Issuu on Google+

MEVLANA VE HINT Felsefesinde Karşılaştırmalı Yolculuk

İKEBANA STOA FELSEFESİ VE SENECA ÜÇ İDEAL DEVLET VE ÜÇ KİTAP ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ

1


2


EDİTÖR’DEN EDİTÖR’DEN Konfüçyus dedi ki: “ Hiçbir şey söylemek istemiyorum.”. Öğrencilerinden biri sordu, ‘’ Eğer hiç bir şey söylemezsen öğrencilerin neyi aktarabilirler?”. Konfüçyus yanıtladı: “ Gökyüzü ne diyor? Dört mevsim, onun içinde ne geçiyor, tüm varlıklar onun altında doğuyor, ama gökyüzü ne diyor?” İkinci yaşımızı kutladığımız bu sayımızda doğallık konusunu seçtik. Doğallık çoğunlukla farklı şekilde yorumlanmakta. İstediğini istediği şekilde yapma özgürlüğünden tutun da, aşırı kontrolcü davranışlar bile zaman zaman bu kavramın içinde yorumlanmakta. Biz de Konfiçyüs’ün bu sözünden ilham aldık. Doğallık, eylem halinde

olmaktır. Sadece ‘ben’i değil, ‘ben’ ile birlikte tüm evreni kucaklayandır. Evrene, bizi saran doğanın her bir öğesine de baktığımızda bir senfoninin ilhamını, uyumunu, ahengini, ihtişamını görüyoruz. Notaların katı disiplini temelinde yükselen, kişisel yorum farklılıklarının lezzet kattığı, değişik varlıkların birlikte yaşamasından doğan muhteşem bir senfoni. Doğallık, estetik olmaktır. Kendini tanımaktır. Ne dar ne de bol fikirlerle giyinmek ve yaşamaktır, kendine uyan fikirleri kendi tarzında yaşayabilmektir. Objektif olmaya çalışmak bir araçtır. Bu sayımızda doğallık çabası sırasında karşımıza çıkan ego’nun oyunlarını Prof Dr Erol Özmen hocamız röportajında dile getirdi. Ego’yu eğitmek

için eski bir gelenek ve disiplin: İkebana’yı ele aldık. aynı zamanda bencilliğimizi tanıtmaya çalıştık. Zeugma’da yol aldık ve Arı Filmi ile doğallığın farklı bir yönünü ele aldık. Doğallık ve nefse hakimiyet deyince de Hacı Bektaş-ı Veli’de bahsetmeden geçemedik. Ve daha bir çok konuyu sizinle dilimiz döndüğünce paylaşmak istedik. İki yıldır bizi takip eden, fikirlerini ve yazılarını paylaşan tüm gönüllülere teşekkür ediyoruz. Nice Yıllara...

Semra ŞEN

3


İÇİNDEKİLER

08

iç dogallık

MEVLANA VE HINT Felsefesinde Karşılaştırmalı Yolculuk

IKEBANA

ÇİÇEK YOLU

13

EGO

26

EGO İnsanın Etrafındaki Ölü Kabuk ÜÇ IDEAL DEVLET ve ÜÇ KITAP

29

ÜÇ İDEAL DEVLET VE ÜÇ KİTAP

İKEBANA Çicek Yolu

38

17 kül tigin

SINIRLARI AŞANLAR

22 4

STOA FELSEFESİ VE SENECA

SEMBOLLER NEYİ ANLATIR

EROL ÖZMEN

ile NARSİZM

EROL ÖZMEN İLE NARSİZM

42


İÇİNDEKİLER

ozaik ma M g u e Müzesi Z

48

58 CANDAN ERÇETİN

MÜZİKLE DÜN VE YARIN

ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ

60

56 ARI

KÜLTÜR-SANAT

babil

kulesi ekim-kasım -aralık 2011

İmtiyaz Sahibi

YeniYüksektepe Kültür Derneği Bornova Şubesi Adına: Semra Şen Genel Yayın Yönetmeni Semra Şen

Yayın Koordinatörü Semra ŞEN Editör Semra ŞEN Özgür BENLİ Gizem RÜZGAR Grafik Tasarım Eylem ÖZKAN babilkulesi@ymail.com Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir

5


TARİH

BABİL KULESİ DİLLERİN KÖKENİNE AİT ESKİ BİR İNANIŞ ‘‘Babil yeryüzündeki tüm şehirlerin ihtişamını aşar.’’ Heredot

Akadca bāb-ilû sözcüğü Tanrı'nın kapısı demektir. Eski Ahit’te Babil sözcüğü Babel şeklindedir; bu kelime İbranice Bavel kelimesinden gelir ve karmaşa, karışıklık anlamındadır. Kuran’da şehrin adı Babil olarak geçer, Türkçe’ye de Arapça’dan geçmiştir Babil, M.Ö. 23. yüzyıl civarında Aşağı Mezopotamya'da (şu anki Güney Irak civarında) Sümer ve Akad toprakları üzerine kurulmuş olan Babil (Babylon) ülkesinin antik başkentidir. Babil, en parlak dönemini Kral Hammurabi zamanında yaşamıştır. Babil, dünyanın yedi harikasından biri sayılan ve M.Ö. 7. yüzyılda Kral 6

Nebukadnezar tarafından karısı için yaptırıldığına inanılan asma bahçelerine sahiptir. Babil döneminde sanat, mimarî, astronomi, matematik, tıp ve felsefe gibi alanlarda büyük bir gelişme gözlemlenir: Babilliler, günümüzde zaman (60 saniye '1 dakika', 60 dakika '1 saat') ve derece hesaplamaları (360 derece daire) için kullanılan 60'lık sistemi geliştirmişler, tapınaklar üzerine dikilen ve günümüzdeki modern gözetleme kulelerine ilham kaynağı olan gözetleme kulelerini inşa etmişlerdir. Babil Kulesinin ortaya çıkışıyla ilgili çeşitli efsaneler vardır. Tevrat’ın Ya ra t ı l ı ş ( G e n e s i s )

bölümünde de kuleden şöyle bahsedilir: “Ve bütün dünyanın sözü bir, dili birdi. Şarktan göçtükleri zaman Sinear diyarında bir ova buldular, orada oturdular. Birbirlerine ‘gelin kerpiç yapalım, onları iyice pişirelim’ dediler. Onların taş yerine kerpiçleri, harç yerine ziftleri vardı. ‘ Y e r y ü z ü n d e dağılmayalım diye kendimize bir şehir, başı göğe erişecek bir kule yapalım’ dediler. Ve ademoğullarının yapmakta olduğu şehri ve kuleyi görmek için Rab indi. Onlar bir kavm, hepsinin tek dili var. ‘Gelin inelim, birbirlerinin dilini anlamasınlar diye onların dilini karıştıralım’.


TARİH Rab onları oradan dağıttı ve şehri bina etmeyi bıraktılar. Bundan dolayı onun adına Babil dendi." Tevrat (tekvin 11:1-9) Efsaneye göre Tanrı; bir kule yaparak kendisine ulaşmak isteyen insanların kendini beğenmişliğine ve küstahlığına kızar ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirlerini anlamalarını engeller. Bir doğal felaket yollayarak kuleyi yıkar. Bundan

sonra insanlar dünyanın farklı köşelerine dağılırlar ve farklı diller böyle ortaya çıkar. İsmi verilmemekle beraber Kuran’da Babil Kulesi'ne benzer bir kuleden bahsedilir. Hikâye Tevrat'taki ile benzer olmasına rağmen Babil'de değil, Musa'nın yaşadığı dönemde Mısır'da geçer. Firavun Haman'a, kendisine kilden bir kule inşa etmesini, çıkıp Musa'nın tanrısına bakacağını söyler.

9. yy İslam tarihçilerinden elTabari'nin "Peygamberler ve Krallar Tarihi" adlı eserinde daha detaylı bilgi verilir. Öyküye göre Nimrod, Babil'de bir kule inşa ettirir. Allah bu kuleyi yıkar ve o zamana kadar aynı dili konuşan insanların dilini 72'ye ayırır. Aslında yedi katlı bir ziggurat olan Babil Kulesi'nin her katı, Tanrıya ulaşılan yolda bir aşamayı simgeler:

1. katı taşı, 2. katı ateşi, 3. katı bitkiyi, 4. katı hayvanı, 5. katı insanoğlunu, 6. katı güneşi ve gökyüzünü, 7. katı ise melekleri sembolize etmektedir.

Kulenin yüksekliğiyle ilgili bilgilere ise sıkça rastlanılmaz ve Yaratılış Kitabı da bu konuyla ilgili olarak herhangi bir şey aktarmaz. Efsaneye göre kule, teraslı bir piramidi andırıyordu. En üstte, Babil kentinin tanrısı olan Marduk’un tapınağı vardı. Buraya halk giremezdi. Eski Yunan tarihçisi Herodot da, her biri ötekinden küçük olarak üst üste yapılmış yedi kuleden bahseder. Asurlular ve Perslerce yıktırılan yapı, İskender Babil’i aldığında yıkıntı hâlindedir. İskender kuleyi yeniden yaptırmak

isterse de erken ölümü bunu engeller. Babiller bu kulede yaptıkları araştırmalar sonucunda burçları bulmuşlardır. Ayrıca yine Babiller bu kule sayesinde tarihte ilk kez ayın dünya etrafındaki dönüşünü hesaplamışlardır; bundandır ki ay takviminin mucitleri Babiller’dir. Ancak şunu belirtmede fayda vardır. Birçok kişi tarafından ay takviminin mucitleri Sümerler olarak bilinir, bu aslında yanlış değildir ama çok doğru bir bilgi de değildir. Sümerler ayın dünya etrafındaki dönüşünü hesaplayan ilk uygarlıktır

ancak bir ay yılını 360 gün olarak hesaplamışlardır. Normalde bir ay yılı 354 gündür bunu tarihte ilk doğru hesaplayanlar Babiller olmuştur. Kısacası Babil Kulesi, insanların tarihî dönemlerde dil olgusunun kökenine ve ulusların çeşitliliğine yönelik sorularına cevap veren bir inanıştır. Farazî temellere dayanan bu inanış, ulusların ve onların dillerinin çeşitliliğini izah etmeye çalışır. İnanış, kutsal kitaplara da yansımış ve çeşitli efsane, destan gibi anlatılarda yerini almıştır. 7


TARİH

iç dogallık

8


TARİH

MEVLANA VE HINT FELSEFESİ’NDE KARŞILAŞTIRMALI YOLCULUK

Felsefe, insanın kendini bilme ve gerçekleştirme ihtiyacından doğan, sahip olmadığı bilgeliğe duyulan büyük arzusu ve onun akıl aracılığıyla arayışıdır. Her arayışta olduğu gibi, bu arayışta da karşımıza birçok fikir, birçok yol çıkmaktadır. Ancak bu fikirler, bu yollar karşılaştırmalı inceleme olmaksızın bilgelik arayışındaki bir insanın fikirlerinde sadece analitik bir yaklaşım sunar. Karşılaştırma, yani eklektisizm, aradaki bağları kurmamıza, bütüncül bir yaklaşım sunar. Mevlana ve Hint öğretisini de karşılaştırmak bu anlamda ilginç olacaktır.

Fikir ona derler ki, bir yol açsın, yol ona derler ki, bir gerçeğe ulaşsın.(Mevlana) Hint

öğretisine

göre

insan 7 özellikten oluşmaktadır. Bu 7 özellik de öncelikle, biri üç, diğeri 4 olmak üzere özellikten oluşan iki kısma ayrılır. 3 özellikten oluşan birey, kalıcı, değişmeyen, zamandan bağımsız olarak, gerçeğe dair bilgimizin ve doğanın yasasının bir ifadesi olan ölümsüz yönümüz olarak karşımıza çıkıyor. 4 özellikten oluşan, insanın ölümlü, geçici, değişken, zamana bağımlı özelliklerini ifade eden ‘kişilik’ aynı zamanda 4 element ile de sembolize edilmekte. Her bir elementin özellikleri de kişiliğin dört özelliğine atfedilmektedir. Bu dört özellikten ilki fizik bedendir. Fizik beden, tüm varlıkların maddesel kısmıdır. Prana denilen ikinci, enerji olarak bilinen kısım ise canlılarda var olan onlara ‘can’ verendir. Astral denilen üçüncü özellik ise hem hayvan hem de in-

sanlardaki tüm duygusal spektrumu ifade emektedir. En üstte yer alan kama manas ise somut zihindir. Somut zihin ise ikicilik (düalite) ile anlamlandıran, zihindir. İnsan bilinci bu dört özellik arasında gelip gitmekte, gittiği yer tarafından yönetilmektedir. Fizik beden, fiziksel; enerji beden enerjiyi; duygusal beden anlaşılamayı, sevilmeyi; somut zihinse gereğinde kendinden altındaki bu özellikleri yönetme, fikirleri düalite çerçevesinde değerlendirme özelliğine sahiptir. Ancak insanın bilgeliğe ulaşması ancak kendi içindeki bu dört özelliğin eğitilmesi ve bireyle işbirliği içinde olmaları gerektiğinden bahsedilir. ’Biz bildik ki şu tenden ibaret değiliz. Beden olmaksızın da Tanrı ile yaşarız.’ ’Biz bildik ki şu tenden ibaret değiliz

9


TARİH Beden olmaksızın da Tanrı ile yaşarız.’ Mevlana’da ise birey karşımıza tanrı, kişilik ise ten kavramıyla karşımıza gelmektedir. ’Zamana bağlı olan, ecele kadar durur. Öbürüyse, ebediyete dost, ezele eştir.’ ’Zahiri beden, nihayet gideceği yere gidecek. Fakat mana, ebediyen neşeli bir surette yaşayacak.’ ’Heva ve hevese uyup ot gibi yelin geldiği tarafa eğilme. Şüphe yok arş gölgesi, çerden çöpten yapılma kulübelerden yeğdir.’ Mevlana’da benzer bir bilgi karşımıza şu şekilde çıkmakta: ‘İnsan için, iç sıkıcı dört şey vardır; bu dört şey, aklın çarmıhı kesilmiştir. Dört kuş al, onları yanı-

na topla ayetinin tesfiri Ey idraki güneşe benzeyen, sen vaktin Halil’isin. Bu yol kesen dört kuşu öldür! Tene ait bu dört huy, Hail’in kuşlarına benzer. Onları kesmek, cana yol açar. Ey Halil iyiden kötüden kurtulmak için kes onların başlarını da ayaklar setten kurtulsun. Halkın ebedi olarak diriliğini istersen bu dört şom ve kötü kuşun başlarını kes. Sonra da onları bir başka çeşit dirilt de artık onlardan bir zarar gelmesin.’ Kişilik insanın geçici doğasına ait bilgiyi taşır, ancak bir filozof kalıcı olanla, gerçek olanla ilgilenir. Bu nedenle de Hint öğretilerine göre bir filozofun kişiliğini aşması ve bireye ulaşması, yani

bireyinin hayatının yönlendirici, yönetici rolü olması gerektiğinden bahsedilir. Mevlana da: ’Ey minik yaprak, söyle, nereden buldun dalı delecek gücü Nasıl çıktın zindandan dışarı? Anlat bize, anlat ki bizde kavuşalım ışığa, biz de çıkalım zindanımızdan dışarı,’ şeklinde ifade etmektedir. Duyguların yönetici yönümüz olması halinde, insanı insan yapan akıldan yoksun bir hayat ortaya çıkar ki Mevlana da bunu farklı bir şekilde ifade etmektedir. ’Bir adamın gönlü maymun gönlüne döndü mü bedeni de maymunun gönlünden daha aşağı olur.’ ’Gözler, korkunun aslını görmediğinden çeşit çeşit hayallerden korkar insan.’ Hint öğretisine göre bilgeliği bulabilmek akıl tarafından doğru eylemin gerçekleştirilmesiyle olcaktır. Doğru elem, karşılıksız, sürekli, gönüllü, bencil olmayan ve doğal hareket tarzıdır. ‘İş ve söz, için tanıklarıdır.

