Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2008 Sayı 4 Western Tarihi İspanyol Bukalemun: Javier Bardem Simber Atay ile Söyleşi

1


Editörden Sanatın ve sanatçının üzerinde baskının git gide arttığı ülkemizde, iktidardakilerin “Biz batının sanatını, bilimini değil ahlaksızlığını aldık” şeklinde sözler sarf etmesi trajikomiktir. Aynı zihniyetin İstanbul’da tiyatro oyuncularımızı belediye bünyesinde vasıfsız işçi olarak sınıflandırması ve Musa Kart ve Zafer Temoçin gibi önemli karikatüristlerimizi, muhalif duruşlarından dolayı mahkemeye vermesi, iktidardakilerin eleştiriye ve sanata olan tahammülsüzlüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır. Oluşumumuz olarak bu ay başta karikatür bölümümüz olmak üzere Şubat ayı çalışmalarımızla bu düşüncenin karşısında olduğumuzu ve aydınlarımızın yanında olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz. Bu ay röportaj bölümümüzü, fotoğraf sanatçısı Simber Atay’la açtığımızı duyurmak, bizler için mutluluktur. Keyifli röportajımızın yanında, bu ay sergi bölümünde Atay’ın fotoğraflarını bulabilirsiniz. Sinema yazılarımızda ise ünlü İspanyol oyuncu Javier Bardem üzerine bir incelemeyi sizlere sunuyoruz. Bunun yanında Western Sineması ve Edward Zwick’in destansı filmi Son Samuray hakkında yazıları da sayfalarımızda bulabilirsiniz. Şiir bölümümüzde ise üstatlarımızdan Ahmed Arif’in etkileyici dizelerini sizlere sunuyoruz. Çizgi roman incelemelerimizde bu ay, ülkemizin sinemalarında da ses getiren 300’ün çizgilerine geri dönmekteyiz. Ayrıca psikanalitik yazılarımız üçüncüsüyle devam etmektedir. Bunların yanında, deneme ve eleştiri yazılarımızı sayfalarımızda bulabilirsiniz. Sanat aydınlanma içindir duruşumuzun ne kadar doğru ve önemli olduğunu bir kez daha gördüğümüz günlerde, Azizm olarak, önümüzdeki aylarda çalışmalarımızı daha etkin bir şekilde sürdüreceğimizi bir kez daha hatırlatmak isteriz. Sanatla kalın dostlar…

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: İyi, Kötü ve Çirkin (1966) – Sergio Leone Arka Kapak: İçimdeki Deniz (2004) – Alejandro Amenabar 2


İçindekiler İspanyol Bukalemun: Javier Bardem – Gizem Yaman

s.4

Western Sinemasının Tarihi – Ceyda Şahinoğlu

s.17

Psikanaliz ve Sinema Yazıları 3 – Fatih Akar

s.30

Son Samuray’ın Ardından – Onur Keşaplı

s.34

13: Çizgi Romandan Beyazperdeye 300 – Cemil Can Söylemez

s.41

Satranç (karikatür) – F. Utku Deniz

s.46

Simber Atay ile Söyleşi – Gökhan Baykal, Osman Bahar

s.47

Anadolu Şairi: Ahmed Arif – Duygu Yılmaz

s.52

Bize Sunulan Özgürlükler – Melih Öncel

s.60

Köprüler 1 – Duygu Yılmaz

s.62

14 Şubat Nedir? – Onur Keşaplı

s.64

Fazıl’dan Che’ye Özgürlük ve Aydınlık – Gökhan Baykal

s.67

3


İspanyol Bukalemun: Javier Bardem Gizem Yaman Javier Encinas Bardem, 1 Mart 1969 doğumlu İspanyol sinema oyuncusu. Sinemacı bir ailede büyüyen oyuncu, ilk kez altı yaşında bir televizyon dizisinde yer alıyor. “Altı yaşındaydım. Annem, bir televizyon filminde çalışıyordu, beni de sete götürmüştü. Benim yaşımda bir oyuncu arıyorlarmış, annem de beni öne sürdü. Kör bir ayyaşın küçük oğlunu oynuyordum. Bir sahnede askerler bana silahlarını doğrultacaktı, benim de ağlamam gerekiyordu. Silahları doğrulttular, ben gülmeye başladım. Yönetmen de 'Daha da iyi oldu,' dedi. Yönetmenlerle ilişkim de o noktada belirlendi sanırım. Bana ne denirse tersini yaparım hep.” Annesi, annesinin anne ve babası, onların anne ve babası hepsi oyuncu, dayısı da yönetmen olan Bardem oyunculuk ne demek olduğunu çok iyi bilse de, 14 yaşında Raging Bull’u izlediğinde kafasının karıştığını söylüyor. Bir oyuncu mu yoksa bir boksör mü izlediğine karar verememiş… Nasıl bu kadar gerçekçi olur diye düşünen Bardem, Robert De Niro’nun oyunculuğundan çok etkilenmiş ve bir oyuncunun bu kadar ileri gidebileceğini ilk orda düşünmüş. Dog Day Afternoon filminde de Al Pacino’nun performansına hayran olan oyuncu ömrünü bu performansı izleyerek geçirebileceğini söylüyor. İlk sinema deneyimi ise 1990’a tekabül ediyor. Bu zaman zarfında pek çok alana elini bulaştırmış. İspanyol milli takımında rugby oynayan ve küçük bir tiyatro 4


grubuyla turnelere çıkan Bardem, daha sonra güzel sanatlar okumuş. Aslında okullu bir ressam. Ancak yetenekli olmadığını düşündüğü için birbirinden ilginç işlerde çalışmış. Bodyguardlık, yazarlık, inşaat işçiliği ve striptizcilik... 1990 yılında rol aldığı Lulu’dan sonra yine aynı yönetmenin filmi olan 1992 yapımı Jamon Jamon’da oynadığı başrol ile İspanya’da adını duyuran oyuncu, oynadığı pek çok filmde çeşitli festivallerden aldığı ödüllerle oyunculuğunu taçlandırmış. Onu bugünkü kariyerine ulaştıran, İspanya’nın sınırlarını aşıp, dünya çapında bir oyuncu olmasına basamak olan performansı ise 2000 yapımı Before Nigh Falls ile gerçekleşiyor. Bir eşcinseli oynadığı bu filmde, Hollywood’un gözleri Bardem’e çevriliyor. İspanya’dan Hollywood’a uzanan bu serüven ile “yeni Antonio Banderas” benzetmelerine maruz kalsa da, o hayattaki duruşu, oynadığı metot oyuncu tekniği ve şahane performanslarıyla, onu ekarte etmiş oluyor. Bardem "Karanlıktan Önce"yle en iyi erkek oyuncu Oscar'ına aday olan ilk İspanyol aktör. Aslında Hollywood da, Oscar da umurunda değil. "Aday ilan edildiğimde bunun büyük onur olduğunu düşündüm ama sonra oraya kampanya yapmaya gitmek zorundaydım, kendimi satmaya. İşte o zaman tam bir fahişe gibi hissettim. Biz sanatçıyız, sanatta rekabeti çok anlamsız buluyorum. Yani beş aday olarak hepimiz 'Gladyatör'ü canlandırsaydık aramızda bir karşılaştırma söz konusu olabilirdi. Gay bir Kübalı şairle bir gladyatör arasında nasıl bir benzerlik olabilir ki!" "Hiç kimseyle sadece iyi ve tanınan bir yönetmen olduğu için çalışmam. Önemli olan eldeki malzemedir. Bütün güzel filmlerin ortak özelliği, iyi bir öykü anlatmalarıdır. Benim kıstasım bu, iyi bir öykü."

5


Aktör olana kadar meslek seçimindeki çeşitliliğini rollerinde de gösteriyor Bardem. Polis, uyuşturucu satıcısı, doktor, yatalak, maço, eşcinsel şair, katil gibi her filmde bambaşka biri olan oyuncu için “bukalemun” lakabının takılmasını nedeni bu. Birbiriyle yakından uzaktan alakası olmayan, her filminde bambaşka ama hepside de bir o kadar gerçek(!) olan Bardem’in oyuculuğunu birkaç örnekle incelemekte yarar var.

2000 yapımı Karanlıktan önce (Before nigt falls) filminde, Javier Bardem’i eşcinsel bir yazar olarak görüyoruz. Film, Reinaldo Arenas'ın otobiyografisi. Arenas, Küba’da çiftçilik yapan bir ailede büyümüştür. Şiir’e yeteneği küçük yaşlarda ortaya çıkmış ancak babasının yıllar önce evi terk etmiş olmasından dolayı annesiyle birlikte büyükannesi ve babasının yanında baskı altında yaşamaktadır. O yıllarda Castro devrimine katılmıştır. Havana'ya geldiğinde milli kütüphane'de iş verilir. Ancak Castro iktidarda iken eşcinsellere karşı baskı uygulamaya başlar. Arenas’da devrimden uzaklaşır ki bu komünizme karşı durduğundan değil, iktidarın tamamen cinsel kimliğine yaptığı baskıdan 6


dolayıdır. Eşcinsel ve muhalif kimliği yüzünden devrim karşıtı ilan edilir. Sübyancılıkla, devrim karşıtı olmakla itham edilen yazar uzun süre hapishanede kalır ve kitaplarının basılması yasaklanır. Yazma tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmeyen Arenas, mahkûmların mektuplarıyla birlikte kendi romanını da yazar, gizlice ülke dışında bastırır. 1980'te Küba'dan ABD'ye sığınan 250 bin mülteciden biridir. ABD’de New York’ta yaşar. ABD'deki yaşantısı da zorluklar içinde geçer. AIDS’e yakalanan yazar, öldüğünde geride birçok şiir ve roman bırakmıştır. Oynadığı karakteri gerçekten yaşayan oyuncu bu filmde de zor bir rolün üstesinden geliyor ki daha sonra hayatında eşcinsel damgası yemesi de onun bu rolü ne kadar başarılı oynadığının kanıtı. Homoseksüel bir erkeği, abartı davranışlar sergilemeden bu kadar doğal oynaması gerçekten etkileyici. Beden dilini o kadar başarılı kullanıyor ki, ifadesi, el kol hareketleri yerinde dozunu aşmadan… Gerçekte seksüel bir kişinin inandırıcılık sınırlarını aşmadan bir homoseksüeli bu kadar doğal oynaması ve gerektiğinde öpüşüp, sevişmesi ve aldığı hazzı da yansıtması gerçekten takdire şayan bir başarı. Film bir ömrü anlattığından arada uzun zaman geçişleri var bu geçişleri tanımlamak oyuncuya bırakılmış. Öğrenciliğinden ölümüne Arenas’ı oynayan Bardem’de filmin içinde, zamanla yaşadıklarını karakterine ekleyerek devam etmiş oyununa. Belki başka bir oyuncu olsaydı zamanın ne kadar geçtiği konusu kafamızda bu kadar net belirmezdi. Filmin sonlarında Arenas’ın amansız hastalığın pençesinde olduğunu görüyoruz. Bardem, yine döktürüyor. Kendi isteği ile kendini öldürtüyor. İnançları uğruna çektiği bütün işkenceler, bu hastalık kadar onu zayıf düşürememişti ve o, o 7


kadar kötü durumdaki yaşadığı bütün acılar sonucunda gösterdiği dirayeti burada ister istemez gösteremiyor ama o yine yenilmeyi kabul etmiyor, ölümün ona gelmesine yine muhalif tavırla yaklaşıyor bir hastane köşesinde ölmektense, az kalan ömrünü kendi sonlandırmayı yeğliyor. Hastalığı boyunca Bardem’in performansı yine tartışmasız, o bedenine hükmetmeyi bilen, onu istediği kalıba sokmayı başaran nadir oyunculardan. 2002 yapımı güneşli pazartesiler (Los Lunes Al Sol) filminin konusu, işsizlik üzerine… Tersaneden çıkarılmış bir grup arkadaşın kapitalist sistem sonucu dışarı itilmesi ve onların umutlarından umutsuzluğu doğru giden bir film. Javier Bardem de bu grubun içindeki Santa rolünde. Bu kez karşımıza yine çok farklı bir tip ve karakterle ortaya çıkıyor. Sakalları uzamış, rolü için epey kilo almış göbekli biri. Eşi terk etmiş, borç içinde; yaşamını ucuz pansiyonlarda ve arkadaşının barında sürekli içki içerek sürdürüyor. Çalıştığı tersane’nin özelleştirilmesi sonucu atılınca kırdığı bir lamba’nın tazminatını ödemek zorunda bırakılıyor. İstemeyerek de olsa parayı ödüyor ama sisteme o kadar öfkeli ki lambayı tekrar kırarak öfkesini gidermeye çalışıyor. Aslında arkadaşları arasında en umursamaz görünen o. Kaba saba ve umursamaz görünümünün altında duygusal ve yüreklere dokunan yönü de var. Arkadaşının 15 yaşındaki kızının

ona

yakın

davranmasına

kayıtsız

kalmak

zorunda(!)…

ona

yaklaşımlarından aslında bu kadar kaba görünen bir adamın içindeki mağrur insanı çok iyi görebiliyorsunuz. Bakıcılığını yaptığı çocuğa yaklaşımından, daha sonra intihar edecek olan arkadaşının evine gittiğindeki tavrından, cesedini bulduğunda ya da tabutunun bulunduğu odadan çıktığında tekrar dönüp ışığı söndürmesinden…

8


Bütün çektiği zorluğa rağmen, çalışanların göremediği pazartesilerin en az pazarlar kadar güneşli olduğunun farkına varmayı başarmış… Oyuncu yine zor bir rolün üstesinden gelmiş. O kadar rahat ve doğal oynuyor ki… Öykünün çaresiz yapısını doğru ifadelerle sunmayı başarabilen, söylemek istenilenleri karakterine yansıtan seçkin bir oyunculuk. Sözcüklerden ziyade bedenlerin konuştuğu ve çaresizliğin en uç evresini karakterde oynayabilme yetisiyle birlikte gördüğümüz, yönetmenin oyuncusuna ne kadar yüklendiği… Ve Bardem, kendi hayatından sıradan ve rutin bir zaman diliminden kesit sunarcasına rahat ve doğal oynayarak bu yükün üstesinden başarıyla kalkmış. İçimdeki Deniz (Mar Adentro–2004), konusunu gerçek bir hikâyeden alıyor. Bir kaza sonucu boyundan aşağısı felç kalan ve hayatının yarısını odasında geçiren Ramon Sampedro’nun hikâyesini konu alan filmde Ramon’u canlandıran Jaiver Bardem. Sampedro, kazadan sonra yaşamayı reddetmiş birisi. Saygın bir şekilde ölmek istiyor; ancak ötenazi hakkını yasalar izin vermediği için kullanamıyor. Sampedro’nun hayatı da, yasalarla mücadele içinde geçmiş. 9


Yönetmen Amenabar, “Benim için hayatın ve ölümün anlamını sürekli düşünmüş birisi olması daha önemli” diyor. Bu yüzden filmde Ramon Sampedro’nun son yılları anlatılmış. Böyle olunca Ramon karakterini oynayacağı kişi daha da çok önem kazanmış. Amenabar’ın Bardem’de üstelemesinin nedeni de bundan dolayı. Üstelik Javier Bardem 35 yaşında iken, Ramon 55 yaşında… Teklif geldiğinde Bardem yaştan dolayı doğru proje olup olmadığı konusunda emin olamamış. Ancak, Bardem, oynayacağı karakterden çok etkilenmiş. “Ramon Sampedro’yu tanıyan herkesle konuştum ve hepsi aynı şeyi söyledi: “Ramon çok mutlu birisiydi”. Aslında oyunculuk açısından çok riskli bir durum. Ölmek isteyen ama sürekli gülen bir adam”.

