Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Mayıs 2011 Sayı 43

Dosya: Geri Kalmışlığın Nedenleri Azizm Sanat Örgütü 4 Yaşında Lenin İçin Üç Şarkı

1


Editörden Kendi kendimize sıkça yineleriz, "bizden adam olmaz"... Neden olmayacağınıysa konuşmayı sevmeyiz pek ya da ne zamandan beri adam olamadığımızı sorgulamak gelmez akla. Özeleştiriyi öz aşağılamaya kadar götürebilen nadir halklardan biriyiz. Belki de bu sebeple şaşırtıcı gelmiyor olup bitenler. Yeniyetme ilköğretim öğrencileri seviyelerinde konuşan ve bizden oy isteyen liderler(!), bir sakız uğruna Devlet Tiyatrolarını kapatmayı hedefleyen kültüre bakanlar, kültürel varlıklarımıza her fırsatta "çanak çömlek diyen" bir başbakan, tekbir getirerek heykel doğrayan varlıklar, o heykel yıkılmasın diye konuşma yapan ressam-yazar Bedri Baykam'ın bıçaklanması ve sonrasında "spermli peçetesi olan değil miydi, iyi olmuş" diyerek sevinebilenler, kadına şiddet, gaspedilen işçi hakları, şifre olduğunu tüm yetkililerin bile kabul ettiği sınavı kazanan gençlerin "şifre yok, ben dua ederek kazandım" diyebilmeleri... Şaşırtıcı gelmiyor bunlar ne de olsa "bizden adam olmaz". Olsaydı iki milyona yakın öğrenci ve dört milyon veli Anadolu'yu zindan ederdi iktidarımıza ama olmadı çünkü bizler Başbakanın aylardır adeta bir "artiz" gibi ele aldığı ve nihayet kulları olarak bizle paylaştığı "çılgın proje"yle ilgilenmeye başlamıştık bir kere. 1934 yılında yazdığı "Kanal" adlı öyküsünde Sabahattin Ali, "İnsan ellerinin açtığı kanal, bu ovaların yalnızca susuzluğunu arttırır" dediği için mi öldürüldü acaba? O da mı, muhalefettin konumlanabileceği her mecranın ele geçirilmesi anlamına gelen, ileri demokrasiye karşıydı yoksa? Denizler, Yusuflar, Hüseyinler karşıydı örneğin, sevgili Halit Çelenk karşıydı, Azizm Sanat Örgütü karşı! Cumhuriyet tarihinde gericilik hiç bu kadar futursuz, pervasız, acımasız ve saldırgan olmamıştı, bu denli güce hiç sahip olmamıştı. "Sanat Aydınlanma İçindir" duruşuyla hareket eden Azizm'in kuruluşunun dördüncü yıldönümünde "Geri Kalmışlığın Nedenleri"ni masaya yatırıyoruz hep birlikte, Aydınlanmanın egemenliğini kurmak adına. Önce, değerli edebiyatçımız, en büyük destekçimiz Adnan Binyazar bizde eksik olanın ne olduğu sorusunun cevabını Mustafa Kemal'in ışığı eşliğinde arıyor. Tiyatromuzun büyük ustası Orhan Aydın ve değerli yazar Kaan Arslanoğlu kalemlerini memleket ve dünyadaki gericiliğe karşı kullanırken, değerli çizerimiz Mustafa Bilgin yaklaşan seçimlere doğru gericiliğin boyutunu gözler önüne seriyor karikatür bölümümüzde. En büyük destekçilerimizden ressam, yazar, akademisyen Ümran Bulut, geri kalmışlığı sanat damarımızın 2


eksikliği üzerinden ele alırken sergi bölümümüzde öğrencileri olan genç sanatçılar, o damar kesik kalmasaydı hangi yaratımların günlük hayatımızda egemen olacağını gösteriyorlar. Sinema yazılarımızdaysa yönetmen-senaristimiz Selin Süar, Sovyet sinemasının büyük ismi Dziga Vertov'un yönettiği ve gericiliği yıkıp geçen sosyalist önder Lenin'e adadığı "Lenin'e Üç Şarkı" filmini ele almanın yanısıra İstanbul Film Festivali'nin öne çıkan etkinliklerinden olan ve Selin Süar'ın "Umut" adlı filmiyle Azizm olarak yer aldığımız TürkiyeErmenistan Sinema Platformu'nda gösterilen filmleri inceliyor. Yönetmenliğini Reis Çelik'in yaptığı "Hoşçakal Yarın" filminin eleştirisi de, devrim şehitlerimizi andığımız bu ay sayfalarımızda. Gericiliğin köklerine Aydınlanmayla nüfuz edeceğimiz günlerin bir an önce gelmesi dileğiyle, Sanatla ve Azizm'le kalın dostlar... Azizm'in Notu: Örgütümüzün kuruluşunun ve manifestomuzun yazılışının dördüncü yıldönümünü, 27 Mayısta İzmir Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde kısa film gösterimimizle kutluyoruz. Önümüzdeki günlerde sitemizde ve sosyal paylaşım sitelerindeki Azizm sayfalalarında ayrıntılı bilgilerine ulaşabileceğiniz dördüncü yıl kutlamamıza tüm üyelerimiz, okurlarımız, destekçilerimiz ve sanatseverler davetlidir. Bu ay, kurucu üyelerimizden Onur Keşaplı'nın yönettiği Azizm yapımı "Organ Bağışı Reklam Filmi" yayınlandı. Reklam filmimizi http://www.vimeo.com/23417635 adresinden izleyebilirsiniz. Haziran ayı güncellemesi içinse dilediğiniz konuda inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videoyu 7 Haziran 2011 tarihine kadar editörlerimize iletebilirsiniz.

3


www.azizm.org

https://www.facebook.com/azizmsanat

https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: İnsanlık Anıtı (tamamlanamadan yıkıldı) – Mehmet Aksoy Arka Kapak: Lenin İçin Üç Şarkı (1934) – Dziga Vertov

4


İçindekiler Bizde Eksik Olan Ne? – Adnan Binyazar

s.6

Yuhhh... – Orhan Aydın

s.12

Toplum Sanatla İyileşir – Ümran Bulut

s.14

İki Genç: İdealist Usame, İşini Bilir Obama – Kaan Arslanoğlu

s.16

Ellerimizin Üzerindeki Dünya ve Lenin İçin Üç Şarkı – Selin Süar

s.20

Geri Kalmışlığın Muhteşem(!) Nedenleri – Onur Keşaplı

s.29

Benim Oyum (karikatür) – Mustafa Bilgin

s.39

Kaybedenin Türkiye Olduğu Sınavlar – Özgür Keşaplı Didrickson

s.40

La-Fare-zma (şiir) – Can Ceylan

s.45

Yaşamın Kenarından Sınırlarötesine Yolculuk – Selin Süar

s.47

"Hoşçakal Yarın" ve Denizler – Onur Keşaplı

s.52

Kadın Olmak – Duygu Yılmaz

s.57

Çay – Abdullah Rıdvan Can

s.60

Terbiyesizliğe Devam! – Gökhan Baykal

s.63

Hadi Beni de Engelleyin, "Porno" Dedim – Osman Bahar

s.66

Dünya Aydınlık Olsaydı, Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.68

5


Bizde Eksik Olan Ne? Adnan Binyazar Çağdaş olmayı başka toplumların vardığı kültürel doruklara bağlamak, bunun uygarlığın ölçüsü olduğunu savunmak, toplumların kendi yapılarındaki değişkenlerden dolayı inandırıcı olmaz. Bu yönden Atatürk’ün “çağdaş uygarlık düzeyi” sınırlamasıyla yetinmeyip, hedef olarak “çağdaş uygarlığın üstü”nü göstermesi anlamlıdır. Çünkü, gelişmede, toplumlar, varılmış noktaya ulaşmakla değil; ancak, uygarlığın gerektirdiği aşamalara varmakla çağlarına katkıda bulunabilirler. Atatürk’ün çağdaşlık konusunda belli bir model ortaya koymayıp, ulusal kaynakları öne çıkarması buna bağlanabilir. Çağdaşlık, Batı toplumlarının ulaştığı aşamaları, tarih ve toplumbilim açısından bilinçle kavrayıp izlemeyi gerektirir. Bu da, toplumların kendi ulusal kültür birikimlerini bilinçle değerlendirip, o birikimleri gelişmelerinin kaynağı yapmakla gerçekleşebilir. Türk kültür devrimi açısından, Atatürkçü ulusalcılık, dar bir “milliyetçilik” anlayışı değil, kültürel ve toplumsal kurumlarıyla ulusal birikimleri çağın gereksinimlerine göre geliştirme atılımıdır. Bizde ise, ulusal kültür kaynaklarının derinliğe inileceğine, düşünceden tekniğe, sabattan toplumsal yapılaşmaya, Batı’nın yaptıkları başarı sayılmıştır. Avrupa’da var olanı gözü kapalı kabul ediş anlamına gelen “Batı hayranlığı”, bu nedenle ilerici düzeydeki farklı düşünce odaklarınca bile eleştirilmiştir. Oysa, Atatürk, 10.Yıl Söylevi’nde Türk milletinin zekasını, çalışkanlığını, güzel sanatlardaki yeteneğini öne çıkarırken, insanımızın bu yetileriyle yarattığı ulusal kültür varlığını, inançlı sesiyle bütün dünyaya duyuruyordu. Bu sözlerin dip anlamında, Kurtuluş Savaşı kazanmış bir ulusun, dünyaya sunduğu barış elinin sıcaklığı gizlidir. 6


Andre Malraux Batı gelişmeye insanı ölçü alarak başlamıştır. İnsanı ölçü almak, onu yaşamıyla, kültürüyle kökünden koparmadan, yeniden var etmektir. Andre Malraux, “Bir insanda bütün insanlığın halleri vardır,” derken, birey olabilmenin erdemini vurguluyor.

Avrupa’da

eski

Yunan’dan

aydınlanma

çağına,

kültürel

kurumlaşmada ve yenilik girişimlerinde, “insan” kavramının anlam alanı genişletilmiştir.

Yeniden

doğuş

(Rönesans),

insanı

araca

dönüştürüp

egemenlerin kölesi kılan köhne kurumlaşmaların karşısına, düşünmenin ve yaratmanın devrimi sayılan “Her şeyin ölçüsü insandır!”ilkesini koymuştur. Kültür, insan yaratmanın somut üretimi olduğuna göre, Erasmus, Voltaire ve Sartre gibi çağdaş kafalar, her dönemde insanın ölçü dışı bırakıldığı uygulamalara karşı çıkmıştır. Çağımızda sorun, insanı ölçü almakla, insanlığı ölçü almak arasındakiince ayrımda düğümlenmektedir. Daha yüzyılımızın başında, Atatürk, insanlararası dayanışmanın temel yasasının ilk maddesi olabilecek “yurtta barış, dünyada barış” sözüyle, insan kavramını “insanlık” 7


kavramıyla özdeşleştirmiştir. Gene de, bugün bile, dünyaya “ben”i önde tutan bir anlayış egemendir. Örneğin, Avrupa Birliği adaylığımızı kutlayan Clinton, “Bu

karar

Amerika’nın

da

çıkarlarına

uygundur,”derken,

Atatürk’ün

söylediğinin tam tersine, dünyadaki bütün gelişmeleri kendi halkı açısından yorumluyor. Birkaç yıl önce Berlin’e gelen bir Başbakanımız, Almanya’nın ekonomik üstünlüğüne, göz kamaştırıcı yapılarına, coşkulu övgüler yağdırırken, Berlin Belediye Başkanı “Türkiye, alman ticaretinin Orta Asya ülkelerine açılmasında atlama taşı olacaktır. Dostluğumuz bu açıdan önem taşımaktadır,” demişti. Atatürk’ün çağdaş uyarılarına kulağını tıkayan kökten dinci ve ikinci cumhuriyetçilerin Türkiye’nin, O’na ne boyutta kulak vermeleri gerektiği bu örneklerden bile bellidir.

Voltaire ve Sartre Batı bencilliği, her şeyden önce kendi insanını önde tutmayı öngörür. Berlin Belediye Başkanı bu yargıda bulunurken, büyük aydınlanmacı Goethe’nin halk mantığıyla dile getirdiği “Herkes kendi kapısının önünü süpürürse belediyeye iş kalmaz!”yolundaki sözünü aklına bile getirmiyordu. Toplumların, insanına Goethe’nin ölçüsünü uygulaması, bireyi, dolayısıyla insanlığı yüceltmesinin bir 8


göstergesi olacaktır. Bir toplum, başka bir toplumun insanını yüceltici eylemlerde bulunabilir, ona yardım eli uzatabilir, ama onu yaratıcılığının gerektirdiği düzeyde kalkındıramaz. Kalkındırdığı zaman da, o insan, kendi toplumunun insanı olamaz.

Goethe Toplumların yapısı, canlı beden gibidir. Bir nedeni oluşturan gözelerin (hücre) sağlamlığı, bedenin de sağlamlığı demektir. İnsanı birey aşamasında ölçü alarak kendini yaratmış, özgürlüğünü kurmuş, her türlü demokratik ve insan haklarını kişiliğine sindirmiş toplumlar da o ölçüde sağlamdır. Toplumlar, yalnızca insana emek götürmekle gelişmiyor, “birey” olarak insanın kendine emek vermesine olanak sağlamasıyla çağdaşlaşıyor. Erasmus, “Hayvan, hayvan olarak doğar; insan, insan olarak doğmaz; oluşturulur” sözüyle insanı ölçü alan anlayışa 9


aydınlanmacılığın ışığını tutmuştur. Ölçü bu olduğu için, geçmişe yönelirken, aydınlanmacılığın bilinciyle, geçmişteki savaşlar, kahramanlıklar anlatılacağına, ağırlıklı olarak, insanlığın çağdaş gelişmesine, kültürel, sanatsal, teknik, her aşamada yapıp ettiklerine yer verilir. Bu anlamda tarih, insanlık erdemlernin mirasıdır; ancak ilkellikleri unutturmayı başardığı ölçüde nesnelleşip çağına ışık tutabilir. Bizde olduğu gibi, tarihlerine bu nesnelliği sağlayamamış toplumlarda, öc alma duyguları, kan dökücülük, kaba güç, düşüncede ve duyumsamada düzeysizlik, insanın günlük davranışlarına bile yansıyarak, o toplumun çağdaşlaşmasını değil, ilkelleşmesine yol açar.

Erasmus İnsanı ölçü almanın ilk kuralı, insanı insan yapan koşulları yaratmaktır. Örneği en uç noktadan alalım: Berlin'de bir bankaya giriyorum. Tekerlekli arabaya bağlanmış bir adam, çıkış kapısınına gelmeden, bir düğmeye basınca kapı açılıveriyor. Hiç kimsenin acıma duygusuna sığınmadan, kendi işini kendisi yapıyor. İşte, çağdaşlık da, insan olmak da bu! Kendine yetmek... Toplum, insanını kendine yeticek güvencelere kavuşturuyorsa, devlet de koruyucu görevini yerine getirir. Öte yandan, İstanbul'da, gözlerimin önüne, görkemli 10


yüksek yapıların köşelerine sığınmış sakat dilenciler geliyor. Yaralanmış ya da kopmuş kol ve bacağını, lösemili yüzünü, insanda yalnızca acıma duygusu yaratmakla kalmayıp, onu onur depremine de yol açacak biçimde gösteren yurttaşlarımızın durumunu düşünüyorum. Umarsızlık içindeki bu insanda yaşama sevinci, insanlık onuru, toplumuna inanç, "birey" olma bilinci, devletin varlığına güven aranabilir mi? Kendine yetebilen, devlete karşı bile boynu büküklük duygusu altında ezilmeyecektir; "devlet baba" deyimini daha da sulandıracak Cumhurbaşkanı'nı bir imparator gibi görüp, onun "Baba" koruyuculuğuna sığınma ilkelliğini göstermeyecektir. Kendine yetme, insanın güven kaynağıdır. Bizde eksik olan işte bu güven duygusudur. Bu olmayınca, insanımız, bireylik bilincini kavrayıp kendine yetme gücünü gösteremiyor. Bu, insanda, kendi yaratıcı gücüne inançsızlığa yol açıyor. Öz varlığından çok, yapay "babalar"a bel bağlayarak kendini boş umutlara kaptırıyor. Herşeyin ölçüsü insan ise, insanın ölçüsü de, öz benliğine kazandırdığı erdem, toplumunun çağdaşlaşmasına verdiği emektir.

