarak, ilk modernistlerin 19. yüzyıl sanayi kentinin toplumsal ve çevresel problemlerine (kalabalık, kirlilik, işçi sınıfının sağlıksız yaşama koşulları gibi) cevap olarak düşledikleri rasyonel düzende bilimsel olarak tasarlanmış ve denetlenmiş, hijyenik kent ütopyalarının, 1 9 5 0 ’lerde ger­ çekten uygulamaya geçirilip planlama disiplininde bir norm haline geldi­ ğini görürüz. En tipik tarihsel örneğini Baudelaire’in Paris’ inde görd ü ğü ­ m üz, 19. yüzyıl modernliğinin ve kent yaşamının renkli sahnesi olan koz12 Bkz. Sibel B ozdoğan, Suha Ö zkan ve E ngin Y ena l, Sedad E ldem : A r c h ite c t in T u r­ key, S ingapore: C o n ce p t M e d ia , 1987 13 M a rs h a ll B erm an, A l l T h a t is S o lid M e lts in to A ir , N ew Y o rk: S im on and S chuster, 1983.


ıııopolit intizamsızlık, kentsel mekânın karma amaçlı kullanım öriintüleri \'e kolektif belleği, 20 . yüzyılda, üst moderııist şehircilik ve planlama uy­ gulamalarının indirgeyici ve sterilleştirici ilkeleriyle yok edilmiştir. Ö zel­ likle II. Dünya Savaşı’ ndan sonra, kentsel yenilenme ve savaş sonrasının yeniden inşa etme tutkusuyla, moderııist şehirciliğin bu ilkeleri (rasyonel planlama, işlevsel bölgelerin ayrımı; zoniııg, tarihsel kent dokusunun yıkı­ mı ve içinden geııiş cadde ve trafik arterlerinin geçirilmesi, birbirinin ben­ zeri çok katlı blok inşaatındaki patlama vb.) Batılı, Sosyalist ve Üçüncü Dünya yönetimlerince aşağı yukarı aynı biçimlerde, büyük çapta uygula­ narak bugün yakındığımız kötü sonuçları doğurm uştur. Türkiye’de de 1950 seçim leri, Cum huriyet’in ilk döneminin yerini Dem okrat Parti’nin daha liberal ekonomik ve popülist politikalarına terk ederek sona erişini ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda mimarlık ve şehir­ cilikte üst modernizmin devreye girişini de simgeler. 1 9 5 0 ’lerde İstan­ bul’da girişilen, Adnan M enderes’in bir siyasal meşruiyet ve halkla ilişkiler projesi olarak bizzat yönlendirdiği geniş çaplı kentsel müdahaleler, Berm an’ııı ayrıntılarıyla anlattığı Robert M oses modernizminin Türkiye’deki en yakın karşılığını oluşturur. Bu dönem de, İstanbul’un Baudelaire’in an­ lattığı 19. yüzyıl Paris’ine belki de en yakından tekabül eden Beyoğlu /P era bölgesi, gayrimüslim azınlıkların bölgeyi terk etmesiyle gerileyip nitelik değiştirmeye başlamıştır. Kente kitlesel göçlerin başlaması, dolayı­ sıyla büyük kentlerin çevrelerinde gecekondu yerleşmelerinin hızla geliş­ mesiyle, geniş halk kitleleri, belki de ilk defa modernliğin çelişkili duygulaııyla karşı karşıya kalmıştır. Bu insanlar, bir yanda modernliğin sınırsız gibi görünen imkânları, yaşam biçimleri, estetik normları ve yüksek kültü­ rüyle tanışırken, bir yandan da bunların kendilerini dışlayan yönlerinin bi­ lincine vardılar. Denilebilir ki, modernleşmenin siyasal bir proje olarak doruğuna ulaştığı bu dönem de, onun aynı zamanda artık geri dönülmez bir tarihsel durum olduğu iyice ortaya çıktı. 1 9 5 0 ’lerde başlayan dön em de, Türkiye’ye dış yardım akışı, çeşitli uluslararası örgütlerden yabancı uzmanların danışman olarak gelişi ve Türkiye’nin “ küçük Amerika” olma özlemi, mimarlıkta “ uluslararası üs­ lup” ilkelerinin yayılmasını, bina üretimiyle uğraşan meslekler çevresinde yaygın kabul görm esini hızlandırmıştır. Bu konuda, 1930 ve 4 0 ’ larda devlet destekli bir ulusal üslubu savunmuş olan Sedad Hakkı Eldem gibi bir mimarın bile konumunu değiştirdiğini, Türkiye’de uluslararası üslu­ bun en yetkin örneklerinden sayılan ve tasarımım Skidmore, Chvings ve Merrill firmasının yaptığı İstanbul H ilton O teli’nin yapımında (1 9 5 2 ) yerli danışm an/tasarım cı mimar olarak çalıştığım belirtmek yeterlidir. T a ­ nınmış Türk mimarları, 1 9 5 0 ’ler ve 6 0 ’lar boyunca, zaman zaman “ şirket

üslubu” (corporate style) olarak da anılan bu uluslararası üslup m oderniz­ minin, çok katlı betonarme iskeletlerden ve camla kaplı yüzeylerden olu­ şan pek çok örneğini tasarlamışlardır. Ülkede, çok katlı betonarme blok konut modeline geçiş de aynı d ö ­ nemde, Emlak Kredi Bankası’nın girişimleriyle gerçekleşmiştir. Başlangıç­ ta, hızlı kentleşmeye eşlik eden büyük konut açığını gidermek üzere uzun vadeli ve düşük faizli kredi sağlamak içiıı kurulan bu banka, sonunda, d ü ­ şük gelirli kesimlerin değil üst sınıfların oturduğu Levent ve Ataköy gibi apartman örneklerini finanse etmiştir. Bu ilk örnekler, en azından rasyonel tasarım ilkeleri, güneş açıları, havalandırma, yeşillik gibi konularda m oder­ ni;!. (iğretilere sadık kalmışlar vc kaliteli çevreler oluşturabilmişlerdir. O y­ sa, dalıa sonraki yılların spekülatif apartman patlaması sırasında, apartmaıı1aşmanın çok daha küçük arsalar üzerinde çok daha özensiz ve kalitesiz öıııekleri hızla çoğalmış, mimari kaygıların yerini müteahhitlerin kâr amaçlı önceliklerinin almasıyla, bugün yakındığımız “ görsel kirlenme” ye ulaşıl­ mıştır. M odern mimariye yönelik aceleci suçlamalarda sık sık unutulan nokta, kat mülkiyetinin, spekülatif piyasanın ve örneğin sıra evler ya da yo­ ğunluklu ama az katlı tasarımlar gibi kentsel alternatiflere olanak tanıma­ yan mevcut planlama yasalarının bilinen olumsuz sonuçlarıyla m oderniz­ min mimari esasları arasında doğrudan ve zorunlu bir bağ olmadığıdır. N e var ki, 1960’ların sonlarından itibaren, mimarlık dünyası üst m o ­ dernizmin çevresel ve toplum sal hatalarını eleştirmeye koyulm uşken,14 Türkiye’deki mimarlık çevrelerinde de, 1 9 5 0 ’leriıı ağır faturası — belli başlı şehirlerin beton apartman yığınları tarafından istilası ve geniş çaplı kentsel müdahalelerle tarihsel dokuların yok edilmesi— karşısında giderek artan hoşnutsuzluk dışa vurulmaya başlamıştı. Aıııa gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: Bu eleştiriler henüz açıkça antim odernist ya da postmodernist terimlerle ifade edilmemiş, mimarlık dünyasında 1970 leı-iıı sonunda Charles Jencks’in meşhur ettiği “ postm odernizm ” sözcü ğü 1* bu dönemde henüz yaygın olarak kullanılmamış, Türk mimarları arasında kabul görmemişti. Aslında modernleşmenin olum suz mimari ve kentsel sonuçları hakkındaki bu şikâyetlerin dile getirilmeye başlam ası, tam da kentlerdeki fırsat ve yaşam zenginliğini paylaşmaya gelen büyük halk kit­ lelerinin, Cum huriyet’in modernleşme projesinin ilan edildiği yıllardan beri belki ilk defa modernliğin özgürleştirici vaatlerini hissetmeye başla­ malarıyla aynı zamana denk düşmüştür. 14 Bu e le ş tirid e , Jane Jaco bs'un The D e a th a n d L ife o f G re a t A m e ric a n C itie s k ita b ın ın ya yım la n m a sı (N e w Y o rk: R andom H ouse, 1961), ö n e m li b ir rol o yn a m ıştır. 15 C harles Jencks, The Language o f P ostm odern A rc h ite c tu re , London : A c a d e m y E ditions, 1977.


Mimarlık meslek ve eğitim çevrelerinde ise, üst modernizmin olumsuz sonuçlarım hafifletmek üzere, blok ve kutu binaların yerine modüler sis­ temlerin ve organik biçimlerin tercih edilmeye başlandığını, düz cam yü­ zeylerin ve sıvanmış beton cephelerin yerlerini daha dokulu brüt beton, tuğla ve ahşap gibi malzemelere bıraktığını, genel olarak modernizmin evreııselci formüllerinin, bölgesel etkenler ve özellikler ışığında yeniden gözden geçirilmeye başlandığını görürüz. Turgut Cansever’in Ankara’d a­ ki Türk Tarih Kurumu ile Sedad Hakkı Eldem ’in İstanbul’daki Zeyrek Sosyal Sigortalar Kurumu Kompleksi, 1960’ların bu ortodoks olmayan ve daha eleştirel m odernizm inin başarılı örnekleri arasında sayılabilir. Bıı noktada, Eldem ’in, kendi mimarlığına 1930 ve 4 0 ’larda yakıştırdığı milli­ yetçi söylemi terk ettiğine, Cansever’in ise henüz, mimarlığındaki kalite­ lerin açıklaması olarak İslami bir dünya görüşüne ve “ geleneksele geri d ö ­ nüş” formülüne başvurmadığına dikkat çekmek isterim. Oysa bugün, Turgut Cansever, modern mimarlık ve şehirciliğin sebep olduğu sağlıksız ve çirkin çevrelerin suçunu insanı dünyanın ve yaşamın m eıkezi yapan Rönesans hümanizmasına ve modernliğin araçsal rasyona­ lizmine yüklemekte, İslamıyeti ise hem kendi mimarlık anlayışının kayna­ ğı, hem de 1980 1er Türkiye sinin tüketim kültürüne ve yaygın ekonomik adaletsizliğine direnmenin tek yolu olarak sunm aktadır.16 Bu açıklamala­ rın arasında kaybolup giden şey ise Cansever’in binalarındaki kalitelerin ve şiirselliğin, aslında arazi, topografya, ışık, doku, malzeme ve işçilik ko­ nularındaki duyarlılığından kaynaklandığıdır. Örneğin, Akdeniz bölgesel taş inşaat geleneklerine göre inşa edilmiş olan ve Cansever’in en başarılı yapıtları arasında sayılan Bodrum ’daki Demir Tatil Köyü, birçokları tara­ fından gelenekselin tartışmalı modern formlar karşısındaki zaferinin bir simgesi olarak tanımlansa da, polemiklerin ötesinde bakıldığında, pek çok “ eleştirel rejyonalizm” {critical regionalism) örneğinde olduğu g ib i,'7 bu­ lunduğu yere duyarlı bir m odernizm den, yani kısaca “ iyi mimariık” tan başka bir şey değildir (ve pek çok iyi mimarlık örneği gibi, hali vakti ye­ rinde işverenler için yapılmış, tekil ve usta işi bir örnektir). Böyle bir “ ye­ rine duyarlı m odernizmin” kalitelerini ise ne İslam veya gelenek sözcükle­ ri, hatta ne de sadece bölgesellik veya kültür gibi kavramlar tek başlarına tam olarak açıklayabilirler. Cansever örneği, daha önce Sedad Hakkı Eldem ’de de görüldüğü gibi, Türkiye’de modernizmin en temel problem16 T u rg u t C anse ver'le m ü la k a t, D erg âh, T e m m u z 1991. 17

lerindeıı birine, mimarlığı mutlaka bir kimlik politikasının içinde tanımla­ ma kötü alışkanlığına işaret eder ki bu Eldem için “ Türklük’ veya millilik, Cansever için ise İslam veya gelenek sözcükleriyle özetlenebilir. Oysa, bizzat bu mimarların yapıtları da göstermektedir ki m odern mimarlık iyi yapıldığında, kendisini belirlediği iddia edilen bütün öze ilişkin ( esseııtiaiist) kimlik tanımlarını aşmakta, sadece bu kimlik tanımlarıyla açıklanma­ yı reddetmektedir. 1 9 6 0 ’lar ve 7 0 ’ler boyunca, Türkiye’de aydınların ve politize olm uş bir Mimarlar O dası’nm “ Ü çüncü Dünyacı” m odernleşm e modellerine yöneldiğini, mimari esin kaynağı olarak da artık Batı’ya değil, gecekondu­ lara ve halk mimarisine bakmaya başladığını ve genel olarak mimarlığın estetik boyutu yerine üretim politikalarıyla ilgilenir olduğunu görürüz. Bövlece bu dönem de, hem devletin hem de kurum sallaşm ış mimarlık mesleği alanının dışında, alternatif bir toplumsal ve mimari süreç olarak, hızla gelişen gecekondu yerleşmelerine yoğun bir akademik ilgi göze çar­ par. Konut alanında, katılımcı ve demokratik tasarım süreçlerinin, özellik­ le de mimarların sunabileceği ön tasarım, altyapı ve hizmetlerini, gece­ kondularda yaşayan insanların yerel kaynakları ve emekleriyle birleştirmeyi amaçlayan kendi kendine yeterli projelerin, bu yıllarda, geniş çaplı gerçek uygulamalara değilse bile, mimarlık okullarına ve mesleki söyleme yaygın olarak girdiğini görürüz. Bugün ise, mimarlığın, bu konut ve yerleşme problemleri karşısındaki acizlik ve ilgisizlik duygusu bir ümitsizliğe dönüşm üş, önceleri mimarlık disiplininin denetiminde olduğu düşünülen alan, şimdi ikinci ve üçüncü kuşak gecekondu nüfusunu barındıran, ucuz ve düşük standartlı inşaatla­ ra ve tamamen denetimsiz ve plansız bir spekülatif yapılaşmaya terk edil­ miş görünmektedir. Denilebilir ki, 1 9 6 0 ’ların sonuyla 1970 lerin başında, üst modernizmin, gene modernist öncüllere dayalı ve içeriden bir eleştiri­ si için kısa bir an yakalanmış, fakat bu fırsat 1980’lerin politik, ekonomik ve kültürel ortamında süratle yitirilmiştir.

Postmodem Türkiye’nin Panoraması: 1980’ler Postmodern Türkiye’nin 1980’lerdeki genel görünüşü, bir yanda libe­ ral ekonomi, sivil toplum ve feminist düşünce taraftarlarından diğer yan­ da Müslüman aydınlara kadar uzanan çok çeşitli gruplar arasında, hem es­ ki Cumhuriyet elitinin, hem de geleneksel solun resmi ideolojilerine, kül­ türel normlarına ve zihniyet alışkanlıklarına karşı gittikçe güçlenen bir

E le ş tire l re jy o n a liz m " te rim in i K enn eth F ra m p to n 'u n ta n ım la d ığ ı ve y a y ılm a s ın a ö n c ü lü k e ttiğ i a n la m d a k u lla n ıy o ru m . Bkz. K. F ram pton, "T o w a rd s A C ritic a l R egi­ o n a lis m : Six P oints fo r an A rc h ite c tu re o f R esistan ce", H . Foster (ed.), The A n ti-

18 F e m in is tle rin , M ü s lü m a n a y d ın la rın ve p o püler k ü ltü rü n e le ş tire l sö yle m le ri iç in s ıra ­

A e s th e tic : Essays on P ostm odern C ulture, P ort T o w nsend: Bay Press, 1983, s. 16-30.

sıyla Y eşim A ra t, N ilü fe r G öle ve M e ra l Ö z b e k 'in bu k ita p ta k i ya z ıla rın a bakınız.


tepki olarak özetlenebilir.18 Resmi modernizmin katılığı ve dayatmacılığı, edebiyat ve müzikten mimarlık ve sinemaya kadar bütün kültürel ifade bi­ çimlerinde ilk defa böylesine bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Bu panoram a, siyasal ve ekonomik açıdan, Reagan, Thatcher ve Özal gibi liderlerin damgasını taşımakta ve dünyanın birçok yerinde ulusalcı kalkınma anlayışlarının tarihsel sonuna işaret etm ektedir.19 Kültürel alan­ da ise, m odernleşme kuramlarının evrenselci iddialarından vazgeçilip, kül­ türel kimlik ve farklılık gibi terimlerin öne çıkışına tanıklık eden bir d ö ­ nemdir bu. Öyle ki, Türkiye’nin en tanınmış moderııist mimarları bile ta­ rihsel ve yöresel örneklere biçimsel göndermeler yapmaya, İslaıııi form ve motiflerden zaman zaman son derece yüzeysel aktarmalar yapmaya giriş­ mişlerdir. Dünyanın her yerinde mimarlık çevrelerinin “ postm odernizm ” terimini benimsemesi işte bu ekonomik, politik ve kültürel gelişmelere koşut olarak ortaya çıkmış, postm odernlik kuramlarının güçlü eleştirel boyutuyla, mimarlıkta yeni ekonomik ve politik “ dünya düzenini” onay­ layan bir üslup ya da biçimsel söylem olarak “ postm odernizm ” arasındaki can alıcı fark çoğu kez gözden kaçırılmıştır.20 Söz konusu eleştirel boyut, bir yanda resmi kültürün ve üst modernizmin temel kabullerini sorgula­ mamıza olanak verirken, giderek mimarlar arasında postmodernizmin bir üslup olarak meşrulaşmasına ve kabul bulmasına da yol açmıştır. Türkiye’de Özallı yılların kültürel ifade biçimleri, yapılaşma patlaması ve süratle değişen kent manzaraları, postmodern durumun bu iki yanlılı­ ğına birçok kanıt sunmaktadır. Bir yandan, potansiyel olarak demokratik­ leştirici bir havada, okumuş elit çeşitli alt kültürlerin farkına varmış, özel­ likle de marjinal insanların kendilerini ve yaşam mücadelelerini ifade bi­ çimleri olarak popüler kültür ürünleri dikkatleri çeker olmuştur. Hepimiz artık gecekondu zevkine, arabesk m üziğe, kebapçılara, şehirlerarası o to ­ büs terminallerine, aluminyum kubbeli küçük ve ucuz mahalle camilerine burun kıvırmanıayı yavaş yavaş öğreniyoruz; hatta, modernlik konusunda kendi karışık duygu ve tecrübelerimizin farkına vardıkça, bunlardan h oş­ lanmaya başladığımız bile söylenebilir. Bugün, Cumhuriyet’in resmi m o ­ dernleşme ideolojisinin elitizmi, katılığı ve dayatmacılığının gittikçe g ö z ­ den düşm ekte olduğu yadsıyamayacağımız bir gerçektir. Aynı şekilde, 19 Bkz. Ç a ğ la r Keyder, U lu s a l K a lk tn m a c ılığ ın İfla s ı, İs ta n b u l: M e tis Y a yın la rı, 1993; a .y , "T h e D ile m m a o f C u ltu ra l Id e n tity on the M a rg in o f E urope", R e vie w c. 16 no: 1, K ış 1993, s. 19-33. 2 0 Bkz. M a ry M c L e o d , "A rc h ite c tu re and P o litic s in the R eagan Era: From P ostm oder­ nism to D e c o n s tru c tiv is m ," A s s e m b la g e , no:8, 1989; aynı yaza rın m im a rlık d ü n ya ­ sın d a ki g e liş m e le ri ö z e tle d iğ i b ö lü m iç in bkz. S. T ra c h te n b e rg (ed.), The P ost-M o­ de rn M o m e n t, W e s tp o rt: G reenw ood Press, 1985, s. 19-52.

modernist elite ve aydınlara halkın adına halk kitlelerini “ kurtarma” hak­ kını ve misyonunu veren avant-garde “yanlış-biliııç kuramları” (theories o f false consciousness) da aynı ölçüde gözden düşm üştür. Tabii, bu d e ­ mokratikleştirici ivmeyle, sırf “ halka ait olduğu için” her türlü “ kitsch i onaylama (ki çoğu kez elit bir suçluluk duygusunun sonucudur bu) ara­ sındaki sınırı nerede çizmek gerektiği, özellikle mimarlık gibi özünde elit olan bir disiplinde sürekli karşımıza çıkan çetin bir sorudur. Kötü tasar­ lanmış ve inşa edilm iş, çoğunlukla bir cami / büro b loğu / alışveriş kompleksi biçimindeki sayıları hızla artan yeni camiler bu konuda çarpıcı bir örnektir. Mimarlık çevrelerinin küçümseyerek ve neredeyse iğrenerek baktığı bu yapılar, her şeyden önce, kurumsallaşmış mimarlık mesleğinin kontrolünün çok dışında kalan ekonomik, toplumsal ve siyasal süreçlerin yol açtığı genel bir çevresel ve estetik bozulmanın ürünleridir. Aıııa aynı zamanda da, meslek elitlerinin, camiyi önemli bir mimari tip, araştırmaya ve yorumlamaya değer bir tasarım sorunu olarak ele almayı yıllarca ihmal etmesi ya da istememesinin ve bu alanı, toplumdaki en düşük eğitimli ve en popülist gruplara terk etmesinin de göstergesidir.21 Öte yandan, mimarlık çevrelerinde “ uluslararası üslup,” modernizmin sterilliğinden ve kimliksizliğinden “ kurtuluş,” tam da ülkenin iyice uluslararasılaşnıış ve küreselleşmiş bir kapitalizme sonuna kadar açıldığı bir d ö ­ neme rastlamıştır.22 Bu ortamın mimarlık ve şehircilik açısından en gözle görünür ürünleri, süratle sayıları artan beş yıldızlı oteller (İstanbul’da Conrad, Swiss, Mowenpick ve Ram ada; Ankara’da H ilton ve Sheratoıı), süpermarketler ve dev alışveriş merkezleri (İstanbul’da Ataköy Galleria ve Aknıerkez; Ankara’da Karum ve Atakule), iş merkezleri ve “ atrium ” lıı ofis binaları ile uluslararası zincirlere bağlı tatil köyleridir (Club M ed, R o ­ binson gibi). Dünyanın pek çok büyük kentinde yaygın olarak görülen postmodernizmin ve “ lıigh-tech” dışavurumculuğun en son örnekleri de, Türkiye’nin genç kuşak mimarları tarafından, zaman zam an Batılı m odel­ leriyle kıyaslanabilecek kalitede olmak üzere taklit edilmektedir. H er ne kadar, mimarlığın, sadece içinde yer aldığı politik ve ekonomik süreçlerle ilgilenmek yerine özerk bir disiplin olarak kendine dönm esinde olumlu bir şeyler varsa da, bu arada modernizmin toplumsal ideallerinden tam a­ men vazgeçilerek mimarlığın, özel sektör ve zengin müşteriler için bir form ve imaj yaratma olarak ele alınmasına da şahit oluyoruz. 21

Bu kon uda D oğan K uban ve U ğ u r T a n y e li'n in "Ç ağdaş C a m i M im a ris i" b a ş lık lı b ö ­ lüm d eki y a zıla rın a bakınız (A rre d e m e n to D ekorasyon, n o :1 1, K asım 1994, s. 80-91).

2 2 Bu yeni küreselleşm enin kentsel ve k ü ltü re l ifa d e le ri iç in a yrıca bkz. A s u A k s o y ve K evin R obins, "Ista n b u l Betw een C iv iliz a tio n and D is c o n te n t", N e w P erspectives on Turkey, n o :10, İlkba har 1994, s. 57-74.


j3 2

Bütün bunlara ek olarak, gösterişli yayınların, tasarını ve dekorasyon dergilerinin, büro malzemeleri ve en son C A D D sistemleri de dahil o l­ mak üzere mesleki araç gerecin, ithal yapı malzemelerinin, donanımların ve bunların yerli taklitlerinin, en gelişmiş pazarlama ve reklam teknikleriy­ le birlikte şimdiye değin görülm edik biçimde yayıldığını görüyoruz. Ö r­ neğin, mimarlık dergilerindeki ilanlara — uzay kafeslerine, hazır döküm / hafif beton elemanlara veya Avrupa’da erken modernist estetiğin en tipik malzemelerinden birisi olan canı tuğlalara vb.— bakınca, insan ister iste­ m ez, tam da mimarlık kültüründe modernist formlar terk edilirken, hafif­ lik, şeffaflık ve standartlaşmaya olanak kılacak malzemelere dayalı m oder­ nist bir estetiğin maddi temellerinin Türkiye’de henüz oluşmakta olduğu­ nu düşünmeden edemiyor. Ü st sınıfların ve yeni “yuppie” kuşağının yaşa­ ma modellerine gelince, keııt merkezinden uzaklaşarak İstanbul’da Alarko-Alsit, Ankara da M esa Koru Sitesi gibi villa tipi yerleşmelere veya İs­ tanbul dışındaki Bahçeşehir veya Kemer Country gibi, doğa ve sağlık, yüzme havuzu, tenis kortu, g o lf sahası hatta binicilik alanları gibi imajları pazarlayan dört başı m amur ve pahalı banliyö kentlerine taşınmak, belki de son yılların en çarpıcı gelişmesi olarak tanımlanabilir. İstanbul m etropoliten alanının dışında, 1200 dönümlük bir arazide kurulan ve 10 kilometre genişliğinde bir ormanla çevrili Kemer Country banliyösü özellikle ele alm aya d eğer bir örnektir. Projenin başladığı 1 9 9 1 ’den bu yana yayımlanan broşür ve tanıtım yazılarında, Kemer Countrv’nin ateşli bir antim odernist söylem e dayanan ve B atı’da Prens Charles ve yeni muhafazakâr mimar Leoıı Krier tarafından da sahiplenilıııiş geleneksel mahalle tasarım ı” (traditional neighborhood develop­ ment) yaklaşımını açıkça benimsediğini görürüz. Bu tanıtım broşürlerin­ den birinde şöyle denmektedir: Kem er Country eski bir yaşama biçimini hayata geçirmek için tasarlandı... Bıı yaşama biçiminde anahtar kelime mahalleydi. Hepimizin bir mahallesi vardı. Biz oralıydık. Bugünün İstanbul'unda yaşadığımız cn büviik problem , ne g ü ­ rültü, ne hava kirliliği, ne kalabalık, ne trafik, ne de pahalılık. Bunların hepsine bir biçimde göğüs germeye çatışıyoruz. Ama aidiyet duygum uzu kaybettik ki onsuz yaşayabilmemiz çok zor.23

Pı ojenin üçüncü etabında, bu “yitirilmiş aidiyet duygusunu geri getir­ m e” işinin, ünlü Floridalı mimarlık firması Andrçs Duaııy ve Elizabeth Plavter-Zyberk’e verildiğini açıklayan broşürdeki eskizlerde, geleneksel Türk evlerinden esinlenmiş villalar yer almaktadır. U staca yapılmış bu pastel eskizlerde, dar sokakları ve küçük meydanları çevreleyen kiremit çatılı, avlulu, cumbalı, modüler pencereli evlere tarihi Osmanlı sukemeri de 23 K em er C oun try, Ü çü n cü Etap T a n ıtım B roşürü, İsta n b u l, 1993.

uygun bir arkaplan oluşturmaktadır. Kemer Countrv, “ geleneksel mahalle tasarımı” nda ilke edinilen prag­ matik tasarım yaklaşımlarını benimsediğini ilan etm ektedir. Buna göre, bir yerin “ kamusal kimliği” ni ( civic identity) oluşturan bazı yapı kodları ve üslup öğeleri belirlendikten sonra, tasarımcılardan müteahhitlere, y ö­ neticilerden kullanıcılara kadar çok farklı grupların tasarım sürecine m ü­ dahale edebilmesi olanak dahilindedir. Bunun prensip olarak, öncü m o ­ dern mimarların otoriter idealizmine kıyasla, gayet yenilikçi ve dem okra­ tikleştirici bir yaklaşım olduğu şüphe götürm ez ama, bu yaklaşımdan yola çıkmak, mutlaka Duaııy ve Playter-Zyberk’ in tasarım larında çoğu kez kullandıkları geleneksel ve antim odernist formları da gerektirm ez. Son analizde, tıpkı mahkûm ettiği modernizmde olduğu gibi, Kemer Country projesinde de öncelik biçimde ve dış görünüştedir; projenin antim oder­ nist retoriği ise modernizmin retoriğinden daha az ideolojik değildir. Mahalle, komşuluk, geçmişe geri dönme vb. üzerine bütün söylenenler söylendikten sonra, Kemer Couııtry’niıı — geleneksel Türk evinden İtalyan villalarına ve İngiliz malikânelerine kadar pek çok örnekten esinlenmiş— “ geleneksel” cephelerinin ardında, bahçeleri, garajları, “ jacuzzi” li banyola­ rı, geniş salonları ve farklılaşmış yatak odalarıyla Batı’da pek çok örneği g ö ­ rünen tipik bir iist-gelir grubu banliyö villasının planım bulabiliriz. Sorgu­ lamaya değer bir başka soru da, geleneksel mahallenin fiziksel dokusunu yeniden inşa etmenin, gerçekten, projenin girişimcilerinin iddia ettiği gi­ bi,-24 mimarlıkla çoğulcu demokrasi arasındaki köprüyü de yeniden kurup kuramayacağıdır (tabii geleneksel Osmanlı mahallelerinin ne kadar ve ne anlamda “ demokratik” olduğu da sorgulanabilir). Sadece villaların 350 bin dolardan 2 milyon dolara kadar değişen fiyatları ve oto sahipliği ön şartı göz önüne alındığında bile, yaratılan çevrenin, tanımı gereği, ancak yapay bir “ kamusal alan” oluşturacağı, “ aidiyet duygusunu restore etmek” iddi­ asına karşın, böyle bir yere “ ait olmayan” pek çoklarını dışarıda bırakacağı düşünülebilir. Aslında, pahalı alışveriş merkezlerinden, iyi korunmuş duvar­ ların gerisindeki villalara ve sitelere kadar, yakınlarda Türkiye de gerçekleş­ tirilen pek çok mimari ve kentsel gelişmede, gerçek ve kozmopolit bir şehir ortamının, gerçek bir sınıfsal ve kültürel çeşitliliğin gereği olan herkese açık kamu mekânlarının erozyona uğradığını görürüz. Cumhuriyet elitinin her şeyin en doğrusunu bilir tavırlarına bir eleştiri olarak yola çıkan postmodernizmin mimarlıktaki uzantısı, çoğu kez gene imtiyazlı bir sınıfın seçkin va24 Bkz. "Z a m a n Ö te s i'n in Peşinde K em er C o u n try", proje sah ib i Esat Edin ve ta sa rım ko o rd in a tö rü T a lh a G encer'le sö yleşi, A rre d e m e n to D ekorasyon, no :10, E kim 1993, s. 121.


şam biçimine hizmet etmek biçiminde karşımıza çıkıyor —şu farkla ki, mi­ marlık mesleğinin en birinci işvereni olarak, bürokrat Cumhuriyet elitinin yerini finans, iş ve endüstri dünyasının eliti almış görünüyor.

Sonuç: Eleştirel Bir (Post)Modemizme Doğru Hiç kuşkusuz, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de, mimarlıktaki postmodern eleştiri, resmi üst modernizmin estetik formülle­ rini, elitizmini, evrenselleştirici iddialarını ve araçsal rasyonelliğini köklü biçimde soıgulam ıştır. Öte yandan, postmodeınistlerin iddia ettiklerinin tersine, bu eleştirinin önemli kısmı ne çok yenidir, ne de eleştirel bir modernizmle bağdaşmayacak kadar radikaldir. Mimarlıkta eleştirel bir m oder­ nizmin ne olduğuna dair rahatlıkla söyleyebileceğimiz tek şey ise, onun apn oıi biçim ve üslup terimleriyle tanımlanamayacağıdır. Son kertede iliş­ kili olduğu demokrasi kavramı gibi, böyle bir modernizmin alabileceği formlar “ radikal biçimde belirsiz” dir.2-1’ Yani böyle bir modernizm, teorik olarak “ ütopik bir boşluk” tur ki bu boşluğun tarihsel olarak bağlamına göre doldurulması, özellikle de hem tarih dışı ve öze ilişkin (esscntialist) “ gerçeklerden” hem de hiçbir gerçekliğin olmadığı bir aşırı görecelikten (rchtıvism ) özenle kaçınılması gerekir. Böyle bir eleştirel modernizmin, kimlik politikalarını tasarım sürecinin merkezi yapmaktan da kaçınması, gerek kişilerin gerek toplumların kimliklerinin, onları sabit formüller hali­ ne getirmek isteyen bütün çabalara rağmen her zaman karmaşık, sürekli değişken, çoğu zaman da çelişkilerle dolu olduğunu unutmaması gerekir. Ö te yandan, bütün gerçeklik iddialarının göreceli ve koşullara bağlı olduğunu fark etmemiz, birden fazla alternatif modernizmlerin olabilece­ ğini kabul etm em iz, ille de bütün alternatiflerin aynı olduğu anlamına gelm ez; ne de mimarlar ve başka eğitim görm üş elitin, problemler karşı­ sında çözüm ler önerm ek (dayatmak değil) görevlerini ortadan kaldırır. Son yıllardaki gelişmelerle mimarlık mesleğinin köklü bir biçimde tehdit altında olduğu çok tartışılan bir konudur: Bir yanda tasarım süreçlerinin bilgisayarlara geçmesi ( “ gerekli programlar varsa herkes tasarımcı olabilir” savı), diğer yanda da daha önce marjinal kalmış grupların seslerini duyur­ maya başlaması ( “ Batılı veya Batı eğitimli erkek mimarların tanımladığı bir disiplinin çoğulcu bir toplum a cevap olamayacağı” savı). Fakat bütün 25

B urada e sin kaynağım C hantal M o u ffe 'in "ra dikal de m okra si* kavram ıdır. Bkz. C. M ou ffe , "D e m o c ra tic C itiz e n s h ip ond the P o litic a l C o m m u n ity", D im ensions o f R a d ica l D em ocracy, London: V erso, 1992, s. 225-239. M odern m im a rlığ ın b ü tü n le ş tiric i ve evrenselci sö y le m in i reddederken, d e m okra tik ve eleştirel p o ta n siye lin i korum a düşünce­ si, M o u ffe 'in , A y d ın la n m a 'n ın e p is te m o lo jik projesini e le ştirirke n , aynı A y d ın la n m a ­ nın dem okrasi düşüncesine doyalı p o litik projesine sa h ip çıkm a fik rin e b e n z e tile b ilir. Bkz. C. M o u ffe , The Return o f the P o litic a l, London: V erso, 1993'teki m akaleler.

bunlar, bazılarının bugün iddia ettiği gibi mimarlık mesleğini artık geçer­ siz kılmaz. Olsa olsa, bu yeni zorlayıcı koşullarda mesleğin kendi kendini yeniden düşünüp tanımlamasını daha da gerekli kılar. Modernist ütopyanın mimari biçimleri ve doktrinleri artık makul o l­ maktan çıkmış olabilir. Fakat programatik içeriğinin — özellikle de m oder­ nist öncülerin en çok ilgilendiği konut, kentleşme ve yapı üretimi gibi ko­ nuların— ekoloji, kamusal alan, kültürel çeşitlilik gibi daha yeni temaların da ışığında yeniden ele alınmasındaki önemini ve gerekliliğini herhalde pek az kimse yadsıyabilir.26 Mimarlıkta postmodernizmin, “ disiplinin kur­ tuluşu” olarak aceleci bir tavırla kutlanıp yüceltilmesinde eksik kalan nok­ ta, toplumda kurumsallaşmış mimarlığın rolünün ve öneminin çok büyük ölçüde azalmış olduğu gerçeğidir. Stuart Hall’un pek güzel ifade ettiği g i­ bi, “ hem postmodernist paradigmayı benimseyip hem de postm oderniz­ min nasıl kendimizin dünyanın merkezi olmaktan çıkışı karşısında bir ya­ kınma haline gelebileceğini göremem ek pekâlâ m ümkündür” .27 Yazının başında değindiğim Aydınlanma sonrası ikileme tekrar döner­ sek, belki de yapabileceğimiz tek şey, modernist projenin ilk ortaya çıkı­ şındaki belirsizliği ve çok boyutluluğu tekrar hatırlamak olabilir. M odern­ lik, bir yandan postm odern eleştirilerin çok güzel ortaya koyduğu gibi, politik bir projeydi ama, aynı zamanda da, sadece şimdilerde eleştirilen bu politik projeye indirgenem eyecek kadar zengin olanakların insanların önünde açıldığı tarihsel bir durum du. M odernliği sadece dayatmacı bir politik proje olarak tanımlayıp bunun karşısında postm odernliği de sade­ ce, demokratik ve çoğulcu bir tarihsel durum olarak kutlamak, ne teorik olarak tutarlı ne de adil bir tavırdır. En azından mimarlıkta bunun tersi­ nin de tartışılabileceğini göstermeye çalıştım. Tartışmanın oturtulabilece­ ği daha sağlıklı bir zeminin, her şeyden önce hem m odernizmin hem de postmodernizmin basite indirgenmiş ve klişeleşmiş tanımlarına rağbet e t­ meyip iki terim arasında polem ik amaçlarla kurulmuş olan karşıtlığı bir kenara bırakmak olduğunu düşünüyorum. İkinci olarak da, gerek m im ar­ lığın gerekse diğer kültürel üretim biçimlerinin (politika, ideoloji, ekono­ mi vb. karşısında) göreceli özerkliğini unutmamamız gerekiyor ki, bu da, kimisi “ mimarlık” kimisi mimarlık dışı birçok faktör tarafından belirlenen mimari (veya diğer) yapıtların birden çok fazla açıklaması ve “ okuması” olduğu anlamına geliyor. Aynı nedenle de, bu yapıtlar, belli bir dönemin kültürünün ve politikasının birer yansıması oldukları kadar, bunlara di26 Bkz. M a rs h a ll B erm an, "W h y M o d e rn is m S till M a tte rs ? ", S. La sch ve J. F riedm a n (ed.), M o d e rn ity a n d Id e n tity , O xfo rd : B la c k w e ll, 1992, s. 33-58. 27 S. H a ll, "T he Emergence o f C u ltu ra l Studies and the C ris is o f the H u m a n itie s ", October, no:53, 1990, s. 11-23.


lebileceği üzerinde duracağım. Üçüncü olarak da Türkiye’nin kent plan­ lama deneyini ele alarak bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.