10 10


TARİH Bu ‘İnsanın en hayırlısı, insana faydası olandır.’ Hint öğretisi, aklın doğru yönetimi altında ancak insanın doğasını gerçekleştirebileceğini vurgulamakta ve özellikle kişiliğin yönetiminde aklın öneminden bahseder. Akıl, özellikle ateş elementine karşılık gelir. ‘İyi şeyleri caiz gören o Peygamber, ne de güzel söyledi: Bir zerre aklın, oruçtan da yeğdir, namazdan da. Çünkü aklın cevherdir, bu ikisiyse ara. Bu ikisi yani namaz ve oruç, onun tam olmasıyla farz olur. Bu suretle de o aynanın cilalanması, ibadetle gönlün arınması mümkün olur. Fakat ayna aslına bozuksa onu cilalamak güçtür, zor cilalanır. Cilalanabilecek seçilmiş aynaysa az bir cila ile parlar, azıcık bir cila ona kâfidir.’ ‘Akıl vardır, güneş gibi. Akıl vardır, zühre yıldızından da aşağıdadır, yıldız akmasından da. Akıl vardır, bir sarhoş mumu gibi, akıl vardır, bir ateş kıvılcımı gibi.’ ‘Zerre kadar aklın, namazdan da oruçtan da yeğdir. Çünkü namaz ve oruç akıllılar için farz kılınmıştır.’ ’Akıl tanrı gölgesidir. Tanrı ise güneş…. Gölge güneşe karşı durabilir mi?’ ’Akıl insan bedeninde-

ki bir başbuğa benzer, bedenin uzuvları ona itaat ettikçe bütün işleri düzeninde gider. Fakat itaat etmezlerse de hepsi bozulur. Görmez misin şarap içen sarhoşun elinden ayağından, dilinden, bedeninden ve diğer uzuvlarından ne bozgunluklar meydana gelir. Ertesi gün ayıldığında bütün yaptıklarından pişmanlık duyar.’ Düalite ile doğanın ve aklın ikili işleyişi anlatılır. Bu düalitenin doğadaki uyumu ise dharma yasası olarak ifade edilir. Örn: doğada bir yapımın olması bir yıkımla, her yıkımdan sonra da yapımın olduğu doğal bir dengedir. Mevlana ise:

evrimini bir savaşıdır(ki insanın evrimleşme kavramıyla Mevlana’da da karşılaşıyoruz). Doğanın yasası Dharma’dır, yoldur. Doğanın yasasının bilginse ulaşmak etki-tepki yasası adı verilen karma’nın sonucunda olacaktır. Karma: ‘ne ekersen onu biçersin’ der. Karma, insan hayatındaki her şeyin kendi etkilerinin bir sonucu olduğu yasasıdır. Bize bizden gelir her ne gelirse. (Mevlana) ‘Lezzet, dışarıdan gelmez, içten gelir, bunu böyle bil. Köşkleri kaleleri aramayı ahmaklık say.’

’Nice düşmanlıklar vardır ki dostluğa çıkar. Nice yıkılmalar vardır ki yapılmaya döner.’ Şekilnde ifade eder. Hint öğretisinde insanın kişilik ve bireyi arasında sürekli bir savaş olduğu anlatılır. Bu insanın bilgeliğe ulaşma mücadelesidir. Değişimin, insan 11 11


TARİH Erdemin almaktan çok vermekle ilgili olması da yine ortak olan kavramlardandır. ‘Beden mumu, şu görünen mumun aksinedir; yok oldukça can nuru artar.’ ‘Mal, sadakayla katiyen azalmaz. Hayırlarda bulunmak, malı zayetmez, kaybolmaktan kurtarır.‘ İnsanın toplumsal olarak bir yasalarının oldu-

ğu ve buradaki adaletin herekesin hakettiği yeri alması olduğu anlatılır. ‘Adalet nedir? Dala su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak. Adalet, bir nimeti yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi, yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak belaya kaynak olur.’ ‘Adalet nedir? Bir şeyi layık olduğu yere koymak, zulüm nedir? Layık olmadığı yere koymak.’

İç yaşam konusu da yine ortak bir konudur. Gerçeğin, ancak kişinin kendini dönüştürmesi ile olacağı; yine dünyadaki değişimin de sadece insanın değişimi ile mümkün olması ile mümkündür. Dışrak bir savaş yoktur. Her şey içrek olan bir savaşın ifadesidir. Kişi, ancak kendini iç olarak olgunlaştırarak kamil insan olur. Dış ve maddesel arayışlar insanı sadece geçici olarak tatmin etme araçlarıdır. Yukarıda bahsedilen benzerlikler gibi birçok kavramda da ortak noktalar olduğunu görmekteyiz. Bunun nedeni sorgulanırsa, belki de tek bir neden var: doğallık. Doğal olan, doğal şekilde ifade edildiğinde benzemesi kadar doğal bir durum da yoktur. İnsan doğası şekil olarak farklılıkları içerse de, iç olarak benzerdir. Son olarak da, yollarda ve seçimlerde ayırdetme için ışık oluşturabilecek, yine ortak bir fikir... ‘Zamana bağlı olan, ecele kadar durur. Öbürüyse, ebediyete dost, ezele eştir.’ Kaynaklar: Mevlana, Mesnevi Annie Bessant, Seven Principles of Man Semra ŞEN

12


ARAŞTIRMA

IKEBANA

ÇİÇEK YOLU

13 13


Ç

ARAŞTIRMA içek düzenleme sanatı olarak popüler olarak bilinen bu sanat, ÇİÇEK YOLU olarak tanımlanabilir. Her sanatta olduğu gibi temas edilen fizikötesi bir durum (prajna) ve akılcı, teknik uygulamaya dayalı (vijnana) bir kısım vardır. Sanatın amacı o bir şeye ulaşmak. Bu ‘şey’ sözle ifade edilemez. Gizemdir, bir bilmece gibi herkesin kendisinin çözebileceği.

Bugün çiçekler bayanlarla bağdaşan bir konu olmakla birlikte, en eski bilinen uygulayıcıları samuraylardır. Samurayların bir çeşit meditasyonu olduğundan bahsedebiliriz. Çocukluk yıllarımdan hatırladığım birkaç kare var: ikebana yarışmaları. İkebana derslerinden de tek hatırladığım belli ilkeler doğrultusunda çiçeklerin dizilişi ve bun-

Japon geleneklerinde sanatta yaşamdaki güzelliğin duyumsanması amaçlanır. Resim, ikebana, çay seremonileri, kılıç, okçuluk gibi disiplinler sadece birkaç örnektir. Suskunluk bu sanatların eğitimi sırasında önemli bir meziyet ve güç kaynağıdır, ‘öz’ anlatılamaz, çiçek yolu da anlatılamaz. Sözler ancak bir köprü vazifesi görür, geçebilene. Söyleyen bilmez, bilen söylemez. dan doğan düzendi. İkebana’nın felsefi yönüyle yıllar sonra tanışmak oldukça ilginç bir tecrübe oldu. Bu tecrübe herkesin temas ettiği fizik değişimden, iç değişimi keşfetmeye götüren yoldur aynı zamanda. Bu nedenle bu yazı1414

mızda da öncelikle birkaç teknik ayrıntıdan, devamında bu teknikte derinleşme sonrasında girilen bilgelik yolundan bahsedilecek. Usta çırak en temel noktadır. Tüm çalışma ustanın gözetiminde ve yönlendirmesinde gider. Derin düşünme ve konsantrasyon gereklidir. İkebana için malzemerin önceden hazır edilir (makas, bez, kova, vazo, çiçekler, dallar vs). İkebana yapılacak zamanda sakinlik, ölülü el hareketleri esastır. Düzensizlik ve aceleciliğe yer yoktur. Çalışmada suskunluk esastır. Dallar yerleştirilirken sevgi ve saygıyla esnekliği kontrol edilir ve kendi potansiyellerine uygun olan doğal bir şekil verilid. Öncelikle sabitleyici -kubari- oluşturulur. Çiçek düzenleme bundan sonra gelir. Bitkinin canını acıtmamak, eğitir gibi hareket etmek önemlidir. Önce üç dal seçilir: uzun (shin, gök), orta (gyo, yer), kısa (so, insan). Dal uçları üçgenler oluşturacak şekilde, aynı noktadan çıkan ayrı yönlere uzanan tek dal görünümünde, uyumlu ve dengeli olarak dizilir. İlk olarak gök, daha sonra yer ve en son insan oluşur. Bu evrenin oluşumu ile aynı sıralamadır. Gök, insan ve yer arasındaki dengedir.


ARAŞTIRMA

En son su doldurulur. Dersler farklı seviyelerdeki birçok öğrenci ile yapılır. Usta onları sürekli gözler ve basit bir şekilde uyarır. Uya rılar da övgüler de reveransla dikkate alınır. Ustanın izni olmaksızın ders bitmez. Dersin bellibir süresi yoktur. Toplu derslerde etrafa rağmen konsantre olabilmek ve devam edebil mek de iç bir eğitimdir. Bu iç eğitimi yapabildikçe öğrenci ikebanaya kendini verebilir.Hazırlanan ikebana saygın bir köşeye veya evin bunun için duvarında ayrılmış olan oyuk tokanomaya konur. İkebana çalışmasından sonra hoca bir sonraki çalışma için ödev verir. Bir sonraki derste bir öncekinin tekrarı yapılır. Günün bir kısmı bunun için ayrılmalı. Ustanın iznine

göre iç olarak gelinen aşamaya göre 5, 7, 9’lu düzenlemelere geçilir. Kişiye güveni ölçüsünde usta onu serbest bırakır. İkebanada gönülden gönüle aktraım vardır bu nedenle bu anatta katı bir disiplin yoktur. Örtülü bir yol olması bu nedenledir. Gelenektir. Öğretmenden sevdiği öğrenciye akar. Aktaran ve aktarılan arasında uyum vardır ve sürekli usta tarafından sınanma da vardır. Çiçek düzenlemek, yaşamı düzenlemektir. Usta yapılan çiçekten öğrencinin iç dünyasını görür. Dış eser, iç eserin yansımasıdır. Ustanın aradığı doğruluktur. Estetik ve düzgünlüktense, basit ama samimi, özü yansıtan bir çalışma usta tarafından övülür. Estetik

ve düzgünlük yapay ve soğuktur. Farkındalık ve duyarlılık kazanma çabadan üstün. Eğlenmeye gider gibi derse gitmek, zaman geçirmek, teselli bulmak için yapılmamalı. Dinginlik, ölçü, iç huzur varsa iç yaşam ve dış yaşamın çiçek yolu aracılığı ile aranan dengesi yakalanmış olur. Çiçekler insanda bşr coşku uyandırmaktadırlar. Ortaya çıkan biçim kişiyi içe yöneltmeli. Derinleşme ölçüsünde içe yönelimin şekli de değişir. İkebana, çiçek YOLudur. Uzundur. Ne kadar uzunsa o kadar iyidir. Bu yolun ustasının eseri: saf, doğru, sade, özgündür (shibumi). Batı sanat görüşü tutumunda ısrar ettikçe derslerde ne yapacağını şaşırır. Yüksek estetik değerler

1515


ARAŞTIRMA araçlar olmaktadır. Doğu’daki ‘gizem’ budur. Usta fıtınalarda aceleciliğin ve sabırsızlığın kırıcı olduğunu, ama bir ağaç gibi esneyip yol vermenin yapıcılığını bilir. Öğrencide aranan özellikler: ilkeler bağlılık, cesaret ve yolda kalabilmenin eserler ortaya çıkarmaktan daha önemli olduğunu bilmek. Derin arayışı olan kişi iç değişime başlamıştır. Eserde kendini görendir. Sorumluluk getiren bilgilere katlanmak, onları bir ömür boyu sürecek evrensel bir uğraşla yaşamına uygulaması temeldir. İkebana öğrencilerinin yapılan sergilerinde ustanın eseri aralara konur. Basit olduğu için genelde gözden kaçar ama fark edildiğinde göz alıcıdır.

taşıyan formlar usta tarafından sabırla reddedilmektedir. Güzellik veya evrensel ilkeler ve birlik içinde olmak mı? Batı birinci ilkeyi savunurken, 16

ikinci yolu seçene çiçek yolu açılır. Kişisel hırlar ve beğenilme arzusu değil, alçakgönüllülük, bencil olmayan özverili çalışma ancak bu yolda

İkebana bir seremonidir. Yaşam bir seremonidir. İnsan, yeri ve göğü kusurları ve erdemleri, bahaneler ve hayalleri, rutin ve yaratıcılığı, özgürlük ve itaati, geçici ve kalıcıyı, çiçekleri ve ikebanayı her gün birleştiren evrensel bir senfonidir. (Zen ve Çiçek Yolu-Yol yayınlarından faydalanılmıştır.) Semra ŞEN


ARAŞTIRMA

17 17


ARAŞTIRMA

MADAM CURİE •10 yaşında annesini kaybetti. Açlıktan bayılacak kadar fakir bir çocukluk yaşadı. Küçük yaşta çalışmaya başladı. Liseyi birincilikle bitirdi. •19 yaşında hizmetçilik yaptı. Bir gün kırlarda dinlenirken bilim insanı olmaya karar verdi. •23 yaşında çok az bir yol parasıyla Paris’e üniversite okumaya gitti. 8 ton madeni 4 yıl süren sürekli çalışma ile eriterek Radyum elde etti. Radyum sayesinde kanser hastalığı tedavi edilmeye başlandı. •İki nobel ödülü aldı. •Dünyanın dört bir yanından gelen siparişlerden para talep etmedi. •Dünyanın ilk kadın fizikçisi olarak tanındı.

SOKRATES •Hayatı boyunca mütevazi bir yaşam yaşadı. •Hiç kitap yazmadı,sürekli insanlarla sohbet ve insanları bazı gerçeklere uyandırmak için sorular sordu. •Herkes tarafından en bilge insan olarak çağırıldığında o bunu kabul etmedi. Bunun üzerine bilge olarak bilinen kişilerle görüştü,hepsinin bilmedikleri halde biliyormuş gibi göründüklerini gördü.Kendisinin, bir şey bilmediğini bilecek kadar bilge olduğu kararına vardı. •Hükümet tarafından ölüm cezasına çarptırıldı. Bu kararın meşru olduğunu söyleyereksaygı gösterdi.Kaçabilecekken kaçmadı. •Öldüğü gün şiirler yazmaya devam etti.

18 18


ARAŞTIRMA

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK •7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. •8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. •10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. •17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı. •24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı. •25 yaşında sürgüne gönderildi... •27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi bulunduğu derneğin çalışmalarıyla kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. •30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti. •30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı.Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı.Aylarca boş kaldı. •37 yaşında böbrek hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yanlız halde yattı. •37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu,dağıtıldı. •38 yaşında Savunma bakanı tarafından görevinden atıldı. •38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı.Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı. •38 yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı. •39 yaşında idam cezasına çarptırıldı. •42 yaşında cumhur başkanı oldu.

