Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Eylül 2012 Sayı 59 Buz Devri Sabahattin Ali ve Evrim Teorisi TV'de Sansür

1


Editörden Rönesans ve Aydınlanma arasında köprü kuran, dehası halen bütünüyle çözümlenememiş besteci Carlo Gesualdo ve Aydınlanma Çağı'nın en büyük düşünürlerinden Voltaire'in 1759'da kaleme aldığı ölümsüz eseri "Candide"i aynı düzlemde ele almak, başarılı bir fantastik senaryo çalışması olabilecekken ülkemizin ve dünyanın olası geleceği üzerine öngörümüzün yol haritası olarak beliriyor ne yazık ki. Bir felsefi düşünce akımı olarak iyimserliğe karşı yazılmış en büyük taşlamaları içeren ve Türkçe anlamı saf / temiz olan Candide, Avrupa'dan Afrika'ya, Güney Amerika'dan İstanbul'a uzanan yolculuğunda akıl almaz kötülüklere maruz kalan ancak "bunda da bir hayır vardır" algısından sapmayan, yer yer güldüren bir karakterdir. Gerçeküstü kötülükteki politikalar altında maddi manevi ezilen ama isyan etmeyi aklından geçirmediği gibi durmaksızın haline şükretmeyi ihmal etmeyen bir zihniyetle örülü ülkemizde Candide, yığınlarımıza tutulmuş bir ayna vazifesi görüyor. Öte yandan Gesualdo'yu, olağanüstü zekası ve müzikteki devrimci notalarının ötesinde ele geçirmiş en büyük duygu pişmanlıktı. Gençken işlemiş olduğu suçları aşamaması ve hatalarını düzeltememesi neticesinde son yıllarında kendini para karşılığı kırbaçlatan ve gülümsemeyi yalnızca bu acı dolu anlarda yaşayabilen bir ruhla sonsuzluğa göçtü bu büyük sanatçı. Başta ülkemiz olmak üzere günümüz dünyasında hiç bir somut temele dayanmayan safça iyimserlikle gerici iktidarları destekleme noktasındaki Candide'lerin geç gelecek bir pişmanlıkla tek tek Gesualdo'laşmaları ne yazık ki kendi varoluşlarından öte bütün bir insanlığın varoluşuna tesir edecektir. Bu olası gelecek öngörüsünü "kader" olarak görmeyerek ayağa kalkmalı, silkinmeli ve ilerici bir dönüşüm için isyan etmeliyiz. Çünkü kırbaçlanırken gülebilmenin garantisi yok! Azizm'de bu ay, değerli siyaset bilimci Fatih Yaşlı, "bunca kötü şey oluyorken nasıl hala parçalanmadık" sorusunun cevabını ararken, saf iyimserlik kokan yanıtların ardındaki asıl gerekçelere dikkati çekiyor. Örgütümüzün en büyük destekçilerinden değerli bilimci Osman Bahadır, edebiyatımızda evrimin izini süren yazı dizisinde bu kez Sabahattin Ali öykülerine doğru bilimsel bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını. Tiyatromuzun büyük ustası Orhan Aydın ise ülkemiz sanat politikalarının gerici yüzünü deşifre etmeyi sürdürüyor. Sinema yazılarımızda, yedinci sanatın RTÜK ve televizyonculuğumuz karşısında verdiği ve kaybettiği savaşı irdelerken, yazarımız 2


Selin Süar son on yılın en çok ilgi gören çizgi film serisi "Buz Devri"nin alt metinlerine sızmış ideolojik yol haritasını çıkarıyor. Ayrıca Hollywood'un Çernobil faciasını ele alış biçimine dair eleştirimiz de sayfalarımızda. Deneme, öykü ve şiirlerimiz ise gelişen yazar kadromuzla bu ay daha da zengin. Saf iyimserliği, boşvermişliği ve kaderi aşmak adına sanatla kalın dostlar... Azizm'in Notu: Ekim güncellememiz için dilediğiniz konuda inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videoyu 7 Ekim 2012 tarihine kadar, azizm.sanat@gmail.com adresinden editörlerimize iletebilirsiniz.

azizm.sanat@gmail.com www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Buz Devri 4 Kıtalar Ayrılıyor (2012) - Steve Martino, Mike Thurmeier Arka Kapak: Kırmızı Çıplak (1917) – Amedeo Modigliani

3


İçindekiler Hala Nasıl Bir Arada Yaşayabiliyoruz ya da Çoğunluğun Apolitizmi - Fatih Yaşlı

s. 5

Edebiyatımızda Evrim Düşüncesi (2): Sabahattin Ali ve Evrim Teorisi - Osman Bahadır

s. 8

Mikrop - Orhan Aydın

s. 11

Buz Devri'nin Evrimi - Selin Süar

s. 14

Yedinci Sanatın RTÜK ve Televizyonculuğumuz ile İmtihanı - Onur Keşaplı

s. 18

Sinemasal Olarak "Çernobil Felaketi" - Semra Polat

s. 22

Arayış - Abdullah Rıdvan Can

s. 24

Yargıç Enigmam (şiir) - Nazmiye Demiroğlu

s. 28

Zamanın Gölgesinde Feride ile Berhan (öykü) - Cihan İpekçi

s. 30

İki Aşık (şiir) - Gökhan Soysal

s. 32

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! - Mustafa Balbay

s. 34

4


Hala nasıl bir arada yaşayabiliyoruz ya da çoğunluğun apolitizmi Fatih Yaşlı Bu sorunun bir yanıtı olmalı, bu soruya bir yanıt bulmalıyız. “Hala nasıl bir arada yaşayabiliyoruz”, soru derken bunu kastediyorum. Ülkede tam otuz yıldır bir savaş sürüyorsa; yirmi yaşındaki Türk ve Kürt çocukları dağbaşlarında ölüyorsa; ülkenin dört bir yanında omuzlar tabut taşımaktan, kollar kürek sallamaktan, gözler ağlamaktan ve toprak genç ölüleri ağırlamaktan yorulmuşsa; örgütlenmiş kötülük, öyküleri ad ve soyadlarının baş harflerinden ibaret kız çocuklarına tecavüz edip hayatı zindan ediyorsa; sınırsız bir zenginlik sınırsız bir yoksullukla arsızca dalga geçiyorsa; sermaye, bir seri katil misali düzenli olarak iş cinayetlerinde işçilerin canını alıyorsa; birileri Alevilerin evlerinin kapılarına işaretler koyuyorsa; 66 aylık her çocuk potansiyel birer imam ve hatip olarak görülüyorsa… Ve tüm bunlara rağmen, hala hiçbir şey yokmuş gibi davranabiliyor, yiyip içip gülebiliyorsak; sokakta hala kan gövdeyi götürmüyorsa; piyasalar, borsalar, bankalar, banka kredileri ve televizyon dizilerinden ibaret bir hayat, koskoca bir yalan saltanatı olarak varlığını sürdürebiliyorsa, bu soruya bir yanıt bulmalıyız. “Hala nasıl bir arada yaşayabiliyoruz” sorusunu “niye hala birbirimizi boğazlamıyoruz” tarzı bir vahlanmayla, bir hayıflanmayla, bunun gerçekleşmesine dair bir istekle sormadığım anlaşılıyor olmalı. Esas niyetim, bu ülkede bunca fay hattı varken ve bu ülkede toplum zihinsel anlamda böylesine kutuplaşmışken hala neden bir deprem olmadığını, niye bir kırılma yaşanmadığını anlamak. Bu sorunun yanıtının, en azından bizler için “bu toprakların engin hoşgörüsü”, “toplumumuzun yüksek sağduyusu” ya da “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günler” olmadığını biliyoruz, o halde yanıt başka bir yerde olmalı. Yanıtın “çoğunluğun apolitizmi” olduğunu söylememiz mümkün görünüyor; bu, hala birbirimizi boğazlamıyor oluşumuza dair şansımız; ve fakat aynı zamanda “hala şarabımızı vermek için üzüm gibi” eziliyor oluşumuza dair şanssızlığımız.

