Page 1

FİNANS KAPİTAL BROŞÜRÜ 1- FİNANS KAPİTALİN YARATTIĞI DÜNYA TABLOSU Son 60 yılda dünya GSMH’si (toplam üretim) 25 katına çıkmış ve 2007 yılında 51 trilyon dolara ulaşmıştır. ABD 14 trilyon Dolar ile birinci sırada yer alırken, AB 16,3 trilyon Dolar ve Japonya 5,3 trilyon Dolar ile onu takip ediyor. Dünyanın en zengin 200 kişisinin sahip oldukları toplam servet, yeryüzündeki en yoksul 2,5 milyar insanın toplam gelirinden fazladır. (Bu 200 zenginin 112'si ABD'lidir) Dünyada yaşayan yetişkinlerin sadece yüzde ikisinin serveti, kalanların yüzde 50'sinden daha fazladır. Dünyanın en zengin 3 kişisinin (ABD) servetlerinin toplamı en yoksul 48 ülkenin gayri safi yurt içi hâsılasından fazladır. Dünya toplam gelirinin %25’inin, 200 büyük şirket tarafından üretildiği belirtilmektedir. En büyük 200 şirketin satışları toplamı, en büyük 10 ülke dışında kalan tüm dünya ülkelerinin satışlarından daha büyüktür. Bu rakam 1,2 milyar insanın yıllık gelir toplamlarının 18 katına eşit. Toplam satışları dünya milli gelirinin %27,5’ine ulaşan bu 200 şirketin dünya istihdamına katkısı ise toplam işgücünün sadece %0,78’ine eşit. Dünya üzerindeki 89 ülke son 10 yıl içinde 23 kat yoksullaşmıştır. 2004 itibariyle Üçüncü Dünya ülkelerinin borç toplamı 2,5 trilyon Dolara, yıllık faiz ödemeleri de 3,75 milyar Dolara yükselmişti. Bu tutar, tüm Üçüncü Dünya ülkelerinin sağlık ve eğitim harcamalarının toplamından fazla, aldıkları dış yardımın da 20 katıydı. Dünyanın en yoksul 83 ülkesinin son 7 yıl içinde ödedikleri dış borç faizi anaparanın 5 katıdır. Eşitsizlik çarpıcıdır ve giderek daha fazla derinleşmektedir. 1999 “İnsani Gelişim Raporu”na göre en zengin ve en yoksul ülkeler arasındaki yaşam standardı oranı; 1820’de 3:1 iken 1913’te 11:1, 1950’de 35:1, 1973’te 44:1, 1997’de ise 72:1 seviyesine yükselmiştir. 2015 yılında bu oranın 100:1 olarak gerçekleşeceği öngörülmektedir. 2010 yılında dünya nüfusu 8,5 milyara yükselecek ve 5 milyarı günde 1 Dolar ile, 1 milyarı ise ancak 2 Dolar ile geçinmek zorunda kalacaktır. Kapitalizmin geldiği aşama; üretici güçlerin temeli olan insan ve doğanın giderek daha fazla ve geri dönülmez biçimde tahribine dayanmaktadır. Bu tahribat “önlenebilir dışsal bir sonuç” veya “yan etki” değil, kapitalizmin meta üretimi gibi içsel niteliği, mantıksal sonucudur. Kapitalizm vitrinleri dolduran şatafatlı tüketim mallarıyla birlikte, yaygın ve yoğun olarak yoksulluk üretmektedir. Kitleler halinde açlıktan ölüm, tarihte hiç olmadığı kadar insanlığın karşısına dikilmiştir. Bu durum burjuva ideologlarının söylediği gibi aşırı nüfustan veya gelişmemişlikten değil, bizzat kapitalizmin “gelişmesinin” sonucu olmaktadır. Aşağı Sahra Afrikası’nın Ruanda, Zimbabwe, Somali, Uganda gibi yoksul ülkeleri, ’70’lere kadar gıda bakımından kendine yeterli ülkelerdi. ’80’lerden sonra ise; dış borçlarının ödenmesi için dayatılan IMF tarım politikaları, tarımsal üretimi çökertmiş ve yüz binlerce insan açlıktan kırılıp, milyonlarcasının göç etmesine neden olmuştu. Bir Ugandalının 1995’te kişi başına sağlık harcaması 2,60 dolarken, ödediği dış borç miktarı 30 dolardı. Afrika’nın bu tarzda finanse ettiği Amerikan halkı ise zayıflama rejimleri ve reçeteleri için yılda 35 milyar dolardan fazla para harcıyor. Bu miktar Üçüncü Dünya ülkelerinde her yıl engellenebilir ve kötü beslenmeden kaynaklanan hastalıklardan ölen 30 milyon çocuğun hayatını kurtarabilecek büyüklüktedir.


Bağımlı ülkelerde tarımsal üretimi tasfiye eden uluslararası finans kapital, üretim ve dağıtım üzerindeki tekel hâkimiyetini kullanarak yaptığı spekülasyonlarla bir anda geniş kitleleri açlık sorunuyla karşı karşıya bırakıyor. Açlık sorunu artık sadece Afrika’nın değil bir bütün olarak dünyanın sorunu haline geliyor. Her yıl açlık yüzünden dünyada 38 milyon insan ölmekte, 800 milyon insan ise kronik yetersiz beslenmeye bağlı hastalıklarla savaşmaktadır. Üçüncü Dünya ülkelerinde yaşayan 4,4 milyar kişinin dörtte üçü (3,3 milyar) temel gereksinimlerini karşılayamaz haldedir. Dörtte birinin (1,1 milyar) temiz içme suyu yoktur, dörtte birinin barınacak uygun mekânı yoktur, yaklaşık beşte birinin (900 milyon) okuma yazması yoktur, yine yaklaşık beşte biri her gün aç yatmaktadır. Her yıl 17 milyon kişi, ishal, sıtma veya tüberküloz gibi tıbben tedavisi mümkün olan, ateşli ve paraziter hastalıklara yakalandığı için ölmektedir. Sadece Afrika’da on milyonlarca insan çağın vebası denilen AIDS’in pençesi altındadır. Dünya mafyasının kontrol ettiği toplam sermayenin 8,4 trilyon dolar ve bunun %70’inin ABD mafyasının elinde olduğu tahmin ediliyor. Emperyalist devletlerin denetiminde yürütülen ve büyük karlar sağlayan sektörlere dönüştürülmüş uyuşturucu, fuhuş, kumar gibi illetler, yoksullukla yarışırcasına insanlığı çürütmektedir. Uyuşturucu tüketimi ilkokul çağına inmiş, fuhuş “seks turizmi” adı altında birçok Üçüncü Dünya ülkesinde resmi olarak desteklenir hale gelmiştir. İnsan üretici gücünü böylesine tahrip eden sistem benzer bir yıkımı insanlığın ortak malı olan doğa üretici gücü üzerinde yaratmaktadır. 19. yüzyıldan beri katı yakıtlardan gökyüzüne salınan karbondioksit miktarı yüzde 25 oranında, atmosferin ortalama ısısı ise 0,3–0,6 derece artmıştır. Atmosferde toplanan gazların yarattığı sera etkisiyle artan ısı; ani iklim değişikliklerine ve kitlesel ölümlerle gelen “doğal olmayan” afetlere neden olmaktadır. FAO (Gıda ve Tarım Örgütü)’nün açıklamalarına göre 1993–2000 yılları arasında tüm tropik ormanların yüzde 40’ı yok edilmiş durumda. Çokuluslu şirketler ise 1995 yılında ağaç ihracatından 5,5 milyar dolar kâr elde ettiler. Ormanların tükenmesi sonucu artan erozyon milyonlarca yılda oluşan ince toprak tabakasını hızla eritmektedir. Ekilebilir toprak sürekli azalıyor. Kullanılan tarım ilaçları, kimyasal gübreler ve artan tuz oranı toprağı giderek daha fazla verimsizleştiriyor ve çölleştiriyor. Atıklarla ve aşırı tuzlanma nedeniyle içilebilir ve kullanılabilir su sürekli azalıyor. Temiz su sorununun 21. yüzyılın en temel sorunlarından birisi olacağı öngörülmektedir. Hava kirliliği kentleri yaşanmaz hale getirmiştir. Araştırmacılara göre bu kirlilik sonucu; 2020 yılında her üç ölümden birisi akciğer hastalıklarına bağlı olacaktır. Doğadaki tahribattan zengin ülkelerde yerleşik yüzde 25 nüfus sorumludur. Bugün bir Bangladeşlinin tükettiği enerji miktarı kömür cinsinden 69 kg. iken, bir ABD’linin tüketimi 10.127 kg.dır. Çelik 2 kg.a 417 kg., kâğıt 1’e 308, çimento 3’e 284 kg.dır. Sadece New York kentinin tükettiği enerji, tüm Afrika kıtasının tüketiminin yarısından fazladır. Bir Bangladeşlinin ABD’li düzeyinde tüketmesinin, yani tüketim çılgınlığına dayalı emperyalist kapitalist sistemin evrenselleşmesinin ise doğada maddi karşılığı yoktur. Bu nedenle merkezlerin tüketim seviyesinin sürdürülebilmesi ancak insanlığın giderek daha büyük bölümünün zora dayanarak yoksullaştırılmasıyla mümkün olabilmektedir. 2- FİNANS KAPİTALİN TANIMI VE TARİHSEL GELİŞİMİ Bu dehşet verici tablonun en özet yorumu; her geçen gün daha da büyüyen dünyasal üretimin, her geçen gün daha da küçülen bir azınlığın mülkiyetine geçiyor olmasıdır. Bu bir avuç azınlık uluslararası finans kapitalistlerdir. Kapitalizmin tekelci döneme geçtiği yirminci yüzyılın başından bu yana dünya ekonomisi ve siyasetinin en ücra noktasına kadar nüfuz eden finans kapital olgusu; sadece mülkiyetin büyük bir eşitsizlikle dağılmasına ya da siyasi egemenlik ilişkilerinin tümüyle gericileşmesine değil; aynı zamanda kapitalizmin işleyiş tarzının da yeni bir niteliğe sıçramasına yol açacaktır. Kavramı oluşturan unsurlardan finans terimi; sermayenin üretim dışında; borsa ve banka gibi alanlarda kredi, faiz, tahvil vb. biçimindeki para hareketini yürüten kesimi için kullanılmaktadır. Kapital ise;