11


Yuhhh... Orhan Aydın Bu ülke uçurumdan aşağı yuvarlanıyor dedikçe “abartılı bir saptama” diyenler, şimdilerde ortalarda yoklar. “Bunlar sanat ve sanatçı düşmanı, şu olanlara bakın memleketi cami avlusundan yönetiyorlar, halkın yaşamından tüm sanat alanlarını öteleştirdiler, amaç bizleri öteki yapmaktır, kul olmamızı istiyorlar. Bu ülkenin sanatçıları, kul olmayı kabullenecekse yuh bize” deyince, “uzlaşı yolları henüz açık” diye nutuklar atılıyor. Utanmazlıkta sınır yok. Kars’ta heykelin kafaları tekbir sesleri ile kesiliyor. Kars halkı sus-pus, ülke halkı lal. CHP’nin bu meseleyle ve tüm sanat alanlarında yaşanan tartışmalarla ilgili söyleyecek tek sözü olmadığı anlaşılıyor. MHP kıs-kıs gülerek, ‘sessiz alkışa’ duruyor. Zaten Kars Belediye Meclisi’ne ‘heykelin yıkılması’ önergesini veren bu ırkçılar değil miydi? Hem kendi onurlarını, hem ülkenin onurunu kurtarmak için çabalayan sanatçılara bir tek ‘boyun eğmeyenlerin’ sahip çıkması ne hazin! 1 Mayıs’ı kutladık. Taksim alanı hınca hınç doldu. İşçiler-emekçiler-yoksullar saf oldular. Kürsüden sanat düşmanlığı ile ilgili tek kelime duymadık. Ellerine mikrofon verilen sanatçılar da suskun kaldılar. Oysa toplanılan alanın orta yerinde yalnızlığa itilmiş, AKM’ye dönüktü yüzleri. 12


Yılda bir kez olsun ortaklaşan tüm alanların, ülke de yaşanan Taliban aklıyla ile ilgili söyleyecekleri tek kelime olsun yok mudur? ''Ödül aldığım için sevinemiyorum. Zira AKM hala kapalı. Muammer Karaca tiyatrosu 5 yıldızlı bir otele çevrilmek isteniyor. Başbakan istedi diye heykeller yıkılıyor. Sanatçılara saldırılıyor'' diye haykıran Genco Erkal ustaya da kulak tıkanıyor. Ne hazin! İş işten geçmiş, kara akıl vinçleriyle iş makineleriyle heykeli abluka altına almış, kesim başlamış birkaç ‘liberal aydın’ ortaya çıkıp, ‘durdurulmalı’ diye bildiri yayımlıyorlar. Aklı olan sormaz mı ‘daha önce neredeydiniz, sanatçılar İstanbul’da Kars’ta yıkıma set olmaya çalışırken neden sesiniz soluğunuz çıkmadı’ diye. Yaranmanın böylesine can kurban! Bilmeyene-anlamak istemeyene-işine gelmeyene-suskun kalıp boyun kıranlara bir kez daha söyleyelim, Kars’ta anıta yapılan saldırı, 21. yüzyıl için yüz karasıdır. Şimdi de ‘çılgın proje’ alkış yağmuruna tutuluyor. Yandaşlar, dönekler, rant avcıları bir koro halinde iştah kabartıyorlar! Gazetelerinde, televizyonlarında kurmaca bir geleceğin pembe tabloları üstüne hesaplar yapılıyor. Söz konusu bölgeye arazi mafyası çoktan çöreklenmiş durumda! Birilerinin salyaları akıyor. Hiç kimse, Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’nin, çevrecilerin haykırdıkları gerçekleri duymak-anlamak istemiyor! Utanmazlığın-cahilliğin-geriliğin böylesi az görülür. Bir kez daha ‘bu ülke, bu toplum bütün bunları ne kadar hak ediyor’ diye soruyorum kendime. Öfkem büyüyor. Bir Taliban akla esir düşmek, tam da bu olsa gerek. 13


Toplum Sanatla İyileşir… Ümran Bulut Erdal Atabek “Toplum Sanatla İyileşir…” başlıklı yazısında yaşadığımız şiddet olaylarının gelişebileceğini öngörür gibiydi. Önlemler alınmasının gerekliliğine inancı tıpkı bugünkü gibiydi; tamdı. Yazısını şöyle bitirmişti: “Sanata yapılan katkı bu ülkenin geleceğine yapılan katkıdır. Hepimizin sosyal sorumluluğu da bu katkıya bir yerinden katılmaktır.” Doğru. Yıllardır sürdürülen ezbere dayalı eğitim sisteminin çöküşünü acı ayrıntılarda izlemekteyiz. Ayrıca yaşadığımız en olumsuz davranışların, yanlış düşünce yapılarının hazırlayıcısı da kesinlikle bu sistemdir. İnsanımız değer bilmez bir şekilde yaşamaya itiliyor. Duygusal zekanın önemi hâlâ kabul edilmiş görünmüyor. Sanat eğitiminde kazandırılan düşünme, değerlendirme, fikir ileri sürebilme, savunma gibi birçok sosyal durum duygusal zekanın gelişmesine bağlı üretimlerdir. Olumluluktur. İnsanın olgunlaşmasına yardımcı olacak kişisel zenginliklerdir. Artık tüm eğitim sınıflarında sanatın ve kültürün insan eğilimlerinde olumlu yaklaşımların çoğalmasındaki rollerinin yadsınma lüksüne karşı durulmaktan başka çare kalmamıştır. Yoksa daha çok değer bilmemezliğe bağlı gelişen acılar yaşarız, vurdum duymamazlıkla sanat eserlerimizden oluruz… Sanatın yaşamı anlamlandıran o büyük etkisinin toplumun dağarcığına yerleştirilmesi kuşkusuz öğretilecek bir bilgi, bir donanım, bir edinimdir. 14


Sanatın eğlenceyle karıştırılmamasına, çocuğun yaratıcılığını yönlendirecek kültüre, özdeğer ve özgüven kazandırılmasına bağlıdır. Okulların yönetimlerini, ders programlarını, müfredat programlarını bir an düşünmezsek Güzel Sanatlar Fakülteleri, Eğitim Fakülteleri Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümleri, resim ve müzik öğretmenleri bu konuda sorumluluğu

paylaşanlardır.

Sanatın,

kültürün

verimliliği

birincil içinde

geliştirebilecekleri farklı duyarlılıkları değerlendirmeyi programlamış olarak derslerini sürdürdükleri oranda toplumsal barışa katkıda bulunacakları bilinmelidir. Bu anlamda kentler, yaşanılan bölgeler bucak bucak dolaşılıp sanatsal olaylar, tarihi yapılar, müzeler, kütüphaneler takip edilmelidir. Derslere taşınan her sanatsal, kültürel malzeme ile öğrencilerin aktif olmaları, değerlendirme yapmaları sağlanmalıdır. Görüşüm, ülkemizin en uzak köşelerindeki -tarihi eserlerimizin kullanılmasıylaokularda da başat rolde olabilir. Sanat ve kültür değerlendirmelerinin eğitimimizde öncü olmasını, insanlarımızı kapsamasını; sapık, cani davranışları yerle bir etmesini diliyorum.

15


İki Genç: İdealist Usame, İşini Bilir Barack Hüseyin Kaan Arslanoğlu Usame Bin Ladin’in gençlik fotoğrafı. İnternette yaygın. İsveç’teyken bir grup arkadaşıyla birlikte çekilmiş. Beni hayli etkileyen bir resim. Masum yeniyetme yüzüyle gülümsüyor Usame. O dönemi, dönemin gençlik ruhunu ne kadar iyi yansıtıyor. Bin Ladin 1957 doğumlu ve devrin atmosferini değişik ülkelerde neredeyse birlikte solumuşuz. Fotoğraf öyle tanıdık, yüzler öyle yakın.

Usame Bin Ladin(Sağdan İkinci) Pek çok genç aynı havakürede benzer ortamlardan geçti. Batılı değerler. Batılı yaşam tarzına özenme. Batılı giysiler, müzikler, zevkler. Parlak gelecek hayalleri; ışıltılı, güzel yaşam düşleri… Batı’nın göz alıcılığına kapıldıkça insanlığın çürümüşlüğü de batmaya başladı. Zenginliklerden etkilendikçe o sefil yoksulluğu üretenlerden tiksinmeye yüz tuttuk kısa sürede. Dönemin ruhu böyleydi. Ve bir bölümümüz uzun sivri yakalarımız, İspanyol paça 16


pantolonlarımız, enseye dökülen saçlarımızla kendimizi birden bire devrimci bulduk. Saçlarımız hızla kesildi, paçalarımız daraldı, parkalar veya ağır abi tarzı paltolar giymeye başladık. Ve savaşın ortasındaydık. Karşımızda da bizden pek de farklı olmayan sağcı gençler. Kimi ağırlıklı olarak milliyetçi, kimi ağırlıklı olarak İslamcı. Sol ve sağ. İki tarafta da sapına kadar idealizm hakimdi. Güzel bir dünya, adaletli bir ülke kurmak anlamında. Sapına kadar özveri. Tabii ağır veya hafif bir psikopatlık da çimentomuzdu. Onca özveri psikopatlık katılmadan yürümez. Biz diyorduk ki, güzel bir dünyanın önündeki engel kapitalizmdir. Onlar diyordu ki, kapitalizm kötüdür, ama asıl komünizm tehlikelidir. İki taraf da birbirini kandırılmış olmakla suçluyordu. Perde arkasındaki büyük ve gizli güçlerce yönlendirilmekle... Akla mantığa sahip herkes sonra gördü ve halen görmekte: Kim kandırılmış, güzel ve adaletli dünya düşlerinin önündeki engel neymiş? İşte Sovyetler çöktü, işte Çin kapitalistleşti. Dünya ise daha da çirkinleşti. 12 Eylül’ü bizi kandırılmış olmakla suçlayanlar yaptı. “Perde arkamızı”, onun arkasını, onun da arkasını, işkence ederek, ezerek, katlederek araştırdılar, bir şey bulamadılar. Kendi arkalarında ABD’nin ve CIA’nin durduğunu herkes gördü. Milliyetçi gençler mi? En fazla “fikirlerimiz iktidarda, biz içerdeyiz” diyebildiler. Hep devrim mi evladını yiyecek, karşıdevrim de yer. O birkaç yıl milliyetçi olanları yerken, İslamcı olanlara “Hadi fırlayın!” dedi 12 Eylülün şerefsiz faşizmi. Usame gibiler için, evet, dünyada çirkinlik dinsizlikten ve komünizmden geliyordu o sırada. CIA bunlara para verdi, silah verdi, örgüt verdi. Afganistan’da Sovyetler’e ve Laik güçlere karşı arkalarında ABD, kelle koltukta savaştılar. Defalarca ateşe atıldı Usame, ölmedi. Ölseydi CIA başka bir Usame bulacaktı. Ama ölmedi ve Usame’yi büyütmeye devam etti. O masum, o idealist çocuk suratı uluslararası siyasetin çirkefiyle yıl be yıl katılaştı, acımasızlaştı. Sonra soğuk savaş bitti. Komünizm tehlikesi azaldı. Artık ABD’ye silahlı İslamcı değil, “ılımlı İslamcı” lazımdı. “El Kaide terörü” bundan sonra başladı. Ve bu terör dünya çapındaki ABD terörü için kanı tümden boşalana dek kullanıldı. Usame, Amerikancı Pakistan devletinin güzide bir şehrinde askeri akademiye komşu saklanıyormuş meğer! Orada oturduğu onca yıl boyunca bir mahalle muhtarı, bir sokak bekçisi, tek bir meraklı komşu tarafından fark edilmemiş, ihbar edilmemiş! Tek bir işgüzar yetkili burada kim oturuyor diye içeriye bakmak istememiş! Sonra Ortadoğu’daki bulaşık suyu renkli devrimlerin hemen 17


ardından CIA tarafından izi keşfedilmiş! Silahsız olduğu halde oracıkta infaz edilmiş! Yaşasa neler anlatırdı acaba? Bizdeki Ergenekon’u da söyler miydi? Mahkemeye çıkarılsa “show” mu yapardı, ilişkilerini mi dökerdi? Ama fırsat kaçmış! Kim kandırılmış sahi, hangi taraf kandırılmış? Yoksa tüm dünya mı aldatılmış? Dünya salak mı doluymuş? Ne kadar çok Amerikan hayranı varmış? Salaklık ve bayağılık dolar alışverişiyle yayılan bir viral hastalık mıymış? Ve hangi tarafın o yüce idealist düşleri söz konusu alışverişe kurban gitmiş? Barack Hussein ise psikopat falan değil. 1961 doğumlu. O da kuşakdaş. Gayet normal bir kişilik. Dönemin gençlerinden başka birçokları gibi davranmış, yani Batılı hayallerini, bencil kişisel kariyer düşlerini terk etmemiş. Uygarlığın “gelişmişliği” altında hangi iğrençlikler var, görse de görmezden gelmiş. İyi de yapmış. Cici çocuk, uslu genç. Parlak ve normal düşler kurmuş, bunun için azimle çalışmış, ama hiç aykırılık göstermemiş. Hep doğru yolda, hep yasal yolda kalmış, aferinler almış ve sonunda ABD başkanı olmuş.

Barack Obama Normalleri, büyük çoğunlukların düzenini dünya çapında en üstte o temsil ediyor. Ve Geronimo operasyonunu seyreden öbürleri. Arsızca ve arlanmazca 18


yeni katliama eski adı verenler… “Karşıdevrim evladını yerken!” Tablonun adı bu olmalı. Terörizmi hep birlikte lanetleyelim! Fakat eğer insansak, az buçuk kafamız çalışıyorsa, biraz da ölüm rakamlarına bakalım. Obama iktidara geldikten sonra askerleri kaç kişi öldürmüş, El Kaide kaç kişi öldürmüş? En az on kat fark bulursunuz Barack’tan yana. Peki, El Kaide ortaya çıktıktan sonra kaç kişi öldürmüş, ABD askerleri doğrudan kaç kişi öldürmüş? En az 100 kat fark bulursunuz ABD’den yana. Kim kandırılıyor asıl? Kim kullanılıyor? En çok içerlediğim de sol saflarda bile hala bir terörizm, normallik, meşruluk, yasallık hikayesinin kendine yığınla inanan bulabilmesi. Sinsi mürteci Barack’a “solcu”, faşige Hillary’ye “demokrat” diyen insanların çıkabilmesi. Kapitalizmin hiçbir şefi “normal” değildir. Her türlü yolla ve her alanda göz kırpmadan kan döken seri katillerdir. Bu durum “normal” bile olsa, normallerin, yani büyük çoğunlukların o gizli cani iradesini de yansıtsa “meşru” kabul edilmemelidir.

