Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Ekim 2011 Sayı 48

Bir Zamanlar Anadolu’da Gölgeler ve Suretler “Siyasi

Sinema” Nedir?

1


Editörden "Suriye'ye savaş açılıyormuş", "Onu bunu bırak da, Steve Jobs ölmüş", "Kadına, öğrenciye, işçiye, muhalife baskı her geçen gün artıyormuş", "Tatlıses ölümlerden dönmüş, evlenmiş sen ne anlatıyosun". Her daim tuhaf bir kitle olduk ne kadar okusak da, eğitime "para" yatırsak da cahiliyetimiz kendini unutturmadı. Ancak en eğitimsiz ve en cahil zamanlarımızda bile bu denli vurdumduymaz, umursamaz, çıkarcı, ikiyüzlü, tutarsız olmadık! Önceki dünya savaşlarına paralel olarak ekonomik çıkmazla birlikte kapitalizm yine savaş çığlıkları atmaya başladı ve bu kez "Yurtta barış dünyada barış" diyen bir liderimiz veya basınımız yok. Gittiği her yerde bakışlarıyla komşuların "ağzını yüzünü dağıtan" bir lider(?) ve "yaşasın emperyalist Türkiye" diye haykırırken bile jöleli saçları dağılmasın diye dikkat eden basınımız var ancak bunların karşısında güçlü bir toplumsal muhalefet yok. Şifre, kopya rezaletleri karşısında sesini çıkartmama eğilimi gösteren öğrenci ve velilerin, işçilerin daha büyük dayanışma içine girmesini gerektirecek her türlü baskı mevcutken kendi emeğini umursamayan çalışanın, muhalefet topyekûn zindanlara atılırken ancak kendi kuyruğuna basıldığında ses çıkarabilenlerin, bilime ve sanata hücum edilirken toplu bir tepki koyamayan sanat ve bilim camialarının olduğu bir ülkede "muhalefet", "tepki", "öfke" adına ne varsa bir avuç bireyde toplanmışsa Azizm olarak bizim de öncelikli hedefimiz ne yazık ki sanatın kök salmasının yanı sıra örgütlü muhalefetin yaygınlaştırılması oluyor. Böyle bir durumda yoğun gündeme paralel çalışmalarla karşınızdayız bu ay. Değerli yazar Ahmet Çınar, padişahlık yasaları KHK'ları topa tutarken, değerli bilimci Osman Bahadır üniversitelerimizin şuan yaşadıkları saldırıları, pek övündüğümüz Osmanlı'nın son döneminden örneklerle masaya yatırıyor. Tiyatromuzun büyük ustası Orhan Aydın, çağdaş yaşama karşı yapılan gerici müdahaleleri Beyoğlu özelinde ele alarak çağdaş yaşamı savunan milyonların vermesi gereken tepkiyi o güçlü sesiyle tek başına veriyor. Yazarımız Özgür Keşaplı Didrickson, insanlığın ısrarla havuzlara kapattığı deniz memelerinin ve yine ısrarla çeşitli sebeplerle (REDD grubuna Powerturk kanalınca uygulanan sansür örneğinde görüldüğü gibi) sansüre maruz kalan müzisyenlerin ortak seslerine çağırıyor bizleri Alaska'dan. Yazarımız Selin Süar ise, tekrar ısınan Kıbrıs Sorunu'na Derviş Zaim'in usta işi son filmi Gölgeler ve Suretler aracılığıyla eğilirken, Nuri Bilge Ceylan'ın heyecan yaratmakla kalmayıp, Türk 2


sinemasının çıtasını bir hayli yükselten başyapıtı Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle "diri diri gömülen Türkiye" üzerine derinlemesine bir yazı ortaya koyuyor. Ayrıca dünya sinemasında politik yöntemlere eğilen yazı dizimizin ilk bölümüyle birlikte birbirinden etkileyici öykü ve denemeler de sayfalarımızda. Tatlıses'in özlü sözü "Allah Cezanızı Verecek" diyenlere inat sanatla, öfkeyle ve muhalefette kalmaya devam değerli dostlar... Azizm'in Notu: Önümüzdeki ay, www.azizm.org'un yayın hayatına başlayışının dördüncü yıl dönümünü "AŞK" temasıyla beraber dopdolu bir içerikle kutluyor olacağız. Sizler de Kasım ayında Azizm'de yer almak istiyorsanız "AŞK"ı içerdiğini düşündüğünüz çalışmaların yanısıra dilediğiniz konuda inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videoyu 6 Kasım 2011 tarihine kadar editörlerimize iletebilirsiniz.

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) – Nuri Bilge Ceylan Arka Kapak: Gölgeler ve Suretler (2010) – Derviş Zaim

3


İçindekiler Bir Zorbalık Yöntemi: Kanun Hükmünde AKP - Ahmet Çınar

s.5

İki Rektörün Büyük Istırabı - Osman Bahadır

s.10

Ferman... - Orhan Aydın

s.13

Balinalar ve Müzik - Özgür Keşaplı Didrickson

s.16

Bir Varmış Bir Yokmuş (Bir Zamanlar Anadolu'da) - Selin Süar

s.22

Siyasi Sinema Nedir? - Onur Keşaplı

s.32

Gölgede Kalan Hümanizm - Selin Süar

s.41

Zamanın Tülleri - Abdullah Rıdvan Can

s.46

Eylül Şarkısı - Duygu Yılmaz

s.50

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! - Mustafa Balbay

s.52

4


Bir zorbalık yöntemi: Kanun hükmünde AKP! Ahmet Çınar Kimseden çıt çıkmıyor. Ana muhalefetinden tutun da parlamento dışı muhalefete kadar, anlı şanlı sivil toplum örgütlerinden meslek kuruluşlarına kadar… Herkeste kahrolası bir kanıksamışlık, alçakça bir rehavet, sorumsuz bir umursamazlık. Kanun hükmündeki kararnamelerden söz ediyorum. Sekiz kararnameyle elliden fazla yasada düzenleme yapıldı. TBMM’ne sormadan, konular üzerinde tartışmadan, tek bir madde hakkında bile enine boyuna konuşulmadan, uzun uzun düşünmeden, akıl yürütmeden, kafa yormadan. Her bir kararname birkaç imzayla ve saniyeler içinde “kanun” oluverdi! Parlamentoyu bypass ederek, yok sayarak, ciddiye almayarak, meşruiyetine gölge düşürerek. 1980’lerde Özal’a kızılırdı, Milli Güvenlik Kurulu’nun tavsiye kararlarıyla memleketi yönetiyor diye. Tamam, Özal da sermaye sınıfıyla el ele, kol kola ülke yönetti; tamam, Özal da para babalarının sesi ve nefesi oldu. Ama ne bileyim bir Danıştay vardı, iyi kötü “kamucu” bir anlayışla Özal’ın bazı kararnamelerini patır patır iptal ederdi. Şimdi… Ya şimdi? Şimdiyse, Recep Tayyip Erdoğan’ın kararnameleri birer “kararname” olmaktan çıkmış, padişah fermanı olmuştur. Avurtlarını şişire şişire, parti balkonundan yarı beline kadar sarkarak, “Egemenliiiiik kayıtsız şartsız milletindirrrrrr” nutku atan Recep Sultan Tayyip’in fermanı! ***

5


İkinci cumhuriyeti ilan ettiler, şimdi de ikinci cumhuriyetin müktesabatını hazırlıyorlar. Anayasasını kotarıyorlar. Yasal düzenlemelerini hayata geçiriyorlar. Yoldaki dikenleri, çalılıkları, engebeleri, setleri düzlüyorlar. Yangından mal kaçırıyorlar. Memleketi, kendileri için dikensiz gül bahçesi haline getirmeye çalışıyorlar. Pervasızca, sorumsuzca, umursamazca. Üstüne üstlük bir de övünüyorlar: Bir yıllık işi üç beş ayda hallettik diyorlar. Küstahça! Bu yeni yasama yöntemi, ikinci cumhuriyetin yasama yöntemidir. Fiili bir başkanlık sistemi uygulanmaktadır. Parlamento yoktur! Bu kadar hızlı yasa çıkabiliyorsa, tartışılıp konuşulmadan kanunlar değiştirilebiliyorsa, ince elenip sık dokunmadan yönetmelikler ters yüz edilebiliyorsa; ve daha da vahimi, tüm bu olup bitene kimselerin çıtı çıkmıyorsa… Despotizmdir bu! *** Louis Althusser, “Montesquie, Siyaset ve Tarih” adlı eserinde despotizmle ilgili şu değerlendirmede bulunur: “Despotizmin mekânı, boşluktan başka bir şey değildir. Bir imparatorluk yönettiğini sanan despot, aslında bir çölde hüküm sürmektedir. Despotizmin zamanı ise, sürenin tam tersidir, andır. Despotizm süregiden hiçbir kurum, hiçbir zümre, hiçbir aile tanımamakla kalmaz, despotizmin edimleri an içinde ortaya çıkarlar. Halkın tümü de despotun tıpatıp aynısıdır. Despot, hemen o an karar verir. Düşünmeden, nedenleri kıyaslamadan, kanıtları tartmadan, düzensiz ve dengesiz biçimde karar verir. Düşünmek için zaman gerektiği gibi, bir de gelecek konusunda düşünceye sahip olmak gerekir. Oysa despot, karnını doyurmak için kâr eden tüccar kadar düşünür geleceği.” *** 1960’lardaki sosyalistlerin söyleyip yazdıkları, acımasız bir biçimde doğrulanmıştır. Parlamentarizmin, gericiliğin kütlesel olarak kendini yeniden üretmesine yarayan silahlardan biri olduğu görüşü, İslamik / Osmanik bir diktatörlük şeklinde somutlanarak, doğrulanmıştır. (1960’larda sol, 6


parlamentarizme eleştirel yaklaşırken, parlamenter rejim bu topraklarda en çok gerçekleştiği dönemi yaşıyordu.) *** Büyük Montesquie, “Romalıların Yükselişi ve Düşüşü” adlı yapıtında Tiberius dönemiyle ilgili olarak şunları yazar: “Roma milletine karşı kötü bir plan tertip edenler hakkında uygulanmak üzere bir saltanat kanunu vardı. Tiberius bu kanunu fırsat bilerek, plânlanan hareket ve duruşa karşı değil, güvensizliğe veya kin ve çekememezliğine hizmet edecek her türlü durum için onu uygulamaya koyuldu. Bu kanun yalnız fiil ve davranışlar için değil, rasgele söz, işaret ve hatta düşünceler için bile uygulama alanı oluşturuyordu. Çünkü iki dost arasında yapılan konuşmada söylenen gizli şeyler, ancak birer fikir ve kurgu olarak değerlendirilebilir. Artık bundan sonra ziyafetlerde rahatlık, yakınlara güven, esirlerde sadakat kayboldu. Hükümdarın yapmacık tavırlarla dolu eğilimi her tarafa sirayet ettiğinden artık dostluk çekinilecek bir tehlike, yiğitlik bir ihtiyatsızlık, fazilet ise geçmiş zamanlardaki saadet hali ve halka eskiyi hatırlatmak için takınılan bir tavır gibi algılandı.” Sizce günümüz anlatılmıyor mu? *** Jean-Jacques Rousseau ise “Toplum Sözleşmesi” adlı yapıtında devletin dağılmasından söz eder: “Hükümdar devleti yasalara göre idare etmediği ve egemen gücü gasp ettiği zaman. İşte o zaman dikkate değer bir değişiklik olur; çünkü yönetim değil ama devlet daralır. Büyük devletin dağıldığını ve onun içinde, yalnızca yönetimin üyelerinden bileşmiş ve halkın gözünde onun efendisi ve zorba yöneticisinden başka bir şey olmayan bir ikinci devletin oluştuğunu söylemek istiyorum. Öyle ki, yönetim egemenliği gasp ettiği anda, toplumsal anlaşma bozulur ve hukuken doğal özgürlüklerine geri dönmüş olan bütün sıradan yurttaşlar, itaat etmek mecburiyeti taşımaksızın buna zorlanırlar.” “Farklı şeylere isimler vermek için, krallık yetkesini gasp edene zorba; egemen erki gasp edene de dediğim dedikçi diyorum. Zorba, yasalar uyarınca yönetmenin yasalarına karşı müdahalede bulunan kişidir; dediğim dedikçi ise kendini bizatihi yasaların üstüne çıkaran kişidir. Böylece zorba dediğim dedikçi olmayabilir, ama dediğim dedikçi her zaman zorbadır.” Rousseau ayrıca şunları da yazar: 7


