Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Nisan 2010 Sayı 30 Turhan Selçuk Edip Cansever Söyleşi: Ziya Bakanay

Editörden

1


Editörden Anayasayı değiştireceklermiş, neye yarar? 12 Eylül’de farkında olmadan kendilerini tarihin çöplüklerine atan, günümüzün ressamları yargılanacakmış neye yarar? Öyle bir ruh haline soktular ki bizleri inanın aslan demokrat(!) başbakan Azizm’i kahvaltıya çağırsa gitmeyiz. Hani günümüzde oğullarıyla birlikte tarihin çöplüklerinde kendine yer bakan eskinin büyük yazarı, Menderes diktasına karşı “bugün canım bir şey yazmak istemiyor” demiş ya, işte benzer bir ruh halindeyiz. Neyi anlatsak, neyi yazsak? Neye yarayacak? Mustafa Balbay’ın daha kaç yıl hapiste olacağını mı yazacağız? Daha kaç yıl boyunca onun keyifli kaleminden çıkan yeni bir yazı yerine tam bir yıldır sayfalarımızda yayınladığımız yazısını tekrar tekrar okuyacağız? Hrant Dink hakkında yazsak ne değişecek? Besili katilleriyle ilgili yeni “reality show”lar mı izleyeceğiz? Bu sefer havuz partisi mi verirler dersiniz? Öte yandan, aslında turizm bakanı olan kültür bakanımız sinema sektörüyle ilgili yeni yasalara gerek yok demekle kalmıyor ve sektörde herkesin sigortalı olduğunu belirterek yalan söylüyor! Neredeyse tüm iş gücünün sendikasız olduğu bir ülkede bakanlar diledikleri konularda atıp tutabilirler nasıl olsa kim karşılık verecek? Abdülcanbaz? Büyük usta Turhan Selçuk’u uğurladığımız günden beri Abdülcanbaz’ın tokadını arar olduk… 12 Eylül darbecilerini yargılayacaklarmış! Onlar o darbenin rüzgârıyla nefes alıyorlar, onun sayesinde yaşıyorlar. Samuray onurları olsaydı eğer, intiharı göze alabilirlerdi. İslam’da intihar yasak olduğundan değil, onursuz olduklarından dolayı intihar edemezler. Onursuz olduklarından dolayı ne 12 Eylül’ü yargılayabilirler ne de 82 Anayasası’nı kökten değiştirebilirler. Azizm olarak, geçtiğimiz ay yitirdiğimiz, yalnız ülkemizin değil tüm dünyanın en önemli karikatüristlerinden olan Turhan Selçuk’u en büyük destekçimiz, değerli aydın Adnan Binyazar’ın kalemiyle anıyoruz. Türk edebiyatının belki de en büyük ismi, aynı zamanda ilk faili meçhul kaybımız Sabahattin Ali’nin sanatını, ölüm yıldönümünde en önemli öyküleri üzerine çalışmalarımızla anıyor ve inceliyoruz. Şiir bölümümüzde ise bir büyük üstadın, Edip Cansever’in, dizelerine çağırıyoruz sizleri. Bu ay ayrıca Anadolu Rock akımının en büyük isimlerinden Erkin Koray’ın müzik yoldaşı, bas gitaristi Ziya Bakanay’la yaptığımız keyifli sohbeti sayfalarımızda bulacaksınız. 2


Yaratımdan Lidyalılar’a, güncelden devrime, cinsellikten sinemaya kadar çeşitli konularda araştırmaları, makaleleri ve denemeleri okuyabileceğiniz sayfalarımızda ayrıca birbirinden etkileyici şiir ve öykülerimize göz atmanızı özellikle tavsiye ediyoruz. Uyuşukluğun biran önce atıldığı ve mücadelenin hız kazandığı bir Türkiye dileğiyle, Sanatla kalın dostlar… Azizm’in Notu: Örgütümüzün kuruluşunun üçüncü yılını kutlayacağımız ve 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesini ele alacağımız mayıs ayı güncellemesi için konuyla ilgili veya değil, inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videolarınızı 4 Mayıs 2010 tarihine kadar editörümüze iletebilirsiniz değerli dostlar.

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön ve Arka Kapak: Abdülcanbaz (1957) – Turhan Selçuk

3


İçindekiler

Gözlüklü Sami’ler Ülkesi – Adnan Binyazar

s.5

Yaratmak: Din, Sanat, Sinema – Selin Süar

s.9

Sabahattin Ali’nin Değirmen’ine Sinemasal Bir Bakış – Onur Keşaplı

s.17

Ziya Bakanay ile Söyleşi – Ender Eliya Kohen

s.22

Yaşamı ve Yapıtlarıyla Edip Cansever – Duygu Yılmaz

s.26

Bastırılmış Cinselliğin Türk Toplumu Üzerindeki Etkisi (2) – Ümit Hüseyin Girgin

s.33

Lidyalılar ve Dünyaları’na Yolculuk – Tuğçe Duysak

s.47

Gidişin İsyan Suskunluğumdu (şiir) – Abdullah Rıdvan Can

s.50

Genç Kadın (şiir) – Gülin Geloğulları

s.51

Aşk Güncesi (2) Aşk İşaretleri

s.55

Geçmişe Müebbet (5) – Abdullah Rıdvan Can

s.58

Bir Kez Daha (şiir)

s.61

Hepimiz Yine Ermeni’yiz, Var mı İtirazı Olan? – Osman Bahar

s.65

3D(Demokrasi, Darbe, Devrim) Arasında Çırpınışlar – Onur Keşaplı

s.68

Yazılama – Gökhan Baykal

s.73

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.75 4


Gözlüklü Sami’ler Ülkesi Adnan Binyazar Sanatçı ölür, izi kalır: Shakespeare-Hamlet… Victor Hugo-Jean Valjean… Dostoyevski-Prens Mişkin… Turhan Selçuk-Abdülcanbaz…

Cumhuriyet Gazetesi Arşivi Betimleme, sözle resim yapmaksa; karikatür, betimlemenin çizgisel olanıdır. Çizgi ise, anlatının en yalın biçimidir. Karikatürü resmin şatafatından çizgi yalınlığına indirgeyen Turhan Selçuk’ta çizgi, karakter yaratımının beğeniler armonisidir, düşünce üretimidir, zekânın ironi silahıdır. Ankara’nın yarı puslu göğünü delip 10 bin metre yükseklere tırmanan uçağımız bulutların üzerinden İstanbul’a yönelirken, belki o anda Turhan da inişe geçen bir uçağın içinde Ankara’ya iniyordu…

5


Hayat bu, göğün aynı katında, birimiz geldiği, birimiz gideceği yere doğru ilerlerken, uzaklarda kâğıttan oyuncaklar gibi görünen uçaklara dalmış, Turhan’ın dünyada bıraktığı yaratısal izdüşümü düşünüyorum. *** Sanat, zaman denen belirsiz süreçte iz bırakmaksa, o soydan sanatçıların evrensel yurttaşlarından biri de Turhan Selçuk’tur. Bu yargı, “sanatın evrensel yurttaşlığı” kavramını açıklamayı gerektiriyor. Evrensellik, yalnız dünyayı ve dünyada olup bitenleri değil, yaratılışın kozmik dünyalardaki değişimlerinin her evresini algılayıp beynimizde ona yer aramaktır. Bunun varlık kuramını aşan bir yanı var. Açı geniş tutulursa, evrensellik, varlıkların varoluş nedeninde başlayıp onların dünyaya kattıklarını, ya da dünyayı eksilten hallerini irdeleyerek, yaşama egemen olmaktır. *** Yol, sanatçının, beyin birikiminde var olanlarla oluşturduğu kendi yaratım dünyasına çıkar ki, Van Gogh’un, “Sanatçı, yaratılışta eksik olanı tamamlar” dediği budur. Özgürlüğün egemen olduğu böyle bir dünyada ne kin vardır, ne düşmanlık, ne haksızlık, ne cinayet, ne kazanç gaspı, ne siyasal erkin baskısı… İnsan, orada, varoluşunun başka varlıklarda neler var edebileceğini düşünür. O, attığı adımlardan başka hiçbir şeyin de sorumlusu değildir. Böyle bir dünyayı ancak Abdülcanbazlar yaratır. Orada, kişilik çürümesine uğramış Gözlüklü Sami’lere adım atacak yer bile yoktur.

6


*** Bir ağabeyi, kardeşinden iyi kim tanır? Burada sözü, her düşünceyi somutluğa erdirmenin ustası İlhan Selçuk’a bırakmalıyım…

Turhan Selçuk ve İlhan Selçuk (Cumhuriyet Gazetesi Arşivi) 7


“Yıldızlarımızın elimizden kaymasına seyirci mi kalacaktık?.. Kıyamet günü yaklaşıyordu… Alâeddin’in lambasından çıkan dev, Turhan’a bir çizginin gizeminde bütün dünyaları, yıldızları, gezegenleri, galaksileri, insanları, duyguları, sevdaları, dostlukları, düşmanlıkları, ağlamayı, gülmeyi, geçmişi, geleceği ve an’ı –tek sözcükle yaşamı- yakalamayı öğretti. Oh, ne büyük mutluluk!.. Turhan, evrendeki her şeyi çizgiyle dönüştürmenin ilm-i simyasında benliğini buldu…” *** “Gül Diken” dergisinin kapağına Turhan Selçuk’un bir karikatürü konmuş. Karikatürde gözleri kanlı koca bir siyah balık, ondan oldukça küçük gri balığı yutmak üzere ilerliyor. Gri de, daha da küçük bir siyah balığın ardında… Turhan’ın ironisini anlayan anlıyor: Birbirini yutmak hayvana özgü; siz insansınız!.. Türkiye şu günler, güçlünün, önüne çıkan güçsüzü yuttuğu Gözlüklü Sami’li günler yaşıyor. Önceden de bu dönemlerden geçti kara yazgılı insanımız… Yakındır; onların canavarlaşarak kendi kendilerini yutacakları dönemleri de görecek…

8


Yaratmak: Din, Sanat ve Sinema Selin Süar İnsanoğlu, var olduğu günden bu yana, görüp anlamlandırdığı olaylar ve varlıklar dışında kalan açıklanamazları soyut kavramlara yüklemiş, bunları soyuttan somuta indirgemiş, maneviyat duygusunun dışavurumunu kimi kez doğadaki herhangi bir şeye, kimi kez de kendi yaptığı putlara, ikonlara taparak gerçekleştirmiştir. Görünenin dışında sığınabileceği başka varlık/lar arayışı insani özelliklerin vücut bulduğu Politeist inanç anlayışını ve Şamanizm’i bir köşede bırakmış, tek tanrılı ilk dinin çıkışıyla beraber görünmeyen, ancak bireyin benliğinde, çevresinde var olan tek yaratıcı kavramı kitleleri peşinden sürüklemiştir. “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı ve Allah’ın ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi: Işık olsun; ve ışık oldu. Böyle başlar Tevrat’ın ilk sayfasının ilk bölümü. Önce mekânla açılış yapılır, ardından soyut kavramlar devreye sokulur ve en nihayetinde canlıların en yüksek mertebesine ulaştığı söylenen insanoğlu, onun çoğalması ve birbirleri arasındaki ilişkiler konu edilir. Her üç kitap incelendiğinde insan aklının kavrayamayacağı bir tasvir ekseninde yükselir bütün tanımlamalar. Bireyin etrafında dolaşan melekler (iyiler) kadar şeytanlar(kötüler) da vardır. Bir de üçüncü kuşak iyi-kötü ayrımı, ancak farklı âlemlere konu olan insanlar ve cinler bulunur yeryüzünde. İyiler ve kötüler kadar keskin hatlarla çizilmez hiçbirinin sureti; her ikisinin de mantığı, farklı inancı ve davranışları vardır. Genel olarak bakıldığında masallar, efsaneler, kahramanlar, destanlar vb. zamanın ilerleyişi çerçevesinde; neyin iyi, neyin kötü olduğunu belirleyen bir üst güç sayesinde zemine oturtulur. Karl Marx, “Din toplumların afyonudur” derken çok da doğru söylemiştir aslında; çünkü dinde, öğretiye biraz olsun yönelen her birey büyük bir iştahla ödülünü bekleyip durmaktadır. Her din, kendi emekleme ve çocukluk zamanını geride bıraktığında etkisini yitirmeye başlamış, bir yere ait olmak; inancın ötesine geçip zorunluluğa dönüşmüştür. Bütün değerlerin alt üst edildiği ve bu yüzden değerlerin bile yok 9


olduğu günümüzde pek çok kişi manevi boşluk çekmekte ve sarılacak yeni bir inanç, yeni bir afyon aramaktadır. Kitleler materyalist ve rekabetçi ortamın yalnızlığından sıyrılıp yeniden dine yönelmektedirler ama inancın ve Tanrının içi boşaltılmıştır artık, eski değerler yitip gitmiştir ve din, insan eliyle yoğrulmuş farklı değerler dizisiyle karşımıza çıkmaktadır. “Tanrı dinozorları yarattı, Tanrı dinozorları yok etti. Tanrı insanı yarattı, insan Tanrı’yı yok etti.” F.Nietzsche İnsanlığın, inanç ve maneviyat konusunda, bir yaratıcı olgusu var olduğundan beri içinde kıvranıp durduğu en büyük kısırdöngü de kimin kimi yarattığı sorusundan ileri gelir. Yaratmak, yoktan var etmek anlamına geldiği için insanoğlu, kendi içindekileri farklı bir biçimde yansıtabilmek amacıyla sanatı; yaratmayı keşfetmiştir. Melodik bir tınıyla veya kayaların/kumların üzerine gördüklerini resmetmeye çalışarak başlayan sanat serüveninde yıllar geçtikçe sanatın ana hatlarında dolaşan kolları resim, heykel, müzik, edebiyat, tiyatro ve diğer pek çok sanat dalı alanının kendine özgü kuralları, biçimleri, biçemleri ve akımları oluşmaya başlamıştır. “Hafızadaki görüntüler görsel verilerin dönüştürülmesine katkıda bulundukları gibi, bu veriler olmaksızın yeni görüntüler, kurgular yaratılmasına da neden olurlar. Hayal ya da düş görürken, kitap okurken, müzik dinlerken kafamızda görüntüler üretiriz. Herkesin kafasında tanıdığı insanlara, yaşadığı olaylara, mekânlara ait farklı görüntüler bulunmaktadır. Yaşanılanlara bağlı olarak bu görüntüler farklı anlamlar taşırlar. Örneğin kötü deneyimlere sahip biri için, başkasına cennetten bir köşe gibi görünen bir şehir cehennemi tasvir edebilir. Görüntü ve onun anlamı ayrılmaz bir bütündür. Görsel sanatlar işte bu kaynaktan beslenirler. Sanatçılar öznel görüntülerini çeşitli sanat türleriyle maddileştirerek başkalarına göstermeyi denerler.”1 “Yaratım” kelimesi de sanatla beraber kullanılagelmiştir, çünkü belli biçimler üzerinden bile olsa, her kişi aynı konuyu işlese dahi farklı yapıtları sunmakta; ortaya çıkardığı yapıtında, sanatçıya özgü olan görme-duyma-temsil etme-tasvir 10


etme şekilleri sanatçının kendi odak açısından, düşüncelerinden, hislerinden izler taşımaktadır. Bilimsel çalışmalar hız kazanıyor… Bununla beraber din olgusunun sunduğu kurallara tam bağlılıkla kabul edilen/ettirilen kişi ve Tanrı arasındaki inanç olgusu çağlar boyu yeni yaratımların gelişine engel oldu. Doğayı, Tanrı tekelinden çıkarmaya çalışan pek çok seçkin, dine karşı çıkıldığı gerekçesiyle idama götürüldüğü halde gizli saklı yapılan keşifler hiç durmadı. Ortaçağ'ın dogmatik düşüncesine karşı Avrupa'da doğup gelişen felsefe, bilim ve sanat görüşü, insanlık sevgisini, yani hümanizmayı temel almış ve “yeniden doğuş” tarihe damgasını vurmuştur. Deney ve gözleme dayalı bir hareket olan Rönesans, sanatta sıçrama yarattığı gibi, bilimsel alanda keşiflerin ve yeni buluşların ortaya çıkmasına, reformlara ve insanı odak alan bir hareketin başlamasına neden oldu. İlerleyen dönemlerde insanlığa büyük katkı sağlayacak buluşların yapılması, optik lenslerin ve merceklerin keşfiyle beraber yeni bir sanatın doğuşu haber veriliyordu: Fotoğraf. Fotoğraf, ilk etapta yöneldiği varlığı, olduğu gibi resmetmeye/kopyalamaya dayalı ve bu konuda bütün kitlelerin hayretle karşıladığı, kimilerinin korktuğu yeni bir buluş olmuştur. Teknolojik ilerlemeler devam ettikçe fotoğrafın icadı, toplumları daha büyük hayrete düşürecek; yeni bir bilim ve sanatın doğuşuna öncelik etmiş, yine fotoğrafın serüveni gibi başlayan “ânı” kaydetme özelliği, kitleleri peşinden sürükleyebilecek kadar kuvvetli bir propaganda, bir eğlence, bir anlatı, bir belge niteliği taşıyan sinemanın ortaya çıkışına tanıklık etmiştir. Çıktığı ilk zamanlarda hareketli fotoğraflar olarak tanımlanan sinemanın mucitleri, bu söze karşı çıkmakla beraber, sinemanın fotoğrafların hareketli biçimde yan yana dizilmesinden ibaret olmadığı konusunda ne kadar da haklı olduklarını ispatlamış oldular. O güne değin var olan bütün sanat dallarını bünyesinde toplayan, insana ait olan insani özelliklerle, yaşamı; senaryo yazarının ve yönetmenin bakış açısından sergileyen sinema, yeni bir inanç, yeni bir dünya, yeni bir yaratım şekli haline geldi. Seyirci için her şeyden sıyrılarak üçüncü göz olmanın verdiği ayrıcalıklı konum, filmde konu edilen plot yapısının arka metinlerinde yer alan uyarılar, anlatılar, özlü sözler, sebepsonuç ilişkileri, karakterlerin sahip olduğu içsel yapıları ve buna uygun davranışları; sinemada yaratılan ayrı bir dünyanın ve bu dünyaya paralel giden kutsal söylemlerin eşliğinde izleyicinin, bir kul gibi Tanrı’nın söylemlerinden kendine bir pay çıkarmasına neden olmaktadır. 11


