Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Ekim 2010 Say覺 36 Christopher Nolan Cat People

1


Editörden Bu ay yine alışılageldiği üzere ülkemizdeki karanlığı, özellikle kültür sanat alanındaki tıkanıklığı, gerici kuşatmayı ele alacaktık. Dünyanın halen işlevsel durumdaki en eski kaplıca sağlık merkezi, iki bin yıllık Allianoi’nin kumlarla kapatılması karşısında bu ülkenin sözde kültür bakanının “orası zaten eskiden de toprak altındaydı, ne olmuş yani” cümlesinin akıl almazlığı üzerine eğilecektik. İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu halde bırakın Avrupa gündemini etkinliklerle, yaratımlarla meşgul etmeyi, İstanbulluları bile bu durumdan haberdar edebilecek nitelikte bir çalışma yürütülemediğinin altını çizecektik sözde kültür bakanını eleştirerek. Ama boş verdik tüm bunları, çünkü başbakanımızın “çok çılgın, Allah seni inandırsın acayip çılgın” bir projesi varmış. Dünyada eşi benzeri olmayan bu proje kim bilir belki de “eskiden toprak altındaydı” diyerek Efes’i, Kapadokya’yı sanatsal bir barajın suları altında bırakabilir. Her ne olursa olsun çok çılgın olduğu ve İstanbul’u bırakın Avrupa’yı tüm dünyanın ebedi kültür başkenti haline getireceği kesin. O yüzden eleştirmek yersiz, gerçekten ilerlemeci bir iktidar var başımızda, değer bilmeliyiz. Durum bu kadar açık ve çılgınken(!) Tophane’de bir iki sanat merkezinde insanların taşlı sopalı saldırıya uğramış olmasının pek bir önemi yok. Zaten aslan demokrat(!) başbakan haklı olarak “bıktık sizden, bıktık” diyerek masum dincilerden dayak yiyen laikçilere gerekeni söylemiştir. Konunun bilimsel(!) açıklaması da ülkemizin önde gelen entelektüellerinden biri olan ve ne yazık ki önceki seçimlerde milletvekili olmayı son anda kaybetmiş olan akademisyenimizden geldi; Tophane saldırısı “aşağılık, lanet olası, iğrenç, baskıcı” Kemalist rejime karşı masum halkın tepkisiymiş. Bu bile tek başına çılgınken başbakanın çılgın projesini merakla beklediğimizi hatırlatıyoruz. Çılgın gündeme ayak uydurma amacıyla bizler de Tophane olayına değinmek istedik. Değerli aydınımız, ressam-yazar Bedri Baykam, olaylara ters açıdan bakmamızı sağlıyor. Edebiyatımızın iki farklı kuşağının önde gelen temsilcileri, örgütümüzün destekçileri Adnan Binyazar ve Turgay Fişekçi ise denemeleriyle unutulmaması gereken değerlere dikkat çekiyorlar. Sinema yazılarımızdaysa Yılmaz Güney dosyamızın ikinci bölümüyle beraber kült mertebesine erişmiş Cat People’ı psikanalitik ve feminist yaklaşımlarla ele alırken, son filmi Inception’la Hollywood’a yepyeni bir soluk getiren usta 2


yönetmen Christopher Nolan hakkında araştırma yer almakta. Ayrıca deneme ve şiirlerle yine dopdolu bir içerikle karşınızdayız. Buram buram iktidar kokan çılgınlıklara karşı sanatla ve Azizm’de kalın dostlar…

Azizm’in Notu: Örgütümüzün aylık yayın organı www.azizm.org‘un yayın hayatına başlayışının üçüncü yılını kutlayacağımız Kasım ayı güncellemesi için dilediğiniz konuda inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videoyu 4 Kasım 2010 tarihine kadar editörümüze iletebilirsiniz değerli dostlar.

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Prestij (2006) – Christopher Nolan Arka Kapak: Yol (1981) – Yılmaz Güney 3


İçindekiler Bir Yontunun Düşündürdükleri – Adnan Binyazar

s.5

Tophane Trajikomedileri – Bedri Baykam

s.9

“Sanatçı Ahlakı” Nasıl Öğretilecek? – Turgay Fişekçi

s.12

Christopher Nolan: Yeni Kubrick mi? – Berk Tuğcu

s.16

Psikanalitik ve Feminist Yaklaşımlarla Cat People (1) – Selin Süar

s.30

Yol, Duvar ve Üçüncü Sinema – Onur Keşaplı

s.43

Şiir Üzerine – Erman Bazo

s.50

Tadilat – Abdullah Rıdvan Can

s.52

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.58

4


Bir Yontunun Düşündürdükleri Adnan Binyazar İyi yazar Onur Caymaz’ın sitesinde gördüm sözünü edeceğim yontuyu. Yontuda kol-omuz-sırt-kalça-bacak kaslarının özellikle belirginleştirildiği çıplak bedenli Atatürk, olağanüstü gücüyle, dev bir makine dişlisini çeviriyor. Yontunun altında şu yazı var: “İşleyen demir ışıldar!”/ Makine Dişlisi Çeviren Atatürk (Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası Bakım Atölyesi).

5


İlkokulda bir öğretmenimiz vardı. Türkiye’nin kalkınmasına değinirken en başta Devlet Demiryollarını, Sümerbank Kayseri Bez, Turhal Şeker Fabrikalarını anardı. Üstünü başını, ayağına giydiği pabucu göstererek “Bende ne görüyorsanız tümü Sümerbank’tan, yani yerli malı!”der, övüncünü göğsünü kabartarak belirtirdi. Bir yurttaşın, ülkesinin emek gücüyle var ettiği ürünlerle övünmesi ne yüksek bir duygudur! Günümüzde ise genci yaşlısıyla, kadını erkeğiyle nice insan, üstüne marka vurulmuş süprüntüleri giymekle övünüyor… Sümerbank 1933 yılında Atatürk tarafından kuruldu. Kurumlaşmada “uçlu sistem”i uygulamaya sokan da Atatürk. Köy Enstitüleri gibi dünyada ilk bizde görülen uçlu sistem, üretim için gereken makinelerden, fabrikalardan, satılmak üzere üretilen malların sergileneceği mağazalardan oluşan dev bir kuruluş. İşleyiş, biriken nakit para, adı Sümerlerden gelen banka sistemiyle sağlanıyor: “Sümerbank”! Ne yazık ki ortada artık böyle bir banka da yok, uçlu sistem de. Her şey birkaç milyon liraya dış ülkelerin ya da içeridekilerin para babalarına satıldı. Ne acı! Sümerbank binalarının eğlence yerlerine dönüştürüleceği yazılıyor gazetelerde. Belki o binaların içinde ardiyeye dönüştürülenler bile olmuştur… Yazılıp çizilmiyor değil ne ki kimsenin kulak verdiği yok! Devletçilik dediğimiz düzenin bir jeton kadar değeri kalmadı. Ülkemiz işporta pazarına döndü. Her hükümet halkın geleceğini kararttığını düşünmeden çözümü özelleştirmede buluyor. Halkın gücü de birilerinin cebini doldurmanın önünü kesmeye yetmiyor artık.

6


Bir mala herkes sahip olabilir; en başta devlet malı olmak üzere, marifet onu ömürlü kılmakta… Yazıyı yazarken

Makine Dişlisi Çeviren Atatürk

yontusundan gözümü ayırmadım. İçimden de Dede Korkut anlatılarının sonunda geçen “Hani o dediim bey erenler!” sözünü yineleyerek Atatürk’e özlemimi dile getirdim:

Hani, tarih içindeki kültürel kimliğimizin temelinden araştırmaya koyulan Türk Tarih Kurumu? Hani, Türkçe’nin kök varlığından sözcükler üreterek düşüncemize, duygumuza, insanlığımıza çağdaşlığın yolunu açan Türk Dil Kurumu? Hani, dünya tiyatrolarıyla eş düzeyde oyunların, operaların, balelerin oynandığı Büyük Tiyatro, Atatürk Kültür Merkezi? Hani, o tiyatroları aratmayacak düzeyde AST’lar, Kenterler, Gülriz SururiEngin Cezzar toplulukları? Hani, devlet terbiyesi ile eğitilmiş yöneticiler, bürokratlar, serbest meslek sahibi bayanlar, baylar? Nice değer bilmez, beden yokluğunu, ruhun da yokluğu sanıyor. “Cumhuriyetine kastetmek” isteyenler, çevirdiğin çarkın işleyen demirini paslandırdılar, şimdi de içte ve dışta, ülkemizi parça pörçük etmenin yollarını arıyorlar. Ülkeyi din bezirgânı cemaatlerin kara kini sardı, adalet mülkün temeli olmaktan çıktı!

7


Korkut Ata’nın “ecel aldı yer gizledi”dediği başını kaldır da gör; gör “fani dünyan”ın kimlere kaldığını!..

8


Tophane Traji-Komedileri Bedri Baykam

Geçen hafta Tophane’de yaşananları bana aynı akşam Sanat Galericileri Derneği Başkanı Doğan Paksoy bildirdi. Hemen olay yerine giderken, saldırıya uğrayan arkadaşların Beyoğlu Emniyeti’nde olduklarını öğrendim ve rotayı oraya çevirdim. Sabahın ilk saatlerine kadar saldırıya uğrayan sanatçı ve galericilerle beraber oldum. Hepsi şok içindeydi ve olayı tarif etmek için Madımak’tan söz ediyorlardı. Haksız da değillerdi. Sonuçta galerilerin açılışlarını basanlar, beş kişinin kafasını gözünü patlatanlar, oraya çiçek sunmaya, resim önermeye veya sohbete katılmaya gelmemişti. Sivas olayları ile benzerliği, 30 yaş üstü herkes doğal olarak kurabilirdi. Kurdular da… Bu kabul edilemez ve son derece çirkin saldırıyı kınarken ben de aynı paralelizmden söz ettim. Neden mi? Bir daha aynı acılar yaşanmasın diye, geçmişten ders alalım diye. Olayda büyük şansımız, can kaybı yaşanmadan ucuz atlatılmış olması. Doğan Paksoy ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği başkanı olarak benim ortak çağrımızla, tüm sanatçı çevrelerini davet ederek basın toplantısı yaptık. Kültür Bakanı’ndan kınama ise, olaydan 40 saat sonra geldi… İlk traji-komedilerden biri medyada birçok ismin, - bir internet dostumun deyimiyle “Bedri Baykam’a saldırmanın dayanılmaz hafifliği”yle - Madımak benzetmesi ile toplumu tahrik ettiğimi yaymaya başlamalarıydı. İşin gerçeğinde ise, bu benzetmeyi benden önce de sonra da onca kişi yapmıştı ama anlaşılan kimilerine göre ülkenin ana muhalefet merkezi bendim! Kimi 2. Cumhuriyetçi ve paydaş gazeteci(?)ler, ilginç bir hızla bana karşı ittifak kurup, 9


