Issuu on Google+

1


bloglifetr

Beats Audio™’ya sahip ilk Windows imzalı telefon | HTC’ye özel inanılmaz ses deneyimi

amfisi ile

| Standart lenslerin iki katı daha fazla alanı bir kareye sığdıran geniş açılı lense sahip ön kamera | Gerçek zamanlı güncellemeler kişiselleştirilmiş Canlı Kutucuklar ile mükemmel ekranda

2


bloglifetr

3


4


5


6


7


8


9


Gökkuşağı

S

abah mahmurluğunu henüz üzerimden atamamışken kahvaltı yapmaya başlamıştım bile. Kızarmış ekmek, biraz tereyağı, Ayvalık’ın yeşil zeytini ve cam kupada bir bardak çay. Benim için kahvaltıyı şölen haline getirmenin yolları da çayımı yudumlarken cep telefonumdan birkaç köşe yazarı okumak ve 4. kattaki evimin mutfak penceresinden uzun uzun dışarıyı seyretmek. İşte böyle bir anda Hasan Cemal’in köşe yazısını okurken küçük

bir ‘s’ vermek üzere başımı kaldırıp camdan dışarı bakıyorum. Dışarıda kasvetli bir hava olmasına rağmen, kara bulutları delip geçen ısrarlı güneş ışıkları tam karşımda müthiş bir manzara doğuruyor. Bir ve hatta dikkatli bakıldığından işte ikinci gökkuşağı da karşımdaydı. Bir kısmı beton blokların arkasında adeta hapsedilmiş olsa da o ne güzel görüntüydü öyle. Birden heyecanla aklıma çocuklarım geliyor, onlar görmeli diyorum bu manzarayı kaçırmamalılar. Eşime sesle-

10

niyorum; “Aylin koş, çocukları mutfağa getir gökkuşağı çıktı” Bir yandan da mutfak ile salon arasındaki kapının camından ne yaptıklarını izliyorum. Halının üzerinde küçük kızım Ahsen’le oynayan eşim sesimi duyup başını cama doğru çeviriyor. Sonra bir çırpıda yerinden kalkıyor ve dizlerinin üstünde koltuğa çıkıyor. “Asya gel kızım, bak gökkuşağı çıkmış” diyor. Asya adeta ayakları yeri döve döve koşuyor ve hop bir zıplayışta koltukta. “ Ben bir kere daha gökkuşağı görmüştüm anne” diyor. Sonra “bunun rengi neden az diyor?”. Eşim


bir yandan parmağı ile gösterdiği gökkuşağını Asya’ya anlatırken bir yandan da koltuğa çıkmaya çalışan ufaklığa, kafasını çevirip bakmadan ama arkaya doğru uzattığı eliyle kollamaya çalışarak yardım ediyor. Çayımdan bir yudum daha alıyorum. Sonra aklıma fotoğraf çekmek geliyor. Telefonumu elime alıp bu manzarayı çekmeye çalışıyorum. Kadrajı nasıl yapsam, dik mi ya da yatık mı çeksem soruları kafamda belirdiği anda elim o süratle tüm bu sorulara gözlerimin yardımıyla cevap bulmaya çalışıyor. Sonra diyorum gökkuşağını perdeleyen şu

apartmanı silikleştirmeli. Yolu; Instagram. Öyle ya Instagram hem kendi çekim hatalarımızı hem de görüntüye giren ‘şeyleri’ silikleştirerek, karartarak daha da allayıp pullamıyor muydu? O sırada üniversite de gördüğüm fotoğrafçılık dersini hatırlıyorum. Ama ne fotoğrafçılık dersi… Öyle dört duvar arasında değil. Çanakkale’nin yağmurunda, çamurunda, rüzgârında sokaklarda elimizde sırayla dolaşan Ahmet Hoca’nın tele objektifli fotoğraf makinası - markası Minolta mıydı acaba, hatırlamıyorumçoğunlukla tarihi bir yapıdaki detaya doğru onu doğrultur doğru kadraj, doğru enstantane, doğru diyafram, doğru İSO ayarı falan diye acemiliğimizle dakikalarca uğraşır ve tele objektifin ağırlığıyla yorulmuş sol bileğimizle en sonunda ancak flu bir fotoğraf elde ederdik. Rahmetli Ahmet Hoca ( Sipahioğlu) kaşını oynatır, gözünü oynatır, söylenir durur kimi zaman beceriksizliğimize küser arkasını dönerdi. İşte tüm bu anılar zihnimde canlanmış, bilmem ne kadardır ağzımın içinde ekmek parçasını yuvarlayıp duruyorken Asya koşarak mutfağa geliyor. - Baba sende gördün mü gökkuşağını? - Evet, gördüm kızım, bak hala orada. İşe gitmek için hazırlanmış olduğumu görünce gözlerini hemen üstüme dikerek; - Peki, sen niye böyle giyindin? Nereye gideceksin? - Ben birazdan gökkuşağına çıkacağım. En üstüne çıkınca 11

da sana oradan el sallayacağım tamam mı? - Tamam, baba ama düşme dikkat et olur mu? Bir de baba, biliyor musun, ben bir kere gökkuşağından kaymıştım. - Oo, gerçekte güzel miydi? - Çok güzeldi baba. Ama pantolonuma böyle renkler çıkmıştı sonra annemde bana kızmıştı. Gözlerini büyüte büyüte, neredeyse nefes almadan anlattığı hikâyeyi çok sevmiştim. Bir yandan hevesle onu dinliyor bir yandan da içimden Allaha dua ediyordum. “Allahım sen yavrularımı her daim sağlıklı kıl, onlara mutluluk ve huzur ver.” Sonra geldiği hızla içeri koştu bizim Asya. Bende çektiğim fotoğrafı allayıp pulladıktan sonra dostlarımla paylaşmak istedim. Altına da şu yorumu yazdım: Bana, çocuklarıma güzel dakikalar yaşatan gökkuşağı iyi ki varsın. Biliyorum bugün daha güzel bir gün olacak. Mesela sebepsiz yere insanlar birbirlerine gülümseyecek, günaydın diyecekler. Mesela durduk yere, öyle miydi böyle miydi demeden, ulusal çıkar demeden, süreç demeden, baltalama demeden, şehit demeden, örgüt demeden barış diye haykıracak insanlar, sebepsiz… Mesela çocuklar gökkuşağına çıkıp kayacaklar yeryüzüne, sonra rengârenk olacak pantolonları, elleri, yüzleri gelecekleri rengârenk. Gökkuşağı sen var ya sen az şey değilsin, sebepsiz yere yaşatırsın insanı. Rıdvan gölcük www.ciplakayakla.com


12


Misket Şöyle bir görüntüyü en son ne zaman gördünüz? Benim Böyle bir görüntüyü en son gördüğüm zamanın üzerinden en az 2-3 yıl geçmiştir. Yaşımın 22 olduğunu hesap edecek olursak bu işte bir sorun var demektir. Şöyle ki; Zamane çocukları ne misket ne taso oynuyorlar, ne de buna benzer aktiviteler yapıyorlar. Varsa yoksa bilgisayar, internet, facebook, (Twitter’e yaşları yetmiyor. Zaten twitter’den bende bir şey anlamadım.) vs.. Bakın mesela yukarıdaki oyunun adı “dikmece”dir. “Baş” dendiği de görülmüştür:) Ama ne yazık ki yeni nesilde, bırakın misket oynamayı, şu oyunun adını bilen bile yok. Bu bir eksiklik mi? Evet bal gibi de bir

eksiklik. Sabah akşam yere dizini koyduğu için pantolonunun dizi aşınmış, belki yırtılmış olmadan bir çocuk büyüyemez, yeteri kadar gelişemez. Nasıl ki bir çocuğun gelişimi için süt ve süt ürünleri gerekli ise bu da o derece gereklidir. Çocuklar topluma daha ufak yaşlarda mahalle aralarında oyun oynayarak girerler. Ama şimdi komşusunun çocuğunu aylar, belki yıllar sonra görüp; “aaa senin oğlan mı bu? aman maşallah ne kadarda büyümüş” diyenlerle dolu ortalık. Normalde o çocuğun zaten komşunun gözünün önünde büyümesi gerek. Bir çocuğun oynadığı mahalle maçından sonra, annesi evde yoksa gidip Ayşe teyzesinden su istemesi lazım. Ama insanlar birbirlerine karşı artık o ka13

dar soğuk, o kadar mesafeli ki, yok artık öyle teyzeler. Şimdi ben mahalleden bir çocuğa “fiske mum direk” desem donar kalır. “Ne diyor bu?” diye aklından geçirir. Ama facebook’ta durum beğenmesinden, bilgisayar oyunlarının hilelerinden bahsetsem şıp diye anlar. Eskiden ağaçlara dalan çocuklar vardı mesela. Ve mutlaka ağaçlara dalan çocukları bahçenin sahibine ispiyon edenler. Genelde sen tam ağacın tepesinde cebine erikleri stok yaparken “ağaacaaa dalan varrrr!” diye bir ses duyulurdu. Her mahallenin mutlaka bir “Doğukan”ı vardı. Bu doğukanlar genelde “süt çocuğu” denen tiplerde olup, annelerinin sözünden çıkmaz, çıkamazlardı. Mahallede genel-


bloglifetr

de eve ilk doğukanlar girerdi. Çünkü ilk onların annesi çağırırdı. Maç yapacağınız zaman en sona doğukan kalırdı. Çünkü top oynamayı beceremezdi. Genelde şişman ve gözlüklü olurlardı(dalga geçtiğim anlamı çıkarmayın bende şişman ve gözlüklüyüm ama Doğukan değilim). Eğer Doğukan’ın annesi sizi balkondan izliyorsa “oğlumu da oyuna alın” derdi kıramazdınız ve Doğukan’da oynardı. Eskiden kökmek/kökülmek vardı. Ütmek/ütülmek vardı. Şimdi bunların hiçbiri yok. Eskiden mahallenin yaşca büyük abileri oyunun ortasında gelir, oyunun içine ederdi. Ama kimse ses etmezdi. Biraz korkudan biraz saygıdan. O abiler “at bakayım babanın kıllı göğsüne” derdi. Sivri burun, yumurta topuk kunduralarla toplara vururlar, en olmadık yere atarlardı topu ve tabi son-

ra “hadi eyvallah” der kaçarlardı. O zamanlar Murphy Kanunlarını kimse bilmezdi ama bizzat yaşardı. Şöyle ki eğer top bir apartmanın balkonuna giderse mutlaka o evin sakinleri köye gitmiş olurdu. Koca apartmanda dolu o kadar ev varken, sizin topunuzun 3 ay boyunca köyde kalacak olan kişilerin evinin balkonuna gitmesini Murphy kanunlarından başka bir şey izah edemez. Gaddar amcalar olurdu. “Gidin az ilerde oynayın oğlum burası oyun parkı mı?” der kışlardı bizi. Her mahallede vardı öyle amcalardan. Kaç tane topumuzun katiliydi o amcalar. Şimdi öyle gaddar amcalar pek yok. Zaten var olsalar dahi onlara ihtiyaç yok çünkü koca koca siteler var artık. Her sitenin top oynanacak alanları var. Mahalle parklarında basket sahaları var (genelde futbol için kullanılan). O yüzden bu dayılara pek iş düşmüyor artık. Pek fazla top bıçakla ortadan ikiye yarılmıyor, kamyonun altında toplar patlamıyor ve maalesef ki artık mahallenin bütün çocukları ceplerindeki bozuk paralarını ortaya koyup ortaklaşa top almıyor. Artık sivri burun kunduralarla oyunların içine eden mahalle abileri de yok. Geride kaldı bu işler maalesef. Artık çocuklar evden çıkma14

dan, toplum içine karışmadan asosyal olarak büyüyor. Elbette hala misket, taso oynanan, mahalle maçlarının yapıldığı, kimsenin saat köstek bilmeden eve gidiş saatini akşam ezanına göre ayarladığı mahalleler vardır ama bu mahallelerin sayısı artık çok az maalesef. Eskiden atari salonları vardı. Tekken oynardık ama atari oynamak her çocuğun harcı değildi çünkü pahalı bir meretti. Bazen büyüklerinden para alırsan gider oynar, bazen de gidip oynayanları izlerdin. Şimdi o atari salonları da yok. Her şeyin gelişip daha fazla makineleşmesi sürecine atarileri de kurban verdik. Tabi onlarda bir makine ama atariler şimdiki alet edevatın yanında ilkel kalıyordu. Şimdi atarilerin yerini bilgisayarlar, playstationlar aldı. Eskinin tasosunun, misketinin, çelik çomağının insanlar üzerinde bıraktığı olumlu etkiyi, onları eğlendirme görevini artık blackburry, iphone gibi makineler yapıyor. Eskiden misketleri kah 2.5 litre kola şişesinin içinde kah annelerimizin salça koydukları şişelerin içinde biriktirirdik. Ve şimdi Apple ile Blackburry ile atılan havalar eskiden misket sayısı ile atılırdı. Bir şişe dolusu misketi olanın en az bir iphone sahibi kadar havası olurdu. Benim gibi geri kafalı adamlar için 1 salça şişesi misket 1 iphone’den daha değerlidir mesela. Giden hiçbir günün geri gel-


mediği gibi o günlerde geri gelmeyecek maalesef. İşte böyle satır aralarında kalır ancak. Bu yüzden ağlanıp dövünmenin pek bir faydası olmayacak. Biz top oynadığımız arsaları lüks sitelere tercih ettik. Biz etmediysek de anne babalarımız etti. Mahalle bakkallarını süpermarketlere tercih ettik. Koca koca marketlerde fonda çalan bir müzik eşliğinde alışveriş yapmayı, “Ali abi bunu bizim hesaba yaz” cümlesine tercih ettik. Kaza yaptıktan sonra “ne vardı şu emniyet kemerini taksaydım sanki?” cümlesinin size ne kadar faydası varsa, işte bu saatten sonra ağlanıp dövünmenin de o kadar faydası var. O koca siteleri yıkmazlar artık. Çünkü gecekondular yıkılırken dozerin önünde duran, müteahit’in kızını seven Kemal Sunal’lar ve o filmlerdeki temiz insanlar da yok artık. Hepsi köylerinden göç etti. Hepsi yerlerini sattı. Fikirtepe imara açıldı mesela. Şimdi bütün eski binalar yıkılacak ve yerine gökdelenler

dikilecek. Herkes kaç daire alacağına, alacağı dairelerin kaç para edeceğine bakıyor. Çocuğuna bırakacağı güzel ve temiz bir geleceğin ona bırakacağı mirasla doğru orantılı olduğuna inanıyor.

sin. Bu ay yükseleniniz akrep, ve yıldızlar sizin için çok güzel şeyler söylüyor. Pozitif enerjinizi hiç bir zaman kaybetmeyin, doğayla barışık olun. O sizi gitmek isteyeceğiz yere götürecektir.

O yüzden biz bu savaşı maalesef kaybettik ve bugünden sonra sürekli geriye gideceğiz. Bundan belki 50-100 sene sonra “misket ne ya ahahahah!” diyen çocuklar olacak. Bakarsınız belki bir sürpriz olur “yıkarım ula bütün buraları” deyip dozer şoförünün elinden zorla anahtarı alıp yıkımı durduran Kemal Sunal’lar, Cüneyt Arkın’lar, Kadir İnanır’lar çıkabilir.

Şaka şaka. Allah yar ve yardımcınız olsun. Hadi eyvallah!

Belki... Bu yazıda, okuyan herkesi biraz eskiye götürerek eskiyi yâd etmesini, misket oynadığı günleri hatırlamasını sağlamayı istedim. Umuyorum ki başarmışımdır.. İçinizdeki ışığın sizi götüreceği benlik duygusu hiç sönme15

Aykut Bektaş 1hilalugruna.blogspot.com


Ekmek Öpen Çocuklara Özlem

N

e güzel çocuklardı o çocuklar öyle değil mi ama? İnsan ister istemez kendi çocukluğunu hatırlıyor böyle şeyler görünce. Biz küçükken her şey şimdikinden çok daha farklıydı. Teknoloji bu kadar gelişmemiş en azından gelişen şeyler geç gelirdi ülkemize. 20. asrın çocuklarıydık biz. Sokakta top oynamayı, cam çerçeve indirmeyi sever, saklambaç oynardık köşe bucak. Ucundan kıyısından da olsa, çocukluğu hakiki manada yaşardık. Ekmek öpen çocuklardandık bizler. Hatırlıyorum da yerde bir lokma görecek olsak, bisküvi bile olsa üç kere hızlı hızlı öpüp alnımıza götürür ardından yüksekçe bir yere bırakırdık. Allah taş ederdi sonra. Onu bulamayanlarda vardı. Hani diyor ya şarkı; “Biz büyüdük ve kirlendi dünya.” Evet büyüdük ve kirlendi dünya. Yazın bahçelerdeki hortumlarla birbirimizi ıslatır su savaşı yapar, kışın çıkıp doya doya kar topu oynar kızakla kayardık. Baharda çağlalara dalar, ham meyveyi koparır dalından, ishal edene kadar kendimizi yer dururduk. Bakkaldan sakız çalan arkadaşlarım oldu benim en saf ve çocukça bir hırsızlıkla. Hoş bakkal bilirdi de sakızları alanları ses etmezdi. Bir

sakızdan ne olur diyebiliyordu insan. Şimdiki gibi birbirinin yediği lokmaları saymazdı kimse. Varsa yenir yoksa yenmezdi çünkü. Bizim çizgi filmlerimiz çok güzeldi. Heidimiz, Şirinler’imiz, Teletapi’lerimiz, Şeker Kız Candy’lerimiz vardı. Bugs Bunny’e güler Tom ve Jerry

ile eğlenirdik. Tasolar, pokemonlar, baybladerden sonra bozuldu bizim nesil. Hepimiz defalarca izler izler sıkılmazdık Keloğlan’dan, Hababam’dan. Yeşilçam filmlerinin saflığında çocuktuk biz çünkü. Meybuz yer boğazımızı şişirir, üstümüz başımız batana kadar girmezdik eve. Oklavaları, terlikleri vardı annelerimizin. Andımızı okuduğumuz için gocunmazdık mesela. Türküm ,doğru-

16

yum, çalışkanım nidaları bize hoş gelirdi. Facebook üzerinden değildi arkadaşlıklarımız. Kan kardeşimiz vardı en basitinden. Ali’nin annesi benim karnımı doyururken ertesi hafta Ali gelir bizim evde yerdi yemeği. Aileler birbirine itimad ederdi o zamanlar. Biz küçükken her nesne ayrı bir güzeldi. Hayal mi hakikate, hakikat mi hayale galebe bilmem lakin hep çocukluk yıllarımın güzelliklerinin başka olduğunu tasavvur ederim. O saf ve kıymetli hatıraların levhaları hep kafamda dolaşır durur an be an. Şimdi devir teknoloji devri. “En fazla bir yıl sürer 20. asırlılarda ölüm acısı” derdi şair. 21. yüzyıllılarda siyah gözlük, takım elbise ve başı örten siyah bir yemeniden ibaret ölümler. Şimdi arkadaşlıklar Facebook’ta. Sokaklarda ekmek öpüp yukarı koyan çocukların telaşı yok. Kulağında kulaklık, elinde tablet, cep telefonu ile dolaşıyor şimdiki nesil. Sokakta macun satan amcalar yok. Oysa ne güzeldi o macunların tadı. Sahi nereye gitti o amcalar? Sokakta oyun oynamayıp sürekli test ç��zen, bilgisayar ve diğer elektronik aletlerle uğraşan arkadaşları bile reel olmayan nesil Ahmet Haşim’in tanımına uymaz mı sizce de? “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” Gürkan BİLGİSU www.gurkanca.com


B KAN GRUBU Faydalı olan yiyecekler (Aynı zamanda en emniyetli ilaçlar): Koyun, kuzu, keçi, hindi, tavşan ve yabani et, alabalık, sardalye, kırmızı levrek, mezgit, morina, havyar, bey balığı, taze yumurta,Yoğurt, doğal süt, beyaz peynir, kaşar peyniri, mozarella, koyun ve keçi sütü ve peyniri, Zeytinyağı ve ceviz İnci fasulye, yulaf ve çeşitleri, pirinç ve çeşitleri, doğal buğday ve çeşitleri, horozibiği, yulaf ve ürünleri Patlıcan, kereviz, kırmızı pancar, havuç, her çeşit lahana, karnıbahar, patates, her türlü biber, pul biber, karahindiba, maydanoz Erik, karpuz, muz, üzüm, incir, vişne, kiraz, frenküzümü. Körri, reyhan (fesleğen), yeşil çay Zararlı olan yiyecekler: Deniz hayvanları (kabuklu ve kabuksuz), tavuk ve kaz eti, Dondurma, sakız Her türlü mercimek, nohut, rafine olmuş sıvı yağlar (zeytin

ve keten yağı hariç) Kavrulmuş ve bekletilmiş kuru yemiş, yer fıstığı, susam ve ürünleri, mısır ve ürünleri, çavdar ve ürünleri, karabuğday ve ürünleri Enginar, piyasadaki yeşil ve siyah zeytinler, domates salçası Aloe vera, Hindistan cevizi, Karabiber, beyaz biber, tarçın, Jelatin, glikoz, früktoz, mısır şurubu ve nişastası, tatlandırıcı, bayat yiyecekler, hazır yiyecek ve içecekler, mide ve bağırsaklarda gaz oluşturan her yiyecek. Yenebilenler: Her et (tavuk ve kaz hariç), tereyağı, ara sıra kaymak Barbunya, beyaz fasulye, yeşil fasulye, mantar, kabak Kestane, badem, keten tohumu, sinameki (yaprak olarak), kekik, kimyon, keçiboynuzu, nane, anason, çay, kahve, şeker, ‘Zararlılar’a girmeyen her meyve ve sebze bal ve sirke Tedavi Sabah güneş doğmadan önce

17

uykudan kalkın ve akşam güneşin batmasına 1–2 saat kala uykuya yatmayın! Bu saatlerde uyuyanların uyku, yorgunluk ve tembelliği çoğalır. Çünkü bu saatlerde vücut, sinir sisteminin dengeli olabilmesi için gerekli olan maddeyi üretiyor. Uykuda ise bu süreç yavaşlıyor. Bu durum psikolojik ve psişik rahatsızlıklara yol açıyor. Şekeri azaltın, tatlandırıcı ve hazır içecek ve yiyecekleri hiç kullanmayın! Buğday (tip 405– 550, durra buğdayı), çavdar ve mısırdan uzak durun! Onlar sizi hafıza kaybına, konsantrasyon bozukluğuna ve şeker hastalığına sürükler. Süt ürünlerini balık ve et ile, fasulyeyi yoğurt ile yemeyin. Karışık et (salam, sucuk, sosis gibi) yemeyin. Hazım bozulmasına, zehirli kalıntıların oluşmasına, cilt hastalıklarına ve sara krizlerine malzeme vermeye ve karaciğer hastalıklarının başlamasına yol açar! Hemen hemen tüm “doğal” denilen vitaminler genetik mısır ve genetiği değiştirilmiş diğer ürünlerden elde edilir. Dikkatli olun! Kevser APARI www.psikolokum.blogspot.com


Evlilik yaşı nedir?

Evet

sayın okuyucularım, bir amme hizmeti ile tekrar karşınızdayım. Yemedim, içmedim ve bunları araştırdım. Evlilik hakkında yaş problemi olanlar bir dinlesinler beni. Erken mi, geç mi? korkusunu bir yana bırakın. Dinleyin! Soruşturdum. Öncelikle hedef kitlemden bahsedeyim sizlere. Hedef kitlem; evlenmemiş ya da kısa bir süre önce evlenmiş gençlerden oluşmakta. Yani 18-32 yaş arasından bahsediyorum. Aslında günümüzde gençlik 35 yaşa kadar gidiyor. Fakat benim soruşturduğum yaş sınırlaması bu. 50 kişiye sorduk, bir sürü cevap aldık. Fakat enteresan olanları paylaşayım dedim. Kadınlar için; 18-21 yaş arası diyen çıkmadı sayın okuyucu. Nasıl bir arkadaş ortamım var tahmin ettiniz bunun üzerine tabi ki. Bana sorarsanız kadın için ideal yaş işte tam da bu.! Sonrası zorluk ve sıkıntı. Bi’sürü kriterden oluşuyor. Lise bitip üniversiteyi kazanamadıysanız (ki artık bunun için gerizekalı bile olmanıza gerek yok) kesinlikle evlenmelisiniz. Yok üniversiteyi bitireyim diyorsanız da biter bitmez.

