Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Ağustos 2011 Sayı 46 Dosya: Kurtuluş Söyleşi: Orhan Aydın

Resimde ve Sinemada Kurtuluş Savaşı

1


Editörden Kimi sözcüklerin kullanımı, başka sözcüklerin gerçeğe dönüşmesiyle mantıklı ve gerekli bir hal alır. Örneğin "direniş" sıklıkla kullanıldığında belli ki saldırılar artmıştır. Ya da "özgürlük" sözcüğüne sığınıyorsak özgürlüğü kaybetmeye başladık demektir. Bu seyirde ilerleyen sözcük kullanımımız "kurtuluş"a vardıysa işte o zaman bir şeyler gerçekten ters gidiyordur. Kurtuluş öne çıktığında kaybedilmiş değerler, mevziler vardır. Filistin Halk Kurtuluş Ordusu Filistin kaybediliğinde ortaya çıktı. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu Anadolu yitirildiğinde ortaya çıktı. Kurtuluş Savaşı işgallere, gasplara karşı yapıldığı için Kurtuluş Savaşı olarak adlandırıldı ve ölümsüzleşti. Değerlerin kaybından söz ettik; tam da bu noktada bize yenilmişliği de hatırlattığı için Kurtuluş Savaşı'nı anmaktan yavaş yavaş vazgeçtiğimizi, ama en asil(!) duyguların insanları olarak fetihlerimizi yani işgal ve gasplarımızı gururla ve şiddetle anmaya başladığımızı belirtmeliyiz. Kurtuluşun verdiği gururu bir kenara attıysak, bir değer olarak "kurtuluş"tan vazgeçtiğimizi ilan etmiş oluyoruz. İşte bu yüzden "kurtuluş"u hatırlamalı ve tekrarlamalıyız. Oruç tutmadığı, şort giydiği veya sırf kadın olduğu için dövülenlerimizin, dershane kaydında aşk yaşamayacağına dair söz vermek zorunda olan şifre maduru gençlerimizin, hakları durmaksızın gasp edilen, emekleri işgale uğrayan işçilerimizin, vekil seçildiği halde hücrede tutulan Mustafa Balbay'ın, tek suçları dünyaya soldan bakmak olduğu için hapsedilen Yalçın Küçük'ün, Nedim Şener'in, Ahmet Şık'ın, Tuncay Özkan'ın, Doğu Perinçek'in, ve aslında Yılmaz Güney'ın "Yol"unun vurgulandığı gibi toplu bir açıkhava cezaevinde yaşayan, bundan haberi dahi olmayan bizlerin daha önce hiç olmadığı kadar kurtuluşa ihtiyacı var. Azizm olarak işgalleri, gaspları, yitirdiklerimizi gözden geçirmek, silkinmek ve direnerek özgürlüğe kavuşmak için bu ay "Kurtuluş" temasını işliyoruz. Örgütümüzün en önemli destekçilerinden ressam, yazar, akademisyen Ümran Bulut, Kurtuluş Savaşı'nın Türk resmindeki karşılığını araştırıyor çalışmasında. Değerli aydın, Azizm'in dostu çizer Mustafa Bilgin, işgale karşı kurtuluşun yollarını arıyor karikatür bölümümüzde. Bu ayki söyleşimizdeyse yazılarıyla künyemizi onurlandıran, tiyatromuzun büyük ustası Orhan Aydın'la karanlığın yoğun taarruzuna karşı sanat cephesinde kurtuluşun yollarını arıyoruz. Yazarımız Selin Süar Sevdalinka'yla bir türlü gelemeyen kurtuluşun ağıdını 2


yakarken diğer yandan Kurtuluş'un İstanbul'da bir semt olduğunu da unutmamamızı sağlıyor. Sinema yazılarımızdaysa Kurtuluş sonrası Türkiye'de şekillenen sinemada politik düşüncenin izini sürüyoruz. Kurtuluş, özgürlük kaygılarının gündemimizden düşeceği gerçekten özgür ve kurtulmuş bir ülke özlemiyle, sanatla kalın dostlar... Azizm'in Notu: Eylül ayı güncellemesi içinse dilediğiniz konuda inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videoyu 6 Eylül 2011 tarihine kadar editörlerimize iletebilirsiniz.

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Yaralı Asker (1932) – Ali Çelebi Arka Kapak: Türkiye’nin Kalbi Ankara(1934) – Sergey Yutkevich

3


İçindekiler Türk Resminde Kurtuluş Savaşı Teması – Ümran Bulut

s.5

Sevdalinka ve Srebrenitsa Katliamı – Selin Süar

s.13

Kurtuluşun Yönü – Onur Keşaplı

s.19

İşgal ve Kurtuluş (karikatür) – Mustafa Bilgin

s.22

Orhan Aydın ile Söyleşi – Onur Keşaplı

s.23

İstanbul'un Kurtuluş’u – Selin Süar

s.29

Kurtuluş Savaşı'ndan 27 Mayıs'a Türk Sinemasında Politika – Onur Keşaplı

s.34

Güvercin Kanatları (şiir) – Abdullah Rıdvan Can

s.42

Kırmızı Okyanus (şiirimsi) – Gökhan Baykal

s.43

Hoşgeldin Ya Dayak-ı Ramazan – Osman Bahar

s.44

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.46

4


Türk Resminde Kurtuluş Savaşı Teması Ümran Bulut Sanatın toplumsal yapılara, bağlı gelişmesiyle, sanatçının yaratımını politik, ekonomik, kültürel şartlara uyumlu bir tavırla gerçekleştirmesi özdeştir. Bu arada tarihî sürecin hiçbir döneminde varlığı inkâr edilemez olan savaşlar, tüm ulusların sanatında yer almış genel bir konu olduğu kadar, tüm sanatçılarca aynı duyguların yorumlandığı ortak bir dili barındırır. Örneğin; Fransız Devrimi'nde halkları coşturan heyecanlı anlatımlar, Türk Resmi'ne yansıyan Ulusal Kurtuluş Savaşı'yla ilgili yapılmış olan tablolardan çok da farklı değildir. Ya da Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir Alman dışavurumcu ressamın yapıtında izlenen acı ve felâket görüntüsü, "Guernica"ya bir başka tavırla yansımıştır. Kurtuluş Savaşları, inançlar uğruna yapılan savaşlar, ideolojik savaşlar, topyekûn savaşlar[1] gibi en eski olgulardan biri olarak, toplumların içine düştükleri çıkmazlar için yapılmışlardır. Bu savaşlarda kullanılan dil, her dönemde sanatçılara esin kaynağı olmuştur; savaş acısı, hüznü, yıpratıcılığı, zorluğu, onların sanatları için adeta birer belletendir. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı ortamı, ressamlarımızı aynı duygularla sarıp, onların bu konunun dışında kalmasına izin vermeyen bir bütün sergilemiştir. Yapılan resimler, toplumun dramını acıyı hissettirirken; bazıları ise yaşayan vahşeti gözler önüne sermekten geri kalmaz. Savaş resimlerinde belirgin olarak izlenen halkları coşturan yaklaşım, genellikle bağımsızlık uğruna yapılan savaşlara aittir. Bunu "Türk Resminde Kurtuluş Savaşı Teması" için de söylemek mümkündür.[2] Özellikle insan figürününün çokça kullanıldığı hareketli kompozisyonlarda, ressamlar son derece başarılı olmuşlardır. Çünkü onlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında yaşanan kuşkulu düzenden ve kötü gidişattan haberdardırlar: Bu düzen onların kurtuluşa karşı duyarlılıklarını arttırmıştır. Bu resimlerde hem tutkulu, hem de araştırmacı bir tavır yakalanmalıdır. Amaç, savaş hüznünü, yıkıcılığını yansıtmanın yanında, ulusallık ruhunu güçlendirmek, savaşın nasıl zor şartlarda kazanıldığını belgelemektedir. Bu konuda Ruhi Arel, Üsküdarlı Cevat, Ali Cemal, Nejat Çelik, A. Sami Boyar, Arif Kaptan, Ercüment Kalmık, Diyarbakırlı Tahsin, Halil Dikmen, Cemal 5