Bireyin ilgisini çekmeyen ve onun düşüncesinden farklı olan bir karakterin yaşamı, bir inancın aktarılması veya bir olay bile kişiyi ister istemez, karanlık salondan çıkışında düşünmeye, sorgulamaya veya telkin etmeye itmiştir. Bu, günümüzde de böyledir. ‘Sinemada Anlam ve Anlatım’ adlı kitabında Oğuz Adanır konuyu şöyle özetler, “Eğer kültür, insan deliliğini kontrol etme sanatıysa, düşünüp konuşmaya ve yazmaya başladığından bugüne insanoğlunun ‘anlam’ yaratma ve üretmekten başka bir şey yapmadığı söylenebilir. Çünkü dinler ve inançlar, yasalar ve kurumlar, gelenek ve göreneklerinin tümünün kökeninde anlam sorunu yatmaktadır. Tüm mitolojinin amacı, evrende yapayalnız olduğunu düşünen insanı rahatlatıp, çıldırmasını engellemek ve ölüme (aynı zamanda kadere) boyun eğerek yaşamasını sürdürmesini sağlamaktır.”2 Sinemanın dine benzetilmesi elbette ki yeni bir kavram değil. Oluşturulan mekânlar ve karakterler, konunun geçeceği tarihe göre bildiğimiz görüntülerden oluşabileceği gibi somut varlıklardan ve mekân anlayışından kopup, geleceği veya başka bir dünyayı tasvir eden görsel şölenler de özellikle bilim-kurgu dünyasına eklenmiş bulunmakta. Ancak 1970’lerden beri gözle görünür ölçüde yaşanan hızlı değişimler ve rekabet piyasasının yükselişi dünyanın her alanını olduğu gibi özelde sinemayı, genelde sanatı etkilemiş bulunmaktadır. Görüntü dünyasını işgal eden, kalıpları yeniden yaratan bu kargaşada, kişi kendinin de sömürüldüğünün farkında olmamakta, bir an için durup nefes alamamakta, düşünmeye, kendini dışarıdan gözlemlemeye bile vakit bulamamaktadır ve en tuhaf olanı da birey yeniden dinine sarılmış bulunmaktadır; ama din, artık o eski din değildir. Birey, medya ve diğer göstergeler tarafından görsel bir şenlik içinde sürekli olarak bir bilgi bombardımanına tutulup, eski değerler, eski baskılar parmakla gösterilerek kişinin ne kadar şanslı olduğu söylenmektedir, ancak günümüzde milyarlarca kalabalık içinde bireyin kendini yapayalnız hissetmesi de bundandır. Artık her birey sistem içinde kendinin yaratıcısı, kendi çevresinin yaratıcısı ve kendi kaderinin yaratıcısıdır. Benliğin bu süreçten kopması yalnızca reklamların veya medyanın ortadan kaldırılmasıyla mümkün olmayacaktır çünkü artık herkes bu işin bir ortağıdır. Konuyu çok dağıtmadan, sanatın ölümüne ve sinemanın işlevine ve ikisi paralelinde dinin yok edildiğine dair söylemlere yeniden bakacak olursak eğer, sanatın (ve hatta pek çok insani değerin) öldüğünü söyleyen eleştirmenler özetle, 12


bunun, emek sürecinden, estetik değerler üzerinden ve sanatçının sürü içinden çıkılamaz bir halde bulunduğundan dolayı olduğunu belirtmektedirler. Baudrillard, espriyle karışık verdiği bir örnekte bunu, değerlerin sürekli olarak değişiminden kurulan paralellikle güncel olanın da her an değiştiğini ve eğer bir ressamın şu an resim yapması gerekiyorsa, bırakın bu yapıt için yıllarını harcamasını, tuvale fırçayla boya püskürtmek için bile az vakti olduğunu vurgular. Gerçek olanın varlığı bir yana dursun, illüzyonun bile bittiği, gerçekle karıştırıldığı zamanımızda illüzyondan esin alan, var olanı eleştiren, sorgulayan ve estetik olan bir sanatın –ki sanat en genel anlamıyla bunlara dayanırvarlığından bahsetmenin mümkün olamayacağını söyler. Çünkü artık her şey estetiktir, her şey eleştirilmektedir, her şey gerçektir/yalandır. Birey, tam anlamıyla bu özgürlük, yenilik ve güncellik ortamında daha en başından beri kendisine sunulan milyonlarca yolun ortasında şaşkın şaşkın bakınmaktadır. Amaçlar bitmiştir, yeni amaç günü yaşamaktır, paçayı kurtarmaktır. Ama işte zaten sistemin istediği de bu yol/lar ayrımında bireyin durup gökyüzüne, yani Tanrı olan sistemin söylemlerine bakıp ondan yardım dilemesidir. “Burada iki karşıt devinimle karşı karşıya kalmış olduğumuz söylenebilir: Biri, Bütünsel Gerçeklik, yani bütün dünyayı tek bir şemsiye altına toplama olarak adlandırılabilecek tersine çevrilmesi olanaksız girişim. Diğeri İkili Biçim, yani gerçeğe özgü tersine çevrilmesi olanaksız gidişata özgü içsel bir tersine çevrilebilirlik. Bütünsel bir evrene doğru gelişme/gidişatın (ya da için için gerilemenin) önünde durabilmek olanaksız görünüyor. Buna karşın ikili biçimi yok etmek de olanaksız görünüyor. Bu çelişkili ikili devinimden oluşan çözüm üzerinde her nedense spekülasyon yapılamıyor. İkili biçim ve herkesin içinde yer aldığı tek bir bütün oluşturma gibi içinden çıkılması mümkün görünmeyen bir karşılaştırma yapma durumuyla karşı karşıya kalınmaktadır. Bu, görünüşten ibaret bir karşılaştırmadır, zira her an için gizli bir çözülme, kendini içten içe kemiren bir çekişme süreci içine girilebilir. Bütünsel dünya adlı sisteme içkin şu küresel şiddete, simgesel meydan okuma adlı en saf meydan okuma biçimi, içten içe karşı durmaktadır. Bu ikisi arasında bir uzlaşma olasılığı yok gibi. Olaya olabilecek en nesnel düzeyde baktığımızda bu iki güçten hangisinin kazanabileceği konusunda bahse tutuşmaktan kaçınıyoruz. Bunu tarafsız kalmak istediğimiz için yapmıyoruz, çünkü dolaylı denilebilecek bir şekilde hangi tarafı 13


tuttuğumuz belli. Bunun nedeni bu çözümü olanaksız karşıtlık, bu sonsuza dek süreceğe benzeyen görüş ayrılığının yazgısal bir şeye benzediğini anlamış olmamızdandır.”3 Sistem, Baudrillard’ın söylemiş olduğu her iki devinimi de kendine özgü kullanmakta, bireye bir yandan “içine dönmeyi”, “farklı olmayı”, “kendisini keşfetmeyi” aşılarken diğer yandan küresellik, bütünsellik ve evrensellik iddialarıyla bireyi genele, evrensele, her insanın hakkı olan kavramlara atıflar yaparak bu zıtlıkta kendini yaşatmaktadır. İletişim sürecindeki sürekli olma, kitle iletişim araçlarının sunduğu göstergeler ve ilettikleri mesajlar arasındaki dayanışma, güncel olmayanın dışındakini ve tüketmeyeni iteleme, zamanınkavramların cinayetinden başka bir şey değildir. Sanatın ilgilendiği kavramlar olan iyi-kötü, belli bir süre zarfında sanat felsefesine kaymış, ancak sanat felsefesi bile neyi nasıl açıklayacağını bilemez hale gelmiştir çünkü nesnenin sahip olduğu görüntüsüne dair bir açıklama yapamamaktadır. Evet, anlatılar belki bu noktada bitmiştir, ama nesnelerin varlığı hâlâ devam etmektedir. Ters bir yanılsama yaratıldığı açıklaması aslında entelektüel maskesi altına gizlenmiş, felsefi açıklamalarla süslenmiş para araklama olayından başka bir şey değildir. Öyleyse estetiği yansıtmaya çalışan sanat, estetik olmayan şeydir artık ve bu noktada çöpleri müzeye döküp sanat diye göstermek, altına da “içinde bulunduğumuz kargaşayı anlatmak istedim” diye yazmak (yani sanat felsefesi yapmak) çok da anlaşılmaz bir şey değildir. Sanata dair bir ayrıntı daha böylece ihlal edilir; ahlak. Bugün neyin ahlaki neyin ahlaksızlık olduğu görecelidir. Çünkü emekten, biçimlerinden, söyleminden, bugüne kadar getirdiği tinsel özelliğinden yoksun olan sanat, bir çöp kamyonuyla halledilebileceği gibi, bir dışkı veya kulak kiri bile sanat olarak satılabilir hale gelmiştir. Ama… İnançtan, değerlerden, tarihsel çizgilerin kısa özetlerinden sonra kendi düşüncemi açıklamam gerekirse, asıl olarak sanatın ölmediğini savunmak isterim. İnsan mantığı belli kurnazlıklar çerçevesinde dünyayı içinden çıkılamaz bir döngüye sürüklemiş olabilir, ancak sanatın bir kolu olan sinema, tüm yapıları yineleyip içselleştirebilme özelliğine sahip olduğu gibi bir karşı duruş olarak da özgün söylemiyle beyaz perdede yerini korumaktadır. Sinemada hiçbir şey, 14


müzeye konulan çöpler gibi rasgele değildir ve üzerine getirildiği felsefi sanat söylemlerinin dediği gibi kişiye bir açıklama getirilmesini gerektirmez. Sinema eleştirmenlerinin bugün öznel bakış açıları ve muhalefet tarzı yalnızca bir filmin konu aldığı söylemin anlatılış şekline, oyuncuların performansına veya filmi oluşturan parçaların bazılarınadır. Teknolojinin sürekli olarak değişimi ve gelişiminin beraberinde getirdiği olanaklar, beyaz perdede daha inanılmaz görsel şölenler sunarak yönetmenin bakış açısını ve senaryo yazarının ideolojisini ve her ikisinin bileşkesini ortaya koyan art metinlerdeki söylemlerini, sinema izleyicisine aktarmaktadır. Her izleyicinin kendine ait yorumları, itirazları, kabullenişleri bulunmakla birlikte sinema var olduğu günden bu yana işlevini korumakta ve aynı konulara farklı bakış açıları sunarak kendini yenilemektedir. Sinema, bir sanat olarak insanlık yok olana dek ölmeyecektir. İnsanlık yok olana dek inanç da kaybolmayacaktır. İnancın manevi boyutundaki Tanrı’nın öldürüldüğü söylense de var olduğundan bugüne manevi boyutta bir bağlanma arayan kişi paradan, güncelden, kaderden bağımsız olarak ‘kendi Tanrısı’na bağlılığını öyle veya böyle sürdürecektir. Sistemin koyduğu hiçbir yenilik anlamları değiştirilmiş olsa da eski inançların yerine kitleler biçiminde geçişi sağlayamayacak, daha küçük gruplar ve tamamıyla sanayi toplumuna veya materyalist sürülere dönüşmemiş ülkeler olduğu sürece sistem yarı eksik olarak işlemeye devam edecektir. Bir gün Picasso’nun bütün biçimlere karşı çıktığı ve zencilerin aşağılandığı bir çağda ilk eserine bir zenciyi yerleştirdiği gibi, bir kişi çıkacak ve gidişata dur deyip sanatın herhangi bir alanında yeni bir akım çıkaracaktır. Bir gün insanlık sinemada farklı bir dünya kurduğu gibi, ölüleri canlandıracak teknolojiyi bulabilse de kim kimi yarattı sorusu şeytanın sonsuza dek bireyi dürttüğü bir soru olarak kalacak ve bu soru var oldukça sanatın temeli olan yaratıcılık ve yaratıcılığın beraberinde getirdiği sanat da hiç bitmeyecektir. Günümüz dünyasının yaratıcılıkta tavan yaptığı söylemleri geçmişini unutan, geleceğe dair hiçbir öngörüsü olmayan kitleleri bireyselleştirip yalnızlaştırdıkça, kendi özüne dönmek isteyen insan durağanlık dönemine giren sanatı yeniden yapılandıracak ve sisteme karşı duruşunu sanat felsefesi üzerinden değil, sanatın kendisi üzerinden, açıklanmasına gerek olmayan görünümlerle gözler önüne serecektir. Kaynakça: 15


1- GÜNGÖR, Şefik, “Görüntüler Evreni”, Sinemasal Dergisi, DEÜ Yayınları, Temmuz-Ağustos 1998, Sayı:1, sf:23 2- ADANIR, Oğuz, “Sinemada Anlam ve Anlatım”, Kitle Yayınları, Şubat 1994, 2. Basım, sf:43 3- BAUDRILLARD, Jean, “Şeytana Satılan Ruh Ya Da Kötülüğün Egemenliği”, Çeviri: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, Ekim 2005, 1. Basım, sf: 18-19

16


Sabahattin Ali’nin Değirmen’ine Sinemasal Bir Bakış Onur Keşaplı

Öykü, olayı yaşayan karakterlerden biri aracılığıyla aktarılmaktadır. Öyküye adını verilen değirmen ayrıntılı bir şekilde betimlenmiştir. Öykü, Edremit bölgesinde geçtiği için, görüntüde ilk olarak yeşil bir tepecikte etrafı zeytin ağaçları ile çevrilmiş bir değirmen yer almaktadır. Kamera geniş açıyla etrafı betimler. Öğle vaktidir ve alabildiğince aydınlıktır. Renkler tüm canlılığını korumaktadır. Kamera yavaş yavaş işlemekte olan değirmene yaklaşır, değirmenin tavanına yakın küçük camdan ışıkla birlikte içeriye süzülür. Kamera yavaş hareketlerle bir göz gibi değirmenin ayrıntılarını izleyiciye aktarır. Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üzerinde simsiyah bir çatı sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları… Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar. Değirmenin içi loştur ama değirmenin çatısındaki küçük pencereden sızan öğle 17


güneşi adeta bir spot aydınlatma gibidir. Kamera bu spot ışığından geçerek, sadece burada görülen duman halinde sıcak ve ince toz zerrelerin uçuşunu bize gösterir, hatta hissettirir. Bu arada görüntüde çalışan insanlar da vardır. Kamera bu ışık kümesinden geçerek çalışanların açtığı döşemedeki kapağa doğru yönelir. Sisi halindeki soğuk su damlaları sanki izleyicinin yüzüne yayılıyor gibi hissettirilir. Bu arada görüntülere eşlik eden değirmenin yaşadığını ifade eden seslerde dalga halinde görüntülere eşlik etmektedir. Kamera tekrar pencereden yansıyan ışığı takip ederek dışarıya çıkar ve sürekli dönen çark gıcırtılarına karışan klarnet sesiyle bomboş yemyeşil bir görüntüye geçiş yapar. Görüntünün içine sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan çocuklar koşarak girerler. Kamera klarnet sesinin geldiği yöne doğru çevrinme yapar, bez çadırları gösterir. Çevresinde genç kızlar, zeytin dallarından sepetler yapmakta, erkekler ise müzik aletlerini çalıp sohbet etmektedirler. Kamera daha da yakınlaşarak grubun içindeki karakterlerden bir tanesine yakın çekime girer. Bu karakter, yağız derisiyle yüzüne delice dökülen simsiyah saçları, koyu gözleri, uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrık burnuyla öykümüzün ana karakteri olan Atmaca’dır. Başka çingenelere benzemiyordu Atmaca. Onlar gibi değildi. Klarnetiyle bambaşka dünyalarda yaşıyor gibiydi. Bütün hayranlığıyla bütün çingeneler onu izlemekteydi. Kamera ayrıntı bir çekimle klarnetin üzerinde dolanan Atmaca’nın ellerini,

parmaklarını

gösterir.

Kamera

karakterimizle

birlikte

çevreyi

izleyicilere tanıtır. Kamera karakterle birlikte görüntüde çok uzak görünen değirmene doğru yol alır. Ağaçlardan bir tanesinin altında oturan Atmaca klarnetini çalmaya başlar ve köydeki herkes yanına toplanır. Kamera çevrinme yapar, yaşlı, beyaz sakallı bıyık altından gülen adama yakın çekim yapar. Bu 18


adam, Atmaca’ya bir tas un ve bir kâse yoğurt verir. Görüntüde sadece bu iki karakter vardır. Görüntüde yine çadırlar, yanmış bir ateş, çevresinde oturan kadın, erkek ve çocuk muhabbet edip eğlenen çingeneler görünür. Yine kamera yakın çekimde Atmaca’yı verir ama bu sefer farklılığı onun yüzüne yansımıştır. Klarnetini daha bir içten ve daha zevkli çalmaktadır. Çevresindeki insanlarda bunun farkındadırlar. Görüntü sabahın ilk ışıklarıyla hiçbir hareket olmayan obanın verilmesiyle başlar. Klarnet sesiyle bu sessizlik bozulur. Ve kamera ağacın dibinde tek başına oturan Atmaca’ya döner. Daha sonra görüntüye obanın diğer üyeleri de yavaş yavaş girer. Akşam olmuştur. Değirmenin sahibi ve kızı her zamanki gibi değirmenin önündeki yeşillikte kurulan sedirin üzerinde oturmakta ve çingeneleri beklemektedir. Kamera, yakın çekimde kızın yüzüne yaklaşır. Kız tam bir köylü güzelidir. Yuvarlak yüzlü, kalın dudakları olan, örgülü saçlı sade bir kızdır. Bu güzelliğine rağmen kızın yüz ifadesinde bir çekingenlik ve yalnızlık hâkimdir. Kamera yavaş yavaş kızın omuzlarından aşağı doğru inmektedir. Sağ kolundaki boşluktan değirmenin çarklarına yönelir ve böylelikle izleyiciye kızın kolunu geçim kaynakları olan değirmen yüzünden kaybettiği aktarılır. Hava biraz daha kararmıştır. Çingeneler, değirmenci ve değirmencinin kızı şarkı söyleyip eğlenmekteydiler. Kamera yine bu topluluktan Atmaca’ya sıyrılır ve yakın planda değirmencinin kızına odaklanan gözlerini gösterir. O hiçbir şeye odaklanmayan koyu gözler üstüne düşen siyah saçlar arasından değirmencinin kızına bakmaktadır. Kamera gruptaki diğer insanların yüzlerini yavaş bir çevrinmeyle gösterir ve izleyici de bu görüntülerle buradaki büyük aşkın farkına varır.