5


İlk bakışta, zihinsel olarak böylesine kutuplaşmış bir toplumun aynı zamanda ileri derecede apolitizmle malul olduğunu söylemek bir çelişki gibi görünse de aslında öyle değil. Kutuplaşma günümüz Türkiye’sine ait bir hakikat olsa da çoğu kez zihinsel düzeyde kalıyor ve politik bir eylemliliği beraberinde getirmiyor; Kürtler dışarıda tutulursa, herkes pasif bir konum almayı ve kendi gettolarında yaşamayı tercih ediyor, mecbur olmadıkça diğerlerine “bulaşmamaya” çalışıyor. Apolitizm derken bahsettiğim tam da bu “bulaşmama hali”; yani politik olmamayı değil, aktif politikadan, eylemlilikten ve örgütlülükten olabildiğince uzak durmayı ve politik meseleleri “büyüklerimiz halleder” düzeyinde, pasif bir şekilde kavramayı kastediyorum. Apolitizmin temelinde Türkiye toplumunun yaklaşık yüzde 65’lik diliminin, yani önemlice bir çoğunluğunun, kendisini milliyetçi ve muhafazakâr olarak tanımlaması bulunuyor. Bu çoğunluk, kendisini iktidarla ve devletle öylesine özdeşleştiriyor ki, hınç duyduğu diğer toplum kesimlerine karşı, nasıl olsa devletin gerekeni yapacağına duyduğu inançtan hareketle, devletin çağrısına icabet etmeyi gerektiren kimi istisnai durumlar dışında herhangi bir tepkide bulunmuyor, özerk örgütlenmeler kurma yoluna gitmiyor ve bir eylemlilik içerisine girmiyor. Türkiye toplumunun yukarıda sözünü ettiğim apolitikliğinin ya da aynı anlama gelmek üzere “pasif politikliğinin” gerisindeki en önemli nedenlerden biri, elbette ki örgütsüzlüğü. Sendikalı sayısını çalışan nüfusa oranladığımızda ortaya çıkan tablo, bu durumu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Günümüz Türkiye’sinde, milyonlarca emekçi ya hiçbir şekilde sendikalı değil ya da artık ücret sendikacılığı bile yapmayan, yeni rejimin hegemonyasına hizmet eden tabela sendikalarına üye. Tam da bu nedenle, ülke tarihinin emeğe yönelik en büyük saldırı dalgasına karşı herhangi bir yanıt verilmesi mümkün olamıyor. Benzer bir örgütsüzlük halinin Aleviler için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. Yüzlerce yıldır uygulanan politikalardan sonra Alevilerin büyük bir bölümünün sindirilmesinin başarıldığını, yani arzulananın gerçekleştirildiğini söyleyebiliyoruz. İktidarın Alevilere yönelik söylemi, cemevlerine dair yasal düzenlemeler, kapılara konulan işaretler, Alevilerin çok azında bir tepki yaratıyor. Tehlikenin farkında olunsa da; bu, beraberinde herhangi bir örgütlenmeyi ve eylemliliği değil; aksine, içe kapanmayı ve sessizleşmeyi getiriyor; çünkü ne kadar görünmez olunursa tehlikeden o kadar uzak olunacağı düşünülüyor.

6


Çoğunluğun apolitizminin ya da pasif politikliğinin gerisinde bir de medar-ı maişet, yani geçim derdi bulunuyor. Aldıkları kölelik ücretine rağmen tüketimin örümcek ağına düş(ürül)müş milyonlar, kredi kartları, hesap ekstreleri ve tüketici kredileriyle o ağın içinde debelenip dururken ve hem varoluş sebepleri hem de esas kaygıları o ağ olmuşken, başlarına “yeni belalar” almak istemiyorlar. Üstelik piyasa, iktisadi faaliyet ve tüketim, ironik bir şekilde, hangi etnik, dini ya da sınıfsal kökenden olursa olsun insanların eşitsiz bir şekilde de olsa birbirleriyle iletişime geçtiği yegâne alanı oluşturuyor. Çoğunluğun apolitizminin, beraberinde bir tür toplumsal ataleti, kayıtsızlığı ve samimiyetsizliği getirdiğini söylemek mümkün. Asker ölümlerinin bir seferde çift haneli sayılara ulaşmasına dahi artık tepki veremeyen, bırakın barış istemeyi, savaşmaya bile takati, feri olmayan, düşüncelerini ve hislerini en fazla sanal âlemde ifade edebilen, hastalıklı ve yalandan bir savaş dilini ancak internetteki forum sayfalarında, okuyucu yorumlarında ve sosyal medya ağlarında dile getirebilen bir tipolojinin bugün Türkiye toplumunun çoğunluğunu oluşturduğunu söyleyebiliyoruz. İlk başta da belirttiğim gibi bu tipoloji, bu apolitik çoğunluk, şansımız ve şanssızlığımız. Hala Yugoslavya, hala Ruanda olmayışımızın gerisinde bu var: Türkiye toplumunu dağılmaktan, çözülmekten çoğunluğun apolitizmi koruyor. Fakat tam da bundan ötürü, sahici bir toplumsal muhalefet, hakikatin peşine düşme, çekilen acıların hesabını sorma ve bundan kaynaklanan bir kutuplaşma bir türlü söz konusu olamıyor. Hal böyle olunca da bu toplum belki de sadece bir tek futbolda sahici, hakiki ve samimi bir şekilde kutuplaşabiliyor, ölmeyi ve öldürmeyi göze alabiliyor Türkiye toplumunun çoğunluğun apolitizmi nedeniyle birbirini boğazlamıyor oluşunun ilelebet sürüp gitmeyeceğini, bu apolitizmin kolaylıkla manipülasyona maruz bırakılıp birtakım kirli siyasi projelere alet edilebileceğini akılda tutmamız gerekiyor. Linç girişimleri, BDP binalarına yönelik saldırılar ve Alevi evlerine konan işaretler böylesi bir olasılığın ipuçları olarak karşımızda duruyor. Kürt sorunu, Suriye’de yaşananlar ve Ortadoğu’nun bütününü kapsayan savaş tehlikesi gibi nedenlerle Türkiye bir göktaşı misali hızla bunun mümkün olabileceği bir konjonktüre doğru ilerliyor. Bu ilerleyişin nasıl engellenebileceği görevlerimizden birini oluşturuyor.

üzerine

kafa

yormak,

öncelikli

7


Edebiyatımızda Evrim Düşüncesi(2): Sabahattin Ali ve Evrim Teorisi Osman Bahadır 1940’lı yılların düşünürleri ve yazarları, evrim teorisini ve gerçeğini halka anlatmaktan geri kalmadılar. Sabahattin Ali de, “Devlerin Ölümü” başlıklı hikâyesinde dinozorların yaşamını ve yok oluşlarını bir masal tadında dile getirmişti.

Sabahattin Ali (1907-1948), “Devlerin Ölümü” adlı öyküsünü 1946 yılında yazdı. Sabahattin Ali bu öyküsüne temel olarak dinozorları alıyor, onların yaşamını ve yok oluş nedenlerini inceliyor fakat aynı zamanda genel olarak canlıların ve insanın evrimi hakkındaki düşüncelerini de açıklıyordu. Öyküsüne “Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin ‘ikinci devir’ adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı.” sözleriyle başlayan yazar, öyküsüne daha sonra şöyle devam ediyor: “Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. Canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar, birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar vardı. Bir de bu söylediğimiz devler. Bunlar da çeşit çeşitti. Boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu. Kimisinin kalın, pul pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda büyüklüğünde başları, bir adam boyu dişleri ve 8


boynuzları, kimisinin dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük başları vardı. Hemen hepsinin kuyrukları uzun, peçeleri tırnaklıydı. Sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında sıcak kan dolaşmayan bu devler loş ormanlarda, sulak, bataklık yerlerde yaşarlar, ot, et, ne bulurlarsa yerlerdi. (...) Onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkânını veren ne cesaretleri ne de zekâlarıydı. Sadece dev yaradılışlarına dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. Bir yerde göründükleri zaman bütün canlılar oradan kaçışır, balıklar suyun derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yer yüzünün bu tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. İleride zekâ ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı. (...) Yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri olmayan bu mahlukların ne günlerinden, ne geleceklerinden korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür sürmelerini sağlamak için kurulmuştu. Ama yeryüzünde hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran, uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu göründü. Tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle değişmeye başladı. Bu birdenbire olmadı. Belli belirsiz kendini gösteren bir kuraklık, yine insan aklının zor kavrayacağı kadar uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları, sulak yerleri kuruttu. Bol yapraklı loş ormanlar seyrekleşti. Yeni şartlara uymasını bilen, yaradılışları buna müsait olan mahluklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, ürerlerken, bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamayarak birer birer kırıldılar.(...) Zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının yıkılmaya, ömürlerinin sona ermeye yüz tuttuğunu anladıkça vahşilikleri arttı. Kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile parçalayıp yediler. Kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında, birbirleriyle boğuşup, yüzlercesi birden öldüler. Ama hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde yeni canlılar türedi, o mini mini memeliler gelişti, hele onların vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri beyaz bir yığın, git gide kudretini arttırdı. O devlerle kıyaslanınca bir solucan kadar küçük kalan bir mahluk dünyaya pençeleri, dişleriyle değil, kafasıyla hâkim oldu. Bulanık hatıraları, çeşitli mahlukların on binlerce nesillik değişmelere rağmen, bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını bile o meydana çıkardı. Uçsuz bucaksız bir araştırma, bilme isteğiyle her yerleri kurcalayıp eşelerken, o devlerin nasılsa çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. 9


