Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Ekim 2009 Sayı 24 Ümit Ünal Sineması Hollywood ve Spielberg Baudrillard ve Tüketim Toplumu

1


Editörden Uzunca bir süredir dar bir gündeme hapsolmuş durumdayız. Gayri Müslim veya içki içen ya da kızı şort giyen komşu istemeyen “hoşgörülü” halkımızın demokratik yollarla seçtiği, partilerinde tek adamı oynamaktan keyif alan demokrasi şampiyonlarının etrafımıza çektiği zincirleri kıramıyoruz. Onlar ne derse, ne isterse o konu üzerine yazıyoruz, çiziyoruz, tartışıyoruz… Resmin bütününde ise hiç olmadığı kadar yüksek oranda işsizlik, şiddet ve durmaksızın pompalanan kültürsüzlük ve yozluk var. Enerji alanında dışa bağımlılığın durmaksızın pekiştirildiği bir ülkede bizler hala süper imamlar ve onların iç-dış destekçilerinin seçtiği gündemler üzerine yoğunlaşıyoruz. İyiden iyiye kök salmış toplumsal sorunlar, kültür erozyonunun önüne geçilememesi ya da tıkanmış dünya sistematiği pek de umurumuzda değil. Azizm olarak dar gündemi ve tıkanıklığı reddettiğimiz bu ay destekçilerimizden Cumhuriyet yazarı Mete Kızık geçtiğimiz yüzyılın en büyük şairlerinden Lorca’yı taşıyor sayfalarımıza. Son dönem edebiyatımızın önemli ismi Turgay Fişekçi ise Polonya sinemasının güçlü yönetmenlerinden Andrej Wajda’dan yola çıkarak emek ve insan ilişkisini işliyor. Balkan ruhunun sıcaklığıyla birlikte denemelerimizde büyük önder Mustafa Kemal’den efsanevi müzisyen John Lennon’a, insanlık tarihinin belki de en devrimci iki düşün insanı Marx’dan Baudrilliard’a uzanıyoruz. Çeşitli konularda birbirinden etkileyici öykülerimiz arasında ilk defa seri öykülere başladığımızı sizlerle paylaşmak büyük bir mutluluk. İki seri öykünün ilk bölümlerinin yanı sıra bir opera eserinin nasıl hazırlandığını okuyoruz bu ay. Sinema yazılarımızda ise son dönem sinemamızın dikkat çekici isimlerinden, kendine has bir anlatım dili yaratma yolunda hızla ilerleyen Ümit Ünal ve Hollywood’un dünya sinemasına kazandırdığı, her daim tartışma konusu olmuş Steven Spielberg hakkındaki yazıları sayfalarımızda bulabilirsiniz. Zincirleri sanatla kırın ve sanatla kalın dostlar…

2


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Gölgesizler (2009) – Ümit Ünal Arka Kapak: Münih (2005) – Steven Spielberg

3


İçindekiler Yakın Dönem Türk Sinemasında Ümit Ünal (1)– Selin Süar

s.5

Hollywood Sinemasının Dahi Çocuğu Steven Spielberg(1) – Ebru Kurtuluş s.15 Emek ve İnsan – Turgay Fişekçi

s.35

Lorca’nın Kalemi, Dali’nin Paleti – Mete Kızık

s.39

Tüketim Toplumu – Onur Keşaplı

s.44

Balkan Ruhu – Selin Süar

s.54

Bir Opera Eserinin Hazırlanışı – Ali Yılmaz

s.63

Working Class Hero – Pınar Avcı

s.65

Geçmişe Müebbet (1) – Abdullah Rıdvan Can

s.69

An-lar – Özben Berkün

s.71

Kasım Ayının Laneti (1) – Cem Göksoy

s.73

Mum – Tuğçe Duysak

s.80

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.82

4


Yakın Dönem Türk Sinemasında Ümit Ünal (1) Selin Süar

Ümit Ünal, 14 Nisan 1965 yılında İzmir’de dünyaya geldi. Anne ve babası öğretmen olan Ümit Ünal’ın hayatı da kitaplarla, ansiklopedilerle, resim yapmakla geçmiş ve sevdiği yazarlar arasında, topluma tarafsız bir bakış açısıyla bakabilen, toplum sorunlarını irdeleyen, Türkiye’nin iç dinamiklerine kimi zaman sertçe kimi zaman esprili çıkışlar yapan Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Sait Faik gibi yazarlar bulunmuştur. Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema-TV bölümünü 1985 yılında bitirdi ve okula devam ederken yaptığı kısa filmler çeşitli ödüller aldı. İlk senaryosu Teyzem, 1986 Milliyet

5


Gazetesi Senaryo Yarışması'nda Birincilik Ödülü aldı ve Halit Refiğ tarafından filme çekildi.

Okul yıllarındaki başarıları ve kaleminin mükemmel oluşu, her sinema öğrencisini heyecanlandırıp hayallere sürükleyecek olsa da Ümit Ünal da tabiri caizse sürünerek ve ne yazık ki diğerlerinden farklı olarak hak ettiği yere çok da geç gelen biri –ki hâlâ hak ettiği yerde olduğu söylenemez-. Mezun olduktan sonra İstanbul’a ilk kez gittiğinde cebinde kısıtlı parasının oluşunu belki de kimse tahmin edemeyecekti, kendisi açıklamasa ve İzmir’de, içindeki potansiyeline göre koskoca bir sıfır olacağını bildiği için bir tek akrabası bile olmadığı İstanbul’a geldiğinde arkadaşının evinde kalışını… Sinemaya atıldığı ilk zamanlarda Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi önemli yönetmenlere asistanlık yapmıştır. İlk işi Atıf Yılmaz’ın “Adı Vasfiye” filminde üstlendiği 4. Asistanlıktır. 6


Senaryoları: 1

Ekim 1986

tarihinde gösterime giren film, yeğeninin gözünden anlatılan bir

teyzeyi konu alır. Umur’un anne ve babası siyasi görüşleri yüzünden polisçe arandığından yurt dışına kaçmaya karar verirler ve oğulları Umur’u yanlarında belirsiz bir akıbete sürüklemektense anneannesi (Tomris (Mehmet

Akan)

Oğuzalp)

ile dedesinin

evine bırakırlar. Evde Umur’un teyzesi Üftade (Müjde Ar) de

vardır, anne ve babasıyla yaşamaktadır Anneannesi ile dedesinden göremediği sıcaklığı teyzesinden gören Umur, bu süre içinde teyzesine çok alışır ve bağlanır, ancak teyzesinin hayatı Umur’un tahmin edemeyeceği kadar trajiktir ve yine trajik bir sonla biter.

‘Teyzem’in senaryosuna okuldayken başlayan Ünal, uzun süre o senaryoyu yazmak için uğraşır ve gerçekten de teyzesini, onunla ilişkisini ve onun hastalığını anlatır bu senaryosunda. Ardından tek amacı bu senaryoyu bir şekilde satarak vücuda getirmek olur. Senaryo, 1986 yılında ‘1 milyon Lira’ para ödülü getirince Ünal için ilk umutlar pekişmiş olur.

7


1986 yılında çekilen, yönetmenliğini Kartal Tibet’in üstlendiği Milyarder adlı filmin senaryosunu Ertem Eğilmez’le paylaşan Ümit Ünal, burada da trajikomik bir hikâyeyi anlatarak Türk insanının profiline dikkat çekmek istemiştir. Mesudiye’de istasyon şefi olarak görev yapan Mesut adlı karakter, yılbaşı piyangosunda büyük ikramiyeyi tutturur. Ölümlere bile sebep olan piyango gecesinden sonra Mesut’un hayatı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Kurduğu mutluluk hayalleri ve paranın getireceği mutluluktan tamamen uzakta kalacak olan Mesut’un her taraftan hiç tanımadığı, hayatı boyunca onu bir kere bile arayıp sormayan akrabaları türemiştir ve Mesut ne yapacağını bilemez. Kâbuslarla, rüyalarla, hayallerle ve masallardaki/mitlerdeki kahramanları burada da görürüz. Piyangodan ikramiye çıkınca dostlar değişiyor, çevre değişiyor ve gerçek dostluklar ortaya çıkıyor. Böylelikle Mesut, başına iyi bir şey geldiğini düşünürken aslında çok kötü bir gerçekle yüz yüze kalıyor ve ortamı terk ediyor. Şener Şen’in başarılı oyunculuğuyla canlandırılan Mesut karakteri, bugün bile pek çok kişinin hafızasından silinmemiştir.

8


1987 yılında Hayallerim, Aşkım ve Sen adlı senaryoyu küçüklüğünden beri âşık olduğu o ulaşılmaz kadına yazar; Türkan Şoray. Bir yetimhanede büyüyen Çoşkun (Oğuz Tunç), çocukluk yıllarından beri herkesin sevdiği, ünlü bir sinema yıldızı olan Derya Altınay’a (Türkan Şoray) tutku dolu bir hayranlık duymaktadır. Küçücük yaşlarda başlayan bu düşsel hayranlık uğruna, yetimhanedeki çocukluk aşkı Rukiye’yi bile dışlayacak kadar gözü karadır. Derya Altınay, bir gün okula ziyarete geldiğinde, Coşkun, beyaz perdeden tanıdığı ünlü yıldızı büyük bir hayranlıkla izler. Unuttuğu ilk aşkı Rukiye’yi, Derya Altınay evlâtlık olarak alıp götürecektir. Ünlü yıldızın hayalleriyle büyüyen Çoşkun’un artık tek amacı, Derya Altınay için bir senaryo yazmaktır. Coşkun büyür ve genç bir delikanlı olur. Genç adam bu senaryo konusunu, komşuları olan emekli edebiyat öğretmeni Hayati Bey ile (Müşfik Kenter), 9


konsomatris olan Hülya’yla (Fatoş Sezer) paylaştığında, ona ünlü yıldızla tanışmasını önerirler. Bu arada, biri daha anne tavrıyla yaklaşan, diğeri daha hayata bağlı ve aşk oyunları sergileyen iki kadın karakterle kendi içinde savaşmaktadır. Coşkun, işte bu iki karakteri tek bir kişide toplar: Derya. Senaryonun yazılmaması için her iki hayali kadın da ellerinden geleni yaparlar, çünkü kendileri birer hayaldir ve Derya’yı

tanıdıktan

sonra

Coşkun’un

kalbinden

silinip

gideceklerini

bilmektedirler. Çoşkun, bunu yapacaktır ancak onu büyük bir sürpriz beklemektedir. Derya Altınay’ın evini bulduğunda yetimhanedeki çocukluk aşkı Rukiye ile karşılaşır. Rukiye de büyümüş, genç bir kız olmuştur artık. Onun yardımıyla, o güne dek sadece sinema perdelerinden ve bir de okula ziyarete geldiğinde izlediği ve hayran olduğu kadınla tanışır. Oysa Derya, hayallerinde büyüttüğü ve bir “efsane” gibi gördüğü kadın değildir. Tüm sıcaklığına ve çekiciliğine karşılık genç kadın, sanat dünyasının kurtları arasında yalnız ve mutsuzdur. Çoşkun, bu tanışmanın ardından onun için yazdığı senaryosunu bitirir ve Derya’ya gösterir. Derya, o güne dek kendisine sunulan ve oynamasını istedikleri klişe kadın kimliğinden çok farklı olan yeni bir kadın kişiliğiyle karşılaştığı senaryoyu çok beğenir ve böylece de filmin çekimine başlanır. Ancak Coşkun’un senaryosu filme farklı bir biçimde aktarılırken, Derya Altınay da eski filmlerinde olduğu gibi klişe bir kadın tipini tekrarlamak zorunda kalır. Böyle yozlaşmış bir sinema dünyasında, tutkunu olduğu yıldızın kişiliksiz teslimiyeti, Coşkun’u acı bir düş kırıklığına uğratır ve Coşkun, ne yazık ki bunu beyaz perdede her şey olup bittikten sonra izler.

10


Hayali öğelerle, kadının iki haliyle ve aynı zamanda toplumsal açıdan bakıldığında o ışıltılı sanat dünyasının aslında oldukça acımasız, soğuk ve kalpleri taşlaştıran dünyasına ışık tutan film, bu açıdan da güzel bir eleştiri sunmuştur. Hayal ve toplum ile var olup yeniden topluma yansıyan sanat, hayal kuran

bir

gencin

hayalinin

alt

üst

edilmesinden

başka

bir

şeye

dönüşememektedir. Ve bunun nedeni de bellidir: Para. Hayallerim, Aşkım Ve Sen’in yönetmenliğini Atıf Yılmaz üstlenmiş, 24. Antalya Film Festivali’nde (1987) ‘en başarılı 3. Film (bronz portakal)’ seçilmiştir. Türkan Şoray ‘en iyi kadın oyuncu’, Çetin Tunca ‘en iyi görüntü yönetmeni’, Sinefekt ‘en iyi film stüdyosu’ ödüllerini kazanmıştır.

Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve senaryosunu Ümit Ünal’ın yazdığı 1988 yapımı Arkadaşım Şeytan'da mesleğinde başarılı olmak isteyen, hırslı bir müzisyen olan

Fatih’in ruhunu şeytana satması anlatılır. Fatih, bir akşam, çalıştığı barın çıkışında gelinlikçi vitrinindeki bir mankenle konuşmaya başlar ve mankene, 11


mesleğinde başarılı olabilmek için gerekirse ruhunu şeytana bile satabileceğini söyler. İşte bu anda karşısında şeytanı bulur. Şeytan, tüm hünerlerini gösterir. Fatih'e eşlik etmesi için bir orkestra yaratır, gelinlikçi vitrinindeki mankene hayat verir ve bunların sonucunda şeytan, Fatih'in ruhunu satın alıp bir yumurtaya hapseder. Ancak insanlar artık pabucunu şeytana bile ters giydirmektedirler. Fatih, içindeki hırsın gereksiz olduğu düşüncesiyle düş kırıklığına uğrarken, şeytan insanlara yenik düşecektir. Ümit Ünal senaryosunda olmazsa olmazlardan olan toplumsal ve sosyal taşlamalar bu filmde de kendini hissettirir. Filmde, aslında hiçbir şeyin değişmediği, hatta pek çok şeyin daha da artarak büyüdüğü gösterilmektedir.

1989 yapımı Tunç Başaran filmi olan Piano Piano Bacaksız’da bir toplumu oluşturan kişileri, bir çocuğun içsel yaşamıyla keşfetmekteyiz. Artık, bir yetişkin olan Kemal’in, geçmişi hatırlayıp kendisini, toplumu ve geçmiş dönemleri sorguladığı bir film olarak karşımıza çıkar bir kez daha bir Ümit Ünal hikâyesi. Olaylar 1940'lı yıllarda eski ahşap bir konakta geçer. Her odasında bir ailenin oturduğu konakta yaşanılanlar, bugünün acımasız dünyasında kopup giden dostluklar 8 yaşındaki bir çocuğun gözüyle anlatılır. Filmin fonuna yerleştirilen 12


2. Dünya Savaşı yılları ve Hitler’in yol açtığı yıkım ile birlikte, tüm sıcaklığıyla ve donukluğuyla ev, bu evde yaşam mücadelesi verenlerin halleri; savaşa, yıkıma, aç gözlü olan diktatör liderlere karşı bir başkaldırı, bir duruş niteliğinde verilir. Senaryonun çalıntı olduğu iddialarıyla uzun süre gündemden düşmese de Ümit Ünal ve Sinan Çetin’in senaryosunu yazdığı ve Sinan Çetin’in yönettiği 1992 yapımı Berlin In Berlin, Berlin'de bir inşaatta ustabaşı olarak çalışan Mehmet, üç kuşaktır Almanya'da bulunan ailesiyle birlikte yaşamaktadır. Öğle paydoslarında sefertasıyla kocasına yemek getiren Dilber'e, dayanılmaz bir ilgi duyan Alman Mühendis Thomas, genç kadının gizlice fotoğraflarını çeker. Thomas'ın şantiyedeki odasında duvara asılmış fotoğrafları gören Mehmet, birden çılgına döner ve Dilber'i dövmeye başlar. Aralarına girip onları ayırmaya çalışan mühendisin, bu itişme sırasında duvara ittiği Mehmet, kafasına bir inşaat çivisi saplanarak ölür. Olaydan sonra vicdan azabı duyan Thomas, özür dilemek için Mehmet'in ailesine gider, fakat o ânâ kadar abisinin ölüm nedenini kaza sanan en büyük kardeşi Mürtüz, Thomas'ı öldürmeye kalkar, ama araya girip töreleri hatırlatan büyükanne olayı yumuşatmaya çalışır. Törelere göre özür dilemeye gelip evlerine sığınan Tanrı misafiri öldürülemez. Ailesine ve törelerine başkaldırmayan Mürtüz, silahıyla Thomas'ın evden çıkmasını bekler. Günlerce süren bir tutsaklık sonucu Thomas bir yolunu bulup evden kaçmayı başarır. Özgürlüğüne kavuşan Thomas artık mutludur, çünkü yalnız değildir. Ailesini terk eden Dilber de onun yanındadır. Giderek daha da gözünü karartan Mürtüz'ün gözleri önünde Berlin sokaklarında Alman Thomas'la Türk Dilber el ele yürümektedirler. Berlin In Berlin’de Alman gözüyle Türk veya göç nedeniyle uyum yaşayamayan insanların sıkıntısından çok, başka bir bireye dikkat çekilmeye çalışılmıştır. Dişi’nin içinde bulunduğu zor durumu anlatmaya 13


çalışan Berlin In Berlin, uyum ve göçle ilgili bir başka soruna ışık tuttuğundan oldukça önemlidir. Ama bundan daha çok Hülya Avşar’ın sahneleri nedeniyle akılda kalabilmiştir. Şerif Gören’in yönetmenliğini yaptığı 1993 yapımı Amerikalı ve Tomris Giritlioğlu’nun Yaz Yağmuru adlı filmlerinin senaryo yazarlığında da bulunan Ümit Ünal’ın aynı zamanda, yayımlanmış üç kitabı da bulunmaktadır: •

1993

1996

Amerikan Aşkın

Güzeli

Alfabesi

(Hikayeler, (Roman,

İyi

Oğlak

Yayınları)

Şeyler

Yayıncılık)

2001 Kuyruk (Roman, Oğlak Yayınları)

Ancak Ümit Ünal asıl istediği işi bağımsız bir yönetmen olarak, hiçbir kurum veya kuruluşun sözünü dinlemek zorunda olmadan 9 filmiyle beraber yapacak ve burada yönetmen koltuğuna oturacaktır.