23-26 yaş arası diyenler erkek çoğunluktu. Şaşırtmadı beni. Onlara göre tam bir olgunlaşma ve evi geçindirecek hatun tipi. Fazlaca gözü açılmamış, ayrıntılara takılmayacak; hatta mümkünse iş hayatına atılmamış hatunlardan oluşuyor bu tipler. Kızlardan ise bu aralığı tercih edenler henüz o aralıkta ikamet edip evlenmemiş olan kızcağızlar. Muhtemelen düşündükleri biri var veya ciddi ciddi evlenmeyi düşünüyorlar. 27-31 arası diyen insanlar ise; artık yapacak bi’şeyi kalmamış, bari evleneyim de onu da deneyim demesini olağan gören şahıslar. Bu hatunlar yemek yapmasını bilirler, evi çekip çevirirler fakat ailelerine çok düşkün olurlar. Hamarat olan kızcağızlarımız, çalışmış hanımlarsa hele, çokça paraları olur. Çokça olmasa bile paradan iyi anlarlar. Nasıl kazanıldığından en azından. Erkekler için; 18-22 yaş arası söyleyen çıkmadı. İyi ki de çıkmadı, ağzını burnunu dağıtırdım. Çocuk onlar daha. Ufaklar. He evlenen yok mu? Var elbet. Yine de çok erken bence. Yüksek ihtimalle üniversiteyi okumamış, askerlik sonrası evlendirilen veya üniversite sonrası askere gitmeden evlenen ve kör kütük aşık olan şahıslardır kendileri. 23-27 yaş arası erkeklerimiz

18

aşık olup evlenirler genelde. Hayallerindeki hatunu ya görmüşlerdir ya da ailelerinden bir tanesi görücü usulü ile “Oğlum sana biz şu kızı yakıştırdık bi gör bakalım beğencen mi?” demişlerdir. O da beğenmiştir de evlenmiştir. Bu durumu savunan insanlar ise çoğunlukla sağlamcı ve hayalperest insanlar. Evlenmemiş kızların verdiği bu cevaba, evlenip 28 yaş üstü olan erkekler de dahil oluyor işin enteresan kısmı. Sanırım onlar da keşke evlenseydim modunda. 28-32 yaş arasını düşünenler ise o yaş aralığında olan; işini eline almış, evini tutmuş, arabası altında olan şahıslar. Aynı yaş grubu kadınlarımız gibi “evleneyim de çoluğa çocuğa karışayım artık” bıkkınlığı içersindeler. Birini beğenmeye görsünler; direkt evlenirler. Zira onlar için kaybedilecek zaman; kumsalda iğne aramak kadar can sıkıcıdır. Eşler arası yaş ise; 1-2 yaş diyen oldu, 10 yaş diyen de. Fakat erkek ile kadın arasındaki yaş farkının asla kadın büyük olacak şekilde tasarlanmayışı dikkat çekiciydi. 2 yaş olmalı diyene “Kadın mı?” diye sorduğumda “Aaa ne münasebet, tabi ki erkek?!” diye tersleyici cevaplar aldım. Zira kadın erken olgunlaşan bir meyve iken, erkek geç olgunlaşan odun modunda top-


lumda. İnsanlar ne yapsın? Doğal olarak erkek kadından büyük olmalı. Hemde 10 yaşa kadar yolu var. Daha fazlasını kimse kaldırmıyor. Daha fazlası para için yapılan resmi evrak modunda. Parası için kendini harcayan 18’lik aptal kızlar düşüncesi de mevcut. “Bu okuduklarınız tamamıyla

etrafımdan duyduğum ve konuşmalarım ve gözlemlerim sonucu oluşturulan düşüncelerdir. Şahsi düşüncemi söyleyim. 24 yaşındayım, evli değilim fakat yazımda da bahsettiğim üzere kız için 18-22 erkek içinse 25-30 yaş arası ideal yaş ortalaması. Yani bu benim şahsi fikrim. Böyle bir yazıyı da neden yazdım? Mu-

habbeti çok oldu da ondan. Kızların evde kalma yaşı ise 23 günümüzde. Erkeklerinse 26’ydı sanırım. Bu da kulağınıza küpe olsun. Ve hayatınızı sonsuza kadar mutlu ve mesut yaşayacağınız, yaş komplekslerinin olmayacağı, yalnızca bu taraflı değil diğer taraflı da mükemmel evliliklere sahip olmanız dileğiyle. Amin!” Büşra BAYRAM hayalmeyalbuschra.blogspot.com

19


20


21


22


Sosyal medya kullanıyorum, çünkü.. sü bol bir mecra. Bir sürü sebebi olabilir bunun. Durun, izlenimlerimden bahsedeyim de görün. Sonra ağlanacak halimize hep beraber gülelim. Başta ben olmak üzere sosyal medyayı etkin kullanan hepimiz yaptığımız hareketleri suratımıza vuralım da görelim günümüzü. Hayde! Günümüzde evlilikler sosyal medya için yapılır oldu. Özellikle hayatımda var olan bazı insanların sırf fotoğraf paylaşmak için evlendiğine inanıyorum. Zira çekilen 150 fotoğrafın hepsinin de paylaşılmasının başka amacı yoktur heralde? Tamam anladık, evlisin, mutlusun falan. Ne gerek var abicim boy boy, post post, endam endam afiş etmene!? Senin

karın mankendi de biz mi fark edemedik? Hiç mi kıskançlık duygusu yoktur sende? Gelsin elalemin adamı beğensin diye mi ekliyorsun karını, kızını, kocanı?! Ya da geçelim bunu. Bazı insanlar da çocuklarını bu yüzden doğuruyor. Yani sosyal medyada paylaşabilmek için. Artık çocukları ana rahmine düştüğü an görüyoruz biz de. Facebook sağolsun. Tüm hamile kadınlar ya “hamileyim, yehu” durum güncellemesi yapıyor, ya da çocuğunun rahimdeki fotoğrafını paylaşıyor. He, biz de gidip beğeniyoruz o simsiyah fotoyu. Nedir mantığı çözemedim. “Ohh tıpkı babası” diye yazmamak için kendimi zor tutuyorum tabi. “Ne güzel

23

yapmışsınız öyle, yüreğinize sağlık” falan. Nerde o padişah eşleri? Hamile kaldıklarında kat kat giyinip karınlarını gizleyen hatunlar? Hayır! Utanacak bi’şey değil bu? Ama afişe edilecek bi’şey hiç değil! Hayde çocuğunun ilk adımlarını paylaştın. Sonrasına ne gerek var? “Bakın altına yaptı”dan tutun da bez değişimi ayrıntılarına kadar gözümüzün önünde gerçekleşiyor ufaklığın yaptıkları. Misal, ben x kişisinin çocuğunun kahvaltı saatlerini, oyuncaklarını, ne zaman tuvalete çıktığını falan biliyorum. Geçen ishal bile oldu. Bir de sevgililerimiz var ki akıllara zarar. Sırf “in a relationship with” yapabilmek adına kurulan o ilişkilerden bahse-


bloglifetr

diyorum. Durumlar değiştirilir. Profil fotoğrafları beraber çekilmiş fotoğraflar olur ya hani? Heh, biliyorsun sen onları. Her adımlarını fotoğraflarlar. Diz dize, burun buruna fotoğraflarını görmekten tam gına gelmiştir ki birden durum değişir. Ayrılırlar anlayacağın. Kimse üzülmez. Çok yakıştırdığım çiftler adına üzülür, sonra “Kızım kafayı mı yedin” diye sorarım kendime. Zira 2 hafta geçmez ki, o kişi başkasıyla zaten ilişkiye başlamıştır. Değmez yani sayın izleyici. Zira sosyal medya bu; biri gider, diğeri zaten gelir. Yediğimiz yemekleri paylaşmak için ideal ortamdır. Özellikle ben değişik bi’şey yemeye göreyim. Hemen paylaşırım. “Siz de gidin” modundayımdır genelde. “Aaa bizi de götürsene orayaaa” triplerini yedikten sonra bin pişman olurum elbet. Bunu halamın veya amcamın söylemesi hiç güzel olmaz el-

bet. Neyse, mevzu o değil. Bir de sırf fotoğrafını paylaşmak için yiyenler vardır ki onlar da ayrı dünyada yaşarlar. Bakarsın albümlere, sadece yemek! Sanırsın ülkenin gurmesi. Aslında bilmiyoruz fakat paralel evrende bir televizyon kanalında sunuculuk falan yapıyor. O yemekleri tatmak işi adamın. Lütfen ama.. “Mmm çok da güzeldi, ağzınıza layık”tan öteye gitmez yorumları güzel gurmemin. Güzel yerlerin fotoğrafını paylaşmak için de kullanılır. Bu konuda Allah İnstagram’dan razı olsun. O olmasa napardık biz? Yıllardır görmekten bıkmadığımız boğazın milyonlarca açısından fotoğrafını göremezdik misal. Sonracıma bir kapı, bir kalabalık, bir Taksim tramvayı falan.. Onlar olmasaydı napardık biz? Bu paylaşma tutkusu nasıl bir hastalıktır arkadaş? Hele şu sokakların fotoğraflarını en çok paylaşan insan ola-

24

rak en çok da kendimi kınıyorum. Özellikle Twitter’da falan. Takipçi heyecanla açıyor belki Büşra’yı görürüm diye. Aaa bir de bakıyor ki; manzara. Nasıl bir yıkım? Nasıl bir döküm? Tabi aynı şey benim için de geçerli. “x bir foto paylaştı” diye link atmaz mı bi’de? En kötüsü de gittiğiniz yerleri paylaşmak için kullanmanız. Foursquare ve yer bildirimi yapan diğer mecralar bizi bizden aldı. Artık adımımızı da paylaşıyoruz. “Sinemadayım” “Tiyatrodayım” “İstiklaldeyim” “Lalezardayım” “Ağa kapısındayım” “Eyüp Camiindeyim” gibi şeyleri paylaşıyoruz ya hani? Artık nerdeyiz, herkes biliyor. Eskiden ne güzel amcam bilmezdi nerde olduğumu. Amerika’daki kuzenimle yazdan yaza görüşürdük ne güzel. Ama şimdi? O Amerika’nın hangi deliğinde biliyorum, O da benim nerde olduğumu. 3 gün check-in yapmasak mezarlık check-in lerin-


den aranacak duruma geldik. O derece bağımlısıyız. Hele ki annemin nerede olduğumu telefonla açıp öğrenmek yerine twitter’dan öğrendiğini de varsayarsak; bu sosyal medya aile ilişkilerimizin de içine etmiş durumda.! Haberleşme amaçlı da kullanılır. Hiç olmadık yerde bir durum paylaşırsın. Sonra başkası atlar, o atlar, bu atlar derken; başkaları hakkında bi’çok bilgiye dahil olursun. Sonra “Hayde şuraya gidelim, ne zamandır görüşemedik” tarzında yazışmaların ardından toplu

bir mesaja alınırsın. Aaa bir de bakmışsın hafta sonu uzun zamandır görüşemediğin arkadaşlarınla berabersin. Sanırım en güzel yanı bu. Hee bir de kim kiminle evlenmiş, kim kime asılıyormuş, kim aslında neymiş onları da öğrenirsin. Sen beğendin birinin durumunu, o hiç seni beğenmemiş ve buna devam ediyorsa bu arkadaşlığınıza ciddi anlamda zarar verir. Twitter’da takipçisi olduğunuz dostunuz, takibinizden çıktıysa bir daha onunla görüşmezsiniz. Zira sosyal medya arkadaşlığın pekiştiği, aynı zamanda koptuğu da yerdir. 25

Birbirine asılma gibi durumlar için de kullanılır. Sonra insanların farklı yüzlerini görmek için de kullanılır. Beleş biletler, ucuzluklar için de kullanılır. Aslında daha bir çok amaç uğrunda heba edilebilir. Fakat daha da yazarsam sen okumazsın sayın izleyici. Uzun yazıp seni de sıkmayayım. Kendine iyi davran. Varsa eklemek istediğin bi’şey; sana bir yorum kadar uzaktayım. Kendine iyi bak ve unutma ki; yazdıklarımın bi’çoğunu ben de yapıyorum. Yorumlarını ona göre yap yani ;)

Büşra BAYRAM hayalmeyalbuschra.blogspot.com


26


bloglifetr

Dünyaca Ünlü Vichy’nin Blogla Hesaplaşması Fransız ürünü L’Oreal’in bir kanadı olan Vichy’nin yaşlanma karşıtı ürününü piyasaya sürmek için blog üzerinden pazarlamasına karar verir. Blogunda kullanmak üzere Claire adlı hayali yazar karakterini devreye sokar. İşte tümde aksilikler burada başlar. Blogculuk marka ile tüketiciler arasında kullanılan samimi ve şeffaf dijital halkla ilişkiler mecrasıdır. Böyle bir ortamın içine yüzünde tek bir kırışıklık olmayan ve üniversite edasında olan Claire adında karakter sokulunca takipçilerin tepkisi de geç kalmadı. Üstelik kullanılan dilde kalıplaşmış Vichy dilleri idi. Blogculuğa aykırı blog kültürüne zıt düşen eylemler sonucunda takipçileri tarafından büyük bir oranda olumsuz yorumlara mağruz kaldı. Bu da marka için acı kayıp haline geldi. Bununla

birlikte sevilen Fransız gazetelerinde de Vichy’e dair ağır darbeler vuruldu. Yeni bir danışmanlık şirketi ile yeniden blog açan marka ilk iş olarak özür dilemekle başladı. Sonra müşterilerini dinleyerek hareket edeceğini duyurdu. Eskisinden daha farklı olan blog sitesi yerine ulaşılabilir olmayı tercih etti hatta bunun için sitede yazı yayımlayan bloggerların resimleri dahi vardı. Böylelikle ulaşılabilir olmayı tercih ederek müşterileriyle sıcak iletişim kurmayı başarabildi. Bu sefer önceki oranla alınan yorumlar daha destekleyici ve yapıcı olmaya başladı. Yine yaşlanma karşıtı pazarlama düşüncesi devam ediyordu bunun için de seçilen 5 kadın

blogger tedavi programına alındı. Kimsenin etkisi altında kalmadan istedikleri gibi yayın yapan 5 kadın blogger ürünü çok sevdiler. Blogcuların samimileştirdiği blog için Vichy’ye övgüler yağdı. Böylelikle müşteri beklentilerini daha iyi anlayabilme kabiliyetine kavuşan marka, “krem güneşten koruma amacıyla da kullanabilir miydi?” gibi sorulara cevap verilmesi ile satışın önündeki çeşitli engelleri de kaldırabilmiştir. Vichy’nin çıkardığı ders; Eğer yanlış blogculuk yapıyorsanız , bloglar dünyası doğrusunu gösterecektir ve eğer okuyucunun dediklerine kulak verirseniz blogunuz muhtemelen amacına ulaşacaktır. Sizce ? Berat BALKI beratbalki.com

27


MARKALAR VE FACEBOOK Müşteriler 3 şey için markaların facebook sayfalarıyla iletişim kurmayı tercih ediyor:

İndirim kazanmak için Yeni projelerden haberdar olmak için Markayı ve paylaşımlarını ilgi çekici bulduğu için Facebook Kullanan İnsanoğlu

87%

facebook kullanıcılarının en az%87’si bir markanın

82%

%82 markalarla en sağlıklı facebook üzerinden

69%

%69 arkadaşı beğendiği için bir markayı beğeniyor

facebook sayfasını beğeniyor!

iletişim kurulabileceğine inanıyor.

% 50 markaların facebook sayfasının web

50%

sitelerinden daha faydalı olduğunu düşünüyor

Kaynakça http://blog.hubspot.com/blog/tabid/6307/bid/33629/50-ofFacebook-Fans-Prefer-Brand-Pages-to-Company-Websites-INFOGRAPHIC.aspx


Saniyede atılan tweet sayısı :

Her ay aktif kullanıcı sayısı

Günde atılan ortalama tweet sayısı

8900

100000

55000

Her gün yeni üye olan kullanıcı sayısı

150000

Tweet atmak için telefonunu kullananlar

% 41 Kaynakça http://www.inploid.com/dialog/163401/

% 47

Erkek kullanıcı sayısı

% 53

Kadın kullanıcı sayısı

Hiç tweet atmayıp sadece okuyanlar

% 40


O

YUNDER ile tanışmam GDT (Game Developers Turkey) grubu üzerinden gelen bir etkinlik davetiyle oldu. Daha önce oyun sektöründe yer aldığım için üyesi olduğum bu topluluk oyun sektörü için son derece yararlı çalışmalara imza attığından gelen davetleri daima gözden geçirir ve elimden geldiğince katılırım. Dolayısıyla, bir Cumartesi günü, Bahçeşehir Üniversitesi'nde BUG (Bahçeşehir University Game Lab) işbirliğiyle yapılan tanıtım toplantısına

RÖPORTAJI katılmak ve neymiş ne değilmiş bakalım şu oyun derneği öğrenmek için yollara düştük. Açıkçası beklentilerimin çok üzerinde ve yapıcı bir oluşumun kurulmaya başladığını öğrendiğim için son derece memnun oldum. Organizasyonun yüzü Tansu Kendirli'yi dinledikçe memnuniyetim katlandı, tanıştığımda memnuniyet üçe beşe katlanıyor derken içim içime sığmaz oldu. Bu iş böyle olmaz bu faydalı oluşumdan sadece oyun sektörünün değil herkesin haberi olmalı, haydi bir röportaj yapalım diye yakasına yapıştım kendisinin. Sa-

ğolsun o da son derece yoğun bir programı olmasına rağmen (ya da ben yakasından düşeyim artık diye) aşağıdaki içten röportaj için vakit ayırdı. Sivil toplum kuruluşları dendiğinde ciddi bir geçmişi olan ve mobil uygulamaları ile ödüller alan Kendirli, T Arge İletişim firmasının sahibi ve “Minidahi” markasının yaratıcısı aynı zamanda. İyisi mi ben artık düşük çenemi toplayıp bir kenara çekileyim de OYUNDER'i siz Tansu beyin kendisinden dinleyin.

OYUN ŞURUBU: OYUNDER nasıl ve ne gibi bir vizyonla kuruldu? 


yapan ülkelerdeki standartlara konferans ve seminerlere kadar ulaşmayı istiyoruz. uzanan bir faaliyet alanımız Bunun da ötesinde onları geç- olacak. Ancak temel önceliğimeyi hedefleyen bir vizyo- miz Türkiye’de “Oyun ekosisteTANSU KENDİRLİ: Oyun- numuz var. Neden Türkiye mini” geliştirmek. Birbirinden der Türkiye’de oyun sektörüne dünyanın en önemli oyun üre- ayrı olan yapıları birleştirmek. destek vermek, Türkiye oyun ticilerinden biri olmasın? Ne- İnsanlar, ekipler, üniversiteler, endüstrisini yüksek katma de- den bu alanda en çok gelir elde özel sektör, yatırımcılar, yağer yaratan bir yapıya getirmek edebilen ülkelerden birisi de pımcılar, yayıncılar, fikri müliçin kuruldu. biz olmayalım? kiyet kavramının hukuki boyuToplumumuzun oyun konusu- İnsanımız çok zeki ve yetenekli. tu ve kamu açısından koşulları na bakışını güncelleştirmeyi Motivasyonu ve bilinç düzeyini daha iyi hale getirebilmeliyiz. bu konuda sahip olduğu bilgi sağlayacağımız bilgi birikimi, düzeyini yükseltmeyi de he- deneyim ve oluşturmasına önOyun bizlerde defliyoruz. Bu endüstride çalı- celik edeceğimiz desteklerle şan veya kariyer yapmak iste- arttırabilirsek bunun olmaması yarattığı etkiden yen insan kaynağının yetkinlik için OYUNDER olarak biz bir bağımsız olarak düzeyini ve sektörün üretim engel göremiyoruz. kapasitesini arttırmaya yöne- Eğitimden pazarlamaya, ya- değerlendirildiğinde lik çalışmalara varana kadar tırımdan maliyetlerin düşüher alanı kapsayan bir destek rülmesine ve deneysel oyun son derece “ciddi” olacak. Bu sektörün liderliğini araştırmalarına, etkinliklerden bir iştir.

30


bloglifetr

O.Ş.: Sizce Türk dijital oyun sektörünün belli başlı sorunları neler ve OYUNDER’in bu sorunların düzelmesine ne gibi katkıları olacak? T.K.: Başlıca sorunumuz “oyun” kavramını ve doğal olarak buna bağlı oyun sektörünün temel niteliğini tam anlamamış olmaktı. Bu bir ölçüde “oyun” kelimesinin insanımızın zihninde yarattığı etkiden olabilir. Sanırım bu kelime pek çoğumuzun zihinlerinde bir şekilde ciddiyetle aynı safta yer almayan bir kategoride. Oyun yalnızca eğlencelik bir şey değildir. Oyun sadece vakit geçirmek de değildir. Elbette “Ben o açıdan bakmak istiyorum.” diyerek bakış açınızı bu şekilde sınırlı da tutabilirsiniz ancak oyun bizlerde yarattığı etkiden bağımsız olarak değerlendirildiğinde son derece “ciddi” bir iştir. Oyuncu oyunu oynarken de son derece yüksek bir motivasyon ve odaklanma düzeyi ile hareket eder. Elbette oyuncu olmanın ne kadar ciddi olursanız olun eğlenceli olma gibi bir yanı ve zorunluluğu da

var, bu yadsınamaz. Ciddiyet oranını oyunun bir iş “business” olarak şu anda eğlence sektöründe ulaştığı nokta ve yarattığı ekonomik değer açısından da görebilirsiniz. Bu bağlamda oyun, yalnızca kişisel açıdan değil sektörel açıdan baktığınızda da oldukça ciddi bir iştir. Son zamanlarda bu ciddiyet eğitimde oyunsulaştırmaya yönelik çalışmalarla gündemde gittikçe daha da fazla yer işgal ediyor. Tubitak bu konuda destek programları açıklıyor. Milli Eğitim Bakanlığı konuya eğiliyor ve ciddi çalışmalar yapıyor. Çünkü hemen her kesim eğitimde oyunun sağlayabildiği bir psikolojik duruma fena halde muhtaç. “ODAKLANMIŞ OLMAK” Ülkemizin sorunlarından bir diğeri ise bu ekosistemi oluşturan parçaların birbirinden ayrı kalması ve bir bütün olarak değerlendirilmemesiydi. Elbette biz bu yaklaşımı çok sığ buluyoruz. Zaten modern anlamda bir oyun endüstrisinden söz edemiyorsak sebebi bir ölçüde bu. Birbirinden ayrı olan bu ekosistem unsurları31

nı nitelikli ve ortak çalışma yapabilecek çerçevede bir araya getireceğiz. Bu Oyunder olarak Türk oyun ekosistemine yapabileceğimiz en büyük katkı olacaktır. Nitekim Oyunder olarak zaten bu tespitten yola çıkarak kendimizi tanımladık. Sektör dışında kalan insanlar veya genelde pro-gamer olmayan son kullanıcılar yani “oyuncular” için oyun bir programlama uzmanı tarafından yapılabilecek bir şeydir. Özetle bir çok kişi OYUN kavramının ne kadar sofistike ve ne kadar nitelikli uzmanlık gerektiren “multi-disipliner” bir iş alanı olduğunu çok fazla bilmiyor. Bunu değiştirmeliyiz. Elbette bu noktada kafamızdakilerin hepsini saymamız mümkün değil ama neler yapabileceğimizi çok iyi biliyoruz. Önümüzdeki dönemde işimiz oyun sektörünün daha hızlı biçimde gelişmesine yardımcı olmak aynı zamanda gelişimine öncülük edeceğimiz bu yapının güçlenmesini ve sürdürülebilirliğini sağlamak olacak.


32


O.Ş.: Sadece sorunlardan bahsetmekle kalmayalım. Sektörde başarılı bulduğunuz projeler veya stüdyolar var mı? T.K.: Başarı kavramı inanılmaz göreceli bir kavram. Başarıdan neyi anlıyoruz bunu doğru tarif etmeliyiz. Oyunder’in bakış açısı net. Türkiye oyun sektörünü temsil edilen firmaların oluşturacağı orjinal iş fikirleri (fikri mülkiyet) ile dünya genelinde elde edecekleri yaygınlık, oynanma oranı ve buna bağlı gelirle tarif edecek. Biz kendimizi sadece yerel faaliyetler yürütecek bir organizasyon olarak görmüyoruz. Bilakis, Türk oyun sektörünü küresel çapta bir noktaya taşımak için kurulmuş, uluslararası hedefleri olan sivil bir toplum kuruluşuyuz. Oyun geliştiricilerimizin de pek çoğu bizim gibi düşünüyor. Dolayısıyla bu sorunuzu bir kaç stüdyo ismi vererek cevaplamak yerine bunları belirtmenin doğru olacağına inanıyorum

ğiniz firmalar var. Platformlarında bulunan online oyuncu sayısı açısından değerlendirme yaparsanız da farklı bir açıdan başarılı bulabileceğiniz yine pek çok firma bulabilirsiniz. Ancak yaratabildiğimiz orjinal IP (intellectual property) açısından bakacak olursak, Oyunder’in başarıdan anladığı şeyin bu sektörde maksimum seviyede katma değer yaratacak Orjinal IP sayısı ve buna bağlı ekonomik getiri olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka açıdan başarı da dünyada oyun dendiğinde henüz hiç ortaya konmamış “deneyim tasarımlarını” ortaya koyabilirsek olacaktır. Biz meseleye bu açılardan bakıyoruz. O.Ş.: OYUNDER olarak bu sektöre adım atmak isteyen ama ne yapacağını, nerden başlayacağını bilmeyen gençlere de kapınız açık mı? Eğer açıksa onlara ne gibi fırsatlar sunacaksınız?

T.K.: Elbette açık. Ancak bence Elbette elde ettikleri cirolar açı- bu alanda çalışmak isteyen pek sından bakarsanız Türkiye’de çok genç arkadaşımız zaten ne başarılı olarak adlandırabilece- yapmak istediğini gayet iyi bili-

33

yor. Hangi alt alanda uzmanlaşmak isterlerse içimizde onlara yol gösterecek olan arkadaşlarımız var. Bunların sayısı her gün artacak. Yoksa da buluruz emin olun. Bize doğrudan başvurabilirler info@oyunder.org adlı e-posta adresimize bu konuda bir çok mail alıyor ve arkadaşlarımızı elimizden geldiğince doğru biçimde yönlendiriyoruz. Yine de mail göndermeden önce bizim yayınlanmaya başlayan sohbetlerimizi Oyunder Facebook sayfamızdan ve yakında sitemizin bloğundan incelemeleri çok yararlı olacaktır.

Türk oyun sektörünü küresel çapta bir noktaya taşımak için kurulmuş, uluslararası hedefleri olan sivil bir toplum kuruluşuyuz.


bloglifetr

Yine youtube ve slide share gibi kanallardan sunumlarımızı incelemeleri de çok faydalı olur. Belki de sorularının bazıları temasa geçmeden önce cevaplanmış olacaktır. Çünkü o sunum ve sohbetlere göz atarlar ise bizim “Oyun sektörü” dendiğimizde neden bahsettiğimizi daha rahat görebilecekler. Oyun sektörü dediğimizde bunu sadece kod yazmak olarak algılamaları veya sadece tasarım yönüyle ele almaları eksik bir algı olur. Biz oyun üretimi ekosistemini oluşturan tüm uzmanlık alanlarını bu çatı altında ortak çalışma kültüründe birleştirmeye çalışacağız. Hukuk, pazarlama, ses mühendisliği, bestecilik, dijital oyun senaristliği gibi başka pek çok alanda buna dahil. Hatta adını burada şimdi sayamadığımız başka pek çok alan daha var.

ve onların bizim etkinliklerimiz aracılığı ile belirli bir oryantasyon sürecinin ardından buralarda staj ve çalışma imkanlarına sahip olmalarını istemekteyiz. Zaten oyun endüstrisinde bu atılımı yapabilmek için bu yetenekli gençlere ihtiyacımız olacak. Bu tam anlamıyla bir kazan-kazan ilişkisi olabilir. Biz onlara bu fırsatları sunmaya çalışacağız. Yine kendi başına oyun geliştiren ekiplere uzmanlardan deneyim aktarılmasını amaçlıyoruz.

O.Ş.: Geçtiğimiz yıl kurulan TÜDOF ile ilgili düşünceleriniz neler? T.K.: TÜDOF çok önemli bir eksiği kapatan bir kuruluş. Bir öncü. Elektronik sporlar tüm dünyada bu tip yapılara ihtiyaç duyuyor. İlgilendikleri ana alanlar olan kategorizasyon ve sporcu (oyuncu) lisanslaması konuları Bir ülkede, şirkette veya küçük da gerçekten önemli. Bizce bu işletmede, kamuda kısacası ne- alanda TÜDOF tarafından orredeyse her alanda elde edile- taya konacak işler önemli değer bilecek başarıların en üst sınırı teşkil edecek. Mevlüt Bey (abi) o alanda iş yapan veya yapmayı ile yeni bir araya gelme fırsatıdüşünen insanların oluşturduğu mız oldu. Onların da bizimle iltopluluğun bilgi seviyesi, iş ka- gili düşüncelerinin çok olumlu litesi ve motivasyonu ile doğru olduğunu söyleyebilirim. Zaten orantılı. Yani motivasyonu ve ye- ekosistem dediğimizde biz tam teneği olmayan bir insan kayna- da bunu yani tüm tarafları anlığı ile bir önceki sorunuzda tarif yoruz. Kendisi bizi Federasyon ettiğim başarı düzeyine ulaşmak komitelerinde yer almaya ve yamümkün değildir. Bu nedenle pılan veya yapılacak olan çalışyetenekli olduğuna inanan veya malara destek olmaya davet etti. yüksek motivasyonu sahip olan, Oyunder olarak bunu nasıl yapayeteneğini kendisini bu alana bileceğimizi değerlendiriyoruz. adayarak geliştirmek isteyen tüm gençlere kapımız açık. Hatta ile- O.Ş.: Türk dijital oyun sektörüride onları hayalini kurdukları nün geleceğini nasıl görüyorsuiş ortamlarına dahil edebilmeyi nuz? 34

T.K.: “Sky is the limit”. Şaka elbette. Bence gidebileceğimiz yer, hayallerimizin erişebileceği yerdir. O.Ş.: Derneğinize katılmak isteyenler sizlere nasıl ulaşabilirler? T.K.: uyelik@oyunder.org ve info@oyunder.org adresine bir mail atabilirler. Yine Oyunder web sayfasında yer alan dökümanlar bölümünden (www. oyunder.org) üyelik formlarımıza ulaşabilirler.