sanayi sermayesini, yani üretimin içinde olan emek gücü satın alarak artı değer sömürüsü yapan kesimini tarif eder. Finans kapital kavramı ise; farklı faaliyetler içinde olan bu iki kesimin kapitalizmin gelişiminin tekelcilik aşamasında bütünleşmesi, sentezleşmesi demektir. Finans kapital artık ne basit bir sermayedardır ne de banker. Bu sentezleşme kapitalizmin neredeyse üç yüzyıllık serbest rekabetçi döneminin birçok bakımdan inkârı olacaktır. Dolayısıyla finans kapital çağı kapitalizmin de yeni bir aşamasıdır. Emperyalizm denilen bu aşamada; artık burjuvazi devrimci niteliğini evrensel olarak yitirecek, kapitalizme geç gelen ülkeler doğrudan finans kapital gericiliğiyle kuşatılacak, üretim yerini rantiyeciliğe ve asalaklaşmaya, serbest rekabetin geliştirici yarışı yerini dünyasal ve bölgesel savaşların olduğu tekelci paylaşım mücadelesine bırakacaktır. Serbest rekabet ve tekelcilik Kapitalizmin doğuşu ve serbest rekabetçi dönemi 16.yüzyıldan 19. yüzyılın sonuna kadar olan süreci kapsar. Amerika, Afrika ve Hint adalarının talanından ele geçirilen değerli madenler anayurtlarına taşındıkça para ve değerli maden miktarındaki büyük artış, fiyatların hızla yükselmesine yol açmış, dolayısıyla mal talebindeki artış da üretimi kışkırtmıştır. Zanaatkârları ve kırdan mülksüzleştirilerek kopan köylüleri kentlerde işçileştiren burjuvazi; el emeğine ve ağır çalışma koşullarına dayanan bir üretim süreciyle ilkel sermaye birikimi sağlamıştı. Çeşitli işleri yapan üreticilerin bir elbirliği çerçevesinde bir araya toparlandığı, üretim aracını zanaatkârın kendisinin yaptığı, tümüyle kas gücüne dayanan bu dönemin özelliği uzun iş saatlerine yoğun olarak çocuk ve kadın emeğinin kullanılmasına dayalı ağır sömürü koşullarıydı. Elbirliği üretimi daha sonra yerini 18 yüzyıla kadar uzanacak Manüfaktür denilen atölyeciliğe bıraktı. Hala üretim esas olarak el emeğine dayansa da giderek daha yüksek bir örgütlülük düzeyine ulaşmış ve buna paralel olarak artan üretim, pazarın hızla genişlemesini sağlamıştı. Buhar makinesinin üretimde kullanılması, demir çelik sektörü gibi daha büyük sermaye gerektiren sektörlerin gelişimi ve sömürünün mevcut metotlarla sınırına gelinmiş olması, manifaktürden günümüzün fabrika üretimine geçişin nedenleridir. Çok sayıda bireysel kapitalistin varlığı, piyasada yoğun bir rekabeti beraberinde getirmiş, düşen fiyatlar ve artan teknoloji maliyeti nedeniyle küçükler iflaslarla piyasadan silinirken sermaye giderek daha büyüklerin elinde toplanmaya başlamıştı. Fabrika üretimine geçiş önce İngiltere’de 1750’lerde başlamış, 1830’larda Fransa, 1850’lerde Almanya’da yaygınlaşmıştır. Sanayi devriminin gerçekleştirildiği ve burjuva devrimleriyle kapitalist üretimin önündeki toplumsal engellerin kalktığı bu aşamada; el emeğinin yerini makineler almış, üretimin teknik temeli ve ölçeği çok büyük oranda değişmiş, gıda ve tekstil sektörüne ek olarak demir çeliğe dayalı ağır sanayi gelişmişti. Tekniğin gelişimi sonucu giderek daha az emekle üretilen tüketim malları ücret maliyetinin azalmasını sağlamış, dolayısıyla sömürü oranında da önemli artışlar sağlanmıştı. 19. yy sonunda maden işleme, kimya ve makine sanayinde büyük teknik ilerlemeler kaydedildi; sanayi üretimi katlanarak büyüdü. Yeni maden döküm yöntemlerinin ortaya çıkışı, büyük çelik ve metalürji fabrikalarının yapılmasına olanak sağladı. Çelik üretiminin artması makine yapımının ve demiryollarının genişlemesini kolaylaştırdı. Taşıma ve devindirici makineler, dinamo, elektrik, içten patlamalı motorlar, buhar tribünleri, dizel motorlar, otomobiller, lokomotifler ve uçakların icadı hız kazandı. 19. yüzyıl ortasında hafif sanayi, özellikle tekstil ve gıda sanayi ağır basarken yüzyılın sonunda metalürji ve makine sanayi, maden ocakları sanayi, kimya ve enerji gibi büyük sermayeler gerektiren sanayi kolları öne çıktı. 1870’te 500 bin ton çelik dökülürken 1900’de 28 milyon ton çelik dökülüyordu. Üretilen petrol miktarı 800 bin tondan 25 milyon tona çıkmıştı. İlk köklü kriz olan 1873 krizi kapitalizmin evriminde bir dönüm noktasıdır. Krizler kapitalist ekonominin yıkımı ama aynı zamanda yüklerini üstünden atarak yeni alanlar açtığı yenilenme süreçlerdir. Krizleri mali yapısı daha güçlü olan kapitalistler atlatırken, diğerleri birikimlerini ve pazar paylarını daha büyüklere bırakarak piyasadan çekilir. Her krizden burjuvazinin daha büyük bir kesimi silinirken sermaye daha az elde toplanarak çıktı. 1873 krizinin sonuçları da benzer şekilde oldu. Ayakta kalanlar üretim koşulları üzerinde daha fazla denetim sağlayacak kartel, tröst, sendika vb. biçimlerle tekelleşerek bir üst seviyeye sıçradılar. Lenin’in tarihlendirmesiyle ‘serbest rekabetin gelişmesinin en yüksek noktaya eriştiği 1860–1880 yılları. Tekeller ancak fark edilir embriyonlar halindedir. 1873 bunalımından sonra kartellerin önemli gelişme dönemidir; böyle olmakla birlikte, bunlar henüz istisna halindedir. 19. yüzyılın sonundaki ilerleyiş ve 1900–1903 bunalımı; bu dönemde, karteller, baştanbaşa ekonomik yaşamın temellerinden biri haline geliyor.’ Her sektörde ortalama on ya da yirmi şirket kaldığında tekel davranışı geliştirilme eğilimi doğuyor


ve ortak fiyat belirleme, hammadde kaynaklarını kontrol ve işçilerin ücret yükseltme taleplerine karşı işbirliği gelişiyor. Kartellerin oluşmasıyla piyasa rekabeti, yerini tekelci denetime bıraktığı için fiyatlarda olağanüstü artışlar yaşanıyordu. Tekelleşme bankacılık alanında sanayi alanından daha çarpıcı bir seyir izlemiştir. Geçmişte mütevazı ödeme kurumları olan bankaların ekonomideki rolü, fabrika sisteminde artan kredi ihtiyacı nedeniyle arttı. Önceleri hisse alımları yoluyla sanayi sermayesiyle ortaklıklar gelişti, daha sonra büyük finansman gerektiren projeler ve uluslararası yatırımlar nedeniyle bankacılık belirleyici bir konuma yükseldi. Ancak bankalar en önemli gelişmelerini kriz dönemlerinde sağladılar. Normal zamanlarda faiz, kriz zamanlarında fahiş oranlarda faize dönüyordu. İflasın ve yüksek kârın iç içe olduğu bankacılık alanında sermayenin merkezileşmesi, üretim alanındaki merkezileşmeden kat kat daha hızlı olmuştur. Sonuç olarak bir sektörde tekel oluşumunu koşullayan faktörler ekonominin bütünü için de aynı etkiyi yaratacak ve banka sermayesi ile sanayi sermayesinin iç içe girip sentezleşmesine yol açacaktı. Finans kapitalin oluşumuyla, üretim alanı sadece hammadde, pazar ve teknik bakımından kapatılmamış, aynı zamanda kredi kaynakları da tümüyle bir avuç azınlığın emrine girmişti. Böylelikle üretimin bütün unsurları üzerinde tekelci denetim kurulmuş ve kapitalist sistemin işleyişi yeni bir boyuta sıçramış oluyordu. SERBEST REKABETÇİ KAPİTALİZM (16 yy - 19 yy.ın son çeyreği arası)

TEKELCİ KAPİTALİZM – EMPERYALİZM (19 yy sonu - … )

Üretimde yaygınlık

Üretimde muazzam bir yoğunlaşma

Sermaye mülkiyetinin bireysel yapısı

Sermayede merkezileşme ve anonim şirketler –hisse senetleri aracılığıyla çok daha geniş bir sermaye toplamını denetleme ve kullanma

Sermaye sahipliği dağınık yapıda

Kartel, tröst, sendika ve holding biçimleriyle sermayede yoğunlaşma ve merkezileşmeyle tekellerin doğuşu

Fiyat arz-talep ilişkisine göre belirlenir

Fiyat tekelci denetim tarafından belirlenir. Böylelikle hem artı değer sömürüsü hem de diğer burjuvalardan değer aktarımı sağlanır

Rekabette öne geçmek ve daha fazla kâr için üretime sürekli yeni teknikler sokulur

Tekelci; fiyatı rekabetle değil, tek yanlı belirlediği için, teknolojiyi denetimine alır ve zorunlu olmadıkça uygulamaz

Hammadde kaynakları ve bunlara ulaşım araçları, her üreticiye açıktır

Tekel denetimi, hammadde kaynaklarını da ulaşım yollarını da kapatmıştır

Bankalar sanayi sermayesinden ayrı mütevazı ödeme kurumlarıdır

Bankalar finans oligarşi oluşturmuş ve sanayi alanındaki tekellerle bütünleşmiştir

Burjuvazinin kârı esas olarak üretimden kaynaklanır

Finans kapitalin kazancı ağırlıklı olarak para hareketine, kupon kesmeye, borç vermeye dayalıdır ve üretim üzerinde giderek daha fazla yük oluşturan bir asalaklaşma yaşanır

Serbest rekabetçi dönemin başlangıcında ticaret, daha sonra sanayi sermayesi ağırlık oluştururken

Finans kapital döneminde asalaklaşan sermaye finans alanını ve spekülatif etkinliği öne çıkartmıştır

Kapitalizmin anayurtlarından çevreye esas olarak meta ihracı yapılır

Meta ihracı ağırlığı yerini sermaye ihracına bırakır

Egemen sınıfın baskı aracı olarak devlet; burjuvalar arasındaki ilişkilerde düzenleyici konumdadır

