Issuu on Google+

Azizm Sanat E-Dergi Aralık 2011 Sayı 50

Sever Tanilli Anısına

Film Eleştirileri: Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi, Dedemin İnsanları, Bir Tutam Baharat, Müfreze

1


Editörden Akıl! İster tanrının bize bahşettiği bir lütuf olarak adlandıralım, istersek evrimle birlikte insanlığın eriştiği en yüce kazanım, akıl sonsuz yaratımların kapısını aralayandır. Belki de tam da bu yüzden en çok tepkiyi çeken, saldırıya uğrayan, bastırılan, sindirilen akıldır. Toplumlar kimi zaman akıl tutulmaları yaşarlar, ya da yaşatılırlar "akıl dışılar" tarafından. 12 Eylül rejimi, buna en iyi örnektir. O denli başarılı bir akıl düşmanlığıdır ki öncesi ve sonrasında halen başarılı olmanın ötesinde kitlesel bir akıl tutulmasını sürekli kılmıştır. 12 Eylül rejiminin akıl dışıları, akıldan korktukları için Server Tanilli'yi yargıladılar, sansürlediler, yasakladılar, yaraladılar. O ve O'nun gibilerin akla dayalı güçlerine karşı silahlı güçleri yetmeyince "akıllarınca" bir düşünce yaratmaya çalıştılar ve buna "Türkİslam Sentezi" dediler. Server Tanilli, bu yapay, akıldışı düşünceye karşı kitabın önsözünde açıkça belirttiği üzere "Yaratıcı Aklın Sentezi" adlı dev eseri kaleme aldı. Akıl tutulmasını kırmak amacı taşıyan bu yapıtta şöyle yazar Tanilli: "Aklın bitmeyen sorgulamasından korkanlar vardır. Söz konusu sorgulama, bir yerde 'yerleşik düzen'e, onun kavram ve kurumlarına gelip dayandığı içindir ki, o düzenin sahipleri, bu arada din, felsefeye karşı daima dişlerini göstermiştir." Tam da bu yüzden, ülkedeki muhaliflerin tümü, sistem tarafından terörist ilan edilir, hapse atılır, işkenceden geçer, parasını verip izlediğimiz filmler, takip ettiğimiz internet bile sansürlenir kimsenin umrunda olmaz. Üç yıl önce moda, iki yıl önce HAMAS olan poşular bir anda terör objesine dönüşür, Van'da hemen hergün çocuklar ölürken önceliği 75 yıl öncesinin Dersim'ine verirler, saç kesmek bile terörizmle eş güdülür fakat tüm bunlara rağmen kitlesel olarak şükredilir bize hükmedenlere... Böyle bir zamanda Server Tanilli'yi saygı ve özlemle anarken, O'nun akıl tutulmasına karşı verdiği akıl dolu mücadeleyi sahiplenmemiz ve toplumsala yaymamız gerekiyor. Tam da bu yüzden, Server Tanilli'nin anısına adadığımız Aralık çalışmalarımızda, değerli yazarlar Fatih Yaşlı ve Ahmet Çınar ülke gündeminde fazla yer teşkil etmeden sinsice ilerleyen gerici politikaları deşifre ediyorlar yazılarında. Ülkemizin değerli bilimcilerinden Osman Bahadır ise akıl düşmanlığının her daim saldırdığı Darwin ve evrim kuramını, Atatürk'ün konuyla ilgili çalışmalarına değinerek ele alıyor. Can Ceylan ise, Server Tanilli'nin ardından kaleme aldığı dizeleriyle Azizm'de. Fotoğraf bölümümüzdeyse Osman Bahar'ın kadrajına düşen fındık toplama işçilerinin 2


emeklerine yakından bakıyoruz. Sinema yazılarımızda Selin Süar, yönetmenliğini Onur Ünlü'nün yaptığı Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi'ni ve Akdeniz sinemasının iki örneği, Dedemin İnsanları ve Bir Tutam Baharat, üzerinden dede-torun ilikilerini masaya yatırıyor. Ayrıca Çağan Irmak'ın son filmindeki melodram dokusu ve Oliver Stone'un yönettiği Platoon filminin analizi de sayfalarımızda. Aydınlanma, sanat ve akıl dolu yeni bir yıl dileğiyle... Azizm'in Notu: Ocak ayı güncellemesi içinse dilediğiniz konuda inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videoyu 6 Ocak 2012 tarihine kadar editörlerimize iletebilirsiniz.

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Dedemin İnsanları (2011) – Çağan Irmak Arka Kapak: Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Öyküsü (2011) – Onur Ünlü

3


İçindekiler İslamcılıkta Antikapitalizm Aramak: Gericiliğin Daniskası! - Ahmet Çınar

s.5

Atatürk ve Darwinizm - Osman Bahadır

s.12

Türk Sağının Emperyal Hevesleri: Yeni Osmanlıcılığın Kısa Tarihi - Fatih Yaşlı

s.15

Ardınızdan (şiir) - Can Ceylan

s.18

Dedemin İnsanları'ndan Bir Tutam Baharat'a: Ayrılık Ekseninde Dede Torun İlişkileri - Selin Süar

s.19

Dedemin İnsanları'nın Melodramı - Onur Keşaplı

s.32

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesinden Ülkem İnsanının Absürd Görünümü - Selin Süar

s.38

Stone, Platoon ve Vietnam - Onur Keşaplı

s.44

Umut(suz) Olmak (şiir) - Işık Cem Özok

s.49

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! - Mustafa Balbay

s.51

4


İslamcılıkta Antikapitalizm Aramak: Gericiliğin Daniskası! Ahmet Çınar Bugün içinde yaşadığımız coğrafyada bir “tasfiye operasyonu” yaşandığını, hatta operasyonun sonlandığını, birinci cumhuriyetin yıkıldığını, ikinci cumhuriyetin anayasasının hazırlandığını, halen görevde olan Meclis’in de ikinci cumhuriyetin kurucu meclisi olarak çalışmalarını sürdürdüğünü artık sağır sultan biliyor. Yazılıp çizildi, okunup söylendi, konuşulup tartışıldı. Cumhuriyet fikriyatı, aydınlanma düşüncesi, laiklik ilkesi bu ülkeden kazınmıştır. Cumhuriyet-laiklik-aydınlanma felsefesinin tasfiyesini gerçekleştiren kadrolar, bu tasfiyeyi “korkunç bir çarpıtmayla” gerçekleştirmişlerdir. Bu çarpıtmanın adı, “İslamizasyona antikapitalist misyon yükleme” çarpıtmasıdır. Açıklamaya çalışacağım… *** Bugün gerçekleştirilen tasfiye operasyonlarının teorisyenlerinden biri İdris Küçükömer ve tezleridir. İdris Küçükömer’i önceleyen ise Çetin Altan’dır. Nerden biliyoruz bunu? Çetin Altan 1960’ların ikinci yarısında TİP milletvekiliyken “Onlar Uyanırken – Türk Sosyalistlerinin El Kitabı” adlı bir kitap kaleme getirmiştir. Hafta sonlarında sahafları turlarken hâlâ gördüğüm, kolaylıkla elde edilebilecek bir kitaptır. Bu kitapta “İlericilik-Gericilik Tartışmasındaki Oyun” başlıklı bir bölüm vardır. Bu bölümde şöyle yazmıştır Altan: “Kompradorlar, Atatürkçülüğü ve laikliği batı burjuvalarınınkine benzer bir yaşantı ve sarfiyat özgürlüğü olarak benimsemişlerdi. Artık din adamları kendilerinin Ramazanda kafayı çekmesine karışamıyorlardı. Kadınlarla diledikleri şekilde eğlenip gezebiliyorlardı. Laiklik gerçek bir vicdan özgürlüğü getirmemişti ama 5


kompradorlara din baskısını atlayıp diledikleri gibi para harcama özgürlüğünü getirmişti. Sosyalistler, kompradorların kazancını kontrol etmek istiyorlardı. Halk ise aynı kompradorların dinsel yoldan sarfiyatını kontrol etmek, daha doğrusu bu sarfiyatı dinsel yoldan baskı altına almak istiyordu. Sosyalizm ile halkın yine burjuvaziye kızgınlığının bir başka görüntüsü olan dinsel akımlar, aslında kaynağını aynı ezilen sınıftan alıyordu. Sadece birincisi bilimsel bir karşı çıkma, ikincisi ise bilinçsiz bir kızgınlığın metafizik olarak şekillenmesiydi.” Ne büyük, ne tarihsel bir yanılgı! Altan, burada sosyalist-komünistler ile kompradorlara karşı çıkan sağcı-milliyetçi-dinci çoğunluğu aynı kefeye koyarak, köksüz bir “hedef birliğine” işaret ediyor! Çetin Altan şunları da yazmış: “Bilinçsiz halkın kompradorlara gâvur demesi sağ, aynı halktan bilinçli öncülerin kompradorlara sömürücü demesi sol olarak lanse edildi. Kapitalizm ise hokkabaz topu gibi arada kaynatıldı. Ve halkın bilinçli kısmıyla, bilinçsiz kütlesi birbirine düşman edilmek istendi. Ama bu ilericilik-gericilik oyununu, en uyanık aydınlar dahi badem ezmesi gibi yuttular. Komprador burjuvazisini gerçekten ilerici, halkı da gerçekten gerici zannettiler. Laikliğin de Türkiye’de vicdan özgürlüğünü değil, kompradorların sarfiyat özgürlüğünü sağlamak için bir bahane diye kullanıldığını göremediler.” Son cümleyi dikkatle bir kez daha okumak lazım: Sosyalizan görünüp laiklik karşıtlığını gizleyen sinsi bir cümledir. Bu cümlede laikliği sadece vicdan özgürlüğüne indirgeme ve sağ-dindar-milliyetçi kesime de antikapitalist misyon yükleme gayreti var. Bu düşünceler 1967’de yayınlanıyor. *** İki yıl sonra İdris Küçükömer sahne alıyor. Küçükömer, tarihsel maddeci teorinin ekonomist çarpıtmaya uğratılmasının kitabını yazmış adamdır! O kitabın adı “Düzenin Yabancılaşması”dır. Günümüz liberal gericilerinin el kitabıdır. Örneğin Taha Akyol, iki üç ayda bir Küçükömer’den ve “Düzenin Yabancılaşması” kitabından alıntı yapmazsa, kendini rahat hissetmez! İşte Çetin Altan, 1967’de İdris Küçükömer’i önceleyerek onun önünü açmıştır. Bu düşünceye göre İslamcılık, antikapitalist bir öz içermektedir. Yeniçeri-esnafulema birliğine dayanan geniş İslamcı-Doğucu halk cephesi, kendisini ezen 6


Batıcı-bürokratik-laik komprador burjuvazisine kızgınlık duymakta, ancak sınıfsal bilince sahip olmadığı için var olan kızgınlığını metafizik-dinsel biçimlerde dile getirmektedir. Bu geniş halk yığınları İslam yoluyla komprador burjuvazinin sarfiyatını kontrol etmeye çalışırken, aynı kontrolü ise sosyalistler kendi bilimsel dünya görüşlerine dayanarak yapmaya çalışmaktadırlar. Böylece İslamcılığa antikapitalist bir misyon yüklenmiştir. Yaşanan son 40-50 yıllık dönem bu görüşleri kesinlikle yanlışlamıştır. AKP ise bu yanlışlamanın simgesidir. Son dokuz yılda İslamik-Osmanik-liberal-gerici AKP’nin, komprador burjuvazinin ihtiyaçlarını nasıl giderdiğini; gidermekle kalmayıp kendi burjuvazisini nasıl yarattığını görüyoruz! Çünkü… İslamcılık hiçbir zaman kapitalizme / liberalizme karşı olmamış, hep zenginleşerek güçlenmeyi ve kendi rejimini kurmayı hedeflemiştir. İslamda, İslamcılıkta antikapitalist bir öz, bir anlam, bir boyut, bir işlev aramak tek kelimeyle gericiliktir. Bu yol, her zaman İslamizasyona hizmet eden, dinci gericiliğe meşruiyet kazandıran, son tahlilde de AKP’ye yarayan bir gaflet ve dalalettir. Biz sosyalistlerin yapması gerekense, sonsuz bir inanç özgürlüğünü savunmak ve dinin kamusal yaşamdan tamamen çekilmesini sağlamaktır. Bu ise maddeci felsefeyi geliştirmekle olanaklıdır. Yoksa dincilere, dinci gericilere, İslamizasyon propagandistlerine şirin görünmek adına, maddeci felsefeyi arka plana atmak, kelimenin tam anlamıyla harakiri yapmaktır. Yapılması gereken dini apolitize ve deformalize etmektir. Başka yol yoktur sosyalistler ve komünistler açısından. Bu da, gazetelerinde ve dergilerinde sayfa sayfa ayetler / hadisler yayınlayıp aslında İslam’ın ne kadar sosyal adaletçi bir din olduğunu kanıtlamaya çabalamakla, İhsan Eliaçık, Eren Erdem gibi hocaefendilere sayfalarını açmakla olmaz. (Bkz: Aydınlık gazetesinin çeşitli sayıları) Pensilvanya’daki hocaefendiye her gün saygılar göndermekle, laikliğe saygılı tarikatlara karşı olmadığını açıklamakla, tekke ve zaviyelerin açılması gerektiğini savunmakla, dini AKP’nin elinden kurtaracaklarını söylemekle de olmaz. (Bkz: Kılıçdaroğlu ve CHP’lilerin çeşitli konuşmaları.)