14


Hollywood’un Dahi Çocuğu Steven Spielberg (1) Ebru Kurtuluş

“Yaşam için hayal ediyorum”. Steven Spielberg bu sözleri söylediğinde tanınmış bir yönetmendi ancak O, daha küçük yaşlardan itibaren hayal etmeye başladı ve hala da buna devam ediyor… Kız kardeşleri doğmadan önce içine kapanık bir çocukluk geçiren Spielberg, annesinin izlettiği Pamuk Prenses masalında cücelerden bile korkuyordu. Geceleri ağaçların gölgelerinden korktuğu için anne-babasının yanına gidiyordu. Kız kardeşleri doğduktan sonra bu korkularını yenmek için kız kardeşlerini korkutmaya başladı. Küçük kızlara öyle hikâyeler anlatıyordu ki “Ay” adlı uydurduğu hikâye yüzünden kızlar yıllarca ay fobilerini yenemedi. Henüz buluğ çağına gelmeden 8 mmlik macera filmleri çeken Spielberg filmlerinin gösterimini evde para karşılığı yapıyor, ablası da misafirlere patlamış mısır satıyordu. Kardeşleri onun set ekibi olmuşlardı. Elektrik mühendisi olan babası da dekor olarak kullandığı maketleri yapıyordu. Evde şehir merkezinde patlayan bomba sahnesini çekmek için tüm vişneleri mutfak robotundan geçirip bunları her tarafa püskürttü. Babasının işi dolayısıyla Arizona’ya taşınmak zorunda kaldıklarında annesi çevreyi tanımaları 15


ve alışmaları için onları düzenli olarak pikniğe götürüyordu. Babası orada 8mm’lik Brownie marka kamerasıyla onları çekerken Steven’ın sürekli olarak işine karışması üzerine “madem biliyorsun sen çek” demesi üzerine o günden sonra Spielberg’in elinden kamerası hiç eksik olmadı. Spielberg ilk ödülünü 13 yaşındayken adını Escape to Nowhere koyduğu 40 dakikalık savaş türündeki filmiyle kazandı. Mahalledeki videocudan film kiralayıp kapı kapı bilet satmaya başladı. Buradan kazandıkları parayla annesi ona film ve ışık aldı. İlk konulu filmi Firelight’ı 1963’de çekti. Bilim kurgu tarzında filmin bütçesi 400 dolardı ve 100 dolar kazandı. Uzaylıların saldırısına uğrayan bir aileyi anlattığı filmde kardeşi Nancy’i kör eden bir ışık demetine iteklemiş ve kardeşi neredeyse kör olacakmış… Okulda notları hiçbir zaman yüksek olmadı, Onun aklı fikri film çekmekteydi. Anne-babası boşandığında lisedeydi. Saratoga’ya taşındıklarında lisede arkadaşlarınca dışlandı, kafasına bozuk para fırlattılar, Ona isimler taktılar ve Yahudi diye alay ettiler. Hayatının en kötü dönemi diye nitelendirdiği lise hayatı bittiğinde 3 kez UCLA-University of Southern California’s School of Cinema-Television bölümüne başvurdu ancak notları düşük olduğu için okula girmeye yeterli görülmedi. Vietnam savaşının yaşandığı dönemde askere alınmamak için California State University’de İngilizce bölümüne kaydoldu. Ancak zamanının büyük bölümünü Universal Stüdyolarında Hitchcock ve Cassavetes’i izleyerek geçiriyordu. Ancak Onun 8 mm’lik filmlerini izlemeye tenezzül eden kimse çıkmıyordu. Sonunda üniversitenin yemekhanesinde çalışarak biriktirdiği paralarla 16mm’lik bir kamera kiraladı. İlk aşk filmi olan 26 dakikalık Amblin’i çekti. (1969) Filmde diyalog yoktu, müzikle anlatım kullanılıyordu. Filmi çok beğenen Chuck Silvers Universal’in patronlarından Sidney Shenbers’e filmi izletince 21 yaşında uzun vadeli kontratını imzaladı ve okulu bıraktı. Spielberg Amblin adını daha sonraki yıllarda kuracağı yapımevine 16


verecekti. Spielberg’in Universal Studios’taki ilk işi Joan Crawford’un başrolde oynadığı TV dizisi Night Gallery’ydi. 1977’de hayata gözlerini yumana kadar Spielberg’le yakın dost olan Crawford, kendisiyle röportaj yapmak için Night Gallery’nin setine gelen Detroit Free Press’ten Shirley Eder’e Spielberg için şunları söyledi: “Git onunla röportaj yap, çünkü o tüm zamanların en büyük yönetmeni olacak!” 1971’de çektiği TV filmi Duel (Bela, 1971) biraz uzatılarak sinemalarda da gösterildiğinde olağanüstü bir ilgi uyandırdı. Richard Mathesar’ın bir öyküsünden uyarlanan film bir sabah evinden çıkıp otomobiliyle yola koyulan bir sürücünün (David Mann) otoyolda sürekli olarak büyük bir kamyon tarafından taciz edilmesini konu alır. Sıradan bir kişiye yönelik tehlikenin neyi simgelediği gibi soruları gündeme getiren film 24 yaşındaki bir yönetmenden beklenmeyecek derecede rahat bir anlatıma sahipti. Hitchcock’u çağrıştıran bir gerilim ortamı yaratıyor, buna fantastik öğeler katıyor, filmin sonunda tehlikenin niteliğini açıklamaktan kaçınıyordu.1 Bu filmin başarısı Sugarland Express’i getirdi. (1974) Film güçlü bir etki ve geçiş sağladı. Hollywood’un sanat çevrelerindeki durgunluk 1960’lardan sonra değişti. Film yapan yeni nesil Amerikan film sektöründe bu yeni imajı kullandı.2 Film eleştirmenlerce mükemmel bulundu ve Cannes Film Festivalinde en iyi senaryo ödülünü kazandı. Komedi gibi başlayıp dramatik şekilde sonuçlanan filmde kocasını cezaevinden kaçıran bir kadının (Goldie Hawn) çocuklarını bulmaya Sugarland’a gidişini konu alıyordu.

1

Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi ( ikinci baskı. İstanbul: Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd. Şti.,2005), s.782 2 Harry N.Abrams, A World History of Film ,s. 400

17


1975’de macera korku türünde çektiği Jaws, Spielberg’in dünya çapında tanınmasını sağladı. Başlıca rollerini Roy Scheider, Richard Dreyfuss ve Robert Shaw’ın paylaştığı Jaws’ın çekimleri tersliklerle başladı. Köpekbalığı maketi ya batıyor ya da suda ters dönüyordu. Maket üç kez değişti, sonunda Spielberg çareyi ilk perdede köpekbalığını göstermeden gerilim yaratmakta buldu. Büyük beyaz köpekbalığının adada yaşayan insanları korkuya sürüklemesini anlatan filmde, iyiler arasındaki dayanışmayla her türlü tehlikenin üstesinden gelinebileceği vurgulanıyordu. Peter Benchley’in aynı adlı çok satan romanında uyarlanan film film seyirci rekoru kırdı. Filmde müzikleriyle gerilim yaratan John Williams, Spielberg’le neredeyse her filminde çalıştı. En iyi kurgu, ses, müzik Oscarlarını kazanan Jaws bugün bile hala izleyenlerde köpekbalığı korkusunu ateşliyor ve hala tüm köpekbalıklarına Jaws genellemesi yapılıyor.

18


Jaws’ın izleyici kitlesini arttırmasından sonra 1977’de Spielberg Close Encounters of The Third Kind’ı çekti. Spielberg’in ilk önemli fantastik filmi yetmişli yılların ortalarının günlük yaşamını belirleyen sıkıntılardan(işsizlik, boşanmalar, güven eksikliği) kaçmaya dönük bir alegori niteliğindeki olağanüstü başarı kazanmış 3. Türden Yakınlaşmalar’da aile merkezi bir konuma oturtulur. Filmde uzaylılar mistik ve romantik bir yaklaşımla ele alınır. Bütçesi bir hayli kabarık filmin başrollerinde Richard Dreyfuss, François Truffaut, Bob Balaban, Melinda Dillan, Teri Garr ve Cary Guffey oynuyordu. Bilim kurgu sinemasının önemli örneklerinden olan filmde bir çocuğun, üç çocuk babası bir erkeğin ve bir bilim adamının (François Truffaut) tanık oldukları sıra dışı olayları aktarırken, uzaylıların dünyaya geldikleri sahnede anlatımın doruk noktasına ulaşılır. İnsanın bilinmeyene ilişkin merakını özel efektlerin desteğiyle yer yer gerçeküstü bir anlatımla aktaran filmin günlük gerçeklere bağlı kalmaya da özen gösterdiği görülür. O zamana dek çekilen bilim kurgu filmlerinin tersine uzaylıların kötü yaratıklar olmayışı, insanlara dostluk eli uzatmaları ise türün klasikleri arasında yer alan filmin çocukların yanı sıra yetişkinlerden de gördüğü olağanüstü ilginin bir başka nedeni olabilir.3

3

Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi ( ikinci baskı. İstanbul: Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd. Şti.,2005), s.783

19


1979 yılında savaş komedi türünde çektiği 1941 adlı filmi neredeyse hiç iş yapmadı. Spielberg filmde, Pearl Harbour baskınının hemen ardından Los Angeles kıyılarında bir Japon denizaltısının görülmesinin yol açtığı kargaşayı mizahi yaklaşımla anlatır. 1941 ile hayal kırıklığına uğrayan yönetmen bir anda toparlandı ve George Lucas’ın işbirliğiyle Raiders of The Lost Ark (Kutsal Hazine Avcıları, 1981) çekti. Indiana Jones adlı yeni kahraman böylece doğmuş oldu. Harrison Ford, arkeoloji uzmanı Indiana Jones rolüyle çok beğenildi ve seriyi diğer filmleri Indiana Jones: Son Macera

Indiana Jones and the Temple of Doom

(1984) ve

(1989) izledi.

20


Indiana Jones artık sadece bir film karakteri değil, sevilen bilgisayar oyunlarına, çizgi romanlara ve bir TV dizisine konu olmuş bir popüler kültür fenomenidir. Spielberg’in Indiana Jones’u hazır cevaplılığı, kılık kıyafeti, yılan korkusu ve kadınlarla

çalkantılı

ilişkileri

ile

sinema

dünyasının

en

beğenilen

karakterlerinden biri oldu. Indiana Jones ile tanıştığımız Raiders of the Lost Ark’ta kendisini ilk defa tanıyoruz ve Peru’da bir mağarada heykelciği ele geçirmeye çalışırken görüyoruz. Daha sonra Nepal’e gidip yanına önemli bir madalyonu ve eski sevgilisi Marion’u aldıktan sonra Kahire’nin yolunu tutuyor. Filmin devamında On emirin yazılı olduğu tabletleri içeren sandığı almak için Nazilerle çalışan rakibi Fransız Belloq’la olan mücadelesi anlatılıyor. Indiana Jones’u yaratan bu film, 30’lu yıllarda Hollywood’un “seriyal” filmlerinin ve serüven

21


türü çizgi romanlarının o naif ve renkli, aksiyon ve eğlence odaklı havasını yakalıyor.4

1982 yılında benim en kişisel hikâyem dediği

E.T. the Extra-Terrestrial

(1982) çekti.

Başrollerinde Dee Wallace, Henry Thomas, Peter Coyote, Drew Barrymore olan filmin müziklerini yine John Williams yapıyordu. Filmin ekseninde çocuk oyuncular vardı. Spielberg çocuk oyuncularla iyi iletişim kurabilmek için öğle tatilinde onlarla bilgisayar oyunu oynardı. Cadılar bayramında çocuklar için kadın kılığına girip yönetmen koltuğuna oturdu. Film dünyaya gelen bir uzay gemisinden inen E.T’nin insanlardan kaçmaya çalışırken gemiye binememesini ve diğerlerinin onu unutup gitmesiyle başlar. Babası Meksika’ya gitmiş ve annesi, abisi ve küçük kız kardeşi ile yaşayan Eliot sıradan bir çocuktur. Ancak E.T’yi evlerinin bahçesinde ilk O fark edecek ve aralarında özel bir bağ 4

Kutlukhan Kutlu, “Kamçılı Adamla Bir Gezinti” Total Film dergisi. 2008-5, s:69-73

22


kurulacaktır. E.T’nin çocuklar tarafından fark edilip sevilmesi, onların dünyasına hemen kabul edilmesi Spielberg’in çocukların mantık çerçevesiyle kalıplara sokulmamış hayal dünyaları ile açıklanabilir. Büyükler için E.T var olması beklenmeyen bir yaratıktır, Elliot’un annesi yanında gezindiği halde komik bir şekilde onun farkında olmaz. Gizemli yaratık varlığını kanıtladığında ise bu sefer büyükler ona bilimsel açıdan yaklaşır hatta nerdeyse onu öldüreceklerdir. E.T’nin evine dönmesi için yardım eden, Ona denekmiş gibi davranmayan ve duygusal bağ kuran yine çocuklardır. Spielberg’e çocuk yönetmeni denmesinin bir nedeni de olayları çocukların olmazı olur gözünden aktarması ve gerçekliği koparmadan fantastiği filmlerinde yansıtması neden olarak gösterilebilir. Spielberg diğer bazı filmlerinde olduğu gibi öyküyü günümüz Amerika’sından çağrışımlar taşıyarak gerçek ve somut bir çerçeveye oturtmaya özen gösterir. Boşanma sorunu, aile ilişkileri, okul çevresi, öğretmen-öğrenci ilişkisi gibi olgulara getirdiği yaklaşım ilgi çekicidir. E.T 1980’li yılların en etkili ve çığır açan filmlerinden olmuştur.5 E.T üslup ve başvurulan sinemasal görenekler de romantiktir. Elliot’un bahçede E.T ile karşılaşma sahnesi Rockwell Norman tablolarını andıran tatlı bir kırmızıya boyayan bir filtre yardımıyla çekilmiştir. Ayrıca Peter Pan’dan Pinokyo’ya kadar Hollywood’un çocuk filmlerinin geleneği filmin başından sonuna kadar etkisini sürdürür. Carlo Rombaldi’nin vaktiyle kadın portresinden esinlenerek yaptığı E.T’nin robotunun elli hareket yapabilme kabiliyeti vardı. E.T, Spielberg’in gözlerini Einstein’den aldığını söylediği olağanüstü insancıl gözleriyle fantastik sinemanın en güzel örneklerinden biridir.

5

Atilla Dorsay, 100 Yılın Filmi (İstanbul Remiz Kitabevi., 1996.), s.337-340

23


Indiana Jones serisinin 2. filmi olan

Indiana Jones and the Temple of Doom

1984 de

çekildi. Serinin en karanlık ve korkutucu filmi olan Kutsal Hazine Avcılarından sonra değil önce geçiyor. Indiana Jones henüz Nepal’e gidip Marian’la karşılaşmış değil. Hindistan bir köyde yerliler için kutsal olan sihirli bir taş kaybolmuştur ve onun yokluğunun köye lanet getireceği inancı vardır. Indiana Jones köylülere yardım etmek için yanındaki gece kulübü şarkıcısı ve 12 yaşındaki ufak bir Çinli çocukla birlikte taşı aramaya başlar. Çizgi roman havasındaki filmde üç kahramanın şişme botla uçaktan atlayıp karlı dağlardan nehre düştükleri sahne ve Indy’in uçurumdan sallanan asma köprü üstündeki sahnesi filme adrenalin yüklüyor. 1985 yılında Alica Warker’ın çoksatan romanından uyarlanan drama filmi The Color Purple’da Danny Glover, Whoopi Goldberg, Margaret Avery, Oprah Winfrey başrolleri paylaştı. Filmin müziği Quincy Jones’a aittir. Siyahî bir kız olan Celie önce babası tarafından hamile bırakılır ve sonra evlenmek üzere bir adama satılır. Kocasından şiddet görür ve teselli olarak kardeşi Nette’ye mektuplar yazar. Ancak babası bu mektupların sahibine ulaşmasını engellemektedir. Celie güçlü bir kadın olan Sofia ile tanışacak ve fikirleri değişmeye başlayacaktır. Mor Yıllar ile Whoopi Goldenberg, Celie Johson rolü ile drama dalında en iyi kadın oyuncu Altın Küre ödülünü kazanmıştır.

