Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Ağustos 2012 Sayı 58 Kara Şövalye Yükseliyor Tornatore Sineması Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Evrim

1


Editörden Ülkemizde aydın ihaneti zaman zaman dile getirilen bir gerçekliktir. Kökleri çoğu kez Tanzimat dönemine uzatılan bu tipoloji, yurtseverliği, Batı'ya ya da Doğu'ya karşı aşağılık kompleksliğiyle birlikte duyduğu hayranlıkla yok sayar. Fakat bundan da önemlisi aşırı derece narsist olup etrafında kimsenin başarılı olmasını istemediği yetmezmiş gibi başarısız olması için de elinden geleni yapmasıdır. Belli bir entelektüel birikime sahip bir yapının bu denli gerici bir tavır takınması aydın ihanetinin en karanlık sayfası belki de. Türkiye'de bunu en çok bilim ve sanatta görüyoruz. Çok ciddi bir nefret ve kıskançlık hakim. Benzer görüşleri taşısalar da adeta anlaşamamak üzerine yaşıyor bu ülkenin sözde aydınları. Emek hırsızlığı ve emek sömürüsü hiç bir zaman bu denli yaygın ve kabul görür olmamıştı. İşin daha da kötü tarafı, Aydınlanma ve toplumsalın karşıtı olarak gelişen bu genel tanı, yalnızca ülkemizde değil dünyada da egemenliğini ilan etmiş durumda. Önde gelen yazarlarımızdan Enis Batur'un, çağdaş resmimizin büyük ustası Abidin Dino hakkında hazırlanan kitaba yazdığı önsözdeki Andre Malraux alıntısı, bizi bu düşüncelere yoğunlaştırdı: "Arkamızda bırakığımız yüzyılın özellikle ilk yarısında, 'sanatçıların dünyası'nda örgünün bir hayli sıkı olduğu görülür. Dayanışma duygusunu çekişme duygusu henüz örtbas edememiştir; iş, dostluğun da, tutkunun da engeli değildir; barut kokusu, yılgınlıklar, ser ideolojiler herşeye karşın umudu silememiştir. Abidin Dino'nun yaşamı bu açıdan da örnekseldir: Soyu tükenen bir yaratıcı türünün sanki belgeseli." ("A'dan Z'ye Abidin Dino", Derleme ve Metin: Zeynep Avcı, Yapı Kredi Yayınları, 2001, s.8) Öyle bir zaman ki, tüm dünyanın aydınlık insanları İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçilerin saflarına koşuyor, ölümü göze alarak. Sanatın, bilimin insanları birbirlerine kol kanat geriyor, sanatları ve yöntemleriyle çarpışsalar bile. Fraksiyon farkı dinlemiyor sanatçı ve bilimci... Böyle bir dünyayı, böylesine yakın bir geçmişi özlemenin ilericilik olduğu vahim bir dönemdeyiz. Örneğin Abidin Dino bugünlerde bizle olsaydı, hayatı boyunca sosyalist kimliğini korumuş, Sovyetler'de sinema çalışmaları bile yapmış, ülkemizde ne yazık ki kovuşturmalara maruz kalmış olmasına aldırmaksızın ismi lazım olmayanlar tarafından sırf Mustafa Kemal Atatürk'ü resmettiği, ölümü sonrası derinlikli denemeler kaleme aldığı için "kahrolası jakoben/darbeci" olarak ilan edilirdi. Neyse ki boyun eğmeyenler, ülkenin ve dünyanın ilerici birikimine sahip çıkanlar var. Azizm olarak biz de bu doğrultuda, Malraux'un belirttiği gibi 2


geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında görülen aydın öncülüğünü, dayanışmasını somutlaştırmak, gericiliğe karşı aşılmaz bir cephe oluşmasına karkı sağlamayı birincil görev olarak belirliyoruz. Birbirinden farklı sanatsal disiplinlere sahip, ideolojik olarak farklı tonlarda yer alan ve farklı kuşakların derinliğini taşıyan yaratıcıları, ilericilik ve Aydınlanma felsefesi çatısında bir araya getirmek Azizm'in en büyük amacı. Ağustos güncellememizde alanlarında uzman, değerli aydınlarımızla, genç yazarlarımızın yapıtlarına birlikte yer veriyoruz. Değerli yazar Kaan Arslanoğlu, entelektüel dünya üzerinde sisli bir bulut oluşturan, "felsefeyi yoldan çıkaranlar" üzerine yine ezber bozucu bir makale ile sayfalarımızda. Örgütümüzün en büyük destekçilerinden, edebiyatımızın büyük ustası Adnan Binyazar ise yaşadığı erozyon önlenemeyen adalet kavramını masaya yatırırken, değerli bilimci Osman Bahadır, edebiyatımızda evrim düşüncesini ele alacağı yazı dizisinin ilk bölümünde Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın sayfalarına davet ediyor okurlarımızı. Sinema yazılarımızda ise Giuseppe Tornatore'nin Baaria'sını Akdeniz sineması üzerinden, Christopher Nolan'ın The Dark Knight Rises filmini ideolojik açıdan, David Mackenzie yönettiği Perfect Sense'i ise aşk-kıyamet ikilemi üzerinden ele alıyoruz. Farklı ve özgün konulardaki şiir, öykü ve denemeler de bu ay sayfalarımızda. Dayanışma, direniş ve Aydınlanma için sanatla kalın dostlar... Azizm'in Notu: Eylül güncellememiz için dilediğiniz konuda inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videoyu 7 Eylül 2012 tarihine kadar, azizm.sanat@gmail.com adresinden editörlerimize iletebilirsiniz.

3


azizm.sanat@gmail.com www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Kara Şövalye Yükseliyor (2012) - Christopher Nolan Arka Kapak: Baaria (2009) – Giuseppe Tornatore

4


İçindekiler Düşünürlerin Zeka Yetersizliği: Sosyal Kuramların En Önemli Açmazı - Kaan Arslanoğlu

s. 6

Kirlenen Adalet - Adnan Binyazar

s. 12

Edebiyatımızda Evrim Düşüncesi(1): Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Evrim Teorisi - Osman Bahadır

s. 14

Tornatore'nin Köyleri - Selin Süar

s. 17

Kara Şövalyenin Yükselişi ve Nolan'ın Gerici Sulara Düşüşü - Onur Keşaplı

s. 25

Kıyametin Ortasında Bir Aşk: Perfect Sense - Melis Kasar

s. 31

Birden Fazla Adı Olan Kadın - Ezgi Sandal

s. 35

Gökyüzünden Yeraltına Düşen Çamur Damlası (öykü) - Işık Cem Özok

s. 38

Yalnızlık Çekimi (şiir) - Gökhan Soysal

s. 44

Aşk'a Esaret - Cihan İpekçi

s. 45

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! - Mustafa Balbay

s. 46

5


Düşünürlerin zekâ yetersizliği: Sosyal kuramların en önemli açmazı Kaan Arslanoğlu Sosyal geri zekâlılık: İnsanlığın en büyük problemi İnsanların birbirlerine “salak” demeleri, zekice bir buluş veya özgün bir esprili yaklaşım sayılmıyor. Aksine birbirlerini akıl yetersizliğinin değişik isimleriyle nitelemeleri oldukça yaygın bir alışkanlık. Hatta öyle ki, birine bir şey söylediğinizde, kamu için bir şey yazdığınızda, karşıdaki ne dediğinizi anlayamadığında, aklı buna yetmediğinde veya anladığı şeyden hoşlanmadığında, hemen size “geri zekâlı” “aptal” veya “salak” diyebiliyor. (Bakınız: Hakkımda değişik kaynaklarda söylenenler.) Alıklık alanındaki sözcük dağarcığımız dangalaklık pratiğimiz kadar zengin. Ve dedim ya, başkalarına “salak” etiketi takanlar da, daha çok salaklar arasından çıkıyor. İnsanlığı aptal bulurken, problemin özünden kaynaklanan çaresiz bir nedenle ne demek istediğimi de anlatamıyorum çoğun. Aldığım kimi cevaplar bunu doğrular yönde, şöyle ki: “Sen zekâ küpü müsün sankiii?” Hatta biri böyle bir yazı yazmıştı bir dergide. “Sen aptalsın asıl” “Salak!” “Cahil, ne olacak!” Çok yineledim, Aziz Nesin’in şu pek popüler “toplumun şu kadarı aptaldır” sözüne destek atmak değil derdim, meselem aslında tam tersi. Başkalarını aptal görme, bu yolla kendi zekâmızı yüceltme bizlere hayli keyif veren yaygın bir refleks, belirttiğim gibi özgün bir yanı da yok. Zaten sosyal refleks kalıplarımıza seslenen söylemlerin kolaylıkla popülerleşmesi de bu yüzden. Evet, birçok aydın o rahatlatıcı kalıp yargıyı paylaşır: Aydınlar, kendisi gibi düşünen aydınlar akıllıdır, geri kalanlar aptaldır. Hayır, bu doğru değil. Bir tür olarak aptalız biz, evrimsel gelişmede bir noktaya kadar gelmişiz, orada kalmışız, bu anlamda genel olarak salağız. Gayet açık, evet, ben de salağım, sıradan bir vatandaştan çok önemli bir üstünlüğüm (beni ayrı bir tür yapacak üstünlüğüm) yok. Aydınların da zekâsı çok gelişmiş değil. Sosyal bilimcilerin de öyle. Sıradan vatandaşın ortalama sosyal IQ’su tahminen 60-65 ise, aydınların ortalaması da 75’dir, o kadar. Dahası dünyanın gelmiş geçmiş tüm önemli düşünürlerinin de zekâsı hayli yetersizdir. 6