Devlet aygıtı bir avuç oligarkın hâkimiyetindedir

Siyasal üstyapı burjuva demokrasisidir

Oligarşi, siyasi gericilik ve faşizmdir


Rekabet ekonomik ağırlıklı ve piyasa düzeyindedir

Tekeller arasında ulusal ve uluslararası çapta, esas olarak siyasi ve askeri temelde şiddetli bir rekabet yaşanır

Lokal krizler

Sık ve büyük çapta gelen ekonomik krizlerle ‘bunalımlar çağı’nın açılışı

Sömürgecilikle dünyanın toprak bakımından paylaşımı tamamlanmış

Sömürge tekelini ele geçirmek için yeniden yeniden paylaşımının önü açılmıştır

Tekelci aşamada hızla ulusal pazarlara hâkim olan ve üretim ölçeğinde bir sıçrama sağlayan finans kapital; uluslararası alanda sömürgecilik politikasında da benzer bir gelişim seyri izleyecekti. 1871–1900 arası dönemde, İngiltere’nin sömürgeleri 4,5 milyon metrekare ve 66 milyon kişi artmış; Fransa 3,5 milyon metrekarelik bir toprağı ve 26 milyon kişiyi ele geçirmiş; Almanlar bir milyon metrekareye varan 13 milyon nüfuslu yeni bir imparatorluk kurmuştur. 1876’dan 1914’e değin altı büyük devletin (İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, ABD, Japonya) sömürge toprakları, 40 milyon kilometre kareden 65 milyon kilometre kareye çıkmıştır. 1876’da Almanya, ABD ve Japonya’nın sömürgeleri yoktu, Fransa’nın da hemen hemen yok sayılırdı. 1914’te, bu dört büyükler, Avrupa yüzeyinin bir buçuk katı kadar, 14 milyon kilometre karelik bir sömürge alanı elde ettiler. Klasik sömürge politikasını hızlandırmak emperyalist aşamaya geçişinin önemli belirtilerinden birisidir, böylelikle kısa sürede dünyanın toprak bakımından paylaşımı tamamlanacaktır, fakat emperyalizmin ayırt edici karakteristiği tam da bu aşamadan sonra ortaya çıkar. Dünyanın “boş” topraklarının fethi süreci bittiğinde, emperyalist güçler ellerine geçirdikleri kadar sömürge ile yetinmedi, aksine; sömürge tekelinin de ele geçirilmesi yönünde kıyasıya bir çatışmayı başlattılar. “Kapitalist düzen içinde, nüfuz bölgelerinin, çıkarların, sömürgelerin paylaşılması konusunda paylaşmaya katılanların gücünden, bunların genel ekonomik-mali-askeri vb. gücünden başka bir esas düşünülemez. Oysa paylaşmaya katılanların gücü aynı şekilde değişmemektedir, çünkü kapitalist düzende farklı girişimlerin, tröstlerin, sanayilerin, ülkelerin, eşit şekilde gelişeceği düşünülemez. Almanya, yarım yüzyıl kadar önce kapitalist gücü o zamanki İngiltere’nin gücüyle karşılaştırıldığı zaman zavallı önemsiz bir ülkeydi; Rusya ile karşılaştırıldığı zaman Japonya da aynı durumdaydı. On ya da yirmi yıllık bir süre içinde emperyalist güçlerin nispi kuvvetlerinin değişmeden kalacağını söyleyebilir miyiz? Kesinlikle söylenemez”, “güçler arasındaki ilişki değişikliğe uğradıktan sonra kapitalist düzende çelişkilerin çözümünü sağlayacak kuvvetten başka şey var mıdır?” Emperyalizmin hareket yasasını açıklayan Lenin’in bu tespitleri; yirminci yüzyıl boyunca gerçekleşen iki dünya savaşı ve sayısız bölgesel savaşlar tarafından doğrulanacaktır. 3- FİNANS KAPİTAL VE EMPERYALİST PAYLAŞIM MÜCADELELERİ Birinci paylaşım savaşının ardından galip İngiliz emperyalizminin gücü doruk noktasındaydı. ‘Üzerinde güneş batmayan’ imparatorluk klasik sömürgeciliği de dünyadaki en geniş sınırlarına ulaştırmıştı. Fransa daha küçük ölçekte benzer bir işlevi üstleniyordu. Fakat dünya koşulları klasik sömürgeciliğin maliyetini olağanüstü artıran ve dolayısıyla İngiliz emperyalizminin bir sömürge tekeli oluşturmasını engelleyen birçok karşıt unsur da barındırıyordu. Bu unsurlar imparatorluk ve klasik sömürgeciliği ulaştıkları doruk noktasından itibaren parça parça çözmeye başlayacaktır. İngiliz imparatorluğunun egemenliğini kalıcılaştırması karşısındaki birinci engel Bolşevik Devrimi’ydi. Devrim sadece Rusya’yı emperyalist rekabetten çekmekle kalmadı, ezilenlerde yarattığı kurtuluş umuduyla metropollerde sınıf hareketini ve sömürgelerde ulusal hareketleri ateşledi. İkinci engel yirmili yıllardan itibaren başlayan ve ikinci savaşın ardından patlak veren ulusal kurtuluş hareketleridir. Ulusal kurtuluş mücadeleleri sömürgeci devletlerin askeri harcamalarını artırmaya zorluyor, askeri harcamalardaki artış ise başlangıçta metropol ekonomisinde bir canlılık yaratsa da, giderek daha çok sermayenin üretken olmayan ve geri dönüşsüz alanlara kaymasına yol açıyordu. Üçüncü önemli unsur ise; başta ABD olmak üzere diğer emperyalist güçlerin oluşan İngiliz-Fransız sömürge tekeline itirazları ve bu statükonun altını oyan girişimleriydi. ABD’nin birinci savaş sonrasında sömürgelerin tüm güçlere ekonomik olarak açılması isteği, İngiltere ve Fransa tarafından reddedilmişti. Buna karşılık, Latin Amerika’da geliştirdiği yeni sömürgeci metotların deneyimine sahip olan ABD, dünyadaki İngiliz egemenliğini ve sömürgelerini parça parça kemirmeye başladı. Öte yandan 1929 dünya bunalımının yıkıcı sonuçları metropollerde devrim-karşı devrim süreçlerini hızlandırmış, emperyalist paylaşımda geride kalan Alman, Japon ve İtalyan finans kapitali, iktidara gelen


faşist yönetimler aracılığıyla hızlı bir militarizasyona girişmiş ve muazzam bir sermaye birikimi sağlayabilmişlerdi. Çok geçmeden bu güçler İngiliz-Fransız sömürge tekelini askeri yönden ihlal etmeye başladılar. Japonya 1931’de Mançurya’yı ve ’37’de Çin’i, İtalya 1934’te Etiyopya’yı işgal etti. Almanya’nın ’38’de Avusturya’yı işgalinin ardından emperyalist paylaşım bir kez daha dünya savaşına sıçradı. II. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan ve anayasaları Amerikan silahlarının gölgesinde yazılan Japonya, Almanya ve İtalya emperyalist rekabetten düşürülmüş, savaş yorgunları İngiltere ve Fransa ise egemen güç olma konumlarını yitirmişti. Dünya, SSCB ve ABD şahsında sosyalizm ve emperyalizm dengesine oturdu. ABD’nin yükselişine rağmen, “bir bütün olarak” emperyalizm, sosyalizm karşısında birçok cephede yenilgiye ve muazzam bir mevzi kaybına uğramıştı. Emperyalist kamp Nazi Almanyası’nın Sovyetler’i dize getireceğini beklerken, Sovyetler Avrupa’nın yarısını da kapitalizmden koparmış, kalanı ise sosyalizmin kazandığı itibar ve savaşın yıkıcı etkileri nedeniyle devrim tehdidi altına girmişti. Birinci savaş sonrası yenilen Almanya’nın sosyalizmin kıyısından dönüşü egemenlerin hafızalarından silinmediği için, emperyalizm önce cephe gerisinde savaşmak zorunda kaldı ve ABD tüm olanaklarını Avrupa’da kapitalizmi yaşatmak için seferber etti. ABD, kapitalizmin geleceği için Avrupa’yı imar ederken kaçınılmaz olarak egemenliğini alttan alta oyacak dinamikleri, karşıtlarını da üretiyordu. Savaşla yıkılan Avrupa ve Japonya’nın ekonomileri sanayilerini inşa etmeye günün en ileri teknikleriyle başladılar ve geleneksel engellerden sıyrılmış ekonomi ABD’ye göre çok daha büyük bir hızla gelişti. Savaş büyük bir yıkımdı ve bu ülkelerde büyük bir yenilenme olanağı yarattı. Savaş sonrası eşitsiz gelişme yasası bu temelde işleyecek ve 70’lere gelindiğinde emperyalist güç dengelerini bir kez daha değişime zorlayacaktır. İkinci savaştan üstün çıkan ve kapitalizmin dümenine geçen ABD emperyalizmi ise; kurumları da (BM, NATO, IMF, OECD) kuralları da (Bretton Woods) belirliyor, yeni sömürgeci metotlarla müttefiklerinin elinden sömürgeleri parça parça koparıyor, sömürge tekelini ele geçirmek ve kapitalizmin dünyasal sorunlarıyla boğuşmak için askeri gücünü sistemli olarak artırıyordu. Savaş sonrasında uzun bir süre dünya GSMH’sinin yüzde 40’ını üreten ABD’nin, diğer emperyalist güçlerle karşılaştırılamayacak açık bir üstünlüğü vardı. Fakat ’60’larla birlikte demir-çelik, dayanıklı tüketim malları, otomotiv gibi standart sektörlerde Avrupa ve Japonya büyük bir hızla gelişti ve giderek Amerikan pazarında etkili olmaya başladılar. ’70’lere gelindiğinde dış ticaret açığı sürekli büyüyen ABD; korumacı önlemler almak ve aşırı ithalatı azaltmak amacıyla doların değerini düşürmek zorunda kaldı. İkinci savaş sonrası doları dünya parası haline getiren Bretton Woods Anlaşması’nı (doların altına karşılık olduğuna ABD güvencesi) Japonya ve Almanya’nın itirazlarına rağmen tek yanlı iptal etti. ’70’te ABD’nin dünya GSMH’si içindeki payı dörtte bire düşmüştü. 1955–73 yılları arasında ABD ekonomisi yıllık yüzde 3, Batı Avrupa ülkelerinin ekonomisi yüzde 5–6 büyürken, Japon ekonomisi her yıl ortalama bir önceki yıla göre yüzde 9’luk bir büyüme gerçekleştirdi. Bu süreçte Avrupalı emperyalist güçler ABD ile rekabet edebilmek için önce AET’yi, sonra AB’yi oluşturacak ve Kuzey Afrika’yı da içine alacak şekilde kendi iktisadi-siyasi hegemonya alanını yaratmaya girişecekti. Japonya da Uzakdoğu’da benzer bir arka bahçe yaratabilmişti. ABD’nin iktisadi gerilemesi bu gelişmeleri engellemeye yetmedi. Emperyalistler arasındaki güç dengelerindeki bu değişimin siyasal karşılığı ise; 1. Dünya Savaşı’nda ölenlerden daha fazla can kaybının olduğu 30’u aşkın bölgesel savaştır. Ekonomik açıdan rakiplerine hâkimiyet kuramayacağının anlaşılmasının ardından, ABD’nin dünya sömürge tekelini ele geçirme hayali de on binlerce askeriyle birlikte Vietnam bataklıklarına gömüldü. Kapitalizmin dünyasal sorunları ABD’nin gücünü çok aşmıştı. Vietnam yenilgisi bir dönüm noktası oldu. Nixon Doktrini’yle II. Dünya Savaşı sonrası dönemin bittiği, bundan böyle Amerikan askerinin çatışmalarda kullanılmayacağı, müttefiklerinin kendi savunmalarını üstlenmeleri gerektiği ve ‘gelecek yönetimlerin görevinin, dünyanın neresinde çıkarsa çıksın Vietnam tipi bir savaşın olmasını önlemek’ olduğu söyleniyordu. ABD ilk kez Sovyetlerle nükleer silah indirimi anlaşması (SALT) yapmaya razı oldu. Dünya jandarmasının bu keskin dönüşü, Amerikan ekonomisinin içinde bulunduğu krizle bağlantılıydı. Nixon ve onu izleyen Carter döneminde uygulanan askeri harcamaların kısılmasına dayalı ekonomik strateji; kısmi bir genişlemeye yol açsa da, istihdam yaratıcı sanayiler beklendiği düzeyde gelişmedi. 1970’lerin sonunda enflasyon ve işsizlik hızla büyürken kâr oranları küçülmeye devam etti. Diğer yandan emperyalist rakipleri istikrarlı gelişimlerini sürdürüyordu. 1972’den itibaren Japonya ulusal brüt üretiminin ortalama %17’sini yatırıma dönüştürebilirken ABD ancak %12’lik bir seviye tutturabilmişti. Siyasi hegemonya için daha çok savaş sanayisi ile, ekonomik rekabet için daha az askeri harcama ikilemi; 70’den 80’e kadar ABD ekonomisinin temel çelişkisi olmuştur. Bu çelişki Roma, Osmanlı ve İngiliz imparatorluklarının çöküş gerekçesi olan; hegemonyayı korumak için kaynaklarını artan oranda askeri alana kaydırma eğilimi yönünde çözülecek, 11 Eylül’e ve günümüze kadar gelen Amerikan ekonomi politikasının da temelini atacaktır. ’79’a gelindiğinde İran, Nikaragua devrimleri ve Sovyetler’in Afganistan’a girişi gibi siyasal gelişmelerin nüfuz alanlarını daraltmasının da etkisiyle, Reagan yönetimi önceki dönemin tersine, bütün ağırlığıyla ekonominin militarizasyonuna yöneldi. Askeri sanayi, onun araştırma-geliştirme çalışmalarıyla


