Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Kasım 2013 Sayı 71

Dosya: Egemenlerin Korkusu

Ekim Devrimi 96 Yaşında

Oktay Ekinci, Erje Ayden ve River Phoenix Anısına

Film Eleştirileri: Metropolis, Jaws, Exorcist, Halloween, Kuzuların Sessizliği, 13. Cuma, Yerçekimi, Onur Savaşı

1


Genel Yayın Yönetmenleri Onur Keşaplı Selin Süar Yayın Kurulu Can Önen Engin Taş Gökhan Baykal Osman Bahar Özge Keşaplı Can

Ön Kapak: Çocuklarını Yiyen Satürn (1823) – Francisco Goya Arka Kapak: Potemkin Zırhlısı (1925) – Sergei Eisenstein

azizm.sanat@gmail.com www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

2


Editörden Nevrozların Psikoanalitik Teorisi adlı yapıtında Otto Fenichel şunları söyler; "Edilgen konumdan kurtulmaya çabalamak, korku ile başa çıkma yöntemlerinin en önemlilerindendir. Başkalarını yıldırmak, bu yöntemin sık görülen bir biçimini yansıtır. Eğer bir kimse etkin olarak başkalarını tehdit edebiliyorsa, kendisini tehdit edilme korkusundan kurtulmuş gibi varsayar. Kendilerinden aşağı durumda olanlara “patronsu” bir otorite rolü oynayabildikleri sürece “patronsu” otoritelere katlanabilen birçok kişinin psikolojisi de aynı niteliktedir. Klasik ataerkil ailelerde baba, çoğu kez tıpkı sosyal otoritelerin kendisini yıldırdığına benzer biçimde, evde çocuklarına gözdağı verir." (s. 436) Haziran Direnişi'nin toplumsal gücü karşısında korkuyla birlikte dizginlerinden kurtulmuşçasına saldırıya geçen, seviyesinin ne denli seviyesiz olduğunu ilkel bir zihniyetin şiddetle somutlaşması şeklinde gösteren ülkemiz iktidarını çağrıştıran bu alıntı Azizm olarak tam beş yıl önce işlediğimiz bir dosyayı, karşı açıdan ele alma zorunluluğunu doğurdu. 2008'de, gerici iktidarca yaratılan korku imparatorluğunu ele almıştık. Şimdiyse karşı açıda konumlanıp, şiddetin sözelini 11 yıldır her gün uygulayan bir tiranı tam bir hafta boyunca susturan hatta ülkeden kaçıran, polis devletini olağanca terörüne rağmen iki hafta boyunca ülkenin en büyük meydanına sokmayan, Anadolu tarihinin en büyük başkaldırılarısı neticesinde gelişen egemenlerin korkusunu işliyoruz. Egemen zihniyetin görece gizli kalmış yalanını, şiddetini, saf kötülüğünü açığa çıkaran bu korku türü, belki de korkuların en kadim olanı. Bu sayımızın kapağında yer alan, Goya imzalı Çocuklarını Yiyen Satürn yapıtı, tanrısal kudretine rağmen konumunu yitirme korkusu sonucunda çocuklarını midesine indirecek kadar ürkmüş bir egemenin hikayesidir. İnsanlığın başlangıcından günümüze, ilerlemeden korkan tüm iktidarlara uyarlanabilecek bu mit, ülkemiz özelinde, gerici ve sermaye yanlısı iktidarı neticesinde nihai zafer kazandığına tümüyle inanmış zihniyetin, bu doğrultuda toplum inşasını hızlandırdığı 3


bir süreçte toplumun bu yapıyı cesurca reddederek başkaldırmasının yarattığı depremdir. Cumhuriyetin modern toplum inşasını tümüyle alaşağı ettiğini düşünürken, cumhuriyetin amaçladığını bile aşacak ilerici bir düşünce sisteminin ideolojik olarak somutlaşma belirtileri, ülkemiz egemenlerini, tıpkı başka tarih ve coğrafyalardaki benzerlerinin yaşadıkları gibi, onarılmaz bir korkuya hapsetmiştir.

Egemenlerin korkusunun nedenleri ve sonuçlarının izini sürdüğümüz dosyamız kapsamında sadece anısının bile egemenleri titretmeye yettiği Büyük Ekim Devrimi'nin 96. yılını kutlarken ülkemiz Marksist yazınının en önemli kalemlerinden Metin Çulhaoğlu korkuya sınıfsal bir açılım getiriyor. Örgütümüzün en büyük destekçilerinden değerli karikatürist Mustafa Bilgin ise toplumsalın rüyasının egemenler nezdinde kabusa dönüşmesini tanıdık simalarla resmediyor. Egemenlerin korkusunun mimariye yansımaları üzerine kapsamlı bir çalışma ve bir egemenin ölüm korkusunun karanlık ihtişamına örnek olarak Franco'nun mezarı hakkında ilgi çekici deneme Azizm'de. Sinema yazılarımızın dosya bölümünde korku türüde kadın ve erkek temsillerinin ardına saklanan egemenleri açığa çıkarıyoruz. Cuaron'un Yerçekimi, Vinterberg'in Onur Savaşı filmlerinin eleştirileri, tefrika roman Geyiklerin Komplosu'nun üçüncü bölümü ve şiirlerle birlikte soL yazarı Özgür Keşaplı Didrickson'un kaleminden, ölümünün yirminci yılında River Phoenix'i, değerli sanatçı Bedri Baykam'ın kalemindense geçtiğimiz ay yitirdiğimiz iki büyük aydını, Oktay Ekinci'yi ve Erje Ayden'i andığımız yazılar da bu sayımızda yeralıyor.

Egemenlerin korkusu sürekli kılmak ve karanlığı aşmak için sanatla kalın dostlar...

Azizm'in notu: Azizm Sanat E-Dergi Aralık sayısı için dilediğiniz konuda makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, resim, video ve fotoğrafı 7 Aralık tarihine kadar azizm.sanat@gmail.com adresinden yayın kurulumuza iletebilirsiniz.

4


İçindekiler Sağın Korkuya Dayanan Düş Gücü - Metin Çulhaoğlu

s. 6

Egemenlerin Korku Zanaatı - Selin Süar

s. 9

Egemenlerin Sinemasal Korkusu ve Kadın - Onur Keşaplı

s. 12

Sinema ve Erkeklik: Korku Sineması - Can Önen

s. 22

Bir Egemenin Kabusu (karikatür) - Mustafa Bilgin

s. 28

Egemen İdeoloji ve Mekan - Deniz Yıldırım, Şirvan Kaya

s. 29

Caudillo'nun Korkusu - Fırat Tunabay

s. 34

Sovyet Yüzyılını Yedirtmeyiz - Can Önen

s. 37

Başkaldırının Farklı Biçimleri Üzerine: Onur Savaşı ve Yerçekimi - Onur Keşaplı, Selin Süar

s. 46

Nehre Karşı Yüzen Anka Kuşu - Özgür Keşaplı Didrickson

s. 52

Erje Ayden ve Oktay Ekinci'nin Ardından - Bedri Baykam

s. 57

Geyiklerin Komplosu (3) - Kamil Murat

s. 61

Bilim (şiir) - T. Ayhan Çıkın

s. 71

Desinler Değişemem - Gökhan Baykal

s. 73

Gençlerin Başka Problemleri Var - Nur Gözde Yılmaz

s. 76

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! - Mustafa Balbay

s. 78

5


Sağın korkuya dayanan düş gücü

Metin Çulhaoğlu Kimi sinema tarihçilerine göre, Hollywood’da özellikle 1950’lerde yaygınlaşan fantastik filmler, dönemin genel ideolojik-siyasal ortamını yansıtır. Bu filmlerde, insanlığı tehdit eden dünya dışı birtakım güçlerin ya da doğaüstü yaratıkların bertaraf edilmeleri anlatılır. Dönem, soğuk savaş, anti-komünist histeri ve McCarthy dönemidir. Sıradan insandan beklenen ise, komünizmi bu dünya dışı güçler ve doğaüstü yaratıklarla özdeşleştirmeleridir. İstenilen, sonuçta “hepimiz tehdit altındayız” algısının yaratılmasıdır… *** Sağın düş gücü ve korkuları ile solun düş gücü ve korkuları arasında bir karşılaştırma yapılabilir mi? Burada iki düşüncenin her birinin kendi içeriğine, gerçekliğine, tutarlılığına vb hiç girmeyelim ve sadece “muhayyile” ve korku bazında sağın genel bir profilini çıkarmaya çalışalım. Geçmişi bırakıp günümüze bakarsak, bugün iktidarda olan, gücü elinde tutan, sağdır. Sol ise muhalefettedir. Bu durum, düş gücü ve korku anlamında ilk ayrım çizgisini çeker. İktidarı ve gücü elinde tutan sağ, bu durumu “normal”, “olması gereken” ve insanın doğasına ya da ilahi arzuya uygun saydığından, kendisini tehdit eden ne varsa hepsinin “sapık”, “çarpık”, “aykırı” ve “dışsal” olduğunu düşünür. Daha doğrusu böyle düşünülmesini sağlamaya çalışır. Yeni ortaçağa tam dönülmediğinden ve “dünya dışı güçler” temasının artık cılkı çıktığından, az önce sıralanan “aykırılıklar” ve 6


“dışsallıklar” dünyevi ama gene de gizemli birtakım mihraklarda, lobilerde ve şer güçlerin yaptıkları ittifaklarda cisimleştirilir. Ortalama sağ düşüncenin muhayyilesi de korkuları da bu sınırlar içindedir. Gerisi kolay gelir: Ortada bu tür “mihraklarla” doğrudan ilişkilendirilmesi mümkün olmayan bir kitlesel karşı çıkış varsa, bu da o kitleselliğin söz konusu mihrakların oyununa gelmesiyle, onlara alet olmasıyla, kandırılmasıyla vb. açıklanır. Hiç unutulmaması gerekir: Sermaye sınıfının egemenliği de, bu egemenliği tehdit eden güç de maddidir, dünyevidir; gizemli ya da mistik hiçbir özelliğe sahip değildir. Ancak, egemenliğin sürdürülmesi, mutlaka ve mutlaka bu maddiliğin ve dünyeviliğin ideolojik bir transformasyondan geçmesini, “başkalaşmasını” gerektirir. Egemenlik başkalaşınca, onu tehdit eden güçlerin başkalaştırılması da kaçınılmazdır. “Başkalaşma” ve “başkalaştırma”: Ne kadarı “doğal süreç” ne kadarı “bilinçli çarpıtma”, ayrı ve uzun tartışmalar gerektiren bir konudur. *** Gerçi çok yazdık ve söyledik, ama bir kez daha hatırlayalım: Dış mihraklar, faiz lobisi, Yahudi diyasporası, Türkiye’nin yükselişini önlemeye çalışan uluslararası şer ittifak vb… Ama bunların arasında belki de en ilginci, Kabataş civarında saldırıya uğradığı söylenen “türbanlı gelin” konusunda ortalıkta dolaşan kimi söylentilerdir. Bu söylentilere göre, “türbanlı geline” saldıranlar, belden yukarısı çıplak, başları “tuhaf” bantlı ve ellerinde eldiven olan 80-100 kadar kişidir… Lütfen “aman sen de” deyip geçmeyin. “Türbanlı geline” saldıranların Joe Dante’nin 7


Gremlinlerine ya da Tim Burton’un “Marslılar Saldırıyor” filmindeki uzaylılara benzeyen yaratıklar oldukları söylenseydi, böyle diyebilirdiniz. Daha dünyevi oldukları söyleniyor: Yecüc ve Mecüc olamazlar mı? Bu kadarını bilemeyiz, tahmin edemeyiz… Ama bir nokta kesindir. Samanyolu TV’deki dizileri ya da Kurtlar Vadisi’ni izleyen genişçe bir kesim vardır. Bu kesimin, kafayı, İslam’ın ve yükselen Türkiye’nin önünü kesmeye çalışan dünyevi, ama gizemli birtakım örgütlere-odaklara takmaya yatkın olduğu da açıktır. “Türbanlı geline” saldırdığı söylenenlerin tarifinde, ekranlardaki bu tür görüntülerden esinlenildiği anlaşılmaktadır. *** Dışsallaştırma, başkalaştırma ve gizemlileştirme, sermaye egemenliğinin tahkiminde öteden beri başvurulan bir korku motifidir. Ama bu işin bir dengesi, dozajı da olmalıdır. Mekanlarının ve üslerinin belirsiz, işlevlerinin ise dolaylı olması gereken birtakım güçler Kabataş’a indirilip doğrudan “türbanlı geline” saldırtılıyorsa, korku bacayı iyice sarmış demektir. Tehlikeli yanları olsa bile sonuçta bir aczin ifadesidir ve karşı tarafın aczi, bizim gücümüz demektir.

8


Egemenlerin Korku Zanaatı Selin Süar Korku, bir tehlike veya tehdit algısı karşısında duyulan kaygı, üzüntü, kötülük gelme ihtimali şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Korkular genellikle bir nesne, kişi, durum ve olaydan kaynaklanır ve bireyin özgür davranışlarını sınırlayan, iradeyi ortadan kaldıran bir durumdur. Psikolojik olarak bakıldığında bireyin geçmişten getirdiği ve öğretilmiş korkuları bulunmaktadır. Ailelerin, çocuklarını koruma amaçlı verdiği eğitim, kimi zaman yetişkin haline gelen bireyde fobilere yol açmakta veya ödül/ceza yöntemiyle hareket edilmesi, çocukta kaybetme, elde etme, yenilgi ya da başarı gibi endişeleri beraberinde getirmektedir. Davranışçı psikolog Watson’ın, klasik koşullanmadan gelen korkuları yenmek için yaptığı deney bu alanda kayda değerdir. Watson, Albert ismindeki bebeği, beyaz bir fare ile ilgilenirken yüksek çekiç sesi kullanarak korkutmuştur. Deney, birkaç kez tekrarlandığında artık yüksek ses olmaksızın Albert, beyaz fareyi gördüğü gibi korkup ağlamaya başlamış; hatta genelleme sonucu yalnızca fareden değil, dedesinin sakalından, beyaz tavşandan, pamuktan ve beyaz farede gördüğü bütün ayrıntıları genelleştirerek birçok şeyden korkmuştur. Burada da görüldüğü gibi korku, öğrenilmiş bir duygu olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde nedeni ortaya çıkarılamayan en ufak bir hastalığın kaynağının psikolojik rahatsızlıklara veya sık duyduğumuz şekilde ‘stres’e dayandırılması, modern hayatın getirdiği koşulların olumsuz sonuçları olarak sunulmaktadır. Oysa modern hayatın koşuşturmacası gibi gündelik terimlerle geçiştirilen bu olumsuzluklar bütünüyle sermaye eliyle oluşturulmaktadır. Bireylerin yaşadığı çökkünlük, mutsuzluk karşısında ‘çıkışı olmayan yolda’ymış gibi gösterilmeleri ve çaresizlik içinde resmedilmeleri sonucu özellikle ülkemizde psikolojik danışmanlık merkezlerine veya 9