19 19


ARAŞTIRMA

ABRAHAM LİNCOİN •Sefalet içinde bir evde doğdu. Günleri kuru ekmek yemekle geçti. Tarlada ırgatlık, bakkalda çıraklık yaptı. •21 yaşında dürüstlüğü nedeniyle işini kaybetti. Parası olmadığı için bir süre bir avukatın ofisindeki masada uyudu. •24 yaşında tekrar işinden oldu. •25 yaşında 4 çocuğundan 3’ünü kaybetti •27 yaşında ruhsal bunalıma girdi. •34 yaşında kongre seçimlerini kaybetti. •36 yaşında kongre seçimlerini tekrar kaybetti. •38 yaşında eyalet seçimlerini kaybetti. •45 yaşında senato seçimlerini kaybetti. •47 yaşında başkanlık seçimlerini kaybetti. •849 yaşında yine senato seçimlerini kaybetti. •52 yaşında ABD başkanı seçildi. •Hayatı boyunca çok sevdiği eşinden çok kötü muamele gördü. •ABD’de köleliğe karşı iç savaşın başlamasında en büyük rolü oynadı.

LUCİUS ANNAEUS SENECA •Varlıklı bir ailede doğdu. Kardeşleri arasında bünyesi en zayıf olandı. •Roma’da iyi bir hatip ve avukat oldu. •Sivri dili nedeniyle dönemin imparatoru tarafından idam cezasına çarptırıldı,ama ceza bozuldu. •37 yaşında hakkında çıkan dedikodular nedeniyle sürgün edildi.Sürgün “İmparator •Cladius’un Kabaklaşması Üzerine” eserini yazarak imparatora kafa tuttu. •İmparator Neron’un hocası oldu,ancak yine kendi tarafından idamı istendi.

20


ARAŞTIRMA

LUDVİG VAN BEETHOVEN Ayyaş bir babanın ve verem bir annenin çocuğu olarak doğdu. 5 yaşındayken müzik yeteneğini keşfeden babası tarafından zorla çalıştırıldı. Genç yaşta annesini kaybedince evin geçimini sağlamak için 5 yıl boyunca gece gündüz çalıştı. 27 yaşında müzik hayatının en verimli yıllarında sağırlaşmaya başladı.İnsanların bunu farketmemesi için kendini toplum hayatından dışladı. Hayatının sonunda son senfonisini bestelediğinde artık tamamen sağırdı.

Bakalım sınırlar nasıl aşılır? MADAM CURİE :kararlılık, süreklilik, çalışkanlık ve fedakarlık örneği. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK:Hayali uğruna (bir amacı)bir dizi olumsuzluğa rağmen yoluna devam etti. Kendisini ön plana koymadan, evrensel ilkeler için yaşadı. LUCİUS ANNAEUS SENECA: ölümü göze alarak doğru bildiğini korkusuzca söylemdi(cesur). ABRAHAM LİNCOİN: Olumsuz tecrübelere rağmen asla vazgeçmedi. SOKRATES:mütevazi, cesur ve hiç bir şey bilmediğini bildi (bilge). LUDVİNG VAN BEETHOVEN: Hayatındaki birçok olumsuzluğa rağmen mücadele etti. Sınırlarını aşanların yolu, önce kararlılıktan, sonrasında ise bu kararın arkasında durup, gereken çabayı ve çalışmayı gerçekleştirmekten ge-

çer. Olumsuzluklardan aynı bir nilüfer çiçeğinin çamurdan beslenmesi gibi beslenerek, çaba ve çalışmada bir süreklilik sahibidirler. Bir çok erdeme sahip olduklarını görüyoruz;sabır, cesaret,alçakgönüllülük. İnsanın bir ideale bağlanması, sınırları aşmasını sağlar. Düşüp düşüp tekrar tekrar kalkmak. Düşmenin de tecrübesini alıp yola devam etmek, amacına doğru yakınlaşmak. Ulaşılamasa da, yolunda ölmek. Tüm yapılanların içindeki aşk ve zekayı görmemek mümkün değil. Bugün hala bize ilham kaynağı olmaya devam ediyorlar. Son olarak şunu belirtmek isterim. Eğer bazı kişiler engelleri fırsat haline getiriyorsa; engel kişinin kendisidir. Bizi egomuz yönettiğinde, sürekli kendi konforumuza yontup, baha-

neler yaratıyoruz. Buna izin veriyoruz, tembellik ediyoruz, çaba ve çalışma bize zor geliyor. Hem karnım doysun, hem pastam dursun. Aklın yöneiminde bir hayatla engelleri küçük küçk aşabiliriz. Peki işe nerden başlıyacağız? İçimizde yarattığımız duygu ve düşünceleri değiştirmekten. Hayatımızda bir değişim istiyorsak, buna içten başlanır. İdealimize doğru çaba, sebat ile dönüşebiliriz. Çaba yoksa ibre gitgide daha da aşağılara düşer... Çalışmayan demir palsanır. Bize düşen doğal bir aşkla, samimiyetle ÇABALAMAYA devam etmek... Herhalde bize ilham kaynağı olanlar da bunu isterdi... CEM KILIÇOĞLU BİLGE ATALAY

21 21


TARİH

22 22


TARİH

STOA FELSEFESİ ve SENECA Seneca, I.S. 4-65 yılları arasında yaşamış olup stoacılık akımının son dönem filozoflarındandır. Babası bir söylev ustasıdır ve oğlunu da aynı yönde eğitim için yönlendirmiştir. Fakat Senecanın bilgelik aşkı rhetoricadan daha çok felsefi öğretilere ilgisini kaydırmıştır. Dönemin Roma imparatoru Seneca’yı usta bir söylev ustası olduğu için bir tehlike olarak görmüştür. Fakat kral yakın çevresi tarafından Senecanın yaşaması için ikna edilmiştir. Seneca imparatorlukta yönetim kadrosunda yer almış fakat zamanla adı saray dedikodularına karıştığı için imparator Cladius tarafından sürülmüştür.( I.S. 41) Bu sürgünde Polybius’a Teselli, Annem Helvina’ya Teselli başyapıtlarını yazmıştır. Her ne kadar farklı isimlere atıflarda bulunarak

yazmışsa da aslında bu yapıtlarında Roma’dan ayrı ve kaldığı için duyduğu hüznü kendinde teselli etmiştir. Senecanın prens Nero’nun eğitimine katkıda bulunulabileceği düşünülerek tekrar sürgünden çağırtılmıştır. Fakat prens Neronun annesi oğluna verilen dersler arasından felsefeyi kısıtlamıştır. Imparator Cladius ölünce Nero imparatorluğun başına geçmiştir ve Seneca’yı askeri yönetimde önemli bir mevkiie getirmiştir. Fakat sonrasında Nero’ nun tuhaf davranışları ve tutarsızlığı Senecayı saray yönetiminde tek bırakmış ve bu arada saraydaki elde ettiği kazançlardan ötürü bir filozofa yakışmayacak yaşantısının olması nedeni ile özel yaşama çekilmeye karar vermiştir. Fakat bu Nero tarafından reddedilmiştir..Büyük Roma

yangını sonrasında Seneca bu teklifini yinelemiş olup tekrar gelen red cevabını dinlememiş, saray ve siyaset yaşantısını bırakmıştır. I.S. dan sonra 61 yılında saraydan ayrılan Seneca’nın yaşamının bu son dört yılı felsefi yapıtları açısından en verimli dönemi olmuştur. Yapıtlarını düz yazı ve şiir olarak iki kısımda toplayabiliriz. Şiirleri epigramlar ve tragedialardan oluşmuştur. 9 adet tragediası olan Seneca bunlarda prens Nero’ya devletin nasıl yönetilmesi gerektiği hakkında öğütler verir. Düz yazı tarzında olanları ise dialogları olup bunlarda Seneca’nın felsefi düşüncelerini açıkça görebiliriz. Bunlardan üçü teselli yedisi etik üzerine olup Senecanın 3 tane de dialog tarzında olmayan düz yazısı vardır.( bkz şekil 1) 23 23


TARİH

DÜZ YAZI DİALOGLARI -marciaya teselli -annem helviaya teselli -polybiusa teselli -tanrısal öngörü -bilgenin sarsızmazlığı -öfke -mutlu yaşam. -boş zaman -ruh dinginliği -yaşam kısalığı

ŞİİR ALANINDA YAZILARI DİALOG DIŞINDAKİ YAZILA

hoş görü iyilikler doğa sorunları ahlaki mektuplar

Seneca son dönem stoacılarında daha ağırlık verdiği mantık-fizikahlak başlıklarından daha çok ahlak kısmı ile ilgilenmiştir. Odaklandığı konular ise daha çok tanrı, alınyazısı, ölüm, intihar gibi konulardır. Stoacıların fizik ve mantığı ahlaki yaşayışın ön koşulu ve hazırlığı olarak ifade etmiş olmalarına Seneca’da katılmıştır. Bunlara kısaca değinmek gerekirse stoa felsefesinde alınyazısıkader-yazgı-mutlak z o r u n l u l u k- e v r e n s e l akıl-evrenin birinci gücü fatum-dünyadaki bütün şeylerin yasasıdır yada sayesinde geçmiş şeylerin olmuş olduğu şimdiki şeylerin olacak olduğu akıldır. Evrenin üç büyük gücünden ilki olan ve olayların akışını tayin 24

EPİGRAMLARI

eden mutlak zorunluluk bütün tanrısal ve insansal işlerin üzerindedir. Herşey onunla olur ve bunu bozacak hiçbir güç yoktur. Mutlak zorunluluk sonucu ne olacaksa olacak olmayacaksa olmayacaktır ve sonuçta tanrıda bu yasaya bağlıdır. Bu kavramla ilgili Senca’nın birkaç sözü şöyledir; 1)Bütün evren madded en ve tanrıdan ibarettir. Tanrı evreni bir sınır içine alır, bu sınır içinde kalanlar da tanrıyı bir yönetici ve önder olarak izler. Yaratıcı olan yani tanrı, tanrıyı taşıyan maddeden daha hükümran ve daha değerlidir. (epist 65, 23-34) 2)Tanrıdan ilahi bir kıvılcım olan insanoğlu ancak tanrının öngördüğü

TRAGEDİALARI çıldıran herkül medea troiades phaedra agomemnan oediupus hercules oetada fenikeli kadınlar thyestes

tarzda bir yaşam biçimi sürebilir ,bu yaşantı sırasında da onun istekleri doğrultusunda hareket ettiğinde ise kendisine ulaşılabilir(epist 15, 2-3) Stoa felsefesinde 2. büyük güç olan provodentia =tanrısal öngörü=tanrının kendi yarattıkları ve kendi evreni üzerine olan kontrollü bakışı, yaşamın en küçük ayrıntısına egemen olan ve kontrolü altında tutan ilahi gücüdür. Evrenin tanrısal öngörü ile yönetildiğini belirten stoacılar provedentiayı ilahın kendini bedensel sunuşu ve provedentia eseriyle bizlerin gözlerinin önünde olduğunu


TARİH

‘çünkü onun bir amacı vardır’ düşüncesiyle açıklarlar. Provedentia bireylerden ziyade insanlıkla ilgilidir ve iş görme alanı herşeyi çepeçevre saran bir zorunlulukla sınırlanmıştır. Bunun sonucu olarak da tanrılar kötülüğün varlığını engelleyemez ve de bu yüzden talihin sorumlusu onlar değildirler. Seneca tanrısal öngörü kitabında doğa olayları ile bunu anlatmıştır. Üçüncü büyük güç olan fortuna =talih ise bireyin yaşamında her an olması ve bireyin kendi bakış açısından bir anlama sahip olması ile açıklanır. Seneca’nın bununla ilgili bir kaç sözü şu şekildedir; 1) Talih, bireyi kuralı ilkesi olmayan bir yöneti-

ci gibi yönetebildiği gibi onun hizmetinede girebilir. Talihin aksiliklerine ancak bilge bir insan karşı koyabilir, çıkacak olan kötülüklere kendini önceden alıştırır ve başka insanların uzun süredir katlanmak suretiyle hafifletebildikleri felaketleri o uzun süre düşünüp hafifletir(epist 76, 34-35) Yazımız her ne kadar ahlak üzerine yoğunlaşmış olsada Seneca’nın akıl üzerine söylediği sözlerden ‘ahlaka mantıkla ulaşılabilinir’ fikrini beslediğini görürüz. Bunu, ilahi bir kıvılcıma sahip olan aklı, yaşamın en küçük ayrıntısında dahi doğruyu yanlıştan ayırdecek tek ölçüt olarak almak gerekir. İnsan aklını ölçülü biçimde kullandığı takdirde tehlikede olduğu anda bile mutlaka bir

çıkış yolu bulabilir. Başlarına gelen herhangi bir olay karşısında ne yapacağının şaşıran insanlar doğruyu seçmekten yoksun zavallı kişilerdir. Aklın işlediği yerde tutku barınmaz ama insan bir kez boş bulunursa tutkular ruha sızmada hiç vakit kaybetmezler düşüncesi ile durumu aktaran Seneca’nın bu konuyla ilgili sözü’ tutkuların varlığı bizim gücümüz dışında ise yayılmalarıda gücümüz dışındadır. Başlamalarına bir kez izin verirsen kendi kendilerine büyüyecektir.( epist 85 ,12-13)’ şeklindedir. Banu OKTAY

25 25


ARAŞTIRMA

O G E

26


ARAŞTIRMA

İnsanın Etrafındaki Ölü Kabuk Ego, insanın gerçek özünün tam tersidir. Ego toplumun yaratmış olduğu ve kişinin bu sayede oyuncakla oynamaya devam edebildiği ve asla gerçek şeyi sormadığı bir kandırmacadır. Bu yüzden sahte egonu bırakmadığı sürece asla hakiki egonu bilemeyeceğini aşikardır. Ego her insanda farklı yoğunluk derecesine göre kendisini gösterir. En çok hangi insanda yoğunlaşırsa o kişiye egoist denir; ego kendisini daha az yoğunlukta ifade ettiği zamanda kişi bencil olmayan insan olarak adlandırılır. En üst düzeyde yoğunlukla kendisini ifade eden

ego, sadece başkaları için katı değil, kendisi içinde katı ve şiddetlidir. Tüm bela ve dertler, eziyet ve sıkıntılar, düzenbazlık, hainlik, kötülük, zulüm ve zorbalık sahte egodan doğar. Egonun yoğunluğu insanı bakış açısını olumsuz yönde etkiler ve adalete karşı kör kılar. Şiddetli, yoğun bir ego canlılıktan yoksundur ve bu nedenle de sevgisizdir, sevgiden de yoksundur. Kendini egoistçe seven kişi başkalarını da sevemez. Ayrıca egonun yanıltıcı bir hilesi vardır: egoist kişi her insanda da bariz ve belirgin bencillik görür. ‘Bu kişinin elbiseleri niye bu kadar güzel ki?

Neden o benden daha bir yüksek makamda? O kişi niçin başkalarından daha ünlü? gibi benzeri düşüncelerle sürekli meşgul olur. Daima diğerinin sahip olmaması gereken şeylere sahip olduğunu düşünür ve bu hile ve aldatmacayla kendisini diğer insanların egoist olduğuna inandırır. Halbuki tam tersidir, en egoist kendisidir. Zira kendi egosu başkalarının nefsi, ego görüntüleri karşısında acı hissetmekte, rahatsız olmaktadır. İnsan sahte egoya ne kadar gömülürse o kadar bencil olur.