7


Bir not daha: Örneğin bugünlerde Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan, boğazda bir balıkçı lokantasında karşılıklı oturup kameraların karşısında iki kadeh rakı parlatsalar, pek çok sosyal demokrat bu tabloya fit olacaktır ne yazık ki! Bundan eminim! *** Aziz Nesin’den söz açmanın tam sırası. Aziz Nesin’le 1980’lerde yapılan vardır:“İnsanlar Konuşa Konuşa.”

söyleşilerin

derlendiği

bir

kitap

İşte o kitapta “Yaratılmak İstenen Burjuva Görünüşlü Ortaçağ Kültürü” başlıklı bir bölüm vardır. Aziz Nesin, bu bölümdeki söyleşide, 12 Eylül faşist darbesinin hedefinin tarikatlara dayalı, tasavvuftan beslenen İslamcı-dinsel bir düzen kurmak olduğunu net bir şekilde anlatmıştır. Ve kendisi gerçek bir aydın sorumluluğuyla ömrünün sonuna kadar bu karanlığın yerleşmesine karşı mücadele vermiştir. Aziz Nesin’i zaten bu nedenle yakmak istemişlerdir. O söyleşide şöyle diyor Aziz Bey: “Dış görünüşüyle çağdaş olan bütün teknolojiyi almak, çağdaş denilebilecek bütün teknolojiyi aygıt ve araç olarak almak, ama bu dış çağdaşlığın içerisine öz olarak tam bir İslamik ortaçağ kültürünü yerleştirmek. Bunun için de en başında, Türkiye’deki sağcılar 1980’e kadar ve ondan önceki Adalet Partisi iktidarı dönemine dek Türkiye’de dinciırkçı sağcı olarak ve yine dinci-aşırı milliyetçi sağcı olarak karşıt durumdaydılar ve çelişkili görünmekteydiler. Türk-İslam sentezinde dinci sağcılarla aşırı ulusalcı sağcılar uzlaşma yolu arayıp birleştiler. O zaman, en yeni en modern otomobili kullanacaklar, en modern yapılarda yaşayacaklar, her türlü konfor olacak, tıpkı petrol zengini Arap ülkelerinde olduğu gibi. Her çağdaş teknoloji olacak. Ama kafa yapısı bakımından insanlar çağı yaşayamayacaklar, orta çağı yaşayacaklar. Neden bunu yapmaya çalıştılar? Çünkü bu teknolojiye koşut olarak, insanın beyni çalışırsa o zaman bazı şeylere itiraz etmesi gerekiyor. Halbuki teknolojiyi, konforu elde edip de, kafası ortaçağda kalırsa o zaman teslimiyetçi bir insan olarak hiçbir şeye karşı gelmeyecek, durumdan yakınmayacak ve hatta durumun savunucusu olacak. Böyle bir insan yetiştirmek istiyorlar. Kültür politikalarının özü budur. İnsanları da böyle, üniversiteleri de böyle. Her şeyi buna göre hazırlıyorlar. Bu dizge, yalnız Türkiye’nin dizgesi değil. Amerika’da da durum aynı. Amerika’da bol bol üniversite var. Bu üniversitelerden orta düzeyde aydınlar çıkacak. Yakın gelecekte Amerika’nın kötü bir örneği olarak Türkiye’de de bol sayıda üniversite olacak. Hatta liselerin bile yeterli olmadığı taşra kasabalarında üniversiteler açacaklar ama bunların altyapıları olmayacak. Bilimsel 8


altyapıları, kitaplıkları, laboratuvarları, yeterli sayıda ve yetenekli hocaları olmayacak. Bu yetersiz üniversitelerden bolca mezun çıkacak, böylece insanlar dış gereksinimleri bakımından doyuma ulaşmış olacaklar. Diplomalılar olacak. Bu ülkeyi kim yönetecek? Ha, onun için de ayrı üniversiteler gerekiyor. Ülkeyi yönetebilecek derken yönetici anlamında değil, bilimini yönetecek, sanatını yönetecek, edebiyatını yönetecek, ticaretini yönetecek, dış alım-satımını yönetecek insanlar gerekli. Çünkü bunlar önemli beyinler ve bu önemli beyinler daha küçük yaştan beri iyi besin alan, iyi protein alan ve durumu çok iyi olan insanlardan oluşur. Onlar için ayrı üniversite gerekli. İşte onlar Türkiye’yi askeri, yönetimsel, bilimsel, kültürel bakımdan yönetecekler. İşte bunun için Bilkent kuruldu. Bilkent’in arkasından yeni üniversiteler kuruluyor.” *** Ne dersiniz, sizce 25 yıl önce Aziz Nesin yeterince öngörüde bulunmamış mı? Evet, Aziz Bey’in öngörüleri bugün fazlasıyla gerçekleşmiştir. Artık Türkiye, burjuva görünüşlü bir ortaçağ kültürünü yaşamakta ve yaşatmaktadır! *** Sosyalizmin kitleselleşememesinin nedeni olarak, “dinciliğe” ve “dinin siyasallaştırılmasına” karşı olan tutumunu göstermek kadar tehlikeli bir saldırı yoktur. Çünkü bu tür tavsiyeler, aslında solu var eden teorik zeminden, var oluş zemininden yoksun kılıp yok etmeyi amaçlar. Dindar diye nitelendirilen kütleye şirin görünmek amacıyla materyalist düşünceden ödün vermeye kalkmak ya da materyalist düşünceyi ödünsüz bir şekilde savunma konusunda duraksamak, siyasal intihara teşebbüs etmekle eş anlamlıdır. Neden böyledir? Bakınız Karl Marx’ın, Johann Baptist Schweitzer’e yazdığı 24 Ocak 1865 tarihli mektubundan, Proudhon’la ilgili bölüm tam da bu noktaya işaret etmektedir. Marx şöyle yazıyor: “Proudhon’un siyasal ve felsefi yazılarını tümü, ekonomik yapıtlarının çelişkili ve bulanık niteliğinin aynısını bütünüyle taşır. Ayrıca değerleri yalnızca yerel Fransız değerleridir. Ama dine, kiliseye karşı saldırılar, Fransız sosyalistlerinin, 18. Yüzyıl burjuva Voltaireciliğine ve 19. Yüzyıl Alman tanrıtanımazlığına karşı üstünlüklerini göstermek için dindarlıklarını vurgulamayı arzu etmeleri nedeniyle, yerel de olsa büyük değer 9


taşıyordu. Deli Petro’nun Rus barbarlığını barbarlıkla yenmesi gibi, Proudhon da Fransızların süslü tümce kurma alışkanlıklarını kendi ifadeleriyle yendi.” Marx’ın bu belirlemesi önemlidir. Bu topraklardaki ilerici, maddeci felsefenin gelişmesine katkısı olmuş her türlü birikime sırtımızı dönüp, güya kitlelerle daha sıkı ve gerçek bir ilişki kurmak adına dindar gibi görünmek ya da maddeci felsefeyi arka plana itmek, gericiliğe teslim olmak demektir. Tarihsel maddeci teorinin özünü çok güzel ve her türlü kuşkuyu silecek şekilde açıklayan, Marx’ın 28 Aralık 1846’da Annenkov’a yazdığı bir mektuptan bir bölüm aktarmak isterim: “Demek ki, insanların, içerisinde ürettikleri, tükettikleri ve değiştikleri ekonomik biçimler geçici ve tarihseldir. Yeni üretici güçlerin edinilmesiyle insanlar üretim tarzıyla birlikte de belli bir üretim tarzı için uygun düşen ekonomik ilişkileri değiştirirler.” Yani bütün üretim biçimleri tarihsel, dolayısıyla geçicidir. Ve insanların bilinçli faaliyetleriyle değiştirilebilirler. Değiştirilebilir, dönüştürülebilir olduğu için tarihseldir. Tarihsel olduğu için de sınırlıdır. Niceliksel olarak tarih sahnesinde işgal ettiği süre, bize ne kadar uzun görünürse görünsün, bütün üretim tarzları geçicidir. Çünkü tarihseldir. Ve insanların bilinçli, yaratıcı, devrimci müdahaleleriyle değiştirilebilirler. Değiştirilmeleri, dönüştürülmeleri zorunludur. Aynı mektupta Marx, burjuva ideolojilerinin biçimi, versiyonları, varyantları ne olursa olsunlar, teorik özünü şu sözlerle ifade ediyor: “Hepsi olanaksızı, yani burjuvazinin varlık koşullarını, bu koşulların zorunlu sonuçlarından azade biçimde isterler. Hiçbiri anlamaz ki, feodal üretim biçimi gibi burjuva üretim biçimi de tarihseldir ve geçicidir. Bu hata, burjuva insanı, her toplumun tek olası temeli şeklinde düşünmelerinden ileri gelmektedir; insanların burjuva olmaktan çıktığı bir toplum tasarlayamazlar.” “İnsanların burjuva olmaktan çıktığı bir toplumun tasarlanamamasının” en önemli ideolojik nedeni, burjuva insanı öncesiz ve sonrasız kabul etmektir. İşte bu nedenle kapitalizm dinseldir. Özsel olarak dinseldir. Yani sadece sömürü düzeninin devamını sağlamak için kullanılan bir siyasal araç olmanın çok ötesinde, var olan sömürü düzeninin işleyişinin sürekli biçimde yeniden ürettiği, bu işleyişe içkin, bu işleyişin olmazsa olmaz bir unsurudur dinsellik.

10


Niçin böyledir? Çünkü dinsellik, “yeni insanı”, düşünen, sorgulayan, itiraz eden insanı yaratmamızı engeller. Yeni insanlardan oluşan yeni toplumu yaratmak için harekete geçmemizi engeller. Verili halimizi, mutlaka ileriye, özgürlüğe, eşitliğe doğru aşmamız ve bunun için en sert şekilde müdahale etmemiz gereken verili halimizi onaylamamızı, kabul etmemizi ister. Liberal ideolojideki “müdahalesizlik” ilkesi ile dinselliğin bu derece kaynaşmış olmasında şaşılacak bir durum yok aslında. Liberal ideoloji, müdahalesizliği savunarak insanın yaratıcı gücüne, yeni bir toplumu kurma gücüne, bu gücü hayata geçirebileceği yegane alan ve olanak olan politikaya karşı korkusunu, ürküntüsünü ortaya koyar. Liberalizm teorik olarak politikasızlıktır, politikaya düşmanlıktır. Politik yaşamın meleği olan yurttaşa yani kamusal insana düşmanlıktır. Yurttaşların, benzerleriyle bir arada eyleyerek yeni bir ilişkiler düzeneğini bilinçli bir şekilde kurabileceğinin inkârı ve korkusudur. O nedenle totalitarizm, liberalizme içkindir. Jakobenizmin ve entelektüel şiddetin önemi de bu noktada yaşamsal önem kazanmaktadır. Kendisine liberal diyenlerin de jakobenizmden neden bu kadar ürktükleri ve yirmi dört saat jakobenizme sövdükleri, jakobenizmi bir öcü gibi göstererek etrafa büyük bir ideolojik şiddet yaydıkları ortadadır. Sosyalistlerin tek ölçütü şudur: Sosyalistler kimsenin inancına, imanına karışmazlar. Ancak din istismarcılığı yapanlarla, dini siyasallaştıranlarla, kamusal alanı dinselleştirenlerle sonuna kadar, inatla ve kararlılıkla mücadele ederler. Bu kadar açık. Bu denli net. *** Tekrar etmekte yarar var: Dinsellikte ve dincilikte antikapitalist, antiemperyalist bir yön, bir boyut, bir anlam aramak kadar, sola / sosyalizme karşı kurulmuş hain bir tuzak olamaz. Aramayacağız. Arasak da bulamayacağız.