Konuya biraz daha açıklık getireyim: İnsan soyunun pratik zekâsı, teknik zekâsı çok gelişmiş. Gelişmeyen yanı sosyal zekâsı. Bir de dil zekâsı var ana grup olarak. Demek ki neymiş üç ana zekâ bölümü: Teknik (pratik), Sosyal ve Dil zekâları. Teknik zekâ gelişmiş, dil zekâsı hayli gelişmiş, sosyal zekâ güdük kalmış. Teknik zekâsı geliştiği için bazı teknik bilim dallarında, endüstride büyük ilerlemeler kaydetmiş insan soyu. Fiziğe, matematiğe, bilgisayara, mühendisliğe kafası bayağı iyi (tabii ki o alanda da mükemmel değil) çalışıyor. İnsan, yüz binlerce yıl, yaşamda kalma mücadelesinde teknik zekâsının gelişimiyle ayakta kalmış daha çok. Bunu yaparken kabile toplumu içindeki ilişkileri idare edecek kadar bir sosyal zekâ yetmiş ona. Gelin görün ki, şu anda, ancak bir kabile toplumuna yetecek düzeyde bir sosyal akılla yönetmeye çalışıyor bu devasa “uygarlığı” ve kendini. Milyarlık toplumları, on milyonluk şehirleri kabile toplumundan bu yana bir gıdım geliştiremediği sosyal zekâsıyla çekip çevirmeye çalışıyor. Ve tabii ki her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor. İşte sosyal bilimler alanında bu kadar birbiriyle çelişen kuramın bulunması, hiçbirinin veya toplamının birçok şeyi aydınlatamaması da bu yetersizliğe dayanıyor. Binlerce “büyük düşünür”, on binlerce “zekâ küpü sosyal bilimci”… Toplamı: elde var sıfır neredeyse. Büyük düşünür denince, aydınların ortalamasından olsa olsa 10 puan daha yüksektir zekâları. 80-85: Hepsi bu. 2012’ye geldik, hâlâ toplumların nereye gittiği konusunda elle tutulur bir bilgi, açıklık getiren bir kuram yok elimizde. Yüz yıl öncesine göre aldığımız yol ancak birkaç arpa boyu. Bu üstün felsefecilerin, büyük bilimcilerin bir dediği de öbürününkini tutsun artık değil mi! Dünyayı değiştirmekten geçtik, üç kişi aynı şekilde izah etsin bari! Bizler felsefeye dalıp, durmaksızın “özne”den, “kendinde şey”den bahsederken, yaşanan gerçek hayatta bizler dahil tüm toplum aslında “nesne”yi, “ötekinin şeyi”ni düşünüyor, altımızdaki dünya çekilip gidiyor, yok oluyor, uyarıyoruz kimsenin umurunda değil: Dokunulamaz felsefeye devam. Felsefenin ve toplumbilimlerin aczini insanın, toplumun karmaşıklığıyla gerekçelendirmeyin lütfen. İnsan da toplum da atla deve sayılmaz. Karmaşık, karışık olan insanın sosyal aklı. Daha büyük problem de her salak gibi insanın kendi yetersiz aklını pek harikulade bir şey zannetmesi. Felsefeyi yoldan çıkaranlar Başlangıçta felsefe çok daha açık ve anlaşılırdı. “Nesne”siyle, yani en başta doğa ve insanlıkla uyum içinde bulunma kaygısı taşıyordu. İnsanlığın bilgi birikimi arttıkça 7


felsefi aptallık da paradoksal biçimde artmaya başladı. Çünkü bu bilgi birikimini insan ve toplum açısından yorumlayacak sosyal zekâ yetersizdi. Düşünürler gelişen yeni bilgiyi dil zekâlarıyla, bunun altında yatan dil mantığıyla çözümlemeye giriştikçe felsefi alan korkunç ölçüde derinleşti ve yaygınlaştı; ama çıkmaza giden yolun başlangıcı da bu oldu. Çünkü dil zekâsı “şeytani” bir zekâdır, oyunbaz bir zekâdır ve insanı doğrudan çok yanlışa sürükler. Gelişen bilgi ve artı dil zekâsının getirdiği bu anormal zenginleşme ancak teknik zâkanın denetimi ve önderliğini kabul etmekle bir işe yarar hale gelebilirdi. (Bazı düşünürlerin ve tabii Marx, Engels, Lenin vb. yapmaya çalıştığı.) Ama sosyal zekâ sürekli işe karışıyor, teknik zekâyı kullanmanın ilkel ve demode olduğunu ileri sürüyor, doğayla, insanla uyumlu her türlü doğal bilgiyi bozuyor, bulandırıyordu. Sonra bu yol (felsefede teknik zekânın kullanımı) neredeyse tümden terk edildi, bilimlerle, sosyal bilimlerle felsefenin yolu, devrimci pratikle felsefenin yolu iyice ayrıştı. Marx öncesinde ve sonrasında düşünürlerin ve düşünce akımlarının büyük çoğunluğu, insanın yaşanan gerçeğinden, toplumun yaşanan gerçeğinden kopuk saçmalık silsileleri yayarak sosyal zekânın daha da gerilemesine yol açmaya başladılar. Felsefe uzun süredir tam bir “aptal alim”liğe dönüşmüş durumda. Yineliyorum, nedeni, sosyal akıl yetersizliğidir ve bununla bir örgü halinde kopmaz bir bütün teşkil eden, sosyal zekâyı aşağı çeken o tüm birleşik öğelerdir: Kendileri de bir insan olan düşünürlerin, gerçekte yüksek olan ham zekâlarını kötü yola sürükleyen aidiyet hisleri, inançları, ön yargıları, duygulanımları, çıkarları, bencillikleri, inatçılıkları, tümüyle öznel deneyimleri, çığır açma, yeni bir şey bulma dürtüleri vb. Leonhard Euler, filozofların bu aptal alimliğini ne güzel anlatıyor: Diyor ki, bir çiftçi, kahya diye bir şeyin olduğuna, kahyanın var olduğuna, kahya önünde durduğu halde inanmıyorsa “haklı olarak deli yerine konulur. Fakat bir filozof bu tarz düşüncelerde ileri gidince, onun sıradan insanların kavrayışının çok ilerisinde olan bilgisini ve bilgeliğini takdir etmemizi bekler.” Bugün birçok düşünce akımı gerçeklikle (insanla) uyumlu olup olmadığına bakılmaksızın yinelenen, kısır bir nitelikte tekrar ve tekrar üretilen mezmurlar silsilesi gibidir. Adeta akıl hastalığı boyutunda yaşanan bu gerçekten kopuş hali, dünyanın liberal ve sol entelektüellerinin ezici çoğunluğunun vicdan rahatlatma ayinleri olarak ciddi bir psikolojik işleve sahiptir. Rejime sağladığı ideolojik destekler dışında. Sorun sadece düşünürlerde değil 8


Felsefede veya sosyal bilimlerde problem sadece en tepede değil. Dünya üstünde 10 milyar insan varsa 10 milyar da filozof, bir o kadar kuramcı, az eksiği bilgin, birkaç misli fazlası parti başkanı mevcut. Bir şeyi de bilmeyin, herhangi bir konuda da fikriniz bulunmasın be kardeşlerim! Hele ki o kişi kendini bir şekilde aydın kabul ediyorsa, her dakika bir “özgün” fikir saçar etrafına. Fizikte, matematikte işi bilenlerin çok büyük çoğunluğunun kabul ettiği genel doğrular bulunur ki, üstünde anlaşılan bu genel doğrular bilginin tamamını değilse bile tamamına yakınını oluşturur. Sosyal bilimler için böyle bir şey yok. Yüz milyonlarca “özgün” filozofun yüz milyonlarca birbirine zıt fikri çarpışır. Bırakınız eğitimsiz insanları, çok iyi öğretim görmüş insanların tercihlerine bakıyorsunuz tüm dünyada: Büyük bir çoğunluğu yüzlerce değişik alanda büyük bir çoğunlukla yanlış. Oy verdikleri partiler, seçtikleri kitaplar, okudukları gazeteler, yedikleri yemekler… yattıkları uyku bile yanlış, yanlış yanlış… Bu öznel bir saptama değil, son derece nesnel, rakamlarla gösterilebilir bir gerçeklik. Pek çok bakımdan dünya hallerinin her geçen gün kötüye gitmesinden, ülkemiz hallerinin kötüye gitmesinden, bunun nesnel verilerinden anlayabilirsiniz tüm bu yeğlemelerin iyi mi kötü mü olduğunu. Yakın zamana dek, örneğin aydınlar arasındaki, daha daraltayım sol aydınlar arasındaki bu hastalık boyundaki fikri anlaşmazlığı başka şeylerle açıklamaya kalkıyordum. Örneğin karakter farklılıklarıyla. Karakter farklılıkları bir şeyleri bir yere kadar açıklıyor, bir yerden sonra tıkanıyor. Karakter olarak sağlam pek çok solcu birey tanıyorum. Paragöz olmayan, düzene tümüyle kendini teslim etmemiş, iyi bir şeyler yapmaya gayretli, okuyan ve düşünmeye çalışan… Öte yandan evet, bunların da her biri ayrı bir filozof, her biri ayrı parti lideridir. Bazıları değişik partilerin üyeleridir aynı zamanda, yani belli bir düşünce disiplinini kabul etmiş insanlar. Fark etmiyor: Neredeyse hiçbir konuda tam aynı şeyleri düşünmezler, o yine iyi, pek çok önemli konuda taban tabana zıt yerlerde durabilirler. Başka? Ne sınıfsal konumları iyi açıklayabiliyor bireylerin tercihlerini, ne de grupsal dinamikleri. Hayatla olan bağları, ilişkileri… Bireylerin ve grupların, sınıfların refah durumları, maddi konumları… Hepsi az biraz bir şeyleri açıklıyor, ama işte sisin içine kadar. Ve bu alanda söylenebilecek gerçekten “bilimsel” ve gerçekten “doğru” şeyler sorunun kendisine çarpıyor: Anlayışsızlığa, anlama düzeyi düşüklüğüne. Ancak güçlü bir parti veya lider çıkacak da, aydınların bir bölümünü geçici ve görece 9


olarak birleştirecek. “Beyinlerimiz düşünmek için değil, düşünmekten kaçınmak için tasarlanmıştır.” “İnsan ırkını, bilişsel olarak doğuştan yetenekli olmaktan ziyade kötü düşünürler olarak değerlendirmenin neden daha yararlı olduğunu göreceksiniz.” (D.T. Willingham, Çocuklar Okulu Neden Sevmez, İthaki Yay. s: 9,10,12) Bu kapkara görünen tablo içinde küçük bir umut ışığı, bir öneri: Yukarıda alıntıladığım cümlede var bir ipucu. Bir kere bu yetersiz zekâyı kabullenmek gerekiyor. Tanıda anlaşmadan rehabilitasyona girişemezsiniz. Ağır akıl hastasına hasta olduğunu, aptala aptal olduğunu kabul ettirmek zordur, ama imkansız değildir. İnsan aklının şımarıklığını yenmek, bu sözde cin fikirliliğin burnunu kırmak gerekiyor. Sonra, sosyal bilimleri, felsefeyi, devrimci kuramı, insanın gelişmemiş sosyal zekâsının alanından, aptallığın yetki sınırlarından uzaklaştırıp; gelişmiş teknik zekâsının alanına, sınırlarına sokmak gerekiyor. Bunu yaparken baştan çıkarıcı, kötü yola düşürücü dil zekâsını bir hayli tımar etmek gerekiyor. Sosyal bilimleri matematiğe, fiziğe, biyolojiye, evrimbilime yaklaştırmak, daha sonraki aşamada tamamen bunlarla ortak hale getirmek gerekiyor. Bu sağlanamadığı sürece insanı, toplumu anlayamayacağımız gibi, anladığımızı şeyleri bırakın sıradan vatandaşa, aydınlara bile aktarmamız imkansız görünüyor. “Burada amaçlarımdan biri de sol içinde beşeri bilimlerle uğraşanlar ve doğa bilimcileri arasında doğacak bir diyaloğa küçük bir katkıda bulunmaktır; çoğu ilk gruptan gelen bazı iyimser beyanlara rağmen ‘iki kültür zihniyeti’ arasındaki fark belki de son elli yılda olduğundan daha fazla açılmıştır. Doğa bilimcilerin postmodern aptallıktan korkması için pek neden yoktur; söz oyunları, toplumsal gerçeklerin titizlikle incelenmesinin yerini alınca bundan en çok mağdur olanlar tarih, sosyal bilimler ve sol siyasettir.” (Alan Sokal, Şakanın Ardından, Alfa Yay.) Alan Sokal, benim dediğimi daha kibar, daha mütevazı bir dille ortaya koyuyor. Elbette yukarıdaki paragrafta ortaya koyduğum istemde yalnız değilim. Benim yaptığım şey olguyu daha bir kavramsallaştırmak, daha bir somutlamak. Örneğin aynı Sokal, sosyal bilimler için önerdiği yönteme ilişkin şunları söylüyor: “Tarihçiler ve bilimciler gibi, kültür eleştirmenlerinin de bilgilendirilmiş bir kuşkuculuğa ihtiyacı vardır: Kanıtı ve mantığı değerlendirebilen; bunun yanında bu kanıta ve mantığa dayalı (deneme yanılma yöntemiyle de olsa), akla uygun yargılarda bulunabilen bir kuşkuculuk.” (Aynı eser, s: 97) 10