27 27


Sahte egolu benlik sürekli korkar ve sürekli titrer. Bu kişiler her zaman başkalarından destek almaya ihtiyaç hissederler. Birilerinin onları takdir etmesini, ne kadar güzel ya da ne kadar zeki olduğunu söylemeleri gerekir. Böylece zeki, güzel ve güçlü olduğuna inanabilirler. Ama bir noktaya dikkat etmeleri gerekir. Her zaman başkalarına bağımlı olarak yaşarlar. Sahte ego, bir kişinin canlı, canlı gömülmüş mezarı haline benzer, ceset mezarı gibi değildir. ‘Ben’ ve ‘benim, benliğim’, ‘ben neyim’, ‘niçin böyleyim’ düşüncelerinden hazırlanmış bir mezara kişi canlı halde gömülür. Canlılık, yaşam böylece boğulmaya başlar ve tabii olarak da 28

heyecan, sıkıntı, ajitasyon, öfke ve huzursuzluk başlar. Çünkü insanın özü huzur ve barışın aslıdır ve kendini göstermek, tecelli etmek, yaymak ist e m e k t e d i r. Ruhunda uyanması sadece bu huzurun, sükunetin ortaya çıkmasına, tecelli etmesine bağlıdır. Egonun ölümü kişinin ölümü değildir, egonun ölümü gerçekte kişinin yaşam olasılığındır. Ego sadece insanın etrafındaki ölü bir kabuktur, o kırılıp atılmalıdır. O varlığa doğal bir şekilde erişir; tıpkı bir seyyahın elbiselerinin, bedeninin üzerine tozları toplaması gibidir. Ve o bu tozdan kurtulmak için yıkanmak zorundadır. Biz zaman içerisinde ilerlerken tecrübelerimizin, sahip olduğumuz bilginin, yaşamış olduğumuz hayatın, geçmişin tozunu toplarız. Bu toz egoya dönüşür. O birikir ve kırılıp atılması gereken etrafındaki bir kabuğa dönüşür. Kişi her gün, aslında her an yıkanmak zorundadır. Böylelikle bu kabuk asla bir hapishaneye dönüşmez.

İnsanın sahte egodan kurtularak irade sahibi olması onun karakterinin oluşmasında önemli rol oynar ve irade gücü kişi her küçük eğilime, hevese ve geçici isteğe teslim olduğu zaman zayıflar. Kişi sahte egodan kaynaklanan geçici hevesler savaştığı zaman kendisiyle savaşmayı öğrenir ve böylece irade gücünü geliştirir. Bir çok insan ruhani olabilmek için bazı dışsal olguların peşine takılmaktadır: Dogmalar, mucizevi fenomenler, deneyler ve benzeri şeylerin. Kendini tanımayı, keşfetmeyi ise düşünmemekteler. Karmakarışıklığa girmeye hazırdırlar, bilmecelerle uğraşmayı tercih ederler, yaşamın muammalarıyla ilgilenmekle mutlu olup, karanlık köşelere gidip, bir şeyler aramayı tercih ederler! Ünal KAYA


. ÜÇ IDEAL DEVLET . ve ÜÇ KITAP YAZAR

29 29


YAZAR

Devlet Günes Ülkesi Ütopya

T T

oplum ve devlet ile ilgili yapılmış birçok tanımlama m e v c u t t u r. Toplum, insanların gereksinimler doğrultusunda bir araya gelmesidir. Devlet ise millet, toprak ve bir yönetim anlayışına uygun bir arada yaşama düzeni olarak tanımlanmakla birlikte insanlar için en iyi olanı yapmaya çalışan, birleştiren, yukarı çeken, acı verse de tolumun sağlığı için bunu yapandır. Platon devleti politika olarak tanımlar. Politika respublica(kamuya ait)’dan gelir, kamuyu yönetme bilim ve sanatı demektir. Politika bilimdir, çünkü yönetmek için yönetim bilgisine ve yönetme bilgeliğine sahip olmak gerekir. Bunun yanında politika sanattır, çünkü toplumu iyilik ve güzellik ideasına ulaştırmak ve erdemleri yaşatmak için sanatın enerjisi ve aşkına sahip

30

olunmalıdır. Evrensel yasa, politika ile yeryüzüne taşınır. Politikacı ise topluma yol gösteren, kendini gerçekleştirmiş ve aydınlatandır, çünkü ışığı fark eden O’dur. İdeal devlet, tarih boyunca insanlığın özlem duyduğu bir kavramlar bütünüdür. İdeal devlet mükemmel olan toplum yönetimini anlatır. Ancak tam anlamıyla hayal edilememiş ya da hayal edilse bile dile getirilememiş, en önemlisi de hayallerdeki ideal devleti yaşama geçirmenin imkansız olduğu konusunda görüşler ileri sürülmüştür. Bu konu ile ilgili olarak, ideal devlete doğru ideal toplumu ele alan üç kitap ele alacağız.

PLATON (EFLATUN)

M.Ö 428’de Atina’da aristokrat bir ailede doğdu. 20 yaşına kadar Kreitos’tan 8 yıl Sokrates’ten ders alır. 40

yaşında Akademi’yi kurdu ve insanın evrimini temel alan dersler verdi. Öklit’le tanışmış olan Platon’un Sokrates’in ölümünden sonra yaşadığı krizde 10 yıl Mısır’a gittiği belirtilmektedir. Pitagorasçılardan ders aldığı söylenmektedir. İdeal devlet’i uygulamak için İtalya’da Sirakuza’ya gidiyor, iki kez deniyor ancak oradaki kralın farklı niyetleri nedeniyle başarılı olamıyor ve 80 yaşında ölüyor. Günümüze kadar gelen birçok eser bırakan Platon’un DEVLET kitabı ilk akla gelenlerden birisidir.


YAZAR

DEVLET

İnsanlığın iliklerine işlemiş bir kitaptır. Devlet’in babası Sokrates, annesi Eflatun olarak belirtilmektedir. Bu eser, tamamen Platon’a atfedilemez iki filozofun sentezi olarak kabul etmek gerekir. Ya devlet adamı filozof ya da filozof devlet adamı olmalıdır, der Platon. Bu ifade Platon’un hayal ettiği “İdeal Devlet”’in temelidir. Devlet kitabı, ismen Devlet ancak ana fikir olarak ADALET’i vurgulamaktadır. Doğru (adil) insan nasıl olur tartışması bu kitabınortaya çıkmasına neden olur. Doğruluk, güçlünün işine gelendir? Adil olmayan her şeyi adaletsizlikle adil hale getirebilir miyiz? Adil insan mutlu olur mu? gibi birçok soru ortaya atılır ve tartışılır.

hal alması üzerine Sokrates bir devleti zihinsel olarak kurmayı ve onun üzerinden insanın nasıl adil olabileceğinin daha pratik bir şekilde algılanabileceği tezini ortaya atar. Devletin inşası böyle başlar. Bunun üzerine devlette doğru değerlerin ne edebiyatta ne de günlük hayatta küçük düşürülmemesi gerektiği fikrine varılır. Hem fikirsel hem de fiziksel anlamda devleti korumak için yetiştirilecek, mal ve mülk sevgisinden uzak, adalete derin bir şekilde bağlı koruyucuların olması gerekliliği ortaya çıkar. Herkesin bir işi olmalı, paylaşmalı ve doğasına uygun olan mesleği seçmelidir. Şarkı sözlerinde bile yalana yer yoktur. Doktor ve yargıçlık ideal bir devlette yer almaz. Doktor ya da yargıç olacak kişiler çocukluklarından itibaren bu alanlarda yetiştirilmeli ve bu meslekler doğalarına uygun olmalıdır. Devlette her insanın

sahip olduğu değerlere göre onu temsil eden bir metal bulunmaktadır. Altın (yöneticiler)-basiretli, gümüş (koruyucular)cesaretli, bronzlar ölçülü ve demirler doğal iyi niyet sahibidirler. İdeal devlet (aslında doğru insan) basiretli, cesur, ölçülü ve adil olacaktır. Bir devlet nasıl gerçekleştirilir? sorusuna “filozoflarla yani bilgeliği arayan kişilerle” yanıtı verilir. Bireyler devleti oluşturmaktadır. Bu nedenle asıl mesele doğru birey olabilmektir. Doğru bireylerin yetişmesinde müzik, matematik, astronomi, geometri, diyalektik eğitimi önemlidir. Eğitim iç bir eğitimdir. İçte sahip olunan potansiyelleri fark etmek ve doğurmaktır. Yanılsamaları fark eden, yanılsamalar mağarasından çıkmaya cesareti olan ve dışarıda güneşi gördükten sonra geri dönme özverisine sahip kişiler birey olma yolunda

Adalet, herkesin doğasına, kapasitesine, isteğine uygun olanı vermektir. Peki bu nasıl olacak? Tartışmanın çıkmaz bir 31 31


YAZAR ilerler. Eğitimin bozulduğu noktada birey bozulur ve buna bağlı olarak devlet de bozulur. Platon’un vurguladığı noktalardan biri de devletin insanları değil, insanın devletleri bozmasıdır. Devlet kavramının doğruluk için bir sembol olarak kullanıldığı bu kitap, adalet adına adil bir şekilde düşündürmekte ve yol aldırmaktadır. Dogmatik ve didaktik tarzı karşısına alarak, dialoglar yoluyla doğal gerçeklere varma konusunda yeterince sabırlı olan ve yürüyen, içindekini doğurmak için kendine derinleşen kişilere hak ettiği kadar mesajını sunan çok değerli bir başyapıt. Dialoglar örgüsünün matematiği nedeniyle hala büyük bir hayranlık uyandıran vetercümelerin doğal anlam hırsızlığına meydan okuyan edebi, bilimsel, felsefi, sosyolojik, klasik ve güncel bir eser.

Tommaso Campanella

32 32

1568-1639, İtalya), 27 yıl düşüncelerinden dolayı hapis yatmıştır. Katolik dünyanın parçalandığı, modern dünyanın ortaya çıkmasında politik, ekonomik ve sosyokültürel olayların yaşandığı bir dönemin yazarıdır. “Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim”diyen yazar, üstün zekalı, okumaya aşırı düşkün bir kişidir. Şiirler yazmış, uzun söylevler vermiştir. 15 yaşında Cosenza Dominiken manastırına girmiş daha sonra Felsefe’ye de ilgi duymuş ve hakikati doğanın gözlenmesinde arayan Telesio’u izlemiştir. Aristo’nun felsefesine karşıdır. “Philosophia sensibus demostratat” ilk eseridir. Cizvitlerin tepkisini almış, sapkınlık ve büyücülükle suçlanmıştır, Cosenza’dan ayrılmıştır. İtalya’nın güneyi İspanya’nın sömürgesi olmuştur. Bunun üzerine Campanella ve ark.ayaklanma hazırlığına girişirler.Yakalanır ve hapishanede korkunç işkenceler görür. “Üç düzmece” adlı kitabı yazmakla suçlamışlar, oysa O kitabın o doğmadan önce yazıldığından bahseder. Demokritos’un düşüncelerini benimsemek, kiliseye düşmanlık, din kurallarının dışına çıkmakla suçlarlar. Güneş’te, Ay’da ve yıldızlarda devrimleri haber veren belirtileri ileri sürüp

ayaklanmak, Aristo’ya karşı olmakla suçlarlar. Campanella’nın şiiri: Dünyanın bütün kitapları doyuramaz kafamın açlığını Neler neler okumadım! Ama yinede kafamın açlığından ölüyorum Kavrayışım arttıkça bilgim eksiliyor

G G

üneş Ülkesi Campanella’nın

gerçekleşmesini dilediği bir devlet tasarısıdır. Bütün kötülüklerin kaynağını; İnsanın sadece kendisini düşünmesinde, metanın sahiplenilmesinde ve bölüşülmemesinde buluyor. Bencil davranışlar toplum güçlerinin çatışmasına yol açar. Bu güçlerin genel çıkara yönelmesinin güçler arasında tutarlı bir denge sağladığı görüşün


YAZAR dedir. Onun için Güneş Ülkesi’nde özel çıkarı kaldırıp her şey devletin buyruğu altındadır. Güneş Ülkesi, felsefi birtoplum tasarısıdır. Kitap Ospitalario (kutsal topraklarda hastalanan hacılara bakmakla görevli kişiler) ile Colombo’nun kılavuzlarından Cenovalı bir kaptan arasında geçen diyaloglardan oluşmaktadır. Campanella’nın ütopya eseri olan Güneş Ülkesi’nin Paraguay’daki yerli halkla gerçek dünyada uygulamaya koyulduğundan bahsedilmektedir. “Güneş Ülkesi”ndeki ütopik düzene göre Paraguay’daki yerli halkı örgütleyen papazlar (İspanyolların etkili olduğu Latin Amerika’da) esir avcılarından kaçan tüm bölge insanının Güneş Ülkesi’ne sığınmasıyla daha da büyüyüp güçlendiği ve Paraguay Güneş Ülkesi’nin 1773 yılında İspanyollar tarafından yıkılana kadar 130 yıl boyunca ayakta kaldığı ifade edilmektedir.

Güneş Ülkesi, ovanın ortasında yükselen bir tepe şeklinde bir şehir devletidir. Yedi halka, çember ya da kat bulunmakta ve her yöne bir kapısı vardır. Burçlar, kuleler çok kalın, içlere doğru konaklar yer almaktadır. Merdivenler mermer, sütunlar ve üst katlar resimlerle bezenmiştir. En üstte tapınak, onun üstünde kubbe ortası küçük delik ve daha küçük bir kubbe, ortasında sunak; sunağın üstünde iki büyük küre: Gökyüzü ve yeryüzü bulunmaktadır. Her yer değerli taşlarla süslüdür. Yedi gezegenin adını taşıyan lambalar vardır. Küçük kubbede odalar bulunur ve içinde 49 rahip oturur. Küçük kubbenin tepesinde saat ve 26 çeşit rüzgarın yönünü gösteren bir düzenek yer alır ve halk buradan yılın bereketini ve hava durumunu öğrenir. Güneş Ülkesi’nin en büyük yöneticisi HOH’dur ve yetkisi mutlaktır. Pon(Güç) Sin(Akıl) ve Mor(Sevgi) yardımcılarıdır. GÜÇ, barış ve savaşla ilgili ve askeri işleri yönetir. AKIL, mesleklerin, sanatların, bilim, eğitim işlerinden sorumludur. Ayrıca BİLGİ kitabında her şey açıklanmıştır. Bilgi kitabının bölümleri: 1. çemberde; Matematik ve Geometri ile ilgili, dünya ha-

ritası, alfabeler,töreleri, güçler vs. 2.çemberde; taşlar, madenler, denizler, nehirler, göller, içkiler yağış şekilleri vs. 3.çemberde;ağaç ve bitki türleri, insan bedeni, deniz ürünleri 4 . ç e m b e r d e ; k u ş l a r, sürüngenler,sinekler, böcekler 5.çemberde; daha gelişmiş hayvanlar;atlar 6.çemberde; araçlar, dış duvarda bilim, savaş ve yasa işleriyle ün salanlar; Musa, Jupiter, Pitagoras vs.’dir. Bu resimleri açıklayan öğretmenler bulunmaktadır. SEVGİ, Güneşlilerin üreme işini üstleniyor. Kadın ve erkeğin kusursuz bir soy yetiştirecek yolda birleşmelerini sağlamakla görevlidir. Ayrıca çocuk eğitimi, eczacılık, tıp, tarım, hayvancılık vs. işlerin yürütülmesinden sorumludur. Güneş Ülkesi’nde bilgeliğin hüküm sürdüğü, ortak bir yaşam mevcuttur. Her şeyin paylaşımını yöneticiler yaparlar. Hiç kimse başkasının malını ele geçirmeye çalışmaz.