19


Gecenin devamında görüntüde sadece ay ışığının aydınlattığı ağacın arkasında oturan ve gökyüzüne bakmakta olan Atmaca vardır. Yüzüne vuran ay ışığı oluşturduğu gölgeyle yüz hatlarını ortaya çıkarmaktadır. Işığın az olmasına rağmen, suyun şıkırtısı, taşların sesi izleyiciye mekânı betimlemektedir. Görüntü, çadırları ve çevresindeki insanları gösterir. Kadınlar ateşin başında oturmuş büyüler yapmaktadır. Kamera çevrinme yapar ve ağacın altında oturan klarnetiyle sanki ağıt yakan Atmaca’yı gösterir. Burada izleyiciye bu aşkın ne kadar derin ve etkili olduğunu göstermek istenmektedir. Her zamanki gibi çingeneler ve değirmenci ve kızı toplanmışlardır. Havanın karanlık hali ve yağan yağmur sanki bu aşkın dile getirilişidir. Yağmur nedeniyle bu sefer değirmenin içinde toplanılmıştır. Kamera yine açılıştaki gibi değirmeni ve çevresini geniş plan bir çekimle göstermektedir. Sadece ay ışığının zayıf aydınlatmasıyla belli belirsiz gözüken değirmene kayarcasına yaklaşır kamera. Ve yine değirmenin çatı kısmındaki küçük pencereden gök gürültüleriyle birlikte içeri süzülür. Işıklandırmanın az olduğu değirmenin içinde herkes sessizce oturmakta ve sadece Atmaca klarnetini çalmaktadır. Klarneti adeta dışarıdaki fırtınayı bile bastırabilecek duygularla çalmaktadır. Tam anlamıyla bir ağıt yakmaktadır. Değirmenin çarkının kaba sesi bile klarnetini bastırmak yerine sanki eşlik etmektedir Atmaca’ya. Değirmenin en karanlık köşesinde oturan Atmaca klarnetini bırakır ve diğerlerinin yanına doğru yürümeye başlar. Birden sendeler ve geri giderek yığılır. Görüntü karanlıktır. Kamera birden diğerlerinin olduğu tarafa döner ve yüzlerindeki acıyla karışık korkuyu izleyiciye gösterir. Kamera daha yakın çekimde Atmaca’ya yönelir ve sağ kolundaki boşluktan kanlar akmaktadır. Atmaca sevdiğinin başına geldiği gibi kendini değirmenin çarklarına bırakmıştır ve aşığı için “fazlalığı”ndan, 20


kolundan vazgeçmiştir. Kamera Atmaca’nın gözlerinden değirmencinin kızının gözlerine çevrinme yaparak yakın çekime girer ve ortam tamamen kararır.

21


Ziya Bakanay ile Söyleşi Ender Eliya Kohen Ziya Oksal Bakanay, Türk Pop müziğine katkıda bulunun birçok tanınmış müzisyenle çalışmıştır. Türk Pop Müziğine katkıda bulunan 1968 yılındaki Altın Mikrofon yarışmasında Erkin Koray Dörtlüsü’nde bas gitarist olarak görev almıştır. Bunun dışında hala hobi olarak müziğe devam etmektedir.

OKURLARIMIZA BİRAZ KENDİNİZDEN BAHSEDER MİSİNİZ? Ben Ziya Bakanay, mimarım. Geçmiş dönemlerde çeşitli rock gruplarında ve Erkin Koray Dörtlüsünde bas gitaristlik ve elektro gitaristlik yaptım. MÜZİĞE NERDE VE NE ZAMAN BAŞLADINIZ? Müziğe 1960’lı yılların başında Haydarpaşa Lisesi’nde okurken başladım. Erkin Koray, Gökçen Kaynatan, Mesud Aytunca, Tansu Karayazganla aynı dönemde aynı okuldaydık. 22


Dünyada Rock müziğinin başlangıç yıllarıydı.

ŞU ANA KADAR BİRÇOK MÜZİSYENLE ÇALIŞTINIZ. EN ÇOK HANGİSİ SİZİ ETKİLEDİ? Çeşitli gruplarda birlikte çalıştığımız birçok değerli arkadaşımız oldu, ancak beni en çok etkileyen tabii ki Erkin oldu. Onunla çalmak ayrı bir zevkti. O yönden kendimi çok şanslı hissediyorum.

EN BEĞENDİĞİNİZ VE ÖRNEK ALDIĞINIZ MÜZİSYEN HANGİSİDİR? Daha çok eskilerden tabii… Rolling Stones, Everly Brothers, Depp Purple, Led Zeplin ve Blues ustası Eric Clapton.

GEÇMİŞ YILLARDAKİ MÜZİK İLE ŞİMDİKİ MÜZİK ARASINDA NE GİBİ FARKLAR GÖRÜYORSUNUZ? Bizim dönemimizde çok iyi gruplar ve müzisyenler vardı, ancak imkânlarımız çok kısıtlıydı. Ona rağmen çok çalıştık. Gitarın, amflikatörün kalitesini bulmak çok zordu. Kırkbeşlik plaklarımızı doldurmak için gittiğimiz stüdyolar çok iptidaiydi. Şimdiyse çok modern stüdyolar var. Şimdiki genç müzisyen arkadaşlarımız o yönden çok şanslı. Bizim kuşaktakiler çok fazla ticari düşünmezlerdi. Bazı istisnalar hariç tabii. En iyisini yapmaya çalışırlardı, ancak zaman içinde de müzikte de yozlaşmalar oldu. Özellikle son yıllarda yaygınlaşan fantezi müzik, piyasa müziği gibi müzikleri dinlemiyorum. Bana azap veriyor. Ancak onun yanında çok iyi rock gruplarımız var.

BU İYİ DEDİĞİNİZ ROCK GRUPLARI HANGİLERİDİR? Mor ve Ötesi, Duman ve Manga gibi çok iyi gruplar var. Çok iyi çalışıyorlar. Gelecek onlara çok iyi şeyler vaat ediyor.

ALTIN MİKROFON YARIŞMASINDA MEÇHUL VE ÇİÇEKDAĞI İSİMLİ PARÇALARLA YARIŞTINIZ. BU ŞARKILARI HAZIRLAMA AŞAMASINDA NELER YAŞADINIZ? 23


Altın Mikrofon yarışması deyince biraz geniş anlatayım ondan sonra konuya gireyim. Hürriyet Gazetesi’nin organize ettiği Altın Mikrofon yarışmaları Batı müziğinin tekniklerinden faydalanılarak Türk müziğine yeni bir yön vermek için hazırlanmış bir yarışmadır. Bu yarışma Türk popunu büyük ölçüde renklendirmiştir. Yeni müzisyenler, yeni topluluklar kazandırmıştır. 1965, 1966, 1967, 1968 yıllarında yapılmıştır. Bu yarışmalar Anadolu Pop ve Anadolu Rock akımlarının başlangıcı olmuştur. Biz bu yarışmaya Erkin Koray Dörtlüsü olarak 1968 yılında Çiçek Dağı isimli şarkıyla katıldık. O zamana kadar yabancı kaynaklı Hard Rock müzik yapan grubumuzda bu yarışma sonrası Anadolu Rock tarzına doğru bir yönelme olmuş.

ŞU ANDA TÜRKİYEDEKİ DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?

MÜZİĞİ

BİR

SANATÇI

GÖZÜYLE

NASIL

O çok karmaşık bir konu. Bir yandan iyi bir müzik eğitimi almış, kaliteli müzik yapan meslektaşlarımız; diğer yandan fantezi müzik, piyasa müziği diye adlandırılan müziği yapan kesim. Artık bu husustaki kararı siz verin.

EUROVİSİON HAKKINDAKİ FİKİRLERİNİZ NELERDİR? Eurovision yarışmasını biz çok önemsiyoruz. Bizim kadar önemseyen bir Avrupa ülkesi yoktur diye tahmin ediyorum. Geçmiş senelere dönersek yabancı ülkeler genelde çok isim yapmış gruplarla girmezlerdi. Bizde nedense çok önemsenirdi, çünkü adil bir yarışma değil. Tamamen politik. Tamamen siyasi. Örnek olarak verirsek İskandinav ülkeleri birbirine oy veriyor, Balkan ülkeleri de aynı şekilde. Sovyetler Birliği’nden ayrılan komşu ülkeler de birbirine oy veriyor. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi de birbirine oy veriyor. Bu nedenle fazla önemsememek daha iyi bu yarışmayı. Hatta amatör bazda düşünmek daha iyi olur.

MÜZİK SİZİN İÇİN NEYİ İFADE EDİYOR? Müzik benim için her şey... Müzikle uyanırım... Bütün günüm müzikle geçer... Yatarken de başucumda müzik olmadan uyuyamam... Öğrencilik dönemimde müziksiz çalışamazdım... İş hayatımda da müzikle çalıştım... Denize giderim, kulağımda devamlı müzik vardır... Herkese de tavsiye ederim.

PROFOSYONEL MUSUNUZ?

OLARAK

BİR

GRUPTA

ÇALMAYI

TEKRAR

DÜŞÜNÜYOR 24


Tekrar bir grupta çalmayı düşünmüyorum... Bizim dönemimizden çoğu arkadaş müziği bıraktı. Erkin baba gene bütün ihtişamıyla devam ediyor. Gökçen Kaynatan geçenlerde bir konser verdi. Erol Büyükburç, Şevket Uğurluer gibi isimleri zaman zaman görüyoruz. Moğollar da gene öyle. Kaybettiğimiz arkadaşlarımız oldu. Allah kalanlara uzun ömürler versin.

ERKİN KORAY’LA YAŞADIĞINIZ BİR ANINIZI BİZİMLE PAYLAŞABİLİR MİSİNİZ? Erkin’le müşterek çok anımız var. O dönemlerde her gece iki üç yerde programa çıktığımız olurdu. Gene böyle bir gecenin ertesi sabahı Hürriyet gazetesinin altın mikrofon turnesi başlayacaktı ve o gece plak şirketiyle olan anlaşmamız gereği plak dolduracaktık. Gece bir iki gibi ancak stüdyoya girdik, prova yaptık. Plağı doldurduğumuz zaman sabah olmak üzereydi. Eve geldim, bavulumu topladım. Uyku uyumadan tekrar karşıya geçip Cağaloğlu’ndaki Hürriyet Gazetesi’nde toplandık ve yola çıktık. Bütün gün gidip akşam da Ankara’da 24 saat uykusuz konsere çıktık. Doldurduğumuz o plak ‘Kızları da Alın Askere’ 45’liğiydi ve satış rekorları kırdı.

25


Yaşamı ve Yapıtlarıyla Edip Cansever Duygu Yılmaz

İkinci Yeni akımının temsilcilerinden Edip Usta, Ağustos ayında doğmuştur… 1928 yılında, İstanbul’da dünyaya gelmiş ve İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirmiştir. Çalışma hayatına Kapalıçarşı’da başlamışsa da, daha sonra sadece şiirle uğraşmıştır. İlk şiiri 1944 yılında İstanbul dergisinde yayınlanmış ve sonraki şiirlerini “İkindi Üstü” kitabında toplamıştır. 1951’de çıkardığı “Nokta” dergisi, genç şair ve yazarların ortak paydası haline gelmiştir. 1957’de çıkardığı “Yerçekimli Karanfil”de, kendi tarzını yaratmıştır. Şiiri kalıplarla sınırlandırmamış, tiyatro örnekleri vererek ve düz yazıyı da içinde kullanarak, özgünlüğünü şekillendirmiştir. Aynı zamanda tiyatro alanındaki eserleri de mevcuttur. Edip Usta, geçirdiği beyin kanamasının ardından, yine doğduğu şehir olan İstanbul’da, 28 Mayıs 1986’da hayata veda etmiştir. YAPITLARI İkindi Üstü (1947) Dirlik- Düzenlik (1954) Yerçekimli Karanfil (1957) Umutsuzlar Parkı (1958) Petrol (1959) Nerde Antigone (1961) 26


Tragedyalar (1964) Çağrılmayan Yakup (1966) Kirli Ağustos (1970) Sonrası Kalır (1974) Ben Ruhi Bey Nasılım? (1976) Sevda ile Sevgi (1977) Şairin Seyir Defteri (1980) Yeniden (1981,toplu şiirler) Bezik Oynayan Kadınlar (1982) İlkyaz Şikâyetçileri (1984) Oteller Kenti (1985) Gül Dönüyor Avucumda (1987,ölümünden sonra) ÖDÜLLERİ 1958 Yeditepe Şiir Armağanı 1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü 1982 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü Şiir İÇİNDEN DOĞRU SEVDİM SENİ İçinden doğru sevdim seni Bakışlarından doğru sevdim de Ağzındaki ıslaklığın buğusundan Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de Beni sevdiğin gibi sevdim seni Kar bırakılmış karanlığından. Yerleştir bu sevdayı her yerine Yüzünde ter olan su damlacıklarının Kaynağına yerleştir Her zaman saklamadığın, acısızlığın son durağına Gül taşıyan çocuğuna yerleştir Ve omuzlarına daracık omuzlarına Üşümüş gibisin de sanki azıcık öne taşırdığın Tam oraya işte, uçsuz bucaksız bir düzlükten Bir papatya tarlasıyla ayrılmış göğüslerine yerleştir Ve esmerliğine bir de, eski bir yangının izlerinin renginde Saçlarının yana düşüşüne, onları bölen ikiliğe 27


Alnından başlayan ve ayak bileklerinde duran Yani senin olmayan, seni bir boşluk gibi saran hüzne Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun Kar taneleri gibi uçuşan Ve her gün biraz daha hafifleyen semtlerine Yerleştir bu sevdayı her yerine. Ekledim ben tattığım her şeyi denizlere Bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden Sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen Sevdayı Ve köpüklendir Ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın Ama dur, her deniz yaşlıdır zaten Öğrenmez ama öğretir mutluluğu Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi Biraz da herkes içindir. Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli Var eden kendini birincisinden Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren. Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen Tanımadığın bir ülke gibi İçinde yaşamadığın bir zaman gibi Tam kendisi gibi mutluluğun Beni bekliyorsun Ve onu bekliyorsun beni beklerken.

MASA DA MASAYMIŞ HA 28


Adam yaşama sevinci içinde Masaya anahtarlarını koydu Bakır kaseye çiçekleri koydu Sütünü yumurtasını koydu Pencereden gelen ışığı koydu Bisiklet sesini çıkrık sesini Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu Adam masaya Aklında olup bitenleri koydu Ne yapmak istiyordu hayatta İşte onu koydu Kimi seviyordu kimi sevmiyordu Adam masaya onları da koydu Üç kere üç dokuz ederdi Adam koydu masaya dokuzu Pencere yanındaydı gökyüzü yanında Uzandı masaya sonsuzu koydu Bir bira içmek istiyordu kaç gündür Masaya biranın dökülüşünü koydu Uykusunu koydu uyanıklığını koydu Tokluğunu açlığını koydu. Masa da masaymış ha Bana mısın demedi bu kadar yüke Bir iki sallandı durdu Adam ha babam koyuyordu. MENDİLİMDE KAN SESLERİ Her yere yetişilir Hiçbir şeye geç kalınmaz ama Çocuğum beni bağışla Ahmet Abi sen de bağışla Boynu bükük duruyorsam eğer İçimden öyle geldiği için değil Ama hiç değil Ah güzel Ahmet abim benim İnsan yaşadığı yere benzer 29


O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer Suyunda yüzen balığa Toprağını iten çiçeğe Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine Konyanın beyaz Antebin kırmızı düzlüğüne benzer Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir Denize benzer ki dalgalıdır bakışları Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına Öylesine benzer ki Ve avlularına (Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi) Ve sözlerine (Yani bir cep aynası alım-satımına belki) Ve bir gün birinin adres sormasına benzer Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına Minibüslerine, gecekondularına Hasretine, yalanına benzer Anısı işsizliktir Acısı bilincidir Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan Gülemiyorsun ya, gülmek Bir halk gülüyorsa gülmektir Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi. Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden Dirseğin iskemleye dayalı -- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben -Cıgara paketinde yazılar resimler Resimler: cezaevleri Resimler: özlem Resimler: eskidenberi Ve bir kaşın yukarı kalkık Sevmen acele Dostluğun çabuk Bakıyorum da simdi O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde. Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi 30


Biz eskiden seninle İstasyonları dolaşırdık bir bir O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar Nazilli kokardı Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen Kadının ütülü patiskalardan bir teni Upuzun boynu Kirpikleri Ve sana Ahmet Abi uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki Sofranı kurardı Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi Çocuklar doğururdu Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi O çocuklar büyüyecek O çocuklar büyüyecek O çocuklar... Bilmezlikten gelme Ahmet Abi Umudu dürt Umutsuzluğu yatıştır Diyeceğim şu ki Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse Çocuklar, kadınlar, erkekler Trenler tıklım tıklım Trenler cepheye giden trenler gibi İşçiler Almanya yolcusu işçiler Kadınlar Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi Ellerinde bavullar, fileler Kolonyalar, su şişeleri, paketler Onlar ki, hepsi Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler Ah güzel Ahmet Abim benim 31