Hayalinde onların şekillerini canlandırdı. Onlara çeşit çeşit isimler taktı. Şurdan burdan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi ve seyretti. İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen, yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı. Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu.” MASAL GİBİ ANLATIYOR “Devlerin Ölümü” öyküsü burada bitiyor. Sabahattin Ali, dinozorların yok oluşlarının nedeni olarak kuraklığın başlamasını gösteriyor. O, bu öyküsünü yazarken dinozorların ortadan kalkması iklim koşullarındaki değişmeyle açıklanıyordu. Fakat 1980’li yıllardan itibaren Nobel Ödüllü ABD’li fizikçi Luis Alvarez ve oğlu jeolog Walter Alvarez, dinozorların bir göktaşının dünyaya çarpması sonucunda yok olduklarını ileri sürdü. Bu görüş 1990’lı yılların başlarında bilim çevrelerinde kabul edilmeye başlanmış ve günümüzde de ortak kabul edilen bir görüş niteliği kazanmıştır. Buna göre 65 milyon yıl önce yaklaşık 10 km. çapında bir göktaşının dünyaya çarpmasıyla oluşan toz tabakasının atmosferi kaplamasıyla, yıllarca süren karanlık ve soğuk dönemde bitkilerin fotosentez yapamamasıyla besin zinciri yıkılmış ve dinozorlarla birlikte canlı türlerinin %70’inden fazlası yok olmuştur. Sabahattin Ali, gerek dinozorların yaşamını ve yok oluşlarını, gerekse diğer canlı türlerin evrimini bir masal gibi anlatıyor. Onun bu öyküsü gerçekte de Sırça Köşk (birinci baskı 1947, 12. baskı Şubat 2012, YKY) adlı kitabının masallar bölümünde yer almaktadır. Ülkemizde bilimsel bilgilerin ve konuların özellikle de çocuklar söz konusu olduğunda bir masal gibi anlatılmasına ne kadar çok ihtiyaç var.

10


Mikrop… Orhan Aydın Dizi ve sinema setlerinde çalışan emekçilerin ve oyuncuların sigortalı olması için başlatılan çalışmaya engel olmak adına her tür cambazlık yapılıyor. Oyuncular Sendikası’nın başvurusuyla sigortasız insan çalıştırdıkları ortaya çıkan yapımcılar elbette boş durmuyorlar. Utanmıyor, sıkılmıyor SGK ve Çalışma Bakanlığı’nın kapısına dayanıp, ‘biz sizler gibi düşünen yapımcılarız, bu sigortaları ödersek batarız’ diye söze girip, ‘karşılığında kamu spotları yapalım, dizilerimizin içinde kullanalım’ diye yalvar yakar oluyorlar. Görüşmeler aylarca sürüyor. Sonunda ‘gereği’ yapılıyor. SGK ve Bakanlık bu yandaşları ‘haklı’ buluyor ve dizi setlerinde çalışanların sigorta meselesi 4B denen düzenlemenin içine tıkılıyor. Gazeteci Ali Tezel, ilgili yapımcıları ve beraberindekileri açıklıyor. Ekibin başı Birol Güven ve Fatih Aksoy. Olay büyüyor ve canlı yayınlarla ekranlara taşınıyor. Burası Türkiye. Hak-hukuk-adalet-eşitlik-iş güvenliği zaten çoktan rafa kaldırıldı. Her gün ‘iş kazaları’ adıyla işçiler cinayetlere kurban ediliyor. Çalışma hayatımızı, insan kanını emen keneler gibi taşeronlar yönetiyor. Çalışma Bakanlığı, hayatın her alanını taşeronlara teslim etmek için patronların bir dediğini ikiletmeyen bir sistemin yamağı olmuş. Sendikal haklar budandı.

11


Örgütlenen işçiler, elbette ki patronların ve halkın sırtından beslenen asalak siyasilerin korkulu düşmanıdır. Tıpkı TV dizileri-sinema filmleri ve setlerde olduğu gibi örgütlü olup birlikte hak talebinde bulunmak, bu sistemin kirli çarkları yoluyla yaşamlarını sürdüren asalakların işine gelmiyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde eşi benzeri olmayan bir sömürü alanı bilerek ve isteyerek-kanunsuzluklara göz yumularak yaşatılıyor. TV dizisi alanında çalışan insan sayısının 100.000 olduğu tespiti yapılıyor. Bu insanların emekleri üstünden yürüyen TV dizi yayıncılığı ‘yapımcı’ denen taşeronlar aracılığıyla çarkını çeviriyor. Televizyonlar ve tüm basın üstünde AKP egemenliği, yandaşlığı su götürmez bir gerçektir. Her değerli varlığı kendisinin kılan; olmadı yandaşlarına pazarlayan bir zihniyet bu alandaki sömürüye göz yummaya devam edecektir. Yapımcılar hakları yenen çalışanlardan akıllı! Sigorta ödemek de neymiş, böylesi ağır bir yük altında iş mi yapılır? Sanatçılar ve çalışanlar kendi sigortalarını kendileri ödemeliler!! Akıl bu olunca, yasalara filan uymak da gereksizdir. AKP ve onun Çalışma Bakanı beyefendi, yandaş yapımcılarla işbirliği yapıp, alandaki yarılmayı derinleştirmenin hesaplarını yapıyorlar. TV ekranlarında izlediğiniz oyuncuları, yapımcıların Tekel işçileri gibi 4B statüsünde görmeleri, bu yüzden bir tesadüf değildir. Oyuncuyu ve set çalışanlarını BAĞKUR üyesi gibi görmek ise, onları işveren statüsüne getirerek, vergi ve benzeri yükümlülüklerin altında ezmek, kazandıkları üç-beş kuruşa göz dikmektir. Bu çarka çomak sokmak, ancak örgütlenmiş ve birlikte davranış erdemi gösterebilen bir güç tarafından yapılabilir.

12


Bakanlık odalarında yapılan pazarlıklar şimdiye kadar bir sonuç vermemiştir ve yine öyle olacaktır. Bu ülkede dizi setlerinin üç gün çalışmaması ile neler oluru düşünmek ise nedense kimsenin aklına gelmemektedir. Bunu başarmak için önce içimizdeki mikropları ayıklamanın bir yolu olmalı! Yoksa tüm alan mikrop yuvası olacak. Al gözüm seyreyle.

13


Buz Devri'nin Evrimi Selin Süar

Kaynağını masallardan ve mitolojiden alan animasyonlar, toplumun gözünde masum bir seyirlik eğlence olsa, unutulmamalıdır ki animasyonların –ve dolayısıyla masalların- içinde yer alan yapay atmosfer ve kurgu, çocuklara aktarılan bilgilerin ve öğretilerin kalıplaşarak, aynılaştırılmış düşünce yapılarının oluşturulmasına sebep olmaktadır. Kendi toplum düzeninin bir yansıması olan çizgi filmler, böylece, izleyicilerine belirli stereotipleri tekrarlayarak öğretir ve düşünceler, tekrarlama yöntemleriyle normalleşme sürecine entegre olur. Bugün, pek çoğu Amerikan yapımı olan çizgi filmlerin konusu, karakterleri ve öyküsünün verdiği mesajlar, olumsuz bir olaydan sıyrılmak ve iyiyle kötünün çatışmasını izleyiciye aktarmak kadar basit örüntülerle sınırlı kalmıyor. Vizyona giren animasyonların her biri, belli ideolojilerin, bilinçli olarak izleyicinin bilinçaltına yansımalarıyla oluşturuluyor. Kahraman karakterlerin üzerlerine yüklenen misyon, çevre tasvirleri ve imaj