11


Atatürk ve Darwinizm Osman Bahadır Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü direktörü Prof. Dr. Zafer Toprak, Atatürk’ün ölümünün 73. yıldönümü kapsamında düzenlenen anma toplantılarının bir bölümü olarak 10 Kasım 2011 günü saat 9.10’da Albert Long Hall salonunda “Atatürk ve Darwinizm” başlıklı bir konuşma yaptı. Prof. Toprak, konuşmasında esas olarak Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi resmi tarih anlayışlarındaki farklılaşmalar ve Darwinci evrim teorisini savunan Atatürk dönemine özgü anlayış üzerinde durdu. Prof. Dr. Zafer Toprak’ın konuşmasındaki önemli saptamalar özetle şunlar oldu: “1908’e kadar resmi tarih öğretiminin esasını ‘tarihi mukaddes’ oluşturuyordu. ‘Tarihi temeddün (uygarlık tarihi) anlayışı 1908’den itibaren önem kazandı ve 1908-1928 yılları arasında bu iki tarih anlayışı birbirinden tamamen ayrıldı. Bu tarihten sonra Atatürk’ün ölümüne kadar olan dönemde, hem Atatürk’ün tarih görüşünü, hem de Türk Tarih Tezi çalışmalarını etkileyen ve yönlendiren iki temel kaynak, Eugéne Pittard (1867-1962) ve H.G.Wells (1866-1946)’in eserleri ve düşünceleri olmuştur. Pittard’ın Les Races et l’Histoire kitabı ile Wells’in The Outline of History kitapları Türk tarih tezlerinin iki omurgasıdır. Atatürk, Pittard’ın eserindeki bakış açısını olumlu bulmaktadır. (Pittard, Le Visage Nouveau de la Turquie adında Kemalist Türkiye’yi çok öven bir kitap yazmıştır.)

12


Eugene Pittard Öte yandan Pittard da Atatürk hakkında çok olumlu görüşlere sahiptir. Onun Arkeoloji dergisinde Atatürk’ten övgüyle bahseden çok önemli bir makalesi vardır. Atatürk’ü dünya tarihindeki yol gösterici liderlerden olarak görmektedir. Pittard, İkinci Türk Tarih Kongresi’nde ikinci başkanlığa seçiliyor. Atatürk Wells’in eserini fransızcasından (Esquisse de l’Histoire Universelle) okuyor ve derhal Türkçeye çevrilmesi talimatını veriyor. Hatta eserin çevirisinin gecikmemesi için eser fasiküller halinde çok sayıdaki çevirmene veriliyor. Türkçede Cihan Tarihinin Umumi Hatları adıyla yayımlanan bu kitap Atatürk’ün Nutuk’ta bahsettiği tek kitaptır. Wells’in eseri Almanya’da Naziler tarafından yakılmış bir kitaptır. Kadın hareketinin destekçisidir. Pittard ve Wells’in her ikisi de Darwinci evrim teorisini savunan kimselerdir. Atatürk Wells’in kitabındaki “adaletin ve tek bir yasanın buyruğu altındaki dünya” yaklaşımını çok benimsiyor. Atatürk’e göre tarihçilik artık çok çeşitli alanlardaki uzmanların birlikte çalışmasıyla yapılması gereken bir çalışmadır ve bu şekilde total bir tarih adımı atılmalıdır.

H.G. Wells Atatürk döneminde orta ve yüksek öğretim ders kitaplarında Darwinci evrim teorisi savunulmaktadır. Wells’in kitabı da evrim teorisini savunan Türkçedeki en önemli kaynak eserlerden biri olmuştur. Bu kitapta ve diğer ders kitaplarında insanın gelişimi, tekhücreli canlılardan insana doğru gelen bir ‘hayat zinciri’ kavramı temelinde verilmektedir. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra ders kitaplarındaki ‘hayat zinciri’ yaklaşımı terkedilmiş ve Darwinci evrim teorisi çerçevesindeki açıklamalara artık rastlanmaz olmuştur. Örneğin 1939 yılında yayımlanmış olan Şemseddin Günaltay’ın Tarih 1 kitabında hayat zinciri kavramı artık terkedilmiş durumdadır.” Prof. Dr. Zafer Toprak’ın, Darwinci evrim teorisinin cumhuriyet döneminde ders kitaplarındaki gelişimiyle ilgili en önemli tespitlerinden biri budur. 13


Prof. Dr. Zafer Toprak konuşmasında ayrıca Türkiye’de sosyal bilimlerin 1930’larda doğduğunu, bu bilimlerin doğuş yerinin Dil Tarih Coğrafya Fakültesi olduğunu ve bu fakültedeki çalışmaların özünün de antropoloji olduğunu belirtmiştir.

14


Türk Sağının Emperyal Hevesleri: Yeni Osmanlıcılığın Kısa Tarihi Fatih Yaşlı Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşunun ardından Osmanlı devletini yeniden ihya etmeyi ve lağvedilen saltanatı geri getirmeyi savunan etkili bir siyasi akım hiç var olmadı. Cumhuriyetin bir kurtuluş savaşı kazanarak kurulması nedeniyle sahip olduğu meşruiyet, rejimin Osmanlı geçmişini açık bir şekilde reddedip kendi ötekisi olarak ilan etmesi, Kemalist ideolojinin kuşatıcı etkisi ve otoriter yapının farklı siyasal ideolojilere karşı tahammülsüzlüğü bu var olmayışın en önemli sebepleriydi. Cumhuriyeti kuran kadrolar, koskoca bir imparatorluğun on beş yirmi yıl gibi kısa bir süre içerisinde yıkılıp gittiğine şahitlik etmişler, bu yıkımdan son kale olarak gördükleri Anadolu’da bir devlet çıkarmayı başarmışlardı. Tam da bu nedenle dış politikada maceracı arayışlara girmeyi ve yeni bir Osmanlı rüyası görmeyi reddettiler. Ancak milliyetçi muhafazakâr aydınlar arasında ve bütün sağ partilerde altın çağ özlemi anlamında bir Osmanlıcılık fikri her daim mevcut oldu. Özellikle cumhuriyeti kuran parti olan CHP’nin çok partili hayata geçilmesinin ardından iktidarı kaybetmesi ve merkez sağ partilerin iktidara gelmesiyle beraber Osmanlı siyasal söyleme tekrar döndü. Milliyetçi-muhafazakâr aydınlar ve siyasal partiler cumhuriyetle doğrudan bir cepheleşmeyi göze alamadıkları her durumda Osmanlı geçmişine atıf yapmayı tercih ettiler; Osmanlı, hoşgörüsüyle, adaletiyle, nizam-ı âlem fikriyle hem cumhuriyetin hem de yirminci yüzyılın, yani Soğuk Savaş döneminin bütün partilerinin ve siyasi ideolojilerinin asıl alternatifiydi. Buna göre Osmanlı, Batı’nın çok sonraları keşfettiği uygarlık değerlerinin hemen hepsine geçmişte sahip olmuş, farklı etnik kökenlerden ve farklı sınıflardan milyonlarca insanı barış içerisinde bir arada yaşatma başarısını göstermişti. Bir zamanlar milyonlarca kilometrekarede hüküm sürmüş bir devletin varlığını bilmek, milliyetçi muhafazakâr aydınlara ve partilere emperyal bir geçmişin emperyal bir geleceğe dönüştürülebileceğine dair bir işaret olarak görünüyordu, Türkler geçmişte bir imparatorluk kurmuşlarsa gelecekte de kurabilirlerdi. Buna dayanak olarak ise Türklerin tanrı tarafından dünyaya nizam vermek, yani 15


dünyayı yönetmek ve adaletli bir şekilde şekillendirmek için seçilmiş bir millet olduğu şeklindeki tezler ileri sürülüyordu. Nizam-ı Âlem ve İla’yı Kelimetullah gibi kavramlar bu tezlerle birlikte popülerlik kazanmaya başladı. Özellikle 1960’ların ortalarından itibaren Türkiye’de sol akımların ve işçi sınıfı hareketinin yükselmesiyle birlikte Osmanlı, sağ partiler açısından temel referans noktalarından biri haline geldi. Kemalist aydınların önemlice bir bölümünün sol düşüncelerden etkilenerek giderek sola kaydığı ve solun hem ideolojik hem de kültürel alanda hegemonya kurmaya başladığı bir dönemde sağcı aydınlar ve partiler özellikle taşralı gençleri anti-komünist mücadeleye dahil edebilmek için hem İslami söylemlerini hem de Osmanlıcılığı yükseltmeyi tercih ettiler. Böylelikle solcular milletinin değerlerine yabancılaşmış, Batı öykünmecisi, köksüz ve temelsiz ideolojilerin temsilcileri olarak gösterilirken, milliyetçi ve muhafazakâr akımlar kendilerini kadim değerlerin temsilcisi, yerli ve özgün olarak sunabileceklerdi. Örneğin bu dönemde MHP Osmanlı sancağındaki üç hilali parti bayrağı olarak seçiyor, gençlik örgütü olan Ülkü Ocakları’nın bayrağına ise bir hilal içerisinde ulumakta olan bir bozkurt figürü yerleştirilerek hem Osmanlı’ya hem de Osmanlı öncesi Türk geçmişine göndermede bulunulmuş olunuyordu. MHP’nin önemli ideologlarından biri olan Dündar Taşer emperyal bir devlet hayalini “Büyük Türkiye” terimiyle ifade ediyor; Süleyman Demirel ise 1977 yılında yayınlanan kitabına aynı ismi, yani “Büyük Türkiye” ismini veriyordu. Bunun yanı sıra Milli Nizam Partisi ve Milli Selamet Partisi’nin parti programlarında geleceğin büyük Türkiye’sinin Osmanlı benzeri bir devlet olacağı söyleniyordu. (İlginçtir, Milli Görüş geleneğinin son partisi olan Saadet Partisi’nin 2011 seçim beyannamesinin başlığı “Yeniden Büyük Türkiye’yi İnşa Programı’ydı) Dolayısıyla 1980’lere gelindiğinde, hem merkez hem milliyetçi hem de İslami sağda Osmanlı temel referans noktalarından birini teşkil eder hale gelmişti. 12 Eylül darbesinin Türk-İslam sentezine dayalı dönüşüm projesiyle zemini hazırlanan yeni Osmanlıcılığın adının konulması ise Özal döneminde gerçekleşti. 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve reel sosyalizmin sona ermesinin ardından Türkiye’nin uluslararası konumunun ne olacağına dair sağcı entelektüeller tarafından başlatılan tartışmada, özellikle Türkiye Günlüğü dergisi etrafında toplanmış olan isimler post-komünist dünyada Türkiye’ye yeni bir fırsat kapısının açılmış olduğunu, Türkiye’nin Osmanlı bakiyesi topraklarda, yani Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya’da emperyal bir güç haline gelebileceğini savunuyorlardı. Ancak Türkiye’de siyasetin ve ekonominin yoğun krizler yaşadığı 1990’lı yıllar, emperyal Türkiye hayallerini daha baştan ciddiye alınamayacak bir fantezi haline getiriyordu. Özal’ın karizmasıyla ve bir grup entelektüelin çabalarıyla gündemde tutulmaya 16


çalışılan yeni Osmanlıcılık fikri 90’ların karmaşık gündeminde yok olup gitti. Yeniden sahneye çıkışını görmek için ise 2000’li yılları ve AKP iktidarını beklemek gerekecekti. AKP, Türk sağının bütün unsurlarını (liberal, muhafazakâr, milliyetçi ve İslamcı) bünyesinde birleştirmeyi başaran bir parti olarak, sağın Osmanlıcı mirasına da sahip çıktı ve adını koymamış da olsa dış politikasını açık bir şekilde yeni-Osmanlıcılık olarak belirledi. Bu ise esas olarak ABD’nin ve Atlantik ekseninin Ortadoğu’ya yönelik politikalarında taşeron bir rol üstlenmek anlamına geliyordu. Bu rol “Arap baharı” ile birlikte çok daha belirgin bir veçheye kavuştu, Kaddafi’nin devrilmesi sürecinde yaşananlar bu rolün ne olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuş oldu. Benzer bir oyun şimdilerde Suriye ve Esad rejimi için oynanıyor ve yeni-Osmanlıcılık kendisine düşen taşeronluk görevini yerine getirmek için elinden geleni yapıyor. İç ve dış politikanın ayrıştırılamaz biçimde içiçe geçtiği böylesi bir konjonktürde toplumsal muhalefetin sadece iç politikadaki gelişmeleri değil dış politikayı da gündemine alması gerekiyor.