Tollu, Ali Çelebi, Zeki Kocamemi, İbrahim Çallı, Avni Lifij, Hikmet Onat, Namık İsmail, Abidin Elderoğlu, Hayri Çizel gibi sanatçılar belli bir tarzda olmasa da, aynı duygularla hareket etmiş ressamlardır. Kurtuluş Savaşı resimleri, Çanakkale Boğazı savunmasında gösterilen başarının yankıları ile daha da özendirici bir hal almıştır. Zaten, savaş yaşanan toplumsal olay olarak, ister istemez resimlere yansıyacaktır. Bu konuda, özellikle Şişli Atelyesi Türk resim tarihi içinde anılması gereken önemli bir etkinlik olarak gündeme gelir. 1914 kuşağı ressamlarından Sami Yetik'in önerileri doğrultusunda Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın verdiği emir ile kurulmuş olduğu düşünülen Şişli Atelyesi'nde çalışan ressamlardan Hikmet Onat (1882-1977), Ali Sami Boyar (1880-1967), Ruhi Arel (1880-1931) askeri okulda okumuş sonra resime başlamışlardır. Bu konuda Ruhi Arel için Celal Esat Arseven şu tanımı yapar: "Koyu milliyetçi bir halk çocuğu idi. Türk'e ait herşeyi büyük bir bağlılıkla severdi. Türk'ün yaşayışı, eşyaları onun için ilham kaynağı idi. Avrupa da okuduğu halde batılılaşmamış, idealist bir milli ressam olmuştur. Yapıtlarında göze en çarpan özellik, Türk işleme ve halılarındaki renkleri ve uyumu hatırlatmasıdır.”[3] Şişli Atelyesi'nde Türk insanının geleneksel davranış biçimi, ruhu ele alınmıştır. Yani resimler sadece savaş izlenimi, belgesi değildirler. Bu atelyede ayrıca Mehmet Ali Laga, Ali Cemal, Namık İsmail çalışmışlardır. Ressamlar cephede araştırma yaparak savaşı yaşamakla kalmamış, ardından, savaş araç gereçlerini atelyeye getirterek, gerçekçi bir üslûbu benimsemişlerdir. Daha sonraki dönemlerde de Kurtuluş Savaşı resimleri yapılmıştır; ancak Şişli Atelyesi eskisi kadar yoğun ilgi görmemiştir. Kurtuluş Savaşı ruhunu hissederek resim yapan ressamımız Sami Yetik, Balkan Savaşı'na katıldığı dönemde savaşın trajik yönü ile ilgilenmiş ve birçok eskiz çalışması yapmıştır. Sergilerde vurgulamak istediği şey, daha çok kahramanlık konusudur. Şişli Atelyesinde yaptığı resimler tarihi belge niteliğindedir. Bu resimler arasında "Türk Kurtuluş Savaşı'ndan", "Kurtuluş Savaşında Türk Askerleri", "Hücuma Kalkış", "Doğu Cephesinden Dönüş" adlı tabloları, sanatçının savaşı her boyutuyla incelediğini gösterir. 1914 kuşağı ressamlarımızın askeri kökenli oluşları, onların savaş temasına ilgilerini çoğaltmıştır düşüncesi, Avni Lifij’in "Savaş ve Alegori" resmi ile farklı bir boyut kazanır. Bu resim sanatçının sembolizme duyduğu yakınlığın göstergesidir. Savaşın insanlara yaşattığı felâketler, acı dolu görüntülerle verilmiştir. Sıcak renklerin derinliklerindeki mekân ve figürlerin hareketleri savaş trajedisini yaşatmaktadır.

6


Alegori - Savaş Avni Lifij 160x200cm Tuval üzerine yağlıboya Ali Sami Boyar (1880-1967) Kurtuluş Savaşı temasını, "Askerbaşı", "İtfaiye Eri", "Güvertede" ve "Borazancı" gibi resimlerinde işlemiştir. Onun resimleri askerlerin dikkatini, yardımlaşmayı, heyecanı, düzeni yansıtmaktadır. Örneğin; "Borazancı", savaşta görevli bir askerdir. Gücü ve kararlılığı temsil eder. Sanatçının sağlam deseni, bu anlatımı daha da güçlendirmiştir. 1914 kuşağı ressamlarından Hikmet Onat ise, savaş nedeniyle yurda dönerek, yurt özlemini yansıtan resimler yapmıştır. Bu konuda: "Türkiye'nin havası bizi başka yollara götürdü." dediği bilinir.[4] "Harbe Giderken", "Köyden Mektup", "Çanakkale’de Siper" adlı resimlerini savaş heyecanı ile gerçekleştirmiştir. Savaşta askerlerin psikolojisi, ölüm korkusu, özlem gibi insanî duygular ya da savaş dinamizmi içinde yaşananlar tablolarında iri fırça darbeleri ile daha da belirginleşir.

7


Siperde Mektup Okuyan Askerler Hikmet Onat 124x150cm Tuval üzerine yağlıboya Şişli Atelyesi’nde çalışan ressamlardan “Ali Cemal (1881-1939) “Yaralı Asker”, “Yaralı Düşman Askere Yardım Eden Türk Askeri” adlı resimlerinde savaşın askerler için de ne gibi zorluklar ve acılarla dolu olduğunu anlatır. Burada geniş 8


bir alanın ön planında, büyükçe yer alan iki asker ve onları izleyen arkadaki at figürü, savaş kurbanları olarak, üçlü bir kompozisyonu oluştururlar. Konu yardımlaşmadır; sevgi ve şefkat kavramları, görülen sessizlik içinde daha da değerlenmektedir. İnsanın insana gösterdiği dayanışma her zaman yaşatılan insancıl bir davranış olarak, bu resimde güçlü bir anlatımla karşımızdadır. Kalın fırça vuruşlarının görüldüğü resimde, izlenimci yaklaşımın yanında, dışavurumcu bir tavır da dikkat çekicidir. Bu resim Türk Resminde dışavurumculuğun ilk örnekleri arasındadır.