Bardem, Sampedro’nun iki kitabını okuyarak, sonraları da hastanelere giderek rolüne adapte olmaya çalışmış. 10


“Nasıl hareket etmeden durabileceğim konusunda gerçekten çok zaman harcadım. Hareket etmek kolaydır. Üstelik ben kendimi hep vücut dilini kullanan bir aktör olarak görmüşümdür. Rolü çok istememin nedeni de buydu; bu sefer sadece sesime ve gözüme odaklanmalıydım”. Bardem, rolüne adapte olabilmek için 3 ayını yatakta geçirmiş. Amenabar için, Bardem gibi bir metot oyuncusuyla çalışmak çok büyük avantaj olmuş. Filmin gerçek zamanı boyunca Bardem, oyunculuğunu sesi ve mimikleriyle gerçekleştiriyor ki kendinin de dediği gibi oyuncunun en temel malzemesi olan beden dilinin eksik olduğu, ifadenin ve tonlamaların öne çıktığı bir oyunculukla karmakarışık bir ruh halini anlatmak, izleyiciyi o karakterin gerçekten varolduğuna(!) inandırmak çok ta kolay olmasa gerek. Bir de filmin çok kısa da olsa flashback ve fantezi kısmı var. Düşlerinde, iki kez ayağa kalktığını görüyoruz, ilkinde çok sevdiği denizine kavuşurken… Burada oyuncu gerçekten yirmi altı yıldır hiç ayağa kalkmamış birinin ilk kez ayağa kalkmasını, bu sefer bütün vücudunu konuşturarak bize gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. İkincisi ise, sevdiği kadını öpmeye giderken; bu sefer bütün acısını unutan biri olarak karşımıza çıkıyor ve o anki (anı) yaşama isteğini görüyoruz. Sanki acılarının nedeni bedeni yatakta dururken, o ruhuyla kalkıyor. Ağır ama tereddütsüz bir şekilde ayaklanıyor. Mimikleriyle hislerini perdeleyen adamın, gözleri ise bütün içini ortaya döküyor. Oyuncu burada iki farklı karakteri ya da duyguyu eşzamanlı bir şekilde aynı surata yansıtıyor. Ağlarken gülen bir adam… Yaşamını kendi isteğiyle sonlandırdığı intihar sahnesindeki oyuculuğu gerçekten fiziksel olarak da çok zordur. Bedenini hiç kıpırdatmadan çok yoğun bir acıyı göz, baş ve seslerle anlatmak ve bunu uzun bir çekimin içinde gerçekleştirmek 11


ve bunu izleyenin de nefesini kesmek… Tıpkı çocukluğunda Robert De Niro’nun Raging Bull’daki performansı üzerine, gerçek bir boksör mü yoksa bir oyuncu mu olduğuna dair, cevabı bilse de karasız kaldığı durumu bu kez kendi bizlere yaşatıyor. Goya’nın Hayaletleri (Goya's Ghosts-2006). İspanyol ressam Francisco Goya’nın resimlerinden yola çıkarak beyaz perdeye yansıyan filmde Goya’nın gözünden 18. yüzyıl engizisyon İspanya’sına baksak da burada Goya’dan ziyade öne çıkan karakter Peder Lorenzo. Milos Forman, Bardem’i önce Goya için düşünmüş ancak senaryonun değişmesiyle filmdeki ağırlık Lorenzo’ya geçmiş. Böylece yönetmen Bardem’in bu rolü oynamasını istemiş. Bu kez Bardem karşımıza peder olarak çıkıyor. Kilise’nin mutlak doğruluğunu kayıtsız kabul eden Lorenzo, aslında sadece gücün peşinde olan ve içinde inançlarına ters düşen biri. Ancak filmin ortalarına kadar bunu bize hissettirmiyor. Hislerini donuk ve ağır ifadelerine gizlemiş. Bardem, en minimal hareketlerle, donuk bakışlarıyla filmdeki kötü adam peder Lorenzo’nun içinde olup bitenleri yansıtmamayı yine ustaca başarıyor. Film’de İris’in babası tarafından engizisyon kilisesinin sorgulama yöntemine benzer bir işkenceye tabi tutulmadan önce masada geçen sohbetlerde korkusunu ve şaşkınlığını yine yüzüne ustaca yansıtmayı başarmış.

12


Bir peder olarak cinselliğini bastıran Lorenzo’nun ilk kez İris’in tablosuna baktığı zaman Goya sorduğu sorudan da bu konuda aslında zaafının olduğunu anlıyoruz ki, Lorenzo bu yemini bozmakta geç kalmıyor ve İris’le beraber olmaya başladıktan ve işkenceye tabi tutulduktan sonra yaptığı itirafın açığa çıkacağı kesinleşince kaçıyor. Buraya kadar Lorenzo karakteri için ilk bölüm diyebiliriz. Donuk ve ağır hareketlerle oynayan, elini önünde birleştiren, daha çok mimikleriyle ve bakışlarıyla karakterini oluşturan Bardem’in ikinci bölümde Lorenzo’yu çok farklı bir şekilde oynadığını görüyoruz. Aradan 18 yıl geçiyor, bir zamanlar kiliseye hizmet eden Lorenzo, artık Fransız Devrimi’nin bir savunucu olarak İspanya’ya geri geliyor. Artık kendine daha çok güvenen biri var karşımızda. Kilise’nin karakteri üzerindeki otoritesini, devrimin özgürlük ilkesiyle yıkmış. Vücut dilini daha büyük hareketlerle elini kolunu daha özgürce sallayarak konuşan bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Parası ve statüsüyle değişen, peder kimliğinden oldukça farklı bir üslupla hareket eden bir adam. Bütün vücuduna eklenen bu hareket özgürlüğünü yüzüne de yansıtmış Javier 13


Bardem, artık daha insani ifadelerle, daha içten mimiklerle oynuyor. Karakter, aslında hala kötü adam(!), yine gerçeği saklayan ve bencilce davranan biri. Yine bize içini gözleriyle anlatıp, arkasından donuk bir ifadeyle içini örtmeyi becerebiliyor. Goya ile Loranzo’nun hararetli bir şekilde tartıştığı sahnede, birkaç seri kesmeden sonra yaklaşık 40 saniyelik bir çekim var, burada oyuncunun doğaçlama oynadığını anılıyoruz.

Sinirleniyor ve Goya’ya öfke saçıyor.

Yönetmen kesme yapsaydı belki de oyuncusundan bu kadar iyi bir performans alamayacaktı; o yüzen kaydırmayla takip ediyoruz. Bardem kendinden emin, ellerini bedenin arkasında birleştirmiş, gittikçe daha çok bağıran biri, Goya’nın duyduğu seslerden dolayı elleri yüzünde, belki de bu kadar iyi bir oyuncu karşında, onun gösterdiği performansı gösteremeyecek olmasını örtüyor tabi ki metne bağlı şekilde. Lorenzo’nun sonunda Goya’nın hareketlerine bağlı olarak saçını çekip bırakması ve sonra da “orospu sensin” diye bitirdiği cümle de bunun gerçekten doğaçlama olduğunun bir kanıtı. Filmin sonlarında İspanya’nın yine kilise otoritesi altına girdiğini görüyoruz. Kilise Bardem’e ölüm cezasına çaptırıyor. İdam sahnesindeki performansı yine ayakta alkışlanacak cinsten. Korkusunu ve geçirdiği işkenceyi bütün vücuduna anlattırıyor. Titreyerek çıktığı idam sehpasında, çıldırmanın eşiğinde tükürükler saçarak ölüyor. Ölmeden hemen önce, İris’in seslenmesiyle attığı bir bakış ise bütün pişmanlıklarını anlatmaya yetiyor ama asla dini bir pişmanlık değil bu, eline tutuşturdukları hacı geri itmesinden bunu rahatlıkla anlayabiliyoruz. Son olarak Javier Bardem, mart ayında ülkemizde de gösterime girecek olan Coen Kardeşler’in filmi İhtiyarlara Yer Yok’la (No Country For Old Man) 14


görünüyor. Yine bambaşka bir rolde görüyoruz.80 yılında Texas’ın artan suç oranları içinde üç karakteri temel alan yapıtta Bardem, kendine has psikopat bir katil rolünde. Yine Javier Bardem’i tanımak çok zor.

Bir polisin onu tutuklayıp, arabaya bindirmesini görüyoruz. Sert, ifadesiz, soğuk. Karakolda yüzünü görebiliyoruz ilk dikkat çeken düz, uzun ve yapışık saçları, gerektiğinde her türlü yumuşak ifadeyi verebildiği bedeni ise bu sefer kaskatı… Bu saç şekliyle ilk başta ona size ürkütücü olmasında ziyade komik görünse de, hemen ardından yaptıklarıyla tüyleriniz diken diken oluyor. Polis’in telefonla konuştuğu anı fırsat bilip, hiç endişe etmeden arkaya bağlı kelepçeli kollarını ayaklarından çıkarıyor ve korkusuzca memura yaklaşıp kelepçelerle boynuna sarılıyor. Boğma sahnesinde ne kadar psikopat biri olduğunu yüz ifadesinden anlaşıyor. Elerliye sımsıkı adamın boynuna asılırken, gözlerini sabit bir şekilde tavana dikmiş. Adam canını verince içten bir oh diyor katil. Artık ne kadar zevk aldığını buradan düşünebiliriz. Daha sonra elinde oksijen tüpünü alıp polis arabasına biniyor. İkinci kurbanını da polis arabasıyla durdurup, bu soğukkanlılıkla öldürüyor. Yüzünde hiç de sevimli olmayan tuhaf bir gülümse 15


ve aynı soğuk ifade var. Film boyunca aynı şekilde Bardem ve bütün cinayetleri aynı tavırda işliyor. Benzinciye girdiğinde de bu tavır aynı, bakışları çok keskin, insanlarla konuşurken gözlerini onların yüzünden ayırmıyor. Ses tonu da ifadesi kadar ürkütücü. Javier Bardem, bu filmle de ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlıyor.

Sonuç olarak ele aldığım beş filminde de birbirinden tamamen farklı karakterler olsa da hepsinde rolünün hakkını vermiş bir oyuncu ile karşı karşıyayız. Özellikle filmleri ard arda izlerseniz, onun şahane oyunculuğunu ve bir oyuncunun gerçekten ne kadar ileri gidebildiğini(!) rahatlıkla görürsünüz. Javier Bardem, hangi rolü oynarsa oynasın; ister eşcinsel ister psikopat katil, ister rahip ister yatalak olsun hiç bir rol ona eğreti durmuyor. Her oyununda, metindeki karaktere yepyeni bir kişilik kazandırıyor. Bunu yaparken de en büyük ustalığı onun metot oyculuğundan ve herkesi o karakterin gerçekliğine inandırabilecek doğal oynayışından kaynaklanıyor. Bu doğallığı da bütün karakterlerine verdiği çelişkilerle dolu insan ruhunu yansıtarak yakalıyor. Psikopat bir katilken bile 16


kendine tezat, cümlelerinde naziklik barındırıyor. Her rolünün ardına gizlenmiş biraz iyi ve kötü mevcut ve o zor olanı yani bu iki karşıtlığı istediği zaman birinin üzerine çıkartarak, bize bütün numaralarını yutturuyor. Zaten en çok oynamayı istediği rolde Hamlet. Kendi deyişiyle; Hamlet, hem çok zarif hem de çok karanlık bir rol. Her an iki zıt yönde, hep dengeleyerek oynamak zorundasınız. Bu da aslında bütün karakterlerine tattırdığı duyguların en uç, en keskin şekilde ayrılmış olanı.

17


Western Sinemasının Tarihi Ceyda Şahinoğlu Amerikan sineması, western türüne indirgenemez ama hiç kuşkusuz western, Amerikan sinemasına özgü bir türdür ve bu sinemanın en önemli simgesidir. Hollywood’un ilk yıllarından başlayarak, değişikliklerle de olsa günümüze dek varlığını sürdüren, 1960’lı yıllarda Avrupalıların, özellikle de İtalyan sinemacıların yaptıkları başarılı “spaghetti” western denemelerinin bile sarsamadığı bu türün, Hollywood ‘la özdeşleştiğini söylemek yanlış olamaz. Western ya da kovboy sineması Amerika ‘da İç savaşın sona erdiği 1865 yılı ile 19. yüzyılın sonları arsındaki dönemde, ülkenin kanunsuzluğun kol gezdiği sınır boylarında ki yerleşim bölgelerini ele alır ve yasadışı işlere karışanları adalete teslim eden bir kovboyun öyküsünü anlatır. Ama bir bakıma da Amerikan’ın “Batıya” açılmasına romantik ve oldukça nostaljik bir bakış getirir. (Teksoy, Rekin. Sinema Tarihi.s.188,189) Amerika Birleşik Devletleri tarihinin önemli bir kesitini teşkil eden kovboy serüvenleri’nin sinema dünyasındaki yeri en az tarihi klasikler kadar ve belki de onlardan ziyade dikkati çekmiş beyaz perde seyircisinin yıllar yılı bıkıp usanmadığı başlıca film türü olarak gönüllerde taht kurmuş ve yapımcılarına hayli kar sağlayan pek verimli bir maden teşkil etmiştir. 1920 ve 1950’li yıllarda bu nevi filmlerin başrol oyuncuları hem kaliteli hem de kovboy tipine yakışıyordu ancak 1950’li yıllardan sonra yıldız sisteminin yoklara karıştırılmasıyla birlikte seyirci eski rağbeti göstermemiştir. 1960’dan sonra Amerikan sineması hemen birçok alanda bunalıma girmiştir. 70’lerde ise bu tür silinmiştir neredeyse 90’larda ise ironi halinde ya da dönem filmleriyle karşılaştırılan bir tür olmuştur. (Zaman Tünelinde Tüm yönleriyle Sinema Dünyası) Western yalnızca çıkış noktaları sinemasının kendisiyle özdeş olan bir tür değil aynı zamanda uzun yıllar boyunca aralıksız başarılar kazanmış bir film biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Otuzlu yıllardan itibaren edinilen göz alıcı ticari başarılar bu türün sağlıklı bir yapı üzerine kurulduğunu göstermektedir. Kuşkusuz westernler cinayet romanları dedektiflik öyküleri ve yaşanan günün toplumsal sorunları gibi pek çok dış etken tarafından da belirlenmiştir. Yapılan tarihsel araştırmalar westernlerin Araplar, Hintler, Latinler, Almanlar ve Anglo Saksonlar arasında aralıksız başarılarını sürdürdüklerini göstermiştir. Western’in gençlik iksirine benzer bir gizemi 18


vardır. Bu sinemanın özüne ilişkin bir sırdır(Bazin, Andre. Sinema Nedir.s.263) 1930’lar westernin tarihi açısından çok önemlidir çünkü ses bu türe çok şey katmıştır. Westernin ikonografik dünyası daha gelişmiştir. Bu dönem ikinci dünya savaşıyla artan faşizan duyguların Almanya dışında başka ülkelerde yaşandığı dönemlerdir de ve yerli düşmanlığı arttı bu türde de bu çarpıtılarak anlatıldı Vietnam savaşının etkilerinin de görülür. 60’ların ilk yarısı Hollywood da devrim yaşanır.(Güçhan, Gülseren. Tür Sineması Görüntü Ve İdeoloji)Sinema bir eylem olduğu için westernin de par excelence sinema olduğunu söylemek olanaklıdır. Onun bileşenleri arasında dörtnala kaşan atlar ve kavgalar olduğu doğrudur. Ancak bu durum westernin basit bir macera film türü olduğunu göstermez. Tarihsel doğrular ile westernler arasındaki ilişkiler doğrudan ve anlık değil diyalektik yapıdadır.(Bazin, Andre. Sinema Nedir. S.263 İzdüşüm Yayınları 2000)Western Tarihi ilk örneği daha 1903 yılında yapılan S. Porte’re ait olan Büyük Tren Soygunudur. Ama türün gerçek başaltıcısı Thomas Harper Ince‘dir. Western savaş öncesinde mükemmellik düzeyine ulaşmıştır. Posta Arabası klasik mükemmelliğin gerçekleştirildiği bir sosyal efsanedir. Psikolojik gerçekler ve western mizansenin geleneksel teması arasında ideal bir denge oluşturmuştur. Posta abrası tekerlek gibi eksenin ortasında bulunmaktadır ve her konumda dengeyi sağlamaktadır. Ancak ortada bir paradoksun olduğu da su götürmez bir gerçektir. Western savaş yıllarında Hollywood repertuarından nerdeyse tamamen silinmiştir. Bu yansıma şaşırtıcı değildir, diğer macera filmleri ve savaş filmleri westerne olan ilginin azalmasına neden olmuştur. Ancak savaşın kazanılmasıyla western eski popülerliğini kazanmıştır. Bu yeni westernlerde Barok süslemelerinden yararlanılmıştır. Teknik biçimciliği de eklemek gerekir. Savaş sonrası bu westernler süper westernlerdir ve işlediği konular estetik, ahlaksal, psikolojik, politik ve erotiktir. Kapak kızlarının yükselme dönemi başlamıştır. Kahraman şerif aşk konusunun işlendiği bu konulara en iyi örnektir. Eğer western kaybolmaya yüz tutmuşsa süper western onun çözülüşünün ve çöküşünün mükemmel bir ifadesi olacaktır. Aslında ellili yılların westernleri üzerinde değerlendirmeler de bulunmak hiç kolay değildir. Duygu, duysarlılık, lirizm gibi sözcüklerin bu yapılanmaların değerlendirilmesin de kullanılması gerekebilmektedir. Bütün bu kelimeleri kapsayan içtenlikte önemlidir. Birazda olumsuzluklarından bahsetmek istiyorum, romansal unsurlar barındırmaktadır. Karakterlerin özgünlüğü dâhilinde yapımlar gerçekleştirilmesine karşın bu daha çok geleneksel temaların zenginleştirilmesi şeklinde olmaktadır. Film karakterleri roman karakterlerinden tamamen kurtulamamıştır. Ama yinede western bizim ülkemizde ve tüm ülkelerde ilgi görmüş ve unutulmaz bir türdür.(Bazin, Andre. Sinema Nedir.s.268,269,275.İzdüşüm Yayınları2000) 19