17


Ardınızdan Can Ceylan

Server Tanilli'nin aziz anısına... Ölü sevici olduğumuzdan değil Kitaplarınıza öldükten sonra da sarılıyor olmamız Mazoşist olduğumuzdan değil Yitirdikten sonra arkanızdan ağlıyor olmamız Biz ki Yarınlarımızda Artık dönmeyecek olmanızın açtığı gedik Pişmanlık törpüsüyle örselenmeyi Kıymığına kadar hak edenleriz

18


Dedemin İnsanları’ndan Bir Tutam Baharat’a: Ayrılık Ekseninde Dede-Torun İlişkileri Selin Süar Ülkemiz sinemasında ��rnekleri pek görülmese de, beyaz perdeye son dönemde yansıyan bir mübadele filmimiz daha oldu. Çağan Irmak’ın "Dedemin İnsanları" adlı filmi, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen mübadillerin durumunu, ‘ağlatmaya programlı’ tarzıyla iyi kötü sinemaya aktardı. Film, karakterlerin inanılmaz

mutlu

hallerini

yansıtsa

da,

uzun

süren

yemek

masası

muhabbetlerinde ailenin sol görüşü temel almasından ve ülkenin durumundan bir kez bile bahsedilmese de, Irmak’ın üniversite çağında gördüğü Semiyoloji dersinde ‘gösteren, gösterilen, gösterge’ üçlüsü etrafında aklında kalan ve seyirciye hemen her filminde bir şekilde verdiği sinema dersleri etrafında örülse de Dedemin İnsanları; ele aldığı konu ve klasik senaryo yapısıyla sinemamızın iyi örnekleri arasında yer alıyor. İnsanlık tarihinde mübadele örnekleri arasında hâlâ en büyüklerden biri olarak örnek teşkil eden Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin tarihi Lozan Antlaşması’na dayanır. Türk Kurtuluş Savaşı sonrası 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde, Fransa, İtalya, Japonya, İngiltere, Yunanistan, Bulgaristan, Portekiz, Romanya, Belçika, Rus Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti ve Yugoslavya temsilcileri ile Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcilerinin Lozan Üniversitesi salonunda, Sevr Antlaşması yerine imzalanan Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve egemenliğinin uluslararası resmi kanıtıdır. Yeni kurulan ülkenin ulusa dair olan temel özellikleri, Lozan 19


Antlaşmasında yer almıştır ve buna göre, Türkiye'de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan, vatanı ve milletiyle bölünmez bir bütün oluşturan herkes kanun

karşısında

eşit

ve

aynı

haklara

sahip

Türk

ulusunu

oluşturmaktadır. Henüz Türk ordusu İzmir’i geri almadan önce Türk tarafında mübadele fikri doğmuştur, ancak bu Yunanistan’da Venizelos ve hükümetinin de istediği bir karşılıklı çözüm yoludur. Her iki devletin söz söyleyicilerinin karşılıklı imzasıyla milyonlarca insanın hayatı değişecektir, ancak 1923’te Lozan’da Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi’ni imzalamış olan Yunan devlet adamları, bu sözleşmeye imza atmış olmaktan ötürü daima eleştirilmişlerdir. Özellikle Küçük Asya felaketinin mimarı olarak görülen Venizelos, sayısı bir milyonu geçkin insanı yurdundan eden mecburi mübadele fikrinin 1914 yılından beri savunucusudur ve bunun için de suçlanmıştır. Yunanistan, mübadeleden en çok etkilenen ülke olmuştur. Mübadele sonrası Anadolu’dan gelen nüfusu kaldıramayan Yunan ekonomisi yeni düzenlemelere gitmek durumunda kalmış ve fakir semtlere yerleştirilen mübadiller, gittikleri yerlerde dışlanmışlardır. Türkiye’de, Yunanistan tarafından yapılan mübadele filmleri pek bilinmez. İki ülkenin yakınlaşıp uzaklaşmasına bağlı olarak değişen siyasal eğriye paralel olarak filmlerin ideolojisi de değişir. Anadolu’da kalmayı başarabilen 

“Balkan Harbinden yaklaşık on altı yıl sonra, Venizelos 17 Haziran 1930 tarihinde Yunan Parlamento’sunda yaptığı bir konuşmada o dönemde hangi şartlar altında mübadele fikrine sıcak baktığını açıklamak zorunda kalır: ‘Balkan Savaşları sonrasında, Türkiye’den Rum unsurunun kovulmaya başlanması ile karşı karşıya kaldığım zaman [Yunanistan’ın tekrar] savaşa girmesine engel olmak amacıyla her çareye sarıldım. Binanaleyh aşağıda sıraladığım konularda Türkiye ile anlaşma zemini aradım: [Türkiye, Ege] adalarını Yunanistan’a terk etsin ve ben de o zaman Yunan hükümeti olarak, Türkiye’de yaşayan Rumların bir kısmına –ki bunların Türkiye’deki varlığı Türk hükümeti tarafından tehlikeli olarak görülmektedir- ahlaken şunu tavsiye etmekle kendimi yükümlü görürüm: Eğer mümkünse, evlerinin, Yunanistan’daki Türklerin evleri ile değiş tokuş edilmesine izin versinler.’” (Ayhan Aktar, ”Türk Yunan Nüfus Mübadelesinin İlk Yılı, Eylül 1922-Eylül 1923”, Yeniden Kurulan Yaşamlar İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., Der: Müfide Pekin, İstanbul, 2005, s.53.)

20


Yunanlılar,

kendilerini

Yunan’dan

saymamalarına

rağmen

mübadele

tehlikesinin ardından, bir rüzgârla daha sarsılacak ve 6-7 Eylül olaylarının sonrasında patlak veren Kıbrıs sorunuyla ülkeyi terk etmek zorunda kalacaklardır. Dedemin İnsanlarındaki dedenin bir diğer yaralı muadili olan Politiki Kouzina’daki dede de torunun aşkla ve gururla izlediği, örnek aldığı bir aile büyüğüdür. Ülkemizde beyaz perdeye ve ardından televizyon ekranlarına da yansıyan Politiki Kouzina, geride kalanların yaşamına göz atar. Parçalanan ailelerin, yurdunu terk etmek istemeyen büyükbabaların ve onların hikâyeleriyle yetişen torunların profilini anlatır.

İSTANBUL MUTFAĞI (BİR TUTAM BAHARAT) ΠΟΛΙΤΙΚΗ ΚΟΥΖΙΝΑ (2003)

21


Yapımcılığını Village Roadshow Productions’ın, yönetmenliğini ve senaryosunu Tassos Boulmetis’in üstlendiği 2003 yapımı duygusal dram türünde olan İSTANBUL MUTFAĞI (Politiki kouzina / Πολίτικη Κουζίνα), Küçük Asya Felaketinin ardından çıkan zorunlu göç kararıyla Yunanistan’a gelen mübadillerin geride bıraktıklarını, İstanbul Rumlarının Lozan Antlaşması dışında tutulmasını, Türk uyruğu taşımadığından yurdundan edilenlerin çektiği ızdırabı, parçalanan aileleri ve küçük bir çocuğun yetişkin olmasının ardından cesaret edip kendi ‘vatanına’ ve ‘köklerine’ yıllar sonra dönüşünü yemek kültürü çerçevesinde sıcak bir dille anlatmaktadır. 108 dakika olan filmin müziklerini Evanthia Reboutsika yapmış, oyunculuğu ise Yorgos Horafas, Ieroklis Mihailidis, Başak Köklükaya, Tamer Karadağlı (konuk oyuncu), Renia Louzidou, Stelios Manias, Tasos Bantis, Odisseas Papaspiliopoulos, Markas Osse, Thodoros Eksarhos, Kakia Panagiotou, Konstantina Mihalidou, 22


Themis Panou, Ersi Malikenzou, Marina Kalogirou, Mihalis Giannatos, İlias Zervos, Athinodoros Prousalis paylaşmıştır.

Türkiye’de bulunan azınlıkların en önemli kültür göstergelerinden olan ‘yemek’ kültürü, bu grupların kendi tatlarını, kökenlerinden getirdikleri farklılıkları göstermede kültürel semboller kadar önemli bir yer taşımaktadır. Serdar Turgut, Yemek Kültürü ile ilgili yazısında şu şekilde belirtmektedir: “Yemek kültürü sadece yapılan yemeklerden ibaret değildir. Yemeğin nasıl sunulduğu nasıl anlatıldığı, etrafında nasıl bir yaşam biçimi örüldüğü de konumuza girer.”1 Öyleyse kültürden bahsetmek için bir gruba ait yaşam şekli de devreye girmekte ve kültürel değerler grubun özelliklerinin işlenerek korunmasından ve bunun kuşaktan kuşağa aktarılmasından geçmektedir.2 Millet ve ulus kavramı ise günlük yaşamdaki ortak değerler ve davranışlar üzerine kuruludur. Dolayısıyla her milletin farklı yeme alışkanlıkları, ön plana çıkaracağı tatları ve 1

Serdar Turgut, www.tumgazeteler.com 10 Aralık 2006 Max. Weber, “Millet” Doğu Batı Düşünce Dergisi, Çev: Ebru Çerezcioğlu, Sayı 39: Milliyetçilik-II,. (Kasım, Aralık, Ocak 2006-2007) 2

23


yemek kültürü de bulunmaktadır. Bu nedenle Akdeniz mutfağı, Ege mutfağı gibi genel bir gruba ve coğrafi parçaya ait geniş bir çerçeve karşımıza çıkabileceği gibi, Fransız mutfağı, Türk mutfağı gibi daha ulusal bazda indirgemeler de söz konusu olabilir.

İstanbul Mutfağı, İstanbul’da yaşayan Rum ailelerin geleneklerini, yaşam tarzlarını, inançlarını, kültürlerini ve davranışlarını yemekler ve onlara tat katan baharatlar

eşliğinde

bir

dede-torun

ilişkisi

üzerinden

anlatmaktadır.

Konstantinopolis ismini kısaltarak söyleyen Rumlar ve Yunanlılar, İstanbul’u şehir

anlamına

da

gelen

“Poli”

şeklinde

kullanırlar.