II. Türkiye’nin Modernleşme Projesinin Özelliklerinden Söz Edilebilir mi ?

BİR MODERNLEŞME PROJESİ OLARAK TÜRKİYE'DE KENT PLANLAMASI İL H A N T E K E L İ

I. Giriş Bu yazıda Türkiye’nin modernleşme projesi içinde kent planlamasının yerini araştırmaya çalışacağım. Böyle bir araştırmanın Türkiye’nin modern­ leşme projesinin daha iyi tanınmasına yardımcı olacağını düşünüyorum. Planlama bir Aydınlanma çocuğudur. Aydınlanma, doğa ve toplumun düzenli süreçlerini aklın kavrayıp bize anlaşılabilir ve başkalarına nakledilebilir biçimde geri verebileceği inancını getirdi. Bu, insanların eylemleri­ ne yol gösterebilecek nesnel bir sosyal bilimin kurulabileceğinin kabulü demekti. Böyle bir sosyal bilim varsa, bu bilgi sosyal mühendislik amaçla­ rıyla kullanılacaktır. Bu da toplumun yönlendirilmesinde ve dönüşm esin­ de teknik aklın kullanılması, yani modern planlama düşüncesinin doğuşu dem ektir.1 E ğer planlamaya bu genellikte yaklaşılırsa Türkiye’nin tüm modernleşme projesini bir planlama olarak görm ek ve tartışmayı bu kap­ samda yürütmek gerekir. Oysa ben tartışmayı genişletmek yerine daralt­ mak yolunu seçerek, sadece Türkiye’nin modernleşme projesinin bir par­ çası olan kent planlaması üzerinde duracağım. Bu daraltılmış alanda bir değerlendirme yapmak için kavramsal bir ha­ zırlığa girişmekte yarar vardır. Türkiye’nin kent planlaması deneyini genel bir çerçeveye oturtm ak için önce Türkiye’nin m odernleşm e projesinin özellikleri üzerinde duracağım. Bu yazıda bir değerlendirme yapılmak is­ tenildiği için ikinci olarak bir modernleşme projesinin nasıl değerlendiri­

Kısaca özetlenirse m odernleşm e 17. yüzyıldan itibaren A vrupa’da oluşmuş bulunan toplumsal yaşam ya da organizasyon biçimidir. Bu olu­ şum kendi içinde dünyaya yayılma mekanizmalarını taşım aktadır. M o ­ dernleşme dört boyutuyla ve bunlar arasındaki gerilimlerle kavranabilir.2 Bunlardan biri ekonomik boyuttur. Modernleşmenin ekonomik yüzü dediğim izde, kapitalist ilişkiler içinde, inorganik enerjiye dayanarak üre­ tim yapan sanayileşmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Ü rünler metalaşmış, emek ücretli hale gelmiş, liberalist mülkiyet anlayışı kurumsallaşmıştır. İkinci boyut bilgiye yaklaşımdır. Toplum sal olguların doğru bir tem si­ linin yapılabileceğine, dolayısıyla nesnel bir toplumbilimin kurulabileceği­ ne inanılmaktadır. Bu durum da dil, bu bilgiyi etkilemeden aktarabilen saydam bir aracı olarak görülmektedir. Değerler alanında ise evrensel ola­ rak geçerli bir ahlak ve hukuk alanının kurulabileceğine inanılmaktadır. Modernizmin üçüncü boyutu geleneksel toplum bağlarından kurtul­ muş, kendi aklıyla kendini yönetebilecek bireyin doğm uş olmasıdır. Belir­ li bir yöreye bağlılığı azalmış, yer değiştirebilen, yani akışkanlığı artmış, eğitilmiş kişilerden oluşan bir toplum söz konusudur. Geleneksel bağlılık­ lardan kopm uş, bireyselleşmiş kişiler m odern toplum un yurttaşı haline gelmişlerdir. Yani daha büyük bir toplumun anonim ilişkiler içindeki eşit üyeleri haline gelmişlerdir. Kamu yaşamına bir yurttaşlık sorumluluğuyla katılmaktadırlar. M odernizmin dördüncü boyutu kurumsal yapısıdır. Bu tür ekonomik faaliyetlere sahip olan, bu tür bireylerden oluşm uş, kendi üstünde düşü­ nen toplum yeni bir örgütlenme biçimi geliştirmiştir. Bunun özellikleri kısaca ulus-devlet olma ve demokratiklik olarak özetlenebilir. Yerel b a ğ ­ lamdaki toplumsal ilişki biçimini aşarak daha belirsiz ve yaygın bir m ekân­ da, anonim toplumsal ilişki kalıpları oluşturulabilmesi için ulus kimlikleri­ nin ortaya çıkması gerekmiştir. Kendisi için iyi olanı değerlendirebilen eşit bireylerden meydana gelen toplumun yönetimi demokratiklik ilkelerine göre kurulmak zorundadır. Kısaca özelliklerini gördüğüm üz, Avrupa’da ortaya çıkan modernleşme 2

1

John F rie d m a n n , P la n n in g in the P u b lic D o m a in , P rinceton U n iv e rs ity Press, Prince­ to n , 1987, s. 51-87.

Ernest G elner, C ulture, Id e n tity a n d P o litic s , C am b ridg e U n iv e rs ity Press, C a m b rid ­ ge, 1987, s. 6-28; A n to n y G iddens, The C onsequences o f M o d e rn ity , P o lity Press, C am b ridg e, 1990; D avid H a rve y, The C o n d itio n o f P o s tm o d e rn ity , B asil B la c k w e ll, C a m b ridg e, 1989, s. 10-38.

137


modeli yapısal olarak bazı gerilimleri içinde barındırır. Bıı gerilimlerden bi­ rincisi kapitalizmin eşitsizliği, sürekli yeniden üreten gelişme dinamiği ile demokratik ulııs-devletin bireyler arası eşitliği öngören niteliği arasındaki uyumsuzluktan doğmaktadır. Modernleşmenin ikinci önemli sorunu kapi­ talizmin ulus-devlet sınırlarına sığmayışı, tüm dünyaya yayılma eğilimini ta­ şımasıdır.3 Yalnız kapitalizm değil, modernleşmenin düşün alanındaki ev­ rensellik iddiası da ulııs-devletin dışına taşmasını kolaylaştırmaktadır. M odernleşm e modelinin Avrupa’da doğduğunu ve evrensel geçerlilik savı taşıdığını gördükten sonra, Türkiye’nin modernleşme projesinin fark­ lı özelliklerinin ne olduğunu sormanın bir anlamı var mıdır? Bu soruya ilk verilecek yanıt “ hayır” dır. Oysa modernleşme projesinin nasıl yaşama ge­ çebileceği üzerinde düşünülmeye başladığında bu soru anlam kazanmaya başlar. M odernleşme projesi Avrupa dışındaki ülkelerde iki farklı yoldan uy­ gulamaya geçmektedir denilebilir. Bunlardan birincisi kapitalizmin işleyi­ şinin yarattığı yayılmacı etkilerdir. İkincisiyse bir yandan Batı’nın üstünlü­ ğünün ve yeni düşüncelerinin etkisi altında kalan yönetici elitlerin, öte yandan kapitalist sistemin işleyişinin gerektirdiği ve yarattığı ticaret burju­ vazisinin işbirliği içinde, reformist kurumsal yeniden düzenlemeler ve eği­ tim yoluyla, yani bir tür sosyal mühendislik uygulamasına gidilmesidir. Bunlardan birincisi kendiliğinden olan bir değişme görüntüsiindedir. B u­ nun başaramadıklarını ikinci tür, çoğu kez “ tepedenci” diye adlandırılan müdahaleler gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bir yandan kapitalist merkezi oluşturan ülkelerin sürekli bir gelişmeyle kendini yenileme içinde olması, öte yandan sosyal m ühendislik yoluyla yaratılmak istenen değişmelerin başarısının sınırlı kalması, kapitalist merkez dışındaki ülkeleri sürekli ola­ rak bir m odernleşm e açığıyla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu da aşama aşama yeni modernleşme projelerinin uygulanmaya konulması demektir. Eğer modernleşme projesinin uygulamasına böyle bir bakış açısıyla yakla­ şılırsa, bir ülkenin modernleşme projesinin kendine özgü yanlarından söz edilebilir. M odernleşme projesinin hangi aşamalardan geçerek ne türdeki ve ne kapsamdaki m üdahalelerle uygulamaya konulmaya çalışıldığı bu farklılıkları ortaya çıkaracaktır.

HL Türkiye’nin ya da Bir Başka Gelişmekte Olan Ülkenin Modernleşme Projesi Nasıl Değerlendirilebilir? Siyasetçiler, siyasal bilimciler, tarihçiler, toplumbilimciler, felsefeciler, son iki yüzyıldır modernleşme projesini şöyle ya da böyle bir değerlendir­ 3

D a v id H e ld , "D e m o cra cy: From C ity -s ta te s to a C o s m o p o lita n O rder?", D avid H eld (ed.). Prospects fo r D em o cracy, P o lity Press, C am b ridg e, 1993, s. 13-53.

meye tabi tutmaktadırlar. Bu değerlendirmeler değerlendiren kişinin m o ­ dernleşme projesine karşı başlangıçtaki ideolojik tutum una, kendisini o toplumun dışında ya da içinde görm esine, toplumların ilerlemesine ve d e ­ mokratikliğine farklı olumlulukta değerler yüklemesine bağlı olarak farklı­ laşmaktadır. Birinci tür değerlendirmeler modernleşme projesini hiç sorgulamayan, kendisini o toplumun dışında tutmaya çalışan, toplumların modernleşme çizgisinde ilerlemesine çok ağırlık veren bir yaklaşım içinde olanlardır. Bu durumda değerlendirici, ilgisini hemen hemen sadece m odernleşme açığı­ nın büyüklüğü üzerinde toplamıştır. M odernleşme projesi yaşama geçirilebildiği ölçüde başarılı olunacaktır. Bu bakış açısına göre dem okratik toplum modernleşmenin sonunda ulaşılacak bir hedeftir. Geleneksel to p ­ lumdaki kişiler geçmişin bağlarından koparılıp birey-yurttaş yaratıldıktan sonra demokrasiye geçilebilecektir. Piyasa süreçleri bu bağları koparacak güçte etkili olmuyorsa, bir süre için bu kopmayı gerçekleştirecek baskıcı pratikler meşru görülebilecektir. İkinci tür değerlendirmeleri yapanlar da m odernleşme projesinin ön ­ gördüğü toplumsal düzeni ya da yaşantı biçimini sorgulam azlar. Kendile­ rini bu dönüşümü gerçekleştiren toplumun dışında tutarak yaşanan d ö ­ nüşümün araçlarını modernleşmenin bir değeri olan demokratiklik açısın­ dan sorgularlar. Eğer piyasa güçleri kişileri geçmişteki toplumsal bağların­ dan koparıyorsa, buna paralel olarak toplum da kişilerin istekleriyle d e ­ mokratik süreçler içinde bir değişm e ortaya çıkıyorsa, bu iyi bir şeydir. Ama elitlerin tepedenci yaklaşımlarla bu değişmeyi gerçekleştirmeye çalış­ ması meşruiyetin dışına çıkmak olarak değerlendirilecektir. M odernleşm e açığı onların temel ilgi alanları değildir. Ya kendiliğinden olan m odernleş­ menin uzun erimde daha hızlı ve sağlıklı olacağına inanırlar, ya da m o ­ dernleşme açığının kapatılmasının hızlandırılması onları ancak zorlayıcı olmamak koşuluyla ilgilendirir. Bu tür kendiliğinden gerçekleşecek bir modernleşmeye razı olmanın bir başka biçimiyse tarihsel olmayı yüceltmek biçiminde ortaya çıkmakta­ dır. Bu bakış açısı içinde toplum un elitleri toplum un dışına çıkarılarak bir değerlendirmeye tabi tutulm aktadır. Bu elitlere m odernleşm e yolunda değişmeyi zorlayıcı, toplum un tarihselliğini yok edici aktörler olarak ba­ kılmaktadır. Bu bakış açısına göre, en sağlıklı gelişme toplumların kendi­ liğinden evrimsel gelişmeleridir. Bu evrimsel çizgiyi bozm ak tarihin dışı­ na çıkmak olmaktadır. Tarihin öznesi olma hakkı sadece kitlelere tanın­ maktadır. Üçüncü tür değerlendirmeler gerçekte modernleşmeyi yadsıyan, geç­ mişin yaşam biçimini savunan ve modernleşmenin sonunda ortaya çıkan


yaşam biçimini eski değerler açısından eleştirmeye çalışan yaklaşımlardır. Bunlar genel olarak toplum un dışına çıkan kişinin değil, onun içinde ka­ lanın değerlendirilmesidir. Pozitivist bir bilgi anlayışına sahip olmadığı için kendisini toplum dışında tutamaz. Değerlendirmesi de, nesnel oldu­ ğu iddia edilen bilgiye dayanın ayıp geçerliliği öznellikler arası olmayla ku­ rulm uş bilgilere dayandığı için, kınama ya da gülünçleştirm e eksenine oturacaktır. Bu bakış açısı çoğu kez desteğini öznellikler arası temelde de­ ğ işm ez old u ğu iddia edilen dini bilgiden alm aya çalıştığı için, buna uyum suzluk konusunda yapılan değerlendirme bir kınama niteliği kazan­ makta, bu yolla geçmişin yaşam biçimine dönüş için toplumda bir cemaat baskısı ya da çoğunluk baskısı yaratmaya dönük olmaktadır. Gerçekte m odernleşm enin maddi alanda sağladığı başarı karşısında, bu üçüncü tür değerlendirmenin ya da eleştirinin saf biçimiyle ileri sürül­ mesi olanağı bulunamamaktadır. Savunulan geçmişin yapısının bu başarı­ yı gösterm ediği açık hale gelmiştir. Bu durumda bu eleştiri, modernleş­ menin ekonomik sisteme, doğa bilimlerine, teknolojiye ilişkin değerleri kabul edilerek diğer öğelerinin yadsınması biçiminde ortaya çıkmaktadır. M odernleşm enin teknik ve ekonomik yönünün toplumun geleneksel ya­ pısı içinde de başarıyla çalışabileceği varsayılmakta, bu yolla toplum un kimliğinin korunacağı savunulmaktadır. Bu tür bakış açısının savunduğu geleneksel değerler içinde demokrasi yoktur. Demokrasi sadece toplumda sesini duyurabilmeyi sağlayan bir araç olarak değer kazanmaktadır. Bu sa­ vunmada olan bir değerlendirme çizgisidir, içeriğini modernleşmenin ba­ şarı düzeyi belirlemektedir. D ördüncü değerlendirme çizgisi de modernleşme projesini yadsıma üzerine kurmuştur. Bu yadsıma üçüncü türdeki değerlendirme çizgisin­ den farklı bir yönde gelişmektedir. Geçmişe özlem duyan bir yadsıma de­ ğil, m odernizmin ötesine geçen, bir anlamda modernizmle yetinmeyen bir eleştiridir. Bu yaklaşımın ilk biçimi sosyalizmin getirdiği eleştiridir. Tem elde kapitalizmi yadsıyarak modernleşme projesinin eşitsizlik yaratan yönünü ortadan kaldırıp modernleşme projesinin iç gerilimini yok etmeye çalışmaktadır. Bu tür yaklaşımın ikinci aşaması eleştirel kuramda bulunabilir. Dünya­ da postm odernist düşüncenin gelişmesi, modernizmin toplumu varolan tek seçeneğe hapsettiğini, baskıcılığın aracı haline gelebileceğini ortaya koydu. Bu eleştiri modernizmin sınırlamalarım ortaya koyuyor, insanı ö z ­ gürleştirmeyi amaçlıyordu. Ama insanı sadece duygusal tepkiye, aşırı de­ recede o ana hapseden yapısı, işleyebilen bir demokrasinin kurulmasına olanak vermiyordu. Aydınlanmanın akılcılığı insanı dini dogmaların baskı­ sından kurtarmıştı. Ama daha sonra araçsallaşan akılcılık insanları varolan

düzene hapsedici hale gelmişti. Akılcılık kendisini yenileyerek insanları ikinci kez özgürleştirmek göreviyle karşı karşıya kalıyordu. Bunu gerçek­ leştirmek de eleştirel kurama düşecekti. T oplu m da değişebilecek olan ama değişm ez olarak gösterileni, değişebilecek olandan ayıracaktı. T o p ­ lumbilimin nesnel olarak değil, ancak öznellikler aıasılıklara dayanarak kurulabileceğini kabul eden bir yaklaşım içinde, modernleşmenin toplum dışından bir eleştiri olanağı kalmayacak, eleştiri daha çok o durumun par­ çası olarak yapılabilecekti. Böyle bir dördüncü kategorinin varlığı m odernleşme projelerinin d e ­ ğerlendirilmesini büyük ölçüde modernleşmenin kendi çizgisine hapsolmaktan kurtaracaktır.

IV. Bir Modernleşme Projesi Olarak Kent Planlamasının Türkiye’deki Encamı Genellikle kent planlam asının, piyasa m ekanizm ası içinde ve liberalist mülkiyet anlayışına uygun olarak gerçekleşen sanayileşmenin ortaya çıkardığı sanayi kentinin sorunlarına bir tepki olarak geliştiği söylenir. Oysa planlamanın m odem toplum larda bireysel alandan farklılaşmış bir kam usal alanın oluşm asıyla ilişkisini de unutm am ak gerekir.4 1 8 4 8 ’e kadar kent planlamasının iitopist evresi büyük ölçüde sosyalizm akımıy­ la iç içe gelişmiştir. 1 8 5 0 ’ler sonrasında burjuvazi, sanayi kentinin s o ­ runlarını çözm eyi kendisi için hayati olarak görm eye başlam ıştır. Buna hem sosyalist hareketin yayılmasını engellem ek, hem de kente yatırılan sermayeyi değerlendirm ek bakım ından önem veriyordu. K ent planla­ ması iki yönde gelişti. Birincisi İngiltere’de çıkarılan sağlık yasalarıyla kenti sağlıklı hale getirmeye çalışan pragm atist yaklaşımdı. İkincisi ise 1 8 6 0 ’larda III. N apolyon’ un ve H aussm an n ’ın Paris’teki uygulam aları­ nın gösterdiği yoldu. M odernizm tüm yıkıcı yüzünü bu uygulam alarda gösteriyordu. Bu tür planlamaya karşı eleştiriler 1 8 9 0 ’larda çok yönlü planlama tutum larına yol açtı. Bunlar arasında Beaux-A rts çevresinde “ Güzel K en t” akımı, Ebenezer H ow ard’in “ Bahçe kent” ütopyası, Cam illo S itte ’ nin tarihi çevreye duyarlı yaklaşım ı, B e rla g e ’ın A m sterdam ’daki uygulam aları, T ony G arnier’ in “ cité Indu striel” i sayılabilir. 1 9 1 0 ’lardan sonra daha çok güzel kent üzerinde toplanan eleştiriler “ pratik kent” ya da “ etkin kent” yaklaşımının gelişm esine yol açtı. Kent planlaması mimarlıktan ayrı bir disiplin olarak gelişm eye başladı. M o ­ dernizmin kendi bilim anlayışıyla tutarlı olan kent planlam asının esas gelişimi bu dönem de oldu. Denilebilir ki m odernizm in kent planlam a 4

Jürgen H a b e rm a s /K a m u s a l A la n ın Y a p ıs a l D ö n ü ş ü m ü ", D e fte r, N is a n -T e m m u z 1991, N o: 16, s. 53-63.


anlayışı en gelişm iş ifadesini C IA M ’ın 1 9 3 3 ’te hazırladığı Atina Anlaş­ m a sın d a ifadesini buldu.5 M odernizmin bu aşamadaki kent planlaması, kentlerin sadece kişilerin çıkarları doğrultusunda gelişmesinin sağlıksız olduğu, kamu yararı açısın­ dan bu sürece müdahale edilmesi gereğinden yola çıkar. Kentler sağlıklı özgür bireylerin yaşadığı yerler olacak, dolayısıyla insani ölçek esas alına­ caktır. Bu planlama anlayışında kent ve çevresi sosyoekonomik ve politik bir bütünlük olarak görülm ektedir. Bu organik bütünlüğün planlaması bölge ölçeğinden başlayacaktır. Kent mekânı planlanırken oturma, çalış­ ma, dinlenme ve dolaşım mekânları ayrılarak planlanmalıdır. Bu işlevler kent mekânında zoning kararlarıyla birbirinden ayrılmalıdır. Bu ayrımın temel amacı kentte yaşayanlara sakin oturm a mekânları sağlayabilmektir. Bu planlamada en çok önem verilen işlev konut alanlarıdır. Konutlar ken­ tin sağlık koşulları bakımından en uygun alanlarında, düşük yoğunluklu olarak, yeterli sosyal donatıyla ve komşuluk birimleri halinde tasarlanacak­ tır. Kent içinde işyerleri, iş merkezleri, küçük sanatlar ve organize sanayi, kent m orfolojisine (yani bilime) uygun olarak, işyeri ile oturm a yerleri arasındaki uzaklıkları kısaltacak biçimde yerleştirilmelidir. Kent içinde ya­ şayanlara boş vakitlerini değerlendirme alanları ayrılmalıdır. Kent içinde kademelenmiş bir yol sistemiyle m otorlu araçların dolaşımı rasyonalize edilmelidir. Yaya dolaşımı olabildiğince m otorlu araç trafiğinden ayrılabil­ melidir. Kent planlaması tarihi eserlerin tahribine neden olmamalıdır. G e­ nel olarak kentin yirmi yıllık gelişmesinin tahmin edilebileceği ve buna göre yerleşme biçiminin tasarlanabileceği, kent yönetimlerinin bir yandan yatırımlarını programlayarak, öte yandan yapı süreçlerini denetleyerek bu planları uygulayabileceği varsayılmaktadır.6 Batı’nın kent planlaması konusunda geliştirdiği modernleşme projesi kaba çizgileriyle böyle özetlenebilir. Bu modernleşme projesinin Türki­ ye’ye yansıması üç özelliğiyle dört ayrı dönem de ele alınabilir. Bu proje, her dönem de toplumun kente nasıl baktığı, kent planlamasının plancılar ya da ilgili uzmanlarca nasıl algılandığı, uygulamada ne kadar yaşama geç­ tiği bakımından incelenebilir. D önem kine ise 1) 19. yüzyılın ikinci yarı­ sından Cumhuriyet’e kadar geçen süre, 2) Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1 9 5 0 ’lerin ikinci yarısına kadar geçen süre, 3) 1950’lerin ikinci yarısından 1 9 8 0 ’lerin başına kadar geçen süre, 4 ) 1980 sonrası olarak yapılabilir. 5

Le o n a rd o B ene volo, The O rig in s o f M o d e rn To w n P lannin g, The M .l.T Press, C a m b ­ rid g e , 1971; H o w a rd S a a lm a n , H a u s s m a n n : Paris T ra n sfo rm e d , George B ra z ille r, N e w Y o rk , 1971; S igfried G ide on, Space T im e a n d A rc h ite c tu re , H a rva rd U n iv e rs ity Press, C a m b rid g e , 1954, s. 682-703.

6

A tin a A n la ş m a s ı, İm ar ve İskân B akan lığı M esken Genel M ü d ü rlü ğ ü , A n k a ra , 1969.

19. yüzyılın ikinci yarısından Cum huriyet’e kadar uzanan birinci d ö ­ nemde kent planlamasının Osmanlı İm paratorluğu’na bir m odernleşme projesi olarak girişi, Batı’da kent planlamasının 1850’lerde sağlık yasaları çıkartılarak pragmatik kanaldaki gelişmesine benzer biçim de, bir yasalar ve yönetmelikler şehirciliği biçiminde olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu sanayileşmediği için kent planlaması da sanayi kentine tepki olarak ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle sanayi kentine karşı gelişen ütopyaların Osmanlı İm paratorluğu’nda yankı bulması söz konusu değildir. Osm anlı d ö n e ­ mindeki yönetmelikler ve yasalar şehirciliği yine de Batı’da yaşanan sana­ yileşmenin sonuçlarından dolaylı olarak etkilenmiştir. Bu dönem de Osmanlı İm paratorluğu’nun Batı’ya çevreselleşerek eklemlenmesi, OsmanlI­ ların ekonomik ve toplumsal yapısında yarattığı değişm eye paralel olarak kentlerde de bir değişme yaratıyordu. Özellikle önemli liman kentlerinde değişen ticaret biçimi ve reform geçiren Osmanlı yönetim i, kentlerin de­ ğişen dış bağlantıları, geleneksel merkez dışında yeni bir modern merke­ zin doğm asına neden oluyordu. Kent içi ilişkilerin yaya olarak kurulması terk ediliyor, ilişkileri artık araba ve tramvay gibi toplu ulaşım araçları sağ ­ lıyordu. Kent nüfuslarında çok yüksek olmasa da ortaya çıkan önemli ar­ tışlar kentlerde yeni alanların iskâna açılmasını gerektiriyordu. Toplum sal yapıdaki yeni katmanlaşma konut alanlarının prestij sıralamasını ve sadece “ millet” esaslı farklılaşmasını değiştiriyordu. Bu değişmelere paralel ola­ rak da kent toprağı spekülatif faaliyetlere konu oluyordu. Ayrıca, Osmanlı kentlerinin, özellikle de İstanbul’un ahşap konut mahalleleri sık sık çok büyük yangın felaketleriyle de karşılaşıyordu. Osmanlı imar mevzuatı da temelde böyle bir yapı değişikliği geçirmeye başlayan kentlerin sorunlarına çözüm bulmak için gelişmişti. Yeni kent içi ulaşım biçiminin gelişmesine olanak vermek için yolların nasıl genişletile­ ceği, yeni alanların nasıl yerleşmeye açılacağı, yangın tehlikesinin nasıl ön ­ leneceği gibi pratik sorunlara yanıt aranıyordu. Bu pratik sorunların yanı sıra bu dönemde Osmanlı İm paratorluğu’nda da özel ve kamusal alanların farklılaşmasının başladığını unutmamak gerekir. Yani salt bir Batı’ya öykünmeci gelişme söz konusu değildi, ama kuşkusuz Batı’daki kent düzen­ lemelerinin etkisi vardı. İlk ebniye [binalar] nizam nam eleri çıkmadan Mustafa Reşid Paşa’mn İngiltere’den yazdığı mektuplarda Batı kentlerinin geometrik yol ağlarından, yangınlardan etkilenmeyen kâgir binalarından söz ediliyordu. Bunlar daha sonra ebniye nizamnamelerine de yansıdı. Bu aşamada yapılan planlama çalışmaları tüm kenti bir btitiin olarak düzenleyen planlardan çok yangın yerlerine, açılacak yeni yerleşme alanla­ rına ve yol çevrelerine, modernleşmenin getirdiği bir alan kullanışı olan parklara ilişkin mevzii planlar olm uştu; planlama daha çok bir harita m ü ­


hendisliği faaliyeti olarak görülüyordu. Yasa ve yönetmeliklerin çıkarılma­ sına karşın, yeterince kurumsallaşmamıştı. Özellikle bu dönemin Batı’daki modernleştirici kent planlaması, kendi kent vizyonunu yaşama geçirmek için büyük ölçüde yıkıcı, geçmişi tasfiye edici nitelikteydi (H aussm ann’ın Paris uygulamasında olduğu gibi). Yasa ve yönetmeliklere bakıldığında Osmanlı döneminin modern kent planlama projesi de geçmişteki kentsel dokuları tasfiye edici nitelikteydi. Ama bu özelliğinin yeterince ortaya çık­ mamasının değişik nedenleri vardır. Bunlardan birincisi tasfiyenin imar­ dan çok yangınlarca gerçekleştirilmiş olmasıdır. İkincisi kent planlarının tüm kent için yapılarak bunu gerçekleştirecek kaynaklarla donatılmış güç­ lü yerel yönetimlerin oluşmamış bulunmasıdır. Kuşkusuz bu da impara­ torluğun ekonomik gelişmişliğiyle yakından ilişkilidir. Ama kaynak bulu­ nabildiğinde Ahmed Vefık Paşa’nın Bursa’daki, Cemil Topuzlu Paşa’nın İstanbul’daki uygulamalarında modernist kent planlaması anlayışının bu yüzü de kendisini zaman zaman göstermiştir.7 Osmanlı döneminin bu modernist kent projesine karşı toplumda d o ­ ğan eleştiriler nasıl değerlendirilebilir? Birinci bakış açısı modernleşmeyi sorgulam ayan, uygulamaları modernleşme açığı açısından değerlendiren ele alıştır. Böyle bir vurgulama yapılmış mıdır? Dönemin yöneticileri ya da aydınları zaman zaman Osmanlı kentlerini Batı kentleriyle karşılaştıra­ rak böyle bir açıktan yalanmışlardır. A ııa bu konuda özel bir vurgulama bulunmayışının iki nedeni vardır. Birincisi, Osmanlı modernleşmesi sıkıl­ gan bir m odernleşm edir; m odern kenti, kendi modernleşme projesinin bir parçası olarak açıkça sunmamıştır. İkincisi ise kentlerin tümünü kapsa­ yan planların yapılmamış olmasıdır. Böyle bir plan olmayınca açıkça ölçü­ lebilecek bir m odernleşm e açığı yoktur. Osmanlı kentsel modernleşme projesinin açığının en belirgin görülebileceği alan ahşap konutlardan ka­ gir konutlara geçilmesi olmuştur. Ama kagir konutlar pahalıdır. Halkın ödem e gücünün dışındadır. Yönetmeliklerde ödem e gücü olmayanların “ az uzacık yerlerde” ahşap konut yapmasına göz yumulacağı açıkça belir­ tilmiştir. Bu yumuşak bir modernleşme projesidir. Osmanlı İm paratorluğu’nda genelde modernleşmeye karşı koyan çev­ relerin bulunmasına karşın, kent planlamasının özellikle geçmişi tasfiye eden özelliklerine güçlü tepkilerin oluşm adığı, alternatif bir projenin or­ 7

ilh a n T e k e li, "T ü rk iy e 'd e K e n t P la n la m a s ın ın T a rih s e l K ö k le ri", T a m e r Gök (ed.), T ü rk iy e 'd e İm a r P lanlam ası, O D T Ü Ş ehir ve B ölge P lanlam a B ölüm ü , A n k a ra , 1980, s. 8-1 12; Ilh a n T e k e li, "D e v e lo p m e n t o f U rb a n A d m in is tra tio n and P lannin g in the F o rm a tio n o f Istanbul M e tro p o lita n A re a ", Ilha n T e k e li e t al. (ed.), D e ve lo p m e n t o f Is ta n b u l M e tro p o lita n A re a a n d Low C o s t H o u s in g , T ü rk Sosyal B ilim le r D erneği, Is­ ta n b u l, 1992, s. 3-27.

taya konmadığı söylenebilir. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Osmanlı ken­ tinin modernleşme projesi büyük ölçüde yangınlar sonrasında uygulan­ mıştır. Bu durum tepkileri azaltıcı bir etki yapmıştır. Ama Cem il Topuzlu örneğinde olduğu gibi kaynak bulabilmiş ve imar operasyonlarına, yani yıkımlara girebilmiş modernleşmeciler özellikle dini yapılara, mezarlıklara dokunduklarında bazı tepkilerle karşılaşmışlardır. Am a bu tepkiler de al­ ternatif bir kent imajının savunulmasından çok o özel durumla sınırlı kal­ mıştır. Bu konuda bir karşı eleştirinin gelişmemiş olm ası belki de kent planlamasının Batı’dan alınan teknoloji ve mühendislik bilgileriyle yakın­ dan ilişkili görülmesi yüzündendir. Eğer Batı’da kentin modernleşmenin mekânı olarak düşünüldüğü göz önüne alınırsa, modernleşm e karşıtlarının bu dönem de kente karşı biı tepki geliştirip geliştirm ediği sorulabilir. M odernleşm eye karşı olanlar tümden kente karşı çıkmaktan çok Osmanlı kentinde m odern yaşam bi­ çimlerinin yoğunlaştığı bölgeleri eleştirm işlerdir. Buna karşılık kentin kendi yaşadıkları bölümlerini yüceltmişlerdir; çünkü bu gruplar eskiden beri kentli olanlardır. İkinci dönem Osmanlı İm paratorluğu’ndan Türkiye Cum huriyeti’ne geçişle başlamıştır. Bu dönemle birlikte Türkiye’nin modernleşm e proje­ sinde ve bunun içinde mekânsal örgütlenm ede önemli değişm eler meyda­ na gelmiştir. Yeni tutum Osmanlı modernleşmesine göre daha köktenci­ dir. Özellikle 1926’dan sonra Ziya Gökalp’çı sentezci Batılılaşma'yaklaşımlarının yerini Batı’ya tam bir yönelme almıştır. Bu yeni proje difüzyonist bir Batılılaşmaya da razı değildir; bütüncül bir modernleşme projesi­ dir. Ama aynı zamanda da Batı’nın güdüm ünden kurtulmayı içermekte­ dir. En iyi anlatımını belki de “ Batı’ya rağmen Batılılaşm a’ ibaresinde bulmuştur. Bu çok yönlü modernleşme projesi içinde mekânsal düzenlem e öğele­ ri önemli bir yer tutar. Bu proje içindeki ulus-devletin niteliği Batı’nın ulus-devletinden önemli bir farklılık gösterir. Piyasa mekanizması içinde sanayileşen bir ülkenin pazar bütünlüğünü sağlarken oluşturduğu ulus bi­ lincine dayanmaz. Bir imparatorluğun parçalanması sırasında ortaya çık­ mış, ulus bilinci büyük ölçüde yeniden inşa edilecek bir ulus-devlettir. Ulus-devlet siyasal olarak kurulmuş olmasına rağm en, toplum sal bilinç düzeyinde yeniden oluşturulacaktır. Batılı, ama onun denetiminde olm a­ yan bağım sız bir ulus-devlet kurulacaktır. Bunun başarılabilm esi için Cumhuriyet yönetimi mekânsal stratejilere önemli roller vermiştir. B u n ­ lardan belki de en önemlisi başkentin Ankara’ya taşınmasıdır. Ü ç im para­ torluğa başkentlik etmiş İstanbul’un bırakılarak Ankara’nın başkent ilan edilmesi radikal bir karardır. İstanbul ülkenin Batı’yla en sıkı eklemlen-


iniş, bir bakıma en çok Batılılaşmış kesimidir; reddedilmiş olm ası, Osmanlı Batılılaşm asının yozlaşmış olarak görülmesi, yeni ya da “ gerçek” bir Batılılaşma modelinin aranmakta olmasıyla yakından ilişkilidir. Bu ulu­ salcı Batılılaşma’nın örneğim İstanbul’da geliştirmenin olanaklı olmadığı düşünülm ekte, bu örnek Ankara’da yaratılmak istenm ektedir. A n ado­ lu’nun oltasında, yozlaştırıcı etkilerin uzağında, Ankara’da “ gerçekten” aydınlanmış bir ulus-devlet yaratılacaktır.8 Bu modernleşme projesinde Ankara kentinin planlanması ve öngörü­ len yaşantı kalıbı önemli bir yer tutar. Cumlıuriyet’in hemen sonrasında Birinci Ulusal Mimarlık akımı doğrultusunda yapılan uygulamanın dur­ durulması, 1 9 2 8 ’de açılan uluslararası yarışmayı da Herınan Jansen’in ka­ zanmasından sonra girişilen planlama çalışmalarıyla böyle bir arayış bilinç­ li bir kanala dökülmüştür. Cuıııhuriyet’in modern kentsel yaşantı imajı, düşük yoğunluklu bahçeli evlerden oluşan bir kent dokusudur. Bu, sanayi kentine bir tepki olarak gelişmiş “ Bahçe K ent” ütopyasının Türkiye’ye yansımasıdır. Oysa Türkiye böyle bir sanayi kenti deneyi yaşamamıştır. Türkiye’deki aydınlanıl Avrupa deneyleri de Paris ve benzeri büyük Avru­ pa kentlerinin yoğun merkezleridir. Böyle bir imaj yerine “ Bahçe Kent” imajının benimsenmiş olması üzerinde de durmak gerekir. Bu, belki İs­ tanbul’un modern kesimindeki yaşantıya duyulan bir tepki, bu tepkinin doğasında bulunan safiyet arayışının toprakla bağların korunmasında bu­ lunması gibi nedenlere dayandınlabilir. Tartışmamız bakımından önemli olan, bu seçimlerin gerekçelerinin Avrupa’dakiııden farklı nedenlerle verel olarak yeniden üretilmiş olmasıdır.9 Önce Ankara’da denenen kent planlaması, 1 9 3 0 ’larda çıkarılan Bele­ diye, Um um i Hıfzıssıhha, Yapı ve Yollar kanunlarıyla, tiim kentler için zorunlu hale getirilerek kuruııısallaştırılmıştır. Ayrıca mimarlık ve m ühen­ dislik mesleği için çıkarılan yasayla da kentlerde bina yapımı diplomalı meslek adamlarının tekeline verilmiştir. Pratikte tam uygulanamamış olsa da bu yasayla bina yapımı gelenekten koparılmış, meslek sahiplerinin tasa­ rımına teslim edilmemiştir. Kuşkusuz bu pozitivist bir düşünce biçiminin sonucudur. Yapı ve Yollar Kanunu gerçekte bir imar yasası olmaktan çok bir imar talimatnamesi düzeyinde ayrıntılı düzenlemeler getirmektedir. Bu da Cum hurij'et’in modern kent imajını daha ayrıntılı olarak belirleme isteğinin bir işareti olarak yorumlanabilir. Yeııi dönem de “ güzel kent” anlayışının Türkiye’de yayılmaya başlamasının sonucu olarak planlama ha­

rita mühendislerince değil, mimarlarca yapılması gereken bir iş olarak g ö ­ rülmeye başlamıştır. Artık kentin parçalarının planlamasıyla yetinilnıenıekte, kentin tümü planlanmaktadır. Bu planlama genellikle geçmişte va­ rolan kent dokularına saygılı olmayan moderııist bir planlamadır. Yeni ke­ simlerde bahçeli evler düzeni önermektedir. Belediyelerin mali güçlerinin sınırlılığı yüzünden, bunun uygulanabildiği kesimler genellikle yeni m a­ halleler olmuştur. Tarihi kesimlere uygulanamadığı için de, bu planlama­ nın tahrip edici yüzü pratikte etkili olmamıştır. Cum huriyet’in m odernleşm e projesindeki ilginç gerilim lerden biri, pivasa mekanizması içindeki sanayileşmenin ya da gelişmenin eşitsizlikçi viizü ile modernleşmenin yurttaşa ilişkin projesinin eşitlikçi yaklaşımının nasıl uzlaştırılabileceği konusunda doğm uştur. Bu uzlaştırmayı gerçek­ leştirme işievi “ halkçılık” ilkesine yüklenmiştir. Bu dönem in halkçılığı bir yandan yönetimin meşruiyetinin halka dayandırılması, halkın yasalar kar­ şısındaki eşitliği gibi yurttaşa ilişkin öğeler taşırken, öte yandan toplu­ mun içinde ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin doğm asına ya da var olan eşitsizliklerin bir çatışmaya neden olmayacağını kanıtlamaya dönük ö ğ e ­ ler taşımaktadır. Halkçılığın bu ikinci tür öğeleri arasında Durkheim ’cı bir dayanışmacılık anlayışıyla ekonom ik sınıflar arasında çıkar çatışm ası­ nın olmadığını savunmak, kent ve köy arasındaki farklılıkları da köycülük akımını ve köylüyü yücelterek aşmaya çalışmak sayılabilir. Bu dönemin köyü yüceltm esi ilginç bir durum ortaya çıkarmaktadır. M odernleşm e projesi tem elde bir kent projesi olm asına karşın, Türkiye’de köycülük akımına kaynaklık edecektir. Bunda dönem in İtalya’sından esintiler sez­ mek olanaklıdır.10 Modernleşnıeci bir atılımla, aralarında çıkar farklılıkları olmayan yurt­ taşların oluşturdukları bir toplum un yaratılması bu dönem de tek parti y ö­ netiminin de gerekçesini oluşturmuştur. Tek parti yönetimi ise daha so n ­ raki dönemlerde bu dönemin modernleşmesinin eleştirisinde demokratik­ lik ölçütünün ön plana çıkmasına neden olacaktır. Ama kent planlaması açısından Türkiye’nin modernleşme projesini ele aldığım ızda, daha önce üzerinde durduğum uz eleştirel pozisyonların hiçbirinin alternatif bir kent planlaması önerisi ya da yaklaşımı üretm ediği görülür. Eleştiriler, m o ­ dernleşmeyi benimseyen ve modernleşme aracını ön plana alan kesimler­ den gelmiştir. Bu eleştirinin bir bölüm ü hazırlanan planların uygulanıııa10 Ilha n T e k e li, 'T ü rk iy e 'd e 19. Y ü zyıl O rta la rın d a n 1950'ye K a d a r K entsel A ra ş tırm a ­ ların G e liş im i", Sevil A ta u z (ed.), T ü rk iy e 'd e Sosyal B ilim A ra ş tırm a la rın ın G e liş im i,

8

G önül T a n k u t, B ir B a ş k e n tin İm a rı, A n k a ra (¡9 2 9 -1 9 3 9 ), O D T Ü M im a rlık Fakültesi, A n k a ra , 1990.