Bu bakımdan Tilly’nin şemalı, grafikli, hayli nesnel çözümlemeleri, birçok popüler Marksistin soyut, üst kuramsal çözümlemelerinden daha anlamlı, daha devrimci geliyor bana. Öyle ki burada ortaya çıkan yanlışları daha kolay kavrayabiliyor, daha kolay gösterebiliyoruz. En azından benim zekâm buna yetebiliyor! On binlerce Althusserin, Lacanın kelime oyunlarına dönüştürdüğü, tamamı spekülasyondan ibaret fikir cambazlıklarında sayılamayacak kadar çok ucuz hata görsek, bunu kime anlatabiliriz! Hangi ortak dille, değerle anlatabiliriz? Tek tek insanların “çok doğru” düşünmesinin bunlar gerçekten doğru bile olsalar anlamı zayıf. Örneğin, ben kendim, çok doğru düşündüğümü, toplumu anlamak için yazının başında bahsettiğim beş altı metrelik tümsekten daha üst bir konumda durduğumu biliyorum. Bundan eminim. Ama tek veya bir avuç kaldıktan sonra bunun ne önemi var. Benimki gibi bir sanı içinde on milyonlarca insan yaşıyorsa şu yeryüzünde, kendilerinin filozofları… Hiçbir düşünce büyük çoğunluğa yaygınlaşmadıkça, bu anlamda tamamlanmadıkça tam doğru değildir. Bu ilkeyi unutmayın, evrenseldir. O yüzden insanları daha yoğun fikir birliktelerine zorlamak gerekiyor. Onun yolu da söz oyunlarına dayanan tüm felsefeleri kaldırıp çöpe atmaktan, somut ve pozitif bilimci düşünmekten geçiyor.

11


Kirlenen Adalet Adnan Binyazar Bir iktidar, toplumda kin yaratmanın değil, kinin kökünü kurutmanın sorumluluğunu taşımalıdır. Bu da ancak adalet terazisinin ibresi yerinden oynatılmazsa gerçekleşir. Bir ülkede katiller elini kolunu sallayarak geziyor; bilim adamları, dünyada barışın simgesi olan Mustafa Kemal Atatürk’ün komutanları, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, özgürlük yolunda düşüncelerini meydanlara taşıyan sendikacılar, “her biri cihan parçası” gençler hapislerde çürütülüyorsa, o ülkede adalet kirlenmiş demektir, bu kirliliği arındırmak yılları alır. Üç kişinin katili bir gecede düzenlenip hemen onaylanan bir yasayla tahliye ediliyor, o kişi, ertesi gün, katlini meşru kılarcasına, “O günün şartlarında öyle gerekiyordu, öyle bir mücadele verdim,” diyebiliyor... Sözlerine şunu da ekliyor: “Sayın Erdoğan’dan böyle bir beklentimiz vardı. Sözünde durdu, sağ olsun. Kendisine buradan teşekkürlerimi iletiyorum.” Hukuk devletinde böyle bir teşekkür, Başbakan durumundaki bir kişiye en büyük hakarettir. Suçlular özgürlüklerine kavuşturulurken, ülkeyi aydınlığa erdirmeyi kutsal görev sayanların başının üstünde çağ sapkını Demokles’lerin sivri uçlu kılıçları sallandırılıyor. Din perdesi altında her gün bir adım daha bilgisizliğin batağına sürüklenen halkın bu boşluğundan yararlanılarak, en başta bilgi devrimcisi Atatürk, ülkeyi geliştirme yolunda savaşım verenlere karşı halkın arasına kin tohumları serpiliyor. Öyle bir duygudur ki kin, Macbeth’in deyimiyle “kafanın içini binlerce akrep doldurur”; onu intikam duygusuyla katil olmaya sürükleyen karısı Lady Macbeth’e de, “Çocuk büyüttüm; insanın meme verdiği yavruya sevgisi ne kadar sevecenlikle doludur biliyorum. Ama sizin bu iş için içtiğiniz ant gibi bir ant içmiş olsaydım, daha dişleri çıkmamış ağzından mememin başını çeker de onun beynini dağıtırdım!” dedirtir. Kin duygusuyla, Kurtuluş Savaşı kazanarak laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar karalanıyor. Terör aldı başını gidiyor. Hiç uğruna insanlar ölüyor. Tören düzenlenip boş nutuklar atıldıktan sonra şehidin de onun ardında bıraktıklarının da adını bile anan olmuyor. Batıdan doğuya halk açlıktan kırılıyor. Sağlık sorunları cadı kazanına döndü. Cana kıymalar, tecavüzler aldı başını gidiyor. Her gün günışığına daha gözünü açmadan yüzlerce bebek can veriyor... Öte yandan, doğurgan bir mal gibi algılanan kadına “Üçle yetinme, beş doğur!” diye buyruklar yağdırılıyor. Doğursun da, nasıl bir dünyaya?.. 12


Shakespeare, Macbeth’indeki İskoçya soylusu Rosse, karmaşalarla yaşanmaz hale gelen kin ortamını şu sözlerle dile getiriyor: “Ah, zavallı ülkem! Kendini tanımaktan adeta korkuyor. Ona anamız değil ancak mezarımız denir: Orada her şeyden habersiz olanlardan başka gülümseyen yok; ahlar, iniltiler, göğü yırtan ağlayışlar sürüp gidiyor, duyan yok! Fark edilmiyor bile. Büyük üzüntüler günlük kaygılar olmuş; ölüm çanı çalarken kime diye soran pek olmuyor; iyi insanların ömrü başlarındaki çiçeklerden önce geçiyor, çiçekler solmadan onlar göçüp gidiyor.” Sözün özü; Tanrı duygusunu içinin sesi eyleyen Yunus gibi bir ozan, yedi yüzyıldır “Düşmanımız kindir bizim” desin, ardından Mustafa Kemal, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini dünya barış tarihine altın harflerle yazdırsın; günümüzde biri çıksın, iktidarını bütün dinlerin yasakladığı kin üzerine kursun!.. Güzel halkım, tarih boyunca ne acılara katlandın; gel, biz yine de Çankırılı Kadrî’nin sözünü tutalım: Kıl bu sözlerimi gûşuna perçin (gûş: kulak) Sakın bir kimseye hiç eyleme kin...

13


Edebiyatımızda Evrim Düşüncesi (1): Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Evrim Teorisi Osman Bahadır Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1934 yılında kaleme aldığı ve Cumhuriyet gazetesinde tefrika ettiği "İnsan Önce Maymun muydu?" adlı romanında evrim düşüncesine önemli bir yer veriyordu. Biz bugün 1930’lu yıllar Türkiyesi’ni düşündüğümüzde, bağnazlığın, dogmatik düşüncelerin ve hurafelerin halk içindeki etkisinin artık azalmış olabileceğini düşünebiliyoruz. Böyle düşünmemizde şüphesiz halkını bilimsel düşüncelerle aydınlatmaya yönelmiş bir hükümetin varlığının ve çalışmalarının büyük rolü var. Ancak toplumsal Aydınlanma çok uzun süreli ve çok yönlü bir çabayı gerektiriyor. Bu çerçevede, sadece bilim insanlarının değil, roman ve öykü yazarlarının, şairlerin, tiyatro sanatçılarının vb. halkı aydınlatma çabalarının da belirleyici bir önemi var. Bugünkü düşünsel durumumuz, Cumhuriyet Aydınlanma’sının gerektiği

ölçüde toplumsallaşamamış olduğunu ortaya koymaktadır. Ünlü roman ve öykü yazarımız Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944), bu büyük Aydınlanma mücadelemizin öncülerinden biri. Halkın düşünce ve gelenek dünyasını yakından tanıyan Gürpınar, roman ve öykülerinde şaşırtıcı düşüncelerle ve kurgularla okuyucuyu ortaçağ dünyasından kurtarmaya çalışıyor. 14


Hüseyin Rahmi Gürpınar, "İnsan Önce Maymun muydu?" adlı eserini önce 1934 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika etti. 27 Eylül 1934 tarihli (yıl 11, sayı 3731) Cumhuriyet gazetesinde başlayan romanın yayını, 113 sayı sürdü. (Bu roman Everest Yayınları tarafından 2011 yılında kitap olarak basılmıştır). Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu eserindeki filozof Mualla Lahuti Efendi, bağnaz veya halkı aldatmak için şarlatanlık yapan kimselere karşı hiçbir taviz vermeyen açık sözlü, ilkeli ve cesur bir kimsedir. Mualla Lahuti Efendi’nin bu türden kimselere karşı sürdürdüğü kararlı mücadelesini gösteren olaylar ve bu mücadele sırasında insanları uyarmaya yönelik sözleri ve diyalogları romanda önemli bir yer tutmaktadır. Her türden dogmatizmi doğrudan hedef alan Gürpınar, kitabında evrim teorisine de büyük bir önem ve yer vermektedir. Onun şu sözleri, bilim ve evrim gerçeği hakkında ne kadar yalın bir kavrayışa sahip olduğunu göstermektedir: YALIN KAVRAYIŞ “(ilimler son sözlerini) söyleyemeseler de uydurmayacaklardır. Tetkiklerinde derin tecrübe usulleri, büyük ihtiyatlarla yürüyeceklerdir. İnsaniyet herhangi bir hakikat derecesine ancak bu sayede vasıl olabilecektir. Çamurdan adam ve kadını dinler mitolojisinin müzesine kaldırdıktan sonra müesses itikatlardan hiçbirine iltifat etmeksizin şimdi bağlantısız, serbest serbest düşünelim. Biz kimiz? Şurada, burada kendi kendine yetişiyor gibi biten ebegümecinin bile kâinat kadar eski bir tarihi vardır. Biz kendi yaradılış tarihimizi bilmiyoruz. Biz ne cennetten kovulduk, ne gökten indik. Biz bu toprağın üzerinde doğduk. Amillerimiz erkek kadın iki insandır. Bu insanlar da gene kendileri gibi insanlardan doğmuşlardır. Şimdi biz neslimizin iptidasını arayacağız, nereden başlıyor.” Gürpınar, bir başka yerde ise şunları söylüyor: “İnsaniyetin dini masallarla oyalandırıldığı artık yetişir. Bu dünya ne bir haftada yaratılmıştır, ne altı ayda, ne on senede. Hocam, kulağını bana ver: (.......) Tabakatülarz (jeoloji) âlimleri bu toprağın tarihini gayri müsavi beş bölüğe ayırıyorlar. Ben size jeoloji dersi verecek değilim. Kısaca söyleyeyim ki bu devirlerin de araları milyonlar ve yüz binlerce yıl sürmüştür. Her devrin tabakalarında tesadüf edilen eserler ve müstehaseler (fosiller) delaletleriyle hükümler veriliyor. Birinci devirde balıklar, ikincide kurbağalar, zahifeler yani sürünen hayvanlar, üçüncüde kuşlar ve memeliler, dördüncüde insan görülüyor. Yeryüzünde hayatın ne zaman başladığını takriben bile tayin mümkün değildir. (Gürpınar’ın bu satırları yazdığı sırada yeryüzünde hayatın ne zaman başladığı henüz bilinmiyordu. Canlı varlıkların yaşları radyoaktif bozunmanın, güneş sisteminin ve dünyamızın yaşı ise 15