Politiki,

İstanbuldan/İstanbullu olan anlamını taşır (Smyrniotiki, İzmirli/İzmirden gibi). Yemek kültüründen bahseden filmin adı ise İstanbul Mutfağı anlamına gelen Politiki Kouzina’dır. Film, İstanbul doğumlu olan ve çocukluğu İstanbul’da geçen Rum asıllı astrofizikçi Fanis’in, yemeklerden yola çıkarak kendisine hayat hakkında pek çok şey öğreten ve astrofizikçi olması konusunda bile büyük payı bulunan dedesi Vasilis’in hastalanması üzerine yıllar sonra geçmişini, dedesini, 24


çocukluk aşkını bıraktığı Küçük Asya topraklarına dönüşünü konu alır. Aile içinde en güzel yemeği yapmaya çalışan annesini, teyzelerini, halalarını izleyerek büyüyen Fanis, bir erkek çocuğu olmasına rağmen mutfakta olağanüstü tatlar sunmaktadır. Bu, onun başına sonradan dert açacak, Akrabalar arasında kusur olarak görülecek, ailesi Fanis’i yemek yapmaktan zorla ayıracaktır, ama bu asla çocuğun yemeklerden kopmasına vesile olmaz. Türk uyruklu olmayan Rumların, Küçük Asya’dan zorla gönderilmeleri üzerine Fanis’in depresyona girişi başlar. Atina’da mutlu olamayan ve kendi kültürünü çevresine de yansıtan Fanis, dedesinin kendisine öğrettikleri üzerinden hem başarılı bir aşçı hem de üniversitede fizyonom olmuştur. Onca yıl içerisinde kökenlerinin Küçük Asya’ya ait olduğunu vurgularcasına dede hep söz verip Yunanistan’a gelmez, yine aynı şekilde gelecek kuşağın yeni vatanda yeni umutlarla yaşama karışmalarını, ama kökenlerinin hep geride kalacağını ima edercesine Fanis ile ailesi de bir kez olsun İstanbul’a gitmezler. Fanis kesin olarak İstanbul’a gitme kararı aldığında dede yine Atina’ya gelmek için söz verir ama bu kez gerçekten havaalanında fenalaşır ve hastaneye kaldırılır. Böylece 35 yıl aradan sonra dedesini tekrar görmek için Atina’dan yola çıkıp doğduğu şehre geri dönen Fanis, çok sevdiği ve hiç unutmadığı dedesini Balıklı Rum Hastanesinde ölüm döşeğinde bulur, kısa süre sonra dedenin ölümüyle ilk aşkı Saime’yi de cenazede görmüştür. Dedesinin ve ailesinin yanında pek çok şey öğrenen, insan ilişkileri, yemeklerin ve baharatların katacağı tatlar konusunda oldukça bilgisi olan Fanis henüz küçükken, dedesinin dükkânında ilk aşkı Saime ile paylaştıkları, yine dükkâna uğrayan bir diplomatın Fanis ile aynı yaşlardaki oğlu Mustafa’nın askeri bir disiplinle yetiştirilmesi ile bu üç çocuğun arkadaşlıkları, kulaktan kulağa yayılan ve gittikçe tırmanan Kıbrıs olayları fonunda kendini gösterir. Bir gece aile yemek masasındayken kapının çalınmasıyla aile bireyleri kaygılanır. Emniyet 25


müdürlüğünden görevliler gelmiştir ve uygun bir dille Bay İakovidis (Fanis’in babası)’in ikamet teskeresinin yenilenemeyeceğini ve bir hafta içerisinde yalnızca şahsi eşyalarını yanına alarak ülkeyi terk etmesini söylerler. Adam, bir süre düşünür, gözleri dolar. Fanis’in dedesi ve annesi Türk uyruklu olmasına rağmen İstanbul’da kalabilme cesaretini gösteren yalnızca dede Vasilis olur. Dede ve torunun yolları böylece ayrılır. Filmdeki diyaloglarda da tanık olunduğu gibi Türkiye’deki iktidarın, azınlıkları hedef alacak biçimde Yunanistan’dan intikamını almasıyla Rumlar arasında 6–7 Eylül olayları sonrasında henüz azalmayan, hatta gittikçe artan bir endişenin doğmasına yol açmış ve Lozan’da ètablis (yerleşikler sorununun) kuralına bir diğer ülkeye nota verilmesi amacıyla yeniden göz atılmıştır. Dönemin İsmet İnönü başkanlığındaki koalisyon hükümeti (AP-CHP) “Yunan tebaalı bütün Rumların istisnasız sınır dışı edileceği” yönündeki kararı ile azınlıklar bir kez daha kurban seçilmiştir. 1963’ten itibaren, Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs Türklerine yönelik giriştikleri saldırılar sonucunda, birinci bölümde de bahsettiğimiz iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti yıkılmış ve adayı ikiye bölen yeşil hat oluşturulmuştur. Bu tutumlar nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti, Yunanistan’ın Kıbrıs konusundaki sorumluluklarını hatırlatmak ve uyarı niteliğinde olması için ilk etapta İstanbul’da yaşayan Yunan vatandaşları, Rum azınlık ve Fener Rum Patrikhanesi hedef seçmiştir. Türkiye, Makarios’un uyguladığı politika üzerine İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’nı fesheder. “1964’te Türkiye’de, 30 Ekim 1930’da imzalanmış olan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’na uygun olarak Türkiye’ye gelmiş, yerleşmiş, iş ve aile kurmuş bulunan 2990’ı Batı Trakyalı olmak üzere toplam 12.724 Yunan vatandaşı yaşamaktaydı. Türkiye, 16 Eylül 1964’te 1930 İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’nı tek 26


taraflı olarak bir kararname ile feshetti. Antlaşmanın 36. maddesşne göre fesih kararının uygulanmasına 6 ay sonra başlanması gerekiyordu. Ama Türkiye, ülke savunması ve genel güvenliği ilgilendiren konularda, ithalat ve ihracatta iki ülkenin birbirlerine tanıdıkları ayrıcalıkların kaldırılabileceğini belirten 16. maddeye dayanarak uygulamayı hemen başlattı.”3 O dönemden itibaren 1966 yılına dek on bin civarında Yunan uyruklu ve kaygı veya ailesel nedenlerden ötürü 55–60 bin kadar Rum asıllı Türk vatandaşı Küçük Asya’dan ayrılarak Yunanistan’a göç etmiştir. Baharat dükkânı bulunan dede Vasilis ile torunu Fanis arasındaki ilişkiyi, dedenin torununa baharatların da kişiliklerinin olduğunu ve tatların yaşamdaki pek çok şeye yorumlanabileceğini öğrettiği gibi gezegenlerin karakterlerini de baharatlar üzerinden ve yemek tariflerinde hangi baharatın kişilerarası ilişkiyi hangi yönde etkileyebileceği konusunda sıcak ve duygusal bir çerçeve çizer. Evdeki kızın gelinlik çağa geldiğinde iyi yemek yapmayı biliyor olması, oturup kalkmayı ve konuşmayı öğrenmiş olması, yemek kültürünün İstanbullu azınlıklar genelinde önemi bulunması, Türkiye motifi üzerinden sunulur. Dialoglar arasında Rumlar üzerinden Yahudiler ve Ermenilerin de kültürlerinin, davranışlarının, hangi hareketi ne için yaptıklarının tahmin edilmesi bol kişili sıcak bir aile görüntüsü ile çizilmektedir. Aile, Türkiye’nin aldığı kararla Atina’ya gittiğinde İstanbullu Rumların kurduğu Palaio Faliro adı verilen ve çoğunlukla İstanbullu Rum ailelerin oturduğu (Burası Nea Smyrni’ye [Yeni İzmir] yakın bir caddedir.) caddeye taşınırlar. Yunanistan’a gelen ve Türkiye’deyken anakarayı bulduklarından çok daha güzel bir dünya olarak hayal eden Rumlar için bütünüyle ‘yabancı’ kimlikler

3

Fırat, a.g.e. s.732.

27


gözümüze çarpar. Her ne kadar komik olaylar üzerinden Rumların, Yunan yaşamına karışması konu edinilse de Fanis’in okula başlamasıyla beraber durumunun iyiye gitmemesi, akıllı olmasına rağmen kızlarla oyun oynaması veya içine kapanık olması nedeniyle Bay İakovidis sürekli oğlunun öğretmeni tarafından okula çağırılmaktadır. Baba, kendi hatalarının da farkına burada varır. Rumların kendilerini, kendi anavatanları olması gereken yerde ‘yabancı’ hissetmeleri, Yunan kültürünü ve tarihinden bihaber olmaları filmin belki de en komik, ama düşündürücü olan ‘fiil çekimi’ sahnesinde verilmektedir. 1821 Yunan Devrimi’nde bağımsızlığın mimarlarından olan Kolokotronis adlı klefti, ikinci tekil şahıs fiili zanneden Fanis’in babasına öğretmenden “Kolokotronis bir fiil değil, bizim ulusal kahramanımızdır.” uyarısı gelir. “Türk” olarak görülen, Türk olarak addedilen İstanbullu Rumlar her ne kadar kendilerini Helence konuşan Ortodoks Hıristiyan ve Bizans’ın torunları olarak savunsalar da Yunanlılar için İstanbullu Rumlar bir yabanidir, Türktür, reayadır. Göçmenler, mübadelede olduğu gibi yıllarca iki ülke arasında çıkacak en ufak bir kıvılcımdan kendilerinin ateş alacaklarını bildiklerinden yıllar boyu kaygı ve korku içinde yaşamışlar, Yunanistan’a giderken de oraya bir nevi kurtuluş gözüyle bakmışlardır.’Anavatana gidiş’ gibi görülen göç sonunda kendi vatanlarında ‘Türk tohumu’ gibi nefreti ve aşağılamayı belirten sözcükler ile karşılanmışlar ve o şekilde muamele görmüşlerdir. Fanis, ergen yaşa geldiğinde annesi ve babasıyla yemek masalarında yine gelmekten vazgeçen dedelerini beklerlerken Bay İakovidis efkârlanıp o güne dek hiç konuşmadıklarını ailesine söyleyecek, aslında dedenin hiçbir zaman gelmeyeceğini ve kararın çıktığı gün Emniyet müdürlüğünden gelenlerin “Müslüman olursan gitmek zorunda kalmazsın” sözünü kulağına fısıldadıklarını anlatacak ve diniyle memleketi arasında gidip geldiği o uzun saniyeler için utanç duyduğunu belirtecektir. Dolayısıyla inanç özgürlüğünün de böylelikle barış zamanlarına ait olduğunu, 28


barış olmadığında ve hırlaşmalar başladığında iki toplum için de din olgusunun manipüle edilen ve iki toplumu bölücü bir görev üstlendiğini görmekteyiz.4 Fanis’in Türkiye’den sınır dışı edildiklerinde fonda anlattığı yaşanmışlıkları ve hissettikleri aslında Küçük Asya Felaketinden beri azınlıkların neler çektiğini tek cümleyle özetler: “Türkler bizi Yunanlıymışız gibi kovdu, Yunanlılar ise Türkmüşüz gibi karşıladı.” Fanis’in yıllar sonra dedesinin yanına döndüğünde onu ölmeden önce son kez görmesinin ardından çocukluk aşkı Saime ile karşılaşması yeni bir umut, yeni bir aidiyet hissini beraberinde getirmektedir. Saime evlenmiş, bir kızı olmuştur ama eşiyle arası bozuktur. Fanis’i kızının doğum günü partisine çağıran Saime o akşam Fanis’ten bir karar vermesi gerektiğine dair yaptığı konuşmayı dinler, fakat kapı çalınır, gelen Mustafa, yani Saime’nin kocasıdır, yani azınlıklara düşman gibi davranan sert diplomatın oğlu… Mustafa ve Fanis arasında ertesi gün hamamda özel bir konuşma geçer. Geçmiş günlerden, Fanis’in Saime’ye olan duygularından aralarına gergin bir duvar örerek bahsederler. Fanis orada da Türkiye’den gitmediklerini, kovulduklarını vurgular. Mustafa çok üstelemez, ama Saime’nin yine kendisini, yani eşini seçtiğini söyler. Tren garında Fanis henüz küçükken onları uğurlamaya gelen Saime, bu kez giden olacak ve Fanis onu uğurlamaya gelecektir. Sırası gelmişken, filmde Mustafa karakterinin Türk ulusal kimliğine yaptığı atıftan bahsetmekte de fayda var. Mustafa’yı filmde ilk gördüğümüz yer Fanis’in dedesi Vasilis’in baharat dükkânıdır. Henüz çocuktur ve üzerinde sünnet kıyafeti vardır. Vasilis, Mustafa’ya büyüyünce ne olacağını sorduğunda 4

Ayşe Kırtunç Lahur, ”İkisi de İki Kere Yabancı”, Yeniden Kurulan Yaşamlar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., Der: Müfide Pekin, İstanbul, 2005, s.197.