beslenen bilgisayar sektörü ve siyasi hegemonyayla doğrudan bağlantılı petrol sektörü, sermaye birikiminin öncü alanları kabul edildi. Reagan döneminde ABD askeri harcamaları; ’83’ten sonraki beş yıl için 1,6 trilyon dolar olarak planlanmıştı. O süreçten günümüze dek her yıl ortalama 400 milyar dolar bu sektöre ayrıldı. Sivil gereksinimler için harcanan her 100 dolara karşılık 40 dolar askeri harcamalara gidiyordu. Bu oran Almanya’da 13, Japonya’da 3 dolar seviyesindeydi. 2,5 milyonu asker, yaklaşık yedi milyon kişiyi istihdam eden Amerikan Genelkurmayı Pentagon, yüz bin firmayla iş yapıyor hale gelmişti. O dönemde General Electric, Tenneco, General Dynamics, MC Donnel Douglas, Rayheon gibi tekeller Pentagon’un siparişleriyle iki yüz milyar doları aşan kârlar elde ettiler. Reagan’ın ilk dönemindeki ekonomik parlaklık, İran-Irak savaşının bitişi ve Sovyetler’in çözülmesinin silah pazarında yarattığı önemli daralmalar nedeniyle; yükselişi gibi büyük bir hızla gerilemeye başladı. ’87 borsa krizinin de etkisiyle birkaç yıl içinde ABD’nin dış ticaret açığı devasa büyüklüklere ulaştı, iflaslar ve işten çıkarmalar çoğaldı. ’89 yılında Japon ekonomisi ABD ekonomisinin yarısı kadar olmasına rağmen 549 milyar dolarlık bir yatırımla, ABD’nin 515 milyarlık yatırımını geride bırakıyordu. “Boş kalan değirmen taşının kendisini öğütmesi” gibi askeri sınaî kompleks ABD ekonomisinin temelini öğütmeye başlamıştı. Savaş sanayisi kendi pazarını yaratmak zorundaydı. Libya ve Somali zorlandıktan sonra Irak’ta amaca ulaşıldı. ABD finans kapitalinin savaş bağımlılığı, ekonomideki tıkanmaları silah aşısıyla giderme çabasının ötesinde; birbiriyle bağlantılı iki temel stratejik nedene dayanmaktadır. Birincisi; yüzde 90 oranında ithal petrole bağımlı Japonya ve AB’ye karşı rekabet üstünlüğünü korumak için hammadde kaynaklarını, dağıtım, fiyatlandırma ve gelirleri düzeyinde denetim altında tutabilmek, ikincisi; yine AB ve Japonya’nın “ekonomik güçleri ile doğru orantılı bir askeri siyasi konuma ulaşmalarını engelleyebilmektir”. Bu hedefin diğer ayağını Çin, Rusya, Hindistan ve İran gibi güçlerin dünya askeri güç dengelerini bozabilecek girişimlerinin ve özellikle emperyalist rakipleriyle olası ittifaklarının önünü kesmek oluşturur. Vietnam yenilgisinden sonra bir yalpalamanın ardından 30 yıldır istikrar kazanan militarizasyon ABD için geri dönülmez bir eğilimdir. Bizde her on yılda bir darbeyle ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi gibi ABD ekonomisi de her on yılda bir devreye sokulan savaş dalgasıyla belini doğrultabilmektedir. 11 Eylül öncesinde faizler son elli yılın en düşük seviyesine çekilmesine rağmen hemen hemen tüm sektörleri kuşatan gerileme engellenememişti. 11 Eylül’ün ardından ise; askeri harcamalar Vietnam Savaşı’ndan bu yana olan en büyük artışla yüzde 19,6’ya çıkartıldı. Bu artış ekonomide karşılığını derhal üretti ve büyüme oranı 2001’in son dört ayında yüzde 1,7, 2002’nin ilk dört ayında ise yüzde 5,8 seviyesine çıktı. Askerileşme yoluyla krizlerini erteleyebilen ABD; emperyalist ekonominin siyasi hegemonyaya ne düzeyde bağımlı olduğuna açık bir kanıttır. Tersine örnek ise Japonya’dır. Savunma harcamalarını GSMH’sinin yüzde 1’inden yukarıya çıkarması II. Savaş’la yasaklanan Japonya; 97 öncesinde uluslararası finans hareketinde kesin bir ağırlığı olan ve yüzde 8-9’la büyüyen bir ekonomiye sahipti. Fakat özellikle spekülatif sermaye hareketini siyasi hegemonya ile destekleyemediği için ’97’den beri iktisadi etki alanındaki ülkelerle birlikte derin bir mali krizde debelenmektedir. Emperyalizmin zora dayalı karakteri diğer emperyalist güçleri de bu yöne sevk etmektedir. ABD’nin askeri üstünlüğünü kullanarak elde ettiği rantı daha fazla ödemek istemeyen AB ise; kendi askeri organizasyonunu oluşturmaya girişmiş, AGSK (Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği) adı altında NATO’dan “maksimum otonomiye sahip” bir birim kurmuştur. Avrupa ordusunun nüvesi kabul edilen bu organizasyonun; Prusya militarizmi ve Fransız sömürgeciliği geleneğine sahip AB emperyalizmi tarafından hızla etkili bir güce dönüştürüleceği açıktır. Ekonominin militarizasyonunda ise alınan mesafe çok daha ileri seviyededir. ABD’nin 11 Eylül öncesi savunmaya ayırdığı 300 milyar dolara karşılık, AB 140 milyar dolar harcamaktadır. Emperyalist güç dengelerindeki değişim ve yeniden paylaşımın zora dayanma diyalektiğinin bir başka kanıtı da; iki dünya savaşı öncesinde olduğu gibi uluslararası hukukun ve kurumların deformasyonunda görülüyor. Hegemonik güç olarak ABD; hem BM, NATO gibi kurumları kendi istekleri doğrultusunda karar almaya zorlar ve işlevsizleştirirken hem de uluslararası ilişkilerini tek taraflı kurma eğilimi içindedir. İki kutuplu dünya dengesinde bir karşılığı olan uluslararası hukuk ve kurumlar, günümüzün giderek kızışan emperyalist paylaşım gerçekliğine artık karşılık gelmiyor. Güçler değişince hukuk ve kurumların da çözülmesi ve yerini zor hukukuna bırakması kaçınılmazdır. Ta ki hesaplaşmanın ardından yeni bir güçler dengesi oluşana dek. Bu olguların üzerinde oturduğu zeminde ise; ana hatları II. Dünya Savaşı’nda kurulan emperyalistler arası güç dengelerinin süreçteki eşitsiz gelişim nedeniyle değişime uğraması ve oluşan yeni dengelere göre dünyanın yeniden paylaşımının zorunluluğu bulunuyordu. Tarihsel süreklilik içinden bakıldığında Sovyetler’in çözülüp yerini bir emperyalist güç olarak Rusya’ya bırakması ve paylaşılacak yeni alanlar açılmasının; mevcut emperyalist rekabete sadece yeni bir boyut kazandırdığı daha açık görülebilir. Emperyalizm, savaş yoluyla dünyanın yeniden yeniden paylaşılması demek olduğu iki kutuplu dünya atmosferinde oldukça silikleşmişti. Peş peşe iki dünya savaşına yol açtıktan sonra sosyalizm prangasıyla