14


yaratma kaygısıyla sunulan çizgi filmleri izleyen seyirciler, istemeden ve farkında olmadan bu ideolojileri de benimsiyorlar. Vizyona giren son dönem animasyonlardan olan Buz Devri 4-Kıtalar Ayrılıyor, içerdiği mitolojik karakterleriyle ve üç bölümdür birbirinden hiç ayrılmayan kahramanlarıyla animasyon serilerinin en gözdelerinden birini oluşturmaya devam etti. 2002 yılında ailesi, insanlar tarafından yok edilen mamut Manny, yırtıcı bir sürünün üyesi olan kaplan Diego ve tembel hayvan Sid’in tesadüfler çemberi içerisinde birbirlerini bulmaları ve istemedikleri halde arkadaş olmalarıyla başlayan serinin doğayı koruma, kin tutmama ve insan-hayvan işbirliği içerisinde ‘Dünya hepimizin’ alt sloganıyla altı çizilen bir hümanizm mevcuttu, ancak serinin devamında insan türünü hiç göremememiz, zincirin ve olaylar silsilesinin kırıldığını seyirciye gösterdi. Carlos Sandalha’nın yönetmenliğini yaptığı Buz Devri 2- Erime Başlıyor’un konusu ise mamut Manny’nin bir aile kurmak istemesi, ancak ortalarda kendi ırkından hiçbir canlıyı görememesiyle beraber umutsuzluğa düşmesiyle açılır. Bir gün Manny'nin karşısına Ellie isimli bir mamut çıkar, fakat Manyy’nin, Ellie’yi ikna etmesi zor olur, çünkü Ellie, kendini kuyruğundan ağaca asan ve kendini opossum sanan bir mamuttur. Bu arada ısınan hava, vadiyi okyanustan ayıran barajı eritmeye başlar ve bunu fark eden kahramanlar Manny, Sid ve Diego, vadinin diğer tarafına geçmenin tek kurtuluş olduğunu bildiklerinden Ellie ve iki opposum kardeşi de alarak maceraya doğru yol alırlar. Serinin üçüncü filmi Buz Devri 3- Dinozorların Şafağı’nda dinozorların yaşadığı yer altındaki dünya ısınırken, henüz buzul çağını bitirmeyen üst katman karşımıza çıkıyor. Seriye eklenen yan karakterler ve Ellie’nin anne adayı olması, maceranın ortasında, izleyicilere heyecan katıyor. Serinin üçüncü filminde olaylar, yeni bir karakter olan Buck ile yürüyor gibi. Ana karakterleri arka planda bırakan Buck, ‘yalnız kovboy’ ve ‘lider’ metaforunu iğnelercesine senaryo içerisinde biraz uçuk kaçık, biraz zeki hareketleriyle karakterler arasında bütünleme unsuru olarak kullanılıyor. Yönetmenliğini Steve Martino ve Mike Thurmeier’in ortaklaşa yaptıkları Kıtalar Ayrılıyor bölümüyle geçtiğimiz ay bir kez daha seyirciye merhaba diyen Buz Devri, bu kez yepyeni ideolojiler ve satır altı cümlelerle karşımıza geliyor. Manny, Diego ve Sid'in, maceraları, kıtaların ayrılmasıyla başlıyor ve sürüklendikleri bir kıtadan kurtulmak için buzdağından derme çatma bir gemi yaparak okyanusa açılmalarıyla devam ediyor. Çıktıkları seferde mitolojik deniz canlıları ve korsanlarla karşılaşan grup, en nihayetinde birbirlerinin arkalarını kollayarak çözüme ulaşıyorlar.

15


Dört seriye de baktığımızda, kahramanların hepsinin ayrı bir karakter yapısı olduğunu görüyoruz. Birbirine bütünüyle zıt olan bu karakterleri bir arada tutan ise sadakat, anlayış, arkadaşlık ve sevgi bağları. Türlerinin getirdiği kişilik özelliklerine rağmen, bu özelliklerin zıddına doğru bir tablo oluşturan karakterlerden Diego, bir kaplan olması nedeniyle zeki ve hareketli bir karakter olarak çizilmiş. Serinin ilk filminde duygusuz ve yırtıcı bir canlı olarak karşımıza çıksa da ilerleyen süreç içerisinde onun da şefkate düşkün kedi özellikleri canlanmaya başlıyor. Manny, gruptaki belki de en oturaklı ve mantıklı karakter, ama karamsarlığa en yatkın özellikler de onda görülüyor. Türünün isminden anlaşılacağı üzere tembel hayvan Sid ise miskin, ancak miskinliği insan türünün tatildeyken içinde bulunduğu ruh haline yatkın. Bir yanıyla gruptaki her hayvandan daha enerjik, eğlence düşkünü, atak ve esprili, diğer yanıyla yan gelip yatmayı seven özelliklerle donatılmış. Bu üç farklı özelliğe sahip türün yanında belirlen yeni karakterler ise gerek boyut, gerekse düşünsel açıdan birbirlerinin zıddı olan Ellie ve onun kardeşleri. Sid dışında filme asıl hayat veren başka bir öge ise Scrat. Meşe palamuduna dört bölümdür bitmek tükenmek bilmeyen bir tutkuyla bağlı olan sincap, her serinin başlangıcında, ortalarında ve sonunda öykü içinde öykü sergileyerek farklı bir tat yaratıyor.

İlk bölüm insanlığın ve Dünya’nın gelişimi ile paralel giden evrim göze çarpıyor ve küresel ısınma mesajıyla bitiyordu; ancak serinin ilk filminin bu yapısı muhafazakâr ve tutucu çevrelerden oldukça tepki toplayınca ikinci filmden itibaren dini metaforlara dair göndermeler karşımıza gelmeye başladı. Nuh Peygamber, Musa Peygamber ve Adem-Havva göndermelerini açıkça gördüğümüz Erime Başlıyor’da karakterler, erimeden kaynaklanan selden korunmak için Nuh Peygamber’in gemisini andıran bir ağaç kabuğuyla kurtuluyorlar. Scrat, meşe palamuduna ulaşmak için Musa Peygamber’in Kızıldeniz’i yarıp kavmine geçit vermesi gibi denizi ikiye ayırıyor ve kendini bir anda meşe palamudu cennetinde buluyor. Cennetteki meşe palamutları ve çeşitlilikle yetinmeyip altın kapılar ardında bulunan meşe palamuduna, yani yasak meyveye ulaşmasıyla cennetten kovuluyor. Bu filmin devamında gelen üçüncü filmde ise dinozorlar ve memelilerin aynı yerde yaşıyor olmaları, serinin evrim teorisine tamamen uzaklaşıp -en iyi niyetlemuhafazakârları kızdırmayacak bir çizgiye oturduğu görülüyor. Serinin son filmi olan Kıtalar Ayrılıyor ise kurtuluş ülkesi Amerika metaforuyla sonlanıyor. Filmin başından sonuna kadar çalan Beethoven’ın 9. Senfoni’si “Kardeş olun ey insanlar, bunu ister Tanrımız!” sözlerini çocukların aklına yerleştiriyor ve en nihayetinde 16


birbirinden tümüyle farklı ırklar, kurtuluşu bulduğu kıta olan ve Özgürlük Anıtı’nın bulunduğu Amerika’da eğlenceyi, dansı, mutluluğu, birliği ve beraberliği bulup özgürlükler ülkesine giriş yapıyor. Özellikle Kıtalar Ayrılıyor’da nihayet meşe palamudu cennetine kavuşan Scrat, kendini kaybedip Antik Çağ’ı anımsatan; sanatın, bilimin ve düşüncenin ilerlediği sincaplar ülkesini ayakta tutan meşe palamudunu da yerinden oynatıp, ülkenin tümden batmasına sebep oluyor. Esprili ve akıcı özellikleri bir yanda dursun, bir başka sincabın “Sincap kardeşim, kendine hakim ol… Kemir kemir nereye kadar?” dediği sahnenin peşi sıra gelen ülkenin sular altında kalış öyküsü de izleyiciye bilim, sanat ve ideolojiler çağının bütünüyle bitmiş olduğunu mu söylemeye çalışıyor diye düşündürüyor. Hemen her seride görülen, özellikle de son filmde vurgulanan aile olmanın kan bağıyla veya ırkla gerçekleşmeyeceği, bunun üstünde olan hislerle beraber olunabileceği mesajıysa filmin en önemli artısı.

Beşinci film yapılacak mı, yapılacaksa neler olacak ve Buz Devri nereye ilerleyecek bilinmez, ama film yapımcılarının git gide özgür ülke, özgür düşünce kalıplarının altında yatan muhafazakârlık çizgilerini işlemeye devam edecekleri seziliyor.