Oyun sektörü dediğimizde bunu sadece kod yazmak olarak algılamak veya sadece tasarım yönüyle ele almak eksik bir algı olur.

Ayda TANGÜNER oyunsurubu.com


35


İstiklal Akarsu Röportaj

Ö

ncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

için girmiştim biraz da, o yüzden beni güldürebilen insanları takibe başladım, timeline’ım neşe saçİstiklal ben, merha- sın istedim. Sanırım buraya gelen balar. herkesin de amacı oymuş ki komik durumları yazanları sevdiler, Twitter olayına ne zaman girdi- bağırlarına bastılar. Yazdıklarımız niz? Fenomen olma süreci nasıl RT edildikçe, binlerce kişinin anaoldu? sayfasına düştük. Yalnız düştük deyince sanki kötü yola düştük Twitter olayına 2009’un Ekim gibi oldu. Evet itiraf ediyorum ayında girdim, hala da çıkama- kötü yola düştük, abi kurtarın dım, Alice in Wonderland send- bizi, polise filan haber verin! Jack romuna yakalandım, çıkacam Dorsay pasaportlarımızı aldı verama girdiğim deliği bulamıyo- miyor. Bizi bi odaya kapattı zorla rum, acayip bir dünyayla karşılaş- şakalı tivit yazdırıyor, mağduruz, tım ama alıştım, hatta Stockholm lütfen RT! sendromuna geçiş yaptım, sevdim ben bu garip diyarı, şu an iyiyim. “Bir Alex değilim” adlı bir kitap Fenomen olma süreci çok acayip yazmışsınız. Alex olsanız ne deoldu, inanılmaz oldu, yaşayan bi- ğişirdi? lir o durumu, inanılmaz bir duyguydu, heyecan kasırgası, duygu Alex Türkiye’ye ilk geldiğinde seli. Yok yav yazacak bir şey bu- şaşırmıştım. Adam koşmuyor, lamadım sallıyorum şu an. Ben sahilde yürüyüş yapan amcalar hep şakalar yazdım Twitter’a. Za- gibi dolaşıyor saha içinde. Deten bildiğiniz üzere gerçek hayat dim bu adam geldiği gibi gider. sıkıcı, hatta sms diliyle yazarsak Sonra baktım adamın ayağından sikici, bari dedim buraya neşeli çıkan her top ya gol ya asist oluanlarını, komik durumlarını taşı- yor. Adam durarak destan yazıyalım bu zalim hayatın. Açıkçası yor. Sonra bir Beşiktaşlı olarak ben gülmek eğlenmek stres atmak bizim İbrahim Üzülmez’e baktım. 36

Deli İbo bizim adamımız ona karşı daha pozitifim, ama o da sürekli kafası önde koşuyor, hep koşuyor ama finalde topu ya taca ya auta atıyor. Dedim helal olsun bu Alex’e adam futbolun bug’unu bulmuş, kendini yormadan terlemeden işi bitirmiş. İşte hayatta her işte böyle olmak lazım, zorlamadan strese girmeden Alex gibi sonuca gitmek lazım(iyi bağladım dur). Ama iyi ki bir Alex değilim, Alex olsam beni de gönderirlerdi herhalde, o yüzden böyle iyiyim.


bloglifetr

B

azı Twitter Fenomeninin argo konuştuğunu görüyoruz. Argo konuşanlar daha mı çok seviliyor? Eğer öyleyse sizce neden?

ki arada sosyal medyayla ilgili tv programlarına da çağırıyorlar, o bir heyecan olabiliyor. Şimdilerde üniversiteler de söyleşi için çağırmaya başladı, o da çok heyecan verici ve renkli oluyor. Bakıyorum da epey değişmiş la hayatım, iyiyYok çoğu değil aslında, belki sizin miş bu fenomenlik evet. Ama bir takip ettikleriniz öyledir. Tarz me- yandan da hayatımı geçirdiğim selesi bu, ben normal hayatımda yerlerde, yani gerçek hayatımda da öyle çok küfür eden birisi de- tivitçi kimse olmadığından fenoğilim. Ama yeri gelince küfürün menliği hakkıyla yaşayamıyorum tillahını da ederim yapacak bir Bu beni incitiyor, örseliyor, çok şey yok. Geçen bir AVM kapalı ayıp bir şey bu. Sene 2013 olmuş otoparkındayım misal. Hava so- hala Twitter’a üye olmayan insanğuk olduğundan herkes kendini lar var. Ha bizim berber abi girmiş AVM’ye atmış, otopark ağzına Twitter’a, o da ha bire yanıma gekadar dolu. Otoparkın içinde at- lip “beni takip etsene lan” diyor, tığım 5675. tur sonunda baktım zor durumdayım, çıkmazlardabir aracın kapıları uzaktan ku- yım. mandayla açıldı. Gittim o aracın önünde bekledim. sahibi geldi, Takip ettiğiniz fenomenler ya da alışveriş torbalarını yerleştirdi, bloglar var mı? ben de dörtlüleri yaktım çıkmasını bekliyorum. Adam çıktı ama Çoğunu takip ediyorum sanırım, karşıdan gelen bir uyanık direkt ama onlar fenomen olmadan önce hızlı bir manevrayla daldı. Tam da de takip ediyordum zaten. Bazılapark edemedi, 4-5 manevra yaptı rı gerçekten komik, ama bazıları sonra. Ben bu arada korna çaldım, nasıl fenomen olmuş, hangi şakahatta camı açıp el kol hareketi larına gülmüşler meraktan takip yaptım tınmadı bile. Sonra küfü- ediyorum(vaay verdim gizemi, rün tarihini tekrar yazdım. Camı verdim polemiği) Sokaktakiadam kapattığım için duymadı ama o var misal, onun tivitleri eğlenceli abi. Camı kapattım çünkü iri yarı olur. Vizeleri veya finalleri olmabir abiydi, yanında da 2-3 kişi var- dığında eğlenceli yazıyor. Bu aradı, bir park yeri için dayak yemek lar bunalımda sanırım finalleri istemedim. Bu satırları okuyorsa ağır geçiyor. Çocuğumukeserim o abiye selam ederim, o yer senin diye bi ablamız var, o da çok eğhakkındı abi derim, saygılar. lenceli yazıyor ama ayda bir zor uğruyor Twitter’a. Hoanes var, En çok bilinen fenomenlerdensi- onun da hem tivitleri hem blog’u niz. Twitter fenomeni olmak ha- çok güzeldi. Güzeldi diyorum yatınızda neleri değiştirdi? çünkü uzun dönem askere gitti Valla ara sıra böyle ropörtajlar bıraktı buraları. Şimdiden hayırdışında bir şey değiştirmedi. Bel- lı tezkereler diliyorum kendisine. 37

Tez zamanda gelsin ve yazsın şakalarını da gülelim. Özlem Hepşen var, hafif çatlak ama epey komik bi ablamız o da. Ama yemişim blogunu da tivitini de sen gerçekte kime gülüyorsun diye soracak olursan Umut Sarıkaya derim, Yiğit Özgür derim, Cem Yılmaz derim, Özer Aydoğan derim, bunlar iyi. Ama karikatür dergilerini çok takip etmiyorum, arada AVM’lerde beleş okuyorum. Beğendiğim yazar ve çizerlerin karikatürleri ya da yazdıkları bir kitapta toplandığı zaman alıp okuyorum, gülüp eğleniyorum. Başka projeleriniz var mı? Planladığınız ya da şu an faaliyette olan. Yaklaşık 1 yıldır planladığım bir proje var ve sanırım önümüzdeki hafta piyasaya çıkacak. Evet 2. kitap geliyor. Çok heyecanlıyım, du bakalım inşallah hakkımda hayırlısı olur. BloglifeTr dergimiz hakkında neler düşünüyorsunuz? Facebook, Twitter gibi mecralar çıktı çıkalı bu garibim blog’ların pabucu dama atıldı. Evin ilk çocuğu gibi mahzunlaştı, durgunlaştı bloglar. Ama unutmasınlar ki onlar bizim ilk göz ağrımız, onların yeri bizde ayrı, sel gider kum kalır, yürü be blog kim tutar seni! Siz de BloglifeTr olarak bu mecraya hak ettiği ilgiyi ediyorsunuz, tebrik başarılarınızın devamını dilerim.

Ali Kemal ÖZDEMİR 1sosyalmedya.com


bloglifetr

BlogLifeTr Blogger Partisi’nde Kahkahalar Su Gibi Aktı

1

5 Şubat Cuma akşamı Armada Hotel‘de heyecanlı bir bekleyiş içindeydik. Girişte bloggerlarımıza layık kırmızı halımızı sermiş, otelin farklı yerlerine 11 adet QR kodu yerleştirmiştik. İçerden gecede sahne alacak Altuğ Akınsel ve grubunun sound check sesleri gelirken biraz yorgun ama o yorgunluğun kat be kat fazlası heyecanla lobiye yığıldık, yorgunluk çaylarımızı yudumlamaya başladık. Kaplumbağa havuzunun huzurlu şıkırtısı ruhlarımız okşuyor, otele sinmiş, babaanne/anneanne evlerine has o nostaljik ve insana kendini hoşgelmiş hissettiren koku ciğerlerimize doluyordu. Yorgunduk ama bu yorgunluğa fazlasıyla değmişti. Tüm bu süreçte yanımızda olan ve heyecanımıza aynı heyecanla destek veren Armada Hotel Pazarlama ve Gelirler Asistanı Ecem Onay ile Pazarlama ve Gelirler Müdürü Nedim Mazliyah da öğleden itibaren yanımızdalardı. Onların yol göstermesi ve katkısıyla organizasyon hazırlıkları pürüzsüzce tamamlandı. İlk ziyaretçilerimiz gelmeye başladığında heyecan tavan yaptı elbette. Özellikle de Internet Geliştirme Kurulu Baş-

kanı sayın Serhat Özeren her zamanki babacanlığı ve güler yüzüyle kapıda belirdiğinde yüreğimiz ağzımızdaydı. Bize ilk günden beri tüm projelerimizde destek veren, motivasyonumuzu motivasyonuyla katlayan sayın Özeren, o gece yaptığı konuşmada: “Türkiye’de internet abone sayısı 20 milyonu geçti. İnternet hızının artması, akıllı cihazların kullanılması ile mekandan bağımsız internet erişimi özgün içeriğin de artmasına yol

neye çıktı ve biz şarkılarıyla coşarken o da sahnedeki enerjisini gece boyunca bize bulaştırmaya devam etti. O sırada köşedeki tavuklu pilav arabası, ikram edilen osmanlı şerbeti, meyveler, kuruyemişler, midye dolmalar, tavuk şişler derken kendimizi kaybettik. Ondan yiyeyim bundan içeyim şundan tadayım derken saatler nasıl geçti anlamadık. Bir ara Twitter fenomenlerinden İstiklal Akarsu da bu eğlenceye katıldı. Davetimize katılan

açtı. Türkiye’de internet kullananların duygu ve düşüncelerini, fikirlerini paylaştığı özgün internet sayfalarının artması, bilginin dolaşımın hızının da artması anlamına gelecektir. Türk insanın yaratıcı yönünün yansıdığı blog sayfalarının artması ve bu etkinlikler ile farkındalığın oluşması önemlidir” şeklinde konuştu. Akabinde Altuğ Akınsel sah-

bloggerlar arasında yetenekleri kalemiyle sınırlı olmayanlar varmış görmüş olduk. Onlar da sahneye çıkıp söyledikleri şarkılarla geceye renk kattılar. Hatta bir ara ajansımızın Chief Enlightment Officer’ı Levent Cem Aydan “Californication” cover’ıyla göz doldurdu. Gecenin sonunda QR Kodu Avı’nın tüm kodlarını bularak şifreyi çözen Emre Mertcan

38


bloglifetr

ana sponsorumuz Armada Hotel’de iki kişi bir gece konaklama ve kahvaltı kazanırken gece boyunca #BlogLifeTrParty hashtag’iyle en çok twit atanlar arasından belirlediğimiz şanslı katılımcılarımız da yine ana sponsorumuzdan birbirinden keyifli hediyeler kazandı.

Biz blogger kökenli, çalışanları arasında bir dünya blogger olan bir ajansız ve öyle olmaya da devam edeceğiz. Bizler için Türkiye’deki blog kültürünü korumak ve geliştirmek çok çok önemli. Bloggerlar için organizasyonlarımız ve partilerimiz bununla da sınırlı kalmayacak elbette. Önümüzdeki günlerde

39

bloggerlar için büyük bir sürpriz daha hazırlıyoruz. Gecemize katılan, bizimle eğlenen ve “Hiçbiriniz Yokken Bloggerlar Vardı!” diyen herkese çok teşekkürler. Ayda TANGÜNER 1sosyalmedya.com


40


41


DAMIEN RICE

B

azı sanatçılar, bazı şarkılar çok özeldir. Bazıları tek bir şarkıyla milyonlarca duyguya eşlik edebilirler. Ruha ve yaşama eşlik etmek bambaşka bir şeydir. Bence asıl başarı, tam bu noktada ortaya çıkıyor. Damien Rice bana göre bunu başarabilenlerden biri, özellikle The Blower’s Daughter şarkısıyla bunu kanıtlayanlardan olduğunu düşünüyorum.. Ünlü müzisyen hakkında size biraz bilgi verdikten sonra şarkısıyla sizi baş başa bırakacağım. Yüksek ses ile ve sonuna kadar dinlemeniz önemle tavsiye edilir. Damien Rice İrlandalı ve 1973 doğumlu bir şarkıcıdır. Müzik kariyerine 90’larda rock müzik grubu Juniper ile başlamıştır. Grupla iki albüm çıkardıktan sonra ayrılmış ve solo kariyerine başlamıştır. Gitar, çello, violin, piyano ve davul çalan şarkıcının iki kayıt albümü ve single’ları mevcuttur. Dinlenmesi gereken şarkılarından olan Cheers Darlin ise insanlar tarafından tavsiye edilmektedir. En çok bilinen şarkısı, aynı zamanda Closer filminin de müziği olan The Blower’s Daughter. Şarkı, üflemeli çalgılar hocasının kızına olan aşkını anlatmaktadır.

42

Elif DURUK www.psikolokum.blogspot.com


Little Black Submarine Çok güzel şarkılar yapıyorlar öyle ki uykularımız kaçıyor, başa sarıp sarıp bıkana kadar tekrar dinliyoruz. Öyle gecelerden biri sanırım bu da. Black Keys’in Little Black Submarines’i bütün gün ısrarla dinletildikten sonra eve geldiğimde de etkisini sürdürdü, bilgisayar cayır cayır yanıyor ama ben hala dinlemeye devam ediyorum. Bir taraftan da bu ayın bitmesini bekleyemeden pirinç ayıklar gibi ocak ayı fotoğraflarını ayıklarken her ayın sonunda olduğu gibi yeminimi tazeliyorum “çok sarhoşsan vizöre değil eğlenmeye bak” çünkü anlaşılan kameramla birlikte yine ufak ufak köşe kapmaca oynamışız. Neyse sevgili okur gece gece çenem düşmesin, siyah küçük denizaltı üzülmesin; saat geç ama gün yeniyken nostaljik esintili görsel bir ocak ayı özeti seninle...

43

Ozge AKPINAR vivalabonvivant.com


Merhabalar Melis. Sohbeti- inanilmaz.3 senedir beraber mize seni kısaca tanıyarak çalışıyoruz. başlayalım mı? Bir de İskender Paydaş ile 1986 İstanbul’da doğumlu- çalıştığınızı biliyoruz. Ne yum. Lisede resim bölümünü kadar zamandır kendisiybitirdikten sonra Müjdat Gezen le çalışıyorsunuz ve ne gibi Konservatuarı, Batı Müziği eği- çalışmalar yaptınız? İskentimi aldım. der Paydaşla ilgili söylemek istediğiniz başka şeyler var Melis Dağ müziğe ne zaman mı? ve nasıl başladı? Zamansız Şarkılar albümünAslında 2 yaşından beri şarkı den sonra kendi orkestrasıyla söylüyorum. Şaka değil, kayıt- sahneye çıkıyor, beni de çaları var Antalya’da yaşadığım lıştığım barda, beni sahnedeydönemde (92-97), daha ilko- ken dinleyip çalışmak istedikuldayken, müzik kurslarında ğini söyledi. Ortalama 1 sene burslar kazanıp eğitim alma- oluyor. Bugüne kadar birçok ya başladım. İlk olarak 9 ya- yerde sahne aldık kendisiyle. şımda Antalya Konyaaltı Açık Şu sıralar her Cuma, Beyoğlu Hava Tiyatrosu’nda ‘Bir Fidan Mask sahnesindeyiz. Onunla Sizden, Bin Şarkı Bizden’ tur- çalışmak çok keyifli. İnanılmaz nesinde sahneye çıktım. Pro- bir müzisyen olmasının yanı fesyonel olarak da 11 senedir sıra oldukça pozitif, çok iyi bir sahnelerdeyim. arkadaş, kimi zaman bir abi. Bildiğimiz kadarıyla, pop müziğimizin kraliçelerinden Nilüfer’in vokalistliğini yapıyorsun. Bize kısaca Nilüfer’le tanışma serüveninizi ve ne kadar zamandır birlikte çalıştığınızı anlatabilir misin? Myspace sayfamdaki kayıtlarımı yakın bir arkadaşı aracılığıyla dinledikten sonra beni evine davet edip “sizin gibi güçlü bir vokale ihtiyacım var, benimle çalışmak ister misiniz?” diye sorduğunda ellerimin nasıl terleyip, kalbimin nasıl çarptığını anlatamam insanın küçüklüğünden beri hayran olduğu birinden böyle şeyler duyması

Bütün bunların yanında bir de kendi grubun var. Bize grubunun hikayesini kısaca anlatabilir misin? Neler yapıyorsunuz? Non-Stop... Bugüne kadar sahnedeyken en çok keyif aldığım orkestra. Dördü de çok sevdiğim arkadaşlarım. Alpcan Utku, Kerem Yılmaz, Oğuzhan Tosun ve Alper Selçuk İmren. Daha önce farklı projelerde çalışıp, en sonunda bu ekipte toplanmış arkadaşlarız aslında. Sahnedeki enerjimiz de buradan geliyor. Pop-R&B cover grubuyuz. Bugüne kadar sayısız mekan ve organizasyonda sahne aldık. Buna 44

2 gün boyunca hiç durmadan devam ettiğimiz Rock’n Coke performansımız da dahil. Tatile bile birlikte gittiğiniz arkadaşlarınızla aynı sahnede olmak kadar keyifli bir şey yok. Su an her Cumartesi Beyoğlu Mojo sahnesindeyiz. Non-Stop dışında her Çarşamba kendi ekibimle Taksim Dorock Bar’da sahne alıyorum. Oğuzhan ve Alper o ekipte de bana eşlik ediyor. Gitarda Özgehan Özturan, davulda da Onur Akça var. Yoğun bir yaşantınız var. Memnun musunuz bu durumdan? Kendinize vakit ayırabiliyor musunuz? Kendinize ayırabildiğiniz vakitlerde neler yapıyorsunuz? Tabiki çok yoruluyorum ama işim bu. Fakat her zaman soyluyorum ki sevmiyorsanız kesinlikle çekilecek iş değil. Haftada 5 şehir görüp, 2 gün hiç uyumadığımı, günler boyunca yastıklarla havaalanlarında uyuduğumu biliyorum. Ama işimi çok seviyorum. Kendime vakit ayırabildiğim günler olursa dinleniyorum açıkçası. Dinlenirken film izlemek ve kitap okumak büyük zevk benim için. Peki Türkiye’deki müzik piyasası hakkındaki görüşlerin neler? Daha çok çalışılması gerek, daha fazla özen gösterip, daha fazla emeğe saygı duyulması gerek. Yurtdışındaki konserleri


Melis DAĞ Röportajı Türk müziğinin duayen isimlerinden Nilüfer’in, sesiyle olduğu kadar içtenliğiyle de beğenimizi kazanan vokalisti Melis Dağ ile okurken oldukça keyif alacağınız bir sohbet gerçekleştirdik. Sözü çok uzatmadan sizi bu güzel sohbet ile baş başa bırakmak istiyorum.

45


Öncelikle birçok bloggeri aynı iş altında topladığınız için tebrik ediyorum ve en kısa zamanda basili olarak yayınlanmanızı Sosyal medya ve Bloglarla aran nasıl? umuyorum. Başarılarınızın devamını dileSadece etkinlikleriniz için mi kullanıyor- rim. Röportaj için çok teşekkür ederim. Sorusun sosyal medyayı? larınızı yanıtlamaktan büyük keyif aldım. Çoğu insan gibi benim de iyi. Etkinlikler, Etkinlikleri takip edebilmeniz için size özel mesajlar, ufak toplantılar için sıklıkla kul- hazırladığım linklerim var  kendi internet lanıyorum. Bunlar dışında televizyon izle- sitemin de içi yavaş yavaş dolacak, tekrar meye pek vakit bulamadığım için gündemi görüşmek üzere. takip etmek adına da kullanıyorum sosyal www.melisdag.com medyayı. Benim blogum yok, hiç düşünmedim de www.twitter.com/melisdag açıkçası. Takip ettiğim bloglar var fakat www.facebook.com/melisdagofficial ‘Ahmet Erten’le Hayat Müzik’in hiç bir cümRöportaj teklifimizi kabul edip, değerli vaklesini atlamıyorum diyebilirim. tini bize ayırdığın için biz teşekkür ederiz. Son olarak BloglifeTr dergimiz hakkın- Okuyucuların keyif alacağı, güzel bir sohdaki görüşlerini ve varsa sevenlerin bet oldu. için eklemek istediğin mesajını alabilir Başarılarının devamını dileriz. miyiz? Ali Kemal ÖZDEMİR 1sosyalmedya.com izlerken onları kıskanmayacak hale gelmemiz lazım, daha yolun çok başındayız.

46


47


bloglifetr

Kışlık Sokak Stilleri Baktım ki yazı getiremiyorum, bulunduğumuz mevsime ayak uydurmanın yollarına bakayım dedim:) Kış mevsimi şık olmanın zor olduğu bir mevsimdir. Çünkü birinci güdü insanın kendisini soğuktan korumasıdır. Bir de parça sayısı arttıkça şıklığı korumak zorlaşabilir. Ben her zaman derim, şıklığın mevsimi bahar aylarıdır.( tercihim ilkbahar:) ) Vücudumuzu sıcaktan ya da soğuktan korumak zorunda kalmayız. Dolayısıyla kıyafetlerin direkt görselliğine yönelebiliriz. Fakat unutmayalım ki, stil sahibi bir kadın her zaman şık görünür. Ben de bugün soğuğa aldırış etmeden şık ve stil sahibi görünmenin yollarını gösteren ilham verici bir post hazırladım sizin için. Görsellere bakın ve kar kış demeden stil sahibi görünen bu hanımları örnek alın:) İşte ilham verici sokak stilleri:)

48

Tuğba nofashionnopassion.blogspot.com


Keep me undone but gloss me up

G

runge iyidir, grunge havalıdır. Grunge şık ise bir boyut ötesi olup daha da iyidir. Yükselişte olan trendlerden biri de yapılmamış, yataktan yeni kalkmış gibi görünen saçlar, ancak bu saçlar kuru ve mat değil, aksine sağlıklı bir parlaklığa sahip. Her bir telin yerli yerinde usluca durduğu, yapılı ve kontrollü saçların yarattığı sıkıcılığı ve ciddiyeti unutun. Özgür bırakın o saçları. Bunca ciddiyet niye? Hayat ciddiye alınmak için fazlasıyla kısa. Bilmem farkında mısınız, görünümümüz ve duruşumuzun hayat çizgimiz, başarılarımız, mutluluklarımız ve hü-

zünlerimiz üzerinde ne kadar da büyük etkiye sahipler. Ruhunuzu özgür ve hafif bırakın. Üzerinizde baskı kuran tüm sahip olduklarınızdan kurtulun. Daha mutlu, daha hafif ve ÖZGÜR olmanızı engelleyen o hayat görüşünüzden kurtulun. Grunge bir başkaldırıdır. Hayata ve çevremize karşı bambaşka bir duruştur. Kişiye özgür bir ruh hali ve havalı bir duruş verir. “Ne haliniz varsa görün!” diye haykırır. İlkbahar-Yaz’13 podyumlarında pek çok dağınık fakat parlak saç modellerine rastlayabilirsiniz. Bu görünümün büyük bir hayranı olduğumu 49

söylemeden geçemeyeceğim. – Merhaba Anne! Ne zaman saçımı bu şekilde kullanıp fikrini sorsam gözlerini devirip, “Çok dağınık değil mi sence? Ama beğeniyorsan n’apalım...”demenden ve aslında demek istediğin “Aman Tanrım! Çok dağınık, karman çorman, ama o bu şekilde mutluysa bana laf düşmez...”ken bu saç tarzını hiç sevmediğini biliyorum. Podyumlara geri dönecek olursak, Stella McCartney, Marni, Isabel Marant, Bottega Venetta ve diğer pek çok tasarımcı bu saç tarzını şovlarında kullandılar. Saç ister serbest bir


şekilde omuzlara dökülüyor olsun, ister rahat bir ense topuzu olsun, asla mükemmel değiller. Daima o yapılı olmayan, tamamlanmamış görünüme sahipler. A-ha! Ama asla mat ve kuru değiller. Parlaklık veren serumlar sayesinde her zaman sağlıkla parlıyorlar! Sonuç olarak, bu yapılı olmayan saçlar sağlıklı bir parlaklığa sahip olduklarında olayı tamamıyla bambaşka bir boyuta taşıyorlar; benim çok sevdiğim, şık ve günümüze ait bir boyut. Bu görüntüyü yakalamak için saçınızı bir saç düşmanı olan saç kurutma makinesi ile değil

de doğal yollardan hava ile kurumaya bırakın. Saçınız tamamen kuruduğunda, eğer açık bir modelde kullanacaksanız parmaklarınızla biraz düzeltin ve uç kısımlara biraz parlaklık veren serum sürün. Ardından serumun tüm saça dağılması için aşağıdan başlayarak yukarı doğru usulca tarayın. Asla saç köklerine bu serumu değdirmeyin, aksi halde yağlı ve hacimsiz bir görünüme bürünebilir saçlarınız. Yok, ben saçımı topuz yapmak istiyorum derseniz de, yine doğal bir şekilde kurumaya bırakıp serum sürdüğünüz saçlarınızı hafifçe kusursuz olmayan bir şekilde 50

ense topuzu yapın, parmaklarınızla bu topuzun içine nazikçe dalın(!) ve biraz tartaklayın :) Bu şekilde yapılı görünmeyen hafif grunge saçlara sahip olmuş olacaksınız. Bugünlük bu kadar. Ben arka planda takipte olmaya ve podyumlardan beğendiklerimi sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Umarım siz de benim gördüğümü beğenirsiniz. Bir sonraki posta kadar, sağlıklı kalın, güvenli kalın, parlak ve yapılmamış kalın!

Sarah ZEYBEKOĞLU www.fashionizelife.com


Maison Martin Margiela’dan Bir Çift Metal! Artık günümüzde kadınlar için olduğu kadar erkekler için de birbirinden iddialı ayakkabı modelleri bulmak mümkün, Maison Martin Margiela’nın metal görünümlü deri kullanarak ürettiği yüksek bilekli model de buna çok güzel bir örnek! Her ne kadar sert ve ağır bir çift ayakkabıymış gibi dursa da yüksek kalite deri işçiliği sayesinde konforunuzdan ödün vermenizi gerektirmiyor. İtalya’da üretilen 690$ fiyat etiketli model SSENSE üzerinden satışta.