dizginlenen emperyalist güçler; uzlaşma ve koalisyonların istisnai, keskinleşen rekabet ve savaşların ise kural olduğu gerçeğini 90’dan sonra tüm çarpıcılığıyla Ortadoğu’da, Balkanlarda, Orta Asya’da, Afrika’da bir kez daha dünyanın gündemine dayatacaklardır. 4- FİNANS KAPİTAL VE SERMAYENİN ASALAKLAŞMASI Finans kapital çağının esas olarak askeri siyasi zora dayalı niteliği yirminci yüzyıl boyunca tekrar tekrar kanıtlanmıştır. 1945–65 yılları arasındaki ekonomik yükselişin yaşandığı ve Sovyetlerin etkisiyle uygulanan ‘sosyal devlet’ politikalarının merkezlerde yürütüldüğü yirmi yıl dışında, yirminci yüzyıl tam bir bunalım ve çatışma yüzyılıdır. Finans kapital çağında barış da, ekonomik istikrar da, iki savaş ya da iki bunalım arasındaki geçici soluklanma dönemleri olmaktan öteye gitmemiştir. Bir öncekinden daha yıkıcı tarzda gelen savaş ve krizler insanlığı ağır bedellerin altına sokmuştur. Yeni bir dünya savaşı yaşanmamış olması aldatıcı olmamalıdır. İkinci savaşta ölen toplam insan sayısı 50 milyondu, günümüzde sadece açlıktan ölen insan sayısı yılda 38 milyondur. Finans kapitalin asalaklaşma karakteri incelendiğinde, yaşanmış ya da gelecekteki krizlerin nasıl kaçınılmaz olduğu ve geçmişte olduğu gibi dünyayı nasıl karanlık bir geleceğe mahkûm ettikleri daha net anlaşılır olmaktadır. ’70’lerde yaşanan ve adına petrol krizi denilen, fakat esasta kâr oranlarının düşüş eğilimi ve aşırı üretim/eksik tüketimden kaynaklanan yapısal kriz; ikinci savaş sonrası kurulan uluslararası para sistemini (Bretton Woods) çökertmiş ve günümüze kadar etkilerini gösterecek bir durgunluk (resesyon) dönemi başlatmıştı. Kâr oranlarındaki düşüş ve üretime yönelemeyen muazzam bir sermaye fazlasının oluşmasıyla kendisini gösteren ekonomik bunalım, ’70’lerden sonra dünya ekonomisini hızla kuşatmaya başladı. ’73 petrol krizinin ardından büyük miktarlara ulaşan petro-dolarların merkez ülkelere akışı, sigorta ve kredi fonlarındaki birikim, sermaye fazlası sorununu daha da yakıcı hale getirmişti. Emperyalist ekonomiler yaşadıkları yapısal krizi öncelikle bağımlı ülkelere aktararak aşmaya yöneldiler. Bunun için uluslararası işbölümü yeniden düzenlendi ve merkez ekonomilerde yük oluşturan kâr oranı düşük emek yoğun sektörler “ihracata yönelik sanayileşme” adı altında bağımlı ülkelere kaydırıldı. Bu yolla bağımlı ülkelerden ucuz tüketim malı sağlanarak, metropollerdeki yüksek emek maliyeti düşürülecek ve kâr oranları artırılabilecekti. Bağımlı ülkelerdeki iç pazara dönük -ithal ikameci- ve göreli yüksek ücrete dayalı ekonomiler tümüyle tahrip edildi. Yerine iç tüketimin aşırı derecede kısıldığı, ucuz emeğe dayalı ihracat ekonomileri geçirildi. Meksika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan bir kuşakta uygulanan ve sendikal-siyasal örgütlülüklerin dağıtılmasını gerektiren bu ekonomi politika; ancak faşist iktidarlar aracılığıyla hâkim kılınabildi. Dönemin revaçtaki kavramı “ekonomik entegrasyon”du. Emperyalist merkezler daha sonra ekonomik bloklara dönüştüreceği ‘gelişmekte olan ülkeler’ diye adlandırdıkları bu kuşağı; bir nevi serbest bölge haline getirerek, aşırı meta üretimini ve bunalım yaratan sermaye fazlasını eritme zeminine dönüştürdü. Krizi merkezden çevreye taşıyan bu akış, bağımlı ülkelerde üretimi birkaç sektöre daraltıp hızla tahrip ederken, aktarılan sermaye fazlası da büyük borç krizlerine yol açtı. 73–80 arası Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde borç seviyesi %811 artarak 68 milyar dolardan 620 milyar dolara çıktı. Diğer yandan merkezlerde kredi mekanizmalarıyla pompalanan tüketim çılgınlığı ekonomilerindeki durgunluğa çözüm olmayınca, neoliberal politikalar ’80’lerle birlikte başta ABD ve İngiltere’de olmak üzere emperyalist ülkelerde devreye sokuldu. Çevre ülkelerde uygulanan işçi sınıfına topyekûn saldırı bu politikayla merkez ülkelere taşınıyordu. ’29 dünya bunalımından sonra kapitalist sistemin can havliyle sarıldığı devlet kapitalizmi geçen sürede ekonomilerin neredeyse yarısını oluşturacak seviyelere ulaşmıştı. Neoliberalizm, açlıktan kendi kuyruğunu yiyen yılan gibi özel sermayenin, kamu ekonomisini yağma tarzında tüketmesi sürecini başlattı. Özelleştirmeler, işten çıkarmalar, sendikasızlaştırmalar, sosyal devlet uygulamalarının tasfiyesi, kamu servetinin özel sermayeye dönüştürülmesinin aracı olarak devlet borçlanmaları ve sermaye hareketinin önünde engel oluşturan her türden yasanın ulusal ve uluslararası düzeyde kaldırılması neoliberal politikaların temel unsurları oldu. Böylelikle uluslararası finans kapitalin önünde iki yol açılıyordu. Birincisi işçi sınıfının geriletilmesine ve daha fazla artı değer sömürüsüne olanak tanıyan “esnek üretime” geçiş. İkincisi ise; özelleştirmeler, devlet borçlanmaları, rant ve döviz piyasası vb. ile mali sektörün; dolayısıyla spekülatif kazanç olanaklarının olağanüstü genişlemesi. Tümüyle esnek üretime geçilmesine rağmen merkez ülkelerin ’70’lerden beri devam


eden büyüme oranlarındaki gerileme durmadı. Grafikte yukarı doğru yükselen yalnızca spekülatif sermayenin artan kârı ve büyüyen hacmidir. Mali piyasalarda faiz, rant, döviz kuru, hisse senedi gibi araçların arz-talebiyle oynayarak, değer ve fiyat arasındaki ilişkiyi dilediği yönde bozabilen spekülatif sermaye, üretim zahmetine girmeden artı değerin büyük bölümünü ele geçirebilmektedir. “Kapitalizmin çürümesi, son derece büyük bir rantiyeler, ‘kupon keserek’ yaşayan kapitalistler tabakasının doğmasında kendini gösterir.” Lenin’in yüzyılın başında tespit ettiği bu gerçeklik günümüzde olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. UNCTAD ’94 raporuna göre “reel olarak yatırımlar 1914 seviyesinin gerisindedir. 20 yıl önce toplam sermayenin yüzde 20’si spekülatif alana yönelikti, şimdi yüzde 95’i”. Dünya Ticaret Örgütü’nün 1996 açıklamasına göre ise; 1991’de dünya çapında mayın gibi dolaşan spekülatif sermaye 8 trilyon dolar civarındaydı, bu seviye ’96’da ise 34 trilyon dolara çıktı. Neoliberal politikaların uygulanmasıyla merkezlerdeki borsalar 83–87 arasında ortalama yüzde 300 büyüdüler. 1980–90 arasında, tahvil ve hisse senedi piyasalarındaki işlem hacminin GSMH’lere oranı büyük bir sıçrama göstererek; ABD’de %9’dan %93’e, Almanya’da %8’den %85’e, Japonya’da % 7’den %119’a ve İngiltere’de de 1985’de %386’dan %690’a yükseldi. Sermayenin spekülatif alana doğru bu hızlı kayışı; para ve tahvil piyasalarının meta piyasalarına oranını; ’79’daki 6 katından, ’86’da 20 kata ulaştırdı. Bu sermaye, girdiği alanlarda üretimi kışkırtan sonuçlar yaratsa da, esas olarak üretimle değil, paylaşım aşamasıyla ilgilidir. Mali piyasalardaki para oyunları üzerinden kapitalizm tarihinde görülmedik ölçülerde; çevreden merkeze, kamudan özele, küçükten büyüğe doğru sermaye el değiştirmektedir. Spekülatif sermayenin kanserleşme tarzındaki büyümesi; artı değerin giderek daha büyük bölümünün rantiyeci kesimlerin elinde toplanmasına, üretken sermayenin spekülasyona kaymasına ve mali krizlerin kalıcılaşmasına yol açmaktadır. Üretimin bolluğundan değil, kıtlıktan kazanan, ticaretten elde edilen fazlanın üretime dönmesini koyduğu ağır faizlerle engelleyen tefeci bezirgânlık; Doğu toplumlarında kapitalizmin gelişmesinin önündeki temel engel ve sistemde açık bir çürüme belirtisiydi. Benzer ilişki günümüzde spekülatif sermaye için geçerli olmaktadır. Gerek merkezlerde spekülatif sermayenin maddi karşılığına göre ölçüsüz büyümesi nedeniyle, gerekse bağımlı ülkelerin varlıklarına el koymanın kolay yolu olarak mali krizler; istisna olgular olmaktan çıkmış ve sermaye hareketinin kuralı haline gelmiştir. Merkez ekonomilerde bile denetlenemeyen spekülatif sermaye hareketi; Üçüncü Dünya’nın kaderi olan istikrarsızlık ve sık sık gelen mali çöküntüleri merkez ekonomilerinin de işleyiş tarzı haline getirmiştir. ’87 ABD borsa krizi, ’92 İngiliz poundunun çöküşü, 92–93 Avrupa döviz piyasasındaki kriz, ’97’den bu yana Japonya’nın içinden çıkamadığı kriz, ’98 ABD’nin özellikle teknolojik alanda yatırım yapan şirket hisselerinin yüzde 50’lere varan düşüşü yakın dönemin birkaç örneğidir. Amerikan Dow Jones borsasında bir günde 500 milyar doların buharlaştığı ’87 krizine kadar merkezlerde yoğunlaşan ve ölçüsüzce büyüyen spekülatif sermaye; bu tarihten sonra çevre ülkelere yöneldi. Sadece 90–94 arasında, 50 Üçüncü Dünya ülkesinde yeni borsalar faaliyete açıldı ve ’89’dan ’93’e kadar bu ülkelere akan net sermaye miktarında 15 kata varan bir yükseliş oldu. ’86’da 2,1 milyar dolar olan yabancıların elindeki hisse senedi miktarı ’93’e gelindiğinde 200 milyar dolara çıkmıştı. İletişim tekniğindeki gelişimin sağladığı olanaklarla, dünya çapında muazzam bir hareket hızı kazanan “spekülatif sermaye yayılması”, aynı süreçlerde gündemleştirilen “küreselleşme” söylemlerinin de maddi temeli olmuştur. Kavramın teknik bir durumdan ideolojik bir söyleme yükselmesi ise, yine aynı tarihlere denk gelen sosyalizmin çözülmesi ve kapitalizme yeni yayılma alanlarının açılmasıyla ilgilidir. “Küreselleşme” ile Üçüncü Dünya ülkelerinde önceki tüm sömürge dönemlerini aşan derinlikte bir talan başlatılacaktır. Aşırı borçlanma, ulusal paraların devalüasyonlarla yıkımı ve ekonomilerin “dolarize” edilmesi, merkez bankalarının “özerk”leştirilerek ulusal devletten koparılması ve uluslararası finans kurumlarının kontrolüne devredilmesi, özelleştirmelerle kamu ekonomisinin tasfiye edilişi, tarımsal üretimin çökertilmesi ve yeraltı yerüstü zenginliklerinin hızla uluslararası şirketlerin eline geçişi, küreselleşmenin çevre ülkelere dönük temel uygulamaları oldu. Türkiye, Arjantin, Brezilya, Meksika, Rusya, Endonezya, Güney Kore, Cezayir, Nijerya, Tayland ve Malezya gibi ülkelerde son on yılda krizler kalıcı karakter kazandı. Üçüncü Dünya ülkelerinin dış borçları 2,5 trilyon dolara ulaştı. Spekülatif sermaye hareketinin önünü tıkayan Üçüncü Dünya ülkelerindeki sosyal-siyasal-iktisadi engeller ise; IMF programları, OECD, WTO, MAI üzerinden dayatılan kurallar ve suni olarak yaratılmış mali krizlerin zoruyla aşıldı. Bağımlı ülkelere dönük bu dayatmalar bir yandan ulusal devletleri fiilen tasfiye ederken diğer yandan NAFTA, ASEAN, AB ve OPEC gibi daha geniş bloklarda eritilme sürecine soktu. Bu bloklaşmalar burjuva ideologlarının dillendirdiği “küreselleşme” söylemlerinin bir başka açıdan inkârıdır. Emperyalist egemenlik ilişkilerinin hâkim olduğu bir dünyada sermaye yayılması “küreselleşmeyi” değil,