24


Yine bir uyarlama olan(J.G Bollard’ın kendi yaşamını aktaran romanından uyarlanan)

Empire of the Sun(Güneş

İmparatorluğu 1987) 2. Dünya savaşı

öncesinde Şangay’da yaşayan varlıklı bir İngiliz ailesinin uçak meraklısı yani yetme oğlunun serüvenini anlatır. Kentten kaçmaları gerektiğinde kalabalıkta ailesini kaybeden çocuk, kendini bir toplamam kampında bulacak, savaşın ne demek olduğunu ve hayatta kalabilmenin yollarını öğrenecek ancak uçak tutkusundan da vazgeçmeyecektir. Nagazaki’ye atılan atom bombasının “güneş imparatorluğunun” ışımasına tanık olacaktır.6 Bu arada Spielberg Indiana Jones serisini sürdürmektedir. Serinin 3. filmi olan Indiana Jones: Son Macera

1989’da çekildi. En önemli farkı bu filmde Jones’a

babasının eşlik etmesiydi. Önceki iki filmin çizgi romansılığının aksine filmde daha çok James Bond havası seziliyordu. Indiana Jones’un babasını oynayan Sean Connery ile Harrison Ford arasında sadece 12 yaş fark vardı. Connery önce rolü kabul etmese de daha sonra fikri değişmiş ve karizması ile Indiana’nın çocuksu mizacı arasındaki sert tezat baba-oğul ilişkisini seyirciye geçirebilmişti. 6

Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi ( ikinci baskı. İstanbul: Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd. Şti.,2005), s.784

25


İkinci filmdeki aradan sonra Jones tekrar seyirciler ile karşı karşıya kalıyor ve Naziler tarafından kaçırılan babasını kurtarmaya çalışıyor. Bu yönüyle Spielberg Nazi konusunu işlemeyi seviyor gibi görünüyor. Bu sefer hedefi kutsal sandık değil kutsal kadeh. Ayrıca 3. filmde Indiana Jones ile ilgili hayati bilgiler bulabiliyoruz. Doktor Jones’un gerçek adının Henry Jones olduğunu ve küçükken Jones ailesinin Indiana adında bir köpeği olduğunu öğreniyoruz. George Lucas’ında “Indiana” adında bir köpeği varmış. Aynı yıl Spielberg Orman yangınlarını söndüren bir pilotun (Richard Dreyfus) öyküsünü anlatan, duygusal bir film olan Always’i çekti. 1991 yapımı Hook(Kanca)’de Spielberg Dustin Hoffman, Robin Williams, Julia Roberts gibi oyuncularla çalıştı. Müziklerini yine John Williams’ın yaptığı film tam Spielberg’e göreydi. Peter Pan büyümek istemeyen bir çocuk, Spielberg’te asla büyümeyecek bir yönetmen. İskoçyalı yazar J.Barrie’nin karakteri Peter Pan büyüseydi ne olurdu sorusu filmde karşılığını arıyordu. Peter Bonning’in yeniden Peter Pan olma yolunda her şeyi tekrar anımsayacak ve Kaptan Hook’a karşı yeniden savaşacaktır. Hook eski ve klasik bir masala yeni ve çağdaş bir yorum getirmeyi deneyen ilginç çıkış noktalarına sahip bir film.7 Ancak Hook eleştirmenlerce başarısız bulunmuş, gişede çökmüş ve Spielberg’in Peter Pan’in dünyasına fazlaca yakınlaşamadığı eleştirilerine maruz kalmıştır.

7

Atilla Dorsay, Hayatımızı Değiştiren Filmler. (İstanbul:Remzi Kitabevi, 1998),s.142

26


1993’te gişede önemli bir başarı yakalayan ancak eleştirmenlerce çok da parlak bulunmayan Jurassic Park ile Spielberg tarih kitaplarının tozlu sayfalarında yer alan dinozorları perdede canlandırıyordu. Michael Crichton’ın romanından uyarlanan fantastik bir hayvanat bahçesi için bilim adamlarının yüz yıllar önce yaşamış olan dinozorları yeniden üretmeyi başarmalarını konu edindi.8 Çarpıcı efektleri ile 1994’de en iyi ses, görsel efekt Oscar’ını alan filmle herkesin yapamadığını yapan Spielberg fantastik sinemada sınırları olmadığını bir kez daha göstermiş oldu.

8

Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi ( ikinci baskı. İstanbul: Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd. Şti.,2005), s.784

27


Spielberg’in en iyi filmlerinden biri olarak nitelendirilen 1993 yapımı Schindler'in Listesi, Thomas Keneally’in Schindler’s Ark adlı romanından

uyarlanan film, tüm zamanların en iyi film listesinde en üst sıralarda bulunmakta ve Amerikan Film Enstitüsü’nün güncel listesinde 9. sırada yer almaktadır. Liam Neeson, Ben Kingsley, Ralph Fiennes’in başrollerinde oynadığı Schindler'in Listesi’nde 2.Dünya savaşında Nazilerin Yahudilere uyguladığı

soykırımdan yola çıkan filmde Oscar Schindler’in iş kurmak amacıyla Almanya’ya gelmesi ve Itzhak Stern adlı bir Yahudi’den emaye fabrikasında Ona yardımcı olmasını istemesiyle başlar. Schindler’in fabrikasında Yahudiler çalışmakta ve işçi olanlar kamplara götürülmemektedir. Kısa zamanda Schindler’in fabrikası Yahudiler için kurtuluş kapısı olur. Oscar Schindler’in önce bilinçli olarak Yahudileri kurtarmayı amaçlamasa da daha sonra işçileri 28


için para ödeyerek Onların gaz odalarına gönderilmesine engel olmuştur. Nazi üyesi olan işadamı Oskar Schindler rüşvet ve ikna kabiliyetiyle işçilerini kurtarmaya çalışır ancak savaş bittiğinde kazanç sağlayamayan göstermelik fabrika iflas edecek ve bu sefer Oscar Schindler tehlikeye düşecektir. Kurtardığı 1400’e aşkın Yahudi onun yaptıklarını yazan bir mektup vererek suçlanmasını engellemeye çalışır. Filmin en güzel sahnelerinde biri de Yahudilerin işçilerinden birinin altın dişini kullanarak Ona yaptıkları yüzüğü hediye etmeleridir. Siyah-beyaz çekilen filmde tek renkli şey kırmızı paltosuyla koşan bir küçük kızdır. Polonyalı görüntü yönetmeni Januzs Kominski’nin puslu, az ışıklı siyah beyaz görüntüleri filmde çarpıcı sahneler oluşturmuş, filmin renkli olarak çekilen sonu klasik Hollywood filmlerini anımsatsa da, ele aldığı kişiyi bir kahraman düzeyine yüceltmemesi ve belgesel izlenimi de veren anlatımın yer yer trajediye dönüşmesi ile erdemleri kusurlarına ağır basan bir çalışmadır. Film aralarında en iyi film, en iyi yönetmen Oscar olmak üzere 7 dalda Oscar kazandı. 1997 de çektiği The Lost World: Jurassic Park ile Spielberg devam filmini çekti. 1997 de Disney Animasyonun sahibi Jennefy Katzenberg ve David Gaffen ile kurduğu Dreamwork’te ilk olarak Amistad’ı çekti. Amistad, Amerikan İç Savaşına yol açacak olan gerginliği işleyen bir filmdir. Antony Hopkins, Morgan Freeman’in başrollerini paylaştığı filmin müziklerini yine John Williams yaptı. 2. Dünya savaşı sırasında Normandiya çıkarmasını anlatan 1998 yapımı Er Ryan’ı Kurtarmak (Saving Private Ryan) savaşın dehşetini göstermesi ve kahramanların iç dünyasını yansıtması bakımından çok başarılı bir film oldu. Tom Hanks, Edward Buns, Tom Sizemore, Matt Damon, Barry Pepper gibi 29


isimlerin oynadığı film, gerçekçi sahneleri ile yapılmış en iyi savaş filmlerinden biri olarak görülmektedir. Görüntü yönetmeni Janusz Kominski ile çalışmaya başladıktan sonra resimlerinin tadı değişmeye başlayan Spielberg özellikle filmin başındaki upuzun Omaha kumsalı çıkarması sekansında belgesel kokan bir sinema yapıyor. Babası bu savaşta Burma’da görev yapmış ve Spielberg bu sayede savaşta yaşananları çocukluğundan itibaren duymuştu. Filmdeki her şey sahicilik üzerine inşa edilmiş. Ana hedefi seyirciye özelde Normandiya çıkarmasında, geneldeyse savaşta bulunmanın nasıl bir şey olduğunu hakkıyla gösterebilmek. Savaşta kardeşleri ölen Er Ryan’ı sağ salim evine yollamak için arayan Yüzbaşı John Miller ve adamları kendi deyimleriyle halkla ilişkiler görevi için yollara düşer. James Ryan’ın annesinin üç evladının da ölüm haberini aynı gün alacak olması üzerine 4. evladını kurtarmaya karar veriliyor ancak bu bir kişinin hayatı için sekiz kişinin hayatının tehlikeye atılması anlamına geliyor. Filmin açılış ve kapanış sahnelerinde Amerikan bayrağı görülüyor. Bu milliyetçilik gösterisi olduğu kadar vatansever bir bakış açısına da sahip. Bunun göstergesi rengi solmuş Amerikan bayrağı değil, Spielberg’in resmettiği dehşeti yaşamış olanlara duyulan şükran duygusu. Er Ryan’ı kurtarmak savaştan ziyade askerler üzerine bir öykü. Spielberg bu yüzden öyküsüne politik bir pencereden değil, daha çok alışık olduğu insani pencereden bakıyor. Savaşın doğruları ve yanlışları üzerine yorum yapmaktan ziyade bir deneyimin paylaşılmasını amaçlayan bir film çıkıyor ortaya. Filmde Yüzbaşı John Miller’in(Tom Hanks) nereli olduğunu, savaştan önce ne iş yaptığını kimse bilmiyor, hatta bu bahis konusu oluyor. Ancak Miller sadece gerekeni yapan bir görevli ve savaştan önce öğretmenlik yapan temelde iyi kalpli, nazik biri. “Öldürdüğüm her insan beni evden daha da uzaklaştırıyormuş gibi geliyor” derken kendi karakterinden çok 30


savaşın niteliği üzerine bir şeyler söylüyor.9 Spielberg’e 2. kez en iyi yönetmen Oscar’ını ve görüntü yönetmeni Kaminski’ye Oscar getirmiştir film.

2001 yılı efsane yönetmen Stanley Kubrick’in yıllar boyu film yapmayı tasarladığı bir projenin Spielberg tarafından yapılmış yorumunu getirdi. Intelligence: A.I.(Yapay

Artificial

Zeka) fantastik sinemanın ve bilim kurgu masallarının

beyazperdeden yansıyan en güzel örneklerinden biridir. 10 Pinokyo’yu anımsatan hikâyede çocuklarını kaybetmiş bir aileye gelen yapay zekâ sahibi robot çocuğun öyküsünü anlatılır. A.I ile Spielberg’in tekrar E.T’nin ortamına döndüğü söylenebilir. Philip K.Dick’in öyküsünden uyarlanan Azınlık Raporu’nda(Minority Report) Tom Cruise, Colin Farrell, Smatha Marton gibi oyuncular yer almaktadır. Film 21.yy ortalarının Washington’unu 9 10

Kutlukhan Kutlu, Günümüz Klasikleri 1 (Sinema Merkez yayınları, 2008), s.107 Atilla Dorsay, İşte Büyü Zamanı. (İstanbul : Nokta Kitap, 2005.)

31


tasarlamaktaki başarısıyla da dikkat çekti.11 2002 yılında bilim kurgudan sonra komediye yönelen Spielberg, Leonardo DiCaprio ve Tom Hanks’in oynadığı Catch Me if You Can(Sıkıysa

yakala) çekti. 2004 yılında Terminal’le politik komedi

türünde film çeken Spielberg yine başrolde Tom Hanks’i oynattı. Terminal’in konusu gerçek bir olaya dayanıyor. Merhon Karimi Nasseri hayatının son 16 yılını, 1988’den beri sıcak bir ağustos gün geldiği Paris’in Charles Gaulle havaalanında geçiren bir İranlı. 1988’de yasa dışı yollarla geldiği Belçika’da tutuklanıp 4 ay hapis cezası aldı. İran’a sınır dışı edilmek üzere getirildiği havaalanında kendini vatansız olarak ilan edilerek ülkesine dönmedi. Havaalanında terminalde yaşayan Nasseri’nin öyküsüne 300.000 dolar ödeyerek çeken Spielberg’in Terminal’i 2005’de Art Director Guild (Sanat Yönetmenleri Derneği) yapım tasarımında mükemmellik ödülü ve BMI Film& TV Awards’da en iyi film müziği ödülü (John Williams) aldı. 2005 yılında H.G Wells’in aynı adlı romanından uyarlanarak çekilen Dünyalar Savaşı(War of the Worlds) gerilim bilim kurgu tarzında. Roman daha önce de uyarlanmıştı ve Spielberg dört film uyarlamasından birini yapmıştır. Tekrar Tom Cruise’la çalışan yönetmen

Dakota Fanning, Miranda Otto, Justin Chatwin, Tim Robbins’le

çalışmış görüntü yönetmenliğini Janusz Kaminski ve filmin müziklerini yine Jonh Williams yapmış. Filmde Spielberg canavarlarını Amerika’nın bağrındaki küçük bir kasabaya yerleştiriyor ve olaylara aile perspektifinden bakıyor. Steven Spielberg’in 2005 yılında yönetmenliğini yaptığı en iyi film akademi ödülü dâhil 5 dala da Oscar adayı olan Munich(Münih)’in başrollerinde Eric Bana, Daniel Craig, Geoffrey Rush rol alıyor. 1972 Münih Olimpiyatlarında Filistinli eylemciler tarafından öldürülen İsrailli atletlerin intikamını almaya çalışan bir 11

Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi ( ikinci baskı. İstanbul: Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd. Şti.,2005), s.784

32


MOSSAD timinin çalışmalarını anlatan film iki tarafı da memnun etmeye yetmedi. Film kimilerince İsrail eylemlerinin sorgulandığı, terörü olumsuzladığı şeklinde yorumlanmıştır. Spielberg filmde tarafını belli etmemekle birlikte her bir ölümü aynı duyarlılıkla ele alıyor. Bir Yahudi’nin ölümünün trajedisinin filmin üzerine çöktüğü noktalarda bir Arap’ın ya da Hollandalının ölümünün trajedisini de hissettiriyor.

Münih’in en büyük başarısı tarafını belli etmesine karşın tarafsız bir film olabilmesi olarak değerlendirilebilir. Spielberg ‘in hem örgütler tarafından hem de devletler tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinin mevcut çıkışsızlığı körüklediğini her zaferin daha büyük yenilgileri beraberinde getirdiğini açık

33


açık söyleyen bir film yapması sorunun taraflarını diyaloga davet eden çok önemli ve beklenmedik bir çaba olarak nitelendirilebilir.12

12

Altyazı Sinema Dergisi (0cak 2006 sayı 47sayfa:19-21)

34


Emek ve İnsan Turgay Fişekçi İnsanlığın günümüzdeki gelişmişlik düzeyine ulaşmasında emeğin temel etkenlerden biri olduğu açık. Hele makine öncesi çağlarda hemen her şeyin üretimi kol gücüne, yani insan emeğine dayanıyordu. Makinelerin ortaya çıkışı, insanoğluna dev boyutlarda yeni üretim olanakları yaratırken emeğin rolü azalmadı, arttı. Çünkü makineler de sonunda insan emeğiyle çalışıyordu. Sosyalist düşünce insan emeğini “en yüce değer” olarak kutsadı. Sosyalizmin uygulandığı toplumlarda emek kahramanları ortaya çıktı.

Andrej Wajda Andrej Wajda, 1976’da yaptığı “Mermer Adam” adlı çarpıcı filminde, çalışkanlığı ve üretkenliğiyle Polonya’da halk kahramanı olan bir duvarcı ustasının sonraki yıllarda düzen karşısında uğradığı düş kırıklığını anlatıyordu. En yüce değer emek, bürokrasinin çarkları arasında ezilmişti.

35


Mermer Adam *** Son iki yüzyılda, üretimdeki insan emeği etmeninin kol gücünden beyin gücüne dönüşümüne tanık olduk. Ülkemizde son on yıllarda açılan tünelleri bir düşünün: Metro tünellerini, karayollarındaki tünelleri, su taşımak için yapılan tünelleri… Şimdi de Boğaz suyunun Haliç’e akıtılması için, aslında yaşamsal bir gereksinim olmayan, biraz süs sayılabilecek bir tünel açılıyor. Dünyanın ilk sualtı tüneli Londra’da Thames Nehri altına yapılmıştı. 1825’te başlandı 1842’de bitirildi. Tam on yedi yılda. Neden? Çünkü kazma kürekle açılıyordu tüneller. Dinamitin bulunmasıyla toprağı patlatıp taşıma ortaya çıktı. Açılan oyukların ağaçla, metalle sağlamlaştırılması da yine bin bir emekle yapılıyordu. İnsanoğlu kol gücüyle yaptığı işleri, aklıyla bulduğu, geliştirdiği makinelere yaptırıyor artık. Günlük dile “Böcek” olarak giren tünel açma makinelerini yerin 36


altına yerleştiriyorsunuz. Günde on metre kazıyor, kazdığı yerleri betonlaştırıp sağlamlaştırıyor. Yüzlerce insanın kol gücünü gereksiz duruma getiriveriyor. *** Kol gücüyle beyin gücünü birbirine kıyaslayanlardan değilim. İkisi de kutsal insan emeği sonunda.