19


Ellerimizin Üzerindeki Dünya ve Lenin İçin Üç Şarkı Selin Süar Yazarın Özel Notu: Türkiye'nin geleceği üzerine, geçmişinden kaynak alarak yazmış olduğum yazı, bildik nedenlerden ötürü ne sağ tarafın, ne de KİT'leri, İktisat Kongrelerini, Atatürkçü düşünceyi, ülkeyi kalkındırmak için zamanında yapılmış olanları vs benimseyemeyen sol tarafın işine gelmiş ve her iki taraf da kuyruğunu dikerek kendi dogmatik tavırlarını sergilemiştir. Temel konularda can pazarının yaşandığı ülkemizde çökmüş kavramlara ve yararsız konulara takıntılı olmak ülkemin ne derece vahim durumda olduğunu ve kitlelerin neden sağ ideolojiye kaydığını bir kez daha göstermiştir. İyi okumalar dilerim. Hepimizin bildiği gibi bugünün gelişmiş ülkelerinin belkemiğini oluşturan sosyal, kültürel ve ekonomik düzeyde modernleşme sürecine ayak uyduramayan Osmanlı, son dönemlerinde etkisini iyice belli eden geri kalmışlık ve çağa ayak uyduramama nedenlerinden dolayı parçalanmıştır. İmparatorluk zamanındaki dinsel sınıflanma, kadının ikincil planda oluşu, ataerkil yönetim, minnet etmek ve sadaka toplumu; yeni kurulan ülkede yerini, yurttaşlık bilincine, kendi kendine yeten ve üreten halkçı yapıya, kültürel ve bilimsel olarak tam donanımlı yetişen eşit ve aydınlık bir nesile ve bütün özgüveniyle ayakta durabilen bireylere bırakmıştır. Erdoğan Aydın, Türkiye’deki kitlelerin manzarasını, Osmanlı dönemlerinden kalma bir profili hatırlatarak Osmanlı Gerçeği adlı kitabında şu şekilde aktarıyor: “Genel olarak Divan-ı Hümayun tarafından 20


yayınlanan çeşitli belgelerden çıkarılabildiği kadarıyla Osmanlı resmi ideolojisinde ideal reaya; -ulûl-emre itaatkar, -kendinde devletin düzen ve yönetimine müdahale hakkı görmeyen, -devlete ve düzene karşı her ne sebeple olursa olsun tavır almaktan kaçınan, -mensubu bulunduğu toplumsal kesimden, yaşadığı yerden izinsiz ayrılmayan, kısaca her alanda mutlak anlamda boyun eğen insanlardır”.1 Günümüz insanlarının kendine bırakılan miras çerçevesinde geleceğinden korkmayan, kültürel alanda büyük başarılar gösteren, ekonomik alanda başı çeken ülkelerin vatandaşları kadar iyi konumda olması beklenirdi, ama yaptığı seçimlere bakılırsa Türk insanı bundan neredeyse bir asır öncesine dönmeyi tercih etmiş görünüyor. Yeni kurulan ülkenin manzarasına göz atıldığında, o günlerin üzerinden 88 yıl geçmesine rağmen şu an içinde bulunduğumuz içler acısı durum daha da belirginleşmektedir. Yeni doğan ülkenin gelişme yolundaki devriminde savaşlardan ağır yara alıp çıkan ve aç kalmış kitleleri tek çatı altında, ayrımcılık yapmadan toplayan, hurafeleri bir kenara itip kalkınma planları tasarlayan, eğitim neferleri hazırlayan, ülkenin dört bucağındaki insanlara din, dil, ırk ayrımı yapmadan ayrıcalıklı ailelerin elde ettiklerini sevk eden yaratıcılar, yeni doğmuş olan ülkenin kısa sürede toparlanmasına neden olur. Türkiye’nin refaha kavuşması için yapılanlar bir ülkenin kendine yetmesini sağlayan büyük ve uzun vadeli projelerdir. Henüz yeni kurulacak ülkenin yönetim şekli dahi ilan edilmemişken, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde 18

1

Erdoğan Aydın, Osmanlı Gerçeği, Cumhiriyet Kitapları, İstanbul, 8.Baskı: Nisan 2006, s.290.

21


Şubat 1923'te İzmir İktisat Kongresi toplanır ve ekonomik alanda kalkınma sağlamak için uygulanacaklar şu şekilde belirtilir: Zanaatkârlıktan seri üretime, yani fabrikasyona geçilecek, Kalkınma için sermaye yatıran özel teşebbüse kredi sağlayacak bankalar kurulacak, Devletin ekonomik gücü olan bir organ haline gelmesi sağlanacak, Sanayileşme sağlanacak, Yabancı girişimlerin tekellerinden uzak durulacak, İşçilere sendika hakkı verilecek ve her birinin emekçi olduğu anlatılacaktır. Milli bağımsızlık etrafında şekillenen milli kalkınma projeleri, kısa zamanda ülkenin refahını üst düzeye ulaştırmış, Türkiye, Erken Cumhuriyet döneminde Sovyetler Birliği’nden sonra sanayileşmede ve kalkınmada en hızlı gelişim gösteren ülke haline gelmiştir. Her ne kadar merhum Cumhurbaşkanımız Özal, yap-işlet-devret modelini kendisi bulmuş gibi göstermiş olsa da aslında Cumhuriyet sonrası Türk tarihinde çok dillendirilmeyen bir gerçek vardır ki o da bu modeli Türkiye’de daha önce Atatürk’ün ilk uygulayanlardan biri olduğudur. Kayseri Sümerbank fabrikası, Nazilli Sümerbank Basma fabrikası, Bursa Merinos fabrikası gibi işletmeler Türk-Sovyet ortak yatırımı olarak kurulmuştur. Örneğin, Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, I. Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde 9 Ekim 1937’de açılan, Sümerbank’ın kurduğu ve devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır. Bu fabrika da Türk-Sovyet ortak yapımıdır ve makinelerin çoğu Sovyetler Birliği’nden temin edilmiştir. Narenciye karşılığında alınan makinelerin yanı sıra eğitim ve işçi açığını gidermek amacıyla 120 Sovyet eğitmen ile mühendis alınmıştır. Sovyetlerin belirlenen yıllık süre zarfında (örneğin 10 yıl boyunca) fabrikanın kârına ortak oluşunun ardından tüm kârın devlete geçmesinin yanında, fabrikaların içinde kurulan tesisler, bugün en iyi okullarda dahi 22


göremeyeceğimiz tarzda bir ince düşüncenin ürünü ve gerek gelişmişlik, gerekse insanı insan

yapan

özelliklerin taçlandırdığı

yolda atılan

en büyük

adımlardandır. Fabrikada sinema salonlarından eğitim verilen halkevlerine, elektrik/su santrallerinden araştırma ve geliştirme yapılacak olan laboratuarlara ve atölyelere kadar birimler oluşturulmuştur. Bunun yanında fabrika işçilerinden oluşan bir müzik korosu, spor kulübü vardır. Fabrikanın ressamları bile bulunmaktadır

ve

özel

günlerde

balolar,

sergiler,

konserler

vs.

düzenlenmektedir. İşçilerin yararlanacakları sosyal ve mesleki haklara ise büyük önem verilmiş ve çalışanların ailelerinin de eğitimlerine destek olunmuştur. Venezüella’daki fabrikanın ‘Atatürk Modeli Fabrika’ olarak adlandırılmasına neden olan bu Cumhuriyet mirasının değil vatansever, insan olarak bile adlandıramayacağımız paragöz kişilerin ellerine düşmesi sonucunda kaderi şu şekilde olmuştur: “1950’lerden sonra sürekli kan kaybeden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, son darbeyi 14 Kasım 2002’de yemiştir. Cumhuriyetin dev projelerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiştir. Fabrika çalışanları da “gözyaşları” içinde Bursa’ya nakledilmiştir. Kapısına kilit vurulan fabrikanın, üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölümü, içindeki tarihi dokuma makineleri, araç ve gereçleriyle çürümeye terk edilmiştir. Dünyanın başka bir yerinde olsa en kötüsü “müze” olarak kullanılacak ve milyonlarca turist çekecek bu dev eser, Cumhuriyetin bu dev projesi, bugün Nazilli’de hayvan ahırından bile kötü bir durumda kaderine terk edilmiştir.”2 Görüldüğü gibi biri DP, diğeri AKP döneminde kendi kendine yetebilen, hatta

2

Sinan Meydan, Cumhuriyetin Dev Projesi: Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, http://www.isteataturk.com, 31Aralık 2010

23


ekonomiyi yöneten büyük dünya ülkeleriyle aşık atabilen bir Türkiye’nin önü kapatılmıştır. Özellikle 1950’lere gelince üzerine iyice çamur atılmaya başlanan Köy Enstitüleri, Türkiye’nin aydınlanma ve ilerleme yolunda attığı en büyük başarılardan biridir. Alev Coşkun’un Hasan Ali Yücel’i anlatan aynı isimli kitabında

Köy

Enstitüleri’nin

neden

kapatıldığı

şu

şekilde

kısaca

aktarılmaktadır: …“ ‘Fakat eleştirilerin ve saldırıların asıl nedeni çok daha başkaydı. Köy Enstitüleri’ne bazı çevreler için çok sakıncalı bir kuruluş niteliğini veren asıl neden Köy Enstitüleri sisteminin Türkiye’deki toprak düzeni için çok ciddi bir tehlike oluşturmasıydı.’”3 Gençlerin uygunsuz davranışlar sergilediği, dinin elden gittiği ve komünizm tehlikesinin yükseldiği iftiralarıyla halkın kafası karıştırılmış, Köy Enstitüleri oldu bittiye getirilerek kapatılmıştır. Erken Cumhuriyet dönemi liderleri ve eğitim neferleri, ekonomik kalkınmanın ve ilerlemenin yanında, aydınlanmanın ve gelişmişliğin birincil işlevleri olan eğitime, sanata, araştırma ve geliştirmeye büyük önem vermişlerdir. Aydınlanma yolunda halkın köhne düşünceler ve korkularından arındırmak ve devrimi benimsetmek kolay olmadı. Nerede oldu ki? Kabuğundan sıyrılıp eşitlik ve hürriyet üzerine düşünmeye başlayan Avrupa’da bile bedel, ağır ödenmiştir. “Aydınlanma aslında anlaşılması zor bir Avrupa hareketidir; çünkü birçok Aydınlanma vardır. Avrupa Aydınlanmalarının belli noktalarda –gelişme, mutluluk, din adamları sınıfına karşı olma, özgürlük, bir biçimde insana güvenme…- anlaştıkları doğrudur, ama bu noktalardan her biri ülkeden ülkeye farklı biçimde düşünülür."4 Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştirilen iktisadi, kamusal, hukuki ve sosyal alandaki yenilenme çabaları; geleceğe dönük

3 4

Alev Coşkun, Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2007, s.159. Christian Destain, Aydınlanma, Çev: İsmail Yerguz, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2010, s. 83.

24


olan aydınlanmanın aslında Türkiye’de toplumsal alanla barışık olduğu söylenemez. Ülkenin gelişmişliğe yüzünü çevirmesi ne yazık ki Atatürk gibi liderlerin halkı teşviki, gerekirse zorlaması nedeniyle olmuştur. Bugünse kendini bir birey olarak görmekten aciz, sürekli olarak yönlendirilen; eğitimsiz ve düşünmeyi bilmeyen halk için demokrasi, ırk farklılığı, dinsel kısıtlamalar gibi provoke edilmeye her daim müsait konular araç olarak görülen insanların önyargılarının, fikirlerinin, tutum ve davranışlarının üretilişinde önayak olmaktadır.

Lenin İçin Üç Şarkı

25


Yazılar Rusça olmasa, Lenin ekranda gözükmese Türk devrimi görüntülerinin tıpatıp aynısı olan Lenin İçin Üç Şarkı belgeseli (Yönetmen: Dziga Vertov) Türkiye’nin geri kalmışlıktan sıyrılmasının Sovyet devrimiyle ne kadar koşut gittiğini gösterir. Film, Vldimir İlyiç Lenin’e ithaf edilmiş; onun, halkları nasıl karanlıktan aydınlığa çıkardığını ustalıklı bir dille anlatmıştır. Filmdeki ilk şarkı (Karanlık Bir Hücreydi Yüzüm), Bolşeviklerin Büyük Ekim Devrimi gerçekleştiğinde ülkenin sağlıkta, eğitimde, ekonomide ve sosyal yaşamda nasıl ilerlediğini anlatır. Lenin’in yol göstericiliği sayesinde hurafelerin, erkek egemen düşüncenin ezdiği kadının varlığı burkalarını atarak karanlıktan ve hayvandan daha değersiz bir varlık olarak görülmekten kurtulmuş, fabrikalarda, eğitimde, hastanelerde görev almaya başlamıştır. Ülkenin geleceği olan çocuklar 26


detaylı sağlık taramalarından geçirilmiş, devlet tarafından tam donanımlı okutulmuş, kadınlar ülkenin belkemiği olmuş, köylüler ağalıktan ve feodal yapıdan kurtulup kendi tarlalarını sürmeye başlamış, sanayileşme ve bilimde ilerleme göze çarpar olmuştur. Belgeselin devamında Lenin’in ölümüyle halkların gelip ‘ata’larının başında ağladığını ve ona binlerce şükran duygusu beslediği görülmektedir. Sovyet Devrimini ve Lenin önderliğinde halkların ilerleyişini hüzünlü bir dille anlatan Vertov’un gerek biçimsel gerekse içerik açısından çarpıcı belgeseli devrimin yolundan geçen halkların çerçevelenmesidir aslında. Türk milletinin ‘devrim’, ‘örgüt’, ‘ilerleme’, ‘evrim’ gibi kelimelerden neden bu denli korktuğu ve bu konulara duyarsız olduğu oldukça anlaşılmaz olsa da açlıktan nefesi kokan adam bilmelidir ki ancak saydığımız kelimeler ve kavramlarla işsizlik, terör, gelecek korkusu, hileler, adaletsizlik bitecektir. Bundan sonra geri kalmışlığın yolundan dönülebilir mi, batağa saplanan ülkenin ayağa kalkması yeniden nasıl sağlanabilir; bunu konuşmak gerekmektedir. Bugüne dek gerçek sol ideolojiye yalnızca ülkenin kuruluşunda (o da olabildiği kadar) yer verilmiştir; işte o ideoloji de ülkeyi kurmuş, yüceltmiş, aç halkı beslemiş ve herkese iş imkanı verebilmiştir. Bugün ülkesine ve insanlarına gerçek değeri verebilecek olan kişiler iktidara getirilmelidir. Bunun sağlanması için meydanlarda konuşmak hiçbir şeyi düzeltmemektedir. Sermayesi olanın gelişmek için yatırım yapması, eğitime gönül vermesi ve yeni neferler geliştirmesi şarttır (Burda merhum Türkan Saylan ve onun gibi nice güzel insanları anmadan geçemeyeceğim). Bu nedenle kendini solda konumlandıranlar

ivedilikle

aklını

başına

toplamalı

ve

halkın

temel

ihtiyaçlarına, gereksinimlerine, hislerine ulaşmalıdır. 27


Sonuç olarak Türkiye’nin attığı adımların geri kalmışlık kayasına çarpması, kral ölünce çok kişinin ülkeyi yönetme işine soyunması ve pek çoğunun midesini doldurmaya gelmesi nedeniyle gerçekleşmiştir. Seçim kavgasının, ormandaki yaşam kavgasından da beter yaşandığı böyle zamanlarda insanın Ezop ve La Fontaine okuyası geliyor küçüklüğünde yaptığı gibi ve bu manzara, bu saplantılı duruş halleri, bu geri kalmışlık taç giydiğinde kral olacağını sanan maymunu hatırlatıyor okuyana. Halkımızın ah vah etmeyi bırakıp planlı olarak geri kalmışlığa, adaletsizliğe ve ezilmeye örgütlü bir şekilde dur demesi gerekmektedir. Aydınlanmanın ve refahın ilk ışığı, işte o an parlamaya başlayacaktır. *Yazının başlığı Nazım Hikmet’in ‘Yatar Bursa Kalesinde’ isimli kitabında “Ellerinize Ve Yalana Dair” başlıklı şiirinin “Bu dünya öküzün boynuzunda değil, ellerinizin üzerinde duruyor” dizelerinden ilham alınarak yazılmıştır.