konudan sıyrılmak için böyle yaratıcı bir “ortak Kemalist düşman” denemesini devreye soktular! Başbakan medyaya özetle “Ben Kasımpaşalıyım ama Tophane’nin çocuklarını da iyi tanırım, bu konuları abartmayın” şeklinde bir mesaj vermeyi seçti! Yedi kişi gözaltına alındı ve kısa süre sonra serbest bırakıldı. Hâlbuki Emniyet’e ilk gece “48 saatte failleri bulabilir misiniz?” diye sorduğumda, “çok daha hızlı olur” demişlerdi. Siz bu satırları okurken, en fazla iki günde çözülecek olan bir “terör” olayı, akışta bitkisel hayatta, kendi kaderine terk edilmişti. Tersi yaşansa ne olurdu, düşünün! Mesela o minibüslere doldurulup Ortaköy, Bebek, Nişantaşı civarında çıkartma yaparcasına “gezdirilen” türbanlı kadınlara 50 serseri saldırıp hastanelik etseydi. Bizler bu linç girişimine anında ne tepki verirdik ve Sn. Başbakan, Sn. Cumhurbaşkanı, Sn. İçişleri Bakanı ne tepkiler verirdi? Ne zannettiniz? Erdoğan kalkıp “Büyütmeyin bu işleri Kasımpaşalıyım ama Nişantaşlıları iyi bilirim” mi demekle yetinecekti? Günlerdir olayın her boyutu konuşuluyor: Ne kentsel dönüşüm kaldı, ne sınıfsal öfke, ne rant kavgası ne de mahalle baskısı… Herkes filozof ve sosyo-psikolog oldu. Ama suçluları bulma gereği gündem dışına kaydırıldı! Sanatçı Halil Altındere’nin elektrikli kepenkleri ima ederek kullandığı sözleri kulaklarımda: “Bizi teknoloji kurtardı!” Sanatçıların ne Tophane’yle, ne de ülkenin hiçbir mahallesiyle sorunu yok. Onlar mesleklerini yapmak, devletin onları yok saydığı bir alanda, tüm zorluklara rağmen mücadeleye devam etmek istiyorlar, hepsi bu. Tüm bu sorunların aşılması ve gerginliklerin bitmesi tabii ki herkes için en doğrusu. Ama suçluların görmezden gelinmemesi şartıyla! “Efendim, siz de orada içki içip provokasyon yapmasaydınız” diyebilenlere soruyorum, üç aydır ilk defa yapılan bir sergi açılışında iki saatlik bir kokteyl mi “provokasyon”? Herkesin artık şunu bilmesi lazım: Tek yönlü bir baskıyla “Türbana saygıiçkiye savaş” üzerinden giderek herkesi adım adım kendi yaşam çizgisine çekmek isteyen anlayışın bizleri enayi yerine koyma döneminin sona ermesi şart. Bizleri yumuşak karnımız üzerinden vurmaya çalışan çok bayağı bir taktik

10


bu: Hani alkol, cinsellik, sanat, etek boyu… bunları savunmayı “ayıp” sayıyorlar ya? Bir de şu grup var: “Efendim laiklik bu değildir, bunlarla ölçmeyin”. Teşekkürler! Sizden öğrenecek değiliz laik anayasayı, hukuku, adaleti, eğitimi! Ama bu basit ve çirkin taktikleri de bu saatten sonra yutup, geri adım atarsak, “yuh olsun” bize! Yaratılmaya çalışılan sağlıksız iklimin fazlasıyla farkındayız. CHP’nin kulaklarına küpe…

11


“Sanatçı Ahlakı” Nasıl Öğretilecek? Turgay Fişekçi Son yıllarda artan bir eğilim var: Adına yazarlık atölyesi, yazı işliği vb. denilse de özü, yazarlığın öğretilmesine ilişkin kısa ya da uzun süreli bir ders programı içeren kurslara katılarak, bu mesleğin inceliklerini öğrenmek. Edebiyatta türlü nedenlerle ilgi duyan, edebiyat ürünleri vermek isteyenler, kendilerini geliştirmek, uğraş verdikleri sanat dalını daha yakından tanımak için böyle bir yola başvuruyorlar.

Emin Özdemir “Sözcükler” dergisinin eylül sayısında yılların öğretmeni Emin Özdemir, konuyu enine boyuna irdelemiş. Bu atölyelerde yazma sanatı üstüne neler öğretilebilir, buna karşın bu sanatın öğretilemeyecek özellikleri, yazarın yaratıcı gücüne bağlı yanı üstüne açıklayıcı, öğretici bilgiler vermiş. *** 12


Benim değinmek istediğim konunu bir başka temel yanı: “Yazar ahlakı” olarak tanımlayabileceğimiz bir kavram. Çünkü yazarlık aynı zamanda bir ahlak sorunudur. Tıpkı bilim adamlığının da aynı zamanda bir ahlak sorunu olması gibi. Albert Bayer adlı yazarın “Bilim Ahlakı” adlı değerli bir kitabı var (İş Bankası Kültür Yayınlar, Çeviren: Vedat Günyol). Bu kitapta bilimin bunca gelişmesine karşın, yeryüzünde insanların açlık, yoksulluk ve savaşlardan kurtulamamasının nedeni olarak, gelişen bilimin yanı sıra bir “bilim ahlakı”nın gelişememiş olması gösteriliyor. Yazar, bilimleri geliştiren insan beynine yoldaşlık edecek ilkeli bir ahlak anlayışı oluşmadıkça bu çelişkinin süreceğini öne sürüyor. Haklı elbet böyle düşünmekte. Bugün dünyayı ve insanoğlunu yok oluşa sürükleyen bilimsel buluşlar, durup dururken ortaya çıkmadı. Ardında bu buluşları destekleyeni oların gelişimi için dev bütçeler ayıran şirketler ve devletler vardı. Bilim adamı yeni buluşların peşindeydi ama kendi buluşlarının sermaye sahipleri ya da devletler eliyle nasıl kullanılacağını kestiremiyordu.

Robert Oppenheimer

13


En tipik örnek, atom bombasının geliştirilmesinde başrol oynayan fizikçi Robert Oppenheimer’dır. Bombanın yol açtığı yıkımı gördükten sonra bilimsel buluşlarla ahlaki sorunlar arasındaki karşıtlıkları çizmeye girişerek nükleer silahlara karşı çıkmış, ancak sindirme ve baskı kampanyasıyla karşı karşıya kalarak bu alanda simge bir kişiliğe dönüşmüştür. *** Yazarlığa dönersek, kurslara, atölyelere gidip mesleğinin inceliklerini öğrenmek, bu doğrultuda başarılı yapıtlar vermeye çalışmak elbet güzel şeydir. Öte yandan yazarlık da, tıpkı bilim adamlığı gibi bir “yazar ahlakı”na gereksinim duyar. Büyük yazarları büyük kıla özelliklerden başta gelenidir, yazarın yapıtlarının yanında, o yapıtlarla yan yana duran kişiliği yani ahlakı. Yazarın ahlakının öncelikle yansıdığı alan yapıtlarıdır elbet. Bir yazarın yapıtları, okurlarını ne denli daha iyi, daha güzel bir dünyaya yöneltebiliyorsa, onlara yaşama sevinci, barış ve kardeşlik, daha iyi bir insan olma duyguları sunabiliyorsa o denli değerlidir. Öte yandan yazar ahlakı, en olmadık beklenmedik durumlarda da toplumlara yol göstermek, örnek olmak durumunda kalabilir.

Nazım Hikmet

14


Büyük ozanımız Nazım Hikmet, aynı zamanda tartışmasız sanatçı ahlakının en soylu temsilcisidir. Bütün yaşamını inandığı biçimde bir komünist olarak geçirmiş, bu uğurda ne kendi ülkesindeki baskılara boyun eğmiş, ne de gittiği Sovyetler Birliği’nde düşüncelerinin özgürce açıklamaktan, kendisine yanlış gelen uygulamaları eleştirmekten geri durmuştur.

Behçet Necatigil Çağdaş edebiyatımız “yazar ahlakı”nın çok sayıda tipik örneğini görmüştür. Behçet Necatigil de yazar ahlakının kusursuz bir temsilcisidir. Doğru bildiği biçimde yaşamış, ardında yapıtlarıyla örtüşen örnek bir hayat bırakmıştır. Öte yandan kırk kuşağının toplumcu yazarları çektikleri onca çileye karşın düzen karşıtlıklarının hep sürdürerek yazar ahlakının tipik temsilcileri olmuşlardır. Diyeceğim, yazar olma yolunda adımlar atıp, deneylere girişenlere işin bir de bu yanını düşünmeleri gerektiğidir. Toplumlar sanatçıları değerlendirirken yapıtlarının yanına yaşamını, ahlakını ve daha pek çok şeyi koyup öyle tartıya çıkarırlar çünkü.

15


Christopher Nolan: Yeni Kubrick mi? Berk Tuğcu Son zamanlarda yazılarda, tartışmalarda, forumlarda Christopher Nolan’ın yeni Stanley Kubrick olup olmadığı sıkça gündeme geliyor. Tabii bu herhangi bir tarz benzerliğinden çok dönemlerinin en büyük yönetmenleri olup olmadıkları tartışması olarak ortaya çıkıyor. Buradan yola çıkarak hem İngiliz yönetmeni tanıyalım hem de bir karşılaştırma yapalım istedik.

16


Christopher Nolan Christopher Nolan 1970 yılında Londra’da İngiliz bir baba ve Amerikalı bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Bu çift kültürlülük (ve tabii ki çifte vatandaşlık) durumu ileriki yıllarda ona bu iki ülke topraklarında, kendi ifadesiyle “bir rahatlık” getirecekti. Küçük yaşlarda babasının 8mm kamerasını kullanarak kısa filmler yapmaya başladı. Bunlar arasından, çektiği gerçeküstü kısa film “Tarantella” 1989’da PBS kanalında yayınlandı. Nolan, University College London’da İngiliz Edebiyatı okurken okulun film kulübü sayesinde artık 16mm filmler çekmeye başlamıştı. 1997’de çektiği kısa film “Doodlebug” birçok festivali dolaştı.