Gördün mü bak Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar Ve dağılmış pazar yerlerine memleket Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile Gelse de Öyle sürekli değil Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün O kadar çabuk O kadar kısa İşte o kadar. Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar Mendilimde kan sesleri. YERÇEKİMLİ KARANFİL Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde Oysaki seninle güzel olmak var Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor. Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel O başkası yok mu bir yanındakine veriyor Derken karanfil elden ele. Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk Birleşiyoruz sessizce. Edip CANSEVER

32


Bastırılmış Cinselliğin Türk Toplumu Üzerindeki Etkisi (2) Ümit Hüseyin Girgin Batı da Gerçekleşen Cinsel Devrim ve Bu Devrimin Türk Toplumuna Etkileri 20 yy.da ise 18 ve 19 yy. burjuva cinselliğinin de büyük etkisiyle beden üzerinde hâkimiyet kırılır. Eşcinsellik, sodomi, sado-mazo vb ilişki biçimleri hoş görülmeye başlanır. Evlilik cinsellik ve romantik ilişki için yerine getirilmesi gereken bir kaide olmaktan çıkar. İnsanlar bir bakıma cinselliklerini keşfetmişleridir. Sapkınlarda yasa tarafından mahkûm edilmemiştir.18 yy.da başlayan çocuklara cinsel eğitim durumu son şeklini almıştır. Günahtan ve yavaşça kilisenin egemenliğinden sıyrılan cinsellik bilimselleştirilerek devlete ve onun kurumlarına verilmesi zorunda bırakılan bir itiraf sistemine bırakılıyor. Bu itiraf sistemine Foucault psikanaliz adını veriyor. Psikanaliz bu mekanizmanın işleyişini ve sürekliliğini ataerkil toplum yapısına, ensest yasağına ve hiçbir zaman nesnesi belli olmayan arzu kuramına dayandırıyor. Psikanaliz Hıristiyan batının tarihinde iyice eskilere dayanan ve 19 yy.da cinselliğin tıbbileştirilmesi girişiminde bulunulan teknolojiler arasında ki sapkınlık – kalıtım – bozulma sistemine siyasal kurumsal sonuçlarına 1940’lara kadar karşı çıkan tek teknolojidir1. 20 yy. la birlikte Avrupa’da yaşanan değişimler; cinsel devrim batı Avrupa zihniyetini baştan aşağı değiştiren bir kavramdır. Özellikle püritenizmin varlığını tam olarak silmeye yönelik bu girişim Tüketim Sisteminin varlığı ile birlikte ortaya çıkmıştır ve tüketim bedenleri de aşkı da insan varlığını da birer meta haline getirmeye hazırlanıyordur. Özne-nesne diyalektiğinden hareketle iktidarlar bu süreci halkın kabulü rızası olmadan aşamayacaklarını bildikleri için toplumu da bu sürece sokmaya uğraşırlar. Bu yüzden de ele aldıkları kültürel ürünlerde, sinemada, sanatta, reklam ve televizyon programlarında gerçek cinselliğin yokluğuna gönderme yapmaktansa bu durumu özellikle gizlerler ve görünen kapitalist ilişkiler çerçevesinde insanın haz alması gereken durumlar yaratırlar. Tüm bir toplumun aynı şeyleri yaptığı bu sürece Baudrillard yeniden çevrim adını veriri. Yeniden çevrimden kaçınabilmek imkânsızdır. Bu çevrim gerçekliğin yok olduğu bir evrende insanların geçmişe olan özlemlerine dair bir şeyler hissettiren, arzuları görünürde tatmin eden bir sistemdir çünkü. Böylece iktidar nesnesini iktidara 1

Foucault a.g.e s.96

33


ortak olmaya çağırmaktadır. Cinsellik söz konusu olduğunda da herkes kurallara uyar. İlişkinin sıra dışılığı tüketim toplumundan sonra önemli değildir. Çünkü bizzat sistemin kendisi muhalif ve nihilisttir. Bu muhaliflikten en çok parayı yiyecek olan da odur.(örn: erotik fetişleştirilmiş filmlerden, seks objelerinden femme fatale’in varlığını pazarlamak vb) İktidarlar cinsellik üzerinde denetimde bulunan toplumsal denetimle cinsellik çevresinde hiç bitmeyen ve cinsellikten söz etmeye kışkırtan bir tehlikenin bilincini arttırma yolu ile söylemle oluşturur ve yayarlar.2 Cinsellik böylece tüketilene değin söylenecek bir şeye dönüşmüştür. Günümüzde 19 yy. Avrupa burjuvazisinin uyguladığı yöntemleri kültürümüze uyup uymayacağını araştırmadan alan bir zihniyetimiz var. Devşirme sistemini başarısızlığını tarihte, musibet durumlar da bize anlatamamış olacak ki hala aynı hatayı yapmakta diretiyoruz. Bizim aile yapımız güven ve sığınmanın ve hazzın o huzur verici varlığının merkezleridir. Ana yemeği ana evi vb bu yüzden asla cinsellik merkezleri olarak algılanamazlar. Bu durumu devrimini ilk olarak aileye yönelik eylemle başlatmayı düşünen, aileyi yok etmek isteyen sosyalist bakış acısına göre yorumlarsak eğer burjuva ailesine yok edilmesine yönelik tepkiyi bizim geleneksel ailemize yöneltmek biraz garip olacaktır. Sonuçta karikatürleştirilmiş hali ile bizim annemiz kız arkadaşımızla ilişki sırasında odaya girip de aman çocuğum sırtını üşütme diyerek sırtımıza havlu koyabilecek kadar müşfik bir insandır da. Ya da öyleydi. Kavramları ve aileleri karıştırmaya gerek yok. Her insan aynı değildir bunu söylemeye de gerek yok. Ancak çoğulculuk her zaman her yerde huzur getirmez. Buna rağmen toplumumuzun cinsel konularda sıkıntılı olmasının sebebi nedir? Uzun yıllar boyunca kahve sohbetlerinde bizim toplumumuzdaki cinselliğin bastırılma nedeni olarak Müslümanlık görüldü. Batı dünyasının yıllarca din yüzünden bastırılmış cinselliğine ve 20 yy. da yapmış olduğu devrimlere bakılmaksınız dinler bu konudan sorumlu tutuldu. Oysaki Hıristiyanlık geleneğinin özellikle de püritenliğin mazisi bin bir türlü tahakküm ve bedenin sınırlanması ile geçmiştir. Beden insanın iş gücünden ziyade kullandığı bir metafordur. Demek ki sorun bir din sorunu değil dinin yerine getirmekle, toplumsal iktidar mekanizmalarının dine verdiği biçim arasında sıkışıp kalmaktan kaynaklanıyor. Dini toplumsallaştırmak her halükarda bireylerin birbiri üzerinde bir otorite kurmasına neden olacaktır. Bu da Foucault’nun iktidar toplumun en alt düzeyinden başlar düşüncesinin doğrulatır.

2

Rollof-Seeblen a.g.e. s.31

34


Batı ülkelerindeki değişimler son 20 yılda bizim toplumumuzu da kapitalist üretim ilişkileri yolu ile dönüştürmeye başlamıştır. Kapitalist üretim ilişkileri ile birlikte kadın ve erkek cinselliği farklı bir biçim almıştır kadın bir meta nesnesine dönüştürülmüştür. Erkek kendi güzel olma ihtiyacını kadına yüklemiştir. Örneğin erkeğe beyaz saç yakışır ama kadına yakışmaz. Bu romantik akımlardan beri süregelen kadını ilahlaştırma putlaştırma yaklaşımını bir devamıdır aslında. Erkeğin kendisine rol biçtiği biçimde bir dişi idealini yani güzelleşme çabalarını bedenin sıkılaştırma zayıflama çabalarını en az kadınlar da birbirleri üstüne baskı kurarak devam ettirme eğilimindedir. Bugün hızlı dönüşümlerle bu güzellik unsurlarının ilkokula gelmesinin ardında da çocuğun çocukluktan çıkarak bu ideallere sığınmasının ardında da yine bu çarpık güzelleşme ideallerine ulaşabiliriz. Kısacası ağacı yaşken eğmek kök saldıktan sonra kırarak parçalamaktan daha kolaydır. Dişi güzellik ideali estetikten ziyade kadının parasal karşılığı olmuştur. Ancak burada yine de psikanaliz ve ataerkil düzene eleştirilerini getiren feminist kuramın es geçtiği bir şey vardır. O da Baudrillard’ın ayartma ve baştan çıkarma kavramlarında belirtilir. Cinsel varlığını sürdüren her kimsenin hatta bugün TV ekranına çıkıp da elektrik alamayan vatandaşlarımızın popüler kültür haline getirdikleri bu safdilliğin ardında bu yatar. Geleneksel konumlar olduğu kadar toplumun değişen bir bölümünün devamlı tavlanmak ve ayartılmak istenmesi toplumun ve insanların birbirinden sakladığı bir şeyi yüzüne vurmaktadır farkında olmadan, cinsellik bastırılmıştır ve eşlerin birbirini tanıma olgusuna baştan savma aceleci bir evlilik her zaman doğal olana müdahaledir. Toplumların devamlılığını biyolojik anlamda sürdürtmeyi evlilikle sürdürmeyi başarmış her toplumun başına gelen bireylerini mutsuz etme sistem ilişkilerine göre yaşatma kuralı burada işler. Kısacası biyolojik olarak yaşayan her canlı yaşıyor sayılmaz. İnsan eğer aşılması gereken bir varlıksa, eğer buna biraz olsun inanıyorsak kurumların insanı değil ama insanların kurumları değiştirdiğine hatta bizzat kendisinin oluşturduğuna olan inancımızı yitirtmememiz gerekir diye düşünüyorum. Modern toplumların özgüllüğü cinselliği gölgede bırakmak değil onu tek biricik giz olarak öne çıkarma koşulu ile kendilerini sürekli cinsellikten söz etmeye zorlamalarıdır.3 Bugün ülkemizde de devamlı pompalanan bir kültürel anlayışla Aşk–ı Memnu dizisi tartışılmaktadır. Bu dizinin alt metninde yatan düşünce şudur: İlkel kabilelerde ki ensest miti burjuva bir aile düzeni içerisinde bozuma 3

Foucault a.g.e s.34

35


uğratılarak verilmektedir. Akraba bir kadınla birlikte olmanın yasak olduğu bir ortamda Behlül’ün herkesle yatması Türk toplumunun ilkel güdülerine ve haz duygularına gönderme yapar devamlı. Dikkati çeken bir diğer nokta bu cinsel edimlerde yaşanan sınırsızlık anlayışıdır. Anaerkil toplumlardaki gibi Behlül ne amcasıyla nede diğer akrabaları ile gerçekte kan bağı ile sınırlanmamıştır. Bu da onun ensestine bir miktar açıklayıcı yön bıraktırır.

Batı toplumlarında Hıristiyan öğretinin suçluları eşcinseller ve sapkınlar daha sonra komik oyunların habercisi olmuştur. Bizim toplumumuzda ve özellikle bunun yansıması sinemamızda eşcinsellik de asla tam olarak bir düzeye oturtulamamıştır. Eşcinsellik ya çok gülünce alınır ya da kınanır, bastırılır. Gariptir ki aynı eksikli davranış kuzey Malenezya yerlilerinde de vardır. Sapkın olarak gördükleri şeyi tiye almak ve aslında kendi çift cinsiyetli varlıkları yalanlamak ve baskı altına almak belki de. Bu kültürel bir cinsiyettir. Ve biyolojinin onun karşısında şansı yoktur. Hala bir takım özelliklerimizi kaybetmemek güzel bu kadar can yakmış olan insan tarihine bakılınca bunun da kültürel yollarla edinilen pratiklerden yana olduğu dikkat edilince ne kadar sevinmeliyiz bilmiyorum. Bir yandan da hala ne kadar geri kaldığımız düşünmek dürtülerimize ve bastırılmasına göre yaşama ve her şeyi bastırmak ne kadar üzüntü verici.

36


Tekrar toplumumuza dönersek bir insan kendi yansımasın aynadan gördüğü gibi bir toplumda kendi yansımasını beşeri, coğrafi, fiziki bilimlerden çok sosyal ve doğal bilimlerde görür çünkü insan salt homo economicus ya da rasyonel varlık değildir. Bu kültürel ürünlerde yine sinema, müzik, TV vb olgularda bulunabilir. Bu sistemler aslında doğru kullanıldıklarında topluma güzel bir yön katabilecek gerçeklikler olmalarına rağmen(örneğin Godard, Mozart gibi) bizim toplumuzda sistemin devamlılığın müsebbibidirler. Geleneksel sinemada kadın erkeğe âşık olunca erotik nesne olmaktan çıkar. Bizim sinemamız (Yeşilçam ) genelde böyledir. Öncesinde bir süreç yaşansa bile perdeye aktarılmaz. Bu yüzden kadınımız asla erotik nesne olarak doğmamıştır. O cinsel tabuların merkezinde ve baskısındadır. Bunlarla büyüyen kitleler cinselliği de aynı bu şekilde şömine başında kadın ve erkeğin birbirine yaklaştığı andan itibaren cinsel ilişkinin yerini şöminenin, denizin vb alabileceği bir ortam olarak görürler. Bu bizim sinema dilimizdeki çarpıklığa örnek olsa da başka bir yazının konusudur. Cinselliği ( ya da cinselleşememişliği ) sinemadan TV’den öğrenen bir kuşak büyüdüğünde de, ileriki yaşantılarında yaşadığı deneyimlerde filmlerde özdeşleştiği karakter gibi bir fantezi içindedir hep… Seyircide bu özdeşleşme kadına sahip olur. Kadın endişesini azaltmak için erkek ya kadının gizemini ortaya çıkaracaktır. Ya da onu fetiş hale getirecektir. (değerini yüceltmek-kadın star kültü.) Çocuk kötülüğü bir düşman olmaktan çok dayanaktır. Toplumsal iktidarın insandan güncel kaygılarla kopardığı cinsellik ve buna karşılık gelen enerji başka bir yerde büyük olasılıkla değişmiş, hatta tanınmaz hale gelmiş bir biçimde yeniden ortaya çıkmadan edemez.4 Çılgınlaşmaktan delirmekten; öteki deyişle, iç doğal, biyolojik ve dürtüsel dünyamızdan ne kadar korkuyorsak, cinsel enerjimizin patlamasından, bu enerjinin akılcı bir denetimin baskısından kurtulmasından da o kadar korkarız.5 Cinsellik korkulan bir şeydir. Günümüzde cinselliğimizi toplumun belirlediği kurallar çerçevesinde yaşamak zorundayız. Cinsellik aile kurumunda bastırıldığı gibi bazı halka açık sosyal kurumlarda da gizliden gizliye kışkırtılmaktadır. Okul kantinleri, barlar vb yerler cinsel münasebetin olabileceği olmasa bile o haz duygusunun yanşadığı yerler haline getirilmiştir. Dolayısıyla bu çizginin dışındaki her cinselliğin cezalandırılabileceği korkusu vardır. Doğa ile iç içe yaşama tanımı ile kamusal alanın birleştiği yerler örneğin sahil kesimi, üniversitede çimlerin üstleri hem ailesel hem kamusal baskıdan kurtulmak isteyen gençlerin sığındığı limanlardır. Ancak burada da sistemden kaçış yoktur. Özgür ve meraklı cinsellik her koşulda dışarıdan gelebilecek tepkilere açıktır. 4 5

Jean luc godard ın sinemasında cinselliğin yeniden sunumu- s.20 Roloff-george seblen a.g.e S.22

37


Tekelci kapitalizm koşulları altında ortaya çıkan plüralizm gerçek cinselliğin yitirilişiyle ortaya çıkan duygunun yaşama sevinci duygusu yitimine dönüşmemesi iççin elinden geleni yapar. Bu sistem içerisinde libido farklı nesnelere yönelir. Böylece arzu nesnesini kaybeder değiştirir. Erotik eğlence kendini meta tüketimi üzerinden var eder. İç çamaşırı, film, internet, porno siteler vb. Aynı eserde erotik eğlenceye yönelik 6 tezde de cinselliğin doğal olanını yerine söylemlerle geçen yapay bir cinsellik söylemi oturtulmasının insanlar üzerinde ki etkisi meta tüketimine yönelmesidir. Erotik eğlence ürünleri bireysel düşleri ve özlemleri iletirler. Genellikle bu yönüyle de zorlama ve baskıların kolektif düzlemde ortadan kaldırılması gibi bir amaca hizmet etmezler; tersine, yanılsatmalarını gündelik yaşamın baskı ve zorlamalarının genel varlığı üzerine kurlar.6 Geleneksel Türk toplumunda kadın dinle bütünleşmiş iç içe geçmiş cinselliğinden utanan kadın ve erkek kimliğine göre giydirilen ona uygun adapla yetiştirilen, hazdan hazletmeyen cinselliği bir günah keçisi olarak gören düzenin bir garantörüdür. Bizde bu kadın tipine hem sinemada hem de toplumuzda oldukça sık rastlanır en yakın örnekleri için evlilik programlarınıza bakmanızı öneririm. Buradaki kadın tipi kendi hayatında yaşamış olduğu hayal kırıklıklarını bir türlü giderememiş olduğundan kendi kızı üzerine büyük bir baskı unsurudur. Bu geleneğin modernleşmeye çalışan üzerindeki etkisi diyebiliriz. Cinsel hazzın sadece misyonerlik ve çocuk bakmak olarak nitelendirdiği toplumumuzda bunun dışına çıkmak isteyen yuhalanır yalanlanır yakışık almaz. Bizim cinselliği algılayış ve evlilik müessesine olan davranışımız ekonomik temelde düğümleniyor. Günümüzde iki arada bir derede kalmış geleneksel ile modernlik arasındaki çizgideki kadın erkeği maddi gücü için sever. Bu durumun oldukça basit eleştirilerini dün izlediğim Esra Erol’un evlilik programında gördüğüm kadın çocukla evlenmiyor ve bundan sonra da kadına yapılan masraftan dolayı ağlayan saf Türk erkeği bütün her şeyi açığa vuruyor. Ve sanki artık tüm toplumda tüketim bir kültür olmamış gibi Esra Erol ve konukları kadının üzerine yüklenerek yapmış olduğu davranıştan dolayı onu cezalandırdılar. Bu geleneksel roller biçilmiş kadınlarımızla modern kimliğini üzerine almaya çalışan ancak basiretsizliği hep peşinden gelecek, çünkü eylemle düşünceyi maddiyatla maneviyatı iyice birbirine karıştıran kadının karşı karşıya gelmesiydi. Bir kez daha geleneksel söylem kazandı ve kız stüdyoyu terk etti. 6