psikologlara yoğun bir talep olmaktadır. Ancak çözüm getirme, öneri sunma yerine bu bireyler genellikle ilaçla tedavi için psikiyatristlere yönlendirilmekte veya telkin yöntemiyle ‘topluma uyum sağlanması’ (!) açısından stresle baş etme yolları ‘hastalara’ öğretilmektedir. Tüm bu sorunların altında yatan en büyük neden ise piyasa eliyle oluşturulan kişilerarası çatışmalar, rekabet, eşitsizlik gibi ayrımlaştırıcı etkenler olmaktadır. Bugün özellikle kitle iletişim araçları tarafından enformasyon bombardımanına tutulan kitleler, özgürleştirici ve özgür bir ortam varmış gibi gösterilip yine mevcut üretim ilişkileri içinde, başkalarınca belirlenen seçenekler arasından kendini tanımlamak durumunda kalmaktadır. Korku, yalnızca bireysel bazda değil, toplumsal olarak da karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar her birey birbirinden farklı olsa da devlet eliyle, egemen güçler tarafından yaratılan korkular mevcuttur. Bu, öyle bir hal alır ki kitlesel düzeyde duyulan korku, toplumun iç dinamiğinde yer edinmeye başlar. Yalnızca ülkemizde değil, dünya üzerindeki yönetim sistemlerinin birçoğunda denetim, hâkimiyetin korunması, otoritenin sağlanması gibi amaçlar çerçevesinde toplumsal korkular oluşturulur. Bunlardan en önemlileri ve en bilinenleri gelecek ve güvenlik korkusudur. Kapitalist toplumlarda öne çıkan serbest rekabet koşulları, bireyler üzerinde gelecek hakkında bir belirsizlik yaratarak emniyet duygusunun sarsılmasına neden olur. Bu ise kendi gelişimini dışlayarak, yalnızca toplumda yer edinmek ve yarınını sağlamlaştırmaya çalışmak isteyen kişilerin artmasıyla sonuçlanır. Birey, kişilerarası ilişkilerinde yalnızca edineceği konuma bakarak empati kurmayı bırakır ve duygularından yoksun bıraktırılmış prototipler her alanda kendini gösterir. Herhangi bir başkaldırı veya sorgulama, toplumda kaos yaşanacağı ve ekonominin yerle bir olacağı endişesiyle yalnızca iktidarın uygulayıcı kolları tarafından değil; kişinin sosyal ve özel yaşamı tarafından da bastırılmaya çalışılır. Ülkemizde kitlesel bir ayaklanmaya evrilen Gezi Parkı olaylarında egemenlerin korku yaratma çabaları dil kullanımından ulusal medya söylemlerine, gerçekleşen en ufak 10


bir mali krizi ayaklanmaya bağlamaya ve en önemlisi, bu başkaldırıya doğrudan veya dolaylı olarak katılan genç/yaşlı, her alandan mümkün olduğunca kişiyi hukuki yollarla veya maddi kazanç sağlamalarını engelleyerek cezalandırmaya kadar uzayan bir yelpazede görülmüştür. Korku kültürünü oluşturan hapishaneler, tımarhaneler, geleceğin belirsizliği, işsizlik, sosyal güvencenin olmaması gibi ayrıntılar, bugün toplumda

din,

ahlak,

maddiyat,

ideoloji

gibi

kavramlardan

vücut

alıp

şekillendirilmektedir. En masum kavramı canavar gibi gösterebilen veya en büyük aykırılığı içselleştirebilen ve her daim tüketimi, sınıf farklılıklarını, yabancılaşmayı körükleyen sistem için bireylere ‘risk’ maskesiyle sunulan durumların/kavramların engellenmesi, ancak üretim ilişkilerinin, dolayısıyla sistemi işleten çarkın kırılmasıyla olabilir. Bir toplum, sadece korkuyla baş edebildiği ve korkunun kökenine inerek onu oluşturan kaynağı yok etmeye çalıştığı sürece özgüvenini geri kazanacaktır.

11


Egemenlerin Sinemasal Korkusu ve Kadın Onur Keşaplı

Özellikle tek tanrılı üç büyük dinin insanlığın inanç atmosferine egemenlik kurmasıyla birlikte, hali hazırda anaerkil düzenden ataerkil düzene doğru dönüşüme geçilmiş gündelik yaşamda kadının konumu erkeğe göre aşağı bir noktaya çekilmiştir. Kutsal kabul edilen kitaplardaki cennetten kovulma, Lilith-Havva ayrımı ve benzer birçok anlatım, kadının kötülükle ilintili olabilme hali üzerine kurulmuştur. Bu kurgular neticesinde ilkçağdan ortaçağa kadın “cadı / büyücü” mitinin de somutlaştırılmış hali olagelmiştir. Aydınlanma ve sonrasında bilgi çağıyla beraber hatırı sayılır bir dönüşüm geçirerek kamusal yaşamda tekrar görünür hale gelen kadının halen zincirlerinden tümüyle arınmış olamadığı görmek, akıldışı zihniyetlerin egemenliğinin binyıllardır küresel ölçekte geçerli olduğunu ne yazık ki gösteriyor. Öte yandan kadını kötüleyen anlatımların yanında, kadını salt cinsel kimliğiyle ve edilgin olmak kaydıyla kabul edilebilir bir tutum da bin yıllardır vardır. Zaten kadın tarih boyunca bu rolünü sorguladığında yukarıda andığımız olumsuz sıfatlarla nitelendirilmektedir. Kutsal sayılan metinlerin ortaklaştıkları yegâne konunun kadın oluşu ataerkil yaşam biçiminin en gerici haliyle şekillendirdiği bir erkek egemen zihniyetin temellerini atmıştır. Günümüzde gündelik yaşamda hemen her ülkede karşılığını bulan bu kesintisiz gericilik, sanat dallarında da yüzyıllardır karşılığını bulmaktadır. Önceki altı sanat disipline göre genç sayılan yedinci sanat sinemada da durum pek bir farklılık göstermiyor.

Hollywood ve dolayısıyla ana akım anlatıya (hatta yer yer bağımsız ve çağdaş yönetmenler dâhil) egemen olan zihniyetin kadını kötü, aciz, güvenilmez, meta olarak kullanmadığı yapıt sayısının azlığı, istatistik veri gerektirmeyecek kadar somut olarak karşımızda verilidir. Hem dosyamızın kapsamı hem de bu metnin omurgasının 12


dağılmaması açısından, burada yalnızca egemenlerin toplumsal başkaldırılardan ürktükleri dönemlerde sinematografik olarak nelere sarılıp nelere hücum ettiklerini, korku türü üzerinden ele almaya çalışacağız. Böylesi dönemlerde kadın figürünün eril gözle görülebildiği ölçüde olumlanması ve kötülenmesi şaşkınlık yaratmıyor.

İlk olarak 1920’lerin Almanya’sına, yalnızca korku ve gerilimin sinemada bir tür olarak rüştünü ispat etmesinin ötesinde “sinema sanat mıdır” sorusuna aynı dönemde Sovyet Sinemasıyla birlikte “evet” yanıtını veren Dışavurumcu Alman Sinemasına bakmalıyız. Birinci Dünya Savaşı’ndan ağır bir yenilgiyle gelen ağır antlaşma koşulları beraberinde Alman toplumu üzerine çöken karamsar psikolojinin, sinemada karşılığını bulduğunu söylenebilir. 1920'lerle birlikte içine kapanmış toplumun sesi, sinema aracılığıyla dışavurumcu akımın anlatısında yer bulmuştur. 1920'lerin dışavurumcu Alman sineması aynı zamanda dünya sinemasında insan psikolojisine eğilen ilk akım olarak da adlandırılabilir. “Alman sinemacılar 1920’ler boyunca, kendilerini yalnızca estetik duygunun hizmetine adamış görünüyorlar. Ülkede yaşanan politik, ekonomik ve toplumsal çalkantıların sonuçlarını fark etmekle birlikte, politikayla doğrudan ilgilenmeksizin, görsel mükemmelliğe ulaşmayı ön plana alan Alman yönetmenler, Fritz Lang’ın kendisi için söylediği gibi, Nazilerin iktidara gelişine dek, bir uyurgezer gibi görüntülerin peşinden koştular, filmlerinin politik etkilerini dikkate almadılar. Ancak yine de bu filmlerde, Almanya’nın bu dönemdeki karamsar ortam, güvensizlik, korku, eziklik açık biçimde yer almaktadır.” (Abisel, 2003, s. 154-155)

Alman sinemasının tüm dünya sinemasını derinden etkileyecek altın çağı, 1919 yılında çekilen, bir cinayet öyküsünü sıra dışı sanat yönetimi ve ışık/gölge kullanımıyla ürkütücü bir o kadar da fantastik bir dille anlatan Robert Wiene’nin yönettiği Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’yle başlamıştır. Entrikalarla, gizlerle dolu senaryonun ve anlatımın sonucunda cinayetlerin sorumlusunun, masumları kendine has yöntemlerle kandırarak cinayete yönlendiren Caligari olduğu açığa çıkar. “…Caligari’yi, masumları kandırarak suç işlemeye iten güç, ‘Alman otoritaryenizmi’nin 13


bir simgesi olarak görmek mümkündü. Denetlenemeyen çılgın bir otoritenin, akıl tarafından yenilmesi, savaş sonrası dönemin koşullarından kaynaklanan korkuları dile getiren filmin umutla sona ermesini sağlayabilirdi. Bunun yanı sıra filmi yeni biten savaşı çıkarıp yönetenlere karşı anti-militarist bir tepki olarak da kabul edilebilirdi. Ama çerçeve öykü, filme, otoriteye başkaldırmanın çılgınlık olduğu iletisini yükleyivermişti. Alman Sosyal Demokratlar bile, her şeyi yapan ve yaptıran otorite temasını göz ardı edip filmi, canla başla çalışan doktorlara bir övgü olarak değerlendirdiler. Her şey bir yana Dr. Caligari’nin Muayenehanesi, yaklaşan Hitler döneminin bir habercisi gibidir.” (Kracauer’dan aktaran, Abisel, 2003, s.165)

1920'lerin Alman dışavurumcu sinemasının en önemli yönetmeni ise Fritz Lang’dır. İlk önemli filmi sayılan Yorgun Ölüm’ü 1921’de yöneten Lang, aşkın Ölüm’le olan mücadelesini, pazarlığını anlattığı bu yapıtta dışavurumcu aydınlatma ve atmosferi sinemasal kanalların tümüyle oluşturarak ürpertici bir anlatım ve klostrofobik bir hava yaratmaktadır. Filmde sevgilisinin hayatını kurtarmak için giriştiği mücadelede Ölüm tarafından Ortadoğu’da, Rönesans İtalya’sında ve Çin’de maceralara atılan kadın, zalimin güçlü olduğu bu dünyada kaderine boyun eğer ve sevgilisiyle ancak ölümde, cennette buluşabilir. Genç yaşta gelen bu başarı Fritz Lang’a; “…kendisi gibi bir Avusturyalının Adolf Hitler’in de çok sevdiği bir yitik cennetin, Alman efsanelerinin kapısını açtı. 1932’te Niebelungen efsanesinin ilk bölümünü, Siegrfried’i çevirmeye başladı… Nazi mitolojisini iyi tanıyanlar, bu efsanelerin yeniden ele alınışındaki motifleri çok iyi hatırlayacaklardır. Artık Almanya için bir tek düş vardı: Üstün insan, üstün ırk düşü. Film, büyüklük peşindeki bir başka ülkede çevrilen ünlü bir üstün yapım, Hoşgörüsüzlük gibi büyük dekorlarla büyük masraflarla gerçekleştirildi…

Lang,

Amanya’da,

Casuslar,

Lanetli

M.,

Dr.

Mabuse’nin

Vasiyetnamesi gibi filmler yaptı. Bütün bu filmlerde dışavurumcu akımın ilke ve özelliklerine bağlı kaldı. Akımın temelindeki idealist dünya görüşü, Nazizm’in isteklerine çok değilse bile epeyce uygundu. Nitekim Metropolis’i izleyen Goebbels, Lang’a Nazi rejiminin resmi sinemacısı olmayı teklif etti…” (Onat Kutlar, 1991, s. 59)

14


Nazilerin propaganda bakanı Goebbels tarafından daha sonra yapılacak bu teklifi geri çevirecek olan Lang, en ünlü filmi olan ve bilimkurgu türünün köşe taşı sayılan Metropolis’i 1927 yılında yönetmiştir. Dev dekorlar ve grafik düzenlemelerle gelecekte geçen bir hikâyeyi anlatan Lang, sermaye/emek çelişkisine değindiği bu filmde yöneticiler yeryüzünde, çalışanlar ise yeraltında yaşamaktadırlar. Sırf bu tavırdan ötürü Hitler ve Goebbels’in favori filmlerinden olan Metropolis, işçilerin yanına inen yönetici oğlunun orda bir kıza âşık olması ve yöneticinin bu duruma karşı kızın tıpatıp bir robotunu yaptırarak işçileri karmaşaya sürüklemesini anlatmaktadır. Sonrasında isyana dönüşen ve yöneticinin de kontrolünden çıkan olaylarla şehir sular altında kalır. Yöneticinin oğlunun âşık olduğu kız işçilerin ve yöneticiler arasında anlaşmayı sağlayarak düzeni geri getirir. Nitekim bu mutlu sonla noktalanan filmdeki “düzen” filmin başındaki düzenden farksızdır. Nilgün Abisel filmle ilgili şunları söylemektedir: “Film, Alman toplumuna, gerçekleşecek herhangi bir işçi hareketinin getireceği 15


varsayılan tehlikeleri sunmakta, üstelik akıllı yönetici sınıfın her zaman bu ayaklanmayı bastıracak ya da ezecek güçte olduğunu, daha ötesinde onları kışkırtabileceğini göstermeye çalışmaktadır… Filmin en ‘kötü’ kişisi, kapısındaki yıldızdan Yahudi olduğu anlaşılan bilim adamıdır. En şeytani ifade onun yüzündedir ve robotu, yöneticinin istemediği denli şiddete yönelik ve denetlenemez biçimde yaratmıştır. 1920’lerin sonlarında iyice su yüzüne çıkmaya başlayan Yahudi düşmanlığı filmde kendini bu şekilde ortaya koyar.” (Abisel, 2003, s. 180-181)

Yükselen güç Nazilerin ilgisini çeken yönetmen, Almanya’da çektiği son film olan, 1933 yapımı Dr. Mabuse’nin Vasiyeti’nde dünyayı ele geçirme planları yapan bir doktorun başarısızlığını anlatmaktadır. Filmde doktor üzerinden Adolf Hitler çağrışımlarını hisseden Naziler filmi yasaklamışlar (Abisel, 2003, s. 181) ve artan baskılar sonucunda Fritz Lang Amerika’ya kaçmak zorunda kalmıştır.

16


Görüldüğü üzere 1920’ler Almanya’sında sosyalizme çalan toplumsal devinimlere, Nazi diktasıyla birlikte bastırılmadan önce, en ilerici sinemacıların estetiğinde bile kuşkuyla yaklaşılmıştır. Kadın temsilleri ise türün farklı örneklerinde ya erkeğine muhtaç biri ya da iyi-kötü süregelen bir düzeni bozma teşebbüsünde bulunan ve şeytani figürler tarafından kötü emeller için tercih edilen insan dışı varlıklar şeklinde görülmektedir.

Korku türüne Hollywood tarafından el konulmasından önce Amerika’da beliren ve ana akım karakter tipolojisini ileriye dönük başkalaşıma uğratan “kara film” türüne değinmek gerekiyor. Dışavurumcu Alman yapıtları konu itibarıyla çağrıştıran bu filmlerin başat kodlarından biri “femme fatale(tehlikeli kadın)”dir. Ana karakterle beraber onunla özdeşleşen izleyiciyi de baştan çıkartan bu yan karakterlerin her eylemlerine sızan güvenilmezlik ve gizem unsurları, filme biraz uzaktan bakıldığında dinsel öğretilerin göstergeler düzenine uyarlanmaları olarak okunabilmektedir. Hollywood’un korku türünde kadın temsilinin tam olarak neye karşılık geldiğini görmek için 1970’lere bakmak gerekmektedir. Önceki on yılda tüm dünyada birbirinden bağımsız ancak eşgüdümlü ilerleyen özgürlük hareketlerinden nasibini alan ABD muhafazakârları, siyahların, kadınların, öğrencilerin, eş cinsellerin haklarını kazandıkları başkaldırılar sürecince şiddet ve karalamadan başka yanıt üretememiş, liberal/sol eğilimli dönem sonrasındaysa daha incelikli bir eylem pratiğine bürünerek karşı saldırıya entelektüel bir boyut katmıştır.

Yukarıda anılan toplumsal gruplara verilen hakların toplumsal ahlakı bozduğu gibi bayat ve gerici bir tepkiyi, sinematografik açıdan dile getiren muhafazakârlar, macera ve dram türlerinde siyasilerin başarısızlığı, adaletin eksikliği ve bu boşlukları kanlı bir gövde gösterisiyle doldurarak toplumsal düzen ve adaleti sağlayan beyaz orta sınıf ABD vatandaşları gösterme eğilimine girmiştir. Öyle ki, sinema eleştirmenleri, eğitmenleri ve sanatçılarınca başyapıt mertebesinden aşağıya asla indirilmeyen 17


Scorsese’nin Taksi Şoförü filmi 1960’lardaki toplumsal başkaldırılara verilen sinematografik tepkinin en muhafazakâr katmanlısı olarak öne çıkmaktadır.