WESTERN TÜRÜNÜN İKONLARI VE İÇERDİĞİ KONULAR Kovboy, Teksas ‘ta ortaya çıkan bir destan kahramanıdır. Aslında sığır çobanı da olsa aynı zamanda dürüstlük, namus, onur, görev bilinci gibi kavramlarında bekçiliğini yapar, suçsuzların yanında yer alır, suçluları cezalandırır. Kültürsüz ama romantik ve ülkücü bir serüven adamıdır kovboy. Bir açıdan ortaçağ şövalyelerine benzetilebilir. Uçsuz bucaksız vadilerde, geçit vermez dağlarda, kızgın çöllerde, azgın ırmaklarda çoğu kez tek başına doğaya yenik düşmemeye çalışır ve bunu başarır. Kovboyun sığır çobanı olması sürüyü ve western’in ana öğeleri arasına sokar. Bunların yanı sıra kasabalar arasında ulaşım sağlayan posta arabaları ve kara dumanlar salarak geçen kömür lokomotifli trenler de western’in ana öğeleri arasında yer alır. Kasabanın düzenini sağlamakla yükümlü şerifle, yargıç, doktor, avcı, altın arayıcısı gibi kişiler filmin kahramanları arasındadır. Bunlara hemen her filmde yer alan ve mutlaka silahların çekildiği kasaba barının (saloon) sahibi, altın yürekli bir bar kadını (bu türün kadını azınlıkta olup erkeklerin ortamına ayak uydurur, duygularını bastırır, sırasında erkek gibi dövüşür, zaten içki ve tütün içmeyen kovboy için de cinsellik fazla önem taşımaz), zaman zaman bir haydut avcısı ve “kötü” adam ya da adamlar eklenir. Kötü adam kimi kez, Billy The Kid, Frank ve Jesse James Kardeşler, Wyatt Earp gibi, “Batı” tarihinin gerçek eşkıyaları olur. Yerleşecek toprak aramak için birlikte yola çıkan insanların oluşturduğu kervan ise türü destansı bir hava kazandırır. Kervan zorlukları aşıp, Kızılderili saldırılarını püskürtüp hedefine ulaştıktan sonra toprak paylaşımı yapılınca toprak mülkiyeti sorunu gündeme gelir. Zaten western’in ana temalarından biri Missisipi ırmağının batı yakasında özel mülkiyetin kurulmasının tarihidir. Kervan yol alırken dayanışma içindeki insanlar yerleşik düzene geçilince topraklarını korumak için gerektiğinde birbirine silah çekerler. Silah çekmek günlük yaşamın 20


bir parçası gibidir. Western türünün kişileri sık sık “kanun benim” sözünü yinelerler. Her kişinin yasa anlayışı kendine göre olduğu için silahına ilk davranan canını karşısındakinin kurşunundan korumuş olur. Gerçekten de bütün bu insanların bellerindeki kemerde bir ya da iki tabanca vardır. Albay Samuel Colt’un 1835 yılında Kızılderililere karşı kullanmak amacıyla yaptığı ve kendi adını taşıyan altı mermili tabanca bu insanlar için vazgeçilmez bir savunma aracıdır. Çünkü bu ortamda insan yaşamı sürekli bir tehdit altındadır. Ölüm her törensel hem de sinemasal bir sondur. Klasik tragedyalarda olduğu gibi bir kurtuluş yolu bile olabilir. Ölüm kasaba meydanındaki bir düello sonucunda gelebileceği gibi at üstünde, arabada, trende çarpışma sonucu da gelebilir. Beyazları “soluk yüz” diye tanımlayan Kızılderililer ile beyazları zor durumdan kurtarmak için son anda borazanlar çalarak dörtnala gelen atlı askerler de kovboy filminin ana öğeleri arasında yer alır. General Sheridan’ın 1875’te söylediği “En iyi Kızılderili ölü Kızılderilidir” sözü western sinemasının Kızılderililere bakışını da özetler. Gerçekten de batının fethi yüzyıllardır buralarda yaşayan Kızılderililerin yok edilmesine bağlıydı. Amerikan politikası Kızılderili sorununu çözmek için onları yok etmek yöntemini uyguladı ve tarihin en büyük soykırımlarında birini gerçekleştirdi. Sinemada doğal olarak resmi politikayı benimseyerek Kızılderiliyi yok edilmesi gereken ilkel bir yaratık olarak gördü. Western sineması ancak yıllarca sonra, John Ford’un yönettiği ve Apaçilerin askerlerini kıyıma uğrattığı ünlü Little Big Horn Savaşını konu edinen Kan Kalesi 1946, ilk kez bu anlayışın dışına çıkacak Kızılderilileri de iyi ve kötü yanları olan birer insan olarak ele alacaktır. Ama temelde western sineması Kızılderili kıyımı, yabancı düşmanlığı, eşkıyalık ve iç savaşla öne çıkan bir dönemin milliyetçi ideolojisiyle örtüşen bir türdür. Westernin büyük ilgi görmesinin nedenleri arasında dingin bir ortamın bir kişi ya da bir olay tarafından sarsılmasına ve bozulan düzenin çoğu kez kötülerin öldürülmesiyle yeniden kurulmasına dayanan ve seyircinin kolayca kavrayabildiği yalın konusu gelir. Yalın konunun iğneli konuşmaları seyirciye büyük keyif verir. Ellerini silahlarına atmaya hazır kovboylar. İyilerin şapkası beyaz, kötülerinki kara olurdu. Western sinemasında genellikle yakın planda yoktur. (Teksoy,Rekin. Sinema tarihi.s.189-200)Western filmlerinin karakterleri sürekli bir hareket halinde olma bir coşkunluk oluşumudur. Bütün bunlar Amerikan yaşantısının geleneksel yapısı içinde bulunana şeylerdir. Yöre halkının çiftçilik ve hayvancılık işleriyle meşgul olması bu durumun kaynaklarından biridir. Filmlerde iyi ve kötü karakterler çok belirgin bir şekilde ayrılmaktadır. Kadınlar altlı üstlü olarak toplumsal sıralamada yerlerini almaktadırlar. (Bazen, Andre. Sinema Nedir.s.264) POSTA ARABASI 21


Bugün hem Ford’un hem de sinemada western türünün klasikleri arasında sayılan “stagecoach”un (1919)konusu çok ünlü bir halk romancısı olan Ernest Haycox’ın bir romanından alınmıştı. Bir Owen Wister ya da bir Zane Grey ayarı olmamakla beraber, Haycox basit’e indirgenmiş bir hikâyeyi bütün o western romanlarına özgü göz boyacılığı ve şamatasıyla “Stagecoach”da anlatıyordu.

Olay bir kasabadan öbürüne gitmekte olan bir posta arabasında geçiyordu. Arabada çeşitli tiplerde insanlar binmişlerdi. İçlerinde iki ayrı sınıftan iki kadında bulunuyordu. Geriye kalanların arasında sarhoş ve kentten sürülmüş bir doktor, gezginci bir içki satıcısı, bir bankacı ve birde kumarbazda vardı. Yarı yolda bir hapishane kaçkınına rastlıyor onu da arabaya alıyorlardı. Kadınlardan soylu olanı bir kalede görevli subay kocasına görmeye gidiyordu. Öbürü adının kötüye çıkması nedeniyle o da sarhoş doktor gibi yaşadığı kentten dışlanmıştı. Posta arabası iki yerde konaklıyor üçüncü ve son varış noktasına yaklaştığı bir sırada yolun tam yarısında Kızılderililerin saldırısına uğruyordu. Kötü kadın “Dalasa” yapılan muamele ile o dönemlerin ahlak anlayışını ortaya koyuyor yüksek sınıfın iki temsilcisi “bankacı ve subay eşi” bu anlayışı daha ir baka açıdan sürdürüyorlardı. Alt sınıfın kişisi olan Ringo Kid’in ise bu çeşit ahlak anlayışıyla ilkelerini umursamadığı yoktu tabii. Alkolik doktor da arada bir insan olduğunu hatırlıyordu. Gezgin içki satıcısı tam ortanın insanıydı. Etliyle sütlüye karışmayan her şeyi oluruna bırakan ve her iki sınıfın uzlaşmalarını bir köşede bekleyendi. Bu birbiriyle bağdaşmayan her biri ayrı sınıfları temsil eden (içlerinde doktorla kötü kadın, toplumdan dışlanma çizgisindeydiler)bir posta arabasında bir araya geliyor; önce doğum ardından da ölümle karşılaşıyorlardı. Her şey olağan iken bu insanları ayıran sınıfsallık sonradan hepsini birleşmeye ölüme karşı koymakta yan yana olmaya çağırıyordu. Film bu özelliğinin yanında folklor öğelerine de sıkı sıkıya bağlıydı. Sinema dili ise bugün bile 22


yadırganmayacak bir ustalıkta yalın insancıl ve şiirli bir sinema diliydi. Filmin ana çatışması bir kasabadan diğerine gitmekte olan posta arabası istediği yere varabilecek mi yan çatışmalar ise karakterler arasında olmaktadır başta yakın olmayan hatta aynı arabada yanı masada olmaya katlanamayan asil bayanla diğer bayan arasında yakınlaşma olacak hatta bebeğin doğumuyla birlikte doktor saygısını kazanacak, azılı katil ve diğer bayan arasında aşk olacak bunu gören şerif her şeyi bilmesine rağmen onları özgür bırakacaktır. Posta Arabası psikolojik zenginliğin olduğu bir filmdir ve karakterler genel özellikleri yerine ayırt edici özellikleriyle verilmiştir. KAHRAMAN ŞERİF High Noon yani tam öyle vakti… Güneş tam tepeye geldiğinde küçük Hadlyville kasabasının eski şerifi Kane öğlen treniyle gelecek olan ve kendisinden intikam almakta yeminli bir haydut çetesiyle karşı karşıya gelecektir. Bu kaba güç temsilcileri 1870’lerin Vahşi Batısında bir kez daha silahla destekli güçlerini ve çıkar ilişkilerini bir grup insanın dürüst ve sakin yaşama özlemlerinin üzerinden silindir gibi geçirmeyi deneyecekler ve kasabaya el koyacaklardır. Şerif Kane aslında iç huzuruyla çekip gidebilir. Çünkü görevi sona ermiştir, yakında yeni şerif gelecektir, ona da yeni evlendiği güzel karısıyla çekip gitmenin yolu gözükmektedir. Üstelik kasabada hiç kimse kaba güce karşı çıkmak için kılını bile kıpırdatmaz. Ne kasabanın eşrafı ne yargıç ne de rahip ne bir salon işleten eski sevgilisi ne yardımcısı hatta ne de karısı, herkesin düşüncesi birdir. Eşkıyaya karşı çıkmak sana mı kaldı? Çek git karınla birlikte bırak bu haydutların hakkından kanun gelir… Ama kanun ortalarda yoktur. Yaşlanmaya başlamış yorgun şerif Kane yeni kanun gücü gelinceye kadar hala kanunun temsilcisidir. Her şeye ve herkese karşın görev duygusu şerif Kane‘i iş başına çağırmaktadır. Çünkü kaba güce, yaşamlarımıza el koymaya kalkan haydut ve eşkıya ya direnmezsek onları ilerde gelmesi olası yasa gücüne havale edip bana dokunmayan yılan bin yaşasın dersek her şeyden önce insanlığımızı da yadsımış olmaz mıyız? İnsan toplum halinde yaşayan insan herkesin birey olarak görevini yerine getirmesi gereken bireysel sorumlulukla toplumsal sorumluluğun ayrılmaz biçimde birleştiği bir düzen kurmazsa ne olur? Kaba güce karşı direnmek yaşamımız kadar onurumuzu da korumak zorunda değil miyiz? İşte tüm bunlar ve daha başka şeyler… Pauline Kael’e “western türü üstü örtülü yurttaşlık dersleri için bahane olarak kullanılmış” dedirten bir ayrıksı film… Kahraman Şerif’i ilk izlediğimizde elbette bunların farkına varmazdık, öylesine bilinçli bir sinema seyircisi değildik… Şimdi geriye dönüp sayısız kez izlediğim bu filmde önce beni çekenin ne olduğunu bulmam olanaksız. Olasılıkla yalın 23


ama saat gibi kurulmuş gerilimin pürüzsüz akışı kontrollü ama son derece etkili bir sürükleyiciliğin kendi ancak ele veren varlığı saate karşı bir yarışmanın gerçek, birebir uzunluğunda yaşanması… Ve elbette oyuncuları… En parlak dönemine yetişemediğimiz bir Gary Cooper’a nerdeyse yaşlılığın eşiğinde olduğu bir çağda gelen bir yıldıza bir ömür boyu bir belki birkaç kere nasip olacak sağlamlıkta bir rol ve onun da ikinci Oscar’ının alacak biçimde rolüne asılması. Yeni yıldız Grace Kelly’nin bu erkekler öyküsünün iki kadınında bir olarak rolüne getirdiği her anlamda beyazlık ve temizlik onu bu ayrıksı westernde giydiği bembeyaz giysileriyle anımsamamak olanaksız. Eski sevgili bir saloon sahibesi onu çok daha güzel ve masum bir kadına kaptırmıştır. Ve yine unutulmazlar içinde fonda bir şarkı Dimitri Tiomki’e ait. Film tam da ABD’yi allak bullak eden McCarthy soruşturmalarına ve bu soruşturmaların tüm bir Amerikan toplumunu sus pus halde boyun eğmeye senatörün temsil ettiği toplumsal histeriye teslim olmaya zorladığı döneme denk gelmişti. Kendisi de bir Mc Carthy kurbanı olan ve onun ünlü kara listesinde yer almış yazar Carl Foreman’ın John W. Cunningham’ın “the Tin Star” adlı kısa öyküsünü senaryoya uygularken böyle bir koşutluk kurup kurmadığı bilinmiyor. Kane ihanet yolu üzerinde yürüyen bir kahramandır. Yalnız başına yürür. Onu yok etmeye kararlı dört hayduda karşı ama aynı zamanda kurtarmaya çalıştığı insanların arasında da yalnız. Eyleme geçmemek için herkesin kendi gerekçesi vardır. Sam Fuller ve yargıç sadece korkmaktadır. Harvey ihtirası yüzünden bir şey yapamaz rahip ve şerifin kendi karı dinsel inançları yüzünden. Eski şerifte artık bezginlik hâkimdir, bir yakın arkadaşta ise gerçekçi davranış tutkusu. Ama bu gerekçeler nedenli inandırıcı olsalar da şerifi etkileyemezler. Ve o tek başına olsa da haydutluğa gaspa ve yasadışlılığa karşı onurla başkaldırır. Aslında herkes gibi korktuğu başka bir yerde olmak istediği halde. Bu film klasik trajedinin gücünü yaratan üç temel özelliği mekân, zaman, tema birliğini de mükemmel uygular. Yalın bir western öyküsünün hızlı bir karmaşık kurguyla nasıl gerilim kazanabileceğinin parlak bir örneğidir.(Dorsay, Atilla.100 Yılın Filmi S.155,156,157) Filmin bizim izlememiz açısından önemi şerifin hissettikleriyle bizde aynı duyguları yaşarız. Acaba haydutlarla savaşmak için kalacak mı yoksa bir yerde pes edip ona destek vermeyen kasabalıyı bırakıp karısına mı gidecek. Şerifin yaşadıkları asıl çatışmayı oluşturmaktadır. SARI KURDELALI KIZ Amerikan İç Savaşı sırasında atlı birliklerin kahramanlıklarının, yurt severliklerinin övgüsünün yapıldığı bir filmdir. Kızılderililer bütün batıya yayılmak üzeredirler. Birkaç gün içinde emekliye ayrılacak olan komutan müdürünün kızını bir komşu kasabaya götürmekle görevlendirilmiştir. Komutan 24