“Bir çoğunluğa boyun eğdirmek ile bir toplumu yönetmek arasında her zaman büyük bir fark vardır. Varsayalım ki dağılmış haldeki insanlar birbiri ardınca tek bir kişinin kulları oldular. Sayıları ne olursa olsun, benim burada gördüğüm şey yalnızca efendi ile kullarıdır. Bu tabloda hiçbir şekilde halkı ve onun şefini görmüyorum. Bu, eğer dilerseniz, bir toplaşmadır ama bir ortaklık değildir. Ortada ne kamu yararı ne de siyasi gövde vardır. O kişi, dünyanın yarısını kullaştırmış bile olsa, her zaman için tek bir kişiden başka bir şey değildir. Ötekilerin çıkarlarından ayrılmış olan çıkarı, her zaman için özel bir çıkardır.” O halde rahatlıkla şu formülü bir postülat olarak vurgulayabiliriz: Emperyalizm=Despotizm=Kamusuzuluk=Siyasetsizlik=Halksızlık=Sürüleş me=AKP *** Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en despotik dönemini yaşamaktadır. Türkiye gericiliği ta en başından beri Danıştay’ı sevmemiştir. Çünkü Danıştay, yürütme organlarını denetleyen bir inceleme, danışma ve karar organıdır. Ana gövdesini küçük ve büyük sermaye sınıfının oluşturduğu Türkiye gericiliği ise, Danıştay’ı ve benzer kurumları hep bir engel olarak görmüştür. Ta ki AKP işbaşına gelinceye kadar. AKP, yarım asırlık Türkiye gericiliğinin yapamadığını yapmış, sorunu kökünden çözmüş, Danıştay’ı ele geçirmiştir. Artık yürütme erkinin önünden hiçbir engel kalmamıştır. Kanun hükmünde kararnameler sayesine yasama erki de devre dışı bırakılmıştır. Recep Sultan Tayyip işbaşındadır ve bir zorbalık yöntemi olarak “kanun hükmünde kararnameler” benimsenmiştir. AKP ve plütokrasi (para babalarının yönetimi), siyasal alanı, kamuyu ve anayasayı tamamen ortadan kaldırmak ve dört başı mamur bir diktatorya kurmak istemektedir. *** Çok somut bir örnek: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı adında bir bakanlık kurulmuştur. TBMM tarafından değil. Bakanlar Kurulu’nun onayıyla. Yani kanun hükmünde kararnameyle. Eski TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar da bu bakanlığın başına getirilmiştir. Bakanlığın nasıl çalışacağını şöyle anlatmaktadır:

8


“Eğer bir yatırımcı, Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir yatırım yapmak isterse, belediye onun üç ay içinde imarını, ruhsatını vermezse, bakanlık olarak biz vereceğiz.” (Hürriyet, 11 Eylül 2011) Bir yandan bunlar olurken, diğer yandan da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları parçalanarak, atomize edilerek işlevsiz hâle getirilmektedir. O ne âlâ memleket değil mi? Duyarlı, kamucu belediyeler istedikleri kadar “imar imar” diye tepsinsin dursun. AKP, yatırımcılara, para babalarına, emlak krallarına, arsa spekülatörlerine resmen ve alenen “yağma güvencesi” sağlamaktadır. Hem de bunu TBMM’yi yok sayarak, kanun hükmünde kararnamelerle yapmaktadır. Ya da Sultan Tayyip’in fermanlarıyla… *** Tek bir yol var, tek bir yol. İnatla, inançla, kararlılıkla… “Ferman bizim”demektir, diyebilmektir.

Tayyip’inse,

bu

memleket

“Yol varsa budur / Bilmiyorum başka çıkar yol.”

9


İki Rektörün Büyük Istırabı Osman Bahadır Osmanlı döneminin iki ünlü Darülfünun müdürü, Hoca Tahsin Efendi ve Salih Zeki Bey, ülkelerinde bilim yapmanın zorluklarından yakınıyorlardı. Hoca Tahsin Efendi Darülfünun kapatıldığında “Cehalet lüzumludur, yetkinleşmeye çalışmaktır suçumuz bildim/ Allahım, bilim tahsil etme suçumuzdan dolayı tövbeler olsun” diyerek feryat etmişti. Salih Zeki Bey ise “Türkiye’de bilim yapmak, körler çarşısında ayna satmaya benzer” demişti. Kapatılmış ikinci Darülfünun müdürü (rektörü) Hoca Tahsin Efendi, 5 Aralık 1870’te yaptığı “Terakkiyat-ı Ulum” (bilimlerin ilerlemesi) başlığını taşıyan açılış konuşması (Cemaleddin Efgani’nin konuşmasıyla birlikte) dine uygun bulunmadığı için görevinden azledilmiş, Darülfünun da ikinci kez kapatılmıştı. Bu olay Hoca Tahsin Efendi (1811-1881) üzerinde büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Onun derin üzüntüsünü bu olayın hemen ardından söylediği şu sözlerde görebiliyoruz: “Cehalet mültezem, kesb-i kemaldir cünhamız bildim, İlahi cürm-i tahsil-i ilimden tövbeler olsun.” (1). (Cehalet lüzumludur, yetkinleşmeye çalışmaktır suçumuz bildim, Allahım, bilim tahsil etme suçumuzdan dolayı tövbeler olsun.) Hoca Tahsin Efendi’nin 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlılarda bilimin ve bilimsel düşüncenin gelişimi için büyük çabaları olmuştur. Cemiyet-i İlmiye isimli bir bilim derneği kuran Hoca Tahsin Efendi, bu dernek adına 16 Kasım 1879 tarihinden başlayarak Mecmua-i Ulum adında bir bilim dergisi çıkarmış (5 sayı) ve bu dergide başka yazarların yanı sıra kendisi de çeşitli bilimsel yazılar yayımlamıştır.

10


Hoca Tahsin Efendi Hoca Tahsin Efendi’nin çocuk eğitimi, modern tarım, tarım kimyası, astronomi, evrim ve psikoloji konularında eserleri de bulunmaktadır. Hoca Tahsin Efendi Darülfünun’dan uzaklaştırıldıktan sonra bir süre Sıbyan mektebi öğretmenliği yapmış, Darülmuallimin’de kozmografya ve trigonometri hocalığında bulunmuş, ömrünün son yıllarını ise yalnızlık ve zorluklar içerisinde geçirmişti. İkinci Meşrutiyet dönemi sırasında (1913-1917 yıllarında) Darülfünun müdürlüğü yapmış olan Salih Zeki Bey, ülkemizde bilimin erken dönemlerdeki gelişmesine en büyük katkılarda bulunmuş bir bilim insanıdır. Matematik, mekanik, optik, ses, elektrik, ısı teorisi, bilim tarihi vb. konularında eserler vermiş ve çeşitli araçlarla halkın aydınlanması doğrultusunda büyük çabalar göstermiştir. Salih Zeki Bey’in (1864-1921) Darülfünun’da görev yaptığı sırada, 1915 yılında, İsviçre’de matematik eğitimi aldıktan sonra ülkesine dönen ve bir süre liselerde matematik öğretmenliği yaptıktan sonra Darülfünun’da çalışmak isteyen matematikçi Hüsnü Hamid (Sayman) Bey (Erken Cumhuriyet döneminde Fen Fakültesi dekanlarından) ile bir görüşmesi oluyor.

11


Salih Zeki Bey Bu görüşmede Hüsnü Hamid (1890-1975) Bey, Salih Zeki Bey’e yanında çalışmak istediğini söylüyor. Salih Zeki bey de, bu istekli gencin niyetinden tam emin olmak için onu biraz anlamaya çalışıyor ve bu sırada ona şunları söylüyor: “Türkiye’de bilimle uğraşmak, körler çarşısında ayna satmak gibidir.” (2). Salih Zeki Bey gibi bilim için değerli ve büyük hizmetlerde bulunmuş bir bilim insanından bu ümitsiz sözleri duymak, ülkemizin geçmişteki (ve bugünkü) bilim yapma koşullarını anlamak bakımından son derecede düşündürücüdür. TÜBA’nın yaklaşık bir asır sonra karşılaştığı elem verici durum, bize bu iki eski rektörün ıstırabını hatırlattı. Yararlanılan Kaynaklar: Osmanlı Tarihi, Cilt VII, Enver Ziya Karal, Türk Tarih Kurumu yayını, 1988, Dördüncü baskı, s. 206. Hüsnü Hamid Sayman’ın oğlu İnşaat Yüksek Mühendisi Demir Sayman ile 11 Nisan 1999 tarihinde yaptığımız görüşmenin notları.