T ü rk Sosyal B ilim le r D erneği, A n k a r a ,1986, s. 239-269; Ilh a n T e k e li ve G encay Ş ay­

9

Ilha n T e k e li, Selim İlk in , B a h ç e li E ylerin Ö yküsü, K ent-K o op, A n k a ra , 1984.

1978, s. 44-86.

ia n ,"T ü rk iy e 'd e H a lk ç ılık İd e o lo jis in in E v rim i," T o p lu m ve B ilim , no. 6-7, Yaz-G üz


yışı üzerinde yoğunlaşmıştır. Bir bölümü kentsel arsa rantlarını denetim altına almadan m odernleşm e projesini uygulamaya çalışmanın yarattığı sorunlar üzerinde durmakta, diğer bir bölümü yerel yönetimlerin güçsüz­ lüğünün yarattığı modernleşme açığını ele almaktadır. Modernleşmenin tem silcisi olarak görülen kent planlamasının geçmişi ortadan kaldıran özelliğine karşı tepkiler de, Atina Anlaşması’nda modern kent planlaması­ nın koruma değerlerini benimsemesine paralel olarak, modernleşme yan­ daşlarından gelm iştir ve m odernleşm e anlayışının içeriğini geliştirmeye dönük bir eleştiridir. T ürkiye’nin kent planlam asındaki m odernleşm e projesinin üçüncii aşaması olarak 1 9 5 0 ’den 1 9 8 0 ’e kadarki dönem ele alınabilir. Bu dönem ­ de bir yandan tek partili bir siyasal yaşama geçilmesi, öte yandan Türki­ ye’de hızlı bir kentleşmenin yaşanmaya başlaması, modernleşme projesin­ de önem li değişiklikler ortaya çıkarmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye modernleşme projesini yadsımamış, ama niteliğini değiştirmiştir. Bu değişiklik temelde çok partili demokratik bir rejime geçilmek istenme­ sinden kaynaklanmıştır. Bunu dünya siyasal konjonktüründeki değişmeler kadar, daha önce üzerinde durduğum uz modernleşme projesinin iç gerilimine de bağlam ak olanaklıdır. Bu dönem de modernleşme projesinin ekonomik boyutundaki değişm e tarımsal alanın pazar için üretime geç­ mesini sağlamak bakımından çok önemli bir gelişme sağlarken, sanayi ala­ nında oldukça sınırlı kalmıştır. Özel sektöre verilen önceliğin artmasına karşın, ekonomi büyük ölçüde ithal ikamesiyle karma ekonomik bir yapı içinde sanayileşmesini sürdürmeye çalışmıştır. Modernleşme projesinin en çok değişen boyutu yurttaşa bakış açısı ya da halkçılığın siyasa! pratik için­ de yeniden yorumlanması olmuştur. Paternalist bir halkçılık anlayışından büyük ölçüde halkın kısa erimli isteklerinin yönlendirdiği bir “ p o p ü ­ lizm ’^ geçiş yaşanmıştır. Siyasal sistemin halkın isteklerine duyarlılığı, anonim ilişkiler içinde hakkını savunan yurttaşın geliştirilmesiyle değil, böyle bir bireyin doğmasını zorlaştıran patronaj ilişkileri içinde siyaset ya­ pılarak sağlanmaya çalışılmıştır. Bu biçimde de olsa toplumun değişm eler­ den etkilenen kesimi genişlemiştir. M odernleşm e projesi bakımından önemli ikinci değişiklik çok hızlı bir kentleşmenin yaşanmasıdır. Hızlı kentleşme modernleşme projesi ba­ kımından çok değişik sorunlar yaratmaktadır. Cum huriyet’in meşru g ö r­ düğü kentsel normlara uygun altyapı ve konut üretiminde hem toplu­ mun, hem de kente yeni gelenlerin kaynaklarının yetersizliği gecekondu mahallelerini ortaya çıkarmıştır. Hızlı kentleşmeyle birlikte modernleşme projesinin karşılaştığı tek sorun fiziki çevredeki emrivakiler değildir. Ken­ te kırdan gelen büyük sayıdaki nüfusun modernleşmenin kalıpları dışın­

daki yaşantısı, moderııistler için bu grupların kentli yaşamla nasıl bütün­ leştirileceği sorununu ortaya çıkarmıştır. Kente gelen yeni grupların d e ­ ğişik sorunlar yarattığının düşünülm esine karşın, yine de kentleşmeye modernleşme projesinin gerçekleştirilmesinde bir adım olarak bakılmış­ tır. Pateınalist halkçılık döneminin köyü yücelten, kente karşı ideolojisi terk edilmiştir. Gerçekte modernleşme projesi açısından gecekondunun yorum lanm a­ sı üzerinde biraz daha durmakta yarar vardır. Kent planlamasına ilişkin meşruiyetin temelini oluşturan m odernleşm e projesinden vazgeçmeden gecekondunun varlığının nasıl korunduğu çok aydınlatıcıdır. Gecekondu türü yerleşmeler barakalar adıyla daha 1930’larda ortaya çıkmıştı. Dönem tek parti dönemidir; buna rağmen (bir kısmı zaman zaman yıkılsa da) g e ­ cekondulara göz yumulmuştur. Ç ok partili rejime geçişle birlikte de za­ man zaman a f yasaları çıkarılarak gecekondululara güvence verilmiş ve yasallaşmaları sağlanmıştır. Bu a f yasaları incelendiğinde affın hep belli bir alan ve zam anla sınırlı tutulduğu, en azından yasalarda m odernleşm e normlarının korunmaya çalışıldığı görülmektedir. Gecekondu olgusu bir realite kabul edilerek bu süreci meşrulaştırma yoluna gidilm em ektedir. Gerçekçi olmadığı bilinse de modernleşmenin normları meşruiyetin ölçü­ tü olmayı sürdürmüştür. Patronajla yoğrulmuş bir popülizm uygulaması­ nın mantığını bu yasalarda da açıkça gözlem ek olanaklıdır. Bir önceki dönem de Türkiye’nin modern kent imajında düşük yoğun ­ luklu ve bahçeli konut alanlarının ön plana çıkarıldığını görm üştük. Kent planlamasıyla uğraşanların bu dönem de de aynı değerleri savunmalarına rağmen, gerçekleşen kent dokusu yüksek yoğunluklu ve altyapıları eksik apartman mahalleleri olmuştur. Bu durum , Türkiye’nin hızlı kentleşme döneminde kentlerin modern kesimlerinin yapsatçı denen küçük üretici­ ler eliyle geliştirilmek zorunda kalmasının sonucudur. Bu dönem de kent­ lerin mekândaki formunu bir yandan kent rantını ödem ekten kaçman g e ­ cekondular, öte yandan kent rantını en çoğa çıkarmaya çalışan yapsatçılar biçimlendirmiştir. Türkiye siyasetindeki popülizm in egem enliği her iki güdünün de birlikte gerçekleşmesine olanak vermiştir. Bu süreçler yağ lekesi biçiminde büyüyen yüksek yoğunluklu kent d o ­ kuları geliştirirken, Türkiye’de özel otom obil sahipliğinin artmasıyla bir­ likte kentler ciddi trafik sorunlarıyla karşılaşmıştır. Sorunları çözebilm ek ve kentlerin imarım demokratik süreç içinde bir siyasal yatırım olarak kul­ lanmak'isteyen Adnan M enderes’in 1957-1960 arasında İstanbul ve A n­ kara’da uyguladığı imar operasyonlarıyla Türkiye ilk kez modernleşmenin yıkıcı yönüyle karşılaşmıştır. Türkiye Haussmannvari uygulamalara yöne­ lirken, Batı Atina Anlaşması’m kabul ederek modernleşmenin yıkıcı yüzü-


150

nü büyük ölçüde ehlileştirmişti. Bu operasyonla Türkiye modernleşmenin geride kalmış yıkıcılığını uygulamaya sokuyordu.11 M enderes’ in imar operasyonuna karşı çıkışlar ve yaşanan kentleşme sorunları Türkiye’de kent planlamasında yeni gelişmelere kaynaklık etm iş­ tir. 1 9 6 0 ’ lara doğru artık kent planlamasının mimarlığa yakın bir sanat alanı olarak algılanmasından bir bilimsel faaliyet alanı olarak algılanmasına geçiş başlamıştır. Mimarlık eğitiminden bağımsız bir kent planlaması eği­ timi kurumsallaşmıştır. Ö te yandan m odernizmin Atina Anlaşması nda formüle edilen ilkeleri kent planlarını yönlendirmeye başlamıştır. Bu iki gelişme Türkiye’de “ kapsamlı-rasyonalist” bir kent planlaması anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu gelişmeye aynı yıllarda Türkiye’de bir anlamda siyaset üstü bir ulusal planlama pratiğinin kurumsallaştırılma­ ya çalışılması da yardımcı olmuştur. Bu “ kapsamlı rasyonalist” kent plan­ lama çerçevesi dönemin dünyadaki anlayışını yakalamış olmakla birlikte, Türkiye’nin o dönem de karşılaştığı hızlı kentleşme olgusunun gerçekle­ riyle tutarsızdır. Böyle bir türbiilanslı çevreye müdahale edebilmek için elverişli olmayan bir planlama yaklaşımıdır. Bu yaklaşımın altında koyu pozitivist bir anlayış vardır. Kentlerin g e ­ lişmesi hakkında yeterli araştırma yapılır, bilgi toplanırsa, geleceğin kestirilebileceğine, kestirilen bu gelecekteki kent formunun değişik öğeleri arasında kuvvetli bir karşılıklı belirleyicilik bulunduğuna ve bu bütünlük plana yansıtıldığında kentin gelişmesinin buna uygun olacağına inanıl­ maktadır. Bu planlama süreci bir yandan çok uzun süreler almakta, öte yandan siyasal baskılarla planın önemli kararlarından biri değişik biçimde uygulandığında, en azından mantıksal olarak planın yeniden yapılmasını gerektiren bir iç rijitliği bulunduğu savunulmaktadır. Oysa hızla gelişen, emrivakilerle yönlendirilen bir kentte, hızla üretilebilen, esnek bir strate­ jik planlama yaklaşımına gerek vardır. Bu dönemin kentsel planlama projesini genellikle modernleşme yakla­ şımını benimseyenler eleştirmiştir. Planlamaya karşı çıkıştan çok planla­ manın niye uygulanamadığı sorusuna yanıt bulmak için yapılan araştırma­ ların ortaya çıkardığı bu eleştiriler daha çok bilimsel olmak, eylem yöne­ limli olm ak vb. özelliklerine göre sınıflandırılabilir. Modernleşmeye özel­ likle geleneksel değerleri korumak açısından karşı çıkan çevreler bu d ö ­ nemde de ayrı bir kentsel planlama önerisi geliştirmemişlerdir. H atta m o ­ dernizmin en yıkıcı dönem i olan Menderes operasyonu, modernizm kar­ şıtı çevrelerden alınan destekle yürütülmüştür. Bu dönem Türkiye de11

Ilha n T e k e li, "II D ünya Savaşı Sonrasında T ü rk iy e 'n in K e n t P lanlam ası P ratiğ in deki G e liş m e le r/ Perihan K ip e r ve Ü . N e v z a t U ğurel (ed.), İm a r P lanları Y apım ve U y g u ­ la m a S üreçleri, Şehir P la nlam a M .M . odası, A n k a ra , 1981, s. 1-19.

mokrasisinde ilk kez sol düşüncenin kendisini ifade etm ek olanağını bul­ duğu yıllar olm uştur. Kent planlama literatüründe bunun etkileri, yine kent planlarının neden uygulanamadığı sorusuna aranan yanıtlarda, özel­ likle kentsel toprakta özel mülkiyetin varlığı ve toplum da kentsel rantlar­ dan yararlanan çıkar gruplarının sergilenm esinde kendisini gösterm iştir denebilir. Bu eleştirilerin Marksist düşüncenin tüm zenginliğinden yarar­ landığını söylemek zordur. D ördüncü dönem olan 1980 sonrasında Türkiye’ de m odernleşm e projesinin temelde sürdüğü, ama gerçekleşmesinin devletin yönlendiricili­ ği yerine daha spontane oluşumlara bırakıldığı, bunun da dünyadaki g e ­ lişmeler paralelinde modernleşmeden uzaklaşma eğilimi yarattığı söylene­ bilir. Türkiye 1 9 8 0 ’e kadar korunmuş bir ekonomi içinde ithal ikamesiyle sanayileşme politikası izlerken bu tarihten sonra dışa dönük bir ekonomik politika izlemeye başlamıştır. Batı’dan korunm uş bir Batılılaşm a değil, Batı’yla bütünleşip yarışarak gerçekleştirilecek bir gelişme amaçlanmakta­ dır. Bu politika, eşitsizliği artırıcı bir politikadır. Savunulması etik bir te ­ melde değil, siyasetin estetize edilmesiyle yapılacaktır. Bu yönüyle de m o ­ dernleşmenin siyaset yapma biçiminden uzaklaşma eğilimini taşıyacaktır. Artık ülke nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşamaya başlam ış­ tır. Bir önceki dönem de oluştuğunu gördüğüm üz gecekondularda yaşa­ yanların ikinci ve üçüncü kuşakları kentte yaşamaktadır. Bu nüfus kentin tüm olanaklarından yararlanmakta, kentsel ranttan pay almaktadır, ama modernleşme projesinin beklediği kültürel dönüşüm ü gerçekleştirmemiş­ tir. Arabesk m üzik örneğinde olduğu gibi kültürel ürünlerini vermekte, piyasa kanalıyla yaygınlaştırarak kendisini yeniden üretme olanağını bul­ maktadır. Böylece modernleşmeye doğru ilerleyen bir kültürel dönüşüm yerine farklı kanallarda gelişme yolu bulabilen ikili bir kültürel yapının sü ­ rekliliği olanaklı görülmeye başlamıştır. Bu dönem gerçekte bir modernleşme projesi olan kent planlamasının sahneden çekilişini de gündeme getirmiştir. Türkiye’de kent planlamacısı yetiştiren bölümlerin sayısının artmasına karşın, bunların hünerlerinden gitgide daha az yararlanılmaktadır. Ankara dışındaki m etropol alanlarda özellikle üst ölçekli planlama çalışmaları büyük ölçüde gündemden kaldırıl­ mıştır. Planlama yetkilerinin yeterli teknik kadroların varlığına bakılmadan belediyelere bırakılmasıyla, çok keyfi müdahalelere açık bırakılmıştır. Ayrıca merkezi yönetim kent içinde turizm bölgeleri gibi alanlar ilan ederek kent planlarının bütünlüğünün parçalanmasında baş rolü oynamıştır. 1980 son­ rasında Türkiye’deki kent planlaması okullarında hâlâ kentin bütünlüğü­ nün okutulmasına karşın, pratikte varlığını sürdüren kent planları organik bütünler olmaktan çıkmış, mevzii planların kolajı haline gelmiştir.


M odernist kent planlamasının geri plana itilişinin bir başka göstergesi bu dönem de çıkarılan a f yasalarıdır. Bu a f yasaları kentin belli bir alanın­ da, belli bir zaman için modernleşmeden vazgeçiş olmaktan çıkmış, tüm kentsel mekânı modernleşme anlayışı dışında dönüştüren bir nitelik ka­ zanmıştır. Bu yasalar yalnız gecekondu alanlarındaki değil, tüm kentteki yasadışı yapılaşmayı meşrulaştırırken, gecekondu alanlarına yeni imar hak­ ları vermiştir.

V. Son Bir Değerlendirme Bir m odernleşm e projesi olarak Türkiye’nin kent planlaması deneyi özetlenm ek istenirse, uygulam anın denetlenem ediği, pratikte aşıldığı, ama bu aşmanın yeni bir projeye dönüşem ediği, kent planlamasında m eş­ ruiyet temelini hâlâ modernleşm e projesinin oluşturduğu söylenilebilir. Sanıyorum ki bu yargıda kolayca uzlaşılabilir. Ama bunun yorumu ve nedenleri üzerinde uzlaşmak kolay değildir. Bu durum modernleşme projesinin gücünün mü, zafiyetinin mi göstergesidir? Bu projenin ancak sınırlı ölçüde uygulanabilmiş olmasının nedeni kente ilişkin modernleşme projesinin içeriğinin Türkiye koşullarında gerçekçi ol­ mamasından mı, yoksa genel olarak modernleşme projesinin Türkiye’deki başarısızlıklarından mı kaynaklanmaktadır? Arsa piyasasında spekülatif faali­ yetlerin engellenemeyişi, yurttaşa dayanan demokrasi pratiği yerine patro­ naj ilişkilerine dayanan demokrasi pratiğinin hakim olması örneklerinde ol­ duğu gibi... Bu eleştirilere karşın modernleşme dışı bir kent planlaması se­ çeneğinin geliştirilmemiş olması bir olanaksızlığın ifadesi midir ? E ğer bir kent planlamacısı eleştirel rasyonalist bir konumu benimsi­ yorsa, başka seçeneğin bulunmadığını kabul ederek kendisini m oderniz­ min uygulanabilen kadarına razı olmaya hapsedem ez. Durum u geliştir­ mek için, kendi üzerinde akılcılığını kullanacaktır. Bu, varolana razı olm a­ mak, m odernist projenin yeniden kuruluşunun yollarını aramaktan çok, yeni arayışları içermelidir.

SESSİZ DİRENİŞLER YA DA KIRSAL TÜRKİYE İLE MİMARİ YÜZLEŞMELER G Ü L S Ü M BAYDAR N A L B A N T O Ğ L U

J V ^ o d e r n Türk mimarlığı söyleminde “ köy mimarisi” teması ısrarla tekrarlanıyor. 1 9 3 0 ’ larda ve 1940’ların başlarında ulusalcı ve bölgeselci arayışların, 1 9 6 0 ’larda hayal kırıklığı içindeki modernistlerin, 1 9 8 0 ’ lerde üslup tüketicilerinin köy mimarisini yeniden keşfedip her seferinde yeniden kurguladıkları görülüyor. İlk evrelerde bölgeselciliğin savunucuları ideal, sağlıklı ve tertemiz bir köy kurgusu ile varolan köylerin pek de imrcnilem eyecek durum unun ikilemini yaşayıp ürettikleri sayısız “ ideal köy” projesinde Batı modern mimarlığı söyleminde önem li bir yer tutan “ ideal kent” modelini hem fiziksel, hem kültürel açıdan örnek alıyorlar­ d ı.1 H om ojen, denetlenebilir, düzenli ve kusursuz çevreler düşleyen bu m odelleri köylerde ya da ken tlerde gerçekleştirm en in olan ak sızlığı 1950’lerin kentlere göç akımlarıyla apaçık ortaya çıktı. Bu sürecin to p ­ lumsal, ekonomik ve siyasal analizi bu yazının kapsamını aşıyor; sürecin maddi etkileri konusundaki görüşler de farklı. Kimilerini son kültürel modernleşme umutlanılın dağılması olarak mateme boğuyor, kimilerince de tepeden inme, elitist, kısır bir modernleşme emeline son darbeyi in­ dirdiği için kutlanıp öteden beri arzu euilen bir çoğulculuğun başlangıcı olarak görülüyor. Bu yazı her iki tutumun dışında kalan, ne evrensel bir “ tek” i ne de ayrımcısız bir “ çok” u öngören üçüncü bir tutumdan yola çıkıyor. Amacım 1

Bu kon unun daha geniş olarak iş le n d iğ i b ir m a ka le iç in bkz. G ülsü m B ayda r N a lb a n to ğ lu , "B etw een C iv iliz a tio n and C u ltu re : A p p ro p ria tio n o f T r a d itio n a l D w e llin g Form s in E a rly R e b u p lic a n T u rk e y ," J o u rn a l o f A r c h ite c tu r a l E d u c a tio n , K a s im 1993, s. 66-74.


kültürel ve mimari alanlarda bir yandan sorgulanmadan benimsenen yek­ pare kimliklere, diğer yandan kolayca sınırsız bir göreceliğe dönüşebilen çoğulculuğa karşı kurgulanabilecek “ farklılık” kavramını irdelemek. Hem dayatmacı yapılardan hem de göreceliği yücelten tavırlardan kaçınan, ba­ sit bir ken t/kır ikilemine kolay kolay sığmayacak bir çözümlemenin aça­ cağı olasılıkları tartışmak istiyorum. Mimari söylemin kent ve kır kavram­ ları arasında çizdiği sınırın ikisi arasındaki akışkanlık olasılığını baştan red­ dettiğini düşünüyorum. Oysa üzerinde durmak istediğim “ farklılık” kav­ ramının hem tanınmasını hem de bastırılmasını bu akışkanlık sağlıyor. Farklılığı anlama çabası bazı kavram, anlam ve yargıların karşılaştırılamazlığını ve birbirlerine dönüştürülemezliğini kabul eden, ama bunlar arasın­ da iletişim kurma olanağım reddetmeyen bir tavrı içeriyor. Bu tür iletişim alanları şimdiye değin mimari söylem ve pratik tarafın­ dan ya dışlandı ya da bastırıldı. Kırsal alanların mimarlıktaki (yeniden) kurgulanışı, ya biçimsel reçetelere dayanan ya da statükoyu sürdürmeye yarayan yıpranmış bir bölgeselciliğin kapsamından çıkmadı. Egem en m i­ marlık söylemi “ kırsal” unsurunu bir estetik meşrulaştırma aracı olarak görüp “ köy m imarisi” ni yapı formlarına indirgeyerek ehlileştirdi. Oysa mimarlık ve kültürel üretim alanları arasındaki geçişkenliğin ve mekânsal kullanım yapılarının mimari biçime indirgenemeyeceğinin kabulü, köy mimarisi söyleminin şimdiye değin banndıramadığı, bastırdığı ya da dışla­ dığı olguları kavramlaştırmaya yarayacak açılımlara işaret ediyor. Bunları yazarken amacım ne tarihçi gözüyle modern Türk mimarlığının ayrıntılı bir eleştirisine girişm ek, ne de yeni ve henüz araştırılmamış mimarlık ürünlerini gündem e getirerek konunun kapsamını genişletmek. Yapmak istediğim şimdiye değin pek tartışılmamış birkaç tarihi anı kültürel, m i­ mari ve kentsel açılardan yeniden kurup varolan yazın ve yapı pratiklerine farklı bir boyut sunmak. Aşağıdaki kentsel ve kırsal kültürler arasındaki kesişme noktalarında olası bir iletişimi irdelemek üzere Ankara’nın m e­ kânsal tarihinden üç kesiti tartışacağım . Bunların ortak yanı “ köy” ve “ kent” kültürlerini yekpare bütünler olarak gören anlayışları sorgulayacak özgün tarihsel durumları sergilemeleri.

İçeridekilcr/Dışandakiler Şehircilik tarihi açısından başkent Ankara’ nın planlanması m odern Türkiye’nin kuruluş sürecinin düğüm noktalarından birini oluşturur. An­ kara’nın ilginç yanlarından biri, Türk modernleşmecilerinin kır ve kent arasında gördükleri kültürel çelişkileri aşmaya çalışırken elde ettikleri ba­ şarıların ve önceden kestiremedikleri başarısızlıkların odak noktası olm a­ sından kaynaklanıyor. Küçük bir Anadolu kasabasından başkent Anka­

ra’nın yaratılması destanı üzerine çok yazıldı.2 Ben burada kuruluşunun ilk günlerinden başlayarak, eski (geleneksel, kırsal) ve yeni (m odern, kentsel) Ankara’nın yüzleşmesinden doğan gerilimlerin üzerinde durmak istiyorum. Bu yüzleşmenin mimari ve kentsel mekânın karmaşık katm an­ ları arasında silinmeye yüz tutm uş, resmi tarihlerin önem sem ediği “ farklı” öyküler dile getirdiğini düşünüyorum. Önce bilinenden başlamakta yarar var. Alman kent plancısı Herm an Jansen m odern başkentin planını U lus Meydanı’nda anıtsal bir Atatürk heykeli önünde kesişen Gazi Bulvarı ve İstasyon Caddesi eksenleri üzerin­ de geliştirmişti. 19. yüzyıl Paris’inin plancısı Baron H aussm ann’ın bulvar­ larını anımsatan bu ana arterlerin, trafiği düzenleyici işlevlerinin hayli öte­ sinde simgesel anlamları vardı. Kuzey-güney eksenindeki Gazi Bulvarı ye­ ni kentin gelişeceği yönü belirlerken, İstasyon Caddesi demiryolu istasyo­ nunu bulvara bağlıyor, doğuya doğru giderek zayıflayarak Kale’nin dış mahallelerine uzanıyordu. İstasyon binası Kurtuluş Savaşı sırasında M us­ tafa Kemal’i ağırlayan tarihsel bir odak ve kentin sim gesel “ giriş kapı­ s ıy d ı. 1920’lerin sonlarına gelindiğinde, İstasyon C addesi’nin her iki ya­ nında Millet Meclisi, Ankara Palas Oteli ve m em ur evleri gibi dönemin önemli binaları sıralanıyordu. Asfalt caddenin yanları düzenli ağaç sırala­ rıyla bezenmiş, trafiğin gidiş-geliş yönleri yeşil bir orta şeritle ayrılmıştı. İstasyon’dan bakıldığında, yolcuları m odern Ankara’ya götürecek Gazi Bulvarı’na bağlanan cadde etkili bir görünüm e sahipti. Kale’nin mazgallı surlarının oluşturduğu arkaplana karşı, Atatürk heykeline kadar uzanan şeridi çeşitli açılardan resimleyen sayısız tarihi fo toğraf İstasyon Caddesi’yle duyulan övüncü apaçık yansıtıyor. Eski Ankara’ya gelince, Jansen “ kale ve etrafındaki mozaik gibi olan ahşap iskeletli dolm a duvarlı Türk evleri, daima hükümet merkezinin göz bebeği olarak kalmalıdırlar” 3 di­ yor, ancak şunları da ekliyordu: Yeni şehircilikte yeni şehir kısımlarının kurulmasını eski kısmın yayılışından ta­ mamen ayırmak lazımdır. H atta nazari olarak eski şehir üzerine haddi zatında bir cam levhası kapamalıdır.4

Bu ürkütücü “ cam levha” m etaforu, “ öteki” öyküleri susturan m o ­ dern Ankara’nın resmi öyküsünün niteliğini bir nefeste özetliyor. 2

G eniş kap sam lı b ir incelem e iç in bkz. Erdal Y avuz (der.), T a rih İçin d e A n k a ra , A n -

3

A n k a ra İm a r Planı, İsta nbul: A la e d d in K ıral B asım evi, 1937, s. 7. Bu y a yın d a ki p la n

kara, O rta d o ğ u T e k n ik Ü n iv e rs ite s i, 1980. ve şe m alar Jansen adını ta ş ım a k la b irlik te yaza r adı g e çm iyo r. A n c a k aynı ifa d e , bu kez ya za r a d ıy la şu ka yn a kta g e çiyo r: H erm an Jansen, 'A n k a ra Planı İzah R ap o ru ", M im a rlık , c. V ., 1948, s. 22. 4

A n k a ra İm a r P ianı, s. 6; Jansen, "A n k a ra Planı İzah R apo ru", s. 11.


Ankara’nın resmi öyküsü, eski kentle yenisini ayıran bulvarların aynı zamanda aralarındaki akışı sağlayan bağlantılar olduğu gerçeğini çoğu za­ man gözardı ediyor. Oysa eski ve yeni Ankara sakinlerinin bu kentsel m e­ kânları nasıl anlamlandırdığına ilişkin ilginç çimekler var. Yakup Kadri Karaosm anoğlu’nun ünlü romanı An kanının sık alıntılanan bir bölümünde kentin eski ve yeni sakinleri bir yılbaşı gecesi İstasyon Caddesi üzerindeki Ankara Palas O teli’nin önünde buluşuyorlar. Elit tabakanın balo salonuna gelişini izlemek üzere otelin anıtsal giriş kapısının dışında toplanmış olan eski Ankara sakinleri arasında şu konuşmalar geçiyor:5 - Sen, sanki buradan bir şey gördün mü sanıyorsun? H e, he, he... Aklına • şaşayım. - İçeride, ne yaparlar bilirim em me, söylemem (...) - Deyiver, be ... N e biliyon, daha deyiver (...) - Deyemcm (...) - N e var bunda bilmiyccek be? İşte, ben deyivereyim: İçerde tango var.

M odern Ankara, balo salonuna doğru akıp polis giriş kapısını kontrol etmeye çalışırken konuşmalar bu minval üzerinde sürüp gidiyor. Yakup Kadri’nin öyküsü ile Baudelaire’in 1 8 3 0 ’lerin Paris’inde iki sevgilinin yeni açılmış bir bulvarın üzerindeki bir kafenin önünde yoksul bir aileyle karşı­ laşmasını anlatan “Yoksulların Gözleri” şiiri arasında şaşırtıcı bir benzerlik ''ar-6 İki anlatı karşılaştırıldığında İstasyon Caddesi, daha küçük ölçekte olsa da, kent halkının farklı katmanlarını bir araya getirmesi açısından Haussmann’ın bulvarlarına benzer bir işlev görüyor. Marshall Berman’a göıe, bulvarlar modern kültürün bazı önemli yapısal çelişkilerini su yüzüne çıkarıyorlardı: Bir yandan, anonim kalabalıkları barındırarak yeni tür bi­ reyselliklere, yoğun kendini keşfetme biçimlerine olanak vermeleri açısın­ dan daha önce benzeri görülmemiş türden bir özgürlüğü tattırıyorlar, di ğer yandan da rahatsız edici toplumsal ve kültürel farkları öne çıkararak aşılması olanaksız iletişim uçurumlarını gözler önüne seriyorlardı. Berm an’ın sözleriyle, Baudelaire’nin öyküsü “ modern kent sokağına hayat veren çelişkilerin sokaktaki adamın iç dünyasında nasıl yankılandığını” gösteriyor.7 Kişi özgürlüğünün ulus özgürlüğüyle bir tutulduğu ve modern kültü­ rün tepeden inme dayatıldığı karmaşık Türkiye koşullarında, Yakup Kadri’niıı Ankara si görünürdeki sosyal/kültiirel farklılıkları aşmak için milli5

Y a k u p K adri K a ra o s m a n o ğ lu , A n k a ra , İsta n b u l, İle tiş im Y ayınla rı 107.

6

A k ta ra n M a rs h a ll B erm an, A l l T h a t is S o lid M e lts in to the A ir , N ew Y o rk, Sim on and S chuster, 1983, s. 148-55.

7

age., s. 154.

vetçi bir sentez buimaya çalışıyor. Am a ayrıntılı biçim de aktardığı olay hem İstasyon C addesi’niıı, hem de Ankara Palas O teli’nin birden fazla öyküsü, birden fazla anlamı olduğunu gösteriyor. Bu ayrıntılar ortaya çık­ tığında, örneğin mimarlık tarihi açısından, Ankara Palas Oteli ni sadece Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın yetkin bir örneği olarak görm ek zorla­ şıyor. Binaya ilişkin herhangi bir tarih, iç mekânın kontrol mekanizmala­ rından, içeriye alınmayanların hayal gücüyle nasıl yeniden üretildiğinden söz edilmediği zaman tek boyutlu bir biçimler tarihine indirgeniyor. B i­ nanın anıtsal kapısından içeri girince balo salonunu dolduran elitlerin dı­ şarıdaki izleyicileri kadar karmaşık bir kültürel mekanı paylaştıklaıım da eklemek gerek. Paris’ten en son haberleri aktaran yerel gazetelerin m oda şayialarını izleyerek edindikleri zarif kıyafetleriyle m odern görgü kitapla­ rından öğrenilmiş davranış kurallarını uygulayan ayrıcalıklı Ankara sakin­ leri açısından, balo salonundaki dans karmaşık duygularla prova edilen bir gösterinin parçasıydı. Cumhuriyet’in yıldönümünü kutlamak için düzen lenen toplantılardan birinde, M ustafa Kemal dans etm ek istemeyen ka­ dınları piste “ Arkadaşlar, dünyada subay üniforması giymiş bir Türk erke­ ğinin dans önerisini geri çevirebilecek bir kadının bulunabileceğini düşü­ nem iyorum. Şim di em rediyorum : H em en salona dağılın! İleıi! M aış! Dans edin!” komutuyla çağırıyordu.8 Çağrının içeriğiyle askeri, milliyetçi ve kadınlar açısından ayırımcı tonu arasındaki um ulm az bağıntı, C um hu­ riyet’in kurucularının düşlediği monolitik bir m odern kültür yapısıyla var olan toplum un karmaşık kültürel yapısı arasındaki çelişkileri yansıtıyor. Bu tür yaşanan pratikler “ cam levha” altında izole edilenin Ankara Kalesi mi yoksa Ankara Palas Oteli mi olduğu sorusunu akla getiriyor. Modern Türk mimarisi üzerine temel kaynaklardan biri, Ankara Palas’ı “ ortasında balo salonu bulunan iki katlı dikdörtgen planlı bir yapı” olarak tasvir edip “ iki kat boyunca otel odalarının çevrelediği orta avlusuyla gele­ neksel Osmanlı kervansaraylarını hatırlattığını” belirtiyor.9 Bu tür bir bi­ çimsel benzetm e, kervansaraylarda bütün yolculara açık, işlevsel açıdan kapsayıcı bir mekânın Ankara Palas’ta kültürel açıdan dışlayıcı bir mekâna dönüşmesindeki çelişkiyi kolayca maskeleyiveriyor. Ankara Palas’ın merke­ zi balo salonunun çevresindeki daha küçük ölçekli mekanlarla akışkanlığı, bunlar arasında, sözgelimi cinsiyete dayalı, karmaşık kontrol ve sınır bi­ çimlerinin oluşabileceğini düşündürtüyor. Ankara Palas’ı kolayca Birinci

1987 [1 9 3 4 ] s 8

P. G e n tiz o n 'u n O u l'O rie n t en M a rc h e (Paris, 1929) a d lı y a p ıtın d a n a k ta ra n N ilü fe r G öle, M o d e rn M a h re m , İsta nbul, M e tis Y a y ın la rı, 1991, s. 53.

9

Renata H o lo d ve A h m e t Evin (ed.), M o d e rn T u rkish A rc h ite c tu re , P h ila d e lp h ia , U n ive rsity o f P ennsylvania Press, 1956, s. 56.


Ulusal Mimarlık akımı içine yerleştiren, yalnızca biçimsel kompozisyonu ve plan tipinin tarihsel kökeniyle ilgilenen mimari araştırmaların önemi yadsınamazsa da bu tür çalışmalar kullanıcılar arasındaki karmaşık tarihsel ilişkilerin mekânsal boyutunu hesaba katmaktan uzak kalıyor. Ö zetle, m odern Ankara’nın sterilize edilmiş mimari ve kentsel mekân­ ları yeni kentin “ uygar” imajını koruma amacına dönüktü. Gel gelelim günlük yaşam pratikleri, kentin mimarlarınca titizlikle çizilen kültürel-ıııekânsal sınırlarda oluşan anlam ve değerleri su yüzüne çıkararak resmi hi­ kâyeyi alttan alta sorguluyordu.