kasabaya geldiğinde buranın yakılıp yıkıldığını ve kasabada yaşamakta olan insanlarında ölmüş olduğunu görecektir. Film Amerikan süvarileri ve Kızılderililer arasında yaşanan savaşı konu alır. Bu filmin ana çatışması emekliye ayrılacak olan komutanımız müdürüne verdiği sözü tutarak onu Kızılderililerin saldırısından koruyacak ve diğer kasabadaki posta arabasına bindirecektir. Yan çatışmaları ise kıza âşık olan diğer iki asker ve kız arasında görmekteyiz Biz filmi izlerken ne olacak diye bekleriz ama film kısa sürer kasabaya sağ salim varılır ama kasabadaki diğer insanlar ölmüştür. Yine asil bir kadın vardır ve erkekler etrafında pervane olmaktadır. AFFEDİLMEYEN Film Vahşi Batı ünlerinde küçük bir Amerikan kasabasında bir kovboyun zavallı bir fahişenin suratını dağıtmasıyla başlar. Şerif Little Big Daggest için bu önemli bir olay değildir. Suluya ceza verme gereği duymaz, oda fahişelerin sözü dinlenmemesi ve yemini kabul edilmemesi gerektiğine inananlardandır. Ama kentte herkes gibi işlerini yaparak kazanan kızlar buna razı olmazlar. Arkadaşları sermayesi demek olan yüzlerini kaybetmiştir. Araların da 1000 dolar toplayarak cezalandırıcı birini aralar. Bir zamanların en iyi silahşorunun dikkatini çeker bu ödül. Munny çok sevdiği bir kadınla evlenmiş ama onun ölünden sonra iki çocuğuyla köşesine çekilmiş sade bir çiftci hayatı sürmektedir. Silahı da bir zamanlar elinin titremesine sebep olan içkiyi de bırakmıştır. Ama eline yeniden silah almak için gizli bir istek duyan munny bu ödülü bahane ederek kuşanır. Yanında yaşlı zenci dostu ve uzağı iyi göremeyen bir ufaklık Kid vardır. Üç kişilik ekip Big Whisky kasabasına gelir ve iki haydudu ararlar. Ancak iş zor gözükmektedir iki kafadarın eski güç ve yetenekleri çoktan yitip gitmiştir, genç oğlan ise çok deneyimsizdir. Buna rağmen işi başarır ve iki haydudu temizlerler. Ama onların fahişeye yaptıklarına sesi çıkmayan psikopat şerif Ned’i yani munny’in yakın dostunu işkenceyle öldürür. Munny’in artık şerifle karşılaşıp son bir kez ölümüne çarpışmak için bir nedeni vardır. Eski bir dostun intikamını almak yasa adamı kılığına bürünmüş kötülüğe karşı çıkmak ve başta kendisi herkese hala eli silah tutan yürekli bir silahşor olduğunu kanıtlamak yani yok olan gururu yeniden çağırmak. Klasik western, 1950’lerin psikolojik westerni son yılların ilerici westernleri ve de anti western gibi yan türler ve akımlar bu filmde uyum içinde kaynaşarak yeni ve değişik bir tada ulaşırlar. Durumlar, olaylar ve kişilikler ilk bakışta klasik westerni çağrıştırır. Ancak çok iyi hazırlanmış bir senaryo ve kahramanların yüreğine derinlemesine dalar, bu kuşkusuz westerne modern yenileyici bir bakıştır. Efsaneye mesafeyle bakar, onu ayrıştırır, eleştirir, klasik westerni tüm klişeleri, kahramanlık anlayışı, kaba gücü yüceltme tutkusu ve maçoluğuyla birlikte yargılanan bir film. Eski klasik westernlerin yan kişileri birden öne geçer marjinalleri başrollere doğru 25


tırmanmaya başlar. Onun imdadına ise yorgun ve bıkkın bir silahşor yetişir. Zamanlar değişmiştir artık en hızlı silah çeken silahşor yerine fahişe alkolik ve emekli silahşorlar gölgesinden korkan çocuklar moda olmuştur.

Bu yapı içinde bireyler en klasik western durumlarını bir tiyatro sahnesinde ki gibi belli bir törensellik içinde düşünüp tartışarak yaşarlar. Şiddet ve hız yerini bilince, düşünme ve irdelemeye bırakmıştır. Tüm bir Vahşi Batı efsanesi, tüm mitoslarıyla birlikte çiğnenip geçilir. Kahraman filan yoktur ortada. Sadece yorgun, bezgin, sefil, pislik içinde insanlar vardır. Ter kokuları salona yayılan, silahın hangi yanında olurlarsa olsunlar korkan, ürken, neredeyse altına eden tüm zayıflıklarıyla ve zavallılıkları içinde beliren insanlar. Gerçek Vahşi Batıda olasılıkla böyleydi.(Dorsay, Atilla. 100 Yılın Filmi. s.24,25,26) affedilmeyenler öyle bir filmdir ki kadınlar ve beygirlerin bir tutulduğu hissini hemen alabiliyorsunuz kadının yüzünün parçalanmasının diyetinin yerine beygir 26


getirilmektedir. Ned, Munny ve kid’in yola düşmeleri (point of the return) İngiliz Bob iyi giyinimli şık. Üçlü yola çıktıktan sonra örgü giderek yükseliyor ve tempo artıyor. Şerif ise iyi blöf yapan akıllı bir adamdır. Munny geçmişinde birçok adam öldürmüş ve vicdan azabı çekiyor ve çocuklarının bunu bilmesini istemiyor. Munny ilk adamı vurur ama eskisi gibi kolay adam öldüremediğinin farkına varmıştır. Kriz anı ise Ned’in ölüm haberinin gelmesiyle ortaya çıkar Munny artık tövbesini bozmuştur ve şerifi öldürmek için kasabaya döner. Şerif dâhil herkesi vurur ve filmin bitişi ilk başlangıçta görünen Munny’in evidir. Bu filmin ana çatışması bir zamanların acımasız kovboyu gözünü bile kırpmadan insanları öldüren iyi nişancımız arkadaşının vurulmasıyla kasabanın şerifi tarafından dalga geçilen gururunun ayaklar altından kaldırılmasıdır. Genelde westernler de olan Kızılderili hikâyesi yoktur ama iyi kovboy kötü kovboy vardır. Yan çatışmalar ise karısı ölmüş olmasına rağmen diğer kadına yüzü yaralı olan kadına karşılık vermemektedir. GÜMÜŞ EYERLER Mel Brooks’un tüm western kalıplarıyla dalga geçtiği komedi tarzında bir filmdir. Film içinden demir yolu geçecek olan ve bu nedenle zor günler geçiren kasabalı ve zenci şerifin başından geçen olayları konu almaktadır. Bu filmde westerni anımsatacak tüm ikonlar bulunmaktadır ancak işlenişi diğer westernlere göre çok farklıdır. Başta zenci bir şerif bulunmaktadır ve neredeyse filmin geneline baktığımızda tüm ülkelere ait insanlarla karşılaşıyoruz. Çinli, zenci, Meksikalı, Arap, v.s.Film bize siyasal anlamda da kukla olmuş bir vali göstermekte ve onu elinde çeviren karakterimiz bulunmakta. Aptal ama demir yolunun yapımıyla ilgilenen bir adam ve aslında öldürülmesi için yani kasaba halkının kabul etmeyeceğini düşündükleri için seçilen bir zenci şerif. Asıl çatışmayı kasaba halkı ve zenci şerif arsındaki çatışmada görüyoruz halk başta onu kabullenmez ama kasaba için yaptıklarını görünce araları iyi olur. Şerifi öldürmek için gönderilen Mongo bile onu sever diğer yandan baştan çıkarılmak için gönderilen Alman asıllı kadında âşık olur ve sonunda şerife kötü adamlara karşı yardım eder. Bu filmde de yine iyiler kazanır filmin sonunda kötü adamı öldürdün cümlesinden anlarız. Film tarz olarak ta film içinde film gibidir şerif ve arkadaşı bir zamanların en iyi nişancısı ki daha sonra şerif tarafından yine eski haline kavuşmasına güven kazanmasına yardımcı olunan waca kid ile birlikte filmin sonunu bir sinemadan izlerler. Filmde olaylar farlı olaylarla iç içe girer. Arada bir hikâyede şerifin anısında bile Kızılderilileri görmekteyiz. Abartı o kadar çok ki barda gezen inekler ve içki içen kovboylar film tam bir western kılığına bürünmüş ama tamamen bu türle ve türün karakterleriyle dalga geçmekte. Filmin en sonunda neredeyse westernlerin klasik tavrı kovboy işi biter ve kasabadan ayrılır atına atlar ve uzaklaşır bunun sonunda da böyledir 27


ama bir yerden sonra kovboy arabaya biner. Tam da Amerikalıların yaptığı gibi kendilerinden olmayanları ezdiği kendini üstün gördüğünü mizahi bir şekilde anlatan filmde bir zenci beygirle aynı hatta beygir ondan önemli, bataklığa saplandıklarında demir yolunun işleriyle ilgilenen adam bataklığa saplanana arabayı orada bulunan iki zenciden daha üstün tutar. Hatta westerne ait klişe cümleler kullanılır ve dalga geçilir.” Geçitte önlerini keseriz”. WESTERN KAHRAMANLARININ DÖNÜŞÜM ANALİZİ İlk olarak Posta arabasının belirgin bir kahramanı bulunmamaktadır çünkü çatışma bir karakterden çok bir olayın üzerinedir araba diğer kasabaya rahatlıkla ulaşacak mı ulaşamayacak mı. Ama burada bulunan şerif karakteri çok ta etkin değildir aslında fazla bir şey yapmaz arabada bulunan eski kumarbaz ve kovboy karakterleri tipik western karakterleriyle uygun düşmektedir. Giyiminden tavırlara kadar başarılı bir şekilde westernin tüm özellikleri sergilenir. Kahraman şerifte ise yine kahramanımız vardır ve tipik iyi huylu kurtarıcı yalnızda olsa başı dik ve kötü kovboylarla savaşmaya hazırdır. Posta arabasında olduğu gibi aşk vardır ama posta arabasında karakterimiz kötü bilinen kadına âşıktır ve onunla olur. Burada şerif kanun adamıdır ve bir zamanlar salon sahibi bir kadına âşık olmuş olsa da tercihini bir hanım efendiden yana kullanmış ve onunla evlenmiştir. Yine gururlu bir erkek görmekteyiz gurur mu kaçmak mı dersek kahramanımız tam bir kahramandır ve savaşmayı yeğlemiştir. Filmlik zamanla gerçek zaman arasında bir eşzaman vardır ve biz şerifle birlikte o kasabada yaşarız ve hissettiklerini hissederiz. Bunu da bize sürekli saat göstererek yönetmen hatırlatır. Sarı Kurdeleli Kız’da da kahramanlık bir asker grubuna başta da onlara komutanlık yapan karakterimize aittir. Kahramanlarımız Kızılderililere karşı korkusuzca savaşır görünmektedir. Her ne olursa olsun müdürün kızını sağlam oraya götürecektir. Affedilmeyen’de ise karakterimiz yıkılan gururunu ve güvenini yeniden kazanan biridir. Duygularıyla hareket etmeyen bu adam duygularıyla hareket eder ve arkadaşının intikamını da alır. Karakter iyi adamlar ya da Kızılderililerle değil kötü karakterli kovboylarla savaşır. Ancak yaptığı ne kadar doğruda olsa iktidara karı gelir ve kanun adamı dinlemeden öldürür. Gümüş Eyerler ise tamamen farklı mizahi işlense de yine bir karakterimiz vardır ve kanunu kötüye kullana kanun adamları tarafından başa getirilir ama oldukça 28


başarılı olur. Bulunduğu kasabanın insanlarına yardı eder ve onlarla birlik olur. Görmekteyiz ki incelediğimiz bu beş filmde aslında western filmleri olarak geçmektedir hepsinde bir şeylerle birileriyle yaşanan çatışmalar vardır ve ince ince işlenmiştir. Zaten klasik olan bu filmler oldukça başarılıdırlar ve westerne ait ikonlar ve karakterler ince ince sunulmuş gerektiğinde bir öykü şeklinde de olsa filme sokulmuştur.(zenci şerifin kızılderililerle ilgili hikâyesi buna örnektir) Hepsinin de geçtiği yerler mekânlar filmin özelliğinden bir şey kaçırmaz yani mekânlar bildik western mekânlarıdır. Kadın karakterlerin işlenişi onların iyi kadın kötü kadın sıralamasıdır. Kötü kovboylar, askerler, atlar, silahlar, kıyafetler, kasaba halkı, salonlar, evlerin yapıların biçimleri hepsi farklı yıllarda ya da farklı yönetmenlerin elinden çıkmış olsa da western türünün ürünleridir. Sadece araya eskiden sadece kavuşamayan aşklar olsa da daha tutarlı sevgiler, psikolojik yapılar eklenmiştir. Birde Kahraman Şerifte filmin içinde geçerli olan zamanla filmlik zaman aynı ilerlemiştir. Genelde kovboylar aslında minyon ve hanım efendi kadınlara âşıktır aslında ve genelde aşklarını söyleyemezler ve bar kadınıyla birlikte olurlar ya da onlarla dertleşirler. Affedilmeyen’de de Kahraman Şerifte de kahramanlarımızın birlikte oldukları kadınlar fahişeler ya da bar kadınları değildir ve burada belki kahramanlarımız biraz değişmiştir. Ancak Posta abrasında Bill yani kovboyumuz yine bir fahişe damgası yiyen kadından hoşlanmıştır. Gümüş Eyerler filminde de şerif kimseye âşık değildir ama birlikte olduğu kadın yine bar kadınıdır. Ve genel kovboy tavrıyla filmin sonunda kadınla iletişim bile kurmaz onu bırakır gider.

29


Psikanaliz ve Sinema Yazıları 3 Fatih Akar İlk iki yazımızda, gösterge incelemenin nasıl bir bilim haline geldiğine, çeşitli kuramcıların bu konuyla ilgili görüşlerini belirtmiştik. Göstergebilimim gösterdiği gelişme sinema alanında psikanalitik çözümlemelere bir nevi dayanak oluşturmuştur.