A.g.e s.36

38


Modern insana dair edilgen kimlikli genç ise ağlayıp sızlayarak basiretsizliğinden dem vurdu. Ne olursa olsun her kim olursak olalım aşkta hata yapma payımız büyüktür. Ancak tüm bu sistem içerisinde kadınlarında nasıl değiştiğini görememek safdilliktir. Bunun için öncelikle sistemi tanımalıyız. Ünsal (Oskay) Hocamın da dediği gibi entelektüel olmak sistemi bilmek belki bir maddi kazanç sağlamaz bizlere. Ancak en azından biliyor olmak hayal kırıklığını her türlü ilişkide minimuma indiren bir süreçtir. O yüzden öncelikle her konuda bilgilenmemiz şart. Ancak Allahın dediği olur kelamını batı kültürüne uygulayarak onların her verdiğini alarak olmaz bu. Bizim kendi kültürümüz var buna sahip çıkalım. O yüzden ben batının bugün içine düştüğü çıkmazları Foucault’a da dayanarak cinselliğin tıbbileştirilmesi ile açıklıyorum. Bu tıbbileştirmenin asıl boyutları psikanalizde gizliyken bizim toplumumuza da doğrudan uygulanacak olan bu bilimin sonuçları sandığımız kadar iç açıcı olmayabilir. O yüzden psikolojik eğitim şart ancak sosyolojik fizibilite, saha araştırmaları her şeyin önünde gelir. Kadının cinselliğin ortaya çıkması egemen kültürü sekteye uğratır ve her yeni gelen kültür öncekini yıkıma uğratmaya çalışır aslında. Bu yüzden aslında çocuklardan da korkarız bu biraz da Foucault’nun iktidar sistemi ile bağışıklık içindedir. Çocuk kötülüğünün yok edilmeye çalışılması bu kusurun tümüyle yok edilmesinin değil görünürle görünmez arası bir yerde kalmasının ve çoğalmasının istendiği kuşkusunu yaratır.7 Arka Sokaklar dizisinde Komiser Mesut’un oğlu Tunç’u içki içti diye azarlaması. Çocuk enerjisini dizginlenmeye çalışıldığını düşündürttü bana. Mesut’un başına içki içmekten dolayı kötü bir şey gelmiştir. Aslında Mesut’un farkında olmadan suçladığı kızdığı ne kendi ne de oğludur. O iktidar söylemli içki kötüdür düşüncesinin yenikliği çerçevesinde bir şeylere kızmaktadır. Aile kurumu ve okul iktidarın hem var olduğu hem de belli noktalarında bastırılmış cinselliğin noktalarıdır. Bu yüzden günümüzün en acık görüşlü devrimcisi bile bazen çocukların tepkilerinden korkar çünkü bilinmelidir ki çocukları cinsel anlamda masum yapan onların bir melek olmaları değil sadece ama sadece sözlerimize biat etmeleridir. Çocukların kollarını güçsüz olması onlarla bizleri köle-efendi ilişkisine sürükler bir anlamda. Çocuklar büyüdükten sonra geleneksel Türk toplumunda aynı ilkeyi devam ettiren törelerdir. Anneye babaya saygıdır. Bu olmaza saygıda olmaz. Bizim toplumumuzun çocuklara verdiği eğitim de ilk başta cinsellik daha sonra çalışma prensibi temelinde belirlenmiştir. Bu anlamda burjuva sisteminin ele aldığı cinsellik yani her şeyi tıbbileştiren ve irrasyonel tutumlara mantıklı 7

Foucault a.g.e s.39

39


açıklamalar getiren bir sistemden ancak bugün için bahsedebiliriz. O da varoşlardaki insanlarımızı asla kapsamaz. Bugün İzmir’in iki ilçesi Torbalı ve Konak bile bu durumdan farklı iken ve cinselliği ele alış biçimleri farklıyken tüm bir ülkeyi aynı biçimde değerlendirmek birazda bireyselleşmiş burjuvazinin temelde proletaryayı tanımaktan uzak anlayışına denk düşer. Türkiyecin çok katmanlı siyasi yapınsın arkasında ve bunları temsil ediş biçimleri arasında ikiyüzlü cinsellik ve batıya yüzünü dönmüş ve cinselliği doğal edim saymasına rağmen toplumun genel kaideleri ile çakışan bireyin cinselliğidir.

Psikanaliz Hıristiyan kültüründe itirafın bilimselleşmesidir. Bizim Müslüman toplumumuz bastırma üzerine kurulu bir toplum olduğundan dolayı birçok şey eksik kalır. Bizde birçok dönüşüm yaşanmamıştır oysa şimdi TV ve kitle iletişim araçlarından üstü örtük cinsellikle bize pompalanan batı medeniyetlerinin seviyesine ulaşmak zorunluluğudur. Türkiye’nin en çok okunan 3 gazetesinde (Posta, Hürriyet ve Sabah) cinsellikle ilgili olarak yayınlanan haberler 4 ay süresince analiz edilmiştir ve bu süreçte söz konusu gazetelerde 1518 adet cinsellik konulu haber yapıldığı belirlenmiştir. Bu haberlerde en çok işlenen temaların sırasıyla; tecavüz, taciz, cinsel ilişki, cinsel müdahaleler, seks ticareti, aldatma, ünlülerin bedensel özellikleri ve eşcinselliktir. Bu haberlerin çoğunun aslında haber niteliği taşımadığı ancak dikkat çekici ve çarpıcı başlıklarla sunulduğu görülmüştür. Buna karşın cinsel işlev bozuklukları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve sağlıklı cinsellik konularında yapılan haberler son sıralarda kalmaktadır.8 Bu bilgilerin açığa çıkarılması anlamında psikoloji biliminden destek almak ne kadar önemli olsa da tüm bu sorunların merkezinin cinsellik ve cinsel konularda 8

www.tavsiyediyorum.com

40


bilgisizlik olduğunu öne sürmek ve burjuva devrimindeki bir psikanalitik anlayışı ülkemizde uygulamaya çalışmakla aynı yanlış anlama sahip olacaktır. Ayrıca bu durum modernleşme yolunda ilerleyen ancak söylemsel olarak diline pelesenk ettiği şeyler dışında bir varlık göstermeyen iktidarların meşrulaşmasını sağlar çünkü halkın asıl istediği cinsel yaşantısının deşifre edilmesi değil, ona mantıklı açıklamalar yüklenerek eylemin yerini konuşmanın alması değil kendisini her koşulda özgür ve mutlu hissedebilmektir. Bu da halkın cinsel yaşamına çok fazla karışmamaktan geçer. Örnek olarak başbakan Erdoğan’ın “en az 3 çocuk” söylemi iktidarların halkın cinsel yaşantısına burnunu sokmasından başka bir şey değildir. Kendiliğinden olmadığında ya da dış bir zorunluluk tarafından dayatıldığında itiraf zorla elde edilir. Aslında bugün Türkiye de yapılmak istenen iktidar sistemleri aracılığı ile bir üst kesim yaratmak ve bu üst kesinin maddi olanakları ölçüsünde onlara hizmet sunmaktır. Aslında cinsel bilgilenmenin ve cinsel açıdan bilgilenmenin zararı yoktur ancak bu cinselliğe devletin karışması demek değildir eğitim sistemleri içerisinde yaşanan bir cinsellik değildir. Bu yüzden de cinsellik ailede başlamalı toplumun içinde kalmalı ve devlet tarafından biçimlendirmemelidir. Daha doğrusu iktidar çünkü Foucault’a göre iktidar her yerdedir. Yani sadece devletin kurumları değildir iktidar medya en büyük iktidar biçimlerinden biridir ve örtülü cinselliği erotizmi ve Türk toplumunun yapısı ile tam uyuşulmayan bir burjuva dizisi insanların gerçekte yaşamadıkları ancak içgüdüsel olarak ensest yasağından beri talep ettikleri bir şeyler vardır. Bu yaşamlarda oysa ki aynı Türk izleyicisi reytinglerin de doğruladığı üzere hala Türk filmlerinde ki geniş aile nostaljisine gönderme yaparak içinde görünürde cinsellik olmayan komün dizilere sıcaklıkla yaklaşmaktadır(Papatyam, Geniş Aile gibi.) Bu hali ile batıyı biçimlendiren cinsel psikoloji bizim ülkemizde uygulanmaya kalktığında ise her şeyi belirli bir mantığa uydurmaya çalışmayan, duygularını olur olmaz döken töresine bağlı ve hala çocukluklarımızda ve birçok küçük yerde sürekliliğini koruyan geniş aile kavramından hoşlanıyoruz. Dolayısı ile iş yine birey olmaya ve bir bireyin davrandığı kadar narsist, akışkan, yaptığı her irrasyonel eylemi mantıklı bir sonuca bağlamaya çalışan varlıklar olmamıza dayanıyor ki biz Türk insanı olarak bu şekilde biçimlendirmelerin biraz uzağındayız. Özellikle tarihimizde Osmanlı döneminde ki cinsellik anlayışının çok araştırması yapılmamasının ve her ne kadar bazı kesimler Atatürk’ün burjuva devrimi yaparak burjuva sınıfını başa getirdiği yönelik eleştirilere karşın sunu söylemekten kendimi alamayacağım. Cumhuriyetin kurulması ile Fransız Devrimi arasında hiçbir yakınlık yoktur. Çünkü Türkiye de bilindiği anlamı ile burjuvazi hiçbir zaman olmamıştır. 41


İktidarın egemen olamadığı anlar vardır. İktidar her yerdedir, evet! İktidar cinselliğin örtük bir biçimde yaşanmasına ancak her yerde konuşulmasına neden olan tek şeydir. Ülkemizden örneklerle gidelim; bizim TV’lerden gördüğümüz kadarı ile Taksim’de yılbaşı kutlamalarında turist kadınları taciz eden, tecavüz etmeye kalkan insanlarımız hangi batı eğilimli bilimle açıklanabilir. Bu sadece ağır baskı ve töre koşullarından bunalmış ve İstanbul gibi büyük bir şehirde yaşayarak oraya ait kimlik edinmeye çalışan, ancak bunu her yapmaya başladığında hep bir tarafı ile eksik kalan insanını öyküsüdür. Lacan’daki kastrasyon süreci yani kültürün alanına girer girmez eksilen kendinden bir şeyler kaybeden ve asla kendisi olamayacak bu insan, kendi yalancı varoluşuna benliğine ulaşmak için yaptığı atakların çoğunda yine başarısız olacak ve her kültür bozucu gibi fırsatını bulduğu iktidar mekanizmaları onu ele geçiremeyeceği an bıçağını saplayacaktır. Evet, kolay gelir belki böyle söylemek hala hayvanlarla sodomi ilişkiye giren, kadınları döven, insanlar olduğunu söylemek peki bu nasıl düzeltilecektir. Psikanalist bakış acısından tam bir eğitimlenme ile der psikologlar. Yani bireyselliğin sınırlarından geçmemiş, yarımda olsa kişiliğini oturtmuş bireylerden bahsediyoruz. Ya da artık onların çocuklarını alarak eğitmeye yani batı gibi cinselliği çok konuşulur bir şey yapmaya hazırız. Öyle ya! Aslında cinsellik bizde iktidara küfürdür. Cinsellik bizde otobüste arkaya ilerlemeyen adama küfürdür. Cinsel bastırılmışlık bizde her alanda etkisin gösteriri, sosyal alanlarda, her yerde öğrenciler devamlı bir ihtimalin gerçekleşmesi için sabahtan akşama kadar kantin sıralarını işgal ederler. Otobüs durakları, yağmurlu bir yerin altı, otobüste yanına oturmasını beklediğin karşı cins her ne kadar bu çabalar yerini oturmaya çok ihtiyacı olan büyüklerimize bıraksa bile bazen de beklemekten yorulan aşk ilişkilerinde bir türlü doğru yolu tutturamayış ve duygusal boşluğunu cinsel hazla gidermek isteyenler geneleve giderler. Genelevler toplumun ücra köşelerinde ki insanları oluşturduğu bir topluluk gibidir. Önlerinde uzun kuyruklar oluşur. Müşterisini içeri davet eden kadının bu pişkinliğine rağmen erkek suskundur. Sadece önüne bakarak bugüne kadar erkek egemen toplum tarafından dillendirilmiş her kelimenin kendisine karşı söylendiğini görmek erkeği cinsel kimliği açısından tanımlanamaz konumlara sürükler. Genelevler anaerkil kültürün ataerkil düzen içerisinde ki simgelerinden biridir ve bunu gerçekleştirebilmek içinde ağır bir bedel ödemişlerdir. Ancak genelev dışındaki hayat bu kadınları tekrar sistemin egemenliğine sokar. Yani hayat kadınları ile birlikte olduktan sonra erkekliğini kanıtladığını düşünen erkeklerin egemenliğine girerler. 42


Cinsellik her yerdedir ama psikanalitik bastırmadan dolayı değil, çünkü öyle olsaydı bu bastırmanın sonucu ülkemizde devamlı üretim olurdu çünkü aşk ve uygarlık arasındaki diyalektik yapı bunu gerektirir psikanalize göre. Ama biz hiçbir şey üretmiyoruz yazmak üretmekse ben arada sırada bir şeyler üretebiliyorum mesela kendi adıma. Ancak genel olarak tarımı dışa bağımlı, fabrikaları kapatılan, televizyonlarına dışarıdan formatlar getirilen, düşünmeye dayalı olmayan edimleri seven dilenciliğin ayyuka çıktığı, romanların, filmlerin belli bir ideoloji üzerine kurulduğu bir toplumda yeteri kadar üretildiği söylenemez herhalde ama neye göre kime göre? Elbette düşündüğümüz çok alan var. Futbol bunlardan biri, futbol bastırmış olduğumuz cinselliği ortaya koyabileceğimiz tek nokta ve bu tek noktanın çok fazla yandaşı var. Ülkemizde güçlü bir yerellik, bölgesellik hissiyatı var olmasına rağmen cinsel dışavurumlarımızı isyanımızı tüm Türkiye duysun diye ilk başta ikinci takım olarak seçtiğimiz büyük takımlardan birisini zamanla birinci takımımız yapmışız. Bu yorumum takım tutmanın asaletine ve ciddiyetine getirilmiş bir eleştiri değil. Sadece bugün toplumsal dinamiklerin en önemlisi futbolun cinsel baskılanmaların devamını sağladığına yönelik bir yorumdur. Bu durum takım tutma olayının sadece aidiyetle alakası olmadığını gösterir. Sistem herkesi birbiri üzerinde tahakküm kurmaya zorlar yani aslında her yerde gözü olan iktidar değildir. Her yerde gözü olan yönetilen edilgen sınıftır. Sadece bu konuda etkin olduğunu çoğu zaman fark etmez bu sınıf. Bazıları ise bu işin farkına varırı ve kültürel pratikler yolu ile bunu hayata geçirir. Kurtlar Vadisi örneğin. Halkın, Vadi’nin oyuncuları gibi giyinmesi aynı jargonu söylemlerine yansıtması ve onlarla aidiyet kurma isteği tek başlarına asla bir birey olamayacak hep başına bir çoban edinmek isteyen insanımız göstergesidir. Bu özdeşleşme sonucunda hepsi kahraman olmak istemektedir. Bazıları da katillik ile kahramanlığı birbirine karıştırmaktadır. Silahla mertlik olmayacağını söyleyen bir kültürden bu durumlara gelmemiz gerçektende can sıkıcıdır. Bir de latife olarak; bu davranış kalıplarına girdiklerinde Sharon Stone’u öpeceğini düşünüyor olabilirler.