Benzeyen Sözler/Farklı Diller M odern Türk mimarisi söyleminde “ ideal kent” ve “ ideal köy” imajla­ rının şaşılacak denli iç içe olduğu görülüyor. Kırsal formlara mimari açı­ dan sahip çıkılması ve Türk mimarlarının kırsal alanlardaki uygarlaştırma misyonu konusunda şimdiye değin çok şey yazıldı. “ Geleneksel Türk evi” hakkında tipolojik araştırmalar, kentsel yapılarda kırsal formların özüııısenişi 1 9 3 0 ’lardan bu yana mimarlık çevrelerinde sık sık gündeme geldi. O yıllarda çeşitli coğrafi bölgelerin ev tipleri özenle araştırıldı, geniş çatı çık­ maları ve merkezi plan gibi özellikler kentsel yapılarda övünçle uygulandı. Bu çalışmaların büyük bir bölümü bölgeselcilik/m odernizm ikilemi çer­ çevesinde yer aldı. Yani mimari söylem, “ modern Türk kimliği” tasarısın­ da kültür ve uygarlığın sentezini arayan daha geniş çaplı bir kültürel söy­ lemin parçası oldu. Dönem in mimarlık dergilerinin sergilediği gibi, m o ­ dern Türk mimarlığı söylem i, Türkiye’de m odernizmin kaçınılmaz bir Türk damgası taşıması gerektiği ile yerel Türk mimarisinin temelde m o ­ dern olduğu yönündeki tartışmalar arasında sallanıp kaldı.10 1 9 3 0 ’lar ve 1 9 4 0 ’ların başlarında, önde gelen Türk mimarları kırsal formlara ilgi duyunca hem kırsal olgular sistemli bir biçimde derlenmeye başladı, hem de birçok kırsal yerleşme Cumhuriyet’in uygarlaşma m odeli­ ni hayata geçirmeye yönelik benzeri görülmemiş bir çabaya sahne oldu. Mimarların köy planlamalarından tek ev projelerine kadar uzanan “ ideal tip” geliştirme çalışmaları 1 9 2 0 ’lerin Alman Siedlım g'hn ve existeııznıinimum konut ilkeleri türünden Batılı örneklerden esinleniyordu.11 Örnek 10 Bu n o k ta y a iliş k in daha geniş b ir incele m e iç in bkz. Sibel B ozdoğan ve G ülsü m B ay­ da r N a lb a n to ğ lu , "Im a g e s an d Ideas o f 'T h e M o d e rn H o u se ' in Early R e p u b lica n T u rk e y , S ociety o f A rc h ite c tu ra l H is to ria n s y ıllık to p la n tıs ın a sunulan y a y ım la n m a ­ m ış b ild ir i, A lb u q u e rq u e , N ew M e x ic o , 1992. 11

S ie d lu n g 'la r 1 9 2 0 'le rd e m o d e rn le ş m e c i A lm a n m im a rla rın c a y a p ıla n to p lu k o n u t p ro je le rid ir. Sanayi iş ç ile rin in yaşa m ta rz la rın a ce va p verm esi iç in düşünülen bu y a ­ p ıla r, v e r im lilik , iş le v s e llik ve ü re tk e n lik ilk e le rin e da yanıyordu.

köyler 19. yüzyılın endüstriyel toplu konutlarını hatırlatan tekdüze sıra­ lanmış bir örnek evlerden oluşuyordu. Planlama açısından tipik kır evleri kent apartmanlarının minyatür çeşitlemeleriydi. 1933’te Türk Tarih Kıırum u’nun bir yayınına ek olarak verilen “ İdeal Türk Köyü” planı şaşırtıcı, aıııa bu çerçevede yerinde bir örnek sergiliyordu.12 Şaşm az bir biçimde Ebenezer Hovvard’ın “ Bahçe Kent” inden esinlenmiş olan bu ideal köyün merkezi planı spor, sağlık ve eğitim tesisleriyle alışveriş ve sanayi için ay­ rılmış kuşaklardan oluşuyordu. Bence kentsel çevrelerde kırsal biçimlerin kullanılmasıyla kırsal yerleş­ melerde kentsei modellerin kullanılması aynı anlayışın ürünleriydi. H er iki tutumda da homojenleştirici bir yaklaşım, son tahlilde milliyetçi bir odak bulma arayışı ağır basıyordu çünkü. Böyle bir arayışta, yitip gitmiş köklere duyulan nostalji ile uygarlaşma emelleri aynı madalyonun iki yüzü olarak ortaya çıkıyordu. Tarih yazımı açısından bakınca kırsal/kentsel, gelenek­ sel/m odern , bölgesel/uluslararası gibi ikilemeler karmaşık farklılıkları b a­ sit karşıtlıklara indirgiyor, o zaman da acımasızca hom ojenleştirilen bir kırsal Türkiye kavramlaştırması, hayranlık ve küçümseme duyguları ara­ sındaki uçurumda, tüm çeşitliliğini ve karmaşasını yitiriyordu. Böyle iki­ lemlere dayandırılan kavramlaştırmalarda pek çok tarihsel öykü anlatıla­ nı adan silinip gitmeye mahkûm kalıyordu. 1 9 3 0 ’larda sayısız köyü ziyaret edip belgeleyen hüm anist projenin ürünlerinde bu öyküleri bulmak zor. Ancak Halkevleri’ nin resmi yayın organı Ü lkü’de çıkan iki makale genelde teksesli olan bu dergide alterna­ tif bir görüşü dile getirmeleri açısından önemli görünüyor.13 Makalelerin yazarı N usret Köymen kırsal Türkiye’de uygarlaştırma m isyonunu yerine getirirken karşılaşılan iki temel güçlüğe işaret ediyor. Birincisi pragmatik bir endişe: Köymen, son derece sınırlı kaynaklar göz önüne alındığında, eğitim, sağlık ve teknik yardım da dahil olmak üzere, reform çabalarından birçoğunun kaçınılmaz biçimde kısmi ve kısa ömürlü olacağını savunu­ yor. İkincisi (ve benim savım açısından daha önemli olanı) ise kırsal ve kentsel pratikler arasındaki bağdaşm azlık sorunu. Bir paragrafta Köymen şu göziem i yapıyor: Köylü ile şehirli arasında çok derin bir psikoloji farkı vardır. Köylü “ seziş’Me hareket eder ve söyler, şehirli “ diişüniiş” le hareket eder ve söyler. Bu itibarla şehirli ve köylünün dilleri, kelimeler birbirine benzese bile, ayrıdır; o dereceye 12 A fe t İnan, D e v le tç ilik İlkesi ve T ü rkiye C u m h u riy e tin in B irin c i S anayi P lanı, A n k a ra , T ü rk T a rih K u ru m u , 1933. 13 N u sre t K öym e n, "K öy Ç a lışm a la rın d a T e k M ü s b e t Y o l, K ö y lü H a n ı," Ü lk ü , c. 7, s. 40, H a z ira n 1936, s. 299-302; N u s re t K öym en, "K ö y c ü lü ğ ü n D aha V e rim li O lm a sı H a kkın d a D üşü n ce le r", Ü lkü , c. 13, s. 73, M a rt 1939, s. 27-29.


kadar ki şehirle İliç teması olmayan bir köyün kövlüsiivlc köyle teması olmamış bir şehirlinin ilk konuşm ada birbirlerini anlamaları imkân[sız]a yakındır.*4

I nü

Yazar daha sonra köyde iletişim olanağının olm adığını, köylünün “ köycii” yle konuşmayı reddettiğini anlatıyor. Köylünün duydukları karşı­ sında bir şey söylemeyip yalnızca “ kafa sallad ığın d an söz ediyor. Köym eıı’ın konumu köylülerle köyeiilerin söylemlerinin bağdaşmazlığını kav­ raması açısından çağdaşlarınınkinden temelden farklı. Köylü ile köyde ile­ tişimin imkânsız olduğunu gözleyen Köymen, köylünün suskunluğunu kendi sesiyle bastırmak yerine, gözünü şehre gelen köylüye çevirmeyi yeğ­ liyor. Şehre indiğinde, köylünün kendi merkezinden kopup kentsel m er­ kezle karşı karşıya gelince “ şahsiyetinin muvakkaten paralandığını” fark edip müdahale olanağının bu parçalanmayla ortaya çıkacağını savunuyor. Bu aşamada da mimari şaşılası bir rol oynuyor. Köymen geçici olarak şehre inen köylüler için “ köylü hanları” yapılmasını öneriyor. Üstelik bunların tamamıyla ora köylerinde kullanılan mahalli yapı malzemesiyle” yapılması ve köylünün “ ruhuna uygun” olması gerektiğini belirtiyor. Köymen’e g ö ­ re, kırsal yapıların aşina dış görünümünün taklit edilerek köylülere evlerini hatırlatması, buna karşılık iç mekânların “ uygarlaşma ihtiyacını” uyandıra­ cak rahat ve kullanışlı eşyalarla döşenmesi gerekiyor. Böylece genel kabul göıen süreç tersine çevriliyor. Köycü köye gitmek yerine şehirde kalarak uygarlaştırma misyonunu yerine getirmiş oluyor. Bu misyon, bir mimarın biraz daha farklı bir bağlamda ortaya koyduğu gibi, “ toprak üstünde bir aıada yatanlaıı köy karyolasına alıştırmak, yerde oturanlara iskemleyi ö ğ ­ retmek; yerde yemek yiyenlere masayı temin etmek ve yaşayış tarzlarında da bir inkılap yaratmak” ıs şeklinde tanımlanıyor. Benim için Köymen in mimari dil aracılığıyla uygarlaştırma m isyonu­ nu yürütmeye dayanan gündem ine katılmak zor. İşiıı ilginç yanı, köyiii hanları düşüncesinin hiçbir zaman gerçekleşmemesine karşın Kövm en’in dü şü n d ü ğü m im ari dilin yıllar sonra tatil köylerinde ifadesini bulup kentsoylularca seve seve benim senm iş olm ası. Köym en’in çözüm lem e­ sinde, köylü öznelliğine ilişkin yerinde saptam aların yaııı sıra gözardı edilmemesi gereken önemli nokta, şehre gelen köylülerle ilgili bir eyle­ mi öngörm esi. Bu önerinin gerisinde, köylünün bölünmüş kişiliğinin bi­ linmeyeni getireceği kaygısı yatıyor. Bu açıdan köylü hanları köylüyü uygarlaştırmanm yanı sıra, kenti bilinmeyenin tehlikesinden korum a iş­ levini de yükleniyor. Ama 1 9 4 0 ’larm sonunda köylülerin şehre kısa sü­ reli değil de temelli gelmeye başlamasıyla, Türk kentlerinin Köym en’in

ön görd ü ğü bu “ tehlike” yle bam başka biçim lerde uğraşm ak zoru n da kaldıkları görülüyor.

Hoşgörü( süzlük) Sınırlan 1 9 4 0 ’ların sonlarında Ankara ve diğer büyük kentlere yerleşmek üze­ re gelen köylüleri karşılayacak köylü hanları yoktu. G öçün ilk evreleri kentin çeşitli yerlerine dağılmış birkaç derme çatma yapının kondurulmasına sahne oldu. Daha sonra bunlar çoğaldı, 1937-1950 arasında Anka­ ra’da sayıları 20 binden 100 bine çıktı.16 Tansı Şenyapılı’nın belirttiği g i­ bi, o sıralarda göçmenlerin işgücü ekonom ide marjinal bir yer tutuyor­ du. Ankara ne onları istihdam edecek yaygın küçük işyerlerine ne de ye­ terli sanayi birikimine sahipti. Bu nedenle göçm enler iş merkezine uzak, heyelan ve sel tehdidi altındaki dik yamaçlar ve topografık eşik niteliğin­ de alanlara yerleşiyorlardı. Kentin bu yeni dinamikleri, kent yöneticilerini rahatsız etmekte gecikmedi. İçişleri bakanı, 1 9 3 0 ’ların sonlarında Anka­ ra’nın “ manzarası çirkin, yolları fena yerlerini ebediyen bırakmak fikrinde değiliz” 17 diyerek kentin gecekondulardan “ tem izleneceğini” vaat edi­ yordu. Sonraki yıllarda “ gecekondu sorunu” üzerine bir dizi ekonomik ve siyasal gündem in ortaya çıktığı görüldü. John Berger in A Seventh Man adlı yapıtında göçm en işçiler üzerine söylediklerini bu bağlam da düşünmekte yarar var: ... O ’ nun göçii başkasınca diişlenmiş bir olay gibidir. Düşsel biri olarak öz.erk vc bazen beklenmedik biçimlerde hareket eder görünür: Ama yaptığı her şey — başkaldırmadığı surece— diişii görenin ihtiyaçlarınca belirlenmiştir. Metaforıı bir tarafa bırakalım. G öçm en’in erekleri ne kendinin, ne de başkalarının farkında olduğu tarihsel zorunluluklarca belirlenmiştir. İşte bunun için yaşamı başkasınca diişlenmiş gibidir.18

Berger'in sözünü ettiği “ özerk ve beklenmedik” davranışlar üzerinde, gecekondu sakinleri açısından düşünmeye değer. Gecekondu yerleşmele­ ri, gerek T'ürk mimarlığının egem en tarihsel yorumlarına gerekse kanık­ sanmış yöresel mimari söylemlerine aykırı düşen özellikler gösteriyor. Her şeyden önce, mimarlık disiplininin temel varsayımlarının teısine, gece­ kondular kalıcılık ilkesiyle değil, her an yıkılma tehlikesini göğüsleyerek inşa ediliyorlardı. İlk gecekonduların ayakta kalmasını sağlayan, kent yö ileticilerinin acımasız “ stratejilerine karşı gecekondu sahiplerinin başvur16 Tansı Ş enyapılı, G ecekondu: Çevre İş ç ile rin M e kâ n ı, A n k a ra , O D T Ü , 1981, s. 170. 17 Ş enyapılı, A n k a ra K e n tin d e .... s. 57-58. Ş enyapılı, D a h iliy e V e k ili Şükrü K a y a lı'n ın g e cekond uların k o n u t sorununa kısm i b ir çözü m g e tird iğ in in fa rk ın a va rd ığ ı iç in bu

14 K öym en, "K ö y c ü lü ğ ü n D aha V e rim li

s. 27.

15 Z e ki Sayar, "İç K o lo n iz a s y o n ," A rk ite k t, c. 2, s. 2, 1936, s. 47.

yerleşm elere en s e m p a tik ya kla şa n y ö n e tic ile rd e n b iri o ld u ğ u n u v u rg u lu y o r. 18 John Berger ve Jean M o hr, A Seventh M a n , N ew Y ork, T h e V ik in g Press, 1975, s. 43.

u,ı


duğu “ taktik” lerdi. Michel de Ccrteau’nun öngördüğü gibi,19 stratejiler iktidar mevkilerinin kontrolü altında hesaplanabilir, rasyonelleştirilmiş ve yönlendirilebilir işlemlerdir. Stratejiler kendi alanlarının sınırlarını diğerle­ rinden ayırma kavgası verirler. Taktiklerin kendilerine ait yerleri yoktur, özneleri ayrıcalıksızdır ve başkalarına ait toprakları kullanırlar. Taktikler zamanın akıllıca kullanılmasını gerektirir. Taktikler güçsüz olanın olayları fırsatlara dönüştürmesini, güçliiden yararlanmasını ve “ günlük pratiğe si­ yasal bir boyut katmasını” sağlayan dahice yollardır. Bu bağlamda ilk g e ­ cekonduların kararlı bir yerleşiklik çabasının dahice taktiklerini uyguladık­ larını düşünüyorum. Burada ilk gecekonduları “ çirkin” ve “ pis” olarak niteleyen ve kentin düzenini bozan unsurlar olarak gören yaklaşımlardan ayrılan bir yorum sunm ak istiyorum. Bu aşağılayıcı betimlemelere göre gecekondular ken�� tin düzenini bozuyor, “ güzel ve temiz bir kentin aynası” olarak betim le­ nen bulvarlarla bağdaşm ayan bir görünüm sunuyorlardı. G ecekondu alanlarının yılankavi patika yolları m odern Ankara’nın düz eksenleriyle utanç verici bir karşıtlık oluşturuyordu. Ankara’daki ilk gecekondu yer­ leşmelerinden biri olan Altındağ üzerine yazılmış 1949 tarihli bir gazete röportajı dizisinde Adviye Fenik yörenin yollarım “ birbirine dolaşmış, iç içe geçmiş bir yün yum ağı” na benzetiyor, yol bulmayı “ hani çocuk gaze­ telerinde bulmacalar vardır. O nun gibi, karışık çizgiler arasından kalemi­ nizi yürüteceksiniz, yürüteceksiniz de öteden çıkacaksınız” diye betimli­ yordu.20 Labirenti anımsatan patikalar bir yandan bulvarların kusursuz görüntü­ sünü tehdit ederken bir yandan da gecekondu sakinleri açısından bir tür kaışı-kontıol mekanizması işlevini görüyorlardı. Labirentin karmaşası, tüm bir mahallenin görsel olmaktan çok ses ve hareketlere dayalı bir iletişim şe­ bekesi kurmasına olanak veriyordu. Yıkıcıların geldiğine ilişkin bir haber, bu şebekenin harekete geçirilmesiyle birkaç dakika içinde Altındağ tepesi­ nin zirvesine ulaşıyordu. Gecekondulu bir kadın bunu şöyle anlatıyor: Yıkımcılar geldi diye haber aldık. Polis ile beraber. N e yapacağımızı şaşırdık. K om şular akıl verdiler. U fak bebelerimizi alıp eve kitledik, biz de saklandık. Polis eve geldi. “ Boşaltın evi, yıkacağız” dedi. Bebeler içeride yalnız; korkuş­ tu, ağlaşıp bağrışmaya başladı bebeler. Polis, polistir ama onun da bir yüreği var, o da yaratanın kulu be kardeşim. Bebelerin o halini görünce çekip gittiler. O günden bu yana ne zaman yıkımcılar geldiyse bebeleri eve kitleyip biz de

saklanırız, yıkımcıların yüreği cız eder de biz de yıkımdan kurtuluruz diye. Bu sayede gördüğün şu ev hiç yıkılmadı yapıldığından beri.21

1940’ların sonlarında Ankara’da gecekondu kurmanın yaygın yöntem ­ lerinden biri şöyleydi: Sekiz ahşap direk ikişer ikişer tahta parçaları ve çıta­ larla birleştirilip üstleri çamurla sıvanıyor, iki tanesinde kapı ve pencere yeri bırakılarak dört duvar panosu elde ediliyordu. Gece bu duvarların u ç­ ları yere çakılıp üzerleri tenekelerle kapatılıyor, sonra hazır bulunan kapı ve pencereler yerine takılıyordu.22 Yıkma ekibi haber alıp geldiğinde tüm yapının çökmesi için duvarlardan birinin itilmesi yetiyordu. Ama haliyle yapıyı aynen yeniden dikmek de çok kolaydı. Bu tür gecekondulardan b a­ zıları on kereden fazla yıkılıp yeniden dikilmişlerdi.23 Bu sürecin ürkütü­ cü tılsımını Latife Tekin Bcrci Kristiıı Ç öp Masalları rom anında çarpıcı biçimde yakalıyor. Günler boyu yıkımcılarca yerle bir edilip yeniden kuru­ lan bir gecekondu mahallesini anlatan Tekin, yıkıntılar arasındaki küçük bir kızı anlatıyor: Sırma usulca annesinin koynundan sıyrılıp çıktı. K oşa koşa evlerinin tepedeki yerine vardı. Sonra tepede döne dolana cam kırıkları, ufacık taşlar, düğm eler, şişe kapakları topladı. Soluğunu tutup saçlarını yolduğu yere oturdu. T o p lad ı­ ğı kırık cam lardan, iki dişi kalmış eski naylon taraktan, düğm elerden, şişe ka­ paklarından ufacık bir kondu kurdu. Sabah yıkımcılar yeniden geldiler. Tepede ev yerine evcilik oynayan ufacık bir kız gördüler. Kızın etrafında dönüp d o ­ lanıp gittiler. O sabahtan sonra da bu tepeye hiç gelm ediler.24

Kente göçen köylüler yerleşme taktiklerini geliştirirken bölgeselcilerin hayran olduğu iklim ve topografya türü “ doğal” koşullara değil, varlıkla­ rını hem onaylayan hem de yadsıyan kent kurallarına göre hareket ediyor­ lardı. Böyle yaparken de kırsal çevrelerde uzun yıllar içinde birikmiş tec­ rübelerini bir tarafa atmaları gerekmiyordu. Bu konuda en ilginç örneği gene Adviye Fenik anlatıyor.25 Fenik’in röportajları, bildiğim kadarıyla gecekondularla ilgili istatistikler, ekonomik ve idari analizler yığını arasın­ da, günlük yaşantıyı anlatan tek kaynak olarak gecekondu yerleşimlerin­ deki taktikleri su yüzüne çıkarmaları açısından çok önemli. Yazarın Altın­ dağ’da gözlediği en çarpıcı görüntülerden biri yol seviyeleri arasındaki farktan oluşan yamaçlarda oyulmuş evlerden oluşuyor. Fenik bunların üst 21

N ursun E rtu d ru l, "G ecekondu Y a p ım S üreci: A k d e re 'd e n b ir Ö rn e k ," M im a rlık , n. 3, 1977, s. 105.

22 İbrahim Ö ğ re tm e n , A n k a ra 'd a 158 G ece kond u H a k k ın d a M o n o g ra fi, A n k a ra , ÜSBF Y a y ın la rı, n. 69 -5 1 , 1957, s. 25. 19 M ic h a e l de C erteau, The P ractice o f Everyday Life , B erkeley: U n iv e rs ity o f C a lifo rn ia Press, 1984, s. x ix , 34-39. 20 A d v iy e Fenik, "A ltın d a ğ R ö p o rta jla rı", Z a fe r; 19 M a y ıs 1949.

23

age., s. 3 \ .

2 4 L a tife T e k in , B e rc i K ris tin Ç öp M a s a lla rı, İsta n b u l, M e tis Y a y ın la rı, 1990, s. 13. 25 A d v iy e Fenik, age., 15 M a y ıs 1949.

16^


yol seviyesindeki tek belirtisinin “ hem baca hem pencere” işini gören dibi delinmiş küpler olduğunu anlatıyor. Bu küplerin birinin yakınına gittiğin­ de arkadaşlarının “ dam üstünde” olduğunu ikaz etmesiyle “ bir kabri çiğ­ nemiş gibi eza içinde” geri yürüdüğünü söylüyor yazar. Fenik’in oyulmuş evlerle ilgili ürpertici mezar benzetmesi bana onun gözlem inden yirmi yıl kadar önce yaşanan bir başka mimari “ an” ı hatırla­ tıyor. 1 9 3 3 ’te o zamanki M aarif Vekâleti’nde çalışan mimar Abdullah Z i­ ya, Türk köyleriyle ilgili bir araştırmasında köyleri yerleşmelerine göre ova köyleri ve dağ köyleri olmak üzere iki ana sınıfa ayırıyordu.26 Bunların arasında övgüye yer vermediği tek kategori, dağ köyleri kategorisinde ver alan, kayalar içine oyulmuş, “ menfi (negatif) köyler” di. “ Bu köyler Bedeviyet devrinden kalmadır,” diyordu Abdullah Ziya, “ uzaktan köye baktı­ ğınız zaman dağın delik deşik oyukları arasında birçok insanın kaynaştığı­ nı görürsünüz... N egatif köylerin şekli ve bedii bir kıymeti olmadığından fazla bahse lüzum görm üyorum .” “ Delik deşik oyuklar arasında kaynaş­ m ak” deyişini insan bedenleriyle bağdaştırmak zor. Öyle görünüyor ki is­ ter kentte ister kırda olsun, “ n egatif’ konutlar kabullenmesi güç bir kate­ gori oluşturuyorlardı. Bunların sakinleri birinci örnekte ölü bedenleri ( “ bir kabri çiğnemiş gibi eza içinde” ), ikinci örnekte de insan dışı varlık­ ları çağrıştırıyorlardı. İkinci örneğin yer aldığı Kapadokya bölgesinde ne­ gatif köyler tarihsel koşulların yanı sıra arazi yapısının özelliklerinden kay­ naklanıyordu. Gelgelelim Abdullah Ziya’nın mimarlık disiplini içindeki konum u, mimarlığı üç boyutlu yapı temelinin dışında algılamasını engel­ liyordu. Öte yandan toprak altındaki gecekondular sakinlerine bir dizi ha­ yati noktada hizmet veriyordu. Alışılagelmiş kent parseli düşüncesine al­ tern atif olm anın yanı sıra inşaları ucuz, algılanm aları zor, her şeyden önemlisi yıkılmaları neredeyse olanaksızdı. Kente göçenlerin taktikleri mimari söylemlerle mimarlık dışı söylemle­ rin arasındaki akışkanlığı ortaya koyuyor. Gecekondu sakinlerini ne m i­ marlık söylemini belirleyen kültürel karşıtlıklar ne de mimari dillerin kap­ samları ilgilendiriyordu. Bu bağlamda, mimarlıkla doğrudan ilgisi olmasa da gecekondularda yaşanan bir başka gündelik pratiği aktarmadan geçe­ meyeceğim. Gene Adviye Fenik’in yazılarından birinde gecekondu sakin­ lerinin sağlık koşulları konuşulurken bir gecekondulu “ her hastalığı bir ke­ re doktora gösteririz; ireçeteyi alırız” diyor.27 Bunu izleyen konuşmalar­ dan, ilaca para yetmediğinden reçetelerin duvardaki çivide asılı cüz kese­ sinde K ur’an içinde dikkatle “ saklandığı” , “ dünya yolculuğundan ahiret

yolculuğuna çıkarken” pasaport vazifesi gördüğü, hastaların hocaya oku­ tulduğu öğreniliyor. Gecekonduluların doktora gidip gitmediğine ilişkin resmi istatistikleri tersine döndürecek bu ve belki de benzeri birçok başka öykü, dil ve yaşanan pratikler arasında oluşan anlam kaymalarının çarpıcı bir örneği. Bunlara mimari açıdan bakınca başka örnekler akla geliyor. Ö r­ neğin gecekondu çevrelerinde iç ve dış, özel ve genel gibi sözcükler bili­ nen anlamlarının çok dışında işlev görüyorlar. H er şeyden önce gecekon­ duların büyüklüğü sürekli değişime uğradığından hiçbir zaman bitmiş bir plan yapmak söz konusu değil. Tek odalı ve dış tuvaletli bir birim, birkaç av içinde yedi-sekiz odalı bir eve dönüşebiliyor. Ama gecekondu birimleri­ ne yapılan eklemelerde yavaş yavaş kent apartmanlarındaki öğelerin kapsanmaya başladığı gözlenince bu sürecin köylerdeki benzer eklemelerden çok daha karmaşık olabileceği ortaya çıkıyor. (Örneğin koridor gibi bir öğenin eklenmesiyle ev içi ilişkilerinde çıkabilecek olası değişiklikler üzeri­ ne bir çalışma bu tür bir karmaşıklığa ışık tutabilir.) Gecekondularda kent ve köyün dilleri çakışıyor, farklı, yepyeni ve beklenmedik diller doğuyor. Özetlemek gerekirse, köylü göçmen kentte hayatını sürdürebilmek için mimari söylemin bugüne değin pek de üzerinde durmadığı mekânsal ve mimari taktikler keşfediyordu. Varolan kentsel ve mimari düzenleri yerine göre özümser, değiştirir ya da taklit ederken hiçbir zaman katı bir gele­ nekçilikle kentin dilini yadsımıyordu. Bu bağlamda 1930’larda gecekondu sakinlerinin modern kent hizmetlerini talep etmek üzere örgütlenmeleri çok anlamlı bence.28 Öte yandan kentin de fiziksel varlıklarına hoşgörü göstermeksizin gecekondulardan yararlandığını unutmamak gerek. Öte yandan, mimarlık söyleminin dışında kalsa da, 1960’ lardan itiba­ ren çeşitli meslek uzmanlarının gecekondu nüfusunu sık sık kültürel ince­ leme nesnesi olarak ele aiıp gecekondu sorununu kentle bütünleşme so ­ runu olarak incelediklerini hatırlamakta yarar var. Örneğin, Sağlık ve S o s­ yal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı Sosyal Hizm etler Genel M üdürliiğü’nün 1966 tarihli bir yayınında, gecekondu topluluklarını “ henüz yerleşmiş, dengesini bulm uş, hallerinden m em nun topluluklar olarak düşünm ek yanlış olur. Bu ailelerin şehir topluluğu içinde tam olarak yerleşme ve kaynaşmaları uzun zamana ihtiyaç gösterecektir,” denilip gerekli tedbirle­ rin alınması için gecekondu topluluğuna “ şimdilik şehrin geçiş yerlerinde yerleşmiş geçiş halinde topluluklar olarak bakmak” gerektiğine işaret edi­ liyordu.29 Şehircilik uzmanlan açısından “ yerleşme ve kaynaşma” kentin 28 Ş enyapılı, age., s. 135.

2 6 A b d u lla h Z iy a , "K ö y M im a ris i," Ü lk ü , c. 1, no. 5. s. 370-374. 2 7 Fenik, age., 22 M a y ıs 1949.

2 9 İb rahim Y asa, A n k a ra 'd a G ecekondu A ile le r i, A n k a ra , S ağlık ve Sosyal Y a rd ım B a­ ka n lığ ı Sosyal H iz m e tle r Genel M ü d ü rlü ğ ü Y a yın ı, n. 46, 1966, s. 236.


verili dilini konuşmak anlamına geliyordu. Oysa gecekondu yapımının ilk evrelerinde kırsal göçmenler, oturmaya geldikleri kentin dilini olduğu g i­ bi benimsemek yerine bu dili kendi amaçlarına göre kullanarak taktikleri­ ni geliştiriyorlardı. Gecekondu olgusuyla ilgili planlama ve sosyoloji alan­ larında sayısız yayın çıkmış olmasına karşın, mimari söylem bu konuda suskun görünüyor. Örneğin Cumhuriyet Mimarisi tarihi alanındaki he­ men hiçbir çalışma gecekondu birimlerinin mekânsal analizine girişmiyor. Formların ve üslupların incelenmesi üzerine kurulu bir mimari yazın gele­ neği, bu analizlerin sosyokültürel olgularla desteklendiği durumlarda bile gecekondu olgusuna değinmekten uzak kalıyor.

Sonsöz

iM

M im arlık söylem i ve pratiğinde yerel m im arlık teması en azından 1 9 3 0 ’lardan itibaren sık yer aldı. Kırsal mimarlık motifleri 1930’ lar ve 1940’larda milliyetçi söylemle iç içe gelişerek, 1 9 8 0 ’lerden sonra ise m i­ marlık pazarına egem en olan eklektik süslemeciliğin içine katılarak yeni­ den gündem e getirildi. İlk girişim kendinden emin ve ciddi olup Türk ulusunun oluşum sürecinde olduğu bir dönem de birleştirici, bütünleştiri­ ci mimari modeller bulma çabasındaydı. İkinci girişim ise şenlikli ve çoğulculuğu kutlayan bir havada “ sattığı sürece her şeyin geçerli görüldü­ ğ ü ” bir kent kültürü içinde ifadesini bulmaktaydı. H er iki durumda da kırsal Türkiye’nin zengin karmaşıklığı birkaç mimari damgaya indirgeni­ yordu. Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan itibaren yerel mimarlıklar, “ m i­ mari tem sil” sorunsalı üzerinde hiç durmayan modernleşmeci stratejiler tarafından tekrar tekrar yeniden üretilerek susturuluyorlardı. Ben mimar­ lık söyleminin şimdiye kadar değinmeyi reddettiği (etnik kimlik ve cinsi­ yete ilişkin sorular işin içine girdiğinde daha da karmaşıklaşacak) bazı kar­ maşık mimari ve mekânsal olgulara ışık tutmaya çalıştım. Bu açıdan gece­ kondular mekânsal koşullarla ilgili davranış, söylem ve algılayışları ciddi biçimde sorguladıkları için önemli. Kent ile köyün, görülen ile algılananın kavramsal kesişme noktalarında yer alan gecekondular, mimari söylemde ve ideal kent anlayışlarında sözü edilmeyen kopuklukların önemli örnek­ lerini oluşturuyorlar. Benim gecekondu çevrelerine olan ilgimin temelinde ne bir romantik­ leşme isteği ne de bu çevreleri var olan estetik söylemlerin içine alma am a­ cı yatıyor. Bu tür yaklaşımlar kırsal mimarlığa ilişkin şimdiye değin gelişti­ rilmiş söylemleri yeniden üretmekten öte bir işlev göremezlerdi. Bence önemli olan mimari ve kentsel söylemlerde çoğu kez “ kentlerin köyleşme­ si” olarak nitelendirilen gecekondu olgusunu ne kutlayan ne de kınayan bir söylem geliştirerek bu mekânların farklı boyutlarını tüm zenginliğiyle

algılamayı sağlamak. Kentin “ taktiksel” mekânları olan ilk gecekonduların mimari açıdan ilginç yanları akışkan ve çok yönlü olmaları, butunselleştumeye direnmeleri ve hiçbir zaman “ bitmiş nesne” konumuna kavuşmama­ ları. Bu özelliklerinden dolayı ilk gecekondular mimarlık söylemim zorlu­ yor mekân ve mimarlık, yazım, tasanın ve inşanın farklı yolları üzerine so ­ rular akla getiriyorlar. Gene bu özelliklerinden dolayı mimarlık pratiğinin hemen benimseyip sahip çıkacağı hazır biçimsel ipuçları sağlamıyorlar. Katkıları çok daha incelikli ve dolaylı. Gecekondu ortamları koy/kent iki­ lemi içinde çözümlenemeyecek “ farklı” mekânları tanımanın geregım o r­ taya koyarak mimarlığı düşünmenin alternatif yollarını sunmaları açısından önemli ve sorgulamaya değer çevreler oluşturuyorlar.


ARABESK KÜLTÜR: BİR MODERNLEŞME VE POPÜLER KİMLİK ÖRNEĞİ M ERAL Ö ZBEK

T-L iirk iy e ’de

1 9 6 0 ’larm sonlarında gecekondularda yaşayan kırsal g ö ç ­ menlerin özlemlerini yakalayan popüler bir müzik türü ortaya çıktı. Ara­ besk müzik olarak bilinen bu tür, Türk klasik ve halk m üziği motiflerinin Batı ve M ısır unsurlarıyla iç içe geçtiği yeni bir karma tarzdır. Başlangıçta bu popüler şarkıları belirtmek (ya da yermek) için icat edilen “ arabesk” terimi daha sonraları Türk kentlerinin çevresinde oluşan bütün bir g ö ç­ men kültürünü betimleyen bir anlam kazandı.1 1 9 7 0 ’leriıı sonlarından bu yana, arabesk kültürün yükselişini ve to p ­ lumsal anlamını açıklamak için çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların çoğunda arabeske güya saf olmadığı için, ayrıca kaderciliği ve yozluğu yüzünden bir tehdit olarak bakılıyordu. Kentsel çevreyi kırsallaştııdığına ve kirlettiğine inanılıyordu. Bu açıklamaların çoğunun altında, geleneksel ile m odem arasında bir ikilik gören ve gelenekselin temelde geri olduğu­ nu kabul ederek geleneğin ardından modernliğin geleceği bir geçiş döne­ mi çevrimini varsayan “ klasik modernleşme kuramı” vardır. Arabesk kül­ tür bu geçiş döneminin bir ürünü, toplumda marjinal kalan yabancı ve sa­ kat bir unsur gibi sunulur; sanayileşme ve kentleşmenin ilerlemesiyle ya­ vaş yavaş silinip gidecektir. Bu yazının başlıca önermesi arabeskin bir anomali değil, Türkiye’ nin modernleşmesindeki mekânsal ve simgesel göç ile inşa edilen ve yaşayan 1

"A ra p ta rz ın d a y a p ılm ış ' a n la m ın a gelen arabesk (F ransızca arabesque, İta lya nca

popüler kültürün tarihi bir biçimlenmesi olduğudur.2 Bu melez kültür, kırsal göçm en kitlelerinin 1950’lerden itibaren Türk topluımındaki hızlı modernleşmeyle biçimlenen yaşantılarını dile getirmiş, bu kitlelerce p o ­ püler hale getirilmiştir. Bu kültür, bir zamanlar Cum huriyet’in sahici te­ meli olarak saygı gösterilen, göç edip yedek işgücü olarak kent m erkezle­ rinin sınırında yaşamaya başlamalarıyla ortaya çıkan “ kültürsüz” varlıkları yerleşik öteki kentlilerce istenmeyen köylülerin çok tartışılan kent kültü­ rüdür. Bu bakımdan, arabeskin hikâyesi Üçüncü Dünya denen ülkelerin “ B atılıiaşm asin ın da hikâyesidir ve arabeskin anlaşılması, Türkiye’deki modernleşme sürecinin ve projesinin çelişkilerini ve kararsızlıklarını kavra­ mada son derece önemlidir. Arabesk müzik ve kültür üzerine fikir yürütmenin bir yolu, bunları halk kimliğinin, yani kentleşen halk sınıflarının Türkiye’deki özgül kapita­ list modernleşme sürecine tepkilerinin mecazi bir biçimi olarak görm ek­ tir. Resmi kültür politikaları, serpilen piyasa güçleri, yeni ortaya çıkan kül­ tür sanayii ve kentin kenar mahallelerindeki değişen yaşam tarzları gibi bir dizi etki arabesk müziği ve kültürü beslemiştir. Ama özgül düzeyde ara­ beske melez biçimini ve özgül, güçlü enerjisini veren şey m odernleştirm e­ ye hem karşı koyan hem de onay veren spontan halk tepkisiydi. Bu halk tepkisi ilk kez Arabesk tarzının kurucusu Orhan Gencebav’ın müziğinde hissedilmişti. Gencebay’ın m üziğinde kitlelerin karışık yapıda­ ki bir yerinden edilme deneyiminden kaynaklanan, m odernleşme sürecin­ de ortaya çıkmış, iki tarafı da keskin bir özgürlük ve kimsesizlik duygusu billurlaşmaktadır. H er ne kadar arabesk melez bir müzik tarzı olarak kaldıysa da biçimi, içeriği, üretimi, tüketim kalıpları ve toplumsal anlamı son otuz yılda belir­ gin bir evrimden geçti. Arabeskin bu yıllarda gösterdiği ideolojik gelişim, ulusal kalkınmacılıktan başlayıp 1980’lerden sonra ulusaşırı piyasa çizgisi­ ne kadar uzanmak üzere Türkiye’ de kapitalizmin değişen politikalarıyla ilişkili olarak belli dönemlere ayrılabilir. Bu yolculukta 1 9 7 0 ’ler bir d ö ­ nüm noktasını ifade eder; daha sonra arabesk sarsıcı özgünlüğünü yitirdi ve yeni-liberal ekonomik reformların ve yeni-muhafazakâr ideolojilerin etkisi altına girdi. Arabeski yaratan ve besleyen kentli kitlelerin hesaba ka­ tılması gereken kültürel ve siyasal güçler haline gelmesiyle, ayrıca kültür sanayiinin gelişmesiyle, bu kitlelerin kültürel ifade biçimleri gitgide ide­ olojik ve siyasal düzenin bir parçası haline geldi. M üziğin kendisi de aynı 2

Bu yazı bo yunca "p o p ü le r*: “ p o p ü le r k ü ltü r*, "p o p ü le r ge le n e k" ve “ k ü ltü re l ik tid a r

arabesco) süslem e a m a c ıy la k u lla n ıla n , iç içe ge çm iş yapraksı ya da g e om etrik f i ­

te rim le ri S tuart H a ll'u n ta n ım la d ığ ı b iç im iy le k u lla n ılm a k ta d ır: S tu a rt H a il, "N o te s

g ü rle rin o lu ş tu rd u ğ u k a rm a ş ık ve g ö s te riş li b ir m o tifi b e lir tir (A m e ric a n H e rita g e D ic tio n a ry ).

on D e co n stru ctin g the P opu la r", P eople's H is to ry a n d S o c ia lis t T h e o ry, S. Jones ve diğ . fed.), Londra , R outledge and Kegan Paul, 1981, s. 227-40.


şekilde dağıldı, parçalandı ve ticarileşti; bazıları marjinalliğe itilirken, bazı­ ları da kültürel merdiveni çıkarak etkilediği ilk kapalı alanın çok ötesinde olağanüstü bir popülerliğe ulaştı. 1 9 8 0 ’den sonra arabeskin gecekondu sınırlarının ötesine taşması, duygusal bir kelime dağarcığı olarak arabeskin hayatın çok değişik kesimlerindeki insanlara hitap ettiği anlaşıldı; bu nıiizik, kırsal ile kentsel karşıtlığının (Tiirklerin “ Batı” hayranlığı ve başka kültürel dışlanmalar dahil) çok ötesinde bir yerinden edilmişliğe işaret ediyordu. Aydınların arabeske tepkileri de bu tarzın evriminde rol oynayan bir güç olm uştur; çıkan tartışmalar arabeskin kültürel temellerini açıkladığı için değil, Türk modernleşmesinin egemen emellerini açığa çıkardığı için önemlidir. Kente göç eden ötekilerin kimliklerinin “ arabesk” etiketiyle tanımlanması, ve bunun çevresinde bir söylem ve bir çatışma inşa edilm e­ si arabeskin hikâyesinin kiitiirel arenadan ideolojik arenaya geçmesine var­ dım etmiştir. Böylece arabesk ulusal ve kentsel kimlikler, kültür, yaşam tarzları üzerine tartışmalarda çekişmeli bir konu haline gelmiş bulunmak­ tadır. Garip bir cilveyle, aydınların “ biz kimiz” ve “ nasıl yaşamalıyız” so ­ ruları, tam da arabesk tutkunu kitlelerce ortaya atılan ve en açık ifadesini Orhan Gencebay’ın 1960’lann sonlarındaki m üziğinde bulan sorulardır.