17


1998 yılında ilk uzun metraj filmi “Following”i tamamladı. Film 6000 dolarlık masrafıyla tamamen bütçesiz olarak bitirildi. Ekibin ve oyuncuların hafta içi günlerde tam zamanlı işlerde çalışıyor olması nedeniyle sadece hafta sonlarında 15’er dakikalık parçalar halinde çekilen filmin tamamlanması 1 yıl sürdü. Siyahbeyaz, 16mm formatındaki ve neredeyse tamamının doğal ışık kullanılarak çekildiği filmin görüntü yönetmenliğini de üstlenen Nolan, kendi yazdığı senaryonun tümüyle eldeki imkânlara uygun olarak şekillendiğini söylemiştir. Filmde, tanımadığı insanları takip ederek ilham arayan genç bir yazarın, tanıştığı bir hırsızla ilişkisi ve yaşadıkları, doğrusal olmayan bir kurguyla anlatılıyor. Following, aslında kendisi aynı düşüncede olmasa da, genel olarak izleyici ve eleştirmenlerce Nolan’ın şimdiye kadarki bütün filmlerinin ortak türü olduğu düşünülen “Noir” havadaki ilk filmi olarak görülüyor. Bu filmin 1999 Hong Kong Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından Nolan, bir sonraki filmi “Memento” için izleyicilerden destek istedi ve yaklaşık 5 milyon dolar bütçeli filmin bir kısmı buradan finanse edildi. Following ile edinilen deneyimler İngiliz sinema dünyasındaki tutuculuğu ortaya sermişti. İngiltere’de yapımcılar ve şirketler yeniliklere, taze fikirlere ve özellikle de çıkış yapacak yönetmenlere karşı fazla kapalıydılar. Bu yüzden Memento’nun yapımı için Amerika’dan destek arandı.

18


Memento’nun senaryosu Nolan’ın kardeşi Jonathan Nolan’ın o sıralar üzerinde çalıştığı ve bir gün ikisi arabada giderken ona bahsettiği “Memento Mori” adlı öyküden yola çıkılarak yazıldı. Film bittiğinde Jonathan Nolan henüz öykü üzerindeki çalışmasını bitirmemişti ve bitirdiğinde de filmin öyküsünden oldukça farklıydı. Filmde hayatının bir bölümünden sonrasıyla ilgili olarak sürekli tekrarlayan bir hafıza kaybı yaşayan bir adamın, tuttuğu notlar ve kendine yaptığı dövmeleri kullanarak karısının katili olduğunu düşündüğü adamı arayışı anlatılmaktadır. Filmin öyküsü tamamen tersine çevrilmiş bir kurguyla anlatılmaktadır. Sonuç olarak Memento küçük bütçeli bağımsız bir film olmasına rağmen Nolan’a büyük stüdyoların kapısını aralamaktan fazlasını sağlamıştır diyebiliriz. 19


Bu başarısının ardından Nolan şimdiye kadar çektiği filmleri arasında yazar olarak katkısı bulunmayan tek film olan “Insomnia”yı çekme şansı yakaladı. 1997 Norveç yapımı bir filmin Hollywood uyarlaması olan bu film çok büyük bir ticari başarı elde etmese de, onu yapmak Nolan’ın artık Hollywood‘da başarılı ticari bir yönetmen olduğunu kanıtlamıştı.

20


Nolan Robin Williams’la birlikte Insomnia çekimlerinde Insomnia’nın ardından Nolan, kendi yazdığı, ünlü film yapımcısı ve işadamı Howard Hughes’un hayatını anlatan senaryoyu yapımcılara sundu. O zamana kadar yazdığı en iyi şeyin bu olduğunu söylüyordu ancak film daha ön yapıma bile giremeden Martin Scorsese’nin de bir Howard Hughes biyografisi olan “The Aviator” üzerinde çalıştığı ortaya çıktı ve proje rafa kaldırıldı. Bundan hemen sonra Warner Bros. yapacakları yeni Batman filmi için Nolan’la anlaştı ve iki ay sonra da yazar David S. Goyer projeye dahil oldu. Son Batman filmlerinin başarısızlığı karşısında yapımcılar bir değişikliğe gitme ihtiyacı hissetmişlerdi. Yönetmen, daha önce filmlerde çizgi romanlarının aksine işlenmemiş olan, Batman’in küçüklüğü ve olgunlaşması dönemini anlatma isteğini belirterek senaryonun temelini oluşturdu. Daha önce yapılmış olan 21


Batman filmlerini dramadan çok birer tarz denemesi olarak gördüğünü ve şimdi yapmaya çalıştıkları şeyin, içinden sıra dışı bir karakterin çıktığı anlaşılabilir, modern bir dünya yaratmak olduğunu röportajlarında açıkladı.

22


Nolan Batman Begins çekimlerinde Bu, aslında 2000’ler sonrası ana akım aksiyon filmlerinin de temel eğilimini oluşturuyor. 90’lardaki patlamalı gösteriler, anlamsız şiddet ve dijital gösterişe yönelik filmlerden, 2000’lerde Paul Haggis, Tony Gilroy gibi yazarlar ve yeni Bond ve Bourne film serileriyle drama anlamında ayakları çok daha yere basan ve gösterişten daha uzak filmler ve karakterlere doğru bir geçiş yaşandı. Burada Nolan’ın da henüz yeni film için anlaşmayı imzaladığı 2003 yılının başında zamanın ruhuna dâhil olduğunu ve ona katkısını görebiliyoruz. Daha sonraki filmlerinde de Nolan, doğallığı bozduğuna inandığı CGI’dan (Bilgisayarla üretilmiş görüntü) olabildiğince uzak durmaya çalışmıştır.

23


2006’da kardeşi Jonathan’la beraber yazdıkları, Christopher Priest’in romanından uyarlanan “The Prestige”, 2008 yılında da David S. Goyer ile birlikte öyküsünü yazdığı ve yine kardeşiyle beraber senaryosunu tamamladığı, Batman Begins’in devam filmi olan “The Dark Knight” gösterime girdi. Son olarak da bu yıl tamamen kendi yazıp yönettiği Inception ile büyük bir başarı yakaladı.

24


25


Nolan The Dark Knight çekimlerinde

Aslında Nolan 2002’de Insomnia’yı bitirdikten sonra yapımcılara Inception’ı fikir olarak sunmuş ve senaryoyu tamamlama kararı almıştı. Ancak daha sonra kendisinin de itiraf ettiği gibi böyle devasa bütçeli bir işe girişmeden önce kendini eğitmesi gerekiyordu. Bu eğitimi de Batman Begins ve The Dark Knight sağladı. Stanley Kubrick karşılaştırmamıza gelince öncelikle auteur kuramından yola çıkarak bir değerlendirme yapmak yerinde olur. Kubrick’in filmlerinin her birinde ona özgü bir özellik, konu bulmak zordur. Nolan’ın sıklıkla kullandığı zaman-kurgu öğeleri filmlerinde bir imza olarak değerlendirilmeye çalışılsa da aslında her filmde birbirinden farklıdırlar ve filmlerinin tamamına yayılan bir genel durumdan bahsetmek zordur. Auteurlükle ilgili durum özellikle birazdan tartışacağımız stüdyo ilişkilerinde daha iyi ortaya çıkacaktır.

26


Sıkça auteur kuramıyla karıştırılan, yönetmenin filmlerini kendi yazması durumuna bakacak olursak aslında yine küçük bir farklılık ortaya çıkıyor. Kubrick’in filmlerine baktığımızda hiçbirinin özgün fikrinin (senaryo, roman, öykü) kendisine ait olmadığını görüyoruz. Nolan’ın ise sadece kendisine ait Following ve Inception filmleri ile öyküsünü Goyer ile beraber yazdığı The Dark Knight bulunuyor. Ancak iki yönetmen de temel öyküden yola çıkarak mutlaka kendi senaryolarını oluşturuyorlar. (Nolan’ın Insomnia filmi hariç) Özellikle Kubrick, senaryosunu tamamen kendisi yazması konusundaki kararlılığıyla öne çıkıyor. Asıl büyük ayrım yönetmenlerin film yapım süreci ve yapımcılarla olan ilişkilerine baktığımızda ortaya çıkıyor. İki yönetmen de ilk filmlerini oldukça düşük bütçelerle ve görüntü yönetmenliğini de üstlenerek tamamlıyorlar. Bu, 27


ikisinin de sinema tekniği açısından bilgilerinin ve daha sonrası için duyarlılıklarının bir kanıtı. Kubrick’in çekimlerde görüntü yönetmenine diyafram açıklığına karışacak kadar sıkı bir müdahalesi olduğunu biliyoruz. Memento filminden beri hiç ayrılmadığı görüntü yönetmeni Wally Pfister da Nolan için, o zamana kadar çalıştığı, görüntü tekniğinden en iyi anlayan yönetmen olduğunu söylüyor. Ardından iki yönetmen de daha olgun bütçeli bağımsız filmlere ve sonunda stüdyo yapımlarına terfi ediyorlar. En temel ayrılık da burada ortaya çıkıyor.

Stanley Kubrick Kubrick’in filmleri üzerindeki titizliği ve yaratıcı olarak tek başlılığı onu büyük stüdyolar ile sürekli bir anlaşmazlığa itiyor. Yaşamının sonuna kadar yaptığı filmlerin bütçelerinde büyük bir stüdyonun katkısı olsa da Kubrick’in MGM, Universal ve Warner Bros. ile ilişkisi geçmişteki tüm yönetmenlerden farklı. Bu duruma en açık olarak “A Clockwork Orange” filminin İngiltere’deki gösteriminin Kubrick tarafından durdurulma ve kopyalarının toplatılma kararı 28


verilmesinde tanık oluyoruz. Kubrick’in baskısı yapım şirketi Warner Bros.’a filmi çektiriyor, hatta gösterimi sürdüren bir sinemaya dava açılıyor. Nolan ise açıkça görüleceği üzere Batman Begins’ten başlayarak Warner Bros. ile çok sıkı bir ilişki içinde. Yaptığı son dört film bunu kanıtlamış iken, son 10 yıl boyunca her yıl 1 milyar doların üzerinde hâsılat yaparak büyük bir rekora imza atan Warner Bros.’un yeni Superman projesini bu yılın başında yapımcı olarak Nolan’a teslim etmesi de işbirliğinin boyutunu ortaya koyuyor. Nolan yeni Superman filmini yönetmeyecek ancak senaryonun yazım aşamasından yönetmene kadar yapılacak seçimler kendisine teslim edilmiş durumda. Buradan yola çıkarak da sonuçta iki yönetmenin yönetim tarzları arasındaki farklılık açıkça görünüyor. Kubrick yönetim anlayışı olarak ana akımın dışında ve hatta onu yönlendiren bir biçeme sahipken Nolan’daki stüdyo etkilenimleri belirgin olarak göze çarpıyor. Aksiyon sahneleri ve genel müzik kullanımına bakarsak Nolan’ın mümkün olduğunca çok seyirciyi hedefleyen bir yapıda filmlerini tamamladığını görebiliriz. Nolan’ın yönetmen olarak etkilendiği isimlerin başında Ridley Scott ve Stanley Kubrick’in geldiğini söylemesi de, aslında geçtiğimiz yüzyılda oldukça devrimci niteliğe sahip bu iki yönetmenin Nolan gibi stüdyo anlayışına sahip bir yönetmene olan etkilerinden yola çıkarak günümüz ana akım sinemasındaki teknik yönelimleri anlamamıza yardımcı oluyor.