28


Geri Kalmışlığın Muhteşem(!) Nedenleri Onur Keşaplı Günlük konuşmalar ve entellektüel tartışmalar arasında en çok benzeşen konu başlığı "geri kalmışlığımız"dır. Herkesin kendine göre bir sebep öne sürdüğü bu durumun aksini iddia eden ise pek yok gibidir. Kitlesel olarak hem fikir olduğumuz

geri

kalmışlığın

sebeplerinden

çok

sonuçlarını

her

gün

yinelemekten, "koyun" tipi bir millet oluşumuzu sert ses tonuyla sık sık vurgulamaktan büyük haz duyarız adeta. Aslında geri kalmışlık dünyamızda "Batı" dışında konumlanan, insanlık medeniyetinin "Doğu" ve "Güney" noktalarında yakın tarihte hep konuşulagelmiştir. Batı bu farkı ne zaman yarattı? Niçin İngiltere, Fransa, ABD'nin kültürel, düşünsel, bilimsel ve beraberinde gelen emperyal gücüne karşın doğuda İran, Çin, Japonya veya Türkiye tüm bu alanlarda bir güç olarak ortaya çıkamamıştır? "Batı rönesansı, reformu, sanayi devrimini yaşadı da ondan" cümle öbeği, sürecin bir bölümünü aydınlatma konusunda yeterli ancak "Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi niçin Doğuda değil de Batıda oldu?" sorusuna verilecek yanıt hiç kuşkusuz bizleri daha çok aydınlatacaktır. Tarih derslerinde çağların başlangıç bitiş konularını işlerken hiç kuşkusuz Türk olmanın o eşsiz gururunu yaşamışızdır, zira insanlığa çağ atlatan bir değil iki olayı biz gerçekleştirmişiz. Bunlardan birincisi, Hunların (biz Hunlara kısaca Türkler diyoruz) uzak Asya steplerinden domino etkisiyle sürdüğü barbar (bunu niteleme Batıya ait) kavimlerin kıta Avrupa'sını istila etmesi ve deyim yerindeyse bilinen herşeyin yerinden oynaması, ikincisi ise İzmir Güzelyalı'dan 29


bile küçük hale dönmüş ve sadece 7.000 asker tarafından savunulan İstanbul'un 300–500 bin arası değişen bir askeri güçle Sultan Mehmet tarafından 2 ay gibi kısa(!) sürede fethedilişi. (İkincisine inanmak için elbette Amerika ve diğer uzak kıtaların beyazlar tarafından yeniden keşfinin, matbaanın ortaya çıkmasıyla skolâstik aklın Reform ve Rönesans kuşatmasıyla yenilgiye uğratılması gibi dönüm noktalarının insanlığın tarihsel dönüşümünde tek bir şehrin ele geçirilmesinden

daha

az

önemli

olduğuna

kendinizi

inandırmanız

gerekmektedir.) Biz öncelikle birincisine, gerçekten sonuçlarıyla tüm dünya tarihini ilgilendiren ve "Neden Batı?" sorusunun cevaplarını barındıran Kavimler Göçü'ne dönelim. Dönemin ve o güne kadar insanlığın oluşturduğu en büyük ve köklü imparatorluğu olan, yıkılmaz olarak adlandırılan Roma İmparatorluğu'nun yerleşik düzene yabancı ve bu sebeple düzensiz, ancak Roma lejyonları karşısında hantal olmak bir yana, atak olan kavimler karşısında yenilgiye uğraması ve çöküşü salt bir imparatorluğun sonu olarak görülmemeli. Sonrasında kıta Avrupa'sında o çapta bir imparatorluğun ortaya çıkmamasına sebep olacak kargaşa ortamı, önce Hıristiyanlığın hızla yayılması ve Roma'nın yerine yine Roma içindeki Vatikan'ın (Kilisenin) öne çıkması, sonrasındaysa şehir

devletçikleri

halinde

feodal

derebeyliklerin

bölgesel

güçleriyle

egemenliklere ortak olması sonucunu doğurdu. Roma İmparatoru Batı'nın gördüğü son "Tanrı Kral" idi. Sonrasında imparatorluk adıyla ortaya çıkanların tümü Kiliseye biatları oranında Tanrının gölgecikleri olabiliyordu ancak... Dünyayı titreten Tanrı Kral yerine bir sürü küçük Tanrı Kral'cıkların türemesi Batı'yı önce Ortaçağ karanlığına ve sonrasında Doğu (Osmanlı) karşısında askeri hezimetlere kadar götürdü.

30


Yukarıda sıraladıklarımızla birlikte Batı için olumsuz bir tablo çizen Roma'nın çöküşü, uzun vadede Batı'daki yığınların tarihsel süreç içinde bireylere, oradan da toplumlara evrilmesinin önünü açtı. Tanrı Kralların öncelikle sayıca çoğalması, her bir bölgenin ekonomik ve üretim merkezli kuvvetlenmesine ve çekim merkezi halini almasına yok açtı. Bu derebeyler, yine de dağınık olmaktan kaynaklanan zayıflığı geç de olsa 13. yüzyılda farkedip birleştiler ve Tanrı Krallığın resmen bitişi anlamına gelen Magna Karta'yı İngiliz Kralı'na imzalattılar. Böylece zaten görünürde hakimiyetleri git gide güdükleşen kralların yetkilerini, güçlerini resmen başka güçlerle paylaşmak zorunda kalması resmileşti. Her bir bölgenin ekonomik olarak güçlenmesi ve artı değeri üretmesi derebeyliklerin zamanla(oldukça kanlı bir zamanla) bir araya gelerek ulusdevletler çatıları altında örgütlenmelerine yok açtı. Kentsoylular ve yeni yeni palazlanan Burjuvazi, üretimden aldığı güçle zaten Rönesans ve Reformla iktidarı kırılmış olan Kilise ve Magna Karta örneğinde olduğu gibi mevzi kaybeden Krallara karşı ayaklanmış ve toplumsal bir harekete dönüşüp gerçek(!) anlamda çağ açıp kapayacak olan Fransız Devrimi'yle yeni egemen sınıf olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Sanayileşme ve makineleşmeyle birlikte derebeylerin topraklarını süren çiftçi ve köylülerin şehirlerdeki fabrikalara "işçiler" olarak uzanan evrimleri ise bu kez Burjuvazinin karşısına, ekonomik çarkın dönüşünün başat sebebi olduklarının yavaş yavaş farkına varan Proletaryayı çıkarmıştır. Kralın ve Tanrının gücünü Avrupa'dan silen iki toplumsal sınıf, yakın dünya tarihini de bir nevi birlikte kaleme almışlardır. Görüldüğü üzere adeta gerçeküstüymüşcesine okuduğumuz Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi ve hepsinin toplamında gelen Aydınlanma düşüncesi tebaların bireyselleşmesi ve beraberinde toplumsallaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Doğuya döndüğümüzdeyse Rusya, Çin, İran, Japonya ve bizim gibi önde gelen medeniyetlerin Tanrı Krallarından 20. yüzyıla kadar kurtulamamış olduklarını 31


görüyoruz. Rusya ve Çin işçi-köylü sınıflarının devrimleriyle, Japonya 2. Dünya Savaşı sonrası Batı'nın zorlamasıyla, İran'da İslami dönüşümle ve bizdeyse içinde Bujvazi, Millici, bir nebze de işçi-köylü güçleri barındıran 1923 devrimiyle sona eren Tanrı Krallıklar, görünürde tükenmiş olsa da yüzyıllar boyu bu boyunduruk altlarında teba olarak yaşayan yığınlar için değişim olgusu aynı sürette işlememiştir. Ülkelerin her birini ele almak bu yazının kapsamı açısından mümkün olmadığından biz direk kendi geçmişimize dönelim. Aynı coğrafyayı paylaşmamız bağlamından hareketle Osmanlı İmparatorluğu'na dönelim. 600 yıl boyunca Anadolu merkezli olmak üzere balkanlardan, kafkaslara, Arap Yarımadasından Kuzey Afrika'ya kadar bir nevi Roma İmparatorluğu topraklarında hüküm sürmüş, yukarıda sıralanan süreçler sonucu dağınık durumdaki Avrupa devletçiklerine ve komşu Türk-Müslüman devletlere karşı askeri anlamda büyük zaferler kazanan Osmanlı, belli bir noktadan sonra dünyadaki

gelişmelere

ve

değişimlere

ayak

uyduramayak(matbaanın

yasaklanması, ticaret yollarının coğrafi keşiflerle değişmesine karşın herhangi bir hamlede bulunmaması, ekonomik yapısını değiştirmemesi, bilimsel ve sanatsal gelişimleri bariz biçimde engellemesi) zamanla askeri gücünü de yitirerek süratli bir gerileme, çözülme sürecine girerek Batı tarafından tarih sahnesinden silinmiştir. 600 yıllık egemenliğinden geriye kalan ise üretici ve eğitimli kesimi hemen hiç olmayan, başkent İstanbul dışında gelişmişlik açısından dünyayla uyumlu tek bir bölgesi olmayan, cami-türbe-çeşmeleri saymazsak bilimsel ve sanatsal hiç bir eser veya isim bırakmamış, tek bir fabrikası veya sanayi yapısı olmayan bir posadır. Tarihsel süreçte bu geri kalmışlık konusunda getirilen sebep-sonuç ilişkileri genellikle belli temel noktalarda yoğunlaşmıştır ve matbaa konusu bunların başında gelmektedir. Batıda Kilisenin gücünün kırılmasında ateşleyici rolü bulunan ve beraberinde Aydınlanmayı mümkün kılan matbaanın, Osmanlı tarafından "Şeytan icadı" 32


olarak yasaklanması, beraberinde zaten sınırlı sayıda olan bilimsel araştırma yapma gayesindeki kurumların imha edilmesi hiç kuşkusuz "olaylar aksi yönde gelişseydi bu geri kalmışlık olmazdı" dedirtecek kadar önemlidir. Fakat değerli biliminsanımız Erdal İnönü, "300 Yıllık Gecikme" adlı kitabında konuya farklı bir açıdan eğiliyor: “Matbaa, mevcut bilginin yayılmasını sağlar, bu bakımdan çok etkilidir. Ama asıl önemli olan, insanı doğaya egemen kılan bilginin üretilme yolunun bulunmasıdır. Bu ilerleme 1600’lü yıllarda Orta ve Batı Avrupa’da, gözleme ve deneye dayanan matematiksel ifadelerden yararlanan bilimsel araştırma ve geliştirme yönteminin birkaç araştırıcı tarafından uygulanmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. Osmanlı dünyası ise bu yeni yöntemle hiç ilgilenmemiştir. Bilimsel araştırma yöntemi bir devlet politikası olarak Türkiye’ye ancak Cumhuriyet döneminde 1930’lu yıllarda geldi. Biz hâlâ bu üç yüz yıllık gecikmenin doğurduğu olumsuz etkileri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz.”5 Bu yorum matbaa bu topraklara aynı dönemde gelse dahi, bu gelişmenin hakkını verebilecek bir sistemin, sosyo-ekonomik ve kültürel bir yaşantının dolayısıyla matbanın hakkını verebilecek bireylerin henüz yaşam alanı bulamamış olduklarını gösteriyor. Benzer bir eleştiri üzerinden yola çıkan Doğan Kuban, Osmanlı'da

resmin,

İmparatorlukta

heykelin,

"insanı"

anlatan

matbaanın bir

metnin

yasak bile

olmasının ortaya

ötesinde

konmadığını

söylemektedir. Bırakın Osmanlı "halkını", Padişahların dahi kişiliklerine, karakter özelliklerine inilmeden tarihe not düşüldüğünü söyleyen Kuban bunun Tanrı Kral'a (yazısında padişaha) kul olma durumundan kaynaklandığını söylemektedir.

5

Aktaran, Mustafa Balbay, Erdalizma, Cumhuriyet, 24 Mart 2011.

33


"Osmanlı'da kişi yoktur. Kul vardır. Osmanlı insanı ne resmini, ne heykelini, ne de yazılı tanımlamasını bilmediğiniz bir varlıktır. Sadece toplumsal işlevini (vezir,kadı,beylerbeyi, ağa, yeniçeri, ehl-i hırfet'ten biri) biliriz. Giysisi hakkında da çokluk yabancı ressamların çizdiklerinden bir şey öğrenmek olasıdır. En büyük sanatçımız Sinan'ın insan kimliğine ilişkin bir şey biliyor muyuz?... Osmanlı toplumu insanı merak etmemiş. Bunun nedenini anlamaya çalışmamız gerek. Bunu söylerken bu toplumun doğa ile ilgilenmediğini de fark ediyoruz. Dünya bilimine de hiçbir katkıları yok... Osmanlı'nın insan ve dünya bağlamındaki ilgisizliği bugüne de yansıyor. Biz bilim üretiminde fazla varlık gösteremiyoruz..."6 Osmanlı'nın geri kalmışlığı üzerine bir diğer klasik eleştiri de çoğrafi keşifler sonrası Osmanlı'nın elinde tuttuğu ticaret yollarını önemini yitirmesi ve imparatorluğun ciddi bir ekonomik çöküntüye uğramış olduğu yönündedir. Bu tartışmasız doğrudur ancak eksiktir, zira Osmanlı'nın yeni keşfedilen yollara oranla çok daha kısa ve pratik olan ticaret yollarının denetimini haraç almaktan öteye götürememesi, insancıllaştıramaması tüccarların uzun da olsa daha az dertli yolları tercih etmelerine sebep olmuştur. Tam da bu noktada araştırmacı yazar Erdoğan Aydın şunları söylüyor: "İşin püf noktası daha önce çok daha büyük bir dış girdi avantajı olan merkezi bir

imparatorluğun,

bu

avantajlarından

hareketle

meta

ekonomisini

yaratamamış, birilimlerini genişleyen bir üretim düzenine çevirememiş olmasıdır. Buna karşın Avrupa'nın, üstelik Osmanlı'yla kıyaslanamayacak kadar küçük siyasal yapılarına rağmen bunu başarmış olmasıdır. Bu durumda, Avrupa'da yürürlükte olan üretim tarzının, Osmanlı'dan ayrımla sanayileşmeyi

6

Doğan Kuban, Gerçeği Görmekte Neden Zorlanıyoruz?, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji, 6 Mayıs

2011.

34


doğuracak içsel bir dinamizme sahip olduğunu, buna karşın Osmanlı düzenini, devasa avantajlarına rağmen buna izin vermediğini kabul etmek zorundayız.... Dolayısıyla ticaret yollarının Anadolu dışına çıkması, tarımdaki zayıf ticarileşmeyi iyice zayıflatan artı bir faktör olarak değerlendirilmelidir."7 Yukarıdaki alıntıların hemen hepsinde sözü edilen zihniyet, sistem, yönetim yapısının ortaya çıkışı aslında bizim açımızdan geri kalmışlığın da özeti olarak görülebilir. İslamiyet öncesi Türkler, "eşitler arası birinci" olarak adlandırılan ve göreceli demokratik sayılabilecek bir yönetim biçimiyle, Kurultay Geleneğiyle yönetimlerini sürdürmekteydiler. Bu uzun vadede sürekli imparatorluklar kurmalarına engel olmakla beraber güç erklerinin tek bir kişinin elinde toplanmasına da engel olmaktaydı. Türklerin İslamiyetle tanışması ve yüzyıllar boyunca zorla İslamizasyona tabi tutulmalarıyla beraber egemenliklerini kaybeden Türkmen topluluklar, Arap ordularının askeri gücü halini aldılar. Akıncılar adı altında gayri müslim topraklara ilk gidenlerin Türkler olması Anadolu'nun ve dolayısıyla Osmanlı'nın Türk geleneğiyle şekillenmesine yok açtı. Selçuklu'nun dağılmasıyla birlikte o dönem için Batı'yla aynı yönetim şekillerine yani beyliklere(derebeyliklere) ev sahipliği yapan Anadolu, kısa sürede Osmanlı Beyliği'nin egemenliği altına girmeye başladı. Başlangıçta Kurultay geleneğinden uzaklaşmayan Osmanlı, İslamiyetten aldığı gaza geleneğini de gayri müslim Bizansa komşu olması vesilesiyle doğal olarak kullanarak diğer beylikler arasından sıyrılıp imparatorluğa doğru evrilmeye başladı. Bu süreç İstanbul'un fethiyle zirve noktasına çıktı ve Osmanlı, Roma'nın devamı olan ve çağın gerisinde kalmış Tanrı Krallık yapısıyla Bizans'ın yerini aldı. Biçimsel olarak gözüken bu durum Fatih Sultan Mehmet'in zaten zayıflayan Kurultay Geleneğini sonlandıracak olan beyliğin kuruluşundan o

7

Erdoğan Aydın, Osmanlı Gerçeği, İstanbul, Cumhuriyet Kitapları (Sekizinci Basım), 2006, s. 262.