17


Yedinci Sanatın RTÜK ve Televizyonculuğumuz ile İmtihanı Onur Keşaplı Sinemayı bir sanat olarak algılayan, nitelikli izleyicinin büyük çoğunluğu için sinema salonundan daha ideal bir film izleme mekanı olamaz. Evdeki rahatlığa ve gelişen teknolojinin getirdiği tüm sinemasal etkilere rağmen "sinema izleyicisi"ni, "film izleyicisi"nden ayıran en büyük fark budur. Zaman geçirmenin, eğlenmenin ötesinde bir bağ kurduğu yapıtı "nerede olursa olsun izlerim" diyemez sinema izleyicisi, yarısından başlamaz filmlere. Fakat konuyu ülkemiz özelinde ele alırsak, sinema salonu olmayan onlarca şehre, birçok filmin İstanbul dışında dağıtımını yapmayan şirketlere, bilet fiyatlarını şaka noktasında uçuk rakamlara taşıyan kartelleşmiş firmalara sahip bir ülke olarak evde film izlemek bir çok sinema izleyisi için olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Buna bir de gelir dağılımındaki eşitsizliğin yarattığı büyük uçurum neticesinde DVD vb. oynatıcıları edinemeyen, film kanalları olan dijital platformları satın alamayan sinemaseverleri düşünürsek ulusal yayın yapan televizyon kanallarının - reklam arası ve dublaj hatalarını elbette unutmadan - ne denli önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Sinema izleyicisine en demokratik yoldan film ulaştıran bu kanalların sinemaya müdahaleleri ve yayın biçimleri, sinemaya gönül vermiş herkesin dert edindiği bir alan olmalı. Bu konu bizim için güncelliğini asla yitirmedi, fakat en son Ezel Akay'ın yönettiği "Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?" filmine, TRT tarafından uygulanan ideolojik sansür ve yönetmenin haklı isyanı, konunun ne kadar vahim olduğunu bir kez daha hatırlattı. İnançlara hoşgörülü yaklaşmayı ele alan bir filmi "Alevi mi, Sünni mi" diyaloğuna sansür uygulayarak yayınlayacaksanız yayınlamayı, aklınızdan niçin geçiriyorsunuz diye sormak gerek. Geçtiğimiz yıl, Adile Naşit'in güldürü filmindeki hamam sahnesini topyekün sansürleyen televizyoncuların sinemadan ne anladıklarını sorgulayan bir ses yükselmişti, ancak bütün isyanlarımız gibi sönüp gitmişti. Bu kez öyle olmamalı. RTÜK kısaltmalı kurumun akıllı-aptal- işaretler dönemi ve çığırından çıkan ceza yağmurları öncesine dönelim dilerseniz; bu gerici yapının henüz ezici gücüne erişmediği zamanlara... 2007 yılında Show TV, yönetmenliğini Reis Çelik'in yaptığı, Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ın idamlarını konu alan "Hoşçakal Yarın"ı gece yarısından sonra yayınlıyordu. Her ne 18


kadar geç bir vakit de olsa böyle bir filmi yayınlama cesaretinden ötürü kanalı kutlamayı düşünürken filmin sonlarında Denizler’in idam öncesi son sözlerini söyledikleri sahne geldi çattı. O güne dek televizyonda yalnızca ağır küfürlerin sansürlendiğini gördüğümüz için filmden yaklaşık üç dakika boyunca "biiiiip" sesinin gelişiyle şok olduk. Burada tekrar etmemizin gerekmediği, Üç Fidan'ın devrimci, eşitlikçi, kapitalizm-emperyalizm-faşizm düşmanı, günümüze halen ışık tutan Marksist-Leninist haykırışları susturulmuştu. Filmi ve Denizler’i daha önce görmemiş/duymamış bir izleyicinin, bu yayın sayesinde gençlerin son sözleri olarak akıl almaz küfürler ettiklerini sanabilme ihtimali ise trajik komik bile değil, başlı başına trajik. Bununla ilgili kanala şikayetlerimizi yazılı ve sözlü ilettiğimizde elbette dikkate alınmadık, Cumhuriyet Gazetesi'nde rahmetli Deniz Som'a bir kaç kez yazmış olmamıza rağmen oradan da yanıt gelmedi. Muhalif gazetele yazarlarının eposta adreslerinin, küçük bir okur grubu için yer aldığını henüz bilmiyorduk. Bu olaydan birkaç ay sonra, Digiturk'ün o zaman sinema paketine dahil olan kanalı SinemaTürk'te, Serdar Akar'ın "Gemide" filmi oynuyordu yine geceyarısından sonra. Değerli totem sanatçısı Jno Didrickson da yanımızdaydı ve filmin Türkçe olduğunu duyunca ahşap oyma çalışmalarına geri döndü. Film bittiğinde ise Jno Didrickson haklı biçimde "filmin sessiz film olduğunu söyleseydiniz, ben de izlerdim" diyerek çıkıştı; zira film küfürlerden ötürü neredeyse tamamen sessize alınmıştı. Şikayet amaçlı yazdığımız e-postaya şaşırtıcı biçimde telefonla döndüler. Parayla satın alınmış bir kanalda sansürün olamayacağını, olsa bile gecenin köründe başlayan filme bunun yapılamayacağını söylediğimizde "haklısınız"la sürüp giden işlevsiz bir konuşma gelişti. Daha sonrasında akıllı işaretler dönemi başladı. Sinema özentisi bu uygulama izleyiciye film hakkında bilgi vererek ebeveynlerin dikkat etmesi gereken hususları da belirtmiş oluyordu. Yararlı olabilecek böyle bir uygulamayı gericilerin eline verirseniz neler olabileceği sadece bu yaz yaşanan kimi cezalarla görüldü. CNBC-e kanalı, yayınladığı "Büyük İskender"(Yönetmen: Oliver Stone) filminde kadına şiddet uygulandığı tanımlamasıyla başlayan bir gerekçe nedeniyle yüklü bir miktar para cezası ödeyecek. Filmi hem sinemada hem de kanalın bu yayınında izlemiş olduğumuz için gönül rahatlılığıyla, bu cezaya acı acı gülebiliriz. Film zaten kanalda sansürlenerek yayınlandı. Kimi şiddet sahneleri, cinsellik ve İskender'in biseksüelliğini çağrıştıracak tüm sahneler zaten kaldırılmıştı. Yazının başından beri anmamaya çalıştığımız akıl ve çağdışı tütün sansürlerini de eklersek Büyük İskender'in ne denli küçüldüğü anlaşılabilir. Bu sansür yetmezmiş gibi film "on üç yaş ve üzeri izleyici" ve "şiddet içeren sahneler" uyarısıyla yayınlandı. Yani kanal, 19


RTÜK'ün arzusu üzerine izleyici "akıllı" işaretlerle uyarıyor, yetmiyor bir de ne olur ne olmaz diyerek filmi kesip biçiyor, buna rağmen RTÜK'ün gazabından kurtulamıyor. Aynı kanalda yayınlanan "Kod Adı Kılıçbalığı"(Yönetmen: Dominic Sena) filmi, yine aynı uyarılara rağmen tamamen sansürlenerek, kurgu bütünlüğünü bozacak kadar kesip biçme sonrası yayınlandı; muhtemelen bunlar RTÜK'e yetmeyecek ve ceza alacaklar. Bu örnekleri yüzlerce sayfa dolduracak kadar çoğaltabiliriz. Anlayamadığımız, ancak anlamamız gereken noktalardan ilki, izleyicisini uyaran bir kanalın buna rağmen neden ceza aldığı. İkincisi ise zaten filmin sorun yaratabilecek her sahnesini sansürleyen kurumun neden hala filmlere yaş sınırı uyarısı koyduğu. Madem filmin tüm tehdit saçan(!) unsurları temizlendi, neden o zaman her yaştan izleyici televizyon başına oturamasın? Öte yandan Digiturk, DSmart gibi platformların sinema kanalları, paralı yayın yapmalarına ve ek paketlerle izlenebilmelerine rağmen halen sansürlü. Dünyanın hiçbir çağdaş toplumunda -diğer sansürleri geçtik- izle ve öde mantığındaki yayınlarda filmin aslına dokunulamaz, ama biz para verdiğimiz kanallarda tütün mamüllerini bile göremiyoruz! Mozaikleme yönteminde bizim için zirve ise bebeğini emziren bir annenin göğsünün, bebeğin yüzüyle birlikte mozaiklenmesiydi, yaşadığımız şaşlınlığın gücü sebebiyle ne yazık ki filmi ve kanalı anımsayamıyoruz. Son olarak, yukarıda belki de ilk örneklerinden birini andığımız, çiçeği burnunda siyasi sansürümüze dair örnekler verelim. Bahadır Karataş'ın yönettiği "Usta" filmi, ulusalcı bir siyasi yapıyla hem Avrupa Birliği'ne, hem cemaatlere, hem de kültürsanat düşmanı gericiliğe tavır alan sahnelerle dolu bir sinematografiye sahip. Bu filmi 2009’dan beri birkaç kez yayınlayan ATV, müstehcen diye heykeli yıktırtan belediye başkanını ve cemaat burjuvazisinin yükselişini betimleyen sahneleri gönül rahatlığıyla sessize almaya devam etti. Son olarak Star TV'de yayınlanan ve sonunu yakaladığımız, her ne kadar içi alınmış da olsa anarşizmi kitlelere taşıyan "V for Vendetta"(Yönetmen; James McTeigue) filminde, devrim çağrılarına dair kimi diyaloglar sessize alındı. Bunları hemen hepimiz biliyoruz, izliyoruz ve okuyoruz. Ancak ne yapıyoruz, ne yapmalıyız sorularına cevap aradığımızı pek sanmıyoruz. Bu tuhaflıkları yaşamımıza sokan, insanların film izleme, sinemaseverlerin ise sinema izleme gerekliliğini paçavraya çeviren kurumlara ve kanallara sesimizi, eleştirimizi ulaştırıyor muyuz? Bizler sessiz kaldıkça, sürdürülebilir bir isyanı başlatmak yerine sessizliğimizi korudukça, diğerleri boş durmadan film ve dizilerden rahatsız oldukları gerekçesiyle kurumları arayarak sansürün sınır tanımazlığını sürdürmesini sağlıyorlar. Digital platformları, televizyon kanallarını ve elbette RTÜK'ü bizler 20