51

Sinan Bora ÖZIŞIK www.hayatinitasarla.com


The Art of Fashion Amerika’nın en ünlü department store’larından Neiman Marcus’un 2013 kampanya çekimlerinde tema ‘The Art of Fashion / Modanın Sanatı’ olmuş ve fotoğrafçı Walter Chin birbirinden etkileyici karelere imza atmış. Modeller Karlie Kloss ve Vika Falieeva’nın üzerinde mağazanın Chanel, Alexander McQueen, Oscar de la Renta, Lanvin ve Jil Sander gibi en büyük markalarından seçilmiş parçaları görüyoruz

52

Sinan Bora ÖZIŞIK www.hayatinitasarla.com


Beats Audio™’ya sahip en hafif Windows telefonu |

, Xbox Music ve oyunlar ile üstün eğlence seçenekleri

| Güçlü çift çekirdekli işlemci ile etkileyici performans | Canlı Kutucuklar ile ekranda gerçek zamanlı güncellemeler

53


54


bloglifetr

SİNETERAPİ

B

u ay Sineterapi sayfa- 1999 yapımı ABD filmi olan mızda bir çok kişinin Dövüş Kulübü’nün yönetmenliizlediği bir filmi ele al- ğini David Fincher üstlenmiştir. mak istedik. Konu ola- Chuck Palahniuk tarafından rak bir çok insanın hayatında yazılmış olan aynı isimli royer alan bir içerikle karşı kar- man üzerinden çekilmiş kült şıyayız. Hayatımızda kimi za- filmlerdendir. Başrollerde Brad man tek düze, kimi zaman bizi Pitt(Tyler Durden), Edward heyecanlandıran kimi zaman Norton(The Narrator-Anlatıcı), da bizi şaşırtan olaylara bir de Helena Bonham Carter(Marla bu film üzerinden değerlen- Singer) rol almaktadır. Oredirerek bakalım dedik. Gerek gon Üniversitesi’nde yükkonusuyla gerek kadrosuyla sek lisansını yapan Chuck olsun başarılı filmlerden bir ta- Palahniuk’un uzak olmayan nesi olduğunu düşünüyoruz. bir gelecekte geçen ve kafası İzlerken kişiye güç kattığını karışık genç bir erkeği konu düşündüğümüz bu filmi izle- alan romanından yola çıkılameyen herkese tavsiye edi- rak çekilen Fight Club’da filyor; film hakkında kısa bir bilgi mi anlatan, ünlü bir otomobil vererek, sizi fragmanıyla baş firmasında iyi bir işe sahiptir. Tek düze yaşamı kronik uykubaşa bırakıyoruz. suzluk sorunuyla çekilmez bir hale gelmiştir. Ailesi ve yakın bir arkadaşı olmayan Anlatıcı FIGHT CLUB (DÖVÜŞ KULÜBÜ): doktorunun tavsiyesi üzerine 55

kanserli hastaların terapi grubuna katılır. Bu toplantılar esnasında Marla ile tanışır; o da genç adam gibi hasta olmadığı halde grubun toplantılarına katılmaktadır. Anlatıcı’nın ve Marla’nın çabaları, tüketici kültürünün anlamsızlığına karşı bir duruştur adeta, kariyer sahibi ama yalnız insanların bir tepkisi. Anlatıcı’nın jenerasyonu ölü bir jenerasyondur. Bir yolculuk sonrası evinin yanmış olduğunu gördüğünde arayabileceği tek kişinin yolculuk sırasında tanıştığı sabun satıcısı Tyler olması da adeta bunun bir kanıtıdır. İçilen birkaç biranın ardından park yerinde Tyler, kahramanımızı kendine vurması için kışkırtacaktır. Aralarında başlayan bu kavga Anlatıcı’nın hayatını değiştirecektir. Elif DURUK www.psikolokum.blogspot.com


56


bloglifetr

2012 Küresel Girişimcilik Raporu Yayınlandı! Kar amacı gütmeyen bir akademik araştırma konsorsiyumu olan ( Global Entrepreneurship Monitor ) GEM’in amacı ülkelerde girişimcilik faaliyetinin düzeyini belirlemek, girişimciliğin ekonomik gelişmedeki rolünü belirlemek, ülkeler arasındaki farklılığa neden olan faktörleri tayin etmek ve girişimciliği geliştirmeye yönelik politikalar önermek üzere girişimcilik faaliyeti ile ilgili nitelikli araştırma verileri oluşturuyor ve bu verileri geniş kitlelere sunuyor. GEM, hazırladığı 2012 Küresel Girişimcilik Raporu’nu yayınlandı. Raporda ülkemize dair olumlu artışlar ve güzel sinyaller var. İşte GEM 2012 Raporundaki Türkiye izleri; 2012 yılında 69 ülkeden 198.000 kişi ile yapılan anket sonucu oluşturulan Küresel Girişimcilik Raporu’na (GEM) göre, Avrupa’da krizin etkisinin en fazla hissedildiği 2012 yılında Türkiye’nin girişimcilik notu %11.9’dan %12.22’ye yükselmiş. Bu yükseliş girişimcilik tablosunun daha dengeli bir hal kazandığını, eğitim seviyesi yüksek kesimlerde de girişimciliğin arttığını göstermekte. GEM 2012 Raporuna göre ülkemizdeki potansiyel giri-

şimci oranı da; 2006 yılında 2.2 iken, 2012 yılında 7.0’a çıkmış. Yine, 2006 yılında 4.0

nüfusun fırsatları değerlendiren kısmının başarısızlık korkusu puanı 2011’de 22.5 iken

olan yeni girişimci oranı 6.0’a çıkmıştır. Türkiye’deki Büyüme Odaklı Girişimci oranı da, verimlilik odaklı ekonomilere sahip ülkeler arasında yüksek sıralarda yer almıştır. Türkiye, erken girişimcilik indeksi açısından araştırmaya katılan 30 ekonomi arasında 17. sırada yer almakta.

2012’de 30’a çıkmıştır.

2012’de ülkemizde ihtiyaç odaklı girişimcilik oranı %31 iken fırsat odaklı girişimcilik %55’e yükselmiş.GEM 2012 Raporuna göre ülkemizde fırsat değerlendirme oranı 2011’de 32.4 iken 2012’de 40’a yükseldi. Diğer taraftan

57

Türkiye’de girişimcilik ve girişimciliğe medyanın ve halkın bakış açısı ve ilgisi hem geçen senelere göre hem de diğer ülkelere oranla bu sene oldukça yükseldi. GEM 2012 raporuna göre, kuruluş aşamasında olan girişimcilerin, 18-64 yaş arasındaki yetişkin nüfusa olan oranı, Türkiye‘de 2006 yılında % 2.2 iken, 2012 yılında bu oran %7.25’e çıktı. Yani, 2012 yılında daha fazla kişi, son bir senedir, yapmayı düşündüğü bir iş için para biriktirmeye başla-


bloglifetr

mak, yer aramak, ekip oluşturmak, iş planı üzerinde çalışmak gibi hazırlıklar yapmış. Bu artışla Türkiye, ekonomilerin ortalaması olan %7.82’ye yaklaşmış 3.5 seneden fazla süreden beri girişimcilik faaliyetinde bulunmuş kişilerin, yetişkin nüfus içindeki oranını gösteren bir indeks olan Kurumsallaşmış girişimcilik indeksi, Türkiye’de 2011’de % 7.96 iken, 2012’de % 9’a çıkmış. GEM 2012 Raporuna göre, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden olan Çin, Rusya ve Güney Afrika gibi ülkelerde 2012 yılında erken girişimcilik faaliyetlerinde ise azalmalar olmuş.GEM 2012 raporuna göre, uluslararası karşılaştırma yapıldığında, Brezilya hariç, diğer BRIC ülkelerinde kuruluş aşamasındaki girişimcilik faaliyetlerinde düşüş olmuş. Çin’de 2011 yılında %11 olan bu oran, %5.45’e düşmüş. Raporun tamamını görüntülemek için Endeavor’ın raporlar sayfasını veya GEM’in rapor sayfasını ziyaret edebilirsiniz. GEM hakkında çok daha fazla detay için www.gemconsortium.org adresini ziyaret edebilir, sizin için derlediğimiz aşağıdaki raporları detaylıca inceleyebilirsiniz;

Daha fazla girişimcilik; daha fazla başarılı proje demek, daha fazla başarılı proje daha güçlü yerli sermaye demek. Endevor kaynaklı bu derleme haberimizi başta raporlarla ilgili okurlarımızın, güzel gelişmeleri de tüm okurlarımızın ilgi ve bilgisine sunuyoruz.

58

İdris CİN girisimhaber.com


bloglifetr

Başarılı Genç Girişimci Samed Ağırbaş İle Röportaj Yaptık Girişimcilik ekosistemimizin genç yıldızlarından Samed Ağırbaş ile röportaj yaptık. Liselerde Girişimcilik Kulüpleri projesini ve şuan ki projelerini, globaldeki ve ülkemizdeki girişimcilik ekosistemini konuştuk. İşte Samed Ağırbaş röportajımız.. İdris Cin: Öncelikle Röportaj teklifimizi kabulün için teşekkür ederim Samed. Biraz kendinden bahsedebilir misin okurlarımıza? Samed Ağırbaş kimdir? Samed Ağırbaş: 18 yaşındayım. Meslek Lisesinde Bilişim Teknolojileri okudum. Öğrenim hayatım boyunca başta M.E.B olmak üzere bir çok devlet birimince düzenlenen programlar vesilesi ile yurtdışına çıkma imkanım oldu. Bu sayede farklı kültürleri tanıma imkanına sahip oldum. Aynı zamanda Liselerde Girişimcilik Kulüplerinin Kurucusuyum. 2012 -2013 dönemi itibariyle İstanbul Üniversitesinde Sosyoloji eğitimine başladım. Koordinatörlüğüne devam ettiğim Liselerde Girişimcilik Kulüpleri Türkiye’deki tüm liselerde varlığına devam ediyor ve her yıl aramıza katılan binlerce üyesi büyümeye devam ediyor. Bunların dışında Londra merkezli bir kurumda genel sekreterlik

görevini icra ediyorum. Ve tabi yıldır girişimcilik alanında uluülkeme ve milletime değer ka- sal ve uluslararası çalışmalar tacak yeni projeler için üretim yürütüyorum. yapmaya devam ediyorum. İdris Cin: Liselerde Girişimİdris Cin: Ne zamandır Gi- cilik projesiyle ciddi başarırişimcilik Ekosistemi ile il- lara imza attınız. Nasıl doğdu gilisin, girişimcilik üzerine bu proje hikayesi ve şuan ki projeler ve planlar ne zaman geldiğiniz noktayı nasıl tacanlanmaya başladı aklın- nımlıyorsun? da? Samed Ağırbaş: Liselerde giriSamed Ağırbaş: İlk yurtdı- şimcilik kulüpleri benim ülkem şı ziyaretimi yaptıktan sonra için kurduğum hayallerden bir Türkiye’de özellikle liseler ala- tanesi ve ilk projem. Ben mesnında Girişimcilik eğitiminin ek- lek lisesinde okudum ve messik olduğunun farkına vardım lek lisesinde bir çok sorun ile ve bununla ilgili çalışmalara karşılaştım size onlarca sorun başladım. Liselerde Girişimci- sayabilirim ama bir tanesini lik Kulüplerini kurmaya başla- ele alalım ülkemizde 18 yaş dığımda 15 yaşındaydım. Por- altında girişimcilik kültürü katekizden yeni dönmüştüm. Üç zandırma çalışmalarının ye59


bloglifetr

tersiz olması. Bu soruna bağlı olarak da şu şekilde bir örnek verebilirim Örneğin bana göre meslek lisesinden mezun olan bir arkadaşım gidip bir mağazada tezgâhtarlık yapmamalı veya gidip kendi mesleği ile alakasız bir yerde işçi olarak çalışmamalı. Meslek lisesinden mezun olan öğrenci kendi iş fikrini, iş modelini geliştirip kendi işini kurmalı. Ama maalesef bu şekilde olmuyor bunun başlıca sebeplerinden bir tanesi de girişimcilik ruhumuzun, girişimcilik kültürümüzün eksik olması. Toplum olarak genelde çocuklarımıza çok çalışıp devlet memuru olmalarını veya iyi bir iş bulmalarını söyleriz. Sonrasında da milyonlarca kişi KPSS sınavına girer. Büyük şirketlere iş başvuru yapar belki bunların yüzde onu işe girebilir ama diğer kısım için sonuç hüsrandır. Bu aslında beklendik bir problem. Ne devlet nede özel sektör tüm iş başvurularını karşılayacak güçte değil. Ve karşılaması da gerekmiyor. İşte bu gibi sebeplerden ötürü ben girişimciliğin 18 yaş altına inmesi için projeler yürütüyorum. Liselerde Girişimcilik kulüplerini bundan dolayı kurdum. İnşallah 10 yıl sonra Türkiye genç girişimcileri ile anılan bir ülke olacak. 10 yıl sonra Liselerdeki girişimcilik kulüplerinden yetişen iş adamlarımız olacak. İşte o zaman ben yaptığım işler ile gurur duyacağım.

hangi projelere imza attın? Samed Ağırbaş: Farklı alanlarda projeler yürütüyorum ama sonuçta hepsinin ortak noktası ülkemize değer katmak. Havacılık Kulübü ile 10.000 genc arkadaşımıza havacılık eğitimi verdik, Girişimcilik ile geleceğin iş adamlarını, sosyal girişimcilerini yetiştirmeye çalışıyoruz. Daha farklı projelerde mevcut incelemek isteyen olursa www. samedagirbas.com/samed adresinden ulaşabilirler. İdris Cin: En son Dünya Girişimcilik Vakfı’nda Genel Sekreterlik yapmaya başladığını öğrendim. Bize Vakıf hakkında bilgi verip çalışmalarınızdan bahsedebilir misin? Samed Ağırbaş: Evet, öyle bir gelişme oldu. İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan genel merkezimiz haricinde dünyanın birçok yerinde temsilciliklerimiz var. Fazla aktif

İdris Cin: Çok genç yaşta olmana rağmen pek çok projede imzan var. Şimdiye kadar 60

ve medyatik bir vakıf değiliz, yapımız itibari ile de olmamak durumundayız. Daha çok offline taraftayız. Ülke yapılanmalarında o ülkelerde faaliyet gösteren birçok iş adamı görev alıyor. Belli başlı politikalar ile ilgili çalışmalarımız oluyor. Önümüzdeki 5 yıllık planda 100 ülkede temsilciliğe sahip olma hedefimiz var. İdris Cin: Global arenadaki girişimcilik kültürü ile ülkemizdeki girişimcilik kültürünü mukayese etsek, farklar neler, ne durumdayız? Samed Ağırbaş: Şuan ülke olarak iyi durumdayız. Genç bir nüfusa sahibiz. Ülke olarak güzel hedeflerimiz var ve bu hedeflere doğru emin adımlar ile ilerliyoruz. Bizde elimizden geldiğince 2023 hedeflerini yaratıcı projeler ile destekliyoruz. Bu hedefler hepimizi ilgilendiriyor aslında ve hepimize büyük görev düşüyor. Bunun yanında Sivil Toplum Kuruluş-


bloglifetr

larımızın da güzel çalışmaları var. Ama eksik olduğumuz noktalarda var tabi. Yaptığımız projeler bölgesel yahut ulusalda çapta kurgulanıyor ve tanıtımını yaptıktan sonra devamı gelmeyebiliyor. 2023 hedefleri büyük olduğu için bizim oyun alanımız da büyük olmak zorunda. Bu anlamda yaptığımız veya kurguladığımız her projede önümüzde dünya haritası olmalı. Girişimcilik Kulüpleri Projemiz için birçok ülke ile görüşüyoruz. Allah nasip ederse Azerbaycan ve Yeni Zelanda ve orta doğu ülkelerinde uygulayacağız.

bizde elimizden geldiğince katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Birçok bakanlık girişimcilere ve girişimciliğe destek veriyor. TOBB un güzel çalışmaları var. Genç Girişimciler Kurulu güzel İdris Cin: Ülkemiz girişimcibir çalışma. TOBB Başkanımız lik ekosisteminin geleceği Rifat Hisarcıklıoğlu girişimciler hakkında neler düşünüyoriçin var gücü ile çalışıyor. Kensun? Genç girişimcilerle dileri Girişimcilik Kulüpleri prohaşır neşir olmuş bir genç jesini de epey önemsiyor. girişimci gözüyle baktığında; ekosistemde neler eksik İdris Cin: Genç girişimcileridurumda? Neler yapılması mize liseli girişimcilerimize gerekiyor? neler söylemek, hangi tavsiyelerde bulunmak istersin? Samed Ağırbaş: Türkiye’de Samed Ağırbaş: İngilizce öğgirişimcilik yükselen bir değer rensinler. Oyun alanlarının buda çok güzel bir gelişme, dünya olmalarını istiyor iseler herkes elinden geldiğince giriİngilizce şart. Ve tabii ki üniverşimcilik ile ilgili birşeyler yapsiteden mezun olsunlar. Bunun maya çalışıyor. Tabi bu da dışında sürekli yeni insanlar girişimci olmayıp ama girişimile tanışıp sohbet etsinler. Giciliği anlataninsanların sayırişimcilikteiletişim çok önemli. sını çoğaltıyor. Birde yapılan Kendilerini sürekli yenilemeleri birçok projede, projeden ziyave geliştirmeleri gerekiyor. Süde reklama para harcanıyor; rekli kitap okusunlar… bunun sonucu olarak ta kalite düşüyor. Ama zamanla bunlaİdris Cin: Bu keyifli röporrı aşıyor olacağız. Türkiye’de tajın için teşekkür ediyorum Başbakanımız girişimciliğe çok Samed. Son olarak; yaşıtlaönem veriyor, bu da bizi mutlu rın olan liseli ve üniversiteli ediyor. Başbakanımızın koyokurlarımıza nasıl bir çağrı duğu hedefler doğrultusunda 61

yapmak istersin? Samed Ağırbaş: Ben teşekkür ederim. Yaşıtlarıma tavsiyem; inovaif projeler üretsinler ve inandıkları hayallerinin peşinden koşsunlar. Genç ve başarılı girişimci Samed Ağırbaş kardeşimize bundan sonraki çalışmalarında da başarılar diliyoruz. Çalışmalarını web sitesi www.samedagirbas.com üzerinden takip edebilirsiniz. Röportaj haberimizi, lise/üniversite öğrencileri okurlarımız ve genç girişimcilerimiz başta olmak üzere tüm okurlarımızın ilgi ve bilgisine sunuyoruz. İdris CİN girisimhaber.com


PaybyMe Kart oyuncular için hazırlandı ! 550 milyon TL’ye ulaşan Türk oyun endüstrisinin en büyük ortaklıklarından biri gerçekleşti ve sektörün inovasyonda öncü bankalarından Denizbank ve Türkiye’nin lider ödeme sistemleri firması PaybyMe’nin ortak projesi PaybyMe Kart, 19 Şubat 2013 tarihinde düzenlenen bir basın toplantısıyla tanıtıldı.

Y

enilikçi ürün ve hizmetleriyle farklılaşan Denizbank, PaybyMe ile yaptığı işbirliğiyle, sosyal medya ve internette oyun oynayan müşterilerini güvence altına alıyor ve oyun keyfini katlıyor. PaybyMe, çevrimiçi oyuncuların oyun içi ihtiyaçlarının güvenli şekilde karşılanacağı ve

oyuncuların daha fazla kazanç sağlayacağı yepyeni bir ödeme çözümünü, Denizbank güvencesiyle ceplere koyuyor. PaybyMe Kart, Türkiye’de bu alanda bir ilk olma özelliğini de taşıyor. Denizbank ve Türkiye’nin lider ödeme sistemleri firması PaybyMe’nin ortak projesi PaybyMe Kart, 19 Şubat 2013 tarihinde İstanbul’da düzenlenen bir basın toplantısıyla tanıtıldı. Basın toplantısına DenizBank Perakende Bankacılık Grubu Genel Müdür Yardımcısı Gökhan Ertürk ve PaybyMe kurucu ortaklarından Emre Gürsoy, sektörün önde gelen oyun firmalarından Crytek adına Serhat Bekdemir ve Oyun Stüdyosu adına Tunga Sanalp katıldılar. “Oyun içi harcamalar daha güvenli ve rahat” DenizBank Perakende Bankacılık Grubu Genel Müdür Yardımcısı Gökhan Ertürk, basın 62

toplantısında yaptığı konuşmada, “Bankacılık dünyası için yeni bir açılım olan oyun harcamaları, bizlere bambaşka bir pazarın kapılarını açıyor. PaybyMe Kart ile oyun harcamaları daha güvenli ve rahat bir biçimde yönetilecek” dedi. Çok yakında birçok oyun için, oyuna özel tasarlanmış PaybyMe Kart çıkarmayı planladıklarının da müjdesini veren Ertürk, “Böylece oyuncu, kartı ile, oynadığı oyunun kahramanlarını ve görsellerini her an yanında taşıyabilecek” diye konuştu. Toplantıda konuşma yapan PaybyMe kurucu ortaklarından Emre Gürsoy ise, “Bugün Türk oyun dünyası önemli bir virajı dönüyor. Oyuncular için özel olarak tasarlanan PaybyMe Kart, oyuncuların bugüne kadar yaşadıkları sıkıntılar göz önünde bulundurularak özel olarak hazırlandı. PaybyMe Kart, oyuncunun cebindeki pa-


ranın değerini artıracak; daha önce harcamış oldukları tutarlarla %10-%50 arasında daha fazla oyun içi satın alım yapacaklar. PaybyMe Kartı kullanmak kolay, güvenli ve hızlı” dedi.

Ön ödemeli kart özelliği Son yıllarda hızla büyüyen sanal oyun endüstrisinde oyuncuların oyun içi harcamalarını güvenli ve hızlı şekilde yapabilmeleri için geliştirilen PaybyMe Kart, ön ödemeli kart olma özelliği ile kullanıcılarına kontrollü harcama yapma olanağı sunuyor. PaybyMe kart, bir kre-

di kartı olmadığı için arka tarafta bir kredi ilişkisi kurulmuyor. Kart sahipleri PaybyMe Kart’a uygun gördükleri tutarları yüklüyor. Kart üzerine yüklenen tutar kadar harcama yapılması, kart sahiplerinin harcamalarını bütçeleri dâhilinde gerçekleştirmelerini sağlıyor ve ailelere de çocuklarının harcamalarını takip edebilme imkânı veriyor. Bu sayede aileler çocuklarının oyunlara ne kadar para harcadığını ve harçlıklarından geriye ne kadar kaldığını da takip edebiliyor. Sanal kartlar PaybyMe internet sitesi üzerinden kolaylıkla 63

alınabilirken, fiziki kartlar ve 10, 25, 50 TL’lik değerlerle birçok mağaza ve marketlerde müşterilere sunulacak. Kartlar, başka hiçbir işleme gerek kalmadan PaybyMe anlaşmalı bir sanal sitede ilk kez kullanıldıklarında aktif hale gelecek. Kartla satın alım yaparken ise sadece kartın üzerinde her karta özel PID numarasını girmek yeterli olacak. Karta bakiye yüklemek de ona ulaşmak ve onunla alışveriş yapmak kadar rahat ve hızlı. Kullanıcılar, tüm DenizBank ATM’leri ile PaybyMe logosu görülecek her yerden kartlarını doldurabilecekler.


64


bloglifetr

Kitap Günlüğü Merhaba canlaaaaar..Bu postumda sipariş verdiğim yeni bebeklerimden bahsedeceğim. Kitap okumayı seven ben, yine deli gibi kitap aldım. Bir sürü hem deeee :) Kitap okumayı çok seviyorum. Merak ediyorum alıyorum. Beğenmezsem ikinci ellerde takas yapıyorum böylelikle arşivim hep güncel kalıyor. Benim için her kitabım çok önemli. İkinci el aldıklarım daha bir güzel oluyor sanki. Hafif sararmış, eskimiş sayfaları ama hepsinden zengin, daha güzeller. Ahanda bu yanda görmüş olduğunuz kitabın ilkini okudum bir baktım ki ikincisi de çıkmış. Ben ilkini beğenmiştim yani her ne kadar onu uygulayamasam da anlatımı da işlediği konu da gayet güzeldi. Bakalım devamı nasıl? İlki kadar hoşuma gidecek mi? Belki bu defa hayatımda uygulayabilirim :) Hem de D&R’da indirimde şu anda. Eğer almak istersen S*ktir EtTerapi

Küçük Prens’te bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Sahra Çölü’ne düşen pilotun Küçük Prens’le karşılaşması ile başlayan kitapta Küçük Prens’in ağzından Saint-Exupery, insanların hatalarını ve aptallıklarını, büyüdükleri zaman unuttukları basit çocuk bakışını vurgular. Kaç yaşında olursan ol bence bu kitap rafında olmalı. Belki ileride çocuğuna okursun? :) Bunu okumuştum hem de kaç defa. Ama kitabım kaybolduğu için tekrar sipariş vereyim dedim. Eğer sen de sipariş vermek istersen bak tık de buna aynı şekilde Küçük Prens

65

Bu kitabı tamamen arkadaşımın tavsiyesi üzerine aldım. İçeriğine öyle bir göz gezdirdim bir de yorumlara baktım.. “Hayattaki en iyi arkadaşınız bir köpek, hayatınızın tek amacı her gün taksi kullanmak, hayatınızdaki en büyük zevk kart oynamak. Fakat yine de sıradan biri değilsiniz. Sıradan basit bir hayat yaşarken postasında bir iskambil kartı bulması ile hayatı bir anda değişen bir adamın hikayesi. Aslında ondan istenen tek şey belli bir zamanda belli bir yerde olması. Fakat bunu yaparken bir banka soygununa engel oluyor, bir kadını tecavüze uğramaktan kurtarıyor. Her zaman iyi olan şeylerde yok. Bazen kötü bazen iyi ama tek bildiği kartlar ile gelen mesajları yapmak. Peki, bu mesajları gönderen


bloglifetr

kim? Amacı ne? İşte orası bu gizemli hikayede gizli. Kitap, gizem ve macera romanlarını sevenler için birebir. “Sakin başlayıp zamanla elden bırakması güçleşen bir hal alıyor ve bu gizeme kendinizi iyice kaptırıyorsunuz.” diye yorumlar var fakat tabi sıkıcı olduğuna dair de yorumlar var. Bakalım nasıl bir kitapmış :) Eğer okumadıysanız ve almak isterseniz Hiç Kimse Sıradan Değildir tık tık! :)

“Katiline âşık olduğu için kaybetmeye mahkûm olan insanların hüznüne, isyanına, içsel sorgularına, çelişkilerine ve nasıl tutunamadıklarına şahitlik edeceksiniz.” Bu söz kitabı bana aldırmaya yetti. Tamam bunu da arkadaşım tavsiye etti. Normalde bu tarz kitapları sevmem. Al oku pişman olmayacaksın dedi dedi ve sonunda aldırdı kitabı :) Sevecek miyim bilmiyorum? Ama yorumlar güzeldi. Ben sepetime attım canpareler. Belki siz de okumak isterseniz, Kıyısızlar tık tık :) Dilekler istenince gerçekleşen hayallerdir. Hayatınızda çok isteyip de gerçekleştiremediğiniz şeyler mi var? O halde Debbie’nin kitabındaki kahra-

yaralar “ Kimi kapanır İzi

kalır, kimi yaralar kapanır Sızı kalır.

manlar gibi siz de alın elinize kağıt kalemi başlayın dileklerinizi yazmaya.. İlk kitabından itibaren severek okuduğum serinin şimdiki kitabı “Bir Dilek-

66

le Başladı Her Şey” benim sepetimde yerini aldı. Gelmesini bekliyorum. Okudukça kendinize de bir yol çizeceğiniz bir kitap. Bence okumalısınız. Ha en baştan başlamak isterseniz Küçük Mucizeler Dükkanı’dan başlayabilirsiniz. Satın almak için yapmanız gerekeni biliyorsunuz isimlerin üzerine tık tık :) Ve son olarak aşırı merak ederek aldığım kitap... Bu kitabın içeriğini okuduğumda ben çok etkilendim. Hatta D&R’da şu şekilde bir anlatım yapılmış. Sanıyorum ki kitabın arka kapak yazısı.. “Pek çok insan dünya hayatının geçici ışıltısına aldanıp istek ve arzularının peşinde yok yere tüketir ömrünü. Tıpkı bir yaprak misali savrulur durur yaşam içinde. Bir gün öleceği gerçeğini unutup ölüm sonrası için kayda değer bir hazırlık yapmadığı gibi değersiz ve anlamsız bir şekilde yaşar hayatını. Oysa ki ölüm, yaşamın ikiz


bloglifetr

kardeşidir. Yaşamla birlikte var edilmiştir. Alınan her bir nefesin yarısı yaşam, yarısı ölüm için alınır. Ölüm bize bu kadar yakındır. Ömür, anne karnı ile toprak altındaki iki karanlık arasında yakılan bir kibrit alevi gibidir. Alev almasıyla sönmesi an meselesidir. Göz açıp kapar gibi geçecek ve bir gün son bulacaktır. Uyanmak için uyumak gerekiyordu önce. Ölmek için yaşamak. Ve biz yaşıyorduk. Yaşıyorken de uyuyorduk. De-

rin bir uyku içindeyken kendimizi, yaşıyor sanıyorduk. Bu gerçek ile yüzleşmeye, dünya uykunuzdan uyanmaya ve yaşamınızı sorgulamaya cesaretiniz var mı? Eğer yok ise bu kitabı elinizden bırakabilir, yaşantınıza kaldığınız yerden devam ederek sizin için ayrılan sürenin sonuna gelebilir ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp, hiç yaşamamış gibi ölebilirsiniz. Kaçınılmaz olan ölüm ile yüzleşmeden önce, yüzleşin

kendinizle.” Kitabın bir kısmını da okuyabilirsiniz sadece çok çok az bir kısmını.. Eğer kitaplığımda böyle bir kitap bulunmalı, okumalıyım diyorsanız “İnsanlar Uyurlar Ölünce Uyanırlar” tık tık bebeğim :) Şimdilik bu kadar.Umarım beğenirsiniz.. Sevgiyle kalın.. SELİNSEL selinselle.blogspot.com

67


bloglifetr

Aşık Oldum

B

en çok aşık oldum. bazen sesine, bazen kokuna, bazen bakışlarına... Ama her gün tekrar tekrar bıkmadan usanmadan aşık oldum...

zaman yalnız bırakmayacaktı.