35


gününe sadrazamlığını yapan Türkmen Çandarlı ailesini tasfiye etmesiyle birlikte içselleştirildi. Bölgesel güçlerin üretim temelli yükselmesinin önüne geçilerek merkezin ve dolayısıyla Padişah'ın yetkileri arttırıldı. Bu doğaldırki Osmanlı'nın iktidarı için doğru bir karardı ancak Batı Magna Kartayla tek bir kişinin elinde toplanan yetkileri yavaş yavaş başkalarına paylaştırırken Doğu'nun göreceli de olsa birden fazla kişinin sahip olduğu yetkileri tek bir kişide toplaması tarihsel ilerleme açısından sıkıntılı bir eylem olmuştur. Biat kültürünün yaygınlaşması, dolayısıyla kulluktan çıkamayarak bireyliğe ve beraberinde toplumsala dönüşememek bu noktadan itibaren başlamıştır. Tüm ekonomik sistemini ve gelişimini zorla gaspedilen(fethedilen) topraklar ve halktan toplanan haraçlara bağlayan bir Tanrı Krallığın Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi ve Aydınlanmayı yaşamaması, bir başka deyişle derebeyliklere dönüşüm geçirmeyen bir kitlenin burjuvazisinin ve proletaryasının olmayışı şaşırtıcı değildir. Yazımızın başlığına referans olan "Muhteşem Yüzyılın" Osmanlı'nın en büyük ekonomik buhranını yaşadığını dönem olduğunu bilmek Viyana kapılarına erişmiş olma övüncünün gölgesinde kalsa da tarihsel gelişim o gölgede saklıdır. Günümüzdeyse geri kalmışlık ve gündemi takip eden herkesi çileden çıkartan gelişmeler ve söylemler neyseki küreselleşmiş dünyanın hemen her yerinde, özellikle Batıda görünmektedir. Sovyetler Birliği dağıldığında salyalarını akıtarak sevinenlerin ve "Tarihin-Savaşların-İdeolojilerin sonu geldi" diye çığırından çıkanların, şimdiki zamanda halkların artık ideolojiler yerine ırk, din, mezhep farklılıkları üzerine çatışıyor olmaları konusunda sessiz kalmaları manidardır. Dünyanın hemen her ülkesinde din ve etnik köken farklılıklarının kavga-çatışma-savaş sebebine dönüşmesi, tek derdi etnik, dinsel, mezhepsel farklılıkların ortaya konulması ve özgürleştirilmesi(!) olan Batı entellektüel gericiliğinin biricik eseridir. Bunun "postmodernizm" adı altında yapılması ve 36


aynı Batının insanlığın evrimine kazandırdığı Aydınlanma ve bilimsel akla küresel ölçekte savaş açmış olması ise dikkat çekicidir. Proletaryayı ve Sosyalizmi yenen Batı, geçtiğimiz yüzyılın başlarında ölmüş olan burjuvazi ve kapitalizmin yerine mutasyona uğramış bir sistem olarak, Baudrillard'ın nitelemeleriyle "Tüketim Toplumunun Sessiz Yığınlarına" dönüştürürken egemenlik alanını sistematik açıdan sürdürme gayesiyle kültürel saldırısını postmodernizm adı altında sürdürmektedir. Konuya ilgili olarak Merdan Yanardağ şunları söylüyor: " Durum böyle olunca, bir önceki çağın kültürüne, ideolojisine iltica ediliyor. Din yeniden keşfediliyor. İnsan aklı, kutsal metinlerle yeniden teslim alınmaya ve toplumlar bunun üzerinden (dinle) yönetilmeye çalışılıyor. Bu olgu günümüz dünyasında sadece Türkiye, Ortadoğu e genel olarak Güney ülkelerinde değili bir bütün olarak yeryüzünde kapsayıcı bir eğilime işaret ediyor... Tarihsel ve kategorik olarak kapitalizmi aşamayan toplumlar, 'ilerici' bir çözüm üretememenin bedelini; felsefi, ideolojik ve politik planda 'gerici dayatmalar ve 'çözümlerle' ödüyor. İnsan aklı bir önceki döneme, Ortaçağ'a iade edilmek isteniyor. Toplumlar çözülüyor; özgürlük anlayışı cemaatlerin, aşiretlerin, mezheplerin, dinsel ve etnik toplulukların serbestisine indirgeniyor... Postmodernistlerin, liberallerin ve yeni muhafazakarların aydınlanma ve modernite eleştirisi, bu tarihsel dönemi aşmayı değil, mevcut olanın, kurulu düzenin mutlaklığına insanlığı ikna etmek ve bir önceki çağın zihniyet dünyasını devralarak kapitalizmi tahkim etmek amacını taşıyor."8 Sonuç olarak insanlık tarihini çağlara ve savaşlara bölecek olursak Batı-Doğu ayrımı yapmak yerine İlericiler-Gericiler ayrımı yapmak daha doğru olacaktır. Antik Yunan, Mısır ve Mezopotamya, kendilerinden önceki dönemlere göre 8

Merdan Yanardağ, 1. Cumhuriyetin Sonbaharı, İstanbul, Destek Yayınları, 2011, s. 14.

37


insanların akla ve bilime önem verdiği, güç dengesini gözettiği ilerici bir dönem olurken ardından gelen Ortaçağ, Skolastik düşünceyle birlikte Antik dönemin tüm birikimini reddederek kitlererin düşünmek yerine sadece ve sadece dua etmelerini emretmiş ve gerici bir dönem olmuştur. Ardından gelen Aydınlanma, İslamiyetin Altın Çağı sayesinde diri tutulabilmiş Antik dönemin ilerici damarının Avrupa'ya taşınması sonucunda Rönesans ve Reformla Kilisenin ve onun dayattığı skolastik düşüncenin sonunu getirmiş, meydana getirdiği devrimler Aydınlanmayı ve Akılcı düşünceyi egemen kılarak ilerici olagelmiştir. Şuan içinde bulunduğumuz süreç ise henüz adlandırılamayacak kadar yenidir ve muhtemelen bizler bu kesin adlandırmayı yapamadan zamanımızı dolduracağız. Ancak şu bir gerçek ki bu yeni dönem tarihsel süreçte gericiliğin hanesine yazılacak bir çağ olacaktır, zira kendine entellektüel kılıf giydiren düşünceler, akla ve bilime karşı gelerek insanları teknolojiyle süslü dogmatik ortaçağ düşüncelerine yönlendirirken tarihselin aksine toplumları önce bencilleştirerek bireylere oradan da kulluğa geri döndürmeyi hedeflemektedirler. Küresel gerici güçlerin ittifakı karşısında aklımızı açık tutmalı, soğukkanlı olmalı, tarihsel birikimimizi yadsımadan ileriye dönük teorik ve pratik tezler hazırlamalıyız. Ancak bu şekilde günümüzde dillendirilen "Gerici Cumhuriyet İlerici Osmanlı" safsatasına ve küresel gericiliğin Türkiye ayağı olan Ilımlı İslam ve Yeni Osmanlıcılık oyunlarına karşı dik durabiliriz. Ancak bu şekilde ülkemizde şuan olup biten kepazeliklerle büyüyen fakat kökleri bin yıllara uzanan gerici birikimi yıkıp halkımız ve tüm dünya halkları için daha güzel bir gelecek inşa edebiliriz.

38


Benim Oyum Mustafa Bilgin

39


Kaybedenin Türkiye Olduğu Sınavlar Özgür Keşaplı Didrickson Benim zamanımdaki adları ile ÖSS ve ÖYS… İkişer kere girdiğim iki başbelası… Üniversite öncesinde ve sonrasında yaşattıkları ve hayatımdan çaldıkları nedeniyle nefret ettiğim iki sınav… Son dönemde yaşanılan skandallar, bu sınavları doğuran eğitim sistemimizin bir kazazedesi olan beni geçmişe götürdü. Ülkemizdeki berbat eğitim sisteminden, başımıza açtığı türlü sınavlar, engeller ve haksızlıklar arasından ailemin de desteği ile olabilecek en az sıyrık ile çıkmayı başardığımı düşünüyorum. İşin düşündürücü ve acı tarafı, benim biricik öykümden bile en fazla sıyrık ile çıkanının ülkemiz olmasıdır. Kendi hataları nedeniyle benden daha verimle yararlanmayan ve aslında en çok kaybeden ne yazık ki ülkemizdir. Ve daha da üzücü olan benden binlerce, milyonlarca olmasıdır… Sınav rezaletlerinin sınava girenler ve aileleri üzerinde yarattığı travmayı hissedebilen, liselilerin yürümesine sevinen ve aralarına katılmak istemiş olan da yalnızca ben değilim sanırım. Liselilerle yürümek isterdim çünkü bir daha geri gelemeyecek gençliğim için şöyle dolu dolu haykırmak ne iyi olurdu. Gençlere, kâbusa dönen bu dönemde düşlerine sıkı sıkı sarılmalarını ve kimsenin onları kendi terazileri ile ölçüp “başarılı” ve “başarısız” olarak ayırmasına izin vermemelerini söylemek isterdim. Geçmişe gitmişken, üniversite öncesi yıllarıma ait, sizlerin hafızlarında da benzerlerinin yer aldığına emin olduğum bazı anılarımı aktarmak isterim. Çok küçük yaşlardan beri birçok konuda bilgilenmeyi, kitap okumayı sevdiğimi hatırlıyorum, ancak okulları her zaman sevmiş olduğumu söyleyemem. Özellikle durağan ders anlatan öğretmenlerden, ezberden, başarıda en belirleyici olarak sınavların kabul edilmesinden hiç hoşlanmadım. Diyelim bir sınavda karnınız ağrıdı, isterseniz her derste ilginizi göstermiş olun sonuncu olabilirdiniz. Ya da 40


diyelim ki çok çabalıyorsunuz ama gerçekten bir konuda başarılı olamıyorsunuz. Geçmiş olsun, ne yazık ki çabanızın bir önemi yok, sınavda ne aldıysanız ona göre ödüllendirilebilirsiniz ancak… Bunları yazdığım için benim bu örnekleri çok yaşadığımı düşünebilirsiniz. Aslında çoğu zaman bunun tersini yaşadım ben. Hiçbir zaman sınıfın kötü dilimi arasında olmadım ama orada olmanın kolaylığına hep şaştım kaldım. Ezberim çok iyi olduğu için bazen sınavlara çok az kala çalışıp çok iyi not alırdım. Örneğin tarih gibi derslerde. Bu işte büyük saçmalık olduğu buradan belliydi. Nitekim ben tarih derslerinden nefret ederdim. Belki de doğrudürüst bir tarih öğretmenim olmadı hiç. Kimse sevdirememiş tarihi bana. Tarihin önemini kavradığımda artık üniversiteliydim ne yazık ki. Anlattıkları konuları başta kendileri seven, sürekli okuyup araştırarak bilgilerinin güncelleyen, bizlere bu konuları tutkuyla anlatan öğretmenlerimi saygıyla anıyorum. Aslında bunlardan biri de babam. Evdeki öğretmenimiz… Kimyayı bana sevdiren babamdı. Kızkardeşimle beni öyle tutkuyla çalıştırırdı onun kimya sevgisi ve tutkusu bize de bulaştı. Mesleği öğretmenlik olmayan babam, belki ekonomi anlatmış olsaydı hiç kafamın basmayacağını düşündüğüm bu konuyu da severdim. Tarih konusunda o yıllardaki hislerimin ezbere dayanan katı, kuru dersler ve tutkusuz öğretmenler olduğuna dair şüphem bundan. Kimya kadar olmasa da matematiği de severdim. Fen bölümünden sınava gireceğime göre zaten sevmemem mümkün de değildi. Matematiğin önemi yüzünden aklımdan çıkmayan bir öğretmeni anlatmak isterim size. İzmir’in çok iyi olduğu söylenen devlet liselerinden birindeki bu öğretmenin, içinde çözümlü sorular bulunan bir defteri vardı! Tahtaya kalkar, utanmadan bu defterden sorular yazardı. Şu anki cesaretim olsa, o defteri çalmak ve yok etmek isterdim. Bizler o yıllarda haftasonlarımızı bizi üniversite sınavına ve test yöntemi için hızlı olmaya hazırlayan dershanelerde geçirmek zorundaydık. Ailelerimiz gençliğimizin haftasonlarını geçirdiğimiz bu dershanelere bir servet ödüyordu. Ancak gelin görün ki, devletin okulunda bizler onca saatimizi öğrencilerine her yıl aynı soruları soran, ders anlatmaktan tek anladığı numaralarımızı rastgele okuyarak bize hangi savaşın hangi tarihte olduğunu sormak olan, mesleğini bizi korkutmak olarak algılayan öğretmenlerin çoğunlukta olduğu okullarda harcıyorduk. Yine lise döneminden, yaşadığımız haksızlıklarla ilgili başka bir tuhaf anımı anlatmalıyım. Lise sonda ya da lise ikide, okulumuza fen liselerinden birtakım öğrenciler geldi. Üniversite sınavında ortaöğretim başarı puanları daha yüksek 41


gelsin, daha iyi üniversitelere gidebilsinler diye kendilerinden daha az zeki (!) olanların olduğu bizim okulumuzu kullanmalarına devletimiz ses çıkarmıyordu. Aralarından çok iyi arkadaş olduklarımız oldu, o yüzden tabii ki bu işten bu arkadaşları sorumlu tutmuyorum ama yaşananlar evlere şenlikti. Özellikle kendilerini geliştirmeyen öğretmenler bu öğrencilerden çekindiler. Konuya hâkim olmadıklarının ortaya çıkma tehlikesi her dersi geriyordu nerdeyse. Sınavlarda bu gerginlik, bu saçmalık zirveye çıktı. Sınavlar nasıl olduysa birden bu öğrencileri de zorlayabilecek şekilde düzenleniverdi! O güne kadar bu öğretmenler yetiştirmişti bizi. Sözünü ettiğim gibi bazıları demirbaş defterlerindeki matematik sorularının çözümlerini nerdeyse bize de ezberletecekti. Bu durumda tabii ki olan bize oldu. Notlarımız çok düştü. Ben de tüm hayatım boyunca ilk kırık notumu bu dönem aldım. Bazı arkadaşlarımız bunalıma girdi. Tabii ki anlaşılırdı bu durum. Fen liseliler sınav için yüksek ortaöğrenim puanını garantiler ve rahatlarken bizler sınava ramak kala hayatımızın en kötü matematik, fizik notlarını alıyorduk!!!! Okulda yaşadığımız onca şey yanında haftasonlarımızı istediğimiz gibi geçirememek de psikolojimizi bozuyordu. Belki dinleyemiyorduk dersleri, beynimiz artık almıyordu ama yine de gidiyorduk bu dershanelere. Sahi, 5 gün okula gittiğimiz halde neden bu lanet sınavlar için yeterli olmuyordu? Niye o yıllarda ayaklanmadık bizler ve ailelerimiz? Ailemizin bizleri üniversiteye hazırlama sürecinde harcadığı onca para dershane öğretmenlerinin (bu durumun sorumlusu onlar değiller tabii ki, hatta aralarında saygıyla andıklarım çok) karnını doyurmuş oldu. Sonradan belki kendi karnını doyuramayacak ya da aileden bağımsız yaşayamayacak bir üniversiteli yetiştirmek umuduyla canını dişine takıp özel eğitim sektörünün karnını doyurmuş anne ve babalar yalnızca benimkiler olamaz değil mi? İşsiz olan ya da haksızlıklar içinde çalışan birçok üniversite mezunu var. Beyin göçünden yakınan ama göçmeyen beyinleri de desteklemekte pek başarısız ülkemizden gençliğimiz yanında paralarımızın da hesabını sorabilseydik keşke. Üniversite için bizden bunca şey çalan ama nedense, bütün zorluklara rağmen üniversitelerden bilim adamı, arkeolog vs sıfatlarıyla mezun olduğumuzda kanal projesi için, Allianoi için, yunusları denizden yakalamak için çoğu kez gönüllü olarak verdiğimiz bilgilerimizden yararlanmak istemeyen, nasılsa hep uyarıların tersini yapan ülkemizden… Evet bizler dershaneler gittik ama ya gidemeyenler? Ne büyük bir haksızlık. Ailenizin durumu iyiyse şimdiden bir puan ileridesiniz demekti. Sınavlarda üstün başarı gösteren yoksul çocukların, çobanların öyküleri olurdu gazetelerde. Okuyunca sevinirdim. Bu açıdan genetiğin aslında çok iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Ailelerimizden yalnızca hastalıkları değil, zekâyı da alabilmemiz 42