şikayet yağmuruna tutalım, yetmez ise sokağa çıkalım. Karşılık alamazsak yönetmenlerin ve yapımcıların, filmlerini televizyon kanallarına satmamaları konusunda sıkıştıralım. Yoksa Ezel Akay'ın geç kalmış çığlığına benzeyen sesleri duyar, görmemişin muhalefeti olmuşçasına alkışlar, beğeniriz. Günümüzde Türkiye'de yayın yapan hiçbir televizyon kanalı, bir sinema filmini yerle bir etmeden yayınlayamaz, ancak buna rağmen filmlerini buralara satan yönetmen veya yapımcılar para için sanatın katline ortak oluyorlar. Bu konuda bir muhalefet oluşturmalı ve gerekli isimleri afişe etmeliyiz. Tüm bunları umursamayan, zaten filmlerini sinemada veya ev sinemasında izleyebilen zümreyle birlikte filmleri internetten sansürsüz izleyen yaygın zümrelerin yaşam alanlarının giderek daraldığını onlara göstermeliyiz. Toplumsal bir duyarlılık göstermeyecek olanların da bencil dünyalarını kaygılara boğmak için gerekli haberler gelmeye başladı. Amerika'da internet üzerinden müzik veya film indirenlere inanılmaz cezalar yolda, ülkemizde ise gerici iktidar, "sosyal medyayı kapatma tuşu"nu keşfetme amacıyla yasakçılığın kitabını yazmayı sürdürüyor. Tüm bu gidişe dur demeli, özellikle sanat yapıtlarını izleyebilme özgürlüğümüzü, çoğunluğun aygıtı televizyondan başlatmalıyız. Yoksa çok uzak olmayan bir gelecekte sansürlü DVDleri evde, sansürlü filmleri sinemada izlemeye başlayabiliriz. İnterneti ise ne siz sorun ne biz öngörelim...

21


Sinemasal Olarak "Çernobil Felaketi"

Semra Polat Bradley Parker’in ilk sinema filmi olan ‘Chernobyl Diaries/Çernobil’in Sırları’ belgesel tadında bir yapıt. Çernobil felaketinin sinema felaketi olarak kabul edebileceğimiz bu film, maliyeti düşük olmakla birlikte, ismine aldanarak iyi beklentisi olan izleklerini hayal kırıklığına uğratmaktan öteye gitmiyor. Aslına bakarsanız filmin ana teması olan ‘’Çernobil nükleer patlaması’’ filmin önüne geçmiş diyebiliriz; büyük bir kısmı Çernobil nükleer tesislerinde gerçekleştirilen çekimler patlamanın gerçekleştiği tarih olan 26 Nisan 1986 sabahına geri götürüyor izleklerini. Türkiye’ye (Ukrayna/Kiev’e bağlı Çernobil kentindeki Nükleer Güç Reaktörünün 4. Ünitesinde nükleer kaza meydana gelmişti ve yetkililer tarafından yapılan açıklamada atmosfere büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı bilgisi verilmişti) yakın bir ülkede meydana gelen bu patlama neticesinde, Karadeniz bölgemizde üretilen çayların nükleer atık içerdiği söylentileri baş göstermiş ve zamanın bakanları kameralar önünde çay içerek, söylentilerin tamamen tevatürden ibaret olduğunu gözler önüne sermişlerdi(!) Filmde, son yıllarda revaşta olan el kamerası ile çekim tekniği kullanılmış. Hatırlanacağı üzere bu dijital yükselişin en önemli temsilcilerinden biri olan Ahmad Abdallah da ‘’Mikrofon’’ adlı filmini dijital fotoğraf makinası ile çekmiş ve Kartaca Film Festivali’nde birincilik ödülü alarak adını dünyaya duyurmuştu. Ne yazık ki aynı başarıyı Bradley Parker için söyleyemeyeceğiz. Epik bir anlatımı olan ‘’Çernobil’in Sırları’’ konusunun geçmişini ele alan diğer filmlere hiçbir şekilde fark atmıyor. Radyasyonun olduğu bölgede yaşayan insanların denek olarak kullanıldığı, sağ kalan insanların ve hayvanların birer mutanda dönüştüğü izlenimini verirken, çok az bir bütçe ile oldukça basit ve bir o kadar da sıradan bir korku ve gerilim filmi yaratılmaya alışılmış. 22


Filmin senaristi Oren Peli –Paranormal Aktivity filmini çok düşük bir maliyette çekmişti- sinemada yeni bir tür başlatmıştı. Ama ‘’Çernobil’in Sırları’’nda aynı başarıyı yakalamayarak radyasyonlu bölge üzerinden kolaycı bir başarı sağlamaya çalışmış. Kısaca filmin konusu: Avrupa’yı dolaşmak isteyen Amerikalı üçlü, Moskova’dan önceki durak olarak Kiev’i seçer. Üç arkadaş Ukrayna’da Paul’e misafir olur. Amanda’ya ilgi duyan Paul, konuklarına kendini ispat için ekstrem bir tur ayarlar. Abisi Chris ve sevgilisi Natalie’nin gönülsüzce katıldığı bu tur, nükleer patlama sonucu hayalet kasabaya dönen Çernobil’in Pripyat bölgesini kapsamaktadır. Ekstrem tur organizasyonları yapan eski özel güvenlik görevlisi Uri eşliğinde, hurda bir minibüsle yola çıkarlar. Onarım nedeniyle Pripyat’a sokulmayan turist kafile, askerlerin engeline rağmen vazgeçmez ve Uri’nin ‘özel’ girişinden içeriye sızar. ‘Çernobil’in asıl sır dolu maceralı hikâyesi de bundan sonra başlar… Korku filmlerinin vazgeçilmez unsurlarından biri olan çocuk figürü bu filmde de karşımıza çıkıyor. Soyut bir gerilimden öteye geçemeyen filmin kahramanları ise Çernobil gerçeğinin bir adım ötesine bile geçemiyorlar. ‘’Çernobil’in Sırları’’ yüzeysel olarak America ile Rusya çekişmesini inceden inceye hissettiriyor!