Sen yanıma oturup bir sigara yakardın ve gözlerimin içine bakardın. Ben ise sana aşık olurdum. Sen ellerini uzatıp, yüzümü avuçlarının arasına alırdın. Ben ise sana aşık olurdum. Sen kafan yanımdaki yastıkta, elim avucunda uyurdun. Ben ise sana aşık olurdum.

Üzüntüden tırnaklarımı avuç içlerime batırdığım her gece ben sana tekrar aşık oldum. Uyurken nasıl da masum göründüğünü biliyor musun? Hayır bilmiyorsun. Ben senin bana yaşattığın acılara bile aşık oldum. Normalde bıkkın görünen gözlerinin bana bakarken nasıl da ışıl ışıl olduğunu biliyor musun? Hayır bilmiyorsun. Ben senin sinirlendiğinde küfretmene bile aşık oldum.

Sonu yoktu biliyordum. Sonu olmayacaktı. Daha ilk günden hissettiklerim beni hiçbir

Ben kendimi sevdim, ben seni sevdim, ben seni çok sevdim. Özge KOPUZ ozgelikli.blogspot.com

68


69


Uzak Mesafe İlişkileri Long distance relationship, yapışık olarak geziyorsunuz, yani uzak mesafe ilişkisi. elinizden düşürmüyorsunuz. Her fırsatta arayıp sesini duyÇoğu insan bu olguya umutsuz mak istiyorsunuz. Hatta telefon vaka gözüyle bakıyor. Çünkü açıkken uyukluyorsunuz. Bilgi“sürekli dip dibe olan insan- sayar başında kamerayı açıp ların bile yürütemediği ilişki o saatlerce vakit geçiriyorsukadar mesafeden nasıl yürü- nuz. Her yere fotoğraflarınızı sün?” mantığına sahipler. döşüyorsunuz ki sevdiğinizin eksikliği farkedilmesin, sık sık Tamamen haksızlar diyeme- mutluluğunuzun kanıtlarını göyeceğim lakin haklı da değiller. rebilesiniz.

İki taraf da bu uzaklıktan yavaş yavaş rahatsız olmaya başlar. Çünkü hesaba katmadıkları bir şey vardır: Özlemek! Çiftimiz birbirini özlemeye başlar, yanında olsun ister ama bir yandan da ‘aman sürekli gözümün önünde olsaydı sıkılırdım böyle daha iyi’ diye olaya iyi yönünden bakmaya çalışırlar. Yani yine de mutlu olunabilen bir evredir.

Şuan tam da böyle bir ilişkinin içerisinde olduğum için çok daha iyi anlatabileceğim sanırım. Bi kere zor, çok zor, ölümcül zor.

Cesaretli olup karşınızdaki insana güvenmeniz ve olaylara iyimser yaklaşmanız gerekiyor eğer böyle bir ilişkiniz varsa. Yoksa zaten uzun ömürlü olmuyor-olamıyor maalesef...

Bazen diyorsunuz ki ‘ulan yeter be, kafamı keseyim de kurtulayım, dayanılmaz buna’ çünkü görmek, dokunmak, hissetmek istediğiniz zaman maalesef ki elinizde avucunuzda olan sadece koca bir hiç.

Buna alışmak gerçekten çok zor. Belki de imkansız. Bir seneyi devirmemize rağmen ben halen alışamadım mesela!

3.EVRE: Artık çiftimiz bu durumdan hiç hoşnut değildir. Etraflarında gördükleri sevgililere imrenmeye başlarlar: ‘herkes sevgilisiyle istediği zaman görüşebiliyor, benim kaderim mi bu?’ tarzı yakınmalara başvurulur. Eski mutluluk yerini ufaktan sızlayan bir hüzne bırakır.

Dışarı çıktığınız zaman etrafınızdaki çiftlere bakıp her birine içinizden lanetler gönderiyorsunuz: ‘elleriniz kopsun da bidaha elele gezemeyin, dudaklarınız yansın da birbirinizi öpemeyin, kafanıza yıldırım düşsün de böyle kahkaha ata ata gezemeyin!!’ çünkü sizin sevdiğiniz insan yanınızda değil, hatta çok uzağınızda. Bir insanla mı yoksa telefonla ve bilgisayarla mı ilişkiniz var ayırt edemiyorsunuz. Özellikle telefonun yeri bambaşka. Sürekli

1.EVRE: ‘Aman ne olacak ki?’ evresi de diyebiliriz. İki taraf da aradaki mesafeyi çok ciddiye almaz. Çünkü yeni aşık olmuşlardır ve mutluluğun irvanasında fink atma hallerindelerdir. ‘Olalala benim sevgilim var’ modunda gezildiği için uzaklıktan çok da rahatsızlık duyulmaz. Hatta uzak olmak heyecanlı ve değişik bir his gibi gelir, bu durumdan memnun bile olunabilir.

Bu durumu evrelere ayırırsak eğer;

2.EVRE:

4.EVRE: Bu isyan evresidir. ‘Yeter lan artık, özlüyorum ben çok!’ tarzında çıkışlar gündeme getirilir. Kafalardan çılgınca düşünceler geçer, etraflarında gördükleri çiftlerden nefret ederler çünkü onlar birbirlerine uzaktır. Durumlara ve imkanlara sövülür, tak ettiği zaman oturup ağlanır. Kavuşulacak gün sabırsızlıkla beklenir. Ben şu an 4. evrede bulunuyorum. Psycho mode: on şeklinde geziyorum etrafta. Evet çok zor oluyor!


Evet bazen ölüyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz! Evet fazla dozda özlemden çıldırıyorsunuz! Evet hunharca ağlayıp, üzülüyorsunuz! Evet aranızdaki mesafenin her metresine ağız dolusu küfürler savuruyorsunuz! Evet ayda bir ya da iki kere ancak görüp, sarılıp öpebiliyorsunuz! Evet gereksiz bir sürü insan onun yanındayken siz olamıyorsunuz! Evet bazen kavuşacağınız gün size asırlar kadar uzakmış gibi geliyor! Ama hiç bir zaman iyimserliği elden bırakmamak gerekiyor... Çünkü gerçek sevgi kolay kolay ele geçmiyor, ona sahip çıkın. Özge KOPUZ ozgelikli.blogspot.com


bloglifetr

A

cıyla açtığı gözü, küçücük bir aralıktan sızan ışığa kilitlendi.. Duyduğu acının sebebini anlayamasa da bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkındaydı.. ‘Neredeydi?’ .. Hiçbir şeyi hatırlayamıyor olması, tedirginliğini arttırdığından, buna bir son vermek adına hareket etmeye çalıştı.. Bacaklarının üzerinde ne olduğunu anlayamadığı yüklerden ötürü kıpırdayamadı. Sinirinden kolunu çekiştirince, bir kaç taşı yerinden oynattığını farketmesiyle, tedirginliğinin artması aynı ana denk geldi.. Küçücük aralıktan sızan ışığın ara sıra kayboluşu, yakında bir yerlerde hareket eden insanlar olduğu hissine kapılmasına sebep oldu. Çığlık atacak oldu. Yuttuğu tozlardan olsa gerek kendine bile duyuramadığı bir çığlığı boşa sallayıverdi.. İşte tam o sırada, sanki havada asılı kalan çığlık yerine ulaşmışcasına, kendisine yaklaşan ayak sesleri yankılanmaya başladı boşlukta. Ne topuklu bir ayakkabı zerafeti, ne de terlik hafifliği.. Hayal dünyasını canlandıran, kaba saba bir bot sahibi olmalıydı. Adımlar yaklaştı, yaklaştı ve çok yakınlarda bir yerde yine aynı sessizliğe dönüştü. Kötü bir şeyler olacağından emindi.. Bu koşullar altında iyi bir gelişme mucize olurdu, hiç olmamıştı.. Nefes alabilmek adına yutkun-

Paranoya duğunda, tozların tadını bir kez daha özümsemiş olmasının en lezzetli deneyimi olmadığını anımsadı. Sağ bacağına, birden nereden geldiğini anlaması mümkün olmayan bir ağırlık düştü. Canı öylesine yandı ki kıpırdayamadı bile, ısırdığı dudağından gelen kanı emerken, kurumuş ağzındaki toz tadından kurtulabilmeyi umdu.. Bir işkencenin ortasında, buna sebep olacak ne yaptığını dü-

cecilerini tahmin etmeye koyuldu. Uzun bir liste yapacağını düşünürken, ölüm iyiliğinden olsa gerek zar zor bir kaç isim sıralayabildi. Dışarıdaki uğultudan, başına nasıl bir işkence geleceğini kestiremedi, düşünse de nasıl bir işkenceden geçtiğini hatırlayamayışı gibi.. Tam ışığın sızdığı yerde, bir şeylerin eşelendiğini fark etti, sonunun geldiğini düşünerek.. ‘kötü bir şey yapmış olmalıyım bunu hak edecek’ diye düşünürken, son kez okkalı bir nefes çekmek istedi, beceremedi.. Becerebilseydi, güzel anıları düşünerek sonlandıracaktı bu anı.. Tam o an bir el belirdi. Gözlerini kapayıp teslim etti kendisini.. ‘buraya kadarmış her şey’ derken, o el kavrayıp çekmeye başladı aydınlığa.. ‘Tüm hazırlıklar boşa mıydı?’ diye düşündü, ‘Ölmüyor muyuz yani şimdi?’..

şünmeye başladı, kapanan gözlerine inat, uyanık kalmaya çalışarak.. İzlediği filmin etkisinde, bir yerleri açık kalarak daldığı uykusunda olduğuna inandırmaya çalışırken kendini, hissettiği acının gerçekliğini fark etti.. Dışarıda onu bekleyen işken-

72

Takip edemediği bir hızda gelişti her şey. Yıkık bir alanda, cehennem kalabalığının ortasında, ona dikilmiş umut dolu gözlerle karşılaşınca, düşündüğü her şeyin içi boşaldı. Nefes almayı tekrar denedi ama dolmuş ciğerleri bir kez daha reddetti bu isteği.. Her şeyi geri sarmalıydı.. Küçücük bir ışıktan uzanan eli işkencecisi yapan algısıyla oturup hesaplaşma vakti gelmişti.. Zeynep GEÇGİN kayipruh.com


T

8 MART / DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

akvimlerimize baktığımızda hemen hemen her bir takvim günü için ayrılmış, zamanla özelleştirdiğimiz günler olduğunu görürüz. Kişisel doğum günleri, bayramlar, resmi tarihler ve sosyal anlamda değerlendirilen günler gibi… İşte içinde bulunduğumuz bu ay yani Mart ayında da biz kadınlar için oluşturulmuş özel bir günümüz var. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ya da Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Bu önemli günün kısaca tarihçesi şöyle: “8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çı-

kan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda, çoğu kadın, 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’i aşkın kişi katıldı. 26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi. [...] Ülkemizde ise ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. [...] 1984’ten itibaren her

yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” kutlanmaya devam ediliyor.”* Kadınlarımızın sadece bu tarihte böylesine hatırlanması hoşa gidecek bir durum değil detaylara baktığımızda. Çoğu kadın için bu özel tarih bile aslında hayatını bir günlük de olsa değiştiremiyor bildiğimiz gibi. Kadınlarımız yine şiddet görmeye devam ediyor, yine tüm özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor ve yine bazı erkekler tarafından ikinci plana atılıyor. İstiyoruz ki bu tip eşitsizlikler artık son bulma yoluna doğru ilerlesin. Kadınlarımız bilinçli bir hale geldikçe daha yüksek konumlarda da erkeklerin yanında yer alsın, yer almaya devam etsin. Şimdiden tüm kadınlarımızın Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun. Aslı ÇOTALA

73


Kaynakรงa http://visual.ly/women-blogs-social-media


76


77


bloglifetr

Ben de komedyen olabilirim

H

er zaman ki gibi bir gündü aslında bugün de. Yine de bana “Ne kadar az insan var la bugün okulda?” dedirtti ki benim jeton o anda düştü. “Vay anasını ben 2 saat erken gelmişim lan ya” dedim. Sonra acıdım kendime tabii. Sabahleyin erkenden kalk sonra o sabah aptallığıyla atla ilk otobüse gel. Bir de “Ben böyle işin var ya” diye kızdım kendime biraz. O değil yanarım yanarım da adam akıllı kahvaltı bile yapamadım ona yanarım. Tabi durum böyle olunca “Gideyim bir şeyler alayım kendime” dedim. Aldım, yedim, içtim hemen. Benim mesane boş durur mu? İki kelam bir şey yudumlamamı beklemiş olacak ki hemen sıkıntı çıkardı. Bende durmadım tabi gittim tuvalete. İşte her şey buraya kadar benim için bile çok normaldi ki, o an bir şey gördüm. Üç tane serseri adam, engelli asansörünü meşgul ediyorlardı!

Böyle bir şey olamazdı ya, olmamalıydı. Bir baktım birisi birinci kata, diğer ikisi de ikinci kata çıkmak için kullanıyor asansörü. Hemen “Lanet olsun” dedim; çünkü lanet olsunu bir yerde kullanabileceksen ve kullanmazsan, Amerikan filmlerine çok büyük hakaret olur bu. Her şey bir yana doğru olamazdı. Koştum merdivenlerden sırf kontrol etmek için. Cidden de doğruydu. Bir şeyler yapmalıydım artık dayanamıyordum. Çok kalabalıklardı ama ne yapabilirdim ki? Bire karşı üçtü durum. Olsun dedim böyle olabilir ama benim de taa ne zamandan kalma G.I. JOE Son Android kıyafetlerim vardı ama evdeydiler işte bu kıyafetler. Çok hızlı olmalıydım. O kıyafetleri giyersem beni kimse tutamazdı ve o adamlara gününü gösterecektim bu sayede. “Onlar kim oluyordu da engelli asansörüne hiçbir en-

78

geli olmadan biniyorlardı lan”. Son kurduğum cümlenin sonundaki lan’dan aldığım gazla koşmaya başladım. Bir an önce G.I. JOE Son Android kıyafetime ulaşıp giymeli ve onlara yaptıklarının cezasını vermeliydim. Bölüm binasından koşarak çıktım. Durağa doğru koşuyordum ki bir de ne göreyim? 154 Orada bekliyordu ve boştu. “Olamaz” dedim kendi kendime. Allah bile benden yanaydı. Koşuşumu hızlandırdım ve arka kapı tam kapanırken otobüse attım kendimi. Kendimi attım ancak çantamı atamadım. Çantam ve ben bir bütün gibi birbirimize bağlı kaldığımız için o kapıda sıkışınca tabi bende sıkıştım. Bir de o refleksle “ARKA KAPIIAA!” diye bağırdım ki şoför bir an kendine gelemeyip önce frene bastı ve sonra sadece arka kapıyı değil 3 kapıyı birden açtı. Bir oh çektim kurtulur kurtulmaz. Adam bana dikiz aynasından bir baktı tabii. Eminim o an benim bir manyak olduğumu düşündü. Hiç sesimi çıkarmadım. G.I. JOE Son Android kıyafetine odaklanmıştım. Birileri bunu öğrenirse bana engel olabilirlerdi.


Otobüs gayet orta hızla ilerliyordu. Sabah saatleri olduğu için çok binip inen olmuyordu tabii. Yine de bir teyze bindi ki arabaya vay teyzem dedim sen ne yaptın ya! Teyze pazara gitmişti. Hem Perşembe günü gitmişti, hem sabahın köründe gitmişti, hem de sağ olsun pazarda diğer insanlara hiçbir şey bırakmamıştı. O değil pazar arabasını arabaya bindirirken ben de yardımcı oldum ona. Bir oh çekti teyze ve teşekkür etti bana. Tabii iyice gaza geldim. Konudan uzaklaştığımı hissettim bir an ve hemen ilk bulduğum boş koltuğa tekrar oturup o adamlara neler yapacağımı düşündüm. Sonra bizim bölüm başkanı Doğan Dönmez’in beni nasıl tebrik edeceğini düşündüm. Tabi gururlandım hemen, daha hayal bile olsa. Ben bunları düşünürken bizim teyze inmek istedi. Bana baktı. Tabii alışmıştı bana, bensiz yapamıyordu artık. Daha kıyafetimi giymeden bu kadar iş başarmam benim bile hoşuma gitmişti. Kalktım hemen onu otobüsten indirdim. Teyze çok tatlı bir teyze çıktı ve bana bir sürü teşekkür etti ve yanaklarımı mıncır mıncır etti. Derken bizim şoför otobüse binerken ki tepkimden olacak herhalde beni daha faz-

la beklemeden bastı gitti. Teyze “Yavrum benim ya benim yüzümden kaçırdın otobüsü” dedi. “Senin canın sağ olsun teyze” dedim “İki mıncır daha yap bakayım sağ yanağıma, ödeşelim” dedim. “Oy kurban olurum sana dedi ve mıncırladı tabii”. Sonra o uzaklaşırken bir çare bulmalıydım. Koşmaya karar verdim. Daha fazla bu işi uzatamazdım. Beni bekliyordu dünya. Koşmaya başladım. İki durak sonra nefes kanallarımın yetmediğini ve fazladan bir iki taneye daha ihtiyacım olduğunu anlayınca durakladım. Dedim en iyisi otobüs bekleyim ben yine. Aha da bu gelen 142’ydi. Allah gerçekten benden yanaydı. Bu sayede aktarma yapmış olacak ve para vermemiş olacaktım. Tamam G.I JOE Son Android kıyafetim olabilir ama sonuçta ben bir öğrenciyim yani. Aç kalmak istemem. 142, az önceki 154’ten hızlı gidiyordu. “Allah’ım bu kadar mı yolunda olur?” dedim bir an. İyice işime odaklanmıştım ki yanımdaki adam kalktı ve yanıma bir kız oturdu. İki durak sonra inmek için kalktığında gözüme ayakkabıları ilişti. “La dedim bu ney la? Sen bu kıza akıl fikir ver Ya Rabbim ya bu ney ya?” dedim. Kızın kıyafe-

79

tiyle tam uyumsuz bir ayakkabısı vardı. Ben buna çok önem veririm. Bir kızın kıyafetiyle ayakkabısı uyumlu olmalıydı arkadaş. İşte o kadar. Çünkü ayakkabı ne kadar özenle seçiliyorsa o kadar dikkatli olur kız dediğin hacı. Hay demez olaydım. Dilim kopaydı, beynim çürüseydi de diyemeseydim. Bu düşüncelere daldığım için ineceğim duraktan iki durak sonra indim. Ve bu sefer Allahtan akıl fikiri kendime istedim. Verdi mi vermedi mi onu bilemem tabii. Koşmaya başladım yeniden. Eve kadar koştum bu sefer. İlk sefer ki koşu beni iyice açmış olmalıydı. Çok az kalmıştı G.I.JOE Son Android kıyafetime ulaşmaya. Beni bekleyin artık. Geliyorum sizi kurtarmaya! Sonra koşar adım apartmana girdim. Asansörü bekledim. Biraz asansörde soluklandım. Kahramanlarında dinlenmeye ihtiyaçları vardı ne de olsa. Asansörden iner inmez bizim evin ziline asıldım. Annem kapıyı açtı ve ne oluyor tavrıyla suratıma baktı. “Bakma öyle anne, insanların bana ihtiyacı var” dedim ve odama koştum. Her yeri didik didik aradım, bulamıyordum G.I.JOE Son Android kıyafetimi. Hemen mutağa


bloglifetr

koştum ve anneme sordum. Annem de “O ne be öyle” dedi. “Hani anne dedim 6 yaşındayken almıştınız ya” dedim. “O nerden çıktı” dedi. “Ya nerede hadi çabuk söyle” dedim. “Hani şu önünde yıldızlı falan gico yazan şey mi?” dedi. “Heh evet o” dedim ayrıca “o G.I JOE anne gico değil!” dedim. “Çok biliyorsan sen bul” dedi kıyafeti. Sonra “Yok annecim hadi nerede söyler misin lütfen” dedim. Çok acil aradığın bir şey olursa bulamaz ve annene sorarsan onu, işte o sırada anneyi kızdırmamak lazım. Yoksa bir daha asla bulamazsın o eşyayı. “Geçenlerde evde bez yoktu ben onu cam silme bezi yaptım” dedi. “Ney!” dedim bir daha “Ney ney ney!” dedim. “Anne bunu nasıl yaparsın ya! O bana lazımdı ya!” dedim ve hafiften bağırdım. “Anneye bağırılmaz” dedi o da bana bağırdı. “Ya giyecektim ben onu” dedim. “Lan manyak 6 yaşında aldığın şey sana nasıl olsun” dedi. “Ya onun her yaşa uygun büyüme formu vardı. G.I.Joe Son Android kıyafetimdi o benim ya” dedim. Hastaymışım gibi suratıma baktı. “Gel bir çay iç saçma sapan konuşma” dedi. “Nerede hani bakmam lazım” dedim. “Banyonun orada küvete astım” dedi. O an içim iyice bir burkuldu. İyice bir hüzünlendim. Koştum he-

men banyoya. Baktım ki cidden öyle. Kol kısmı kesilmiş ve ikiye bölünmüş gövde kısmı iki parça yapılmış kıyafetim. Biriyle ıslak diğeriyle kuru silmek için. Banyoya bir kenara pındım tüm bunları görünce. Sonra annem geldi. “Nerden çıktı şimdi bu birden” dedi. “Öyle çıktı işte” dedim sitemli bir şekilde. “Gel hadi çay koydum içelim beraber. Bak yanında da irmik helvası getirmiş komşu onu yeriz” dedi. “Vallaha mı? dedim kalktım hemen. Gittim mutfağa ki cidden de öyle. Sonra Çay

ve irmik helvası keyfi yaparken okulda ki olayı anlattım anneme. “Tüü Allah onların cezasını versin” dedi. İçim rahatladı. Anneler bela okudu mu tutar ne de olsa. G.I. JOE kıyafetine ve okula tekrar gitmeme de gerek kalmadı. “Anne” dedim “Beni seni çook seviyorum” dedim. “Bir tabak daha irmik helvası ister misin?” dedi. İnanın bende seni çok seviyorum deseydi beni bu kadar sevdiğini anlamazdım. Not: O değil de bugün gerçekten okula çok erken gittim ve Ayşegül’üm ile kahvaltı keyfini kaçırdım. En fenası da o zaten. Tüm bu yazı böyle böyle çıktı o da bir başka tabii. Ümit KETE umitkete.blogspot.com

80


S

62. Çay

ürekli yetişmeye çalışıyoruz. Yetişmeye çalıştığımız yerlerde genellikle uzun zamanlar oturmak zorunda kalıyoruz, sabit.

İşe yetiş pc başına otur. Otobüse yetiş otur. (%2) Sinemaya yetiş otur. Tiyatroya yetiş otur. Vapura yetiş, Trene yetiş, Metroya, Buluşmalara, Oturmaya mı geldik? Lilililililiililii... Eğer dünyanın bir yerinde eline gitarını almış benimle eş zamanlı siyedili basan biri varsa, selam olsun. Birbirimizden asla haberimiz olmayacak. Olmasın... Akortlar tutmaz falan sorun yaşamayalım. Soğuk bir kuzeyli olabilirsin. Selamlar tatlım. Hava gri olduğu sürece kırmızı içtiğim şeylerden enerji yükleyebiliyorum çoğu zaman. Tavşankanı çay, Nar suyu, Vişne suyu, Şarap, Kuşburnu...

biriktirip aile bireyleri aramızda kırışıyormuşuz gibi. Rengi desen olmaz, tutar milleti... Ayrıca ben -ve büyük bir çoğunluk olduğunu düşünüyorum, daha sık niyet çeken tavşan ve playboy tavşanı görmüşüzdür. Bir de Bugs Bunny falan işte.. Yani öyle avlanılacakmış, eti yenecekmiş zor. O amcalar niyeti çektirmek için sevimli tavşanı kullanarak bizi avlayacak olay bu. Ya da playboy tavşanı erkeklerin beynini avlayacak. İşte akla ilk gelenler bunlar bilmeyenler için. Ama ben durmadım araştırdım. Tavşankanı da durmazmış, çok bereketliymiş. Akar akarmış. Tavşankanı çay da bereketli çay anlamındaymış. Siz hiç sallama tavşankanı çay duydunuz mu? Duyamazsınız; çünkü bir kez sallarsın, ikinciye tutmaz. Sonuçta günler çok sıkıcı. Soğuk, ıslak falan. Kar bünyem için gereksiz. Soğuk ve acı yemek aynı şeyler benim için. Mazoşistlik. Güneşi hissetmem lazım. Rüzgar yalamasın benim yüzümü, güneş ışınları kavursun, kırışabilirim sorun yok. Sallananın bereketi olmaz. Neymiş? Erken kalkan yol alır.