43


Peki, cinselliğimizi çözümlemek için ne yapmak gereklidir? Elbette ki Türkiye’de bu sorunla ilgilene insanların göreve çağrılması şarttır. Öte yandan bu ne kadar da ucuz ve kolaycılığa kaçan ve haddini bilen bir açıklamadır oldum olası sinir olmuşumdur! O halde çözüm için bilimin öngördüğü ölçüde bugün cinselliği modernleştirmeye çalışalım peki nasıl olacak? Çok basit. Batıda cinsellik bireysellik demektir. Bu durumu aile kurumunu içselliğin biricik temeline alıp sapkınlıkları aile kurumunu içine almayan bir cinselliktir bu. Sonrasında batı toplumunun geçirdiği cinsel devrim insanların Lacan’ın deyişi ile kendisine yeni bir efendi arama gayesidir. Devrim tüketim toplumu ile birlikte oluşturulmuştur. Meta fetişizmi ile bağlantılıdır. Peki ya erkek halleri; değişemeyen her erkek halinde cinselliğe ve psikanaliz diliyle homoseksüelliğe bir tepki vardır. Bu tepki erkeğin bireysel erkeksel köklerine tutumu ile bağlantılıdır. Sadece giysilerle ayrılmak istemez erkek bu yüzden bıyık da bırakır. Ataerkil erkeğe yönelik çok yönlü tehdit, olumsuz bir durumda erkek tarafından saldırganca dışa vurulur. Özellikle de resmi egemen ahlakın ayakta durmasına karşı olan sosyal öbeklere yönelik bir şiddet ve zor davranışı olarak kendini ele veren bir saldırganlıktır bu. Kurtlar Vadisi pozları da değişemeyen erkek halinin yansımalarıdır. Bu kalıptan çıkan gerçek erkek değildir sanki. Bunun eleştirisi olan bazı filmler de var mesela tüm heybetine ve mafyavariliğine rağmen bir tülü gerçek erkek olamayan ve cinselliği ile problemli bir tip olarak Kabadayı filmindeki Kenan İmirzalıoğlu’nun oynadığı tipi örnek verebiliriz. 44


Kabadayı filminde Kenan İmirzalıoğlu Sansüre gelince sansür aslında iktidarlar içkin bir mekanizmadır yani, sansürde ilk dönemlerde benim doğrusu; çocukluğumun geçtiği dönemlerde sevişilen hatta öpüşülen filmlerde kendimizi kapı önünde bulurduk. Ancak zamanla sevişme sahnelerinin artması ve her yerde cinselliğin TV tarafından tüketilmesiyle Foucault’nun belirttiği burjuva düzeninin bir farklı yansımasını görür olduk. Batı ile aramızda ki fark bizim cinselliği hala TV’den öğrenmeye çalışmamız. O halde cinselliği salt görünüm olarak yaşadığımızı itiraf etme vakti geldi birbirimize. Yani bastırılmış cinselliğimizi Msn, Facebook’daki ilişkiler yolu ile dışa vurduğumuzu tüm bu alanları bir iletişim aracı değil de iktidarın uzantısı olarak kullandığımızı. Demek ki toplumumuz yıllardır söz almak istemiş ancak bu kuşak söz aldığında ne kadar da basit şeyler söylüyormuş onu da anladık. Bu kitle Facebook-Msn kitlesidir. Cinselliği de, birbirine iltifat etmeyi de internet üzerinden yapan, bastırdıklarını dışa vuran bir kitle. Ne çok şey bastırmışız ne çok kişisel iletimiz var öyle. Meğer ne kadar yalnız kalmışız! Öyle ki televizyonun olumsuz etkilerini bir diğer olumsuzluk internet üzerinden gidermeye çalışır olmuşuz. Kimliklerimiz birbirine karışıyor, bulanıklaşıyor. Orada en güzel halimiz var hep gerçekliği dondurmuşuz. Nasıl görünmek istersek öyleyiz. Belki bu yolla baskıdan kurtuluyoruzdur öyle mi? Hayır bizler 45


aslında baskılamayı kendi alanlarımızda tekrar kuruyoruz. Çünkü orada aidiyetlerimizle varız. Facebook, msn benzeri siteler ideoloji de üretir. Ancak her ne üretirse üretsin ne verirse versin aslında onun amacı tüm bir kitleyi heterojenleştirme altında homojen hale getirmeye çalışmaktır. Nasıl mı? Çok basit hepimize egolarımızın yararlanacağı bir platform sunarak. Herkes farklı ama aslında herkes tek bir şeyin peşinde; iktidar, bu saflığın altında yatan cinsel erotizmi unutmamız bir safdillik daha olacaktır. Kadınlarında erkeklerinde çoğu bugün bir surete âşık onu elde etmeye çalışıyor. TV’de birbirini beğenenler bunu toplumun meşrulaştırdığı yoldan yapıyor. Yani evlilik programlarıyla, sözde bağımsızlık organı internet ise evlilik dışı ilişki olanağı sunuyor. İşte toplumumuzun bugün cinsellikten de bağımsızlıktan da anladığımız budur. Unutmayalım Sistem her zaman kendi gangsterlerini, teröristlerini, fahişelerini, asalaklarını, fakirlerini, pezevenklerini üretir. Ancak cinsel asilerini de üretmeden duramaz. Başına gelenler halkına ibret olsun diye. Sonuç olarak bu kadar kapsamlı bir konu hakkında bir şeyler söyleyebilmek oldukça zordu yazıma katlanarak okuma erdemi gösteren herkese teşekkür ederim. Bastırılan hiçbir şeyin kalmadığı özgür günler ümidi ile…

46


Lidyalılar ve Dünyaları’na Yolculuk* Tuğçe Duysak YKY Vedat Nedim Tör Müzesi’nde bulunan Lidyalılar ve Dünyaları isimli sergi, Manisa Müzesi, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi ve daha birçok arkeoloji müzelerinden getirilen eserleri bünyesinde barındırıyor. Sergi müzenin ikinci katında açılmış ve ikinci kata çıkana kadar duvarlarda ve sarkıtılmış olarak sikkelerin büyütülmüş kâğıttan levhalarını inceleyebiliyorsunuz. Kata ulaşıldığında ziyaretçi defterinin ve sergi kapsamında ve sergiyle aynı adı taşıyan Lidyalılar ve Dünyaları kitabının üzerinde bulunduğu masayı görüyorsunuz. Girişin hemen iki yanında ise kabartmalı eserler var. Sol taraftaki eser; Artemis ve Kybele’yi gösteren mermer sunak siteli. Manisa Arkeoloji Müzesinde bulunan eserin bir kopyası olduğunu görüyoruz çünkü eser mermerden yapılmış değil. Sağ tarafta ise Gökçelerden Kabartma’yı görüyoruz. Tanıtım levhasının üzerinde Manisa Arkeoloji Müzesi yazıyor ve devamındaki açıklamalar serginin verimli geçeceğinin bir göstergesi. Kapıdan içeriye girdiğimizde yerdeki ok işaretlerinden daha çok Lidya tipi ev canlandırması dikkatimizi çekiyor. Kartondan insanların işlerini yaptığı kompozisyon ve sol tarafında akan nehir özenli. Evlerin mimarisinin oldukça basit olduğu dikkatimizi çekiyor. Bir odadan oluşan ve hem işlerini yaptıkları, hem barındıkları yerler olduğunu öğreniyoruz Lidyalıların evlerinin. Nehir canlandırmasında ise yine karton Lidya insanı nehrin başında post yıkıyor ve postun üzerinde parıltılar var. Bu bana sergi esnasında edindiğim bilgilere göre, canlandırmanın Paktolos Nehri olabileceğini düşündürdü. Ok işaretlerini takip ediyoruz. Duvarlarda eserleri daha iyi kavramamız için Lidya hakkında bilgi verecek yazılardan ilkini görüyoruz. Başkenti Sardeis olan Lidya ile ilgili kazılara 1904 yılında Osman Hamdi Bey ve yardımcısı Gustav Mendel’in başladığını görüyoruz. Lidya’nın verimliliğinden, zenginliğinden bahsederken altın akan nehir Paktolos’tan da bahsediliyor ve Tunç Çağı’ndan, Osmanlı Dönemi’ne kadar geçen 4000 yıllık sürenin ürünleri olan eserleri incelemek için devam ediyoruz. 47


İlk bölmeye gidene kadarki mesafede yine bilgilendirmeler görüyoruz. Serginin verimliliğini bizler için arttıracak olması mümkün. Taş idollerin, çanak çömleklerin ve takıların, mezar buluntularından tanındığını okuyorum yazının birinde. İlk bölmede gördüğüm eserlerin bulunduğu yerlerin mezarlar olduğunu gördüğümde bilgimi pekiştiriyorum. Taş idol, bakır alaşımlı keser, kesik gaga ağızlı çömlek var. Çömleğin onarıldığını görüyoruz. İlerideki bölmede yine onarılmış yonca ağızlı testi görüyoruz. Yine aynı bölmede pişmiş topraktan mimari eleman: sakallı erkek başı isimli Lidya erkeği olarak tanımlanan başı inceliyoruz. Küpesi, saçı ve giyim şekliyle günümüze çok da uzak değil. Yüzün ön kısmında hasar olduğu için net olarak inceleyemiyoruz, ancak üzerindeki renkler çok etkileyici. Etkisinden sıyrılıp duvar yazısına dönüyoruz. Lidya tanrıları üzerine açıklamalar içeriyor. Konum itibariyle Anadolu ve Yunan Kültürlerinden etkilenen Lidya için en önemli tanrıçalardan ikisi; Kybele(Sardis Kenti) ve Artemis (Ephesos Kenti). Lidya’nın bu konumundan etkilenen sadece inançları değil, sergi boyunca incelediğimiz eserlerde de bu etkileşimi görebiliyoruz. Lidyalıların yemek kapları da onları yakından tanımamız için ayrı bir fırsat veriyor. Yemeklerinde baharatı sıkça kullandıklarını, yer yer kan katarak zenginleştirdiklerini öğreniyoruz. Ritüel yemeğe ait kaplar artık karşımızda. Skyphos, oinokhoe, çömlek ve tabaklar var. Bunlar aşırılıktan uzak kaplar. Karşımıza çıkan bir kapakta doğu bezemelerini görüyoruz. Konumunun kültüründeki etkisini pekiştiriyoruz. Yemek üzerine farklı bir bölmede pişirme kapları, rendelerini görüyoruz. Rendelenmiş ekmekle yaptıkları özel bir yemek olduğu bilgisi ise yine duvar yazılarından yerleşiyor belleğimize. Yanmış sarımsak belki de benim için en farklı gelen buluntularından bölmedeki. Lidyalıların, insanlar tarafından üstün körü de olsa bilinmesini sağlayan en önemli özelliği ‘parayı bulmaları’ ise sikkeler olmadan bu serginin bir anlamı olmazdı. Sergi alanına çıkarken kâğıt levhalarda gördüğümüz sikkeleri görüyoruz. Beklediğimden çok daha küçükler. Üzerlerinde bulunan aslan figürünün bu kadar küçük bir alana nasıl yerleştirildiğini düşünüyorum. Paraların hepsi altından ve oval biçimdeler. Altının kullanımı bu kadar rahatken 48


gerçekliğini nasıl saptıyorlardı, merakımı denek taşı gideriyor. Ufak bir taş olan denek taşı ismini altının gerçekliğini ölçmeye yaramasından alıyor ve biraz yanında da ateşe hava üflemek için, üfleç yer alıyor. Duvarların birinde yine karton Lidya insanlarını görüyoruz. Üzerlerinde kültürlerine ait kıyafetleri ve ellerinde aletleriyle sergiyi canlı tutuyorlar. Farklı bir bölmede pişmiş topraktan kantharos, alabastron ve lekythos görüyoruz. Boyutları ufak ama kullanım için yeterli kaplar olduğunu düşünüyorum. Çizimleri ya da resimlerinden farklı olarak canlı görmek o dönemi anlamak adına oldukça önemli. Gerçeğe uygulanabilir oluyorlar, buluntuları gördükten sonra. Biraz daha ilerlediğimizde gösterişli siyah renkli bir amphora ile karşılaşıyoruz. Gösterişli olması özel bir kullanımı olduğunu düşündürüyor. Yanındaki kabın ortasında bulunan sonradan aplike edilen baş heykelciği ise işçiliğin geliştiğini gösteriyor. Ok uçları ve asker iskeletinin bir kısmının bulunduğu bölme ise açıklamalarla etkileyiciliği artan farklı buluntulardan. Ellerinin arasında taş tutan askerin cesedi yüz üstü olarak bir bahçede bulunmuş. Ayrıntılarla oldukça canlı tutulan bir sergi olduğunu yineleyebiliriz. Duvar yazılarında kokular ve süs eşyaları üzerine bilgiler alıyoruz. Gördüğümüz küpler, kolyeler ve yüzükler altınla süslenmenin bir ayrıcalık olduğunu gösterir nitelikte. Özellikle oldukça ufak altın oturan kuzu işçiliğin gelişkinliğini bir kez daha hatırlatıyor. Aynı bölümde fildişi baş da boyun kıvrımlarına kadar canlanıyor. Bronzdan ayna da bakımın önemli olduğunu gösteriyor. Ayrıca üzerindeki işçilik zanaattan çok sanat yapıldığını düşündürüyor. Mermer sakallı erkek başını görüyoruz ardından. Yüz üstü bulunmuş bir eser olduğundan burnunda hasarlar var. Kaşları ve alın çizgileri çok gerçekçi. Sakal ve saçı ile yüksek zümreden biri olması fikrini düşündürdü bende. Gezimiz başladığımız yere geri dönmemizle son buluyor. Eve buyur edilip, biraz evin sahiplerine tanık edip onlara veda ediyoruz. Kâğıttan Lidya insanları 15 Mayıs 2010’a kadar orada kendi ürünlerinin vermiş olduğu canlılıkla konuklarını bekliyor olacak.

49


Gidişin İsyan Suskunluğumdu! Abdullah Rıdvan Can Gidişin isyan suskunluğumdu. Avazdım, Terk ettim kavgalı dilleri... Yosun tutmuş kayalar tanıdım, Gidişinin ertesinde. Deniz kokusu, çingene gülüşlerine karışmıştı. Yeminler tanıdım allahsız kitapsız, Yeminler, Falcıların haddini bilmez söz savurganlığıydı.... Korkusunu, Islak bir geceye salıvermiş ayyaşların; Şişenin dibine vardıkça, Maddeden kopan bedenlerinin sendelemesine şahit oldum, kıyamet çiçeği gibi savurgandı... Yokluk gördüm; Gitmelerin gelmelerin olmadığı göçler... Savaş kıtlığı çekti gönlüm, Müttefik fikirlerin yanı başında... Soğuk geceleri ezber ederken, Yazdıklarımın beni sabote edişi düştü aklıma. Hainliğinin tüllerini aralar aralamaz, Ardın sıra hezeyan olmuşluğumla baş başa bıraktılar beni. Ve şiirlerim de senle gitmişti. Kekremsi düşerdi dilime adın, zikretmesi haramımdı... Uzun menzilli değildi ağıtlarım hep dizimin dibine düşerdi. Yıllar bedenime soluk oldu desem yalan olur, Nefesim haddinden fazla beni sevdi.

50


Genç Kadın Gülin Geloğulları Zamanı geldiğinde, Çıktı yola, Sabahın erken saatlerinde.

Yeni gelin gibi, Esirgemeden kendini Sundu her yerini Cömertçe, İçine girmek isteyen Herkese.

Memnun kalmıştı O hazzı deneyenler. Dışı ayrı güzeldi Gencecik, taptaze İçi ayri bir deneyimdi Hızlı hızlı Gidip gelenlere göre.

51


Tertemiz bedeniyle Çıktı yola genç kadın Hem de gün onun günüydü 8 Mart 2010 Dünya Kadınlar Günü.

Günün erken saatlerinde Boylu boyunca yattığı Rayların ötesi Kutsanma gerektirmişti Doga Ana tarafından

Madem ki bugün Özel bir gündü Genç kadın için, O halde kutsanması gerekirdi, Teninin her noktasına Dek…

Çıplak vücuduyla, Boylu boyunca 52


Uzandı raylara. Yağmur tenine vurdukça, Arındı kotu enerjilerden. Şeytani ruhlar Uzaklaştı. Her yağmur damlası Bedenine dokunduğunda.

Arındı genç kadın, Aklandı, paklandı. Bir bakire Edasıyla, yattığı yerde Yola koyuldu sonra.

Sunacak bedeni, Gitmesi gereken yolları vardı, Raylar üzerinde…

Ve zamanı geldiğinde, Sabahın erken saatlerinde Yola koyulduğu gibi Akşamın ilk saatlerinde, 53


Yağmurla yıkandı genc kadın. Doğa tarafından Kutsanırcasına.

Ve içine girenler, Hayretle gülümsediler. Sevinçliydiler, çünkü Yeni trene binmenin keyfi Başkaymış, öğrendiler.

2010 Dallas / TEXAS / A.B.D Trinity Railway Express

54


Aşk Güncesi(2) Aşk İşaretleri “Hiç kimse bizi, birbirimizi sevdiğimiz kadar sevemez, Hiç kimse bizi, birbirimizi incittiğimiz kadar incitemezdi…” Seni gördüm. Tahta bir köprüden geçercesine tedirgin, mavi sularda yüzercesine huzurlu, araladım pencerelerimi. Önce sesin girdi içeri. En sevdiğim şarkıyı, en sevdiğim ağızdan dinledim sanki. Her harfi en çok senin dudaklarında sevdim ben. Tüm kelimeler, sende yeniden dirildiler. Sonra gözlerini gördüm, kirpiklerinin secde ettiği kara elmas ışıltısını. Gözlerinde uçan kuşlar gördüm, kanatlarında mevsim çiçekleri taşıyan kuşlar. Çok istedim, sadece biri dedim, sadece biri konsun yüreğimin ucuna. Sana her şeyi ben anlattım yeniden yazılmaya başlamış bir masal gibi. Oysa sen vermiştin tüm kelimeleri, noktalarımı ve virgüllerimi. Sesin dalga dalga yayılarak geldi şehirlerin arasından, hare hare çoğalarak geldi. Sessizliğimi bozdu sesin, gün ışığı oldu saksılarında baharı bekleyen menekşelerime. Seninle ne konuştum, bir bir su verdim hepsine. Senden ne duydum, toprak ektim diplerine. Şimdi yeşillenmelere dair ne varsa içimde, her biri senin sularında büyümekte. Ben her sabah kilometrelerce yol yürürüm adına ulaşmak için. Burcu burcu kavrulur güneş tepesinde bu büyük şehrin. Sonra gün, güneşle, denizle birleşir, ben yürürüm. Ağaçları yarına döner yüzünü, kuş seslerine döner içimden söylediğim türkülerin uğultusu. Sevdam adım adım grileşir beton yolların kaldırımlarında. İçimde seni taşırım diye daha bir özenirim rüzgâra karşı dururken. Bunları yaşarken hiç düşünmem yarınımı; çünkü bilseydim dünden bugünü, koşarak gelirdim yaşadığım tüm güzel şeyleri de alarak kollarımın arasına. Masallar bitmez, sessizlik de. Ve hakkını vererek yaşamak, her sabah sevmeye yeniden başlamak için uyanmaktır. Yaşamak imkânsızlıklardır delice istediğin. Birilerinden kaçarken, birilerine tutunmaya çalışmaktır. 55