Giriş

yazılarının

devamı

olarak,

Sigmund

Freud’un

kuramsallaştırdığı psiko-seksüel evreler hakkında bilgi vermeyi uygun buldum. İlerde bu dönemlerde oluşacak sapma, travma ve gelişim bozukluklarının, kişilerde ve dolayısıyla filmdeki karakterlere, çatışmaya vb. etkisi hakkındaki bilgilerle yazılarımıza devam edeceğim. Bu konu hakkında daha ayrıntılı bilgiyi, aşağıdaki

bilgilerin

alıntı

yapıldığı

http://www.psikoloji.gen.tr

sitesinden

edinebilirsiniz. *** Freud, kişilik gelişimi bakımından ilk çocukluk yıllarındaki yaşantıların önemini vurgular. Freud’un kuramı psiko analitik kuramlardan birisidir. Bu kurama göre normal gelişimin sağlanması için, gelişimin her döneminde bireyin temel ihtiyaçlarının doyurulması gerekmektedir. Eğer temel ihtiyaçlar karşılanmazsa kişilik gelişimi engellenir. Psiko analitik kurama Freud’a göre cinsel yaşam doğumu izleyen zamanda başlamaktadır. Freud’un psiko analitik kuramı, psiko seksüel gelişimi her biri yeni bir sosyalleşme sorunuyla nitelenen beş temel döneme ayırmıştır*. Oral Dönem: Bu dönem 0–1 yaş arasındaki bebeklik dönemini kapsar. Oral dönemde temel haz kaynağı emmedir. Emme pasif ve bağımlı bir davranıştır. Freud’a göre anne ya da anne yerine geçen yetişkin tarafından çocuğun 30


memeden erken kesilmesi ya da aksine çok uzun emzirilmesi onun bu döneme bağımlı olmasına neden olmaktadır. Emme ihtiyacı daha sonraki yaşamında da sürmektedir. Örneğin, öğrencilerin sinirli ve gergin olduğunda tırnak yemeleri, Freud’un oral bağımlılık

olarak tanımladığı durumun bir göstergesidir.

Psikoanalitik görüşe inanan psikologlara göre çocuğun yaşama küsmesi ya da onu sevmesi annenin tutumuna bağlıdır. Çocuğun ilerde göstereceği ruhsal özelliklerin temelini oluşturur. Örneğin, çocuğun birden bire sütten kesilmesi yaşama küsmesine yol açar. Bunu yapan anneye karşıda çocuk düşmanlık duyguları geliştirir. Sevme ve düşmanlık duyguları gibi iki zıt durumda kalan çocuk bilinçsiz olarak ruhsal bir çatışmanın içine girer. Böyle bir kimse anne aracılığıyla diğer insanlara karşı olan sevgi ve bağımlılığını da yitirir. Buda onun toplumsal gelişimini gene olumsuz yönde etkiler. “Doğumdan önceki bir yıl oral dönem olarak anılmaktadır. Bu evrede haz kaynağı, pasif ve bağımlı bir davranış olan emmedir. Freud’a göre bebeğin bu evrede anne tarafından aşırı şekilde

emzirilmesi veya memeden kesilmesi

oral evreye takılmakla

sonuçlanır. Dolayısıyla ağız yoluyla haz alma davranışı ilerde başka yaşantılara genellenmekte ve kişilik oral karakter kazanmaktadır. Oral karakterdeki kişiler gergin bağımlı ve karmaşık bir duygusal yapıya sahiptirler*. Anal dönem: İkinci gelişim dönemi olan anal dönem 1–3 yaşlarını kapsamaktadır. Bu dönem idrar ve dışkı çıkarma ile ilgilidir. Çocuk bu dönemde kendini ve çevreyi kontrol etmeyi öğrenir. Sinirli, hoş görüsüz ve cezalandırma yoluyla tuvalet eğitimi veren anne baba ya da bakıcılar, çocuğun bu döneme bağımlı kalmasına neden olurlar. (Annenin bu dönemdeki tutumu ve dışkılama işlemine ilişkin kendi duyguları çocuğun ileride sahip olacağı karakter özelliklerini önemli oranda etkiler.(Daha ileriki yaşlarda bu durumun bilincine

31


varan kimi çocuklar anormal davranışlar göstererek çeşitli cisimlerden yararlanma yoluna da gidebilirler*. Fallik Dönem: Bu dönem, aşağı yukarı 3–6 yaşları arasını kapsamaktadır. Çocuklar bu dönemde genital organlarından zevk aldıklarını fark ederler. Karşı cins ebeveyne açık olarak daha fazla sevgi gösterisinde bulunurlar. Gelişimin bu döneminde cinsel organlarının işlevlerine ilişkin cinsel ve saldırgan içerikli duygular önem kazanır. Oedipus karmaşası, farklı cinsten olan ebeveyne karşı cinsel duyguların aynı cinse olana karşı ise düşmanca duyguların oluşması ile belirlenir. Freud, son derece önemli kişisel ve duygusal gelişim yüzlerinin bu ilk 7 yılda biçimlendiğini savunur. Psikanalistlere göre çocuğunda kendine özgü bir tür cinsel yaşamı vardır fakat bu büyüklerinkinden çok ayrıdır. Çocuk cinsiyetini de bu evrenin başında öğrenir. 3–4 yaşlarında iken çocuk nasıl doğduğunu sorar. Bu zamanda atlatmaca yanıtlar yerine doğru yanıt verme yolu tutulmalıdır. Bu yapılmazsa bu sorunlar çocukta birer karmaşa biçimine dönüşebilir ve sürer gider. 4–6 yaşlarında ya da bu yaşları izleyen zamanda çocuk cinsel organlarıyla oynayarak kendi kendine bir tür doygunluk duyar*. Gizil Dönem:6–12 yaşları arasındaki dönem gizil dönem adını alır. Bu dönemde çocuk cinsiyetle ilgili konulardan hoşlanmaz. Kendini daha çok oyuna verir. Çocuklar sevgi gösterilerini ev dışında arkadaşlarına yöneltirler. Sürekli etkinlik içinde olan bu okul çağı çocuğunun çabalarına karşı çıkılırsa, çocuk yaptıklarının değersizliğine inanır ve aşağılık duygusuna kapılır. Tersine amaçlarının değerli olduğu hissettirilir ve desteklenirse çocuk işini mükemmel yapmayı başarır ve beceriler kazanır. 6–9 yaşlarında çocuk ergenlik dönemi çocuk ergenlik dönemi ile ilgili hazırlıklarını bilinçaltında yapmaktadır. Bu

32


durgunluk döneminde çocuğun cinsel yaşamı büyüklerinkine hiç benzemeyen bir duygular ve eğilimler toplamıdır*. Genital Dönem: Freud’un 5. Dönemi fırtınadır. Genital dönem adı verilen bu dönem, aşağı yukarı 12 yaştan sonra başlar. Hızlı fiziksel gelişme ve buluğa erme ile içsel, cinsel dürtüler artmaktadır. Öğretmenler, ergenin ilgi ve ihtiyaçlarını gelişim özelliklerini tanıyıp, ona anlayışlı ve saygılı davranarak problemlerini çözümlemede yardımcı olabilirler. Freud, psikolojiye yeni yöntemler ve görüşler getirmişse de nesnel psikolojiye değer veren psikologlar tarafından yeterli görülmemektedir. Bununla birlikte, ruhsal sorunların çözümünde bu görüşlerden yararlanılmaktadır. Ergenlik döneminde ve sonraları cinsel enerji, cinsel organlarda toplanır. Yetişkinlikte kişinin kimi cinsel sorunları ilk basamaktakilerle birlikte ortaya çıkar. Bu nedenle, çocuğun bu basamakları normal atlatmasına önem verilmelidir*. Kaynakça; * www.psikoloji.gen.tr Bu ay önereceğim kitap: Saffet Murat TURA, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz

33


Son Samuray’ın Ardından Onur Keşaplı

Üç aydır filmlerin ideolojik alt metinlerini incelemeye çalıştığımız bu bölümde şimdi sizlere yaklaşık iki yıl önce Kültürlerarası İletişim dersi kapsamında yaptığım ödevden parçalar sunuyorum. İçinde, Uzakdoğu kültürünü merkeze almakla birlikte alt kültürler de barındıran, yönetmenliğini Edward Zwick’in yaptığı 2003 yılının gişe filmi Son Samuray, büyük stüdyolarda çevrilen Hollywood filmlerinin arasından sıyrılmayı başarmış bir yapıttır. Oyuncu kadrosunda Tom Cruise gibi artık simgeleşmiş Amerikalı isimleri barındırmasına karşın filmde ciddi bir Amerikan politikası karşıtlığı görmekteyiz. Bunun yanında doğuya karşı emperyalist sömürgeci yaklaşımlara ve Kızılderililere yüzyıllar boyunca yapılmış katliamlara karşı sert bir duruşu da vardır filmin. İşte tam da bu detaylar filmi özel yapmaktadır. Şimdi filmin konusuna kısaca göz atalım. 34


İmparator Meiji 19. yüzyıl Amerika’sında, iç savaş ve Kızılderili katliamlarında bulunan Yüzbaşı Algren (Tom Cruise), tanık olduğu ve etkin rol oynadığı tüm bu olaylardan pişmandır. Yaptıkları ve tanık oldukları onun bir anlamda ruhunu kaybetmesine, psikolojisinin son derece bozulmasına sebep olmuştur. Çalıştığı ucuz sokak gösterilerinden de kovulduğunda eski silah arkadaşı Zeb ona göre bir iş olduğunu söyler. Zeb’in deyimiyle Algren’in yapabileceği tek iş, “erkek işi” olan askerliktir. İşin aslında Japonya’dan gelen bakan Omura’nın Algren’i, isyana kalkan samurayları bastırmak üzere Japon ordusunu eğitmesini istemesi yatmaktadır. Geçmişinde kabile ayaklanmalarını bastıran Algren, ruhunu utanç duyacak şekilde sarsan geçmişinin artık kaderi haline geldiğini düşünüp boyun eğer ve işin başına geçer. Dönemin Japonya’sı, genç yaşta imparator olmuş Meiji’nin kontrolündedir. Bu genç imparator, ülkesinin modern dünyaya ayak uydurabilmesi için her alanda devrimler yapmaktadır. Demiryolları, kılıkkıyafet, mimari ve tabiî ki ordu batıdan getirtilen uzmanlarla modernleştirilmektedir. Fakat Meiji’nin bu iyi niyetini ve gençliğini Omura önderliğindeki bakanlar kendi çıkarları doğrultusunda sömürmektedirler. Katsumoto (Ken Watanabe) önderliğindeki samuray isyanının temel nedeni, modern ordunun yerlerini alması gibi gözükse de aslında ülkenin değerlerini, kültürünü, tarihini hiçe sayarak modernleşme adı altında ülkenin 35


sömürülmesidir. Samurayların kılıç kuşanıp ayaklanması, bu karşı çıkışın bir anlamda Japon tarihinin merkezi sayılan samuray felsefesinde ve kılıcında hayat bulmasıdır.

Film samuray temelinde Japon kültürünü aktarmaktadır izleyiciye. Örneğin Samuraylar için önemli simgelerden biri saçlarındaki tepe düğümüdür. Savaşçılığın sembollerinden olan tepe düğümü samurayların da sembollerindendir. Onun kesilmesi bir samuray için utanç vericidir. Bunu filmde, Katsumoto’nun oğlu Nabutada’ya yapılan polis müdahalesinde görmekteyiz. Tepe düğümü o kadar önemli bir olgudur ki Japon sumo güreşçileri bile günümüzde sporu bıraktıklarında törenle tepe düğümlerine veda ederler. Bunun dışında Samurayların kültürlerinde belki de en ilgi çekici gelenek harakiridir. Harakiri, hayatlarını her anlamda mükemmelliğe adamış samurayların, yenilginin verdiği utançla yaşayamaz hale gelmesinin sonucunda hayatlarını kendi kılıçlarıyla sona erdirme eylemidir Bu sayede lekelenmiş onurlarını geri kazandıklarına inanırlar. Harakiri, samurayların katana adı verilen kılıçlarını karın bölgesine saplayıp sağa kaydırmaları ve sonrasında kalp hizasına kadar yukarıya devam ettirmeleriyle gerçekleşir. Eğer harakiri yapacak samuray bunu tek başına yapamayacaksa, ricası üzerine bir başka samuray başını kesmek için hazır bekler. Filmde harakiriyi Algren’in tutsak edildiği ormanda ilk defa görmekteyiz. Ayrıca Son Samuray Katsumoto filmin sonunda Algren’in yardımıyla katanasını karnına saplamaktadır. Samuray kültürünün felsefi ise Buşidodur. Buşidoyu kısaca özetlemek gerekirse filmde Katsumoto 36


ve Algren arasında Budist tapınağında geçen diyalogları hatırlamalıyız. “Aldığın her nefeste, yudumladığın her fincan çayda, aldığın her hayatta aslında bizlerin de ölüyor olduğu. Her nefeste hayat…” Yani Buşido hayatın değerini, anlamını yaptığın her harekette hissetmek ve bulmaktır.

Filmde kültür aktarımın yanı sıra stereotip olarak örnek gösterebileceğimiz öğeler de bulunmaktadır. Bunlar Kızılderililer ve genel olarak doğu kültürüyle ilgilidir. Kızılderililerle ilgili stereotiplerden ilki Simon Graham’in Yüzbaşı Algren’e, yabancı dilleri öğrenmedeki becerisini duyunca Kızılderililerle ilgili sorularıdır. Hemen sorduğu sorular kafa derisi yüzme ve benzeri şeylerle ilgilidir. Görüldüğü gibi Kızılderili dendiğinde insanların aklına hemen kafa derisi yüzme gelmektedir. Bu olumsuz bir stereotiptir ve aslında gerçekliği halen tartışılmaktadır. Çünkü Kuzey Amerika’da İspanyollar ve beyazların da kafa derisi yüzdüğü bilinmektedir. Buna karşın kafa derisi yüzmenin sadece Kızılderililere özgü bir davranış olduğu düşünülür ve Kızılderililerle kafa derisi yüzme eşanlamlı sözcüklere dönüşmüştür. Bu günümüzde bile maalesef böyledir. Filmde Kızılderililerle ilgili kullanılan bir diğer stereotip ise İmparator Meiji’nin Algren, Bagley ve Simon Graham’i huzurunda kabul ettiği sahnede Algren’e sorduğu sorudur. Soru Kızılderililerin savaşa giderken boya sürüp 37


kartal tüyü takıp takmadıklarıyla ilgilidir. Bu aslında olumsuz bir stereotip değildir fakat günümüzde bile Kızılderili dendiğinde kafamızda canlanan görüntü savaş boyası ve kartal tüyleriyle bezenmiş bir Kızılderilidir. Savaşlarda gerçekten kartal tüyü takarlardı çünkü bir kartalın gücüne, çevikliğine ve hızına sahip olabilmek isterlerdi. Filmde doğu kültürüyle ilgili bir stereotip Algren’in ilk kez kimono giydiği sahnedir. Kimonoyu giydiği anda uzak doğu dövüş sanatlarını yapmaya çalışmıştır. Bu da olumsuz denemeyecek bir stereotiptir fakat maalesef günümüzde bile Uzakdoğu dendiğinde ya da o giysileri giyme şansına eriştiğimizde dövüş hareketleri yapma fikri en azından aklımıza gelmektedir. Filmde ayrıca Amerikalı kurmaylar tarafından samuraylar ve Kızılderililer için “vahşi” yakıştırması yapılmıştır. Bu yaklaşım beraberinde önyargıyı akla getirmiştir. Önyargıya örnek Albay Bagley’nin hazır olmayan imparatorluk ordusunu, samurayları “ok ve yaylı vahşiler” olarak gördüğü için Algren’e rağmen savaşa göndermesidir. Samurayların ateşli silah kullanmamalarını onların ilkelliği, vahşiliği olarak gören Bagley, savaşta samurayların yeteneğini görememiş ve onların kolay bir zafer kazanmalarına katkıda bulunmuştur. Aynı karakterin yaptığı bir diğer önyargı içeren davranış ise Algren’nin esirlikten dönüşünde banyoya ihtiyacım var cümlesine verdiği cevaptır. Bagley “o vahşilerle yaşadıktan sonra sana hak veriyorum” diyerek samurayların yıkanmayı bile bilmeyen insanlık dışı yaratıkları olduğunu düşünmektedir. Stereotipten önyargıya geçen süreçte yönetmen, ırkçı yaklaşımları da izleyiciye karakterler üzerinden sunmaktadır. Gözümüze ilk ve en dramatik şekilde çarpan ırkçı davranışlar Algren’in anılarından gördüğümüz Kızılderili katliamıdır. O an için tümüyle kadın ve çocuklarda oluşan bir Kızılderili köyüne, Bagley önderliğindeki Amerikan askerleri baskın niteliğinde bir saldırı yapmaktadırlar. Kadınları, çocukları hatta kundaktaki bebekleri katleden askerler filmde bir gruba yapılan ırkçı yaklaşımın en sert ve acımasız örnekleridir. Filmde saldırılan Kızılderili köyü Şayen klanının köyüdür ve tıpkı o yok edilen köy gibi Şayen kabilesi de yok edilmiştir. Yönetmen Kızılderili konusuna eğilişinde kıtanın keşfinden bu yana yapılan katliamları ve günümüzde bile yaşanmakta olan ırkçı tutumu, kısa ancak sarsıcı karelerle izleyiciye aktarmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihini ve yüzyılı aşkın süredir değişmeyen dış politikasını eleştiren yönetmen filmde belki de en can alıcı kareyi Amerikalıların poster çocuğu Tom Cruise’un aracılığıyla aktarmıştır. Bagley bir sahnede Algren’e “kendi toplumunda bu kadar nefret ettiğin şey nedir” diye sormaktadır ve Algren’in cevap olarak attığı bakış içinde çok fazla sebep barındırmaktadır. Üzerinde ülkesini kurduğu toprakların gerçek halklarına karşı katliamlar yapan, ateşkes ve barış anlaşmalarının tümünü bozan, kültürlerini kırmak için en ucuz uyuşturucuyu ve alkolü onlara sunan, dost hediyesi olarak gönderdiği paketlerde mikroplu battaniyeler eşliğinde ölüm 38