Arabesk Müziğin Melez Kökleri Arabesk müzik ilk kez 1 9 6 0 ’ların ortasında İstanbul’da, müzik sanayi­ min henüz emekleme çağında olduğu ve devlet güdüm lü medya ile kül­ türden dışlanmışlara bir yaratıcı ifade kanalı sağladığı sırada ortaya çıktı. O rhan G encebay bu tarzın en ünlü ilk tem silcisiydi. A rabesk terim i 1960’ların başlarından beri m üzik çevresinde biliniyor, popüler besteci Suat Sayın’ın yapıtlarını nitelendirmek için kullanılıyordu. Sayın aslında Türk “ sanat” müziğinin hafif versiyonlarını besteliyor, yapıtlarında M ı­ sır’dan alınma bazı nağmeleri kullanıyordu. En büyük katkısı bıı müziği orkestraya uyarlama biçimindeydi. Geleneksel çalgıları tek tek kullanmak yerine, bunların sayısını artırmış, Mısır tarzını izleyerek Batılı yaylı çalgı­ larla zenginleştirmişti. Böylece Batı etkisi Türk müziğine Mısır üzerinden ilginç bir dolambaçlı yolla sızdı.3

Orhan Gencebay 1 9 6 0 ’ların ortalarında ortaya çıktı. Kendi kendini yetiştirmiş bir müzisyen olarak birçok müzisyenin etkisinde kalmıştı; bun ­ lardan bazıları resmi medyanın dışladığı kimselerdi, bazıları da Türk halk müziğinin ve sanat müziğinin ana akımlarını temsil eden icracılardı. O r­ han Gencebay 1966’da bestelediği “ Deryada Bir Salım Yok” adlı ilk p o ­ püler şarkısında, çeşitli halk m üziği ve klasik müzik çalgılarını Batılı yaylı­ larla bir araya getirdi. Şarkı özünde Arap havası taşımamasına karşın, or­ kestra düzenlemesi ortodoks klasik ve radyo müzisyenlerinin Sayın gibi Orhan Gencebav’ı da arabeskçi savmasına yol açtı. Bu noktada arabesk küçük bir müzik çevresiyle sınırlıydı, henüz Türk kültürel kimliğiyle ilgili ana tartışmaların kapsamına girmemişti. Ancak çok sonra bile, terim bu bayağılık, kimliksizlik ve “ geri” çağrışımından kurtulamadı. Orhan Gencebav’ın kendisi de bir göçm endi; “ İstanbul’un taşı topra­ ğı altın” efsanesinin henüz gerçekleri ifade edebildiği bir dönem de Sam ­ sun’dan gelmişti. Arabeske ilişkin araştırmalarda gözardı edilen bir nokta, ortaya çıkışının Türk toplum unda 1 9 7 0 ’lerin ikinci yarısına değin süren göreli bir kültürel canlanmayla çakışmasıdır. Bu gelişme 1 9 3 0 ’larda başla­ yan, 1961 Aııayasası’nda dem okratik ilkeler ve tem el insan haklarının güçlendirilmesi, daha adil bir gelir dağılımının sağlanmasıyla doruğuna çıkan mücadele ve politikaların sonucuydu.4 1 9 6 0 ’lar popüler kültürde bir deney ve yenilik dönemiydi, çeşitli müzik geleneklerinde yaratıcılık için verimli bir zemin sağlamaktaydı. Bu çabaların meyveleri 1 9 6 2 ’ den sonra piyasada görünmeye başladı ve hızla gelişen plak sanayiini besledi. Bu veııilik dalgasının ardında 1930’ların sonlarına doğru Türk klasik m ü­ ziği ve halk müziği yanında Batı klasik ve pop m üziği de yayınlayan dev­ let radyosunun artık daha çok dinlenin esiydi. Daha önceleri bu m üzik tarzları bölgesel üretim ve tüketimle sınırlıydı5 te le r T ü rkçe 'ye çevrilm eye ve T ü rk m ü zisye nlerce benzer ş a rk ıla r bestelenm eye b a ş­ ladı. Büyük üne kavuşan ve günüm üzde k la s ik T ü rk m ü z iğ i be ste cisi ola ra k kab ul e d ile n bu be stecilerd en b a zıla rı, sö zg e lim i S aadettin K ayna k ve S e la h a ttin Pınar o sı­ ra la rda dönem in m akbul k la s ik m ü z is y e n le rin in gözünde saygın d e ğ ild i. 4 5

3

Bkz. K o rk u t B ora tav, "T ü rk iy e 'd e P opü lizm : 1962-1976 D öne m i Ü ze rin e Bazı N o t­ la r", Y apıt, no: 1, 1983, s. 7-18. D e vle t radyosu ve özel m ü zik k u ru m la n arasında b ir ça tışm a va rd ıysa da b irb irle riy le

K la s ik m ü z ik ü re tim in in ana m e rk e z le rin in k a p a tılm a s ı n e deniyle , 1976'da D evlet

iliş k ile ri göz ardı ed ile m ez. 19 30'ların son la rınd a b ir yan dan g a z in o la r ve p la k ş irk e t­

T ü rk M u s ik is i K o n s e rv a tu a rın ın k u ru lm a s ın a değin resm en kabul gören b ir e ğ itim

le ri, diğe r yan dan d c de vle t radyosu, başka b ir e ğ itim kurum u o lm a d ığ ı iç in f i i l î o la ­

yeri y o k tu . T ü rk m ü zisye nleri 1920 ve 3Q 'lu y ılla rd a T ü rk m ü z iğ in i yen id en ca n la n d ır­

rak okul işlevi gördüler. M ü zisye n le r ç a lış tık la rı alan a göre bazen resm i bazen de p o ­

m a ç a b a la rın a g iriş tik le rin d e , g ö z le rin i Batı ve O sm a n lı k la s ik m ü z iğ in in sentezini y a p m a y a ç a lış a n M ıs ır m o deline ç e v ird ile r. II. D ünya Savaşı sırasında M ıs ır ve H in t

pü le r tarzda ç a lıy o r ya da sö ylü yo rla rd ı. Ş arkıcıla r hem T ü rk s a n a t m ü ziğ i hem de halk m ü ziğ i sö ylü yo rla rd ı. R adyoda ve H a lk e v le ri'n d e ç a lış a n u z m a n la r m uazzam b ir

film le r i T ü rk iy e 'd e büyük ra ğ b e t gördü. İyi, sa f ve fa k ir in sa n la rın kö tü zenginlerce

türkü derlem esi yap m ışlard ı. 1950'lerden itib a re n bu iki m ü z iğ i sö yle ye n le r a y rış m a ­

e z ilm e s in i kon u ala n o ld u k ç a y a lın , am a son derece p o p ü le r ö ykü le r üzerine ku ru lu

ya ba şla dı. A n c a k ga zin o la rd a sun ulan karışık m ü zik p ro g ra m la rı, daha sonra a ra ­

bu film le rd e k a h ra m a n la r p o p ü le r ş a rk ıc ıla rd ı. F ilm le rin ses ka y ıtla rın d a n a lın m a güf-

be skin tü rk ü le ri ve san at m ü ziğ in i kayn a ştırm a sın a yol açan u n su rla rd a n b iri old u .


Müzikteki bu canlanmanın dikkat çekici sonuçlarından biri halk m üzi­ ği ve çalgılarının yeniden keşfedilip yeniden değer görıııesiydi. üzeiükie de 1 9 6 0 ’lar ve 7 0 ’lerin popüler ve radikal müzisyenleriyle solcu militanla­ rı bağlamayı bir müzik ikonu haline getirmişlerdi. Folklorik unsurlar rock m üziğine yediriliyor, Anadolu R ock’u diye yeni bir müzik tarzı ortaya çı­ kıyordu. Anadolu halk motiflerinin yeniden rağbet görm esi de arabesk m üziğin geleceğini belirlemede önemli bir rol oynadı. Orhan Gencebay’ın yapıtlarını karakterize eden, bir kimlik veren özel­ lik, T ürk sanat m üziğindeki Sayın tarzı zengin orkestra düzenlemesine halk m üziği unsurlarının katılmasıydı. Gencebay gerçek bir bağlama vir­ tüözüdür, çeşitli etkileri kaynaştırdığı benzersiz bir çaiış tarzı vardır. Ken­ di ifadesine göre, Amerikan rock müziğinin ve Türk sanat müziğinin h ü­ küm sürdüğü 1 9 5 0 ’lerde bağlamanın aşağılanması Gencebav’a çok acı vermişti. Bunun üzerine bağlamayla bazı tanınmış Türk sanat müziği ve Batı rock m üziği şarkılarını, özellikle de Elvis Presley şarkılarını çalmaya başladı; böylece bu masum çalgıyla her tür müziğin çalınabileceğini g ö s­ termek istiyordu. Gencebay’ın müzik gelişiminde 1968 bir kilometre taşıydı. O yıl için­ de önce “ Bir Teselli Ver” , ardından “ Hatasız Kul O lm az” adlı şarkılarını besteleyip yorumladı. Bu iki yapıtın sözleri ve ezgileri gecekondu halkının günlük konuşma dilleri, miizik gelenekleri ve yeni yaşam tarzlarıyla çakışı­ yordu. M üzik büyük kentlerin sınırlarında gelişmekte olan yeni özel dile, kentle karşılaşan ve gittikçe büyüyen bu toplum kesiminin yükselen bek­ lentilerini, arzularını ve düş kırıklıklarını ifade eden bir araç sağlamaktay­ dı. G öç eden ve ezilenlerin kültürü Gencebay’ın yapıtlarında kendi sesini bulmuştu ve bu ses onun m üziği aracılığıyla halkın bilincine taşınıyoah;. İzleyen on yıl içinde aynı müzik öteki yerleşik kentlilerin yargılayıcı g ö ­ zünde bir küçümseme vesilesi haline gelecekti. Gencebav’ın müziğinin melez niteliği, hem müziğin hem de güftede di le getirilen düşüncelerin en çok öne çıkan özelliğiydi. Dramatik bir sesle “Notaları kesintiye uğratmadan” şarkı okuma tarzı, kontrpuan ve büyük orkesta kullanımı, ritme verilen ağırlık döneme göre epeyce vcni ve çekici bir ses, bir his yaratıyordu.6 Genelde Türk müziğinde olduğu gibi, Gencebay’ın m üziği çok duygusal ve melodiktir. Sözlerde ağır basan tema aşktır ve 6

N o to la rı k e s in tiy e u ğ ra tm a d a n o ku m aya da ya lı ses te k n iğ i T ü rk sa n a t m ü z iğ in in be­ lirg in b ir ö z e lliğ id ir. En çok da d e v le t ra dyosunda y a s a kla n a n , am a g a zin o la rd a ve film le rd e çok tu tu la n k la s ik gazel fo rm u n d a g ö rü lü r. G iderek arabeske tek b ir ritm h a k im o ld u ve “ arabesk r itm i" diy e a d la n d ırıld ı. Bu "d ü y e k 'ti, ancak O rh an G ence­ bay hem dü ye kin va ry a s y o n la rın ı hem de başka ritm le ri k u lla n m ış tı.

bütün diğer temalar aşkla ilgili sözler içinde erir ya da aşkın hükmü aracı­ lığıyla dile getirilir. Yaygın aşk teması, sözlerin birinci tekil şahıs (ben ), sevgili (sen) ve bunların birleşmesinin (biz) dünyadaki benzersiz önem i etrafında d ö n ­ mesine yol açar. “ Dünya” bazen sevenin iç dünyasını, bazen âşıkla m aşu­ kun birleşmesini, bazende genel olarak insan öm rünü dile getirir. Sevgili olan “ sen” çoğunlukla çok soyut bırakılır. Türk tasavvuf şiirinde her za­ man olduğu gibi, sevgili birlikte acı çekilen kimsedir. Kimi zaman “ sen” sevgili olmaktan çıkar ve Taıırı’ya, kadere, toplum a, hatta devlete ya da zalim oiarak görülen başka bir kimseye seslenmek için kullanılır. “ Biz” de aşkta “ hakikat” ı arayan, perişan, yalnız, evsiz barksız garipler olarak tasvir edilen sevgililerin oluştu rduğu belirsiz bir kolektif kategoridir. “ B en ” vaivaran taraftır; “ scn ” den sevgi ve teselli dilenir. Am a “ sen ” mutluluğun vanı sıra cefa, sevginin yanı sıra aşağılanma, tesellinin yanı sı­ ra ıstırap verebilir. Zam an zaman âşık Tanrı’ya döner ve sızlanarak “ Şaşı­ ran ben miyim, yoksa sen mi Allahım?” diye sorar. Sevgili adil ve m erha­ metli olduğunda, güneş, hayat ve saadetin kendisi olarak tasvir edilir. Ait olma özlemi duyan “ ben” , “ sen” e boyun eğm e ve onunla özdeşleşm e yoluyla muradına erer. Âşık ve sevgili arasındaki bütün bu karışık diyalog boyunca, “ ben ” in kiıiıliği sorun haline'gelir; hayat ve ölüm , aşk ve nefret, mutluluk ve ıstı­ rap sorunlarıyla iç içe geçer. Ama bir nokta açıktır: “ Ben” her zaman m a­ sum kişidir, aşkını yaşamasına fırsat vermediği için ötekini suçlamaya hak­ kı vardır. “ Ben” sevgiliden ayrı kalma ihtimaline dayanamaz; böyle bir şey ikisi arasındaki aşk (ve nefret) bağını koparır. Seven kişi rüya gibi bir dü n ­ yada ıstırap çekmeye isyan etmekle birlikte, bir “ tecrübe” olarak gördüğü bu duruma katlanır ve teslim olur. Karşılık görm eyen aşkın acısı bile bir parça teselli verir; çünkü aşkın kendisi nihai denklemdir, aşkı yaşama hak­ kını engelleyen bu dünyadaki acıların çaresidir.7 Genellikle Orhan Gencebay’ ın ilk şarkılarının sözleri, içeriği dünyevi olan ama mistik dini bir sesle söylenen geleneksel popüler kavramlar ü ze­ rine kuruludur. Ama bu melodiyle birlikte sözlerin söyleniş biçimi, anla­ şılması kolay ve 197Ö’lere özgü yaygın hoşnutsuzluğa ve protestoya uy­ gun çağrışımlar içeren bir popüler geleneğin türetilmesine varır. Yoksul­ luk, yerinden yurdundan kopmuşluk, mahrumiyet ve kentsel yaşamın in­ safsız günlük döngüsü arabesk güftede açıkça betim lenmez. Ama soyut bir ifade, endişe ve hasret duygusu m üziğe sinm iştir; sözler doğrudan 7

G en ceba y'ın 1970'lerde çok tu tu la n şa rkıla rın d a n b irk a ç örnek k itle le r in daha iy i b ir ya şa m ö z le m in i y a n s ıtm a k ta d ır: "H e p im iz b ir m is a fir iz / za m a n g e lin c e g ö ç e riz , ■B atsın bu dünyp / B its in bu rü ya ", "B ir te s e lli v e r."


toplum sal eşitsizlikten söz etmezse de bağlamı hemen anlayan hedef din­ leyici kitlede sem pati dolu bir titreşim uyandırır.8 Burada Orhan Gencebay’ın halk müziğinin etkisindeki şarkılarda kul­ landığı temalar ile “ sanat” müziğinin etkisindeki şarkılara ayırdığı temalar arasındaki farka işaret etmekte yarar vardır. H alk müziğinin egemen oldu­ ğu şarkılar toplumsal temaları işlemenin aracıdır; bunlarda âşığın ağzın­ dan dünyanın acılarına karşı bir yakarış dile getirilir. “ Sanat” müziğinde ise özel ve kişisel sevda ağır basar. Bu simgesel söylemde aşkın insanın şe­ refiyle yaşama hakkına benzetilmesi nedeniyle, aşka engel olan çetin so s­ yal koşullar da anlamlı bir hayat sürmenin önündeki engel olarak görü­ lürü Böylece bu simgesel dilde hem kişisel, hem de toplumsal düzlemler aşkın söz dağarcığıyla ifade edilir. Son tahlilde aşkın kendisi, m odernleş­ menin getirdiği yersiz yurtsuzluğun yarattığı “ anlam sorunu” nun çaresi olarak sunulur. Orhan Gencebay’ın arabeskine demokratik tınısını veren, halk adaletine ilişkin köklü geleneğin bu yeni ifade biçimiydi. Gencebay’ın arabesk müziği her gün ayakta kalma, direnme ve tanınma m üca­ delesi veren kitleler için özgül bir “ duygusal/ahlaksal konuşma dili” ya­ ratm ıştı.10

Değişim Dönemlerinde Arabeskin Popülaritesi Orhan Gencebay 1 9 6 0 ’ların sonlarında bir halk kahramanı, neredeyse bir kent âşığı haline geldi. İmajı gittikçe gelişerek sözüne güvenilir ve hoşgörülü, haksızlığa, aşağılanmaya ve yoksulluğa karşı sesini yükselten yaıdımsever bir ağabey tipine dönüştü. Güfteleri genellikle hayat ve aşka daiı sorunlardan bahsediyor, Anadolu aşık geleneği ve halk tasavvufundan etkilenmiş yalın ve bilgece deyişlerle ortaya konuyordu. Türk halk şiiri ve müziğindeki protesto geleneği 1950’lerin sonlarında canlanmıştı. O sırada aşıklar beraberlerinde bağlamalarını ve yeni şiirlerini de getireıek büyük kentlere göç ediyorlardı; bu şiirler artık zengin ile fa­ kir arasındaki basit çatışmalar üzerinde durm uyor, “yoz toplumsal dii8

O rh a n G e n ce b a y'ın şarkı s ö zlerinde sık sık ifa d e e d ile n , h a tta 1 9 60'ların o rta la rın d a T ü rk iy e işçi P a rtis i'n c e "Y e te r in s a n ın insan a k u llu ğ u " d iye siyasal sloga n ha lin e ge­ tirile n görüş a s lın d a geleneksel b ir gö rüştü r.

9

zen” i protesto eden daha incelikli temalar içeriyordu. Canlanan protesto geleneği Gencebay’ın arabesk m üziğine de yansımıştı, ama o bunu sulan­ dırıp harmanlayarak kitle tüketimine dönük yeni bir hüm anizm geleneği yarattı. Gencebay’ın en ünlü şarkılarından “ Batsın B u Diinya” nın başlığı toptan bir reddedişi belirtiyormuş gibi görünse de, gerçekte Gencebay bu değişen dünyasından hoşnuttu, istediği şey yalnızca daha iyi bir yer olm a­ sıydı. Ona göre değişim dışlama ya da zor yerine, özüm sem e ve sevecen­ lik yoluyla gerçekleşmeliydi. Şarkının başlığı kapitalist m odernleşm enin insanlıktan çıkarıcı saldırılarına karşı insanların duygusal tepkilerini g ü ç­ lendirmeye yönelikti. Gencebay’ın yapıtlarının modernleşmeye karşı m ecazi tepkisi bir b ü ­ tün olarak karışık duygular içermektedir. M odernleşm eyi onaylam a ve yadsıma, modernleşmeye boyun eğm e ve karşı çıkma noktasında bir ra­ hatsızlık vardır. M odernleşme bir yandan sunduğu olanaklarla baştan çı­ karıcı, bir yandan da yol açtığı kökünden kopm a ve yalnız kalma gerçe­ ğiyle yabancılaştırıcıdır. Gencebay’ın m üziğinde, özellikle de cüret, h ü ­ zün ve um udun bir arada olduğu bir özlemi uyandıran acılı m elodik çiz­ gisinde aynı kararsızlık sürekli karşımıza çıkar.11 Türk kaset sanayiinin büyümesi, yeni müzik teknolojisinin ithal edil­ mesi ve geliştirilmesi 1970’lerden itibaren ve özellikle 1980 lerde arabesk m üziğin yaygınlaşmasına büyük katkıda bulundu. R esm en onaylanmış müzik kategorilerinden hiçbirine uymadığı gerekçesiyle devletin yöneti­ mindeki radyo ve televizyondan dışlanmasına karşın, arabesk 1 9 7 0 ’lerin ortalarında artık her yerde vardı. Gazinolarda duyuluyor, minibüs ve tak­ silerdeki kasetçalarlarda bangır bangır çalmıyor, küçük fabrikalarda, gece­ kondularda ve meyhanelerde keyifle dinleniyordu. Arabesk şarkıcıların rol aldığı filmlerden caddelerde kaset satan işportacıların tezgâhlarına kadar, hemen hemen bütün genel ve özel alanları arabesk istila ediyordu. Kente göç edenlerce kullanılan taksi ve minibüsler arabeski gecekondulardan kente, kamyon sürücüleri de bir kentten ötekine taşıyordu. Arabesk m ü ­ ziğin kente göç ile, sözcük anlamında ulaşımla öylesine sıkı bir bağı vardı ki, 1 9 7 0 ’lerde çoğu kez “ m inibüs m üziği” ya da “ gecekondu m üziği” olarak anılıyordu. Aşırı süslü minibüs ve taksiler, göçm enleri kentin cad-

Pertev N a ili B o ra ta v 'ın F o lk lo r ve E d e b iy a t (İstanbu l, A d a m Y a y ın la rı, 1982, s. 36569) a d lı y a p ıtın d a işa re t e ttiğ i g ib i, to p lu m s a l k o n u la r öteden beri T ü rk ha lk tü rk ü le ­

11

1971 'den b a şla ya ra k arabesk şa rk ıc ıla rın b a şrolü oyn adığ ı m ü z ik a l film le re arabesk

rinde d ile g e tirile n d u y g u la rın b ir parçası o la g e lm iş tir. "M â n i" fo rm u n d a to p lu m s a l

film adı ta k ıld ı. B u n la r d iğ e r m ü z ik a lle rd e n b ü yü k ö lçü d e fa rk s ız d ı. A m a arabesk

n o rm la r aşkı g ü ç le n d ird ik le rin d e s a v u n u lu r; am a aşka engel o ld u k la rın d a b u n la ra

film le rd e , ö z e llik le de G en ceba y'ın oynadığı film le rd e geleneksel değerle r ve g e n e l­

karşı d ire n ilm e s i haklı g ö rülür. Bkz. Ilha n Başgöz, F o lk lo r Y azılan , İstanbul A d a m Y a y ın la rı, 1986, s. 232-39.

lik le son derece geleneksel, g ü çlü ve v a rlık lı b ir k iş in in y o l a çtığ ı a d a le ts iz liğ e d ire n ­

10 C liffo rd G eertz, The In te rp re ta tio n o f C ultures, Londra , H u tc h in s o n 218.

1973 s 104-08

me gereği arasında gerçek b ir g e rilim va rd ır. G e n ce b a y'ın çoğ u zam an b a şvurdu ğu çözüm , 1975 ta rih li "B a tsın Bu D ü n y a ' film in d e old u ğ u g ib i a d a le ti kendi e lle riy le yerine g e tirm e k tir.


' »

delerinden geçirerek resmi ve özel sektörlerdeki işlerine götürüyordu; b u ­ ralarda ise göçmenlerin m üziği, dilleri, görenekleri, değerleri ve görgü kuralları orta ve üst sınıf kentlilerinkiyle çatışıyordu.12 İlk kuşak göçmenler kentlerdeki gecekondu yerleşmeleriyle köyleri ara­ sında serbestçe seyahat ediyor, akrabalarını ziyaret edip memleketten kışlık erzak getiriyorlardı. Ama ne kadar yoksul olurlarsa olsunlar, köylerine ke­ sin donuş yapma gibi bir hayal kurmuyorlardı. Yine de gecekondu bulmak ya da yapmaktan ış bulmaya kadar günlük acil ihtiyaçlarını karşılamak için büyük kentsel mekânın içinde akrabalık, hemşerilik ve komşuluk ağları ya­ ratıyorlardı. Kendi kişisel kimliklerini ve topluluk kimliği duygusunu bu ağlar sayesinde koruyorlardı. Bir göçmenin kimliğinin tek ekseni böyle bir ağdan oluşuyor, “ neredensin?” sorusunun cevabına dayanıyordu. En ünlü arabesk şarkıcılar İstanbul’un dışından gelmiş kişilerdi. Şöh ­ retleri ve popülerlikleri geldikleri bölgeyle ve söz konusu bölgeden İstan­ bul a yönelik göçün boyutuyla aşağı yukarı çakışıyordu. Orhan Gencebay göçm enlerin A nadolu’nun orta ve kuzey kesimlerinden İstanbul’a akın ettiği 1 9 6 0 ’laıın sonlarında şöhrete kavuştu. Ferdi Tayfur ve Müsliim güneyden ve doğudan gelme göçmenlerin İstanbul’u doldurduğu 1970 lerin sonlarında popülerliklerinin doruğuna ulaştılar. İbrahim Tatlıses ve Emrah ise Güneydoğu bölgesinden insanların kitlesel boyutlarda İstanbul’a ayak bastığı 1 9 8 0 ’lerin yıldızlarıydı. İyi arabesk şarkıcıların gel­ dikleri bölgenin ozgiin aksam, ses yapısı, imge ve gelenekleriyle müzikle­ rine ayrı bir hava katmalarına karşın, yoksul ve güçsüzlerin gözünde hep­ sinin çekiciliği aynıydı. Zamanla bu bölgesellikler İstanbul’da yeniden iş­ lenip A nadolu’ya dağıldı, böylece 1 9 8 0 ’lerde arabesk müzik Türkiye’deki en yaygın popüler müzik tarzı haline geldi. 1 9 7 0 ’lerin sonu gitgide artan bir ekonomik çöküş ve derin siyasi bu­ nalım dönemiydi. Kente göçün sonucunda ortaya çıkan kültürel”gerilim ve toplumsal çelişkiler de öne çıkmış, kırdan kente göçün geçici olmadığı an aşılmıştı. Kentlerin nüfus yoğunluğunu yüzde 50 artıran, içinde radi­ kal solun militanlarını barındıran, üstyapısal ve toplumsal taleplerini bele­ diyelerde odaklaştiran gecekondulu nüfus artık burada kalacağını gösteri­ yordu. “ M inibüs m üziği” ve “ gecekondu m üziği” ibarelerinin yerini ara­ besk terimi aldı. Arabesk yalnız bir müzik tarzını değil, göçmenlerin vanı sıra göçm en olmayan kentli yoksulların da oturduğu gecekonduların bütun yaşam tarzını ve zihniyetini kapsayan bir anlam kazandı. Çok parçalı

popüler kimlikleri ayırıp kentli “ öteki” konum una yerleştirerek onlara “ kendince bir köşe’ sağladı.ıs 1 980’lerde yeni siyasi yöneticiler artık kur yapmaya değecek kadaı oy potansiyeli taşıyan gecekondulu kitleleri yönlendirme ve desteğini kazan­ ma hedefi etrafından dönen bilinçli bir hegemonya o y u n u oynuyorlardı. Özellikle Anavatan Partisi’nin seçim zaferinden sonra yürütülen sağcı “ popülist” politikalar belediye düzeyinde maddi olanaklar, ulusal düzey­ de de gerekli ideolojik öğeleri sağlıyordu.14 Aslında Turgut Özal 1983’te Anavatan Partisi’ni kurmasından ve baş­ bakan olmasından epey önce arabeskin siyasal önemini kavramıştı- Adalet Partisi’nin başında bulunan dönemin başbakanı Süleyman Demirel e sun­ mak üzere 1979’da yazdığı bir raporda, genel seçimlerin anahtarının gece­ kondulardaki yüzer gezer oylar olduğuna işaret etm ekteydi (kı bunun doğruluğu daha sonra kanıtlandı).15 Anavatan Partisi gecekondu insanları­ nın kültürünü, alışkanlıklarını, hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri incele­ mek üzere “ Arabesk Grubu” denen bir araştırma birimi oluşturdu. Daha sonra kendilerine ov verenlere ilişkin verilere dayalı bir seçmen prolılı ha­ zırlaması için büyük bir kamuoyu yoklama kuruluşunu görevlendirdi. O r­ taya çıkan sonuç Anavatan Partisi’ ne oy verenlerin genelde muhafazakar olduğunu göstermekteydi. Ama bu seçmenlerin en muhafazakâr o anları bile demokratik çoğulculuğa ve ekonomik liberalizme sempatiyle bakmak­ taydı. Hegem onya oyunu sonuç vermişti, araştırma da daha ilk baştan um ­ duğunu buldu: Oy verenler yeni-muhatazakar ya da yeni-libeıaldi.16 Türkiye’de 1983 seçimleri ilk kez kitlesel düzeyde siyasal tanıtıma sah­ ne oldu. Özalcılar başka şeylerin yanı sıra arabesk müzikten de geniş çapta yararlandılar. Aslında Özal gerçekten hoşlandığı bu m üziği, bütün Turkleriıı “ âşık” olduğu temasını, kendisinin dört ana siyasal ideolojiyi (aşırı sag, dinsel sağ, merkez sağ ve sosyal demokrat) saygıyla karşıladığı ve Anavatan saflarında kucakladığı görüşünü desteklemek üzere kullandı.17 Tıpkı G en ­ cebay müziğinin geleneksel, popüler ve yeni değerlen kaynaştırma yoluyla halk sınıflarının değişim taleplerini ifade etmesi gibi, yenı-muhafazakariar 13 Bkz. S tuart H a ll, ‘ C u ltu ra l S tudies and Its T h e o re tic a l Le g a cie s” , C u ltu ra l S tudies, L. G rossberg ve diğ. (ed.). N ew Y o rk , R outle dge , 1992, s. 278. 14 Bkz. K o rk u t B ora tav, T ü rk iy e 'd e S osyal S ın ıfla r ve B ölüşüm , İs ta n b u l, Gerçek Y a y ı­ ne vi, 1991, s. 117-21.

15 T a h a A k y o l, "A N A P ve İd e o lo ji", T e rcüm an, 20 -27 E kim 1988. 12 O rh o r, G e n c e b a y ',n re p e rtu a rın d a k i ş a rk ıla rın ve şark, s ö z le rin in ad la r, s lo g a n la , şek inde p o p ü le r k ü ltü re g ird i ve aynı zam anda ç ık a rm a la ra da y a z ılm a y a boşladı Bu tu r ç ık a rm a la r ve u n lu ş a r k ,a la rm poz ve rd iğ i k a rtp o s ta l fo to ğ ra fla r, göçm enlere a it m m ıb u s , ka m yo n ve ta k s ile rin iç in e ve dışıno konan ö n e m li süslem elerdi.

16 S lA R 'ın 1987 ve 1988'de A n a v a ta n P artisi iç in y ü rü ttü ğ ü ik i a ra ştırm a . 17 A n a v a ta n P ortisi 1983 ve 1987 genel se çim le rin d e s ıra s ıy la yüzde 45 ve yüzde 36 o ra n ın d a oy a ld ı. Bu o y la rın ço ğ u n lu ğ u gecekondu o y la rıy d ı. A m a b ır so n ra ki se­ çim le rd e p a rtin in desteği k u lla n ıla n o y la rın yüzde 20 'sın e k a d a r duştu.


da aynı şekilde muhafazakâr değerleri yeni piyasa değerleriyle birleştirerek aynı yola başvurdular.18 Ama siyasal arenada eski ve yeninin kaynaştırılması halk kitlelerinin refaha ulaşmasını sağlamanın bir aracı olmaktan çıktı ve fi­ nans, alışveriş ve ticaret alanlarında beliren yeni güçlü girişimcilerin ve on­ ların ortaya çıkardığı politikacıların mücadelesinde bir kulvar haline geldi. Bıı ortam da arabesk iitopyacı çağrışımlarından bazılarını yitirdi, gitgide kaçak evlere tapu almak ya da “ emek sarf etmeden köşeyi dönmek” gibi pragmatik endişelerle ilişkili bir nitelik kazandı. Aıabeskin gelişimi 1 9 8 0 ’ler boyunca halk sınıflarının yeni sağın yenimuhafazakar politikalarına ayak uydurmasıyla daha da karmaşık bir hal ai­ di' H er seçimden önce kayırmacılık ve gecekondu tapusu dağıtımı gece­ kondu oylarım ayartıyordu. Arazi vurgunculuğu şaha kalkıyor, bazı eski gecekondu sahipleri artan arazi değerlerinden yararlanarak apartman yapı­ y a gecekondu mafyası da gayrimenkul piyasasında zenginleşiyordu. Kit­ le iletişim araçlarının da etkisiyle arabesk taşra kökenli yeni zenginlerin, fi­ nans ve ticaretin yeni iktisadi elitinin yaşam tarzını karakterize eden bir anlam da kazandı. Sansasyonel haber peşinde koşan medya arabesk bir zevki sergileyen yeni zenginleri ele aldı; buradaki en göze çarpan kalıp ye­ ni zenginlerin (Batılı-alafranga) viski içip (alaturka) lahmacun yemesiydi. Aıabesk m üziğin dinleyici kitlesi gecekondu insanları ve kırsal nüfusun biiyük bir bölümünün yanı sıra 1 9 8 0 ’lerin kentli orta ve egemen sınıfları­ nın bir bölüm ünü kapsayacak biçimde genişlemişti. 1980’lerin ikinci yarı­ sında arabesk bütün ülkede dinlenen en yaygın müzik türü haline gelir­ ken kent çevresindeki yoksulluğa ve ezilmeye karşı duyarlık da sönüm len­ di. Arabesk, Özal rejimini belirten bir mecaz olarak kullanılır oldu. 19 7 0 ’lerin sonundan itibaren arabesk bir müzik tarzı olarak daha p o ­ püler hale gelip gelişkin teknoloji aracılığıyla daha geniş bir dinleyici kit­ lesine ulaşırken, bir evrim sürecinden geçmiş, dönüşüme uğramış ve çe­ şitlenmişti. Bu değişikliklerin birçoğu, hâlâ arabeskin “ kral” ı sayılan O r­ han G e n ce b a y ın ortay a k o y d u ğ u m ü zik ü rü n le rin d e g ö rü le b ilir. 1980’lerde arabesk m üziğinde aşk temasının egem en bir özellik olarak kalmasına karşın, daha önceki şarkılarda görülen siyasal protesto ve keder­ le um ut arasındaki gerilim uçup gitti. Arabeskin reklam, üretim ve video kaset alanlarında kârlı yan sanayiler doğuran daha ticari bir tarz haline 18 T h a tc h e riz m ve Ö z a lc ılık arasında ön e m li b e n z e rlik le r va rd ır. S tuart H a ll'u n "p iy a s a ­

gelmesiyle birlikte, işlediği temalar da daha dünyevi ve som ut bir yapıya büründü. Bol bol haber m alzemesi sağlayan yeni şarkıcılar ün kazandı. (Orhan Gencebay ise kendi m üziğini besteleyip söylemeye ve üretmeye devam etti.) Son teknoloji ve kayıt teknikleri arabeskin ses yapısını da de­ ğiştirdi, çeşitlendirdi; 1980’lerin en yaygın türü “ taverna m üziğiydi.19 Arabesk müzik, devlet televizyonunun yerleşik Türk m üziği kategori­ lerini, yani Türk sanat m üziği, halk müziği ve pop m üziği büyük ölçüde etkiledi. Kendisi yasaklı olsa da arabesk melodilerin kalıpları, ritmleri ve gösteri biçimleri başka tarzları etkiledi. 1990’larda özel televizyon ve rad­ yo kanallarının ortaya çıkmasından önce bayramlarda sadece önde gelen şarkıcıların performansına izin veriliyordu. Arabesk şarkılar, 1980’lerin ortalarından sonra siyasal kampanyalarda ve futbol maçlarında kullanıldı, “ yasal” eğlence dünyasına tanı anlamıyla girdi ve kültür sanayiince özümsendi. Öte yandan Orhan Gencebay “ kla­ sik” konum una yükseltildi. Ferdi Tayfur arabeskin ikinci büyük yıldızı olarak kabul görüp yaygınlık kazanırken, M üslüm Giirses bir kült m üzis­ yenine dönüştü. Ama arabesk “ protest” şarkıcılar üretmeye devam etti; bunların başında da müziğini “ duyguların muhalefeti” olarak tanımlayan Ahmet Kaya gelmekteydi. Gürses gibi Kaya’nın da en çok ilgi gördüğü kesim çeşitli marjinal gençlik gruplan, egem en kültürden dışlanan “ delıkanlılar” dı. Medya Kaya’nın m üziğine “ devrimci arabesk” demeye, diğer versiyonlardan da “ İslamcı” ve “ milliyetçi” diye söz etmeye başladı. 1970’lerin arabesk müziğinde ifadesini bulan göçm en kültürünün ha­ yali kolektif kimliği 1990’ların ortalarında “ köşesini” yitirmiş gibi görünü­ yor. Arabeskin yaygınlaşmasıyla ve yaygın huzursuzluk ve protesto içinde sınıfsal niteliğini yitirmesiyle birlikte arabeskin melez niteliği başka tarzlara da sızmış bulunuyor. Yeni coşkun pop müziği ve kültüründe arabeskin, M TV ’niıı ve 1960-70’lerin Türk pop müziğinin yeniden keşfedilmesinin büyük katkısı vardır. Artık klasik sayılan üç arabesk müzikçisi hala ilgi g ö r­ mekteyse de dinleyiciler artık tek bir arabesk şarkıcının gözü kapalı tarafta­ rı değildir. Bunun yerine arabeskten popa kadar daha çok tarzı ve şaıkıcıyı kucaklama ve tek bir yorumcuya eskisi gibi ateşli sarılmama isteği vardır. Arabesk müziğin serüvenindeki değişim yalnız hitap ettiği kitlenin g e ­ nişlemesinde değil, arabeske kültürsüzlük diyen egem en değerlendirmeye karşı arabesk şarkıcıların ve arabesk dinleyicilerinin değişen tutumlarında da belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Sınıf, bölge ve gelir farklılıklarm­

nın ve m ü lk iy e te dönük b ire y c iliğ in m a n tığ ı ile org a n ik b ir m u h a fa za kâ rlığ ın m a ntığı ara sın d a ki ç e liş k ili b a ğ la n tıy ı b irb irin e iliş tirm e d e * T h a tc h e riz m in izle d iğ i y o la iliş ­

ış

T a ve rn a m ü ziğ i arabeskle b irlik te g e liş ti. Y a k la ş ık 1 9 8 3 'te n sonra yen i te k n o lo ji i t ­

k in a ç ık la m a la rı sanki Ö z a lc ıla r ha k k ın d a y a z ılm ış g ib id ir. Bkz. S tuart H a ll, "T he

h a li y a sa la rın ın kabul e d ilm e s iy le o la ğ a n ü s tü b ir ra ğbet g ö ren bu m ü z i ğ i n s a h n e le n ­

T o a d in the G arden ", M a rx is m a n d the In te rp re ta tio n o f C u ltu re , C ary N e lso n ve

m esi ucuza g e liyo rd u , çün kü sadece b ir synth esizer, b ir e le k tro n ik da vul b ir de şarkı-

Law rence G rossberg (ed.), Lo ndra , M a c m illa n , 1988, s. 35-57, a k ta rıla n b ö lü m s. 53.

cı g e re ktiriyo rd u .


lsa

dan daha çok, eğitimdeki farklılıklar arabesk kültür söylemini ve çevresin­ de yaşanan kimlik çatışmalarını belirlemeye hatta gereğinden fazla belirle­ meye devam etm ektedir. Bundan on yıl kadar önce arabesk şarkıcıları dııygıılarını ifade ederken adeta kendilerini savunurlardı; şimdi kendileri­ ne daha çok güveniyorlar ve taraftarları da arabeskçi olmayan benzerleri­ ne karşı öfkelerini daha açık gösteriyorlar. Bu meydan okuma 1980’lerin sonlarında iyice dile getirilmişti; başlangıçta karikatürcülerin yarattığı ve arabesk tutkunlarını kaba, cinsiyetçi ve eğitim görm em iş kimseler olarak nitelendirip karalayan “ m aganda” ve “ zonta” terimleri günlük konuşma diline girdi. Egem en kent kültürünün kıyısında kalan gençler de, kendini beğenm iş, “ kısır” aydınlar için iğneleyici bir takma ad olarak “ entel” teri­ mini uydurarak karşılık verdiler.20 Enteller İstanbuî’ıın yerlileri, Anadolu göçmenlerinin antitezi olarak tanımlanıyordu.21 Ferdi Tayfur kendisiyle yapılan röportajlarda sık sık kendi hayatında karşılaştığı zor koşullara, babasının ölümüne ve ailesine destek olmak için okumaktan vazgeçmesine değiniyor ve kendisiyle fakirleri aşağılayan, ama gerçekte daha saygın olmayan okumuş zenginleri karşılaştırıyordu. Aynı acı tepki arabesk şarkıcıların kendi çalışmalarının arabesk olarak nitelendi­ rilmesine karşı çıkmalarında da yansımaktadır. Örneğin, müziğinin Araplaı'la hiçbir ilgisinin olm adığında ısrar eden Orhan Gencebay, kendi yapıt­ larından T ürk müziğinin resmi ve tek boyutlu yorumlarının tersine “ ser­ best T iiık m üziği olarak söz ediyordu. M üziğinin göçm en yaşantısının bir ürünü olmanın ötesinde bir anlam taşıdığını, köylü ya da kentli olsun bütün Türklere aynı ölçüde hitap edebilecek karma bir müzik tarzı yarat­ makta olduğunu savunuyordu. Dolayısıyla arabesk şarkıcılar çalışmalarından ve halk arasında kabul görmelerinden gurıır duymakla birlikte, “ arabesk” etiketini hiç de co ş­ kuyla benimsememişlerdir. Bu, Anadolu kökenlerini belirtmekte hiç d u ­ raksamayan sonraki müzisyen ve göçm en kuşakları için geçerli değildir. Halk m üziği ve arabesk şarkıcısı İbrahim Tatlıses’in 1980’lerde bıı anlam­ da daha cesur bir tavır sergilediği söylenebilir. Güneydoğıı’ya özgü güzel sesi ve Kürtçe şarkılarıyla ünlü Tatlıses, Turgut Ö zal’a sempati besleme­ nin yanı sıra ona gizli destek vermesiyle tanınıyordu; merhum cumhur­ başkanı da buna karşılık göstermekten geri durmamıştı. Tatlıses’in kaba­ d a y ılığ ı^ ; erkeksiliği vurgulaması çokça eleştirilmesine, sonunda da kaba 20 G encebay

entel le rin to p lu m s a l o lg u la r (söz konusu d u rum d a arabesk) üzerine tam

b ir c a h a le tle ve sayg ıdan b ü tü n ü y le yoksu n b ir ta v ırla ko n u şm a la rı ya da ya zm aları b a k ım ın d a n e n te le k tü e lle rd e n fa rk lı o ld u k la rın ı s ö ylem ekted ir. 21

O rta k ö y 'd e 1 9 9 0 'la rın b a ş la rın d a m a rjin a l ge nçler ile burada b ir bohem to p lu lu ğ u y a ra tm ış o la n ün iv e rs ite ö ğ re n c ile ri arasında k a v g a la r ç ık m ıştı.

bir “ m aganda” olarak damgalanmasına yol açtı. Ama o hiç sıkıntıya dü ş­ meksizin m aganda tipini oynamaya, hem kendisiyle hem de onu eleştirenlerk Halga geçmeye başladı. Arabeskin oluşum unda ve rağbet görmesinde cinsiyetin tam olarak na­ sıl bir rol oynadığı karmaşık bir sorundur. Arabesk şarkılarında acılaıının bir gün sona ereceğini anlatan Orhan Gencebay erkeksi imajına bağlı kal­ mıştı. 1970’ lerin bunalımında ün kazanan Ferdi Tayfur daha da kasvetli şarkılarında, erkekliğin sert olmakla tanımlandığı bir toplum da erkeğin de ağladığını göstermişti. Bir dizi kadın arabesk şarkıcının çok tutulmasına ve yapılan müziğin genelde kadınlar arasında kabul görm esine karşın, ara­ besk sıkı sıkıya erkek kültürüne bağlı kalmış bir tarzdır. Bıyıkla, erkek dostluğuyla, rakı ve sigara içme alışkanlıklarıyla güçlü bir ilişkisi vardır. Ama bu erkeksi etosun sınırlarının da bulanık olduğu söylenebilir. K a­ badayılık, bir tür kendine karşı kuşku duygusunu, insanları toplum da sal­ dırıya açık bir konuma iten baskın “ öteki” nin gözünde değeri düşen bir kişiliği gizlemektedir.22 Dolayısıyla boynu eğik bir kişiliğin duygusal hali bu erkekleri diğer dışlanmışlarla yan yana getirmekte, bir bakıma cinsiyet sınırlarının aşıldığını ve kimliklerin iç içeliğini kabul etmektedir. Bülent Eısoy dahil transseksiiel arabesk şarkıcıların sayısı ve popülerliği, cinsiyet­ ler arası geleneksel sınırların bulanıklaşmasını artırır. Ayrıca, arabeskle il­ gili egemen söylem “ p a sif’ , “ ezik” ve “ feryat eden gibi cinsiyet çağıışımlı sıfatlarla doludur; bu da arabesk kültürünün duygusallığındaki ka­ rarsızlığa işaret eder.