iyi bir şey. Eee, zenginlik birilerini bir adım öne geçiriyorsa genetiğe de izin verilmeliydi tabii. Peki ya genel kültür? Ne yazık ki “çaba” gibi bunun da sınav sisteminde hiçbir önemi olmadı. Hiç kitap okumayan, sanatla ilgilenmeyen, yazıp çizmeyen bir arkadaşınız, zenginlik ve/veya toplumda kabul gören zekâ tipi nedeniyle sınavda sizin önünüze geçebiliyordu ama sizin genel kültürünüzün, donanımızın, sınavların ölçmediği özelliklerinizin bu sınavlarda hiçbir önemi yoktu. Ayrıca bu sınavlarda bizler, çoğunlukla toplumda kabul gören, para kazanabileceğimiz mesleklerden birini kapmak için yarıştırılıyorduk. Kimsenin bize ne olmak istediğimizi sorduğu, bizi bu konuda bilgilendirdiği, desteklediği de pek görülen şey değildi. Tüm bu gerilim içinde psikolojimiz de bozuldu. Başarıyı çarpık algılayan, farklı özelliklere sahip bizleri birbirimizle bilim dışı yarıştıran bu sistem yüzünden bazılarımız ezildi, bazılarımız ezdi. Özetle, kötü öğretmenleri bol olan kötü bir eğitim sisteminde zamanımız, sağlığımız çalındı. Bizden bu en güzel yıllarımızı çalmaya kimsenin hakkı yoktu aslında. Okullara gittik ama o yıllarda öğrenmemiz gereken şeyleri o yıllarda öğrenemedik. Ben tarihin önemini kavradığımda, tarihi sevdiğimde artık oldukça büyümüştüm. Okulun bana öğretmediği bilgileri şimdi zaman yaratarak kendim öğrenmek zorundaydım. Yalnız değildim bence. Üniversitede çoğumuz kafesten kaçmış kuşlar gibiydik. En azından bir süre için ÖSS ve ÖYS gibi sınavların kabusundan kurtulmuş. Dersler dışında, mesleğimiz dışında pek okuyamadık, okumadık. Hem yıllardır mahrum olduğumuz konser, tiyatro, gezmek gibi keyifli şeylere hasrettik. Üniversitede de okumadan duramadık ama örneğin, çok sevdiğimiz bir yazarın yeni kitabı çıkmıştı, sabredemedik onu okuduk önce. Dersler dışında kalan zamanda yine ders gibi gelecek okumalara zaman ayıramadık. Bilmediğiniz için utandığımız konuları ele alan metinler, kitaplar raflarımızda bizi beklemeye devam etti. Bu kitaplar o raflardan hep seslendi bize, biz de onları okumayı hep istedik. Bir kısmını okuduk da, ama yetişemedik. Utandık. Bu duygumuzu birbirimize anlatarak, durumumuzun yalnızca bize özgü olmadığını görerek birbirimizi teselli ettik. Sonra mezun olduk. Bazılarımız yüksek lisans, doktora çalışmaları yapmaya başladı, bazılarımız işsizlik ortamında hayatta kalmak için debelenmeye başladı. Yoğunluktan ya da işsizliğin yarattığı kasvetten raflardaki o kitapları okumayı halâ bitiremedik. Bugünlerde mesleğimiz ile ilgili okumamız gereken onca kitap, makale arasında bir romana zaman ayırabilince bile keyifleniyor çoğumuz. Türkiye’nin, Anadolu’nun tarihi, mitolojisi, coğrafyası vs vs üzerine 43


belki de 20 yıldır okuyamadığımız bazı kitaplar var, evet. Sokakta durdursanız bizleri, bazı sorular sorsanız bilemediklerimiz olur, utanırız. Ya siz, yıllardır ülkemizin eğitim sisteminden sorumlu olanlar, siz bize bunları yaptığınız için utanıyor musunuz? Sokakta sizi çevirseler ve sorsalar, siz ülkemizle ilgili her soruya cevap verebilecek misiniz? Hayır, cevaplar şıklı olmayacak…

44


La -fare- zma Can Ceylan Kolay mı sandın Farelerin alçak seviyesine çıkabilmeyi İnsanlıktan tıpış tıpış inerek Dışlanmış olmanın ezikliğiyle Mazgalların altından bakacaksın önce dünyaya Buruşuk bir bakışın altından püskürttüğün Ürkünç tiksintiler bir yana Lağım çukurlarında İçinin kalkmaması yüceliğine Nasıl erişeceksin Köhne bir peynir parçasına adanmış can Harcın mı senin Karın tokluğuna bekçilik yapmalarımıza ne demeli Asırlardır izbe bodrumlarına evlerin 45


Ya kedilere sergilediğimiz onca olgun tavır Hiç ama hiç hak etmedik Tepeden bakılmayı

Onlar kedi biz fare İyisi mi sen de “insan” kal

46


Yaşamın Kenarından Sınırlarötesine Yolculuk Selin Süar 1982’den beri ulusal ve uluslararası platformlarda sinema alanında ödüller veren, kaliteli yapıtları seyircilerin ayağına kadar getiren ve bu sene 30.su düzenlenen Uluslararası İstanbul Film Festivali, 2 Nisan’da başladığı keyifli maratonun sonuna geldi. Yolları hayatla kesişen herkese beyaz perdenin görsel çarpıcılığından seslenen yaratıcılar, İstanbul’un kollarında kendilerini buldular. Her sene bambaşka seçkilerle karşımıza çıkan festivalde bu yıl, birbirine sırtını dönen iki ülke halkının perde arkasından atılan kaçamak bakışlarla, aslında birbirine ne kadar yakın olduğu da gösterildi. 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali bünyesinde düzenlenen ErmenistanTürkiye Sinema Platformu filmleri 12 Nisan akşamı Pera Müzesi’nde seyirciyle buluştu. Türk ve Ermeni sinemacıların bir araya gelerek kendi pencerelerinden tarihe ve geçmişe bakışlarını görüntüye dökmeyi amaçlayan karşılıklı görüşmelerde Anadolu Kültür, Açık Toplum Vakfı, Altın Kayısı Festivali gibi oluşumların da desteğiyle birbirinden güzel beş film izleyiciyle buluştu. Gösterimlerin ardından ‘vicdan’ temasıyla geçen yıl ilki gerçekleştirilen Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nın düzenlemiş olduğu Vicdan Filmleri Festivali’nde önde gelen kısa filmler de geç saatlere dek beyaz perdede gösterildi ve büyük alkış topladı. Azizm Sanat Örgütü olarak Vicdan Filmleri Festivali’ne ‘Umut’ adlı kısa filmimizle katılıp kazananlar arasında yer aldığımızdan bu büyük buluşmaya biz de davet edildik ve yerli/yabancı; gelen tüm seyircilerin çocuksu bir umutla, salona yansıyan görüntüleri izlediğine şahit olduk. 47


Geçmişleri ‘Soykırım’, ‘Diaspora, ‘Katliam’ gibi kavramlarla örülü olan iki ülke insanının birbirine bakışında Arthur Sukiasyan’ın ‘Güvercin Ustası’, Canay Özden ve Altan Bal’ın ‘Kukla Tiyatrosu’, Diana Kardumyan’ın ‘Galata’, Gülengül Altıntaş’ın ‘Kaybolmayın Çocuklar’ ve Gor Baghdasaryan’ın ‘Komşular’ adlı filmleri hepimize farklı duygular ve düşünceler kattı. Seçkiye ilk olarak ‘Kaybolmayın Çocuklar’ ile başlandı. Tuzla Ermeni Çocuk Kampı, yani Kamp Armen veya başka bir deyişle yetimhaneyi konu alan filmde Filor adlı karakterin beraber büyüdüğü abisiyle yıllar sonra yine aynı kampta buluşmasını anlatırken değişen dünyayı da konu ediyor. Film, yabancı 48


uyrukluların mülk edinebilmesine dair çıkan kanunları, devletin 1980’lerde kampa el koyuşunu, kampın içinde evi bulunan ve bir zamanlar çocukların koşuşturduğu, şimdiyse sessizliğin hüküm sürdüğü yerleri gözü gibi koruyan bir Türk’ün etrafında şekillenen psikolojik çatışmalar ve tarihin getirdiği acıların ördüğü bir senaryo olarak karşımıza çıkıyor. Bir diğer film olan Kukla Tiyatrosu ise babadan kalma mesleği devam ettiren bir Ermeni’nin hikâyesini çocuksu tebessümler eşliğinde karşımıza getiriyor. Gümrü’de çocukların uğrak yeri olan kukla tiyatrosunu işleten ustanın gelecekten beklentileri ve geçmişe dair düşüncelerini anlatıyor. Kardumyan’ın Galata’sı ise iki genç turistin Galata Kulesi’ne gidişleri ve orada tanık oldukları çeşitli İstanbul manzaralarını beyaz perdeye taşıyor. Beşli seçkide iki ülke halkından insanların birbirine ve ülke topraklarına bakışını sergileyen en kayda değer iki film Sukiasyan’ın ‘Güvercin Ustası’yla, Baghdasaryan’ın ‘Komşular’ı. Güvercinlerin aşkı getirdiğine inanan Ermeni ustanın Kars’a gelip babasının evini bulmaya çalışması esnasında bir başka güvercin ustasıyla tanışıp en sevdiği güvercinini ona bırakması ve en sonunda gittiği yerden bir mektup yollayarak babasının evinin bulunduğunu, iyi olduğunu anlatması etrafında kurulan öyküde birbirinin dilini bilmeyen iki insanın anlaşması, Türk misafirperverliği, Ermenice bilen bir Türk genci, adamın Ermeni olduğunu öğrendiğinde çat pat bildiği bir Ermenice şarkıyı söyleyen Türk genci gibi ayrıntılar göze çarpıyor. Güvercin Ustası, çocukken okuduğum ve ismini hatırlamadığım bir öyküde güvercin besleyen bir Türk’ün çiftliğini basan ve Ermeni mi Rum mu olduklarını hatırlamadığım çetenin bütün güvercinleri 49


öldürüp nedensiz şiddet uyguladığı, içime yer eden o satırlara ‘aşk’ ve ‘dostluk’ ilacını sürmeme neden olmuştu.

Komşular'dan Bir Kare Şahsi düşüncem olarak, izlediğim filmlerin arasında içime en çok işleyen, beni en çok güldüren ve duygulandıran; kısacası gerçek hayattan olanı kurmaca olmaksızın yansıtan, ‘Komşular’ oldu. Ermenistan-Türkiye sınırında yaşayan iki köy halkını anlatan, onca çabaya rağmen Türk yetkililerden izin alınamaması nedeniyle Türk köyünü gösteremeyen ve bu yüzden belgeseli tamamlayamayan Ermeni ekibin filmin sonunda özürlerini dile getirmesi yüzümüze tokat gibi yapışan bir utanç belgesi olsa da Türk köyünün karşısında kalan Ermeni köyündeki kişilerin gündelik hayatları çerçevesinde ‘neydik, ne olduk’larını anlatan, birbirinden farklı düşüncelerle Türk kimliğini tanımlayan, hatta daha ileri giderek soykırım varsa bile bunu yapanın Türkler olmadığını, diğer güçlü ülkelerin kışkırtmasıyla tehcirin yapılmış olduğunu anlatan ve tatlı-sert eleştirilerle ağız münakaşasına giren köyün erkekleri, çocukların masum hayalleri, köy halkının sürekli olarak Türk köyünü dikizlemesi ve karşı köyde 50


yeni yapılan evleri, geceli gündüzlü düğünleri ve en kötüsü de bir çayın ayırdığı iki ülke insanının birbirine yakın uzaklardan bakışını büyük bir ustalıkla anlatıyor. Türkiye’de Ermeni deyince Türkleri; özellikle de Mustafa Kemal’i ve devlet politikalarını aşağılamak üzerine kurulan veya bunun tam tersine Türkleri yüceltmek adına faşizmin ajite edilmiş yönüyle karşımıza gelen sığ düşüncelere sağlam bir darbe indiren Baghdasaryan’ın eseri KOMŞULAR’ın özellikle de ülkemizde büyük kanallarda gösterilip tarafsızlığın, sadeliğin, hayatın ve belgeselin nasıl olması gerektiği de aynı filmle Ermenistan-Türkiye üzerinden vurgulanmalıdır. Vicdan Filmleri’nde şahit olduğum; ulus-devlet politikalarının tüm dünyada geçerli olan asimilasyon, tek devlet politikası, “aykırılık” ve “ayrımcılık” yaratmamak için köken safsatasının art plana atılıp tek ulus, tek millet, tek devlet ve tek dil şartlarının sadece Türkiye’de var olduğunu sanan ve Türkiye’yi, Türkiye’nin kurucusunu yermek adına daha da komik duruma düşen dünyası daracık olan beyinlerin KOMŞULAR’ı acilen izlemesi bir GÖREV’dir.

51


"Hoşçakal Yarın" ve Denizler Onur Keşaplı

Türk siyasal hayatını en çok etkileyen kurum hiç şüphesiz, parlamenter sisteme birden fazla müdahalede bulunan ordu olmuştur. Ancak Türk sineması ve özellikle politik konulara eğilme amacındaki Türk sineması, 12 Eylül askeri müdahalesine birçok filmde değinmiş ve “12 Eylül Filmleri” şeklinde bir alt tür meydana getirmişse de, 27 Mayıs ve 12 Mart müdahaleleri üzerine filmlere rastlanmamıştır. 90lı yıllarda ise bir nevi hesaplaşma veya yüzleşme bağlamında 12 Mart’a değinilmiş, Reis Çelik’in 1998’de yönettiği Hoşçakal Yarın filmi 12 Mart’ı, müdahalenin idam ettiği 68 kuşağının devrimci önderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın gerçek hikâyeleri üzerinden ele almış ve tartışmaya açmıştır.