Yaralı Asker Ali Çelebi 100x50cm Tuval üzerine yağlı boya 9


Kurtuluş Savaşı konulu resim yapmış olan diğer ünlü ressamlarımız Ali Avni Çelebi ve Zeki Kocamemi'nin resimlerinde desen ön plandadır. Ali Çelebi çizgisel bir yapı içinde kesin geometrik ve inşaacı tavrı benimser. "Silah Arkadaşları" resmi ile aynı yazgıyı paylaşan askerleri anlatır. Bu, ulusun Kurtuluş Savaşına karşı duyduğu ortak istenci görselleştirmektir. Zeki Kocamemi'nin resimleri de aynı anlayışla sağlam bir yapı sunar. İnşaacı tavrı ısrarla kullandığı "Mekkare Erleri" adlı yapıtı bu konudaki en tanınmış eseridir. Hacimselliğin iki figürün yere basışlarındaki sağlamlıkla verildiği bu resimde figürler, küçük tepeyi aştıktan sonra, yola devam etmekte kararlıdırlar. Yola devam etmek, ileriye gitmek fikri Kurtuluş Savaşı'nda zorluklarla güçlerini birleştiren insanlar için, çözüm getiren bir kavramdır. Tüm olumsuz şartlara rağmen askerler ve halkın birlikteliği bu resimdeki ince anlatımla uyum içindedir. Kurtuluş Savaşı resimlerinde Halil dikmen (1906-1964) aynı konuya farklı bir yorum getirmiştir. O da Anadolu halkının bağımsızlık ve kurtuluş özlemi ile bir bütün olarak çalıştıklarını belgelemek istemiştir. "İstiklâl Savaşında Cephane Taşıyan Köylü Kadınları" adlı eseri bu konuyu en çarpıcı yansıttığı resmidir. Tabloda renkten daha çok desene ve ışık gölgeye önem verilmiştir. Böylece, savaş ruhu dramatik bir tarzda ele alınmıştır. Toplumun milli mücadeleyi bir vücut olarak sürdürdüğü izlerini Şeref Akdik'in (1899-1977) "Kurtuluş Savaşı'nda Ekmek Saçlarından Sürgü Yapımı" isimli tablosunda iletmek mümkündür. Sanatçının "Atatürk Telgraf Başında" adlı yapıtı da aynı anlatımı üstlenmiştir. Ercüment Kalmık ise (1909-1977) "Kurtuluş Savaşı", "Çanakkale Savaşı" resimleri ile Türk askerinin gücünü vurgulamaktadır. Her iki resimde de askerin öne çıkmış hali, ileriye gidiş kararlılığını anlatmaktadır. Sanatçı bu anlatıma, güçlü desen ve ışık gölge kullanımı ile ulaşır. Kurtuluş Savaşı konulu resimlerde Cemal Tollu’nun (1899-1968) yaklaşımı daha farklıdır. Onun için önemli olan, plastik değerlerdir. Sanatın, bir yorum ya da bir duyarlılık olayı olduğunu, plastik kaygı ve estetik anlayış doğrultusunda çözümlenmiş bir ilişki olduğuna inanır. Cemal Tollu zaman zaman zor durumda olan, ya da hasret gideren askerlerle ilgilenmiş olsa da, genel olarak Türk Milletinin birlikteliğinden doğan güce hayranlığını ifade etmiştir. Türk Resim Sanatında modern dönemin başlangıcı sayılan D Grubu içinde yer alan Tollu, savaşın sonuna dek süvari teğmeni olarak görev yapmıştır. Resimlerinde inşaacı bir tavır izlediğimiz ustanın en ünlü savaş resimleri. "Manisa Yangını", "Çanakkale, 18 Mart 1915 adlı yapıtlarıdır.

10


Resim sanatı tarihinde tüyler ürperten ve insanları derinden etkileyen savaşlara karşı ressamların heyecan, coşku, ürperti ve yada trajediyi, kendilerine özgü dille yansıtmış olmaları doğaldır. Bizler, sanatçıların savaşa nasıl tepki gösterdiğini ve ondan nasıl etkilendiğini görerek savaş vahşetini yaşarız. Bir başka açıdan ise, savaş resimlerinin bizleri etkilemesi, mutsuzluğa, umutsuzluğa sürüklemesi, insanlık tarihinin geçmişiyle aynı paralellikte olduğunun en açık göstergesidir. Ancak, Kurtuluş Savaşları konulu resimler, savaşların bu dramatik yapısından çok, toplumsal bir eylemi, duyarlılığı yansıtırlar. Bu resimlerde özgürlüğe karşı duyulan özlem, acıma ya da kendini feda etme ile işlenmiştir. Türk Resminde Kurtuluş Savaşı konulu resimlerde bu durum aynı özenle anlatılmıştır. Savaşın felâketleri gibi somut görüntülere karşı yansıtılmak istenen olgu, toplum dayanışmasından doğan güç, azim ve kararlılıktır. Türk halkını heyecanlandırarak, özgürlüğe çağrı yapan duyguyu güçlendiren, birliktelikle daha kuvvetli olunabileceğini anlatan sahneler; coşturucu içeriklerin biçimlendirdiği yapılarıyla o dönemi belgelerler. Sonuçta büyük boyutlu yağlıboyalar olan bu resimlerde renkçi, lekeci, inşaacı, dışavurumcu gibi üslûpsal farklılıklarla da olsa bu yakalanmıştır. Dolayısıyla kurtuluşa duyulan istek, inanç havasına bürünmüştür. Çünkü bağımsızlık özlemi, toplumdan ayrı düşünemeyeceğimiz ressamlarımız için de vazgeçilemez bir duygudur. Hatta bağımsız olma fikrine duyulan saygı, bu konunun daha sonraları, tekrar tekrar ele alınması şeklinde kendini göstermiştir. [1] Modern sanayi toplumunun karakteristik özellikleri arasında yer alan, bir ülkenin toplumsal ve iktisadî kaynaklarının silahlı bir çatışma uğruna azami derecede seferber edilmesini kapsayan, genellikle sivil halkı ve ekonomiyi de düşmanın saldırılarına maruz bırakan savaş biçimi: B.k.z. Gordon Marshall "Sosyoloji Sözlüğü", çev.: Osman Akınhay-Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat yayınları, s.761, Ankara, 1999. [2] Bu konuda Türk Resminin Osmanlı İmparatorluğu'nun Batılılaşma hareketleriyle kazandığı ivme ardından ulaştığı çizgi, I. Dünya Savaşı Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Dönemi'nde yapılan resimler şeklinde incelenmelidir. B.k.z. Sezer Tansuğ, Çağdaş Türk Sanatı, s.118-135, 149153, İstanbul, 1996. Ayrıca b.k.z., "Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi" Nurullah Berk, Kaya Özsezgin, s.13-82, Ankara, 1983. [3] Nurullah Berk, "Galatasaray Sergileri", Çağdaş Türk Resim Sanatı, Cilt:2, s.58, İstanbul, 1981. [4] Nurullah Berk, "Galatasaray Sergileri", a.g.y., s.52. KAYNAKÇA Tansuğ, Sezer; Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996. 11


Boyar, Pertev, S.; Türk Ressamları, Ankara, 1948 Çoker, Adnan; Osman Hamdi ve Sanayi-i Nefise Mektebi, Mimar Sinan Üniversitesi Yayını, İstanbul, 1983 Köksal, Ahmet.; "Hayri Çizel'in Görsel Tanıklığı", Türkiye'de Sanat Dergisi, İstanbul, 1992, s.54-55. Gültekin Gönül., Türk Ressamları Dizisi, Ali Çelebi, Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları.Ankara, 1984 Eyüboğlu, Bedri, Naci, E., Aslıer, M.; Çağdaş Türk Resminden Örnekler, Ak Yayınları, İstanbul, 1982 Berk, Nurullah.; Başlangıcından Bugüne Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, Tiglat Yayınları, Cilt:2, s.47-49, 52-59, 74-76., İstanbul, 1984 Çakır, A., Bilensoy, K., Zeki Kocamemi, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayınları, İstanbul, 1979. Marshall, Gordon; Sosyoloji Sözlüğü, Çev: Osman Akınhay-Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara 1999.