29


Psikanalitik ve Feminist Yaklaşımlarla Cat People (1) Selin Süar GİRİŞ: 18.yüzyılda teknolojinin gelişmesiyle beraber bilim adamları çeşitli buluşlar üzerinde çalışmışlardır. 35 mm pelikülün ve optik araçların bulunması, sinemanın hayatımıza girmesini hızlandırmış ve böylelikle sinema, hızla gelişmeye başlamıştır. Art arda gelen durağan resimler, insanın algı yanılmasına düşerek görüntüleri hareketliymiş gibi algılamasına neden olmaktadır ve yapılan tüm buluşlar, insan gözünün hareketi algılama özelliğine bağlı olarak ortaya konulmuştur. 1895 yılında Auguste ve Louis Lumiere kardeşler tarafından bulunan; “alıcı ve gösterici” işlevlerini bir arada bulunduran düzeneğin adı ‘Cinematograph’tı. Lumiere Kardeşler, kendilerine ait olan buluşlarını çektikleri röportaj ve kısa filmlerle beraber önce halka açık olan gösterimlerle ve daha sonrasında para karşılığında yapılan gösterimlerle tanıtmaya başladılar. Sonuç olarak kendi filmlerini para karşılığında dünyanın her yerine göndermeye başladılar. O güne kadar yazı ve resim gibi durağanlıklara hareket kazandırarak ortaya çıkan sinema, tüm kesimler tarafından ilgiyle karşılanınca başka ülkelerin de bu konuya el atması uzun sürmemiş; kısa zamanda sinema salonları açılmış ve sinema, ekonomik anlamda da ülkelere güç sağlamaya başlamıştır. Böylelikle yeni bir endüstrinin kapıları açılmıştır. 30


Hollywood’un ilk film stüdyolarının ve salonlarının açılması da bu dönemlere denk gelmiş ve bugün de hiç yabancı olmadığımız “block booking” sisteminin temelleri atılmaya başlanmıştır. Yani salonlar; güçlü olan filmleri gösterebilmek için maliyeti düşük ve yapımı basit olan filmleri de belli dönemlerde göstermek zorunda kalmışlardır. Bunun yanı sıra Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde de sinema endüstrisi hareket kazanmış ama patlak veren dünya savaşları, Amerikan egemenliğini de beraberinde getirmiştir. Sinema, toplumlarda yaşanan değişiklikleri perdeye aktardı ve Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı’nda ise İtalya’da meydana gelen toplumsal ve kültürel değişimler perdeye yansıdı ve farklı sinema akımları meydana geldi. Sinema, bu şekilde kendi dilini ve yapısını zamanla oturtmaya başladı. Sinema, ortaya çıktığı günden bu zamana kadar, diğer sanat dallarında olduğu gibi eleştiriye tabi tutulmuş ve sinemanın zamanla oturan diline kritik anlamlar yüklenmeye başlamıştır. “Tenkid, eleştiri, kritik kelimesi, Yunanca yargılamak, ayırt etmek, eleştirmek anlamına gelen ‘Krinein’ kelimesinden kaynaklanmaktadır. Eleştirmen, yani Kritikos, yargılama, ayırt etme, eleştiri gücü olan kişidir. Sinema, ortaya çıktığında köklü bir geleneğe sahip olan sanat eleştirisinin dikkatini hemen çekmiştir. Böylece kısa zamanda sinemanın yanı sıra, sinema eleştirisi de serpilir ve bu koşut gelişim günümüze dek devam eder.”1

1

Simber ATAY, “Film Eleştirisine Dair”, İzmir, İdeart İdea Reklam Tanıtım Hizmetleri, 1991, sf.10

31


Film, bir anlatı türüdür. Kökenlerini tiyatrodan, fotoğraftan; yani görme biçimlerinden, romandan; yani belli bir kurgusu olan hikâyelerden ve sesli sinema çağının başlamasıyla beraber radyodan almıştır. Haber verme, eğitme, eğlendirme vb. işlevlerine sahip olan sinema; kendi dilini yaratmış, kendi içinde bir bütünlük oluşturmuş ve tüm bu öğeleriyle beraber; bir sanat dalı haline gelmiştir. Bir filmi anlamak ve eleştirmek; onu yalnızca konusu ve gelişim çizgisiyle izlemek değildir. Görüntü ve sesle beraber gelen art anlamlar aramak, bunu için de filmleri incelerken, onun bize sunduğu verilere teker teker bakabilmek ve bunları incelemek demektir. “Film eleştirisinin varlık nedeni sinemadır. Ama eleştiri, sinema sistemi içinde bağımsızlığını koruyabilmiştir.”2 Sinemanın; tarihe ve insanın duygularına bir ayna tuttuğu gerçeğinden yola çıkılarak, film eleştirisi ve özellikle de film eleştirmenleri, filmsel alt yapının daha iyi anlaşılmasına ve izleyici ile filmsel göstergeler ve anlamlar arasında bir bağ kurulmasına neden olmuştur. Sonuç olarak, sinema eleştirisi gelişen toplumsal koşullar ve bu yüzden değişen sinemasal çizgi üzerinden değişik eleştiri biçimleri ortaya çıkarmış ve bunun da sistematik kurallara oturtmuştur.

2

Simber ATAY, “Film Eleştirisine Dair”, İzmir, İdeart İdea Reklam Tanıtım Hizmetleri, 1991, sf.11

32


FİLMİN KÜNYESİ Film Adı:

Cat People

Yönetmen:

Paul Schrader

Senaryo:

Alan Ormsby

Oyuncular: Nastassia Kinski (Irena Gallier), Malcolm Mcdowell (Paul Gallier), John Heard (Oliver Yates), Annette O’Toole (Alie Perin), Ruby Dee (Dişi) Kurgu:

Jacqueline Cambas

Sanat Yönetmeni: Edward Richardson Yapımcı:

Universal

Müzik:

Giorgio Moroder 33


Film Süresi:

113 dakika.

Çıkış Tarihi:

1982

VE İNSAN YARATILDI… Geldiği yere öylesine uzaktı ki, gökyüzüne uzanan ağacın dalları gibi Tanrı’ya, özlediği ve korunduğu mekânı ararcasına anneye uzanır gibi uzattı ellerini hiç tanımadığı mavi boşluklara; sığınabilecek ve onu kendisi olarak kabul edebilecek bir yere kavuşabilmek için… Cat People, her ne kadar korku-gerilim tarzında bir film olsa da içeriğinde ve alt yapılarında cinselliği, saldırganlığı apaçık bir biçimde barındırıyor oluşuyla gözümüze çarpmaktadır. Yetimhanede büyüyen Irena adındaki genç kız, yıllar sonra abisi Paul’ü bulmuş ve onunla yeniden görüşebilmek için New Orleans’a gelmiştir. Küçüklüğünden beri kendinde olan farklılığın bilincinde olan ancak buna bir anlam veremeyen Irena, abisinin lanetlenmiş bir ırktan geldiklerini ve aslında “orgazm sonrası” leopara dönüşüp, çiftleştikleri eşini parçalayıp öldürmesini açıklaması sonucu olaylar başlar. Irena, cinsellikten her zaman korkmuş bir kızdır ve cinselliği, âşık olduğu adamla yaşamak istemektedir. Ancak Paul, bunların her zaman cinayete yol açacağını bildiği için Irena’nın sadece kendisiyle beraber olmasını söylemekte ve bu durumu, aynı anne ve babaları gibi beraber atlatabilmek istemektedir. Ancak Irena, bu duruma karşı çıkar ve âşık olduğu kişi olan Oliver’a bekâretini teslim eder. Film, toplumsal tabulara uygun koşullarda sona erer. Filmin ilk on dakikasında (ki buna jenerik de dahil) ilerideki sahnelerde gerileceğimizin ve filmin isminden de anlaşılacağı gibi garip olaylarla karşılaşacağımızın haberi verilmektedir. Zaten “Universal” yazısından sonra arka fonda canlı ve parlak kırmızı tonlarla, egzotik ama insanın içine 34


huzursuzluk katan kabile müziği tarzında ezgilerle karşılaşmamız ve ardından yankılanan bir keskinlikle gelen “tırmık sesleri” ve elbette filmin adının yazılması (Cat People), bizi daha en başından filmin içine çekmektedir. Film adının yazılmasından hemen sonra canlı ve parlak kırmızı tonlarına kamera daha da yaklaştıkça, çorak ve kırmızı toprak üzerinde yatan kafataslarına şahit oluruz. Kırmızı fona bindirilen parlak sarı tonlarda, film ekibinin isimlerinin yazılması da cabası…