33 33


YAZAR İnsanın evi, karısı, çocukları oldu mu, mal mülk derdine düşer, bencillik ortaya çıkar diye düşünülür. Ortak yaşam ve yurt sevgisi vardır. Kesinlikle hediye almazlar, devlet her şeyi karşılar. Dostluğa önem verilir; aynı yaştakiler kardeş, büyük olanlara baba, küçüklere de oğul denir. Ne kadar erdem varsa Güneş Ülkesi’nde o kadar yönetici adı vardır. Kişiler hangi erdeme eğilimli iseler o göreve seçilirler. Güneşliler, bazı suçları hiç bilmezler, yalancılık en büyük suçtur. Nasıl yaşarlar? Kadınlar ve erkekler aynı tarzda giyinirler. Kız ve erkek çocuklar ayrım yapılmadan her türlü zanaatlar konusunda eğitilirler. 1-3 yaşlarda duvarlar arasındaki resim ve yazılardan okuma yazmayı öğrenirler. Çocuklar dört bölüğe ayrılırlar ve yeteneğe göre eğitilirler. Spor önemsenir,7 yaşına kadar ayaklar çıplak baş açık bir şekilde çeşitli zanaat öğrenirler. Aylak takımının bu ülkede yeri yoktur. Herkesin işi vardır. Hoh, olabilecek kişinin her türlü yönetim şeklini bilmesi gerekir. Ayrıca Fizik, Astronomi, Teoloji ve çeşitli sanatlarla ilgili bilgi sahibi olmalıdır. Hoh, 35 yaşından sonra seçilir, ömür 34 34

boyu bu görevi yürütür, eğer daha bilgili biri çıkarsa yerini yeni Hoh’a bırakır. Güneşlilerin günümüz insanına bir de mesajları vardır:”Biz böylesi bir bilge adamın devleti iyi yöneteceğine sizlerden (bilgisiz, soydan gelen ve seçilenlerden) daha çok güveniriz. O’nun uçsuz bucaksız bilgisi, onu hain, kötü ve zorba olmaktan ister istemez alıkoyar. Siz en çok bilen olarak mantık ve grameri bilenlere diyorsunuz… Siz de bilim hayvanca yorulma ve kölece ezbercilik isteyen bir iştir. Bu insanın düşüncesini köreltir, ruhunu alçaltır”. Hoh’un yardımcıları da kendi alanlarında derin bilgiye sahip olmalıdırlar. Güneş kentlilerinin evleri, odaları, yatakları ortaktır. Her altı ayda bir yöneticiler nerde kalacaklarına karar verirler. Ağır işleri daha çok erkekler yapar. Her çemberin kendi mutfağı, kileri vs. vardır ve en yaşlı olan sorumludur, 20 yaşından küçükler sofrada hizmet ederler. Küçükler büyüklere saygı gösterirler. Beyaz gömlek, üstüne bedene yapışık pantolon yerine geçen ve yanları yırtmaçlı elbise giyerler. SEVGİ’nin buyruğunda olan başhekimin izni ile çiftleşecek çiftler seçilir

ve çiftleşmelerine izin verilir. Emzirme sonrası çocuklar eğiticilere teslim edilir. İsimler, Hoh tarafından verilir. Güneşliler, günde 4 saat çalışılırlar, kalan zamanlarını kendilerini geliştirmeye ayırırlar. Bu ülkede her iş değerlidir. Onlar yoksulluk ve zenginlik için şu düşüncelere sahiptirler: Yoksulluk, insanları alçaltır, hilelere sevk eder, hırsızlık yapmaya vs. götürür,yurt sevgisi azalır. Zenginlikse gururlu, kurnaz, küstah bencil vs yapar. Savaşa hem erkek hem de kadınlar hazırlık yaparlar. Ölümden korkmaz, ruhun ölümsüzlüğüne inanırlar. Devlet, din ve insanlığın düşmanlarına karşı savaşırlar. Silahlar, savaş kararları, savaş tarzları çok ciddidir. Savaşta kadın ve çocuklar da yer alır. Savaştan kaçan ya da kaybedenler cezalandırılır. Tarım ve hayvancılık için kitaplara göre davranırlar.Denizciliğe de önem verirler. Her ay başında ve ortasında 20 yaş üstünde olanlarla kurultay toplanır. Her 8 günde bir de Hoh ve diğer yöneticiler bir araya gelirler.Hoh ve üçlü yönetici ayrıca her gün toplanırlar. Güneş ülkesinde çok az sayıda yasa vardır. Ceza kısasa kısas olabileceği


YAZAR gibi sürgün, HOH izin verirse af da gelebilir. Her türlü erdem tanımlanmıştır.Her erdemin altına bir yargıç oturur ve o erdeme yönelik suça ilişkin ceza verir. Baş yöneticilerin hepsi rahiptir de. Tanrı’ya insan kurban olarak en olgun kişi kubbenin ortasına çıkarılır, 20-30 gün sonra halkın arasına döner. 19 rahip sürekli araştırır ve Tanrı’nın buyruğunu insanlara iletirler. Ayrıca“Bitmeyen dua” yapılır. Cüzi iradeyi güçlendiriyorlar. Sağlıklarında herhangi bir kimsenin heykelini yapmazlar. Ölülerini yakarlar. Astronomi’ye çok önem verirler. Güneş’e saygı duyuyorlar ve Güneş’in Tanrı’nın görüntüsü olduğunu düşünüyorlar. Pitagorasçılara ve sayılara önem veriyorlar. Ruhun ölmezliğine inanırlar. İki ilke vardır: Varlık-Tanrı ve yoklukhiçlik.Kötülüğü doğuran irade yokluğudur. Tanrı en yüce güçtür; en yüksek bilgi ondan gelir, güç ve bilgiden de sevgi doğar. Hiçliğe yönelen günah işler. Doğa yasalarını iyi biliyorlar. Eğitim ve uygun üreme önemlidir Güneş Ülkesi’nde. Ayrıca gezegenlerin etkilerine(doğal nedenlerin belirtileri) göre yaşamlarını düzenliyorlar Güneşliler.

Thomas More

Edebiyatçı, hukukçu ve devlet adamı, ilahiyatçı ve rahiptir. 1521’de şövalye, 1526’de Kral’ın özel sekreteri, sözcüsü olmuştur. Latince şiirler yazmıştır.1533 yılında Kral’ın eşi Anne Boleyn’in taç giyme törenine katılmayı reddetmesi üzerine Londra Kulesi’ne kapatılır ve vatan hainliği suçlamasıyla hüküm giymiştir. 1535’te kellesi uçurulur. 1935’te Papa tarafından aziz ilan edilir. Ütopya’yı 1515’te görev için gittiği Flandaria’da tasarlar ve Ütopya’nın girişinde bu geziden bahseder. Aynı yıl Antwerp’e gider Peter Giles-Erasmus’un dostu, sekreteri ve yayıncısı (Petrus Aigidius)’la karşılaşır. İlk kitapta, İngiltere’de artan işsizlik ve dilencilik üzerine görüşlerini ve çözüm yollarını anlatır. Ütopa’nın ikinci bölümünde Ütopya adasını anlatır.

tırdığı Portekizli eski bir denizci (Raphael Hythlodaeus) arasında geçen bir sohbetten oluşur. Raphael Hythlodaeus, çok yönlü, çok gezmiş, felsefeye bağlı ve gezdiği yerlerin özellikle yönetim biçimleri ile ilgilenmiş, toplumları birbirleri ile kıyaslamıştır. Raphael Hythlodaeus, hayalindeki anayasayı Ütopya adasında bulur. Bu adanın yönetim biçimi, yasama, yürütme, yargı, haklar vs. mükemmeldir. Enlem ve boylamlarını vermez ama tüm coğrafyasını ayrıntılı olarak anlatır. Ada Utopus adlı bir komutan tarafından keşfedilmiş ve yeniden yaratılmıştır. Bu yüzden O’nun adını alır. Başkenti Amaurotus ve ada senatosu bu kenttedir. Diğer kentler de buraya benzemektedir. Şehircilik harikası, bahçe düzenlemelerinin çok özel olduğundan bahsedilir. Her kentin yönetici, rahip ve prensleri vardır.

U Ü

topya

Giles’in

Thomas More, Peter Giles ve More’la tanış35 35


YAZAR

Seçimle başa gelen yönetici, akıl ve ahlak açısından en mükemmel olandır. Herkes günlük 6 saat çalışır.Kalan zamanlarını özel uğraşlar ve sevdiği şeyler yaparak geçirirler. Herkes tek örnek giyinir. Bu giysiler deriden, sade ve rahat olmakla birlikte kendileri dikiyorlar. Hep birlikte kent yemekhanelerinde yemeklerini yerler,birlikte oyun oynayarak vakit geçirirler. Yaşlı ve genç sıklıkla bir araya gelirler ve deneyimler paylaşılır. Kadın ve erkeklerin yapacağı işler bellidir, heriki cinsten de topluma yararlı olmaları beklenir. Evlilik önemsenir. Ütopya’da herkesin elde ettiği ürünler ambarlara getirilir. Halk her türlü ihtiyacını bu ambarlardan karşılarlar. Para kullanılmaz, altın ve gümüşe değer 36 36

verilmez. Çünkü bu madenlerin insanların ahlaklarını çökerttiği ve hayvana dönüştürdüğü söylenir. Gelecek endişesi yoktur. Hem kendilerine hem de komşu ülkelere karşı cömerttirler. Edebiyat ve felsefeye düşkündürler. Dilleri Yunanca’ya benzemektedir. Özellikle ahlak anlayışlarının derin felsefi ilkelere dayandığı, insan olma ve yurttaş olma sorumluluğunu yerine

demdir. Mülkiyet kavramı yoktur. Eğitim ve sanat önemsenir. Doğa yasalarına saygılıdırlar. Temel bazı yasal düzenlemeleri vardır. Herkes yapabildiğini en iyi şekilde yapar. Sonuçta bu ortak noktalar, insanlığın her zaman istediği ve özlediği değerlerdir. Bu değerler, her zaman geçerliliğini korumakla birlikte “Devlet”’olmanın temelleridirler.

getirmek için çabalarlar. Savaş, insanlık dışı bir olaydır.Her türlü çözüm yolu denendikten sonra gerekirse savaş yapılır. Ütopya halkı önemlidir. Benimsenen tek bir din yoktur.Herkes herkesin inançlarına saygılıdır. Ütopya adalet’in yeryüzündeki temsilcisidir.

KAYNAKLAR Campanella T.Güneş Ülkesi.(Çev:H.Erdem), Arya yayınılık, 2009,İstanbul. More T. Ütopya. (Ç.Dürüşken), Kabalcı yayınevi, 2009, İstanbul. Platon. Devlet, (Çev:S. Eyüboğlu,M.A Cimcoz)Türkiye İş Bankası Yayınları,Şefik Matbaası, 1999,İstabul. YRD. DOÇ. DR. Adalet KOCA

Bu üç ideal devlet örneklerinin ortak noktalarını tekrar vurgularsak: Devleti filozof yönetmelidir. Adalet temel er-


KİTAP

Kanser mi depresyon mu? Depresyon, insanı yoğun ümitsizlik ve değersizlik duygularına soktuğu için kanserli olmaktan daha çok felç eden bir durumdur.

1. Düşündüklerimiz hislerimizdir. 2. Çökkün his, düşünceyi etkiler 3. Zihnin çarpıtır, gerçek olmayan algılar yaratır.

Peki tedavisi nedir? Duygudurum teşhisi yapmak. Duygudurumumuz nasıl anlaşılır? Şu an hissedilen iç ses: düşüncelerimizdir. Son cümle kitabın en vurgulu fikri ve aynı zamanda da fikirlerin değiştirilmesi suretiyle en vurgulu çözüm yoludur. Biraz daha açarsak üç fikirle karşılaşıyoruz:

Doğru anlayış normal hisleri, bu da iyi hissetmeyi getirir. Kitapta zihnimizin gerçekleri çarpıtma yollarını bilişsel çarpıtma tablosu başlığı altında ayrıntılı örneklerle bulmanız mümkün. Ayrıca bilişsel çarpıtmaların bolluğu ve zenginliği de şaşırtıcı. Çözüm: özgüven oluş-

turmak. Onun için değersizlik hissini parazit gibi sürekli tekrarlayan iç sesin frekansını ayarlamak gerekmekte. Bunun için de yazarın önerdiği 3 sütun, 5 sütun, sayaç kullanma vs. gibi birçok bilişsel teknik ayrıntısıyla ele alınmaktadır. Suçluluk, öfke gibi günlük rutinimizde yer alan durumları algılamamızı ve çözmemizi sağlayan teknikler de mevcut. Erteleme karşıtı çözümler bile mevcut. Devamını ve ayrıntılarını okumanızı öneriyoruz.

37 37


ARAŞTIRMA

3838


ARAŞTIRMA

Semboller evrensel bir nitelik taşır. Çünkü doğanın kendisini ifade etmektedir. Ortak bir dildir ve bu dil çözümlenemediği sürece de ne mitolojiler, ne dinler ne de felsefeler tam olarak a n l a ş ı l a m a y a c a k t ı r. Çünkü bu dille biz özellikle buralarda karşılaşmaktayız. Bugün bu sembolleri çözümleyemediğimiz için dinde, mitolojide v.s. bu kadar tartışmalar olmakta. Bu anlamda M. Eliade’nin örnekleri yol gösterici. Mitleri bilmek demek, nesnelerin kökenindeki sırrı çözmek demektir. Bir başka deyişle, yalnızca nesnelerin nasıl varolma aşamasına geldiğini değil ama aynı zamanda ortadan kaybolduklarında nerede bulunacakları ve nasıl yeniden ortaya çıkabilecekleri de bu yolla öğrenilebilir. Bu anlamda bugünkü geriye dönüşümsüz tarih anlayışının tersine,

mitler hem insanın oluşumu, var oluş nedeni hakkında bilgi vermekle hem de bunun yineleyici doğasını da sunmakta.

güvenilmezliğidir. Aşkın fikirleri ifade etme konusunda, sembol bütünselleştirici rolünü üstleniyor.

Zamansız olanı anlatır ancak her zaman ve o zamana ait olaylarla ilgili de bir bağı vardır bu nedenle. ‘...Hiçbir mitolojik hikaye, halkların folklorundan kaynaklanan geleneksel olay, herhangi bir zamanda saf kurgu olmayıp; her biri bir güncelliği bünyesinde taşıyıp tarihsel bir belirlemeye sahip olmuşlardır.’

Bütün bahsedilen yazıtlardaki dil semboliktir. Bir mesel, fabl her biri konuşan bir sembol ve fikirlerin alegorik aktarımıdır.

Sembolleri anlamak sürekli bir araştırma ve karşılaştırma gereğini doğurur. Sembol her şeyi bir anda açıklamaz çünkü. Ancak sadece araştırma ve sadece mantıkla çözülemez. Mutlaka derin düşünce, ilham da önemlidir. Sembollerin çıkma nedeni

Semboloji, şiirde masallarda, mimaride, süslemelerde karşımıza çıkar. Semboller şeylerin doğasını taşıyan gerçeklerdir. Sembolik dünya Arketipler dünyasının bir yansımasıdır. Evrensel özleri toplar ve onları dünyaya yansıtır. Böylece bir şey aydınlanmış bilginin zekâ dünyasından hissedilebilir görünenler dünyasına hareket eder. Bir sembol ancak teofanik ışığın varlığında görülebilir. Bu ışık aydınlanmanın bilgisidir.

ortaya sözün 39 39


ARAŞTIRMA İdeografizm, fikirleri ifade eden dil olarak tanımlanmakta. İdeogramlar da kendi içinde tam bir fikir ifade eden birimleri oluşturmaktadır. Her ideogram bir semboldür. İdeografik diller tarih boyunca rahipler ve üst düzey yöneticiler tarafından kullanılmıştı. Metafizik yönü de içinde barındırır. İnsana aşkın olanı aktarır. Yazının ilk bulunuşundan günümüzdeki ‘harf yazısı’ durumuna gelinceye kadar genelde beş aşamadan geçtiği kabul edilmektedir: Madde yazısı resim yazısı - düşün yazısı - ses yazısı - harf yazısı. Evrensel semboller kültürler üstüdür. Mitolojik öğeler dünyanın hemen hemen her yerinde hep aynı şekil ve mantık düzeni içinde kurgulanmıştır. Ayrıca, mitolojilerde sözü edilen bir takım hayvanların belirli mitik varlıklar oldukları ve yerel faunayla ilgili olmadıkları da anlaşılmaktadır. Hatta o kadar ki, İngiliz gemi rahibi Mr. Bloxam 1825 yılında Hawai adaları yerlilerini gözlemlerken söz konusu adalarda ‘yılan benzeri canlılar bulunmadığına ve bu insanların bir yılan tanrıya tapındıklarına şahit olduğunda’ şaşkınlığını g i z l e y e m e m i ş t i r. Kültürlere ait özel semboller evrensel sembollerin özel 40 40

yorumlamalarıdırve geleneklere göre değişirler.Her sembolün birçok yüzü ve yorumlama seviyesi vardır; kozmolojik, psikolojik ve dinsel. Arketipler dünyası Semboller dünyası Görünenler dünyası Sufilerde sembollerin anlamı ile ilgili : 1.Hahut :Tanrının özü (Mutlak Gayb Hazreti) 2.Lahut : İlahi yaratıcı doğa(Mutlah Şehadet Hazreti) 3.Ceberut : Arketipler dünyası(Ruhlar alemi) 4.Melekut: Semboller dünyası(Misal Alemi) 5.Nasut : İnsan doğası

1. Madde yazısı: Anlatılmak istenen şeyin, çevrede bulunan çeşitli maddelere, simgelere başvurularak belirtilmek istenmesi. Örneğin dolmen ya da menhir denen dikili taşlar mezar anlamına gelmektedir. Yere değişik biçimde dikilen sopalar, bunlara ya da dallara sarılan değişik renk ve biçimdeki iplikler, bezler de madde yazısı sayılmaktadır. 2. Resim yazısı (pictographie): İstenilen şeyi anlatmak amacıyla kayalar üzerine belirli işaretler kazımakla başlayan bu yazı türü giderek anlatılmak istenen nesnenin resmini yapmaya dönüşmüştür. Resim yazısı ilk kez Mezopotamya‘da arkasından Mısır`da b u l u n m u ş t u r.