12


Sevdalinka ve Srebrenitsa Katliamı Selin Süar Bundan seneler önce okulun kitaplığından alıp okumaya başlamıştım, değerli Ayşe Kulin’in kaleminden çıkan Sevdalinka’yı. Kitabın ismi kulağıma hoş gelmiş, konusuysa beni kendine çekmişti. Kitabı elimde evirip çevirirken, beni gerçek hayattan uzun süre koparacağını, hayalimde canlanan silik yüzlerin rüyalarıma gireceğini ve günlerce gözyaşı dökeceğimi henüz bilmiyordum. Kitap, Bosna Savaşı’nın yaşanan acı yüzünü aktarıyordu. Evli ve iki çocuk annesi olan Nimeta isimli roman kahramanı, basın görevlisi olarak bir televizyon kanalında çalışmakta, savaşın gelişini haber veren olayları gözlemleyip aktarmaktadır. Yine bir gün görevini icra ederken gazeteci Stefan ile tanışır. Stefan, Zagreb’te çalışmaktadır. Kurdukları yakın ilişki kısa zaman zarfında aşka dönüşür ve Nimeta kendisini, ailesi ile Stefan arasında bir seçim yapmak zorunda hisseder. Nimeta, bu çelişkiler içinde gelgitler yaşarken psikolojik çatışmanın fonunda, halkların çatışması da günbegün büyümektedir ve Yugoslavya, hızla bir iç savaşa doğru sürüklenmektedir. “Büyük Sırbistan” arzusuyla Yugoslavya Federasyonu çatırdamaya başlarken, Boşnakların soykırıma uğrayacağı dehşet dolu günlerden roman kahramanları da paylarını alacaktır. Sırpların, Saraybosna’da yaptığı vahşetin boyutlarını anlatan kitap, her okuyana, gözümüzün önünde yaşanmış olan insanlık dışı dehşetin ne derece büyük olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. 11 Temmuz’da basında yankılanan ve ayakkabı yığınlarından oluşan bir anıt sergiyle balık hafızamıza hatırlatılan Srebrenitsa Katliamı, Sevdalinka’yı son 13


günlerde yeniden düşünmeme neden olan olaydı. Srebrenitsa’yı anmadan önce Sırp ve Boşnak halklarının nasıl ayrıldığını hatırlamakta fayda var. İlk Mücadele Adı ‘Sırbistan’ olarak geçen ülke toprakları Sultan I. Murat öncülüğündeki Osmanlı ordusu ile Sırp kumandanı Lazar önderliğindeki Balkan ordusu arasında 28 Haziran 1389’da yapılan Kosova Savaşı ile Osmanlı’ya geçmiştir. Savaş sonunda bir Sırp, Müslüman olmak istediğini söyleyerek I. Murat’ın elini öpmek için eğildiğinde âni bir hamleyle padişahı hançerlemiş ve onun, orada ölümüne sebep olmuştur.

Rivayete göre I. Murat’ın iç organları alınarak

fethettiği toprağa gömülmüş, cesedi ise Anadolu’ya getirilip Bursa’da defnedilmiştir. İşte I. Kosova Muharebesi, tarihte Sırp milliyetçiliğinin ilk yeşerdiği savaş olarak tarihe geçer ve Sırplar, bugün bile bu savaşa oldukça büyük bir önem atfeder. I. Kosova Savaşı’yla Osmanlı Devleti’ne bağlı bir derebeylik olan topraklar, uzun yıllar boyunca Osmanlı idaresinde kalmış, bu sırada Müslüman azınlık da Sırp topraklarına yerleştirilmiş ve tüm Osmanlı vilayetlerinde

olduğu

gibi

farklı

etnik

unsurlar bir arada yaşamayı

kanıksamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya başladığı dönemlerde Aydınlanma Hareketleri ile milliyetçilik akımları baş göstermiş ve Balkanlar’da isyanlar çıkmaya başlamıştır. Bu isyanlardan biri olan Sırp isyanı, 1878 Berlin Antlaşması ile sonuç vermiştir. 93 Harbi’nden sonra imzalanan ayastefanos Antlaşması, Rusya’yı, Balkanlar’da güçlü kıldığından diğer devletler bu durumdan rahatsız olmuştur. Ayastefanos’un ağır maddelerinin yükünü biraz olsun hafifletmek isteyen padişah da çareyi başka devletlere boyun eğmede bulmuştur. Berlin'de, Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan, İtalya ve Osmanlı’nın katıldığı kongrede imzalanan antlaşma sonucu Osmanlı Devleti kendisine bağlı olan Bulgaristan, Romanya, Karadağ ve Sırbistan'ın 14


birer prenslik olmalarını kabul etmiştir. Bununla beraber Doğu Rumeli vilayeti kurulmuş, Bosna Hersek imtiyazlı bir vilayet haline gelmiş, Kıbrıs Sancağı İngiltere'ye kiralanmış, Niş Sancağı ise Sırbistan’a bırakılmış ve daha birçok toprak kaybı söz konusu olmuştur. Federal Yugoslavya’ya Doğru Bu topraklardaki 500 yıllık Osmanlı idaresi sona ermesinin ardından Sırplar 1913 yılında eski Sırbistan ve Makedonya'yı da alarak topraklarını genişletmişlerdir. I. Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da yıkılmış ve Hırvatistan, Dalmaçya, Bosna-Hersek, Slovenya ve 1389'dan beri bağımsız olan Karadağ toprakları üzerindeki Slovenler, Hırvatlar, Boşnaklar, Sırplar, Sırbistan Krallığı adı altında birleşmiş ve sonrasında bu krallığın ismi Yugoslavya şeklinde değiştirilmiştir. Yugoslavya Krallığı 1929 yılına kadar devam etmiş, ülke 1934 yılına kadar Kral Aleksandr’ın diktatörlük yönetimi altında kalmış ve onun öldürülmesiyle yönetim, vekiller heyetine geçmiştir. II. Dünya Savaşı ve Tito Yugoslavya, 1941’de yılında Almanlar tarafından işgal edilince çok milliyetli gruplar dağılır. Hitler önderliğindeki Nazilerin, SSCB’ye (Rusya) saldırması üzerine, Yugoslavya Komünistleri Josip Broz TİTO önderliğindeki direniş hareketi için örgütlenmeye başlamıştır. Yugoslavya halkına bağımsızlık adına birlik ve beraberlik çağrısı yapan bir bildiriyle seslenen Tito, halkın ayaklanmasını sağlamış ve ayaklanmanın yayılmasıyla Yugoslavya'nın yarısı hızla bağımsızlığa kavuşmuştur. Böylelikle ‘Tito ve Partizanlar’ Yugoslavya'da herkes tarafından tanınmaya başlamıştır.

15


1943’te İtalya’nın, Almanya’ya teslim olmasıyla Partizan grubunu komuta eden Tito, SSCB dahil, hiçbir devlete haber vermeden, kimseden destek almadan Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi’ni (Partizan Parlamentosu) topladı. Geçici bir devrim hükümeti kuran Tito, Yugoslavya topraklarının, ‘eşit halklar’ın bir araya gelmesiyle oluşan federal bir topluluk olduğunu ilan etmiştir. 1943'te Yugoslavya Mareşalliği, ardından Hükümet Başkanlığı ve Başkomutanlığı unvanı verilen Tito, seçimlerde kendi partisi olan Halk Cephesi’nin galip gelmesinin ardından Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni resmen kurarak ülkedeki krallık yönetimine son vermiştir. Komünizm ideolojisini kabullendiği halde, Sovyet Rusya karşısında bağımsız bir tutum içine giren Josip Broz TİTO’nun 1980 Mayıs’ında ölümünün ardından ekonomik bunalım ve etnik sürtüşmeler baş göstermiştir. 1980'lerin sonuna

gelindiğinde

milliyetçiliğin

Slobodan

yükseldiği

Miloseviç

görülmüş,

liderliğinde,

1989'da

Miloseviç,

faşizme

varan

Kosova

ile

Voyvodina’nın özerkliğini kaldırmış ve Karadağ’ın yönetim şeklini değiştirip kendisine bağlamıştır. Ulusların ‘bağımsızlık’ istemleri sürtüşmelere ve sürtüşmelerin iç savaşa dönmesi uzun sürmemiştir. Bosna Savaşı’nın patlak vermesiyle Sırpların hiç kimseye acımadan katliama girişmelerini bütün dünya takip etmiş, Tanrı ve barış yolundaki Vatikan (!), Avusturya ve Almanya’nın desteğiyle ayaklanmalar, çatışmalar çığırından çıkmıştır.1992 Bosna Savaşı'ndan sonra Bosna Hersek’in doğu tarafı Avrupa Birliği tarafından Yasak Bölge ilan edilmiştir. Srebrenitsa Katliamı Stratejik konumu olan Bosna Hersek’in içinde Sırbistan’ın başkenti Srebrenitsa, gerek askeri, gerek ekonomik açıdan önemli bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. 16


Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Srebrenitsa’da, Tanjarz kırsal bölgesinde Sırplar, 11 Temmuz 1995’te 10.000 kişiyi esir almış ve Mladiç'in emriyle sivil halkı katletmeye başlamıştır. Mladiç, katliamı başlatmadan hemen önce kameraya konuşarak "İşte 11 Temmuz 1995'te Sırp şehri Srebrenitsa'dayız. Büyük bir Sırp bayramı arifesindeyken bu şehri Sırp milletine armağan ediyoruz. Nihaye, tyeniçerilere karşı ayaklanmasından sonra bu toprakta Türkler’den intikam almamızın vakti geldi.” demiştir.