Kurumuş ve dalları gökyüzüne doğru uzanan bir ağacın (o ürkütücü ve insanı yalnızlığına; iç dünyasına iten ağaca, ağaç demeye bin şahit ister) altında, ama kırmızı çorak toprakların üzerinde olan taşlara ya da kaya parçalarına kurulmuş simsiyah bir leoparla karşılaşır izleyiciler. Leoparın kükreyişinden sonra, kesmeyle beraber, eski çağlarda yaşıyor ya da gelişmeden ayakta kalabilmiş izlenimini veren ilkel insanların kuyudan su çekişleriyle karşılaşırız. Kamera, insanların arkasına doğru ilerledikçe sırtlanların, yerde duran kemiklerden pay kapabilmek için sinsice kavga ettikleri gözümüze çarpar. Bu esnada müzik 35


devam etmekte ve bir kız, annesinin kolları arasından koparılıp o kurumuş ağaca doğru kabile üyeleri tarafından götürülmektedir. İlginç olan taraf, genç kızı götüren kabile üyelerinin hepsi erkektir ve bir cellât gibi simsiyah giyinmişlerdir. Kızı, o kurumuş ağaca bağlarlar ve gece olunca kız, leoparın kükreyişini duyar. Leopar, yanına geldiğinde ise ona bakmaya cesaret edemez ve kız, bu gizemli gecenin renginde olan hayvana yem olur. Kesmeyle beraber kendimizi, bir sonraki gün o ağacın yakınlarında olan bir mağaranın girişinde siyah giyimli (hatta siyah çarşaflı) bir kadının, bir genç kızı mağaranın içine yolladığını görürüz. Konuşma yoktur, bakışlar vardır. Devam eden müzik ise insanı görüntünün sessiz diline odaklamaktadır. Kız, istemeyerek de olsa bu mağaraya girer ve içeri girmeden önce ardında duran kadına (büyük olasılıkla annesine) son kez bakar. İçeri girdiğindeyse ise sıkışmışlığı ve çaresizliği insana dayatan mağaranın soğuk duvarlarının arasında bir leoparın uyuduğunu görür. Leopar, kıza kükrer ve gözlerini irileştirerek kıza bakar. Kızın da gözleri iri iri olmuştur, ancak kesmeyle günümüze; yani filmin başkahramanı olan Irena’ya (Nastassia Kinski) döneriz. BURAM BURAM CİNSELLİK… Buraya kadar her şey tamam… Ancak bu gerilime neden olan görüntü kodlarının altını eşelediğimizde Freud’a ve psikanaliz kuramın ya da göstergebilimin peşinden gidenlere hak vermeden edemeyiz. Her şeyden önce renklerin, insan psikolojisine yaptığı etkiyi yadsımak mümkün değildir. Sıcak renk grubuna dâhil olan kırmızının filmin daha en başında sıkça kullanılması, Güneş’i; yani doğuşu veya bir bakıma doğuşun simgesi ve ön aşaması olan cinselliği simgelemektedir. Çorak topraklar bile kırmızıdır ve bu kırmızılığa atılacak tohumlar, yeni hayatların göstergesi konumundadır. Her ne kadar filmin 36


başında kapkara leoparlara durmadan kurban edilen körpe ve güzel dişi vücutların ne anlama geldiğini çözemesek ve bunu vahşice bir şey olarak nitelendirsek de unutulmamalıdır ki, şiddet ve cinsellik öğeleri tek yerden hareket etmektedir: İD…

“Freud’un deyişiyle ‘ruhsal aygıtın en eski parçasıdır ve kalıtımla geçen, doğuştan var olan, yapıda yerleşmiş bulunan her şeyi içerir.’ Bedenden kaynağını alan içgüdüsel dürtüler, ruhsal anlatımlarını ilk olarak altbenlikte bulurlar. Altbenlik ruhsal aygıtın ilk güç kaynağıdır. Tümden bilinçdışıdır ve bilinçdışı süreçlerindeki kurallar; daha doğrusu kuralsızlıklar geçerlidir. Dış dünya ile bağlantısı yoktur, zaman ve mekân kavramı tanımaz. Birbirine karşı dürtü ve eğilimler yan yana bulunabilirler. Benliğin yardımı ile bu dürtülerin boşalımı sağlanabilir.”3 Film boyunca, Freud’un da dediği gibi kural tanımayan, zaman ve mekânın sınırlamasını anlamayan id’in, yani altbenliğin kendini gerçekleştirme ve ön plana çıkma çabaları sıkça görülmektedir. Dediğim gibi film, her ne kadar korku türünde olsa da aslında insanların birer vahşi yaratık olduklarını; cinsel birleşmeyle ve gecenin gizemiyle beraber bunun nasıl ortaya çıkacağını ve kural tanımayacağını büyük kedilere dönüşen insanüstü varlıklar aracılığıyla göstermeye çalışmaktadır. Filmin başında ve ilerleyen bölümlerinde gerek renklerle olsun gerekse görüntüler ve diyaloglarla; ön plana çıkmaya ve kendini dışa vurmaya çalışan altbenliğin iki öncül elemanı şiddet ve cinselliğin koşut gittiği belirtilmektedir. Bir annenin kendi kızını siyah leopar konumunda olan

3

Prof. Dr. M. Orhan ÖZTÜRK, “Ruh Sağlığı Ve Bozuklukları”, Ankara, Nobel Tıp Kitapevleri Ltd. Şti., 2004, sf. 41

37


cinselliğinin ellerine bırakması, çorak topraklara gelecek olan ürünlerin ve yeni yaşamlarının habercisidir. Hele ki, görüntü; bindirmeyle Irena’nın bakışlarının üzerine geçmeden önce genç kızın annesine son kez dönüp bakması ve ardından siyah bir vücuda ait olan pırıl pırıl gözlerle karşılaşması onun, şiddete dayalı olan ve sınır tanımayan cinselliğine gidişinin ilk adımıdır. Genç kız artık annesi gibi kadın olabilecektir. Belki o da annesinin rahminden çıktığı zamanki gibi savunmasız ama “genlerinde” bir kadınlık dürtüsü taşıyan dişi doğuracak ve onu toplumun; erkeklerin eline bırakacaktır. Kadın ya da cellâtlar siyah giyimlidir. Leopar siyahtır. Siyah renk özellikle tercih edilmiştir çünkü gecenin rengi olan ve bilinmezlerin açığa kavuşmadığı tonlarda beliren kırmızı alev, başka türlü gösterilemezdi. Siyah bir leopar ya da puma yerine bir aslan, kaplan veya çita da seçilebilirdi. Ancak yönetmene ve filmin alt yapısına gerekli olan ormanlar kralının gururlu kükreyişi ya da hız rekortmeni değil; acıdan, şiddetten ve zevkten kükreyen bir gizemin yatağı; çorak toprakları tırmalayışıdır.

Filmin devamında aslında Irena’nın bir havaalanında olduğunu ve birini beklemekte olduğunu görürüz. Gelen kişi Paul (Malcolm McDowell) adında iri ve delici bakışlara, aynı zamanda atletik bir vücuda sahip olan siyah ceketli genç bir adamdır. İlk on dakikada, özellikle de akşam yemeğinde aslında Irena ve Paul’ün yıllar önce ayrılan kardeşler olduğunu ve bu karşılaşmanın bir kavuşma niteliğinde olduğunu anlarız. Paul’ün evinde bir de Femali adında siyahî bir kadın yardımcısı bulunmaktadır. Femali, Paul ve Irena’yı küçüklükten beri tanımaktadır. Kadınsılığın ön plana çıkarıldığı filmde “Femali” adında “female”in deforme edilmiş halinden bir isimle karşılaşmak da şaşırtıcı olmasa gerek. Ancak, gece olup herkes yatağına girdiğinde, Paul’ün zaten garip olan davranışlarına, bir de Cüneyt Arkın’ın Bizans konulu filmlerinde olduğu gibi 38


yaylanarak ve rahatça hoplayıp zıplamasının eklenmesi; izleyiciye “işte olaylar başlıyor” dedirtmektedir. Hemen ardından ustaca yapılan bir kesmeyle bir hayat kadınının randevu evine geç kalması sonucu patronuyla konuşmasına kulak misafiri oluruz. Kadın, siyah iç çamaşırlarına bürünmüştür ancak yukarıdaki kata çıktığında karşılaştığı ve elinden zor kurtulduğu varlık, delice sevişmek isteyen bir adam değil, bir leopardır. Bu sahnenin ardından olaylar hızlı gelişmeye başlar ve Paul, Paul’lükten çıkmış bir durumda hayvanat bahçesinin kafesine kapatılır… “Bireyin uzun çocukluk yıllarında, benliğin bir parçası, giderek daha çok ana-baba ve toplumsal değer yargılarını içeren özel bir yapı olarak ayrımlaşır (differentiation). Bu nedenle buna üstbenlik (super ego) adı verilmiştir. Çocukluğun ilk yılında çocuk; yanlışla doğruyu, iyiyle kötüyü yalnız kendi dürtüsel durumuna göre değerlendirir. Kendisini doyuran, rahatlatan şeyler iyi, kendisine acı veren şeyler kötüdür. İkinci yaştan başlayarak çocuk çevreden gelen iyi-kötü, doğru-yanlış değer yargılarını anlamaya başlar. Fakat bunlar henüz kendisinin benimsediği değerler olmaktan uzaktır. Ancak anne-baba ya da başka önemli kişilerin neyi onayladıklarını, neyi beğendiklerini ayırt edebilir ve onaylanmayan bir davranış yapılınca dışarıdan bir acı gelebileceğini (örneğin sevginin azalması, azarlanma, belki dayak) sezebilmektedir. Giderek, çocuk başkalarının gözü önünde neyin yasaklandığını öğrenir ve bu yasağı başkalarının önünde yapınca korku ve utanç duygusu duyar. Korku ve utanç duyguları, üstbenlik gelişiminin öncüleridir. Üç-dört yaşında çocuğun Oidipus ilişkisine girmesi ve yoğun iğdişlik korkularının gelişmesi, çocuğun aynı eşeyden ana-babayla (oğlansa babayla, kızsa anneyle) özdeşim 39


yapmasına yol açar. Bu özdeşim, (identification) çocukta Oidipus çatışmasını çözerken onda bir üst benliğin gelişmesini de sağlar. Psikanaliz kuramında üstbenliğin gelişimi genellikle Oidipus çatışmasını çözmek için yapılan özdeşime bağlanmakla birlikte, çocukluğun daha sonraki dönemlerinde

toplumsal

ilişkilerle

sağlanan

özdeşimlerin

(okulda,

arkadaşlarla vb.) de üstbenlik gelişiminde yer aldığını unutmamak gerekir. Yargılayıcı dizge adını da verebileceğimiz üstbenliğin insan yaşantısındaki belirtisi suçluluk duygusudur. Bireyin kendi içine sindirmiş, benimsemiş olduğu yanlış-doğru, iyi-kötü biçimindeki değer yargıları bireyin içinde bir yargılama, ceza verme dizgesi olarak kalır ve onun davranışlarını frenler. Birey, yasak olarak benimsemiş olduğu herhangi bir düşünce ya da eyleme kendisini kaptırırsa içinde suçluluk duyar. İşte bu suçluluk duygusunun derinliği ve ağırlığı üstbenliğin gücünü yansıtır. Kimi bireylerde üstbenlik çok katı ve özür tanımaz, bağışlamaz bir güçte gelişmiş olabilir. Benlik, böyle katı bir üstbenliğin baskısı altında ezilebilir. Böyle ağır cezalandırıcı, suçlandırıcı üstbenlik gelişimi birçok ruhsal bozukluğun doğuşuna neden olabileceği gibi çok gevşek bir üstbenlik gelişimi de bireylerin toplum içinde önemli uyumsuzluklarla karşılaşmasına yol açabilir.” 4 Paul, cinselliğini özgürce kullanmayı seçmiş, ancak toplumun kalıp değer yargıları; onun zarar vermesinden ve toplumun kendi içsel korkularından ötürü onu demir parmaklıkların ardına yollamıştır. Paul, saldırgan ve ürkek bir biçimde kafesinde dolanmaktadır. Çevreden gelen dış etkilere karşı saldırganca tepki vermekte ve “cezasını çekmektedir”. İki seçenek vardır:

4

Prof. Dr. M. Orhan ÖZTÜRK, “Ruh Sağlığı Ve Bozuklukları”, Ankara, Nobel Tıp Kitapevleri Ltd. Şti., 2004, sf. 42

40


Uysallaşmak ya da toplum dışı olmak; yani bir anlamda yalnız kalmak ve ölüme terk edilmek.