12


Ferman... Orhan Aydın Çabuk unutuyoruz. Her şeyi ama her şeyi çabuk unutuyoruz. Olaylar ülke gündemine bir balon gibi geliyor yine bir balon gibi sönümlenip gidiveriyor. Fazla değil iki ay önce Beyoğlu Belediyesi’nin İstiklal Caddesi başta olmak üzere, tüm ilçede başlattığı uygulama unutuldu gitti Oysa ‘masa sandalye savaşı’ denen halkı ve esnafı bezdirme, sindirme, hiçe sayma, ortak yaşam alanlarına açıktan saldırı uygulaması, son hız devam ediyor. Polis destekli zabıtalar kılıç kalkan ekipleri gibi sokaklara dalıp, ne buluyorlarsa parçalayarak kamyonete yükleyip götürüyorlar. Bu arada insanlara yapılan hakaretin de bini bir para. Turistler, halk ve esnaf kötü bir ‘orta oyunu’ izler gibiler. En son tanık olduğum olay, akıl kuşatıcı cinsten. Kahve ve barların bulundukları sokaklara zabıtalar için erkete diken esnaf, haberi alır almaz masa sandalyeleri içeri taşımaya koştururken, zabıta ve polisler ‘Allah Allah’ diye çalışanların üstüne saldırdılar. Ortada gözüken birkaç masa-sandalye derdest edildi. Kent eşkıyaları gibiler. Ne bir uyarı yapılıyor ne bir tutanak tutuluyor. Gülünç, acı ve sinir bozucu. Olaya müdahale edenlere karşı, ellerinde coplar ve biber gazlarıyla polis bir adım öne çıkıyor. 13


Mis Sokak’ta yaşadığım bu olay, Beyoğlu Belediye Başkanı A. Misbah Demircan efendinin bölge halkını-esnafını-çalışanlarını düşman yerine koymasının işareti olsa gerek! Bir ferman ile başlayan bu savaş, daha da süreceğe benziyor. Esnaf’ın işgaliye ödeyerek koydukları masa-sandalyeler için açtıkları “hak gaspı” davalarından da bir sonuç çıkmayacaktır. Sorarlar adama, ‘kimi kime şikâyet ediyorsun be gafil’ diye! Mahkemeler yüzünüze kapanır. Kırılan-parçalanan-gasp edilen eşyalar için açılan davalar ise, sürer de sürer. Olay ortaya çıktığı günlerde üst üste eylemler yapıldı. Esnaf birleşip yürüdü. Hukuksuzluğa dikkatler çekildi dinleyen olmadı, hak ihlallerine dikkat çekildi dinleyen olmadı. Başkan efendi, randevu taleplerini kabul etmeyip medya yoluyla adeta meydan okudu ve açıklamayı yaptığı gece hızını alamamış olacak ki, sokak müzisyenlerini de kaldırma kararı verdi. “Bir tek müzisyen kalmayacak” ferman’ı verilince, iki saat içinde İstiklal’in sesi yok edildi. Polis destekli zabıtalar; kukla oynatıcıların kuklalarına saldırdılar, müzisyenleri tartakladılar, keman-gitar-saz gibi enstrümanları tutukladılar. Tutuklayamadıklarını parçaladılar. Bir kaç bağırtı-çağırtı, bir kaç basın açıklaması, iki kitlesel yürüyüş daha yapıldı. Sokak müzisyenlerine nasıl olduysa ‘izin’ çıktı ama masa-sandalye düşmanlığı sürdürüldü. Bütün bu süreçte haftanın her günü İstiklal Caddesini dolduran kalabalıklar, sustular-pustular teslim oldular. Kentlerine, sokaklarına, caddelerine, ortak yaşam alanlarına sahip çıkmadılar. Biat etmenin böylesi az görülür! 14


Asıl beni şaşırtan hak arama mücadelesinin de tamamıyla bitmiş olması. Masa-sandalyeler toplatılınca işlerinden olan ve üç bin gibi bir sayıyla ifade edilen, garson-komi-bulaşıkçı gibi çalışanlardan hiç ses çıkmıyor. Anladık büyükçe çoğunluğu ‘kaçak işçi’ durumundalar. Sigortaları yok, sendikaları yok, iş güvenceleri hiç yok ama şimdi onurlarından başka kaybedecek hiç bir şeyleri olmadığına göre, neden susuyorlar? Dünyanın dört bir yanında emekçiler gelecekleri için sokaklara dökülürken, sistemlerin acımasız politikalarına karşı direnirken, benim ülkemin halkı neden teslim bayrağını çekiyor? Korkuyorlar. Kendi başlarına bela ettikleri bir kara akıldan korkuyorlar! Birlikte ortaya çıkışın tüm korku duvarlarını parçalayıp-yıkacağını, haklarını da ancak böyle alabileceklerini bilmiyorlar mı? Çalışanların içlerinde, üniversite öğrencileri ve göç ettirilmiş ailelerin çocukları çoğunluktaymış. Kaderleri ortak! Sormak gerekiyor bu genç insanlara; eğer şimdi birleşip ortaya çıkmayacaksanız, ilerdeki hayatınızın hangi diliminde başı dik ve erdemli olacaksınız? Ne zaman kötü gidene ve kötülüğe karşı çıkacaksınız? Beyoğlu Belediyesi’nin bu Osmanlı dayatmacılığına karşı ortak ses olamayan sivil toplum örgütlerine, bölgede merkezleri bulunan kültür-sanat-sanatçı örgütlerine ve hemen her eylemde Beyoğlu’nu merkez seçen siyasi yapılara da bir çift sözüm var. TV kanallarında boy gösterip “ne yaptıysak Beyoğlu’nun iyiliği için yaptık” diyen A. Misbah Demircan sizce de ‘iyilik mi’ yaptı? “Seçilmiştir, ne yapsa yeridir” diyerek, sizler de susmayı mı yeğliyorsunuz?

15


Balinalar ve Müzik* Özgür Keşaplı Didrickson Küçükken, kulağıma deniz kabuğu dayadığımda duyduğum gizemli sesin, denizin sesi olduğuna inanırdım. Denizlerin kirlendiği, balıkların tükendiği haberleriyle kasvete boğulmadığımız zamanlarda deniz kabuğu, doğayla bizi düş gücü ve coşkuyla birleştirirdi. Şimdilerde çocuklar büyürken yalnızca düş gücünü değil coşkuyu da kaybediyor. Parçası olduğumuz doğayı sadece bilim insanları sahiplendikçe kaygı, coşkunun yerini alıyor. Müzik, bilime göre daha geniş kitlelere ve daha etkili dokunabildiğine göre, müzisyenler bizleri doğayla yeniden coşkuyla buluşturacak deniz kabukları olabilirler mi?

16


Björk Benim deniz kabuklarım doğanın tüm sesleri yanında okyanus müzisyenlerine, balinalara da kulak veren Pearl Jam, Björk ve Kate Bush.

Kate Bush Okyanusla aralarındaki güçlü bağ hem müziklerinde hem de eylemlerinde hissedilen Pearl Jam, 1999’da, o dönemki davulcuları Jack Irons’ın mavi balinanın kalbinin Volkswagen kadar büyük olduğunu duymasından ilhamla “Whale Song” isimli bir şarkı yapmıştı. Balina seslerinin de yer aldığı bu ilginç şarkı birçok müzisyeni bir araya getiren “Music for Our Mother Ocean” projesi kapsamında çıkmıştı. 17


Önümüzdeki aylarda Biophilia projesiyle doğa ile müzik arasında yeni bir köprü kurmaya hazırlanan Björk ise geçtiğimiz yıl, Dirty Projectors ile birlikte Mount Wittenberg Orca isimli bir albüm çıkardı. Grup üyelerinden birinin balinalarla karşılaşma anını hem onun, hem orka balina ailesinin gözünden anlatan albümde Björk anne balina olarak şarkı söylüyordu! Son albümü Aerial’a karatavuk sesini çok etkileyici biçimde yerleştiren Kate Bush’un balinaları albümüne konuk etmesiyse, kamuoyunun balinaları tanımaya başladığı ve şarkılarıyla ilk tanıştığı dönemlere denk geliyor. Yunus ve balinalar bizlerden farklı olarak işitme duyularına dayalı bir yaşam sürüyorlar. Güneş ışığının yok denecek kadar az olduğu derinliklerde, karanlık ve bulanık sularda ses, yaşamsal önemde onlar için. Hem avlanmak ve tehlikelerden korunmak, hem de iletişim kurmak için. 1960’lı yılların sonunda biyolog Roger Payne ve şair Scott McVay kambur balinaların şarkı söylediklerini keşfettiler ve çalışmaları sırasında elde ettikleri kayıtları National Geographic dergisinin eki olarak Kambur Balinanın Şarkıları adıyla yayımladılar (10 milyon üzerinde kopya ile bu kayıt hâlen kayıt dünyasının tek seferde en fazla kopyası basılan kaydı!). Bu keşif ve sonrasındaki araştırmalara göre kambur balinalar hayvanlar dünyasının en uzun ve en karmaşık şarkısını söylüyordu! Büyük ilgi gören, hattâ dünyayı temsil etmek üzere aya dahi gönderilen bu albüm, kamuoyunun balinalara olan bakışını da etkiledi. Yerliler ve denizciler balinalar hakkında çok önceleri bazı bilgilere sahip olsa da, kamuoyunun balinalarla tanışması ancak bu dönemki bilimsel çalışmalar sayesinde oldu. Katil Balina olarak bilinen orkalar da dâhil, balinaların insana zarar vermedikleri, oldukça zekî oldukları birtakım çalışmalarla ortaya çıkmaya ve kabul görmeye başladı. Kısa süre öncesine kadar nerdeyse nesillerini tüketecek bir ticarî avla karşı karşıya kalan balinalar şimdi yavaş yavaş doğa koruma hareketinin simgelerinden biri hâline geliyordu.

18


Orcalar(Fotoğraf: Jno Didrickson) Kambur Balinanın Şarkıları albümüne ve balinaların ses dünyasıyla ilgili araştırmalara müzisyenler de doğallıkla büyük ilgi gösterdi. Hattâ Rolling Stone dergisi balina şarkılarından oluşan bu albüm için “Bu iyi bir albüm ancak umarız kafa bulucu değildir!” diyordu. O yıllardan günümüze, poptan rock’a, klasikten caza kadar pek çok farklı müzik türünde çalışmalar yapan birçok müzisyen, şarkı sözlerinde ya da bestelerinde balinalara yer verdi. Pete Seeger, Judy Collins, John Cage, Paul Winter, PJ Harvey, Alice in Chains, Tom Waits bu müzisyenlerin yalnızca bir kısmı. Kate Bush’un 1978 tarihli ilk albümü The Kick Inside ise içinden balina geçen albümlerin en etkileyici örneklerinden biri.

19


Kambur Balinalar Bu konuda en ilginç çabayı balinalarla müzik aracılığıyla iletişim kurmaya, dahası düet yapmaya çalışan müzisyenlerin verdiğini söylemek ise herhalde abartılı olmaz. Kimi zaman tek başına, kimi zaman bir orkestrayla, kimi zaman bir teknenin üzerinde, kimi zaman deniz kenarında balinalar için çalan müzisyenlerin günümüzdeki temsilcileri arasında öne çıkanlardan birisi David Rothenberg. Balina müziğinin hikâyesini bilim ve sanat arasında köprü kurarak anlattığı Thousand Mile Song isimli kitabında ayrıca, sularımızda da görülen tehlike altındaki kaşalottan (nam-ı diğer Moby Dick), denizcilerin yıllar önce ses repertuvarları nedeniyle “ deniz kanaryası” olarak adlandırdıkları beyaz balinaya (kutuplara özgü olmasına rağmen ülkemizde de tutsak bulunan) kadar birçok farklı balina türüyle yaptığı düetlerinin yer aldığı bir CD yer alıyor. Bazı parçalarda Türk klarnetinin (sol gamlı klarnet) kullanıldığı albümden bazı düetleri thousandmilesong.com adresinde dinleyebilirsiniz. Bu örnekler balinalardan esinlenen ve albümlerinde balinalara yer veren müzisyenlerin çalışmalarından yalnızca bir kısmı; şüphesiz bunlara yenileri eklenecek. Birçok müzik festivalinin de temasını oluşturan, şarkılarıyla festival programına dâhil edilen balinalar, bilim ile sanat arasındaki en güçlü köprülerden. Ancak ne yazık ki balinalar ve evleri olan denizler günümüzde büyük tehditlerle karşı karşıya. 20