aksine her emperyalist gücün kendi iktisadi-siyasi-askeri hegemonya alanlarını yarattığı, daha keskin sınırlarla ayrışmış bir bloklaşmayı dayatmaktadır. Dünyanın geri kalan bölgeleri ise sistemin içine alamadığı bataklıklara dönüştürülmektedir. Uluslararası finans kapitalin bilek güreşi yaptığı konulardan birisi de kimin parasının dünyada değişim aracı olacağı ile ilgilidir. Dünya piyasalarındaki toplam 5 trilyon dolarlık para rezervinin (bu miktar 2001 ile 2006 arasında yaklaşık %150 artış gösterdi) 2006’da %64,7’sini ABD Doları oluşturuyor, Avro ise yaklaşık dörtte birdir. Dünyada 60 ülkenin yerel para birimi Dolara, 40 ülkenin para birimi ise Avroya bağlı yönetiliyor. ABD merkez bankası gece gündüz hazine bonosu ve dolar basıyor (1000 dolarlık banknotu 0,35 dolara mal ederek) ve bunlarla satın aldığı dünya üretiminin 2007 rakamlarına göre yüzde 58’ini tüketiyor. Bu yolla özellikle Güneydoğu Asya ve petrol ihracatçısı ülkelerin tasarruflarından kaynaklanan günde yaklaşık 3,5 miyar dolar (dünya tasarrufunun yüzde 80’i) ABD’ye akıyor. Mevcut durumda ABD’nin hazine bonolarının yarısından fazlası yabancıların elinde, dış borcu 10 trilyonu aşmış, dış ticaret açığı ise 2006 yılında 836 milyar dolara ulaşmıştır. ABD ekonomisi siyasi askeri hegemonyasına dayanarak doları bu denli pervasız bir değer aktarma aracı olarak kullanabiliyor. Fakat bu gidişatın fazla süremeyeceğini gören Çin, Japonya, Güney Kore gibi ülkeler dolar yerine başka rezerv para kullanma tartışmaları yapıyor. Bilindiği gibi Irak’a dönük saldırının en önemli nedenlerinden birisi de Saddam Hüseyin’in petrol ticaretini dolar yerine Avro ile yapacağını açıklamasıydı. Aynı tehdit şimdi benzer açıklamayı yapan İran için geçerlidir. ABD şimdi konut sektöründeki köpüğün patlamasıyla ortaya çıkan paniği durdurmaya çalışıyor. Abartılmış konut fiyatlarını kredilendiren bankaların, abartılı faiz beklentileriyle oluşturdukları hisseler, hisseleri güvence göstererek aldıkları daha abartılı krediler ve bu para krediyi yeni bir köpük yaratmak için yatırdıkları Üçüncü Dünya ülke borsaları. Bu kısır döngünün ulaştığı seviye ise şaşırtıcıdır. Dünyadaki kredi türevleri hacmi 90’larda 3,5 trilyon dolar, yani dünya hâsılasının yüzde 27’sidir. 2007’de ise bu rakam 380 trilyon dolara çıkmış, dünya hâsılasının da yüzde 778’i gibi uçuk bir orana ulaşmıştır. Amerikan bankacılık sisteminde başlayan krizin uluslararası piyasalara yayılacağı ve yaratacağı sonuçların 1929 bunalımından daha etkili olacağı giderek daha fazla dillendirilmektedir. Elbette bu krizin en ağır hissedileceği yer bizim gibi kendi geleceğini spekülatif sermaye hareketine tümüyle bağlamış ülkeler olacaktır. Küresel sermaye diye adlandırılan; uluslararası finans kapitalin spekülasyona kayması gerçeği, dünya da serseri mayın gibi büyük miktarda para dolaşımına neden oluyor. Bu sermaye hareketinin tümüyle denetim altında olmadığı açık, fakat açık olan bir başka şey de emperyalizmin siyasi operasyonlarının da en etkili araçlarından birisi olarak kullanıldığıdır. Türkiye’de yaşanan 2001 krizi sözü edilen uygulamanın en açık örneğini oluşturuyor. 5- FİNANS KAPİTAL VE TÜRKİYE Türkiye’de finans kapital olgusu kapitalizmin gelişim niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Batıda finans kapital serbest rekabetçi dönemin ardından gelen tekelleşme sürecinin ürünü olmuştu. Türkiye’de ise bu olgu tam tersinden işleyecektir. Kapitalizm kendinden önceki toplumsal yapıların en güçlü olduğu Doğu’da değil, en zayıf olduğu İngiltere’de; eski dünyanın en dış çevresinde gelişmişti. Doğu’da en az Batı’daki kadar büyük miktarda talana dayalı bir servet birikimi bulunuyordu. Fakat bu birikim kapitalist üretim biçiminin doğuşuna hizmet etmedi. Bu gerçeği sosyal sınıf yokluğu, sermaye yetmezliği veya salt emperyalizmin müdahalesiyle açıklayan görüşler olmuştur. Fakat Doğu’nun kendi orijinalitesini ve belirleyici önemdeki iç dinamiklerini görünür kılan ve bulunduğu en geri seviyeden finans kapitale sıçrayışının bağlantılarını ilk tespit eden Doktor Hikmet Kıvılcımı’dır.

‘Tarih meydandadır. Kadim tefeci-bezirgân düzenler nerede aşırı gelişim gösterdiyse, orada kapitalizme geçiş imkânsızlaştı. Mısır'dan Çin'e dek uzanan DOĞU medeniyetleri buna en iyi örnek oldular. Hepsi de Tefeci-Bezirgân Medeniyetleri idiler. Hepsi, kendi çeşitleri içinde en yüksek prekapitalist üretim seviyelerine ulaştılar. İçlerinden hiçbirisi İngiltere'de görüldüğü gibi kapitalizme sıçrayıp geçemedi. Hepsinde Tefeci-Bezirgân sermaye son kerteye dek büyüdükten sonra, bütün Kadîm medeniyetler muntazaman battılar’, ‘Yakın-Doğu’ya nispetle Batı Avrupa'da Tefeci-Bezirgânlık köklerini daha aşırı derinliklere indiremediği halde Fransa’da bile doğrudan doğruya kapitalizme geçilemedi. Olağanüstü elverişli tarih şartları ancak Tefeci-Bezirgânlığın en az gelişmiş bulunduğu İngiltere'de kapitalizme atlayışı sağlayabildi.’