Tavşankanı muhabbeti çok garip. “Ohh... miss... tavşankanı çay” diyoruz. Sanki şehrimizde tavşan avlamak çok zor, ayda yılda bir avlıyoruz.. Onun da çıkan kanını bir karafta

Zeynep ERDİM zeyneptunjupiterdim.blogspot.com

81


82


bloglifetr

RENKLİ DÜNYALAR SANAT EVİ

S

anatın ruha nasıl iyi geldiğinden, kişiye neler kattığından her zaman bahsetmişimdir. Eğer ki gerçek bir ilgi mevcutsa size geri dönüşü tahmin edemeyeceğiniz kadar güçlü ve hızlı olur. Bir işi severek yapmanın veya bir işle igilenerek, severek uğraşmanın kişiye hayata extra bir can kattığına her zaman inanırım. Bir gün rastgele bir sokaktan geçerken vitrini sayesinde dikkatimi çeken bir sanat eviyle

karşılaştım. RENKLİ DÜNYALAR SANAT EVİ. Küçük bir sanat evi, üstelik bir sokakta ve birbirinden farklı dükkanların arasında açılmış. Oysa ki bir çoğumuzun aklına sanat evi dendiğinde ya da bu tarz yerler düşünüldüğünde ferah, manzaralı bir yer beklenir. Hemen içeri girdim; sahibiyle görüştüm, tanıştım. Gerçekten çok şeker bir bayan. İnsana ve eşyaya değer katacak bir çok etkinliğin varlığından bahsetti. Açıkçası o an daha iyi anladım ki gerçekten ilgilenmek, sev-

83

mek, istemek bu olsa gerek. Sık sık sergi düzenleyen bu sanat evini sizlerle paylaşmakta fayda var diye düşündüm. Eğer siz de bu küçük dünyaya katılmak isterseniz; aşağıdaki bilgilerden ulaşabilirsiniz. İletişim için : Esin KÜÇÜKAZMAN Tel No: 0533 578 0603 0212 506 38 53 Adresi: Cami Sok. 13/A Güngören - İstanbul Elif DURUK www.psikolokum.blogspot.com


Bimisal Project Röportajı Bimisal in anlamı nedir ?

Bimisal Art & Design Gallery ’yi diğer galerilerden benzersiz kılan nedir ?

Bimisal’in anlamı eşi olmayan, benzersiz demek. Bizde zaten yaptığımız işlerde bunu sağla- “Bimisal* sanat ve tasarım” maya çalışıyoruz. galerisi olarak kendimizi “Fair & Green Art Ground” ifadesiyNe bu Bimisal? le sanatsal alışverişin çevreye duyarlı ve adil zemini olarak taBimisal bir oluşum bir projedir. nımlıyoruz. Bimisal Project’i bize biraz açarmısınız ? Bimisal Project şuan da iki bölümden oluşan bir kuruluştur. Bunlar Bimisal Art & Design Gallery ve Bimisal Creative’dir. Galerimizde her ay farklı sanatçılar ve gruplara sergiler düzenlemekteyiz. Bimisal Creative bölümümüzde ise organizasyonlar, video artlar, tanıtım filmleri, viral videolar ve çeşitli kurumsal firmaların sanat danışmanlığı ile özel fotoğraf çekimleri, katalog tasarımı ve fuar standları yapmaktayız.

Sanatçılarla yapılan anlaşmalarda şeffaflığı benimseyerek, sanatçıyı bağlayan, üretimini mekanikleştiren, aldığı karşılığı bir lütuf olarak gösteren geleneksel anlaşma maddelerini baştan ret ediyoruz. Tanıtım için basılı malzeme kullanmayıp, sayısal ortamı kendini ve sanatçılarını anlatmak için etkili ve mutlak zemin olarak benimseyen galeri, böylelikle hem onbinlerce sayfalık kağıt israfını önlüyor hem de sanatçılarını büyük bir mali yükten kurtarıyor. Biz Bimisal Sanat ve Tasarım Galerisi olarak sanat piyasasındaki yerimizi karşılıklı işbirliği, yetenek paylaşımı, ve deneyselliğe açıklıkla sağlam84

laştırmaya devam ediyoruz. Sizce Türkiye’de sanat nasıl bir yerde ve nereye doğru gidiyor. Ülkemizde sanatın her dalı her geçen gün daha fazla ilgi görmekte ve gelişmektedir. Son zamanlarda yapılan sanat fuarları ve organizasyonları da bunun bir göstergesidir. Ülkemizde ki eğitimli sanatçılar bu hızla artmaya devam ettikçe sanata olan bakış açısı ve sanat tüketimi de doğru orantılı olarak artış gösterecektir. Bimisal Project olarak hedefleriniz nedir? Üzerinde çalışmakta olduğumuz Online Gallery - Shop projemiz ve internet üzerinden yayın yapacak olan farklı genç dinamik ve özgür içerikler ve programlar barındıracak bimisal tv öncelikli hedeflerimiz arasında. Bunların yanı sıra çok farklı organizasyon ve projelere de imza atmayı hedefliyoruz.

Zeyneb UYLAŞ 1sosyalmedya.com


Art & Design Gallery

85


Hayaller ?

H

ayaller ne kadar gerçekçi olabilir ki? Ya da ne kadar gerçek dışı, olağanüstü? Olağanüstü, mucizevi şeyleri düşünün bi’! Bunların hepsi hayallerden gelmemişler midir? Peki ya hayaller gerçek olursa? Her zaman gerçekleşmeyecek hayaller kurdum hayatımda. Zira gerçekleştiği zaman, o hayalden vazgeçmek durumunda kaldığımı hep bildim. Bu yüzden birisi hayalin nedir diye sorsa, asla anlatacak bi’ hayalim yoktur. Hayalimi dinleyen muhtemelen beni kafasında oluşturduğu “zırdeli” kategorisine sokacaktır. Ve inanın orası hiç tekin değil. Bize hep ufak tefek hayaller diye hedefler öğretildi. Aslında yapmamız gereken şeyleri “hayal” olarak algıladık hep. Mevzu ortaokulda başladı. İyi bir lise kazanmak... Bir üniversite

kazanmak... İyi bir iş bulmak... Erkekseniz askerliğinizi sağ salim bitirdikten sonra, iyi bir iş bulmak... Ailenize uygun birisi ile evlenmek... Çocuk sahibi(!) olmak... Çocuğunu büyütüp iyi bir eğitim almasını sağlamak... Çocuğu evlendirmek... Torun sahibi olmak... Torunun da mürüvvetini görmek veya görememek, sonrası ölmek... Hayallerimiz hiyerarşisi hep bu yönde oldu, heyhat! Aslında hayal değil ki bunlar. İnsan yaşamındaki hedefler. İnsanın yapmasını gereken şeyler. Daha doğrusu yapması gereken şeylerin ana hatları. İyi insan olmak, hayırlı insan olmak gibi mevzuları da bunlara ekleyebiliriz. Peki hayal nedir? Ulaştığın zaman tüm cezbediciliğini kaybedecek, ulaşılmaz, olağanüstü şey. Durun bir örnekle açıklayayım. Uzaya çıkıp 3 ay yalnız yaşamak... Bir adada tek

başına kalıp, hayvanlara yem olucam korkusu yaşamak... Denizin ortasında gemiyle rotayı bulamadan yaşamaya çalışmak... Asla gidemeyeceğiniz bi’yere gitmek istemek. Asla tadamayacağınız yemeği tatmayı istemek. Asla atlamayacağınız uçurumdan sırtınızda paraşütle atlamak... Antartika’da fotoğraf çekmek... Mısır Piramitleri’nin tepesinde piknik yapmak... Pisa Kulesi’nde ekmek arası peynir yemek. Uçak kullanmak... Bir örnek dedim ve bi sürü saydım değil mi? Hayalimdi, gerçek oldu. Ve ben o hayalden vazgeçtim. Gerçekleşince vazgeçtiğiniz şeylerdir işte hayaller. Eğer uzayda yaşamayı sever de devam ederseniz, o artık hayal olmaz. Tıpkı iyi bir üniversite kazanmak isteyip, kazandığınız gibi. Hayaller vazgeçmeyi sever. Vazgeçmekte hayalleri.

Büşra BAYRAM hayalmeyalbuschra.blogspot.com


bloglifetr

Solon’un Bozulan Toplum Düzenini Düzenleyici Yasası ÜRÜNLERİN TÜRLEŞMESİNİN NEDENLERİ, TOPLUMSAL DÜZEN ÜZERİNE ETKİLERİ VE SOLON’UN BOZULAN TOPLUM DÜZENİNİ DÜZENLEYİCİ YASASI “ Daha büyük yaşama güvenliği sunduğu için kentin her yanından sürekli Attika’ya akan insanlarla dolduğunu, toprağın çoğunun çorak ve verimsiz olduğunu ve denizcilerin onlara karşılık olarak verecek hiçbir şeyleri olmayan kişiler için mallar getirmeye isteksiz olduğunu görerek, yurttaşların dikkatini üretim sanatlarına çevirdi ve kendisine bir meslek öğretilmemiş hiçbir oğlun babasına bakmaya zorlanmamasını sağlayan bir yasa çıkardı.”(s.35, Petrark, Yaşamlar-Solon) Solon’un çağında (İÖ. 600)

Atina’da deniz ticaretinin ve zanaatların gelişmesi ile türselleşen ürünlerin ortaya çıkan paranın kullanımı ile hızlanan alışverişi sonucu, gelir düzeyi düşük olan halkın özellikle çiftçilerin büyük borçlanmalarla topraklarını soylu ve ticaret zenginlerine kaptırdıkları, büyük miktarlarda borçlandıkları, bu borçlar sonucu köle olarak çocuk ve kendilerini sattıkları bir dönem oluşmuştur. GÖÇLERİN NEDENLERİ: Göçler salt işsizlik nedeniyle ortaya çıkmaz. Bu nedenden daha zorlayıcı bir etken

88

olarak insanların, Petrark’ın yazmış olduğu gibi yaşamlarını daha güvende olduğu ortamlarda sürdürme isteği ve ancak Petrark’ın belki farkına varmadığı bir etki olarak daha iyi koşullarda, daha fazla ürünün pazarlara sürüldüğü, daha çeşitli ürünleri tüketme isteği ulusal boyutta göç etmelerine neden olur. Göçlerin temel nedeni, Attika’nın askeri savunma güçleri nedeniyle sağlanan güvenli yaşam koşulları olarak görünse de, deniz ticaretinin getirmiş olduğu ürünlerin zenginliği ortamında yaşama isteği de temel bir nedendir. Çağımızda köylerden kentlere göçlerin temel nedeni; gelişmiş sanayileşen ülkelerden kentlere gelen ürünlerin sağladığı zenginliklerden yararlanma isteği, bu ikinci temel nedenin varlığındandır. Bu temel nedenlerle ortaya çıkan göçler sonucu, göç edilen kentlerde, zaten kıt olan gıda ürünleri üretimi daha da yetersiz kalır. Ürünlerin yetersizliği sonucu dağılımında eşitsizlikler, varsıllarla yoksullar arasındaki eşitsizlikleri de artıracak, Attika’da toplumsal düzenin bozulmasına neden olacaktır. Toplumsal dengeleri


bloglifetr

sağlayarak ekonomik yaşamı düzenlemek, ekonomik krizlerin ortaya çıkmasını önlemek kolay bir siyaset değildir. Toplumsal yaşamdaki üretim ve tüketim dengelerinin bütünü ile bozulması, toplumsal adalet ve ekonomik eşitliklerinin yeniden dengelenerek toplumsal düzenin yeniden kurulmasını zorunlu duruma getirir. Attika halkı, bozulan toplumsal sistemin yeniden düzenlenmesi görevini ancak Solon’un başaracağına güvenerek önerir. Hatta varsıl ve yoksullar arasında açılan eşitsizlik nedeniyle bozulan toplumsal düzeni yasalarla düzeltemeyeceğine inananlar Solon’a tiranlık önerirler. Ancak Solon yasalarla düzeni sağlama yolunu seçerek geri çevirir. Kimseye ödün vermeden yasaları düzenler, iyi olanlara dokunmaz. ÜRÜNLERİN TÜRSELLEŞMESİ, DENİZ TİCARETİ VE ZANAATLARIN (KÜÇÜK SANAYİNİN) GELİŞMESİ:

ürünler üretmelidir. Çocukların zanaat öğrenmesi için çıkarılacak eğitim yasası bu dış arztalep dengesini sağlamak için alternatif, takas yapılabilecek ürünlerin üretiminin tek yoludur. Temel gıda ürünlerinin ve diğer ürünlerin dışalımla kente getirilmesi, burada yerleşik nüfusun dışsatım yapabilecek

Attika denizcilerinin denizler arası ticaretle Attika’ya, gittikleri ülkelerden yeterli gıda ürünleri ve diğer çeşitli ürünleri getirerek pazara sunmaları, bu ürünleri satın alacakların yeterli alım gücüne sahip olmasına, eşdeyişle dışsatım yapabilecekleri ürünleri üretmelerine bağlıdır. Yeterince tarımsal ürün üretme olanağı olmayan ve dışsatım için talep bulunmayan ürünler yerine zorunlu olarak Attika halkı çeşitli zanaatlarda daha çok ve çeşitli 89

zanaat ürünlerini üretmesine bağlıdır. Bu amaçla da dışalım talebi oluşturacak değişik türdeki zanaat ürünlerinin üretiminin yapılabilmesini eğitimle öğretmek gerekir. Solon Attika’da bu zorunlu koşullar nedeni ile her babanın oğluna bir meslek öğretmesini yasayla zorunlu duruma getirir. Denizcilerin getirdiği ürünler ve zanaatlarla üretilen çeşitli


bloglifetr

sanayi ürünleri, ürünlerin türselleşmesini arttırır. Bu üretim çeşitliliği toplumsal zenginleşmeyi, toplumların uygarlıkta ilerlemelerini getirir. Solon’un çıkardığı babaların oğullarına bir meslek öğretme zorunluluğuna dayanan eğitim yasası ile eğitim, ürünlerin salt üretiminin nedeni değil aynı zamanda ürünlerin verimliliğinin, değişim değerinin, rekabet edilebilirliğin de nedenini oluşturmaktadır. Eğitim yasası çıkarılmasaydı, ürünlerin üretiminin, rekabetin, verimliliğin, değerinin olanaklı olamayacağını söyleyebiliriz. Denizcilerin getirecekleri ürünlerle değişimin olanaklı olduğu değişim değeri taşıyan ürünler eğitilmiş emekle üretilmektedir. Ancak burada son aşamada değişim değerini bağlı olarak kullanım değerini, denizcilerin ürünlerini getirdikleri toplumların gereksinmeleri, talepleri belirler. EĞİTİMLE ÜRETİLEN KULLANIM DEĞERLİ ÜRÜNLERİN TOPLUMLAR ARASI TALEPLE DEĞERLENMESİ: Üretilen zanaat (küçük sanayi) ürünlerinin değerleri, talep oluşturdukları niteliklerine bağlı olarak toplumların gereksinmelerini karşılama önemlerine göre dışalımda oluşur. Ürünlerin değerlerinin oluşumunda nesnel ölçüt toplumlar arası taleptir. Bu değere bağlı olarak eğitim biçimlenir, zanaatlar ortaya çıkar, ürünler çeşitlenir, uygarlık ilerler. (bk. www.

iinci.blogspot.com, İNSANIN EKONOMİK DEĞER OLARAK TOPLUMLARDA ORTAYA ÇIKIŞI-ÜRÜNLERİN VE EMEĞİN TOPLUMSAL DEĞERİ, 11/07/2011) Zanaatların getirdiği zenginleşme yanında, zenginliğin yoksullarla varsıllar arasında dengeyi sağlayacak şekilde dağıtılması ve toplumsal düzeni bozacak bir borçlanma türü olan köleleştirmenin yasaklanması toplumsal düzenin yeniden sağlanmasında en etkili yasalar olmuştur. Solon’un çağında, ticaretle ve el zanaatları ile başlayan ürünlerin çeşitlenmesi, tüketicilerin borçlanma ile tüketimini arttırmış, borcunu ödemeyen tüketici sayısı da artmıştır. Köleliğin bir ticaret türü, alım satım yapılan bir ürün olması nedeniyle borçlanmalara karşılık olarak, ipotekli değer olması, borcun ödenmemesi sonucu özgür tüketicileri köle durumuna düşürüyordu. Solon bu insancıl olmayan toplumsal düzeni bozan ticare90

ti yasayla ortadan kaldırmıştır. “ Kimileri kendi yurtlarında köleler oldu. Kimileri ise yancı ülkeler satıldı. Birçokları kendi çocuklarını satmak zorunda kaldılar, çünkü buna karşı hiçbir yasa yoktu.)” (s.23) “Çünkü aldığı kamu önlemlerinden birincisi varolan borçların silinmesi ve gelecekte hiçbir kimsenin borç alacak birisine güvence olarak kendi bedeni üzerine ödünç vermemesi yolunda bir düzenlemeydi.” (s.35) GÖÇLERİN ASKERİ SINIFIN VE ASKERİ DEMOKRASİLERİN KURULUŞU ÜZERİNE ETKİSİ: Göçlerle yerli yurttaş olan nüfusun sayısının azalması ve güvenliği sağlamakta olan yerli nüfusun yetersiz kalması, ancak güvenlik ve otoritenin yabancılara verilmemesi, bırakılamayacağı düşüncesi, yerli yurttaşları salt askerlik mes-


bloglifetr

leği ile uğraşması gerekliliğini ortaya çıkarır. Yerli yurttaşlara çiftçlik, zanaat işleri, ticaret… vb bütün mesleklerden uzaklaşarak salt askerlik mesleğini yapması gerekliliği düşüncesi ortaya çıkar . Böylece göç eden, yabancı nüfusu oluşturan yurttaşlar ticaret ve sanayi ile zenginleşerek ayrı bir sınıfı oluştururken, askerler her zaman iktidara yakın olarak askerlik ve savaş mesleği sınıfında kalırlar. “…Helotlar kalabalığı ile dolup taştığı için, Likurgus, yurttaşlarını emeğe dayalı mekanik uğraşlardan [çiftçilik, zanaat işleri…vb] çekip aldı ve düşüncelerini silahlara sınırlayarak onlara öğrenmek ve uygulamak üzere bir tek mesleği

verdi. [Askerlik mesleği] Oysa Solon durumu yasalarına olmaktan çok yasalarını duruma uyarlayarak, ve toprağın onu ekenlere ancak yetecek kadarını verdiğini ve işsiz güçsüz ve çalışmayan bir kalabalığı beslemeye yetersiz olduğunu görerek, tüm meslekleri değerli saydı.” (s.35) Askerlik mesleğinin güvenliği sağlama, toplumun savunmasını başka mesleklere bırakmama eğilimi, çağlar boyunca toplumların yönetim biçimleri Krallık, İmparatorluk, Monarşi, Oligarşi ve hatta Demokrasi olsa da sürer. Bunun sonucu toplumların resmi devlet yönetimleri yanı sıra bir resmi olmayan devlet yönetimleri, derin devlet yönetimi orta-

ya çıkar. Bu gerçeği Roma İmparatorluğu’nda da, Osmanlı İmparatorluğu’nda da görürüz. Roma’da cumhuriyet ile yönetildiği dönemlerde bile bir askeri oligarşinin her zaman yönetimi etkilediğini tarihte görürüz. Ancak çağımızda artık askeri demokrasiler, derin devlet güdümlü demokrasiler yerini, sanayi ve ticaretle zenginleşen toplum tabakalarının güçlerini ortaya koydukları, halkın kendi güvenliğini, savunmasını, yönetim sistemi ile karıştırmak istemedikleri gerçek demokrasilere bırakmaktadır.

İsmail İNCİ iinci.blogspot.com

91


92


2005’ten 2012’ye Muhteşem Bir Red Bull Racing Hikayesi

2005

yılından beri mücadele verdiği Formula 1’de büyük başarılara imza atan bir takım: Red Bull Racing. Enerji içeceği markası olan Avusturya kökenli Red Bull’un, 2005 yılında Red Bull Racing adıyla Formula 1’e girmesi dünya basınında büyük yankılar uyandırmıştı. Ancak bu, başarıdan ziyade markanın eğlenceleriyle ünlü olmasından kaynaklı Formula 1’e ka-

tacağı parti havasıydı. Zaten ilk yıllarda takımın adı da parti takımı olarak anılıp, hiç kimsenin önemli başarılarla ilgili bir beklentisi oluşmamıştı. İlk yıllarda bu söylentiler pek de haksız sayılmazdı doğrusu. Formula 1’e yeni giriş yapan bu takım doğal olarak bir adaptasyon sürecinden geçiyordu ne de olsa. Takım ilk podyum başarısını Formula 1’e birlikte giriş yaptıkları tecrübeli İskoç pilot David Coulthard ile 2006 Monaco yarışında üçüncü olarak, o 93

muhteşem Monte-Carlo isimli cadde pistinde elde etmişti. 2007 senesine gelindiğinde ise Red Bull Racing, hala pilotu olan Mark Webber ile anlaşmış; Formula 1’deki diğer takımı olan Toro Rosso’ya da Sebastian Vettel’i genç pilot olarak getirmişti. Suzuka Pisti’nin ev sahipliği yaptığı 2007 Japonya GP’inde ise bu ikilinin aynı takım adına olmasa da aynı marka adı altında yarışlardaki ilk teması ve ağır kaybı yaşanacaktı. Yoğun yağmur yağışı nedeniyle yaşa-


bloglifetr

nan kazalar sonrası güvenlik aracı altında devam eden yarışta Mark Webber 2. sırada bulunurken, Toro Rosso kokpitinde oturan Sebastian Vettel 3. sıradaydı ve pistte oluşan sprey yüzünden bir anda Webber’e arkadan çarparak sağ arka süspansiyonunu kırdı ve hiç de iyi gitmeyen (yediği besinlerden zehirlenerek yarış esnasında kaskının içine istifra etmişti) Avustralyalı pilotun yarışını mahvetmiş oldu. Ayrıca bu durum hem Webber’in hem de Red Bull Racing’in Formula 1’deki en büyük başarısının kaybolması anlamına geliyordu.

de düzenlemiş olduğu Tasmania Challenge etkinliğinde dağ bisikleti etabında bacağını kırmıştı.

2009 senesinde DC’den boşalan kokpite ise herkesin beklediği isim Sebastian Vettel gelmişti. Ancak bu sezon Formula 1’de çalkantılı dönemler yaşanıyordu ve çift difüzör tartışmaları baş göstermişti. Ancak Red Bull Racing takımı Adrian Newey gibi bir dehaya sahipti ve bu deha uzun süre yasallığı sorgulanan bu kural ve devam eden sezona rağmen muhteşem işler başararak takımını şampiyonluk mücadelesi içinde tuttu. *( Not: Yaşanan kaza daha 2009 senesine FIA’daki kusonra tekrar tekrar incelendi- ral açıklığından faydalanan ğinde hatanın, yarış lideri Le- Brawn GP takımı damgasını wis Hamilton’un doğru çizgileri vurmuştu ve çift difüzörle sekullanmamasından kaynaklan- zonun ilk yarısını domine edip dığı belirtilmişti.) şampiyon olmuştu.Red Bull Racing ise muhteşem geçece2008 sezonu ise Red Bull adına ğinin sinyallerini verdiği 2009 çok büyük bir sürprizin yaşan- senesinde Sebastian Vettel ile dığı sene oldu. Toro Rosso’da hem ilk pole pozisyonunu bayarışan Vettel, yağmurlu İtalya şarısını hem de ilk yarış galibiGP’inde zafer kazanarak Red yetini kazanırken, Webber de Bull’un sahibi olduğu takımlar ikinci olarak takımın ilk dublearasında ilk yarış galibiyetini sine katkı yapmıştı (Çin GP). getirdi. David Coulthard ise Takım bu sezon oldukça güçFormula 1’den emeklilik kara- lendiğini herkese ispat etmişti rını açıklamıştı. Mark Webber ve Mark Webber de Almanya ise sezon sonu kendi ülkesin- GP’inde ilk zaferini elde etmiş;

sezon sonu pilotlar şampiyonasını dördüncü, Vettel ikinci sırada tamamlamıştı. 2010 senesi ise Red Bull Racing takımının altın çağının başlangıç senesiydi. Muhteşem başladıkları sezonda Türkiye GP’inde takım adeta patlak verdi ve kutuplaşmalar yaşandı (Aslında takım Vettel’den taraf oldu demek daha doğru olur!). Videoda da kesitlerin olduğu ve takımda büyük bir yer edindiği gözlenen 2010 Türkiye GP’i, takımın olası bir dublesine Vettel-Webber kazasının engel olmasıyla birlikte en çok İstanbul Park’a yaramıştı. Sonuçta ülkemizin ve pistimizin adı geçiyor, reklamı yapılıyor ve en önemlisi de başarılı bir tarihte konu oluyordu. *Kazaya gelirsek de bence her iki pilotun da hatası olmakla beraber, daha çok Vettel’in direksiyonunu erken kırmasından kaynaklanıyor. 2010’dan 2012 senesine kadar ise 3 sezon üst üste çifte dünya şampiyonlukları rekorları kıran Red Bull Racing ve Sebastian Vettel, kısa sayılabilecek kariyerleriyle Formula 1 tarihine şimdiden isimlerini altın harflerle yazdırmış durumdalar. İsmail Ender MAZI www.f1park.com

94


bloglifetr

Rolls Royce’de Türk Tasarımcı Uğur Şahin Esintisi

2007

senesinden beri otomobil ve endüstriyel tasarım sektörlerinde hizmet veren Uğur Şahin Design şirketi, son olarak Rolls Royce Jonckheere Phantom Coupe II ile oldukça başarılı bir tasarımın altına imza atmış.

İngiliz lüks otomobil üreticisi Rolls Royce’un Jonckheere Aerodynamic Coupe modelinin yeniden tasarım teklifini kabul eden Türk otomobil tasarımcısı Uğur Şahin, 77 yaşındaki aracı son derece estetik bir görünüme kavuştururken markanın lüks esintisini başarılı bir şekilde yansıtmış.

Yeni tasarımda en çok dikkat çeken detaylar ise yuvarlak kapılar, büyük ön ızgara ve arka yapısı olarak göze çarpmakta. Kısa bir süre önce de 2012 satış rakamlarını paylaşan marka, 3575 adetlik satış rakamıyla 108 yıllık tarihlerinin satış rekorunu kırdıklarını açıkladı. İsmail Ender MAZI www.f1park.com

95


96


97


98


bloglifetr

Neuschwanstein Şatosu Bir Kralın Masal Dünyası

A

lmanya’nın Bavyera eyaletinde, Würzburg’dan başlayıp güneye doğru giden, Münih’ten sonra Füssen’de son bulan güzergaha “Romantik Yol” adı veriliyor. Almanya’nın kırsalını tanıtan bu güzergah, sevimli kasabaları, çiçekli köy evleri, gölleri ,yerel şatoları ile Bavyera’nın tüm güzelliğini yaşatan ,keyifli bir destinasyon. Son noktadaki Swangau kasabasında iki göl arasındaki bir tepeye, Bavyera Kralı Ludwig II tarafından hayatı pahasına yaptırılan Neuschwanstein Şatosu, Romantik Yol’un pırlantası. Şato, başka bir dünyadan gelip

bu evrende Swangau Gölü’nün tepesine takılı kalmış büyülü bir mekan hissi veriyor görenlere ve sadece bir masalda varolabilirmiş gibi görünmektedir. Bu etkilenmeyi Walt Disney de yaşamış olmalı ki,kendi Disney logosunda kullanmayı tercih ettiği gibi ,ünlü çocuk filmi Güzel ve Çirkin’in geçtiği mekan yaratılırken de, Kral Ludwig’in bu şatosundan esinlenilmiş. Neuschwanstein Şatosu’na en kolay ulaşım yolu, Münih’ten trenle Füssen’e gitmek ve trenden iner inmez sizi karşılayan Swangau otobüslerine binmek. Yaklaşık 10 dakikalık bir otobüs yolculuğunun sonuna doğru bir tepenin üzerindeki şato, sislerin arasında yavaş yavaş belirmeye başladığı zaman , bir masal kitabının ilk sayfasını çeviriyormuşsunuz hissini yaşıyorsunuz. Tepeleri karlı Bavyera Alpleri ve çam ormanlarının önünde,dantelimsi girintileri ve gotik kuleleri ile bulutların üzerinde gibi görünen Neuschwanstein Şatosu ,sizi adeta büyülü bir peri masalının içine çekmektedir. Küçücük bir köy olan Swangau’dan sonra ,ister yürüyerek ,ister shuttle otobüslerle veya son derece keyifli atlı arabalarla tepeye ulaşabilirsiniz. Sadece rehberli tur eşliğin-

99

de gezilebilen şatonun kırmızı tuğlalı giriş cephesinden geçip orta avluya ulaştığınızda,artık nasıl bir zihnin bu masalı yazdığını öğrenme isteği daha ağır basmaya başlamaktadır.