Tüm okyanus ve denizler, içindeki canlılarla birlikte, madde kirliliği, ses kirliliği, yaşam alanı kaybı, deniz trafiği, iklim değişikliği, aşırı ve yasadışı balıkçılık gibi tehditlerle karşı karşıyalar. Bizim denizlerimiz yapıları nedeniyle daha da zor durumda. Akdeniz ve Karadeniz’in sularının yenilenmesi sınırlı denizler olması, iklim değişikliğinin deniz sıcaklığını, tuzluluğunu ve kimyasalların ve besinlerin hassas dengesini değiştirerek yarattığı tehdidin de sularımızda daha ciddî boyutlara ulaşabileceğine işaret ediyor. Denizlerimiz hakkında bilgilenmek, koruma çalışmalarına aktif olarak yardım etmek isterseniz Greenpeace Akdeniz Ofisi (greenpeace.org/turkey/) ve Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (tudav.org) ile iletişime geçebilir ve bağışta bulanabilirsiniz. Yunus ve balinalar ile ilgili dünya genelinde bilgilenmek ve bağışta bulunmak içinse ülkemizdeki çalışmalara da uzun süredir destek veren dünyanın bu konuda saygın kurumlarından Whale and Dolphin Conservation Society en doğru adres (wdcs.org). Bu tehlikeler karşısında deniz kabuğu müzisyenlerim de harekete geçerek benden yine tam not aldılar. Pearl Jam geçen yıl, ilk albümleri Ten’de yer alan büyüleyici “Oceans” şarkısıyla aynı ismi taşıyan bir site açtı (pearljam.com/oceans/). Son albümleri Backspacer’den “Amongst the Waves” şarkısı çok hoş bir video ile sitede yer alırken, şarkının geliri okyanusların korunması için bağışlanıyor. Björk’ün eşsiz sesinin takipçilerinin yanısıra özellikle acapella müziği sevenlere seslenen Mount Wittenberg Orca albümü gelirleriyse deniz koruma alanlarıyla ilgili çalışmalara bağışlanıyor. İzlanda’nın ticarî balina avına yeniden başlamasıyla dünya gündeminde olduğu sıralarda çıkışıyla da önemli bir uyarıcı rol üstlenen albümü internet üzerinden indirebilirsiniz (mountwittenbergorca.com). Hayranlık uyandıran birçok ilginç özellikleriyle balinalar, koruma çalışmalarımızı kaygı yerine coşkuyla, müzikle yapmamızı sağlayabilirler. Ülkemizin deniz kabuğu müzisyenleri de destek olursa neden olmasın? Düş gücü ve coşku için Hawaii kambur balinalarını whalesong.net adresinden canlı olarak dinleyebilirsiniz. Kambur balinaların ses dünyasıyla ilgili en kapsamlı bilgiler ve ses örnekleri ise whaletrust.org adresinde müzikseverleri bekliyor. *Bu yazı Bant Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2011 tarihli 65. sayısında yayınlanmıştır. 21


Bir Varmış Bir Yokmuş (Bir Zamanlar Anadolu’da) Selin Süar "Bir varmış bir yokmuş" diye başlar, küçüklere anlatılan masallar. Anlatılanın var olup olmadığı konusunda daha ilk başta şaibeli bir anlatı yapısı taşıdığının işaretini verir. Karakterler, olaylar, mekanlar gerçekmişçesine dinlenir, gerçek olmadığı bilinse bile dinleyenin bilinçaltına işler. Çoğu zaman evrensel konuların işlendiği masallarda eğiticilik esastır. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır.

22


Taşrayı anlatan yönetmen Nuri Bilge Ceylan'ın vizöründen yansıyanlar genel olarak diyalogsuz, efektsiz, minimal, uzun sekanslı filmler çekmesi ve 'izleyiciyi sıkması' ile anılsa da kasaba insanını anlatan masal yapılarına benzer. Senaryo açısından çok başarılı olmadığını; amacının, dünyayı kendi gözünden nasıl gördüğünü anlatmak olduğunu kendisi de belirtmektedir. Tüm bu eserler kendi kompozisyonu etrafında oldukça sade, gerçekçi ve en önemlisi evrensel hikâyeler olduğundan kurduğu masalsı dünyada izleyicilere herhangi bir mesaj verme kaygısı taşımadan onların bilinçaltına inceden inceye işler ve zihinlerde kalır. Bu nedenle uluslararası düzeyde başarı kazanan filmlerin sahibi konumunda olan Nuri Bilge Ceylan; Anadolu insanını gizledikleri, yaşadıkları, sıradanlığıyla dünyaya gösterir. Başrollerini Yılmaz Erdoğan, Muhammet Uzuner ve Taner Birsel'in paylaştığı son filmi

BİR ZAMANLAR

ANADOLU'DA, Cannes'da ödül almakla kalmamış, yerli ve yabancı basının 'şaheser' olarak nitelediği bir başyapıta dönüşmüştür. ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’da’, Nuri Bilge ve Ebru Ceylan’ın yanı sıra, Ercan Kesal imzasını taşıyan senaryonun devamlılığı, diyalogların ve karakterler arası iletişimin doğal, kesintisiz ilerleyişi; görüntülerin başarısına eklenmiş ve eser, pek çok yönüyle başyapıt olarak değerlendirilmeye hak kazanmıştır.

23


Karanlığın içinden gelen alev toplarını andıran görüntülerle başlayan ilk kareler de görsel bir masalı izleyiciye çağrıştırmaktadır. Bir süre sonra kıvrımlı yollarda ilerleyen üç arabanın farlarının ışıkları olduğunu anladığımız alev toplarına, doğanın sesleri ile karakterlerin diyalogları eklenince filmin devinimi başlar. Temel olarak üç karakter üzerinden yürüyen hikâyede bir doktor ile savcının 12 saatlik gerilimli öyküsü ve bu öykünün ardındaki karakterler beyaz perdeye yansır. Kıvrılan yollarda seyreden üç araba; Anadolu'nun hâkiminin, hekiminin ve hakeminin uzun ince yollarda, iki katil zanlısı eşliğinde cinayeti aydınlatma görevini anlatır. Türk yasalarında bu 3H'nin sonsözüne itiraz edilemez, edilse de kabul görmez. Verilen kararlar kesindir, dönüşü olmaz. Hâkim, adaletin kılıcı savcıdır ve savcı daima güçlüden değil, haklıdan yana kılıcını sallamalıdır. Hekim, sağlık üzerine söz söyleyendir, yaşam ve ölüm arasında tanı koyar. Asayişin hakemleri ise jandarma ve emniyet teşkilatıdır. Jandarma Genel Komutanlığı'nın sayfasında tanımlar şu şekilde yer alır: "Türkiye Cumhuriyeti Jandarması, emniyet ve asayiş ile kamu düzeninin korunmasını sağlayan, diğer kanun ve nizamların verdiği görevleri yerine getiren, silahlı, askeri bir güvenlik 24


ve kolluk kuvvetidir. Jandarma’nın genel olarak görev ve sorumluluk alanı; polis görev sahası dışı olup, bu alanlar il ve ilçe belediye sınırları dışında kalan yerler ile polis teşkilatı bulunmayan yerlerdir. Jandarma bu yerlerde; emniyet ve asayişin sağlanmasından sorumludur." Emniyet Teşkilatı içinse, tüm il ve ilçelerde örgütlenmiş, kırsalda görevini askeri polis olan jandarmaya bırakmış, kentte ise görevi kendisi yöneten iç güvenlikten sorumlu devlet teşkilatı olarak tanım yapılmaktadır. Güvenlikten ve adaletten sorumlu olan savcı, doktor ve komiserin geçmişlerinde, yüzleşmekten korktukları; kendilerini, kendi içlerine kapanmaya iten gizleri bulunmaktadır. Özellikle adaleti temsil eden savcının, doktorla olan diyaloglarında -kendisine sesli olarak itiraf edemese de- bir cinayeti örtbas ettiğini ve hatta cinayetin sorumlusunun bizzat kendisi olduğunu görürüz. Doktor ise film boyunca sessiz, renk vermeyen ve rahat bir yapıya sahiptir. Maktulun diri diri gömüldüğünün tüm kanıtları önünde olsa da doktor, son kararında bir cinayetin nasıl gerçekleştiğini bir otopsi yardımcısı, bir daktilograf ve dört duvar şahitliğinde örtbas eder. Bu görevlerde bulunan her kişinin mutlaka yaşamış olduğu, olay ve olayın sonucu resmi kayıtlara geçene dek bir yol ve görev öyküsünün anlatıldığı filmde karakterler ve diyaloglar öylesine canlı, öylesine hayatın içindendir ki, izleyici koltuğuna mıhlanıp kalmakta; kendisini olayın içindeymiş gibi hissetmektedir.

Bir Cinayetin Anatomisi Film henüz başlamışken, polis arabasının içerisinde, maktulun yorgun, sert ve hınç dolu ifadesinin yanında cereyan eden 'manda yoğurdu' sohbetinde ekibin, ceset görmeye giderken dahi günlük hayatın içinden olan diyaloglarla yola devam ettiğine şahit oluruz. Ancak tüm yiyecek, içecek, çoluk, çocuk, gündelik problemler anlatılarının tam ortasında duran zincirde kendini belli eden bir yapı 25


vardır ki; o da 'HİYERARŞİ'dir. Emniyet teşkilatı içinde söz alan komiser, diğer memurlardan daha üstün olduğunu 'manda yoğurdu'nun iyisini yalnızca kendisinin bildiğini iddia ederek söz hakkına sahip olmaktadır. Türkiye halkının içine işlemiş olan hiyerarşiyi, statü farkının doğurduğu sonuçları ve biat kültürünü akıcı bir üslupla önümüze koyan eserde sözel ve görsel olarak sunulan kültürel kodlar, tabloya başarıyla yerleşirilmiştir. Toplum tarafından inşa edilen kültürel semboller, insanlar arasında toplumsal anlamda içselleştirilen bir etkileşim sağlamaktadır. Kültürü oluşturan gelenek / görenekleri kurumsallaşmış

davranış

kalıplarını

sosyalleşme

sürecinde

ve diğer öğrenerek

benimseriz. Toplumsal yaşamda oluşan anlamlar bileşkesi, sistemleşmiş halde karşımıza çıkar. Birey davranışlarının şekillenmesi, siyasal ve sosyal duruşlarının belirlenmesi, anlam kodları etrafında biçimlenir. Toplumsal hiyerarşideki yerlerin belirlenmesi de bu şekilde gerçekleşir. Hiyerarşik sırada, oturulacak yerler bile belli bir düzen içerisinde yapılır. Komiser Naci, kendi altında çalışan memurlar ve katil zanlısı karşısında iktidar sahibi olduğundan onları susturup, onlar üzerinde güç gösterisi yapabilmekte; ancak savcıyı 'aslan payı'nı aldığı için ikide bir çekiştirmekte, savcının arkasından konuşmakta, ama onun karşısında el pençe divan durmaktadır. Savcı, genel olarak sessiz kalmayı tercih eden hekimin bile üzerinde iktidar sahibi olandır. Film boyunca ast - üst ilişkilerindeki katı hiyerarşik yapı devam eder. Komiser, doktora reçete yazdırmak için minnet eder, köy muhtarı hekim ve savcıya Halil İbrahim sofrası kurdurarak köye morg yaptırabilmek için armağan kültürünün gerekliliği olarak verdiğinin karşılığını ister. "... Yoksulluk her şeyden önce insanlar arasındaki bir ilişkidir. İlkellerin 'güvenini' yaratan açlıkta bile bolluğu yaşamalarını sağlayan nihayetinde toplumsal ilişkilerinin şeffaflığı ve karışıklılığıdır. ... Her zaman iktidarın 26