Karl Marx Demek istediğim, insanoğlu teknolojik gelişimlerle çok daha az çalışarak çok daha rahat yaşayabileceği bir dünyanın olanaklarını yarattı. Böyle olacağını Marx da öngörerek geleceğin toplumlarda insanların acılarının yok olmayacağını ama düzeylerinin yükseleceğini söylemişti. Yani insanlar ekmek parası için değil, söz gelimi Bach müziğinden yeterli tadı alabiliyor muyum diye dertleneceklerdi. Oysa kapitalizm, bütün iğrençliğiyle insanların beyinlerini çürütmeyi sürdürüyor. İyi yaşam olanakları arttıkça, insan olma onuru yükseleceğine alçalıyor. Oktay Rifat’ın şiirindeki çağrı, bakalım bir gün insanoğluna ulaşabilecek mi? “Gel yurdumun insanı görün artık, 37


Özgürlüğün kapısında dal gibi; Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!”

38


Lorca’nın Kalemi, Dali’nin Paleti Mete Kızık

Federico Garcia Lorca Ünlü İspanyol oyun yazarı ve şair Lorca’nın, faşist Franco yanlılarınca öldürülüşünün 73. Ve İspanya İç Savaşı’nın bitişinin 70. yılı bir kez daha dünya gündeminde. Üstelik geçen hafta büromuzu ziyaret eden edebiyat tutkunu Konak eski belediye başkanı Muzaffer Tunçağ ile Lorca üzerine yarım kalmış kısa sohbetimiz de var. Dünya basını bu kez ünlü şairin özel yaşamını öne çıkartıyor. Dali’yle yaşadığı özel ilişki, çeşitli yazılara konu oluyor. Bu arada Franco faşizmi bir kez daha lanetleniyor… “Neden bana o kadar az yazıyorsun Dün öğleden sonra bir resim gördüm senden. Ağlamak cesareti geldi geldi bana. 39


Ne kadar tatlı bir yaratıksın sen öyle…” Bu diziler henüz 18 yaşındaki ressam Salvador Dali’ye sırılsıklan âşık olan 24 yaşındaki Federico Garcia Lorca’nın duyguları… Çağımızın eksantrik sürrealizm akımının yaratıcısı Katalanlı Dali’yle geçen yüzyılın en büyük şair ve oyun yazarı 800 yıllık Arap kültürüyle yoğrulmuş Granada doğumlu Lorca’nın pek duyulmadık ilişkisi… Lorca, Haziran 1898’de çiftçi bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olarak Granada yakınlarında bir köyde dünyaya geldi. 1919 yılında 21 yaşındayken Madrid’de üniversite öğrenimine başlaması onu ölümsüz kılacak sürecin mihenk taşlarından biri olur. Hukuk, felsefe ve daha sonra da edebiyat bölümüne girdi. Madrid o dönemlerde sanatın başkentiydi. Dali’ye şiirler, Lorca’ya resimler Salvador Dali’yle 1923’de tanışır. İkisi de akademinin aynı yurdunda kalmaktadır. Üniversite; kilise baskısından uzak, dönemin en aydınlık okuludur. Çok yakın arkadaşı Dali, Katolik, katı kurallardan yana, dinsel ruhani dünyaya hayran, aseksüeldir. Aralarında sıkı bir sanatsal ilişki de birlikte yürümektedir ayrıcalıklara rağmen. Bu öğrencilik dönemini Dali şöyle açıklar: “Birçok şık bayanla tanışırken, onlara karşı içimdeki erotiksel kini ve ahlaksal çelişkiyi yaşıyordum.” Lorca, edebiyat buluşmalarının yapıldığı Cade El Paseo de la Castellana’da Dali’ye gözleri kenetlenmişçesine şiirlerini okuyordu. Bu yıllarda Lorca, şiirlerinin basılmasına karşıydı. Ona göre “Şiir, basılmak için değil okunmak için”di. Günler geçerken Dali’nin Picasso’ya duyduğu hazımsızlık artıyor, ondan daha ünlü olmanın hayalini ve ihtirasını yaşıyordu. Aynı dönemde Lorca özgürlük savaşçısı Mariana Pineda’yı konu alan oyunu ve Çingeneler şiiriyle dünya çapında üne kavuşuyordu.

40


Dali, Lorca’yı iki kez kendi tatile gittiği baba ocağına davet eder. 1925 ve 1927’deki tatillerin ikincisi, Lorca’yı derinden sarsar, Dali’ya duyduğu aşk zirve yapar…

Lorca ve Salvador Dali Tatili birlikte geçirdiği dönemde Dali, “Bal kandan tatlıdır” eserini yapar. Bu yapıtında Lorca’nın kafası vardır. Yine Lorca’nın şiirlerinde geçen “şehitler” dizeleriyle ilgilenir Dali. Tutar resimlerinde meleklerin cinsiyetiyle oynar. Bu süreçte Lorca Dali’ye olan tutkusunu “Salvador Dali’ye Destan”la ölümsüzleştirir. Ancak bu durum “Çingene dostu” olarak tanınmanın hoşnutsuzluğuyla çareyi, alıp başını uzaklara ABD’ye ve Küba’ya yola çıkmasına yol açar… Orada bile Dali için aşk şiirleri yazar, “Küçük Viyana Valsi”ni ona adar. Dali mektupları yakıyor Dali’nin, Lorca’nın yüzünü tasvir ettiği 12 resminin bulunduğu öne sürülür uzmanlarca. Lorca, ABD ve Küba’dayken mektup trafiği sürer. 41


Karşılıklı mektuplarının başlıkları hep “Benim en değerli hazinem, bir tanem, en değerli varlığım” olur. 1927’de ilginç bir olay gelişir. Dali, bir sanat dergisinde Sankt Sebastian başlığında Prosa yazar ve bunu Lorca için yazdığını belirtir. Dali ve Lorca arasındaki 40’a yakın mektup, Dali tarafından yok edilir. Gerekçe olarak Dali’nin çevresinden çekinmesi, imajına zarar verme kaygısı taşıdığı öne sürülür. Lorca’nın 1933’te gittiği Meksika’da homoseksüel olduğunu açıklaması derin tepki yaratır Katolik çevrelerde. Ünlü ressam Dali yaşantısının en önemli kişisi olurken ülke Franco faşizmine doğru hızla sürüklenmektedir. Çanlar Cumhuriyetçiler için çalmaktadır. Tüm itirazlara karşın Granada’ya döner Lorca… Her aşkın sonunda gözyaşı vardır “Tüm insanların kardeşiyim. Politikacı değilim ama her gerçek şair gibi devrimciyim. Siyasal sınırlara inanmıyorum” der Lorca… Ülkesinde baş gösteren faşizme karşı “Anti-faşist Aydınlar Birliği” kurucuları arasında yer alır. Kendisini tutuklayan faşist subay; “Kalemiyle, başkalarının silahlarıyla verdiğinden daha çok zarara yol açtı” der. O, homoseksüeldi, devrimciydi, halk şairiydi, oyun yazarı ve besteciydi. Faşist Franco yönetiminin henüz birinci ayında üç arkadaşıyla çok sevdiği aşırı sağcı bölge olan Granada’da gözaltına alındı. Onu üç gün sonra, 38 yaşında katleden cellâdı faşistin açıklaması şöyle oldu: “İbnenin götünde iki delik açtım.” Diğer infaz edilenlerle birlikte toplu mezarlığa gömüldü… Dali, Paris’teyken Lorca’nın öldürüldüğünü öğrenir. İlk açıklaması şöyle olur: “Lorca, politikayla ilgisi olmayan biriydi. Onun ölümü bir sembol veya ideolojik bir anlam taşıyamaz. Onun ölümü, İspanyol devrim sürecinin yalpalanma sürecinde olmuştur. Onu öldüren de bir İspanyol’dur.” 42


Lorca’nın boynuzlanarak yaşamını kaybeden bir matador için yazdığı destan, tam 30 yıl sonra Dali için esin kaynağı olur ve tutar bunu resmine döker, başlığını da “Matador” koyar… Dali, 1966 yılında verdiği bir röportajda Lorca’nın kendisine sırılsıklam aşık olduğunu, kendisiyle ili kez cinsel ilişki için girişimlerde bulunduğunu açıklar… Lorca’nın eserleri katledilişinin 73. Yılında hala ölümsüz… İspanyol edebiyatının dünyaca en tanınmış yazarının eserleri zirvede kalmaya devam ediyor. Not: İspanya İç Savaşı ve Salvador Dali hakkında çalışmalarımıza ana menüde yer alan “Yazı Arşivi”nden ulaşabilirsiniz.

43


Tüketim Toplumu Onur Keşaplı Günümüz dünyasında farklı kültürlerden, yaşam biçimlerinden de olsalar insanların ağızlarından düşürmedikleri bir tanımlama vardır: Tüketim Toplumu. Hemen herkes “tüketim toplumu”ndan şikâyetçidir. Kimileri bu durumun toplumsal yozlaşmadan kaynaklandığını, bazılarıysa günümüz iktidarlarının avuçlarında oynattıkları halka tüketmeyi dayattığı ve halkın da kaçacak yeri olmadığı için boyun eğdiğini söylemektedirler. Gerçek şu ki tüketim, küreselleşen dünyayla ya da Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkmış bir durum değildir. Tohumları çok çok önceden atılmış ve sonuçlarını vermeye başladıktan sonra 70li yıllarda Batıdaki tek ve hâkim sistem konumuna erişmiştir. Ve bahsedildiği üzere küreselleşmiş bir olgu olduğu halen söylenemez. Batı olarak adlandırılan Kuzey Amerika ve batı Avrupa ülkelerinde tüketim bir sistem halindedir ve dünyamızda batı, tek hâkim güç konumunda olduğundan dolayı geri kalmış ülkeleri birebir etkileyebilmektedir. Bu durum da tüketim toplumu sistematiğini daha yakından incelemeyi gerektirir. Jean Baudrilliard’ın büyük eseri “Tüketim Toplumu” bu incelemede kuşkusuz en önemli kaynak durumundadır.

44


İdeolojilerin bir bir ortaya çıktığı ve kitleleri peşinden sürüklemeye başladığı 19. yüzyılda insanlık ideali, eşitliğin peşindeydi denilebilir. 20. yüzyılda ise her ne kadar ideolojilerin en şiddetli çatışmalarını görmüş olsak da, insanlık eşitlik arayışının yerine mutluluğu ve mutluluk arayışını getirdi. Her ne koşulda olursa olsun her daim mutluluğun peşinden koşmaya başlayan insanoğlu belki 20. yüzyılın değil tüm insanlık tarihinin ürünü denilebilir. Ancak sistemin bu mutluluk arayışı üzerine kendini şekillendirmesi ve bunu körüklemesi geçtiğimiz yüzyılda oldu. Tüketim, işte tam da bu arayışa cevap olarak ve asla tatmin edilemeyecek bir olgu olarak kendi oluşumunu sağlamlaştırmaktadır. İnsanlar her zaman bir şeye karşı ihtiyaç duydukları için ihtiyaç kavramı da bu durumda kritik bir rol oynar. Zamanla sistem, ihtiyacı da bildiğimiz anlamda ihtiyaç olmaktan çıkartıp kendi içinde anlamını yaratacaktır. Sistem içinde ihtiyacın önemini kavramak için öncelikle tüketimin soy kütüğüne bakmak gerekir. Bu sürecin temelinde de aslında üretimin şekillenmesi yatar. Tüketebilmek için elbette öncelikle üretmek gerekir. Soy kütüğünde en başta üretim düzeni, geleneksel aletlerden farklı olarak makineleri yani teknik sistemi ortaya koyar. Beraberinde ilkel tarzdaki değiş tokuşları ya da potlaç kültürünün irrasyonel israfları bir kenara bırakarak akılcı yatırımı, sermaye anlayışını ve 45


tüm bunların dolaşımını üretir. Üçüncü aşama olarak klasik anlamda kölelerden farklı olarak sistemleştirilmiş, ücretli emek gücünü ortaya koyar. Böylece akılcı, bütünleşmiş üretim düzeni bir bütün olarak ihtiyaçları, ihtiyaçlar sistematiğini üretir. Yine de tüketimin öneminin fark edilmesi ve yavaş yavaş önceliği alması 1929 Büyük Bunalım’ında olmuştur. Batı dünyasının ve dünyanın hâkim ideolojisi-sistemi kapitalizmin yaşadığı belki de en büyük kriz olan Büyük Bunalım’ındaki sorun muazzam boyutlara ulaşmış üretimi, malları tüketebilecek kitlelerden yoksun olmasıydı. Halkın alım gücünden yoksun olması ve buna karşın fabrikaların hiç durmadan yeni mallar üretmesi kimine göre İkinci Paylaşım Savaşı’nın da nedenlerinden biri olarak görülmektedir. Bununla beraber üreticilerin kontrolü kadar tüketicilerin de kontrolünün son derece önem taşıdığı kavramış oldu sistem. Sosyal Devlet olgusunun şekillenmesi ve iş saatlerinin düzenlenmesi, kişi başına düşen gelirin artması, vergilerin azaltılması, sosyal hakların verilmesi kitlelerin elinde paranın bulunmasını sağladı. Geriye kalan tek şey onların bu parayı harcadıklarından, tükettiklerinden emin olabilmekti. İhtiyaçlar sistematiği burada önem kazanmakta. “İnsanlar ihtiyaçları oldukları için alıyorlar” yaklaşımı tüketim sistemi için yeterli değildir. Kitlelerin gerçek anlamda ihtiyaçları olsun olmasın bir şeylere gereksinim duymalarını sağlamak önemli. Bu yaklaşımla birlikte sistem, kitleleri kuşatmaya başladı. Drugstore’lar şehir merkezlerinde, günün neredeyse yirmi dört saati açık olan ve küçük çaplı alışverişlerden kafelere, sinemalardan lokantalara kadar çeşitli hizmetleri bir arada sunmaktaydı. Artık alışveriş ya da vakit geçirilebilecek yerlerin zamanı ve yeri genişlemekteydi. İlerleyen süreçte şehir merkezlerinin dışındaki yerlere ve daha da önemlisi komşu yerleşimlerin de kolaylıkla ulaşabileceği yerlere alışveriş merkezleri dikilmeye başlandı. Başta aileler olmak üzere herkesin ulaşabileceği yerlere içinde neredeyse her şeyi barındıran, havalandırması sayesinde sürekli bir bahar hissi yaratan bu merkezler, aynı zamanda doğanın yeniden üretimi şeklinde düzenlenmiş yeşil alanları, parkları sunmaktaydı. Hatta kendi elleriyle arttırdıkları kişi başına düşen geliri yine kendi halklarının tasarrufa yönelerek biriktirmelerini istemedi sistem. Kişisel ve bedensel hazzın, mutluluğun iktidarca yadsındığı püriten ahlakta nasıl kilise iktidarı söylemlerini tersini yaparak kendine göre ahlaksız olduysa burada da sistem ahlaklı görünüp 46


tasarrufun önemi vurgular gibi gözükür. Ancak buradaki fark iktidar yine kendi kanallarıyla tüketmeyi sürekli teşvik etmesidir. Kendi sistemine dâhil olmadığını ve dolayısıyla az para harcadığını hissettiği kitlere kredilerle ulaşmaya çalışır. Onlara yatırımı öğütleyerek sisteme dâhil etmeye çalışır. Günümüzde kredinin tahtını alan kredi kartlarının sisteminden çıkmaya çalıştığınızda bankanın sizi çıkartmamak için verdiği uğraş bankanın özelinde bir kazanç istencinden öte sistemin genel bir öğretisi gibidir. Sistemin kontrolünden kaçırmak istemeyeceği bir diğer kesim de kırsalda yaşayanlardır. Bunlara ulaşmak için de kullandığı yöntem katalog yöntemidir. Genellikle ücretsiz gönderilen bu kataloglarda ücretsiz adrese teslim servisiyle kentlerdeki gibi tüketmek ve yaratılan ihtiyaçlar hâkim gelmektedir. Bu ve benzeri aygıtlarla kuşatılan insanların yöneldiği tüketim hazza ya da doyuma yönelik bir tüketim olmaktan çıktı. Artık bu tüketim hazzın yadsınarak itibarın, prestijin önem kazanmasına yönelikti. Satın alınan nesneler artık kullanım değerleri üzerinden anlam kazanmamaktaydılar. Ya da kazandıkları bu anlam tüketim toplumu için önemsizdi. Nesnelerin gösterge değeri kullanım değerinin önüne bir kez geçmesi insanların gösterişi önemsemelerini sağladı. Kullanım değeri önündeki mutlak eşitlik bu yeni gösterge değeri önünde aşırı derece hiyerarşikleşmiş bir yapıyı doğurdu. Eşitliğin önceki yüzyılda bırakıldığını söylemiştik ve üretilmiş olan ihtiyaçlar sistemi işte burada devreye giren farklar koduna oturmaktadır. Çünkü eğer gerçek anlamda bir ihtiyaçtan söz edilebilseydi insanların bir noktada karşılanan ihtiyaçları sayesinde durmaları beklenirdi. Ancak hareket halindeki gösterge değerlerine bağla ihtiyaçlar sistematiğini bir alanda doyursanız bile kendisini bir başka alanda gösterecektir. Eric Fromm’un “Sahip Olmak Ya da Olmak” adlı yapıtında insanlığın ve özellikle Batının sorununun sahip olma dürtüsüyle hareket etmek olduğu söylenmekte. Ancak “Tüketim Toplumu”nun sahip olma içgüdüsü gerçek nesnelere karşı duyulan bir sahip olma isteği değildir. Tüketerek itibar kazanma, farkını ortaya koyma ve ayrıcalık edinmedir bu daha çok.