termonükleer tepkimelerin mekanizmasının keşfiyle anlaşılabilmişti.) Bu hususta kabul edilebilecek bir şey varsa o da soğumaya başlamış olan suların yetmiş derece hararete yaklaşmış olduğu zamandan evvel arz üzerinde hayat olamayacağıdır. Yeryüzünde hayat en basitten, en küçükten başlıyor. Uzviyette gittikçe tekemmül ederek nevilere, cinslere ayrılıyor. Böyle böyle insan vücuda geliyor.” Aydınlanma edebiyatı, bilimsel düşüncenin halk içinde güçlenmesinin ve yayılmasının en güçlü kanallarından biridir. Hüseyin Rahmi Gürpınar da, genç Cumhuriyetin bir yazarı olarak bu büyük mücadeleye eserleriyle katkıda bulunmuştur.

Tornatore'nin Köyleri

Selin Süar

İtalyan Sineması’nın mihenk taşlarından olan yönetmen Giuseppe Tornatore, Tunus çöllerinin esintisinin eksik olmadığı ve Anadolu topraklarının gelenek ve göreneklerini de fazlasıyla taşıyan karakterlerin Akdeniz havzasına yayılan aynılıklarını bire bir gösterdiği 2009 yapımı Baaria adlı filmiyle bir kez daha geçmiş ve bugüne dair köprüleri inşa etti. 140 dakikaya çeyrek asrı sığdıran yönetmen, kalabalık ortamlı sıcak tonları yerleştirdiği çerçevelerinde kimi kez sıçrayarak 16


anlattığı hikaye örgüleri, kimi kez de Brechtvari bir yabancılaşmayla dramatik unsurları mümkün olduğunca budadığı sahnelerinde epik bir anlatımı seçerek Yunan yönetmen Angelopoulos’un tekniğine yakın bir yol izlemiştir. İtalya’nın yakın tarihine kendi geçmişinin gözünden ışık tutan yönetmen, faşizmi, mafyayı ve zenginlerle fakirlerin çatışmasını merkez alırken, karakterlerin devinimini bu art plana oldukça iyi yedirmiş ve izleyiciyi sıkmayan, Akdeniz insanının genel özelliklerini de gözler önüne seren duru bir tür örneği ortaya koymuştur.

Tornatore, 1950’lerde Sicilya’nın küçük bir köyünde geçen Cinema Paradiso adlı filmiyle dünya çapında bir üne kavuşur. Küçük bir çocuk olan Salvatore (Toto)’nin, sinemada projeksiyoncu olarak çalışan yaşlı Alfred ile arkadaşlığını anlatan filmde,

17


Alfred’in yanında sinemanın inceliklerini öğrenen Salvatore’nin çocukluktan çıkıp iyi bir yönetmen olup köye geri dönüşüne kadar geçen süre konu edilir. Film şeridinde akan hikaye, savaş sonrası İtalya’ya ve sinema tarihindeki önemli gelişmelere de ayna tutarken aşk acısı, hayal kırıklıkları ve umudu da simgeler.

Çekimleri Sicilya ve Tunus’da gerçekleştirilen 2009 yapımı Baaria’da 1920'lerden 1980'li yıllara kadar, film karakterlerinden olan Peppino (Francesco Scianna) ve Mannina’nın (Margareth made) gözünden, Sicilya kentindeki yaşamları anlatılıyor. Sicilyalı bir ailenin üç kuşak boyunca tasvirini gözler önüne seren filmde yine üç kuşağın bağlantısı bulunmakta: Baba Cicco, oğul Peppino ve torun Pietro. Üç kuşak boyunca temelde oğul üzerinden sürdürülen Akdeniz kimliğinin ardıllarına bakıldığında türün ortak özellikleri beyaz perdeye yansımaktadır. Sicilya’da bulunan Palermo’nun Baaria köyünde jenerasyonlar üzerinden ülke halkının kişilikleri, kalabalık sokaklar, yaşam kaygısına düşmüş insanlar, umutlar ve melankolinin art planında, gündelik hayatın içinden olan siyaset ve destanlar da yapıyı desteklemektedir. Oğul Peppino’nun yaşamı boyunca gerçekleştirdikleri üzerinden işlenen bütün bir toplumun hayalleri, çaresizliği ve hayatın zorluklarını dalga

geçercesine

karşılayışı,

dönemin

İtalya’sının

küçük

bir

köyünün

penceresinden Akdeniz Sineması kodlarıyla seyirciye taşır.

Her iki filmde görülen Tornatore’nin köyleri, Anadolu’nun köylerine öyle çok benziyor ki, “Akdenizli olma” bilincini karakterlerin hareketlerinden tutun da örf ve adetlerine kadar görmek mümkün oluyor. Hem Baaria’daki hem de Cinema Paradiso (Cennet Sineması)’daki karakterleri, içimizden birileri gibi görmemek elde değil. Cinema Paradiso’da, sinemada tanışıp evlenen çift, sinemada horlayan 18


adam, yine köy meydanının kendisine ait olduğunu zanneden köyün delisi, sinemaya bambaşka amaçlarla (!) gelen gençler ve Baaria’da meydanda dolaşan köylüler, çocukların bahçeden meyve çalmaları, kurnaz köy insanları, ailelerin tüm muhafazakarlığına rağmen birbiriyle evlenmeyi

başaran gözü kara gençler,

meydanda Dolar almaya veya kalem satmaya uğraşan seyyar esnaf, toprak ağalarının zulmü ve işçilerin çaresizliği, Tanrı’ya inanç, falcılar, kehanetler, hayvan kurban etmelerin bu kültürde var olan tüm halklar için geçerliliğini koruduğunu farkediyor izleyici.

19


Baaria’da faşizm yıllarında çobanlık yapan Cicco’nun, çektiği eziyete ve zorluklara rağmen oğlu Peppino ile eğlenerek zaman geçirmesi ve herkesi güldürerek askerlerle dalga geçmesi sonucu hapse düşmesiyle oğul Peppino, ailede kalan tek inekten süt sağarak yaşamını kazanmaya çalışması anlatılır. Toplumun açlığın pençesinde olduğu ve diktatoryanın kol gezdiği sokaklarda karın gurultularına rağmen rahat nefes almaya çalışan halkın içinde Peppino, mafya ve toprak ağaları tarafından haksızlığa uğrayan insanların ayakta kalma mücadelesine tanık olur. Bu adaletsizlik nedeniyle gün geçtikçe kendini Komünizme yakın bulur ve gençlik çağında Komünist Parti’ye yazılır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir genç kıza âşık olan Peppino, kızın ailesinin fakir bir komüniste kız vermek istememesi üzerine Peppino, ne yapıp edip kızı evinden alır ve onunla evlenir. Halktan kimi kişilerin deyimiyle bebek yiyen komünist Peppino, bir yandan çalışıp ailesine bakmanın zorluklarını taşırken diğer yandan bütün özverisiyle faşist İtalya’yı değiştirmeye çalışanlar arasında yerini alır. 20


Öğretmeni tarafından cezalanarak sınıf tahtasının arka köşesine gönderilen Peppino’nun rüyalara dalmasıyla 1930’lar İtalya’sından 1980’lere doğru olan üç kuşağın hikayesi de epik bir yöntemle ele alınır. İtalya’nın 2. Dünya Savaşı sırasındaki durumunu, ve savaşın ardından hızla yükselen mafya ve toprak ağaları olgusunu komünizm, yani eşitlik ve adalet üzerinden anlatan yönetmen, Baaria’da küçük bir köyde geçen yaşamın ve insanlarının; dolayısıyla İtalya’nın çeyrek asırlık dönüşümünü merkez alır.

Herkesi Memnun Ediyoruz

Muhafazakar olan Baaria halkının komünizme olan bakışını da olaylar üzerinden veren Tornatore, fakirler ve zenginlerin çatışmasını sergilerken faşizmi elinden geldiğince ayaklar altına alıyor. Buna rağmen güldürü ögelerinin eksik olmadığı 21


senaryo çizgisinde halkın politikayla ne kadar alakadar olduğu da başka bir tartışma konusunda dönüşüyor.

Filmin genelinde aynı aileden üç erkeğin yaşamları göze çarpsa da, altı çizilerek verilen bir başka tarih de İtalya’daki Komünist Parti’nin ilerleyişinin hikayesidir. Akdeniz insanının ideolojileri yaşamın içinde birer patika gibi görmesi de partilerin çatışması ve oy toplama hevesi üzerinden verilir. Seçim günü yaklaşırken halka seslenen Peppino, yaşam boyu üyesi olduğu Komünist Parti’ye oy veren bir tanıdığını (Tanassio) Liberallerin yanında görünce ona serzenişte bulunur. Tanassio gülerek, Doğu insanının mağruriyeti içinde dik durur ve ailesindeki diğer üyeleri teker teker gösterip “Peppe, bizler bir söz verdik mi tutarız. Kayınvalidem Hıristiyan Demokratlar’a oy verdi, eşim Sosyalistler’e, baldızım Liberal Parti’ye oy verdi, oğlum da Cumhuriyetçiler’e. Ben de çekiç ve orakçıyım.” der ve ekler, ”Böylelikle herkesi memnun ediyoruz. Herkese bol şans!”