kaynağı olan biriktirme de yoktur. armağan ve simgesel değiş tokuş ekonomisinde mallar sürekli olarak birilerinden diğerlerine geçtiğinden düşük ve her zaman sınırlı bir mal miktarı genel bir zenginlik yaratmaya yeter. Zenginlik mallarla değil, kişiler arasındaki somut değiş tokuşa dayanır."1 Taşrada gördüğümüz Potlaç Kültürü, Bir Zamanlar Anadolu'da bu şekilde karşımıza çıkar. Aynı zamanda son karelerde var olan ve otopsi yapan adli tıp çalışanı da savcı ve hekimin yanında morga yeni aletler alınması gerekliliği konusunda içini döker. "İktidar daima sosyal yapının hizmetindedir. Bu yapı, basitçe yasanın veya âdetlerin işleyişiyle veya kurallara bir çeşit otomatik uymayla kendini idame ettirmez. Hiçbir toplumda kurallara otomatik bir şekilde uyulmaz. Toplumun kurallara uyması belirli ölçüde istendik davranışlar sergilemesi, iktidar ile gerçekleşmektedir. Dahası her toplum, gevşek bir denge durumu yaratır ve bu yüzden kırılgandır. Siyasal iktidar, bir zorunluluk olarak, desteklediği toplum içi nizama ve denetlediği dış ilişkilere göre ele alınmıştır. Burada iktidarın iki temel özelliği kutsallığı ve mutlaklığıdır. Siyasal iktidar hiçbir zaman tamamen kutsallıktan arınmış değildir. Kutsalla ilişki kendini bir tür, apaçıklık ilişkisi içinde ortaya koyar. Bariz olsun veya olmasın kutsallık, iktidarın içinde daima mevcuttur. Böylece ulvi ve zorlayıcı bir değer olarak duyurulur."2 Hiyerarşik dizilim içerisinde muktedir olanın sırası gelince sözü devralmasını şoförler arasında yapılan 'yol, yön tayin etme' tartışmasında bile filmde görürüz.

1

Jean BAUDRILLARD, TÜKETİM TOPLUMU, Çev: Oğuz Adanır, Ayrıntı Yayınları, Üçüncü basım, 2008, İstanbul, s.77 2 Doç.Dr.Hayati BEŞİRLİ, TÜRK KÜLTÜRÜNDE GÜÇ, İKTİDAR, İTAAT VE SADAKATİN YEMEK SEMBOLİZMİ ESASINDA DEĞERLENDİRİLMESİ, http://www.hbvdergisi.gazi.edu.tr, 20.06.2011.

27


Akşamdan sabaha kadar yapılan yolculuk boyunca karanlık yollarda, 'cinlerin cirit attığı' yerlerde top gibi bir ağacın olduğu çeşme yakınlarında ceset aramak, gerçeğin bilgisine ulaşma çabası, doğru kararı verme sıkıntısı çevresinde örülen metaforlar izleyiciyi ürpertiyor. Müziksiz, yalnızca rüzgar ve yaprak hışırtılarıyla bezenen karanlık görsellerde, köyün elektriğinin gitmesiyle oluşan yansımalarda bile yaşamla ölüm arasında, doğa üstü varlıklarla halüsinasyon çizgisinde, maddiyatın ve sahip olmanın güncelliğiyle dünyanın yalan olması arasındaki medcezirlerde saklı kara mizah, insanı gererken güldürüyor. Gerçek Bilgiye Giden Yol

28


Ortada kokmuş bir ceset ve cinayet varken, katil; diğer karakterlerin yanı başındayken

yurdum

insanının

açgözlülüğü

yüzünden

düşen

elmanın

yuvarlanarak çeşmeden akan suyun elleri üzerinde yuvarlanarak diğer çürümüş elmaların arasına gitmesi ilk etapta cesedin bulunduğu yeri işaret ediyor izlenimini yaratsa da gerçeğin ve bilginin kokuşmuşluğunu gösteriyor. Hekim ve savcıların Anadolu'nun herhangi bir köşesinde polis veya jandarma eşliğinde cinayet mahalline gidiş öykülerini dinleyeniniz varsa bilir. Haber kimi zaman yatakta huzurla uyurken gelir, kimi zaman gün içerisinde görev yerini terk edip olay mahalline gitmeyi de gerektirebilir Pek çoğu olay yerine gergin, sinirli ve korkuyla gider. Bunun iki nedeni vardır; ne ile karşılaşacaklarını bilememeleri; yani bilinmezliğin tedirginliği ve doğru kararı verebilmek. Görebilirlik, gerçeğe ulaşmada önemli rol oynar. Var olan bilgi ve tecrübelerin mantık çercevesinde düşünceler ile harmanlanıp neden-sonuç ilişkisinin ortaya çıkarılması, görebilirliktir. Günümüzde 'doğru' ile 'gerçek' kavramları anlam kargaşasıyla kullanılagelmektedir. Oysa doğru; değişkendir, tartışılabilir; gerçek ise stabildir, değişmez ve doğruluğu tartışılmazdır. Doktor, filmin sonunda gerçeğe ulaşma yolunda bilginin yollarından geçerken, son anda katil ile suç ortağı olmuş, ilim yolunda gerçek bilgiye ulaşmayı amaçlarken maktulun 'diri diri gömülmesini' örtbas ederek, savcının geçmişte yaptığı gibi doktor da kendince 'doğru' olanı yapmıştır. Film boyunca bu kokuşmuş ve çürümüş gerçek bilgi katmanlarını savcının, kendi eşinin ölümüne sebep olma hikâyesinde, komiserin çocuğundan duyduğu utançta, doktorun arafta kalan ruh hallerinde görürüz. Söz hazır metafordayken, Anadolu kültüründe suya atfedilen simgesel art planı eklemeden geçmek istemem. Gerek çeşmeden akan, gerekse gürül gürül gökyüzünden yeryüzüne inen su metaforu, film dilini takip eder. Türk 29


kültüründe "su bir sınırdır. Bu sınırın öbür tarafı, yeraltında, insanların yaşayamadığı bir mekan olan 'hetonik dünya'dır. Düzenli dünyayı bu şeytani mekandan ayıran şey sudur. Bu yeraltı sular saltanatında yaşayan şeytani varlıklar, değişken tabiatlıdırlar. Orada olan her şey, bu dünyada olanların tersindedr. Çünkü su, ayna gibi yansıttığı görüntüyü ters çevirir. Eski Türk inanışlarında

da

yeraltı

ölüler

dünyası,

bir

sular

saltanatı

olarak

düşünülmüştür."3 Görüldüğü gibi filmde çizilen maddi dünyayla manevi dünya arasındaki sınırın simgesel yansımaları, bilgiye ulaşma yolunda çizilen metaforik anlatımlarla da kendini gösterir.

Rus Edebiyatı Karakter Yapısı Filmde ustaca kullanılan bir başka nitelik de karakterlerin derinlemesine işlenişidir. Olayın çözülüşü, kararın verilişi ve karakterlerin çizilişi başlı başına Rus edebiyatının özelliklerini taşımaktadır. Puşkin öncülüğünde Rus yazın dilini gerek sözcük dağarı gerekse tümce yapısı ve anlatım özellikleri bakımından arındırmış ve zenginleştirmiş, dile çağdaş ve ulusalcı bir yapı kazandırmıştır. Puşkin, eserlerinde ilk kez Rus topumunun 'halka ait olan' Celal BEYDİLİ, TÜRK MİTOLOJİSİ ANSİKLOPEDİK SÖZLÜK, Yurt Kitap Yayıncılık, Şubat 2005, Ankara, s.504. 3

30


özelliklerini yansıtan tipler yaratmış ve Rus yazınında ulusalcılığın ve gerçekçiliğin öncüsü olmuştur. Tolstoy'un "benzeri olmayan bir sanatçı" olarak ifade ettiği Çehov da dahil olmak üzere Puşkin sonrası 19. yüzyıl Rus edebiyatının bütün yazarları halk insanlarını büyük bir yalınlık ve gerçeklikle çizmiştir. Sonuç Film üzerine söylenecek çok söz olmasına karşın, özetle 'şaheser' olarak nitelendirilmesi Nuri Bilge Ceylan'ın görüntü dilinin, hayatın içinden bir öyküyle birleşmesinin doğal sonucudur. Gündelik yaşamın her yanına işlemiş bir statü kavgasını, hiyerarşik yapılanmayı, cinayetin aydınlatılmasına giden yolda ustaca anlatan ve bunu yaparken de Anadolu insanını taktığı maskelerle, uğraşları, umutları, beklentileri ve korkularıyla karşımıza getiren film; Platon'un mağarasını tasvir eder niteliktedir. Platon'un mağarasındaki gibi uyanabilmiş olan bireyler, mağaranın dışında, gün ışığı altındaki objeleri hakikatte oldukları gibi görmektedirler, ancak içeridekilere hakikati aktaracaklar mıdır; orası bilinmezlikte asılı kalır. Salondan çıkarken izleyicinin, otopsi esnasında duyduğu sesler ve çocukların neşeyle hayata koşmaları yaşamın her gün yüz yüze geldiğimiz kara mizahından başka bir şey değildir.

31


Siyasi Sinema Nedir? Onur Keşaplı GİRİŞ Sinemada, diğer türlerin aksine siyasi sinema, kuramcılar, düşünürler ve akademisyenler açısından üzerinde anlaşmaya varılamamış bir olgudur. Kimi her sanat eserinin zaten politik olması gerektiğini söyleyerek siyasi sinema için ayrıca bir tür olduğu tanımına karşı çıkmaktadır. Prof. Dr. Oğuz Adanır’ın sözleri bu düşünceyi destekler niteliktedir : “Bir dünya görüşünüz, bir ideolojiniz, bir zihniyetiniz yoksa bir sanatınız da olamaz. Ya da onun adı sanat olamaz. Sinemanın, tiyatronuz, resminiz, müziğiniz, heykeliniz olmaz. Bu mümkün değildir. Çünkü her sanat yapıtı bir ideolojinin, bir zihniyetin ürünüdür.” 4 Alıntıdan yola çıkarak politikadan uzak durmanın hatta altını çize çize apolitik olmanın da bir tavrın, bir zihniyetin ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Bu görüşe katılsak bile bazı yapıtların belli bir ideolojiyi, muhalif bir duruşu göstermek için siyaseti sanatlarının merkezinde tuttuklarını görmemek elde değil. Polonya’nın büyük yönetmenlerinden Andrzej Munk “Sinema siyasetin başka yöntemlerle uzantısıdır” derken belki de bunu kastetmektedir. İster bir tür diyelim isterse sadece bir yöntem olarak ele alalım yedinci sanat sinemada siyasi filmlerle bazı dönemler sıkça bazı dönemler ise nadiren karşılaşmaktayız. 1970'li yıllarda zirve yapan siyasi filmler 1980'lerle birlikte dünya çapında azalmıştır. SİYASİ SİNEMANIN ORTAYA ÇIKIŞI 4

Adanır, Oğuz. Türk Sineması ya da Türk Toplumsal Yaşamında İçerik Sorunu II, Metis/Defter, sayı 9, Nisan-Mayıs 1989, İstanbul.