Korku türündeyse kadınların eylemleri neticesinde meydana gelen korkunç olaylar dikkati çekmektedir. Türün halen en bilinen örneği olan Şeytan filminde, kocasından boşanarak kızıyla birlikte yaşamını sürdüren kadının hayatı, kızının içine şeytanın girmesiyle cehenneme dönüşmektedir. İlk günahtan, bekârete dini motiflerle bezeli, görüntü ve ses kanallarının her birinde pespaye bir çirkinlik temsiline dönüşen küçük kızı bu kadim kötülükten kurtaran ise elbette bir erkek olan rahiptir. Kadınların iş yaşamında belirmeleri sosyal ve kamusal alanda erkeğin gerisinde kalmaktan sıyrılmaları, Hıristiyanlık başta olmak üzere üç büyük dinin ortaklaştığı bir diğer kadim kötülük olan boşanma konusunda özgürleşmelerinin ne denli kötü ve tehlikeli olduğunu kitlelere aktarmak için seçilen bu filmin halen korku türünün en sevilen örneklerinden biri oluşu ise entelektüel derinlik açısından vaziyeti gösteriyor.

18


Aynı dönem “Hollywood’un harika çocuğu” sıfatlı Steven Spielberg tarafından çekilen Jaws filmi, Şeytan gibi kadına doğrudan hücum etmek yerine dolaylı bir yol çizmektedir. Soğuk Savaş paranoyasını çağrıştırarak dışarıdan, okyanus ötesinden ABD’ye uzanan amaçsız ama saf bir kötülüğün, beyaz köpekbalığında vücut bulduğu Jaws’ta, kahraman olarak öne çıkan ve halkı bu canavara karşı korumaya karar veren şerifin eşi, ideal eş kavramına uymayacak şekilde kimi mahrem davranışları özel alan yerine kamusal alanda gerçekleştirdiğinde kahramanı görevinden alıkoymakta ve sivillerin ölmesine sebebiyet vermektedir. Filmin sonunda canavarın alt edilmesini doğuran süreçte, kahramanın eşini geride bırakıp iki erkekle birlikte ava çıkmaları, alelade şekillenmiş bir senaryo çözümünden fazlasını hissettirmektedir. Filmin ilk sahnesine dönecek olursak bu yargılarımızın niyet okumaktan öte olduğu görülebilir. Jaws’ın açılış sahnesinde “kızlı erkekli” şekilde ev partisi veren, 1960’lar sonrasının özgür gençlerini görürüz. Devamındaysa alımlı bir genç kız, erkek arkadaşını çıplak yüzmeye davet etmektedir. Erkek buna pek yanaşmaz ancak kız tek başına da olsa, çitleri, tel örgüleri kısacası engelleri aşarak çırılçıplak denize girmektedir. Devamında ise izleyiciye saatlerce terör estirecek dev köpekbalığının ilk kurbanı olmaktadır. (Ryan & Douglas, 1997)

Bu öyle bir açılış sahnesidir ki filmin ünlü afişinde göstergebilimsel okumalarda cinsellikten başka bir şey çağrıştırmayacak şekilde yer almaktadır. Yani Hollywood muhafazakârlığı, hedef kitle olarak tam da dönüştürmek istediği, alt metin olarak 19


muhafazakâr ahlakı işlemeyi amaçladığı kesimleri filme çağırmaktadır.

1980’lerle birlikte sinemada postmodernizmi öncüleyen, türler arası gezintiyi çıkmış filmlerde, korku türünün komedi de dâhil olmak üzere diğer türlerle harmanlandığı görülmektedir. Ancak karışımın içinde ne olursa olsun bu yıllarda birlikte günümüzde hala sürmekte olan eğilim, cinselliğin korku türüyle mümkün olduğunca yoğun bir birlikteliğidir. Cinselliğin ne kadar eklektik durduğuna bakılmaksızın kullanıldığı bu filmlerin bir açıdan Jaws’ın açılışını farklı mekânlarda aynı içerikle tekrarlayan yeniden çevrimler olduklarını söyleyebiliriz. Bu tıkanıklık neticesinde korku türünün taşıyıcısı coğrafyanın Kuzey Amerika’dan Uzak Asya’ya taşınması tesadüf değildir.

Kadına hücum etmenin en bayağı örneklerini on yıllardır izleyiciyle buluşturan korku sineması, aynı zamanda egemenlerin korkusunun dışavurumdaki yüzeyselliği de gözler önüne sermektedir. Ülkemiz sinemasında bu türe dair nitelikli örneklerin olmayışı, hatta bir bütün olarak korku türüne dair yapıt veremiyor oluşumuz elbette başka bir tartışma konusu. Ancak hali hazırda korku adı altında çekilmiş filmlerin, tıpkı diğer türlerde olduğu gibi Hollywood kopyası oluşu, gerek içerik seçimleri 20


gerekse kadının temsili açısından benzer sonuçlar doğurmaktadır. Kürtaj yaptıran bir kadına musallat olan şeytani kız çocuklarından, dini motiflerin genel ahlaksızlık sonucunda cehennemi dünyaya taşımalarına, başta “Batılı gibi yaşayan” kadınların başlarına gelen kötülükler hep aynı zihniyetin ürünü olarak belirmektedir. Kendi ideolojik

inşasını,

inançlarında

yoğrulmuş

kadın

korkusu

ve

beraberinde

düşmanlığıyla tamamlayan bu zihniyetin ülkemizde ne kadar yıkıcı bir gericiliğe dönüştüğünü her geçen yıl daha da radikal biçimde görüyoruz. Kadının gündelik yaşantısının her noktasına dair fikir yürüten ve toplum inşasına kadın üzerine kurulan hegemonyayla başlama gayesinde gerici iktidar, Haziran Direnişi’nde kadınların en ön saflarda başkaldırması karşısında, kadim korkusunu yeniden yaşayan patolojik bir vaka izlenimine bürünmektedir. Ancak korkuları neticesinde uyguladıkları şiddet, dayattıkları gerici yaşam biçimi, onların özlerine, binyıllardır hüküm sürmüş öncülerinden gelen bir kalıtım olarak işlemiştir. Saf kötülüğün korkusu böylesine saf ve derinliksizdir.

Kaynakça Abisel, N. (2003). Sessiz Sinema (2. Baskı). İstanbul: Om. Kutlar, O. (1991). Sinema Bir Şenliktir (2. Baskı). İstanbul: Can. Ryan, M. & Douglas K. (1997). Politik Kamera. Elif Özsayar (Çev.) İstanbul: Ayrıntı

21


Sinema ve Erkeklik: Korku Sineması Can Önen Geçen ay sinemada ‘erkeklik’ meselesine yaptığımız kavramsal girişin ardından, hem bu ayki dosya konumuz hem de son dönemde yaşanan (demokratik) muhafazakar saldırılar bağlamında meselenin korku sinemasıyla ilgili kısmına biraz değinilmesi gerekiyor. Bu yazıda özellikle korku sinemasının önemli alttürlerinden ‘slasher’ filmlerine, ve bu filmler aracılığıyla erkekliğin nasıl çeşitli düzlemlerde yeniden üretildiğini göreceğiz.

Korku sinemasıyla muhafazakarlığı tümüyle eşdeğer olarak ele almak mümkün değil. Dönem dönem, bazı toplumsal/eleştirel filmler sağladığı metaforik güç nedeniyle anlatısını bu türün kodlarına ve temalarına dayandırdı. Bu durumda dönemin güçlü politik eğilimleri ve egemen ideolojiye rengini çalan tonun bu türün örneklerine yansıdığını akılda tutarak meseleye yaklaşmak daha makul görünüyor.

Korku türünün erkeklik meselesiyle ilişkisi, genellikle beyaz, ortasınıf bir heteroseksüel erkek kimliğinin yaşadığı kriz üzerinden okunabilir. Özellikle kadınların Amerikan toplumunda cinsel özgürleşme anlamında elde ettikleri kazanımlar, muhafazakarlığın yükselişiyle birlikte korku sinemasının çeşitli örneklerinde gerek kadının vahşice öldürülerek cezalandırılmasıyla, gerekse kadın cinsel organına metaforik göndermeleri olan filmler, ve hatta doğrudan göndermelerin yer aldığı Genital korku filmlerinde temsil edilen canavar vajinalarla olumsuzlanmaya çalışıldı. Her üç kategoride de temel mesele kendisini tehdit altında hisseden erkek egemenliğinin yeniden tesis edilmesiydi.

22


Bunlara ek olarak seri katil filmleri kategorisinden bahsetmek de mümkün. Bu filmlerde erkek kimliğini çeşitli nedenlerle içselleştirememiş bir canavarın, (genellikle) cinselliğini özgürce yaşayan kadınları katlettiklerini görüyoruz. Örneğin, türün önemli örneklerinden Kuzuların Sessizliği filminin seri katili Bufalo Bill, cinsel yönelim açısından ‘sapkın’ bir erkek olarak resmediliyor. Bazı sahnelerde katilimizi bir kadın gibi giyinip makyaj yapmış halde, çıplak olduğu zaman ise penisini bacaklarının arasına kıstırıp saklayarak ayna karşısında dans ederken görüyoruz. Kendi fiziksel erkek formundan memnun olmayan Bill, her biri kadın olan kurbanlarının derilerinden kendisine bir çeşit ten yaparak, transforme olmaya çalışıyor. Filmin diğer seri katili Hannibal Lecter ise, Bill’in aksine erkek kimliğiyle sorunu olmayan, Clarice’le

flört

etmeye

çalışmasından

anladığımız

kadarıyla

heteroseksüel,

entelektüel birikime ve çarpıcı bir dehaya sahip, orta sınıftan bir erkekliği temsil ediyor. Lecter, gerek filmde terör estiren seri katilin yakalanmasına yardım ettiği ve olumsuzca resmedilen bürokratları öldürdüğü için, seyirci tarafından yamyamlığına rağmen toleransla karşılanabilecek bir karakter olarak şekilleniyor. Korku sinemasının çoğu örneğinde eğer erkek canavarca eylemler gerçekleştiriyor, veya bir canavar gibi temsil ediliyorsa, hemen hemen tüm örneklerde cinsel açıdan sapkın veya erkeklik 23


kimliğiyle bağdaşmayan bir erkekle karşılaşıyoruz. Hatırlanacağı üzere, Hicthcock’un Sapık’ında da benzer bir durum söz konusu.

(Demokratik) Muhafazakarlık ve Kesip Biçme Filmleri

Tayyip Erdoğan’ın ‘‘kızlı erkekli’’ çıkışının arkasındaki zihniyet ister istemez akıllara korku sinemasının ‘slaher’ veya ‘kesip biçme’ alt türüne ait filmleri getiriyor. Elbette AKP dönemiyle 80’lerin Reagan’lı ABD’si pek çok açıdan farklı. Ancak AKP’nin ideolojik alt yapısını oluşturan etmenlerden önemli bir tanesini izinin 1980’ler ABD’sine ve iktidardaki neo-muhafazakarlığa uzandığı, AKP kurmaylarından özellikle Yalçın Akdoğan’ın Ak Parti ve Muhafazakar Demokrasi adlı kitabında altını çizdiği bir olgu.

24


Bu filmlerin tematik ve türsel kökeni Hitchcock’un 1960 yapımı Sapık filmi olsa da, esas çıkışın 1970’lerin ortalarından itibaren yükselen neo-muhafazakarlığın etkisiyle 1978 Halloween’le yaşandığını söylemek mümkün. Bu alttür, sinemadaki yeni bir takım teknik olanaklarla anlatısını güçlendirerek, özellikle ABD’de Reagan’ın Başkanlığıyla iyice kurumsallaşan muhafazakarlığın, bir önceki döneme damgasını vuran özgürlükçü politik atmosferin toplumsal sonuçlarına karşı giriştiği saldırıların ideolojik araçlarından önemli bir tanesi olarak karşımıza çıktı. Bir önceki dönemde, özellikle 68 hareketliliğinin etkisiyle, kadınların, farklı yönelimlerin cinsel ve toplumsal özgürlüklerini artırmaları ve gençlerin kazanımları, rüzgarın tersten esmeye başladığı bir dönemde ciddi saldırılara maruz kaldı.

Kesip biçme filmlerinde, özgürce cinselliğini yaşayan kadınların katledilmesindeki, işin cinsellik boyutuyla kadının uğradığı katliam arasındaki ilişkinin doğru orantılılığına dair skalalar hazırlayan ciddi akademik araştırmalar dahi bulunabiliyor. Bu filmler, özellikle ‘steadicam’ kullanılarak çekilen ve katilin kurbanını takip ettiği sahnelerdeki kamera konumuyla adeta izleyiciyi katilin yerine koyuyor. Filmde katledilen gençler 25


ve özellikle de kadınlar, katledilmeden önce seks, alkol veya uyuşturucu tüketimi gibi çeşitli ‘ahlak dışı’ faaliyetler içerisinde gösteriliyor. Bu tür filmlerle ilgili en çarpıcı olgu ise, filmde kurbanların seks yaparkenki görüntülerinin zaman zaman oldukça ‘şehvetli’ bir hale bürünmesi. Bu aslında muhafazakar ideolojinin bastırmak veya yok etmek istediği bazı duygu ve eylemlere dönük nasıl ikiyüzlü bir arzu içerisinde olduğunu gösteriyor.

Kesip biçme filmlerinin kadınları kurban olarak temsil etmesi, muhafazakar ideolojinin erkek egemen anlayışının bilinç altından günyüzüne çıkıveren sapıkça fantezilerinin ürünüdür.

Bugün ülkemizin gençlerine çatan muhafazakar zihniyetin gericiliğin yanı sıra ‘röntgencilikle’ suçlanması boşuna değil. Bugün gelinen noktada, 1980’lerin neomuhafazakarlığından da geride olduğumuzu söylemek abartılı sayılmaz. Oy verme, 26


trafikte araç kullanma gibi kamusal hayatın erişkin bir üyesi olma anlamına gelen pek çok ehliyete sahip genç insanların, aynı çatı altında bir araya gelmelerini dahi kısıtlanılmaya çalışan bir zihniyet, 13. Cuma’nın Jason’ından daha sapıktır.

Yararlanılan Kaynaklar

Wadenius, A. (2010), ‘The Monstrous Masculine: Abjection and Todd Solondz’s Happiness’, Horror Studies 1: 1, pp. 129–141, doi: 10.1386/host.1.1.129/1

Sex and Violence in the Slasher Horror Film: A Content Analysis of Gender Differences in the Depiction of Violence, Andrew Welsh, Ph.D. Department of Criminology and Contemporary Studies Laurier Brantford, JCJPC 16(1), 2009

Everyman and no man: white, heterosexual masculinity in contemporary serial killer movies, Jump Cut: A Review of Contemporary Media Jump Cut, No. 49, spring 2007

27


Bir Egemenin Kabusu Mustafa Bilgin

28


Egemen İdeoloji ve Mekan Deniz Yıldırım, Şirvan Kaya Egemenler toplum üzerinde kurdukları tahakküme zarar verecek her şeyden korkarlar. Aydınlanmanın önünü açacak olan bilimsel düşünceden, ilerlemeden, bağımsız ve özgürlükçü fikirlerin toplumda yayılması ve karşılık bulmasından korkarlar. “Dogma” olanı söylem haline getirip, bunun üzerinden faaliyet yürütmek, başta toplum tarafından yadsınsa da bir süre sonra meşruluk kazanacak ve egemenler ideolojilerini toplumun geneline empoze etmek için elindeki araçları kullanmaya başlayacaklardır.

Resim, heykel, müzik gibi mimari de bu amaca uygun biçimde iktidarın elinde şekillenir. Mimarlık, toplum ve ideoloji arasında daha geniş bir temas yüzeyi oluşturma kabiliyeti ile diğer sanatlardan ayrılır. Mimarinin üçüncü boyut etkisiyle algılanması, bir üçüncü kişi gibi dışsal bir yaklaşımla değil; mekanın içinde, dolaşarak deneyimlenebilmesi

bu yüzeyin genişlemesine olanak tanır. Yapı bir obje olarak,

kentsel mekanda yerini alır ve doğalında şehir bir sergileme alanı olarak kabul edilebilir. Kent ve toplum belleğine sinmesi istenen ideolojinin izlerinin okutulduğu kütlelerin, cephelerin, meydanların ve anıtların bir sergisi.