23


Arayış Abdullah Rıdvan Can Kimine göre boşa geçen bir zaman dilimi… kimine göre hakikati, benliğini bulma işidir ‘’arayış’’. Sarf edilen her ne olursa olsun sonunda muhakkak olan şu ki elde edilen olumlu bir sonuç varsa hali hazırda zihin bütün yorgunlukları yoklukları ve insanın özüne ağır gelen karşılaştığı durumları unutuveriyor bir anda. Her şey yöneldiği o ARAYIŞ’ın etrafında zuhur ediyor. Bir sevinçtir alıp gidiyor benliğini savuruyor iklimden iklime… Ya eğer sonucu değmiyorsa çileli o yolun sonundaki elde kalan duruma… İşte kişinin asilliği orada meydana çıkıyor. Sonunda sarp kayalarla donanmış uçuruma çıkan bir yolu kimse ayakları şişene kadar yürümez. İnsan sonunda ne bulacağını bilemeden yürür. Ve eğer ki sarp kayalar çıkmışsa karşısına o arayışın sonucu ona ne hissettirir? Her şey kişide gizlidir. Nasıl ki arayış bireyseldir sonucundaki elde edinimdeki etki de bireysel olmalıdır. Her kim ki aradığını bulamaz o zamanki hissiyatını anlamak güç olur. Ya da bulur aradığı her ne ise o zaman anlarız. Sevince ortak olmak isteyen bir yönümüz var ama hüznü paylaşamayan sağır bir yanımız da var ayrıca. İki farklı yapıdan yaklaşmak gerek bu konuya. Maddi arayış ve manevi arayış… Maddi arayış, materyalizme dayalı dünya görüşü olanların; manevi ise tasavvuf görüşünü benimsemiş kimselerin arayışlarıdır. Tabi bu konular arasında epey bir fark vardır ve çatışan iki unsurdur ancak ortak olan, bu iki ayrı kutbun burada aynı safta durmasını sağlayan, konu arayıştır. Arayış ne olursa olsun insan olan her varlığa sunulmuş bir yetidir. İster onu kullanır insan oluruz isterse salıveririz bir çiçekten farkımız olmaz fotosentezin dışında. Bilindiği üzere Materyalizm, varlık veya gerçeklik hakkında bir görüştür. Bu görüşe göre var olan veya gerçek olan sadece maddedir. Madde evrenin asli veya temel kurucu unsurudur. Sadece duyumlarla algılanabilen varlıklar, süreçler veya muhtevalar vardır ve gerçektirler. Evren; zekâ, gaye ve nihai sebepler tarafından yönetilmez veya yönlendirilmez. Materyalist düşünce etrafında toplanan fikirler bu boyut içerisinde bir arayıştadır. Yani maddeye dayanan bir durum söz konusudur. 24


Materyalist bir insanın aslında bu tanımlamalara bakılınca pek de arayacak bir şeyinin olmadığı ve zaten varlık sebebini maddeye dayandırarak konuyu kapattığını sanarız. Ancak her görünen bize dördüncü boyutunu da vermez. İnsan ne olursa olsun yıllardır hatta asırlardır diyebiliriz arayış denen o kutsal döngüyü hep meşgul etmiştir. Bu konuda her görüşten her yaştan her ırktan insanı koyabiliriz bu kefeye. Lakin buradaki bahsi geçen maddeyi varlık sebebi olarak açıklamış ve soyut olanı reddetmiş bir düşünce içine kapalı salt ve eleştiriye sorguya kapalı bir düzen midir onu soruşturuyoruz. Materyalist bir düşünce adamı olan Karl Marx eğer maddeye önem vermiş ve onun seyrine kapılmışsa bu gönülden bir bağımlılıkla tabiî ki de arayıştır. Çünkü o, "Bir insan, iktisadî durumunu düzenlerse her türlü huzur ve saadet arkadan gelir" derken bir arayışın sonucuna varmış olduğunu görürüz. Marx çıktığı o yolu bir şekilde tamamlamış ve sonucunda elde ettiğini ortaya koymuştur. ve tabi de bu sonucu çıkardıktan sonra her şeyin bir sona vardığını düşünmeyip bu kez de sonuç olarak elde edilecek olan bu edinimi nasıl başarabileceği konusunda bir arayışa girmiş ve çalışmalar başlatmıştır. Marx gibi daha başka filozoflar hala kafalarında bin bir plan ve düşünceyle ölmüşlerdir. Varlıklarını fark ettikleri günden ölümlerine değin giriştikleri maceralar son bulmadan düşünceleri bir sonraki nesle aktarılacak şekilde devam ediyordu. Hiçbir zaman işte bu denilecek bir olayla karşılaşılamamıştır arayış düzeneğinde. Arayış sonsuzdur ve bitmez. Bulunan her sonuç bir başka konuyu doğurur yönelmeyi sağlar ve arayış çemberini helezonlaştırmaya devam eder. Gelelim tasavvuf görüşünde arayışa. Tasavvuf metafizik boyutları kabul edip tek bir yaradanın olduğu görüşüdür. Allah birdir ve ulaşılması aşık olunulması gereken odur. Ve bu görüş kişiler tarafından çok özenilen bir durumdadır. Yalnız buradaki arayış da sonlu bir yapıya sahip değildir. Tasavvufta bir yönelme eğilimi olduğunda kişi maddeden kopar ve kendini kaybeder. Aradığı aramakta olduğu elde etmeye çalıştığı İLAHİ AŞK’tır. Yani tasavvufta bir yönelme olduğunda kişi fedakarlığın sınırlarını zorlar ve gerekirse onu aşar. Mevlana’nın durumu arayış’ta bizi doğru yere götürecektir. O ilahi aşkı tatmak ister. Ve ilahi aşk adına türlü fedakarlıklara katlanır ancak bir yanı hep boşluktadır. Aramak gereken her ne ise onun peşindedir. İlahi aşka salt bir imanla ulaşamayacağını söyler hocası ona ve bir dost bir ruh ikizinin olmasını ve inandığı Allah’ı onda araması gerektiğini söyler. Ta Mevlana Şemsi Tebrizi'yi bulur ve onunla olan gönül bağıyla yarım kalan arayışını sürdürür. Hikâyede de olduğu gibi bir arayış bitiyor bir diğeri başlıyor. Bulma eylemi ne kadar çoksa yeniden yöneliş o denli fazla oluyor. Tasavvufta durum böyle, materyalist 25


düşüncede öyle olan arayış, görüldüğü üzere nereye gidilirse gidilsin ortak bir öznedir. Bu iki zıt kutbun ortak bir öznesi olması çok da alışık olunan bir durum değildir. Varlık maddeye dayanıyor diyen bir düşünürle tek bir yaradanın olduğunu kabul eden bir düşünürün ortak bir safta yüzyıllardır koşması çok garibe gidebilir. Ancak bu durum ne düşünceyle ne bakış açısıyla açıklanabilir. Bu durum kim ne olursa olsun fikir ve akıl verilmiş bir yaratılansa o kişi muhakkak ki bir arayıştadır. Ta ki onu bulana kadar. Bulup da yeni yönelimler eğilimler gösterene kadar. Arayış sorgu biçiminin yansımasıdır. Sorgu insanın fikrine gönlüne ne kadar çok yansırsa o ölçüde büyük bir arayıştadır insan. Dünya tarihine ve insanlığa hizmet etmiş insanlar (Marx, Hegel, Mevlana, Yunus Emre…) hala nasıl büyük arayışlara öncülük ettikleri göz önündedir ve tartışılmaz bir gerçek olarak kabul görmüştür. Kime göre ne olursa olsun olumlu veya olumsuz sonuçlar doğursun yine de aramak ve bir arayışta olmak hiçbir zaman insana hiçbir şey kaybettirmez. Hiçbir bahçe yoktur ki dikensiz gülleri olsun. Avuçlamak istenilen güldür ama dikenine razı olmak koşuluyla… Farz delim ki yalnızca avuçlanılan dikendir. O zaman gülü kaybetmiş mi oluruz yoksa gülü nasıl elde edeceğimizi kazanmış mı oluruz? "Yitirdim umut kırıntılarımı. Sevgimi, neşemi, bütün varımı. Çaresiz bir yokluğun içindeyim. Gömdüm içime yıkıntılarımı. Arıyor bir yarım öbür yarımı" dizeleriyle çoğu insanın çoğu belirsizlikler içinde olanların durumunu dile getirmiştir Ümit Yaşar. İnsan sevdiğini, ekmeğini, varlığını, yokluğunu, umudunu, geleceğini… Kısacası insan olmasını sağlayan her ne ise onu aramaya çalışmıştır evren var oldu olalı ve ta ki evren yok olana dek sürüp gidecek bu devran. Ki hiçbir zaman pes edilemeyecek bir alımdadır arayış. İnsan arayış esnasında hiçbir şey kaybetmez ancak aramazsa eylemsiz olursa hep ziyandadır. Bir çiçeğe bakan her göz onda aradığını bulur sofi bir düşünce Allah’ ı materyalist bir düşünce varlık nedenini bunalımda olan ergen bir genç sevişmeyi boş boş bakınan bir göz çalışmayı… Gören göz ne olursa olsun arayan olursa o gözlerin kontrol mekanizmasındaki kişi o zaman çiçek üzerine oturulup saatlerce konuşulan ve nedeni hakkında birçok kanıya varılan bir durum pozisyonuna düşer. Madde sonucu itibariyle maneviyata çıkar. Kişinin onun o durumunu gözlerken ki hissiyatı sonuç itibariyle soyut yapılandırılmaya dayanıyor. Soyuttan kasıt hayal edebilmedir. İnsan aradığının tasvirini önce hayalinde dizayn eder. Ta onu bulur ve sonucunu günbegün görür o zaman her şey açığa çıkar. Ve kazanılan zaferin ardından yeni bir yönelme dürtüsüyle insan başka bir arayış âlemine girer ve tekrar yerini alır o düzenekte. Kaynakça: www.wikipedia.com /Marx, marx ve düşünceleri 26


www.wikipedia.com / Mevlana’nın hayatı www.google.com/materyalizm nedir www.google.com / maddecilik,maddecilik nedir Komünist Manifesto/ Karl Marx AŞK / Elif Şafak