32


Beyazperdede siyaseti belirmeye başlaması, muhtemelen sinemanın bir kitle iletişim aracı olarak etkin olabilmesi ve doğası gereği kitleleri büyülemesinin farkına varılmasıyla başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası yeniden şekillenen dünya artık imparatorlukların değil ulus-devletlerin devrinin tartışmasız başladığını göstermiştir. Bu yeni devletler ve cumhuriyetler önceki yüzyılda alevlenen ideolojiler çağının ateşini hala taşımakta ve bu ideolojilere göre kendilerine yer edinmektedirler. İktidarda olsun ya da muhalefette olsun bu yeni rejimlerin tüm partileri kitlelere amaçlarını, ideallerini, fikirlerini aktarmayı hedeflemekteydi. Yazılı yayın organlarıyla zaten uyguladıkları bu yöntemi sinemanın sunduğu görsel malzemenin daha da etkin kılacağı kesindir. O dönem salt “eğlendirme” aracı olan filmlerden ayrı olarak artık kameralar “belgecilik” amacıyla oynatılmaya başlandı. Yeni yeni ortaya çıkan belgesel sinema anlayışı ister istemez “öğretici, gösterici” tavrı nedeniyle bir duruşun temsiliydi. Gelişen politik gelişmeler dünyayı yeni bir dünya savaşına götürürken ister faşist olsun ister komünist, sinemanın propaganda gücü de fark edilmeye başlanmıştır. İktidarlar yapacakları uygulamalarda halkın da desteğini alabilmek için gerçekleri yansıtan belgelerin arasına mış gibi yapılan “kendi gerçeklerini” de katmaya başladılar. Bu nedenle daha siyasi sinemadan söz edemeden propaganda filmlerinin ortaya çıktığını söylemeliyiz. Özellikle faşist NAZİ lideri Hitler’in propaganda bakanı Dr. Goebbells propaganda filmlerinde bazen on binlerce figüran ve tahmin edilemeyecek uzunlukta filmler kullanarak “propaganda türü”ne altın çağını yaşatmıştır. Bu yılların en etkileyici örnekleri arasında İradenin Zaferi adlı yapıtı sayabiliriz. NAZİ partisinin altıncı kongresini abartılı bir yüceltmeyle kameraya alan Leni Riefenstahl, sinemanın nimetlerinden de yararlanarak başarılı bir film ortaya koymuştur. Partinin ve bizzat Adolf Hitler’in desteğini alan yapıtta günümüzün büyük yapımlarında bile kolay kolay görülemeyen ekiple, dönemi için üst düzey çekim teknikleri 33


zorlanmıştır. Kamera hareketleri, etkileyici kompozisyonlar, havadan çekimler ve alan derinliği gibi dönemi için yeni ufuk açıcı teknikler faşizm bu en büyük “reklâm”ında ortaya konmuştur. Propagandanın en iyi örneği olan film aynı zamanda sinema tarihi içinde önemli bir yer teşkil eder. Hatta yıllar sonra George Lucas’ın “Yıldız Savaşları”nda imparatorluğun askerlerinin çekim planları ve Peter Jackson’ın Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin ikinci ayağı olan “İki Kule”de Urukhai ordularının aktarılması akla bu filmi getirir.

Propaganda filmleri, egemen iktidarın görüşlerini yansıtır ve bu özelliğiyle siyasi sinema olarak ele alınan olgudan uzaklaşır. Bir filmin siyasi konulu olması daha çok muhalif siyasi tavırla ortaya çıkmaktadır. Bu ayrıma verilebilecek en etkili örnek sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden 34


Sergei Eisenstain’ın etkileyici filmi Potemkin Zırhlısı'dır. Film gerçek bir olaydan, 1905 yılında gemilerde maruz kaldıkları ağır koşulları protesto ederek ayaklanan mürettebatın Çarlık Rejimine karşı tutumundan yola çıkar. Bolşevikler için başarısız olan bu devrim denemesi, 1917’de bu kez Çarın devrilmesi ve komünist devrimle gerçekleşecektir. Propagandanın öneminin bilincinde olan Bolşevikler bu sebeple sinemaya ve sinema okullarına ağırlık vermişlerdir. 1925 yılında söylentilere göre özel istek üzerine filme alınan “Potemkin Zırhlısı”nı bu sebeple birçok kişi propaganda filmi olarak görür. Ancak film gerçeklerden yola çıkarak, o zamanki iktidarın yaptığı zorbalıklara karşı duruşu, sinema tekniklerinde devrim sayılabilecek bir yöntemle verdiğinden dolayı siyasi film kategorisine konulabilir. Bu ince ve üstünde halen ortak bir fikir edilenemeyen çizgi siyasi sinemanın da kesin olmayan çizgileri olabilir; gerçeklere dayanmak ve muhalif olmak. SİYASİ SİNEMANIN YÜKSELİŞİ, DÜŞÜŞÜ ve GÜNÜMÜZDEKİ YERİ Her ne kadar kurmaca hikâyeler, hatta fantastik ve bilimkurgusal hikâyeleri konu edinse de sinema politik gelişmelerle ayrılmaz bir ikili gibidir. Yukarıda da değindiğimiz gibi dünyadaki ideolojik ve dünya savaşları gibi politik gelişmeler sinemayı ve sinemanın kullanılışını derinden etkilemiştir. Dünyanın farklı noktalarında yaşayan insanların başka ülkeler tarafından müdahale edilen yaşamları ve yüz binlerce kilometre yolları işgal için aşan iktidarlar sayesinde insanlık dünyada olup bitenleri sorgular hale gelmiştir. Bu durumun zirve noktası Soğuk Savaş’ın olağanca sıcaklığıyla alevlendiği yıllardaki Vietnam Savaşı’dır.

Uzadıkça

uzayan

savaş

en

başta

Amerikalılar

tarafından

sorgulanmaya başlamıştır ve dönemin siyah hareketlerinin de etkisiyle savaş karşıtlığı yükselmiştir. Yükselen bu dalga, Latin Amerika’da, Avrupa’da ve ülkemizde de kendini hissettirmiştir. Benzer bir şekilde baskı rejimlerine karşı 35


ayaklanmalar da artmıştır. Doğu Avrupa ülkeleri ve başta Fransa, İtalya olmak üzere Soğuk Savaş'ın "Batı"sında yer alan ülkelerde o dönem yaşananlar buna örnektir. 68 rüzgârı tüm dünya politikalarını, akımlarını etkilemiştir ve bu etki günlük yaşam dışında sanata ve yaşamla iç içe geçen sinemaya da işlemiştir. Bu sebeple siyasi sinemanın yükseliş dönemlerini 1960 ve 1970'li yıllar olarak görmek yanlış olmaz. İktidarların politikalarına inancın düştüğü bir dönemde doğal olarak propaganda filmlerinin de işi bitmiş oluyordu ve muhalif filmler arka arkaya gösterime girmeye başladı. Bu duruma en büyük örnek Vietnam yanlışının üstüne bir de Watergate skandalını ekleyen Amerikan iktidarına karşı yapılan filmler oldu. Başkanın Tüm Adamları ve Akbaba’nın Üç Günü sadece dönemin değil tüm zamanların en etkili siyasi film örnekleri arasında gösterilmektedir. Sonrasında “Vietnam Filmleri” olarak anılacak yapıtlar ise başta Platoon, Deer Hunter ve Kıyamet olmak üzere ülkesinden yüz binlerce kilometre uzakta tam olarak ne yaptığını sorgulayan ve ülkesine döndüğünde yaşama adapte olamayan bireylerin hikâyeleri olmuşlardır. Ülkelerinde yaşananlara karşı bir duruş niteliğindeki filmlerin en güçlü örneklerinden biri de Yunan yönetmen Costa Gavras’ın “Z”idir. 1960'larda ülkede yükselen sol muhalefetin seçimlerde kazanma ihtimalini görenlerin başvurduğu komploları ve sonrasındaki süreci cesurca ele almaya çalışan savcıya rağmen başa gelen Albaylar Cuntası’nı aktarır film. Yönetmen, ülkesi Yunanistan’dan sınır dışı edildiği için filmi Fransa’da çeker ve isimler, mekânlar sadece ülkesinde olup bitenlerle benzerlik taşır. Ancak film Cuntaya verilen yanıtın eseri haline gelmiştir. Gerçek görüntüler kullanmadığı halde “belgesel” hissi veren kurgusuyla siyasal sinemanın kodlarını güçlüce kullanmıştır. Filmin belki de en unutulmaz sekansı ise albay ve generallerin olağanca heybetleri ve rütbeleriyle savcıya ifade vermeye gittikleri karelerdir. Senarist, yönetmen Selin Süar'ın belirttiği üzere bu sahnelerde, albayların heybetlerini hissetmememizi sağlayan, 36


alt açı kamera kullanımı, albaylar savcının karşısına geldiği zaman üst açıya dönüşür ve o heybetin, o kudretin bulundukları oda da sindirildiğini, küçüldüğünü hisseder izleyici. Filmin zamanın TRT genel müdürü İsmail Cem tarafından

gösterilmeye

çalışıldığı

ancak

engellendiğini

de

belirtelim.(www.eksisozluk.com)

Hem dünyadaki gelişmeler bağlamında hem de bu gelişmelerin sinemada karşılık bulması sonucunda yoğun geçen 1970'lerin ardından 1980'lere 37


gelindiğinde, 1940'lardan beri süren Soğuk Savaş’ın da son perdesine giriliyordu. Dünyadaki nükleer silahlanmanın ötesine geçerek uzay savaşlarının konuşulmaya başlandığı Amerika’da Reagon'ın, İngiltere’de “Demir Leydi” Thatcher’ın, yeni muhafazakâr ve liberal akımı dünyada etkisini gösteriyordu. Amerika'nın İran’daki başarısızlığı karşısında Sovyetlerin Afganistan hezimeti ve ekonomik açıdan girdikleri çıkmaz Doğu Blok’u ülkelerindeki etkisini azalttı ve örneğin Berlin Duvarı’nın yıkımını gibi gelişmelerin önünde durulamadı. Çökmeye başlayan Komünist blokla beraber dünyada toplumsal değerlerin yerini bireyciliğin aldığı bir yaşam biçimi etkin olmaya başladı. Postmodernizm adı altında günlük yaşantıda değişim gözlendi. Amerika özelinde ise yıllar boyu süren Vietnam Savaşı ve ülke içindeki özgürlük rüzgârlarının yerini tükenmişlik ve bıkkınlık aldı. Vietnam’dan dönen gazilerin psikolojik sarsıntıları adeta toplumun geneline yayıldı. Belki de bu sebepten ötürü 1970'lerde siyasi sinema örneklerinin fazlasıyla görüldüğü Amerika ve batılı ülkelerde bu türe olan ilgi azaldı. Yapımlar genellikle içi boş eğlenceli seyirlikler halini alan aksiyona, bilimkurguya ve komedilere kaydı. Sanki izleyiciler ve yapımcılar hem fikir bir yaklaşımla ideolojilerden uzak kalmayı tercih ettiler. Hatta Rocky 4 gibi bariz bir propaganda filmi bile aksiyon görünümümde başka Amerika olmak üzere batılı ülkeleri kasıp kavurdu. 1960'lar ve 70'lerde kimsenin çemberinden çıkamadığı politik yaklaşımlar ve ağır dünya gündemi 1980'lerde yerini yepyeni bir ideolojik düzene ve “eğlence”nin yeniden keşfine bıraktı.