29


Mustafa hemen “Doktor!” olarak yanıtlar. Babası ise sertçe onu azarlayıp “Asker” olacağını söyler. Vasilis duruma şaşırıp suskun kalır ve “Askeri doktor olacak.” diyerek ortamı yatıştırmaya çalışır. Mustafa gerçekten de askeri doktor olur. Mustafa’ya atfedilen sünnet kıyafeti ve asker vurgusu, Türk ulusal yapısında erkeğin “adam” olma yolunda attığı adımlardır. Her Müslüman Türk erkeği çocukken erkekliğin ilk adımı olan sünnetini olur ve askerde büyük bir adam olup cesur olduğu vatani görevini yerine getirerek ispatlar. Sünnet olmak, Allah yolunda kutsal bir gereklilik, asker olmak vatan yolunda kutsal bir gerekliktir. Türk olmanın olmazsa olmazı sünnet olmak ve asker olmak olarak filmde Mustafa üzerinden bu şekilde vurgulanır. Aşırı Türk milliyetçilerinin ‘1453’ten beri İstanbul’ serzenişlerinin dışında genel olarak her iki ülke izleyicisi tarafından beğeni toplayan film için aykırı görüşler de mevcuttur. Kabul edilmesi gerekir ki İstanbul Mutfağı da klişe yapısından kurtulamamıştır. Üç ayrı başlıkta, üç ayrı zaman açılışında İstanbul görüntüsünde sunulan minareler ve hocanın ezan okuması, İkinci bölümün Atina açılışında kilise, papaz ve çan sesleri her iki tarafın milliyetçiliğinin oluşumunda inanç önemli bir yer taşımaktadır ancak, bu şekilde iki ülkenin belkemiğinin ‘din’ olduğunu vurgular gibi bir tablo yansıtılmıştır.5 Milliyetçilik Temalı Filmler panelinde konuşmacı olarak yer alan tarihçi Edhem Eldem, Bir Tutam Baharat filmi özelinde filmden hoşlanmadığını milliyetçilik çizgilerine atıf yaparak şu şekilde belirtir: “Yakınlaşma meselesinde de sinir olduğum bir şey: şiş kebap, rakı-uzo sendromu. Bundan da nefret ediyorum. Çünkü orada aslında çok derinden milliyetçi bir söylem var. Diyorsunuz ki ‘Yunanlar bana benziyorsa kabul ederim.’ Çiftetelli, şiş kebap falan; bu karşındakinde kendini aramak. Bunun zımnen geldiği mana, “Karşımdaki benzerse kabul ederim

5

Y. Güven, “Komşuda İstanbul’a Hasret Var”, Yeni Film Dergisi, Sayı:4, Ocak-Mart 2004 s?

30


benzemezse kabul etmem.” Popüler ve politik düzeyde eğer bir yakınlaşma yaratmak istiyorsanız, burada kalırsanız iyi. Ama daha sonra ‘Baharatlarımız aynı, müziğimiz aynı, niye kızdık ki birbirimize?’ gibi şeyler söylerseniz meseleyi hiç bir zaman çözemezsiniz.”6 Konuya farklı bir açıdan yaklaşan tarihçi, farklılıklar üzerinden Türk-Yunan sorunlarının çözümlenmesi gerektiğini sinemada genel söylem olan milliyetçiliğe yayarak belirtmektedir. Sonuç olarak Küçük Asya’da Venizelos’un yoğun çabaları sonunda kalan İstanbullu Rumların yarısını ülkeden temizleme girişimi de yine ulus devlet kurma süreci çabalarının devam ettiğini gösteren ‘Türk uyruğu’, ‘Yunan uyruğu’ ayrımının yapılmasıdır. Kıbrıs’ta Metaksas yönetiminin ada halkını birbirine kırdırmasının bir sonucu olarak azınlıklar bir kez daha zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır. İstanbul Mutfağı, Türk-Yunan ilişkilerinin ısındığı bir dönemde vizyona girmiş ve her iki ülkede de büyük başarı kazanmıştır.

6

Panel: Milliyetçilik Temalı Filmler www.mafm.boun.edu.tr

31


Dedemin İnsanları'nın Melodramı Onur Keşaplı Türk sinemasının son on yılına hem seyircinin gözünde hem de eleştirmenlerin nezninde damga vuran yönetmen Çağan Irmak'ın son filmi "Dedemin İnsanları", yönetmenin kendi anılarından yola çıktığı, filmlik zaman olarak 70li yılların Türkiye'sine, tarihsel arka plandaysa 1920'lerde Yunanistan-Türkiye arasında gerçekleştirilen nüfus mübadelesine yaslanan bir yapıt. Film, mübadeleyle birlikte daha çocuk yaşta çok sevdiği Girit'ten ayrılmak zorunda kalan ve yıllar yılı şişeler içine yerleştirip denize bıraktığı mektuplarıyla eski evinin yeni sakinlerine ulaşmaya çalışan Mehmet Bey'in torunu Ozan(Çağan Irmak) ile ilişkilerine odaklanıyor.

32


Kendisiyle yapılan söyleşilerde de sıklıkla belirttiği gibi kendisini ana akım sinemada ya da klasik anlatı sinemasında konumlandıran yönetmen, kitlelerin iki temel duyusu olan mutluluk ve hüzne ustaca odaklanarak(özellikle "Issız Adam" ve "Babam ve Oğlum" filmlerinde olduğu gibi) izleyicide "gülme-ağlama" çıtasına bağlı bir beğeni hissi yaratıyor. Antik Yunan tiyatro geleneğinden gelen tragedya ve komedya üslubunu harmanlayarak izleyicide gözyaşlarını gülüşlere karıştırıyor çoğu zaman. Bu her ne kadar bir duyguya yüklenmeme çabası ya da amacı gibi gözükse de sonuç itibarıyla yönetmenin de gururla benimsediği ana akım sinemanın olmazsa olması özdeşleşme ve arınma kuramlarına hizmet ediyor. Aristo'nun sanatsal anlatı biçimi olarak uygun bulduğu mimesis(taklit, benzeşme, gerçeğin yansıması) ve katharsis(arınma, rahatlama, boşalma) Çağan Irmak'ın filmlerinin hemen hepsinde izleyiciyi avucunun içine alarak gerçekleşiyor. "Dedemin İnsanları"na dair eleştirilerimize girmeden önce yönetmenin anlatım gücünü filmin hangi öğelerine dayandırdığına bir göz atalım. Öncelikle yönetmen, Akdeniz Sineması olarak adlandırılabilecek alt türün kodlarını bire bir yerine getiriyor. Akdenize özgü kent dokusu, balkonlar, avlular, bahçeler, iplerde asılı çamaşırlar, kahkaha ve gözyaşının iç içe olduğu kalabalık yemek sofraları, mahallenin çocukları ve delileri, mavi ve beyaz renk tercihleri, can veren ve can alan deniz(su), ve çoğu zaman idealize edilen karakterler... Türün önde gelen örneklerinden "Mediterrano" filmine 1991 yılında en iyi yabancı film Oscarını kazandıran tüm öğeleri "Dedemin İnsanları"nda görmek mümkün. Öte yandan Çağan Irmak, oyuncu yönetimindeki becerisini alışılagelindiği gibi çocuk oyuncuları oynatabilme becerisiyle ispatlarken filmin başrolünü oynayan Çetin Tekindor'un, kariyerinin zirvesine ulaşmasını sağlayacak kadar üstün oynamasında da takdiri hak ediyor. Kamera kullanımı ise kimi yerlerde(bu film özelinde konuşacak olursak) sinematografik açıdan bir dayanağı olmayan uzun planlarla ritim kaybetse de filmin dinamik kurgusu sayesinde eksikliğe ve özellikle seyirci açısından filmden kopuşa neden olmuyor.

33


Yukarıda sıraladıklarımız, Çağan Irmak'ı Türk sinemasında belki de tüm zamanların en yetkin yönetmenlerinden biri olmasının başlıca sebepleri. Fakat "Dedemin İnsanları" bu artılara rağmen yönetmenin önceki filmlerinin üstüne çıkamıyor. Buna sebep olarak en başta filmin senaryosundaki "çatışma" sıkıntısını gösterebiliriz. Hangi üslupta film çekerseniz çekin senaryonun içinde barındırdığı çatışmalar son derece önemlidir fakat tarzınız ana akım sinemaysa çatışmalarla düğümlenen ve çözümlenen senaryonun önemi daha fazladır. Bu filmde yönetmen dede-torun arasında, mahallenin kimi esnafı ve çocuğun bazı arkadaşları tarafından yaratılan gavur-Türk ikilemiyle gelişen iletişimsizliği asıl çatışma noktası olarak belirlemiş. Zaten film bunun hakkını vererek başlıyor ve ilerliyor. Derken bu çatışma daha filmin ilk yarısının ortalarında dedenin akşam yemeğinde anılarını anlatması ve hisli bir nutuk çekmesiyle çözülüyor. Derken bu kez çatışma noktası Ozan'ın, gavur-göçmen ötekileştirmesine hala başvuran arkadaşlarının mahallelinin de desteğiyle "öteki" gördüklerine karşı şiddete başvurmaları ve Mehmet Bey'in yanında Ozan'la birlikte çırak olan Tahsin'e saldırmalarına doğru kayıyor. Bunun yanısıra, mahalle esnafının Mehmet Bey'in yüzüne gülmesi ancak arkasından "Rum gavuru-Yunan ajanı" şeklinde konuşması, toplumsala yayılmış bir çatışmayla filmde gerilimin yeniden inşasına yarıyor. Fakat bu çatışma, Mehmet Bey'in kafası yarılan Tahsin'i ve diğer tüm çocukları kahvaltıda biraraya getirip oradan denize götürmesiyle son buluyor. Bu çatışma üzerinden ne yönetmen ne de Mehmet Bey, bir ceza, bir nutuk veya bir ders vermek gereği duymuyor, öylece çözüme kavuşuyoruz. Mehmet Bey'in arkasından konuşan ve kasabada şoven milliyetçiliği körükleyen filmin "kötüleri"yle çatışma ise Mehmet Bey'in destansı ölümü sonrası tüm kasaba sakinlerinin cenazeye doluşmasıyla sanki hiç olmamış gibi sona eriyor.