Irena ise, abisinin eve gelmemesinden dolayı yeni tanıştığı bu şehri tek başına gezmek zorunda kalmış ve yolu hayvanat bahçesine düşmüştür. Orada bir leopara dönüşen abisini görünce (kafesteki kedinin onun abisi olduğunu yalnızca seyirci bilmektedir) ona bakakalır. Hayvanat bahçesinin müdürü olan (ya da müze müdürü) kişi Oliver (John Heard), Irena’yı görene kadar Irena, büyülenmiş bir biçimde abisinin (yani parmaklıkların ardındaki huzursuz kedinin) resmini çizmektedir. Oliver, Irena’nın yanına geldiğinde Irena korkar ve o da abisi gibi bir sıçrayışta ağacın tepesine çıkıverir. Oliver, olaylara anlam veremez ama Irena’yla iletişim kurmayı, hatta akşam yemeğine onunla beraber bile çıkmayı başarır. Çünkü Irena’nın delici ve davetkâr olan bakışları, Oliver’ı etkilemiştir. Bu arada Irena’nın ağaçtan aşağıya indikten sonra Oliver’a hesap verme anında şu diyalogları yakalarız: “Hayvanların duygularını hissedebilirsin. Kimi zaman hepimiz hissederiz…” 41


İşte bu diyalogların bir devamı olabilseydi muhtemelen; “Çünkü biz de birer hayvanız. İçimizdeki cinselliği ve şiddeti kendi ego’muzla engelleyebiliyoruz. Oysa bir hayvanın içinde yatanlar bizim de içimizde yatıyor. Bu açıdan bakarsak Darwin’in evrim teorisiyle Freud’un psikanalizmi koşut gidiyor. Ne de olsa bizler düşünebilen hayvanlarız…” sözleri Irena’nın dudaklarının arasında yankılanırdı. Gelecek ay ‘Cat People” eleştirisine Freud’un çalışmalarıyla devam edeceğiz…

42


Yol, Duvar ve Üçüncü Sinema Onur Keşaplı

Yılmaz

Güney’in

senaryosunu

yazdığı

ve

hapishaneden

direktiflerle

yönlendirdiği, yönetmenliğini ise Şerif Gören’in üstlendiği Yol, 12 Eylül’ün hemen ardından çekilmiştir. Yarı açık cezaevinde hükümlü altı mahkûmun bir haftalık izinleri sırasında yaşadıkları olayları aktaran filmde Seyit Ali, karısını ve oğlunu görmek üzere köyüne döndüğünde karısının onu aldattığını, bu yüzden karısının ailesi tarafından Siirt’e götürüldüğünü öğrenir ve namusunu temizlemek adına yola çıkar. Mehmet Salih, karısı ve iki çocuğunu görmek için Diyarbakır’a gider ancak geçmişte yaşanmış bir olay neticesinde eşinin ailesi tarafından hoş karşılanmaz. Mevlüt ise nişanlısını görmek için Gaziantep’e 43


gitmiş ancak töre baskısı ve çarşaflı kadınlar özelinde temsil edilen dinsel baskı yüzünden bu pek de mümkün olamaz. Durmadan içki içen Süleyman ailesine kavuşmak için Adana’ya yola çıkarken Yusuf ise öldüğü kendisinden saklanan eşini görmek için yola çıkmıştır fakat izin kâğıdını kaybettiği gerekçesiyle tutuklu kalmıştır. Son olarak Ömer Urfa’daki köyüne döndüğünde kaçakçılar ve jandarma arasında süren çatışmalar artarak sürüyordur. Öldürülen kardeşinin eşiyle evlenmesi gerekecektir zira töre böyledir.

Yılmaz Güney ve Şerif Gören Oğuz Demiralp’e göre Yılmaz Güney’in olayları ve sahneleri dramatize eden yönetimine karşın film Şerif Gören’in üslubuna daha yakın olarak kuvvetli tempoya dayanmakta ve bu da filmi Şerif Gören’in filmi yapmaktadır.5 Gerçekten de film altı farklı öyküyü dinamik bir anlatıyla aktarmakta ve belgeciliği andıran gerçek görüntülerin yanı sıra kurmaca anlamında da güçlü bir

5

Oğuz Demiralp, Sinemasının Aynasında Türkiye, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları (Birinci Basım), 2009, s. 56-57.

44


üsluba sahiptir. Dönemi yansıtma açısından da film, kimlik kontrolleri, sıkıyönetimin aramalarda ve sorgulamalarda kendini belli etmesi açısından önemlidir ve 12 Eylülün “Atatürk Yılı” ilan ettiği 1981 yılının bu özelliğinin de vurgulanmasıyla, Atatürk’ün kurduğu özgür/bağımsız cumhuriyetin ne hale getirildiği üzerine dikkat çekmektedir. Filmi bir başka noktadan, Ömer karakteri özelinde, yine Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı Hudutların Kanunu filmiyle kıyaslayan Müslüm Yücel, Yol’un çok daha sert ve gerçekçi olduğunu söylemektedir.

Yücel

filmin,

Hudutların

Kanunu’ndaki

gibi

idealist

asker/öğretmen gibi karakterlere başvurmadan, Ömer’in ayağını mayına basarak kaybeden babası, jandarmayla çarpışan kardeşi gibi karakterler ve devlet korkusundan ölüsüne bile sahip çıkamayan yöre insanı gibi temsillerle güneydoğuyu bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdiğini, filmde gerçekliğin hiçbir ideolojik kitabın, hiçbir kişinin, partinin istediği gibi değil olduğu gibi sergilendiğini6 söylemektedir.

6

Müslüm Yücel, Türk Sinemasında Kürtler, İstanbul, Agora Kitaplığı (Birinci Basım), 2008, s. 157-

158.

45


Bunların da ötesinde Yol, bir yol filmi olmaktan öte hapishane filmidir. 1981 yılı özelinde Türkiye’de göz altıların, tutuklamaların, mahkûmiyetlerin sayıları toplam nüfusa oranla o kadar yüksek ve buna paralel olarak gözaltına alınma ihtimali de bir o kadar olasıdır ki ülke bir anlamda açık cezaevine dönüşmüştür. Filmde, 12 Eylülün yarattığı bu baskı ortamında, altı mahkûmun hapishaneden ayrılıp bir hafta da olsa özgürlüklerini yaşamak adına yola çıktıkları ancak gerek askerden, gerekse töre ve dinden gelen baskılarla “tutsak” olmaya devam ettikleri görülmektedir. “Umut’ta, Sürü’de olduğu gibi Yol’da da filmi klasik anlamda

‘politik’ kılan tek bir sloganla, tek bir ‘politik mesajla’

karşılaşmıyoruz”7 ancak film didaktik bir anlatımla politika yapmanın ötesinde bir bütün olarak, dönemin politikasını tüm gerçeklikleriyle ortaya koyan bir yapımdır. Bu durum, Yol üzerinden dönem “siyasi sinema” tartışmalarında filmi “üçüncü dünya-üçüncü sinema” anlayışına yaklaştırmaktadır. Oğuz Adanır’ın, 7

Ulus Baker, Şok ve Beyin, Modern Zamanlar, 2009, sayı:12, s. 45.

46


sinemanın geleceği olarak gördüğü “üçüncü dünya”8 yaklaşımı, Yılmaz Güney’in hapisten firar edip gittiği Fransa’da 1985 yılında çektiği Duvar filmiyle üzerinde daha çok konuşulur bir hal almıştır. Fikir babalığını Arjantinli Fernando Solanas ve İspanyol Faustino Gettino’nun yaptığı 60lı yıllarda ortaya atılan ve 70li yıllarda şekillenen “Üçüncü Sinema”, birinci sinema olarak adlandırdığı kar amaçlayan sermayenin ihtiyaçlarına ve beklentilerine yanıt veren Hollywood ve ikinci sinema olarak adlandırılan Avrupa’nın küçük burjuvasının dünyasını nihilistlik yaklaşımlarla aktaran film dünyasına bir tepki olarak doğmuştur. Üçüncü Sinema belli estetik kalıplar önermekten öte sorgulayıcı, araştırıcı, toplumsal anlatımı temsil etmektedir. Yer yer ulusal yer yer devrimci bazen her ikisi bir arada anlatımı önemser. İlerleyen süreçte Üçüncü Sinema’da Rocha’nın “Açlığın Estetiği” ve Espinoza’nın “Kusurlu Sinema” şeklinde kod olarak tanımlayabileceğimiz iki biçim çıkar. Brezilyalı yönetmen Glauber Rocha Açlığın Estetiğini şu sözlerle açıklar: “Aç insanları anlatıyorum... Aç bırakılmanın şiddetiyle tanışan, şiddetten başka seçeneği olmayan bir dünyayı anlatıyorum. Açlığın estetiği budur, çünkü şiddet dışında onu anlatmanın bir estetiği yoktur.” Öte yandan Kübalı yönetmen Julio Garcia Espinoza “kusurlu sinema”yı düşük bütçe sonucunda ortaya çıkan teknik sınırlılıklar sineması olarak tanımlayarak, kusurlu, estetik dışı film yapmayı adeta olumluya çevirir.9 Yine 1981, yani Atatürk Yılında, hapishanede geçen Duvar’da Güney, bu kez kadınlar, devrimciler ve gençler olmak üzere toplumun tüm kesimlerinin yani bir anlamda tüm geleceğinin hapse atıldığını vurgulamaktadır. Yılmaz Güney’in Umut, Sürü gibi önemli filmlerinde olduğu gibi Duvar’da da oynayan Tuncel Kurtiz, ortaya koydukları sinemayla ilgili olarak şunları söylemektedir: 8 9

Oğuz Adanır, Kültür, Politika ve Sinema, İstanbul, +1 Kitap (İkinci Basım), 2006, s. 53. Duvar ve Üçüncü Sinema www.beyazperde.com

47


“Biz Üçüncü Dünya Sineması yapıyoruz. Bu ne Hollywood gibi bir popüler eğlence sineması, ne Avrupa Sineması gibi burjuvalara özgü anlaşılmaz ve soyut bir sinema, ne de SSCB’deki gibi belli bir bürokratik zümrenin çıkarlarına hizmet eden bir sinema.”10

Fernando Solanas, Glauber Rocha, Julio Garcia Espinoza Üçüncü sinemanın kuramcıları Solanas ve Gettino, manifestolarında üçüncü sinemanın tarihsel ve politik olarak devrim öncesi sinema olduğunu belirtmektedir.11 Bu açıdan baktığımızda 60tan 80e uzanan politik atmosferde devrim beklentisinin gerçeklik kazanamadığı Türkiye’de “en devrimci sinemacı” Yılmaz Güney’in özellikle Yol ve Duvar’la ortaya koyduğu sinemanın devrim öncesi sinemaya yani üçüncü sinemaya daha yakın durduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Ulus Baker ise başka bir tanımla Güney’in sinemasının eski politik sinemanın, beyinleri kitlesel olarak daha üst bir bilinç düzeyine eriştirecek bir ‘yumruk sineması’ndan çok Latin Amerika sinemasına paralel olarak,

beyne

verilen

şoklar

bağlamında

bir

tür

ortaya

koyduğunu

söylemektedir.12

10 11 12

a.g.e. www.beyazperde.com Aktaran, Zahit Atam, Üçüncü Dünyanın Büyük İsyancısı, Modern Zamanlar, 2009, sayı:12, s. 35. Ulus Baker, 2009, s. 44.