38


İlerleyen yıllarda dünyayı derinden etkileyen gelişmeler arasında Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetlerin çöküşünün yanısıra Amerika’nın Orta Doğuya müdahaleleri sıralanabilir. Ancak bunlar her nedense önceki politik olaylar gibi sıcağı sıcağına perdeye yansıtılmamıştır. Sanki hep “tarihi” olmaları beklenmiştir. Belki de tüm dünyayı saran küreselleşme ve neo-liberalizmin getirdiği benmerkezcilik etkin olmuştur bu durumda. Fakat 2000'li yıllar siyasi sinemanın şahlanışı olarak görülebilir. Jarhead adlı filmle birinci Körfez Savaşı’nı konu edinen siyasi sinema hemen ardından Afganistan ve İkinci Körfez Savaşı’nı perdeye taşımıştır. Ulus devletlerden dünyanın kontrolünü devralan çok uluslu şirketler Syriana gibi usta işi bir politik-gerilimle aktarılmıştır izleyiciye. Bükreş’in Doğusu gibi bağımsız yapımlarda Sovyetlerin çöküşünden sonra rejim değişikliğine giden Doğu Bloğu ülkelerini tarihsel ve 39


belgeselci yaklaşımla görülür. Bir zamanlar Hollywood’un poster çocuklarından olan George Coloney ise Syriana'nın başrolünü ve yapımcılığını üstlendikten sonra yönetmenliğini yaptığı ve ciddi miktarda para yatırdığı İyi Geceler, İyi Şanslar adlı filmiyle türe güncellenmiş bir yenilik getirmiştir. Siyah-beyaz anlatımla tümü gerçek olaylara dayanan filmde, 1950'li yılların Amerika’sında komünizm karşıtlığı konusunda zirve yaparak, muhaliflere karşı adeta cadı avına çıkan Senatör McCarthy dönemini konu edinmiştir. Belgesel niteliğindeki gerçek görüntülere de başvuran film, Amerika’da tekrar yükselen iktidar karşıtı ve beraberinde savaş karşıtı olan muhalefetin, siyasal sinemayla beyazperde tekrardan şahlanışı olup olamayacağını elbette zaman gösterecektir. Önümüzdeki ay, yönetmenliğini Oliver Stone'un yaptığı Vietnam Savaşı'nı işleyen Platoon filminin eleştirisini, daha sonraki aylarda ise "siyasi sinema" olgusu üzerine daha kuramsal ve sinematografik yaklaşımları farklı ülkelerden örneklerle ele alacağımız yazıları, yine Azizm'de bulabilirsiniz değerli dostlar...

40


Gölgede Kalan Hümanizm Selin Süar

Derviş Zaim’in yönetmenliğini ve yazarlığını üstlendiği; 22. Ankara Uluslararası Film Festivali, 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali gibi önemli festivallerde pek çok dalda ödüle değer görülen Gölgeler Ve Suretler, Türk 41


Sineması’nda gerçek birer sinema anlayışıyla çekilen filmlerin yakın geçmişe nazaran daha yoğun olduğu 2010/2011 sürecinin öne çıkan örneklerinden oldu. Derviş Zaim’in, geleneksel el sanatlarını temel aldığı üçlemesinin son parçası olan Gölgeler Ve Suretler, 1963 yılında Kıbrıs’ta yaşananları, iki ülke insanının ortak kültür paydalarından olan gölge sanatı metaforunu kullanarak sinema perdesine yansıtan ilk film olarak karşımıza çıktı. Politik-Dram olarak niteleyebileceğimiz film, en kısa hatlarıyla normal koşullarda birbirleriyle iyi geçinen iki bireyin veya grubun, ırk/inanç ve tarihsel geçmişleri

kullanılarak

nasıl

birbirine

düşürüldükleri

ve

birbirlerine

muhtaçlarken nasıl birbirlerine düşman edildiklerine dair bir süreci Kıbrıs örneği üzerinden anlatmaktadır. Türk ve Rumlar arasında 1963 yılında başlayan olaylarda, köyleri basan Rum çetecilerin şiddetinden dolayı diğer köylüler gibi evlerinden apar topar kaçan genç kızın Karagöz oynatıcısı olan babasından ayrı düşmesi sonucu amcasının yanına sığınarak babasını araması ve her iki ada halkının barış içinde yaşadığı köyde çatışmayı başlatan kıvılcımın olgunlaşma süreci beyaz perdeye ustaca yansıtılmaktadır. Yanan köylerden daha güvenli olan şehire kaçış esnasında yaşanan acılar ve savaş ortamı hikayeye ışık tutarken, film sinemasal anlamda da başlı başına övgüyü hak ediyor. Aslen Kıbrıs doğumlu olan yönetmen Derviş Zaim’in geleneksel Türk Sanatlarından yola çıkarak hazırladığı üçlemesinin Cenneti Beklerken’de Minyatür ile başlayan ilk halkası Nokta’da Hat sanatıyla devam ediyor ve son olarak Gölgeler ve Suretler’de Gölge Oyunu ile tamamlanıyor.

42


Akdeniz Sineması kodlarından olan ve kuruması için ipe asılan çamaşırların, bembeyaz çarşafların rüzgarda uçuşması; kendini filmin daha ilk dakikalarında bize göstererek askeri bir metaforun, bir darbenin, savaşın veya şiddetin habercisi olarak karşımıza çıkar. Gerçekten de bunun hemen ardından gelen görüntülerde EOKA mensuplarından ve Rum çetecilerden kaçmakta olan köy halkını görürüz. Öykü, beraber yaşayan iki halkın birbirine nasıl düşürüldüğünü, nasıl korku toplumu yaratıldığını, yolları tutan EOKA’cıları ve onların, ‘idealleri doğrultusunda’

kendi

halkını

bile

göz

kırpmadan

öldürebileceği

gösterilmektedir. Film, adada oluşan kan ve soy temelli Türk milliyetçiliğini, yalnızca tarihsel geçmişe dair yazıyla aktaran ve kültür/din kaynaklı Rum milliyetçiliğine yer vermeyen, Türklerle savaşı reddeden ve Megali İdea üzerinden temellenen, adanın Yunanistan ile birleşmesi anlamına gelen ‘enosis’fikrine karşı çıkan 43


Rumların, üzerlerine ‘bölücü, terörist Komünist’ damgası vurularak yine EOKA (Εθνική Οργάνωσις Κυπρίων Αγωνιστών / Kıbrıs Milli Mücadele Örgütü) tarafından katledilmesine değinmeyen, bunun yerine ‘göze yansıyan’ ile ‘asıl gerçek’ arasındaki farkı git gide artan korku ortamında yine Akdeniz Sineması kodlarından olan, (sanki etrafta üzülmeye, korkmaya, savaşmaya değer hiçbir şey olmuyormuş gibi) sürekli gülüp, yiyip içen bir ‘meczup’un, yani gerçekleri gösteren bir masumun katledilmesiyle genç nüfus arasında başlayan intikam süreci köy halkının birliğinin yok oluşuna ve bununla birlikte yeni kurbanlar vermeye kadar gitmektedir.

Günümüzde hâlâ Yunanistan ile Türkiye arasında, özellikle de Avrupa Birliği sürecinde Türkiye’ye dayatılan kabul edilemez şartlar çerçevesinde ‘sorun’ olmaktan kurtulamayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını yalnızca Türkiye Cumhuriyeti Devleti tanımaktadır. Pakistan ve Bangladeş ise

44


bağımsızlığı tanıma konusunda söz vermiş, ancak Amerika’nın tehditleriyle bundan vazgeçmiştir. Politik çıkarlara değinmeden, halkların çektiği acıları ve karşılıklı yok oluşları anlatan Derviş Zaim, kimi zaman izlemekten sıkıldığımız mücahit rüzgarlarının ardından sinemamıza hümanizm kokan ve bir türlü erişemediğimiz bir dünya barışına hizmet eden bir eser kazandırmaktadır.

45


Zamanın Tülleri Abdullah Rıdvan Can Harap iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler, Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar, Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar, Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar; M. Akif ERSOY Hala aynı yerde durmuş ne olacak diye bekleşiyordu insanlar. “Bir keresinde de buna benzer bir şeyler daha olduydu” dedi yem satan kadın. Dilenci midir nedir, belli değil, bir halle yanaştı yanıma. Ben biraz daha ilerde duran insanları seyrederken birden geliverdi yanıma. “Oğlu bir iki kere daha dövmüş bu adamı, haramzade midir nedir bir sürü parası var ama rezillik rezillik üstüne.” Gözümün yanıyla baktım bir an. Ama öyle ki hızla uzaklaşmak varken burada durmuş kayıtsız şartsız bu kadını dinliyordum. Kalabalık daha dağılmış değildi ki aklıma karımın iş çıkışı beni bekleyeceği geldi. Saate baktım: altıyı çeyrek geçiyor. On beş dakika içinde nasıl Alsancak’a gidecektim ki? Kadın hala bir şeyler söyleyip duruyordu. “Polis de gelip bakmaz. Oğlan mafya gibi takılıyo ya kimsenin gıkı çıkmıyo. Baba desen... Haramzade mi nedir, bunca parası var…” Ben hala oralı değildim. Ama gerçekten öyle miydi? Çekip gitmem gerek şimdi, tam da şu an. Gözümün ucuyla yanımda duran bu kadına bakıyordum. Az ilerdeki kalabalık seyreliyordu git gide. Esnaflar araya girmişlerdi. Ben parmaklarımın ucuna yükseliyordum. Pek sahip olanı yok adamın. Esnafların çoğu izliyor olayı. Ortada polis yok. Oysa merkezi bir yer burası, gündüzün gözünde böylesine bir kavga nerde görülmüş? Baba oğlundan dayak diyor. Seyre duranlar azar azar uzaklaşırken yanımda duran kadın da az uzaklaştı benden. Ben hala kendim gidip bakacağıma bu kadının dudağından çıkacak birkaç cümleyi bekliyorum. Anlamsız bir tavır var üzerimde kadına karşı. “Babanı döversin de elinde ekmeğin aşın mı kalır ki, ah evlat ah! Daha gençsin. Gömleğinin bağrını açıp gezdiğin günler geride kalınca…” Az daha yürüsem olayı bizzat yakından göreceğim ama gidesim yok. Buradan bir şey de görünmüyor zaten. Birkaç cam-çerçeve sesi geldi o kadar bir de bu kadının 46