27


Yargıç Enigmam Nazmiye Demiroğlu yargıç kanserim müebbet muhabbete çarptırdı unutturdu birincil skıntılarımı tanılanamayan tür, ezelden şımarık bir çocuk yüzüme vurmuş halimi yara açılmış, hafiflemiyor ağrı şifa bulmuyor ya , memnunum bir türlü düzenleyemediğim sorularım tümcesiz kalıyor yolda olmak - çıkmak önemi kalmadı kalmazsa kalmasın, ne yapayım? yargıç travmam yüzümü aynasına çarptırdı paslandı eski sancılarım bu, yeni, kabulüm bu, kocakarı ilaçlarına muhtaç yazısız kuralları çalışıyordum aykırı, çelişik, kapsamdışı insanlar merkezimde toplumsal olgular fanatik dengesizlik anarşist hak edişler değersiz kaldı kaldıysa kaldı, ne yapayım? yargıç enigmam aklımı ruhuma çarptırdı 28


benim kalemimle yazdı kararı kırıp attı ya, razıyım zamanın ölçülemeyen biriminde kesildi ayaklarım, değişiyorum pervane kanatlarım, ateşe varıyorum eskimez kitabım kapanmaz davam oldu olduysa oldu, ne yapayım?

29


Zamanın Gölgesinde Feride ile Berhan

Cihan İpekçi Masaya bıraktığı bozuk paralar, banyoda aynanın önüne koyduğu diş fırçası, çıkardığı çoraplar koyduğu yerde duruyordu hâlâ. Toplamadı Feride hiçbir şeyi. Her şeyin aynı kalmasını istiyordu. Böyle hatırlamak istiyordu geçmişi... Hiçbir şey yapmıyordu Feride. Yeni bir gün anlam ifade etmiyordu onun için. Uyanmak bile istemiyordu çünkü her uyanışında gözünü Berhan’a açtığı sabahlar aklına geliyordu. Nasıl da anlamlıydı o sabahlar... Berhan Feride’ye, bakışlarının ışık saçtığını söylerdi. Feride de kalpten baktığını ve onun da gülüşünün içini ısıttığını söylerdi. Konuşmadan birbirlerinin gözlerine bakarak anlaşırlardı kahvaltıya kadar. Birbirlerine bakışlarında çok şey gizliydi. Yalnızca ikisi anlayabilirdi bunu. Onları böyle gören deli sanabilirdi! Öylesine delice bir aşk yaşıyorlardı. Feride çok güzel bir kadındı. Narin bir bahar çiçeği kokusu vardı hep bedeninde. Konuştuğunda cennetten bir şelale akıyordu sanki. Berhan şakacı biriydi. Feride’nin de ondan aşağı kalır yanı yoktu. Ama bazen bunu abarttıkları da olurdu. Feride çok çabuk kırılır ve Berhan’ın üstüne giderdi. Berhan da Feride’nin çocuk ruhlu ve çok kırılgan olduğunu ima ederdi. Neyse ki aralarındaki gerginlik uzun sürmezdi ve yeniden dönerlerdi aşk büyüsüyle kaplı sevda diyarlarına. Feride yaşadığı aşkın verdiği hazla değişti. Kötüye giden bir değişimdi bu. Zamanla daha duyarsız, ilgisiz, sinirli olmaya başladı. Durup dururken öfkeleniyor, yok yere bağırıp çağırıyordu. Ruhunu teslim alan aşk tanrısı bencil ve şımarık biri haline getirmişti onu. Berhan inanamıyordu bu olanlara. Gözünün önünde yabancı birine dönüşüyordu her geçen gün karısı. Birbirlerinden bir şey gizlemeyi sevmezlerdi. Gün içinde neler yaşadılarsa akşam olduğunda birbirlerine anlatırlardı. Böylece aralarındaki samimiyetin her daim var olacağına inanırlardı. Bir akşam Berhan eve geç geldi. Gözlerindeki korku ve heyecan tüm bedenine sinmişti, telaşlıydı. Feride’nin sorularına kaçamak cevaplar verdi çünkü uzun zamandır düşünüp taşınarak verdiği kararını bugün karısına 30


açıklamak istiyordu. Evet, Berhan ayrılma kararı almıştı çünkü karısının bu tutumu kendisini hayattan soğutmuştu. Berhan zamanın gölgesinde yalnız başına kalmıştı, mutsuzdu. Sonu ne olursa olsun ayrılmak istediğinden emindi. Zaten mutluluğu yerle bir olmuştu ve kaybedecek bir şeyi yoktu. Feride’ye verdiği kaçamak cevaplardan sonra iç geçirdi. Derin bir nefes aldı. Ayrılmak istediğini söyledi. Feride şaşırdı. Ama ne diyeceğini bilemedi. Öfkelendi. Önceden sadece mutluluktan dolan gözleri üzüntüden yaş döküyordu şimdi. Birbirlerine hiçbir şey demediler. Berhan sessizce evden çıktı. Feride gözyaşlarını sildi. Derin bir nefes aldı. Ne olmasını bekliyordu ki "davranışlarım, tavırlarım bu sonu getirdi" dedi kendi kendine. Aşklarının büyüsüyle taçlanan ilişkileri bitmişti. Masal gibi hayat sona ermişti. Feride o gece hiç uyumadı. Ağlamadı da. Sadece karanlığa baktı. Gözlerini kırpmadan, içindeki öfkeye aldırış etmeden sessizce uzağa daldı. Sabah olduğunda Berhan her zamanki gibi rutin işlerini yaptı. Diş fırçasını aynanın önünde bıraktı. Kirli çorabını yerde bıraktı. Sadece birkaç eşyasını bir çantaya koydu. Salondaki üstü camla kaplı meşeden yapılma ayaklı sehpaya biraz bozuk para bıraktı. Paranın cama değdiği andaki ses diğer odadaki Feride’nin irkilmesine neden oldu. Berhan, Feride’nin her sabah içtiği az şekerli kahvesini hazırlayıp mutfak masasına koydu ve evden çıktı. Birbirlerini hiç görmediler. Feride kapı sesiyle daha da irkildi ve mutfağa doğru gitti. Kahvesini görünce dalga geçer bir üslupla gülümsedi. Feride yeniden ölüm sessizliğine gömüldü. Günler sonra bile bir şey değişmedi. Kahve mutfak masasında, kirli çoraplar yerde, diş fırçası aynanın önünde , bozuk para cam sehpada… Feride hiçbir şeyi düzenlemedi. Hiçbir şeyin yerini değiştirmedi. Her şeyi eskisi gibi hatırlamak istiyordu çünkü. Mutlu günlerini anımsadı. Eskiden şen kahkahalarla inleyen duvarlar şimdi sessizlikten üstüne çökecek gibi geldi. Derin derin boşluğa bakıyordu Feride. Kulağında Berhan’ın gidişinin ardından kapanan kapının sesi yankı yapıyordu hâlâ. Bu ses eşlik ediyordu yalnızlığına. Yalnızlık da kendine…

31


iki aşık Gökhan Soysal I aşkı anlatır güneş yalnız güneş aşkı anlatır yağmura aşıktır hem de sırılsıklam II yıllardan beri arar aşkını görmediği sokak tanımadığı insan kalmamıştır yüzyıllardan beri hasretiyle belki bundandır yanıp tutuşması görmek ister sevdiğini III çıkar bazen hiç sesini çıkarmadan saklandığı bulutların arasından renk renk olur yağmurun içi kavuşunca güneşin ışıklarıyla IV 32


böyle anlarda çıkar aşkın rengi gökkuşağıdır aşkın da simgesi yağmurla güneşin buluştuğu an var ya işte o zaman çıkar güneşin arsız bakışlarının yağmura kavuştuğu an V imkansızı anlatır yağmurla güneşin aşkı imkansızı anlatırlar kavuşamayan iki aşığı

IV güneşle yağmuru ayıran kara kapkara bulutlardı ama şimdi söyle bana olmasaydı bu bulutlar olabilir miydi? güneşle yağmurun imkansız aşkı

33


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı?

34


Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister…

Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz. 35


azizm.sanat@gmail.com www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

36

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Eylül 2012  

Azizm Sanat E-Dergi Eylül 2012  

Profile for azizm