getiren devlet Amerika’dır. Tüm bunların üstüne, bir de dış politikada sömürgeci yaklaşımıyla ülkelerin iç işlerine karışan, işgal eden ve tüm bunları günümüzde artarak sürdüren Amerika’dan nefret etmek zor olmasa gerek Yüzbaşı Algren için. Bununla yetinmeyen yönetmen, günümüzde bile birçok Amerikalı için kahraman olarak görülen General Custer’ı da filmde Cruise’un ağzından döktürdüğü sözlerle yargılamaktadır adeta. Custer’ın yaptığı ve yaptırdığı sayısız katliam, tecavüz, işkence olayı ve sonrasında hak ettiği sonu Kızılderililerin elinden bulması, Son Samuray’da ara ara işlenmiştir. Filme, Tom Cruise’un ismini görüp koşa koşa giden sıradan Amerikalı izleyici için ‘milli kahramanlarını’ böyle duymak herhalde şok etkisi yaratmıştır.

Filmin yönetmeni Edward Zwick, daha önce Amerikan İç Savaşı’nı konu edinen ve öykünün merkezine bir başka ezilen toplum olan siyahları oturttuğu filmi, Glory-Zafer’de de politik ve tarihsel olarak Amerika’yı yargılamaktadır. Yönetmenin Son Samuray’dan sonra çektiği ve kamerasını dünyadaki elmas pazarının arka planına yönelttiği filmi Blood Diamond-Kanlı Elmas, Afrika kıtasının ve halklarının nasıl sömürüldüğünü ve kapitalist ekonominin çarkıyla ortaya çıkan ölümleri, katliamları gözler önüne sermektedir. Büyük stüdyolarla çalışmasına ve Hollywood yapımı işlere imza atmasına rağmen filmografisindeki bu cesur duruşla Edward Zwick, takip edilmesi gereken bir yönetmene dönüşmektedir. Göründüğünden fazlasını içeren Son Samuray’ı 39


beğenenlere ve yaşamın birçok alanında görünenden fazlasına ulaşmak isteyenlere, Sunay Akın’ın, Kız Kulesi’ndeki Kızılderili adlı etkileyici kitabını öneriyorum.

40


13- Çizgi Romandan Beyazperdeye 300 Cemil Can Söylemez

- 300’ün torrentini indirdim geçen gün. - Korsan mısın? - Hayır. Oturup ona para veremeyecektim. Hem de HD formatında sinemadaymış gibi izliyorsun, inanılmaz. - Ben sinemada izlemiştim. - Çizgi romanını okudun mu sen onun? - 300’ün mü? Hayır, onun çizgi romanı da mı çıktı? Sonrasını mı anlatıyor öncesini mi? - Hayır, canım öyle değil o. - Nasıl?

41


- 300 asılnda Frank Miller’ın 1962 yapımı “The 300 Spartans” filminden esinlenip, Termopilai savaşında Leonidas’la 300 askerinin binlerce Pers askerini durdurmasını anlatan çizgi romanı. Çizimler ve estetik olarak Sin City gibi ama renkli. - Film de ondan mı uyarlanmış? - Evet, bilmiyor muydun sen bunları? - Hayır, canım nerden bileyim Troy’dan sonra bir Yunan savaş filmi daha çekelim zihniyetinden çıkan falanca film diye izledim ben onu. - Sevdin mi peki filmi? - Yani... Etrafta bağırıp duran bir sürü kas yığını, acayip çarpık bir senaryo, inanılmaz bilgisayar efektleri, gaz müzikler. Benim film izlerken çok haz aldığım şeyler değil aslında. - Sevmedim de olsun bitsin. - Favori filmim değil evet. - Bak sen... - Bir kere filmin gösterime giriş tarihi de çok enteresan. Mart 2007 sıralarında Amerika, İran’a saldırsa mı saldırmasa mı tartışmaları yapılıyordu, tam da o zamana denk geldi nedense. - O yüzden mi filmi sevmedin yani? Her şeyin içinde illa ki ulvi bir gönderme, bir anlam, subliminal mesajlar aramasan olmuyor di mi?

42


- Abi şimdi bakarsan olaya o kadar çok sırıtıyorlar ki. Bir kere Pers koskoca bir imparatorluk, zamanına göre son derece gelişmiş bir uygarlık. Filmde önümüze barbarlar, çirkinler, yozlaşmışlar olarak konulmuş. Ayrıca Sparta’lılar nasıl oluyor da adaletten, uygarlıktan, özgürlükten bahsediyorlar anlamadım. Zamanın Yunan yarımadasında bir tane dikili taş yok, Sparta’lılar zaten barbarın, katilin önde gidenleri. Filmde inanılmaz üstün Batı uygarlığı yine Doğunun aşağılık insancıklarını yedi bitirdi hikâyesi var. Ayrıca şu Atinalı’lara “oğlancı” demesi de o kadar komik o kadar ironik ki Leonidas’ın, asıl Sparta erkeklerinin nasıl bir eğitimden geçtiğini bilmiyoruz sanki. Zack Snyder’ı tebrik etmek lazım, çok da açık mesajlar. - Aslında Snyder’ın o filme çok katkısı yok. Dediğim gibi çizgi romanı yazan Frank Miller. Film de direkt kare kare çizgi romandan aktarılmış.

43


- Olabilir. - Ayrıca Synder, BBC’ye verdiği bir röportajında filmi tarihçilere izlettiğini ve hepsinin de olayların doğruluğuna şaşırdığını ve onayladığını söylemiş. Bunların hepsi bir yana görsel olarak çıtayı yükseltti bence. - Orası doğru, karakterlerin tek boyutluluğunu, diyalogların aptallığını bir tarafa bırakırsan gerçekten görsel olarak izlediğim en iyi filmlerden biriydi. - Zack Snyder da zaten filmi çekerken çizgi romanı olduğu gibi aktarmayı ve sinema adına görsel olarak akıllarda kalıcı ve iyi bir iş çıkarmak istediğini söylemiş. - Bence işin o kısmında hakikaten başarılı ama madem bu kadar yeteneği varmış buna faşist ve maço bir film çekeceğine çok daha orjinal bir fikirle gelebilirmiş. - Bu saydıklarını bence Frank Miller’a mal etmek lazım sonuçta işin özünde ondan kaynaklanıyor her şey.

44


- Ayrıca şöle birşey söylemeliyim filmin fragmanı filmden daha gazdı. - Ahahah evet! - Gerçi Tyler Bates’in yaptığı filmin müzikleri de çok iyiydi ama fragmanda çalan Nine Inch Nails parçası “Just Like You Imagined” öyle bir havaya sokuyordu ki adamı her “This is Spartaaaaaaa” sahnesinde sinema salonunda tekmeler uçuşuyordu. - Bu arada sakaldan ve sesin değişmesinden çoğu insan tanımamış, Leonidas’ı oynayan Phantom of the Opera’nın Phantom’u oynayan Gerard Buttler’dan başkası değil, ayrıca kendisi yeni çekilen Untouchables : Capone Rising filminde Jim Malone’u canlandırıyor, ilk Untouchables’da bu rolde sean Connery vardı. - Vay anasını.

45


Satranรง

F. Utku Deniz

46


Simber Atay ile Söyleşi Gökhan Baykal, Osman Bahar Fotoğraf sanatı ülkemizde genellikle geri planda kalmıştır. Ülkemiz için sinema bile yeni keşfedilmiş bir sanattır diyebiliriz. Fotoğrafın önemini de bu aşamada kendisini sanatına adamış, birbirine kilometrelerce uzak iki üniversitede ders veren ve fotoğrafın “çekilemez sadece görülür” olduğunu söyleyen sanatçı Simber Atay’dan öğrenebiliriz diye düşündük ve kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. Fotoğraf ne zamandır hayatınızın merkezinde ve fotoğrafı hayatınızın merkezine almanızın sebebi nedir? Ben Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümünü bitirdim. Ardından yüksek lisans tezimi fotoğraf tarihi ile ilgili yaptım. Doktora tezimi de sinema eleştirisi üzerine yaptım. Zaman içerisinde fakültede bazı yeni yapılanmalar oldu ve 1993 yılında fotoğraf bölümü kuruldu. Ben daha önceleri zaten fotoğraf tarihi dersleri veriyordum. Bir de master tezim olunca o bölümün başkanlığına geçtim ve uzun süre başkanlık yaptım. Dolayısıyla fotoğrafla orada daha fazla iç içe oldum. Önceden sinemayla uğraşıyordum. Çok genç yaşlardan bu yana fotoğraf çekiyorum, kendime ait ve gruplara dâhil olduğum sergiler var. Şimdi hala fotoğrafa devam ediyorum ve Anadolu

Üniversitesi’nde

ders

veriyorum.

Ama

fotoğrafın

hayatımın

merkezinde olması tesadüfler üzerine gerçekleşti. Sizi hem İzmir de hem de Eskişehir de fotoğraf dersleri vermeye iten sebepler nelerdir? Yine tesadüfler diyebilirim. Ben tesadüflere çok inanırım çünkü fotoğrafın doğasında tesadüflerin olduğuna inanıyorum. Fotoğrafın iyi olması, fotoğrafçının iyi olması bence tesadüftür. İki şehir arasında gidip gelmem bir yandan dramatik bir yandan da hayırlı tesadüflerdir. Burada fotoğraf dersleri 47


veren rahmetli Merter Oral hocamızla beraber master ve doktora tezi çalışması yapma fırsatı buldum. Fakat ani kaybı hepimizi çok üzdü. Neticede ondan bazı arkadaşlarımızı danışmanlıkları kaldı. Bundan iki yıl önce de bana bu danışmanlıkları almam için bir teklif geldi. Ben de Merter hocamızın hatırına derhal kabul ettim. Zaten o arkadaşları da tanıyordum. Sonra baktım ki o doktora tezlerinin daha sağlıklı yapılabilmesi için daha fazla vakit geçirmemiz gerekiyor. Bu sebeplerle Anadolu Üniversitesi’ne geldim ve bu benim için çok büyük bir sevinçtir. Bence bu iki şehir arasında gidip gelmek bana yolculuk kavramının önemini hatırlatıyor. Yolculuk, bir fotoğrafı görmenin en pratik şeklidir.

Sizce okullar fotoğraf konusuyla yeterince ilgileniyorlar mı yoksa ders vermiş olmak için mi fotoğrafla ilgileniliyor? Bir akademisyen olarak ben Anadolu Üniversitesi’ndeki müfredatı çok kaliteli buluyorum. Bu fakültenin fotoğrafçılık konusunda bir geleneğe sahip olduğunu düşünüyorum. Hem akademisyenlerin yetişmesi açısından hem ders programlarının sürdürülmesi açısından hem de öğrencilerin kalitesi açısından çok başarılı buluyorum. Ben burada hem belgesel fotoğrafçılık hem de fotoğraf proje uygulama derslerini veriyorum ve durumdan son derece memnunum. Bu 48


dersler seçmeli olmasına rağmen arkadaşlarımız bu dersi seçiyor. Bu nedenle ben Anadolu Üniversitesi’nin sonsuz samimiyetine inanıyorum. Ayrıca 9 Eylül Üniversitesi güzel sanatlar fakültesi fotoğraf bölümü’nde de birçok derse giriyorum. Genel olarak gördüğüm küresel dünya üzerinde yeni gelişmeler karşısında yeni akademik konjonktürlere göre yeniden yapılanması gerektiğini düşünüyorum. Bu yapılanmayı Anadolu üniversitesi’nin başarmış olduğunu görüyorum. Tabi yeni şeyler yapılabilir ancak güzel sanatlar fakültesi bünyesindeki fotoğrafçılığın ciddi büyük değişikliklere ihtiyacı var. Türkiye’de İstanbul, Ankara ve İzmir gibi 3 büyük şehir dışında fotoğrafa ilgiyi en çok Eskişehir’de görebiliyoruz. Bu görüşümüze katılıyor musunuz? Katılıyorum ancak bir gözlemimi aktarmak istiyorum. Bence bu üç şehri de ayırmamız gerekiyor. Bu çerçevede bakıldığında saydığınız şehirler dışındaki şehirlerde de fotoğraf sergilerinin açıldığını biliyorum. Bu şehirlerde ne zaman sergi açılsa ilgiye karşılandığına da çok şahit oldum. Fakat sorun sergi açmak değil çünkü bu sergi enflasyonundan da kaynaklanabilir. Fotoğraf ne kadar katkı sağladığı tartışılmalıdır.

49


Fotoğraf sanatı deyince insanların aklına ülkemizde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az insan geliyor. Bunun sebebi nedir? Burada benim aklıma şu geliyor: Globalleşmenin çok ciddiye alınması gereken bir sorun olduğunu düşünüyorum. Sadece siyasal bağlamda veya kültürel bağlamda tartışmayı değil bireysel anlamda da tartışmayı düşünmeliyiz. Yani bizim bu dünyadaki yerimize nedir, katılımımız nedir kavramlarını düşünmeliyiz. Türkiye’de zamanla büyük değişim geçiriyor. Hiçbir kategoriye uzun süre güvenmemek gerekiyor. Bu sebeple bazı şeylere hazırlıklı olunması gerekiyor. Bu hazırlıkların bir bölümü sağanmış durumda. Örneğin Erasmus programı gibi programları uygulayabilmemiz gerekiyor. Dil konusundaki problemimizi çözmemiz gerekiyor. Yani sadece okul bitirmeyi değil acaba okulu iki dil bitirerek mi mezun olsak düşüncesi hâkim olmalıdır. Dolayısıyla birinci hikâye kültürel olarak hazırlık olabilmek, ikincisi de bu şeyi incelemiş olmak. Herkes iyi fotoğraf çekebilir ama standartlar birbirinden farklıdır. Fotoğraftaki teknolojinin gelişmesi bu sanata olumlu mu olumsuz mu katkı yapıyor? Fotoğrafçılıkta şöyle bir kural vardır. Her yeni teknolojik olanak, yeni bir estettik alan anlamına gelir. Dolayısıyla hem fotoğrafçıların ifade gücünde olumlu gelişmelere neden olur. Ayrıca bu tür gelişmelerin fotoğrafçılar için otantik bir zorluk olacağını düşünüyorum. Bir de başka açı da fotojournalistler de büyük fotoğrafçı olabiliyor. Bu gelişmeler de günümüzde bu tür kategoriler de fotoğrafçılık açısından önem arz ediyor. Fotoğrafçı olmak için eğitim almak gerekir mi? Sanmıyorum. Bakıldığı zaman çok önemli fotoğrafçılara hem de önemli entelektüellere birçok didakt kişiler var. Bence üniversite eğitimi sadece bir vesile olabilir diğer eğitim yapılanmaları gibi. İyi değerlendirilirse tabi. Bizim kültürümüzde mektepli-alaylı ayrımı vardır. Bizim çok değerli olan bir esprimizi popülist kültürün elçileri yanlış yorumlamaktadırlar. Sırf mektepli olmayı küçümsemek adına. Gayet tabi üniversite mezunu olmak önemli bir fırsat ama şansları araştırmak gerekiyor. Fotoğrafın ülkemizde bu kadar arka planda kalan bir sanat olması toplumumuzun yaşam standartları ve eğitim seviyesiyle ilişkili midir?