ARAŞTIRMA

3. Düşün yazısı (ideographie): Düşüncelerin belirli simgelerle anlatılması demek olan bu tür, resim yazısının gelişmesi sonucunda bulunmuştur. Sümer Çivi Yazısı ile Mısır Hiyeroglif`i bunun en belirgin örnekleridir.

dizgenin adı Arapça`da elifba olmuştur. Dilimize önceleri bu biçimde geçen ad, Türkçe’deki ses uyumunun etkisiyle alfabe“ ye dönüşmüştür. Mısırlılar ise; Yunanlılar’ın Hermes’i, Romalıların Merkür’ü, Thoth’un doğayı doğru4. Hece (ses) yazısı dan okuma gücü yavaş (phonographie): Şe- yavaş ilkel insan tarakil yazısından seslerin, fından kaybedilmeye hecelerin belirtildiği başladığında hiyeroglifi yazıya geçiş, yazı tari- keşfettiğini söylüyorlar. hinde ikinci büyük ge- Semboller, hayatı zenlişmeyi yansıtmaktadır. ginleştiren ve derinleştiren kuyunun 5.Harf yazısı (alfabe): derinliklerine inmeHece yazısında tek he- yi sağlayan ipimizdir. celi sözcüklerin zamanla Semra ŞEN “sesli” elemanlarını yitirip “tek ses” işareti haline gelmeleri ya da şekil yazısındaki işaretlerin stilize edilip belirli bir sesi belirten simgelere dönüştürülmesi, yazının gelişmesinde son aşamayı oluşturmaktadır. Bu simgeler dizisinde ilk işaretlere Yunanca`da alfa, beta, Arapça`da elif, be denildiği için tüm 41 41


RÖPORTAJ

EROL ÖZMEN

ile NARSİZM

42 42


RÖPORTAJ Hoş geldiniz sayın EROL ÖZMEN. YÜKSEKTEPE olarak sizinle uzun yıllardır tanışıyoruz. Desteğinizle çok sayıda eğitim çalışması yaptık. bugün de sizi daha yakından tanımak ve bilgilerinizden esinlenmek istiyoruz. Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz? -Halen Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışmaktayım. 1962 yılında doğdum. İlköğrenimimi Polatlı’da, ortaöğrenimimi Eskişehir Anadolu Lisesi’nde tamamladım. 1985 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Psikiyatri uzmanlık eğitimimi İzmir Devlet Hastanesi’nde yaptım. 1995 yılında yardımcı doçent, 1996 yılında doçent, 2001 yılında profesör unvanını aldım. Eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, hekimlik gibi etkinliklerim yanı sıra halka yönelik “Geçinilmesi Zor İnsanlarla Geçinme Sanatı”, “Depresyon Hakkında Her Şey”, “Burası Türkiye Hiçbir Şeye Şaşırmayacaksın” ve “Kendini Tanıma Rehberi” adlı kitaplarım da bulunmaktadır. Diğer yandan çeşitli kurumlar tarafından düzenlenen toplantılara konuşmacı olarak da katılıyorum.

Derneğimiz tarafından düzenlenen toplantılarda hangi konuları işlediniz? -Derneğinizin Karşıyaka, Bornova ve Alsancak şubeleri tarafından düzenlenen toplantılarda ve Derneğinizin 20. yıl kutlamaları çerçevesinde “Geçinilmesi Zor İnsanlarla Geçinme Sanatı” başlıklı konuşmalar yaptım. Bu söyleşimizde narsizm konusunu ele almak istiyoruz.

Narsizm ele alındığında her şeyden önce sözcüğün köken aldığı mitolojik öyküyü anımsamakta yarar var her halde, değil mi? -Evet, çok doğru. Çok özet olarak şunları söyleyebiliriz. Narkissos kendisine aşık olan peri kızı Ekho’nun sevgisine karşılık vermez. Kara sevdaya kapılan Ekho günden güne eriyerek ölür. Bu duruma kızan tanrılar Narkissosu cezalandırmaya karar verirler. Bir gün nehir 43

43


RÖPORTAJ

kenarında sudan yansıyan kendini gören Narkissos gördüğü güzelliği karşısında büyülenir. Kendine aşık olan Narkissos kendini kendi yansımasından koparamayarak aynı Ekho gibi günden güne erir ve ölür. Öldükten sonra bedeni nergis çiçeklerine dönüşür Mitolojik öyküde olduğu gibi Türkçe’ye de “özsevi” ve “özseverlik” olarak çevrilen narsizmi nasıl tanımlayabiliriz? -Narsizm, kişinin kendisi ile ilgili hissettiği değerlilik, beğeni, benzersizlik, üstünlük duygularıdır. Narsizm insanlık tarihinden beri var olan bir kavram olmakla birlikte üzerinde hala tartışmaların sürdüğü bir kavramdır. Son yıllarda narsizm, narsistik kişilik bozukluğu çerçevesinde ele alınıyor olmakla birlikte narsizmin diğer bir boyutu da normal nar44

sizm ve patolojik narsizm çerçevesinde tartışılmaktadır. Narsizm ruhsal bir sorun söz konusu olmadan insanlarda bulunabilir mi? Günlük dilde kendini sevme ve kibir olarak tanımladıklarımız narsizm ile yakından ilişkilidir. Kendini sevme, beğenilen, başarılı, güzel, değer verilen, kusursuz, önemli ve değerli bir insan olma isteği her insanda bulunur. Narsistik gereksinimler olarak tanımlanan bu gereksinimler insan için hava, su gibi temel gereksinimler arasında yer alır. Kişinin kendisini değerli, benzersiz, önemli, üstün, farklı bir kişi olarak hissetmesi psikolojik doyum yaratan yaşantılardır. Bunların belli bir düzeyde ve şekilde kalması olağan bir durumdur. Peki patolojik narsizm nedir?

Günlük dilde kibir olarak tanımladıklarımız patolojik narsizm ile ilişkilidir. Günümüzde patolojik narsizm genellikle narsistik kişilik bozukluğu çerçevesinde ele alınmaktadır. Dıştan kendini beğenen, kendini herkesten üstün gören narsistik kişilerin iç dünyalarında tam tersi bulunmaktadır. Büyüklenmeci olarak tanımladığımız bu tutumları iç dünyalarında kendileri ile ilgili algılamalarına yönelik bir çeşit savunmadır. Normal ve patolojik narsizmin günlük yaşamdaki yansımalarına bakıldığında bir yanda diğer insanlarla ilişkileri besleyen ve psikolojik bir gereksinim olarak bütün insanlarda var olan kendini sevme, diğer uçta ise diğer insanlarla ilişkileri baltalayan sahte kendini sevme bulunmaktadır. Narsizme iyi ya da kötü diyebilir miyiz? Herkes narsist olabilir mi? Çeşitli terimler çerçevesinde kalmadan ifade etmeye çalışırsak şöyle söyleyebiliriz. Narsistik gereksimler her insanın içinde taşıdığı temel psikolojik gereksinimlerdir. Bu gereksinimleri insanın karşılamaya çalışması, kendini beğenmesi ve sevmesi son derce doğal bir durumdur. Fakat bunların iç dünyadaki çeşitli çatışmaları


RÖPORTAJ aşmaya çalışmak için kullanılan bir savunma düzeneği olmaması koşuluyla. Başka bir deyişle insanın savunma niteliği taşımayan kendini sevmesi o kişinin narsist olduğu anlamına gelmemektedir. İnsanın temel psikolojik gereksinim olarak yaşadığı narsistik gereksinimler ile narsistik kişilik bozukluğu olan bir kişideki narsizmi birbiri ile karıştırmamak gerekmektedir. Bir kişide narsistik kişilik bozukluğu olduğunu nasıl anlarız? Bir insanın kişilik yapısı diğer insanlarla ilişkilerde görünür bir hal almaktadır. Başka bir deyişle bir insanın kişilik yapısı konusunda bir şeyler söyleyebilmek için bu kişinin diğer insanlarla nasıl bir ilişki içinde olduğu, bu ilişkide kendini nasıl algıladığı, nasıl davrandığı, neler hissettiği ve neler düşündüğüne bakmak gerekir.Narsistik kişilik bozukluğunun temel özelliği büyüklenmeciliktir. Kendilerini diğer insanlardan daha farklı, üstün ve önemli bir insan olarak görürler. Kendilerine hayrandırlar. Bu kişiler kendilerini olduğundan daha başarılı, daha güzel, daha zeki olarak değerlendirirler. Büyüklük düşüncelerine gerçek yaşamda karşılık bulamazlarsa, bunu hayallerinde gerçekleştir-

meye çalışırlar. Kendilerinin herkesten farklı ve özel oldukları hayalleri kurarlar. Büyüklük duygularını koruyabilmek için diğer insanları küçümseme ve aşağılama gereksinimi içindedirler. Kolay kolay kimseyi beğenmezler. Dünyalarını kendilerini merkez alacak şekilde ve kendi gereksinimlerini karşılayacak şekilde kurmuşlardır. Başkalarını anlama yetenekleri yoktur, diğer insanların gereksinim ve isteklerini genellikle dikkate almazlar. Kendilerinin herkesten farklı, ayrıcalıklı ve özel bir insan olduklarını her şeyin en iyisini hak ettiklerini düşünürler. Dıştan görünen şişinmeye karşın bu kişiler övülme gereksinimi ve beklentisi içindedirler ve eleştiriye son derece duyarlıdırlar. Bu durum bu kişilerin iç dünyalarında kendilerini göründüğü gibi hissetmediklerini göstermektedir. Son derece kıskanç olmaları, kolayca haset etmele-

ri ve onulmaz bir güçlü olma isteği içinde olmaları da bunu desteklemektedir. Geçinilmesi oldukça zor bir insanı tanımlıyorsunuz? Gerçekten narsistik kişilik yapısına sahip bir kişi ile geçinmek oldukça zordur. Başlangıçta karizmatik ve etkileyici görünümleri bir çok insanı yanıltır. Yalnız kendilerini düşünen, karşıdakini sürekli küçümseyen, her şeyin en iyisini, en doğrusunu kendisinin bildiğini düşünen insanlarla geçinmek oldukça zordur. Peki narsistik insanlarla nasıl baş edilebilir? Bu insanlarla baş etmeye çalışırken unutulmaması gereken en önemli konu onların değişmeyeceğini, herkese ve hep böyle davrandıklarını kabul etmektir. Narsist bir insanla baş etmeye çalışan bir kişinin ilk yapması

45 45


RÖPORTAJ likle yaşamın ilk yılları) narsistik gereksinimleri ne kadar uygun bir şekilde karşılanmışsa o kişide narsistik kişilik bozukluğu gelişme olasılığı o kadar azalır.

gereken bu insanların her insanda yarattığı aşağılanmışlık duygusu ile baş etmektir. Bu duyguya kapılanlar ya suskunlaşarak geriye çekilmekte ya da öfkelenerek ona gününü göstermeye ve yanlışlığını kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Fakat her ikisi de sonuç elde etmekten uzak tutumlardır. Az önce narsist kişilerin övülme gereksinimi içinde olduğunu söylemiştiniz, onları sürekli övmemiz işe yarar mı? Yerinde ve hak ettiği zamanlarda dozunda yapılan övme ilişkiyi olumlu etkiler fakat bunun dışında yapılan övmeler günü kurtarsa da uzun vadede karşılanması mümkün olmayacak şekilde daha fazla övülme isteği yaratır. Diğer yandan bu kişilerle baş etmeye çalışırken beklentiler gerçekçi düzeye indirilmeli, her zaman öncelikle 4646

kendilerini düşünecekleri unutulmamalıdır. Ondan farklı düşünceye sahip olunduğunda bu ona meydan okurcasına söylenmemeli, söylenmek istenen onun tarafından bulunmuş izlenimi yaratacak şekilde söylenmelidir. Belli bir güven duygusu oluşmadan açıkça eleştirmekten uzak durulmalıdır. Karşılığı alınamayacaksa, onu ilgilendiren konularda özverili tutum ve davranışlardan kaçınılmalıdır. Bir kişi neden narsist olur? Bunun bir açıklaması var mı? İnsanların kişilik yapıları yaşamın ilk yıllarında şekillenir. Narsizm insanın doğasında vardır. Çocukluğunda kendisini üstün özelliklere sahip bir insanmış gibi (örneğin süpermen) algılamayan insan yoktur. İnsanın psikolojik gelişim alanlarından birisi de narsizmdir. İnsanın doğumdan itibaren (özel-

Narsist biri kendisinin narsist olduğunu bilir mi? İnsanlar kişilik yapıları hakkında bilgi sahibi olarak kendilerinin narsist bir kişi olduklarını görebilirler. Fakat bu görme ya da bilme hemen değişimi getirmez. Narsist olduğunu bilmek tek başına kişinin daha farklı düşünmesini, hissetmesini ve davranmasını sağlamaz. Önemli olan her insanın kendisini narsist yapan iç dinamiklerinin farkına varmasıdır. Nitekim değişim ancak insanın ve iç dünyasında yeni bir ruhsal yapılanma oluşması ile mümkündür. Fakat bu da kendiliğinden ya da bilgi edinerek kolayca oluşmaz. Bu kişilerin tedavi edilmesi gerekir mi? Narsistik kişilik yapısına sahip insanların hepsinin aynı kefeye konması mümkün değildir. Yaşadığı koşullar içinde kendisinin ve diğer insanların çabası ile uyum sağlayan çok sayıda narsist kişi vardır. Her kişilik yapısında olduğu gibi kişiyi tedavi etmeye ya da değiştirmeye çalışmak yerine daha olumlu bir


RÖPORTAJ ilişkinin nasıl kurulacağının arayışı içinde olmak daha yararlı bir yaklaşımdır. Bir psikiyatrist olarak günlük uygulamalarda narsizm ile ilgili ne tür sorunlarla karşılaşıyorsunuz? Bize insanlar ‘ben de narsistik kişilik bozukluğu var’ ya da ‘ben narsistim, bundan nasıl kurtulurum’ diye başvurmaz. Narsistik kişiler genellikle depresyon geçirdiklerinde ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanına başvururlar. Günlük yaşamda narsistik insanların narsistik gereksinimlerinin karşılanması her zaman çok kolay olmaz. Bu gereksinimleri karşılanmadığında depresyona girerler. Örneğin yaşlanma bile narsist bir kişi için narsistik incinme kaynağıdır. Bu nedenle yaşlanma narsistik bir kişi için depresyona girme nedeni olabilir. Diğer sık karşılaştığımız bir sorun ise ikili ilişkilere yansıyan narsistik

içerikli çatışmalardır. Örneğin eşler arasında yaşanan çatışmalarda hemen her zaman ‘değer verme’ sorunları bulunur. Eşin özel günleri önemsememesi ya da anımsamaması bazı insanlar için önemli bir narsistik incinme nedenidir.

dür? Felsefeyi insanı ve yaşamı anlama, günlük yaşamı anlamlandırma ve yaşamı daha olumluya dönüştürme çabası olarak ele alacak olursak felsefenin narsist kişilerle baş etmede ne kadar çok işe yarayacağı açık olarak görülmektedir.