52


Reis Çelik Günümüzde, bir gecekondu yıkımı sırasında yoksul halk ile belediye görevlileri arasında geçen arbedeyle başlayan film, bir evin duvarında Deniz Gezmiş ve 68 kuşağı hakkında yapılmış bir duvar resminin ortaya çıkması ve belediye görevlisinin o duvara dokunulmamasını emretmesiyle birlikte 1971 tarihine döner. Bundan sonra Hoşçakal Yarın, Deniz Gezmiş’in Gemerek’te yakalanışı, 12 Mart’ın içişleri bakanının karşısına çıkarılışı, devrimcilerin yargılanma süreçleri, avukatlarıyla ilişkileri ve idamlarının göstererek gerçek olayları birebir yansıtmıştır. Bu belgesel tarzı üslubun gerçekçilik hissini daha da pekiştirmek için filmde sıkça Deniz Gezmiş önderliğinde 68 kuşağının eylemlerine ve mücadelelerine dair gerçek görüntüler kullanılmıştır. Başta Amerikan 6. Filosuna karşı yapılan protestolar ve “Samsun’dan Ankara’ya Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü” olmak üzere üniversite boykotları, devrimcilerin cenaze görüntüleri, mahkeme görüntüleri belgeci bir anlatıyla kullanılmış, dört Amerikan askerinin kaçırılışı gibi kimi olaylarda da canlandırmaya başvurulmuştur. Film, 12 Mart yönetiminin adalet anlayışının ne denli hukuk dışı olduğunu vurgularken, 27 Mayıs ve getirdiği 61 Anayasasını da bir anlamda övmektedir. Zira Denizlerin suçlandıkları üzere anayasayı ihlal etmekten değil tam tersine anayasanın gerçekten uygulanması için mücadele 53


verdikleri belirtilir. 68 kuşağının anti-emperyalist ve Amerikan karşıtı görüşleri filmin politik merkezini oluşturmaktadır. O kadarki, filmde başta AP olmak üzere siyasiler ve polis teşkilatı Amerikan güdümünde olmakla sık sık taşlanırken ilginç bir şekilde 12 Mart müdahalesini yapan ordu, Amerikancılık yaftasına maruz kalmamaktadır. Örneğin Deniz Gezmiş teslim olurken polise değil askere teslim olmak istediğini belirtip “Bu ordu anti-emperyalist birinci Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştiren ordudur” der. Mahkeme savunmasındaysa Lozan Antlaşması’nı kabul etmeyen Amerikan heyetinden bir yetkilinin Atatürk için söylediği aşağılayıcı sözleri gözler önüne serdikten sonra kendilerine “eşkıya” nitelemesinde bulunanlara karşı, Osmanlı’ya göre Mustafa Kemal’in de “eşkıya” olarak görüldüğünü söyleyerek Mustafa Kemal’le arasındaki devrimci bağı vurgular. Gerçekten de, filmde görüldüğü üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen dava açan mahkeme, iddiasına Türklüğün fetih geleneğinden söz ederek başlamış ve “Viyana kapılarına dayanan Osmanlı” vurgusuyla 50lerde başlayan yeni Osmanlıcılık politikasının hâkimiyet alanının ne denli genişlediğini ortaya koymuştur.

12 Mart eleştirisi açısından, özellikle avukatlara uygulanan psikolojik baskıyı gözler önüne koyan film darbeyle birlikte sol kesimlere uygulanan sistematik işkenceden söz etmemektedir. Askeri yönetimin karanlığını betimlemek 54


açısından, askerlerin mahkemeyle ilgili aldıkları gizli kararları kapkaranlık bir odada sunan ve yine askerlerin ellerine geçirdikleri olağanüstü gücü vurgulamak için sadece şapkalarını çıkartıp askeri üniformalarının üzerine cüppe giydiklerini defalarca gözler önüne seren film yine de Askeri darbeden çok sağ politikanın sivil siyasetçilerini suçlamaktadır. Bu açıdan Rıza Kıraç Hoşçakal Yarın’ı “Bonapartist rejime methiye düzen”9 bir film olarak eleştirmekte ancak Türk solunun uzun yıllar benimsediği ihtilalcı geleneği göz ardı etmektedir. Zira 68 kuşağında güçlü olan Ulusalcı Sol akımların dışında Marksist-Leninist solda yer alanlar da Kemalizm’i reddetmemiş, aksine çıkış noktası olarak almışlardır. Ancak yine de film, Atatürkçülük/Kemalizm vurgusunu gereğinden fazla yapmakta ve Deniz Gezmiş’in son sözlerinde yer alan “Yaşasın MarksizmLeninizm’in yüce ideolojisi” sözlerine yer vermeyerek Marksist olduğunu her fırsatta vurgulayan gençleri Kemalizm’e daha yakın bir portreyle çizmektedir. 90lı yıllarda ardı ardına öldürülen Kemalist aydınlar nedeniyle ülkedeki hâkim politikaya karşı direnişte ve muhalif bir konumda yer alan Kemalist refleksin, Hoşçakal Yarın’ı da etkilediğini söyleyebiliriz.

9

Rıza Kıraç, Doksanlı Yıllarda Sinema, www.kameraarkasi.org

55


Daha önce hiç işlenmemiş 12 Mart’ı ve Deniz Gezmiş’i ele alarak cesur bir iş ortaya koyan film, ne yazık ki sinemasal açıdan belli bir atmosferden yoksun kalmış, tiyatro mizansenlerini andıran sahnelerle de devrimcileri destansı olarak aktarma amacı taşımasına karşın canlandırma hissinden öteye geçememiştir. Yönetmenin kimsenin para yatırmamasından dolayı tümüyle kendi imkânlarıyla çektiğini belirttiği film10 teknik açıdan sıkıntıları olmasından öte, tıpkı 12 Eylül öncesi ülkücü-faşist militanlarca öldürülen Atatürkçü yazar Abdi İpekçi suikastını işleyen, 1991 yapımı, Oğuzhan Tercan’ın yönettiği Uzlaşma’da da görüldüğü gibi belgesel üslubundan öteye geçememiş ve politik bakış açısından yoksun bir yapım olmuştur.

10

Aktaran, Müslüm Yücel, Türk Sinemasında Kürtler, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008, s. 238.

56


Kadın Olmak Duygu Yılmaz Anneler gününün kutlandığı bir ayda, böyle bir yazıyı kaleme almak çok da düşündürücü olmadı benim için. Okuyanların duygusallaşmasını değil, aksine biraz daha kendine gelmesini diliyorum sanırım. Her yazı, kişinin biyografisinin bir parçasıdır, bu yazıysa, benim “kadın”lıktan ne anla(yama)dığımdır. Yazıda hem kadınlar, hem erkekler için genelleme yapıldığından, sözüm meclisten dışarı, diyorum ve yazıyı kimsenin kolay kolay üstüne alınmamasını rica ediyorum…Son zamanlarda sadece kadınların üye olduğu bir forumu takip ettiğimden ve etrafımda olup bitenlerden olsa gerek, şu “kadın olmak” meselesine oldukça takılmış bulunmaktayım. Eğer bu insanların hayal gücü yeterince yüksek değilse, duyduklarım ve okuduklarım akıl almaz boyutlara ulaşmış durumda. Evliliğinin ilk aylarında aldatılan ve bunu fark ettiği için eşinden dayak yiyen, çocuğu lösemi olduğunda sadece onunla ilgilendiğinden eşi tarafından terk edilen, eşinin annesi ve kız kardeşlerinden hayal bile edilemeyecek şekilde ezilen kadınlar tanıyorum. Bununla birlikte hem evde, hem de iş yerinde kendini parçalarcasına çalışan kadından, kim, hala ne istiyor, anlamıyorum… Kadınlar üzerinde erkekler tarafından oluşturulan baskı, Türkiye’de hukuki açıdan da güvence altına alınmış durumda. Bir kadın evlendiğinde, sadece evlenmeden önceki soyadını kullanmaya devam edemiyor, illa ki kullanmak istiyorsa, eşinin soyadıyla birlikte kendi soyadını da kullanabiliyor. Yani yıllarca o soyadla okumuş, dirsek çürütmüş, çalışırken saçları dökülmüş, her yeni yaşını ailesinin bin bir emeğiyle yaşamış bir kadın, evlenerek bir anda “soy” değiştiriveriyor ve ismi değişiyor. Daha da ilginç olan şu ki, bir kadın bu “hak”tan, sadece bir defa yararlanabiliyor. Bunu saçma bulan ve sadece kendi soyadını kullanmakta direnen kadın ise, hakkını AİHM’nde aramak zorunda kalıyor. Çalışma ortamında ise durum daha da kötü. Bekar bir kadın işe alınırken, evlenirken veya çocuk doğurduğunda kullanacağı izinler ve bu süreçte yaşanacak performans düşüşü önceden tasarlanıp, anlaşma koşulları belirleniyor ve böylece kadın bu işi gerçekten istiyorsa, özel hayatını da işverenin insaf(sızlığ-)ına teslim etmiş oluyor. Kadınların bir çoğu, emzirme hakkına 57


sahip olduklarını bilmelerine rağmen, işlerinden olmamak için bu hakkı kullanmamaya göz yumuyorlar. Aileler, özellikle Türkiye’de, kızları okuyacaksa, öğretmen olmalarını öneriyor. Çünkü öğretmenler okula belirli saatlerde gidiyor, düzenli bir maaşları ve düzenli bir sosyal hayatları oluyor. Aileler bunu söylerken, çocuğun yeteneklerini, ilgi alanlarını ve ilerde nasıl bir hayata sahip olmak istediğini düşünmeden hareket ediyor. Haksız da sayılmazlar; çünkü bizim ülkemizde “yaşamak”, çoğu zaman karnı tok, sırtı pek olmaktan ibaret sayılıyor. Yani Türkiye’de, bir kadın için ideal olan meslek, ne doktorluk, ne mühendislik, ne avukatlık… Çünkü kadının ilk ve en önemli görevi, evine ve eşine karşı sorumluluklarını yerine getirmek ve çocuklarını büyütmek oluyor. Kadın, ideal olmayan meslekleri edindiğinde, asıl görevlerine yeterince zaman ayıramıyor. Birey olmadan, birey yetiştirmenin imkansızlığını ise kimse düşünmüyor. Bugün, Avrupa’da bile, küçük kasabalar dışında bir kadının geceleri sokağa çıkması tehlikeli. Taciz ve tecavüz sorunu, hala çözülmesi imkansız bir düğüm halinde karşımızda duruyor. Dünya’nın her yerinde seyrek de olsa “başarılı kadınlar” adıyla paneller, seminerler düzenleniyor. Sanki kadının başarılı olması gerçekten sıra dışı bir konuymuşçasına... Türk kurumlarının kadın başkan ya da müdürlerinin olması, herkes tarafından iftiharla karşılanıyor. Hala kız çocuklarımızın okuması için kampanyalar sürüyor. Bu millet, kadınları aşağılamayı alışkanlık haline getirmiş bir millet olmaktan bir türlü çıkamıyor. Ezilen kadın, önce çocuklarını, sonra gelinlerini veya damatlarını eziyor ve bu döngü sonsuza kadar devam ediyor. Kadın her daim güçlü olmak zorunda. Sabah uyanır uyanmaz başlıyor mesaisi aslında, hatta uykusunda bile devam ediyor. Öncelikle hayata kadın olarak tutunmakla başlıyor çabası. Kendisini aileye kabul ettirmeye çalışıyor, istisnai durumlar var elbette; ama biliyoruz ki çok değil. Daha göğüsleri bile çıkmadan eline verilen oyuncak bebek ve plastik çay takımlarıyla, ileride “görev”inin ne olacağı aşılanıyor. Akraba, eş, dost düğünlerinde renk renk gelinlikler giydiriliyor, bir gün gelip evleneceğinin bilincinde olsun diye. Okula gitmek istemezse, çok da sorun olmuyor, evinde oturması çoğu zaman hoş bile karşılanıyor. Dışarının vahşiliği sebebiyle, gezmek için izin alması bir mucize. Hele arkadaşlarında kalabilmesi için, çok büyük bedeller ödemesi gerekiyor. Rüştünü ispatlayıp, karşı cinsle ilk bir araya geldiğinde ise, bu sefer karşı tarafla ilgili zorluklar başlıyor. Buluşma öncesi hazırlıklar saatler sürüyor. Buluşmaya giderken rahat ve huzurlu olmaktan ziyade, güzel olmak öncelik kazanıyor. 58


Kadın kilo almışsa ya da çok zayıflamışsa, erkek hemen fark edip, uyarıyor. Kadın, yüzündeki tüylerin çıkıp çıkmadığını sürekli kontrol etmek zorunda. Hormon problemlerinden tutun da, vakit bulamama gibi detaylar, erkekleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Kendileri gibi(!), kadınlar da mükemmel olmak zorunda. Eğer ki karşıdakini ikna edip de evlenirlerse, asıl maraton o zaman başlıyor. Ev hanımları, bir evin eksiksiz işi, en az dışarıdaki işler kadar ağır olmasına rağmen, çalışmayan hanımlar olarak nitelendiriliyor. Çünkü çocuklar nasıl olsa kendi kendilerine büyüyor, yemekler ve temizlik kendiliğinden oluveriyor. Çalışan kadının ise hali daha beter. Onlar farklı sahalarda, vardiyalı olarak çalışan ve akşamları eşleri genellikle kumanda ve televizyonla bütünleşen hanımlar oluyor. Kadın, her yerde ve her yaşta, bütünüyle kendini ispatlamaya çalışıyor… Her yaştan kadına şu çağda söylenmesi gereken tek şey var. Çocuklarınız, eşiniz, anneniz veya babanız elbette sizin için çok önemlidir… Ama ne olursa olsun önce kendiniz için yaşayın. Kendiniz için yaşadığınız sürece mutlu olursunuz ve ancak siz mutlu oldukça etrafınızı, kendi hayatınızı zorlaştırmadan mutlu edersiniz. Evet, kadınlar gelecek nesillerin yaratıcısı; ama tekrar vurgulanmalı ki, birey olmadan, birey yetiştirilmez… Başta benim annem olmak üzere, tüm kadınların anneler günü kutlu olsun…

59


Çay Abdullah Rıdvan Can Biraz daha oturabilsek mi acaba? Nasıl bir istenç bu? Ya da beni böylesine yüzeysel bir meselede derin bir saplantıya sokan... Her neyse... bu yeter artık. Saçma sapan cümleleri terket! “Bir demlik daha çayımız olsaydı keşke” dedim. Ama bu kez kendi kendime... Çoğu şeyi de öylesine söylemiştim zaten. “Sen gideli...” diye başlayan bir yığın cümle girişlerinden başka bir iki sigara öksürüğü iki de kurumuş çay kaşığının gürültüsü sardı etrafı. Keşke bir demlik daha çayım olsaydı. Geçen ay kirayı beş lira eksik yatırsaydım. Ne olurdu ki? Ya da almasaydım bir tane saçma sapan temizlik malzemelerinden. Oysa... Etraf leş gibi şimdi bile. Almış olmam hiçbirşeyi değiştirmemiş. Ya da onlarla herhangi bir temizlik yapmış olmam... Belki de ekmek yemeseydim. İki gün mesela... Yeterdi bir demlik yapabileceğim kadar çayımın olmasına. Oruç tutardım. Gerçi en son dedemin verdiği harçlıkların yüzüne tutmuştum ya son oruçlarımı. Olsundu. Ben tutardım. Ama bilseydim geleceğini böyle alelacele, tutardım inan. Belki inancım kalmadı. Harhangi bir şeye. “O” var onu biliyorum. Hayır hayır gene başlamayacağım.... Sustum. Söz bir daha O’nunla ilgili birşey söylemeyeceğim. Otur biraz. Bak tutmuyorum ellerini, otur sadece. Tamam mı? Gözlerime bakma, akları çoğaldı. Çamaşır suyunun kokusu sindi ellerime. Hem paldır küldür gelmedin sen aslında, ben hazırlıksızdım. Bilmeliydim. “Bir gün çıkıp geleceksin” derdim hep. Ama hiç inancım olmamış ki geleceğine! Baksana oturduğun somyanın bir ayağı kırık. Oysa sen... Ya da ben... Hava biraz değişsin mi? Pencereleri açalım. Belki bugün sırf sen varsın diye güneş girme zahmetinde bulunur bu eve. Ne dersin? Ya da çocukların top oynayışları ve sövmelerinin sesi gelir. Yan komşum camı ilk kez açtım diye belki meraklı bir bakış atar. Yada ev sahibi ölmediğimi anlar ve iki aylık kira için çıkar gelir? He? Ne dersin? Hangisi olsa, ben senin karanlık odamda huzur bulmana değişrim ki? Hangisi vazgeçirebilir ki beni? “Bir kelime de sen söyle” diyeceğim geliyor da dilime. Ben daha çok özlemişim konuşmayı. Hele de sen karşımda boş bakışlarını tenimde gezdirirken... Sonra odadaki çöplerin kokusundan burnunu bazen kaşıyormuş gibi yapıp kapatırken... “İçimde bir sıkıntı var” diyorsun bi ara. Hayırdır diyorum. Hayır? Hayır demek şerre inanmaktır, oysa ben O’nun 60