söyledikleri… Belki de başka bir şeydir. Yok, canım daha neler bu kadın ne zamandır buradadır. Bu yerde yem satıp hayatını kazanıyordur. Tabi ki bilecek, tabi ki bu muhitte olacak olayları önceden kestirecek. Bu kadın… Bu kadının adı nedir acaba? Yasemin mi? Sultan ya da… Belki de Yeter. Yani son kızdır evin. Anne babası trafik kazasında ölünce kendinden büyük üç ablasının elinde yetişti. Sonra kalktı ta buralara geldi. Ortanca eniştesinin tacizlerinden nefret ettiği için yoksa keyfi değil. Bir süre çalıştı. Pastaneler, kafeler falan bayağı bir gezdi. Sonra bir berberle evlendi. Tek çocuğu oldu: erkek. Bir tane daha oldu ama o daha doğumdan iki saat sonra öldü dediler kadıncağıza. O kızdı. Oğlu şimdi 27 yaşlarında. Bir üniversitede öğretim görevlisi… Annesinden utanıyor. Babası öldü öleli pek de gelip gitmez. “Para mı? Allah razı olsun gönderiyor ama burada, bu koca İzmir’de, canım sıkılıyor çok fazla. Komşularda da pek tat tuz yok. Sürekli dedikodu edip duruyorlar, günah mı değil? Ben de gelip burada yem satarım, yanlış anlama bak param yok diye değil. Oğlum gönderir Allah razı olsun. Gelmez ama paramı da eksik etmez. Bayramlarda da ilk o arar.” Tebessüm ederek bir an gözlerini kutularındaki yemlerinin içinde bir yere dikti. Öyle durdu bir an. Saate baktım yediye çeyrek var. Özge çıkalı on beş dakika oldu. Aramadı da. Nerde acaba!? “Bir ufak oğlu var onun da, ikincisi olmadı.” İç çekti sonra. “Allah ona evladında göstermesin. Okumaya gitmeden evvel iyiydi. Cumadan cumaya da olsa giderdi namazına.” Az ötede bir kadın bağıra çağıra yürüyordu. Ağza alınmayacak bir sürü küfür savuruyordu. Konak meydanında herkes ona bakınıyordu. Bilenler gülüyor bilmeyenler bu acayip kadının kime sövdüğüne yarı tiksintiyle karışık şaşkınlıkla bakıyorlardı. “Kızı kaçınca kocası boşamış bunu. Sonra kızı anlarsın ya, oraya buraya düşmüş. Yazık! Kızın kocası pek işe yarar adam değilmiş. Kaçmadan evvel şöyle güzelsin böyle iyisin deyip aklını çelmiş kızın, kaçtıktan sonra salıvermiş kızı. Bile bile içkili ortamlara sokarmış. Kadın da, zavallım birkaç sene haber alamamış kızından. Kocası da boşayınca kardeşine sığınmış. Öyle dertli kederli, kuru yavan hayatına devam etmeye çalışmış. Ana-baba Dini-Allah’ı öğretmemiş ki. Öğretse hayırsız görümü kapı dışarı ettiğinde o da kızı gibi oraya buraya düşer miydi? Anlayacağın aynı yerde çalışırken bir zaman kızını görür. İşte görüş o görüş.” Parmağını kadına doğrultarak: “Aha işte hali...” “Yem ne kadar teyze?” “Al oğlum al hele at önce biraz hayvanları eğleştir verirsin bir şeyler.” 47


Evet, parası vardır. Kesinlikle para için yapmıyordu bu işi. Bir çiftti bunlar yaşları on sekiz on dokuz. Gülüşerek aldılar yemleri. “İşte akşama kadar böyle böyle gençleri görürüm. Muhtemelen bunlar yeni. Baksana el ele tutuşmuyorlar. Yoksa eskitselerdi zamanı böyle mesafeli durmazlardı.” Gülerek anlatıyordu bunu. Az ötedeki kalabalık hemen hemen hiç kalmamıştı ama gene de esnaf oldukları belli birkaç kişi orada bekleşiyorlardı. Polis sirenleri duyuldu bir an. Ayağa kalktım oturduğum çimlerden. Parmaklarımın ucunda baktım bir an. “Alıp götürseler ne olacak. Gene getirip koyarlar başucuna adamın. Haramzade midir nedir bir sürü parası var hala başında bir yığın rezillik.” “Ben gideyim artık.” “Aman evladım sen sen ol anana babana gık deme. Tahsil mi ediyorsun sen burada? Ne okuyorsun?” “Sinema okuyorum.” “Anam, sen artis mi olacan yavrum?” “Yok, teyze artis değil, ben yazıyorum. Senaryo yazıyorum.” “Aha işte sana bir sürü hikâye anlattım yazsana bunları.” “?..” Yürüyerek mi gidiyordum yoksa birileri beni itiyor muydu? Kadına birkaç kere dönüp baktım. Hala aynı ifadeyle olayın olduğu yere doğru bakıyordu. Telefonu elime tam aldım, Özge arıyor. “Alo, nerdesin?” “Sen nerdesin? Ben Konak’tan yürüyerek geliyorum o tarafa.” “Dur dur yürüme, tam nerdesin? Ben de Konak’tayım.” Bir an durdum etrafıma bakındım. “Ben Konak Pier’in oradaki köprünün yanındayım.” “Dur bekle o zaman hemen geliyorum.” 48


Bir sel gibi akan araçların farları hafif hafif boyamaya başlamıştı caddelerin kirli koyuluğunu. Denizin kızıllığını lacivert bir koyuluk sarıp sarmalıyordu. Araçların vızıltısı içimden, tam da şuramdan geçip diğer taraftan çıkıp gidiyordu. Güneş bir portakal gibi düşüyordu gök dalından. Gözlerimde yarına ait hiçbir şey yok! Özge geldiğinde üniformasındaki toz lekelerini göstererek tebessüme ediyor bir yandan da, daha selam vermeden başından geçenleri anlatmaya koyuluyordu. “Demin bir ihbar geldi son anda. Konak tarafına gideceğiz deyince Süleyman komiser, dedim bari beni de götürün. Oğlanın biri babasını dövmüş. Aldılar içeri tabi. Ama adam da para yığınla… Dükkânı görsen... Haramzade midir nedir? O kadar para pul... Aman bir yığın rezillik oldu. Daha önce de çok dayak yemiş oğlundan.” “?” *** İçlerinde, gözleri yeşil insanlar arayarak kalabalığa karıştılar. Deniz kararmıştı. Teker teker yıldızlara gebe kalınca, yırtılmış bir bez gibi gerildi gökyüzü. Ben yazacağımı yazmış işi diğer görevliye teslim ediyordum. Zaman, üzerinde bir yığın veballe yarınları getiriyor. Sürekli değişen bir devran bu. İşim sonsuz kere ve sonsuz zaman itaat. Öyle yapıyorum. Gelenin izi üzerine gidecekken parmağımla Rıdvan’la Özge’yi göstererek; “Çocuk sessiz sakin duruyor, kız biraz konuşkan. Ha, konak meydanı göstererek, işte şurada yem satan kadın da Özge’nin annesi.”

49


Eylül Şarkısı Duygu Yılmaz —Beklediklerime ve yollara mahkûm edenlere"Eylül'ler gelip gitsin hep ömrümüzden Bir su, usul usul aksın kederlerimiz boyunca Kışı beklemek başka güzeldir, baharı izlemek başka Ama sen hepsinden ayrı, sen hep kal orada, yüreğimin üstünde, kirpiklerimin ucunda Eylül gelip geçsin yani; ama sen hep kal. Yağmur yağıyor İstanbul'a İçimdeki gemi, sabahlar artık eski İstanbul'undur, git, diyor Geminin sesi inceden, denizi olmayan şehrin zamanı çoktan geldi, diyor Bulutlar geçtikçe büyüyor yüzün ve artık yetmiyor yazılmış şiirler gözlerini anlatmaya Bir Eylül ellerinde bitiyor ve kollarında devam ediyor umutlu bir güz Güzeldi, yine de bırak Eylül gitsin, sen hep kal ama. Sen, hep, kal, burada, dilimin ucunda..." Zamanın birinde, kırık hüzünler taşıyan bir sahil kasabasında düşündüm seni ilk. Gelmeyeceğini biliyordum, sadece içimdeydin çünkü. Gelseydin, seninle gelemezdim, bu yüzden bile sadece, gelmeni hiçbir zaman yürekten istemedim... Ben gemileri severdim ve denizleri. Dağları ise her şeyden çok, yolları ve yol üstü lokantalarını. Hiçbir şeyi şekillendirmek istemezdim, düzeltmekten değil, onarmaktan yanaydı tüm düzenim. Sen gelecektin ve değişecekti her şey. Sevdiklerim az, sevmediklerim fazla gelecekti sana. Kurduğum cümleleri, başlıklarıyla isteyecektin. Her şey bana kalacaktı yine, benden tarihler, sebepler ve kullanılmamış biletler isteyecektin. Yollara düşmek isteyecektin; ama o yolları ben seçecektim. Yaslanacaktın bana, sonsuza kadar, karşılığını bekletecektin her şeyin, o kadar az gelecektin bana, o kadar olmayacaktın... Biraz şanslıysam, dillendirmeyecektin özgürlük tutkumu. Okuduğum kitapların sayısını merak edip, soramayacaktın. Beni görmeyecek; ama bana hep baktığını sanacaktın. Bu yüzden bile, gelmeni hiçbir zaman içten istemedim... Yalnızlığım kronikti, gelsen bile değişmeyecekti hiçbir şey. Benim hayatımdaki hiçbir insan, diğerlerinin hayatındakilere benzemedi. Herkes beni yalnızlığımla 50


baş başa bırakmayı borç bildi... Sen gelseydin, yalnızlığın en büyüğünü gölgende tadacaktım. Yalnızlıktan kurtulmayı umduğun bir anda yalnız kalmak, yalnızlığın verdiği acıların en büyüğüdür, o acıyı sonuna dek yaşayacaktım. Biz herkesten farklıyız, deyip susturacaktın içimde yeşermeyi bekleyen tüm filizleri. Ben sana şiirler yazacaktım, sen okuyacaktın. Sana mektuplar yazacaktım, sen, onları biriktirmek için bir kutu aldığında, ben herkesten çok daha mutlu olacaktım. Seninle yapacağımız her şeyin hayalini kuracaktım. Sahil kasabalarında, mutlu akşamüstleri armağan edecektim ve erken uyumadığın akşamlar minnettar kalacaktım sana. İşte bu yüzden, gelmeni hiç istemedim.... Ama geldin... Bütün hüzünleri devirerek, gerçekleri değiştirerek, insanları masumlaştırarak, hayvanları doyurarak, dağları yeşillendirerek geldin. İnandığım cümleler kurdum senden sonra. Ayrı düştük; ama ayrılmadı ellerimiz, yollarımız ayrılmadı. Şehre, şehrimize başka sokaklardan indik sadece. Her yokuşta elele, yolu uzatmayı ve diğerlerinden ayrılmayı göze alarak... Şimdi bir deniz kıyısında, seninle; ama sensiz geçirdiğim her dakikayı, sulara anlatıyorum. Kederime ve huzuruma ortak olan ne varsa ve ne varsa hayata dair, hepsini bir bir gözlerime dolan yaşlara ekleyip, boğazımın tam ortasına yapışıp kalan yumruğa gönderiyorum. Seni her günün sonunda kaybedip, her günün başında tekrar buluyorum... Senin şehrine yüzlerce kilometre uzak bir şehirde, adına şiirler yazılıyor her gün. Her gün, bir kadın, adına sonsuz şarkılar söylüyor kendi sesinden. Duymuyorsun... Sesini duyuramadıkça büyüyor yüreğimin kaleleri, büyüyor yalnızlık. Bir bir yakıyorum adındaki tüm harfleri ve küllerinden yaratıyorum kendi adımdakileri. Ancak böyle karışıyorsun bana işte. Ne gökyüzü, ne üzerinde yürüdüğün toprak, ne o çok sevdiğin denizler yetiyor bize ait olan hayatı yeniden ve eksiksiz kurmaya. Sen her gün, senin için en ulu dağların doruklarından çaldığım havayı soluyorsun, bilmiyorsun... Ben sana, sen sulara bakıyorsun. Özlüyorum alabildiğine ve aklımda sesin, gözbebeğin, ellerin... O yüzden hala tarifsiz bende gözlerinin rengi. Hala kimselere anlatamıyorum sesinle açtırdığın çiçekleri.

51


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. 52


Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

53


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

54

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Ekim 2011  

Azizm Sanat E-Dergi Ekim 2011  

Profile for azizm