47


Tüketimin en etkin olduğu alan günlük yaşantıdır ve 70lerde gücünü iyiden iyiye hissettirmeye başladıktan sonra git gide güçlenen kitle iletişim araçları da en etkili silahtır denilebilir. İnsanların gündelik yaşantısını ele geçiren araçtır kitle iletişim araçları. Sürekli açık kalan televizyon, kişilerin iletişimlerini ele geçirir. Zamanla kitlelerin sözünü ettiği konuların hepsi televizyonla bir şekilde bağlantılı hale gelmiştir. Televizyonda görülen bir dizi, herhangi bir program ya da o programlarda giyilen giysiler ve diğerleri… Büyü olgusunu kaybetmiş bir toplumda oluşan boşluğu televizyon doldurmaktadır. Dünyayı ayaklarına kadar getiren bu kutunun çalışma prensibini kavramaktan çok ona büyülenmiş bir şekilde bakmayı tercih eder tüketim toplumu. Bu “bakma” sayesinde televizyon, savaş ya da felaket haberleri gibi gerçekleri sunmak gibi bir havaya bürünse dahi kitleler benzeri vahşet görüntülerinden sonra gelen komedi görüntülerine veya 48


şaşalı reklâmlara da aynı ifadeyle bakmaktadırlar. Kitleler kendilerine sunulan sanal gerçekliği büyüsel bir şekilde izleyerek kendisinin zaten simülasyon olduğu bu sistemde gerçeklikten iletişimsel ve günlük yaşantısal anlamda da kopmaktadırlar. Kitle iletişim araçları kitleler arası iletişimi sağlamak yerine kitlelerin kendi aralarında konuşma dillerini değişime uğratmaktadır. McLuhan’ın “Medium is Message” yani “Araç iletidir” tanımı işte burada önem kazanmaktadır. Aracın kendisi ileti olduğunda verildiği söylenen sözde mesajların da bir anlam ifade etmediği ortaya konmaktadır. Örneğin bir kasabaya demir yolu inşa edildiğinde o yerleşkeye ulaşacak şeyler sadece vagonlar ve içlerindeki yükler değildir. Demir yolu iletinin ta kendisi olarak o yerleşim yerine yepyeni bir yaşam biçimi taşımaktadır. İşte televizyon başta olmak üzere kitle iletişim araçlarının yaptığı da budur. Kitleler büyülenmiş şekilde baktıkları dizilerin, televizyon programların sözde vermeyi hedeflediği sosyal mesajları ve benzeri iletileri şans eseri alsa bile orada gördüğü ve benimsediği şey büyülü kutunun içindekilerin neler giydiği, nasıl konuştuğu ve hareket ettiğidir. Kitle iletişim araçlarından çok kitlelerin daha güçlü birer iletişim aracına dönüştürüldüğü sistemde, kişilerin günlük yaşamdaki davranışları dahi reklâm taşıyabilmektedir. Büyük firmalar özel müşterilerine sezonun yeni eğilimlerini taşıyan takım elbiseleri, saatleri bedava ya da büyük indirimlerle vererek işte bu tarz bir iletişim sonucunda doğacak reklâmı ve elbette tüketimi düşünmektedirler. O markanın yeni ürünlerini havalı havalı taşıyacak olan müşteri, ortaya koyacağı fark ve itibarla diğerlerini sözsüz iletişim yoluyla tüketime yöneltecektir. Tüketim sisteminin içinde farklar kodunun ve itibar temelli ihtiyaçlar sistematiğinin önemi kişilikler üzerinde anlamlarını bulmaktadırlar. Hedef kitlelerine seslenen parfüm, bakım seti ya da diğer her türlü kişisel ürünlerin reklâmları “kendiniz olun” mantığıyla yaklaşmaktadırlar. Kişiler farklı olabilmek adına kendileri olma söyleminden hoşnut olarak tüketimin çarkında yer edinirler. Sistem insanların doğuştan gelen farklı kişiliklerini önemsemez. Tüm bu gerçek anlamda kişilik farklılıkları yerine uygun gördüğü modeller altında kendilerini bulduklarını düşünerek hareket eden kitleleri yaratır. Bir başka değişle kapitalizmin mutasyona uğramış hali olan tüketim sistemi bir sözde düzene, sözde sisteme yani simülasyon evresine dönüşürken tüketim 49


toplumunun piyonlarının da gerçek kişiliklerini yok sayıp kişilik simülasyonları şekline dönüştürmektedir. Doğayı yok edip sonrasında alışveriş merkezlerinde doğa simülakrları ortaya koyan sistemin mantığı bir kez daha net bir şekilde görülmektedir. Kendilerinde olanın yetersiz olduğuna inanan kitleler “en küçük marjinal farkı” ortaya koyarak hem kişiliğini hem farklılığıyla gelen itibarını ortaya koymayı düşünürken aslında toplumsal modeller altında giderek diğerleriyle benzeşmekte ve tüketim toplumunda yerlerini almaktadırlar. Sistemin iki modeli vardır. Bunlar dişil ve eril modellerdir. Beğenilmenin modeli olan dişil model, sürekli kendisiyle ilgilenmeye, narsistik kuşatmanın da ötesinde kendine âşık olmaya yöneliktir. Hatta tüketimin gerçek nesnesi dişil modeldir. Bu modelde kadına bir anlama kadınlık satılır. Doğal olanın eksikliği yetersizliği aktarılarak kendiyle ilgilenmesi sürekli öğütlenir. Yüz bakım setleri bu konuya en iyi örnektir. Doğal olarak kırışıklaşacak cildin kötülüğü pompalanarak kadınların ancak kırışıklıklarını azaltarak dişil modele dâhil olabileceği aktarılır. Reklâmlardaki yüzde 38’e varan azalmalar(!) işte bu modelin hedefini ortaya koyar. Dişil model ne denli beğenilmenin modeliyse, tüketimin diğer modeli eril de beğenmenin, seçmenin modelidir. Zayıflığa yerin olmadığı bu modelde erkek kolayca tatmin olmayan ve en ince detayına kadar titizlikle işlenmiş olandır. Eril modelin seçeceği takım elbise, araba ve benzeri her şey onun şekillenmesi konusunda önem taşır. James Bond gibi jilet keskinliğinde takımlara ve kusursuz seçimlerle oluşur eril model. Dişil de bu seçiciliğin karşılığında seçilmesiyle var olandır. Ancak daha önce nesnelerde ve ihtiyaçlarda olduğu gibi anlam kaymaları, gösterge değerleri gibi olgular bu modeller için de geçerlidir. Hele hele günümüzde dişil ve eril modelin kadın ve erkekle doğrudan bir ilişkisinin yerine keyfi bir ilişkisi olduğunu görüyoruz. Kadınlar da erkekler de bu iki model altında kendilerini bulabilirler. Metroseksüellik(!) olarak isimlendirilmeye çalışılan “bakımlı erkek” modeli de tıpkı dişil model gibi doğası gereği oluşacak kırışıklıklarıyla ve gözaltı torbalarıyla mücadeleye etmeye başlamıştır tüketim toplumu bilinciyle. Artık yüz maskelerinin, çeşitli kremlerin ve sağlık merkezlerinin hedef kitlesinde kendilerini dişil model altında şekillendirmekte olan erkekler de vardır. Baudrilliard’ın deyimiyle en güzel tüketim nesnesi olan beden bu modeller yapısalında ve kitle iletişimlerle donanmış sistemde daha da büyük önem 50


taşımaktadır. Yukarıda da değindiğimiz gibi püriten ahlakın hâkim olduğu zamanlarda kişiler ahlaklıyken iktidar ahlaksızdı. Burada ise iktidarlar ahlaklı olmayı öğütlemeye çalışıp bunu yaşaması için uğraşırken iktidarların ötesindeki sistem, tüketim sistemi kitlelere bunun tersini aktarır. Sonuç olarak püriten yaklaşıma göre günümüz bireylerinin ahlaksız(!) olduğunu görmekteyiz. Tüketim toplumunda bedenin yeniden keşfedildiğini söyleyebiliriz. Kapitalizmin özel mülkiyet yaklaşımı ve yatırımsal zihniyeti, kapitalizmden devşirme tüketim sistematiğinde bedende dahi kendini gösterebilecek noktaya ulaşmıştır. Artık bedenler de birer yatırım aracı halini almıştır ve özel mülkiyetiniz olarak değerlendirilmelidir. Günümüzde hızla artan “kalçasını, bacaklarını sigortalatan” mankenler, şarkıcılar bu mantığın ya da mantıksızlığın ulaştığı boyutu gözler önüne sermektedir. Bedenin güzel ve kusursuz kalmasındaki mükemmeliyetçi anlayış kendini sağlıklı olma adı altında saklayan “form” kavramını üretir. Formda kalma saplantısıyla bitmek bilmeyen diyetlere başvurmaktadır tüketim toplumu. Büyük dinlerdeki oruçların aksine bunların amacı nefse hâkim olmak değildir ve süreleri de yoktur. Özellikle kadınlarda yaratılan incelik saplantısı işte bu formda kalma ritüeliyle varlık içinde yokluğa yönlendirir. İlkel topluluklarda kelime anlamıyla yokluk ve kıtlık zamanları yaşanmaktaydı. Ancak aşırı üretim ve beraberinde tüketimle birlikte bolluk toplumu olduğu ileri sürülen tüketim toplumunda, bireylerin bolluk içinde kıtlığı, inceliği, formu tercih etmeleri sistemin ulaştığı boyutlardan bir diğeridir. Tüketim toplumu formda kalmanın öneminden ve ince hatlara sahip olmanın yüceliğinden söz etse de yine kendi şişirilmiş tüketiminin ürünü olan obezite yaşayanları da unutmamaktadır. Her nasıl oluyorsa ara sıra tutumlu olmanın erdemlerini anımsayan sistem konu fazla kilolu insanlara geldiği zaman da iç güzelliği önemser hale gelebilmektedir. Günümüzde özellikle Amerika’da giderek artan obez hastalığı söz konusu olduğunda tüketim sistematiğinin bu denli kalabalık bir kitleyi boş vermesi asla beklenemez. Kilolular için lokantalar, her türlü kıyafetler, özel televizyon programları ve hatta güzellik yarışmaları düzenleyen sistem, hiçbir grubun dışta kalmasına izin vermemektedir.

Bireylerin sistem için tehdit oluşturabilecekleri anlar boş zamanlar olarak görülür. Bu sebeple tüketim sistematiği boş zaman etkinliklerinde ağırlığını 51


hissettirmeden etkinleşmektedir. Boş zamanı kutsayarak işe başlayan sistem bireyin özgürlüğü keşfedeceği anlar olarak görür boş zamanları. Kişilikleri yok edip kişiselleştirmeyi güdümleyen sistem gerçek anlamda özgür olunabilecek zamanı yok edip boş zamanı tüketilebilecek bir nesne haline indirger. Aynı şey kültür için de söylenmelidir. Gerçek anlamıyla kültürlü olmanın adeta sıradanlaştırıldığı bir düzende kültürler yeniden çevrimle, yani bir nevi simülasyonla karşımıza çıkmaktadırlar. Bu bütünüyle simülasyon düzeni olarak sayılabilecek düzenin sanatı olarak karşımızda Pop-Artı görmekteyiz. Nesneler dünyasında bu nesnelerin kullanım değerinin gösterge değeriyle yer değiştirdiğini söylemiştik. Pop-Art, örneğin bir kola kutusunu olduğu haliyle bir sanat eseri sıfatıyla sunabilmektedir. Nesneye biçilen fiyat ve altındaki imza tümüyle sıradan bir kutuyu bir anda kendisine yüklenen yepyeni anlamıyla “sanat eserine” dönüştürmektedir. Damien Hirst’in bir sergide adına sanat eserim dediği ve fiyatını biçip altına imzasını attığı sigara külü dolu tabla ve diğer çöp parçaları bir gece galerinin temizlik görevlisi tarafından çöze atılır. Altındaki imzayı bilmeyen, fiyatı görmeyen bir birey için çöpten farkı olmayan bir “sanat” ne kadar gerçek sanattır? Gösterge değerleri, değişim değerleri ve anlamsal değiş tokuşlara müsait bir düzenin sanatı da ancak nesnelerin yeniden çevrimiyle olabilmekte.

Tüm ideolojileri kendi içinde birer simülarka dönüştüren tüketim sistemi her şeyi olduğundan farklı boyutlara getirerek yeniden anlamlandırmaktadır. Gerçek cinselliğin tüketim nesnesi halinde porno endüstrisine dönüştürülmesi buna en iyi örnek olabilir. Pornodaki zoomlar ve aşırı detay çekimler gerçek bir cinsellikte asla yaşanmayacak görüntülerdir ve her ne kadar kameraya alınmış gerçeklikler olarak sunulsalar da farklı boyutlara taşınmış yapaylıktır. Tüketim toplumunun bir numaralı besin kaynağı fast food zincirleri şişirilmiş ekmekler, patatesler, domateslerle dolu dev yiyecekler halindedirler. Ve bizler hızlı yenebildikleri için onları tercih ederiz çünkü böylelikle tüketecek daha fazla boş zamana sahip olabilmekteyiz. Tüm ideolojileri ve dolayısıyla kendisine potansiyel tehdit olabilecek tüm gerçek muhalefetleri ya yok eden ya da içinde eritip kitlelerce tüketilmek üzere simülasyonlarını piyasaya süren sisteme karşı muhalefet beklenmedik yollardan gelmektedir. Akıldışı şiddet eylemleri üçüncü 52


sayfa haberleri olarak adlandırılan kuşaklardan çıkıp toplumsal travma haline gelmektedir. Çantasına silahları doldurup nedensizce okul basan öğrencilerin amaçsız hikâyelerini “Bowling for Columbine”(Michael Moore) gibi belgesellerde ve “Elephant”(Gus Van Sant) gibi filmlerde görmekteyiz. Olaylara anlam yükleme çalışan bu yapıtların aksine usta yönetmen Michael Haneke’nin “Funny Games” adlı yapıtı nedensiz şiddetin en iyi örneklerindendir. Bunu neden yapıyorsunuz sorusuna “küçükken şunu yaşadığım için” diyerek dalgasını geçen ve “bilmiyoruz” diye noktalayan gençler büyüsünü kaybetmiş bir toplumun amaçsızlığının da bir yansıması gibi. Sisteme bir diğer muhalefet biçimi yine muhalefet olduğunun bilincinde olmasa da kronik yorgunluk ve depresyondur. Asla doyurulamayan ihtiyaçlar sistematiğinin peşinde, kendi mutluluğu için durmadan tüketen ve asla hepsini tüketemeyen birey kaçamadığı bir boşluk hissine kapılmaktadır. Psikolojik rahatsızlıkların ve ilaçların üretiminin de tüketiminin de giderek artması bu durumun hem nedeni hem sonucu olarak gösterilebilir. Tıpkı obeziteyi kendi ürünü olan besinlerle yarattıktan sonra obeziteye tedavi olarak çıkan ilaç pazarını da kendi yaratması gibi sistem belki de bireyleri kolektiflikten arındırıp aşırı derecede hiyerarşikleşmiş bireysel bir dünyada yalnızlaştırmakta ve ilaçlara yönlendirmektedir. Hangi şekilde olursa olsun ortaya çıkan sonuçlardan biri sürekli baş ağrısı, halsizlik ve hepsinden öte mutsuzlukta kıvranan kitlenin tüketme istencini dahi kendinde bulamayacak olmasıdır.