‘Bunun (sanayi devrimi olmayışının) iç sebebi: Türkiye'de İngiltere'dekinden çok daha ağır basıcı bir tefeci -bezirgân prekapitalist sermayeci sınıfın azgınca gelişmiş bulunmasıdır; dış sebebi: o iç sosyal prekapitalist sınıfın Batı finans kapitali ile çabuk ve kolay kaynaşması sâyesinde Batı şirketlerinin Türkiye'de her türlü modern sanayi girişkenliğini daha doğarken boğabilmeleridir.’ Kapitalizm Türkiye'de çoktan başlamıştı. Ama, tersinden başlamıştı. Modern kapitalizmin kendi kendini yiyen tekelci finans kapital şirketleri ile kaynaşarak doğmuştu. Kapitalizm Türkiye'de çoktan başlamıştı. Ama, tersinden başlamıştı.’ Batı’da kapitalizmin filizlendiği nokta tarımsal üretimin çeperindeki küçük üretmenin-zanaatkârın burjuvazi tarafından elbirliği üretimine teşvik edilişiydi, Doğu’da ise aynı zeminin üzerinde oturan yedi bin yıllık tefeci bezirgânlık bulunuyordu. Kazancını üretimden değil tüketim aşamasından, ticaretten ve tefecilikten sağlayan tefeci bezirgânlık üretimle ilgili olmadığı gibi; üretimin sekteye uğradığı kıtlık dönemlerinde, karaborsa ve daha yüksek faizle nedeniyle daha da çok kazanç elde edebiliyordu. Yedi bin yıllık tefeci bezirgânlık; en gelişkin haline Osmanlı devletinin borçlandırılması ve Batı’nın ticaret sermayesine kompradorluk yaptığı on dokuzuncu yüzyılda ulaştı. Emperyalizmin dış borç ve meta ihracı sürecine eklemlenerek eski ticareti yeni mallarla eski tefeciliği ise derebeyi ve köylüden devlete doğru geliştirerek sürdürdü. Serbest rekabetçi dönemin üretici ve devrimci burjuvazisiyle kan uyuşmazlığı taşıyan tefeci bezirgânlık, emperyalist aşamaya gelmiş uluslararası finans kapitalle karakteristik bir uyum gösterdi. Bu uyum tefeci bezirgânlığın ‘kapitalistleşmeden’ finans kapitalleşmeye evriminin de hikâyesidir. Rantiyeci ve gerici niteliğine bakıldığında bugünkü Türkiye finans kapitalinin genetik kökünün tefeci bezirgânlıkla bağlantısı daha iyi anlaşılmaktadır. Birinci dünya savaşı ve 1929 bunalımının etkisiyle emperyalizmin Türkiye üzerindeki müdahaleleri 19 yy sonuna oranla göreceli olarak daralmış, bu durum Osmanlının son dönemlerinde gelişen sermayenin Cumhuriyet sonrası ekonomisine tekel düzeyinde girmesine olanak sağlamıştı. Sadece karakteristik olarak değil istatistik düzeyde de finans kapital görünür olmuştu. Kıvılcımlının tespitleriyle; “1929 bilânçolarına göre Türkiye'de 166 şirket vardı. Bunlardan (13'ü kooperatif, 13'ü ecnebi ticaret, 7'si ecnebi banka olmak üzere) 33'ü bir yana bırakılırsa, geriye 133 yerli şirket kalır. Türkiye'nin ekonomi politiğine, bunlar hâkim”, “36'sı banka, 27'si sanayi şirketleri olmak üzere 63 şirket, tüm 133 şirketin kapitali olan 156 milyondan 119 milyonunu elinde tutuyordu. Türkiye'de 1929 yılı var olan 39 yerli-milli bankadan 4 büyüğü tüm banka kapitalinin %78'ini elinde tutar. 4 büyük bankanın (İş + Ziraat + Emlâk + Sanayi) elindedir. Yâni kapitalce SEKİZDE BİR olan bankalar, kârın YARISINI alırlar. Ama, asıl ilginç olan, bu 4 büyükler kâr toplamından İş Bankası’na düşen paydır. İş Bankası’nın kapitali bankalar kapital toplamının %13 (7 ile 8 de biri) olduğu halde, aldığı kâr 1,7 milyon lira, yâni %70'tir.” Alman finans kapitaliyle karşılaştırıldığında; "9 büyük Berlin bankası 5 yılda 2 kat, 10 yılda 5 buçuk kat büyür. Türkiye İş Bankası 4 yılda 7 kat, 10 yılda 25 kat genişler... 9 büyük Alman bankasında kapital artışı 6 yılda %25 ile %75 arasıdır. İş Bankası 6 yılda kapital artışı: Nominatif kapitali bakımından %500, gerçek (ödenmiş) kapitali bakımından %2000'dir. 1913–14 Almanya’sında 9 büyük banka bütün bankalar kapitalinin %38’ini ve mevduatın yarısını mı elde tutuyordu? 1929 yılı Türkiye’sinde 39 yerli milli banka kapitalinin %82’sini yalnız 4 banka elinde tutuyordu. 37 milli bankanın mevduat toplamı 126 milyon lira iken, 2 büyük banka (İş - Ziraat) mevduatı 99 milyondu, yani 9 değil, 2 banka tüm milli banka mevduatının (yarısını değil) %76'sını elinde tutuyordu.” “1923 ile 1929 yılları arasında 6 yıl için Türkiye'de hemen bütün belli başlı ekonomi alanlarına, üretim alanlarına ve bütün yurt yüzeyinde vilayetlere, kazalara kadar el atmış büyük bir finans müessesesi bir Finans-Kapitalist müessesesi teşekkül etmiş.” Finans kapitalin Türkiye’deki başlangıç grafiği bu şekildedir. En son halini belirten istatistiklere baktığımızda bir avuç para babasının ulaştığı tekelleşme düzeyi, tefeci karakteri ve klikleri arasındaki güç mücadeleleri daha net gözler önüne serilecektir. 2008 yılında tekelleşme düzeyini gösteren istatistiğe göre; Türkiye'deki toplam 123 sektörden 44'ünde 'çok yüksek', 27'sinde 'yüksek derecede' tekelleşme yaşanıyor. Tam rekabetin olduğu sektör sayısı ise sadece 17. Sektördeki ilk dört firmanın piyasanın yüzde 70’inden fazlasını kontrol ettiği zaman 'çok yüksek', yüzde 50 ile yüzde 70’ini kontrol ettiği zaman 'yüksek' derecede tekelleşme bulunduğu kabul ediliyor. İlk dört firmanın payının yüzde 30–50 arasında bulunduğu sektörlerde 'orta derecede', yüzde 30'dan düşük bulunduğu sektörlerde ise 'düşük derecede' tekelleşme olarak adlandırılıyor. Verilere göre 123 sektörün yalnız 17’sinde tam rekabet var, yani sadece yüzde 13’ünde. İlk dört firmanın piyasanın yüzde 50’sinden fazlasını kontrol ettiği sektör sayısı ise 71 ve toplamın yüzde 69’udur.


Bir diğer istatistik uluslararası finans kapitalistlere karne veren Forbes dergisinin dünyadaki en büyük 2000 şirket araştırmasından Türkiye kaynaklı şirketlerin sıralaması:

1. İş Bankası 2. Akbank 3. Garanti Bankası 4. Koç Grubu 5. Sabancı Grubu 6. Karamehmet Türkcell 7. Halk Bankası 8. Vakıflar Bankası 9. Tüpraş TPAO 10. Enka 11. Doğan Holding 12. Oyak Erdemir 13. Petrol Ofisi 14. Ford Otomotiv

371 384 405 639 690 879 893 909 990 1185 1280 1424 1836 1844. sıradan listeye giriyor.

Türkiye finans kapitalinin tamamı olmasa da önemli bir kısmını kapsayan bu listede ilk çeyreğe giren bankaların içyüzüne bakıldığında oldukça tanıdık bir görüntüyle karşılaşılır. Bankaların 2007 Eylül ayı sonunda toplam net kârları 11,7 milyar YTL olarak gerçekleşti. Geçen yılın aynı döneminde bankaların toplam net kârları 8,7 milyar dolardı. 50 bankanın toplam net kârında yüzde 35 oranında artış var. Bankaların toplam aktifleri (yönetimlerindeki varlık toplamı) 543 milyar YTL'ye ulaştı. Bu aktifin yüzde 13,2'si özkaynak, yüzde 86,8'i (kendilerine ait olmayan) yabancı kaynak. Bankalar toplam kaynaklarının 56,9 milyar YTL'lik bölümünü nakit ve nakit benzeri şekilde değerlendirmiş. 261,4 milyar YTL'sini kredi olarak dağıtmış. 166,5 milyar YTL'yi menkul kıymetlere (hazine bonosuna, devlet tahviline) bağlamış. Toplam kredinin yüzde 64'ü büyüklüğünde kaynaklarını, iç borçlanma senetleri vasıtasıyla dolaylı olarak devlete kredi olarak aktarmış. Bankalar kredilerden 24,4 milyar YTL, bono ve tahvilden 17,2 milyar YTL faiz geliri sağlamış. Mevduata ödedikleri faiz 32,9 milyar YTL . Gelir gider hareketlerinden 9 ayda 11,7 milyar YTL net kâr ortaya çıkmış. Dokuz aylık net kârın büyük olmasında en büyük etken 9 ayda elde edilen 19 milyar YTL toplam net faiz geliri. Faiz gelirine menkul kıymetler cüzdanından (bono ve tahvilden) gelen imkânların katkısı ise 17,2 milyar YTL . Birazını mevduattan çoğunu uluslararası finans kapitalden borç almışlar ve hazine bonosu, tahvil satın alarak devlete borç vermiş, 17,2 milyar YTL faiz geliri elde etmişler. Bu tefeciliğin özü yüzyıldır değişmemiştir. Buradaki çarpıcı olan bir başka şey vardır. Aslında para ile devlet tahvili arasında biçimsel olan dışında hiçbir fark yoktur. Para verip tahvil alan kişi, aldığı tahvili tıpkı para gibi bir şey satın alarak, harcayarak kullanabilir. Aynı işlevi gören bir kâğıdı vermiş başka bir kâğıdı almış, aslında devlete hiçbir şey vermemiştir! Aldığı ise 17,2 milyar YTL faizdir. Tabii ki bu saçma durum maliyenin aptallığından değil merkez bankalarının para basmasını engelleyen IMF gibi uluslararası finans kapitalin denetim kurumlarından kaynaklanır. Bu yolla kamu servetinin en üçkâğıtçı ve en hızlı tarzda özel sermayeye dönüştürülmesi sağlanmaktadır. Bu aktarımdan pay alan bir avuç azınlığın sayısını anlayabilmek için kamu emekçileri sendikasının yaptığı araştırma ipucu verecektir. 2007 rakamlarına göre bankalardaki hesabı 1 milyon YTL üstünde olan 19.075 mudinin toplam serveti 131 milyar YTL’ye ulaştı. Bu miktar toplam servetin yüzde 39’unu oluşturuyor. Hesabı 250 bin ile 1