Bu bağlamda günlük yaşamımızla en doğrudan ilişkiyi kuran mimarlık, egemen ideolojiyi yaymak için hem en “ihtişamlı” hem de en kolay yoldur.

İktidarların “mimari biçim dilini” nasıl kullandıklarını yapı ölçeğinde birkaç örnekle inceleyelim.

Gotik Dönem’de inşa edilmiş olan Salisbury Cathedral, insan ölçeğini çok fazla aşan devasa boyutlarıyla, içine giren kişiye “ne kadar küçük ve aciz olduğu” hissini 29


yaşatıyor. Lineer bir aksı tarif eden uzun, karanlık koridorun sonunda fazlaca ışık alan sunak bölümü bulunuyor. Bu plan şeması ahir dünyada çekilen bütün acıların ölümden sonraki yaşamda ödüllendirileceği inancını temsil eder. Yine katedralin gotik üslup sivri kemerleri tanrıya ulaşma isteğiyle göğe doğru uzar gider.

30


Başka bir örnek için Nazi Almanya’sına bakalım. Dönemin Alman lideri Adolf Hitler “ideolojiyi yayma aracı” olarak mimariyi etkin biçimde kullanır. Dönem yapıları boyut olarak “en büyük” olanı inşa etme kaygısıyla yapılmıştır. Dünyaca ünlü anıt ve yapıların, yeni inşa edilen Alman tasarımlarının gölgesinde kalması diktatöre haz verir. İktidarın gücü büyük binalar yapılarak somutlanmış ve rejime bağlılığın artması amaçlanmıştır. Dönemin mimarı Albert Speer’i de doğrular niteliktedir: “Benim mimarlığım, gücün korkutucu bir göstergesiydi.”

Nazi Almanya’sı döneminde başkent Berlin için hazırlanan bir yenileme projesi. Anıtsal şehre giriş kapısı ve Volkshalle 31


Hitlerin mimari tercihlerini bir başlık altında sınıflandırmak zordur. Binalar bir stile bağlı kalmadan, pragmatist bir yaklaşımla inşa edilmiştir.

Günümüze geldiğimizde ise bu yaklaşım hala sürdürülmekte. Hala “en büyük” olanı inşa etmek bir iktidar ve güç meselesi olarak görülüyor. Türkiye’nin son 10 yılına bu kapsamda yüzeysel bir bakış atacak olursak;

Çamlıca tepesine “İstanbul’un her yerinden görülecek olan” ihtişamlı bir camii yapılıyor. Projenin mimarı yapılacak cami için Medine-i Münevvere’yi bile geçeceğiz.” yorumunu yapıyor. Çamlıca’nın ardından bu kez Taksim Camii projesi gündeme geliyor. Neyse ki “fazla modern” bulunduğu için rafa kaldırılmış durumda.

İnşaatı devam etmekte olan Çamlıca Camii İslam mimarisi diye bir kategori yaratılıyor, neo-liberal kentleşme stratejileri geliştiriliyor. İnşaat sektörü yalnız ekonomik hedefler doğrultusunda değil siyasal amaçlar doğrultusunda da kullanılıyor. Olimpiyat oyunları, expo gibi etkinlikler Türkiye’de yapılsın diye çabalanarak uluslararası düzlemde kaybedilen itibar yeniden kazanılmak isteniyor.

Başka iki örnek: Kanalistanbul ve Marmaray. İki seçim dönemi öncesi. İki çılgın proje. Bunları da özel olarak incelemeye gerek yok. “En büyük” hırsı ve prestij elde etme 32


çabası aynı şekilde devam ediyor. Bu projelere eleştiren yaklaşanları ise iktidar her fırsatta “vizyonsuzluk”la suçlama eğiliminde. Yalnız Marmaray’ın ilk günden defalarca bozulmasına bakacak olursak, o vizyonları hiç de kendilerine ait gibi durmuyor.(1) Büyük ölçekli kentsel projelerle bireyselleşmiş bir yaşam, tüketim özgürlüğüne sahip olmak ve tüketim aracılığı ile özgürleşmek, toplumdan kendini yalıtarak korunaklı siteler içinde “güvenli” bir yaşam sürmek yönünde bir yaşam biçimi toplumda egemen kılınmaya çalışılıyor.(2)

Referanslar: (1) .Birikim Dergisi sayı 270. “Kanalistanbul: Yoksa gerçekleşecek mi?” (2).Birikim Dergisi sayı 270. “Kapitalist kentleşme dinamiklerinin Türkiye’deki son 10 yılı: Yapılı çevre üretimi, devlet ve büyük ölçekli kentsel projeler.” İlhan Tekeli - İslam mimarisi diye bir kategori bilimsel olarak temellendirilebilir mi? http://dergi.mo.org.tr/dergiler/4/433/9082.pdf Arkitera.com – Diktatörlük ve Mimarlık http://v3.arkitera.com/g151-diktatorluk-ve-mimarlik.html?year=&aID=2710

33


Caudillo*'nun Korkusu Fırat Tunabay

Belkide korkuların en büyüğüdür ölüm korkusu. Birçok insanın yüreğine korku salarak derin acılara neden olan bir kişi bunu daha iyi hissetmiştir. Francisco Franco ölüm döşeğinde dönemin başbakanı Carlos Arias Navarro'ya şunları söyledi; "Bütün düşmalarımdan af diliyorum, ben öyle düşünmesem bile kendilerini benim düşmanım olarak görenlerden de bütün kalbimle af diliyorum." Ölüm döşeğinde af dilerken bile düşman nitelemesi yapması diktatörün tüm ruhsal durumunu gözler önüne seriyor. Bu niteleme güncel bir konuyu bizlere hatırlatabilir.

İspanya tarihinin hatta dünya tarihinin en dramatik olaylarından İspanya İç Savaşında ülkesi için birçok İspanyol can verdi. Hitler ve Mussolini'nin desteği ile Franco, Cumhuriyetçi ve laik İspanyollara karşı nefret ve dehşet dolu bir mücadele yürüttü. Bu mücadeleyi verirken Tanrı tarafından görevlendirildiğini her fırsatta belirten Franco, İç Savaş sonrası da Cumhuriyetçi laik İspanyollara karşı sert mücadelesini 34


sürdürdü. Yaptığı her türlü zalim uygulamayı Tanrıdan aldığı yetkiye dayandırarak belkide vicdanını rahatlamaya çalışıyordu. Diktatörlüğünün son yıllarında ise ölüm korkusu içini kaplamıştı. Artık eski gücü yoktu giderek zayıflayan bedeni içindeki korkuyu artırıyordu. Franco İspanya İç Savaşında hayatını kaybedenler için Valle de los Caídos bazilika ve anıtını tasarlayıp yapımını sağladı. Bu anıt ve bazilikanın yapımında laik Cumhuriyetçi tutsaklar zor şartlar altında çalıştırıldı. Madrid'in kuzeyinde yer alan bi tepede bulunan anıt devasa haç dikkat çekmektedir.

Bu anıt İspanya iç savaşında yaşamını yitirenler için tasarlansa da Franco'nun ölümünden sonra alınınan karar ile iki gün içinde Franco'nun cenazesi anıt içinde yer alan kilisenin içine gömülmüştür. Bu konu hala daha İspanya gündeminde yer alarak tartışılmaktadır. Franco bu anıtta gömülü bulunan İspanya İç Savaşında yaşamını yitirmeyen tek kişidir. Ayrıca Hristiyanlığa göre bir kişinin kiliseye gömülebilmesi için Hristiyanlık uğruna büyük başarılara imza atması gerekmektedir. Falanj Partisi kurucu lideri José Antonio Primo de Rivera'nın mezarınında bu anıtta yer alması bu anıtı İspanyol

Faşizminin

kutsal

mekanı

haline

getirmektedir.

Bir

diktatörü

ölümsüzleştirebilmek için yapılan bu devasa anıt ölüm korkusunun hatta ölümden sonrasının korkusunun ne kadar da büyük olduğunun bir göstergesi niteliğindedir. 35


İspanya İç Savaşı ve sonrasındaki faşist terörün baskısı bu anıt ile canlılığını korumaktadır. Laik Cumhuriyetçi İspanyollar yaşadıkları tüm acıları ve kaybettikleri yakınlarının anısına sahip çıkmak için Franco'nun mezarının Valle de los Caídos'da yer almasından şikayetçidirler. İspanya'da günümüzde de bu konu sürekli olarak tartışılsa da tam bir netliğe kavuşmamıştır.

*Caudillo: İspanyolca "büyük lider" anlamına gelen ve Francisco Franco'nun lakabı.

36


Sovyet Yüzyılını Yedirtmeyiz

Can Önen

Bu Kasım ayı, eski takvime göre 24 Ekim tarihinde (modern takvime göre 7 Kasım) gerçekleştiği için tarihe Ekim Devrimi olarak geçen, tarihte ilk kez işçi sınıfının iktidar olduğu muazzam tarihsel olayın 96. yıldönümü. Devrim, tüm 20. yüzyılın toplumsalsiyasal yaşantısına damga vurduğu ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) 1991’de dağılmasının ardından da bu kez ortaya çıkardığı boşlukla dolaylı olarak dünya siyasetini etkilemeye devam ettiği için bile önemsenmeli. Ne yazık ki böylesine önemli bir tarihsel olay ve sonucunda ortaya çıkan ve 70 yıldan uzun süre boyunca varlığını devam ettiren Sovyetler Birliği’nin tarihine dair çalışmaların büyük bir kısmı spekülatif yöntemlerle ve çarpıtmayla yürütülüyor. 37


Bu yazıda, söz konusu çalışmalara örnek olarak gösterilebilecek bir tarih çalışması, Moshe Lewin’in yazmış olduğu Sovyet Yüzyılı adlı kitap ele alınacak. Burada yazarın öne sürdüğü tezlerin tümünü ele alıp çürütmek mümkün olmamakla birlikte, yöntemsel bir takım sorunları açıkça gösterebileceğimiz ve yazarın kendisinin de önemseyerek vurguladığı bir takım tezleri tartışacağız.

Lewin, çalışmasında ilk olarak işe, araştırma konusuna yani Sovyet tarihine ilişkin yürütülen çalışmalarda büyük yer tutan iki yaklaşımı eleştirerek ve kendi yöntemini bu yaklaşımlarla arasına koyduğu mesafeyle açıklayarak başlıyor. Yazarın eleştirdiği ilk Sovyet tarihi okuması, kendi değimiyle ‘propagandif’ okuma. Özellikle SSCB’nin ikinci dünya savaşında yaptığı başarılı diplomatik hamleler ve savaşı bitirici rolü nedeniyle dünyada kazandığı prestijin, savaştan bir süper güç olarak çıkan ABD açısından ciddi bir tehdit olarak algılandığına dikkat çeken yazar, bu tehdidin bertaraf edilmesine dönük hamlelerin bir ayağını, bu tür çalışmaların oluşturduğunu öne sürüyor. Lewin’e göre, bu çalışmalar ABD’nin resmi politikalarıyla yüzde yüz uyumlu olarak, bilimsel hiçbir yanı olmayan bir yöntemle yürütülüyor. Bu tür çalışmaları ‘‘ideolojik hezeyan’’ şeklinde niteleyen yazar, yaklaşımın kendi gerçekliğini ve dünyayı kavrama yeteneğinden yoksun olduğunu belirtiyor.

Lewin, ‘propagandif Sovyet anlatısı’nın metodolojik açmazlarını şöyle sıralıyor: 1- Politik bir takım hamlelerin sonuçları ve arkasındaki mantığın kavranması yerine, liderleri başat aktör haline getirmek. 2- SSCB’yi kendi iç dinamikleriyle kavramak yerine, aslında ona dışsal olan ‘‘demokrasi’’ gibi kavramları kriter haline getirerek, SSCB’nin ne olduğu değil, ne olmadığı üzerinden bir çerçeve çizmek. 3- Liderlerin içerisinde devindikleri tarihsel ve toplumsal bağlamın görmezden gelinmesi. Bu noktada özellikle Stalin’i anlamak konusunda oldukça 38


başarısız olan bu yaklaşım, daha ziyade Stalin dönemine dair olumsuz bir algı yaratma kaygısıyla bu döneme dair bir takım zorlama yorumlar geliştiriyor. Örneğin bu dönemde yaşamını yitiren insanların sayısı bir hayli şişirilerek sunuluyor. Yazarın verdiği bir başka örnekte ise, Hitler’in İkinci Dünya Savaşı’nı başlatırken veya insanlığa karşı işlediği diğer suçlarda Stalin’den ilham aldığının iddia edildiğinden söz ediliyor . Yazara göre bu tür argümanlar meselenin ve dönemin özünün kavranmasına engel oluyor ve bilimsellikten oldukça uzak sonuçlara ulaşılıyor.

Nasıl bir Stalin? Lewin’e göre, Sovyet tarihinin en tartışmalı lideri olarak görülen Stalin hakkında iki uç yaklaşım var. Birincisine göre, Stalin dönemi insanların yalnızca inanılmaz çileler çektikleri bir tür ‘köle devlet’ olarak görülmeli. Diğer yaklaşım ise, Stalin’i ve Stalin döneminin başarılarını fazla yüceltiyor yazara göre. Yazar ise bu iki yaklaşımdan farklı olarak dönemin özgün yanlarını ve önceki ve sonraki dönemle ilişkisini, benzerlik ve 39


farklılıklarını açığa çıkarma iddiasında. Bu iddianın kendi içerisinde ne kadar çelişkili olduğunu birazdan göreceğiz.

Stalin dönemine ilişkin iki uç yaklaşımın eleştirilmesinin ardından, kitapta bu döneme ilişkin öne sürülen argümanlar yazarın yaklaşımının da bir yerden sonra eleştirdiği iki uçtan birincisine yaklaştığını söylemek durumundayız.

Yazara göre, Stalin dönemi önceki dönemle kıyaslandığında çok ciddi bir kopuş dönemi. Sovyet tarihinde olumsuz bir dönem olarak görülüyor. Kitapta çizilen Stalin portresi şöyle: ‘‘Ketum, benmerkezci, temkinli ve entrikacı.’’ Diğer Bolşevik liderlerden bazı yönlerden farklı. Entelektüel yönü kısır, eğitimsiz, dış dünyayı görmemiş dolayısıyla vizyonu dar, teorik donanımı zayıf bir lider. Aslında diğer liderlerin gölgesinde kalıyorken, ‘‘Varoşilov ve Bugdony gibi dalkavukları etrafına toplayarak’’ konumunu güçlendiren biri. Stalin’in iç savaşın ardından atılması gereken adım konusunda Lenin, Trotsky ve Kamanev’den farklı düşünmesi, kendi iç dünyasını ilk olarak memleketi olan Kafkasya gelenekleri, daha sonrada gördüğü kadarıyla Rusya hakkında edindiği tecrübelerden yaptığı çıkarımlar olarak belirtilmiş. Daha sonra yazar Stalin’in iddia ettiğinin aksine aslında bir Leninist olmadığını öne sürmüş. Buna gerekçe olarak ise, Lenin’in hastalığının tavan yaptığı ve siyasi görevlerinden çekildiği bir dönemde Stalin’le aralarında geçen bir anlaşmazlıktan söz ediliyor. Lenin’in eşi Krupskaya, Stalin’le politik bir konudaki anlaşmazlıklarını Lenin’e anlatıyor. Bunun üzerine olayı Krupskaya’nın anlatımıyla bilen Lenin, bir mektup yazarak Stalin’i ‘uyarıyor.’ Buna karşılık olarak Stalin, yazara göre oldukça terbiyesiz bir üslup kullanarak ve Troçki kartını öne sürerek yanıt veriyor. Yani Stalin, rejimin sembol ismine dönük sinsice bir kin güden ve onun en zayıf anına kadar bu kinini gizleyen ikiyüzlü bir lider olarak tasfir ediliyor. Son olarak ise, Bolşevik hareket içerisinde iki farklı eğilimin ortaya çıktığından, bunların bir tanesinin ‘‘demokratik’’ bir rejim kurmaya odaklanırken, diğerinin ise stratejisini ‘‘devletin kendisini’’ merkeze 40


koyarak şekillendirdiği öne sürülüyor. Yani birinci ekibin insan merkezli baktığını, Stalin’in de dahil olduğu diğer ekibinse Devlet merkezli baktığı ima ediliyor.