34


Tıpkı "Babam ve Oğlum"da olduğu gibi bu filmde de Çağan Irmak, 12 Eylül'ü ve dönemin politik iklimini filmin arka fonuna katıyor. Fakat "Babam ve Oğlum"un aksine burada siyasi arka fon yer yer zorlama hissi uyandırıyor. Şöyle ki filmde darbe olduğunda(senaryodaki son çatışma) Ozan'ın babası aşırı tepkiler gösteriyor ve belediyedeki görevinden ötürü gözaltına alınıyor. Filmde darbe gerçekleşene kadar ne babadan ne de dededen siyasetle ilgili en ufak bir cümle duymuyoruz. Ailenin siyasi tavrına dair tek nüans, darbe olmadan hemen önceki sahnede Mehmet Bey'in Cumhuriyet gazetesi okuması. Devamında darbe gerçekleştiğinde, 70ler gibi siyasi olarak inanılmaz politize olmuş bir toplum içerinde siyasete dair en ufak bir cümle kurmayan ailenin ve en başta Ozan'ın babasının haftalarca gözaltına alınacak ve öfkeden evin camlarını indirecek kadar demokrat ve solcu olduklarını öğreniyoruz. Ailenin aniden başlayan siyasi mücadelesinde doğa ve çevre düşmanı rant sevdalısı zihniyetten halkın genel olarak olup bitenlere tepkisiz kalmasına kadar farklı konularda muhalif ancak filmin o ana kadar yarattığı atmosfere göre büyük gelen diyaloglara tanık oluyoruz. Sonlara doğru Mehmet Bey'in 12 Eylül tarafından atanan belediye başkanıyla kavgası sonrası sarf ettiği "halk size karşı uyanacak ve yatacak yeriniz bile olmayacak" sözleri "Dedemin İnsanları"ndaki 12 Eylül çatışmasının doruk noktasına işaret ederek izleyicide bir başka gerilim noktası oluşturuyor. Bu gerilimin ve çatışmasının çözümsüz kalması izleyicide tatminsizlik ve dolayısıyla katharsisi bozacak bir son yaratacağından, Mehmet Bey'in cenazesi, sözlerini doğrular nitelikte bir kitlesel tepkiye dönüşerek, filmde tek başına 12 Eylül rejimini simgeleyen belediye başkanına sloganlar eşliğinde taşlar fırlatılması ve onu belediye sarayına hapsedilmesiyle sonlanıyor. Böylece gerçek hayatta kazanan ve hala kazanmaya devam eden 12 Eylül rejimine karşı beyazperdede küçük bir zafer kazanan izleyici, bu çatışmayı "arınarak" noktalıyor. 35


Filmin bir diğer eksikliği ise ele almak istediği konu fazlalılığından ileri geliyor. Her biri başlı başına birer film konusu olabilecek mübadeleyi, Kıbrıs Sorununu, toplumsal ayrışmayı, şovenist milliyetçiliği, 12 Eylül'ü, sağ-sol olaylarını, ötekileştirmeyi, eşcinselliği film, topyekûn ele almak istediğinde bir anlamda hiç birinin hakkını veremeyeceği kaçınılmaz sona doğru ilerliyor. Hâlbuki film özellikle mübadele konusundaki anlatımı, geriye dönüşleri ve dönemi yansıtması açısından oldukça başarılı. Fakat bununla yetinmeyip Mahsun Kırmızıgülvari bir biçimde "dert ettiğim ne varsa bu filmde değineceğim" tarzı bir yaklaşımla film çekilirse örneğin 70lerde süregelen işkenceler gibi ağır bir konuyu Hümeyra'nın alabildiğine eğreti duran karakterine indirgemek kaçınılmaz oluyor. Hümeyra'nın canlandırdığı yarı deli kadın, işkence sonrası kaybolan ve asla geri gelemeyecek eşinin dönüşünü beklemektedir. Kasabanın bir diğer delisi ise, Ozan'ı korkutacak kadar pasaklı bir evsiz olup delirmesindeki sebep Hümeyra'nın karakterine duyduğu karşılıksız aşktır. Başlı başına bir film konusu olacak bu hikâye, "Dedemin İnsanları"nda süs görevi görür. Ama yönetmen bu süsün bile izleyicide eksik kalmasını istemez ve Mehmet Bey'in cenazesinde ikiliyi birbirine gülümseterek yeni bir aşkın tohumlarını eker. Son olarak, filmde bir anlatıcı sorunsalı mevcut. Daha en baştan Ozan'ın günümüz halini görüp O'nun Girit'e giderek dedesinin hayalini gerçekleştirdiğini görürüz ve öykünün anlatıcısı olduğunu anlarız. Fakat filmin çoğu yerinde anlatıcı rolündeki ana karakter o kadar arka planlara düşer ve filmin sonlarına doğru figürasyon işlevi görmeye başlarda ki olup olmadık yerde dış sesle anlatıcılığa devam ettiğinde izleyicide kısmen ve hiç arzu edilmeyen bir yabancılaşma etkisi bırakır. Tüm bu sıraladıklarımıza bir de Çağan Irmak'ın hemen her filminde gördüğümüz, görüntü sanatı olan sinemanın doğasına aykırı olan aşırı müzik kullanımı ve yine önceki filmlerinde olduğu gibi sonlandıramama sorunsalı(Mehmet Bey'in ölümü+Mehmet Bey'in cenazesi+Ozan'ın Girit'te yaşadıkları) "Dedemin İnsanları"nı ana akım sinema içerisinde bile ilerici olmayan bir noktaya çekiyor. Sonuç olarak Çağan Irmak, izleyiciyi hikâyesi ve karakterleriyle özdeşleştiren, onları avucunun içine alıp başta mutluluk ve hüzün olmak üzere duygularına hücum eden, izleyicinin sinema salonundan ister gülerek ister ağlayarak ama tam anlamıyla arınarak çıkmasını amaçlayan ve bunu benimsediğini açıklayan bir yönetmendir. Bu uğurda gerekirse birden fazla "son" sahne eklemeyi(Babam ve Oğlum ile Ulak filmlerini hatırlayalım), dizileri andıracak kadar yoğun müzik kullanmayı, gerçek hikâye anlattığında bile karakterleri gerçekçi değil de idealize ederek resmetmeyi göze almaktadır. Karşılığında izleyicimiz ise "müthiş film çok ağladım" ya da "ben beğenmedim çünkü ağlamadım" yorumlarıyla filmi değerlendirecek noktadaysa burada sinemamızın işlevi 36


konusunda durup düşünmemiz gerekiyor. Melodram türü, yani idealize karakterle ve tabi katharsisle dolu hüznü ve mutluluğu bir arada sunan, ortalama izleyicinin de tam da bu yüzden sevdiği anlatım biçimi dünya sinemalarında en çok, siyasi olayların yoğunlaştığı dönemlerde bir kaçış işlevi görerek kutsanır. Ülkemizde bu durum 60lı ve 70li yıllarda görülmüştür. Melodrama fazlasıyla yaklaşan Çağan Irmak sineması, kendisini tekrar etmeye başlamanın ötesinde siyasi hayatın çalkantılı olduğu bu dönemde, elbette farkında olmadan, izleyiciyi gerçeklikten kopartan, sahte bir zafer hissi uyandıran filmlere imza atarak zaten güdük olan muhalif gücü biraz daha törpülemiyor mu? "Ama filmlerinde siyasi mesajlar da var" denildiğini duyar gibiyiz. Peki, benzer siyasi mesajlar 70lerde Cüneyt Arkın melodramlarında yok muydu?(bakınız "Cemil Dönüyor") Dedemin İnsanları'yla ilgili röportajlarda filmin ötekileştirme-azınlıkmilliyetçilik ve elbette 12 Eylül gibi konulara değindiğinin altı çiziliyorken filmde tüm bunların güldürüyle birlikte çözümsüz kalması veya "mimesis"e uygun bir çözüme ulaşması toplumsalda herhangi bir farkındalığa yol açabilir mi? Demek istediğimiz, Çağan Irmak gibi seyirciyi salonlara çekebilen ve üzerlerinde hatırı sayılır bir etki bırakabilen bir yönetmenin bu sinemasal gücünü daha cesur ve ilerici kullanmasını istemek sinema izleyicilerin hakkı değil mi?

37


Celal Tan Ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’nden Ülkem İnsanının Absürd Görünümü Selin Süar Fragmanları her köşede döndüğü günden beri hicvin alt türlerinden olan kara mizaha yakın olduğunun söylenmesi nedeniyle gitmeyi sabırsızlıkla beklediğim bir film olan Celal Tan Ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ni, sinema salonunu dolduran 50-70 yaş arası teyze çokluğu arasında kendi aralarında hiç susmadan konuşsalar da izleme olanağı buldum.

38


Küçük bir taşra kentinde Anayasa Profesörü olan Celal Tan, eşinin ölümünden yıllar sonra bir üniversite öğrencisi ile evlenir. Film, Celal Tan’ın genç eşinin, işsiz oğlunun, tekerlekli sandalyedeki annesinin, açık öğretimde olanlar için televizyon kanalından ders anlatan dul kızının ve onun küçük oğlunun evde toplanarak, Celal Tan’a sürpriz doğum günü partisi yapmak için evin ışıklarını söndürüp Tan’ın eve gelişini beklemeleriyle başlar. Fakat Celal Tan’ın kapıyı çalmaması üzerine meraklanan eşi, kapıyı açıp sokak kapısına çıkar ve Celal Tan, kıskançlık nedeniyle eşini oracıkta öldürüverir. Profesör olay yerinden kaçarken, evdeki diğer dört birey hiç ses çıkarmadan şok olmuş biçimde olanlara ve yerde yatan cesede bakakalırlar.

39


Filmin devamında Celal Tan, kanser teşhisi konulan bir arkadaşından sırf yakında öleceği için cinayeti üstlenmesini rica etse de, adamın ölümden korkması ve ahiretteki sorgu gününe hazırlıksız gideceği için Celal Tan’dan kendisini çalıştırmasını istemesiyle olaylar absürtleşmeye başlar. Karakterlerin her birinin aile ve toplum içindeki konumları, amiyane tabirle ‘karıştırdıkları haltlar’, aile dışından eklenen karakterlerin gerçeği ortaya çıkarma kaygıları ve en nihayetinde suçsuz olan kişilerin cezalarını çekmeleri ile noktalanan film, Türk aile yapısının temsilini ve ideolojilerin, ailedeki bireyleri nasıl şekillendirdiğine dikkat çekiyor. İsminin tam aksine, başlarına gelen olaylar silsilesi nedeniyle müebbet yiyecekleri halde, kendi içlerinde anlaşarak hatalarını örtbas etmeye çalışan ailenin davranışları seyircilerde kahkahalarla gülme dürtüsü uyandırıyor. Ailenin, toplumun temel taşı olduğuna vurgu yapan Ünlü, akrabalık bağları dışında kalan karakterleri ya öldürerek ya da onları hapse göndererek, her birinin 40


işini bitiriyor. Celal Tan’ın karısının, Celal Tan’ın dul kızının beraber olduğu opera sanatçısının isminin, tüm olayların yaşanmasına neden olan ve aynı ismi taşıyan bir başka kişiyle karışması sonucu opera sanatçısı Okan’ın, büyükannenin âşık olduğu Türk Sanat Müziği solistinin, Celal Tan’ın kanser hastası sırdaşının (!) Tan’ı ispiyonladıktan sonra yaşama veda etmesi ve görme engelli olduğu halde karanlık doğruları, perdeli gözleriyle görebilen Celal Tan’ın cinayete kurban giden genç eşinin abisi ile kapıcının olaydan sorumlu tutularak içeri alınması dışarıdakilerin, aile çerçevesinde yer almayacağını simgeliyor. Yaşamda ciddi olan durumların (ölüm, hastalık, savaş, cinayet vb) ironi ile ele alınmasıyla oluşan Kara Mizah, sinemada da kendisini histerik ve takıntılı karakterleri, üstü kapalı göndermeleri ile gösterir. Filmin genel profilindeki başarı da bu açıdan, normalde bir insanın dudağını uçuklatacak konuları dramatize etmeden sunan anlatı yapısı ve senaryodan kaynaklanıyor. Karakterlerin ‘mukadderat’ diyerek her şeyin önceden yazılmış olduğunu ve kimsenin bu belirlenmiş yazgıyı değiştiremeyeceğini ileri sürmeleriyle cinayeti örtbas etmeye çalışmaları, ancak bunda başarısız olsalar da yine mukadderat ile bu işten sıyrılmaları, yazgıcılık anlayışının insan eliyle şekillendirilen ilahi adaletine vurgu yapıyor. Onur Ünlü’nün eleştirdiği noktalara ve dokundurmalarına gelecek olursak, Cumhuriyet sonrası oluşan Türk aile yapısını ele alması karşımıza çıkıyor. ‘Beyaz Türkler’in toplum içindeki statülerine, konumlarına ve sınıfsal yapılarına mizahi bir şekilde yaklaşan, kutsal aile birliğine kimse dokunmasın diye aile bireylerinin bir olup kendi dışlarındakini yok etme pahasına konumlarından vazgeçmemelerini anlatan Ünlü; bir diğer açıdan opera sanatçısı Okan üzerinden 41


Batı müziğinin Türk kalıplarına ‘zorla’ sokulmaya çalışılmasını, toplumun sanatçıya ve sanata bakışını, evin hiçbir işte tutunamamış olan oğlunun, köşeyi dönme peşinde koşmasını, ancak yük olmaktan başka işe yaramayan ‘Cumhuriyet sonrası’ modern Türk gencinin göstergesini, eş / dost / ahbap / amca / dayı dayanışmasıyla karakterlerin istediklerini koparabildiklerini beyaz perdeye iliştirmeye çalışıyor. Teknik açıdan ise filmin genelindeki mekan kullanımı ve kapalı mekan sahnelerindeki ışıklandırma, filmin sade oluşunu gösterir cinsten.