Arabesk ve Ulusal Kültürel Kimlik Tartışması Birçok yazar 1970’lerin sonlarından bu yana Türkiye’de arabesk kül­ türün anlamını tartışmaktadır. Ağır basan değerlendirme azgelişmiş bir ülke” olması nedeniyle Türkiye’nin modernleşme yönünde “ çarpık” bir yol izlediği, arabesk müziğin de “ aşağı” bir tarz olarak bıı çarpıklığın bir yansıması olduğudur. Arabesk müzik, müzik piyasasının gelişmesiyle aynı anda biçimlendiği için, yarı köylü kitlelerin bir eğlencesi olarak nitelendi­ rilmişti.23 M üzik Ansiklopedisi’ ııde arabesk “ yabancılaşmanın m üziği” di2 2 Bu d e ğ işim g ird abı için d e ki erkek k im liğ i sorunu ka rm a ş ık tır. K ırsal kö ke n li g ö çm en e rke kle r a ç ısın d a n , a ile ro lle ri h iy e ra rş is i k e n tte b o z u lm u ş tu ; a rtık hem iş s iz lik le , hem de ç a lış tık la rı iç in to p lu m iç in d e old u kça serbest h a reket e d e b ile n eşleri ve k ız ­ la rıy la uğraşm ak zorundaydı. H e r y a şta n kad ının ise ç e liş k ili ta le p le ri da ha iy i de n­ g e le d iğ i, daha ko la y uyum sağ la dığı ve epeyce acı ve s ıkın tı çekerek de olsa ken di ba şın a d a v ra n m a d u ygusu k a za n d ığ ı s ö y le n e b ilir. K a d ın la r ke n d i m a h a lle le rin d e kentsel a lty a p ın ın ve sosyal h iz m e tle rin g e liş tirilm e s i, aynı za m anda da h a p iste ki ya da ka y ıp ço c u k la rın ın ha kla rı iç in ç a lış m a la rd a bü yük b ir güç h a lin e g e ld ile r. 23 A ra b e s k in 'z e v k s iz liğ i ve g e r iliğ in e iliş k in egem en sö y le m in b iç im le n d iğ i 1970‘ le-


ye tanımlanır; kırdan kente göçenler geleneksel değerlerini geride bırakamanıışlar, kent ortamına uyum sağlayamamışlar, dolayısıyla bir nefret bes­ lemeye başlamışlardı. Ansiklopedi maddesine göre arabeskin müzik değe­ ri yoktu, insanlara acı ve bunalımlarım “ haykırma” yolu sağlıyordu.24 Arabesk hakkındaki bu görüşler araştırmaların “ bütünleşme perspektifi” içinde sınırlanmasına yol açtı. Araştırma gündem inde arabeskin müzik olarak özellikleri ve kent kültürünün çevresinde gelişen yeni yaşam biçim­ leriyle öznellikler yer alm adı.25

Çeşitli kültürel ve siyasal inançlara bağlı bürokratlar, aydınlar ve sanatçılaı, dayandıkları nedenler farklı da olsa arabeskin kaba, bayağı ve yoz bir tarz old uğu görüşünü paylaşagelmiştir. Genel olarak bürokratlar, özel olarak da devlet denetimindeki radyo ve televizyonda çalışan yapımcılar, Türk sanat m üziği, Türk halk m üziği, Türk hafif (pop) müziği ya da çoksesli (Batılı) müziğin resmen belirlenmiş kategorilerine uymayan her türlü T iiık müziğini arabesk saymakta, dolayısıyla radikal ve solcu şarkı sözleriyle biılikte sansüre tabi tutmaktaydı. Sol eğilimli düşünürler de arabeski kaderci bir bakış açısını geliştiren, yanlış ve kolayca yönlendirile­ bilecek bir bilinç veren ve toplumsal protesto unsurundan bütünüyle yok­ sun geleneksel (yani kendilerince geri) bir tarz olarak gördükleri için, kendilerini arabesk etiketinden uzak tutmaya çalışıyorlardı. Onlara göre arabesk “ kitlelerin'afyonu” ndan başka bir şey değildi. Türk klasik ve halk m üziği sanatçıları bile “ s a f 1 gelenekleri Arap ve Batı etkileriyle kirlettiği gerekçesiyle arabeski kınamaktaydı. rın son unda , E ngin E rg ö n ü lta ş a rabeskin lüm p en p ro le ta ry a n ın b ir p ro te s to ifad esi o ld u ğ u gö rüşün de ısra r e tm e k te y d i; bkz. E ngin E rg ö n ü lta ş, "O rh a n G en ceba y'd an Ferdi T a y fu r'a M in ib ü s M ü z iğ i", S ana t E m eği, no: 15 (3), M a yıs 1979, s. 5-22. M u ra t B elge ara b e s k in karm aşık ve k a rm a b ir ta rz o ld u ğ u n a işa re t eden ilk k iş iy d i (M u ra t Belge, A ra b e s k 'in Ö y k ü s ü ", T a rih te n G ü n c e lliğ e , İs ta n b u l, A la n Y a y ın c ılık s. 399-41 5.)

1982

24 G öç s orunu ve gecekondu yaşam ı hem tic a ri hem de sa n a t film le r in in konusuydu. A lte r n a tif k a rik a tü r geleneği bu kon unun içyü zü n ü k a v ra m a k ta en ö n e m li a la n oldu . L a tife T e k in de ro m a n la rın d a gecekondu yaşa m ını iş le d i. 25 E gem en s ö y le m d e k i "y a b a n c ıla ş m a * te rim i pek de in ce e le n ip sık d o ku n u lm a d a n y o z la ş m a " ya da "to p lu m s a l b u n a lım "la e ş a n la m lı ola ra k k u lla n ılm a k ta y d ı. A y rıc a ta n ın m ış s o s y o lo g la r M ü beccel K ıray, T o nsı Şenyapılı ve K em al K a rta l'ın göçm en ta v ırla rın a iliş k in deneysel b u lg u la rı "kad erci ve ge lenekçi ta v ırla rın sürekli o lm a d ı­ ğ ı n ı gö sterm ekteyd i^ K ıra y da ha başka a n a litik a ra ş tırm a la rın ge rekli o ld u ğ u n u öne sü rm e kte yd i. Bkz. M ü beccel K ıra y, T o p lu m b ilim Y azıları, A n k a ra , G Ü IİB F Y a yın la rı, 1982, s. 172-74.^8una k a rş ılık E rzurum 'da ki gecekond uları incele yen sosyo lo g Or_ n _T p r'cdoSarı' ‘ V O ^ M u n k ü ltü rü " y a k la ş ım ın ı be nim sem ekte ve gecekondu a ltk u ltu rü iç in d e g e ç im in i sa ğ la m a m ü c a d e le s in i ta m a m la y ıc ı b ir içe kapanm a fe lse fe ­ si üze rinde d u rm a k ta y d ı. Bkz. O rh a n T ü rk d o ğ a n , Y o k s u llu k K ü ltü rü , Erzurum A ta ­ tü rk Ü n iv e rs ite s i B asım evi, 1974, s. 174.

Gerçekten de arabeskin olum suz çağrışımları zamanla arttı. Önceleri “ arabesk” yaftası müziğin bir taklit olduğu anlamına geliyordu; “ bizim ” kültürümüze ait değildi, çünkü Arap kökenliydi ve Arap kökenli her şey Batılılaşmış bir ülkede bir kenara atılmalıydı. 1 9 8 0 ’ den sonra arabesk, Anavatan Partisi’ nin yeni liberal çalışmalarıyla bağlı olarak olum suz bir si­ yasi çağrışım da kazandı. 1980’lerin ortalarına doğru etkin bir yazar gru­ bu Türk toplum yaşamında yozlaşmış sayılan hemen her şeyi nitelendir­ mede arabesk terimini kullanmaya başladı: Arabesk dem okrasi, arabesk ekonomi, arabesk insanlar, arabesk zevkler, arabesk duygular, arabesk d ü ­ şünme ve yaşama tarzları. Sanki arabesk terimi, uzun süreden beıi azgeliş miş bir devlet olarak taşıdığı imajla boğuşan bir toplum da Türk kimliği sorununa sonunda bir ad sağlamıştı. H atta arabesk Türkiye nin karşılık görmeyen “ Batı” sevgisi için bir mecaz işlevini de görmekteydi. Arabesk teriminin geniş anlamda kullanımı ideal geleneksel (D oğu lu ) ve m odern (Batılı) kalıplara, ilişkilere, alışkanlıklara ve değerlere uymayan, bunun ye­ rine bütünüyle beklenmedik, garip ve utanç verici bir toplumsal gerçekli­ ği nitelendirmekteydi. H er bakımdan geri ve vizyonuyla kaderci olarak görüldüğü için, arabesk toplum un kurtuluşu için atılması gereken her şe ­ yi belirten bir simge haline geldi. Arabesk müzik ve kültür üzerine tartışmanın böylesine fırtınalar k o ­ parmasının nedeni, modernleşen Türkiye’nin serasında gelişen ilk kitlesel halk kültürü şekillenmesi oluşuydu. Türk kültürel kimliği konusunda ka­ bul gören kavramları kendiliğinden eleştirmiş ve sorgulam ıştı. Tartışm a­ nın müzik etrafında odaklanması hiç de tesadüfi değildi. Aslında müzik üzerine tartışmaların geçmişi 1 8 2 6 ’da Yeniçeri O cağı’nın kaldırılmasıyla birlikte askeri müzik örgütü M ehterhane’ nin kapatılmasına kadar gider. Bu gelişme Osmanlı yönetiminin açıkça Batı m üziği lehinde bir tavır al­ masının sonucuydu. Cumhuriyet yönetiminin 1 9 2 0 ’lerde giriştiği reform ­ lar da geleneksel m üzik ortam ını etkiledi. Laikleştirm e süreci içinde 1925’te tekkelerin kapatılmasıyla, Osmanlı sarayının yanında geleneksel müzik üretiminin yapıldığı ikinci hayati alan da bertaraf edilmiş oldu. Bir yıl sonra Türk müziği eğitimi yasaklandı. Devletin Batı kültür modeline dayalı bir ulusal kimliği yapılandırma çabaları çerçevesinde 1934-35 yılla­ rında on beş ay boyunca özel radyoda her türlü Türk m üziği yasaklandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kültür politikaları özellikle kuruluşu­ nun ilk yıllarında Batı klasik m üziğine ve (popülizm vizyonu yüzünden) Türk halk müziğine öncelik vermekle birlikte, bu m üziğin “ Batılılaşmış ve “ modernleştirilmiş” bir versiyonunu da destekledi. Bu tür girişimlerin ardında, uygarlık ile kültür arasında kesin bir ayrını yapan 1 9 2 0 ’lerin m il­ liyetçi düşünürü Ziya G ökalp’in etkisi yatmaktaydı. Gökalp e göre yeni


uygarlık evrenseldi ve Batı bilimi, teknolojisi ve düşünsel gelişiminde ifa­ desini bulmaktaydı. Buna karşılık kültür her topluma özgü olan bir şeydi ve halkın ruh hali, değerleri ve özlemleriyle ifade edilmekteydi. Gökalp’e bakılırsa Osnıanlı klasik m üziği eski uygarlığın alanı içinde kalmaktaydı, dahası, Arap havaları katılmış Bizans kökenliydi; bu nedenle yeni Türk ulusal kimliğini temsil edem ezdi. Oysa Anadolu folkloru ve halk m üziği İslamlaşma öncesindeki Türk kültürünün ürünleriydi, dolayısıyla çevre­ sinde bir Türk ulusal kimliği oluşturulabilecek sanatsal tarzlardı. O halde üzerinde bu yeni kimliğin yükseleceği temel, Batı uygarlığı ile Türk folk­ lorunun bir sentezi olmalıydı. 1 9 3 0 ’larda devlet, o sırada özel olan radyoya karşı, “ eğitim, kültür ve propaganda” radyosu kampanyasına girişti. Özel radyoda çalışan yapımcı­ lar sadece eğlence ve ticareti düşünerek “ zevksiz ve kaderci” Türk sanat müziğini, yani alaturka müziği yayınlamakla suçlandılar.26 Devlet 1936’da özel radyo istasyonlarını kendi denetimi altına aldı ve kendi tercih ettikleri ulusal kültürü dayatma çabasında olan bürokrat ve bilimadanılarının geliş­ tirdiği kültürel projelerin ürünlerini yayınlamaya başladı. Sonuç olarak, alaturka-alafranga geriliminin uzun bir tarihi vardır ve bir Türk ulusal kim­ liği yaratmak için süregelen tartışmanın odağında yer almıştır; geleneksel ile modern arasındaki gerilim de bu kimliğe kolayca yedirilmiştir. Türk devletinin kültür politikaları arabeski sansür eder ve yayılmasını engellerken Türk klasik m üziği, halk müziği ve Batı müziğini destekle­ mekle, aslında arabesk m üziğin gelişmesine ve toplumsal önem kazanma­ sına katkıda bulundu. Devletin bu tutumu Cumhuriyet’in kuruluşundan beri m üzik ve kültürün ülke düzeyindeki ideolojik ve siyasal mücadelenin merkezinde yer almasına yol açtı. Böylece, aydınlar arasındaki, devlet ile halk arasındaki ve okumuşlar ile okumamışlar arasındaki mücadeleye ze­ min hazırladı. 1 9 8 0 ’lerin sonlarında T urgut Ö zal’ın etkisiyle, radyo ve televizyonda arabesk m üzik çalınmasına izin verme konusu ilk kez tartışmaya açıldı. Devletin arabeske ilişkin tutumundaki bu yumuşam a, 1 9 8 8 ’deki İkinci Ulusal M üzik Kongresi’nin gündem ine arabesk müziğin de alınmasıyla sonuçlandı. Kültür Bakanlığı 1 9 8 9 ’da bir arabesk bestecisine acılı olm a­ yan bir arabesk şarkı ısmarlama girişiminde bulundu. Oldukça naif bir yaklaşımla bu şarkının gelecekteki ürünler için bir model olarak kullanıla­ bileceği ve arabeski içinde bulunduğu genel bayağılık ve zevksizlikten kurtaracağı umuluyordu. Çabalar hiçbir sonuç vermedi.

1 9 9 0 ’larda “ satan her şey yayınlanır” düsturuyla hareket eden yeni özel televizyon istasyonları arabesk müzik yayınlamaya başladılar. Yeni li­ beral ortam ve özel sektörün yeni kitle iletişim araçlarına el atması, ara­ beskin yeniden değerlendirilmesi için verimli bir zemin sağladı. Bu değer­ lendirme Türkiye’nin m odernleşme yönünde büyük bir mesafe almakla kalmadığını, aslında bu hedefe ulaşmış olduğunu öne süren Özalcı reji­ min hayali söylemiyle uyum içindeydi. Buna göre Türkiye kendine özgü bir tarzda dosdoğru modernliğe varan bir sıçrama yapmıştı. Özalcı çizgi­ ye göre, eğer insanlar arabesk m üziği satın almak istiyorsa bunda “ bir so ­ run yok” tu; çünkü dönem özgür seçim dönemiydi ve kent kültürünün daha çoğulcu ve daha renkli hale gelmesi göçm enler sayesindeydi. Geçmiş yıllarda, Kemalist otoriter yönetim altında (şimdi bazıları b u ­ na “ Birinci Cumhuriyet” diyor) arabesk bastırılmış, D o ğu geleneklerine doğra endişe verici bir savrulma ve Batı ile karşılaştırılamayacak bir şey olarak görülm üştür. “ İkinci Cum huriyet” diye adlandırılan rejimde ise D o ğu ’dan artık korkmayan ve kültürel saflık takıntısı olmayan daha g ü ­ venli ve daha pragmatik bir tavır söz konusudur. Ama bu yeni pragm a­ tizm kamusal sorumluluk ve sosyal adalet normlarıyla ilgilenmeyen piyasa güçlerine endekslidir. Dahası, farklı zevk ve kimlikleri ortaya çıkaran asi­ metrik güç ilişkilerini gizleyerek bu normlara dokunm am akta, kolay ve yüzeysel bir çoğulculuğu kurumlaştırmaktadır. 1990’ların ortalarında Türkiye’de arabesk tartışması kültürel titreşimi­ ni yitirmiştir. Ulusal ve siyasal gündemin odağında artık İslami eğilimli Refah Partisi’nin yükselişi, İslami köktendincilik tehdidi, Kürt sorunuyla ilişkisi çerçevesinde etnik kimlik sorunu ve gittikçe güçlenen bir popüler ırkçı milliyetçilik yer almaktadır. Arabesk yukarıdan dayatılan “ m odern­ leştirmeci” denetime direnen alt sınıflar arasında doğm uş radikal bir p o ­ püler güç olarak taşıdığı çekiciliği daha 1980’lerin ortalarında yitirmişti. Şimdi “ alt m odernizm ” içinde etkili bir unsur olmaktan çıkmış ve öylesi­ ne yayılmıştır ki artık “ sınıf aşırı bir zevk” sayılmaktadır.27 Arabesk müziğin ve kültürün nötrleştirilmesi ve yıkıcı yönlerinin marji­ nalleşmesine karşın, içinde filiz verdiği yoksulluk ortadan kaldırılmış değil­ dir. Kent varoşlarında ve egemen kültürün uçlarında direniş sürmektedir; bunun daha kitlesel tezahürlerini gelecekte göreceğiz. Eski derme çatma gecekonduların yerinde eğreti apartman kompleksleri yükseliyor ve kent hizmetlerinden hemen tamamen yoksun, adeta yeni bir şehir gibi mahalle 2 7 A l t m o dern izm e iliş k in daha ka p sa m lı b ir de ğerle ndirm e iç in bkz. S cott Lash ve Jo­ n a th a n F rie d m a n (ed.), M o d e rn ity a n d Id e n tity , O x fo rd , B la c k w e ll, 1992, s. 1-30,

26 Bkz. U y g u r K oco b a şo ğ lu , Ş irk e t T e ls iz in d e n D e v le t R adyosuna, A n k a ra , SBF Y a y ın ­ la rı, 1980, s. 77-81.

ö z e llik le s. 2-3. 1 9 9 0 'la rm a ra b e skin in "s ın ıfla rü s tü b ir zevk" o la ra k n ite le n d irilm e s i iç in bkz. C an K ozan oğlu, C ilâ lı İm a j D e vri, İsta n b u l, İle tiş im Y a y ın la rı, 1992.


ıs6

ler gelişiyor.28 Son yıllarda varoşlar ile üst-orta sınıfların oturduğu yeni si­ teler, kent merkezindeki yeni ticaret merkezleri, alışveriş merkezleri, beş yıldızlı oteller ve finans merkezleri arasındaki uçurum genişliyor. Eğitimli ve yüksek gelirli olduğu düşünülen müşteriler için inşa edilen yeni kent mekânlarının prom osyonunda bu mekânların kentin fiziki ve “ kültürel” kirliliğinden korunmuş, kolay ve steril bir yaşam biçimi sunduğu belirtili­ yor. İstanbul metropoliten alanında farklı sınıf ve gruplar için farklı yaşa­ ma, çalışma ve tüketim mekânlarının ortaya çıkması, Türkiye’yi en azından iki eşit olmayan topluma bölen bir toplumsal çatlamayı ifade ediyor. İslami eğilimli Refah Partisi’yle ilgili mevcut siyasal tartışmaların “ya­ şam tarzı” terimi etrafında dönmesi hiç de bir rastlantı değildir. Bu çatış­ madaki iki egem en taraf, tabandaki desteklerini epey farklı yaşam tarzları­ na sahip gruplardan almaktadır. Refah Partisi’nin büyümesini sağlayan et­ ken, popülist “ temiz ve adil düzen” sloganıyla eski ve yeni gecekondu in­ sanlarının ve yoksullaşmış kırsal seçmenlerin geniş desteğini kazanmış o l­ masıdır; aynı zamanda kendi burjuvazisi ve kendi aydınlarını da yaratmak­ tadır. Onların karşısında ise radikal burjuvazi, devlet bürokratları, ordu, kentli orta sınıflar, Kemalist aydınlar, “ İkinci Cumhuriyetçiler”, ile bazı radikal aydınlardan oluşan bir grup yer almaktadır. Başka konularda uyuşmayacak bu ittifakın hemen hemen tek ortak zemini laiklik ve B atılı/m o ­ dern yaşam tarzıdır. Türkiye’de sınıf sınırlarının bölge, etnik köken, yaşam tarzı ve cinsiyet üzerine kurulu çelişik ve melez kültürel yapılarla gittikçe kesitleşmesi ne­ deniyle, sınıf yapısının siyasal kültüre “ hakkıyla” denk düşmediği açıktır. Arabesk kültürü örneğindeki gibi, halk sınıflarının kültürüne, güya kendi taraflarında olan aydınlar “ yabancılaşmış” ya da “ geri” diye karşı çıkabilir­ ler. Gericilik ve ırkçılık, Sivas katliamında olduğu gibi ve Kürt sorununa karşı halkın milliyetçiliğindeki artışta görüldüğü gibi, yönetilenler arasın­ da rağbet görebilir. Toplum sal çatışmaların 1 9 8 0’lerden itibaren kültür dilinde ifade edilmesinin sebebi resmi, kamusal siyasi ortamın çok kısıtlı olm ası değildir; bizzat kültürün politizasyonu, daha başından itibaren Türk m odernleşm esi projesi ve sürecinin başlıca unsurlarından biri o l­ m uştur. Bu anlamda, arabesk kültürün biçimlenmesi ve değerlendirilme­ sindeki çelişki Türk toplum unda da devam eder: Milliyetçi ve ataerkil

olan farklı olanla birlikte yaşayamaz; bunun yanında derin, henüz farkına varılmamış bir değişim isteği ve melezleşme yoluyla farklı olanı kabul e t­ me isteği vardır. Bu ikisi arasında ise bir çelişki yaşanmaktadır. Sonuç olarak, şimdiye kadar tartıştıklarımız tem elinde, Türkiye’nin modernleşmek için tuttuğu yolu yeniden gözden geçirmeye olanak veren birkaç soru ortaya atılabilir. Acaba arabeskin kendini ifade biçimi, T ürki­ ye’nin modernleşirken izlediği rotanın bir mecazı olarak düşünülebilir mi? Almanya’daki Türk işçilerinin kültürü, farklı sosyal bağlamlar yüzün­ den değişik tonda da olsa, arabeske benzer bir duygu yapısını içeriyor mıı? Bu iki soru Stuart H all’un sorduğu soruyla birleştirilebilir: “ Seyahat ettiğinizde aynı kalan nedir?” 29 İnsanlar Osmanlı İm paratorluğu’ndan Cum huriyet’ e, köyden kente, ya da Türkiye’den Almanya’ya, kapitalist m odernleşme yolunda fiziki ve simgesel olarak seyahat ederken aynı kalan nedir? Peki, 1960-1970’ lerde sol kanat kültürel ve siyasal akımların hayalle­ rinde ve planlarında ifade edilen onurlu bir yaşam için demokratik halk taleplerine ne oldu? Bu modern talepte özlü ve kalıcı bir şey var idiyse, bu ne zaman ve nasıl geri gelecek? H angi yeni öznellikleri, dilleri, sesleri ve karşı siyasetteki kamusal alanları dile getirecek? Aydınlar ve bürokratlar bu yeni sarsıcı popüler sesi hangi yeni tavır ve söylemle karşılayacaklar?

28 Ferdi T a y fu r'u n 1994'te o k u duğu "F a d im e 'n in T ü rk ü s ü " şarkısının ilk kez köy yaşantıs ın a dönük b ir n o s ta ljiy i a çıkça y a n s ıttığ ı s ö y le n e b ilir. T a y fu r bu şarkı konusunda k e n d is iy le y a p ıla n rö p o rta jd a k a la b a lık , k ir li, ç irk in ken tten ve su s ıkın tısın d a n y a ­ k ın m a k ta ve bu du rum u k e n d is in in te m iz , dostane ve en m odern te k n o lo ji ile h izm e t­

2 9 Bkz. Jam es C liffo rd , "T ra v e llin g C u ltu re s ", C u ltu ra l S tudie s, L. G ro ssberg ve d ig .

lere s a h ip köy h a y a liy le k a rş ıla ş tırm a k ta y d ı. Bkz. Cem Sancar, "H a d i G elin K ö yüm ü­

(ed.), .New Y o rk, R outledge, 1992, s. 112-16; S tuart H a ll, "N o te s on D e c o n s tru c tin g the P opu la r".

ze Geri D ö n e lim ", A k tü e l, no: 159, 1994, s. 68-71.


KARŞILAŞTIRMALI PERSPEKTİFTEN TÜRK SEÇENEĞİ ERNEST GELLNER

T

iirkiyc hakkındaki doğrudan bilgilerim son derece sınırlıysa da, uzak komşularıyla, yani Müslüman toplumun örnekleri olarak Afrika’nın kuzey kıyısı boyunca sıralanan komşular ile aynı şekilde Marksist toplumun ör­ nekleri olarak Türkiye’nin kuzeyine düşen komşularıyla yıllardır ilgileni­ yorum . İşte bu yüzden m odernleşm e denen şeye ulaşmak için T ürki­ ye’ nin tuttuğu yolu tartışmaya girişebileceğimi sanıyorum. Üzerinde du­ racağım asıl nokta, Türkiye’nin insanı hayran bırakan benzersizliğini ya da Türkiye’nin benzersiz yönlerini ve Türk siyasal-toplıımsal yaşamının bu yönlerinin nasıl birbirine bağlı olduğunu vurgulamak olacaktır. Bu benzersizlik en azından dört alanda görülmektedir: Din, devletin yapısı, milliyetçilik biçimi ve modernleşmenin farklı üslupları. Bu dördü elbette bir örtüşme ve karşılıklı ilişki içindedir. İşe dinden başlayayım. Bu alanda bir tür çifte benzersizlik söz konu­ sudur. İslamiyet dünya dinleri arasında, Türkiye de Müslüman dünyasın­ da benzersizdir. İslamiyetin benzersizliğini çok basit olarak açıklayabile­ ceğimi sanıyorum. Sosyolojinin en ünlü tezlerinden biri dünyevileşme te­ zidir, yani hepsini m odernleşm e başlığı altında toplayabileceğimiz m o ­ dernleşme, sanayileşme ve bununla bağlantılı siyasal değişim koşullarında, elinin toplum üzerindeki ve insanların gönülleriyle zihinlerindeki nüfuzu­ nun azaldığı düşüncesidir. Bu genelleme tamamen doğru olmaktan uzak­ tır: H er türden karşı akım görülmekte ve dünyevileşme kalıpları değişken­ lik göstermektedir. Bununla birlikte genel anlamda evet ya da hayır de­ mek gerekirse, verilecek cevap evettir, yani gerçekten de bir dünyevileşme söz konusudur. Ama bu, İslamiyet için geçerli değildir. M üslüm anlıkta son yüz yıl içinde dinin toplum üzerindeki nüfuzu

azalmamış, bazı ölçütlere göre belki de artmıştır. Öteki toplumların ken­ dilerine özgü bir Incil’i olabilir, ama İslamiyet’in kendisi Kuran’dır. H e r­ hangi bir özel Kuran yoktur. Dinin toplum üzerindeki nüfuzu da ilginç bir biçimde toplumun öteki özelliklerinden bağım sız gibidir; dolayısıyla hâlâ geleneksel rejimler altındaki toplumlarda ve radikal sosyalist politika­ ları benimseyen ya da bir zamanlar benimsemiş rejimler altında yaşayan toplum larda aynı ölçüde geçerlidir. H er iki durum da da dünyevileşme gerçekleşmemiştir; ilginç bir istisna, yani Türkiye dışında. Peki, genel olarak M üslüm anlıkta laikleşme neden meydana gelm e­ miştir? Doğrusu kimse bunun cevabını gerçek anlamda bilmiyor, ama ben size bir kuram önermeye hazırım. D oğru olduğundan emin değilim, ama üzerinde durulmaya değer olduğu görüşündeyim. Oldukça basit olan ku­ ramım şu: M odernleşm e ile “ Protestanlık” arasındaki W eber’in ortaya koyduğu bağlantı, geneli kapsayan bir kavram olarak kullanıldığında g e ­ çerlidir. M odern toplumlar ekonomik büyüme, mesleki hareketlilik, üre­ timin rasyonelliği ve benzeri gelişmelerden dolayı, deyim yerindeyse dinin “ Protestan” özelliklerine doğru ilerleme eğilimi taşır. Bu özelliklerle kas­ tettiğim simetri, din hiyerarşisi olm am ası, yalınlık, Üniteryanizm [Tanrı’nm birliğini vurgulam a], Püritenizm [dinsel ve ahlaki doğruları savun­ m a/sofu lu k], dinsel metinlere bağlılıktır; Avrupa geleneği içinde Protes­ tanlıkla ilişkilendirilen bu sendrom dur. İlk noktamız işte bu. İkinci noktamız da şu: Tektanrıcı dinler arasında İslamiyet en Protes­ tan olanıdır. En azından yüce ve “ gerçek” Müslümanlık, din içinde yetkili olarak kabul edilen kişilerin belirlediği kurallar çerçevesindeki M üslüm an­ lık bazı uygun “ Protestan” özelliklere sahiptir: Kurallara uyma, T an n ’nın birliğine kesin inanış, bir tür bütünsellik, öğretiyi vurgulam a, öğretinin nihailiği. İnsan ile Tanrı arasına girme günahına fiilen bir ad konmuş ol­ ması önemlidir; tavassut, kişi kültü ve dinsel hiyerarşi resmen yasaklan­ mıştır, ama uygulanır. Aynı şekilde yenilik çıkarma günahına da verilmiş bir ad vardır. Yazıya dökülmüş olması sebebiyle Tanrı mesajı eksiksizdir ve herkesçe eşit ölçüde anlaşılır; bu durum okum uş insanların lehine ha­ fifçe ağır basan bir dinsel eşitçilik yaratmaktadır. Bütün bunlar son derece önem lidir. E ğer anlatılanlar M üslüm anlığın doğru bir kısa tarifiyse ve Weberei tez doğruysa, bu sonuç daha şimdiden İslamiyetin küçük dinler bir yana, bütün öteki büyük dinlere göre, modernleşmeden ve modern dünyanın etkisinden neden daha az zarar gördüğünü açıklama yönünde biraz yol almamızı sağlar. Ama bundan daha fazlası da vardır. İslami din yaşamının temel özelli­ ği Tanrı’nın birliğini vurgulayan, sofu, dinsel metinlere bağlı ve tavassuta karşı olan üst düzey ulema geleneği ile genelde ermişlere meyleden, dola­


yısıyla tavassutçu, kural ahlakından çok sadakat ahlakına sahip, vecde d ö ­ nük ve sofuluktan uzak bir halk geleneği arasındaki kutuplaşmadır. Bu iki unsur çoğu zaman barış ve uyum içinde bir a'rada bulunmakta, çatışmaya girmeksizin birbirlerini etkilemekte, ama kimi zaman da aralarındaki alt­ tan alta süren gerilim su yüzüne çıkmaktadır; dolayısıyla Müslüman toplumların tarihinde bir tür sarkaç salınınıı söz konusudur. Gel gelelim m o­ dern dünyaya gelindiğinde ilk kez bir salınım yerine sarkacın “ üst” biçime doğru kesin ve nihai bir savruluşuyla karşılaşılır. Bence gelişme esas olarak bu yöndedir, çünkü “ alt” ya da halka özgü varyantın toplumsal dayanağı zayıflamakta ya da ortadan kalkmaktadır. (Ü st ve alt derken bir değer yargısında bulunmadığımı, bunları teknik, sosyolojik bir anlamda kullandığımı vurgulamama gerek olmadığı kanı­ sındayım.) îslamiyetin alt ya da halka özgü biçiminin dayanağı karşılıklı yardım, karşılıklı güvence üzerine kurulu yarı özerk birimlerdir. Literatür­ de genellikle kabileler biçiminde karşımıza çıkan bu birimler, iç örgütlen­ me yapılarından dolayı doğal olarak Durkheinı tarzı denebilecek bir dine, yani deyim yerindeyse toplumsal örgütlenmenin koreografısi olan, to p ­ lumsal yaşama ilişkin zaman ve mekân ayrımını sağlayan bir dine eğilimli­ dir. Siyasal ve ekonomik merkezileşmeye, yerel yapıların son derece m er­ kezi bir devletin bünyesine katılmasına, yıkıma uğrayıp atomlaşmasına ve geniş bürokratik idare birimleri içine alınmasına bağlı olarak söz konusu birimler aşındığında, dinin halka özgü varyantı dayanağını yitirir ve ç ö ­ zülmeye yüz tutar ya da iyice zayıflar. Bütünüyle ortadan kalkmaz, her türden tedavi edici işlevi görmeye devanı eder, ama artık zayıftır. Bu d u ­ rum geçmişte her zaman kuramsal olarak kabul gören, ama hiç uyulma­ yan ilkelerin, yani tavassut yasağının teknik anlamda ruhban sınıfın yoklu­ ğunun ve benzeri hususların birdenbire yeniden keşfedilmesiyle kendini gösterir. Bütün bunlar kabul edildiğinde, Îslamiyetin 20. yüzyıl içindeki canlılı­ ğım ve laiklik karşısında yok olmaktan kurtuluşunu açıklamaya yardımcı olacağını düşündüğüm çok önemli bir başka sonuca varılır. M üslüman toplumlar azgelişmişlerse ve daha güçlü teknolojiyle donanmış öteki to p­ lumlar karşısında ekonomik ve askeri bakımdan kendilerini geçici olarak aşağı bir konumda buluyorlarsa, klasik D oğu Avrupa ikilemi olarak nite­ lendirilebilecek ve en üst ifadesi 19. yüzyıl Rus edebiyatında görülen B a­ tılılaşma ile popülizm arasındaki karşıtlıktan kaçınabilirler. Oysa bazı ya­ bancıların rahatsız edici ve onur kırıcı teknik/ekonom ik üstünlüğüyle bir­ denbire karşılaşan azgelişmiş toplumların çoğu iki tercihle karşı karşıya kalır. Bu şöyle ifade edilebilir: Onlar kadar güçlü olabilmek için onları taklit edebilir ama daha sonra onları ait oldukları yere geri gönderebilir ya

da kendi değerlerimizi yeniden egem en kılabiliriz. E ğer onları taklit eder­ sek onların gücünü elde edebiliriz; ama bu tutum kendi geleneğimizi hor görm ek anlamına geleceği için, psikolojik bakımdan bir paıça tatsız. A l­ ternatif olarak, maddi açıdan aynı ölçüde etkili olm azsa da, kendi değerle­ rimizin daha derin bazı erdemler taşıdığını, daha anlamlı olduğunu söyle­ yebiliriz. Buııu Tolstoyvari bir cevap olarak nitelendirebilirsiniz. Tepedeki eski yerel düzeni idealize etmek güçtür, çünkü artık gerilemektedir. Ama yerel halk geleneğini idealize edebilir, değer verebiliriz; birçok halk bunu yapmıştır, çok karakteristik bir D oğu Avrupa tepkisidir. Sözünü ettiğim ikilem budur ve D oğu Avrupa’ya özgü azgelişm işliğin temel hikâyesini oluşturmaktadır. İslamiyet farklıydı, nedeni de basittir. Kendini yabancılara karşı kanıt­ lamak için gerçek anlamda yerel bir gelenek zaten m cvcuttu. Bu gelenek en azından Weberei ölçütlere göre modern özelliklerin çoğuna sahipti, yani üniteryandı, büyü unsurları azdı, dinsel metinlere bağlıydı, bireyciy­ di, bu bakımdan da akışkan ve dolayısıyla daha eşitlikçi bir m odern toplu­ ma ayak uydurmaya çok açıktı. Disiplini öngörm esi nedeniyle geriliğin suçu halk geleneğine yüklenebilirdi; bu gelenek bazı makul nedenleıle her zaman bir sapına, bir gizli putperestlik olarak nitelendirilebilirdi. D o ­ layısıyla gerçek anlamda yerel bir gelenek bulunabilirdi; yüksek geleneğin H z. M uhanım ed ve sahabesinin gerçek uygula, .lalarıyla aslında özdeş o l­ mayabileceği göz önüne alındığında, belki köktendinci M üslüm anların inanmak istediği kadar eski olmayan, ama yine de gerçekten eski ve ger­ çekten yerel bir gelenek. Bu bakımdan “ ıııujik” e kadar gitmeye ya da B a­ tılı olanı taklit etmeye gerek yoktur; geniş çapta uyulmasa bile her zaman saygı gösterilmiş olan ve daha önceleri toplumun ayrıcalıklı kentsel taba­ kasının bir azınlık başarısı sayılmış olan gerçek anlamda bir yerel geleneği kullanarak, her iki hedefi, yani öz saygı ve yeni öz disiplini kabul ettirme hedeflerini birleştirmek mümkündür. Îslamiyetin son yüz yıl içindeki olağanüstü canlılığını açıklamak için sunduğum kuranı budur. Türkiye bir istisnadır, çünkü İslam dünyası için­ de inandırıcı ve bir bakıma kalıcı bir biçimde yarı laik bir geleneğe yönel­ miş tek önemli örnektir. Peki, Türkiye neden istisna içinde bir istisnadır? Devlet yapısı bakımından Türkiye muhtem elen her türlü standarda göre, ama özellikle M üslüman dünyası içinde istisnadır. Geniş anlamda ele alındığında, ben gerçekten İbn H aldun’un son derece hararetli bir ta­ raftarıyım ve temelde haklı olduğu görüşündeyim: Sanayi dünyasının et­ kisinin görüldüğü döneme kadar Müslüman toplum a ilişkin taslağı, ayrıca siyasal yaşamın işleyişine ve siyasal otoritedeki iniş çıkış düzenine ilişkin taslağı doğruydu. Çok iyi bilinen savı, Avrupa sosyolojisi ya da Batılı ya


da Atlantik diyebileceğimiz sosyolojinin ana temasıyla son derece ilginç bir karşıtlık oluşturur. Bu tem a, Gemeinschaft1tan Gesellschaftz geçişti; cemaatten topluma, yani dünya, toplumsal hiyerarşi ve toplumsal yaşamla ilgili öngörülerin birbirine kenetlendiği bütünsel bir dünya olarak kapalı cemaatten akışkan, açık, ilerici, büyümeye dönük ve merkezi topluma geçiştir. Bir “ ilerici” olarak bundan hoşlanır ya da romantik bir gelenekçi olarak hoşlanmazsı­ nız; ama Avrupalılara göre tarihin temel doğrultusu budur ve sosyolojinin özünde yatan şey de bu uzun vadeli laik eğilime dönük ilgidir. İbn H aldun’un bu görüşten ayrıldığı nokta, tam da bu karşıtlıkla u ğ ­ raşsa bile, bir an için bile bunu uzun vadeli bir eğilim olarak düşünmemesidir. H er iki unsur da onun kafasında ve bildiği dünyada sürekli mevcut­ tur. Ona göre, kendi kendini yöneten, denetim altına alınmamış, dolayı­ sıyla birbirine bağlı ve savaşçı, ama ekonomik bakımdan uzmanlaşmamış olan kırsal topluluklar ile uzmanlaşmış, üretken, ekonomik bakımdan te­ mel önem e sahip, ama tam da bu nedenle siyasal açıdan hadım edilmiş olan kentsel toplumlar bir arada bulunur. Ve bu insanlık durumudur. İbn Haldun sosyologların en wertfrei, en tarafsız olanıdır; “ durumu olduğu gibi anlatır,” düzeltm ek için bir reçete önermez. Yalnızca duru­ mu inceler. Ona göre, her iki unsurun toplum için temel önemi vardır. Avrupa’ya özgü olmayan bir yaklaşımla kent toplumunu ekonomik ba­ kımdan temel önemde görm esi ilginç bir noktadır. Paradoksal bir biçim­ de, kır insanları, tacir ve zanaatkarların kaleyle korunan toplu oturm a alanlarındaki uzmanlara muhtaçtır. Bu ihtiyaç duyma ekonomik bakımdandu; siyasal bakımdan durum tam tersinedir. Siyasal bakımdan kentler kırsal kesimin birbirine bağlılığına ve disiplinine muhtaçtır. Kentliler siya­ sal ve askeri bakımdan neredeyse güçsüzdür; düzeni sürdürmenin tek yo­ lu siyasal ve askeri yeteneklerle dolu kırsal hazneden yönetici sağlanm ası­ dır. İbn H aldun’a göre de işler böyledir, her zaman da böyle olacaktır. Bence İbn Haldun haklı. Dolayısıyla, İbn H aldun’a dayalı kuramıma sık sık yöneltilen eleştirilerden biri çok basittir: Bu kuram Türkiye’ye uy­ muyor. İbn H aldun’ un savunduğu görüşün doğal sonucu siyasal iktidarın istikrarsız olmasıdır; yöneticiler kırsal kesimdeki erdem ve siyasal yetenek haznesinden sağlanır, ama bu erdem tam da siyasal başarı yüzünden yok edilir, dolayısıyla birkaç kuşakta bir siyasal iktidarın değişmesi gerekir. O halde elit tabaka ve siyasal istikrar bakımından sürekli bir rotasyon söz ko­ nusudur. Peki durum böyleyse, D oğu Akdeniz’e ya da büyük bölümüne dört ya da beş yüzyıl boyunca egemen olan ve belirgin bir istikrar göste­ ren bir imparatorluğu acaba nasıl açıklayabilirsiniz? Yüzeyde, Türkiye ger­ çekten de bir istisna oluşturmaktadır.