Kapitalizmin Büyük Bunalımı gibi şu günlerde kendi ekonomik krizini yaşayan tüketim sistematiğinde bir bir kapanan şirketlerden korkan liderlerin kitleleri tüketime çağırması ve krizden kurtulamama durumunu tüketimin azalmasına bağlamaları aslında sistemin sonunun nasıl gelebilecek olduğunun da ipucu gibidir. Tüketim düzeninin altında yaşayan Batı ve daha tüketim toplumu olamamış ancak saçma bir şekilde bu düzenin içine girebilmek için çırpınan diğer dünya ülke haklarının kurtuluşu sanıldığını aksine tüketebilecek duruma erişmekte değil tüketmemekte yatmakta. Simülasyon evreninden gerçekliğe ulaşabilmenin yolu gerçek ihtiyaçları ve gerçek amaçları bulmak onlara ulaşmaktan geçmektedir. Ancak evrensel denilebilecek sorunum; bunun nasıl olacağı hakkında bir düşünce geliştirememiş olmamız… 53


Balkan Ruhu Selin Süar Muhacirler kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıralarıdır. M. Kemal ATATÜRK Osmanlı'nın çokuluslu bünyesinde önemli bir yere sahip olan Balkanlar ve Rumeli, asıl olarak Avrupa’nın güneydoğusunda yer alır ve güneyde Akdeniz, güneybatıda Adriyatik ile İyon Denizi; güneydoğuda Ege, Marmara ve Karadeniz ile çevrili bir yarımada şeklindedir. Coğrafi konumu nedeniyle tarih sahnesinde sürekli olarak istilaya uğrayan, savaşlara şahit olan Balkan toprakları, zaman ilerledikçe Müslüman grupların yerleşmesiyle beraber çok kültürlü bir saha haline gelmiştir. Dönemlerin büyük güçleri tarafından boyunduruk altına alınan Balkan ulusları, Fransız İhtilali'nin ardından yayılan milliyetçilik dalgalarıyla bu boyunduruktan kurtulmaya çalışmışlardır. Osmanlı egemenliğinden sıyrılmak isteyen ilk ulus Sırplar olmuş, ardından diğer uluslar birer birer ayaklanmaya başlamışlardır. Balkan Savaşları'nda Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa ayağını bütünüyle yitirmiş ve çöküş devresine girmiştir. Balkanlar'ın özgürlükçü, ilerici ortamında yetişen ve ilk etapta Osmanlı’yı bu çöküşten kurtarma idealiyle yola çıkan, ama kaçınılmaz sonun da farkında olan eğitimli subaylar kurulacak yeni ülkenin temellerini atacak olan grubun içinde önemli konumlarda yer almışlardır. Balkan topraklarında da adı geçen ve Anadolu havzasında yaşayan ulusların, kurulacak olan yeni devlete bıraktığı bir arada yaşama kültürü, ilericilik ve hoşgörü mirası; yine bir Balkan çocuğu olan Mustafa Kemal Atatürk’e geçmiş ve Türkiye'nin kurucusu, kendi halkına aşılamaya çalıştığı bu değerler ile bütünleşmiştir. Geldiği toprakları ve yaşadığı insanları unutmayan Gazi Mustafa Kemal’in 1935 ve 1936 yıllarında İstanbul Beylerbeyi Sarayı'nda başlatmış olduğu, ancak o günlerin ardından yenisi gerçekleştirilemeyen Balkan Festivali sayesinde hemşerilerini yeniden görme ve onlarla vakit geçirme olanağı bulmuştur. 54


55


56


Mustafa Kemal Atatürk Balkan Festivali’nde dans ederken” 2 Eylül 1936’da Beylerbeyi Sarayında düzenlenen Balkan Festivali’nde bizzat General Kâzım Dirik’e yazdırıp okuttuğu yazı Balkan ulusları hakkındaki duygularını betimleyecek şekildedir: Bayanlar,Baylar! Bu gece çok güzel, yerinde bir tesadüfle bütün Balkanlıların kalplerini, birbirine muhabbet ve aşkla bağlayan sembollerin karşısında, yüksek bir âlem içinde buluyorum. Gördüklerimi benim gibi birçok görenler, gayet kolaylıkla yazabilir, söyleyebilir, tasvir edebilir. Belki bunu tasvirde bazı tehalüfler olsa da en nihayet bir manzaranın gözlerde tecellisinin ifadesi olmak itibarıyla aşağı yukarı ifade ve tasvirler birbirinden uzak kalmazlar. Ben gördüklerimin yalnız bu noktadan değil, bir de kafam içinde, şuurumda husule getirdiği intihalardan bahsetmek istiyorum. Bunun izah ve ifadesi belki biraz, müşküldür. Çünkü anlamak ve duymak, anlatabilmek ayrı ayrı maharetler, sanatlardır. Benim anlamak istediklerim, sizin çok sezişli huzurunuzda hiçbir edebî sanata lüzum ve ihtiyaç bırakmayacak sanırım. Onun için sözlerim, sizin sıcaklık, dostluk saçan havanız içindeki duygularımın ateşi kadar, parlaklığı kadar, heyecanı kadar olmasa da anladığınızı duyduğum derecede benim kalbimin ifadesidir. Huzurunuzda konuştuğum Balkanlılar! 57


Bulgarlar, Helenler, Romanyalılar, Türkler, Yugoslavyalılar; siz hepiniz ne kadar birbirinizden ayırt edilmez insanlar olduğunuzu, bu gece, birbirine girmiş, candan arkadaşlık ve samimiyet yaşayışınızla bir defa daha göstermiş, ispat etmiş bulunuyorsunuz. Biz Türklerin, bu temiz insanlık camiasıyla beraber oluşu, beraber olduğunu göstermeye yarayan her vaziyetten ne kadar büyük saadet duyduğumuzu söylemeye hacet yoktur. Beşeriyette saadet, işte böyle insanoğullarının birbirine yaklaşması, insanların birbirini sevmesi, hepsinin temiz his ve düşüncelerini birleştirmesiyle olacaktır. Bu geceki birleşik vaziyetimiz, bu ümen idealin yüksek beşaretidir. İşte bunun için ev sahibi olarak bütün kıymetli misafirlerimize derin sevinçlerimi beyan ederim.” Balkanlılar Halk Festivali, Balkan Rumeli Dernekleri Federasyonu’nun da işbirliğiyle yeniden yaşatılmaya başlandı. Bu yıl beşincisi İzmir’de düzenlenen Balkanlılar Festivali, 150 yıl önce Fransızların yaptığı ve bir Kültür Merkezine çevrilen tarihi Havagazı Fabrikası’nda Kemal Baysak Özel Koleksiyon sergisi ile açıldı. Cumhuriyet Meydanı'nda yapılan açılış konuşmaları ve gösteriler, Konak'a kadar yapılan kortej yürüyüşüyle devam etti ve Konak Meydanı'nda halk dansları gösterileri sunuldu. Balkanlılar Festivalinin ilk günü, güne damgasını vuran ve aile kökenleri İzmir’e dayanan Haris Alexiou’nun Fuar Açıkhava Tiyatrosunda sahne almasıyla noktalanmış oldu. Hislerini Türkçe ile anlatmaya çalışan Aleksiou, Gaziemir-Bulgurca doğumlu olan büyükanne ve büyükbabasını da anarak “Büyükbabamın ve büyük anamın doğduğu topraklarda şarkı söylemek çok heyecan verici” dedi. Gecede her iki dilde de bilinen şarkılarının yanı sıra bir buçuk asır önce İzmir’de yazılan “i pio kali garsona eim’ego” gibi şarkıları da seslendirdi. Duyuruların tüm İzmir halkına etkili biçimde yapılmamasına rağmen konsere olan ilgi oldukça büyüktü.

58


Haris Alexiou Festivalle beraber göçmenlerin yeniden hatırlanması, şivelerin hatırlarda yeniden canlanması ve insanı kimi zaman hüzünlendiren, kimi zaman neşelendiren Balkan ezgilerinin yeniden kulaklarda çınlaması, halkımızın Balkan halklarına olan yakınlığını tekrar gündeme getirdi. Balkan halklarına ve Balkanlara büyük önem veren Atatürk, bir Balkan Birliği kurulması konusundaki görüşlerini de şu şekilde ortaya koyar: 59


“Bir Balkan Birliği'ne lüzum vardır. Beni bırakınız, partinin (CHP) lideri olarak Balkanlar'da bir geziye çıkayım. Balkan devlet adamları ile bir konuşayım ve efkârı umumiyeyi –kamuoyunu- hazırlayayım. Bir Balkan Birliği kurmalıyız. Dünyanın ufuklarında kara bulutlar görüyorum. Balkan Birliği kurulabilirse, bir Avrupa Birliğine yol açılır. Batı devletlerinin de er geç birleşmesine zorunluluk doğar. Balkan Birliği ekonomik, kültürel, politik ve askeri bir birlik olmalıdır. Hudut olmayacaktır. Her millet, demokrasi esaslarına göre kendi milli varlığını muhafaza edecektir. Bir tek devlet, bir tek ordu. Her milletin mebuslarından kurulu bir Millet Meclisi. Sıra ile iki veya dört senede bir milletten bir Cumhurbaşkanı seçilir.”

Şubat 1934 tarihinde Yugoslavya, Romanya, Türkiye ve Yunanistan tarafından imzalanmış olan 1.Balkan Paktı, bir güvenlik sağlanması için oluşturulmuş, 1954 yılında imzalanan 2. Balkan Paktı ise Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan siyasî işbirliği ve karşılıklı yardım antlaşması niteliğinde olmuştur. Ancak, Yugoslavya’nın blok değiştirmesi ve Türkiye-Yunanistan arasında baş gösteren Kıbrıs sorunu yüzünden, anlaşma Haziran 1960’ta resmen sona erdi. 60


Balkanlarda Türk Azınlığın Yaşadığı Sorunlar: Dağlık anlamına gelen Balkan yarımadası coğrafi özelliklerinden ötürü farklı ulusların ve bu uluslardaki grupların birbirinden uzak ve dağınık biçimde yerleşmesine neden olmuş; bu da Balkanlarda farklı dil, din ve kültürün oluşmasına katkı sağlamıştır. Din hegemonyasında İslam ve Hıristiyan egemenliğinin uzun yıllar kendini hissettirdiği bu yarımada, milliyetçiliğin vurduğu darbeyle ulus kavramını ve birlik olmayı da beraberinde getirmiş ve Müslüman-Hıristiyan ayrımı ortadan kalkmaya başlamıştır. Günümüzde Balkanlarda bulunan ülkelerde Türk azınlık farklı şekillerde muamele görse de ‘Müslüman’ sözcüğü pek çok ülkede ortadan kalkmıştır. Azınlığın, kendi dilini özgürce kullanma, kendi okullarında okuma, iş bulma gibi konularda sıkıntısı olsa da Balkan ülkelerinin çoğu ‘Türk’ olarak nitelendirdikleri vatandaşlarına mecliste bile yer verebilmektedir. Örneğin Yunanistan’da geride bıraktığımız seçimlerde Karamanlis iktidarını deviren PASOK’tan aday olan iki Türk milletvekili parlamentoya girmiştir, ancak ülkede Türkler, Türk olarak değil Müslüman Helen olarak nitelendirilmektedir.

Türkiye’de Balkanlılar: Muhacir kelimesi göçmen anlamına gelir ve karşılaştığımız muhacirlerin pek çoğu kendi istekleriyle değil, vatanlarından, topraklarından çıkmaya ve başka ülkeye göçe zorlanan insan topluluklarıdır. Devletlerin karşılıklı olarak aldıkları mübadele kararıyla veya devlet politikası, baskı süreci ile yaşanan diaspora, göçmenler için türlü sıkıntılarla ve çoğu kez yaşadıkları vahşet, çatışma, zorlama süreçleriyle var olmuştur. Savaşların acımasız ortamında Balkan Türklerinin kitleler halinde Anadolu’ya göçü kaçınılmaz hale gelmiştir. Göç, yalnızca 1. ve 2. Dünya Savaşlarıyla sınırlı kalmamış, komünist-sosyalist idareyle yönetilen ülkelerde faşizme varan aşırı milliyetçiliğin etkisiyle de Balkanlardan özellikle Anadolu’ya uzun soluklu, kitleler halinde göçler yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası Bulgaristan’dan zorunlu göç ve yakın geçmişimizde insanlığın kanını donduran Bosna Savaşı (1992-1995) ile Türkiye’ye milyonlarca göçmen gelmiştir. 61


Balkan ülkeleri arasında Anadolu’ya veya Anadolu’dan Balkanlara göç etmek zorunda kalan milyonlarca muhacir, bir insanın göğüs gerebileceğinden fazla sıkıntıyı yüklenmiş, ancak istemeden gittiği topraklarda bir yandan yaşama kaldığı yerden ayak uydurmaya çalışmış, diğer yandan kendi kültürünü yeniden var olduğu topraklara ekmeye başlamıştır. Muhacirler, asimilasyon ve uyum sağlama sürecini her ülkede sıkıntılı bir şekilde yaşamışlardır. Ailelerinin yerleştikleri ülkelerde doğup büyüyen sonraki kuşaklar ise göç edilen ülkenin vatandaşı haline gelmiş, ailesinden aldığı kültürü yaşatmaya çalışmışlardır. Örneğin bugün, Bulgaristan başta olmak üzere Balkan ülkelerinden Türkiye’ye gelip yerleşen Müslüman tebaada buradaki halkın gözlemlediği dürüstlük, çalışkanlık, kanaatkârlık gibi erdemler; Balkanların yeniden anlaşılmasına vesile olmuştur. Balkanların önemi ve bizim için olan ayrıcalığı konusundaki ayrıntıları çok önceden görmüş olan Atatürk, bu konuda birleştirici adımlar atmıştı. Günümüz Türkiye’sinde şu an yapılanların çok daha ötesinde ilerici, hoşgörülü, uzlaştıran bir yaklaşımla Balkan halklarını tekrar kucaklamamız gerektiği hepimizce malum olması gereken milli bir dava olmalıdır. http://tr.wikipedia.org/wiki/Balkanlar

Atatürk Ansiklopedisi, May Yayınları, C.1 S.166-167 (Atatürk’ün Balkan birliği üzerine konuşması)

62


Bir Opera Eserinin Hazırlanışı Ali Yılmaz* Koltuklarınıza yerleşip de salon ışıklar sönünce, orkestra çukurunda bir takip ışığı şefin orkestranın önüne gelişini izler. Müzik başlayınca perde yavaş yavaş açılır ve arkasındaki dekor, ışık, burnunuza gelen boya ve pudra kokusu içinde opera uvertürle başlar. Yaklaşık iki–üç saat süren eseri keyifle izleyip dışarı çıktığınız da eser, nasıl ortaya çıkar, Nasıl hazırlanır? İşte büyülü görsel sanatın perde arkası: Her yıl, sezon başın da Genel Müdür, Baş Rejisör, Bale, Koro hocaları, dekoratör ve Genel Müzik Direktöründen oluşan Sanat Kurulu’nca, sergilenecek eserler bütçeye göre değerlendirilir ve seçilir. Koro Şefi, ses guruplarıyla eserin notalarını -partisyonları-tek tek çalıştırır. Bu sesler; Soprano(ince kadın sesi), Mezzo Soprano-Alto (orta ton kadın sesi), Tenor (ince erkek sesi), Bariton-Bas (orta, kalın erkek esi) Olmak üzere ses gruplara ayrılır. Bu sesler, kendi gruplarına ait notaları (partisyonları)alıp koro şefi ve piyanistle tek tek çalışırlar. Eserin tüm notları baştan sona kadar çalışıldıktan sonra sözlerin ezberine geçilir. Ezberden sonra erkek sesleri ve kadın sesleri bir araya gelerek çalışmaları sürdürür. Koro şefi tüm ses guruplarını bir araya getirir ve çalışmalar bu şekilde devam eder.

63


Bu arada, esrin mutfağı sayılan atölyelerde dekorlar, kostümler, perukalar, ayakkabılar hazırlanmaya başlar. Sanatçılar, atölyelere giderek, ölçülerini verir, prova yaparlar. Orkestrada ise, orkestra şefi her sazı gerek görürse ayrı ayrı veya bir arada çalıştırır. Opera Solistleri önce piyanistlerle tek tek daha sonra hep birlikte eseri baştan sona çalışır. Bale sanatçıları, eğer eserde danslı bölüm varsa –ki genelde vardır-dans hocalarıyla birlikte kaset, CD piyano eşliğinde eseri adım adım çalışır. Koro esere iyice hâkim olduktan sonra, koro odasında orkestra şefi, koro şefinden görevi devralır. Koro salonunda baştan sona eser koro sanatçıları ve solistlerle baştan sona söylenir. Bu arada, rejisör, sahne üzerin de piyano eşliğinde solistlerle çalışmaya başlar daha sonra bu çalışmaya koro sanatçıları dâhil edilir. Toplu koro eserlerinde Rejisör, ses gruplarını sahnede ayrı ayrı yerlere yerleştirir Hareketli sahne dışında koro, mümkün olduğunca sahnede statik bir şekilde yerleştirilir. Eser tamamen ortaya çıktığında, bu defa orkestra ile tüm ses kadrosu birleşir ve birkaç kez OTURMA provası yapılır. Tüm hazırlıklar tamamlandığında sanatçılar, kostüm, makyaj aksesuar ışık ve dekorla sahnede yerini alır. Oyuna bir hafta kala üç kez genel prova yapılır. Temsil havasını taşıyan genel provada eserin mutfağındaki herkes seyirci koltuğuna oturup, provayı izler varsa eksiklikler giderilmek üzere not alınır. Eserin hazırlanmaya başlamasından sahneleninceye kadar geçen süre yaklaşık iki buçuk-üç ayı bulur. Sanatçılar, oyunu bitirip de selama çıktıklarında sizler alkışlarınızla onları onurlandırır, mutlu edersiniz. *ANKARA DEVLET OPERA VE BALESİ KORO SANATÇISI 64


Working Class Hero Pınar Avcı

John Lennon’un, 1970 yılında çıkardığı ilk solo albümünde yer alan “Working Class Hero”, ikilemlerle dolu hayatında madalyonun bir yüzü gibidir. Parça, dönemin siyasal konjonktürüne, çiçek çocuklarına ve egemen ideolojisine bir tepki ve eleştiri niteliği taşırken; çoğu bakımdan da günümüz Türkiye’sinin halen içinde bulunduğu durumu yansıtmaktadır.