Srebrenitsa Katliamının Kurbanları Avrupa'nın elini kolunu sallayarak her şeye tanık olması ve bu vahşete göz yumması sonucu katliam beş gün sürmüş ve sekiz bin üç yüz yetmiş iki (8372) kişi öldürülmüştür. Kalan iki bin yedi yüz kişi (2700) ise serbest bırakılmıştır. Öldürülen 8372 kişinin cesetleri parçalanıp iskeletleri çıkarttırılmış ve bu cesetler yakıldıktan sonra Lahey Mezarlığı'na gömülmüşlerdir.

17


Taksim'de Katliamın Yıldönümünde 8372 Çift Ayakkabıyla Düzenlenen Anma Etkinliği Yahudi soykırımından sonra en büyük soykırım ve toplu katliam olarak adlandırabileceğimiz Srebrenitsa’nın üzerinden 16 yıl geçti. Kurtulanlar ve tüm bunlara tanık olanlar travmanın izlerini silemeseler de acıları zamanla hafifledi. Yine de bir kitabın satırlarından aktarılan tasvirlerle, gerçeğe şahit olmanın yarattığı etkinin arasında büyük bir uçurum olmasına karşın kelimeler birleştiğinde bu denli acı veriyorsa, yaşananların yarattığı sarsıcı kırılmanın verdiği acıyı tarif etmek zor olsa gerek. Irkı, dili, inancı ne olursa olsun, insanların insan olduklarını unutmaması ve SEVDALİNKA’lar eşliğinde dans etmeleri dileğiyle… *Sevdalinka, Boşnakça, Aşk Şarkısı demektir.

18


Kurtuluşun Yönü

Onur Keşaplı Hemen hemen tüm aklı başında yayın organlarında birinci cumhuriyetin, Kemalist cumhuriyetin bittiğini, artık yeni-Osmanlıcılık politik düşünce yapısıyla bezeli ikinci cumhuriyetin kurulduğunu okuyoruz. Bu kesinlikle doğru bir haber, doğru ancak biraz eski. Şöyle bir altmış yıl kadar geriden geliyor en ilerici basınımız bile. Aslında ikinci cumhuriyet nitelemesi ilk olarak 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi sonrası, görece özgür bir ortamda şekilllenen yeni Türkiye için kullanılmaya başlanmış zira 1950li yılların Demokrat Parti iktidarının birinci cumhuriyeti bir nevi sonlandırdığı, 27 Mayıs'ın Kemalist cumhuriyeti küllerinden tekrar doğurduğu düşüncesi sıkça dillendirilmiştir. Bu süreçte "olumlu" anlam yüklenen ikinci cumhuriyet nitelemesi yaklaşık yirmi yıl kadar unutulmuş, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesiyle tekrar ortaya çıkmıştır. Ancak bu kez darbenin Kemalist devlet düzeninin köşe taşlarını tamamıyla değiştirmesi üzerine "ikinci cumhuriyet" ve bu süreci savunanlara atfedilen "ikinci cumhuriyetçi" yakıştırmaları öncekinin aksine "olumsuz" bir anlam içeriyordu. O günden bu güne "birinci cumhuriyeti öldürüp ikinciyi başlatma" eğiliminden bir türlü kurtulamadık. Refah Partisi 1990'larda iktidar olunca, 2002'de Refah'ın Amerikancı çocukları iş başına gelince, 2007'de aynı çocuklar daha da kuvvetli iktidar olunca, aynı çocuklar 12 Eylül 2010 referandumunda "evet" i alınca, yine ve yeniden aynı çocuklar 12 Haziran 2011 seçimlerinde yüzde 50yi vurunca ve nihayet aynı çocuklar karşısında ordunun üst kademesini istifa edince medyamız bir kez daha birinci cumhuriyeti öldürüp ikinciyi diriltti. Bu yakıştırmayı bir taraf olumlu bir taraf olumsuz olarak niteledi elbette. Duruma nesnel bir şekilde yaklaşırsak ölen ve yeni doğan devlet aygıtımız konusunda bir doğruluk görüyoruz, tek farkla, bu ölüm ve doğum haberleri bizce 1946'da gerçekleşti. Kurtuluş temasında kurtuluşun yollarını arıyorsak sonun başlangıcını da daha doğru tespit etmemiz gerekir. Kemalist Cumhuriyetin "tam bağımsızlık" şiarı ve altı temel ilkesi, 1946 yılında ülkenin İkinci Dünya Savaşı ertesi başlayan Soğuk Savaş'ta kendini kapitalist batı ülkelerinin yanında konumlandırması ve iç siyasette çok partili parlementer rejim denemesinde iki rakip partinin "kim daha çok sağda yer alacak" sorusuna uygun şekilde hareket etmesiyle sonlanmış ve bu temel taşlarından yoksun Kemalist cumhuriyette sona ermiştir. 1950'lerde mezar iyice kazılmış 27 Mayıs 1960'ta doğrulma çabası 68'te ölü bedene yüklenen devrimci canlarla doruk 19


noktasına ulaşsa da 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 öldürücü darbeyi son ve kesinkes Kemalist Cumhuriyete indirmiştir. O gün bugündür zaferin sahibi piyasacılar, emperyalistler, gericiler bir kadavra üzerinde tıp dersi almaktadırlar. Derslerini çok iyi çalıştıkları ve hata yapmadıklarıysa apaçık ortada. Öte yandan öldürülen cumhuriyetin yakınları inatla bunu kabul etmemiş hatta bu cinayetin en önemli safhalarında rol oynayan orduyu kurtarıcı belleyecek kadar gerçeklikten uzaklaşmıştır. Stockholm sendromuna bir de bu yandan bakmak gerekiyor. Daha önce çok defa yazdık, gerek ordu olsun gerekse yargı, kurumlara koşulsuz destek vermekle koşulsuz düşman kesilmek kesinlikle hatalıdır. Bu kurumlar birer organizma değil, ebedi bir amaç uğruna hareket etmiyorlar, tam aksine kurumda yer alanların etkinlik alanlarına oranla kurumların eylemleri şekilleniyor. Ordu bu topraklarda ilerici de oldu gerici de, aynı şekilde yargı. Kurumların yanında kayıtsız şartsız yer aldığımızda karşıt görüşün egemenliği ortaya çıktığı an ters köşe olmuş oluruz. AKP'nin ilk döneminde YÖK'ün ne amaçla ve kimler tarafından kurulduğunu unuttuk, çünkü görece ilerici bir yönetimle idare ediliyordu ve gericiliğe karşı konumlanmıştı. Canı gönülden alkışladık, YÖK'e sarıldık; asla karşı çıkmayı ve varlığını sorgulamayı düşünmedik. Tam da bu yüzden YÖK'ün aslında ne olduğunu, ne denli gerici ve bilim düşmanı olduğunu hatırlatan bir idare yapısı oluştuğunda YÖK'e hangi açıdan saldıracağımızı bilemedik. Oysa YÖK tam da buydu. Ordu ve yargıdan başlayıp diğer tüm kurumlar için aynı örnekleri çoğaltabiliriz. Burada odaklanmamız gereken şey, dönemi için son derece ilerici, devrimci, laik, akılcı bir yapı olan Kemalist Cumhuriyet'in altmış yıl önce neden öldüğü ve bunca yıldır neden canlandırılamadığı. Bu tarihsel süreci elbette herkes farklı yorumlayacaktır, ancak gözden kaçmaması gereken bir detay var ki, o detayda tüm cevaplar saklı aslında: Bu devlet, özellikle son altmış yıldır dünyaya ve güzel Anadolu'ya asla soldan bakmadı, bakamadı. Böyle bir yön olduğunu hatırlayamadı; hatırlayanlar da ya yok edildi, ya devrişildi, ama sonuç değişmedi. Aydınlanmayı, bilimsel ilerlemeyi asla tamamlayamamış olan halk, doğal olarak toplumsallaşamadığı için kitle olarak yerinde kaldı ve böyle devrimci bir çıkışı kendi başına gerçekleştiremedi. Peki, öyleyse kurtuluş nasıl gerçekleşecek? Bizce kurtuluş oyla gerçekleşemez, günümüz Türkiye'sinde CHP tek başına iktidar olsa ve devrimci bir siyaset ortaya koysa bile değişimi reddedecek çoğunluk karşısında yine oyla ezilecek. Kurtuluş silah yoluyla da olamaz, zira darbe ve benzeri militarist bir dönüşüm söz konusu olduğunda yarattığı baskıyla parelel olarak baskıcı düşmanını 20