48


“Bu sinemayı ne abartabilirsiniz ne de küçük görebilirsiniz… tek bir büyük şok yerine küçük şoklarla işleyen, bununla muazzam bir ajitasyon gücünü harekete geçiren, bunu yaparken kendisinden ve sinemadan başka hiçbir şeyi temsil etmeye yanaşmayan bir sinemadır… Bu beyne verilen yeni bir şok türüydü… politikayı mesajlar ve sloganlar aracılığıyla işlettiğinde bile ‘buradaki esas mesela bu değil, bambaşka bir şey’ dedirtecek bir kuvvetti bu.”13 İster “üçüncü dünya sineması” ister “şok sineması” olarak tanımlayalım, şu bir gerçek ki yönetmen, senarist veya oyuncu olarak Yılmaz Güney, Türk sinemasında politik anlamda en dikkat çekici yapımları üreten isim olmuştur ve bu gerçeklik depolitizasyonun en yoğun, sinema üzerindeki baskının en yüksek olduğu 12 Eylül döneminde bile Yol gibi politik düşünce ve süreci sinematografik açıdan ustaca ortaya koyan bir filmde kendini gösterebilmiştir.

13

y.a.g.e. s. 46.

49


Şiir Üzerine Erman Bazo “Şiir nedir ne değildir?” sorusunu sorduğumuzda karşımıza biçim ve içerik başlıkları altında, şiirin tarihi içinde oluşmuş çok geniş değerlendirmeler çıkar. Hatta bu değerlendirme ve bakışlar, yazın dünyası içinde neredeyse şiirin kendisi kadar yer tutar diyebiliriz. Bununla birlikte şairin serüveninde şiiri keskin çizgilerle şekillendirilmiş bir çerçeveye oturtmak yaratıcılığı sınırlandırmaya ve serüveni yavaşlatmaya neden olabilir. Belki de şiir dünyasında gördüğümüz durağanlığın bir nedeni de sınırlardır. Bunu söylerken şiirin poetikasının olmamasından bahsettiğim anlaşılmasın. Yalnızca sabit bir çerçeve çizilmemesi ve şiir üzerine değerlendirmeler yapılırken şiirin kendisini boğmamamız gerektiğini belirtmek istiyorum. Yoksa şiirin de gelişimini kendi içindeki eleştirel yaklaşımlarla sağlayacağı gayet açık bir gerçekliktir. Şiir yaşamın diyalektiğinden beslenir, aynı zamanda diyalektiği de besler. Bu nedenle durağan değildir, her gün yeniden doğar. Denemecidir, yenilikçidir, sanatın diğer dallarında da olduğu gibi yorum zenginliği yaratır. Eleştireldir, kendi oluşu içinde pozitif yönlü olması, düşün ayağının ilerici-eleştirel bakış açısıyla yaşadığını gösterir. Sözel bir resmidir daha önce hiç fark edilmemiş bir güzelliğin kimi zaman, kimi zaman düşüncenin ince işlenmiş sözel bir heykeli. Diğer yazın dallarından farklı olarak yoğunluk açısından daha sıkıdır, okuyucu şairin nokta atışı yaptığı konunun, düşüncenin, hikâyenin, duygunun vuruculuğunu daha yoğun hisseder. Şair, şiirini söylerken çağının, gününün içinde kaynağını bulur. Şair-yaşaminsan-toplum dörtlüsünü etkileşim içinde öğeler olarak ele alırsak, şiirini söyleyen şair, bireysel veya toplumsal olsun her neyi işlerse işlesin dönemini yansıtıyordur. Aşkı da anlatsa, bir düşünceyi bir mücadeleyi de anlatsa da, bir an tek bir insanı başka bir an toplumu ön plana çıkarsa da, dönemin yaşayış sürecinin yansımalarını dilinin tüm renklerini kullanarak hatta o dile yeni renkler 50


kazandırarak oluşturur şiirini. Öyle bir an gelir ki, fazladan bir adım daha atan bir şiir kendi içeriğinde geleceği çizer, geleceği çağırır. Anlam konusundaysa, şiir açık ya da kapalı anlatıma sahip olsun, şairin okuyucuya ulaşabilmesi sözcükleri anlam yoğunluklarıyla yoğurabilme gücüne bağlıdır. Şair bir şiirin içinde kimi zaman derinlikler yaratıp okuyucuyu düşünmeye kimi zaman da anlatmak istediğini su yüzüne çıkararak okuyucuyu görmeye itebilir.

Şiirin söylenirken dikkat çeken bir diğer özelliği de estetiktir. Biçim olarak göze hoş gelmesi, fonetik olarak da kulağa büyük bir incelikle dokunması beklenir. Şiirin müziği oluşurken kendi notalarını keşfetmesi en sağlıklı olanıdır. Bununla birlikte estetik ciddi bir konu olsa da zorlama bir estetik yapı ya çökecektir ya da göze/kulağa çok iyi şekilde hitap etse de içeriği geri plana düşürme hatta içeriğin anlamını eksiltme sonucunu doğurabilir. Buradan estetiği hiçe saydığım sonucu doğmasın. Estetik sanatın tüm dallarında ve boyutlarında önemli olduğu gibi edebiyatın şiir boyutunda da oldukça önemlidir ancak estetiği içeriğin önünde tutmak şiirin anlam ayağının aksamasına neden olabilir. Estetiğin, içeriği bir adım geriden takip etmesi de anlaşılmasın. Dediğim gibi şiir -açık veya kapalı olsun- söylenirken kendi müziğini keşfedecektir.

51


Tadilat Abdullah Rıdvan Can O yaz, Almancı halamlar gelmişti memlekete. Ergenliğin daha baharındaydım. Sivilcelerim, tek tük çıkan ve kendi aralarında beşe beş tek kale maç yapan çenemdeki tüyler, esmer yüzümdeki dekoru tamamlıyordu. Burnuma ağzıma nasıl alıştımsa son bir yıldır sivilcelerime de tüylerime de öyle alışmıştım. Hele de sivilcelerim… Hani elim de rahat durmazdı. Dalıp gittiğim her anının şerefine bir sivilce patlatırdım. Sevip de söyleyemediğimiz kız geçerken mahallenin en işlek mahallinden sırf ona bir nebze olsun yakışıklı görünelim diye de patlatırdık sivilceleri. Tabi bir de saçımıza sürdüğümüz limon suyu… Kupkuru ağustosun kucağında demir ederdik saçları. Önler tepeye dikilmiş, yanlar yatık, arkalar dökümlü… En nihayetinde kıza ayar çekmek için mahallenin duvarında otururduk. Limon suyu… O yaz boyunca her gün, halamlar gelebilir ümidiyle saçlarıma sürer gezerdim. Bilmezdim güzellikle neyi gizleyeceğimi ki? Öyle ergen aklı işte! Terzide çalışırdım. İlik açmayı, düğme dikmeyi öğrenmiştim. Ütü de biliyordum az çok. Ama bilmezliğe vururdum. Bilirdim ki ütüyü öğrensem de aldığım para değişmeyecek ve yapacağım işler bir adam boyunu geçecek… Hep bir cahil, odun kafalı olarak resmedildim çalıştığım pasajda. “Kafası çalışıyo da işe vermiyo kafasını. Hep ders hep okul... Bu çocuk okur. Boşa çırak yetiştiriyoz biz” derdi ustam. Ben bir yandan utanırdım bir yandan da öfkelenirdim. “İyi ya ne diye çalıştırıyon” demek isterdim her onu dediğinde ya hiç de cesaretim olmadı. İlikdüğme hattında el işçiliği yapmanın zorluğunu da o yaz tattım. Sonra ütüyü de öğrendim zor bela. İşte ben ütüyü öğrendikten-daha doğrusu ütü işlerini yapmaya başladıktan-üç gün sonra geldi halamlar. Benden iki yaş büyük oğlu ve bir yaş küçük kızı vardı. Diğer ikisi büyüktü bizden. 52


Kardeşim ve ben halamın gözüne girmek için türlü saçmalıklar yapar, kendimizi olduğumuzdan daha iyi göstermeye gayret ederdik. Annem babam beni resmederken Almancıların zihnine, çalışkan sessiz başarılı derlerdi. Kardeşim ise; ipte sapta durmayan, hakkına razı olmayan ve şımarığın tekiydi. Bizi hep yanlış tanıdı halamlar. Ne ergenlik çağımdaki limon suyumun saçlarım için önemini bildiler ne de iki ön dişimin çürüyüp de o çürüklerimi yediğim yemeklerin artıklarıyla gizlediğimi. Biraz sarımtırak görünürdü o kadar. O yaşta herkesin dişi sarımtıraktı. Ya da bana öyle gelirdi. Hep korktum dişçiden. Tam altı yıl çürük sandığım sağ arka üst dişim de cabası... Ben onun çürük olmadığını öğrendiğimde çoktan kireçlenmişti. Hem de yarım parmak boyu... Bir su damlası değse öleceğim sanırdım. Meğer kendimi öyle alıştırmışım psikolojik olarak. Annem halamlara zeytinyağlı dolma yaptığında da sızlamıştı dişim. Sadece bir tek bir tane pirinçti beni diğer odaya kapatan. Gece boyunca yerimde debelendirip durduran... O gece hiç çıkamamıştım odamdan. Ama yokluğum koskoca gökyüzünde bir tane yıldızın olmayışı kadar sıradandı. Ne halam ne babam ne halamın çocukları… Hiç biri için önemli değilmişim o gün bildim. Oysa o yaşta bir insan hesaba alınmak ister adam yerine konulmak ister. Ama biz hep susarak büyüdük. Bir tek annemdi benim halime sancılanan. Kardeşim içinse bir nimet hükmüne geçti diş ağrım. O daha fazla konuşacak ve daha sivri bir hal alacaktı halamların yanında. Ben, halamlar Almanya’ya gittiklerinde halamın “bir yeğenim var”, halamın çocuklarının da “bir kuzenimiz var aman şöyle aman böyle” demesini isterdim. Hem de bu kişi ben olmalıydım. Bu hayalim, dişimin sancısıyla fikrimden silinip gitmişti oysa. Dişim, yorganın altında gözlerim uykudan kana bulanana kadar unutturmadı kendini. Sabah olduğunda da hiçbir ağrı hissetmiyordum. Durmuştu zıkkımın ağrısı. 53