Lennon, bu şarkısında Marksist bir bakış açısıyla sınıf ve yabancılaşma kavramlarını ele almış ve 70 gençliğine eleştirel göndermelerde bulunmuştur. Marx’a göre, insanlık tarihi sınıf çatışmalarının bir tarihidir ve bu tarih içerisinde başlıca iki sınıf vardır; üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar. Yani, sömürenler (burjuvazi) ve sömürülenler (proleterya)… Bu temelde burjuvazi, hâkim olduğu her yerde, feodal, ataerkil, pastoral ilişkileri sona erdirmiştir. İnsanı ‘doğal üstlerine’ bağlayan değişik feodal bağları acımasızca 65


parçalayarak insanlar arasında yalın kişisel çıkardan, ‘nakit ücret’ten başka bir bağ bırakmamıştır. Sürekli gelişmeci anlayış insanı kendisine, çevresine, insanlığa, … yabancılaştırmış ve acımasız hale getirmiştir. Birey, bir adım daha yukarı çıkabilmek için ‘öldürürken gülümsemeyi’ öğrenmek zorundadır artık. Ve o ‘bir adım daha’nın ne için olduğu bilinmezken… Marx için çalışmak, ilerlemek önemlidir, ancak Marx’ın önem verdiği ‘çalışma’ ,

bilinçsiz ve

amaçsızca olan hayvan çalışmasına benzer anlamda ‘work’ değil; bunun tam zıddı olan ‘labour’ dır. Marx, kapitalizm öncesi dönemde çalışan insanın evinde olduğunu söylerken; yani, çalışmanın doğal, içten gelen ve üretime yönelik bütüncül bir süreç olduğundan söz ederken; kapitalizmle beraber çalışmanın parçalanmış bir süreçte insanı evinden ve yaptığı işten uzaklaştırıp yabancılaştıran bir yapı kazandığından bahseder. Şarkı da, işte bu değişen sürece dem vururken, çalışmayarak üretmeyerek bu sistemin dışında kalınamayacağının da altını çizer ve bu noktada aşağıdaki dörtlükle çiçek çocuklara eleştirel bir göndermede bulunur; “seni din, seks ve televizyonla uyuşmuş halde tutarlar böylece kendini son derece zeki, sınıf çelişkilerinden bağımsız ve özgür hissedersin ama görüyorum ki sen de köylülerin sırtından geçiniyorsun” Marx’a göre insan, olumlu bir öze yani çalışıp üretmeye, bir anlamda kendisine yabancılaşmıştır. İnsanın potansiyeli çok büyüktür ancak yaşanan dünya, işbölümü, standartlaşma, egemen ideoloji, vs gibi nedenlerle bu potansiyeli oldukça aşağılara çekip indirgemiştir. Tıpkı şarkıda da dediği gibi;

66


"daha hiç zaman tanımadan doğduğun anda küçücük sandırırlar sana kendini acı artık hissedilemez hale gelene kadar büyüyünceye dek”

Ayrıca şarkı, bu ve benzeri dörtlüklerinde yer yer 1932 yılında ilk basımı yapılan Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sını da anımsatmaktadır. Tıpkı orada olduğu gibi, bu şarkıda da bireylerin daha doğar doğmaz yoğun bir şartlandırma ile kontrol altına alınması ve kendilerini özel ve biricik hissederken aslında hepsinin sistemin devamını sağlayan birer dişliden ibaret kalması hali anlatılmaktadır.

“ta ki öfkeden kudurup onların kurallarına uyamaz hale gelene kadar tuhaf bir yirmi yıl boyunca sana işkence edip korkuttuktan sonra daha korkudan doğru dürüst yaşamayı beceremezken kendine bir meslek edinmeni beklerler” Yukarıdaki dörtlükse, egemen ideolojinin zihinlerimizde yarattığı korku ve kısıtlamaları dile getirirken; özelde çarpık eğitim sistemine, geneldeyse devletin 67


tüm ideolojik aygıtlarına göndermelerde bulunur ve insanın içinde yaşadığı maddi-manevi koşularca şekillendirildiğinden ve bireylere, çizilmiş sınırlar içerisinde yaşanması beklenilen hayatlar sunulduğundan bahseder. Hayatı belirleyen temel doğrular sistemce gerekli noktalara yerleştirilmiştir ve tıpkı Tuman Show’da olduğu gibi, birey bu sınırlar içine hapsedilmelidir.

“Yaşam yaşamıyor!” der Adorno bir alıntısında. Bir şeyin yaşaması ne zaman ne yapacağının belli olmamasına, o şeyin özne olmasına, seçim yapmasına bağlıdır. Ne var ki, alternatifi varmış gibi gösterilirken, gerçekte tüm seçimlerin aynı noktada sonuçlandığı, kuralları ve sınırları önceden çizilmiş bir sistemde bireyler özne konumlarından aşağı itilip nesneleştirilmektedir. Sistem bir tiyatro sahnesinden, bireylerse repliklerini tekrarlayan oyunculardan farksız hale gelmiştir. Bu bağlamda şarkı, ironik bir biçimde eleştiri ve alayı iç içe barındırmakta ve birçok alt anlamlar çıkarmamıza izin vermektedir.

68


Geçmişe Müebbet...(1)* Abdullah Rıdvan Can Seneler sonra geldiği köyünde her şey ama her şey değişmişti. Köy meydanındaki kahvede kendisine sorulan sorulara sadece kafasını sallayarak cevap veriyor bir yandan da gözleri etrafı kolluyordu. Hiç sesi çıkmıyordu. Hapse gireli hiç konuşmamıştı. Çayı bitince gülümsedi etrafındakilere, çantasını aldı kalkıp gidecekti. Ta ki gördü sevdalısını, sandalyeye çöktü kaldı. Etraftakiler ağır ağır dağılıyordu çevresinden. Anlamışlardı. Sonra Hacer’ine takıldı gözleri. Aklına neler neler geldi onca ufak zamanda. Güzel yüzlü Hacer‘ini amcasının oğlu Süleyman‘a vermişlerdi. Süleyman üç sene evvel bir traktör kazasında ölmüştü. Şahin, kan gelene kadar dudaklarını dişledi. Gözleri dolmuştu, sıkıyordu ağlamamak için. Çok ağıt dökmüştü resmine, bir tek bir saçının teline... Ellerini sıkıyordu ağlamamak için. Gözleri, belki de son kez göreceği sevdasına bakıyordu. Bir de delikanlı vardı yanında. Oğluydu besbelli. Babası öldükten sonra anasının üzerine iyice düşmüş olsa gerek. Ne de olsa köyün en ağırbaşlı en güzel hatunuydu. Şahinindi ya gençliğinde; gelin olmuş, elin olmuştu. Besbelli Şahin‘in sevdasının bedduasına tutulmuştu, Hacer‘ini alan. Ona doyamadan toprağı çekmişti üzerine. Keşke beddua etmeseydi de, Şahin‘siz de olsa mutlu yaşamaya çalışsaydı kocasıyla. Ne Şahin’le ne de bir başkasıyla mutlu olamamıştı. Haram zıkkım olmuştu hayat gül yüzlüsüne. Mevsimi geçmiş bir gonca gibiydi artık. Solgun. Ama berrak bir su gibi temizdi hala. Yürüyememişti, dizleri çözüldü kaldı görünce ya. Ah Hacer ah... Yıllar mı sürerdi bu sevda, tutuşmuştu gene tutuşmuştu ki hangi dağa atsa da gönlünü şahin, uslanamazdı. Hacer hiç beri bakmadı. Ne de hanımdı ne de terbiyeli… Yıllardır görmediği sevdası gözlerinin içine ağıt dolu gözlerle bakıyordu ama o dul olduğu için namusuna zeval gelmesin diye baktığını hissetmesine rağmen yüzünü hiç dönmedi. Ama gözlerindeki o tedirginliği anlamıştı Şahin. Şahin‘in, tedirginliğini hissettiğini anlayınca biraz daha sıklaştırdı adımlarını. Olağan hızıyla yürümeye başladı. Şahin bir eldi artık. Ona bakmak namusuna halel getirmekten başka hiçbir iş görmeyecekti. Sevdasıydı yıllar önce ama ne çare o hapse girince amcasının oğluna vermişlerdi Hacer‘i. Vermişlerdi. Vermişlerdi artık canını, Hacer‘ini. Ne fark ederdi dursa buralarda. Tüm sebebi de tükenince, anasının mı babasının mı mezarını bekleyecekti? Vakit geri dönme vaktiydi. Ha nasıl şu köyün meydanında abisini vurup olduğu yere yığılıp kalmışsa şimdi de öyleydi. Ne gelirdi elinden ki artık. Kime yansın? Yolunu gözlerken ölen anasına mı derdinden verem olan babasına mı elleriyle vurduğu abisine mi yoksa sevdasını, ölsem de başkasıyla düşünmesem dediği Hacer‘in ele gelin 69


edilmesine mi? Her nefesi bıçak gibi yırtıyordu boğazını. Sebebi olan ne varsa tutuşup gitmişti yanan gençliğiyle. Yürümek ıstırap veriyordu. Ayakları bedenini sürükleyeceğine bedenine yük oluyordu. Şahin bir kere daha ölümü tattı. Azrail ona kaç kere daha gelecekti ki? Kaç kere daha gelebilirdi? Ölüm şahin için tanıdık biriyle oturup kahve içmek gibi bir şeydi. İçtikçe telvesi hayatını karartıyordu. Gün geçtikçe göz gözü görmüyordu. Şahin ne etse hançerdi sinesine. Şimdi köyde kalacaktı. Kararlıydı. Son nefesinde belki Şahin‘ine, sevdasını haykırırdı Hacer’i. Ölümüne söz verilmiş sevdasını… Hacer gözden kaybolmuştu. Şahin resmiyle avunduğu sevdasının ardından bakakaldı öylece. Toparlar gibi oldu kendini. Meydanlığa baktı. Abisi daha orada yatıyordu sanki. Gözlerinde ateş eritselerdi keşke de görmeseydi bu meydanı. Şahin mahpusluktan kurtulamamıştı. Asıl mahpusluk şimdi başlıyordu. Özgürlüğe mahpusluk on beş yıl sürmüştü. Ya geçmişe mahpusluk? Şahin için geçmişe mahpusluk müebbetti artık... *SÜRECEK

70


An-lar Özben Berkün

Uykusundan uyanırken kadın, alacalı bir kelebek kurtuldu kozasından… Çıplak ayaklarını sarkıttı yataktan, nemliydi bastığı yer şaşırdı. Islak çimlerin uyaran serinliği yayılırken topuklarından vücuduna, hızla geçen küçük bir gölgeyi fark edene kadar ayaklarını izledi… *** Ofisin kapısını kilitlerken kadın sersemleten bir parfüm kokusu doldu genzine. Arkasına döndüğünde fazla yakındı yabancı. Kapattığı kapıya doğru geri adım attı. Başını hafifçe öne eğdi adam. Kaldırıp tekrar baktığında yaramaz bir çocuk gülüyordu, güvenle uzattı elini kadına. Şaşkın ama sıcak bir gülüşle tuttu kadın uzanan eli… *** Ayaktaydı kadın. Üzerinden geçen küçük gölgeyi ararken güneş gözünü aldı. Ters yöne çevirdiğinde başını, biraz ilerde havada davetkâr halkalar çizen kelebeği gördü. Hüzünlü bir tebessüm yerleşti yüzüne. Evet, çok güzeldi ama sadece uzakta… Ürkekliği duyan kelebek hızla yaklaştı omzuna, iki küçük tur attı kulağının kenarında… *** Adam dudaklarını geri çekerken yanağını sıyıran saçların kokusunu çekti içine. Harfler birbirine karıştı, elindeki kâğıtta yazan tek bir sözcüğü bile okuyamadı kadın. Ofisin tabanı yavaş yavaş kayıyordu ayaklarının altından… *** Çok hızlı ilerliyordu kelebek. Güneşe yaklaştıkça kaybolan benekleri, ardından takip eden kadına dönüp yaklaştıkça büyüyor muhteşem harelere dönüşüyordu. Başı döndü kadının ne ileriye doğru ilerleyebiliyordu ne geriye. Durdu… 71


*** Bembeyaz bir çarşafın üzerinde, birbirlerini sıkıca tutmuş iki yaşlı el ayrıldı… *** Kontrolden çıkmış ellerini nereye yerleştireceğini bilemeden masaya tutunmaya çalıştı kadın. Parmaklarını kadının bileklerinde gezdirdi adam. Efsunlanan kolları kendiliğinden açıldı, sırtını masaya verdi kadın… *** Ayaklarını serinleten o ıslak çimler tatlı tatlı yaktı sırtını kadının. Kelebek yavaşça kondu göğsüne. Heyecandan gözbebekleri büyürken kadının, kanatları büyüdü kelebeğin. Sardı kadının göğüs kafesini, kanatları ete karıştıkça karardı… *** Boğucu bir öksürükle uyandı yaşlı kadın. Elini göğsüne bastırdı, derin derin nefes almaya çalıştı. Faydası yoktu. Komodinin üzerinde, eşinin omzuna yaslandığı fotoğrafı hayal meyal seçebiliyordu. Birden arkasındaki monitöre takıldı gözü. Uzun, yeşil, düz çizgi… Ayağa kalktı. Eşinin elini tutmak için göğsünden indirdiğinde elini, küçük kahverengi bir kelebek fırladı hırkasından dışarı. Ağır ağır kondu karşısındaki serum şişesine. Hareketsizdi kadın tüm gücüyle sıkıyordu avucundaki soğuk eli. Bilinçsizce izliyordu kelebeği ruhu çekilmişçesine ve gözlerini kapattı.

72


Kasım Ayı Laneti 1 Cem Göksoy ‘Boş bir hangarda içeri süzülen hafif ay ışığı dışında aydınlatan hiçbir şey yoktu içeriyi. Ay ışığının zeminle kesiştiği yerde çömelmiş ve iki büklüm bir şekilde kafasını yere eğmiş bir çocuk duruyordu. Gri uzun kollu ve çocuğa göre bol bir sweat-shirt, skiny model bir kot pantolonu giyiyordu. Ayakları çıplaktı ve ayak parmakları durmadan hareket ediyordu. Eliyle bazen ayak parmaklarının arasını okşuyordu ve ardından zemindeki birikmiş toz yığınına birşeyler çizip, bozuyor ve bu sefer daha başka bir şey çiziyordu. Ellerinin ve ayaklarının sahip olduğu ten renginden yola çıkarak çocuğun hiç güneş ışığına çıkmamış olması bir gün gibi ortadaydı. ‘Bir gün gibi ortada’ diye kendi kendime tekrar edip ne kadar ironik bir şey düşündüğümü fark etmiştim. Simsiyah, uzun ve şekilsiz bir saçı vardı. Dümdüz saçının aralarından diken diken olmuş saç toplulukları sanki kafasını çalılarla kaplamış hissi veriyordu. İlginç bir çocuktu, açıkçası bize yardım eden dahinin bu kadar küçük ve bu kadar garip olmasını beklemiyordum. Saatime baktım, herşeyin çözülmesine çok az kalmıştı. Tam altı yıldır peşinde olduğum şeyi elde edebilecektim en sonunda. Kasım ayı laneti olan o herifin kim olduğunu öğrenebilecektim artık. Tabi ki benden daha çok bu laneti öğrenmek isteyen kişinin buraya gelmesiyle başlayacaktı herşey. Saatime emin olmak için bir kez daha baktım, gece yarısına çeyrek vardı. Artık çok yakındı... Çocuğun aniden duraksamasıyla dikkatim dağılmıştı ve çocuğa dönüp sessizce izlemeye başlamıştım. Çocuk ellerini şaplatarak ellerine bulaşmış tozlardan kurtulurken kafasını kaldırmadan ona has olan o ince ve garip ses tonuyla ‘Komser, merak etmeyin. Artık Kasım ayı laneti olmayacak. Siz benim isteklerimi yerine getirdiniz ve şimdi sıra size verdiğim söze geldi.’dedi ardından sinsi ve çılgın bir adamın atabileceği kadar korkunç bir kahkaha attı. Ses tonu o kadar vahşi ve o kadar çılgın dı ki sanki o konuştuğu zaman adeta bütün kanım donuyor, kalp atışım yavaşlıyor ve karanlığın içinde kayboluyordum adeta. Çocuğun gerçek adını bilmiyordum. Hakkında tek