Bu koşuşturma arasında Roma, Palermo, Baaria’da mekik dokuyan ve Komünizmi yaymak amacıyla yolculuklar yapan Peppino birkaç kez de baba olur İlk bebek kaybedilse de aileye 5 çocuk gelir ve o çocuklardan biri olan Pietro, parti çalışmaları ve halkı komünizme kazandırma propagandaları nedeniyle eve ara sıra uğrayan babasına adeta büyük bir hayranlık besleyerek, onun yaşamını, öğrendiklerini, davranışlarını yakından takip etmeye başlar.Hayatı boyunca yolsuzluğa ve eşitsizliğe karşı savaşan Peppino, ailesinden ayrı kalarak yaşamak zorunda olsa da her fakir Akdenizli köy ailesi gibi onların da hayali azıcık zengin olabilmektir. Henüz çocukken çıktığı bir yamaçta bulunan üç sivri tepecik hakkındaki söylentilerde, birbirinden ayrı duran tepeciklerin arasında bir defada 22


bir taşı sektiren kişinin zengin olacağı ve hazineye sahip olacağı geçer. İyi bir hayata kavuşan Peppino, yaşlılığında aynı yamaca çıkıp bu söylentiyi hatırlar ve rasgele bir taş attığında taş, bu üç tepeciğe bir seferde çarpar. Peppino, yerde onlarca kara yılan görür. Metaforların, simgelerin ve inançların sıkça göze çarptığı filmin bu sahnesinden sonra üç kuşağın da birleştiği ve ana karakterin sonsuzluğa gittiği epik sahneler birbiri ardına dizilir.

Akdeniz Sineması’nın kodlarını ve Akdeniz insanını görmek isteyen her seyircinin mutlaka mercek altına alması gerektiği bir yönetmen olan Tornatore, kendine özgü stiliyle aynı havzayı paylaşan insanların melankolisinde, kızgınlığında, hayal kırıklıklarında ve umudunda yatan sıcak tonlamaları sosyopolitik art planı da beraberine alarak başarıyla veriyor. Kendi geçmişinde yatan hikayeleri ve Tornatore’nin köylülerini daha birçok filminde göreceğiz gibi.

23


Kara Şövalyenin Yükselişi ve Nolan'ın Gerici Sulara Düşüşü

Onur Keşaplı

Hollywood'un yaratıcılık konusunda dünya sinemasının gerisinde kaldığı gerçeğini herhalde hiç kimse reddedemez. Eski yapımların yeniden çevrimleri, çizgi roman uyarlamaları ve stüdyo sisteminin özellikle ilk yıllarını hatırlatacak kadar klişe senaryolarla ilerlemeye çabalayan Amerikan sineması, bu kısır döngüyü genel anlamda nasıl kıracak bilinmez ancak "yeni bir dahi çocuk" buldukları da bir gerçek. Memento gibi hatırı sayılır bir kitle tarafından kült film mertebesine çıkarılan bir yapıt başta olmak üzere akıl dolu bir senaryo ve kurguyla işlenmiş Prestij ve tüm dünyada süratle fenomene dönüşen Başlangıç gibi filmlerin yaratıcısı, senarist/yönetmen/yapımcı Christopher Nolan'dan söz ediyoruz. Adeta tek başına Hollywood'un rüştünü kitlelere ve eleştirmenlere ispatlarcasına başarılı, daha da önemlisi yaratıcı yapımlara imza atan yönetmenin ne ilginçtir sinematografisinde başı çeken filmleri ise hem bir çizgi roman uyarlaması hem de yeniden çevrim olan Yarasa Adam serisi olarak göze çarpıyor. Bu işleri farklı ve ilerici kılan ise Christopher Nolan'ın senaryo yazarlığındaki gücü. Yeni seride Yarasa Adam, dönemin aksiyon sinemasının genel ruhundan da beslenerek daha gerçekçi, karakter olarak ayakları daha çok yere basan, derinlikli ve senaryo açısından katmanlı bir yapıyla ortaya çıktı. Akılcı bir kurgu ve kusursuz bir teknik beceriyle 24


son dönem dünya sinemasının en iyi örnekleri arasında gösterilen Batman Begins ve The Dark Knight filmleri, çocuk izleyicilere indirgenen çizgi roman dünyasını her yaş grubundan ve özellikle çizgi romana mesafeli izleyicinin de beğenisini toplayabilecek şekilde bir etki yarattı. Öyle ki geçtiğimiz ay gösterime giren serinin üçüncü ve -şimdilik- son filmi The Dark Knight Rises, izleyiciler ve eleştirmenler tarafından adeta koşullanmışçasına övgüye boğuldu. Peki, bu film hem yönetmenin filmografisinde hem de üçlemenin bütünlüğünde tam olarak nerede duruyor, bu soru üzerine yoğunlaşalım.

Yarasa Adam, yani Bruce Wayne, birçok çizgiromandaki kahramanların aksine insanüstü güçler yerine büyük bir malvarlığına ve üstün bir zekaya sahip. Bu özelliğiyle diğerlerinden, en azından işin ciddiliği hususunda ayrılan ve olgun duran kahraman, aynı zamanda karanlığın temsili, salt iyilikten daha fazlasını barındıyor. Christopher Nolan işte bu veriler üzerine oldukça ciddi, gerçekçi, katmanlı bir öykü ve olay örgüsü kuruyor. İzleyiciyi şaşkına çeviren - bu kez zamanın ruhuna aykırı olarak- bilgisayara mümkün olduğunca az başvurarak yapılan özel efektler değil, senaryonun yüksek ve şaşırtıcı ritmi, karakterlerinin hemen hepsinin derinlemesine ele alınması. Oldukça varlıklı ailesi, daha çocukken gözünün önünde öldürülen Bruce Wayne'in hikayesinin merkezinde de bu olay ve olayın gerçekleştiği yozlaşmış bir metropol, Gotham (Gotik Amerika'dan türetildiği 25


söylenir) var. Bruce Wayne, bir süper kahramana dönüştüğünde şehrin tüm hücrelerine sinmiş olan yozlaşmışlığa karşı savaşıyor. Tüm filmlerde de arka planda bunu görüyoruz. Yine tüm filmlerde, belki de Yarasa Adam'ın kötü kaderi olarak, ondan daha çekici, daha zeki kötü adamlar var karşımızda. İlk filmde aynı zamanda Bruce Wayne'i eğiten kişi olan Ra's al Ghul yozlaşmış şehirleri insanlık adına tarih boyunca haritadan silen bir örgütün başı olarak karşımızda. Gotham'ı topyekün yoketmek isteyen, artık şehrin kurtarılamayacağını düşünen kötü adama karşı Yarasa Adam ise şehrin hala bir şansı olduğunu öne sürüyor. İkinci filmde bu kez anarşinin en inceliklisini kullanıp, şehrin yozlaşmışlığını şehrin ta kendisine çevirerek yıkımı planlayan Joker'e karşı Yarasa Adam, düzen içinde iyileştirmeler uğruna kendi varlığını bile karanlığa terk edebiliyor. Görece muhalif bir kahraman var karşımızda. Bu karakterlerin gelişimi de oldukça inandırıcı. Bir çizgiroman uyarlaması için radikallikler bunlarla sınırlı değil, örneğin ana akım izleyicinin pek de alışık olmadığı kadar sıklıkla süprizler barındıyor, seyirciyi ters köşe yapmaktan adeta zevk duyuyor yönetmen. İlk filmde Ra's al Ghul'un kimlik şaşırtmacası ve özellikle ikinci filmde Joker'i alt etmek için yapılan tüm planların daha zeki ve umulmadık planlarla bozguna uğrayışı ve "iyiliğin mutlak zaferi"ne izin vermeyen bir son... Tüm bu veriler ışığında Nolan'ın söylediği üzere seriye noktayı koyacak üçüncü filmde beklentiler doğal olarak yüksek. Kötü adamların gölgesinde kalan Kara Şövalye'nin karşısında bu kez, çizgi romanlarda genel olarak silik kalan, zekadan çok fiziksel yıkıcılığa dayalı bir kötü adam, Bane var. Heath Ledger'ın unutulmaz oyunculuğuyla tarihe kazınan Joker gibi bir kötüden sonra kim gelse eksik kalır ancak Nolan'ın senaryosunda Bane tam tersi işliyor. Kara Şövalye Yükseliyor adlı filmde izleyici açılışta Bane'in hem somut hem de simgesel yükselişine tanık oluyor. Söylentiye göre Bane, Ra's al Ghul'un varisi olarak efendisinin yarım kalan işini, Gotham'ı yok etmeyi tamamlamaya geliyor. Şehrin yozlaşmışlıktan arınması için kendini karanlığa bırakan Bruce Wayne ve Yarasa Adam'ın yeniden sahne alma zorunluluğu doğuyor böylece. Kötülüğün yenilmez gücü olarak aktarılan Bane yine izleyicilerin alışık olmadığı-ancak çizgiroman okurlarının Knightfall serisiden bildiği- bir biçimde kahramanımızı fiziken ve ruhen çökerterek zaferini ilan ediyor. Film bu noktaya kadar oldukça güçlü, ancak buradan sonra Kara Şovalye yükselirken senaryonun süratli düşüşü başlıyor. Bir anda Hollywood klişeleri bombardıman gibi yağıyor. Tamamen tükendikten ve dünyanın bir ucunda ölüme bırakıldıktan sonra, yaşlı ve bilgi bir adamın oldukça yüzeysel yol göstermesiyle(Monte Kristo Kontu'nu en son Ezel'de görmüştük!) aniden yenilmez bir hal alıveriyor Yarasa Adam. Böylece Nolan, itinayla inşa ettiği ve izleyiciyi fiziken yenilmezliği konusunda inandırdığı Bane'i süratle sıfırlıyor. 26