Narsist bir kişiye kendini tanıma yönünde bir telkinde bulunma uygun bir tavır mıdır? Telkin edilen ne olursa olsun, telkinde bulunulması narsist insanları çok rahatsız eder. Bu yaklaşım onlar için hatalı olanın, kusurlu olanın kendisi olduğunun ima edilmesi anlamına gelir ki buna katlanamazlar. Fakat her insanda olduğu gibi narsist insanın da kendisini tanıması, ilişkilerdeki dinamikleri görebilmesi diğer insanlarla ilişkilerini olumlu etkiler.

Bu soruların dışında konuyla ilgili belirtmek istediğiniz başka bir şey var mı? Evet, insanlarla ilgili her alanda olduğu gibi bu konuda da insanları yaftalamaktan ya da damgalamaktan kaçınılması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Bir insanın narsistik kişilik özelliklerine sahip olması onun tümüyle kötü bir insan olduğu anlamına gelmez. Her insanda olduğu gibi onun da olumlu yönlerinin olabileceği ve ilişkide bunların da öne çıkarılmaya çalışılması gerekmektedir.

Felsefe’yi kullanarak narsist kişilerle başa çıkmak mümkün mü-

Teşekkürler. Röportör: Adalet Koca

47 47


GEZİ

ro y t a S

k i a z o M a m g u e Müzesi Z

48 48


GEZİ

e

os v

e

iop t n A

Akhil

eus Sk

yros'd

a

Doğuya doğru sefer halinde deve kervanları gördüm

Y

üzyıllardır Doğu kültürleri ile Batı kültürlerini birbirine bağlayan tarihi ipek yolunun bir bölümü Gaziantep’ten geçmektedir. Yıllarca ticaretin, kültür alışverişinin, teknolojinin gelişmesine katkıda bulunan bu yol geçenlerde dikkatimi çekti. Yolda deve kervanları vardı!. Heykelden yapılmış deve kervanları doğuya doğru sefer halindeydi. Birileri en sonunda dü-

şünmüş diye düşünürken develerin arkasında duran yeni binanın tabelasını okudum. ”Zeugma Mozaik Müzesi”. En sonunda tamamlanmış ve açılmıştı. Çocukça bir heyecanla hemen müzeye gittim. Müzeden bahsetmeden belki ilk önce Zeugmadan bahsetmek gerekiyor. Zeugma Antik Kenti, MÖ 300’ de Büyük İskender tarafından ‘’Se-

levkia Euphrates’’ adıyla kuruldu. Anlamı Fırat’ın Silifkesi demekti. MÖ 31’ den sonra Roma İmparatorluğuna bağlandı ve ‘’köprü’’, ‘’geçit’’ anlamına gelen ‘’Zeugma’’ adını aldı. Fırat nehrinin geçilebilir en sığ bölümünde yer alması nedeniyle tarih boyunca hep önemli bir kent oldu. Zeugmanın Mozaiklerini bu kadar önemli yapan detay mozaiklerde kullanılan taşlardır. 49


GEZİ dünyanın en büyük şehirlerinden biri haline geldi. Yükseliş dönemlerinin ardından düşüş ve

Zeugmalı ustalar, insan yüzündeki duyguları yansıtmak amacıyla 400 küçük taş kullanmışlardır. Başka mozaiklerde 3-5 değişik renk taşa karşılık, Zeugma mozaiklerinde bu sayı 12-13’e çıkar. Taşlar Fırat kenarından toplanır ve 5-6 mm ebatında kesilir. Sanatçıların çeşitli renk tonlamalarını kullanmaları da resme ayrı bir derinlik katar. Zeugma mozaiklerini ayrıcalıklı kılan bir başka özellik de, ‘perspektif’ in, Rönesans sanatçılarından en az bin yıl önce bu yapıtlarda kullanılmış olması. Çoğu sanatçının, günümüz ressamları gibi yapıtlarına imza atmış olmaları da dikkat çekici bir özelliktir. Zeugma mozaik panolarında iki sanatçının ismi ön plana çıkmaktadır Samsatlı Sozimos ile Kointos. Tarih içinde 80 bin nüfusa ulaşan Zeugma 50

t e r k ediliş de geldi. Şehir olarak ömrünü tamamladıktan sonra uzun süre toprağın a l t ı n d a unutulan kentte ilk kazı 1987 yılında yapılır. Zamana karşı yapılan kazı çalışmaları ile birçok eser su altında kalmaktan kurtarılır ve Gaziantep’e getirilir. Şu anda müzede 1700 m^2 mozaik sergilenmekte ve bu alanda dünyanın en büyük müzesi olma ünvanını ele geçirmiştir. Daha önce bu ünvan Tunus’taki Bardo müzesine aitti. Toplam 30 bin m^2 kapalı alanda kurulan müzede, üç kattan oluşan yaklaşık 7.000 m^2 sergi salonları bulunuyor. Bodrum katta hamam mozaikleri ve M.S.

1. yüzyıla ait ünlü savaş tanrısı Mars heykeli, giriş katta Fırat kenarındaki villalarda bulunan mozaikler yer alıyor. İlk söylenmesi gereken herhalde müzede son teknolojinin kullanıldığıdır. Eserlerin yanın-

da bulunan dokunmatik ekranlar sayesinde istediğimiz eserin mitolojik ve tarihi bilgilerine, kazı tarihçesine ve kimler tarafından çıkarıldığına dair bilgilere kolayca ulaşılabilmektedir. Restorasyon öncesi, esnası ve sonrasında eserdeki değişimlerinde bulunduğu resimler yüklüdür. Çocuklar için hoby/ oyun odası tarzında hem bilgilendirici hem de eğlendirici aktivitelerin bulunduğu bir alan müzenin hemen girişinde bulunmaktadır.


GEZİ

Okeanos-Tethis

51


GEZİ

Mars dönüktür. Düz uzun saçları omuzlarına düşer. Aralarında yılan gövdeli ırmak canavarı yer alır’ Okeanos ve Tethis büstlerinin her iki tarafı ile sağ üst köşede yunus balıklarına binen Eroslar vardır. Çıplak Eros, sağ eliyle yunus balığının boynuna dolanan kırmızı ipi, sol eliyle ise kamçı tutar. Sol üst köşede sivri külahlı figür kayalar üstüne oturmuş oltayla balık avlar. Bu mozaik, 1999 yılında, Zeugma’da yapılan kurtarma kazısında Gaziantep Müzesi kazı ekibi tarafından bulunmuştur.

52

Diğer mozaiklerinde hikayesine aynı adresten ulaşılabilir. Müzenin mozaikler haricindeki en kıymetli eseri bronzdan Mars heykelidir. Heykelin üzerini temizlenmesi oldukça güç sert bir kalker tabakası kaplamış ve temizlenmesi bir hayli zaman almış. Mars heykelinin üzerinde bir de yanık izi var. Yanık izinin tarih boyunca yapılan yağmaların birinden kaldığı tahmin ediliyor. Heykelin boyu 1.50 m dir. Savaş Tanrısı Mars mızrak tutar. Ancak Zeugma Mozaik Müzesi’nde ki heykelin bir elinde mızrak, diğerinde ise

Mars çiçek var. Yani hem savaşı hem de barışı simgeliyor. Yüzündeki kızgınlık ve öfke ifadesi de diğer Mars heykellerinde rastlanılmayan bir ifadedir. Bu farklı özellikler de Zeugma’daki Mars heykelini oldukça özel kılmaktadır. Müzede birçok mozaik var. Hepsini anlatmaya yerimiz yetmez. Biz en ünlüsüyle devam edelim.”Çingene kızı’’ olarak bilinen mozaik ile. Müzenin ve Zeugma antik kentininde simgesi olan mozaik için müzede özel bir oda yapılmış. Granitten yapılmış bir labirentte bir süre yürüdükten sonra mozaiğin


GEZİ

Çingene Kızı (Menad) bulunduğu odaya varılıyor. Mozaik ilk toprak altından çıkarılırken köylüler tarafından çingene kızına benzetilmesinden dolayı ismi böyle kalmış. İri ve her yöne bakan gözleri, başındaki eşarbı ve büyük küpeleri Çingene Kızı mozaiğinin dikkat çeken özelliklerindendir. Çingene kızı mozaiğine nerden bakarsanız bakın sürekli size bakmaktadır. Aynı etki Da Vinci’nin Mono Lisa’sında da vardır. İki eser arasındaki 1300 yıllık zaman farkını da hesaba katarsanız Çingene Kızı’nın önemi daha iyi anlaşılabilir. Bakışlarında hüzün ve esrar yoğunluktadır. Arkeoloji hırsızları

tarafından talan edilmiş bir alanda bulunan mozaiğin etrafı bulunamadığından “Çingene Kızı”nın hikayesi de bilinemiyor. Belki de bu bilinmezlik ilginin de artmasına sebep oluyor. Kimine göre kız mı erkek mi olduğu da tartışmalıdır. Hatta bazı araştırmacılar mozaikteki kişinin Büyük İskender olabileceğini öne sürmektedir. Mozaikteki kişinin Yunan tanrıçası Gaia olduğunu ileri süren araştırmacılar da mevcuttur. Bu kadının Dionysos’un müritlerinden bir mainad olduğunu ileri sürenlerde vardır. Mozaik’in sol tarafında beliren asma yaprakları onun bir mainad

olduğuna kanıt olarak görülmektedir. Çünkü asma yaprağı Dionysos ile ilişkilendirilmektedir. Gaziantep eskiden gezilmesi görülmesi gereken bir yer iken artık kesinlikle görülmesi gereken bir yer olmuştur. ”Zeugma mozaik müzesi” birçok kişi için ilham kaynağı olabilir. Görmeyenlerin kesinlikle görmesini daha önce görenlerinde hüzünlü gözleriyle etrafı süzen “Çingene Kızını” daha fazla bekletmemelerini temenni ederim.

Erkan SİHİR

53


BELGESEL

54


BELGESEL

Hacı Bektas Veli ve Cem Töreni ‘Dünya barışına giden yol iç huzurdan geçer.’ Doğallığı ele aldığımız bu sayıda kişiliği ve yoluyla doğallıktan, samimiyetten yana, candan bir kişi ile ilgili çekilmiş güzel bir belgeselden bahsetmek istedik. Efsaneye göre, daha mazlum bir yaratık bulamadığından güvercin kılığında gelmiş Anadolu’ ya. Ahmet yesevi dergahında yetişmiş. Anadolu’da Selçuklu devletinde tekkesini kurar ve manevi öğretisini yaymaya başlar. İsyanlar, kıtlıklar ve savaşların olduğu bir dönemde yaşamıştır. Ancak söylemleri dıştaki savaşa aldırmadan iç savaştan bahseder. Ruh ve beden bütünlüğünden bahseder. İçteki savaş biterse dıştaki savaşın biteceğinden bahseder. Bir tarafında bir ceylan,

ötekinde bir aslan bulunur. Kurtla kuzunun, ceylanla aslanın yan yana, barış içinde yaşadığı bir dünya düşlemiştir. Ancak bunlar dışrak ifadeler değildir. Ama onun kastettiği dış dünyadaki ceylanla aslandan çok insanın içindeki aslanla ceylan, kişilik ile nefsin, ruhla bedenin, içteki erkekle dişinin uzlaştığı bir dünyadır. İnsanların hepsi tek bir gönül ve kalp sahibidir. İncinsen de incitme. Şeytan gibi sadece kendini görme, halka, dergaha, mürşite hizmet etmek ilkeleridir. İnsan toprak gibi olmalı, üstüne basılan, ses etmeyen ve doğurgan… Öğretisini cem ayinlerinde görmekteyiz. Cem ayini başlangıcında dedeler cemaatte küskün ve dargınların olup olmadığını sorar ve iba-

dete ancak onlar barıştırıldıktan ve sorunları çözüldükten sonra geçilir. Efsane ve ritüeller kabuğu altında evrenin gizemi bulunmaktadır. Yaradılış ile ilgili öğretisi nedir? Vahdet-i vücut nedir? Külli nefs nedir? Sır nedir? Cem nedir? Cem törenindeki semboloji nedir? Aklı bozan v einsanı bozan yargının doğuşu nasıl olmuştur? Bu yargıyı beslemenin yolları nelerdir? Maddi alemde ölmek manevi aleme doğmak pratik anlamda nasıldır? Amaç iyi insan olmak mıdır? Gibi birçok klasik olduğu kadar güncel soruların cevaplarını da bu belgeselde bulabileceksiniz. Şiirsel ve özenle derlenmiş bir yapıt.

Semra ŞEN

5555


ANİMASYON

56 56


ARI

ANİMASYON

Yönetmen: Simon J. Smith, Steve Hickner Oyuncular: Gad Elmaleh, François Berland, Jerry Seinfeld Tür: Animasyon , Komedi Yapım yılı: 2007 Süre: 90 dk D r e a m W o r k s Animation’un başarılı yapımlarından biri olan bu animasyon, hem çocuklara hem de yetişkinlere yönelik. Gösterildiği dönemde birçok eleştirilere de maruz kalan bu filmin ana mesajının etkileyiciliği nedeniyle tanıtmak istiyoruz. Doğal olarak doğal yaşadığımızda her şey uyumlu, dengeli ve estetiktir. ‘doğal olarak doğal yaşamak’ ise bir bilinç meselesi. Ve işte bu farkındalığını yitirmiş olan baş kahraman arı Barry Banson’un üniversiteden mezun olur olmaz özgürlük uğruna kendi kovanını terk etmesi ile olaylar başlıyor. Her gün bal yapmanın, disiplinli yaşamanın özgürlüğünü kısıtlayıcı ve sıkıcı olduğunu düşündüğü için New York’a kaçar. Orada bir insan olan Vanessa ile, ölümün eşiğinde iken kendisini kurtarması nedeni ile tanışır. Bu arada üretilen balın marketlerde satıldığını görünce delirir ve insanlığı dava eder. Davayı kazanır… Ve asıl mesele de burada

başlar… Artık arılar disiplinli ve çalışkan doğalarını bırakır. Tembelliğin sonucunda ağaçlar, çiçekler, ekinler ve en sonunda dünya kurumaya başlar… Bunun sorumlusu da Barry’nin ‘özgürlük’ anlayışıdır. Barry, tek başına böyle bir sonuca neden olabileceğini hayal etmemiştir. Aslında o sadece daha ‘özgür’ yaşamaya çalışmıştı. ‘Bilinç durumları bulaşıcıdır.’ Arılar kendilerine bulaşan, tamamen fikirsel olan bu hastalıktan kurtuldular mı? Doğal olmak bir özgürlük mü, kölelik mi? Filmin devamında…

57


MÜZİK

MÜZİKLE DÜN VE YARIN

CANDAN ERÇETİN Aranjman 2011 Candan Erçetin dokuzuncu albümünü bu yaz çıkarttı. Sanat yaşamının 15. yılı için hazırlanan Aranjman 2011, aranjmanların popüler olduğu döneme ait şarkıları sunuyor. ‘Her Yerde Kar Var, Deniz ve Mehtap’ gibi genelde kendimize mal ettiğimiz birçok başucu şarkısının önce Farnsızca seslendirilmiş ve daha sonra Türkçe’ye uyarlanmışlardır (19541976). Albüm kapağında

her şarkının hem Farnsızca hem de Türkçe versiyonlarının tarihleri de yer almakta. Candan Erçetin şarkıları Fransızca ve Türkçe sözleriyle yorumluyor. Albümün düzenlemeleri Alper Erinç’e ait. Toplam 14 şarkının olduğu albümde, istisnasız tüm şarkılar büyük bir zevkle dinlenebilmekte. Candan Erçetin’in bu kaliteli, dinlemekten bıkmayacağınız bu klasik albümümünü dinlemenizi öneri-

yoruz. İçinde bulunan şarkıların Türkçe isimleri: Entarisi Ala Benziyor, Memleketim, Memleketim, Deniz ve Mehtap, Her Yerde Kar Var, Üç Kalp, Sessiz Gemi, Göreceksin Kendini, Hoşgör Sen, Karlar Düşer, Bak Bir Varmış Bir Yokmuş, Yalanmış, Selam Söyle, İstanbul. Sessiz gemi ve İstanbul’un yorumu albümdeki dikkat çekici yorumlardan.