milyon arasında olanların sayısı 94.014, birincilerle beraber 113 bin mudi toplam servetin yüzde 53’üne sahiptir. Finans kapitalin cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kendini tekrar eden yapısını yukarıdaki veriler yeterince açıklıyor. Emperyalizmin dünyaya dayattığı neoliberal politikaların matematiksel sonuçlarıdır. Elbette bu politikaların dünya üzerindeki güçler dengesini değiştirdiği ve siyasal davranışları şekillendirdiği gibi bizde de gelişmeler güçler dengesini değiştirmekte ve siyasal sonuçlarını üretmektedir. Neoliberal politikaların ilk büyük dalgası 24 Ocak ’80 kararlarıyla Türkiye’ye dayatılmıştı. Benzer ülkeler gibi ekonomi yapısal bir değişime uğratılarak; iç pazara dönük olmaktan çıkartılıp, merkez ülkelerdeki emek maliyetini düşürecek ucuz tüketim malı üreten ihraç ekonomisine dönüştürüldü. Bunun zorunlu koşulu ülke içindeki üretim maliyetinin radikal bir şekilde kısılmasıydı. 12 Eylül faşizmi neoliberal uygulamaların siyasi yanını üstlendi. İşçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlülükleri dağıtılarak, reel ücretler büyük oranda geriletildi. Emperyalizmin dayattığı uluslararası işbölümüne göre tekstil, gıda, turizm, hafif metal vb. birkaç sektörde uzmanlaştırılarak tek yanlı bir gelişim içine sokulan Türkiye ekonomisi, merkez ekonomilerine daha derin bir bağımlılık ilişkisiyle “entegre” edilmiş oluyordu. 65–80 arasında uygulanan “ithal ikameci sanayileşmede” temel olan yaygın fabrika üretimi; ekonominin tek yanlılaştırılması, iç pazarın daraltılması ve serbestleştirilen ithalat nedeniyle bir yandan daha yüksek tekelleşmeye doğru, diğer yandan fason üretim yapan yan sanayiye ve hizmet sektörüne çözülerek büyük oranda tasfiye edildi. ’80 sonrasında ortaya çıkan üretim temelindeki değişimin en önemli sonucu; toplumsal muhalefeti de zayıflatacak şekilde işçi sınıfının yatay ve dikey parçalanmaya uğramasıdır. Yaygın fabrika üretimine dayanan ithal ikameci model, kırdan gelen göçün hızla proleterleşmesine olanak tanıyor ve yarı proletarya ile sanayi proletaryası arasında kendiliğinden bir ittifak kurulabiliyordu. Kent küçük burjuvazisinden köylülüğe kadar etki alanına sahip olan bu ittifak, 65–80 arasının büyük kitle hareketlerinin de temelini oluşturmuştu. ’80 sonrasında üretimdeki daralma ve farklılaşma, toplumsal muhalefetin her iki bölüğü arasındaki bu geçişkenliği büyük ölçüde kırdı. Varoşlardaki nüfus kayıt dışı ekonomiye ve yarı proleter konuma hapsedildi. Mücadelenin motor gücünü oluşturan sanayi proletaryası ise kamu işçisinin eritilmesi, hizmet sektörünün yaygınlaşması ve yüzde 30’lara varan işsizler ordusunun kuşatması nedenleriyle daha uzlaşmacı bir çizgiye geriletildi. Diğer yandan küçük ve orta burjuvazinin çıkarı işçi sınıfının daha yüksek ücret almasına bağlı olduğu ve siyasal eğilimleri de bu yönde şekillendiği 60–80 döneminin aksine; kırdaki mülksüzleşmenin artışı, göçler ve emeğin zor yoluyla ucuzlatılması tekellere olduğu gibi burjuvazinin diğer kesimlerine de bir emek yağması olanağı yaratmış, orta ve küçük burjuvazi fason üretim ve hizmet sektörü üzerinden yağmaya katılarak siyasi tutumunu da bu gerçekliğe göre yeniden şekillendirmiştir. Muhalefetin üç dinamiği arasındaki ilişkinin bu tarzdaki değişimi kendiliğinden kitle hareketlerinin bitişinin de temel nedeni olmuştur. Ekonomideki yapısal dönüşüm ’90’ların ilk yıllarına kadar Türkiye kapitalizminde belli bir genişleme yarattı. Bu genişlemenin kaynağı; benzer ekonomik modelin uygulandığı Güney Kore, Tayvan vb. ülkelerde olduğu gibi ihracatın katlanarak büyütülmesinden çok reel ücretlerin faşizm zoruyla geriletilmesine, ranta ve kamu ekonomisinden çeşitli yollarla özel sermayeye değer aktarılmasına dayanmıştır. Türkiye finans kapitalinin geleneksel eğilimi olan bu aktarım ilişkisi; “ihracata yönelik sanayileşme”nin tıkanmasıyla devreye sokulan neoliberal politikaların ikinci dalgasında olağanüstü boyutlara ulaşacaktır. İhraç ekonomileriyle merkez ekonomilerine aşırı derecede bağımlı kılınan ülkeler, merkezlerdeki her tıkanmanın bedelini büyük dış ticaret açıklarıyla ortaya çıkan ekonomik krizlerle ödediler. “İhracata yönelik sanayileşme”de başarılı olamayan ve ’90’ların ilk yıllarından itibaren peş peşe krize giren Türk ekonomisi, bütün ağırlığıyla kamu servetinin yağmalanmasında derinleşti. Merkez ekonomilerinde ’90’lar sonrası büyük bir ivme kazanan sıcak para hareketi, Türk ekonomisinin bu eğilimiyle üst üste düşüyordu. Özelleştirmeler, devlet borçlanmaları yoluyla açıktan, banka kurtarma, batık krediler ve “görev zararları” olarak üstü kapalı yoldan kamu serveti dehşetli bir hızla özel sermayeye dönüştürüldü. Önceleri kirli savaşın finansmanı için kullanılan devlet borçlanması, süreçte bu aktarım ilişkisinin en aktif mekanizması haline getirildi. Devlet borçlanması sayesinde kamu ekonomisi hızla tasfiye olurken, özel sermaye büyük oranda tefecileşti. (Kayıtlı verilere göre en büyük 100 şirketin gelirlerinin yüzde 80’i faiz ve rant gelirlerine dayanmaktadır.) Kamunun tasfiyesi ve özel sermayenin spekülasyona kayması ekonominin üretim temelini


tümüyle daralttı ve yüzde otuzlara varan işsizlik, ihracatın kesilip ithalatın patlaması gibi yıkıcı sonuçlara rağmen, aynı aktarım ilişkisi ağırlaştırılmış vergiler ve dış borca dayanarak sürdürülmeye çalışıldı. Uluslararası sermayenin de dâhil olduğu bu yağma politikası; ’96’da milli gelirin yüzde 59’u seviyesinde ve 108 milyar dolar olan iç ve dış borç toplamını, 6 yılda ikiye katlayarak 204 milyar dolara ve milli gelirin yüzde 134’üne çıkardı. Dış borcun bugün geldiği seviye 237 milyar dolardır. Borsadaki hisselerin yüzde 70’i uluslararası finans kapitale aittir. Neoliberal politikaların birinci dalgası Türkiye ekonomisini merkez ekonomilerine entegre ederken, ikinci dalgası ise ekonominin tümüyle uluslararası finans kapitalin denetimine geçişini sağladı. Günümüzde bu denetim; sıcak para hareketinin kriz yaratma potansiyeli de kullanılarak siyasal kararların yönlendirilmesi seviyesine sıçramıştır. Latin Amerika’daki benzerlerinden farklı olarak emperyalist paylaşım kuşağının kritik coğrafyalarından birisinde bulunması Türkiye’nin, en az iktisadi gerekçeler kadar siyasi gerekçelerle de krize sürüklenmesine neden olmaktadır. Kıbrıs’taki gerilim nedeniyle Alman Merkez Bankası’nın borsadan 6 milyar doları bir günde çekerek finansal krize yol açtığı 2001 Şubat Krizi buna örnek verilebilir. Spekülatif karakteri ekonomiyi siyasi gelişmelere aşırı derece duyarlı hale getirmiş ve geçmişte on yılda bir olan kriz periyodunu; ’90 sonrası neredeyse iki üç yılda bire indirmiştir. (’94, ’96, ’98, 2001–02 krizleri.) Neoliberal uygulamalar ekonomide yarattığı yıkımla birlikte sınıf ilişkilerinde de köklü zemin kaymaları yaratmıştır. Geçmişte kamu ekonomisi, burjuvazinin çeşitli kesimleri arasında artı değerin paylaşımını dengeleyerek (ucuz hammadde, altyapı sağlama ve en büyük alıcı olma konumuyla) burjuvazinin iç ilişkilerini düzenleme fonksiyonuna sahipti. Kamu ekonomisinin tasfiyesiyle bu düzenleyici mekanizma büyük oranda boşa düştü. Askeri bürokrasiyle finans kapital arasındaki siyaset ve ekonomi yönetiminin paylaşıldığı geleneksel işbölümünü hızla erozyona uğratan bu gelişme; Genelkurmay’ı siyasi gücünü kalıcılaştırmanın zorunlu şartı olarak iktisadi ayaklarını inşa etmeye yöneltirken, TÜSİAD’la temsil olunan en iri sermaye gruplarını da askeri bürokrasiye teslim ettikleri siyasi vekâletlerini, adım adım uluslararası finans kapitalin “küreselleşme hukuku”na devretmeye yöneltti. Kamu ekonomisinin tasfiyesi ve yerini rant ekonomisinin vahşi rekabetine bırakması; ucuz emek yağmasıyla palazlanan tekel dışı burjuvazinin de geleneksel sermaye bloğundan kopuşmasına ve İslami kesimin açık, ticaret odaları çevresinin ise daha belirsiz olmak üzere kendi siyasal temsiliyetlerini oluşturmalarına neden oldu. Egemen sınıf içi rekabeti sertleştiren ve ittifak ilişkilerini deforme eden diğer unsur; kamu servetinin özel sermayeye dönüştürülmesi sürecinin iktisadi metotlardan çok siyasi metotlara dayanmasıyla ilgilidir. Kamu servetinin yağmalanmasına, kirli savaşa ve uyuşturucu gelirlerine dayanan rant ekonomisinde; paylaşımın aşırı derecede siyasallaşması, hatta mafyalaşması bir yanda türedi zenginler yaratırken, diğer yanda siyasi olanakları daralan kimi finans kapital gruplarını iflasın eşiğine sürüklemiştir. Geçmişte siyasi partilerin kamu sektöründe yaratılan değerleri kendi tabanlarına bir çeşit patronaj ilişkisiyle aktarması, burjuvazi gibi kitlelerin de ikili parti sistemi etrafında toparlanmasını sağlıyordu. Tasfiye süreciyle birlikte bu ilişki ortadan kalktıkça Siyasal İslam dışındaki burjuva partileri tabansızlaştılar ve büyük bir temsiliyet kaybına uğradılar. Ortaya çıkan tablodan da anlaşılabileceği gibi; neoliberal politikalar gerek ekonomik yapıda gerekse sınıf ilişkilerinde derin bir paralizasyona yol açmıştır. Bu olgu önümüzdeki süreçte de etkili olmaya devam edecektir. İhraç ekonomisinin merkezlerdeki tıkanıklık nedeniyle başarı şansı kalmamıştır. Üretmeyen ekonomi içine düştüğü borç girdabı nedeniyle spekülatif para hareketine tümüyle bağımlıdır ve bu nedenle mevcut yağma politikası mantıksal sınırlarına kadar sürdürülecektir. Bu süreç aynı kategorideki ülkelerde olduğu gibi tarımın tasfiyesini, kamu servetinin son kuruşuna kadar özelleştirilmesini ve mülkiyetin artan oranda yabancı sermayeye devrini getirir. Elbette derin krizler ve toplumsal yıkımlarla yaşanacak olan bir geçiş süreçleriyle.

Finans Kapital  

Özgür Demir Solforum.net

Advertisement