Rocky 3'ü izleyenler hatırlayacaktır, Clubber'a karşı hezimete uğrayan Rocky birkaç ay sonra aynı adamı tuhaf taktiklerle perişan ediyor ve bu haklı olarak gülünç bir seyirlik halini alıyor. Neredeyse aynı gerçekdışılıkta bir gelişmeyle bunu yeni Batman serisine koyduğunuzda, bu seriyi ilerici kılan gerçeklik algısını da kırmış oluyorsunuz. İlk filmde Ra's al Ghul'u, ikinci de ise Joker'i karakterlerini zedelemeden yok eden yönetmen Bane'in ölümünün çekildiği sahnelerde sette değil miydi sorusunu sorduracak kadar sığ bir son veriyor kötülerin kötüsü olarak sunulan Bane'e. Ama Nolan bununla da yetinmiyor; ilk iki filmde ustaca işleyen izleyiciyi şaşırtma burada havada kalıyor. Siz Bane'i önce sıradan bir adama çevirip sonra da aslında tüm bu yıkım planlarının onun değil bir başkasının olduğunu, Bane'in ise sadece aşkının -filmdeki senaryo aktarımda sübyancı denilebilecek bir yaş farkı var- peşinden, aşkı uğruna bunu yapıyor derseniz bu olsa olsa haftada doksan dakikalık dizilere yakışır. Bir de o kız Ra's al gul'un kızıysa ve babasının örgütünün amacından farklı olarak vasat bir kötülük timsali olan intikam duygusuyla hareket ediyorsa üç filmi birbirine bağlamak uğruna destansı ilk bölümler de dibe çekilmiş olmaz mı? Bitmedi; çizgiromanı oldukça radikal bir uyarlamayla beyazperdeye akrarıyorsunuz, ikinci bölümde esas kızı öldürüyorsunuz ve genel olarak iyiliğin kesin bir zaferine olanak tanımayarak, kısacası ana akım sinemanın olmazsa olmazı "arınma"ya izin vermiyorsunuz ama üçüncü bölümde gerçekten ustaca bir planı olan kötülük karşısında en azından kendini feda etmeden galip gelmesi pek de mümkün olmayan kahramanımızı öldürür gibi yapıp öldürmemek yetmezmiş gibi bir de Kedi Kadın'la evlendirme çabasına bürünüyorsunuz. Yarasa Adam'ın yardımcısı Robin'i zorlama bir biçimde filmin sonunda kullanarak hem gelecek filmlere dair hayranların duygularını okşuyorsunuz hem de hikayede en ufak bir soru işareti, ya da mutlu sonu gölgeleyecek en ufak bir karanlığa izin vermeden izleyicileri aksiyona boğarak boşalma sonra koşullanmış bir beğeniye sürüklüyorsunuz. Açıkçası izleyiciler olarak, Nolan gibi usta bir yönetmenden çok daha radikal ve derinlemesine işlenmiş bir sonu hakediyoruz. En azından kendi yarattığı, şuana kadar yapılmış en başarılı çizgiroman uyarlaması olan Batman serisi bunu hakediyordu; olmadı. Kimi mantık hataları ve yukarıda bir nebze de olsa sıraladığımız senaryonun klişeleşme tuzaklarının ötesinde filmi sıkıntılı kılan başat unsur ideolojik arka planda göze çarpıyor. Aslında ikinci filmde bu gerici bakış açısının donelerini görmüştük. Suikast silahları üzerine çok da gerekli olmayan bir diyalogda Amerikan malı silahların Çin malı silahlardan daha iyi olduğunu duyduktan sonra, ABD'li yetkililere göre usülsüz işler yapan Çinli bir işadamının bizzat Yarasa Adam 27


tarafından Çin'den kaçırılarak Amerika'ya getirilmesi gibi CIA kokan bir operasyonu görmüştük. Ama asıl olay filmin sonunda, kötü adamları/anarşistleri/teröristleri yakalamak uğruna özel hayatı hiçe sayan bir iletişim teknolojisinin Yarasa Adam tarafından kullanılmasıydı. Aygıtın mucidi Bay Fox'un etik olmayan bu davranıştan ötürü istifa etmesi ise en azından bu duruma dikkat çekmesi açısından önemliydi. Ama bu süreç üçüncü filmin başında Fox'u aynı yerinde ve görevinde durduğu görene kadar sürdü. Serinin kötü adamları tarafından ilk filmde kısmen, ikinci filmde açıkça dile getirilen anarşizm fikri üçüncü filmde Bane ile biraz daha kontrollü olmak kaydıyla, anarşist bir damara da sahip bir devrime dönüştü. Bane'in halkın yönetime el koyması, yer altında ve alt katlarda yaşayanların üst katlarda yaşayan büyük hırsızlardan çaldıklarını geri alması olarak nitelediği bu hareketin neyi çağrıştırdığı ortada. Gotham'da idareye el koyan Bane, bütün varlığıyla özel mülkiyetin eşit paylaşımını dile getiren konuşmalar yapıyor ve kurulan devrim mahkemeleri üst katlarda yaşayanları yargılıyor. Gerçekten de kapitalizmin küresel kriziyle birlikte yavaş yavaş başlayan ve Mihail Bakunin'in "Ekonomik eşitlik olmaksızın verilen politik eşitlik bir teranedir, bir sahtekarlıktır, bir yalandır; ve işçiler yalan istemiyorlar" sözünden hareketle Amerika'da, sistemin kalesi Wall Street'i İşgal Et hareketini yapanlar kendilerini, üst sınıftan zengin yüzde 1lik kesmin sömürdüğü yüzde 99 olarak adlandırarak eşitsizliğe karşı hoşnutsuzluklarını dile getirdiler. Bu durum elbette Amerika'yı bir süre de olsa sarstı, eylemcilerin toplumsalın bir kesiminden destek bulması ise sistemi ürküttü. Christopher Nolan da korkmuş olacak ki bütün bu eylemleri eşkıya, yağmacı, barbar olarak betimlemekten geri durmamış. Bane'in devrimi her noktasıyla karikatürize edilerek şeytani bir eylem olarak resmediliyor. Öyleki büyük malikanelere hücum eden halkın gösterildiği sahnelerdeki ölçek ve planlar anti Sovyet filmlerinde Kışlık Sarayı basan Bolşevikleri görmeye alıştığımız planların ve kurgunun aynısı. Soğuk Savaş'ı ısrarla bitirmek istemeyen ve düşmanının ölüsünden bile korkan, daha doğrusu kitleleri korkutmayı sürdürmek zorunda olan Hollywood'un hala kanlı canlı olduğu görülüyor ne yazık ki. Filmin ve serinin sonunda, Bruce Wayne'in uğruna pelerinli ve kulaklı bir kostüm kuşandığı Gotham'daki yozlaşmışlık sona erdi mi, hayır! Halk daha adil ve eşit bir yaşam biçimine kavuştu mu, hayır! Ama Gotham halkı ve tüm dünya birkaç şeyi öğrendi; devrimler sadece anarşi doğurur, eşitlik diye bir şey olmaz, daha büyük bir otoriteye boyun eğmek en doğrusudur, halk iktidarı denilen şey yağmacılıktan ibarettir, devlet aygıtına güvenmeliyiz, adaleti, eşitliği, çözümü ve iyiliği hayırsever zenginlerin vicdanına bırakmalıyız zira onlar doğrusunu bulacaktır, ve son olarak Tanrı Amerika'yı korusun! 28


Tüm bunların bir yazıya konu edilmesinin sebebi yeni olmaları değil, böyle bir yönetmenden beklenmedik bir tutum oluşu. Böylesine bir senaryo gücünün nasıl yaratıcısı tarafından terkedildiği, günümüzde pek rastlanmayan bir sinematografik yetinin nasıl gericilik için kullanılıyor oluşudur bize bu yazıyı yazdıran. Christopher Nolan'ı bir çokları Stanley Kubrick'le kıyaslıyor hatta onu yeni Kubrick olarak tanıtıyorlar. Teknik bilgi, senaryo disiplini olarak Nolan'ın Kubrick'ten eksik bir yanı muhtemelen yok, ancak Nolan ruhunu şeytanvari stüdyolara teslim etmişken Kubrick bizzat stüdyoların şeytanı olup onlara kök söktürüyordu. Nolan radikal hamlelerinden para ve ün geldikçe uzaklaşmaktayken Kubrick bunun aksine ün ve para geldikçe izleyici daha uçlara taşıyordu. Son olarak Kubrick'in filmografisinde gedik yokken Nolan'da artık, Kara Şövalyenin Yükselişi sayesinde, kocaman bir gedik var.

29


Kıyametin Ortasında Bir Aşk: Perfect Sense Melis Kasar Bir an durup dünyada sizin için en çok neyin önemli olduğunu düşünün. Para? Ev? İyi bir araba? İşiniz, aileniz ve dostlarınız? Pekala çoğumuzun aklına gelmeyen ve aslında sahip olduğumuz en önemli şeyler... duyularımız. Hani denir ya bazı şeylerin değeri kaybedildikten sonra anlaşılır diye. Perfect Sense, boşluk duygusunu hissederek durup bir kez daha bunu düşünmemizi istiyor bizden.

Yönetmen koltuğunda Young Adam, Mister Foe, Spread filmlerinden hatırladığımız David Mackenzie var. 2003 yapımı Young Adam filminin başrolü Ewan McGregor'u Perfect Sense'de bir kez daha başrolde izlerken ilk olarak Bertolucci'nin son başyapıtı The Dreamers'ın Isabelle'i olarak akıllarımıza kazınan, 2006 yapımı Casino Royale'de de Vesper Lynd karakteriyle hatırladığımız güzel oyuncu Eva Green eşlik ediyor kendisine. 30


Kısaca bahsetmek gerekirse; bir kıyamet filmi diyebiliriz Perfect Sense için. Türkçe'ye çevrilmiş ismine (Yeryüzündeki Son Aşk) aldanmayın çünkü bir aşk filmi değil. Hemen hemen bütün filmler gibi aşk da onun bir parçası sadece. Bildiğimiz kıyamet filmleri gibi değil yalnız. Doğal afetlerden, teknolojinin dünyayı ele geçirmesinden ya da zombi saldırılarından çok daha farklı, kendi içimizde hissedeceğimiz bir felaketi ele alıyor. Yönetmen, karakterlere eşlik etmemizi sağlayarak seyircinin dışarıdan değil de, kendi bakış açısından izlemesini istiyor filmi.

Filmin başında karakterlerimizi tanıyoruz, bir şef aşçı ve bir epidemiyolog. Şefimiz Michael, okuduğum yorumlara göre Issız Adam filminin Alper'ini anımsatmış izleyenlere. Uzun ilişkilerden kaçınan, tek gecelik ilişkilerle hayatını sürdüren bir adam ki filmin ilerleyen dakikalarında bize geçmiş aşklarından birini anlatıyor. Birlikte olduğu kadınlara karşı vurdumduymaz ve kaba davranmasının bir açıklaması olarak belki de. Diğer bir yanda eski sevgilisine duyduğu nefreti insanlara yaklaşmamakla dışa vuran epidemiyolog Susan var. Bir hastaları sayesinde Susan ve ekibi öğreniyor salgını ilk olarak. Hastalığın nereden başladığı, 31


nasıl yayıldığı, tedavisi olup olmadığı gibi sorular cevapsız bırakılıyor. Geçmiş kederleri bir anda hücum eden insanlar önce müthiş ağlama nöbetleri geçiriyor, daha sonra koklama duyularını kaybediyorlar. Bu da filmin geri kalanı hakkında bir ipucu yakalamamızı sağlıyor. Her kaybedilen duyunun bir belirtisi olduğu. İlk adımda seyirci, ne hissedeceğini bilemiyor. Çünkü karakterlerimiz oldukça sakin. "Koku duyusu olmadan yaşanır elbette" havasındalar. Olup bitenleri idrak etmeye başladıklarında salgın hızla yayılmakta. Bu arada karakterlerimiz tanışıyor ve henüz aşık olup olmadıklarına karar veremezken birlikte oluyorlar. Buradan sonra filmin gidişatı sıradan bir hal alıyor. İnsanlar farklı nöbetlerle tat ve duyma duyularını da kaybettikten sonra sessizleşiyor ortam. Gördüğümüz şey çaresizlik, sükûnetin içindeki kaos ve terör.