yaratacak ve dış desteklerle devrilmesi an meselesi olacaktır. Kurtuluşun yolu topyekun bir kalkışmadan, ayaklanmadan geçiyor. Bu kalkışma toplumun tüm kesimlerini, tüm ilerici, devrimci kesimlerini içeriyor. Bu kalkışma sayıca az olacak bir kesimin kalkışması olacağından ezilmesi muhtemel. Bu kalkışma bir intihar olarak da yorumlanabilir çünkü cesaret istiyor. Devletin tüm organları, sapasağlam karşımızda olacak, silahlı silahsız tüm destekçileri saldırıya geçecekler, ama işte o kalkışma gerçekleşirse, o ilk adım atılırsa bu hareket ezdikleri yerden tekrar filizlenecek, can verdiği yerde can bulacak... O ilk topyekun ve son derece politize olmuş toplumsal kalkışma gerçekleştiğinde efendilerinin bunu sonsuza dek durdurması imkansız olacak. Bu ülke tepeden tırnağa sola büründüğü an kurtuluşun kapısını açacaktır. Solun ne olduğunu, solun getirisini kitlelere aktarmak yine bu kalkışmanın içinde yer alacak cesur yüreklere düşecektir, eşitliğin ve toplumsal barışın aslında hayal olmadığı anlatmakla birlikte... Kurtuluşun yönü acilen hem de hiç olmadığı kadar solda, ama ne gariptir ki ülkede sol yok! "Teorik" farklılıklar uğruna birlikte, örgütlü hareket etmekten çekinenleri, 'küçük olsun benim olsun'cu cemaatçileri, Atatürk denildiğinde "faşizm", Kürt sorunu dendiğinde "bölücülük" algısına sahip mantıktan uzak at gözlüklüleri, süratle ortak tavır almaktan, fedakarlıklar yapmaktan aciz particik ve onların sözde yöneticileri sol diyorsa işte orada duralım. Sol "bencil" değildir, sol "çıkarcı" değildir, sol "kıskanç" değildir, sol "cahil" değildir, sol "şoven" değildir, sol "örgütsüz" değildir. Anadolu insanı, dünyanın bu doğal ve kültürel merkezinin zengin, derin ve engin kültürlerle ve devrimlerle bezeli insanı bu soldan daha solunu hakediyor. Kurtuluşun yönü belli, sırada kurtuluş yönüne bizi götürecek kişileri bulmak hatta bizzat o yöne harekete örgütlü bir öncülük etmek var! Sol günler dileğiyle...

21


İşgal ve Kurtuluş Mustafa Bilgin

22


Orhan Aydın ile Söyleşi Onur Keşaplı "Sanatın kendisi siyasettir" Azizm olarak Çeşme Film Festivali'nde tanışma olanağı bulduğumuz ve özellikle geçtiğimiz yıl söyleşi yaptığımız dünya sinemasının usta yönetmeni Theo Angelopoulos hakkında anılarını bizle paylaşan, tiyatrodan sinemaya, oyunculuk ve genel anlamıyla sahne sanatları konusunda ülkemizin en büyük ustalarından Orhan Aydın'la ülkemizde farklı sanat dallarının dününü, bugününü ve yarınını konuştuk. Sanatında estetik kaygıları devrimci kişiliğiyle harmanlayan, bu duruşunu rüzgarlara kapılmadan, baskılara boyun eğmeden sürdüren büyük ustayla, uygulanması gereken sanat politikalarını, rol aldığı son film olan "Devrimden Sonra"yı ve elbette tüm bu karanlıktan "kurtuluş"un yollarını konuştuğumuz söyleşimiz, öğretici olmasından öte geleceğe dair umut aşılayan bir sohbete dönüştü...

23


Tiyatromuzun her daim genç kalan sayılı ustalarından biri olarak tiyatroya başladığınız dönemde sahne sanatlarına halkın ve devletin ilgisini şimdiki dönemle kıyaslarsanız ne gibi değişimler göze çarpıyor? Cumhuriyet tarihi, sanata sanatçıya baskı-sansür-gözaltı-işkence-cezaevi gibi uygulamalarla doludur. Ülkesi için üreten ve değiştirme, akıl zenginleştirme mücadelesi veren her sanatsal yaratıcı bu uygulamalardan payına düşeni fazlasıyla almıştır. Nâzım Hikmet’e yapılanların başkaca edebiyatçıya, şaire, çizere, ressama, oyuncuya, yönetmene, yontu ustasına, müzisyene yapılmadığını söylemek haksızlık olur. Elbet Nâzım ustaya yapılanlar bir hıncın öfkenin, öç almanın ürünüdür ve tüm baskılardan daha can acıtıcıdır. Yakın tarih sayılan 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinde bizlere yaşatılan da bu öç alma duygusunun bir örneğidir. Egemen sınıflar ve onların belirlediği siyasi iktidarlar yıllardır bu kin ve nefret dolu öç almanın peşinden koştular. Bu gün sanat alanlarına yaşatılanlarda bu yansımanın en net örneğidir. Dahası AKP dönemi, açıktan sanat düşmanlığının yapıldığı en net dönemdir. Ülkemizdeki sanat eğitimini yeterli buluyor musunuz? Bu kapsamda sizce neler yapılmalı? Yetersiz ve sıradan ve ezberci. Usta-çırak ilişkisinin önemini yeniden kavramlaştırmak gerekiyor. Bu anlamda var olan tüm sanatsal öğreti yöntemlerini de ters-yüz etmek gerekiyor. Yaşamı çiçeklendirmek sanatçı adayının ufkunu renklendirerek olabilir. Araştırantartışan-izleyen, halkların geleneksel kültürel dokularını kavrayan ve bu dokuları zenginleştirerek yol alan bir yöntem. Özellikle genç kuşak tiyatro topluluklarında politik duyarlılık ön safhada gözüküyor ve oyunlarını gerek belgesel anlatı gerekse dram anlatı olsun politik motiflerle işliyorlar. Siz bunu neye bağlıyorsunuz? Sanatın kendisi siyasettir. Eğer yaptığınız ürettiğiniz ürünler emekçilerin, işçilerin, yoksulların emelleriyle örtüşmüyorsa, onları geliştirmiyor, önlerini açmıyorsa orada sanat tadını aramak boş yeredir. Ancak neyi nasıl söylemek bahsi, yani estetik en önemli kaygı olmalıdır. Bugün eksik olan da budur. Genç yaratıcı kardeşlerimin, slogan atan 24