Benim soruya cevabım şöyle olacaktır: Görünen yüzeyin altında, Osmanlı İm paratorluğu’nun çok büyük bir kesiminde İbn H aldun’un d ün ­ yası canlı ve ayaktaydı; Cezayir’ in büyük bölüm ünde, Kıızey Afrika’nın Osmanlı yönetimindeki kesim inde, Arabistan Yarımadası nda ve D oğu A nadolu’nun büyük bölüm ünde durum böyleydi. D aha merkezileşmiş alanlar yalnızc« Balkanlar’ın bazı kesimleri, Nil vadisi ve belki de O rtado­ ğu’ nun yerleşik yaşama geçmiş bazı kesimleri ile açık tutulması gereken yollar boyunca uzanan bölgelerdi. Kâğıt üzerinde Osmanlı toprağı olan öteki kesimler merkezle zımni ve değişen ölçülerde bir işbiıliğivle, İbn H aldun’un belirttiği tarzda yönetiliyordu. Ama şimdi burada girmek iste­ diğim bir tartışma değil bu. Asıl anlatmak istediğim merkezde geıçekten de farklı bir düzen olduğuydu: İbn Haldun toplum u yönetmenin tek y o ­ lunu devleti kabileden bir armağan olarak kabul etm ekte, siyasal erdemi edinmenin tek yolunu da bozkır ya da dağlardaki kendine yeterli sert ya­ şam da görüyordu; Osm anlılar ise İbn H aldu n ’ un öğretisinden açıkça farklı bir siyasal ilkeyi y'etkinleştirmişlerdi. Bunun bir alternatifi olarak, toplum un çöldeki doğal kendine yeterli­ lik yerine sürekli eğitim yoluyla nasıl yönetileceğine (yani bağlılığın nasıl yaratılacağına) ilişkin Platoncu reçete vardır. Bu konudaki ilk ünlü yapıt Platon’un D e v letidir. Platon’a göre gerçekten erdemli yöneticilere sahip olma koşuluyla toplumu istikrara kavuşturabilir ve düzeni sağlayabiliriz; onları gerçekten erdemli hale getirmenin yolu da daha baştan mükemmel ve sürekli bir eğitim vermek, akrabaların ve mal mülkün baştan çıkarıcı et­ kilerinden uzak cemaatçi bir anlayış sayesinde ayartmalara karşı güvence­ de olacak bir tür liyakate dayalı elit yaratmaktır. Böylesine cemaatçi, yıl­ maz bir elitin erdemi hem yetiştirilme tarzına, hem de onu ayartmalardan uzak tutan toplumsal konumuna bağlıdır. Platon’un salık verdiği yönetim biçimine en çok yaklaşan örnek, Xenephon’un ve Adam Ferguson’ın belirttiği gibi erdemi devletin işi lvalıne getiren Sparta’ydı. Belirtilen biçimde yetiştirilmiş ve olağanüstü ölçüde erdemli bir elit tabakası olan Sparta, daha gevşek olan komşu toplumlara oranla Platon’un yönetim biçimine daha çok yaklaşmıştı. Ama bir bütün olarak alındığında, Durkheim’ın belirttiği türden yerel akrabalık grupları­ na ve yerel âdetlere dayalı bir toplum da erdemi benim setm ek zordur. Toplum u yönetme konusundaki Platoncu reçete, ancak K. Jaspers in adı­ nı koyduğu ve bir kavram olarak son zamanlarda S. N . Eisenstadt’ ın yeni­ den gündem e getirdiği eksensel dinlerin ortaya çıkışıyla geniş çapta uygu­ lanma şansına sahip olmuştu. Eksensel dinler kutsal metinlere bağlı ve sofudur. Yazılı metinlere ver­ dikleri önem ve bu metinleri koruyacak kurumlan sağlamaları sürekli biı


eğitime yol açar. Kutsal metinler otoriteyi de dışlar (yani otoriteyi bir tür fazladan-etnik, fazladan-siyasi konuma getirir), böylece sürekli bir dindışı eğitim yüı titülebilir. Bütün bunlar, sürekli eğitimi Memlukların yönetici­ leri kabile temelinden çok bireysel temelde seçme ilkesiyle birleştiren Osmanlı İm paratorluğu’nda bir araya gelmiş gibidir. Bir kez de olsa, İbn Haldun modelinin olanak tanıdığından daha uzun süre ayakta kalan g ü ç­ lü ve istikrarlı bir devlet ortaya çıkmıştır. Başka M emluk toplumları da vardı. Ama kendi ortamından koparılan, sistematik olarak yetiştirilen ve toplumun üretici kesimleriyle bağlantıları kesilen biı elit tabakanın yetkinliğin en üst düzeyine çıkarıldığı tek örnek Osmanlı toplumuydu ve istikrar açısından çarpıcı siyasal sonuçlar doğu r­ m uştu. Bu Platoncu-Eksensel yönetim tarzı ilk bilmeceyi, yani T ürki­ ye nin neden istisna içinde bir istisna olduğunu açıklamaya yardımcı ola­ bilir. 19. yüzyılda azgelişmişlik belası gelip çattığında (Batı üstünlüğü çok açık hale geldiğinde), başka yerlere göre yerel yüksek dinsel geleneğin bir sığınak olarak daha az çekici görünmesinin nedeni kesinlikle devletin hâlâ göt ece güçlü olmasıydı. Güçlü bir devlette bu geleneğin kendisi uzlaşma­ cıydı; görece zayıflığından ve bu durumun ağırlaşmasından dolayı suçla­ nan eski düzenin bir parçasıydı. Dolayısıyla o yöne kaçılamazdı. Aşağıdaki genelleme kabaca doğrudur: Ulemanın konumu ne kadar sağlam ve iyiyse, D oğru Avrupa ikilemi olarak nitelendirdiğim durumdan kaçışta, yüksek geleneğin bir kurtuluş, yeni bir kimlik, öz disiplinin bir aracı ve dış güce rağmen başarıya ulaşmanın bir aracı olarak kullanılma­ sında biı seçenek sağlama şansı da o ölçüde azdı. Dolayısıyla bu siyasal tecrübenin başarısı aynı zamanda Türkiye’nin geri kalan Müslüman dün ­ yanın büyük bölümünün yöneldiği doğrultuda ilerlemesinin önünü kesti. Ayrıca ve bununla bağlantılı olarak belirtilmesi gereken bir nokta mil­ liyetçiliktir. Bence milliyetçilik ne milliyetçilerin göstermek istedikleri gibi evıensel ve insanlığın doğasında varolan bir şey, ne bir tür sapma, ne de dostum merhum Elie Kedourie’nin ortaya attığı gibi bir ideolojik hastalı­ ğın yan ürünüdür. Atavist güçlerin bir tür yeniden uyanışı, bizzat insa­ noğlunun köklerine kadar uzanan bir şey olması da söz konusu değildir. Bana kalırsa milliyetçilik modernliğin bir sonucudur. İçinde yaşadığımız türden bir ekonomide bir yüksek kültürün, yazılı kaynaklar ve eğitim yo­ luyla aktarılan bir kültürün, her şeyin ötesinde kişinin en önemli karakte­ ristiği ve varlığı olmasının bir sonucudur. Tarımsal toplumda çalışma bedenseldir. Oysa bizim için çalışma “ s e ­ mantik tiı. İşe alınabilmek, ama aynı zamanda işe yarar bir yurttaş olabil­ mek için aranan iki koşul vardır. Birincisi, sizi çevreleyen eğitim, ekonomi ve idare bürokrasilerinin kullandığı dilde uzman olmanız gerekir. İkincisi,

kişisel özellikleriniz söz konusu kültürün kendi imgesine uygun olmalıdır. Eğer kullanılan dilde ustalaşırsanız (ve bu dil de ancak formel eğitimle edilebilen soyut bir dildir), buna bağlı kişisel özellikleriniz de uygunsa, o zaman yurttaşlık kapısı sizin için ardına kadar açılır. Aksi takdirde yaşamı­ nız bir dizi aşağılanma içinde geçecektir. Bu ikilem, modern insanın içinde bulunduğu bu temel durum insan­ ları milliyetçi olmaya zorlar; çünkü ya insanlar onları çevreleyen kurumla­ nıl üst kültürünü öğrenip benimsemişlerdir ve durumlarından hoşnuttur­ lar, ya da değillerdir. Eğer hoşnut değillerse önlerinde birkaç seçenek var­ dır: Asimile olmak, göç etmek ya da topraklarım geri isteyen bir milliyetçi haline gelip durumu değiştirmeye çalışmak. Toplum un da egem en yerel özelliklere uymayan insanlara yönelik benzer seçenekleri vardır: Onları asimile etm ek, ülke dışına sürm ek ya da katliam, tehciı, aşağılama gibi yollarla “ etnik temizliğe” tabi tutmak. Bunlar 20. yüzyılda tanık old u ğu ­ muz süreçlerdir. Ayakta kalacak bir yönetim için devlet ile kültür arasında uyumu ön ­ gören milliyetçiliğin temelinde yatan ana öriintü budur. Tam am en yeni bir durumdur bu; geçmişin tarımsal dünyasında yoktu, çünkü temel işlevi karmaşık bir hiyerarşiye sahip bir toplumdaki statü nüanslarını belirginleş­ tirmek olan kültürün tam tersine son derece farklılaşmış olması gerekiyor­ du. Bir yandan farklı statüleri belirlemek için kültürdeki dikey farklılıklar desteklenirken, bir yandan da yatay farklılıklar özendiriliyordu, zira nüfu­ sun çoğunluğu bir tür otom atik kültürel lehçe çekimiyle birbirinden fark­ lılaşma eğilimi gösteren kapalı topluluklar içinde yaşayan tarım üreticile­ rinden oluşuyordu. Oysa modern dünyada kültür statüyü belirlemez, si yasal birimlerin arasındaki sınırları, doğası gereği istikrarsız bir mesleki ya­ pı içinde bireylerin serbestçe hareket edebildiği bir tür havuzun çerçevesi­ ni belirler. Devlet ile kültür arasındaki bu kutsal evliliğin m odeli ve izlediği yol, ortakların mevcudiyetine ve durumuna bağlı olarak büyük ölçüde değiş­ kenlik gösterir. Bu bağlam da Avrupa’da üç ya da dört zaman kuşağı var­ dır ve iki ortağın birbirleriyle ilişkilerinde bir kuşaktan ötekine oldukça büyük bir farklılık görülür. En batıda kalan zaman, kuşağında, Avrupa kı­ tasının Atlantik kıyısında tarihsel bir tesadüf sonucu iki ortak, söz konusu evliliğin yeni durumun mantığıyla düzenlenmesinden çok önce uzunca bir süre bir arada yaşayagelmiştir. Lizbon, M adrid, Paris ve Londra m er­ kezli oldukça güçlü hanedan devletleri zaten kabaca kültürel kuşaklarla karşılıklı ilişki içindeydi; öyle ki milliyetçilik çağına varıldığında fazla bir şey yapmaya gerek kalmamıştı. Batı Avrupa sınırlarında milliyetçilik ilkesi­ nin etkisiyle meydana gelen tek önem li değişiklik İrlanda Cum huriye­


ti niıı kurulmuş olmasıdır; bunun dışında pek büyük değişiklik geçirme­ yen sınırlar aslında etnografık haritanın ayrıntılarına göre, milliyetçilik ça­ ğı öncesindeki hanedan savaşlarıyla çok daha yakından ilişkilidir. D oğuya düşen ikinci zaman kuşağında gelin süslenip püslenmiş bekli­ yordu, ama damat ortalıkta yoktu. Bir başka deyişle, kurallara bağlanmış, stautsiahig, modern dünyaya hazır bir üst kültür hem İtalyanlar, hem de Almanlar için mevcuttu. İtalyanlar kabaca D ante’den, Almanlar ise Lııther’den, belki de daha eski bir tarihten beri buna sahipti. Söz konusu üst kültüıdeıı çok uzak olmayan lehçeleri konuşan köylüler yoğun bir damat adayı havzası oluşturuyordu. Kültürel gelin hazırdı; ortalıkta görünmeyen siyasal damat ise 19. yüzyılda Piemonte ve Prusya’nın kişiliğinde bulundu ve evlilik aşırı bir şiddete gerek kalmaksızın zamanında gerçekleşti. Cavour ve Bismarck ın başvurduğu şiddet ve dalavere, hanedan savaşlarında, hele hele dinsel savaşlarda alışılagelmiş olandan hiç de daha feci değildi. Avrupa mn doğusunda ise ortada ne gelin ne de damat vardı; dolayı­ sıyla milliyetçilik hem siyasal hem de kültürel manevralara gerek duyduğu için en büyük tahribatı burada yarattı. Bu kuşakta ulusal devletler değil, hanedana dayalı siyasal ve dinsel birimler vardı. Üstelik çoğu staatsfahig olmayan, kurallara bağlanmamış ve m odern, merkezi, bürokratik ve tek pazara sahip bir devlet için doğrudan uygun olmayan bir yığın değişik lehçeyle karşı karşıyaysanız, başınız belada demektir. Dolayısıyla D oğu Avıupa nın başı beladaydı. Dahası hanedana dayalı eski dinsel sistemin çöküşünden sonra kırk ya da yetmiş yıl boyunca laik bir ideokrasinin va­ rolup olm adığına bağlı olarak, D oğu Avrupa’yı kendi içinde ayrıca iki za­ man kuşağına ayırmak mümkündü. Bir kez daha beliıteyim ki, bunların hiçbiri Müslüman dünyasına uy­ maz. Eğer M üslüm an köktendinciliği ve milliyetçiliği hakkındaki teşhisim doğruysa, her ikisinin de kökü aynıdır: Gıda üretme ve depolama esasına, istikrarlı bir teknolojiye ve bir köylü çoğunluğuna dayanan ve büyüme beklentisi içinde olmayan bir toplum dan, çalışmanın artık bedensel olm a­ dığı, tarımın yalnızca öteki işkollarmdan biri olduğu, büyümenin beklendiği, özü geıeği mesleki istikrarsızlığın görüldüğü ve semantik standart­ laşmanın gerekli olduğu modern bir topluma geçiş. Bazı nedenlerden d o ­ layı kendini Avrupa’da esas olarak milliyetçilik, İslam dünyasında ise esas olarak köktendincilik biçiminde dışavuran temeldeki güç budur. Esas ulaıak diyorum, çünkü Avrupa’da köktendincilik ve milliyetçilik iç içe geç­ miştir; milliyetçilik ulusun dinsel temelde tanımlandığı ve komşularıyla karşılaştırıldığı durumlarda dini kullanma yoluna gider. Ama yine de Av­ rupa da köktendincilikten çok milliyetçilik vurgulanır, İslam dünyasında ise tam tersi söz konusudur.

İkisinin arasındaki fark, milliyetçiliğin farklılaşmış bir üst kültüre tap ­ maya dayanması ve bu kültürün bir zamanlar kendisiyle bağlantılı olan dinsel öğretiden artık yoksun olmasıdır. Ö ğreti bir kenara atılmıştır. Oysa erken modern çağda üst kültür ve dinsel öğreti arasında bir bağlantı var­ dır. Jeanne d ’Arc hakkındaki etkili yapıtında Bernard Shaw, onun Kilise tarafından bir Protestan sapkın, İngilizler tarafından ise bir milliyetçi o l­ duğu için yakıldığı görüşünü işler. İki tema arasındaki bağlantının başka örnekleri de vardır, ama bütüne bakıldığında iki unsurun çoğunlukla bir­ birinden ayrıldığı görülür; m odern Avrupalı milliyetçiler ulusal kültürü bir öğretiye bağlam aksızın yüceltm e yolunu tutm uşlardır. M üslüm an dünyasında ise din ile üst kültür arasındaki sıkı bağlantı sürmektedir. N e ­ den böyle olduğu açık değildir. Bu konuda da Türk örneği alışılmışın tamamen dışındadır. Gelin ve damat benzetmemi esas alırsanız, Türk örneği bir zamanlar Kutsal RornaGermen İmparatorluğu içinde yer alan iki büyük ulusun durumuyla bir karşıtlık içinde gibidir. Bu uluslar açısından gelin hazırdı, ama damat or­ talıkta yoktu; siyasal örgütlenme çok parçalıydı, ama oldukça yüksek bir kültürel homojenlik vardı ve kültürel araçlar mevcuttu. Oysa T ü rk /O smanlı örneğinde bana göre tam tersine dam at mevcuttur. Bir devlet eliti vardı, ama benim bildiğim kadarıyla, etnik olarak Türk değildi. Elbette elit tabaka Türkçe konuşuyordu, ama Anadolu köylülüğünü teveccüh gösterdiği unsur olarak ayrı tutm uyordu. Bir devlet elitiydı, devlete b a ğ ­ lıydı ve Türkçe konuşması yalnızca bir tesadüftü. Geçm işte İslamiyet le özdeşleştirilmişti, ama denetimi altındaki nüfus etnik ve dinsel bakımdan çok farklıydı. İtalya ve Almanya’da kendi kendinin bilincinde olan kültür siyasal bir efendi aramak zorundaydı (elde Prusya ve Piemonte vardı), oysa T ürki­ ye’ de durum tam tersineydi. Siyasal bir elit görece gerilemeden kurtulm a­ nın yolunu arıyor ve dayanacağı bir etnik grup bulm a gereğini duyuyor­ du. Dine yönelme yolu kapalıydı, zira din gerilemekte olan eski düzenle sıkı bir bağlantı içindeydi. Dolayısıyla elitin etnik bir gelin araması gereki­ yordu. Anadolu köylülüğü buna uygundu. Gelin çevresinde olup bitenle­ rin pek farkında değildi, bir süre siyasal olmaktan çok dinsel sayılabilecek bir çerçevede düşünmeye devam etti. Ama bir kez daha öriintünün ilginç bir biçimde hem geri kalan İslam dünyasıyla, hem de Avrupa’daki ilişki­ lerde belirlenen üç ya da dört farklı ilişki örüntüsiiyle bir karşıtlık içinde olduğunu görmekteyiz. Bunun sonuçları neydi? Görebildiğim kadarıyla, çok farklı yeni bir si­ yasal sistem billurlaşmış«: Kemalist devrim Batı yolunu benimsedi; bu yö­ nelişte de şans eseri kuzey komşusu Rusların tersine aşırı özgül bir sosyo-


politik öğretiye dayanmamıştı. Rus örneğinde bu tutum sonunda ekono­ mik ve siyasal açıdan felaketle karşılaşma noktasına vardı. Kemalist devri­ min seçtiği yol Batı’nın siyasal ilkelerinin görece bulanık bir taklidiydi: Milliyetçilik, anayasal yönetim, Batı toplumunun sahip olduğu, dolayısıy­ la (doğru ya da yanlış) gücünün kaynağı sayılan her türlü özellik. Eski si­ yasal elit, yani benzetmemdeki dam at, bu ilkeleri alışkın olduğu tarzda uygulayıp hayata geçirdi. Böylece Batılılaşm a üst İslam iyet’ in meşrebi içinde yürütüldü. Türkiye yi ilk kez, Şerif M ardin’in sayesinde yaşadığım büyüleyici bir olayla yakından tanıdım . 1 9 6 0 ’larda, eski ve ilk kıışak Kem alist elitin mensuplarının henüz hayatta olduğu bir sıradaydı. Toplum ve din üzeri­ ne bir konferansa davet edildiğimde, onların ruh halini gözleme olanağını buldum . Davet yazısında oldukça zararsız görünen şöyle bir gerekçe be­ lirtiliyordu: Din müthiş önemli bir olgudur ve incelenmesi gerekir. Bııııa kimse itiraz edem ezdi. Ama Türkiye’ye vardığımda, konferansın içeriği­ nin çok daha özgül olduğunu gördüm : Köylülerin ve kasabalıların o sıra­ da dinle flört eden partilere oy vermesinin önüne nasıl geçeriz? Görebildiğim kadarıyla, temel ikilem Kemalist mirasın Batı’nın sosyoPoütik sistemine bağlı olmasıydı; bu sistemin uygulanması halinde, dinle flört eden ve Kemalist gelenekten kopan insanlar eninde sonunda seçim ­ leri kazanacaklardı. O halde ya demokrasiden vazgeçip uygulamanız bek­ lenen ilkelere ters düşeceksiniz ya da demokrasinin gereklerini yerine g e ­ tirip iktidara geldiğinde demokrasiden uzaklaşacak olan insanların seçim ­ leri kazanmasına izin vereceksiniz. Bu ikilemin etkisiyle çevrimli yeni bir siyasa] sistem ortaya çıktı ve bir süre için kurumsallaşır gibi oldu. İbn H al­ dun’un çevriminden epeyce farklıydı. Yeni demokratik geleneğin bekçisi olan ordu özgür seçimlerin yapılmasına izin verir; seçimleri kazanan parti Kemalist gelenekten kopmaya yönelir; bunun üzerine ordu yönetime el koyar ve partinin liderlerini asar; ama bir süre sonra yönetimi geri verir ve işler aynı çevrimde sürüp gider. Sanırım Mark Twain’in söylediği bir söz var: “ Sigarayı bırakmak kolaydır, ben birçok kez bıraktım.” Ayııı şekilde Türk ordusu da demokrasiyi yeniden kurmanın kolay olduğunu, bunu birçok kez yaptığını söyleyebilir. Dolayısıyla bu çevrim sanki kurumsallaş­ mış gibiydi. Söz konusu konferansta Kemalist “ ulenıa” yı izlemek çok ilginçti. Ö r­ neğin bu darbelerden birini onaylayan ve bir gazetede yer alan bir ilanı tartışıyorlardı. İlanda darbenin belirli nedenlerle meşru olduğu belirtili­ yordu. Konferansta bulunanlardan biri bunun açıkça Kemalist “ fetva” ol­ duğunu söyledi. Ardından bir başkası kalktı ve A, B, C , D ve E nedenleri yüzünden bunun bir fetva olmadığını anlattı. Bu adam besbelli m ükem ­

mel bir “ alim” di; neyin fetva olup olm adığına ilişkin ilahiyat ilkelerim ek­ siksiz biliyordu. Yalnız Kemalizmin alimi değil, ibarenin düz anlamıyla bir alimdi. Uğraştığı konuyu biliyordu. Kemalizmi bu tarz bir ulema ruhuyla uyguluyordu. Bu ruh halini, artık katı bir Kemalist laiklik anlayışı içinde kalmayan, tam tersine siyasette söz konusu çevrime yol açan ikilemden kurtulma yo­ lunu bulmaya çalışan Şerif Mardin ve N ur Yalman gibi kişilerin temsil e t­ tiği bir sonraki kuşakla karşılaştırmak ilginç olacaktır. Onların savı şudur: İslam ’ı merkezi iktidara bağlı katı yönetici ulemayla özdeşleştirm em iz yanlıştı. Orada, Anadolu’da, daha liberal, daha insancıl, daha esnek, daha yumuşak ve belki de modernleşmeye daha yatkın bir İslamiyet bulabilir, böylece bu ikilemden kurtulabiliriz. Bu alternatiflerin ne kadar makul ve etkili olduğunu söylemek bana düşmez. Bütün söyleyebileceğim konferans sırasında gözlem lediğim i san­ dığım yeni çevrimin, yeni rotasyonun (dönem sel bir taızda ordunun ül­ keyi arındırması ve bir kez daha demokratikleşmeye dönm e) artık kırılmış gibi göründüğünü belirtmekten hoşnut olduğum dıır. En azından son çevrim oldukça uzun bir süre devam edecek gibi görünüyor ve büyünün artık bozulduğu umulabilir. İşte Türk tecrübesinin Avrupa karşısındaki, şu anda trajik durum da olan kuzey komşusu karşısındaki ve iyi ya da k ö ­ tü, köktendincilerin kazanacak gibi görün dü ğü güneydeki M üslüm an dünyası karşısındaki benzersizliği bence budur.


ORTADOĞU PERSPEKTİFİNDE MODERNLEŞTİRMECİ PROJELER R O G E R O W EN

1 5 u kitaptaki makaleleri ilk okuduğum da hepsinin tutarlılığından, sanki doğrudan birbirlerine hitap etmelerinden çok etkilendim. Bana öyle geli­ yor ki, bu ancak Türkiye’deki modernleşme projesinin niteliği konusunda katılımcılar arasında genel bir görüş birliği olmasının, ayrıca 20. yüzyıl Türk tarihini bir başka bakış açısından tartışmanın zor olacağı inancının sonucu olabilirdi. Makalelerin O rtadoğu’nun başka yerlerindeki başka projelerle karşılaş­ tırma imkânı sunmasından da etkilendim. Bu bölgedeki yeni devletlerde, çoğu kez Atatürk, Rıza Şah, David Ben-Gurion, Habib Burgiba gibi bazı önemli tarihsel kişiliklerin öncülük ettiği elitler gelecekte maddi ve m ane­ vi açıdan ilerlemeye yönelik temel projelerini ortaya koyuyorlardı. Bu li­ derlerin paylaşır gibi göründüğü özellik 20. yüzyıl sömürgeciliğine ve ba­ ğımlılığa gösterilen ortak tepkiydi. Bu da bağım sız ulus-devletlerin oluş­ turduğu daha geniş topluluk içinde kendilerine ve halklarına bir yer bul­ ma arzusunu getiriyordu. Bu kadarını kolayca söyleyebiliyoruz. Ama karşılaştırmayı daha ileri götürm ek için, modernleşme projesini biraz daha kapsamlı biçimde g ö z ­ den geçirmek, ardından da O rtadoğu ve ayrıca Üçüncü Dünya koşulları­ na iyice oturtmaya çalışmak gerekir. İşe bu tür modernleştirme projeleri­ nin hepsinde ortak gibi görünen özelliklerden bazılarını belirlemeye çalış­ makla başlayacağım. Birincisi, şimdiye kadar üzerinde durduğum uz modernleşme projesi tipi ancak bir devlet ve bir halkla ilgili olarak tasarlanabilir. Bir başka de­ yişle, böyle bir projenin varolabilmesinden önce, Türkiye, İsrail ya da S u ­ riye örneklerinde olduğu gibi belirli yerini yeni baştan yaratmak ya da

İran, Mısır ve Fas örneklerinde olduğu gibi mevcut bir yeri yeniden şekil­ lendirmek gerekliydi. Dahası bu topraklarda oturan insanları hom ojen bir halka dönüştürme gereği de vardı. Bunun yolu bazı durumlarda bir kesi­ mi zorla dışlamak ve başka bir kesimi zorla içine almak, her durum da or­ tak bir eğitim sistemiyle pekiştirilecek ortak bir tarihe ve ortak bir kültüre sarılmaktı. İkincisi, projenin tanımı çoğu kez çeşitli evrelerden geçmekteydi. K u ­ ral olarak ilk milliyetçiler sadece yabancı egemenliğinden kurtulmak isti­ yorlardı; yeni bir anayasa çıkarmanın ve bankalar, üniversiteler gibi gerçek anlamda ulusal niteliğe sahip az sayıda kurum yaratmanın ötesinde nele­ rin yapılacağına pek kafa yormuyorlardı. Ama daha sonraları 20. yüzyılın ilerlemesiyle birlikte modernleştirilecek halklara ve onların gelecekteki g e ­ lişimine ilişkin daha karmaşık görüşler ortaya çıktı. Bu bakımdan bir süre sonra sömürgeciliği siyasal bölünmeyle ve dar bölge çıkarlarını destekle­ meyle, buradan hareketle milliyetçilik ve ilerlemeyi toplumsal yaraları sar­ mayla ilişkilendirme anlayışı olağan hale geldi. Birçok durum da bu tür görüşler, milliyetçi aydınları kendi toplumlarını dayandıkları sınıflar açı­ sından, ama kural olarak bu sınıflar arasında herhangi bir zorunlu çelişkiyi öne çıkarmaksızın incelemeye özendiren Marksizm ve komünizmle olum ­ lu bir etkileşimin sonucuydu. Üçüncüsii, maddi ve manevi ilerlemenin temel kavramları konusunda hem bunların tanımı, hem de bunların nasıl gerçekleştirileceği bakımın­ dan benzer bir gelişme vardı. M addi ilerleme açısından, elit tabaka ülkesi­ nin içinde bulunduğu daha geniş ekonomi dünyasının temel özellikleri olarak algıladığı duruma göre hareket noktasını belirliyordu; bu doğrul­ tuda kimi zaman bu dünyayla olabildiğince açık bir biçimde karşılıklı iliş­ kilere girmeyi, kimi zaman da ulusal ekonomiyi zararlı uluslararası etkiler olarak nitelendirilen şeylerden korumayı amaçlıyordu. Kural olarak alışıl­ mış yol temelde “ açık” bir dış ticaret ve yatırım rejiminden temelde kapalı bir rejime geçiş ve ardından tekrar eski duruma dönüştü. Ama her d u ­ rumda elindeki devlet mekanizmasını kullanarak bu değişim modelinin koşullarını belirlemeye çalışan, ayrıca bu yöndeki ilerlemenin nasıl ölçüle­ ceğini tanımlayan, elit tabakaydı. Söz konusu ilerleme gelir, refah düzeyi, üretim kapasitesi, bazen de ulusal kendine yeterlik bakımından sağlanan gelişmeye göre ölçülüyordu. Yine her durumda elit tabakanın, çoğu kez örgütlü bir ekonom ik ve toplum sal devrim aracılığıyla sanayiye dayalı ekonomilerin düzeyini yakalama gereği yönünde bir aciliyet duygusuyla hareket ettiği söylenebilir. Dördüncüsü ve sonuncusu, manevi ilerleme araştırılması çok daha zor bir kavramdı. Bir dizi.farklı formülasyon ve yeniden formülasyonda karşı­


laşılan bu kavram daha sonraları devlet elitine özgü söylemden düştü ve yalnızca bazı durumlarda çeşitli liberal ve dinsel m uhalif akımlarca silinip gitmekten kurtarıldı. Sömürgecilik karşıtı dönem de bu konuda genellikle büyük bir sorun yoktu. Baas Partisi’nin kurucuları Mişel Eflak ve Salah elBitar’ın Fransız manda yönetimi altındaki Suriye’de tanımlamaya çalıştık­ ları gibi, bu tür bir ilerlemenin desteklenmesi bizzat ulusalcı mücadelenin ana unsuruydu. Etkili olabilmek açısından bu mücadele “ bir kafa yapısı ve düşünce değişikliğini, ulusal bilinçte ve ahlaki standartlarda bir derinleş­ meyi kapsamak zorundaydı.” 1 Ama daha sonraları ilk kuşak milliyetçi p o ­ litikacıların çoğuna yakıştırılan yaldızlı görüntünün fiili iktidar uygulaması içinde solmasıyla, benzer kavramlar başka grupların dilinde yer edinmeye başladı. Bunlar bazen ordu ( “ ulusun manevi bekçisi” ), Fas ve Ürdün ör­ neklerinde olduğu gibi bazen hükümdar, bazen de devrim, olumlu taraf­ sızlık ve sosyal adalet adına iktidara el koyan, ama çok geçmeden kendile­ ri de diktatörce, çıkarlarını kollayıcı ve çoğu kez rüşvete batmış yöntem ­ lerle itibar kaybetmeye yüz tutan daha radikal unsurlardı. O rtadoğu’nun çeşitli ülkelerinde siyasal düzeyde ve pratikte bulduğu ifadeyle m odernleşm e projesinin ana unsurları olarak kabul ettiklerim bunlardır. Şimdi bu projenin daha tartışmalı, ama yine genel birkaç özel­ liğine bakalım. Bunları birincisi tarihsel ve uluslararası koşullara ilişkin, ikincisi bizzat modernliğin bazı ana özellikleriyle ilgili olmak üzere iki ay­ rı başlık altında ele almak istiyorum. Projenin yürütüleceği alan olarak bir devlet yaratma gereği göz önüne alındığında, özellikle uzun vadede getireceği önemli sonuçlar açısından, gelişmenin seyri önemli ölçüde bu işin nasıl yerine getirildiğine bağlıydı. O rtadoğu önümüze bir dizi farklı örnek koymaktadır. Başta Türkiye ve İs­ rail, daha sınırlı ölçekte de Irak olmak üzere bazı örneklerde, yeni devleti kurma sürecinde Rumlar, Ermeniler, Filistinliler ya da Asuriler gibi daha önce ilgili ülkenin sınırları içinde yaşayan insanlar topraklarından kovuldu, başka bazı insanlar da ancak gönülsüz bir bağlılık duydukları bir projeyle zorla bütünleştirildiler. Başta Akdeniz’in doğu ucundaki birçok Arap ülke­ si olmak üzere, sömürgecilik döneminde belirlenmiş sınırlar hem tartışma­ lıydı hem de büyük ölçüde Arapça konuşan ama kendilerini homojen bir Suriye, Irak ya da Lübnan halkına dönüştürme girişimlerine direnen bir topluluklar karışımını barındırmaktaydı. Basra Körfezi gibi bölgelerdeki başka bazı ülkelerde ise halklar ve ülkelerin eşleşmesi alışılmamış bir for­ müle göre belirlendi: Belirli bir alanda bir halk yerine bir aile ya da kabile 1

A k ta ra n P atrick Seale, The S trug gle fo r S yria: A S tudy o f P ost-W ar A ra b P o litic s , 1945-1958, Londra , O x fo rd U n iv e rs ity Press, 1965, s. 149.

tarihsel hak iddia ediyordu; örneğin Kuveyt Kuveytlilerle değil de es-Sabah ailesiyle, Suudi Arabistan da Suud hanedanıyla eşanlamlı bir nitelik kazandı. Böylece modernleşme projesine, daha işin başında, kapsam ve benzerlik bakımından belirli temel katılıklar ve belirsizlikler aktarıldı. Uluslararası koşullar da modernleşme yorum unu, hatta m odernleşm e­ nin gerçekleştirildiği toprakların dünyadaki ekonomik ve siyasal güçlerce şekillenmesini önemli ölçüde etkiliyordu. Belirgin örneklerden biri b a­ ğımsızlık sonrası dönem de karşı programın oluşturulmasında söm ürgeci­ liğin ve bağımlılığın kullanılabilmesiydi. Yani, eğer söm ürgecilik bölü n ­ müşlük, sanayinin geriliği, eğitim ve sosyal hizmet harcamalarının azlığı temelinde tanımlanırsa, yeni devletin benzerliğe, hızlı sanayileşmeye ve daha büyük çapta sosyal harcamalara ağırlık vermesi gerekiyordu. Aynı süreç kapitalist ve komünist modellerin birbirine karşı yürüttüğü nüfuz m ücadelesinde, 1 9 4 7 ’den başlayarak Soğuk Savaş pakt ve ittifaklarının O rtadoğu’ya sızmasında, 1970 ve 8 0 ’lerde bütün bölgede petrol zengin­ liğinin yayılan etkisinde görülebilir. Bu tür güçler ayrı ayrı devletlerin iç iktidar dengeleri üzerinde köklü etkiler bırakmakla kalmadı, aynı zam an­ da modernleşme projesine ilişkin tanımlardan bazılarım da değiştirdi. Ö r­ neğin modernleşmenin bazı durum larda kapitalizm le, bazı durum larda sosyalizmle, başka bazı durumlarda devletçilik, tarafsızlık ya da Başkan Nasır ile Suriye Baasçılarının Arap sosyalizmi gibi bir tür üçüncü yolla ö z ­ deşleştirilmesine yol açtı. Şimdi daha açık bir biçimde modernleşme projesinin karakterine d ö ­ nersek, bu konuda üç ana noktaya işaret etm ek istiyorum. Birincisi, daha önce de belirttiğim gibi, bu proje 20. yüzyılın Ü çüncü Dünya koşulların­ da bazı dönüştürücü ekonomik ve toplumsal devrimler aracılığıyla ileri ülkelere yetişme gereği yönünde üstü örtülü bir anlayışı içerir gibidir. Böyle bir zorunluluğun varlığı projenin belirli yönlerinin yarattığı ani coşkulardan bazılarını, örneğin teknolojik merdivende yükselmenin kaçı­ nılmaz olduğu kadar kolay göründüğü devlet güdüm lü ithal ikamesinin ilk evreleriyle bağlantılı heyecanı açıklamada kullanılabilir. M ısır’ın 196065 dönemini kapsayan Birinci Beş Yıllık Planı’nda yer alan “ toplu iğne­ den füzeye” 2 sloganı bu heyecanı çok iyi yansıtmaktadır. Çabuk hareket etme gereği çok partili demokrasi konusundaki bazı gönülsüz davranışlaıı açıklamada da kullanılabilir. Böyle bir demokrasi hem bölücü bir etken, hem de projenin gerektirdiği düşünülen güçlü ve etkili hükümetin ön ün ­ de bir engel olarak görülüyordu. 2

A k ta ra n John W a te rb u ry, T he E g yp t o f N a sse r a n d S ada t: The P o litic a l E cono m y o f T w o R egim es, P rinceton, P rinceton U n iv e rs ity Press, 1983, s. 81.