Filmin sonuna doğru bir duyunun daha kayboluşuna tanık oluyoruz. Keder ve kızgınlık değil bu sefer belirtiler, mutluluk ve sevdiklerine minnettarlık gösterme isteği. Böylece görme duyusu da yok oluyor ve burada Beyaz Perde'nin bize sunduğu imkanlar tükeniyor. Sadece karanlık var. Onların göremediğini biz de göremiyoruz, sadece hissetmeye çalışıyoruz ve film burada noktalanıyor. Londra'nın kasvetli havası mı yoksa vermeye çalıştığı çaresizlik hissi mi daha hüzünlendirici bilemiyorum ama bazı filmler vardır, bitince garip bir his bırakır içinizde, sonrasında ne olacağı üzerine bir merak.. Kapanış müziği gelince bir an 32


için öylece bakarsınız. Perfect Sense de öyle bir film işte. Son sahnede bekleyip de göremediğiniz o umut ışığı olanları daha iyi anlamanızı sağlıyor. Pek çok salgın filminde kendimize sorduğumuz "Ya gerçek olsaydı, ne yapardık?" sorusundan farklı bir soruyla karşılaşıyoruz bu sefer: "Sahip olduklarımızı kaybetseydik, yaşayabilir miydik?". Ve tabii aşk sahnelerinin de filmin büyük bir kısmını içerdiğine şüphe yok. Aktarılmaya çalışılmış bir duygu daha görüyoruz bu sahnelerde, iki insanın duyularını kaybederken ayakta tutmaya çalıştıkları bir sevgi. Aşkın, duyular olmadan sürdürebileceği fikri oldukça yaratıcı. Dokunma duyularını da kaybettikleri zaman ne olacağı ise hayal gücümüze bırakılıyor. Sanırım bu yüzden etkisini son sahneden hemen sonra gösteriyor film. Zaman kaybı değil, bir şeyler hissetmeye ihtiyacınız olduğunda izlenmesi gereken bir film. Zengin bir senaryosu yok ama ilgi çekici bir hikayeye ve iyi oyunculuklara sahip, müzikleri de oldukça başarılı. Shutter Island filminin müziklerinden hatırladığımız Max Richter, besteleriyle içimize işliyor. Karanlık havası ve açıklanmadan bırakılmış noktalarıyla Children of Men etkisi yaratabilecek, finaliyle seyirciyi kendi düşünceleriyle baş başa bırakan oldukça yoğun bir film Perfect Sense.

33


Birden Fazla Adı Olan Kadın Ezgi Sandal Savaşlar, katliamlar, baskınlar ve kadınlar! Acılar, ayrılıklar, devlet analık-babalıklar (!) … Kararları siyasi ve askeri kalemler altında bir kız çocuğunun hayatını tayin etmek… Dört bir yana dağılmış mahşer çığlıkları içinde kız çocukları... Devlet. Tamam! Devlet devlet olsun, ama ana-baba olmasın kendi ayırdığı çocuklara. Önce bir kız çocuğu; korkusu, ürkekliği, yitikliği, yetimliği saçının pisine, örgüsüne bulaşmış. Teninden damlıyor özlemi! O saçları usturaya vurdular, işte o zaman içinde belirdi 80lik, 90lık Hacer, Xazal, Heranuş, Tamar ve nicelerinin kayıp öyküsü. Unutmakla unutmamak unutamamak arasında seyretti ömürleri. Çok kan emdi Anadolu toprağı, yağmur yağdı kan ağladı toprak. Yalınayak çok yolcu taşıdı Anadolu toprağı, her adımda kendi toprağından bir adım koparak. Adına çok yazıldı, maniler, şiirler, deyişler. Hep bildik Aşık Veysel’in Kara Toprağı'nı. Mermiler, mayın, silah, dinler, servet, ölü, kemik… Acılar gömüldü, adlandırıldı, anlamlaştırıldı, paylaşıldı, ölündü, paylaşılamadı ama en bilip de bilmediğimiz; çok ‘utanç’ taşıdı bu toprak! Altında da, üstünde de… Tarihimizde gömdüğümüz utançlar yerin kaç kat altına uzanıyordur acaba? O kız çocuğunun gözyaşının bir damlası, alnından akan terle buluşup toprağa düştüğünde kaç kat daha yerin altında saklanıyordur utanç? Toplumun çürüdüğü bu anlarda, kadınların sessiz ama müessir trajedileri başladı. Yıllar sonra ekranlarda gördük yüzlerini, yüzündeki çizgilere baktık, baktıkça ekranda büyüdü yüzleri. Aklınca duygu sömürüsü olsun diye yakın çekim yapan kameraman, fonda acıklı bir müzik ve akan gözyaşını yavaş çekimle donduran efektler yapıldı. Böyle yapılınca daha mı çok ders alındı, daha mı çok etkilendi 34


toplumun çürüyen vicdanı? Magazinsel ağlatılar oluşturulmaya çalışıldı bu topraklarda, amaç anlamak değildi, ağlatmaktı… Siyasi çıkarlara uşaklık eden toplumun her bir kolu işin içindeydi, işlerine geliyordu, işimize geliyordu. Savaş çığlıkları atan bir toplumun, sözüm ona barışsever çocukları, barışı rozet olarak görmekten ileriye gidemez. Yıllardır öyleyiz! “Bizim toplum çok duygusaldır, bağrına basar.” Başkalarının acıları üzerinden duygu türetmekti bu. Duyguları sündürmek, politik, dinsel, toplumsal yönlere çekip gündemdeki boşlukları mağrurca doldurmak. Bunlar kodlandı bize iktidarlardan. İşte! Ekranda, anlatıyor! Aç sesini… Ailesinden ayrılmış bir kız çocuğu, asker bir aileye veriliyor, veyahut valiye, polise, sonuç olarak devlet-i (!) temsil ailelere… Adı değiştiriliyor, kendine yabancılaştırılıyor, saçları kesiliyor, ördürülüyor, kaçıyor, ailesini arıyor, ağlıyor, ağlıyor… Bu böyle gidiyor. Bizleştiriliyor (!), ama ırkıyla hep ötekileştiriliyor habersizce…

O kız çocukları yaşlanmış suratlarıyla, yaşadıklarını anlatır karşımızda! Belki unutmak için kaçarcasına anlatır anılarını. Belki de yaşanmaması için bir daha o günlerin… Kurtulmak için yükünden… Belki bu toprakların utançları kusması gibi … Belki yitik olduğu günlerde, kendini bulmak için. Son bir kez…

Dinliyoruz, bakıyoruz, ama o karşımızda anlatıyor. Tam karşımızda durmuş, bu topraklarda ‘Birden Fazla Adı Olan Kadın’lar ağlatılarını anlatıyorlar bize. Bakıyoruz. 35


Ama işte karşımızda ağızdan çıkan kelimeler, ses-anı birliği etmiş sözler, tümceler yukarıda durduğu gibi karşıdan sesleniyor bize. Biz hala karşıdan bakıyoruz… Savaşların, kıyımların, acıların içinden çıkmış ‘Birden Fazla Adı Olan Kadın’ … Tüm bu yaşananlar sanki kendi hatasıymış gibi, mahcubiyet içinde anlatıyor gerçekleri. Aynı anda Paris’te bir kadın aşık oldu. Yüksekova’da şehit verildi. Ünzile reklamlara çıktı. İktidarlar şanlı tarihleriyle (!) aymazlığa vurdu. Obama, oval ofisine geçti. Fonda hala acıklı bir müzik ve biz hala karşıdan bakıyoruz Heranuş’a, Hacer’e, Xazal’a, Tamar’a, Ayşe’ye …

36


gökyüzünden yeraltına düşen çamur damlası Işık Cem Özok Hastalık kokan bir kasım akşamı, dondurucu soğuğun eşlik ettiği yağmurla beraber, caddede hızlı adımlarla yürüyen iki çift ayak sesi yankılanıyordu. Ayaklardan büyük olanı ıslak yatağının gazabından ürküyormuşçasına basarak kuru bir zemin ararken diğerinin hiç niyeti yoktu. “bırak da yağmurla ettiğim dansı yağmur ölene kadar sürdüreyim” diyordu bu yıkanmış ayaklar. gökyüzünün senfonisi kaldırımdaki bütün gürültüyü bastırdı. Parkeden araçlar hırsızların tecavüz ettiği arabalardan daha güçlü ötüyürodu şimdi.

“işte ben de böyleyim zihnimle tecavüz ediyorum bütün sokaklara kadınlar, çocuklar ve hatta lağım fareleri hepsi birer delikten ibaret” diye fısıldadı kendine. Elinden tutan babasının adımlarını çabuklaştırmasıyla zihnindeki renkler bir anda kanalizasyonun pisliğine dönüştü. Gözlerindeki çapaklar silinirken yaklaşmakta olduğunu anladı. Babası oğlunu kafesine tıkılmak istemeyen bir kedi gibi ayağından zincirlemiş, sağ eline itaat etsin diye sürüklüyordu. Oğlunun cinsellik hastalığı için hastaneye gelmişti. Geldikleri şehrin mendireği bu hastane civarının en kapsamlı binasıydı. 4 yıl önce göç ettikleri bu şehir oğlunun müzmin hastalığını ıslah edebilirdi. Tarlasını keçisini ve gönülden bağlandığı komşularını terkedip şehre yerleşen baba endişeliydi. Pokerde rest çeken bir kumarbazın plastik paralarının elinden kaymasına eşdeğer bir korku… Paranın büyük bir kısmını yol ve ev masrafları için harcamıştı. Bunca zamandır yedirdiği ve içirdiği oğlunun tedavisi için parasının geri kalan kısmını kullanmaya hazır hissediyordu. “ya iyileşmezse” “ya aç kalırsa” iki sorunun bir mızrak haline gelip zihninin bereketli topraklarına saplanmasına engel olamıyordu. Oğluydu. Ötesi var mıydı?

Hastane ve kafe, biri buzdolabı öteki kilidi bozuk bir tuvalet kapısı. Ortak paydada buluştukları adres ise esaret. Oysa ki birbirlerine öylesiyle benziyorlar... Kafeste bakım ve klima yok, hastahanede o parlak ve çelik parmaklıklar aslında eksilen bedenimizden bir parça değil, ruhun parlak odalarıdır. Hatta hücre yemekleri pek 37


benzerdir. Tabağın içindekini gördüğümüz an paslı bir yemek musluğunun vanasından damlayan ve tabakta şlop yankısı yaratan barbunyalar gelir aklımıza. Ya asla havalandırılmayan hücrelerin kokuları? Hasta havalandırılmayan nefesinin bütün hastaneyi sardığı o aseton kokusu? Pek bir fark yok diyor. İşte birine para veriyorsun boklu patates yerine boklu karides koyuyorlar önüne, fiks! Lağım kokuları arasında tedaviyi bulmak ne kadar mantıklıysa kelepçenin olmayan anahtarının aramak o kadar gerçektir. Bir şizofren için kafes cehennemden bile daha sıcaktır.