O gün pazardı. Herkes uyuyordu. Babamsa balkona çıkmış sigara içiyordu sabah sabah. Erken kalkmıştı her zamanki gibi. Almancılar uyanmasın diye de her sabahki türküsünü söylemiyordu. Suskundu. Sadece soluduğu sigaranın filtresindeki ses geliyordu. O gün hafta sonuydu. Tek tatil günümüz… Altı gün boyunca çalışırdık. O gün de hep öğleye kadar uyuyacağım derdim. Ama saat yedi buçuk dedi mi ayaktaydım. Saate baktım yedi kırk. Annem yatıyordu hala. Babam birazdan kaldırırdı zaten. Kahvaltı hazırlanmalıydı. Almancılar hoşnut olmalıydı. Babam beni görünce cebine elimi sokmadan pantolonunu istedi. Bir baba evladına bu kadar mı güvenmezdi ki? Babamın bir dolu anahtarı vardı. Onların sesini çıkarmamak için önce anahtarların olduğu o devasa anahtarlığı tutar sonra pantolonu çıkarırdım askıdan. Habersiz para alırken yapardım öyle. Ama bu kez bir nebze de olsa rahattım. Sonuçta sallansa da babamın izni vardı işin içinde. Pantolonu hoyratça aldım askıdan. Parayı sayarak verdi babam. “Kalanına bir şey alma ha! Tastamam isterim” diye fısıltı makamında kükredi. Almancılar uyanmamalıydı, tek sıkıntısı oydu. Kafa sallardım sadece. Kafa salladım. Konuşamazdık babamla. Sebebini hiç bilmem. Sadece okul açılmadan önce defter listemi verdikten sonraki itirazlarına ve önerilerine cevap verirdim. Ötesi? Ötesi yoktu. Bakkala gidip bir kalıp beyaz peynir, biraz zeytin bir de sucuk aldım o gün. Daha önce eve sucuk sokmayan babam olağanüstü hal ilan etmişti evde. “Yemem o zıkkımı. Ne alırım ne yerim” diyen babam önüne konunca pek de itiraz etmezdi aslında ya bugün daha fazlasını yapmış alınacak sucuğun parasını vermişti. Babam ağzındaki sucuğu çiğnerken son lokmasıyla o sözleri sarf ederdi, bizse annemle kıkırdardık o vakit. Yutardı koca bir tükürük yardımıyla. Sonra kaşlarını çatardı anneme. O an kesilirdi tüm hevesler, evresi yarım kalan bir süt gibi. Babamın kaç kaş çatışıyla yoğurda yüz tutmuş kaç kilo sütümüz kesilip bozulmuştu. 54


Annem çayı koymuştu ben gelene kadar. Gece yine dönmüş durmuştur yatağında. Gözleri kan rengini almıştı. Uykusuzluk boy gösterir olmuştu son günlerde. Biz ergendik aklımız çalışmazdı o zamanlar. Sivilcelerimiz kadar çok, sivilcelerimiz gibi hassas umutlarımız, hayallerimiz vardı. Aknelerimize dokunur dokunmaz dünyamız dururdu. Beynim bulanırdı iki kaşımın ortasındaki bir sivilcemi imha edeceğim vakit. Buydu tüm dünyamız. Ne bilirdik ki annem niye uykusuzluk çeker.

İlk bıyıklarımı kestiğim gün belirdi kafamda annemin incecik saçlarını yazmasının arasından gördüğümü hatırlayınca. Bir makasla kırpmıştım ilk tellerimi. Daha ortaokul ikinci sınıftaydım o ekim. Okula vardığımda ise tüm arkadaşlarım alay etmişti benle. Hocalarım utandırmıştı beni. İlk dersin sonunda hemen kaçıvermiştim dışarı. Oturmuştum akşama kadar. İki gün de babamın karşısına çıkamamıştım. Bıyıklarım terler terlemez silmiştim o terleri. Utandım tam bir hafta boyu. Tam bir hafta boyu kimseye bir şey diyemedim. Elim burnumun altında sürekli yanağımı kaşırken resmetti o zamanki gözler beni. Halamlar kalkmıştı sonunda. Çantalarından çıkardıkları havlulara sildiler yüzlerini. Somyanın ucunda duran sabunu içinden çıkardığı kâğıdı elime aldım. Üzerinde değişik yazılar vardı. Okuyamıyordum. Lisede Almanca dersi alırken aklıma gelmişti. Gördüğümüz hiçbir ders halamın konuşmasını hatırlatmıyordu bana. Biz mi Almanca dersi almıyorduk yoksa halamlar mı Almanca bilmiyordu? Sucuğun kokusu etrafı istila ettikçe uyandı millet. Herkes balkonda bir küme halini almıştı sofranın başında. Yer sofrası yaptırmıştı yine babam. Mutfağa ekmeği almaya gittiğimde annemin “ben dedimdi bir misafir gelir, masa al dedimdi” diye fısıldayan sesini duymuştum. “Asıllarını mı inkâr edecekler avrat? Zamanında onlar da yerde oturuyordu. Heh!” diye bir çalımla çıkıverdi babam balkona. Almanca konuşmalarının arasına Türkçe kelimeler sıkıştırarak konuşuyordu halamla kocası. Babamın gelmesiyle sustular birden. Tebessüm ettiler. Suni bir tebessüm…

55


Her şey o gün o kahvaltıda bir düğüme bağlandı hayatımda. Ne halamın son model bir arabası vardı ne o fotoğraftaki o lüks ev onlarındı. Tam da bir döşek verseler bulutlarla yarışacak çağımda hayal dünyamı darmadağın etti halamların memlekete gelişi. İki gün kaldılar bizde. Ben ilk, kare şeklinde kocaman o çikolatayı onların sayesinde yedim. Ama bir çikolata hayal çemberimin saçma sapan, şekilsiz bir halle genişlemesinin bir bedeli olamazdı. Beni yüzüstü koyup giden ergen hayallerimin ihaneti de babamın bize bizim çalıştığımız paralarla ikinci el bisiklet alıp da sonra onu balkona bağlayıp akşamüzerinden akşamüzerine kilidini sökerek bizi sevindirmesi de o yaza denk düşer.

Bisikletimiz mevzuu bahis oldukça hatırıma bir fotoğraf karesi düşer: ince, iniş bir yoldan bayır aşağı frensiz bisikleti pedallayan ben ve ardımda bana güç yetirememiş kardeşim ve onun sokağın ortasına yığılıp dövünmesi ve babam ve annem ve… Hangimiz erken gelirse ilk o alırdı bisikleti. Saçma sapan bir fikir sarardı o an beynimizi. Daha evvel işten çıkıp eve gelmek için birbirini bekleyen ve mahalle mahalle gezip tozarak eve gelen biz, o yaz bisikletin gelişiyle bir rekabete girişir olduk. Erikler dalında kurudu biz bisiklet alınca. Akşama kadar çalışır akşam yorgun argın eve gelir gelmez bisikletin anahtarını isterdik. Yorgunluktan dizlerimize ellerimizle destek vererek sürerdik. Hiç olmadık mahallelere girerdik de getirip vermezdik bekleyen kardeşimize bisikleti. Bir gün yine bizim sokaktan yokuş aşağı-frensiz-bisikletimle giderken ne gariptir ki bana ilk alınan üç tekerlekli bisiklet gelivermişti aklıma. Kardeşim o gün çok küçüktü. Ben de usanırdım tabi. Çekişecek adam yoktu ki! Aklıma takılan üçtekerli bisikletimin hayalini arkamda tekerlerin kenarına taktığımız metallerle ayakta duran halamın kızının çığlığı bozdu. Bisikleti sürerken o akşamüzeri Almancı halamın kızı arkama binmişti. Son sürat inmiştik bayırdan aşağı. Tüm civar mahalleleri gezmiştik. Sokak aralarında 56


gördüğü tavuklara, ineklere, kuzulara şaşırıp hayran kaldığını belirten hareketlerde bulunuyordu. Zira konuşmasından bir şey anlamıyordum. Sadece kafa sallıyorduk birbirimize. Bir şeyi isteyince tebessüm ederek gösterir istemeyince de dudak büzerdi. Ortak hiçbir yanımız yoktu. Türk müydü alman mı bilemezdim. Eve vardığımızda bizi çoktan birbirimize yakıştırmışlardı bile. Bense sivilceli, utangaç, ergen haletimle; yemeği bin bir zorlukla yiyip odaya geçmiştim. Dişim ağrıyordu(!) yine. Almancılar ertesi gün öğle vakitlerinde-yani ben büyük olasılıkla yeşil gömleğin iliklerini açarken-gitmişler. Öğle arası eve geldiğimde evde bana bırakılan saçma sapan bir müzik kutusu, dolapta birkaç çikolata artığı, birkaç eski pantolon ve gömlek, bir de kalp şeklinde güneş gözlüğü… Hiç biri o yaz boyunca sıcağın alnında altmış derecelik buharda ütü yaparkenki düşlediğim dünyada yoktu. Biraz daha limon olsaydı, sivilcelerim azalsaydı yeterdi. Dolma teker bir de bisiklet…

O yaz terzi olduğumu da unuttum ergen olduğumu da. Hatta o-yaz tatiline girdiğimiz-dönem takdir aldığımı da… Ya da ilik, düğme ve ütüden sonra sekiz parçalı yaşlı kadın işi etek dikmeyi öğrendiğimi de… O yaz ki zelzeleler harabe etmişti fikir dünyamı!

23 Nisan 2010 İzmir

57


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? 58


Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

59


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

60

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Ekim 2010  

Azizm Sanat E-Dergi Ekim 2010  

Profile for azizm