İkincisi, m odernleşm e projesinin gündem e gelmesi yeni anlatını bi­ çimlerine izin verdiği ve insan kazanmak, örgütlenmek, rekabet için yeni olanakların önünü açtığı için kendi başına iç siyasetin niteliğini dönüştür­ meye yeterliydi. Proje üst derecede bir tanım lam adan kaçınamıyordıı. İdeolojik alanı tekelinde tutabildiği sürece projenin lehine işleyen bu özellik, sonuçlar zorlayıcı görünmemeye başladığında muhalif güçler için çekici bir h edef oluşturabilirdi. Kural olarak proje başlangıçta Batılılaşma ve laiklikle özdeşleştirildi; bu, birçok çevreyi rahatsız ettiği gibi eskiden beri varolan dinsel otorite kaynaklarının otoritesini tehdit etti ve çoğu za­ man bunlarla çeşitli uzlaşmalara gitme gereği doğdu. Varılan uzlaşmalar İsrail yönetiminin aile hukukuyla ilgili konularda dinin denetiminin sür­ mesini kabul etmesinden, Suudi yönetiminin daha radikal bir tavırla bi­ limsel ilerlemeyi mevcut ahlaki ve kültürel normlar olarak kabul edilenler­ den ayırmaya yönelmesine kadar değişik biçimler aldı. Ama en azından bir örnekte, yani İran’da 1 9 7 0 ’lerin sonlarında hem kuram, hem de uy­ gulam a düzeyinde projeye duyulan hoşnutsuzluk, toplumun neredeyse bütün kesimlerini şaha, onun büyük kampanyalarla tanıttığı politikalara ve yapılmış işlere karşı muhalefette birleştirerek ülke çapında protestoya yöneltmeye yetti. Üçiincüsü ve sonuncusu, modernleşme projesi birkaç bakımdan z o ­ runlu olarak eksik kalmış sayılabiliı. Bu kitapta yer alan makalelerde de önemli destek bulan noktalardan biri, Türkiye koşullarında modernleşme projesinin kesin tanımlanmış yurttaşlık hakları üzerine kurulu bir dem ok­ rasi yaratmaya yönelik açık bir programdan yoksun olduğu, bu hakları ta­ nımanın hâlâ düzgün biçimde hayata geçirilmeyi bekleyen bir niyet olarak kaldığı savıdır. Bu anlamda eksiklik kavramı yalnız Türkiye’de değil, O r­ tado ğu ’nun başka birçok yerinde de geleceğin siyasal gündemini belirle­ mek üzere kullanılabilir. Böyle bir gündem in gerekçesi, m odernleşm e projesinin ancak halkın siyasal sürece tam katılımı için gerekli hukuki ve ideolojik temeli yarattığında hedeflerine ulaşmış sayılabileceğidir. Aıııa eksiklik kavramının kullanılabileceği başka yollar da vardır. Ö rne­ ğin, bu kitaptaki mimarlıkla ilgili makalelerde yer alan ortak düşünce, m odernleşm enin kendi karşıtına gerek duyduğudur; insanları, m odern olanı yalnız yeni değil, aynı zamanda temelde “ iyi” bir şey olduğu için yüceltmeye yöneltmek amacıyla, geleneksel ve eski olanın nasıl “ kötü” bir şey gibi sunulabileceği gösterilir. Başka bir örnek, siyasal gücün kullanıl­ masıyla bağlantılı gerçeklerin, m odernliğin (tanımlarının çoğuna göre) üzerinde ısrar etmesi gereken evrensellik ve benzerlik biçimlerinin dayatılmasma nadiren olanak vermesidir. Tipik bir biçimde, 20. yüzyıl rejimle­ rinin hepsi, rejimle, ekonomiyle ve dış dünyayla oldukça farklı ilişkiler

içinde bulunan, denetim ve bütünleşme için farklı stratejiler öngören to p ­ lumsal ve siyasal güçlerin oluşturduğu heterojen bir karışımın desteğine güvenmişlerdir. Eğer yeterli yerim olsaydı, çerçevesini çizdiğim bu geniş kavramlar bir dizi farklı O rtadoğu ülkesinin yakın dönemdeki siyasal tarihinin kilit yön­ lerini sergilemek için kullanılabilirdi. Bunun yerine yapmak istediğim şey, ilginç sonuçlara varmak için karşılaştırmalı yaklaşıma başvurmayı sağlayan yollardan yalnızca birkaçı üzerinde durmaktır. Analizin tarihsel kısmıyla başlarsak, bana öyle geliyor ki bir devlet eliti ancak bu tip bir projeyi izle­ diğinde, bir idare ve denetim aracı olan devletin kendisi tutarlı bir aktör olarak ortaya çıkar ve bu yönüyle konuşulup incelenebilir. Buna karşılık kendi başına açıklanmış böyle bir projenin olm adığı durumlarda, devlet tutarlılıktan yoksun kalır ve yönetim mekanizması farklı temel unsurları arasındaki ilişkiler bakımından daha kolay analiz edilebilir. Dünyanın Av­ rupa dışındaki öbür bölgelerinde olduğu gibi, burada da O rtadoğu çeşitli devletçi yapıların tutarlılığının ya da tutarsızlığının hem zaman içindeki gelişme, hem de farklı ülke ortamları bakımından karşılaştırılabileceği ve karşı karşıya getirilebileceği çeşitli tarihsel örnekler sunmaktadır. Bugünün ve geleceğin incelenmesinde de aynı türden bir sav kullanı­ labilir. Daha önceki makalelerin gösterdiği gibi, Türkiye’nin m odernleş­ me projesi çok değişik yönlerden gelen saldırılar altındadır; bu, O rtado­ ğ u ’nun başka kesimleri için de geçerlidir. H er şeyden önce dünya ekono­ misi, hepsi de çoğu kez şaşırtıcı çeşitliliğe sahip yollarla ülke içindeki ek o­ nomiye ve siyasal karar odaklarına müdahale eden farklı güçlerin oluştur­ duğu olağanüstü bir çeşitlilik taşır. Dahası, hızlı ekonomik ve toplumsal değişim süreci tek ve tutarlı bir vizyonun dayatılmasını gittikçe zorlaştır­ mıştır. Böyle ortamlarda yeni bir mutabakat peşinde olanların bunu yeni­ den hayat bulmuş bir topluluk anlayışında araması gerektiği söylenebilir. Bu anlayış bazen dinsel bir temele, bazen de tam anlamıyla demokratik kurumlar çerçevesinde hareket eden ve tanımı hukuki açıdan belirlenmiş yurttaşların oluşturduğu bir toplum a dayanmaktadır. Ama her iki durum ­ da da iki şey kesindir. Birincisi, ulusal bağlam da nasıl yorumlanırsa y o ­ rumlansın ve nasıl uygulanırsa uygulansın m odernleşme projesi engelle­ nemez. İkincisi, O rtadoğu’daki dinsel akımların hemen hepsi m odernleş­ menin maddi yönleriyle tamamen uyum içindedir ve günün birinde ikti­ dara gelseler bile temel özelliklerinin çoğunu koruyacaklardır. Kitaptaki makalelerin (ve konferans tartışmalarının) açıkça gösterdiği gibi, öyle heyecan verici, ama aynı zamanda rahatsız edici bir dönemdeyiz ki yeni bir devletin 20. yüzyıl tarihi üzerinde duran tarihçileri günün ger­ gin siyasal sorunlarından bazılarıyla uğraşmaktan kaçınamayacaklar. Bu


tarihçiler bir yandan bağımsızlığın ve hızlı ekonomik ve toplumsal kalkın­ ma vaatlerinin uyandırdığı umutların gücünü kavramak, bir yandan da kendilerine pek az denetim olanağı veren ve birçok durumda büyük karı­ şıklık ve sıkıntı yaratan yollarla hayatları değişmiş olan milyonlarca insanın gerçek tecrübelerini gösterm ek zorundadır. Analiz insanı çetin sorunlarla karşı karşıya bırakır, beklenmedik ve belki de hoş karşılanmayacak sonuçlar getirebilir. Bir hükme varmaktan kaçınılamaz.

OLGU VE KURGUNUN BULUŞMA ZEMİNİ JO E L S. M IG D A L

206

.^ / L o d e r n le ş m e projesi hem olgu, hem de kurgu yönü olan bir konu­ dur. Dayandığı olgular, toplum un nasıl örgütlenebileceği (ve örgütlen ­ mesi gerektiği) hakkında hemfikir olan liderlerin elindeki m uazzam kül­ türel ve siyasal güçte yatar.1 Bu güç, bilim yuvalarından kentin sokakları­ na kadar maddi ve toplumsal dünyayı öğrenm ek, ardından egemenliği al­ tına alıp denetlemek demektir. Michael Keren, İsrail’le ilgili, ileride tekrar değineceğim kitabına verdiği The Pen and the Sw ord [Kalem ve K ılıç]2 adıyla modern iktidarın bu ikili yönünü, yani bilgi ve egemenliği yakala­ mıştır. Başka yerlerde olduğu gibi Türkiye’de de liderler eski bir im para­ torluğun kalıntılarından bir ulus yaratmak için modernleşmenin silindirini kullanmışlardır. Modernleşmenin kurgu yönü işte bu iktidarın sınırsız olduğu efsanesi­ dir. Sözgelimi proje kaçınılmaz ve evrensel olduğunu ilan eder; buna g ö ­ re sonu “ leştirme” yle biten modernleştirme, merkezileştirme, laikleştirme gibi bir yığın sözcük aracılığıyla, konusu kapsamına giren herkesin yaşam ­ larım bütün yönleriyle dönüştüren amansız bir güç olarak ortaya çıkmış­ tır. Bir başka efsane, modernleştirmeci silindirin ilk geçişinde her nasılsa gözden kaçırdıklarını “ geleneksel halklar” gibi benzer bir tortu kategorisi altında homojenleştirmesidir. Marshall Berman’ın 19. yüzyıl Paris’inin iki yüzünü karşılaştırması bu 1

E litle rin b ü tü n le şm e si, k u ru m la r ve değerler üzerine b e lki de en kesin ve açık y a p ıt o la ra k b kz. E dw ard Shi Is, C e n te r a n d P eriph ery, C h ic a g o , U n iv e r s ity o f C h ic a g o Press, 1975.

2

M ic h a e l Keren, The Pen a n d the S w ord: Is ra e li In te lle c tu a ls a n d the M a k in g o f the N a tio n State, B oulder, W e stvie w Press, 1989.


kentte modernleşme projesinin olgu ve kurgu yönlerini ortaya koymakta­ dır. Planlı ve modern kent, ifadesini yeni ve geniş bulvarlarda bulmaktay­ dı. Buralarda “ her yaya yolunun dramatik bir şahikaya varmasını sağlamak için bulvarların sonundaki anıtlarla geniş bir alanı kaplayan büyük m anza­ ralar tasarlanmıştı. (...) Paris benzeri görülmemiş düzeyde baştan çıkarıcı bir gösteri, bir görsel ve duyusal şölen [haline geldi].” Ama “ parıltının yanı başında m oloz [vardı]; kentin iç kesiminde yerle bir edilmiş bir düzi­ ne kadar semtin -on binlerce Parisli’yi barındıran kentin en eski, en ka­ ranlık, en kalabalık, en perişan ve en ürkütücü semtlerinin- yıkıntıları... Bütün kent insanlarını geniş bir ‘seyreden aile’ haline getiren mekân, bu ailenin sokağa atılmış üvey çocuklarını da öne çıkarır. Yoksulları gözler­ den uzaklaştıran fiziki ve toplumsal dönüşüm ler şimdi onları doğrudan herkesin görüş alanı içine geri getiriyor.” 3 Son yıllarda m odernliğin kendisi bir tartışm a konusu haline geldi, böylece de mukadder gelecek olarak taşıdığı havayı yitirdi. Proje savunu­ cularının modernleşmenin getirdiği gıda üretiminin artması, çiçek hastalı­ ğının ortadan kaldırılması, emek üretkenliğinin yükselmesi, yeni kentlerin geniş bulvarları gibi olguları vurgulaması şaşırtıcı değildir. Onlara göre toplum , insanoğlunun iyiliği için öğrenilecek ve yeniden şekil verilebile­ cek insan yapısı bir şeydir. Şaşırtıcı olmayan bir başka olgu projeyi eleşti­ renlerin de projenin kurgu yönü, yani her şeyi bir bütün addeden söylem ­ ler, “ öteki” yabancıyı yaratması, ailenin sokağa atılmış üvey çocuklarını söz hakkından yoksun bırakması vb üzerinde durmalarıdır. Onlara göre, insana yaraşır plan ve projelere göre toplumu yeniden yapılandırmaya ça­ lışanların kibri yeisle karşılanacak bir şeydir. N e yazık ki projeyi savunanlarla eleştirenler arasındaki tartışma, porta­ kal sevenlerle elma sevenler arasındaki bir tartışma gibi süregelmiştir. Bu çevreler karşılıklı değil, daha çok birbirlerine sırt çevirerek konuşmuşlar­ dır. Benim de sınav kurulunda yer aldığım bir tez savunmasında, postm o­ dern düşünceli aday H indistan’daki Yeşil Devrim ’e ilişkin bütünleştirici söylemleri yerden yere vuruyor, köylülerin büyüye dayalı tarım âdetlerini sevecen bir yaklaşımla yorumlama gereğini savunuyordu. Yoksul çiftçile­ rin ekim ve hasat konusunda önemli kararlar almak için devlet görevlileri­ nin sunduğu deneysel sonuçlardan çok bu tür âdetleri kullandıklarını öne sürüyordu. M asanın öbür tarafında oturan kurul üyeleri ise söylemler üzerinde değil, köylülerin karnını doyuracak gıdayı hangi yöntemlerin, yani Yeşil Devrim’in getirdiklerinin mi, yoksa büyüye dayalı olanların mı 3

M a rs h a ll B erm an, A l l T h a t Is S o lid M e lts In to A ir : The Experience o f M o d e rn ity , N e w Y o rk , Penguin Books, 1982, s. 151-53.

artırabileceği üzerine konuşmak istiyorlardı. Sanırım masanın her iki tarafındakiler de sınavdan tatminsizliğin öfkesiyle ayrıldılar. Hem sınav kuru­ lu üyeleri, hem de doktora adayı modernleşmenin H indistan’ın uzak köy­ lerine kadar uzanan bir iz bıraktığı konusunda muhtemelen anlaşabilirler­ di. Birbirlerine sinirlenmeleri projenin etkilerini değerlendirmeye çalışır­ ken projeye farklı konumlardan bakmalarından kaynaklanıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nde ya da 20. yüzyılın başka herhangi bir devle­ tinde bu konuda yaşanan toplumsal ve kültürel değişim i, modernleşme projesinin etkileriyle yüzleşmeden anlamak olanaksızdır. Ama toplum sal istikrarı desteklemenin ya da toplumsal dönüşümleri teşvik etmenin dina­ mikleri nerededir? Olgularda mı, kurguda mı, iktidarın yapısal temellerin­ de mi, yoksa egemen söylemlerde mi? Bunlardan birini ya da ötekini seç­ me ve böylece birbirimize sırt çevirerek konuşma gibi dar bir alana mı sı­ kıştık? Devletin yöneticilerine ve onların yarattığı bulvarlara mı, yoksa pe­ rişan ve ürkütücü semtlerde yaşayan kovulmuş üvey çocuklara mı bakaca­ ğız? Sanırım bu soruların cevaplan tek başına elitleri ve kurumlanın ince­ lemede ya da yalnızca toplum un yoksul ve marjinal grupları üzerinde durmada değil, ikisinin kesiştiği fiziki ve toplumsal alanda bulunabilir. M odernleşme projesi her zaman yoluna çıkanları yutmuş ya da özü m ­ lemeye direnenleri dışlamış değildir; çoğu kez zengin bir çeşitlilik g ö ste ­ ren yollardan protesto ve direnişe, yeniden düzenleme ve uyarlamaya yol açmıştır. M odernleşme güçleri değişimin etkili araçları olmakla birlikte, projenin dokunduğu, ama her zaman mutlaka özüm lem ediği kesimlerin engellemelerine ve yeniden inşasına kapalı olmamıştır. Toplum un dönüm noktalarında, insanların direnme ve yeniden düzenleme çabalarının m o ­ dernleşmenin iktidar araçları, hatta ana inançları üzerindeki beklenmedik etkilerini bulabiliriz. Modernleşme fiziki ve toplumsal alanı sarıp sarmalar. Aslında m odern­ leşme projesinin amacı geçmişin aile, kabile ve din temelindeki bağlayıcı toplumsal bağlarından kurtulan insanların anlaşmaya dayalı yeni ilişkiler kurabileceği bir alan yaratmak ve bunu sürekli genişletmektir. Kahire’de Nil’in iki yakasını birbirine bağlayan modern köprülerin altında kıvrılarak ilerleyen döşeli yaya yollarında evli ve bekâr genç çiftlerin el ele dolaşması birkaç yüzyıl, hatta birkaç onyıl önce imkânsız görülebilecek ilişkileri giiçlendirmektedir. Kent planlaması ve mimarisi kamusal ve özel alanların sı­ nırlarını yeni toplumsal ilişkileri destekleyecek tarzda çizip belirleyebilir. G elgeldim , modernleşmenin bir parçası olan bütün teknolojik ve es­ tetik güce karşın, projenin hedefleri tamamen gerçekleşmemiş, bazı b o ş­ luklar kalmıştır. Proje sarıp sarmalarken bazı insanları öteki tarafta bırakan sınırlar da yaratmıştır. Berman’ın yıkılmış Paris semtleriyle ilgili değinme-


sinin de gösterdiği gibi, boşluklarda ve sınırların öbür tarafında kalanlar projeden etkilenmemiştir. M odernleşm e projesinin de sınırları dışında olanlardan etkilenmemesi mümkün değildir. Proje boşluk ve alanlar yara­ tırken, bu insanları kendi geçmişlerinden ve daha önceki bağlantılarından koparmıştır. Onlar da kendilerine özgü yeni toplumsal ilişkiler, aslında bütünüyle yeni bir toplumsal dünya yaratmak zorunda kalmışlardır. Buna bağlı olarak m odernleşm enin niteliğini de değiştirmişlerdir. Görünüşte bütünleştirici olan proje örselenmiş, yavaş yavaş aşınmış, içeriden ve dışa­ rıdan değişime uğramıştır.

jıo

Zeynep Kezer’in “ Irreconcilable Landscapes” [Uzlaşm az Manzaralar] adlı makalesinde Ankara anlatılır. Bir yanda, Ankara’ya bir modernleşme vanlısının sözleriyle, bakımsızlıktan harap bir kasaba (...) m odern bir kent görüntüsü kazandırmak için ayağa kaldırmaya ve yeniden inşa etm e­ ye kararlı olduğum uz bir kasaba” diye bakanlar yer almaktaydı. Bir başka­ sının belirttiği gibi, yeni başkent “ eskiden kopuşu simgeleyecek, böylece o zamana değin geri kalmış Türkiye’de neler yapılabileceğini (...) göstere­ cek” « . 4 Ne var ki, yeni belediyenin komisyon ve kurullarında yer almasa­ lar da, yeni bulvarların ötesindekilerin de yeni Ankara’nın nasıl bir şey olacağına dair söyleyecek sözleri vardı. Kezer’in anlattıklarını başka kelimelerle ifade edersek, yeni Ankara’yı inşa etmeye gelenler, gerçeklik karşı­ sında incinebiliyorlardı. Ankara modern planlamacıların um duğu görüntüye hiçbir zaman tanı kavuşamadı. Kentin görkemli yeni binaları ve planlı caddeleri bir H olly­ w ood dekorunu andırıyordu; ilk bakışta bir derinlik ve eksiksiz bir şehir havası taşıyoı, ama daha yakından bakıldığında arkasında pek az şey bulu­ nan sahte bir cephe olduğu anlaşılıyordu. Yeni bulvarların ötesindeki yülünmesi zor dar sokaklarda yaşayanlar modernleşme projesinin tamamen dışında kalmamıştı; Ankara’nın geleceği konusunda onların da söyleye­ cekleri vardı, dolayısıyla kendilerini şekillendirmekte olan modernleşme projesini şekillendirmekten geri kalmadılar. Gözlemciler olgu ve kurgunun buluştuğu, modernleşme projesi ile bu pı ojenin sınııları dışında kalanların kesişip birbirlerini dönüştürdükleri alanları belirlemekte çoğu zaman yetersiz kalmışlardır. Hiçbir yerde bu durum , kudretli ve genellikle karizmatik liderlerin modernleşme projesi ve hararetli bir milliyetçiliği kendi kişisel iktidar programlarıyla kaynaştır­ dıkları O rtadoğu kadar geçerli değildir. İran’ın Şah Rıza’sı, M ısır’ın G e­ nial Abdülnasıı ı, İsıail in David Ben-Gurion’u ve benzer diğerleri nıo4

dernleşmeyi sadece kaçınılamayacak bir son olarak değil, ulusu yeniden ayağa kaldırmanın aracı olarak sunmuşlardır. Aslında milliyetçilik ve m o ­ dernlik son iki yüzyılın tuhaf bir İkilisi olagelmiştir; biri dargörüşlü ve dış­ layıcı, öbürü ise kozmopolit ve evrenseldir.5 Kilit konumdaki liderler ve toplumsal sınıflar bu İkiliyi bir diğerini yaşatmak üzere kullanm ışlaıdıı. Modernleşmenin güçlü araçları, yani teknoloji ve rasyonel örgütlenm e, ulusları güçlendirmek üzere işler hale getirilmiştir. Ö te yandan ulus d ü ­ şüncesi yoksul ve zor durumdaki öteki insanları hareketlendirip m odern leşmeci kesimlerin hizmetine sokmuştur. Şah Rıza, Nasır ve Ben-Gurion ulus düşüncesine bir kutsallık kazandır­ mak için kişisel karizmalarını kullanarak muhalif sesleri boğmayı ya da yıkı­ cı olarak damgalamayı başardılar. M odernleşmeyi protesto etm ek, m o­ dernleşmeye direnmek ve engellemek ülkeye ihanet olarak görülmeye baş­ ladı. Meksika, Ekvador ve başka bir dizi ülkede Beım an’ın üvey çocukları, yani projenin sınırlarının dışında kalanlar modernleşme ordusunun gele­ cekteki askerleri olarak idealize edildi. Ama Berman’ın belirttiği gibi, parıl­ tının yanı başında moloz vardı; bu marjinal grupların modernlikle can sıkı cı temasları çoğu kez gözlerden saklandı. Güçlü liderin, milliyetçi tutku­ nun ve modernliğin çekiciliğinin etkisinde uyuşmuş olan aydınlar, kent bulvarlarının ve parıltılı ışıklarının ötesinde kalan ve marjinal gruplarla ger­ çek temasların yaşandığı alanlara ışık tutmak için pek az çaba gösterdiler. Büyük liderlerin kudreti, endamı ve çalım sattıkları sahnenin genişliği, ço ­ ğu zaman toplumdaki eleştirel toplumsal dinamikleri gölgede bıraktı. Keren İsrail’i anlatırken Ben-Gurion’un olgu ve kurgunun buluştuğu alanları bir sis perdesi altında bırakmadaki muazzam rolünü gösterm ekte­ dir. İsrail’in 1948’de bağımsızlığını kazanması üzerine, yeni başbakan ye­ ni dönemin modern bilim adamlarından ulus ve yeni devlet için kaynaklaı yaratmanın ötesinde şeyler talep edeceğini ısrarla söylüyordu. “ Bütün ay­ dınlar yüreğiyle, ruhuyla ve işiyle katkıda bulunm alıdır...” 6 Ben-Gurion yazarları, öğretm enleri, akademisyenleri ve bilim adamlarım Yahudileri modern, diğerleri gibi bir halka dönüştürm e çabasının birer parçası olarak görmekteydi. İdealize edilen kişilik o/e/ı’ti, yani zulüm altında yaşadığı ülkeden bir yolunu bulup kaçarak vaat edilmiş topraklara gelen perişan Yahudi’ydi. İsrail’e varıldıktan sonra üzerinde durulan nokta artık oleh’in ücra bir kasabaya yerleşmenin getirdiği sert gerçeklerle karşı karşıya geli5

Five Roads to M o d e rn ity , C am b ridg e (M assachu ssetts), H a rva rd U n iv e rs ity Press,

Z e y n e p Kezer, "Irre c o n c ila b le Landscapes: V is io n and D iv is io n in Early R epu blican A n k a ra ," ba sılm a m ış b ild ir i, M IT K onferans.: R e th in k in g the P roject o f M o d e rn ity in T u rk e y , 1994.

İkisi a rasınd aki b a ğ la n tıy a iliş k in b ir görüş iç in bkz. Lia h G re enfe ld, N a tio n a lis m :

1992. 6

Keren, age., s. 35.


şiriden ve tepkisiz bir bürokrasiyle ilişkilerinden çok, ol c if i halutzim ’c, öncülere dönüştüren idealize edilmiş bir tabloydu. B en -G u ıion ’un kişisel rolü siyasal arenanın ötesine geçerek ülkenin kültürel, estetik ve bilimsel yaşamında nelerin kabul edilir ya da kabul edilmez olduğunu sürekli yorumlamaya kadar vardı.7 Yazarlardan halutz kavramım geliştirmelerini ve böylece m odern bir Yahudi ulusu imajını güçlendirmelerini istedi. Tarihçiler arasındaki tartışmalara müdahale etti ve durmaksızın makale yazarları ve edebiyatçılar için uygun konular orta­ ya attı. Siyaset bir yana, kültürel yaşamın tek bir köşesi bile onun geniş il­ gi alanlarının kapsamı dışında değildi. Ben-Gurion’un (aslında devlet işlerinden çekilmesine değin süren ve ölüm ünden sonra da etkisini duyuran) tahakkümcü yöntemlerine karşı kaçınılmaz başkaldırıdan sonra bile, göründüğü kadarıyla kurnaz lider sa­ yısız bilimsel ve kültürel konuya ilişkin gündeme egemen oldu. Aydınlar onun görüşlerine katılma ya da karşı çıkma temelinde saflaştılar ve günü­ m üze değin bunu sürdürdüler. Ben-Gurion’un gündeminin İsrail’deki toplum sal değişimin hayati boyutlarını gölgede bırakmış olabileceği ve Araplar, Arap ülkelerinden gelme göçm en Yahudiler gibi beklenmedik, marjinal grupların onun bu sevgili projesiyle değişime uğrarken, bu pro­ jeyi aynı şekilde değiştirmiş de olabilecekleri üzerine pek kafa yorulmadı. Türkiye’de M ustafa Kem al en az Ben-G urion’un İsrail’de, Şah Rıza’mn İran’da ya da N asır’ın M ısır’da oynadığı kadar egemen bir rol oy­ namıştır. Türkiye’deki aydınlar için Atatürk tıpkı oturm a odasında duran bir fil olmuştur. Fili sevsinler ya da sevmesinler, odada bulunan öteki kişi­ lerin odayı gezip etraflıca görmeleri ve başka bir şeyden söz etmeleri çok güçtür. Atatürk ölüm ünü izleyen yarım yüzyılı aşkın bir süre boyunca gündem i belirlemeye devam etmiş, bazen sövüp savmaya kadar varan bir muhalefetle birlikte kendisine karşı saygının sürüp gitmesine neden o l­ muştur. Aslında Reşat Kasaba’nın belirttiği gibi, “ Kemalist modernleşme programının eleştirilmesi Türkiye’deki siyasal söylemin yüksek sesle ve sü ­ rekli işlenen bir teması” haline gelmiştir. Ama eleştiriciler Kemalist planın ötesine de bir göz atmaktan çok, büyük ölçüde bu planın belirlediği para­ metreler içinde kalmışlardır. Yeşim A rat’ın Türkiye’deki feminist harekete ilişkin incelemesi A ta­ türk’ün kültürel gündem de süren egemenliğini yansıtmaktadır. Bu hare­ ketin bir tarafında Kemalist projeye bağlı ilk feministler yer almaktadır. Türkiye’nin ilk kadın siyaset bilimcisi Nermin Abadan-Unat, “ eğer M us­ 7

M ic h a e l K eren, B en-G urion a n d the In te lle c tu a ls : Power, K now ledge, a n d C harism a, D e ka lb (Illin o is ), N o rth e rn Illin o is U n iv e rs ity Press, 1983.

tafa Kemal olmasaydı, belki ben de olmayacaktım” sözleriyle buna işaret etmekteydi. D iğer yanda ise Şirin Tekeli gibi anti-Kemalistler yer almakta ve Atatürk’ün kadın haklarını desteklemesinin kendi daha büyük emelleri­ ne yardım edecek bir manevranın ötesine pek gitmediğini düşünm ekte­ dirler. Bununla birlikte Arat’ın incelemesi insanı iki feminist grubun bir­ birinden ne kadar farklı olduğunu sorm aya yöneltm ektedir. A tatürk’e yağdırdıkları bütün eleştirilere karşın, yeni feministler hâlâ onun belirledi­ ği programın sınırları içindedirler. Atatürk’ün hayatta olduğu sırada, devleti vurgulaması Jakobenizm le birleşerek “ tek ve bölünm ez cumhuriyet” in dışındaki m uhalif fikirlere meşruiyet tanımamayı getirdi. Tam am en “ feodal kalıntılar” a bağlanan bu fikirler, geçmişin feryatları olarak yok sayılabilir ya da boğulabilirdi. Şerif M ardin’in “ günlük” olanı incelemek gerektiği savının Atatürk hayranları kadar onu son dönemlerde eleştirenlere de bir çağrı olduğu kanısındayım. “ Günlük” olanın odak alınması aydınları (ister yanında, isterse karşısında olsunlar) Kemalist gündemin dışına çekip bu gündem in örttüğü alanlara yöneltecektir. M odernleşm e olgularının taşıdığı gücün ve efsanelerinin getirdiği abartmanın en belirgin hale geleceği nokta burasıdır. İsrail, Mısır ve Türkiye halklarının içinde bulunduğu durumla büyük liderlerin onlar için öngördükleri arasındaki büyük mesafe, bu örneklerde m odernleşm e projesine ütopyacı bir nitelik kazandırmıştı. Ben-G urion açısından bunun ifadesi bir tür laik Mesihlikti. O , Yahudilerin günün bi­ rinde büyük bir kişinin ortaya çıkağı inancım, kolektif inisiyatif ve bilimin araçları sayesinde ulusal kurtuluşu vurgulayan bir inanca dönüştürdü. Fîer ne kadar Ben-Gurion dinsel anlamda hiçbir zaman Mesihlik iddiasında bulunmadıysa da, kendisini Yahudi halkını m odern bir ulusa dönüştürüp kurtarmak, aslında öbür uluslara da ışık saçacak bir örnek haline getirm ek üzere seçilmiş Mesih benzeri bir kişilik olarak sunmaktan geri durmadı. Ben-Gurion’unki kadar açıkça ortaya konmuş olmamakla birlikte, Nasır’ın vizyonunun da iitopyacı bir boyutu vardı. Burada da Arap ulusunun eski görkemli günlerine dönmesi anlamında, kurtuluş ve yeniden canlan­ ma kilit roller oynamaktaydı. Buna göre yine bilimsel teknikler kullanıla­ rak yaratılacak özgün bir Arap sosyalizmi aracılığıyla yakın tarihin alçaltıcı boyutları bertaraf edilebilirdi. Nasır kendisini ulusun birliği ve m odernleş­ menin vaatleri önündeki direniş engellerini kırıp aşabilecek ulu fılozofkral olarak görmekteydi. Atatürk’ ün karşısında da Ben-Gurion’un ya da N asır’ınki kadar m uaz­ zam bir iş vardı. Osmanlı İm paratorluğu’nun kalıntısı üzerinde bir ulus inşa etmek, geleceğe dönük iitopyacı bir hayali gerektirmekteydi. Atatürk kendini Ben-Gurion gibi kurtuluş mesajı getiren bir M esih ya da Nasır g i­


bi bir fîlozof-kral yerine kovmadı. Daha çok ulusun somutlaşmış ifadesi haline geldi. Onun kişisel varlığı geleceğin olanaklarını temsil etmekteydi. Ünlü dergi adının gösterdiği gibi, yeni tilke La Turquie Kemaliste olarak anılacaktı. Atatürk ölümünden birkaç yıl önce, bütün yurttaşların bir soyadı al­ ması gereğini dayattı. Kendisi için seçtiği soyadı eğiticiydi: Atatürk, TiirkIerin babası, atası. Bir sim ge olarak kendi kişisel varlığını sarsıntılı Türk ulusu kavramına yakıştırdı; amacı gelişmekte olan bu ulııs düşüncesine bir kutsallık ve dokunulmazlık duygusu kazandırmaktı. Biyografisini kaleme alan L ord Kinross şöyle yazmıştı: Atatürk her şeyden önce bir efsane yaratmıştı. Kahramanlara gerek duyan bir ülkede büründüğü özellikler öyleydi ki, onııııla tokalaşma bahtiyarlığına eren bir çocıık bu tesirin gitm em esi için haftalarca elini yıkamıyordu; ihtiyar bir köylü kadına yaşı soruldıığıında ‘ O n yedi’ cevabını vererek, hayatının K urtu­ luş Savaşı sırasında O ’ıııı ilk kez kendi gözleriyle görmesiyle başladığını belir­ tiyordu.8

214

yekpare bir paket olarak eie almadaki ısrarı, daha sonra da olgular, yanı, Aydınlanma’nın pozitivist bilim anlayışı olmuştur. Ama çoğu kez bu eleş­ tiriler dar bir çerçevede tasarlanmış, Atatürk’ün kültürel ve siyasal gü n de­ minin ötesini görmekten çok tepkici bir düzeyde kalmıştır. Reşat Kasaba resmi tarih versiyonlarının genellikle dar ve kısır (m odernleşm e sınırının ıızak yakasında kalanları, hatta görünüşte projeye dahil edilenlerin ço ğu n ­ luğunu dışlayan) bir gelişim çizgisi çizmesinden yakındı. Ama daha önce dışlanmış gruplara ışık tutmak yeterli değildir. Zor ama önemli olan bu n ­ ların modernleşme projesiyle karşılaşmasını, bu karşılaşmanın onlarda ya­ rattığı değişiklikleri ve onların projenin kendisini dönüştürmedeki şaşırtıcı beceıilcdni aydınlatmaktır. Elinizdeki kitap bu hedefe doğru ilk dev adı­ mı atmaktadır.*

Ben-Gurion gibi Atatürk de olağan siyasetin ötesine geçen konularla ilgilenmişti. Onun anlayışına göre., bir ulus yaratmak için Batı’yı ve m o ­ dernleşme projesini benimsemek gerekliydi. Bu proje yalnız bilim ve tek­ nolojinin şaşmaz özünü, olguları değil, üslup ve ifade süslerini de kapsa­ yan bir paketti. Atatürk’ün görüş ve etki alanı ülkenin kültürel yaşamının akla gelmeyecek köşelerine kadar uzanıyordu. Dil uzmanlığına merak sa­ rarak, dilde Arapça ve Farsça’nın “ dilbilimsel kapitiilasyonları” nı tem izle­ me gereğini ısrarla savundu. Etrafında üst üste yığılmış sözlüklerle oturup yüksek ve çağdaş bir Türk dili yaratma çabasına girmişti. Tarihçilerin de yakasını bırakmıyordu, bir tarihte hepsini Ankara’da Türk Tarih Kurulta­ y ın d a topladı. L o rd K in ross’ un belirttiğine g ö re, toplantının “ amacı Türklerin beyaz Ari ırktan geldiği, uygarlığın beşiği Orta Asya’dan göç ettiğini iddia eden kuramı ‘kanıtlamak’ üzere araştırmalar yürütmekti. Türkler oturdukları toprakların gittikçe kuraklaşması üzerine batıya d o ğ ­ ru yönelmiş, dalgalar halinde Asya ve Afrika’ nın çeşitli kesimlerine göç et­ miş ve beraberlerinde kendi uygarlıklarını taşımışlardı. Böylece Anadolu çok eski çağlardan beri bir Türk toprağı olm uştu.” 9 Aydınların ve başka kesimlerin bu tür bir kültürel tiranlığa eninde so ­ nunda başkaldırması kaçınılmazdı. Son yıllarda Atatürk’ün projesine yö­ neltilen eleştirilerin hedefi önce kurgu, yani Atatürk’ün modernleşmeyi 8 9

Lord K in ro ss, A ta tü rk : The R e b irth o f a N a tio n , Londra, W e id e n fe ld ond N ic o ls o n , 1964, s. 474. age., s. 468.

Bu b ild ir in in ilk b iç im i üze rinde ki y a ra rlı yo ru m la rın d a n do la yı T o m Lewıs e teşekkür ermek isterim .


Türkiyede modernleşme ve ulusal kimlik sibel bozdoğan & reşat kasaba