Bu argümanlar, tarihsel gerçeklikle ciddi anlamda uyuşmazlıklar içermek açısından ve yazarın başka Stalin anlatılarını eleştirirken topa tuttuğu argümanlarla bir yerden sonra benzeşmesi açısından ele alınmaya değer. İlk olarak, Stalin’in Leninist olup olmadığı ille tartışma konusu edilecekse, bunu Lenin’in yaşamının son döneminde aralarında geçmiş bir husumet üzerinden yapmanın çok sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Ayrıca ortada hiçbir veri yokken, ‘‘Stalin aslında başından beri Lenin’e öfke duyuyordu, ama sinsi ve entrikacı olduğu için doğru anı bekledi’’ şeklindeki argümanın ne kadar spekülatif olduğunu herhalde tartışmaya gerek yoktur. Stalin’le diğer Bolşevik liderler arasındaki ayrışmalara bakmak içinse, karakter yapıları, kültürel farklılıklar, entelektüel düzey gibi ayrımlar büsbütün kenara konamayacak olsa da, politik konulardaki ayrımlar üzerinden ayrım yapmanın daha sağlıklı olduğu su götürmez. Eğer bu yapılmazsa, Trotsky değerli bir aydın, Stalin ise cani bir köylüydü gibi anlamsız sonuçlara ulaşmak kaçınılmaz hale geliyor. Yapılması gerekense tarihselci bir bakış açısıyla Bolşevik önderlerin tek tek devrimin hangi uğraklarında ne gibi katkılar sunduklarını tespit edip, onlara hak ettikleri saygınlığı kazandırmaktır. Hiçbir lider, devrimin her uğrağında aynı ölçüde öne çıkmaz. 41


Dönemin ihtiyaçlarıyla söz konusu liderin yetenekleri, kişiliği ve hareket içerisindeki konumu arasında örtüşme olması gerekir. Örneğin Lenin ve Trotsky, iktidarı alma mücadelesi verilen bir dönemin öne çıkan liderleridir. Hatta daha daraltırsak, Lenin dönem dönem bu konuda yalnız kalmış ve partinin geri kalanını da iktidar için harekete geçirmek için ikna ederek sürüklemiştir denebilir. (Bkz, Nisan Tezleri) Trotsky ise devrimin ilk zamanlarında Rus entelijansiyasının devrimci iktidara onay vermesi ve iç savaş sırasında hem beyazların hem de rejim karşıtı sol sapmaların tasfiyesinde çok ciddi katkılar sağlamış bir Bolşevik önderdir. Stalin ise, az önce sözü edilen tarihsel uğraklarda çok yüksek bir profil sergilememiş, siyasal iktidarın yerleşiklik kazandığı ve artık toplumsal dönüşümlerin hayata geçirilmeye ve sosyalist toplumun inşasına başlanacağı bir dönemde parti ve toplum üzerinde otorite sahibi olmaya başlamış bir liderdir. Stalin önderliğinde Sovyet toplumu çok ciddi badireler atlatmış, 30’ların ortalarından itibaren yükselen faşizm tehdidi, Polonya, Macaristan gibi örneklerle bu tehdidin sınırlara kadar dayanması, faşizmle işbirliğine hazır bir takım unsurların devlet ve parti yönetimine kadar sızmış olması, bununla bağlantılı ciddi ihanet ve komplolar, 2. Dünya Savaşı vs… Tüm bu badireler atlatılırken, başta Stalin, Molotov ve Jdanov’un başını çektiği bir ekip, 1936’dan Stalin’in tasfiyesine dek, Hrusçov gibi atıl, bürokrat ve yoz kadroların boşa düşmesine yarayacak demokratik bir seçim sistemini Merkez Komitesi’ne kabul ettirmek için didinip durdular. Bu da Lewin’in Sovyet Yüzyılı’nda yaptığı ‘‘devlet merkezli’’ ve ‘‘insan merkezli’’ ayrımını en azından Stalin açısından boşa düşürüyor. Son olarak Lenin’le aralarında geçen ‘‘husumet’’e gelecek olursak, her şeyden önce Lenin’in sağlık nedenlerinden dolayı parti yönetimindeki sorumluluklarından yavaş yavaş çekilmek zorunda kaldığını söyleyelim. Dolayısıyla Lenin, eski Lenin değil, partinin otoritesi ise başka bir önderin elinde. Krupskaya’nın bu dönemde kendi sorumluluğunda bulunan Eğitim komiserliğinin işlevini boşa düşürebilecek, propagandayla ilgili yeni bir düzenleme nedeniyle Stalin’e kişisel bir hınç duymaya başlamış olması ve bundan söz ettiğinde Lenin’in, meseleyi tek yanlı olarak bildiği halde Stalin’i azarlayarak yanlış bir 42


çıkış yaptığını söyleyebiliriz. Sonuç olarak Lewin, Stalin dönemine ilişkin argümanlarında, eleştirdiği yaklaşımlardan birincisine eşdeğer bir performansla Stalin’in sinsi bir entrikacı olduğu ve Lenin’e başından beri ‘‘gıcık olduğu’’ halde, onun hastalanıp etkisizleşmesini, yani doğru anı beklediğini söylemekten öteye geçemiyor.

Sovyet Sistemi Neydi? Yazarın, kendi iddiasına göre kitabı yazarkenki temel derdi Sovyet deneyimini anlayabilmek. Bunun için geçen bölümdekine benzer bir yöntem izleyerek diğer yaklaşımlarla araya mesafe koyan Lewin, anti-komünizmin bir SSCB incelemesi olamayacağını vurguladıktan sonra, bu yöntemin Sovyet olgusunu fazla Stalinize ettiğini öne sürüyor. Yazara göre anti-komünizm Sovyet deneyiminden bir tür öcü çıkartarak batı rejimlerini aklamaya ve bu rejimleri idealize etmeye yöneldiği için Sovyet deneyimini anlamak konusunda başarısız. Sovyet iktidarını sosyalist bir rejim olarak görüp, eleştiriyi bunun üzerine kuran anti-komünistlerin aksine yazar Sovyet rejiminin sosyalist olmadığını iddia ediyor. Yazara göre, Sovyet sistemi bir tür bürokratik diktatörlüktür. Bunun en önemli gerekçesi ise, Çarlık Rusyası ile Sovyet Cumhuriyetlerinin devlet yapıları arasındaki süreklilik. Sosyalizmi, üretim araçlarının mülkiyetinin topluma ait olduğu, siyasetin sürekli olarak daha da demokratikleştiği bir rejim olarak betimleyen yazar, tahmin edilebileceği üzere çok da orijinal olmayan, SSCB’de üretim araçları devletin mülkiyetindeydi, argümanını öne sürüyor. İlginç olan ise, Çarlık Rusyası’nda da durum böyleydi denerek, ciddi ciddi ikisi arasında analoji yapılması. Yazara göre, Sovyet rejiminin bu anlamda önceki rejimden tek farkı, bürokratların bu kez ‘‘makine üreten fabrikaları’’ ve ‘‘atom şehirlerini’’ yönetiyor olmaları. Buna ek olarak tıpkı dünyanın pek çok başka ülkesinde olduğu gibi, eski otokratik rejimden farklı olarak SSCB’nin de bir dönem refah devleti olarak da işlev gördüğünün altı çizilmiş. Yazara göre bu tarz devletten Stalin dönemiyle birlikte sapılıyor. 30’lu yıllarla birlikte devletin dijarva terimiyle anılması ve bu terimin çarlık 43


döneminde kullanılan ‘samadirjets’ (mutlak hükümdar) ve ‘samadirjavie’ (otokrasi) kelimeleriyle etimolojik benzerliğine dikkat çekiliyor.

Bu tezlerin ciddi bir liberal hezeyan sonucu ortaya atılmış fantastik önermeler olduğunu söylemek gerekiyor. Eğer bakı noktası bürokrasi yapılırsa ve devletin sınıfsal aidiyeti, halkın devlet yönetimine katılımı, üretim ilişkileri gibi konular göz ardı edilirse ve Sovyet rejiminin sosyalist olmadığını kanıtlamaya ant içilmişse, belki yazarınkine benzer bir yaklaşım sergilenebilir.

Çarlık Rusya’sı, meşruiyetini tanrıdan alan, yani hiçbir şekilde sorgulanamaz bir otoriteye sahip hükümdarın, aristokrat bürokrasiye liderlik ettiği; ki bu bürokratik yapılanma da toprak ve bu toprağa bağlı insanlar üzerindeki mülkiyetten geliyor, Duma’nın varlığına rağmen, yürütme erkinin yani monarkın diğer tüm erkler üzerinde de güç sahibi olduğu bir yapıya sahip. Sovyet rejimindeyse, yürütmenin değil, yasamanın yani tabandan tavana, tüm cumhuriyetlerdeki Sovyetlerden gönderilen temsilcilerden oluşan Meclis’in otoritesi söz konusu. Bu sistemde iktidarın meşruiyeti mülkiyet ilişkilerinden veya tanrının emirlerinden değil, halkın örgütlü gücünden kaynaklanır. Yürütme de buna tabidir. Stalin de… SSCB tarihi boyunca ismi ve işlevi sürekli değişse de partinin en üst organı olan Merkez Komitesinin kolektif önderliği olan politbüro (zaman zaman MK Prezidyumu) ile partinin genel sekreteri, Merkez Komitesi tarafından görevden alınabilirdi ve hesap vermek durumundaydı. Zaten 1930’larda Stalin ve ekibinin bir türlü kabul ettiremediği demokratik anayasa da bu durumun kanıtıdır.

Yazarın, Çarlık Rusya’sı ve Sovyet rejimi analojisinin bir diğer dayanağı ise, Çarlık Rusyası’nın memur kadrosuyla Sovyet rejiminin ilk yıllarındaki kadronun hemen hemen aynı olması. Herhalde yazar o dönemde Rusya’daki okuma yazma oranından haberdar değil. Yazar için memurların kime hizmet ettiklerinin hiçbir önemi yok. 44


Tüm bu örnekler, çalışmanın başında anti-komünist tarih okumalarıyla ve Stalin’i merkeze koyan bakış açısıyla araya mesafe konmak istense de, bu çalışmalardan çok da farklı bir sonuca varılmıyor. SSCB’nin sosyalizmle ilgisinin bulunmadığını iler sürmenin, alınan yenilginin ardından sosyalizmi temize çıkaracağını düşünmek ülkemizde de bazı çevrelerde karşılık bulan bir yaklaşım. Ne hikmetse aynı yaklaşım Türkiye Cumhuriyeti devrimi ve tarihine yaklaşırken de belli bir rezerve sahip. Bu düşünceyle kavga ederek sosyalizmin içerisinden geçtiğimiz dinci faşist diktatörlük dönemini aşmak için gerçekçi tek seçenek olduğunu öne sürmek, sosyalizmin ilk örneği

olan

muazzam

tarihselliğe

sırtımızı

dönmeyip

Sovyet

yüzyılını

yedirtmemekten ve kendi ülkemizin topraklarına yabancılaşmamaktan geçiyor.

Yararlanılan Kaynaklar ‘‘Yaşanmış Sosyalizm’’ (4,5 ve 6), Kıvılcım Çağla, Sol Haber Portalı: http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kivilcim-cagla/yasanmis-sosyalizm-4-bir-baska-stalin2286 http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kivilcim-cagla/yasanmis-sosyalizm-5-2291 http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kivilcim-cagla/yasanmis-sosyalizm-6-2295 Bir Ekim Yıldönümünde, Stalin Üzerine, Cemal Hekimoğlu - Kasım 1987 - Gelenek 12. Sayı Sovyet Yüzyılı, Moshe Lewin, 3.Baskı Eylül 2011, İstanbul, Ç. Renan Akman

45


Başkaldırının Farklı Biçimleri Üzerine: Onur Savaşı ve Yerçekimi Onur Keşaplı, Selin Süar Linç Avına Karşı Onur Savaşı

Diğer sanat dallarıyla kıyaslandığında nispeten kısa bir geçmişi olan sinemanın tarihine baktığımızda, erken döneminden itibaren edebiyat ve tiyatrodan devşirdiği geleneksel anlatı kalıplarıyla egemenliğini kurup sermayeleşen konvansiyonel yapıya karşı başkaldırılar görülmektedir. İlki, 1920’lerde Sovyet Sinemasının baskılanamayan yükselişi sürecinde yönetmen Dziga Vertov’un “Sine-Göz” manifestosudur. Sinemanın kendi diline sahip olabilmesi için senaryo, oyunculuk gibi yöntemlere asla başvurulmadan, görüntü sanatı olan sinemanın sadece gördüklerinin bir araya getirilişiyle oluşacak bu dil, bizce halen sinema tarihinin en radikal ve sinemasal başkaldırısıdır. İkinci büyük başkaldırı, 1960’larda Fransız Yeni Dalga akımının geleneksel anlatıları hem içeriksel, hem de biçimsel olarak parçalamasıyla yaşanmıştır. Kimilerince modern sanatın zirvesi kabul edilen kübizmin sinemayla buluştuğu dönem olarak adlandırılabilecek bu başkaldırının zirve noktasında ise, 46


“Vertov” adında radikal bir grup kurarak, sermayeyi sinemanın dışına atma savaşımını biçimsel dönüşümle birleştiren Jean Luc Godard’ı görüyoruz. Yakın dönemde ise, “büyük anlatılar bitti” söylemiyle birlikte konvansiyonel sinemaya karşı iddialı başkaldırılar çağı da noktalanmıştır. Yine de 1995’te Danimarka sinemasının genç ve asi kuşağının kaleme aldığı Dogma 95, Vertov’la kıyaslandığında radikallik derecesi hafif kaçsa da sinema dünyasında heyecan yaratmıştır. Lars von Trier öncülüğünde tür filmi kavramını, stüdyo çekimlerini, aksiyonu, müzik ve belirsiz ses kullanımını, yapay ışığı, filtreleri ve yönetmenin adının öne çıkmasını reddeden Dogmacılar, her ne kadar uzun soluklu olmasalar da sinema tarihinin radikalleri arasında yer almışlardır. Kendi manifestolarından kısa sürede kopuşlar gösteren grubun dikkat çekici yönetmenlerinden Thomas Vinterberg’in, ülkemizde nihayet gösterime giren ödüllü son filmi “Onur Savaşı”, yönetmenin avangart geçmişini yer yer hatırlatmakla beraber, bir dönem başkaldırdığı konvansiyonel sinemanın hanesine yazılacak bir yapıt.

Eşinden yeni boşanmış ve oğlunu zaman zaman görebildiği bu yeni düzene alışma sürecinde bir anaokulunda çalışmaya başlayan Lucas’ın yaşamı, en yakın arkadaşının 47


küçük kızının yalanıyla alt üst olur. Lucas’ın, kendisine cinsel organını gösterdiğini söyleyen küçük kız, tüm danışman ve eğitmenlerin “küçücük bir çocuk neden yalan söylesin” tutumu neticesinde haklı görülür ve Lucas yaşadığı kasabada herkesin hücumuna maruz kalır. Hıristiyanlık için boşanmanın olumsuzlanması ve çocuk tacizi konusunun hassasiyeti göz önüne alındığında Lucas’ın yargı tarafından suçsuz bulunması hiçbir şeyi değiştirmez. Aksine linç süreci market çalışanlarından en yakın dostlarına kadar herkesin katılımıyla sürer. Film, tüm dünyaya “çağdaş” olarak sunulan İskandinav kültürünün, modern kılıflar altındaki muhafazakârlığını su yüzüne çıkarır. Ataerkil egemenlik ve “adam olma” söylemi, ilk içki, ilk ayin, ilk silah ve ilk av kodlarıyla şekillenir. Yönetmen, linç kültürünün Hıristiyan toplumundaki ağırlığına değinerek önemli bir noktayı yakalıyor. Bu durumun aşılma sürecinde benzer kodların öne çıkmasına karşın filmin arınmaya olanak tanımayan ucu açık sonu, Vinterberg’in eleştirisini hafifletmekle birlikte kalıcı kılıyor. Her bir karakteri akılda kalacak ölçüde canlandıran geniş bir repertuar sahibi Mads Mikkelsel’in oyunculuğuysa filmin en büyük gücü.