50


Pek göz önünde değil ama yurtdışında faaliyet gösteren birçok değerli reklâm fotoğrafçısı ve fotojournalist var ve bunların hepsi Türk’tür. Galiba fotoğrafçılık bir kapasite sorunu. Bunu da kapitalist yapının işleyişi açısında düşünmek gerekir. Dolayısıyla bu bir iş hacmi meselesidir. İş hacmi yeterli olmayabilir. Örnek vermek gerekirse İzmir’in İstanbul’a oranla iş hacmi gelişmemişse İzmir’de reklam fotoğrafçısı olmayabilir. Ancak münferit firmalar biraz büyüyünce hemen İstanbul’a giderler. İşte bunun gibi konjonktüre bakıldığında Türkiye’nin diğer ülkelere kıyasla aynı problemi yaşadığını söyleyebiliriz. Globalliği gerçekten değerlendirebilirsek sanıyorum bu problemi çözebileceğiz. Son olarak ülkemizde sanatçıya verilen önem hakkında düşünüyorsunuz? Kültür Bakanı olsaydınız neler yapardınız?

ne

Kültür bakanı olsaydım galiba bürokratik sorunlardan başlardım ama kültür bakanı olamazdım. Çünkü belli bir ideolojik tanımlama gerekirdi kendi düşüncelerim için. Bunları belirlemek de benim işime gelmez dolayısıyla benim bir aidiyetim yok. Bu sebeple benden kültür bakanı olmaz. Bir de müessesine bir tek yerde inanıyorum. Bir tek kültür bakanı tanıyorum o da Andre Marlo. Ülkemizde sanat zamanında çok onore edildi ama çok temel ifade problemleri çözemedik sanıyorum. Çok gündelik siyasi ve kültürel problemleri çözemeyince sanat gibi istisnai bir alanda düşünmeye başlamak olmuyor herhalde ki düşüp kalkıyoruz.

51


Anadolu Şairi: Ahmed Arif Duygu Yılmaz “ Gitmek,

Gözlerinde gitmek sürgüne. Yatmak, Gözlerinde yatmak zindanı Gözlerin hani? ”

Ahmed Arif, yani dağların, dilsiz tarlaların ve asi geçitlerin şairi… Şiirlerini henüz deniz görmemiş, dünyanın sonunu kasabanın sınırı sayan çocuklar için yazan şair. Adiloş Bebe’yi var olmanın imgesi yapan ve sevgili özlemini, memleket sevgisini birkaç kelimeyle eksiksiz anlatabilen kalem, Ahmed Arif. Diyarbakır’da, Doğu’nun kalbinde, gözlerini yaşamaya dolu dolu, halkını halkına anlatmak için dikmiş sonra yine memleketinin hapishanelerini tanımış, yaşamış ve Ankara’da,1991’de o çok sevdiği dağlarına, düzlüklerine karışabilmek için, toprak olmak için yollara düşmüştür… Çocukluğu Siverek ve Harran’da geçmiş, yörenin haklıya özdeşleşerek, töre adetlerine ve Kürtçe-Arapça’ya aşina bir hayat yaşamıştır. Liseyi Afyon’da bitirmiş, üniversiteyi Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde felsefe okurken tutuklandığı için bitirememiştir. Toplumcu gerçekçi kimliğiyle şiirlerini kaleme alan Ahmed Arif, Meydan, Militan, Soyut, Yeni Ufuklar, Yeryüzü, Kaynak gibi dergilerde yer bulmuştur. Nazım Hikmet şiirinin izlerine benzer bir imgeleme yeteneğine sahip olduğu söylense de daha özgün bir tarz yakalayan Ahmed Arif, Doğu motiflerini en iyi işleyen şairdir. Nazım Hikmet’in kalemi şehirlerden, düzlüklerden seslenirken insanlığa, Ahmed Arif’in kalemi iki merdivenli evlerden, bacaları her mevsim ya soğuktan ya ekmekten tüten hanelerden seslenir. Gerisi ki hikâyedir, 52


kelimeler Ahmed Arif’in, yanık tenli çocukların, kundaktaki bebeklerin ve dilsiz öğrenciler yetiştiren dağların kucağındaki en hür esirleridir. Ahmed Arif’in kaleminden, Rıfat Ilgaz’a mektup: 13/11/1988 Yeşilköy Sevgili Rıfat ağabey, Halkımın, yurdumun büyük acısı, büyük hüznü, sonsuz sevinci ve yıkılması imkânsız onurusun. Büyük şair, büyük inanç adamı, büyük namus anıtı ve büyük ozansın. Sana "Ağabey" diyebildiğim için mutluluk duyuyorum. Şunun şurasında bir ömrü, halkımızın ve insanlığın mutluluğu için bile bile, kahrolarak verdik gitti... Alnımız ak, yüreğimiz pırıl pırıl... Merhaba Sevgili ağabey... Ahmed ARİF Rıfat Ilgaz’ın kaleminden,Ahmed Arif’e mektup: Sevgili Ozan Kardeşim, Ahmed Arif! Son kere Yeşilköy'den seslenmişin bana! Seni hep yeşillikler içinde düşünüyorum, anımsayınca... "Bir ömrü, halkımızın ve insanlığın mutluluğu için bile bile kahrolarak" verdin! Alnın ak, yüreğin pırıl pırıl... Benim eşsiz, değerli kardeşim, içli, özgün şairim! Hoşça kal, solmaz tükenmez yeşillikler içinde! Unutmadık, unutmayacağız seni, halkımızın yaşadığı sürece. Yapıtların, anıların belleklerimizden silinmeyecek! Sevgili kardeşim, bekle yeşillikler içinde beni! Rıfat Ilgaz YAPITLARI

53


Hasretinden Prangalar Eskittim (1968) Cemal Süreya'ya Mektuplar (1992) Yurdum Benim Şahdamarım (2003) ANADOLU Beşikler vermişim Nuh'a Salıncaklar, hamaklar, Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben, Tanıyor musun ? Utanırım, Utanırım fıkaralıktan, Ele, güne karşı çıplak... Üşür fidelerim, Harmanım kesat. Kardeşliğin, çalışmanın, Beraberliğin, Atom güllerinin katmer açtığı, Şairlerin, bilginlerin dünyalarında, Kalmışım bir başıma, Bir başıma ve uzak. Biliyor musun ? Binlerce yıl sağılmışım, Korkunç atlılarıyla parçalamışlar Nazlı, seher-sabah uykularımı Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar, Haraç salmışlar üstüme. Ne İskender takmışım, Ne şah ne sultan Göçüp gitmişler, gölgesiz! Selam etmişim dostuma Ve dayatmışım... Görüyor musun ? Nasıl severim bir bilsen. Köroğlu'yu, Karayılanı, Meçhul Askeri... 54


Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini. Sonra kalem yazmaz, Bir nice sevda... Bir bilsen, Onlar beni nasıl severdi. Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı Minareden, barikattan, Selvi dalından, Ölüme nasıl gülerdi. Bilmeni mutlak isterim, Duyuyor musun ? Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip... Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada, Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın, Fırsatçının, fesatçının, hayının... Dayan kitap ile Dayan iş ile. Tırnak ile, diş ile, Umut ile, sevda ile, düş ile Dayan rüsva etme beni. Gör, nasıl yeniden yaratılırım, Namuslu, genç ellerinle. Kızlarım, Oğullarım var gelecekte, Herbiri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin koncası, Gözlerinden, Gözlerinden öperim, Bir umudum sende, Anlıyor musun ? MERHABA Gün açar, Karın verir yağmurlu toprak. İncesu Deresi, merhaba. 55


Saçakta serçeler daha çılgındır, Bulutlarda kartal, Daha çalımlı. Koparır göğsünden bir düğme daha, Tezkere bekliyen biri. İncesu Deresi, merhaba. Genç bayraklar vardır, Barış düşünür, Kuyularda işçi, mavilikleri. Ben hepsini düşünürüm, Yirmidört saat Ve seni düşünürüm, Karanlık,hırslı... Seni, cihanların aziz meyvası. İlan-ı aşk makamından bir mısra, Yeşerip, kımıldar içimde, Düşer aklıma gözlerin... Oysa murad alamam. Oysa akdan - karadan Bilirim, payım bu kadar... Unutmuş gülmeyi gözbebeklerim. Unutmuş dudaklarım öpmeyi. İncesu Deresi, merhaba... İÇERDE Haberin var mı taş duvar? Demir kapı, kör pencere, Yastığım, ranzam, zincirim, Uğruna ölümlere gidip geldiğim, Zulamdaki mahzun resim, Haberin var mi? Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş, Karanfil kokuyor cıgaram Dağlarına bahar gelmiş memleketimin... SUSKUN Sus, kimseler duymasın. Duymasın ölürüm ha. Aydım yarı gecede 56


Yeşil bir yağmur sonra... Yağıyor yeşil. En uzak, o adsız ve kimselersiz, O yitik yıldızda duyuyor musun? Bir stradivarius inler kendi kendine, Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil. Önce bendim diyor ve sonra benim... Ölümsüz, güzel ve çetin. Ezgisidir dolaşan bütün evreni, Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları. Canımı, tüylerimi sarmada şimdi Kendi rüzgarıyla vurgun... Sarıyor yeşil. Rüya, bütün çektigimiz. Rüya kahrım, rüya zindan. Nasıl da yılları buldu, Bir mısra boyu maceram... Bilmezler nasıl aradık birbirimizi, Bilmezler nasıl sevdik, İki yitik hasret, İki parça can. Çatladı yüreği çakmaktaşının, Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde Çağlardır boğulmuş bir su... Ağıyor yeşil. Yivlerinde yeşil güller fışkırmış, Susmuş bütün namlular... Susmuş dağ, Susmuş deniz. Dünya mışıl-mışıl, Uykular derin, Yılan su getirir yavru serçeye, Kısır kadin, maviş bir kız doğurmuş, Memeleri bereketli ve serin... Sağıyor yeşil. Aydım yarı gecede, 57


Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat, Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda. Ama hançer taşı sanki Koca Kartaca! Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne Bak nasıl alıyor, yigit, Binlerce yıl da sonra Alıyor yesil. Vurur dağın doruğundan Atmacamın çalkara, Yalın gölgesi. Kuş vurmaz, tavşan almaz, Ama aç, azgın Köpek balıklarıydı parçaladığı Bak, Tiber saygılı, suskun. Bak nilüfer dizisi zinciri. Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır, Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi, Ve ilk gerillası Spartakus'un. Susuyor yeşil. Sus, kimseler duymasın, Duymasın, ölürüm ha. Aymışam yarı gece, Seni bulmuşam sonra. Seni, kaburgamın altın parçası. Seni, dişlerinde elma kokusu. Bir daha hangi ana doğurur bizi? Ruhum... Mısra çekiyorum, haberin olsun. Çarşılarin en küçük meyhanesi bu, Saçları yüzümde kardeş, çocuksu. Derimizin altında o olüm namussuzu... Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor. İlktir dost elinin hançersizliği... Ağlıyor yeşil.

58


59


Bize Sunulan Özgürlükler Melih Öncel 2008’e girerken Türkiye’de 539 bin kişi açlık, 12 milyon 930 kişi ise yoksulluk sınırının altında yaşıyor, yaşamaya çalışıyor. Bu yaşam çabası sırasında Türkiye’de özelleştirme aldı başını gidiyor, anayasa çalışmaları acele bir şekilde devam ediyor. Üstünde çalışılan anayasanın 301. maddesi hala bir kara leke olarak duruyor. Türkiye’deki öğretmen maaşlarını fazla bulan bir Dünya Bankası direktörü bize yol gösterirken işsizlik artık ilk sırada bile değil sorunlarımızın. Polis şiddeti ve yükselen ırkçılığın yanında bir de terör sorunuyla uğraşmaktayız. Aslında hiç de yeni olmayan bir yıla girdiğimizde, biz bunca sorunu çözmekten sürekli uzaklaşıyoruz. Hiç de yeni olmayan bir gündem maddesi ile: türban... Tüm sorunlarımızı unutarak ya da unutmaya zorlanarak yine tek bir dert üzerinde yoğunlaşıyoruz. Bütün televizyon kanallarında aynı tartışma, bütün gazetelerde aynı yazılar. Bir programda siyasetçiler varken, diğer bir programda hukukçular oluyor. Alanlarında uzman profesörler konuyu akademik bir biçimde tartışıyorlar. Anayasa maddeleri, ilkeler, temel haklar ve özgürlükler, takanlar, takmayanlar şeklinde tartışmaları izlerken bizler sanki konuyu basitçe değerlendirmekten uzaklaşıyoruz. Ben ne bir politikacıyım ne de bir hukukçu. Şu anki konumumda kalkıp şöyle yasak, böyle aykırı demek benim için biraz büyük bir adım olur herhalde; ama etrafıma bakınca da bu tip tartışmaların her kesimde arttığını görüyorum. Sonra bakış açımı değiştiriyorum. 6–7 yaşında başı örtülü, erkeklerden uzak duran kız çocukları görüyorum. Bu, bir insana zorla cinsiyet ayrımı yaptırma mı acaba diyorum kendi kendime. Küçücük çocuğa: sen kızsın, o bir erkek; ona göre davran! Demenin bir başka yolu mu diye merak ediyorum. Daha basit düşünmek istiyorum. Anayasa önemli değil, bir insan olarak değerlendirmek istiyorum bütün bu olanları. Keşke biri daha olsa yanımda. Üniversiteme bakıyorum hiç türbanlı yok etrafımda, hatta tanıdığım bir insan bile yok aslında. Olmasını isterdim sanırım. Gerçekten samimi bir şekilde konuşabileceğim biri iyi olurdu. Onunla beraber aklımdaki sorulara cevap arardım onun kendini dünyaya kapatmasının altından. Derdim ki ona: evet, ben türbana karşıyım. Hatta sadece kamu alanında da değil. Dünya üzerinde ki her hangi bir yerde olmasına karşıyım. Ama bu karşı duruşum ne saçının üstündeki kumaş parçasına, ne ona yüklenen siyasi simgelere, ne takan kadınlara. Ben türbana ya da kara peçeye tıpkı emperyalizme karşı olduğum gibi karşıyım. Bizden tek tip insanlar yaratmaya çalışan tüketim odaklı dünyaya ve üstümüzdeki totalitarizme karşı olduğum gibi. Senin karşındaki bu duruşum 10 yaşında ki çocuğun eline silah veren insanlara karşı duruşumla aynı. Ya da kendi tanrıları için diri diri 60


adam yakan zavallılara bir nefretim yok, onları o hale getirenlere karşı savaşıyorum ben. Bizim elimizden, zihnimizden özgürlüğümüzü alan herkese, her şeye karşıyım. Benim düşüncemin oluşmasına izin vermeden, bana kendi düşüncesini dayatan yapıya karşı bu nefretim. Ve şimdi soruyorum sana; ağabeyinin zoruyla başını örtüp, 15 yaşındayken ilk gördüğün insanla evlenip ya da evlendirilip, eve kapandıktan sonra bunu nasıl bir özgürlük olarak görebiliyorsun? Bunu bir inanç özgürlüğü olduğunu bile sadece kocan savunurken, bana üstüne geçirilen bu kılıfın özgürlük olduğunu söyleyebilir misin? Beni buna inandırabilirsen; ben de türbanla aynı sıralarda oturmak için elimden geleni yaparım. Ben saçı kapatan bir kumaşa karşı değilim. Ben özgürlüklerin, düşüncelerin önüne geçilmesine karşıyım. Hadi gel beraber insanlara her türlü düşünceyi sunalım seninle. Hadi onlara kendi etraflarındakinin dışında ki hayatları da gösterelim. Onlara Dostoyevski’nin kitaplarını verelim, varoluşçuluktan bahsedelim, Nietzsche’yle tanıştıralım onları, Mayalar’ı anlatalım, insan psikolojisinden söz edelim ve tarihsel olarak büyük dinlerin çıkışını ve tarım toplumları üstündeki kullanımını anlatalım. Yüzyıllar önce Sokrates’in, Eflatun’un kaleminden çıkmış kitapları okutalım. Hümanizmi gösterelim. Sonra bırakalım tercihlerini yapsınlar. Sonra bırakalım başını karanlıklara gömen gömsün. O zaman o bir özgürlük olur. Ona sunulan onca şeyi özümseyip bu kararı alması bir özgürlüktür. O zaman ben onunla aynı sırada oturmak için elimden geleni yaparım…