varlığına delil gelen bu kelimeyi... kullanmak... istem...m... sustum. Söz. Yeter ki otur. Anlat hadi sıkıntını? Bak ben luzümsuz deyişleri kestim. Eskiden olduğu gibi nenemin bana dediği gibi. Hayırdır? Hadi anlat biraz. “Bir uçurumun kenarında ayaklarımın olmayışını gördüm rüyamda. Ayaklarım yok diye geriye çekilemiyorum. Ama ileri doğru bir esinti beni hafif hafif aşağı itiyor. Adaletin kalmadığı bir mahkemede son oturum gibi... birden bire düşsem, belki ölüp ruhumun içinden de çıkacağım. Ama ağır ağır bir eylemin sonunu görmeye çalışmak işkencenin en berbat olanı. Sonra bir kuyuya düşüyorum. Ucu bucağı yok. Sadece karanlık. Haykıramıyorum. Sadece düşüyorum. Tıpkı bu oda gibi karanlık… düştüğüm zeminde acının hadsizliğini hissediyorum. Ellerimde kan var, biliyorum ama her yan karanlık ya göremiyorum bir türlü. Sağı solu yokluyorum ellerimle. Her hareketimde birşeyler daha fazla acı veriyor bana. Elime bir kıymık geliyor. Koca bir kıymık… tutup fırlatıyorum bir yere can havliyle. Bir ses geliyor: bir pencerenin camı kırılıyor; ardından ince, ergen bir kız çığlığı… Sonra uyanıyorum. Ama kan ter içinde değil. Usulca. Çişim gelmiş. Tuvalete gidiyorum. Yanaşmıyorum. Ayakta yapıyorum. Kapıyı itip içeri bakıyorum. Çişimi ederken arkama sağıma soluma... sürekli bir tedirginlik var. Bir odadan diğerine geçerken geçeceğim odanın ışığını yakmadan geçtiğim odayı söndürmüyorum. Korkuyorum. Son günlerde tek derdim bu. Korkudan öleceğim diye çok korkuyorum.” Sen birşey diyecektin değil mi? Bakma gevezeliğime. Ben işte, bilirsin… Ne salağım ben ya! Gerçi sen nasıl bıraktıysan öyle salağım hala ama... Ne olur susma, hadi söyle bir şeyler. Ne anlatacaktın? Sen anlatmaya başla... Ben pencereyi açayım. Güneş girer belki o zaman içeri... Hadi, çocukların sövmelerine güleriz katıla katıla. Hadi, baksın yan komşu, çıksın gelsin ev sahibi razıyım koltukları-senin oturduğun hariç-satar veririm kiramı. Anlat hadi. Soluğun olmayayım artık! Bakışlarını kelimelere dökmeyeyim zihnimde. Bir cümlenin girişini gözlerinde aramayayım artık ne olur birşeyler söyle bana? Hadi… Elleriyle kurumuş çay kaşıklarını bardaklara vurdu hafif. Gözlerinde, bomboş bir arazide nefes nefese koşarken ben, “çay” dedi. Kısık bir sesle. Sonra boğazını temizledi. Çay mı? Çay... şeyyy... Biraz daha uzatsan soruyu? Hani lisede öğrendiğimiz ama hiçbir işe yaramayan edatları, bağlaçları kullansan? Bak lazım oldu ilerde işte. Uzun meselelerden bahset ne olur? Sesinin rengini duyabileyim? Nefesindeki her zerre konsun içime… ne olur birkaç kelime daha koy yanına… 61


…dur yardım edeyim. Sen yorulma. Evet geldiğin yerden, o kapıdan, çıkar benim evimde insanlar. -sen de… Sahi o kıymık senin bulunduğun pencerenin mi camını kırmıştı yoksa? …

62


Terbiyesizliğe Devam! Gökhan Baykal UYARI: Az sonra okuyacağınız yazı 18 yaşından küçükler ve küfürden haberi olmayanlar için bünyeleri zedeleyici unsurlar barındırmaktadır ve bazı felaketlerle dalga geçiyor izlenimi vermektedir lakin ki öyle değildir. Hala okumaya devam etmekte ısrarlıysanız – ki ben bunu tavsiye ederim – meydana gelecek sorunlardan yazan kişi ( yani ben ) sorumlu değildir, neden? Çünkü başta adam gibi uyardım. Sonra bana gelip “ yok çok küfür var, yok şöyle, yok böyle “ diye çemkirmeyin, küfürün kralını o zaman görürsünüz vallaha. Yine çok sinirliyim a dostlar. Ülkenin her daim götü başı ayrı oynuyorken sinirlenmemek namümkün, malumunuz. Tabi yine güzel şeyler oluyor arada, fırsat olursa onlara da değinmeyi ihmal etmeyiz icabında. Niye bu kadar küfür ediyorsun? diye soranlarınız olabilir, ediyorum çünkü ben normal hayatta da böyle biriyim, ve küfür denen olay güzel Türkçemizin mümkünse en güzel yanlarından biri. YGS deki şifre olayı almış başını gitmiş ama hala istifa eden yok, adam bir de çıkmış utanmadan söylüyor, ” şifre var ama sehven olmuştur, kimse nin haberi yoktur ve kopya olayı yaşanmamıştır “ diye. Yuh artık, bunları söyleyip hala o koltukta oturuyor bay badem bıyık. Ve bu arada geçenlerde bay badem bıyık ‘ın gençken intihal yaptığı ortaya çıktı, intihali için de özür dilemiş sadece, nerden baksan tutarsızlık/nerden baksan ahmakça. Bu nasıl bir koltuk sevdası, bu nasıl bir kadrolaşma çabasıdır anlamak mümkün değil. Yukarıdaki paragraf yazı yayınlanmadan bir iki hafta önce, bahsi geçen olaylar tazeyken yazılmıştı. Şimdiki duruma bakacak olursak; yanlış basılan ALES kitapçıkları, sınavı tekrarlanacak insanlar, yanlış puan hesaplamaları, cevaplamadığı halde yanlış cevapladı görünen sorular, özür mektupları, özür telefonları diye uzayıp gidiyor liste. Peki bu olaylar karşısında profesörlük ünvanı bile şaibeli olan Sayın Ali Demir ne yapıyor? Görüldüğü üzere pek bir şey yapmıyor ve koltuğunda oturmaya devam ediyor. Edecek tabi, bu onun en doğal hakkı, vakti zamanında bir koltuk bahşedilmiş kendisine, zorla indirilene kadar orada oturmak derdinde kanaatimce. Ben olsam ben de bırakmam mis gibin koltuğu, niye bırakacağım görev sürem dolmadan önce; keriz miyim ben? 63


“Hah, sizi pis lümpenler ve her bokun en iyisini bildiğini düşünen züppeler” diye demeç bile veririm. O kadar da terbiyesizimdir, evet. “2.5 aylık Kübra bebek açlıktan yaşamını yitirdi” cümlesi içinizi burkuyor değil mi sevgili dostlar? İşte bizler, böyle cümlelerin kurulduğu, manşet olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bir bebek açlıktan ölebiliyor maalesef. Ama insancıklar açlıktan ölürken “ Çılgın Proje” ve benzerlerinin ardı arkası kesilmiyor. Çocuğunun karnını doyuramayan aileler 21. yy Türkiye’sinin bir gerçeğiyken çılgın projeler üretmek bana abesle iştigal gibi geliyor. O çılgın ve über ve ultra süper projeye harcanacak paralar daha mantıklı ve önem sırasına göre öncelikli mevzulara kanalize edilmelidir bence. İnsanlar 3 çocuk yapıp çocuklarından birini açlıktan kaybedecekse gerçekten bir sorun var demektir ortada. Hz Musa’nın Kızıldeniz’i ortadan ikiye yarması gibi İstanbul’u bir kanalla ortadan ikiye yarmaktan önce insanların iki yakasını bir araya getirmek ve açlık, işsizlik sorunlarını çözmek daha mantıklı. Şu konuyu içinde küfür geçmeyen cümlelerle anlatabildiğim için beni tebrik etmeniz gerekiyor, çünkü yazarken küfür etmemek için kendimi zor tuttum. Tebrik maillerinizi aşağıdaki adrese yollayabilirsiniz aziz dostlar. YGS ile ilgili 1-2 mevzuyu unuttuğumu fark ettim. Binlerce öğrenci, aileler, sendikalar vb sivil topluk kuruluşları olayı protesto etmek için sokaklara dikildi, eylemini yaptı. 20.000 üzerinde itiraz dilekçesi yazıldı vs. sokağa çıkan kişilere karşı yüce Türk büyüğü, mümtaz şahsiyet sıfatlarını elinde bulunduran RTE ( aha reklam yaptım, nihayetinde tescilli bir ad. Umarım kullanmam problem olmaz ) “gerekirse biz de o gençlerin karşısına 10.000 lerce genç dikmesini biliriz” dedi diyerek ve yorum yapmayarak konuyu kapatıyorum. YSK nan sebep olduğu olaylara ne demek lazım peki aziz dostlar. Abuk bir kararla 12 kişinin adaylığını aniden iptal ediyorlar ve ülkenin bir anda karışmasına sebep oluyorlar. Çıkan olaylarda 1 kişi hayatını kaybediyor, dükkanlar, sokaklar ateşe veriliyor, olayı protesto edenler polisin orantılı gücüne maruz kalıyorlar... Ve birden ne oluyor ? YSK eksik! belgelerini tamamlayanların adaylığının önünü açıyor ertesi gün. Olan gencecik bir insanın hayatına oluyor ve dünya dönmeye devam ediyor. Bir kurumun tek bir kararının, ülke üzerindeki hassas dengeleri ne hale getirebildiğinin çok mükemmel bir örneğidir bu olay. Zaten dengeler pamuk ipliğine bağlı, ağır aksak idare ediyoruz, sonra şaak diye bir kararla dengeleri alt üst ediyoruz. Tebrikler YSK, sayenizde bir kişi yaşamını yitirdi…

64


Yazının başında iyi şeylerden de bahsedebilirim belki diye bir cümle kurmuştum ya, unutun siz onu. Enerji bırakmadılar maalesef bende. Haydin bana eyvallah, görüşmek üzere dostlar, sanat ve dostlukla kalın.

65


Hadi Beni de Engelleyin, “Porno” Dedim Osman Bahar Bir süre önce bir film izlemiştim. Başrolünde Al Pacino’nun oynadığı “And Justice For All” adında, Amerikan adalet sistemine önemli göndermeler yapan bir filmdi. Filmde zenci bir travesti, hırsızlık yapan kuzeninin yanında, onun hırsızlık yapacağını bilmeden dururken polisler tarafından yakalanıyor ve suçu olmadığı halde tutuklanıyordu. Ve sadece yetişmeyen bir belge yüzünden 1 yıl hapis cezası alıyordu. Ama asıl üzücü olan zencinin kurduğu şu cümleydi: “Evet, bilirsiniz. Aynasızlar her gün bir zenciyi hapse atmak zorunda hissederler.” İşte bu cümle ayrımcılığın ne boyutta olduğunu açıkça anlatıyordu. Filmi izlerken, iktidardakilerin “Türkiye’yi, Küçük Amerika yapma” açıklamasının ardındakini anladım ve giderek adaletsizleşen ülkenin giderek onlara benzemesi aklıma geldi. Düşünün son birkaç ayda yaşananları: Eleştirel bir kitap yazma çabasındaki ve muhalif duruşlu iki gazetecinin şuan bir terör örgütü üyesi olmakla suçlandığını hatırlamak zor olmuyor. Sınavlardaki şifre, hata, “kayırma” almış başını gidiyor. Daha birkaç önce yaşanan 22 Ağustos’taki yeni düzenlemeyle internete getirilecek filtreler ise, özgürlüğümüze vurulan ne ilk ne de son darbe olacak. Kim bilir yakında nelerle karşılaşacağız. Bu olanları hangimiz umursuyoruz? Yine sadece muhalif olanlar mı, yoksa iktidara oy veren yüzde 46’nın içinden de umursayan var mı? Onu 12 Haziran’da göreceğiz ancak şöyle etrafınıza bir baktığımızda pek de umursayan yok gibi görünüyor. Ben birine, bunlardan bahsederken o bana “benim karnım doyuyor mu? 10 sene önce doymuyordu ama şimdi doyuyor” diyebiliyor. Ya da ben ona “İyi de, Türkiye’de her altı insandan birisi açlık sınırının altında” dediğimde, o bana “Abi bırak bu işleri. Ekonomi iyi gidiyor, siz görmek istemiyorsunuz. Adamlar ne projeler üretiyor. Görmüyor musun?” diyor. Bizim güzel halkımız ortada dönen rantı, haksızlıkları, yanlışlıkları umursamıyor. Bizim güzel halkımızın derdi boğazına giren ekmeğin artması. Bu hayatla boğuşan insanlar için geçerli. Bir de sevgili “Zengin tabakası” var tabi. Onlar ise 3’ünü 5’lemek, 5’ini 10’lamak derdinde. Onların işi de memnuniyetle (!) görülüyor ve görülmeye de devam edecek. Hazır internet demişken, sahiden nereye gidiyoruz? 22 Ağustos’tan itibaren artık istediğiniz siteye istediğiniz gibi girip istediğiniz yorumu “sosyal medya”da yapamayacaksınız ve büyük ihtimal artık kontrol edilebilir olacağız. Google’a 66


“porno” yazıp çıkan bütün siteleri engelleyen bir sistemimiz varken kafamızın yeterince rahat olması (!) gerekmez mi? Hem standart pakette bir değişiklik olmayacakmış. Rahat olalım. Yoksa şimdi ben porno dedim diye bizim sitemizi de mi kapatacaklar. Olmadı sayın başbakanımız bize yollar gösterir. Ktunnel olmazsa, dns olur o da olmazsa başka bir yol gösterir. Allah kendisine zeval vermesin. Ah unutmadan bir de şu açıklama var: “Bu aylar önce yapılan bir şey. Niye şimdi abartılıyor.” Bil bakalım niye abartılıyor Sayın Acarer. Yaşasın yeni demokrasi yolumuz! Her yerde demokrasiden dem vuran bu adamlar (Sürekli adamlar diyorum çünkü ortadaki birkaç kadın da adam zihniyetinde olduğu içindir) demokrasiyi sadece para, binalar dikmek, çılgın olmak he bir de sağda solda “artizlik” yapmak sanıyorlar. İşte bu yüzden Türkiye olması gereken yerde. Ne kadar daha ileri bir ülke olmayı istesek de; halkın her tabakasının bir noktaya odaklanması (sadece kendini düşünen bir odak noktası), protestoların desteklenmesi yerine kösteklenmesi, medyanın istediği yolu çizmesi sebebiyle daha fazlasını hak etmiyor zaten. Tek çare ise ortada görünmeyen “büyük düşünen insanların” ortaya çıkması ve onları da seçecek bir kitle. Bu da günümüzde mümkün görünmüyor. İktidardan zaten böyle bir beklentimiz yok. Onlardan aslında hiçbir beklentimiz yok. Çünkü beklenti oldukça “sıvamaya” devam ediyorlar. Muhalefetteki üç isimden birisi Arşimed’in bile kafasını karıştırmakla meşgul, diğerinin de başı varolan 3–5 projesini bile insanlara anlatamamakla dertte. Parti tabanının dışına çıkmakta zorlanıyor çünkü bugüne kadar kaybedilen güveni sağlamaya çalışırken kafası karışıyor. “Biraz ondan alayım, biraz bundan olsun” düşüncesi partiyi ideolojisinden saptırmaya götürürse tabanı da partiye sırt çevirebilir. Üçüncü partinin hedefi ise sadece tabanı gibi duruyor. Belki istediğimiz yeni düşünceler değil. Sadece sağlam düşünceler. Aksi olmaya devam ettikçe Türkiye kısalmaya devam eder ama uzamak, gelmeyen gelecekte kalır. Bu yazıda konudan konuya atlamak zorunda kaldığım için özür dilerim. Amaç sadece “geri kalmışlığı ve geri kalacaklığı” anlatmaktı. Saygılarımla,

67


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” 68


Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

69


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

70

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Mayıs 2011  

Dosya: Geri Kalmışlığın Nedenleri

Azizm Sanat E-Dergi Mayıs 2011  

Dosya: Geri Kalmışlığın Nedenleri

Profile for azizm