Sende dağlar var, bende deniz. Yaban çiçekleri taşırsın ellerinde, benim koynumda açelyalar yeşerir. Şehrinden ağıtlar yükselir her akşam, benim sokaklarımda steril acılar yaşanır. Ama ne var ki, ben de dağlarla kır çiçeklerini, senin kadar çok severim. Şimdi, Menekşelerimi de suladım; ama dinmedi susuzluğum. Gün ışığına baktıysak da birlikte, ısınamadım... Bir bahçe gerek dedim ömrüme, bir büyük koru ya da bir orman. Gözlerine kara kumrular tünemiş, gizi sakin bir adam… Lilith Demedim Ki Demedim Ki Bu kenti sevdim dedim Benim olsun demedim ki Sevdim dedimse akşam kızıllığını Gönlüm gibi akıp giden şu çayı Şu ormanı şu denizi şu dağı Benim olsun demedim ki Vuruldumsa gözlerinin gül bahçesine Yürek çizen şimşeklerse kaçamak bakışları İşte buna sevmek derler dedimse Çattımsa acıların en güzeline Yedirdimse uykuları o tatlı kuşa Benim olsun demedim ki Bu akşam kan kırmızı şarap istiyor canım Bu akşam dünyanın bütün şarkılarını Bu akşam dünyanın bütün özlemlerini 56


Bu akşam beni yalnız bırakın Bu akşam yalnızca onu düşüneceğim Onu ve kendimi yalnızca. HHK

57


Geçmişe Müebbet(5)* Abdullah Rıdvan Can Kapıya vurma zahmeti bile göstermeden gözlerinin kan rengiyle Sait’ in kolundan tuttu. Sait oturduğu sandalyeden zar zor kalktı ve dışarı doğru ilerlemeye çalıştı. Arkasından da muhtarın oğlu olan bu gevşek suratlı dedikleri ancak bugün hiç de öyle olmayan Yunus’u da çeke çeke… Yunus, Sait’i ne kadar rezil ederse, onun duruşuna ne kadar zeval verirse kârda hissedecekti kendini. Kapıdan dışarı çıkarken Yunus bağırmaya başladı. “Sen kimsin ki lan benim oğluma bağırıyon? Ha?” “Ben, senin bana ona bir şeyler öğretmem için emanet ettiğin öğretmeniyim” diye kendine diş bileyen Yunus’ a diklendi. “Lan sen bu öğretmenlik havasına iyi girmişsin. İki sene şehirde okumayla öğretmen mi oldun?” dedi. Kekeleyerek söylediği cümlesini zar zor bitirmişti.“En azından öyle bir zoru göze alıp gitmişim şehre. Ya sen şehre erzak almaya, âlem yapmaya gitmenin dışında niye gitmezsin?” Yunus sus pus oldu bir anda. Aslında iktidar oydu ancak sustu. Dişlerini gösterdi azgın bir köpek gibi. Bir şey diyemedi. Diyecek bir şey bulsa derdi belki. Ama diyemedi. Neden sonra kafasını sağa sola sallayarak Sait’e acırmış gibi baktı.“Sait çok fena kaşınıyon olum. Artık buralarda barınacağını sanıyosan çok yanılıyon” Sait zoraki bir tebessüm attı. Eliyle yakasını tuttu. “Elinden gelenin en iyisini yap Yunus Ağa. Şimdi çek git okulumdan” diyerek itekledi. Tüm bunlar yaşanırken Şahin sanki oturduğu yere çakılı kalmıştı. Sadece sesleri duyabiliyor ve birkaç itiş kakış hareketini görüyordu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Onun yüzünden olmuştu bunlar. Sait’ e bir şeyler yaparlarsa Şahin ne yapacaktı ki? “Ah” dedi içinden. “Ah o deli çağlardaki ben olsaydım şurda, beş dakikalığına.” Sait sınıfa girerken Yunus dişlerini sıkarak ardına baka baka oğluyla beraber okulun kapısından çıkıp köy meydanına doğru ilerledi. Sait Şahin’in durumunu görünce yanına oturdu. Şaşkın şaşkın bakan sınıftaki çocuklara seslendi sonra.“Hadi bakalım çocuklar geçin bahçeye geliyoruz biz” dedi tebessüm ederek. Çocuklar birer ikişer sınıfı terk etti. Ağır adımlarla ve Şahin 58


ağabeylerine baka baka…“Sen aldırmayasın. Bunları bilirsin. Böyle yezitlik ederler her daim.” Durdu bir an. Köy meydanında hızlı hızlı ilerleyen Yunus’a takıldı gözleri. Hafif tebessüm etti o an.“Bir bilseler ki neler kaybediyorlar, kazandık sandıklarıyla…”“Gelmemeliydim aslında” diye soludu Şahin. “gelip de ne olacağını düşünüyordum. Sakince bir köşede yaşamak…”“Bu köy sakince yaşamak yeri değil ki sana göre.”“Haklısın” diyerek başını öne eğdi. Sonra pencereden köy meydanına doğru bakıyordu ki Hacer’ i gördü. Hacer… Gençlik dumanı… Hacer… Sevda kokulu yar… Sait, Şahin’in nereye baktığını görmedi. O da başka bir yere bakıyordu. Şahin okulun çıkış kapısına doğru koştu. Sınıfın kapısına gelince Sait’ in şaşkın bakışları arasında Sait’ e doğru döndü ve “hemen dönüyorum” dedi nefes nefese. Okulun kapısının önünden geçiyordu Hacer. İki eli de doluydu. Kapının aralığından bakıyordu. Şahin’i görmemeliydi Hacer. Şahin de gizlenebildiği kadar gizlendi kapının ardına. Ta ki Hacer yolu dönüp de kaybolunca Şahin de boş boş bakındı bir zaman. Sonra arkasını döndü sınıfa yöneliyordu ki Sait çıkageldi. “Ne oldu şahin bir şey mi var?” “Yok. Yok, bir şey Sait” dedi titrek sesiyle. Baştan ayağa titreyen ruhunun hali diline aksetmişti. Sonra Sait, Şahin’ in koluna girdi. İkisi birden düşünceli düşünceli bahçeye, çocukların yanına çıktılar. Çocuklar gülüşmeler arasında oynuyorlardı. Sait öğretmenlerini görünce hemen yanına koşuştular. Hepsi hep bir ağızdan bağırıyor Sait’in kulağını tırmalıyorlardı. Sait, Şahin’ e döndü iki elini iki yana açtı. Dudağını büzdü. Sait de çocukların arasında çocuk olmuştu birden. Şahin gülmemek için kendini zor tuttu. Sonunda ufak bir gülüş attı çocuklara. Çocuklar az önceki olaydan korktukları için biraz tereddüt ettiler. Ama çocuktu onlar. Bir kısmı da koşarak Şahin’e sarıldı. Şahin hepsinin de teker teker başını okşadı gülümseyerek. Vakit iyiden iyiye geçmiş akşam olmuştu. Zil çalınca yerlerinden ok gibi fırlayan çocuklar birer birer çıkıp gidiyorlardı. Sait de dostu Şahin’le beraber sakin adımlarla çıkıp köy meydanından eve doğru yürüdüler.“Zehra!” diye bahçenin kapısından eve doğru seslendi Sait. Ses çıkmayınca biraz daha yükseltti sesini. “Buyur Sait. Ne oldu?” “Nerdesin hanım? Ne yaptın yemek hazırladın mı yoksa biraz dolaşak mı biz?”Zehra bir an durdu. Odanın kapısının aralığında soluyan nefese döndü. Heyecanla Zehra’ ya doğru bakan Hacer hafif fısıldadı.“Gelmesinler Zehra bacı. Gelmesinler aman deyim” Sait dayanamadı Zehra’nın böyle tepkisiz durduğuna.“Ne oldu kız. Ses versene.” 59


“Siz… Siz gidin biraz dolanın. Yemek yarım saate olur” dedi titrek sesiyle. “Hey babasına rahmet sabahtan beri şunu diyecektin. Ne bekledin iki saat öyle?” “Mutfağın sesini dinledim. Yemek taştı gibi ses geldi de.” “Eyi tamam. De hadi bak işine. Gelirik biz birazdan.” Şahin kapının önüne çömelmişti. Uzun süredir durgundu. Sait başında durunca bir hamlede kalktı. Kol kola girip ağır adımlarla yürümeye başladılar. “Zehra bacı gelip gittiğimi söylemeyesin olur mu?” dedi Hacer. Çatallaşmış sesiyle fısıltılı bir şekilde. Boğazını temizledikten sonra tekrar döndü Zehra’ ya. “Bana gelmez gayri bu sevda. Gelmez bacım.” Gözlerini duvardaki Sait’le Şahin’ in beraber çektirdiği fotoğrafa kaydı birden. “Amma bilirim ki Şahin nicedir bu derttedir. Ona sebep olmak istemem.” “Eyi diyon da Şahin gardaş suspus olmuş.” Zehra da gözlerini duvardaki fotoğrafa çevirdi. Devam etti sözlerine. “Bana kalırsa alevi köz olmuştur Şahin gardaşın” dediği vakit dışarıdan bir ses geldi. “Zehra! Zehra! Koş yetiş!” Bu Sait’in sesiydi. Zehra hemen dışarı doğru seğirtti. Kapının önüne çıkar çıkmaz Şahin’i Sait’ in kolları arasına yığılmış gördü. Dizlerinin bağı çözüldü. Bir adım öteye gidemedi. *SÜRECEK

60


Bir Kez Daha Bir kez daha gelmiştin, hatırlıyorum. Hatırlıyorum, geldiğinde çiçeklerin kokusunu gördüm düşlerimde, Evren bütün düzeninden vazgeçip ruhuma yerleşti. Akşamları kuşlar konuştu penceremin önünde, Benliğimi yalınayak, başıkabak bir çocuk huzuru işgal etti.

Sonra ne oldu hatırlamıyorum, hatırlamak istemiyorum ya da Gittin... Bir gün penceremin önüne kuşlar gelmedi, Çocuk sesleri, evren ve çiçek kokusu firar etti. Çığlıklara bürünmüş bin yıllık bir sessizlik, Hiç çıkılmayacak izlenimi veren bin yıllık bir çile odası… Bin yıllık ne kadar kötülük, kötü şey varsa onlar kentime giriverdi. Suskundun ve sen susunca böyle apansız Ne idüğü belirsiz bir canavar saldırıyor fikrime, Saldırıyor bedenime ve beni ben eden her şeye Kulelerim yalnızlıktan kuduruyor Ki dimdiktirler ve kuşatmışlardır çevremi Bilmem korumak mıdır yoksa hapsetmek midir niyetleri 61


Ha parçaladılar ha parçalayacaklar kendilerini Yağıverecekler tepeme, yok edecekler beni.

Sonra birden çıkageliyorsun. Çıkageliyorsun acılarını içine gömdüğün kitapların, esrik bir perdeyle gizlediğin umudunla Gülümseyen yüzün, elbette dudakların ve belki de göğüslerin Yani bir bütün olarak aşk kulelerime saldırıyor acımasızca. Saçlarında taşıdığın Moğol atlıları hırpalıyor kalın duvarlarımı Biliyorum, görsem Kalbimde ve örselenmiş ruhumdaki bütün siperleri tarumar edecek okçular dizdiğin gözlerin. Biliyorum, hissetsem Bütün tuzaklarımı ve sinsi planlarımı apaçık edecek baldıran içmeye mahkûm filozoftan emanet aldığın hüzün.

Savunmasız kentimde, Ben ve bütün uzuvlarım ve kalan her şeyim korkuyoruz, Perdeleri iyice çekiyoruz; kapılar zaten sımsıkı kapalı Cesareti kendinden menkul bir kadın silueti, saldırıyor inadına

62


Korkuyoruz, işgalinden korkuyorum. Ve biliyorum Ben ve kentimin bütün sakinleri, yani kocaman sandığımız o zavallı ordu, Kötü niyetlerim, hain planlarım ve zehirli düşüncelerim ve elbette yalnızlığım Savaş naraları atsak da her ne kadar, Son sığınaktır korku.

Bir girdap, bir velvele, bir telaş, bir infial Karmakarışık oluyor her şey tedirginim aşktan, Bilincimde kopan kaosun yarattığı kaybetme korkusu Yorgun düşüyorum seninle ve kendimle çarpışmaktan, Beynimi tırmalıyor atlılarının nal sesleri, saçlarının sesine karışıyor Yüreğimde bir ürperti yaratıyor dik bakışlı Romalı gözlerin, Hüznün bir garip, Metafizik bir öğe gibi düşüncelerimi bulanıklaştırıyor. Kentimin ıssızlığını dolduruyor her şeyi yağmalamaya hazır güzelliğin. Pişman oluyorum, ellerini merak ettikçe En uygunsuz, en vahşi, en gaddar planlarımı yakıyorum. Ben ve kentimin sakinleri korkuyoruz, Elimizde kazma ve kürek yani içki kadehleri, sigaralar Derinlere gizlenmiş içimdeki çocuğu dipsiz kuyulara gömüyoruz ve kahırlanıyoruz, 63


Mağlup olduğunu bilen bir kumandan gibi ordumuzu bile bile yanlış siperlere sürdüğümüze; Ateşe atıyoruz, yaşamak için ne kazandıysak, Ne halt ettiğimizi bilmiyoruz. Çünkü mağlubuz Biliyoruz en dipsiz kuyulara gömülen çocuk ele geçecek. Her bir hücresi binlerce kez aşkla örselenecek Beyaz bir bayrak sallamak an meselesi

Ama sen vazgeçiyorsun yerli yersiz işgalinden Saçlarını, gözlerini, hüznünü ve güzelliğini çekiyorsun kentimden Sonra uyanıyorum yarı uyanık uykumdan Sonra sessizlik Sonra… Sonrası sensin işte, her şeyinle sen

Ya gel işgal et, zimmetine geçir ya da yağmala her şeyimi Ya da çeksin gitsin siluetin hırpalayıp durmasın kulelerimi

HERMES 64


Hepimiz, Yine Ermeni’yiz. Var mı İtirazı olan?

Osman Bahar Bir gazetenin, siyaset sayfasının sıradan bir köşe haberi gibi duran satırların, bu kadar büyük boyutlara ulaşmasının ardından aldı beni bir düşünce. CHP'nin bir süredir hangi ili temsil ettiği umurumda olmayan bir milletvekili Canan Arıtman, Amerika ve İsveç'teki soykırım kabulünden sonra Türkiye'de kaçak olarak çalışan Ermeni'lerin hemen sınır dışı edilmesini, İsveç'teki kabulde evet oyu kullanan Türklerin de vatandaşlıktan çıkarılmasını mecliste önermiş. MHP’li milletvekilleri de buna destek vermiş. Bu, küçücük bir haber olarak yer almıştı gazetelerde. Ta ki, Erdoğan'ın bunu çığırtkanlık yaparak tehditkâr bir biçimde önce söyleyip, sonra "yanlış anlaşıldım" diyerek düzeltip, ardından yabancı gazeteye kelimelerin yerini değiştirerek tekrar deklare etmesine kadar. Hakikaten garip bir durumdu. İlk defa üç parti bir konuda anlaşmıştı. Tarihe geçecek bir hadise. Neyse, bahsedeceğim şey soykırım değil. Zaten yeterince insan ve yetkili(!) tartışıyor. Ermeni diasporası (Ermenistan halkı demiyorum), Türkiye'den "soykırım yaptık" cümlesini, Türkiye de Ermenistan'dan "soykırım değildi" cümlesini duymadan bu konunun kapanmayacağını da herkes biliyor. Benim söyleyeceklerim hiçbir şeyi değiştirmez ancak şu anki yaşananlarda bir insanlık suçu var. Bir yandan Almanya'da yaşayan Türklerin, (mülteciler de olabilir) Almanya'da daha iyi şartlarda yaşamasını istiyorsunuz, Devlet Bakanı, "Ticaret yapmak isteyen Türklere, vize uygulanması insanlık suçudur" diye bir açıklama yapıyor ama bir yandan da hiçbir suçu, günahı olmadan bu ülkede barınma, yaşama hakkı ihtiyacı hissedenleri kovmaktan bahsediyorsunuz. Bu mudur İslam'ınızın, onu geçtim Türkiye'mizin hoşgörüsü? Ne geçecek o insanları bu ülkeden kovduğumuzda? 1915'te yaşanmamış dediğimiz olayları, bu sefer mi gerçekleştireceğiz? Üstelik onları bu ülkeden kovamayacağımızı da biliyorken, böyle atıp tutmak hangi aklın, hangi zihniyetin eseri? Ne yapacağız, hepsine Festus Okey gibi, "kaza kurşunu(!)"mu atacağız? Siyasi açıdan yerlerde sürünmekteyiz. Şimdi iki örnek üzerinden, bir değerlendirme yapmak istiyorum.

65


Livorno, İtalya'nın küçük, deniz kıyısında bir şehri. Dünyada en çok sol ideolojiyle bağdaştırdıkları yaşamlarıyla ve futbol takımlarıyla bilinirler. 1587'de yılında çıkarılan bir şehir anayasasıyla "açık şehir" olarak ilan edilen Livorno'da anayasaya göre; herhangi bir ulustan herhangi bir kişi oraya yerleştiğinde, İtalyan olan halkla aynı özgürlüğe ve eşitliğe sahip olabilecekti. Düşünün ki üzerinden 423 yıl geçmiş bu anayasa, belki aktif değil ancak düşünce olarak hala geçerliliğini devam ettiriyor. Kısacası, Mevlana'nın dediği gibi "ne olursan ol, gel" diyen bir memleket. Ama bizde bundan eser yok. Birinci örneğim buydu.

Livorno Tribünlerinden Bir Kare 66


İkincisi ise; Stalin. Stalin; İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazilere karşı verilen mücadelede, "Sovyetler'e karşı ittifak yapma" sebebiyle "vatanseverlik" politikası izleyerek ülkedeki Tatarları, savaş sonrasında da Kafkasya bölgesindekileri ve daha niceleri uzaklaştırma politikası izlemişti. İktidara geldiğinde ise kendi karşıtı olanları da idam ettirmişti.