sesler olmaktan daha çok buna gereksinmesi olduğuna inanıyorum. Belirleyici olan sloganın içeriği olduğuna göre, oyuncunun işi o içeriği oynamaktır. Bunu ışık-dekor-kostüm gibi olamazsa olmazlarla bütünlediğinizde ortaya seviyesi farklı bir seyir çıkar. Peşinden koşulması gereken bu olmalıdır. Buna en çok işçilerin, emekçilerin gereksinmesi vardır en çok onlar hak etmektedirler. Bayağılık sözü önemsizleştirir, sıradanlaştırır. Bu toplulukların ortaya koyduğu oyunlarda sanatsal duyarlılıktan, yaratıdan çok sizin de belirttiğiniz gibi siyasal sloganlar ve özellikle solun duyarlı olduğu kimi değerlere yapılan direk atıflar dikkat çekiyor. Seyircinin de buna alkışlarla karşılık verdiği ortada. Sizce bu sol, sosyalist sanatın sanatsal değerler bağlamında ilerleyeşini sekteye uğratıyor mu? Seyirci kendinden olanı hemen benimser. Ama oyuncu işin kolayına kaçmamalıdır. Duyarlılıkları ortak olanlar kendileri söyleyip, kendileri izleyenler olmamalılar. Seyirci bu duruma reaksiyon göstermelidir. Önüne konan her şeyi ‘bizdendir’ diye kabullenmesi sanatçıları geliştirmez, değiştirmez, devrimcileştirmez, ustalaştırmaz. Sosyalistlerin aradığı şey gerçekliktir. Gerçekliğin bir sahne üstünden nasıl ifade edildiği ise önemli olan yandır. Yinelemek isterim, sahne üstünden atılan sloganın önemi, oynanmasından daha cılızdır.

Türk sinemasında siyasi konulu filmlerin etkisi ve başarısı konusunda ne düşünüyorsunuz? En son rol aldığınız ve Türkiye’de olası bir sosyalist 25


devrim sonrası yaşanabilecekleri konu edinen “Devrimden Sonra” filmini, şuana kadar filme gelen eleştirileri de göz önünde bulundurarak, bu noktada nerede konumlandırırsınız? Sinema; toplumsal özelliğini yitiren bireysel dünyaların perdeye aktarıldığı, karmaşık sorunların irdelendiği ya da eften-püften komedilerin egemen olduğu geri bir noktaya doğru yol alıyor. Son süreçte ülke duyarlılıklarını işleyen çok az yapıt üretildi. Üretilenlerde toplumda karşılığını bulmadı. Festivallerde ödüllere boğulan bu filmler salonlarda seyirci bulamadı. ‘Devrimden Sonra’ filmi bir ortak aklın ve yaratının ürünü olarak üretildi. Elbette onlarca zaafı var. Ancak, kendi alanında bir ilk olması açısından umut verici. Kısa zamanda 55.000 toplamlı bir seyirciye ulaşması ise insanların gelecek güzel günlere inancının henüz bitmediğinin küçük bir işareti olsa gerek. Dilerim bu filmle açılan kapıdan yürümeyi isteyen sinemacılar çıkar. Açıkçası genç yaratıcılardan umudum var. Estetik kaygıların içeriği güçlendirdiğini duyumsayan yeni genç yaratıcılardan akıl zenginliğini güçlendirecek ürünler beklemek umarım hayal olmayacak. Buna ülke olarak gereksinmemiz var. İnsanlık Anıtı'nın yıkılması, yıkıma karşı duran Bedri Baykam'ın bıçaklanması, gerici tehditler sonrası video/performans sanatçısı Şükran Moral'ın ülkeyi terketmesi, Allianoi'nin sulara boğulması, Devlet Tiyatroları'nın üzerinde dolaşan kara bulutlar, AKM'nin sembolik olarak imha edilmiş olması ve daha sıralamaya devam edebileceğimiz sayısız olay karşısında nasıl bir sanat politikası izlenmeli? Düşmanlık. AKP’nin ve onun yandaşlarının dünya insanlığının gözleri önünde yaptıklarını açıklayabilen tek sözcük bu. Sanat alanlarının tamamında onlarca örnekleme yapmak mümkün. Tek tek öne çıkıp basında yer bulanların dışında bilinmeyen olaylar, sansürler, yasaklamalar, yandaş yaratmak için sanatı ve sanatçıyı satın alma girişimleri çıplak birer gerçek. Sanat kurumlarının başında kara bela dolaşıyor. Sanat örgütlerinin başında kara bela dolaşıyor. Sanatçıların başında kara bela dolaşıyor. AKP tehlikeli bir virüs gibi toplumun akıl sağlığıyla oynamaya devam ediyor. Kültürel miraslara, değerlere, kalıtlara karşı büyük bir yıkım girişimi var. Toplum ayrıştırılarak kültürel ve sanatsal değerler hiçleştiriliyor ve alımlayıcı ile yaratıcı arasındaki makas genişletiliyor. 26


Ülkemde tiyatro-opera-bale-senfoni sistem tarafından çöpe atılmak üzeredir. Kültür merkezleri yıkılıyor yerlerini alış-veriş alanları yapılıyor. Kentsel dönüşüm adı altında tarih yağmalanıyor. Ülke, kültürel anlamda bozkıra dönüştürülüyor. Basılmamış kitaplar yasaklanıp, yazarları içeri atılıyor. Kürt dilinde türkü söylemek ‘suç’ ilan ediliyor. Bu ay Azizm'de "Kurtuluş" temasını işliyoruz. Bu doğrultuda sormak gerekirse, yepyeni ancak müthiş gerici bir Türkiye'ye doğru hızla ilerlerken, yaz sıcağını cehenneme çeviren bir gündemle boğuşurken, siz "Boyun Eğmeyen"lerin sesi olarak, bizlere direnç aşılayan Orhan Aydın olarak kurtuluş yolunu nerede görüyor ve nasıl betimliyorsunuz? Tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye özlemim hiç bitmedi. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların, gençlerin ve kadınların birlikte verecekleri eşitlik ve özgürlük mücadelesi bu büyük utkunun kapısını sonuna kadar aralayacaktır. Sosyalist bir Cumhuriyet; insanların haklarını aldıkları, sağlık-eğitim-barınmaulaşım-iş-aş-kültür-sanat alanlarından eşit biçimde yaralandıkları güzel ve haklı günlerin adıdır. Ben 40 yıllık sanat yaşamımda bu utkum için ürettim. Bundan böyle de öyle olacak. Barışık-eşit-özgür bir Türkiye; faşizmin, gericiliğin, cehaletin panzehiridir. Başımızdaki bu kara beladan bizleri kurtaracak olan ortak akılda bu utkunun içinde saklıdır. Önümüzdeki dönemde sizi hangi sinema filmleri, TV dizileri ve elbette tiyatro oyunlarında göreceğiz? TV ve sinema için masamın üstünde onlarca önerme var. Kabul ettiklerim var. Şuan yayında olan bir dizi var, üstüne konuştuklarım var. Bunca yıllık sanat yaşamımda sahneden hiç inmemiş olmak benim için büyük mutluluk. İki yıldır ulusal ve uluslararası şairleri izleyenlerle buluşturan yeni bir düzlem üstünden ilerlemeye çabalıyorum. Şairler, şiirleri ve şiirlerden yapılmış şarkılar.Yetkin oyuncular, müzisyenler, film ve ışık tasarımcı dostlarımla ortak bir pınar oluşturduk. 27


11. proje Ağustos ayının 12'sinde Antalya'da. Konyaaltı Açıkhava tiyatrosunda AŞK OLSUN deyip, ölümünün 12. yılında CAN YÜCEL ustayla izleyenleri buluşturacağız. Sonra Barış şiirleri, ardından Gelenekten Geleceğe ile devam edeceğiz. Önümüzdeki sezon 35 ayrı noktada 35 ayrı etkinlikle bu damarın izini sürmeye çabalayacağım.