48


Yerçekiminin Ağırlığı

Kıta Amerika’sı söz konusu olduğunda Kuzey’in, Güney’in zenginliklerini sömürmesi karanlık bir gerçekliktir. 1930’lardan beri devşirme yönetmenler cenneti olagelmiş Hollywood’da söz konusu Güney olduğunda oyuncularla süregelen bu gerçekliğin son on yılda yönetmenler nezdinde de yaşandığı görülüyor. Öyle ki Güneyli yönetmenler Hollywood’un en dikkat çekici yönetmenleri arasında yer alıyor. Özellikle teknik becerilerinin üstünlüğü, 1940’larla beraber Avrupa karşısında tıkanan Hollywood’a 1960’larda çağ atlatıp Rönesans yaşatan yönetmen kuşağını çağrıştıran Güney’in yeni Kuzeyli sinemacılarının başında Del Toro, Inarritu ve Cuaron geliyor. Ülkelerinde üretebilmeyi sürdürseler Ulusal Sinema bağlamında ülkelerine özgü sinema dilleri yaratacakları şüphesiz bu üçlüden Alfonso Cuaron’un son filmi “Yerçekimi”, ülkemizde gösterimde. Daha önce Harry Potter serisinin en başarılı filmi sayılan “Azkaban Tutsağı”nı yöneten, ancak aslına sadık bir uyarlama olduğu için sonraki filmlerdeki olası yaş sınırlaması tehlikesi neticesinde yapımcılar tarafından devam filmleri için istenilmeyen Cuaron, “Son Umut” filminde ise doğumların durduğu, küresel bir yıkımın yaşandığı yakın gelecek hakkında hüzünlü, fakat destansı bir 49


bilimkurguya imza atmıştı.

“Yerçekimi”yle bilimkurguya devam eden yönetmen, bir uydudaki arızayı onarma görevindeki küçük bir ekibin, imha edilen başka bir uydunun parçalarının sürüklenmesi sonucunda verdikleri yaşam savaşını anlatıyor. Başta Kubrick’in “2001: Uzay Macerası” ve Tarkovsky’nin “Solaris”i olmak üzere bilimkurgu türünün kült yapıtlarına baktığımızda somut veya soyut olarak insanı aşan bir hikâyenin ya da olay örgüsünün konu alındığını görürüz. “Yerçekimi”nde ise senaryo minimalist bir biçime sahip olup uzay çalışmalarında görülebilecek rutin teknik aksaklıklarla seyrediyor. Bu noktada filmin ritmi açısından devreye yönetmenin kamera tercihi giriyor. Daha önce “Son Umut”un araba takip sahnesinde Cuaron’un üstün bir kamera aygıtıyla başvurduğu plan sekans, “Yerçekimi”nin açılışındaki yaklaşık yirmi dakikalık kesintisiz plan başta olmak üzere filmin tümüne yayılmış. Üç boyutun hakkını veren ve uzay boşluğu hissini izleyiciye bire bir yansıtmak amacıyla bu film için inşa edilmiş aygıtlar ile kusursuz bir görüntü yönetimiyle birleşen film, nostaljide kalan “sinema tecrübesi” söylemini tekrar canlandıracak ölçüde büyüleyici. Teknik açıdan getirilebilecek tek eleştiri ise uzayda sesin olmayışının vurgulanmasına rağmen filmde zaman zaman duygulanım yaratma amacıyla ses kanalının öne çıkışı. 50


Bilimkurgu türünde sıkça başvurulan ölüm-yaşam ikilemi, insanın benliğini buluşu, yaşamın kaynağına dair ruhani bir yolculuk gibi kodlar filmde yer almıyor. Aksine film, evrimsel bir yolculuğu filmin arka planına yerleştirerek öncü bir söylem geliştiriyor. Çin, Rusya ve Amerika’nın girdiği üstünlük yarışında, salt insan varlığı merkeze alınıyor ve kurtuluş, ‘en büyük güç’ ideolojilerinden bağımsız bir yere konumlandırılıyor. Teknolojik gelişmelerle birlikte yer çekimine meydan okuyarak atmosferi aşıp uzayı keşfeden insanlığın öyküsü, filmde tek bir karakter üzerinden yerçekimine geri dönebilme savaşı verirken önce uzay kapsülünde cenin haline bürünüp varlığını tekrar kazanmakta ve filmin sonunda evrimsel süreci hızlandıran, yerçekimine en büyük başkaldırı olan ayağa kalkışı vurgulamaktadır.

51


Nehre Karşı Yüzen Anka Kuşu Özgür Keşaplı Didrickson

31 Ekim, henüz 23 yaşındayken yaşamını yitiren Amerikalı oyuncu ve müzisyen River Phoenix`in 20. ölüm yıldönümüydü. Tanışmadığınız, üstelik ünlü olan birisinin gerçekte nasıl biri olduğunu bilmek pek mümkün değil ancak özellikle genç yaşlarda kimi işaretler insanlara karşı sevgi beslemeniz için yeterli oluyor.

İnsanlardan

hayvanlara; ormanlardan, nehirlere, yeryüzünün ve tüm canlıların haklarını savunan bir eylemci olan River, çocuk yaşlarından beri ününü bu konularda duyarlılık yaratmak için kullandı. Etkileyici fiziğine rağmen kendisine daha fazla ün ve para getirecek rol seçimleri yapmadığı için mesleğine ve seyircisine saygılı biri izlenimi veriyordu. Özellikle ekoloji alanında erken yaşta karmaşık konularda (örneğin etyemezlik) düşünmemi sağlayan insanlardan olduğu için yaşamımda özel yeri olan River’in ölmesine bir dostumu yitirmiş kadar üzülmüştüm.

Rol aldığı filmlerdeki karakterler gibi, sisteme uymakta zorlanan, tüketim toplumunun öğüttüğü insanlardan biriydi belki de. Bir yandan vitrinine doğayla ilgili 52


parıltılı çalışmalar koyarken diğer yandan müthiş bir yeryüzü yıkımı yapan bir sistemde Phoenix gibi duyarlı kişiler sağlıklı kalabilir mi? Arkadaşı Johnny Depp’in gece klübünde saatler Cadılar Bayramı’nı gösterirken yüksek dozda uyuşturucuya bağlı kalp krizinden yaşamını yitiren River’ı birkaç ay sonra intiharıyla Kurt Cobain izlemişti. Bizim nesil, toptan ve üzerinde pek düşünülmeden “Amerikan özentisi” ilan ediledursun, dikkatimizi çeken Amerikalılar arasında çok sayıda güzel yürekli ve sistem karşıtı insan vardı.

Bir gün Youtube`da yine bir uyumsuzu; tüm parasını yakarak kendini Alaska yabanına atan Christopher McCandless`in trajik yaşamını anlatan “Into the Wild” filminin soundtrack albümünden “Society” şarkısının canlı kaydına denk geldim. Albümün yaratıcısı Eddie Vedder, Johnny Depp’le çalıyordu. Tüketim toplumunu derin sözlerle eleştiren şarkının bu kaydını dinlerken aklıma River geldi. “Yaşasaydı O da onlarla birlikte çalardı” diye düşündüm ve yorumlara yazdım. Bir süre sonra yabancı birinden “Aman Tanrım, ben de aynı şeyi düşünmüştüm” diye karşılık geldi. River’ı insanların sürekli daha fazla şeye sahip olma isteklerinden söz eden bir şarkı aracılığıyla hatırlamamız, daha fazla ün için birbirinin emeğini çiğneyen doğa eylemcilerine karşı da

uyanık

olabileceğimiz

umudunu

verdi.

Kendimizi

yeryüzünden

çok 53


önemsediğimizde tüketim toplumunun istediği tip bir birey olmuyor muyuz?

Ne kötü ki tüketimin dişleri kültürümüzü ve algımızı da kemiriyor. Özel adlarımızın nerdeyse hepsinin bir anlamı olduğundan yurtdışında övünerek söz ediyorum. Okyanus’tan Dolunay’a yeryüzünün güzelikleri hep isimlerimizde. İngilizce’de ise pek böyle sayılmaz. River’ın adı bu yüzden de çok hoşuma giderdi. Ailesi ona “nehir” anlamına gelen bu ismi Hermann Hesse’in Siddhartha kitabındaki nehirden esinle koymuş. River’ın yaptıkları ve mirası adına yakışmıyor mu? İsmini doğadan almış olan ya da çocuklarına ad seçerken sık sık ona koşan bizler yeryüzüne karşı sorumluluklarımızı yerine getiriyor muyuz? Yoksa artık besinler için bile “yemek” yerine “tüketmek” eyleminin kullanılmasına itiraz etmediğimiz gibi isimlerimizin anlamını da tüketiyor muyuz?

River bir söyleşisinde zengin olmayı son yaşlı ormanları satın alıp milli park yapmak için isteyebileceğini belirtmiş; Panama ve Kosta Rika sınırında 3.2 km² yağmur ormanı satın almış. Cumhuriyet`i savunan zenginlerimizin acaba ne kadarı, tarihinden 54


doğasına, yıkım altındaki ülkemizde türlü zorluklarla yapılan çalışmaları destekliyor? Yalnızca bir konu popüler olunca ve/veya herhangi bir üretimlerinin tanıtımına yardımcı olması için çalışmalara destek veren ünlülerin de tüketim ve yozlaşmaya hizmet ettikleri açık.

Bir hacker grubunun NSA şantajıyla dünya üzerindeki her tür bilgisayar ağının şifresini kırabilecek bir kara kutuyu çalışını, ancak durumu öğrenince kutuyu görevlilere teslim etmek istemediği Sneakers (Şifreciler) filminde yetkililer, kutuyu teslim almak için gruba ne isterlerse vermek zorunda kalır. Filmi izlememişler için sahnenin büyüsünü bozmak istemem ancak oyuncular arasında River’in de bulunduğu

grubun

yetkililerden

istediklerinin

tüketimin

karşısına

sevgiyi

koyabileceğimizin pekala mümkün olduğunu keyifle hatırlattığını söyleyebilirim.

Alçakgönüllülüğü yüzünden, beden dilinden okunan River`la tanışmak için eşcinsel hakları konusunda yapılmış öncü bir kült film olan My own private Idaho`dan* (Benim Güzel Idaho’m), çocukken oynadığı Stand by me`ye (Benimle Kal) kadar filmlerini izleyebilir, solistliğini yaptığı “Aleka’s attic” grubunu dinleyebilirsiniz. Onu özleyenler ise çekimler bitmeden yaşamını yitirdiği, geçen yıl gösterime sokulan 55


“Dark Blood” filmiyle anka kuşuna(phoenix) selam edebilir.

*James Franco‘nun Benim Güzel Idaho’m filmine ait görüntüleri (bir kısmı daha önce görülmemiş) yeniden kurgulayarak yaptığı "My own private River" adlı film de yine 2012’de gösterime girmiş.

Not: Bu yazı, kısaltılmış olarak 2 Kasım 2013 tarihli Sol Gazetesi`nde, “Buzul poyrazı” isimli köşemde yayımlanmıştır.

56


Erje Ayden ve Oktay Ekinci'nin Ardından Bedri Baykam Beat Kuşağı’nın belki en vurucu eserlerini kaleme almış, en çok keyif veren yazarlarından biri New York'ta 10 Ekim günü sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. O kadar yoğun ve dolu bir hayatın maddi karşılığını alamadan, ama kimliği ve eserlerinden de ödün vermeden…

Erje Ayden'le 1985, New York sergimde tanışmıştım. Galeriye gelmiş, benden önce babamla tanışmıştı, uzaklardan akrabaymışız. Benim sevgili rahmetli yengem Hilal Yalçın'ın kuzeniydi. Erje o gün bana bir kitap hediye etmişti: “Erje Ayden Efsanesi”. İki günde elimde eridi ve o andan itibaren Erje Ayden ismini Jack Kerouac ve Charles Bukowski'yle aynı hizaya koydum. Kendisiyle sohbet ettikçe ona olan hayranlığım artmaya devam etti. Bu kadar mütevazı ama iddialı bir dil ve samimi bir ifadeyle sade insanların hayatı bu kadar mı çekici anlatılır?

57


Yıllar geçti, her New York sergimde artık Erje, sofrasını paylaşmak için sürekli can attığım dostlarımdan biri oldu. Türkiye hep burnunda tütüyordu. Yarım asırdır dönememişti ülkesine. Büyükada, Lefter, Beyoğlu, arkadaş anıları arada romanlarına da yansırdı. İlk olarak Doğan Yayıncılık’tan “Ayrılık Acısı” kitabı yayınlandı. Daha sonra Piramid Yayıncılık bünyesinde, Erje' nin dört romanını Türkçe'ye kazandırmayı başardık: "Erje Ayden Efsanesi”, "İkinci Cadde'nin Çılgın Yeşili", "Haubtbahnhof'dan Trene Bindim", "Matador". Şimdi bu sezonda üç kitabını daha ana diline kazandırmaya gayret ediyoruz. Sel Yayıncılık'tan çıkan kitapları ise "Goldberg Paşa" ve "Sweet Milk Üçlemesi". Erje'nin ana dili Türkçe ama yazı dili İngilizce. Bu nedenle tercümeleri ayrıca önemli. Çünkü bazen, özellikle Beat Kuşağı’nın en uygun dili olan İngilizce’nin rahatlığını başka dillerde korumak hiç de kolay değil.

Yazarlar ve sanatçıların vücutları son nefesini verdikten sonra, ikinci baharları başlar. Aslında aramızda yaşamaya devam ederler. Acımasızca gelen ölüm, onları aramızdan aldıktan sonra, ömür boyu mücadelesini verdikleri çizginin anlaşılması, eserlerinin hazmedilmesi, aralarında ki bağların fark edilmesi için bir fırsattır bu. Umarım Türk edebiyatı, belki biraz "Gözden ırak, gönülden ırak" muamelesi yaptığı Erje'ye artık hakkını verir.

New York yeraltı kültürünün tam göbeğinde yer alan, 60'ların ortasında kitapları iki milyon satan, hakkında Amerika'nın en saygın edebiyat eleştirmenleri John Ashbery, Seymour Krim ve Frank O’Hara’nın en bonkör övgüleri dile getirdiği; efsanevi Willem de Kooning, Michael Goldberg, Alan d'Arcangelo, Gustave Asselsberg gibi dünya sanatçılarının yakın dostu olan Erje'nin önünde artık uzuuun ve yeni bir yaşam var. Henüz “tanışmadıysanız” muhakkak keşfedin kendisini…

Yine geçen hafta bir can dostumuzu toprağa verdik, yalnız mimarların değil, tüm demokratik, aydın, devrimci, çağdaş Atatürkçüler’in dostu, güzel insan Oktay 58


Ekinci'nin kaybı, hepimizin canını derinden acıttı. “Yalnız iyi insanlar erken ölür” teorisi maalesef yine işledi. Cumhuriyet'in önünde yaptığım konuşmada dediğim gibi, buna rağmen "Yeri doldurulmaz" desek, en çok Ekinci kızardı. Ekinci kadar candan, dürüst, çalışkan, samimi, gerçek arkadaş ve ayrıca kentin, doğanın, mimarinin, tarihin, kültürün dostu gençleri bulup güvenmeye mecburuz. Ekinci onlar için imrenilecek standartlarda bir model bıraktı. Kişisel kalitelerinin dışında, demokratik kitle örgütleri bünyesinde yapılan çalışmalarda, mükemmel bir takım oyuncusuydu. Uyumlu, mütevazı, yapıcı bir kimliği vardı.

Yıl 1993. Mevsim, yaz. Belediye seçimlerine 7-8 ay var. "Taban Operasyonu” hareketini başlattık. Başta ADD ve ÇYDD olmak üzere Türkan Saylan, Jeoloji Mühendisliği Odası Başkanı Oğuz Gündoğdu, Mülkiyeliler Birliği, Ziraat Odası, DİSK Başkanı Kemal Nebioğlu, Cumhuriyet yazarları, Ankaralı, İzmirli aydınlar… Ve on binlerce destek imzası!

59


İşte Ekinci o ekibin içinde büyük bir yere sahipti. Mantıklı, çalışkan, üretken ve özveriliydi. CHP-SHP-DSP’ye söylediğimiz şuydu o günlerde: “Kişisel ihtiraslarınıza kapılıp birleşmezseniz, yaklaşmakta olan yerel seçimlerde (Mart 1994) Refah Partisi önce belediyeleri ardından da genel seçimleri alacak, ayağımızı denk alın kendinize gelin.” İşte bizleri dinlemeyen sözde liderlerin öngörüsüzlüğüyle gelen bölünme, burun farkıyla RP’ye seçimleri kazandırmış, Erdoğan ve Gökçek’in önünü açmıştı. Şu anda yaşadığımız da o krizin olağan artçı şoklarından ibaret!