73


bildiğim şey bana ‘Beni Zifir diye çağırabilirsiniz’ demesinin ardından onu Zifir olarak biliyor olmamdı. Zifir’in neden onyedi kasım da buluşmak istediğini tam olarak kestiremiyordum ama bütün olayların başlangıcının onsekiz kasım ikibiniki yılında başlamasıyla bir alakası olabilir diye düşünüyordum. Büyük an gelmişti, uzaklardan hangarın kapısının açıldığını duyabiliyordum. Köseli ayakkabının topuğunun çıkardığı ses her adımda daha da yaklaşıyordu ve hangarı kaplıyordu. O bize doğru gelirken bende düşüncelere dalmıştım. Bundan tam yedi sene önce başlamıştı herşey. Bir banka soygunu esnasında talihsiz bir şekilde soyulan bankanın önündeki okul otobüsü dokuz yaşındaki körpecik beyinleri gezdirmekteyken kırmızı ışıkta durmuştu. Hırsız bankadan hızla çıktıktan sonra elindeki pompalıyla okul otobüsüne zorla girmişti. Hırsız, şöföre sürmesi için diretirken arkalarda oturan zavallı çocuk olayları anlayamamıştı ve bu yüzden adamın yanına yavaşça gelip ne yapmak istediğini soracaktı. Fakat adamın reflekslerinin ve paniğinin kurbanı olup ölecekti. Bütün olay böyle başladı. Hırsız yüzündeki maskesini çıkarıp çocuğa baktığında öldüğünü fark etmiş ve maskesiyle elindeki silahı, paralarla birlikte orada bırakıp koşarak uzaklaşmıştı. Çocuklar ve şöförler adamı gördükleri için kolayca tanıklık yapabilecekti fakat ölen bu küçük çocuğu hiçbir tanık veya hiçbir insan oğlu geri getiremezdi. Çocuğun babası bu haberi duyduğunda gerçekten yıkılmıştı. Çünkü benden önce bu görevin başında olanların bana söylediği kadarıyla çocuğun doğumu sırasında annesi vefat etmişti. Şimdi adamın kimsesi kalmamıştı. Ailesi tamamen yok olmuştu. Adamın adı Doğan Sıkanoğlu idi. Yaklaşık bir yada iki ay boyunca tedavi görmüştü. Tedaviye son verilmesini kendi istemişti çünkü katilin bulunması için herşeyi yapmak ve herşey sona erdiğinde de gerekirse tedaviye geri dönebileceğini sölüyordu. Onun bu acısını herkes anlayabiliyordu, bu yüzden tüm soruşturmalara ve tüm gelişmelere bizzat tanık olmasına izin vermiştik. Doğan, uzun boylu fakat göbekli bir adamdı. Saçları ortasından kel, siyah ve kırlaşmıştı. Bıyıkları uzundu fakat pala bıyıklı birisi değildi. Bıyıklarında da yer yer kırlaşmış kıllar yer alıyordu. Gözleri uykusuzluktan ve 74


devamlı birşeyler okumaktan çökmüştü. Anlayacağınız benden daha çok bu laneti çözmek isteyen tek kişiydi. İşlerin kötüye gideceğini anladığımız zaman onsekiz kasım ikibinüçtü. O günkü otobüste bulunan bir ufaklık hiç acımadan boğularak öldürülmüş ve lamba direğine asılmıştı. İlk bulgular yetersizdi, ortada hiçbir kanıt yoktu. Cinayet masasının çektiği fotoraflara baktığımda iki kanıt görmüştüm. Çocuk bir ip yadımıyla boğularak öldürülmüştü ve göbeğinde bir bıçak yardımıyla kazınmış üç harf, birde soru işareti vardı: ‘N.B.O.?’. Kimse bu harflerin açılımını çözememişti, gerçi hala tam olarak çözebilmiş değiliz. Ertesi gün tek öldürülenin o çocuk olmadığını anlamıştık. Sıradan bir balıkçı akıl almaz ikinci cesedi bulmuştu. Bu ceset o günkü otobüsü kullanan şöföre aitti. Boğularak öldürülmüştü ve göbeğine yine o üç harfle soru işareti kazınmıştı. ‘N.B.O.?’ O zamanın kayıtlarını okuduğumda Doğan’ın tamamen çılgına dönmüş ve öfkesine hakim olamaz bir vaziyete düştüğünü anlamıştım. Yaklaşık bir senedir doğru düzgün uyumamasına rağmen adamı yakalayamamışlardı. Fakat adam onların dibine kadar girip bir çocukla birlikte o otobüsün şöförünü öldürmüştü. Bütün polis teşkilatı alarm vermişti fakat ellerinde pek bir ipucu yoktu. Tek bildikleri cinayeti işleyenin o günkü hırsız olduğuydu. Büyük ihtimalle tanıkları yok etmek istemişti fakat nedense iki cinayeti işledikten sonra vazgeçmişti. Yaklaşık bir yıl süren çalışmalar, aramalar ve sorgulamalar sonuçsuz kalmıştı.Onsekiz kasım ikibindörtte bütün aile bireyleri çocuklar hariç bu ölenleri anmak için mezarlığa gitmişlerdi ve onlar ölümlere yas tutarken çocukların güvende olabilmesi için onları bir evde toplayıp başlarına bakıcı tutmuşlardı. O gün aile bireyleri arasında bir kişi orada yoktu o da Doğan’dı. Çünkü o hiçbir onsekiz kasımda mezarlığa girmezdi. Arkadaşlarına yılın her günü gittiğini fakat yüreğinin onsekiz kasımda mezarlığa girmeyi kaldıramadığını söylerdi. Sanırım bende olsam bende gidemezdim. Bilmiyorum, belki de giderdim ama insanların öldükleri günler bence çok daha farklıdır diğer günlere göre. Bir resmiliği vardır çünkü ölüm günlerinin. Fakat kimsenin tahmin edemeyeceği şey gerçekleşti. Katil yine boy 75


göstermişti. Bu sefer cesetleri onsekiz kasımda bulamamıştık fakat, bulduğumuz ve incelediğimizde onsekiz kasımda öldürüldüğünü açıkça anlayabiliyorduk. O sene benden önceki kişi görevinden alınmıştı. Çünkü en ufak bir ilerleme kaydedememişti. Halk ve aileler tepkiliydi, doğal olarak bu olanların cezası benden önceki kişiye kesilmişti. Halkı ve basını tatmin edebilmek için benden öncekinin biletini kestiler. Görevden alındıktan sonra kendini suçlu hisseden ve bu durumu yediremeyen gururlu komser kafasına iki el sıkarak intihar etmişti. Bu sefer iki çocuğu ölü bulmuştuk ve bir tanesi de kayıptı. Çocuklardan birini soyulan bankanın arka sokağına ait çöp kutusunda bulmuştuk. Diğerini ise mezarlıkta bir ağaca asılmış vaziyette. Bu sefer elimize fazladan bir delil geçmişti. Cinayeti işleyen adam mezarlıkta bize ayak izi bırakmıştı. Kırkdört numara ayakları vardı ve bot giyiyordu. Kurbanlar yine boğularak öldürülmüştü ve göbeklerine bir bıçak yardımıyla ‘N.B.O.?’ yazıyordu. Tahminime göre öldürmek zorunda olduğu için öldürüyordu. Çünkü tanınacağını biliyordu. Bu yüzden de cesetlerin üzerine Neden Böyle Oldu? Yazıyordu. Yani ben böyle olmasını istemedim ama yakalanmamak için öldürmek zorundayım dercesine bir mesaj bırakıyordu. Yani ölümlerin devamı gelecekti. Aslında bana bu açılımı Doğan söylemişti,uykusuzluktan ve devamlı birşeylere bakmaktan yorgun duruma düşmüş fakat hiç değilse geçerli sayılabilecek bir açılım sunmuştu önümüze. Hakkını vermeliydim ki en az benim kadar çalışıyordu ve gerçekten kritik şeyler fark etmemizi sağlıyordu. Bütün radyolarda ve televizyonlarda artık katilden bahsedilir olmuştu. Kayıp olan çocuk hala bulunamamıştı, çocuğun ölü olduğunu kabul etmeye başlamış ve onun içinde yas tutar hale gelmişti halk. Haberlerde kaybolan çocuğun iqsunun yüzkırkiki olduğunu ve kaybedilenin sadece bir çocuk değil geleceğin dahilerinden biri olduğundan söz ediliyordu. Çocuk için gerçekten çok üzülmüştüm fakat yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Bir sene boyunca yine çok az bir mesafe kat edebilmiştik. Fakat halka sunabileceğimiz bir ayak numarası ve bir de açılım vardı. Hırsız olmaktan çıkıp 76


katil olan ve daha sonrada seri katil olan adamın robot resimleri heryerde geziyordu. Haberlerde görüldüğüne dair şeyler konuşuluyordu fakat bize hiçbir bilgi gelmediği için haberlerin sadece yalan haber olduğunu anlayabiliyorduk. Oniki kasım ikibinbeşte bizi şoka uğratan iki kayıp haberi gelmişti. N.B.O. tarafından kaçırıldığını düşündüğümüz iki kayıp haberi. O gün kü otobüste bulunan Melih Bahtiyaroğlu ve Zeynep Kuru isminde iki çocuk kaçırılmıştı. Tüm çabalara rağmen bulabildiğimiz tek şey onsekiz kasımda denizden çıkan bir kız ceseti ve araba hurdalığında bulunan bir çocuk ceseti. Cesetler teşhis edilmiş ve doğrulanmıştı, bu cesetler iki kayıp çocuğa aitti ve yine boğulduktan sonra göbeklerine bir bıçak yardımıyla ‘N.B.O.?’ yazıyordu. Katilin dikkat etmediği şey hurdalık girişnde bir kamera sistemi olduğuydu. Kullandığı araba bir kamyonetti, yüzünü göremiyorduk fakat plakasını görebiliyorduk. Sorun şu ki araba tam kamera sisteminin önünden geçerken arkasından bir köpek onu kovalıyor ve plakayı yarım görmemizi sağlıyor olmasıydı. Plakanın ilk iki rakamı İstanbul’da alınan arabalarla aynı rakamı taşıyordu. Plakanın okunabilen kısmında otuzdört yazıyordu, geri kalanını öğrenemediğimiz sürece bu sayısız şüpheli anlamına geliyordu fakat bu da bir delil sayılırdı. İşlerimizi dahada berbat eden şey plakayı söküp arabayı orada bırakıp plakayla oradan uzaklaşıp gitmiş olmasıydı çünkü araba çalıntıydı. Zavallı köpek ona engel olmaya çalışmıştı fakat köpeği de boğarak öldürmüştü. Köpeğin bize yaptığı kötülüğün yanında ölmeden önce yaptığı iyilik bizi biraz umutlandırdı. Köpeğin dişlerinde seri katile ait olduğunu düşündüğümüz kan izleri vardı. Laboratuar sonuçlarına göre adamımız rh+ kana sahipti, delillere bir yenisi daha eklenmişti fakat hala bir sona yakın değildik. Bir sonraki yıllarda yine cinayetler işlenmişti ve artık işlenecek bir cinayet kalmamıştı. Katil amacına ulaşmış ve yakalanmadan kayıplara karışabilecekti. Son derece dikkatli korunmasına rağmen çocukları yakalamayı ve öldürmeyi başarmıştı. Bu polis teşkilatının bu güne kadar yaşadığı en büyük yenilgi olmuştu. Son cinayetini işlediği onsekiz kasım ikibinsekiz de artık işleyecek 77


başka cinayeti kalmadığını anlamıştım. Zincirdeki herkesin sonunu getirmişti. Doğan tamamen tepkisiz ve çökmüş bir şekilde evine kapanmıştı. Ortada ne yardımı dokunacak yeni bir delil vardı nede bir tanık. Çocukların son derece sağlam korunmuş olmasına rağmen her seferinde bizi gafil avlıyor ve her seferinde cinayetini işliyordu. Elimizi ve kolumuzu bağlayan bu psikopat artık rahat bir şekilde kayıplara karışabilirdi. Elimizde yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Halk bize karşı öfke dolmuştu, haklıydılar çünkü onların canlarını korumakla mükellef olan bizler büyük bir başarısızlık ve yenilgi sembolü olmuştuk onlar için. Her gün binlerce lanet, tehdit ve küfür yağıyordu telefonlarımızdan. Hal bizden nefret ediyor ve gerçek katilin biz olduğunu söylüyordu. Fakat bu sene, yani oniki kasım ikibindokuz da bütün işleri tersine çevirecek bir olay gerçekleşti. Kendi özel cep telefonumdan gizli bir numara aradı ve bana seri katilin kim olduğunu bildiğini söyledi. Bu sesi ilk duyduğumda aynı şuanki olduğu gibi kanım donmuştu ve kalp atışım sanki yavaşlamıştı. Rahatsız edici fakat güven verici bir sesi vardı yada nerden olursa olsun bana yardım edebilecek her hangi birşeye ihtiyacım olduğundan bana güven dolu geliyordu. Bana şartılarını açıklamıştı, eğer katilin kim olduğunu öğrenmek istiyorsam Doğan’ı adamlarıma aldırıp şehrin güneyindeki boş hangarda onyedi kasım gecesi buluşacaktım. Doğan’ın kötü ve tamamen çökmüş bir durumda olduğunu söylediğimde, bana ‘Anlaşma, anlaşmadır. Ayrıca Doğan’ın ve senin yıllardır aradığınız kişiyi size teslim etmekten bahsediyorum. Halkın dilinde aşağılanmaktan ve bu çocukların sebepsiz yere ölümünden rahatsızlık duymuyorsan teklifimi geri çevirebilirsin.’ dedi. Ertesi gün Doğan’a, bu yaşadığım olaydan bahsettiğimde sadece güldü. Hiçbir delil yokken ve hiçbir ipucu yokken cıvık sesli bir serserinin, ne gibi bir isim vereceğini merak ettiğini söyledi ve gelmeyi kabul etti. Son gece için bütün hazırlıkları yapmıştım ve adamlarıma, Doğan da geldikten sonra bütün hangarın etrafını sarmalarını emretmiştim. Büyük ihtimalle katil çektiği vicdan azabından dolayı teslim olacaktı ve telefonda konuştuğum sesin sahibi katildi. Eğer vazgeçerse ya da bir tuzaksa diye bütün hangarın etrafını sarmak, en mantıklıca 78


fikirdi. Ben önden gitmiş ve orada bu sesin sahibiyle tanışmıştım Zifir’le. İçeri gidip yanına girdiğimde, bana hiç bakmadan: “hoş geldin” demişti. Ardından, kendisine Zifir diye seslenebileceğimi söylemişti. Fakat hiçbir şekilde gerçek konumuza giriş yapmamış ve yerde öylece birşeyler çizip durmuştu. Sonunda beklediğimiz adam gelmişti. Artık herşeyin son bulacağı yerde ve herşeyin son bulacağı gündeydim. Bundan oldukça emindim, Zifir biliyordu.

 Sürecek

79


Mum Tuğçe Duysak Yeni bir başlangıca mı sebep oldu eskisinin kaybı, bilemiyorum? Belki de yepyeni bir sayfa açıp, gelecek için korkmadan, bir şeyler yazmam içindir, kim bilir… Bana hiç adaletli gibi gelmese bile, belki bu kez yaşam bana armağanını bu şekilde sunuyordur ve benden sadece görmemi bekliyordur. Ancak öyle zor ki… Öyle zor ki yaşamak; kaldıramıyorum. Bir orospu, ister mi bedenini günde bilmem kaç kez satmayı? Belki ister bazı erkekleri, ama çok büyük bir kısmını istemez ancak para kazanmak için istiyormuş gibi davranır, istekli gözükür. İşte hayatta beni “orospu” etti. Yaşadığım ve ölemediğim için, maskemi takıp devam etmem gerektiğini söylüyor. Daha az düşün, daha az konuş! İnsanlardan ve bu bitmek tükenmek bilmeyen, görünürde onları özelleştiren ancak bir türlü kendilerinin sahip olamadığı bu saçma düşüncelerden bıktım. Ne komiksiniz ey insanlar! Ne komik… Hiçbir şeyi anlamıyorsunuz, işinize gelmeyen. İşte bu yüzden, beni de mutlu sayıyorsunuz. Yoksa ben mi iyi oynuyorum rolümü? Ama ben iyi bir oyuncu değilim. Telefona bile oyun icabı da olsa vaktinden önce cevap veren biri, ne denli iyi bir oyuncu olabilir ki? Yoksa ben rol mü yaptım hep? Belki de aklımın yönlendirmeleri, hep hissettiklerimden öndeydi. E saf akıl, beni sizlerin gözünde pekâlâ iyi, örnek bir insan yapmış olabilir! Ama artık size sabredemiyorum. Susmak, konuşurken bile, hissettiklerimi yapmamak beni çıldırtıyor. İs-te-miyor-um! Yaşamak istemiyorum! Peki, o zaman, tam böyle durumlarda ileri de yakılan mum da neyin nesi? Niçin bir ışık belirdi ötede? Benim artık gidecek gücüm yok. O yol bittiğinde, biliyorum; mum dibine ışık vermeyecek, gözümse karanlığa alışamamanın verdiği tedirginlikle, başka mumlar arayacak… Belki kendim yakmaya çalışacağım ama ne mum, ne de ateş alacak param var. Yine başkası yakacak mumu! Ama ne zamana kadar? İşte bu yüzden uçup gitmek istiyorum, çırptığım kanatlardan da para alacak halleri yok ya! Orhan baba yaşasaydı ne üzülürdü… Artık vitrinlerin önü bile para! 80


Bilir belki de, gelecek daha büyük bir depresyonun artçıları bunlar. Çünkü beklemekte olduğum şey, ancak bu denli büyük bir şey olabilir ve beni bir süreliğine boşluğa iter, hiçlikte yatırır. Ne mutlu olurum yine… Şimdilik kafamı kaldırıp, devam etmek gerek. Sadece devam… Kim bilir, belki aptal çocuksu umudum gerçeğe döner.

81


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: 82


“Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz. 83


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

84

Azizm Sanat E-Dergi Ekim 2009  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you