Neuschwanstein Şatosu dendiği zaman şatonun kendisinin mi, yoksa onu inşa etmeyi varolmasının sebebi haline getirmiş Bavyera Kralı II.Ludwig‘in mi daha etkileyici olduğuna karar vermek zorlaşır. Fazla uzun olmayan ömrünü ve ülkesinin hatırı sayılır imkanlarını bu gerçekdışı gibi görünen şatoya harcamış, kimilerine göre deli, hayranlarına göre ise çağının ötesindeki bir masalın kahramanı olarak kabul edilen bu eksantrik kral, bugün Almanya’ya senede 1,5 milyon turistin ziyaret ettiği bir eser bırakarak kendi mitolojisini yaratmıştır.


bloglifetr

Kardeşi Otto ile beraber Prusya Prensesi olan genç annesi ve Bavyera Kralı babası Maximillian’dan uzakta büyüyen Ludwig II’in, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Swangau’nun gölleri,dağları ve ormanları arasında yalnız geçirmesi utangaç kişiliği ile birleşince, insanlardan izole yaşamayı tercih eden bir şahsiyete dönüşmüş ve bu karakter özelliklerini Neuschwanstein Şatosu’na da yansıtmıştır. Fransız Versailles Sarayının ihtişamı ile gözleri kamaşmış ve Wagner’in müziği ile büyülenmiş olarak , 19 yaşında tahta çıkmak zorunda kalan II.Ludwig, gerçeğinden daha epik bir Ortaçağ Almanyası’na takıntılı bir tutku geliştirmiş ve hayal sarayında ruhunu besleyen tüm bu unsurlar en belirleyici öğeler olmuştur.

Şatonun sadece ikamet edilen bölümlerinin gezdirildiği turda, 1.kattaki meşe kaplamalı hizmetlilerin odalarını geçerek asla bitirilememiş 2.kattan, kralın özel bölümü olan 3.kata ulaşılır.3.Kat ve 4.kat,bir kralın yalnızlığını ve içinde yaşattığı romantizm ile dehayı nasıl birleştirdiğini gösteren ihtişamlı bir görsel şölen gibidir. Sahip olduğu imkanların görkemine rağmen, akşam yemeklerini mutlaka tek başına yediği küçücük masasının yer aldığı yemek odasından yatak odasına geçince, pek çoğumuzun yatak odasından daha küçük olan bu meşe kaplı odaya dünyalar sığdırılmış olduğu görülebilir. Dini inancına kuvvetle bağlı olan II.Ludwig’in karyolasının çatısı, Notre-Dame kilisesini

100

andıran gotik bir kilise maketi olarak tasarlanmıştır ki sadece buradaki ahşap işçiliğinin yapımı dört yılda tamamlanabilmiştir.Sarayın tamamında görülebilen kraliyet rengi gök mavisi, yatak odasında göz alıyorsa da odanın dekorasyonunda ki vurucu öğe, duvar resimlerinin “Tristan ve İsolde” hikayesinden pasajları içermesidir. Bu resimlerin yoğun duygusallığı, hiç evlenmemiş olan kralın ulaşamadığı gizli bir aşkı olup olmadığı sorusunu akla getirir. Kız kardeşi ile 8 ay nişanlı kalıp ayrıldığı bir başka 19.y.y. aristokrasi trajedisi kahramanı kuzeni, Bavyera Düşesi Avusturya – Macaristan İmparatoriçesi Elisabeth, yada daha bilinen adı ile “Sisi” belki de bu ulaşılmaz aşk üçgeninin en güçlü adayıdır. Sisi’nin, Kral Ludwig’in bir deli olduğunu hiçbir zaman kabul etmeyerek,onu savunan ve onu en iyi tanımlayabilen kişi olması da bu savı güçlendirir. Çalışma odasından geçilen bölüm şatonun kral dairesinin vurucu noktalarından biridir. Wagner’in Tannhauser operasından esinlenilerek yapay kayalarla oluşturulmuş mağara kısa bir dehliz ile kralı, bir dağın kovuğundan Swangau gölünü seyrediyor hissini verecek şekilde düzenlenmiş olan balkona taşır. Kralın çocukluk ve gençlik yıllarının özgür yalnızlığını ve doğaya olan özlemini, milyonlarca markın harcandığı sarayın içine mağara yaptırtacak


bloglifetr

ilişkilerini zamanla arkadaşlığa dönüştürmüştür.Hayatının anlamı olan şatonun duvar resimlerinde çoğunlukla Wagner operalarından pasajlar yer alır,ancak ironik olan, Wagner’in bu şatoya hiç gelememiş olmasıdır.

kadar yoğun yaşaması ,onun içine düştüğü umutsuzluğu duvarlara kazımış gibidir. 3. ve 4.katı kaplayan heybetli kraliyet salonu ,mimari zarafetin ve estetiğin sergilendiği bir Bizans sarayının ideal kopyası gibidir. Tüm sarayda yaklaşık olarak 1 milyon adet kullanılan kraliyet sembolü kuğu figürleri bu salonda da göze çarpmaktadır. Salon ,altın ,emaye ve binlerce ışıkla parıldayan mozaiklerle bezelidir. Ağırlığı 1 tonu bulan dore pirinçten yapılmış devasa şamdanların sadece 1 tanesinde 600 mum yakılmaktadır. Büyük salonun duvar resimlerinin “Kuğuların Şövalyesi” olarak bilinen Lohengrin efsanesine adanmış olması,bu efsanenin genç kralı etkilediğini ve ona ilham verdiğini göstermektedir.

lında F.Pilory tarafından yapılmıştır ve yine Wagner’in Parsifal efsanesine yer verir. Wagner,kralın hayranı olduğu bir müzisyendir ve kral onu himaye ederek desteklemiş,

4.Katta yer alan “Şarkıcılar Salonu” freskleri ise 1885 yı-

101

Neuschwanstein Şatosu,kralın yapmayı istediği üç adet şatonun birincisi ve yegane bitirebildiğidir.Şatonun yapılması,bulunduğu konumdan dolayı,dönemin teknolojisi ile karmaşık iskele ve taşıma çözümleri gerektirmiş ve çok büyük miktarda malzeme teminine ihtiyaç duyulmuştur. Mimar Riedel ve Dollmen tarafından 1869 yılında başlanan şatonun yapımı , kralın öldüğü sene olan 1886‘da bit-


bloglifetr

bulunmuş,cinayet mi,boğulma mı yoksa intihar mı olduğu hiçbir zaman açıklık kazanamamıştır.

miştir.Kral, şatonun yapımının sürdüğü yıllarda, bulunduğu tepenin zirvesinden karşı yamacı birleştiren,şatonun yapımından önce babası II.Maximillian tarafından doğa yürüyüşleri için kullanılmak üzere yapılmış “Marienbrücke” köprüsünden, hayalinin gerçeğe dönüşümünü sabırla izlemiştir.Tüm bu yapım yılları süresince ,daha aşağıda yer alan Hohenswangau şatosunda kalarak,mesaisinin önemli bölümünü bu hayal peşinde harcamıştır. Zamanını ve ülkesinin tüm kaynaklarını şatonun yapımı-

na kanalize etmesi,kendi bakanları tarafından suçlanarak cezalandırılmasına sebep olmuş, Haziran 1886‘da Bavyeralı bir grup doktordan oluşan psikiyatri komitesi kralın zihinsel rahatsızlığı olduğunu ilan ederek, konumunun gerektirdiği bir saygı ile sıkı gözetim altında Starnberg gölü üzerindeki Berg Şatosu’na gönderilmiştir. Aynı senenin 13 Temmuz’unda,derinliği 1,5 m.yi geçmeyen gölün sularında,kendinin ve doktorunun cansız bedenleri

102

İnsanların içinde değil kendi yarattığı seçilmiş bir dünyada yaşamayı tercih etmiş olması,Kral II.Ludwig’i tanımlayabilecek bir kader çizgisidir. İçinde sadece 3 hafta kalabildiği ,gerçeküstü bir dünyanın simgesi olan Neuschwanstein Şatosu ise,Walt Disney’e ilham vermiştir ve bugün gerçeküstü bir başka dünyada,Walt Disney’in logosunda da varolmayı sürdürmektedir. Ölümünden sadece 6 hafta sona ziyarete açılmış olan şato,bugüne kadar yaklaşık olarak 50 milyon ziyaretçi ağırlamıştır ve Avrupa’nın en güzel şatolarından biridir. Behiye Işın 2010 Kaynak : Les meilleurs chateaux du monde. Behiye IŞIN www.cocuklageziyorum.com


bloglifetr

KÜÇÜK ŞEYLER

İyimserlik, küçük şeylerden mutlu olmak polyannacılık sayılmaz mı?

M ”

utsuz olmayı, şuna buna söylenmeyi, karamsarlığı öylesine derinden öğrenmişiz ki, “Bu ülkede yaşanmaz” ve nihayet “Batsın bu dünya” demeye hakkımız olduğunu düşünüyoruz sonuçta. Ve daha da kötüsü, iyimser birini gördüklerinde canları sıkılıyor kötümserlerin, adeta “Şuna bir şey söyleyeyim de keyfi kaçsın” diyorlar içlerinden. Yıllardır seminerlerimde iyimser olmanın öneminden söz ettiğimde en az bir kişi çıkıp “Hoca iyi de o zaman bu polyannacılık olmaz mı?” der. Bu karamsarlığa prim veren bakış tarzı beni üzüyor. Şimdi söz konusu cümleye tekrar bakalım: Bu görüşte, sanırım iki hata var. Birincisi “iyimserlik eşittir Polyannacılık” iddiasıdır ki bu doğru değildir. İkincisi böyle söylendiğinde Polyannacılığın kötü bir şey olduğu varsayılmaktadır. Polyannacılığın kötü olduğunu kim söyledi? Polyannacılık, kayba uğradığımızda, elimizde kalanları fark etme ve sevinme becerisidir. Polyannacılık bir psikolojik savunma mekanızmasıdır, aşırı olmadan yerinde kullanıldığı sürece, kişiyi kaygıdan, sıkıntıdan korur, kişinin yarına kalma ihtimalini arttırır. Polyannacılık, kendini avutmak değil, bardağın dolu yanını fark etmektir.’’ demiş Üstün DÖKMEN. Çokta güzel yanaşmış iyimserliğe bir çoğu seminerine severek gittiğim,dinlerken hiç sıkılmadığım sayın DÖKMEN,anladığım kadarıyla daha yıllarcada gençlerin zihninde anlamlı kısa hikayeleriyle yer tutucak! Küçük Şeyler de onunla tanışmanız için en güzel adım.. Keyifli okumalar.. ..Kevser APARI..

103

Kevser APARI www.psikolokum.blogspot.com


104


bloglifetr

Sinan Bora Özışık – Founder / Editor

www.hayatinitasarla.com ettiği amaç farklıdır ve çeşitlilik de buradan doğar... Düşünsenize her ürün için tek bir ideal tasarım olduğunu ve herkesin aynı şeyleri kullandığını, hayat ne kadar sıkıcı olurdu! Size göre hangi ürünlerin tasarımları en çok dikkat çekmektedir? - Bana göre hayatımın içinde yer alan her ürünün tasarımı dikkatimi çeker ama genel algıdan bahsedersek; insanlar seçimlerini yaparken statü simgesi olabilecek ürünlerin tasarımlarına daha çok özen gösteriyor. Örneğin; kullandığı araba, tercih ettiği telefon, giydiği kıyafet, kolundaki saat gibi... Buradan yola çıkarsak da en dikkat çeken tasarım ürünlerin otomotiv, teknoloji ve moda sektöründen çıktığını söylemek yanlış olmaz. Bir ürünün tasarımı ve üretim sürecinden biraz bahseder misiniz?

Sizin tasarım tanımınız ne- kendi hayatlarını tasarlıyorlar. dir? Tasarım bir ürünün ol- Burada önemli olan ne istemazsa olmazı mıdır? diğini biliyor olmak ve o amaca yönelik adımlar atabilmek! - Tasarım, bir ürünün ol- Ürün tasarımı için de aynı şey mazsa olmazı olduğu gibi “ha- geçerli. Bir ürün; ticari kaygıyatın” da olmazsa olmazıdır. larla, estetik kaygılarla veya İnsanlar bilinçli olarak yapma- fonksiyonellik kaygılarıyla tasalar da; aldıkları her kararla, sarlanabilir, her kaygı farklı bir yaptıkları her seçimle, uygula- sonuç doğurur ama her sonuç dıkları her düşünceyle aslında bir tasarımdır, sadece hizmet

105

- Bir ürün önce kafada doğar. Hiç ummadığınız anda bir şeye ihtiyacınız olur ama onu gideremezsiniz veya ‘şu şöyle olsa daha iyi / daha güzel / daha kullanışlı olurdu bence’ dersiniz ve o an ortaya çıkacak ürünün tohumları beyninize ekilir. Daha sonra fikirler kağıda dökülmeye başlar, çizdikçe kafadaki hayallerin kaç-


bloglifetr

ta kaçı gerçekçi onu görmeye başlarsınız ve tasarım şekillenir. Kağıt üzerinde istediğiniz noktaya geldikten sonra da maket, prototip yapılır. Bu noktada hayalinizde canlandırdığınız ürün gerçek hayatta da kusursuz çalışıyor mu test edilir ve sorunlar giderilir. Her şey tamam dediğiniz anda da tasarım bitmiştir ve üretime hazırdır. Tasarım sürecindeki en önemli nokta doğru malzeme kullanımıdır çünkü kimi zaman yanlış seçimlerden dolayı tüm hayalleriniz suya düşebilir, bir tasarımcı yaşadığı süre boyunca malzeme bilgisini güncel tutmalıdır!

mek. Özellikle toplumu ilgilendiren kararları kendi alanında nitelikli, kişilikli, özgün isimler verirse ancak o zaman Türkiye tasarım alanında fark edilir bir ülke olur. Ama bizim milletimizde herkes herşeyin profesörü olduğu için zaman zaman ortaya akıl almaz sonuçlar çıkabiliyor! Tasarıma gönül vermiş olan gençlere verebileceğiniz tavsiyeler nelerdir?

- Genç tasarımcıların kendilerini göstermeleri için çok cesur olmaları, ellerini taşın altına koymaları lazım çünkü bir yerde çalışırken yaratıcıTasarım alanında yayın ya- lıklarını kullanmalarına çok izin pan bir web sitesi sahibi verilmiyor, daha çok onlara çiolarak, Türkiye’yi bu alanda zim yapan makine muamelesi hangi noktada görüyorsu- çekiliyor ve bu durum çok könuz? reltici sonuçlar doğurabiliyor. Bu nedenle, her ne yapıyor- Türkiye garip bir ülke, larsa yapsınlar bireysel çalıştasarım alanında iyi desem iyi malarına asla ara vermesinler, değil, kötü desem kötü hiç de- yarışmalara katılsınlar, bloglağil. Her şey o kadar bir arada rında çizimlerini paylaşsınlar, yaşanıyor ki! Yeri geliyor mi- projeler üretsinler, inandıkları marlarımızın, modacılarımızın, yoldan şaşmasınlar, doğru bir tasarımcılarımızın dünya ça- çevre edinsinler, güvendikleri pındaki başarılarını görüp gu- işleri için yatırımcı arasınlar... rurlanıyor ve geleceğe umutla Zaman pazarlama zamanı, bakıyoruz, yeri geliyor aklımı- kendini gösteremedikten, kimzın almayacağı işler yapılıyor, se ne yaptığını bilmedikten kararlar alınıyor ve kimseye sonra Leonardo da Vinci olsan sorulmadan uygulanıyor... Niş bu devirde değeri yok! Ve genç pazar farklı bir yönü, genel pa- nesil aslında çok şanslı çünkü zar farklı bir yönü gösteriyor. sosyal medya denen ulaşılır Burada yapılması gereken en bir güç ellerinin altında, doğru önemli şey niş pazara hizmet kullanabilmek lazım. veren tasarımcıları alıp genel pazar için kullanabilmek! Bu 2013 yılını ürün tasarımıaynı zamanda tasarımcılar için na gösterilen özen açısınçok güzel iş fırsatları da de- dan nerede görüyorsunuz? 106

Türkiye’nin gelişimi açısından nasıl bir dönem bekliyorsunuz? - Henüz 2013 yılının başındayız o yüzden bir şey söylemek çok doğru olmaz ama geçen yıl gerçekleşen güzel gelişmelerin artarak, büyüyerek devam etmesini diliyorum. Örneğin, Türkiye için bir ilk olan Tasarım Bienali ve Milano tasarım haftasında yer alan ‘Taste of Istanbul’ sergisi ürün tasarımı açısından çok önemli iki girişim. Bunlara ek olarak geçen yıl hayal kırıklığı yaşatan Istanbul Design Week’in de bu sene yeniden büyük bir organizasyona dönüşmesi şart! Mesela Istanbul Fashion Week bu yıl arkasına çok büyük bir yatırımcı ve çok büyük bir sponsor aldı, adım kadar eminim ki bu destek moda sektörünü alıp bambaşka yerlere getirecek. Aynı ilgi ve alakayı Istanbul Design Week için de bekliyorum...

Zeyneb UYLAŞ 1sosyalmedya.com


Oscar Niemeyer’in Anısına Aralık 2012’de, tam 104 yaşında hayatını kaybeden başarılı Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer’in anısına Sao Paulo semalarına 52 metre yüksekten bakan renkli portre, Brezilyalı sokak sanatçısı Eduardo Kobra imzasını taşıyor. 14 Ocak 2013’de başlanan ve Paulista caddesi, Bustling sokağındaki gökdelen üzerine yapılan dev sanat eseri Kobra’nın takımından dört başka sanatçının da yardımıyla tamamlandı. Sinan Bora ÖZIŞIK www.hayatinitasarla.com

107


bloglifetr

Sandalyenin de Kıyafeti mi Olurmuş? Demeyin! Sandalye deyip geçmeyin, artık onların da bir tarzı var! Siz nasıl kendi üzerinize giyeceğiniz şeye özen gösteriyorsanız, İsveçli ikili Färg & Blanche da tasarladıkları sandalye için aynı özeni göstermiş... 2013 Stockholm mobilya fuarında tanıtılan ‘F-A-B’ serisinde; sandalye çıplak bir insan bedeni rolünü üstleniyor ve kendisine özel tasarlanan ‘couture’ kıyafetlerle istediği tarza bürünebiliyor. Deneyimli terzilerin ellerinden çıkan sandalye kıyafetlerindeki işçilik kalitesiyse gerçekten dikkat çekici! Sadece lafta değil, hakikaten her bir parça ürüne yeni bir kimlik katmayı başarmış.

108

Sinan Bora ÖZIŞIK www.hayatinitasarla.com


bloglifetr

109


110


Hol lywood Sinema Fim leri, Amerikan Dizi leri, M端zik Klip lerinde, m端zik klip leri, r adyolar ve sos yal med yada

+90 (212) 223 23 33 @urun yer lestirme info@3p.tv.tr 3p.tv.tr

111


ZİNCİ

Orjinal Adı: Unchained Yönetmen: Quentin Tarantino Tür: Western Ülke: ABD Süre: 165 dk

A

merika iç savaşından tam iki yıl önce... Zenci köle Django’nun yolu Alman asıllı ödül avcısı Dr.King Schultz ile kesişir. Django, eski efendisini ölü ya da diri ele geçirmek isteyen Dr. Schultz ile anlaşmaya varır ve özgürlüğü karşısında Brittle kardeşleri bulup öldürme sözü verir. Ve bu iki dostun macerası tam olarak burada başlar. Artık Django ve Schultz güneyin aranan en tehlikeli suçlularını yakalayıp öldürmeyi bir alışkanlık edinir. Bu süreçte Django’nun kendine olan güveni yerine gelmekte ve o ince zekası da gün yüzüne çıkmaktadır.

112


İRSİZ

netmen Oscar’ını hak Bouvetizm Ne Diyor? ettiği yönünde. Kısacası Zincirsiz görsel efektleriyle, her “İn O Attan Zenci Pis- yana saçılan kanlarıyla, Tarantino’nun mükemlik!” mel dokunuşlarıyla ve Amerikan iç savaşın- sıra dışı karakteriyle tüdan önce zencilerin çok rünün örneklerinden bir büyük zulümler, ezi- adım önde olan bir film. yetler gördüğü malum. Olumsuz yorum pek Tabii ki bu durum fil- yapmak mümkün değil min ana damarlarından fakat uzun süreli filmlerbiri. Baş kahramanımız den hoşlanmayanların Django’nun at üzerinde sabrını 165 dk. biraz dolanırken kasabanın zorlayabilir... Film, Tarantino’ya “En beyaz sakinlerinin ona İyi Yönetmen” dalında bir alien gözüyle bakma- İyi Seyirler! Oscar adaylığı getirme- sının sebeplerinden biri, se de “En İyi Film” ka- Amerika’yı iç savaş detegorisinde kendine yer recesine getiren bu saçbuldu. Açıkçası kendi ma sapan ırkçılık olsa fikrim Tarantino’nun bu gerek. dhdfhEn İyi Yöiş ile birlikte Ulaş ÇELİKKOL bouvetizm.blogspot.com Sinema dünyasının çılgın yönetmeni Tarantino yeni filmi Zincirsiz ile sinema dünyasına verdiği üç senelik aradan sonra mükemmel bir giriş yaptı. Zincirsiz, bolca kanlı sahneleriyle, mükemmel tarihi dokularıyla ve sürükleyici hikayesiyle Tarantino’nun verdiği üç senelik araya değdiğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

113


114


bloglifetr

DARFUR - URUMÇİ !

B

u iki bölgenin tek benzer yönü, soykırıma uğramalarıydı. Her gün, her saat ve her dakika evleri basılıp, çocuklarının bacakları kesilip, kadınlarına tecavüz edilip, erkeklerinin başları kesilirdi. İnsanlık dramı görmek istemeyenleri bir kere daha uyarıyor, fakat görmeyen gönül sadece anlamdan ibaretti.

Doğu Türkistan’ın Sincan-Uygur özerk bölgesinde yer alan Urumçi, 5 temmuz 2009 da felaketle gözünü açmıştı yeni güne. Evlerinden çıkıp iş yerlerine gitmek isteyen Uygur Türklerini, Çin tarafından Urumçi bölgesine yerleştirilmiş Çinliler tek tek katlediyordu. Sokakta gördükleri her Türk’ü, insan yığınının arası-

DARFUR Bölge; Çad, Libya ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile çevrili bir konumdadır. Sudanda yaşanan soykırımın tek amacı; Arapların siyahi müslümanlara soykırım yaparak bölgeyi temizlemeleriydi. Onlara göre; siyahilerden bırak müslüman olmayı, insan bile olmazdı. Her gün, her gece köylere yaptıkları baskınlarda, çocukların bacaklarını kesiyorlardı, kadınlara defalarca tecavüz ettikten sonra öldürüyorlardı. Yetişkin erkeklerin ise kafaları kesiliyordu. Hem de ailelerinin gözü önünde. BM verilerine göre

200.000 kişi ölmüş, 3 milyona yakın insan ise göç etmiştir. Tüm dünya ve biz dahil tiyatro izler gibi izlerken yardım duygularımız kabarsa da yardım edemezdik. Çünkü galiba ortada soykırım yapan Araplar olduğu için, muhtemelen Arap olsun, isterse soykırımcı olsun, bizim için fark etmez mantığı var. Eğer olmasaydı hala gündemimizde olurdu. URUMÇİ

115

na alıp çeşitli işkencelerle öldürüyorlardı. Tüm dünyanın gözü ve bizim gözümüz yine görmek istediğimiz yeri gördü. Türkler katledilirken kılı kıpırdamayan devlet ve yalakaları sayesinde binlerce soydaşımız hayatını feci şekilde kaybetti. Soykırım hangi millete, hangi dine, hangi ırka yapılırsa yapılsın, hiçbir insan oğlunun hak ettiği bir ölüm değildir. Milyonlarca insan soykırım sebebiyle ailesini kendini ve memleketini kaybetmiştir. Ölüm onlar için en iyi yol olmuştur, çünkü sakat kalanlar, akli dengesi bozulanlar ve gözleri önünde eşlerine, annelerine tecavüz edilip öldürülenler için yaşamak sadece anlamda kalıp biyolojik alışverişi sürdürmekti. Filistin’deki, Myanmar’daki müslümanlar için ayağa kalkan aktivistler, gazeteciler, sivil toplum örgütleri ve kitleler, Urumçi’deki Türkler için neden kıllarını kıpırdatmadılar. Türk soyunun yok olması için mi, yoksa oradaki çoğu türkün hala gök tanrı inancına sahip olduğu için mi? Madem müslümanlar sadece sizin için önemli, o zaman neden Darfur’daki siyahi müslümanlar için dünyayı ayağa kaldıramadınız. Filistin için yaptığınız şovları neden onlar için yapmadınız? Hesabını ben sormayacağım ama tarih soracaktır. Esen kalın. Emrah SARI sariemrah.blogspot.com


116


117


Fransa’nın Kayak Merkezleri

F

ransa’nın dağlarını üç ana kategoride ele almak gerekir.Kuzey Alpler, Güney Alpler ve Pireneler.Bu üç gruptan en çok kayak merkezi barındıran ve turist ağırlayan, Kuzey Alp Bölgesidir.

Courchevel,Kuzey Alpler’in tam ortasında yer almaktadır. Courchevel Kayak Merkezi 600 km.lik dünyanın en uzun ve en geniş pistlerine sahiptir. 1550, 1650 ve özellikle 1850 metrede bulunan Courchevel, sosyetenin tercih ettiği merkezlerdendir.