Ekinci’yi iş ciddiyetiyle, rant ve çıkar ilişkisi güdenlerin karşısına korkusuzca dikilişiyle, mesleğine olan bağlılığıyla ve hepsinden önemlisi ruh güzelliği ve dostluğuyla hiç unutmayacağız.

60


Geyiklerin Komplosu (3) Kamil Murat *Tefrika romanın önceki bölümlerine Azizm Sanat E-Derginin önceki sayılarında okuyabilirsiniz.

Naci müdür, bu defa çalan telefonun sesini gerçekten duydu, -Alooo, buyurun, buyurun müdürüm. -Naci, nasıl tepkiler? -Valla biz de gastelerden okuyoruz, bildiğiniz gibi işte. -Naci bu şeyi diyorum ya, hani nedir görmezler midir nedir? -Aruu Körmesler. -Hah işte onu, kim taktı bu ismi, bu nedir yani böyle kapkaç çetesi gibi, isme bak, önünü görmezler, sağır duymazsa uydurmazlar falan, ya Naci sen beğendin mi bunu şimdi söyle Allah aşkına? -Müdürüm valla isim, ne bileyim kulağa biraz tabi şey geliyor... -Kim taktı bunu, şey mi?... Zeki mi? -Yok müdürüm, O bi şey demedi, bizim Sadettin, şeydeki organizedeki, o şeytmiş ismi. -Nerden bulmuş çok mu aramış? -Sizin de bildiğiniz üzre; o bu sene tarihten doktora yapıyor, ordan, işte tez çalışmasından, öyle bi isim bulmuş. -İyi de Naci, nasıl olsa birileri bunu bir örgütle ilişkilendirmeyecek mi? Bari en baştan siz deseydiniz ya kardeşim, bilmem ne örgütünün, ne bileyim üçüncü göbekten yan kuruluşu falan gibisinden, di mi yani? -Öyle de müdürüm atı alan Üsküdar’ı geçti, isim literatüre girdi artık. -Doğru doğru neyse, nasıl iş çözülecek gibi mi? -Çözülür müdürüm çözülür, neler çözülmedi ki, yalnız... 61


-Yalnız? -Yalnız bu insanlar çok şey. -Ne ne? Naci söyle, delirtme adamı. -Yani bir türlü organize olamamışlar gibi geldi bana. -Sorma sorma, bana bak fatura bize çıkmasın, fazla Mayk Hammer oynamayın ha, ne deniyorsa onu yapın, o kadar. Onu yakala, bunu yakala, o oraya, bu buraya. Kendi işinizi yapın, anladın mı? -Başüstüne müdürüm.

Telefonu kapadı “birinci perde tamam” dedi kendi kendine, masadaki bardağı avucuna boşaltıp yere eğildi, suyla yüzünü ovaladı, ikinci perdeye hazırlanıyordu ki telefon çaldı, -Alooo, buyurun.

Çalmamıştı yine çaldığını zannetmişti, yine telefonu hızla kaldırmış, mesafeyi ayarlayamayıp ahizeyi kafasına vurmuştu. Ahize şakağına geldi, canı yandı biraz, yeniden avucuna suyu döküp eğildi, şakağına kompres yaptı, yine telefon çaldı, bu defa ihtiyatla açtı, -Alooo, buyurun…evet Naci ben, buyurun amirim. -Naci ne haber? -Sağolun amirim. -Nası, basın masın pervane mi yine? -E tabi haliyle bir ilgi var. -Naci bi şey sorucam, -Amirim emredin, 62


-Naci bu ismi Zeki mi koydu? -Örgüt şeyi, Aruu’yu mu? -Evet Naci. -O karışmıyor pek amirim bizimkiler koydu ismi. -Naci ya, şöyle akılda kalan bi şey koysaydınız keşke, milletin dili dönmüyor, ne bileyim daha şöyle bi global bi şey olsaydı, kopereyşın, organızeyşın gibi, di mi yani, şimdi bu işler zaten dış mihraklı, bağlantılı falan olmuyo mu, di mi ama? -İsabet buyurdunuz amirim yani hakkaten. -Neyse canım, olan olmuş. Alışır dilimiz bi kaç güne kalmaz. Ya Naci bi şey diyicem? -Buyrun amirim. -Telefon şey mi yani? -Yüzde yüz güvenli efendim, mümkün değil dinlenmez yani. -Bak ben gene de şöyle diyeyim ben, haga nigi aga dagam lagar vagar yaga, segen cege suçlugu mu gumu? -Hııı? Emredin amirim, anladım amirim. -Naciiii! Sende kuş diliyle söylesene yahuuu! -Bi deneyeyim amirim, şimdigi bencege adamlardagaga ogo suguragat yokokgokok. -Bana da öyle gelmişti Naci, ooo epey geç olmuş, hadi sende evine git, iyi istirahatler. -Sağolun amirim, sağolun. -Bisaniye bi saniye! Yahu bu şey ne Naci? -Neyi soruyorsunuz amirim. -Şeyi soruyorum, bu ne Allah aşkına, bu Harput gurubu muhabbeti nerden çıktı? -Arz edeyim amirim, o şeyden olmuş sayın amirim, Eee, biliyorsunuz biz zanlıları gözaltına almak için kalabalık bir ekiple zanlıların bulunduğu mevkiye gitmiştik. 63


-Evet? -Oraya yakın bir kıraathane var. -Ne kıraathanesi? -Öz Harputlular Kahvesi. -Ne alakası var ya! Ben bi bok anlamadım, nerden çıktı bu adamlar? -Anlatıyorum sayın amirim, -Peki dinliyorum. -Bizimkiler hem etrafı kolaçan edelim, hem de sakin kafayla keşif yapalım demiş, bilirsiniz böyle esnaf kahvelerinin çayı da çok güzel olur. -Geç bunları Naci. -Neyse efendim, bizimkiler kahvede çay içerken bir yandan da etrafı kolaçan ediyor, kavedekilerden biri “hayırdır, niye geldiniz, necisiniz” diye sorunca arkadaşlardan biri boş bulunup şakayla karışık “siz işinize bakın, bu iş Yeşil işi, gizli iş” deme boşluğunda bulunmuş. -Eeee? -Tabi biliyorsunuz vatandaşın derdi geçim. -Eeee? -Kahvedekiler bizimkiler çıkınca aralarında konuşmuşlar, dertleri geçim sıkıntısı ya, -Eeee? -Adamlar, bizim baskın vereceğimiz yerde, yeşil kartlılara para yardımı yapılacak sanmışlar, bizimkileri de dağıtılacak parayı başkalarına kaptırmamak için erkenden gizli gizli gelen uyanıklardan sanmışlar. -Allah Allah ya, film gibi ya. -Evet sayın amirim aynı film gibi valla, kavedekiler, “biz de para yardımı alacağız” diye bizimkilerin arkasından basılan yere doluşmasın mı? Çocuklar da bu yeşil kartlılar dahil, içerde kim var kim yok paketlemiş, bu sefer daha ne oldu demeden basın da damlamış, muhabirler basmışlar deklanşöre. -Üüüüf ya kardeşim tam gastelik olduk, peki, Zeki ne diyor? 64


-Bi inceleyelim ondan sonra bırakırız diyor, kalsınlar içerde altı yedi ay diyor. -Ya kardeşim Naci! Sen güzel güzel anlat Zeki’ye bi daha, salsın şu adamları, rezil olucaz bak, gözünü seveyim, bak basın kafasına göre yazıyor, şimdi bi şey yok ama emeklilikte bi de bunlarla uğraşmayalım. Salın şu adamları, hemen salın, yoksa Valla iyice gazetelik olucaz. Hadi gözünü seveyim ya, bak sen bi daha konuş Zeki’yle. -Olur sayın amirim, ben ilgilenirim siz merak etmeyin, iyi akşamlar, saygılar bizden.

Günlük stres istihkakını alarak bu günkü vartayı da atlatmıştı. Alnındaki terleri sildi, sümenin altından bir kağıt çıkardı, derin bir nefes çekip okumaya başladı, kırmızı kalemle üzerinde oynamalar yaptı, yeniden okudu, sildiği bir iki cümleyi yeniden yazdı, zile bastı, telaşla odaya giren memura basın açıklamasını verdi, gülümsedi, ertesi gün gazetelerde üzerinde çalıştığı yazıdan farklı bir haber çıkacağını biliyordu.

Aruu Körmesler çetesiyle ilgili soruşturmada inanılmaz bilgilere ulaşıldı. Türkiye'deki örgüt terminolojisine yeni eklenen “Aruu Körmesler Terör Örgütü” ile ilgili soruşturmada insanı hayrete düşüren bilgilere ulaşıldı.

Zanlıların ev ve iş yerlerinde ele geçirilen, örgütün şematik ve hiyerarşik yapısını deşifre edecek önemli belgelerin yanı sıra Türkiye’yi ikiye bölecek bir planın parçası olduğu iddia edilen bir harita bulundu. Söz konusu haritada Elazığ’ın doğusundaki iller ayrı bir parça olarak gösteriliyor. Ayrıca ele geçirilen bir ganyan kuponunda“Kara Zoka”nın yarınki koşuda üçüncü ayakta tek geçilmesi, örgütün mali kaynak temini için bahis mafyası ile bağlantılı çalıştığı ihtimalini güçlendirdi. Zanlılar halen Terörle Mücadele'de gözaltında bulunuyor. “Harputlular” olarak adlandıran gurubun Sağcı Örgütler’de sorgulanmasına devam ediliyor. Bilindiği gibi gurup, gözaltına alınma esnasındaki halay çekme girişimiyle bazı yandaş politikacılara soruşturmanın kesintiye uğratılması için mesaj vermişti ancak şimdiye kadar böyle bir girişim 65


gerçekleşmedi. Gözaltına alınan kişiler ve isnat edilen suçlar sırasıyla şöyle:

(E) Tümgeneral Kamil Uzun: Emekli Tümgeneral. Örgütün kurucusu, sahibi ve sorumlusu. Yapılan ön hazırlık soruşturmasındaki bilgilere göre, görevde olduğu dönemde askeri gazinodaki eğlencelerde “Jötem ille de jötem” şarkısını sık sık istek parça olarak söylettiğinin tespit edilmesi, hakkındaki JİTEM'in en hakiki ve öz kurucusu olduğu iddiasını güçlendiriyor. Cumhuriyet tarihinde polis tarafından gözaltına alınarak sorgulanan ikinci paşa unvanını aldı.

Evinde yapılan aramada Türkiye’yi ikiye bölen bir harita, oynanmış bir at yarışı kuponu, adres ve telefon rehberi, askeri kimlik (emekli), çok sayıda kitap ve doküman bulundu, kitaplar arasındaki “30 Günde Çok Pratik İngilizce” ve “Turistlerle TürkçeRusça Akıcı Konuşma Rehberi” eserleri nedeniyle örgütün dış mihraklarla bağlantılı olduğu değerlendiriliyor.

Gazeteci Murat Uzun: Emekli Tümgeneral’in gazeteci oğlu. Örgüt teorisyenliğinin yanı sıra istihbari destekte bulunup, örgüt propagandası yapmak ve devam eden bir operasyonun mahkeme boyutuna zarar verecek açıklamalar yapmakla suçlanıyor. Örgüt içindeki sivil ve asker kökenlilerin çekişmesi nedeniyle kendisine düzenlenen suikastı bile polise haber vermeyen sanığın, bu davranışıyla örgütü son ana kadar koruma fikrinde olduğu değerlendiriliyor.

(E) İstihkam Kıdemli Başçavuş Tahsin İmlahakkı: Örgütün tahrip uzmanı. İşyerinde yapılan aramalarda çok miktarda patlayıcı madde bulundu. Emekli olduktan sonra bir taş ocağında çalışan zanlı, işyerinde dev kaya kütlelerini patlayıcı maddelerle yağlı peynirin bıçakla kesilmesi gibi muntazam patlatmasıyla ün yaptı. Adı emekli generalin telefon defterinde geçiyor.

66


Profesör Dr. Umut S.: “Aynştayn” kod adlı sanığın örgüt doktrinini geliştirmek, beyin gücüyle insanların düşüncelerini değiştirmek, beyin yıkama ve ikna yöntemleriyle ilgili çalışmaları bulunuyor. Ayrıca sanığın soruşturma sürecinden sıyrılmak için takındığı şizofrenik tavırlar nedeniyle diğerlerinden ayrı olarak

gözaltında tutulduğu,

görevlilerin aklından geçenleri okumaması için gündüz dahi güneş gözlüğü takmak zorunda bırakıldığı, sanığın bu yüzden önünü bile göremediği, sık sık sağa sola çarptığı hakkında söylentiler var. Soruşturma esnasında kendisine verilen yemeklerde, sofradaki çatal ve kaşıkları beyin gücü ile bükmeye çalıştığından, yemek takımlarından sorumlu görevlinin protestolarına maruz kaldığı söyleniyor.

Ekrem S.S. Oyare: Örgütün finansörü. Gece aleminde derin ilişkileri ile biliniyor ayrıca ofisinde yapılan aramada birçok ünlü ve şimdilik ünsüz sanatçılarla çekilmiş resimleri bulundu, göz altına alınması üzerine gazetecilerin sorularına “ben konuşursam yer yerinden oynar” diye karşılık veren sanık ilaveten “bana dokunana dokundururlar, alayınız figüransınız, alayınız” sözü ile medyatik ilgi merkezinin ortasına oturdu hatta orada yattı kaldı.

Yusuf L.: Örgütün yurt dışında uyutulan tetikçisi. Örgüt işini sağlamak almak, iz bırakmamak için tetikçiyi o kadar uzun süre yurt dışında uyuttu ki hamlıktan Gazeteci Murat Uzun’a düzenlediği suikastta başarısız oldu. Gözaltına alınırken “her şey vatan için” diye bağıran sanık “vatanın sizden bu konuda bir talebi oldu mu” sorusunu “quatsch”1 diye cevapladı, Almancası olmayan diğer gazetelerin muhabirlerinin anlamsız bakışmaları üzerine “also 2 sizde haklısınız ama ben ne yapayım Almanya’da Auslander’im3, Türkiye’de Alamancı, kimseye yaranamadım gitti, scheise 4” dedi. Zanlının yüzündeki ve bedenindeki derin deri bozukluğu ve tahrişin, suikast sonrası

1

Almanca, saçma Almanca, pekala 3 Almanca, yabancı 4 kahretsin 2

67


örgütün kendisini ortadan kaldırmak için kimyasal silah kullandığı şüphesini güçlendiriyor. Yüzündeki tahriş hakkında Ankara kulislerinde konuşulan diğer bir ihtimal ise zanlının tanınmamak için ehliyetsiz bir plastik cerraha ameliyat olduğu yönünde.

Ramazan T.: Örgütün lojistik sorumlusu, eylemler için yurt içi ve yurt dışından silah ve teçhizat temini ve sevkiyatında kilit rol oynadığı tahmin ediliyor, gizlendiği kamyonun içinde baskınla yakalandı. Son olarak Irak’ın kuzeyinden yüklü miktarda sevkiyat yapmak için yaptığı telefon görüşmeleri dinlemeye yakalandı.

Leyla Senlibenli: Örgütün işlerini kolaylaştırmak maksadıyla kilit görevlerde bulunan kişilerin uygunsuz görüntülerinin alınması ve şantaj yapılmasında güzelliğiyle önemli rol oynadığı, bahsi geçen kişilere kolayca kanca atabilmek için de sık sık pavyon şarkıcılığı rolüne girdiği tespit edildi. Farklı cazibesi nedeniyle örgüt içinde “Leni” koduyla tanınıyor. Sanık Ekrem S.S. Oyare’nin metresi olduğu tahmin ediliyor. Makyajsız olduğu için gazetecilerin fotoğraf çekmesine şiddetle karşı çıkan Leni, çantasındaki stüdyo çekimi fotoğraflarını imzalayarak muhabirlere dağıttı.