Senaryonun ilerleyişinde, dramatik eğri yükseldikçe artan küfürler silsilesi ise dikkat çekici. Yedisinden yetmişine herkes, başı sıkıştığında veya kapana kısıldıklarında en ağır küfürleri birbiri ardına sıralıyor. Günümüzde siyasilerden bolca işittiğimiz küfürlerle film, bugünkü düzenin bir habercisi kimliğine bürünüyor.

42


Sonuç olarak başarılı bir absürd komedi ortaya koymasıyla beraber, Atatürkçü düzenin getirdiği ilerici etkilerin, geri/ci Türk halkı üzerindeki sonuçlarını taşlamalarla anlatmaya çalışan ve tüm bunları taklitçi, yalancı, ahlaksız, inancını çıkarı için kullanan ve birilerine yamanmasından ötürü başarıya kavuşmuş ‘Atatürk’ün izinden giden’ halk profili olarak göstermeye çalışan yönetmen, aslında yapmak istediğinden 180 derece uzaklaşarak, o çizgiden uzak duran geri/ci insanların bugünkü yansımalarını başarılı biçimde ortaya koymuş gibi duruyor. Asıl sorun şu ki, Ünlü’nün geçmişini, yapmaya çalıştığını ve diğer filmlerini benim gibi bilmeyenler "Celal Tan Ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi"nin, demokrasi yıldızlarından miras kalan kaypak aile profilini ne kadar da güzel anlattığı için yönetmeni ayakta alkışlamaya kadar gidebilirler.

43


Stone, Platoon ve Vietnam Onur Keşaplı

Oliver Stone Amerikan sinemasında muhalif kanadın temsilcileri arasında gösterilen Oliver Stone, öncelikle senaryo yazarı olarak sektöre adım attı. İlk büyük çıkışını, Akademi ödüllerinden en iyi uyarlama senaryoyla döndüğü, ülkemizde fazlasıyla tepki toplayan “Midnight Express” adlı filmle yapan Stone sonraki yıllarda hem yazarlık hem yönetmenlik yaparak birbirinden farklı yapımlara imza attı. Uçuk bir medya eleştirisi “Katil Doğanlar”dan uyuşturucu trafiğine eğildiği “U-Turn”e, spor dallarındaki ahlaksızlığı ortaya koymayı hedefleyen “Kazanma Hırsı”ndan destansı bir tarih filmi olan “Büyük İskender”e kadar hemen her türde yapıtı bulunan Stone’un eleştirmenlerce en çok ilgi çeken yapımları ise politik filmleri olmuştur. Senaryosunu yazdığı “Scarface”te bir mafya lideri üzerinden komünizm ve kapitalizm eleştirisi yapmayı denedi. 44


Ancak yönetmen Brian De Palma’nın şiddeti aşırı boyutta görsel bir şölene dönüştürmesiyle siyasi alt metinler filmde görülemez hale getirildi. Muhalif tavrını genellikle Amerikan yönetimine karşı kullanan yönetmen özellikle “Kapanmayan Dosya: JFK” filminde suikasta kurban giden Amerikan başkanı Kennedy’nin fazlasıyla şüphe uyandıran ve okların Amerikan gizli servisine yönelmesine yol açan dava dosyasını derinlemesine işleyerek dikkatleri üzerinde topladı. Bir diğer Amerikan başkanı anlattığı “Nixon”da ve Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro’yu anlattığı “Commandante”de siyasi sinemanın olmazsa olmazı belgesel anlatıya yöneldiğini görüyoruz yönetmenin. Yönetmeni kariyerinin zirvesine taşıyan yapımlar ise Vietnam üçlemesi olarak adlandırdığı “Platoon”, “Born on the Fourth of July” ve “Heaven and Earth” filmleridir. İlk ikisiyle birden fazla Oscar kazanan Stone, Vietnam Savaşı yıllarında orduya gönüllü olarak katılıp gazi olarak dönen bir askerden, bunları ustaca sinemaya aktaran bir yönetmene dönüşmüştür. Belki de yapıtlarının diğer Vietnam Filmlerinden ayrı tutulmasının nedeni savaşı birebir yaşamış ve pek çok yönde fikir değişikliğine uğramış biri olarak daha gerçekçi bir anlatıma sahip olmasıdır.

45


1986 yapımı Platoon, yönetmenin savaş sırasındaki deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı ve kısmen de olsa otobiyografik öğeler içeren bir filmdir. “Genç bir gönüllünün büyükannesine yazdığı mektupların okunması biçiminde gelişen film, bütün bir köy halkını yok eden gözünü kan bürümüş bir çavuş(Tom Berenger) ile insancıl bir çavuş(William Dafoe) arasındaki çatışmayı geliştirerek, cehennemi bir savaş ortamını yansıtır. Ayrıntıları vurgulayan, teleobjektif kullanımına, yavaşlatılmış çekimlere ağırlık veren film, Amerikan değerlerine inanmış bir gencin gözünden, bir müfrezenin yakılan yıkılan ormanlar, köyler, kurulan tuzaklar arasındaki ölüm kalım mücadelesini belgeselci bir anlayışla aktarır. Amerika’nın biri savaştan yana, biri savaşa karşı iki yüzünü vurgulamayı dener.”7 Filmde sadece Amerikan savaş yanlısı ve karşıtı karakterler dışında o dönemlerde haklarını almak üzere mücadeleye

7

Rekin Teksoy, “ Dünya Sinema Tarihi”, Oğlak Yayıncılık 2005, s.817.

46


girişen siyahların da temsil edildiğini görüyoruz. Eşitliğin peşinde koşan siyahların ordudaki konumlarının da benzer olduğunu buna karşın ırkçı beyazları temsil eden askerlerin de ırkçılıklarını bu sefer Vietnamlılar üzerinden göstermelerine tanık oluyoruz. Siyahların, Latinlerin, Jamaikalıların kimi ırkçı kimi ılımlı beyazlarla aynı müfrezede yer alması ve tüm film boyunca sadece bu müfrezeyi takip etmemiz bir nevi Amerikan toplumunun tüm katmanlarına küçük bir ölçek üzerinden göz atma hissi vermektedir. Dönemin ruhunu yansıtan uyuşturucunun yoğun kullanımı ve The Doors müzikleri gibi diğer detaylar da es geçilmemiştir. Yine de bu Platoon’da olayları göstermenin ötesinde savaş karşıtı bir söz bulamıyoruz. Çavuş Elias’ın öldüğü sahne ve benzeri karelerde şiddet izleyiciyi rahatsız eden hatta üzüntüye boğan şekilde ilerlese de savaş karşıtlığı sanki izleyicinin tercihine bırakılmış gibi. Yönetmen, politik söylemlerini sanki üç yıl sonra çekeceği ve sonradan Vietnam üçlemesi olarak tanımlayacağı filmlerin ikincisi olan “Born on the Fourth of July”a saklamış gibidir. “Savaşta yaralanıp yürüme yeteneğini ve cinselliğini yitiren deniz piyadesi Bon Kovic’in anılarına dayanan ‘Born on the Fourth of July’ yönetmene bir kez daha Vietnam Savaşı’na eğilme olanağı verdi. Kennedy politikalarının etkisiyle savaşa katılan Kovic’in(Tom Cruise) yurduna döndükten sonra yaşadığı düş kırıklıkları, savaş karşıtı akımların öncülüğünü yapmasına yol açacaktır. Film savaşı desteklemiş politikacıları, yazarları eleştirirken, Amerikan toplumunun aile bağlarına, yurtseverliğe ilişkin değer yargılarını da sorgular. Vietnam üzerine yapılan bütün Amerikan filmleri gibi, bu filmin de Vietnamlıları görmezden geldiği söylenebilirse de, Stone’un yönetmenliğine övgüden başka bir şey söylenemez.”8

8

Rekin Teksoy, “ Dünya Sinema Tarihi”, Oğlak Yayıncılık 2005, s.817.

47


Birbirinden Farklı türlerde yetkin olmak, büyük oyuncuların ve büyük yapımların usta yönetmeni olmak Oliver Stone’u diğer büyük Hollywood yönetmenlerinden farklı kılmıyor ancak yönetmen dünyanın hâkimi olan devlette muhalif tavra sahip olduğundan ötürü birçok eleştirmen için yeri ayrıdır. Elbette bu muhalifliğin sistemin her ne olursa olsun içinde yer alan bir muhalif tavır olduğunu asla unutmamalıyız.

48


Umut(suz) Olmak Işık Cem Özok Ben ne insanlar gördüm, soğuktan çatlamış ellerini gökyüzüne bir albatros kanadı misali açmış, yaşlı gözlerinin altındaki yumuşacık tenine, bir yağmur damlası düşsün diye yaradana dua ederken, dudakları ebediyen mühürlenmiş, düşüncenin somutlaşamadığı o an, İçinde fırtınalar kopuyordu, çığlık çığlığaydı ruhu, bir avuç su, bir lokma yiyecek, bir damla şifa istiyordu, haykırıyordu çıldırmışcasına. Ben ne insanlar gördüm, Bir karış vatan toprağı uğruna, Gecenin soğuğu buz gibi keserken bedenini, Ve yine bir karış vatan toprağı uğruna siper ederken narin bedenini, Bu memleketi karış karış satanlar ayaklarında terlik, çayını yudumlarken, O zifiri karanlığı gözetliyordu, biliyordu eve tek parça dönemeyebileceğini, Nefesinin buğusu gözlerini okşuyordu, ruhunun sıcaklığı bedenini ısıtıyordu, Ve biliyordu ciğeri beş para etmez namussuzun kör kurşununa gidebileceğini, Fakat özlemişti yuvasını, emindi arkasında yaşlı gözler bırakmayacağından. Ben ne insancıklar gördüm, Hastalıktan derisi soyulmuş, bir deri bir kemik Uçuruma düşmeden önce son dal parçasına tutunmuşcasına, sedyeye tutunuyordu düşmemek için, Doktorlar "en fazla bir ay" diyordu, bütün kapılar kapanmıştı, bütün yollar çıkmazdaydı artık. Fakat gözleri tutsak ama neşeli bir ağacın yapraklarından parlayan ışıkla, sevdiklerine dolu dolu, umut saçan gözlerle bakıyordu,ve sanki.. Sanki kendisi için yere düşen her damla gözyaşını, bir nefes sıhhat gibi içine çekiyordu, nefes alıyordu hala, derin derin soluyordu havayı, ve.. Ve biliyordu bu dünyadan göçüp gittiğinde, Arkasında bıraktığı papatyaların kokusunu alabilsin sevdikleri, hep hatırlansın istiyordu. 49


Ölüm onu kıskıvrak yakalamıştı, fakat o ölüme inanmıyordu, Yere attığı her tohum misliyle meyvesini verecekti, bundan emindi. Ben ne yüce insanlar gördüm, Kimi iman etmişti, kimisi hayal kurmuştu, kimisi de kanıtlamıştı narin bedeninin çelikten bir ruha sahip olduğunu, ortak paydaya ulaşmışlardı sonunda, Hepsi imkansıza giden yolda imkanı yakalayabilmişti, Ve hepsi insanı insan yapan duyguya sahipti, onun adı.. Onun adı umuttu...

50


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” 51


Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

52


53


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

54


Azizm Sanat E-Dergi Aralık 2011