61


Köprüler 1 Duygu Yılmaz “Ayrılığın omurgasıdır umut. Dik tutar ayrılığı ve katlanılabilir kılar verdiği acıyı. Ayrılık başladığı anda doğurur umudu içinde; çünkü her ayrılık yeni bir başlangıçtır ve her yeni başlangıç habercisidir yeni bir ayrılığın. Bu uzar gider hayat içinde, doğmak bir ayrılıktır kendi serinde ve de yeni bir başlangıç. Ölmek ise daha güçlüsü doğumların… Yani bir ucu ayrılıktır bir nefes boyundaki ipin, bir ucu yeni bir başlangıç önceki hiçbir gündüze benzemeyen. En uzun süren anı bu ipin ortasında yaşanır, sonrasında yaşanan ya bitişin verdiği acı ya başlangıcın verdiği heyecandır…” …Aynaya baktım bir defa daha, saçlarımdaki kıvrımlara ölü bir yakarış gibi düşen solgun ışığın akışına ve gözlerimde dökülmeye her dem hazır, topluca durup yerçekimine yenik düşmeye, dağılarak ve ışıkla her noktada birleşerek başkaldıran aydınlığa… Aynı ışık altında günlerce önce görmüştüm hüzünlü gözlerini, her an yüreğini ortaya dökecekmişçesine suskun duran dudaklarını, şaşırmış gibi titreyen, çocukluğumun geçtiği memleketteki kar düşmüş çam ağaçlarına benzer kirpiklerini yüzünü… Hepsi aklımda yaz günlerinden kalma bir anı gibi. Sen aklımdasın, unutmaya çalıştığım her şey gibi. Derine itmeye çalıştıkça aynı istekle fışkıran yalnızlıklarım gibi aklımın en ucundasın. Ve ben varlığını yokluğunla bir tutana dek, orada kalacaksın… Suretim değişmedi ne kadar baktıysam aynaya. Gözbebeklerimde belirdi tekrar kar yanığı hayalin. Şimdi durduğum yerdeydin yine, ellerin uzanmıştı bilmediğimiz denizlere doğru. Sustuğun tüm kelimeler aynı ışık altında dökülmüştü odanın her köşesine ve sesin, dağılmıştı dudaklarından çıkıp parmak uçlarımı titreterek… Sonra sabah oldu, sen açıp tüm perdeleri, o ölü ışığı da katarak yanına ve bana, artık kaybolan sesinin yankılarını, kederli tortular taşıyan gün ışığını bırakarak odanın orta yerine, gittin… Senden sonra ne ben açabildim ellerinin tadını alan o perdeleri, ne de çağırabildim gizli denizlerinden, kuytu köşelerden kaybolan sesini… Şimdi aynı ışığın altındayım yine; ama ne kirpiklerin var gölgesinde yıldızlarımın, ne de nefesinin buğusu gözbebeklerimde. Bana kalan yalnızca yokluğun var ki ne ağır gelir yüreğime… “Ayrılık demir çubuk gibi, sallanıyor havada Çarpıyor yüzüme yüzüme, sersemledim 62


Kaçıyorum ayrılık kovalıyor beni Yolu yok elinden kurtulmanın Dizlerim kesildi, yıkılacağım. Ayrılık zaman değil, yol değil Ayrılık aramızda bir köprü Kıldan ince kılıçtan keskin Ayrılık aramızda bir köprü Seninle diz dize otururken de…”

63


14 Şubat Nedir? Onur Keşaplı Nedir 14 Şubat? Kapitalist düzen tarafından sevdiklerimize hediye almakla görevlendirildiğimiz günlerden biri mi? Aşkı sömürerek nasıl para kazanabiliriz diye düşünen para babalarının yarattığı düzmece bir gün mü? Şubat ayı başlarında, her yerde bizi kuşatan kalplerle cıvıl cıvıl hazırlanmış hediye reklâmlarını gördükçe, tüketim toplumunun bir piyonu olmayı reddettim yıllar boyu. İnsanı ve derinlerindeki tüm insani duyguları paraya çevirmeyi başaran sistemin, bizlerin en saf, aynı zamanda en güçlü duygusu olan Aşkı ele geçirmeye çalışması beni rahatsız etti. Tüm bu sebeplerden dolayı reddettim 14 Şubat Sevgililer Gününü. Ancak daha sonra, bu tarihin ardında yatanları merak edip araştırdığımda, bana tekrar “insanı” hatırlatan gerçekleri gördüm.

İngilizcede sevgili anlamına gelen sözcüklerden biri “valentine”dır ve 14 Şubat bu dilde Valentines Day olarak geçer. Sevgili sözcüğünün karşılıklarından biri olarak bildiğimiz bu sözcük aslında bir özel isimdir. Güne ismini veren kişi olan Aziz Valentine, Milattan sonra 200lü yıllarda Roma İmparatorluğu’nda yaşayan papazlarından biridir. Bu sıradan papazı özel kılan nedenler arasında din olgusu yoktur. Yaşadığı dönemde Roma’yı yöneten 2. Claudius, oldukça katı kurallar koyan ve uygulayan bir imparatordur. Ancak O’nun döneminde imparatorluk, eski şaşalı günlerinden uzaktadır. Claudius, bu durumu ordusundaki zayıflığa 64


bağlamıştır. İmparator, eşlerinden ve ailelerinden ayrılıp seferlere çıkan askerlerin savaşma arzusunda azalma olduğunu ve ünlü Roma Lejyonlarının eski günlere dönmek için bu durumdan kurtulması gerektiğini düşünmektedir. Çözüm olarak tüm orduda evlilikleri yasaklar. Aziz Valentine’ı ölümsüzleştiren olaylar da bu yasaklar sırasında gerçekleşir. Valentine, Claudius’un koyduğu yasaklara rağmen Roma âşıklarını buluşturup, gizlice evlendirmektedir. Sevdikleriyle evlenmeleri sağlanan Roma askerlerinin sayısı arttıkça, Claudius ve muhbirlerinin şüpheleri de artar. Sonunda katı yasaklara rağmen sevenleri evlendirmeye devam eden Aziz Valentine yakalanır ve 14 Şubat 270’de yaptığı “büyük kötülüklerin” cezası olarak sopalarla dövülerek öldürülür. Âşıkların Azizi olarak adlandırılan Valentine, ilk kez 14 Şubat 496’da anılmıştır ve o gün bugündür farkında olan veya olmayanlar tarafından anılmaktadır.

Aziz Valentine’ın heykeli İşte bizlerin günümüzde, Sevgililer Günü olarak kutladığı 14 Şubatın ardındaki gerçekler bunlardır. Kapitalist düzenin, kendi eseri olan tüketim toplumlarını sömürme ve her şeyi paraya çevirme güdüsüyle yarattığını düşündüğümüz 65


Sevgililer Günü, aslında insanların hem de Aşka inanan insanların tarihe kazıdığı bir gündür. Sistem bu günle beraber Aşkı paraya çevirip en içten duygumuz olan sevgiyi de ele geçirmiştir. Tam da bu yüzden bizler, yani içlerinde gerçek sevgiyi barındıran insanlar 14 Şubat’a sahip çıkmalıyız. Para babalarına, duygularımızı satın alamayacaklarını haykırmalıyız. 14 Şubatta sevdiklerimize çiçek almak istediğimizde, o günü fırsat bilip her şeyi pahalıya satan uyanık satıcılardan uzak durmalıyız. O gün bizler, sevginin verdiği güçle dudaklarımızdan dökülen sözleri, kalbimizden gelen sözcüklerle bezediğimiz sayfaları ya da hayal gücümüzün sevgimizle birleşmesinin ürünü olan hediyeleri sunmalıyız sevdiklerimize. İnsanı ele geçirmek isteyen sistem, insanın en güçlü duygusuyla, Aşkla yıkılacaktır. İsmi, “sevgili” sözcüğüyle eş anlamlı hale gelerek ölümsüzleşen Valentine adına tüm sevenlerin ve sevilenlerin Sevgililer Günü kutlu olsun aziz dostlar.

66


Fazıl’dan Che’ye Özgürlük ve Aydınlık Gökhan Baykal Başka türlü bir şey benim de istediğim Can Baba gibi. Kahvede Tırtlar Vadisi muhabbeti yapmak değil de Picasso konuşmak mesela. Ve burası gibi olmayacak istediğim memleket, Fazıl Say’ları sanatını ve ne demek istediğini anlamadan sorgulanmadığı, yargılanmadığı bir yer…

Gerekirse anasını da alıp gidebilirdi sevgili Fazıl Say ama bunu yapmadı. Neden? Çünkü O ülkesini çok seviyordu. Kimsenin söylemeye cesaret etmediği (edemediği) şeyleri söylemişti ve bana kalırsa çok ta iyi etmişti. Kimi kendini bilmezler Fazıl Say’ın bu beklenmedik ama haklı çıkışına ağır tepkiler vermişti e nede olsa %47’lik kesimde yer alıyorlardı, işte bu yüzden böyle densiz düstur 67


edenlerin haddini bildirmek gerekiyordu. Sırf karşıt görüş diye linç edilebilirdi Fazıl Say ama o böyle riskleri bile göze almıştı çünkü her zaman aydınlıktan yanaydı… Tıpkı katledilen hâkimler gibi. Adaletini kendi sağlamaya çalışanlardan çok çekti güzel ülkem. Herkesin söz hakkı olduğunu unutmak, kendinden farklı düşüneni katletmek vacip oldu galiba ülkemde. Ne de olsa şeriat yasalarıyla yönetiliyoruz değil mi aziz dostlar? Aslında ne yapmak lazım biliyor musunuz aziz dostlarım? Anamızı da alıp gitmek lazım bu ülkeden bakalım neler oluyor sonra ne yapabiliyor o malum %47 ve onlardan oy alıp tahta çıkanlar. Gerçi böyle bir şey yapsak bayram ilan olunurdu herhalde Türkiye Cumhuriyeti’nde, istekleri gibi at koştururlardı kesin. Neyse bu mevzu üzerine yazmaya devam edersem 301 arkamdan gelir yakalar beni, en iyisi konuyu değiştirmek… Buradan sonra yazıyı nasıl çevirebileceğime dair en ufak bir fikrim yok, hep beraber izleyip göreceğiz. Biraz Ernesto Che‘den bahsedelim bari konuyu bağlamak açısından doğru bir tercih gibi sanki. Kimdir bu Commandante dedikleri adam? Ne yapar ne eder? Ya da ne yaptı ne etti vakti zamanında? Hadi bakalım biraz Ernesto’dan bahsedelim, ilerleyen bölümlerde de yazıyı Fazıl Say’a bağlarız bir şekilde.

68


Efendim Ernesto Che adlı zat-ı muhterem Arjantin’de doğmuş vakti zamanında (1928), astım hastasıymış, çocukken çok kez ölümlerden dönmüş bu hastalık yüzünden, derken bir gün doktor olmaya karar vermiş ve başlamış okumaya… Okumuş ta okumuş, hiç bıkmamış okumaktan, derken bir gün arkadaşı Alberto Granada ile şu Güney Amerika Kıtası’nı gezelim bizim külüstür motosikletle de görelim bakalım neler oluyor burada demişler. Atlamışlar külüstür motosiklete vermişler kendilerini yollara, tabi bu arada okula da ara vermek zorunda kalmışlar. Bu tur ona, Latin Amerika'nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı verdi. Che, 1953 yılının Mart ayında üniversiteyi bitirmiş doktor olmuştu. Venezüella’daki cüzam kolonisinde çalışmak üzere anlaşmıştı. Buraya gitmek için çıktığı yolculuğu sırasında Peru'ya da uğradı. Orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi. Hapisten çıktıktan sonra Ekvator'da bir kaç gün kaldı. Burada Ricardo Rojo adında bir avukatla tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Che, Venezüella'ya gitmekten vazgeçip, Ricardo Rojo ile birlikte Guatemala’ya gitti. Devrimci 69


Arbenz Hükümeti sağcı bir darbe ile devrilince Arjantin büyük elçiliğine sığındı. İlk fırsatta ihtilalcilerin safına katıldı. Faaliyetlerinden dolayı elçilik binasından çıkartıldı. Guatemala’da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika'ya gitti. Ernesto, Guatemala'da birçok Kübalı sürgün ve Fidel Castro'nun kardeşi Raul ile karşılaşmıştı. Meksika'ya geçtiğinde ise Fidel Castro ve arkadaşları ile tanışarak Küba devrimcileri safında yer aldı. Daha sonra Granma gemisiyle Küba'ya hareket etti ve savaşın sonuna kadar en ön safhada yer aldı. Devrim sonrasında Binbaşı Ernesto Che Guevara Havana'nın la Cabana Kalesi'nin komutanlığına getirildi.1959 yılında Küba vatandaşı ilan edildi. Bir süre sonra silah arkadaşı Aleida March ile evlendi. 7 Ekim 1959'da Milli Tarım Reformu Enstitüsü başkanlığına atandı. 26 Kasım'da da Küba Milli Bankası başkanlığına getirildi. Böylece Che ülkenin mali işlerini yüklenmiş oluyordu. 23 Şubat 1961'de Küba Devrim Hükümeti bir sanayi bakanlığı kurarak Che'yi bunun başına getirdi. Ancak Playa Giran çatışması sırasında, tekrar kale komutanlığı görevine getirildi. Daha sonra az gelişmiş ülkelere çeşitli seyahatler yapan Che, sömürülen halkları ve emperyalistleri daha yakından tanıma fırsatı buldu. Bu durum Che'nin savaşçı yanının tekrar canlanmasına yol açtı. Artık başka Latin Amerika ülkelerine gidip halkları örgütlemesi gerektiği kararını vermişti.1965 Eylül'ünde bilinmeyen ülkelere doğru yola çıktı. 3 Ekim 1965'de Fidel Castro, Che'nin ünlü veda mektubunu Küba Halkına okudu. ...Ve ölüm Che'yi Bolivya'da Higueras yakınlarında yakaladı. Barrientos'un askerleri O'nu 7 Ekim 1967 gecesi Hieguras yakınlarında kıstırdılar. Bacağından ağır bir yara aldı ve Hieguras'da bir okula hapsedildi. Kimsenin karşısında eğilmedi. Ve 9 Ekim günü Barrientos'un kiralık katillerinden Mario Turan'ın dokuz kurşunuyla can verdi. Commandante‘nin hayatını kısaca özetledikten sonra bir iki olaydan dem vurup yazımı sonlandırmak istiyorum. Che ne için savaşmış efendim? “Özgürlük” ve “aydınlık” için evet sadece “özgürlük” ve “aydınlık” için. Peki, Fazıl Say ne için böyle konuşmalar yapmış? Tabi ki “özgürlük” ve “ aydınlık” için… Che’de Fazıl’da aynı şey için savaştılar, Amerika’nın baskısına boyun eğmemek, karanlıkta kalmamak için. Güney Amerika ülkeleri için karanlık güçler diktatörlerdi Türkiye için ise yobazlar, aradaki tek fark bu bence sevgili okurlar. 70


71


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

72

Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2008  
Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2008  
Advertisement