Sabiha A.: Örgüt tetikçisinin Türkiye danışmanı ve yaşam koçu. Bazı iddialara göre, tetikçinin ülke içindeki eylemlerini fark edilmeden gerçekleştirebilmesi için her türlü maddi ve manevi yardım ve yataklığı sağlayan destek personeli. En son göz altına alındıkları

mekanın

yöresel

tatlarla

ünlü

bir

yer

olduğu

göz

önünde

bulundurulduğunda, Sabiha A.nın tetikçiyi yerel lezzetler konusunda bilgilendirmek için oraya götürdüğü şüphesi ağırlık kazandı.

Halen gözaltındaki sanıklarına yöneltilen siyasal iktidarın ele geçirilmesine tam teşebbüs suçlaması, ülkenin imajına zarar veren bir suç olduğundan, ceza kanununun "Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar" bölümünde bulunuyor. 68


Kanal Şovtaym, Prime Time Kuşağı, “Kırk Dakikada Kırk Akıllı” Programı.

-Tabi sizde de yılların tecrübesi var, di mi efendim? -Yani yani. -Ee siz terörle ile ilgili de birçok olaya tanık olmuşsunuzdur hatta operasyonlara bile iştirak etmişsiniz? -Bazı tecrübelerimiz oldu tabi. -Hangi operasyonlara katıldınız mesela di mi? Yurt içi miydi, sınır ötesi mi? -Yani aslına bakarsanız... -Eee tabi efendim yani sizce sakıncası yoksa diye soruyorum bunları, malum bazı konularda konuşmak için en azından bir operasyona teşrifiniz, di mi efendim yani şimdi hiç bi arazi, saha operasyonuna katılmayıp di mi efendim, şöyle bi boy göstermeden, nasıl söylesem efendim ha ha ha, yani böyle ucundan acıcık katılmadan, kumanya yemeden, ben de oradaydım demek yakışık almaz tabi, -Yani yani yani kem küm. -Di mi efendim yani, evet ne diyorduk, katıldığınız faaliyetlerden bahsediyorduk, hangi operasyonlarda bulundunuz? -Şimdi Sayın Döndür Bey, malumunuz biz harekâtçı değiliz yani bu işin daha çok mutfağındayız. -Bi nevi siz işi pişiriyorsunuz yani. -Tabi tabi yani hazırlanması, takibi, şu su, bu su falan hep bizim işimiz. -Hee, ııı peki o zaman, size ilginç gelen bi pişirme amaaan hah ha hay, bi görev şeyinden bahsetseniz, di mi efenim şimdi bakın ııı sayın seyircilerimizin sizin nelere vakıf olduğunuzu, neleri bildiğinizi bilmesi açısından diyorum yani, buraya kadar gelmişiniz, canlı yayındayız, di mi efenim, ııı millet bilsin yani sizin nelere vakıf olduğunuzu. -Tabi tabi bilsinler, yani biz bunları kitabımızda da yazdık, bilsinler tabi, madem bu 69


kadar ısrar ediyorsunuz, size ben yaşadığım bi hadiseyi aktarayım, -Aman efenim buyrun, ne güzel pişirmişsinizdir siz, tadından yenmez valla; gündeme bomba gibi oturur, -Teşekkür teşekkür, efendim bir gün baktım bi faaliyet var, canlı şahit oldum yani, böyle sordum soruşturdum, adını vermeyeyim bir kurum tarafından örgüte havai fişek yardımı yapılacakmış, ne oluyo falan derken, yani biz bi şeyin kokusunu aldık mı bırakmayız bilirsiniz, ne var ne oluyor, bizimkiler haber almışlar, örgüte, Tarzani’ye, Talan Abi’ye falan havai fişek yardımında bulunacaklarmış, sordum kimler? Dediler böyle böyle, eee ne olacak bu fişekler? -Çok ilginç Sayın Kürekçi, bunu ilk defa sizin ağzınızdan duyuyoruz, evet sayın seyirciler, çok ilginç açıklamalar yapıyor Sayın Kürekçi, ülke gündemine bomba gibi düşecek açıklamalar, tabi başkalarına cevap hakkı doğacak sonuçta, medya ortamında, elektronik ortamda bazı tepkiler alacağız tabi ki, evet sayın seyirciler ııı, biz şimdiden sık kullanılanlardan, şurdan laptoptan görelim, tepki alacağımız siteyi açıyoruz efenim, lütfen ekrana getirelim, evet dubluve dubluve, evet efenim o siteyi açalım, evet ne diyorlar, var mı bi açıklama falan, hay Allah, şimdi gelir efenim şimdi gelir, bekleyelim, aşağıya da haber verelim, antetsiz de olsa, tarih ve sayı numarası verilmese de herhangi bi mektup gelirse bizi tekzip eden, efenim tabi tabi yani antetsiz de olur, numarasız da olur ama en azından üzerinde bi tarih olursa, ııı yani bu yayına istinaden olduğu diyorum belli olursa, iyi olur diyorum yani tespit açısından, efenim ne oldu veb sayfasında bi oynama oldu gibi geldi, ııı rejideki arkadaşlardan rica edelim, efenim, nolmuş? Kazayla masada mausa çarpmışlar, neyse tamam efenim, şimdi bi reklam arası alalım Sayın Kürekçi, -Hay hay efenim. -Bizden ayrılmayın efenim ııı, az sonra ilgili veb sitesinden naklen tepkiler, az sonra…

Devam edecek!...

70


Bilim T. Ayhan Çıkın -Bilim için gözlerini kırpmadan hayatını verenlere-

Hades’lerin yurdunda Karabulutlara saklanmış yıldızlar Karanfilleşir Akdeniz akşamlarında güneş Saklanır mor sisler ardına gerçekler Kuş bakışına almış tüm sorunları Çözecektir Bilim * Nasılda aşılmaz karanlıklar Bilimin ak sularında yıkanırken evren Çirkinlikler güzelliklerden mi alır hıncını ? Soracaktır her türlü soruyu Koyacaktır çözümünü Karanlık güçlerin önüne Bilim *

Nasılda koşulmaz tarihin aydınlık yollarından Cehennem ateşleri mi yanıyor Anadolu kırlarında ? Sonsuzluğa ulaşacak insan aklı sormakla Mavi gecelerde saklı bilinmezlikleri Okutacaktır galaksilerde çocuklara Bilim 71


* Bilgi ırmağında yıkanır karanlığın pusu Deney masalarında durulur şeriatın sesi Sormalı, binlerce kez sormalı : “neyi, nasıl ve nedeni?” Yankılanmalı yurdun göklerinde aydınlığın sesi Sorgulayacaktır bilinmezliklerin sis perdesini Bilim * Her sabah herkesle paylaşılan aydınlığı "Dünyada en hakiki mürşit ilimdir, fendir" Aştır, aşktır, ekmektir, yaşamdır bilgi Güneşin doğduğu yerleri karanlıktır ülkemin Aydınlatacaktır Bilim * Üretirken öğrenir insan kimliğini Bilgi üretmekle başlar uygarlığın abece’si Doğmalarla kararmış şarkın ufuklarında Yanlış değildir karanlığı sorgulamak En yüce ışıktır vahiylere Aydınlatacaktır Bilim

72


Desinler Değişemem Gökhan Baykal Herkese merhaba aziz dostlar;

Bir direniş yazısı daha yazmak niyetiyle geçtim klavyenin başına, bakalım olayların gidişatı bizi nereye götürecek. Öncelikle bu direnişe neden katıldığımı kendi gerekçelerimi sıralayarak başlamayı uygun görüyorum. Bilmeyenler için kendimden biraz bahsedeyim, ne kadar marjinal ve çapulcu olduğuma siz karar verin.

Kendimi tanıtırken, durumun gelişine göre gelen yere en uygun yönümü anlatarak başlıyorum. Direnişe gelince kendimi tanımlarken kullandığım bütün sıfatları sıralamam gerekiyor, bunlar ; çerkes, ateist,solcu(ama ne kadar ve neresinden onu bilemedim),biseksüel,sigara ve alkol tüketen,üniversite mezunu bir insan. Aslında sadece ateist ve biseksüeli yazmak dahi direnişe neden katıldığımı anlatmaya yeter diye düşünüyorum.

Yüzde bilmem kaçının müslüman olduğu bir ülkede, hem ateist hem de biseksüel olmak, yıllardır susmak zorunda olmak, aşağılamalara maruz kalmak,hak etmediğiniz çirkince saldıralarla mücadele edyor olmak, direnişe katılmak için yeterli sebepler bence. Yüzde bilmem kaçı müslüman olan ülkede iyi insan olmanın ilk şartı ne yazık ki “inanan” olmaktan geçiyor muktedirler ve avanesine göre, son kertede durumun böyle olmadığının bilincinde olan insanların sayısı da az değil, lakin erki elinde bulunduranın sözü her daim daha etkili olmuştur. Televizyon programlarında dinsizliğini ya da heteroseksüel olmadığını açıklayanlara yapılan zulüme hepimiz şahit olduk uzun yıllar boyunca. Bu şiddet ve baskı düzeni bir şekilde değişecek ve bu direniş bu değişimin ateşleyicisi olabilir. Doğru okunduğu ve doğru yollardandan 73


gidildiğinde baskıcı dikta rejiminin sonu gelmez zorbalığından kurtulabiliriz.

Heteroseksüel insanlar için bile uygulanan zulüm had safhalardayken bir de bizim gibi lgbtt bireylerin yaşadıkları zalimlikleri varın siz düşünün. Heteroseksüel çiftler metroda öpüşüyorlar diye ahlaksız ilan ediliyor, parklarda el ele oturan çiftler zabıtalar tarafından ayrı ayrı oturmaya zorlanıyorlar... Bunlar sadece birkaç örnek, bir de bize yapılan zulmü lütfen hayal edin, sevdiğiniz kişiyle el ele dolaşamıyorsunuz, gay dostu( gay friendly ) mekanlar haricinde öpüşemiyorsunuz vs.

Aksi yönde davranırsanız neler olacağını tahayyül etmek pek de zor değil, sonu ölüme gidebilecek şiddete maruz kalma ihtimaliniz çok yüksek. Çünkü “inanan”lara göre siz günahkarsınız ve cezalındırılmanız gerekir ha keza ateist iseniz de sonuç değişmez.

AKAPE iktidarının sözde eşitlikçi ve özgürlükçü yanı, vakti zamanında tatlı su solcularını cezbetmiş ve “yetmez ama evet” diyerek AKAPE yönetimine omuz vermişlerdi. Ilerleyen zamanlarda görüldü ki kazın ayağı düşündükleri gibi değil, AKAPE nin kolu çok uzun ve karışmadığı, had bildirmediği herhangibir konu yok. Edebiyattan heykele,sinemadan tiyatroya, resimden müziğe, el atmadıkları konu, efelenmedikleri insan kalmadı.

31 Mayıs 2013 günü en nihayetinde topun ağzında olduklarını anlayan tatlı su solcuları da derinlere gömdükleri isyan ateşini harlamak durumunda kaldılar. 10 yıl boyunca içlerine attıkları özgürlük ruhu en nihayetinde dışarı çıktı. Gezi Parkı Direnişi'nde entelektüel tayfadan işçi ve köylü kesimine herkes sokaklara taştı. Kimisi sadece kendini düşünüyordu,kimisi gerçekten herkes için özgürlük istiyordu,eşitlik istiyordu. Ama son tahlilde Direniş'e katılan herkes bir şekilde bir aydınlanma yaşadı.

74


31 Mayıs'tan günümüze gelene kadar devlet kurumlarının abuk subuk yaptırımlarına, zulümlerine maruz kaldık hepimiz bir şekilde. Darbeci ilan edildik, ayyaş ilan edildik, çapulcu ilan edildik vs. ama bunların içinde bana en çok koyan “darbeci” ilan edilmek oldu. Askerlik karşıtı, barış yanlısı bir insan olarak darbeci diye adlandırılmak onur kırıcı, sosyal medyada ya da herhangibir mecrada cümleler kurarken dipnot olarak “darbeci değilim” demek zorunda hissediyorum artık. Mısır olaylarını yorumlarken “darbeci değilim, darbe tarftarı değilim”leri daha büyük puntolarla yazmak geliyor içimden. Ne Sisi, ne Mursi diye bağıyorum, oradan bir adam çıkıp “ Mursi'nin nesi battı size, seçilmiş bir adam” diyor, hooop yine geliyoruz en başa. Bazı insanlara maalesef derdinizi anlatamıyorsunuz, daha doğrusu siz anlattığınızı düşünüyorsunuz lakin karşı taraf anlamamak ta ısrarcı davranıyor, kısırdöngü bir durum söz konusu. O yüzden siz de benim düştüğüm hatalara düşüp karşı tarafa cevap vermeyi denemeyin,bırakın laf soktuklarını sanıp mutlu olsunlar.

75


Gençlerin Başka Problemleri Var Nur Gözde Yılmaz

Hatırlıyorum da, vize zamanları arkadaşlarım aradığında ve bir not sorduklarında derste tuttuğum notlara bakarak yanıt verirdim. “Çalışıyor musun?” diye sorduklarında ki bence bu hayatımda duyduğum en anlamsız sorular listesinde açık ara ilk üçe girerdi, çalıştığımı söylerdim ama hiçbir zaman günü gününe ders çalıştığımı bilmiyorum. İstisnai durumlar haricinde hiçbir sınava günler öncesinden çalışmadım. Özellikle sınav sonrası “nasıl geçti?” diye soranlara da ayrı bir gıcık kapardım. Kendi kendime yanlışlarımı öğrenir, küçük notlar alırdım hepsi bu. Bazısı gider, not için hocalarla konuşurdu. Bir iki hayat-memat durumları hariç bunu da yapmadım. - “E hiç yapmadım demiyorsun.” - “Asla demiyorum. Çünkü illa ki yapmışımdır. Öğrencilik bu.” - “Anladım.” Böyle “anladım” diyenlere de ayrıca soruyorum vaktim varsa: - “Ne anladın?” Hiç biri doğru düzgün bir yanıt vermiyor. - “Canım, anladım işte, tamam.”, “Evet, sen de haklısın. Yapmadım diyemiyorsun.” Öğrencilik hayatında olur böyle şeyler demek istiyorum ben hâlbuki ama konuşsan, yazsan veya onun anlayabileceği şekilde de ifade etsen de anlamıyor, anlamayacak. Orası kesin, zaten ben de artık zorlamıyorum. Kızlı erkekli aynı evde kalınmasının ahlaka uygun olup olmadığını tartışıyorlar. Neye dayanarak

şehir

dışında

okuyan

kız

öğrencilerini

farklı

bir

şekilde

değerlendirebiliyorlar? Bu hakkı onlara kim veriyor? Yine erkek öğrenciler için de aynı soruyu soralım. Memleketin eğitim sorununu mu çözdünüz? Öğrencilerin kiraulaşım- mutfak masraflarını mı azalttınız da sıraya buraya geldi? Çok merak 76


ediyorum, insanların yatak odasından başka konuşacak konunuz mu yok sizin? Kimi ne ilgilendirir insanların özeli? Adı üstünde “özel” değil midir bu? Hani siz “özgürlüğe” inanıyordunuz? Hem de “herkes için.” Size hiç inanmadım, inanmayacağım da. Şimdi bu yazıyı okuyan bazı kendini bilmezler “yarası olan gocunur” gibi bir sürü laf edecek. Ben de onlara diyeceğim ki; ben farkındayım. Farkında olduğum için iftiraya uğrayacak, yargılanacaksam ne buyurun. Ama ben kötü bir şey yapmadım. Çok popüler bir davranış olan iftiraya da başvurmadım. Kimseyi zan altında bırakmadım. Bu yazıyı gündemde olan çok önemli (!) bir konu hakkında görüşlerimi paylaşmak için naçizane kaleme aldım. Sonuç olarak demek istedim ki; ÖĞRENCİLERİN BAŞKA SORUNLARI, örneğin işsizlik örneğin atanamama örneğin sınav sistemleri, VAR, BİRAZ DA ONLARA YOĞUNLAŞIN!

77


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe 78


beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister…

Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

79


azizm.sanat@gmail.com www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

80

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Kasım 2013  

Dosya: Egemenlerin Korkusu

Azizm Sanat E-Dergi Kasım 2013  

Dosya: Egemenlerin Korkusu

Profile for azizm
Advertisement