İstanbul’a taşınan sanatçı, ilk olarak farklı gruplarda pop, caz türünden repertuvarlarla vokalist olarak yer aldı. Bülent Ortaçgil’in referansı ile Ada Müzik adlı şirket ile

anlaştı. 2009 yılında ilk stüdyo albümü Uyan yayımlandı. 2010 yılında ise ikinci albümü Hayat ile müzik kariyerini devam ettirdi.

JEHAN BARBUR Jehan Barbur (d. 12 Nisan 1980, Beyrut, Lübnan) Arap asıllı Türk vokalist, besteci ve söz yazarı. 2002’de profesyonel müzik hayatına başlamak için Ankara’dan

58


MÜZİK

MÜZİKLE DÜN VE YARIN

Ailesi iç savaş sebebiyle henüz 2 yaşındayken Lübnan’dan İskenderun’a göç etti. Ankara’da üniversite eğitimine başlayana kadar İskenderun’da ikamet etti. Çocukluğundan beri müziğe karşı ilgisi vardı. Fakat babasının konservatuvara izin vermemesinden dolayı Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümüne burslu olarak yerleşti. Üniversite yıllarında amatör olarak tiyatro ve müzik ile ilgilendi. 2002 yılında mezun oldu. Üniversiteden mezun olduktan sonra profesyonel müzik hayatına adım atmak için İstanbul’a yerleşti. Taşındığı zaman

piyasada herhangi bir tanıdığı yoktu. Canlı müzik yapılan mekanlara giderek müzisyenlerle tanışmaya çalıştı. İki yıllık arayışının ardından bir grup ile canlı müzik yapmaya başladı. Aynı mekanda dört yıl boyunca performansını sergiledi. Burada devam ettiği süre boyunca kendisine ait bir hayran kitlesi oluşturdu. Bu sırada evine amatör bir stüdyo kurması ile şarkı sözleri yazmaya başladı. Daha sonra bir arkadaşı aracılığıyla Bülent Ortaçgil ile tanıştı. Demolarını dinledikten sonra Bülent Ortaçgil sözlerini beğendi ve albüm çıkarması gerektiğini söyledi. Fakat Jehan Barbur’un önceden albüm çıkarmak gibi bir niyeti yoktu. Ortaçgil’in işin işine girmesi ve müzisyen arkadaşlarının destek vermesi ile albüm olayına olumlu bakmaya başladı. Bir süre Ortaçgil, Ada Müzik’e isimini önerdi. Altı aylık bir stüdyo çalışması sonucunda ilk albümü Uyan, iki bin

adet kopya ile piyasaya sürüldü. Albümü yayımlandıktan sonra “Gidersen”, “Leyla” ve “Neden” gibi şarkıları bazı müzik kanallarının Top 10 listelerinde birkaç hafta zirveye çıktı. Asi ve Sır Gibi dizileri için şarkı seslendirdi. Gece Sesleri dizisinin şarkılarından birini Özgür Çevik ile birlikte söyledi. Zuhal Olcay’a Aşk’ın Halleri albümü için “Şermin” parçasının sözlerini verdi. Jehan Barbur ‘Hayat’ ile Devam Ediyor… Jehan Barbur’un prodüktörlüğünü üstlendiği bu albümde sanatçı masalsı bir akustik soundu paylaşıyor müzikseverlerle. Kısacası Barbur’un şarkıları sanatçının özel yorumuyla ‘Hayat’ buluyor. Albümde Sarp Maden ile beraber yaptıkları ortak bir beste dışında diğer tüm şarkıların söz ve müzikleri yine Jehan Barbur’a ait. Yine Kemal Evrim Aslan, Cenk Erdoğan, Murat Çopur, Mert Önal, Kürşad Deniz, Erdal Akyol, Ferit Odman, Derin Bayhan, Sarp Maden, Ozan Musluoğlu, Uğur Akyürek gibi pek

59


KÜLTÜR-SANAT

ekim-kasım-aralık

şehir kültür rehberi

İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ 04.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler

KONSER Barok ve Aydınlanma Çağı Müziği Haftası Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi Tür: Klasik Batı Müziği Solist : Maurice Steger Orkestra:Howard Griffiths Solist: Maurice Steger - Blok Flüt Yeniden Sinematek Bazıları Sıcak Sever İzmir Sanat - SİNEMA

Erkmen Senan - Taşlardan Plastiğe İzmir Sanat – SERGİ

Trio Birsen Konseri İzmir Sanat - KONSER 17.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler

Bilkent Su Trio Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi - KONSER İZDSO Cihat Aşkın Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi - KONSER

18.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler

05.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler Çocuk Oyunu - Fırtına İzmir Sanat - TİYATRO

İZDSO Cihat Aşkın Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi - KONSER

08.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler

22.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler Fastrip

Tenor Aydın Uştuk ve Orkestra Allegradan Tenor Kardeşler Konseri Ahmed Adnan Saygun Sanat M. 11.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler

İZDSO 10 Kasım Atatürk`ü Anma Özel Konseri Ahmed Adnan Saygun Sanat M.

31.Uluslararası Nasreddin Hoca Karikatür Yarışması Sergisi Çetin Emeç Sanat Galerisi - SERGİ 12.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler

31.Uluslararası Nasreddin Hoca Karikatür Yarışması Sergisi Çetin Emeç Sanat Galerisi - SERGİ Bir İzmir Rüyası İsmet İnönü Sanat Merkezi-KONSER

60

14.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler

Ölümünün 61. Yılında Orhan Veli ve Müzik -KONSER Ahmed Adnan Saygun Sanat M.

Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi - KONSER Piyano Gitar İkilisi Konseri İzmir Sanat - KONSER

25.11.2011 Tarihindeki Etkinlikler

İZDSO Mao Zhao Konseri Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi - KONSER

Yeniden Sinematek Bir Gecede Oldu İzmir Sanat - SİNEMA 01.12.2011 Tarihindeki Etkinlikler

Semplice Quartet Konseri İzmir Sanat - KONSER


KÜLTÜR-SANAT

10 Kasım Perşembe 20.30 YUNUS EMRE ORATORYOSU İzmir Devlet Senfoni Orkestrası İşbirliğiyle (A. Adnan Saygun Sanat Merkezi)

ELHAMRA SAHNESİ

2 Kasım Çarşamba 20.00 W.A.Mozart COSI FAN TUTTE, Opera

11 Kasım Cuma 20.30 YUNUS EMRE ORATORYOSU İzmir Devlet Senfoni Orkestrası İşbirliğiyle (A. Adnan Saygun Sanat Merkezi)

3 Kasım Perşembe 11.00 H. Özörten SİHİRLİ DÜNYA, Çocuk Oyunu

26 Kasım Cumartesi 20.00 Ü. Hacıbekov ARŞIN MAL ALAN, Operet Prömiyer Karşıyaka Opera ve Tiyatro Sah.

4 Kasım Cuma 20.00 W.A.Mozart COSI FAN TUTTE, Opera 9 Kasım Çarşamba 14.00 H.Özörten SİHİRLİ DÜNYA, Çocuk Oyunu

28 Kasım Pazartesi 20.00 Ü. Hacıbekov ARŞIN MAL ALAN, Operet Karşıyaka Opera ve Tiyatro Sah.

12 Kasım Cumartesi 20.00 W.A.Mozart COSI FAN TUTTE, Opera 17 Kasım Perşembe 20.00 L.Minkus DON KİŞOT, Bale 19 Kasım Cumartesi 20.00 L.Minkus DON KİŞOT, Bale 22 Kasım Salı 20.00 LIED AKŞAMI 24 Kasım Perşembe 20.00 L.Minkus DON KİŞOT, Bale 27 Kasım Pazar 11.00 H. Özörten SİHİRLİ DÜNYA, Çocuk Oyunu 29 Kasım Salı 20.00 DON KİŞOT, Bale

L.Minkus

AHMET ADNAN SAYGUN SANAT MERKEZİ 2 Aralık 2011 Saat:20.30 Şef: Dorian Wilson Solist: Henri Sigfridsson “Piyano” Eserler: Sergei Rachmaninov Paganini’nin Bir Teması Üzerine Rapsodi Op.43 Franz Liszt Totentanz Jean Sibelius Senfoni No.1 mi minör Op.39 9 Aralık 2011 Saat 20.30 Şef: Dorian Wilson Solist: Marc Coppey “Viyolonsel” Eserler: Franz Schubert Senfoni No.5 Si bemol Majör D 485 Antonín Dvo?ák Viyolonsel Konçertosu Op.104 si minör

61


AHMET ADNAN SAYGUN SANAT MERKEZİ

23 Aralık 2011 Saat: 20.30 Şef: Naci Özgüç Solistler: Özcan Ulucan “Keman” Aykut Köselerli “Vurmalı Çalgılar” Burcu Karadağ “Ney” Hakan Güngör “Kanun” Eserler: Fazıl Say Harem’de 1001 Gece İstanbul Senfonisi 30 Aralık 2011 Saat 20.30 YENİ YIL ÖZEL KONSERİ Şef: İbrahim Yazıcı Solist: Burcu Uyar “Soprano” Eserler: Mikhail Ivanovich Glinka Jota Aragonesa Sergei Rahmaninov Vokaliz Modest Mussorgsky Kovançina Operasından “Pers Kölelerin Dansı” Alexander Alabieff Salaviei “Bülbül” Sergei Rachmaninov Aleko Operasından “Kadınların Dansı” Reinhold Gliere Koloratur Soprano için Konçerto Aleksandr Borodin Poloveç Dansları 15-16 Aralık 2011 Saat:20.30 Şef: İbrahim Yazıcı Solistler: Nurdan Küçükekmekçi “Soprano” Anna Chubuchenko “Mezzo Soprano” Aydın Uştuk “Tenor” Tevfik Rodos “Bas” Koro: İzmir Devlet Opera ve Balesi Korosu Koro Şefi: Hans Joachim Gallus Eserler: Giuseppe Verdi Messa di Requiem

62

6 Ocak 2012 Saat 20.30 Şef: Antonio Pirolli Solist: Deniz Akıncı “Keman” Eserler: Giacchino Rossini Semiramis Operası Uvertürü Camille Saint-Seans Keman Konçertosu No. 3 si minör Op. 61 Sergei Prokofiev “Romeo Julliet” Bale Süitinden Bölümler


13 Ocak 2012 Saat: 20.30 Şef: İbrahim Yazıcı Solist: Emre Şen “Piyano” Eserler: Modest Moussorgksy Kovançina operasından Prelüd “Moskova Nehrinde Şafak Vakti” Pyotr İlyiç Çaykovski Piyano Konçertosu No. 1 si bemol minör Op.23 Richard Strauss Also spracht Zarathustra “Böyle Buyurdu Zerduş” 20 Ocak 2012 Saat:20.30 Şef: Antonio Pirolli Solistler: Michel Lethiec “Klarinet” Ayşegül Kirmanoğlu “Klarinet” Eserler: Krystof Maratka “Luminarium” Klarinet ve Orkestra için Konçerto George Gershwin “Porgy and Bess” Klarinet ve Orkestra için Düzenleme F. Mendelssohn 2 “Klarinet ve Orkestra için Konzertstück No. 1-2 Robert Schumann Senfoni No. 2 Do majör Op.61 27 Ocak 2012 Saat:20.30 Şef: Kevin Griffiths Solist: Michel Campanella “Piyano” Eserler: Carl Maria von Weber Beherrscher der Geister “Ruhların Efendisi” J 122 Op.27 Franz Liszt Piyano Konçertosu No. 2 La Majör Felix Mendelssohn Senfoni No.5 Re majör op 107 “Reformasyon”

KARŞIYAKA ODA TİYATROSU 01-02-08-09 Kasım KADIN İLE MEMUR 20:30 KARŞIYAKA RAGIP HAYKIR SAHNESİ 03-04-05-10-11-12 Kasım SATICININ ÖLÜMÜ 20:30 KONAK MELEK ÖKTE SAHNESİ 04-05-10-11-12 Kasım HENRY VE ALICE’İN GİZLİ YAŞAMI 20:30 08-09-13 Kasım Ç İKİ KOVA SU 14:00 KONAK SAHNESİ 01-02-03-04-05 Kasım ANAM BACIM AVRADIM 20:30 08-09-10-11-12-13 Kasım YERİN ALTINDA 20:30

63


İNTERNET

www.iambecauseweare.com Geçenlerde Malawi ile ilgili bir belgesel izledmim. Atina, Rio, Dominic Film Festivallerinde ödülleri olan Madonna'nın sunduğu ve yapımını üstlendiği bir belgesel. Belgesel Madonna'nın anlatımı ile başlıyor. Malawi ile ilgili yorgun sesli bir bayandan yardım çağrısı alıyor. 1.000.000 kadar olan, bakımsız kalan ve kimsesiz çocuklar için... Önce Malawi'nin yerini öğrenden, daha sonra orayı ziyaret eden 6464

Madonna tek bir duygu ile kaplanıyor: utanç. Daha sonra bu duygusu şaşkınlığa dönüşüyor. Bu kadar fakirlik içinde bir toplumda, güçlü kalplerin olması ve her sabah şarkı söyleyerek uyanabilme coşkusu olmasının şaşkınlığı anlatılıyor. Bu internet sitesi hem filmi, hem filmeden kesitleri, hem Malawi, hem de dünya için sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Malawi'de: 'BİZ' bilinci uyandığında, 'BEN' orta-

ya çıkar. İnternet sitesi onların bir atasözüdür. Yine Malawi'deki başka bir sözde olduğu gibi: Sen traş olmazsan, seni traş edecek de olmaz. Tüyler ürpertici değil, sorumluluk yüklseyen ve eyleme yönelten bu siteyi ziyaret etmenizi öneriyoruz. Semra ŞEN


HIZLI GÜVENLİ İNTERNET

EN YENİ OYUNLAR

HİZMETİNİZDE

BİLGİSAYAR&İNTERNET 153 Sk. No:66/A Bornova-İZMİR

65


YENİ YÜKSEKTEPE KÜLTÜR DERNEĞİ BORNOVA ŞUBESİ BABİL KULESİ DERGİSİ 13. SAYI