Şimdi, baktığımızda hangisinin yerinde olmak bizi daha mutlu eder? Livorno gibi herkesin gösterdiği bir yer olmayı sadece kendi çıkarlarımıza uygun düştüğü zaman kabulleniyoruz. Ama yıllardır birçok sanatçı (kastettiğim U2 gibileri değil), düşünür vesaire "Türkiye'de insan hakları ihlali yapıldığı” için Türkiye'ye ayak basmadığı halde aynı Türkiye olmaya devam ediyoruz. Hala anayasayı bile kendi çıkarlarımıza göre düzenlemek, işimize gelmeyeni de "yapacağdık da istemezük dediler" diye reddetmek ancak başımızdaki siyasilere özgü bir harekettir. Ne bir eleştiriyi kabullenebiliyoruz, ne de övgüyü hak ediyoruz. Türkiye'de, Dışişleri bakanı çıkıp da "Türk insanı Hrant'a sahip çıkmıştır" diyerek kendini aklamaya çalışırken alttan alta bu ülkedeki Ermenilerin kuyusu kazılıyor. Umarım hiçbirimiz, sahip çıkılacak duruma düşmeyiz, anlaşılan o ki; O GÜN sonumuz gelmiş demektir.

67


3D (Demokrasi, Darbe, Devrim) Arasında Çırpınışlar Onur Keşaplı Öncelikle siz değerli okurlarımızdan başlık konusunda özür dilemek istiyorum. Teknolojik yenilik kepazeliğinin son halkasını anımsatan bir başlık seçimi tümüyle kendiliğinden, tümüyle bağımsız gelişti. Yoksa halkın sanatçılığından sultan sofrasına terfi eden eski baba Orhan’ın reklamlarından ya da ihtiyacımız olmayan yenilikleri ihtiyaç haline getirip yakın gelecekte kıçımıza takılı dâhili modemle sonlanacak teknolojik devrimlerle hiçbir alakası yoktur yazımızın. Elbette “Özgürlük” şarkısını, karanlık günlerin özgürlük marşını görüntülü konuşmalara satanları hiç eleştirmeyeceğiz. Neme lazım, ortaokul çocuğu seviyesindeki gibi en ufak bir eleştiriye bile tahammülsüzlük gösteren büyük yazar, yönetmen, müzisyen, akıl almaz özgürlükçü(!) sanatçımızdan şiddetli bir azar yemek istemiyoruz. O yüzden kendisine hemen “Veda” edip 3D’mize dönelim. Sözde demokratların sözde darbeciler yaratıp demokrat katsayılarını arttırdığı ülkemizde, sistemin demokratik olmaktan tümüyle uzak olduğunu belirtmeniz “darbeci” olmanız için yeterlidir. Askeri darbeyi asla desteklemeyeceğinizi, zaten darbenin çözüm olamayacağını ama yüzde 10 barajının, partilerdeki tek adam iktidarlarının da sonlanması gerektiğini söyleseniz bile darbecisiniz, milli iradenin yüceliğine karşısınız. Dahası halk düşmanısınız, aşağılık, tepeden inmeci Kemalist’siniz(!). Hem de bu sıfatları size yakıştıranlar “yaftalamayalım” reklamlarıyla boy gösteren zamansızlardır. Parlamenter demokrasinin en rezilini 60 yıldır uygulamaktayız. Köylüye toprak verilmesine karşı çıkan Menderes’in köylülerin oylarıyla iktidara gelmesinde kimse bir yanlış görmüyor. İktidarı 6 kez kaybedip 7 kez geri alan 67 Süleyman’ın halen bu ülkenin gördüğü en özgürlükçü, demokratik anayasa olan 61 Anayasası’nı yıllar yılı parçalaması hiçbir liberalin canını sıkmamıştır. Rüşveti yasal hale getiren, zenginden başkasını sevmediğini açıkça dile getiren Özal’ın fakir yığınlarca iktidara taşınmasını hangi liberal akıldışı buldu? Kimler bunun üzerine kafa yordu? Kendisi dışında herkese siyaseti yasaklayan, gelmiş geçmiş en demokrat(!) ve belki de en zengin başbakanı kimler bunca yolsuzluğa rağmen hala iktidarda tutmakta? Zenginler? Fakirler? Herkesin zengin olmak istediği bir 68


ülkede emekten bahsederek oy kazanabilir misiniz? Herkesin köşeyi dönüp rahmetli Özal’ın sevgisini kazanmak istediği bir toplumda “eşitlik” lafını etseniz kim takar? Burjuvası olmayan ülkede ideolojik anlamda bir işçi sınıfından söz edilemez. Yoz, sığ zenginden başka paralısı olmayan, tek burjuvanın Hıncal Uluç(!) olduğu bir Türkiye’de işçi sınıfından söz ederek alınan oylar ortada. Ülkemizde olmayan demokrasi eleştirisi uzatılabilir ama neden demokrasi olmadığı konusunda dilerseniz sözü Deniz Kavukçuoğlu’na bırakalım: “Çağdaş demokrasi, kapitalizmin ilk döneminde feodalizme ve mutlakıyetçi monarşilere karşı verdiği savaşımda burjuvazinin yanında yer alan, kendisi için bir sınıf olduğunun bilincine vardıktan sonra ise ‘yaşamın her alanında demokrasi” istemiyle burjuvazinin karşına dikilen işçi sınıfının eseridir…… Türkiye, bu gelişme aşamalarını/süreçlerini yaşamamıştır. Bir merkezi-feodal devlet olan Osmanlı İmparatorluğu ülkedeki kapitalist gelişmeye bağlı olarak gelişen burjuvazi ve ona destek veren işçi sınıfı tarafından değil, emperyalist işgal altındaki toprakları kurtarmak ve yeni bir devlet kurmak için yola çıkan bir avuç kurtuluşçu asker-sivil küçük burjuva kadronun öncülüğünde ortadan kalkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti baştaki devrimci aydınların tüm çabalarına karşın feodalizmden arındırılamamış, iktidar kadroları uzun yıllar Şeyh Sait, Ağrı, Dersim vb gibi konumlarından ödün vermek istemeyen Doğu’nun feodal güçlerinin başlattıkları isyanlarla baş etmek zorunda kalmışlardır. Feodalizmin tasfiyesini öngören bir toprak reformu bugüne kadar yapılamamıştır. Dolayısıyla Türkiye günümüzde de feodal üretim ilişkilerinin yer yer egemen olduğu, Orta Anadolu örneğinde somut olarak görüleceği gibi kapitalistleşen altyapının feodal üstyapı kurumlarını koruyarak geliştiği, birbirlerini karşılıklı besledikleri bir ülkedir. Bu koşullarda Türkiye’de evrensel kabul gören anlamıyla bir demokrasinin varlığını düşünmek güçtür, çünkü salt parlamenter seçim siteminin varlığı bir ülkenin demokrat olduğu anlamına gelmemektedir.” ( 28.03.2010, Cumhuriyet) Bu gerçeklerle birlikte çözümü darbede aramak ne kadar doğrudur? 27 Mayıs hariç hiçbir darbe Amerika ve Batı sisteminin izni olmadan gerçekleşmemiştir ve bundan sonrada bu durum tersine dönemez. Bu ve buna benzer iktidarlar olduğu ve sistemi tıkayan detaylar olmadığı sürece Batı, Türkiye’de darbeye izin vermez. 27 Mayıs bir sistem hatasıydı ve sonraki üç darbeyle bu hata düzeltildi. 69


12 Mart ve 12 Eylül’de Kemalizm’den komünizme solu topyekûn yok ettiler, 28 Şubat’ta ise Batı emperyalizmine karşı çıkan ancak asla antiemperyalist olmayan dincileri tasfiye ettiler. Tüm bu müdahalelerin meyvesi olan iktidarın ve ülkenin tüm damarlarına sızan rezilliğin yaşandığı günümüz Türkiye’sinde “darbe karşıtlığı”nın ne kadar samimi olacağı üzerinde söz söylemek yersiz. Darbede aranamayacak çözüm reçetesi olarak, “demokrasi kültürünü, toplumun refahını-eğitim seviyesini yükseltmekten, parlamenter demokrasiyi gerçekten mümkün kılmaktan” söz eden tezlere cevabı 16 Mart günü gazetelere düşen ancak üzerinde hiç konuşulmayan iki haberle verelim. Gerçek demokrasimiz yok diye üzülenlerin örnek gösterdiği, burjuva demokrasisinin beşiği, halkının eğitim seviyesinin ve kişi başına düşen gelirin son derece yüksek olduğu Fransa’da son seçimlerde halkın katılım oranı yüzde 40. Solun zaferinde söz edenler bu oranı düşük bulmadılar nedense. Sakın halkın bu tavrını radikal bir değişim isteği olarak algılamayalım, yüzde 40lık katılım Fransız halkının seçimleri ve beraberinde siyaseti “takmadığını” gösteriyor. Diledikleri tüm özgürlüklere sahip, alım gücü yüksek, kültürlü Fransızların tek derdi göçmenlerle ne yapılacağı vb soruncuklar olunca parlamenter demokrasinin tüm organları(partiler, liderler, ideolojiler, seçimler, sandık, halkın iradesi) oyundan ibaret kalıyor. Görünen o ki oyun artık sıkıcı bulunmakta. Kimsenin sistemle derdi olmayınca zaten sistemle derdi olmayan sağ ya da sol partilere oy vermekle kim uğraşsın? İkinci haber bir başka demokrasi beşiği ülke Almanya’dan. Yapılan bir ankette sosyalizmi isteyen Almanlarının sayısının çok olmasıyla birlikte asıl dikkat çeken detay Almanların “para karşılığı” oy vermeye yatkınlığı. Doğu Almanya’da her 7 kişiden biri, batıda ise her 12 kişiden biri oyunu para karşılığı satabileceğini belirtmiş. Hatırlatmak isterim ki bu insanlar eğitimsiz, cahil, karnı aç insanlar değildirler. Diledikleri her şeyi tüketebilecek gelire sahip olup, erken yaşlarda Marx, Freud, Goethe okumuş insanlardır. Kömüre oy sattığı için eleştirdiğimiz “cahil” halkımızın okumuş, görmüş geçirmiş, demokrat Alman sürümleri kabul edersiniz ki kömür kadar ucuza gidemez, onlar 5 bin Avro istemektedirler. Tek derdi göçmenlerle nasıl birlikte yaşanacağı olan, ileri demokrasinin en büyük araçları referandumlarda minare sayısı ve boyuyla uğraşan, girmek için can atmaktan öte çözüm reçetelerini aradığımız Avrupa’da demokrasinin macerası günümüzde böyle. 70


Geri kalmış ülkelerde asla gerçekleşemeyen parlamenter demokrasinin, bizzat mucidi olan ileri ülkelerde bir oyuna, simülasyona dönüştüğü hatta öldüğü rahatlıkla söylenebilir. O ülkelerin ve sistemlerinin sonunda tıkanıklık yarattığı, anlamsız şiddet ve sürekli bunalıma evrildiğini bizler hala göremiyoruz ancak Avrupa’da bu gerçeği daha 70li yıllardan gören ve simülasyon kuramını ortaya atan Jean Baudrillard’ın düşüncelerine ve daha önce yayınladığımız, yazarın kitabıyla aynı adı taşıyan “Sessiz Yığınların Gölgesinde Toplumsalın Sonu” adlı çalışmaya göz atabilirsiniz. Çözüm nedir? Çözüm darbede olmadığı gibi seçimlerde ya da demokraside de değildir. Sözü edilmeyen, geçmişte kaldığı söylenen bir sözcüğü, üçüncü D’yi hatırlamamız gerek; DEVRİMi tekrar yaşantımıza sokmamız gerek. Seçimlerde bunu yapabileceğini iddia eden partiler ya da kuvvetler asla gerekli oyu alamaz. Daha merkezde kalıp değişimden yana olacak partiler iktidara gelseler bile değişimi gerçekleştiremezler çünkü sistem kök salarak her yere işledi, damarlarımızı tıkadı. Sistemin oyununda sistemden çıkış yok. Sisteme geçit yok demenin yolu artık sandıktan geçmiyor, belki de hiçbir zaman sandıktan geçmedi. Cumhuriyetin değerlerini, büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasını korumak artık imkânsız çünkü ortada ne miras kaldı ne de Atatürk ilkeleri. Kuruluş felsefemiz artık yaşamıyor, Türkiye laik değildir o yüzden laik kalamaz ancak biran önce laik olmalıdır! Türkiye 40ların sonlarından itibaren sahte, yoz ve kepaze bir sistemle/sistemsizlikle yönetiliyor. Bunu oylarımızla çözemeyiz çünkü demokrasi kültürünü geliştirecek ve yaygınlaştırmayı başaracak bir altyapımız da yok. Zaten olsa bile demokrasi ilerici olma özelliğini yitirip çoktandır bir kör dövüşü halini aldı o çok örnek aldığımız ülkelerde. Miladını doldurmuş bir sistemin peşinden gitmek artık gerici olmaya başlamıştır. Çözümü yani devrimi batıdan beklemek de yanlış çünkü dünyanın her yerinden bu ateş alevlenebilir fakat Batı’da alevlenemez. Halkın büyük kesimlerinin, mutsuz kesimlerinin, daha iyiyi isteyen kesimlerinin topyekûn kalkışması ve sözde halkın iradesi gerçekten halkın iradesine dönüştürmesi gerekmektedir. Halk bunu yapamıyorsa bunu yapacağını iddia edenler kör dövüşlerine girmeyi bırakıp bu konuda örgütlenmeye başlamalılar. Kangren olmuş bacağı kurtarmanın tek yolu kesmektir. Rezil bir sistemin daha da yayılmasını önlemenin çözümü ne sahte demokraside ne de darbede, tek yol hala Devrimdedir. 71


Önümüzdeki aylarda tek yolun, Devrimin, nasıl olabileceği, nasıl olması gerektiği sorularına yanıtlar aramaya Azizm olarak başlayacağız değerli dostlar…

72


Yazılama Gökhan Baykal Yeni bir ayda yine merhaba aziz dostlar… Bazı konularda haklı çıkmak pek hoşuma gitmiyor sevgili dostlarım, geçen ay yazdığım yazıya bakınca sanki kâhinlik yapmışımda tahminlerim doğru çıkmış gibi.

Ülkenin

gidişatının

iyi

olmadığından

ve

ayrımcılığın

önünün

alınamadığından ve benzeri mevzulardan bahsetmiştim ve dediklerim çıkmaya başladı. Eşcinsellik için yaptığı çağdışı söylemiyle bu yazımın birinci sırasını Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf alıyor, alkışlarınızla… Sayın bakan biraz fazla coşmuş gibi geldi bana, neymiş efendim “eşcinsellik hastalıkmış ve tedavi edilmesi gerekiyormuş” yürüyün be sayın bakan kim tutar sizi. Cinsiyet ayrımcılığı mı dersiniz yoksa faşist bilinçaltının dışa vurumu mu dersiniz bilemiyorum lakin bulunduğu makamın hakkını tam vermeye çalışıyor sayın bakan. Çünkü mevkisi belli Kadın ve Aileden Sorumlu, malumunuz Türk aile yapısında eşcinselliğe yer yok, kadınsanız ancak erkeklerle, erkek iseniz ancak kadınlarla ilişki kurabilirsiniz demek oluyor bu. Yani sevişeceğiniz kişiyi ilk başta sayın bakanın onayından geçirmek gerekiyor, anlayacağınız; bürokraside son nokta… Hükümetin güzide patronu Sayın RTE de geçtiğimiz ay medya patronlarına “maaşını sen veriyorsun sana bu dükkânda yer yok diyeceksin” diyerek muhalif gazetecilerin kovulması için gözdağı verdi. Bu nasıl bir izandır ya? Ne demek maaşını sen veriyorsun da sen kovacaksın, oldu anasını satayım gazetecileri de aradan çıkartalım, bütün muhalifleri tek tek sessizleştirelim de rahatlayalım, ne 73


güzel ne kadar örnek alınası bir davranış. Tebrik ederim sizi Sayın RTE. Devam edin herkesi susturmaya, durmak yok yola devam hesabı… Bir de Sayın RTE milletin cebindeki sigaraları aşırıyor, zaten millete üç kuruş para veriyorlar, garibanlarında tek eğlencesi sigara ama onu da RTE’ye kaptırıyorlar. Komik bir ülke olma yolunda ilerliyoruz. Cebinize hâkim olun sevgili arkadaşlarım, uslu bir çocukken RTE gelip cebinizdeki sigaraları aşırabilir. Yazımın sonuna doğru yaklaşırken benim için çok üzücü olan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Ülkemizin en güzide üniversitelerinden olan benim de mensubu olduğum Anadolu Üniversitesi’nden Özel Güvenlik Birimi (ÖGB) terörü yaşandı. ÖGB’ler okul içinde afiş asmak isteyen öğrenci arkadaşlara taşlarla ve coplarla saldırdılar ve birkaç arkadaşı hastanelik ettiler. Üniversite içindeki vazifeleri öğrenciyi korumak olan ÖGB’ler nerden ve nasıl bir emir aldıysa öğrencileri dövmek için can atıyorlar. Üniforma meraklısı faşist ruhlu kişiler arasından özenle seçilen ÖGB’ler copu da kaptıkları gibi başlıyorlar öğrenciyle cenk etmeye. El insaf, yazıktır, günahtır, ayıptır yahu… Biz oraya okumaya geliyoruz dayak yemeye değil. Üniversite ortamı her türlü fikrin tartışılıp değerlendirildiği yerdir, ben üniversitede bile fikrimi açık seçik söyleyemiyorsam içine edeyim böyle eğitim sisteminin, böyle üniversite yönetiminin, böyle yönetim anlayışının… Bana her zaman sövme şansı tanıyacak olaylara imza attıkları için sayın devlet büyüklerimin ve yöneticilerimin ellerinden öpüp saygılarımı sunuyorum. Görüşmek dileğiyle, sanat ve sevgiyle kalın aziz dostlar…

74


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: 75


“Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!”

Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… 76


Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

77


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

78

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Nisan 2010  

Azizm Sanat E-Dergi Nisan 2010  

Profile for azizm
Advertisement