Bulutların üstünden yeryüzünü seyrederken işte böyle düşünüyordu Eros. Beyaz tütüsünün üzerine oturmuş, kucağındaki yaya bakıyordu. Geyik boynuzundan yapılmış yayın işlemelerine göz gezdirdi. Paha biçilmez bir kutsallık diye düşündü. Sol eliyle yayın aşınmış lastiğine dokunduğunda geçmişte aşklarını körüklediği çiftleri hatırladı. Tonlarca acıya karşılık az sayıdaki güzelliğin yaratıcısı benimbelki de bu dünyada en ağır çalışan en ağır çöpçatanım. Buna rağmen vadilerde tek başımayım. Yanlızım ama kıskanmıyorum.

Son zamanlarda okların temrenini buluşmayı bekleyen kalplere saplarken eski tadı damağında hissedemediğini düşündü. Taze aşkların büyüsü eskisi kadar ilgisini çekmiyordu. Yıllanmış şarapların bedeninde bıraktığı gevşek tat gibi yıllanmış aşkları arzuluyordu ruhu. Çünkü “aşk” bedenlerin panzehiri, ruhun eşlik ettiği en sıradışı yolculuktu, Eros’a göre. Bu yüzden hiç mola vermeden çalışırdı, balçığa saplanmış dünyaya güneşi tanıtabilmek için.

Aşkla.. Hastahanenin otomatik kapısı arkalarında kapandığında baba acele adımlarıyla oğlunu çekiştiriyor, oğlu buna karşılık çevresinde ilgisini çekecek bir obje arıyordu. Baba oğlunun bu kirli merakının üzerine kum dökmek için iyice hareketlendi. kolundan yakaladığı ilk hemşireye sordu:

-afedersiniz dr Alper bey’in odası ne tarafta? Kendisinden randevu almıştık.

38


-birinci katta solda.

-çok teşekkürler.

-haydi oğlum doktorun odasına gidiyoruz.

-hayır ben burada oturup hemşirelerin bacaklarını seyrederken hindistancevizli hayaller kuracağım. -gel dedim!

Babasının sert tavrından çekinen çocuk birden uysallaştı ve onun sözüne uydu. Zamanında işte bu sebepten dolayı karnına yediği tekme sızısının alevlenmesinden korkuyordu. Baba, oğluyla doktorun odasından içeriye adım attığında gereksiz bir emrivaki tavırla karşılaştı daha derdini detaylandıramamışken: -siz çıkın seçkin bey bir saate görüşürüz.

“Şifayı yeni nesil doktorların buyurganlığında şuursuzca arıyorum” diye düşündü, ağır adımlarla merdivenlerden inerek gözden kayboldu.

Oğul kendini aşan özgüvenini ortaya koymuş doktorun soracağı ilk soruyu bekliyordu. “her ihtimal benim ve kendi dünyamda sadece ben kazanırım.”

-merhaba benim adım Alper bugün niye buraya geldin, anlat bana.

“babam benim cinsellik sapkınlığı olan bir kurbağa zannediyor hepsi bu. Prenses 39


beni öpeceğine ben prensese dil atıyorum, sizin dilinizde erotomani olan yaşamımı sizden öğrenecek değilim.

-siz hasta olduğunuzu düşünmüyorsanız, babanız sizi niye buraya getirdi?

-bilmiyorum birkaç yıl uzak kaldığım kokuşmuş hastahaneleri bana hatırlatmak istemiştir. Belki de Cehennem azabını bana yaşatmak istemiştir kimbilir?

-hmm bu kadınlara düşkünlüğünüz nereden geliyor?

- sizli bizli konuşanlardan nefret ederim. Bana birazdan köpek maması ikram edeceğini bildiğimden, başımın okşanıp karnımın doyduğunu düşünmek beni tiksindiriyor. 13 yaşındaydım. Huysuzdum ve cinsel açlığımı bastırmak istiyordum. Okuldan yeni tanıştığım bir kızla parka gitmiştik. O bana kendini anlatırken ben dilimi göğüslerinde gezdirdiğimi hayal ediyordum. Ne söylediği umrumda değildi. Sadece ses tonu ve dolgun tamponlarıydı beni ilgilendiren. Daha fazla dayanamadım kendimi uçuruma bıraktım, aslan olup ceylanın boynuna yapıştım. Pençelerimle eteğinin altını çizdim. Kanattığım çaresiz beden acı bir çığlık attı. Ben de korkudan hızla oradan kaçtım. Hayatımın en nefis on dakikasıydı. Kendimden geçtiğim o zaman diliminin kişiliğime etkisi büyüktür.

-kendine seçtiğin bu hayat dışında başka hayatlar da olduğunu düşünmedin mi? Çevrendeki insanları üzmek yerine kendine bir hobi bulmalıydın.

“asla anlamayacak orospu çocuğu” diye düşündü ve boğazını temizleyerek sözcüklerini kusmaya başladı: -anlamıyorsun değil mi? Dünya üzerindeki hiçbir hobi beni ilgilendirmiyor. Oldum olası spordan da nefret ettim, biri hariç. O da seks. Dünyanın en yüce sporu, çünkü her iki taraf da kazanır! Dünya ters dönmüş bir arabanın arka tekerleği kadar boşuna dönüyor. Varlığımızı anlamlandıran şey ise sekstir. Eğer bir yaratıcı vasa bu dünyayı insanları rahatlatmak için yaratmadı, ne bir ağaç ne bir hayvan, ne de 40


gökyüzü hepsi bizi sıkıntıya sokmak için var edildi. Yağmurun ıslaklığı sonucu kulübeler inşa ettik, hayvanların vahşi içgüdülerine yem olduk, ağaçlardan ise hep nefret ettik, çakmağımızla her fırsatta doğa anaya kafa tuttuk, şimdi ormanın zemininde kozalaklar yerine saatli napalm bombaları olan bira şişeleri var. Beyin krizi geçirmeden önce dünyadaki bütün kadınları düzmek istiyorum. Düzüşmek.. sonra deliksiz bir uyku…

“yeter, müdahale etmeliyim” diye düşündü. Psikiyatr’a özel çelik halattan sinirlerine hakim oldu ve sordu:

-peki ya aşk? Hiç aşık oldun mu?

-hayır olmadım. Aşk.. dünyanın en büyük üç harfli yalanı.. seksin prangalı hizmetkarı aşk. Erkeklerin sevgililerine söylediği en büyük yalandır. Aşk at semeniyle yıkanmış bir kalp kadar kirlidir. Doktor dayanamadı ve bağırdı:

-yeter! Bugünlük yeter. Yarıki seans altı buçukta.

Eve geldiklerinde baba oğlunun hiç olmadığı kadar stresli olduğunu hissediyordu. Doktor oğlunu iyileştireceğine bütün şalterleri kapatmıştı. Umutsuzluğa sürüklenen kalbinin ağlamasına ramak kalmışken aklına bir fikir geldi. Birkaç günlüğüne kıyı kasabalarından birinde tatil oğluna iyi gelebilirdi. Hiç vakit kaybetmeden baba ikisinin bavulunu hazırlamaya başladı.

-ben biraz dolaşmaya çıkıyorum gelmek ister misin?” demişti. Babası kaldıkları pansiyonda dinlenmeyi tercih ettiğinden oğluna izin vermişti. Oğlu yavaş adımlarla merdivenlerden aşağı doğru süzüldü.

Kumsalda amaçsızca yürüyordu şimdi. Zihnini kaplayan boşluğu sindirmek için 41


denize bakıyordu. Gözleri zihnindeki boşluğu biraz sindirsin diye deniz üzerinde yolculuk yapıyordu. Tenine çarpan rüzgarı hissettiğinde kumlar üzerinde kaydığını hissetti. Etrafta kimsecikler yoktu, deniz ve kum… derken gözünden kaçırdığı bir kız gördü. Düz ipek saçları, pürüzsüz yüzüne eşlik eden bir çift yeşil göz, kırmızı dudakları ve zerif bedeniyle bir meleği andırıyordu. Bakışlarını yeryüzü meleğine kilitledi. Göz göze geldiler. Bir süre birbirlerine baktılar.

Eros Pembe bulutların üzerinden ikisini seyrediyordu. Haberi almış ve hemen aşk mahaline uçmuştu. “zamanı geldi” diye düşündü. Sadağında ok kalmadığından cebine sakladığı son okunu sağ eline aldı. Sol eliyle yayı olabildiğince gerdi ve sağ elindeki oku yayın yuvasına yerleştirdi. Tanrılar yarattığı mucizeye tanıklık ediyordu şimdi. Görünmez ok yaydan fırladı, güneşin aydınlattığı gökyüzünü deldi, kalplerin tam ortasında kocaman görünmez bir delik açtı.

işte… Bir çift yürek deniz ve kuma hakimdi olağanca büyüklüğüyle.

Oğul gözlerinden kumsala akan gözyaşları eşliğinde kendine fısıldadı:

-aşka yenildim, teslim oluyorum.

42


Yalnızlık Çekimi Gökhan Soysal düştü başımıza gökten üç soru işareti sen, ben olsam ben, sen olsan biz'e kalır mıydı gerek ve işaretine soruların? ikimiz kimiz biz? gökten düşmüş üç soru işareti

SEN bir kelime şiiri başlatan ve bitiren bir kelime şiirde anlattığım bütün kelimeler biri için şiirimi başlatan ve bitiren

43


Aşk’a Esaret Cihan İpekçi

Bu sabah da gözyaşlarımın seliyle uyandım sensizliğe.Seni görememenin huysuzluğu vardı yine içimde. Hazırlandım. Sana geliyorum. Yalnız sen ve sana olan karşılıksız aşkım için … Yürüyorum. Yüreğimde biriken sıkıntılar adeta kelepçe olmuş ayaklarıma , bağlamak istiyor beni.’’Gitme’’ diyor . Ama gitmeliyim. Gitmek zorundayım. Sana yaklaştıkça kalbim daha da hızlı atıyor. Yerinden fırlayacak gibi. Kalbimin çarpıntısı tüm vücuduma hakim, pervasızca… Heyecandan nefes bile almakta zorlanıyorum.Ama niye ki bütün bunlar? Niye ki imkansız olduğunu bile bile bunca yorgunluk?.. Geldim. Yanındayım. Hâl – hatır sorarak iki lakırdı ediyoruz.Ama ben bende miyim ki? Bedenim senin ışığına esaret.Kendim değilim ben. O bakışların yok mu , bir gökkuşağı gibi her rengi barındırıyor.Hele o gülüşlerin..Çağlayan bir ırmak gibi akıyor dalga dalga…

44


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. ***

45


Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli…

46


Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister…

Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

47


azizm.sanat@gmail.com www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

48

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Ağustos 2012  

Azizm Sanat E-Dergi Ağustos 2012  

Profile for azizm