Kuzey Alp Bölgesi, sayısız kayak ve dağ sporları merkezini Courchevel, çocuklu aileler barındırmaktadır.En tanınmış içinde en ideal bölgelerden birve gelişmiş bölgeler;3 Vallées, tanesidir. Hem güvenlik açısınEspace Killy, Mont Blanc, Paradiski, Portes du Soleil’dir. Bu kayak bölgeleri de belli başlı kasabaları ile kayak tutkunlarının gözdesi konumundadır.3 Vallées’de, Courchevel, Les Meunieres, Meribel, Val T’horens dikkat çeken merkezlerdir. Courchevel

118

dan hemde her zaman karın bulunabilirliğinden dolayı Courchevel, Kayak ile ilgilenenlerin dikkatini çekmektedir. Courchevel’e Cenevre’den 2.5 saatlik bir yolculukla ulaşılır. Mont Blanc bölgesindeki dört önemli kayak bölgesi, Les Houches, Argentiere, Chamonix veVallorcine arasından Chamonix, dünyanın en tanınmış kayak merkezlerinden biridir. Chamonix Dünyanın ilk kış olimpiyatlarının 1924 yılında gerçekleştirildiği Chamonix, Avrupa’nın en ünlü ve en elit kayak merkezlerinden biridir. Mont – Blanc bölgesinin merkezi olan Chamonix, Fransa – İsviçre sınırında, Cenevre Havalimanı’na 85


gözde mekanlarındandır. Tüm

km’lik mesafede yer alır. Chamonix, Avrupa’nın en yüksek tepesi olan Mont – Blanc’in (4.810 m) hemen eteğinde, İsviçre’ye 15 km, İtalya’ya Mont – Blanc tüneli ile 20 dakikalık konumda olması, geniş kayak pistleri, off pistleri, müzeleri ile herkes için ideal güzellikler sunar. Turistlerle ve özellikle kış aylarında sunduğu kayak aktiviteleri sayesinde hareketlenen bu kasaba, ‘extreme’ ve ‘hardcore’ meraklılarına da hitap etmektedir. Off-pist track’ları açısından bu bölge, adrenalin seviyesini daha çok arttırmak isteyen profesyonel kayakçı ve boardcular için dünyanın en

Fransız dağ rehberleri, eğitimlerini buradaki okullarda alır. Espace Killy Bölgesinin kayak merkezlerinden Vald’İsère, dünya sosyetesinin bir numaralı tercihini oluşturur ve kışın olduğu kadar, yazın da (çim) kayakseverlerin gözdesidir. Val D’İsere Savoie’nın en doğusundaki Val D’Isère’in tarihi çok eskilere dayanır. 60 yıldır ise, dünyaca tanınmış bir kayak merkezi konumundadır. Bugüne kadar birçok dünya şampiyonasına ev sahipliği de yapmıştır. Gencinden yaşlısına herkesin kendisine uygun bir eğlence veya etkinlik bulabildiği merkez, Fransızların da tercih et-

119

tikleri yerlerin başında gelir. Val d’Isère tarihiyle, dağ restoranlarıyla, uzun pistleriyle, tüm yaz boyu da süren etkinlikleriyle dünyanın en tanınmış kayak merkezleri arasında yer alır. Val D’isere’nin avantajları, Tignes ile bağlantısı olan ve tüm standartlara uyan geniş bir bölgede bulunması, dünyadaki en iyi piste-off slope’lardan birinin burada olması ve kayak okulların sayısının çokluğudur. Paradiski Bölgesi de, Les Arc , Plagne ve Peisy Vallandry adı altındaki yerleşmeler genelinde, çeşitli yüksekliklerde kayak pistlerine sahiptir.

Behiye IŞIN www.cocuklageziyorum.com


120


bloglifetr

İ

HAYALLER

nsan, hayatı boyunca birbirinden farklı olumlu-olumsuz bir çok şey yaşamaktadır. Kendimizi bazen yerde bazen gökte bazen de hayatın tam ortasında hissederiz. Hayatımıza eşlik edenler mi dersiniz? Müdahale edenler mi dersiniz? Neler neler. Her şey çok kolay ya da çok zor değildir fakat yürüdüğümüz yolda geldiğimiz yere kadar yaşadıklarımıza bakarsanız aslında hiç bir şey öylesine de değildir. Hepsinin kendine göre bir anlamı, kendine göre bir değeri vardır. Mutluluk, mutsuzluk, umut, umutsuzluk, heyecan, durgunluk, sıradanlık, olağanüstülük, beklenti derken her şey ama her şey o geldiğimiz yolda ve gideceğimiz yolda saklıdır. Bu yolu giderken bize eşlik edenler vardır. Bazen bu kişilerin kimler olduğuna biz karar veririz bazen ise seçilmiş

121

olarak hayatımızda yer alanlar vardır. Ben şu ana kadar geldiğim bu yolda bir çok şey öğrendim ama öğrendiklerimden en önemli olanlardan bir tanesi: Hayallerinizi gerçekleştiren insanlara hayatınız boyunca sahip çıkın. Üstelik onlar bir tane değiller, birden fazlalar! Şöyle düşünün, elinizi bir masanın üzerine koyuyorsunuz ve zamanla elinizin üzerine bir çok el ekleniyor. Hepsi birer siz ama hiç biri size benzemiyor ve her zaman birliktesiniz. İşte onlar hem özel, hem seçtiğimiz, hem seçilmiş, hem değerli hem de nadir insanlardan biridirler. Bir başka önemli şey ise bu insanlar hayatınızda ise çok şanslısınız demektir. Şansınızın tadını çıkarın. Eğer yok iseler, onları bulmak için bu maceraya hazır olun; emin olun bulduğunuzda yaşadığınız bu macerayla huzur bulacaksınız. Hayallerinizi gerçekleştiren insanlarla karşılaşmanız dileğiyle. Keyifli Okumalar :)

Elif DURUK psikolokum.blogspot.com


122


bloglifetr

Yabancı KÜNYE Orijinal Adı : L’Etranger Yazar : Albert Camus Orijinal Dili : Fransızca Çevirmen : Samih Tiryakioğlu Yayınevi : Can Yayınları

herkes “ Fakat bilir ki hayat,

yaşanmak zahmetine değmeyendir.

1942

yılında yayımlanmış ve hepi topu 110 sayfalık muhteviyatına rağmen okuyucu karşısına çıktığı günden bu yana hakkında onlarca sayfa yazı yazdırıp binlerce eleştiriye maruz kalmış, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri, Yabancı… Haliyle anlatması da özetlenmesi de oldukça güç bir kitap.

123


B

aştan söyleyeyim, bu defa -diğer yazılardan farklı olarakkitabın hem gelişme kısmına hem de sonuna dair bilgi içerecek bu yazı, çünkü aksi durumda bu kitap için söylenecek her şey yarım, eksik ve ağırlığına yakışmayacak derecede yüzeysel kalacaktır. Böyle olmasına da benim içim el vermez, o yüzden henüz kitabı okumayan ve sonu hakkında bilgi sahibi olmak istemeyen varsa kendilerine şu noktadan sonra okumayı bırakmalarını salık veririm. -Gerçi Can Yayınları kapağın arkasındaki tanıtım yazısında kitaba dair spoiler’ın alasını veriyor ama olsun gene de, ben uyarımı yapayım.Yabancı, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Cezayirli yazar Albert Camus’nün en bilinen eserlerinden biri. Temelde eser, adından da anlaşılabileceği gibi, toplumun kabul ettiği doğrulara ve yaşamaya mecbur bıraktığı hayata uymayı reddeden güçlü bir karakterin, 1 yıl gibi kısa bir süre içinde başından geçen -ve sonu inanılması oldukça güç bir noktaya varan- olaylar silsilesini ele alıyor ve bunlar üzerinden hem toplumsal hem de felsefik çıkarımlar yapıyor.

Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse, ana karakterimiz Cezayirli “Yabancı” Mösyö Meursault, hayattaki hiçbir konuda herhangi bir hırs sahibi olmayan, dahası yaşamın içerisindeki neredeyse her şeyi anlamsız ve uğraşmaya değmeyecek derecede boş gören, boşvermiş, “fark etmezci” bir karakter. Ve dahi bu boşvermişlik içerisinde kiminle evleneceğini umursamamaktan tutun da normal bir insanın kabul etmeyeceği şeyleri sorgusuz sualsiz yapmaya kadar varan uç davranışlar sergileyen, kısacası her konuda topluma oldukça “yabancı” bir porte aslında. Hikaye ilerledikçe, kahramanımız bu fark etmezci yapısıyla hiç tahmin edilmeyecek –ve dahi sebebi “normal” insanlar tarafından bir türlü temellendirilemeyecek- bir cinayete karışıyor, ve bu noktadan sonra romanda ciddi bir kırılma gerçekleşiyor.

O zaman, hareketsiz vücuda dört el ateş ettim, kurşunlar birbiri peşi sıra bu vücuda gömüldü. Felaketin kapısına vurduğum dört sert darbeydi sanki bunlar.– syf. 58

124

Aslını isterseniz kitabın yabancılaşmaya verdiği asıl vurgu cinayetten önce, yani kitabın ilk kısmında, “daha yoğun” bir şekilde ele alınıyor. “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum” diye başlayan kitapta, bütün bir pazar gününü pencerenin karşısına attığı iskemlede oturup sokaktan geçip giden insanları izleyerek ve tahmin edilebileceği gibi “diğerleri” hakkında inanılmaz bir gözlem yaparak geçiren Mösyö Meursault, annesinin ölümüne verdiği bu deterministik tepkilerle aslında daha ilk sayfadan yabancılığını okuyucuya hissettiriyor. İlk kısımda yer alan, kadın satıcısı olduğunu herkesin bildiği bir adamla hiç düşünmeden arkadaşlık yapmaya başlaması, onun metre-


bloglifetr

sini dövmesine karşı gösterdiği kayıtsızlık ya da köpeğine işkence eden komşusuna dair herhangi bir şey hissetmemesi gibi öğeler bu vurdumduymazlığın en güzel örnekleri. Bu kısım bana okurken hep Yusuf Atılgan’ın unutulmaz eseri Aylak Adam’ı çağrıştırdı desem yalan olmaz; öyle ki Aylak Adam’ın o meşhur “sinemadan çıkmış insan” tanımlamasının neredeyse aynısını Camus de yapıyor:

Hemen aynı anda mahallenin sinemaları sokağa bir seyirci kalabalığı boşaltıverdi. Seyirciler arasında delikanlılar her zamankinden daha bıçkın tavırlar sergiliyorlardı, bir macera filmi seyrettiklerini anladım.– syf. 28 Yalnız, bu noktada şu yanlış anlaşılmayı önlemek lazım: Mösyö Meursault Aylak Adam C’nin anarşizm damarı alınmış hali gibi. Evet, ikisi de topluma yabancılaşmış karakterler ama Bay C. bu durumu topluma başkaldırı ve kısmi anarşizm ile dışa vururken, Yabancı Mösyö Meursault işin içinden boşvermişçi tavrıyla sıyrılıyor. Kitap boyunca Aylak Adam’ın aksine otoriteye bir karşı çıkış ya da isyan hali göremiyorsunuz; Yabancı, Aylak Adam’a göre çok daha naif, çok daha umursamaz… Ama onun gibi “yabanın biri”.

Gelelim, kitabın cinayetten sonra Yabancı’nın yargılanışını ve sonunda idama mahkum edilişini anlatan ikinci kısmına. İlk kısımda anlatılan bireyin yaşadığı toplumsal buhranların yanı sıra bu bölümde Yabancı için sanki hayattaki tek önemli şey olan “ölüm” kavramının daha ağır bastığını gözlemliyoruz. Cinayet suçundan hapishaneye girince dahi bu duruma güçlü tepkiler vermeyen ve kolayca bu yeni duruma “alışan” Meursault, ancak idama mahkum edildiğini öğrenince ilk kez ciddi bir tepki veriyor.

ta okuyucuya bu fikri vermeye çalışırken ise araç olarak, haliyle, sık sık ölüm temasını kullanıyor ve bu yüzden kitabı bir insanın hayatta başına gelebilecek en can yakıcı olaylardan “annenin ölümü” ile başlatıp karakterin “kendi ölümü” ile bitiriyor. Ve gene aynı sebepten, Yabancı annesinin ölümünden tutun da kimlerle arkadaş olduğuna kadar hayattaki hiçbir şeye önem vermeyip ilgi göstermeyen bir adamken idam kararını duyduktan sonra yaşıyor olmaya devam etmek için çırpınıyor.

Bu iki kısmı bir arada düşününce aslında açıkça şunu görüyorsunuz; ilk kısımdaki annesinin ölümü Yabancı üzerinde neredeyse hiçbir tesirde bulunmazken, ikinci kısımdaki kendi ölümü fikri Mösyö Meursault’u o boşvermişçi yapısından çıkarabiliyor. Yani, yazarın vurgulamaya çalıştığı şey; yaşamın içinde ne olduğu veya ne yaşandığı değil, yaşamın kendisinin önemli olduğu. Ki zaten bu yüzden Albert Camus 20. yüzyılın en önemli varoluşçu yazarlarından biri olarak görülüyor.

Asıl önemli olan bir kaçma imkanı, değişmez ve şaşmaz bir gidişatın dışına atlayış, umudun bütün şanslarını taşıyan delice bir koşuştu.– syf. 99

Burayı daha iyi anlamak için belki de kendisi de bir filozof olan Albert Camus’nün hayatı algılayış tarzına bakmak gerekiyor. Yazara göre “bu hayatta ya varsınız ya da yoksunuzdur, yaşamın kendisi absürttür ve içinde anlam aramak saçmadır ama bunla baş etmenin tek yolu yaşıyor olma halinin devam edişidir”. Yazar, kitap125

Bu kısımda, ilk kısmın aksine, giyotinle idama mahkum olmuş bu “sefil” karakteri okurken Aylak Adam’dan çok aklım Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkumunun Son Günü eserine gitmedi değil. Bilemiyorum konuların inanılmaz benzer olmasından mı ama varoluşçu buhranlar, hapishanede geçen gergin saatler derken bir an Victor Hugo’yu hatırladım. Bu açıdan bakınca denilebilir ki; Mösyö Meursault, Aylak Adam’la başlayıp, kitabın sonlarına doğru Hugo’nun isimsiz idam mahkumuna doğru evrilen ara bir karakter aslında.


bloglifetr

bir cani gibi görüp idamını istemesi… toplumun Yabancı’yı nasıl “anlamadığına” dair çok simgesel bir anlatım. Tabii bir de bu kadar farklı olayları böyle bir mantıksal sıraya dizebilmesi Camus’nün dehasının kanıtı. Yani, bu davanın benim dışımda görülür gibi bir hali vardı. Her şey ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu. Kaderim, bana fikir sorulmadan belirleniyordu. – syf. 90 Ek olarak, kitabın dili de üzerinde durulmaya değer noktalardan bir tanesi. Anlatım, çoğunluğu 5-6 kelimelik, “bugün buraya gittim”, “bana bunu dedi”, “sonra kalktık sinemaya gittik” gibi tek satırlık cümlelerden ibaret. Dolayısıyla Yabancı, okunması kolay bir kitap. Bana kalırsa bu anlatım tarzı Mösyö Meursault gibi bir ana karakterin ağzından anlatılan bir roman için biçilmiş kaftan; çünkü okudukça “Sıcak güneş yüzümü yakarken, alnımdan akan ter damlalarının gözyaşlarıma karıştığını fark ettiğim o an…” gibi bir cümlenin Yabancı gibi pek çok şeyi boşvermiş bir adam için fazla süslü olacağını fark ediyorsunuz. Camus gerçekten olay örgüsünden anlatımına kadar her şeyiyle çok ince ince düşünülmüş bir kitap çıkarmış ortaya. Yazı çok uzuyor farkındayım ama söylemeden geçemeye-

ceğim birkaç şey daha var; mesela ana karakterimizin cinayeti işleyiş sebebi olarak güneşi göstermesi, ve dahi kitap boyunca havanın devamlı aşırı güneşli, bunaltıcı bir yapıda olmasına tekrar tekrar vurgu yapması gibi… Camus, güneşi muhtemelen aydınlıkla simgeleyip; karanlık-aydınlık kavramına dikkat çekmek istiyor, ve bunu gayet iyi başarıyor. Keza dava esnasında jürinin Yabancı’ya inanmaması için de cinayet namına ortaya sürülen ve “bizlere” absürt gelen bir sebebin olması lazım. Bu açıdan gene güneş, iyi kullanılmış bir argüman. Ek olarak, kitabın sonlarında yer alan dava sahnesi gerçekten çok başarılı. Savcının -aslında Meursault’a göre hiçbir anlamı olmayan- birbirinden tamamen farklı olayları “normal” insanlara göre yorumlayıp cinayete giden yolun çakıl taşları gibi bir sıraya dizmesi ve Yabancı’yı

126

Son bir şey; kitabın başlarında huzurevinin kapı görevlisinin diğer sakinlere göre çok basit bir görevi de olsa onlardan kendini üstün görmesi de yabana atılmayacak bir ayrıntı idi. 2-3 cümleyle de olsa “diğerlerine” göre toplumdaki en ufak bir kademe artışının insan psikolojisi üzerindeki yansımalarına da değinmeden geçememiş Camus. Artık kurguyu bir yana bırakıp kitabın yapısal özelliklerden devam edersek, çeviri açısından, Fransızca bilmediğimden, çok bir şey söyleyemeyeceğim. Ama kitapta birkaç yerde kelime hatası gördüğümü de belirtmeden geçemeyeceğim. Bu kitap için pek çok farklı kapak tasarımı var -39. basıma ulaştığından!-, bendeki hali yukarıda resmini gördünüz edisyonu idi ve diğer herkese bakan tek bir göz bence güzel düşünülmüş bir tasarımdı.


bloglifetr

Son olarak, Fransız edebiyatının önemli temsilcilerinden Nobelli yazar Albert Camus’ya kısaca bakacak olursak, kendisi -kahramanımız gibiCezayir’de doğmuş ve 25 yaşına kadar orada kalmış bir filozof aslında. Ardından Paris’e gitmiş ve kitap çıkarmadan önce çeşitli dergilerde editör olarak görev almış, bir yandan da Cezayir Üniversitesindeki Felsefe eğitimine devam etmiş. Maalesef 1960 yılında, 47 yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş. Aslında bu kitap hakkında daha söylenebilecek çok şey var ama bir yerde kesmek lazım sanırım; o yüzden özetle, Yabancı, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden biri olarak anılmanın hakkını veren, ne söylense-ne kadar anlatılsa da anlatmaya yetmeyecek bir roman. Bana kalırsa siz iyisi mi alın okuyun, Camus’nün dehasıyla kendiniz tanışın. Özge AKIN atalante86.blogspot.com

127


128


YAĞMUR

O

an hissetiği şey düşüştü. Engellenemez ve durdurulamaz bir düşüş. Bulutların ardında mı var edildi yoksa, bilinen bir fizik kuralına uygun bulutların içinde mi varoldu, bilmiyordu. Gördüğü şey, benzer varlıklarla birarada bir yolculukluktu. Bir görevi olduğunu hatırladı. Yeşeren her bir varlığı canlandırmak ve haliyle Dünya’ya hayat bahşetmek. Hızlanmak istedi, bir an önce varmak ve görevini yapmak istiyordu. Kimbilir hangi canlının hücrelerine karışıp hayat verecekti ve yeni bir hayat bulacaktı, merak ediyordu. Fakat düşüş, yeteri hızda ve ağır aksaktı. Sonra farketti, kendini indiren bir varlık vardı yanında. Halbuki söylemişti yaradan; “her bir yağmur damlasını meleklerim indirir” diye, haberdar etmişti yarattıklarını...

Kendini bu emin ellere bıraktı, görev heyecanı ve merakı ile aşağı doğru süzülüyordu. Önce büyük tarlalar ve ağaçlık alanlar göründü. Sonra bloklar halinde binalar ve şehir. Yaklaştıkça anladığı şey, betonarme bir uygarlığa çakılacağıydı. Biraz mutsuzdu ama hala bir umut vardı. Belki bir saksı çiçeği veya kısa bir park ağacına ulaşabilirdi. Süzülmeye devam etti. Yolculuk biterken pek bir şey anlamadı. Zira sert bir iniş olmamıştı. Biraz daha dikkat ettiğinde, bir adamın omuzlarında olduğunu gördü. Mutsuz muydu? O ki her bahar daha genç ve her bir mevsim yepyeni bir yaşanmışlığa adım atan, koca bir döngünün parçasıydı.

mayacağı bir işe yaradı. Çünkü yaşamının son bulduğu omuzlar bir şaire aitti ve yağmur damlası, bu şaire ilhamı vermişti. Orada olan şey bir yeni varoluş ve sonsuzluktu. Şairin dudaklarından şu cümleler döküldü; Bilmezdi, Havada süzülürken olacakları. Her zaman üzmüştür beni, Üzerime düşen, Yağmur damlalarının, Şanssızlığı... Dürüstlüğümden etkilenen ama özniteliklerimizin benzeşemediği ve bu nedenle beni seven ama benden tat alamayan ve alamayacak dostlara ithaf olsun. :)

Fakat bilmediği, hiç anlaya-

129

Anıl ÖZER ozeranil.blogspot.com


Bir An

130


bloglifetr

“Neden kişiliğimizi etrafımıza yansıtmayı tam olarak beceremeyiz? Cevabı zor biraz da, dürüst olmak gerekirse yansıtmak istemediğimizden hepsi.Tam tanıyıp tanımadığından emin olmadığın için gerçek düşünceleri paylaşmaya çekiniriz. Değil diyeceksin büyük ihtimal ya da kesik kesik gülecek umursamayacaksın büyük ihtimal, hatta elindeki kalemi bile bırakmayacaksın bu dediklerimi duyarken. Belki de dinlemiyorsundur. Çok zor bir durumda olduğunu farketmemek için aptal olmak gerekir. Boş gözlerle bakıyor, ağlamaklı melodiler dinliyorsun; hatta bazen kendine iyilik yapıp kendin olmak istediğin bir anı başkasına vicdan yaptıracağın anlara saklıyorsun. Çünkü kimse seni ciddiye almıyor ya, en ciddi olduğun anı da böyle maskeleyip gerçek sen ile yüzleşmenin tadını çıkarıyorsun. Yoruluyorsun be çocuk, sorun o değil de yorulmak için çok çaba sarfediyorsun bak bir işe de yaramıyor. Ya da benim teorim çürümeye mahkum,ne dinliyorsun?” “Ne dinliyorsun?” dediğinde kulağımdaki kulaklıklardan birini çıkarmıştım. Ne dediğini dinlemedim ama son dediğini duyduğumu belli etmek istedim sorusunu cevapladım. Seksendört. Bir şeyler mırıldandı,tam anlamadım. Ne olduğunu sordum bir daha; yine anlamadım, bu sefer üstelemek istemedim. Defteri önünde karşıya bakıyordu. “Moralin bozuk” dedi. Demek moralimin bozuk olduğunu belli edecek kadar terk

etmişim kişiliğimi. Kafamı kaldırdım telefonla ilgilendiğimden midir nedir dürüst olmamak için kafamı toparlayamadım. Cevapladım: “Rol yapmaktan sıkılıyorum,bazen de yorulduğumdan rol yapamıyorum.”

mazlık tavrı daha... Rahatsız olduğunu çok belli etti. Gerçek duygularını yansıttığı için mi yoksa dile getirenin ben olduğum için mi bunu bilmiyorum. Boğazını temizledi ve “Rol yapmaktan sıkılıyorum, bazen de yorulduğumdan rol yapaBana acıdığını sezdim. Rahat- mıyorum” dedi. Derin bir nefes sız oldum. Zaten rahat olmama aldım. Yardım etmek istedim. gerek yoktu da rahatsız olma- Hemen düşün çabuk bir şaka mın sebebini de bulamadım. düşün bir güzellik düşün diye Belki de temiz havada ciğerime kendimi zorladım ama ne zaağır duman çekmeye ihtiyacım man kendimden birşey yapvardı. Ne biliyordu da acıma- mamı istesem yapmamak için ya kalkıyordu ki bana? Kim di elinden geleni ardına koymaz o? Dünün acınası halde gelip bilinç altım. Bir şey söylesem, sohbet edemeyen kişisi, bugün moralinin bozuk olduğunu unutbana acımaya kalkıyordu. Si- sa... Ya da bir şey söylesem de nirlendim. Umursamaz bir tavır defterimin arkasına attığı imzayaptım. “Ben sahile gidiyorum” yı tesadüfen gördüğüm ailemdeyip ayağa kalktım. Tepkisini le kavga ettiğim akşam mutlu beklemedim. hissedip yalnız olmadığımı düşündüğümde hissettiklerimi his****************** settirsem, o borcu ödesem... O gülümseme onun suratına da Duymadığını bildiğim için rahat yayılsa. Ama en gerçek olanınrahat hakkında konuşabilmenin dan. rahatlığı gibisi yok. Kulaklığını çıkardığında ne dinlediğini Ayağa kalktı; ben sahile gidiyosordum. Umursamaz bir bakış rum, dedi. attı cevap verdi. “seksendört.” Soruyu merak ettiğimden de- Kalmak için daha iyi bir sebep ğil de dikkatimi dağıtması için söyleyemeyeceğimi bildiğimsormuştum. Çünkü yüz hatla- den sessiz kaldım. Problemi rındaki yorgunluk beni daha için bir çözümüm yoktu. Belki çok yoruyordu. Her bir hücresi de güvenini kırdığımdan o ceyorgunluğundan dem vuruyor- sareti kendimde bulamadım. du. En çok da mimikleri. Kendi- Bana gidişini izlemek kaldı. Ha ni sakladığı koca gülümsemeli bir de onun yerine topluma sahyüzü artık yalan söylemek iste- te gülücük atmak. mediğini bağırıyordu. Her ifadesi sahte, her an yalancıydı da Bu gülücük sana gelsin çocuk, bu sefer, kırıldığını söylerken dedim en kocamanından en çok ciddi olduğunu seziyordum. sahtesinden attığım gülücük boşlukta yankılandı... “Moralin Bozuk” deyince bana baktı. Yine sahte bir umursa131

Aygül KARTAL pisceszoya.blogspot.com


AŞK HERYERDE

Taze menekşe kokularının arasından geçerken kötü düşünebilir misin? Yüzüne koca bir tatlı görüntü sunarsın. Kanalizasyonun yanından geçerken güzel düşünebilir misin? Tüm yüz kaslarını çirkin bir anın belirtisi olarak zorlarsın. Geçilecek bir yer varsa o an için sadece durmak istersin. Yaşama bakış açın misk kokusunu örten kokarca kokusu da olabilir ya da tam tersi, Tek bir gerçek var ki neyi hissedeceksen kendi içinde hissedeceksindir. Gerçeği görmek için yukarı bakmak gerekir, hissetmek içinde tam karşıya, Güzel bir günün ardından hissedilen duygular günlüğe büyük bir hazla yazılır, diğeriyse büyük bir isteksizlikle. Yaşamdan ne zaman ve ne oranda zevk alacağımız, 132

şu anda benim bu sandalyeden kalkmamla ölçülebilir. Yerimde durursam sadece, bilgisayarın ışığı gözümü bozabilir. Günlük yaşamın ilelebet sürecek tembosunda, kondisyonlu olmak lazım. İnsan ilişkileri, devlet bakanlarının gayri resmi geçitleri gibi olmamalı aslında, her şeye anlam yüklemek, aşkın değerini yüceltebilir. Hissetmek aşktı, aşk ise hissetmekle başlar. İnsan hikayesini bir kaç türlü anlatır, garip duygular içinde kaybolur bazen, ama hep; aşk, mutluluk, hissetmek, sevgi gibi kavramları hatırlamaya çalışır. Doğuştan gelen histeri doğasını iyi şeyleri hissetme kullanabilir. Sevgi ve his sözcüklerinden küçük bir kulübe yapar kendine, baş köşesinde aşkı bekler. Murat ŞENTÜRK


Ay Işığı Gecenin en dibinde, Işık yoldaşını terk eder mi? Ümitsiz bir düşüş, Umudu öldürmez. Çözüm bulunur. Uygularsın, Uygulamazsın. Yine Ay ışığındasın.

133

Burcu İLKİ calanthe-valerie.tumblr.com


BAZEN DEĞİŞİM GEREKİR

BAZEN DE KENDİN OLMAK 134


135


136


137


138


mart3