28


İstanbul’un Kurtuluş’u Selin Süar İzmir’in havasından suyundan etkilenmemek mümkün olmadığından, İzmir’de yaşayanlar her nereye ait olurlarsa olsunlar kendilerini bu kıyı kentinden sayarlar. Kökenlerim İstanbul’a dayandığı halde “İzmirliyim” demekten gurur duysam da kimi zaman burnuma gelen bir kokudan veya kulağıma çalınan bir sözden dolayı İstanbul’u pek tanımadığım halde içimin cız ettiği olur. Büyükanne ve büyükbabamın anlattığı yerler, kişiler, oturdukları apartmanların isimleri (elbette şimdi her birinin ismi değişik veya çoktan yıkılmış) ve yaşadıkları güzel anılar sanki o dönemin İstanbul’unda bulunmuşum gibi canlanıverir gözümde. Azizm Sanat Örgütü olarak temamızı “kurtuluş” olarak belirlediğimiz an da buna benzer bir şey yaşamış olmalıyım ki, aklıma Şişli’de yer alan ve bir koluyla Pera’ya bağlı olan Kurtuluş veya nam-ı diğer Tatavla geliverdi.

29


Kurtuluş / Tatavla Tatavla Karnavalı’nı duyardım küçüklüğümden beri ve Kurtuluş’u da bu yolla keşfetmiştim. Baklahorani olarak geçen ve Sevgili Bercuhi Berberyan’ın Agos gazetesi’nde kaleme aldığı karnavala dair olan yazıda kelimenin aslından bahsedilmekte. “ ‘Pagyal horan’ (örtülmüş mihrap) olan ve büyük perhiz’in başladığı gün mihrabın örtülmesini ifade eden bu söz, mahalle ağzında yanlış telaffuz edile edile dejenere olarak ‘baklahoran’ halini almış. Ermenilerin diline yerleşmesi yetmezmiş gibi Rumların da diline karışmış. Arkasına ‘i’ harfi eklenerek de sözde Rumcalaştırılmış. Zamanla o kadar benimsenmiş ki adeta aslı unutulmuş.” ‘Soğuktan Çıkış’ anlamına gelen ve İstanbul’da yaşayan Rumların ‘Apokria’ dedikleri karnaval takvimi, Şubat sonu veya Mart başında gerçekleşir. Pazartesi gününe denk gelen ‘Kathari Deftera’ (Καθαρή Δευτέρα) günü karnavalın en coşkulu zamanı olur. 40 günlük büyük orucun öncesinde, Tanrı’nın yarattığı âlemde

haftanın

ilk

günü

olan

ve

Temiz/Saf

Pazartesi

olarak

da

çevirebileceğimiz Kathari Deftera’nın ardından karnaval son bulmaktadır. 40 günlük büyük perhizin ardından gelecek olan Paskalya ise baharın müjdecisidir. 30


Tatavla Karnavalı Dionyssos şenliklerinden köken alan Tatavla Karnavalı, Cumhuriyetin ilk yıllarında coşkusunu yitirmiş ve II. Dünya Savaşı yıllarıyla beraber (1945’ler) tamamen ortadan kalkmıştır. Yeni Türk Devleti’nin kurulmasının ardından mübadeleyle ve peşi sıra 6-7 Eylül ile Kıbrıs olayları nedeniyle Yunanistan’a gitmek zorunda kalan Rumlar, festivali oraya da taşımışlardır. 470 yıllık tarihe sahip olan semte ilk olarak gemi yapımında görev alan ve Sakız Adası’ndan getirtilen ustalar yerleşmiş ve Kurtuluş’ta barınan Rum nüfusu zaman geçtikçe artmıştır. Öyle ki semt, kendi içinde, kendisini temsil edecek ‘yaşlılar heyeti’ni dahi seçmiştir. Tatavla’da Hıristiyan Ortodoks nüfusun Müslüman ve Musevilerden fazla olması nedeniyle Rum Ortodoks Mezhebi’ne ait olan kiliseler daha çoktur. Bugünkü Kurtuluş Meydanı’nda, son durakta 31


bulunan ve bir rivayete göre 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Kasımpaşa’daki Ayios Dimitrios adlı küçük bir kilisenin camiye çevrilmesinin ardından, orada bulunan Ayios Dimitrios ikonası, Ayios Athanasios kilisesine taşınınca, kilise bundan sonra Ayios Dimitrios adıyla anılmıştır. Pek çok yangınla burun buruna gelir Tatavla… 1832’deki büyük yangın, ardından 1929’da bir öncekinden de büyük olan yangın. Tatavla’nın nerdeyse bütününü yok eden yangın nedeniyle dönemin Terkos müdürü Monsieur Castelno hakkında, yangın yerine zamanında su verilmemesi nedeniyle dava açılır. 1929’da çıkan bu büyük yangının ardından Kurtuluş ismini alan Tatavla’ya 1930’larda Türkler ve diğer azınlıklar yerleşmiş olsa da 1950’li yıllara dek nüfus açısından Rumlar baskın olmuştur. Ancak 6-7 Eylül Olayları’nın acısı, Varlık Vergisi ve Kıbrıs Olayları sonucu yalnızca Kurtuluş’da değil, tüm yurtta Rum nüfus büyük oranda azalmıştır. 21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıslı Türklere karşı başlatılan silahlı saldırılara verilen isim olan Kanlı Noel sonrası Türkiye ilk olarak 1930 yılındaki ‘İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması’nı Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü’nün verdiği bir önerge ile feshetmiştir. Tüm karışıklıkların üzerine İstanbul’da varlık gösteren ve ENOSİS’i destekleyen bir örgüt de ortaya çıkınca, beklenen acı olay gerçekleşmiş ve Türkiye’deki yerleşik Yunan vatandaşlarının 6 ay içinde ülkeyi terk etmesi zorunluluğunu taşıyan süreç başlamıştır. Bugün çirkin apartmanlardan nasibini alan Kurtuluş’ta hâlâ Rum nüfus bulunmaktadır. Eskisi kadar olmasa da bir avuç aile, Tatavla’da yaşamaya devam etmektedir. Zaman içerisinde eski neşesi olmasa bile geri dönen Tatavla Karnavalı’na ise dinine, diline, ırkına bakmadan tüm Türkiye eşlik etmekte; aslında manevi önem taşıyan bu karnavalı bir kültür şölenine dönüştürmektedir. 32


Pastaneleri, mezecileri ve arka sokaklarıyla kendine has bir kokusu ve karakteri olan Kurtuluş’a yolunuz düşerse, orayı bir de bizler için içinize çekmenizi ve doyasıya gezmenizi rica ediyoruz.

33


Kurtuluş Savaşı'ndan 27 Mayıs'a Türk Sinemasında Politika Onur Keşaplı Türkiye Cumhuriyeti, 1. Dünya Savaşı’nı kaybeden ve Batı’nın emperyalist güçlerince işgale uğrayan Osmanlı İmparatorluğu’nun teslimiyeti üzerine Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da başlayan Kurtuluş Savaşı sonucunda 1923 yılında kurulmuş, ardı ardına yapılan devrimlerle kendini Batı’da konumlandırmış bir devlettir. Cumhuriyetçilik, devletçilik, halkçılık, ulusalcılık, devrimcilik ve laiklik ilkeleriyle özetlenebilen Kemalist ideolojiyle kendini yepyeni bir yapılanmanın içinde bulan genç Türkiye Cumhuriyeti’nde sinemanın önemi ve yeri konusunda cumhuriyetin başlangıç yıllarından itibaren tartışmalar meydana gelmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın önderi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk sinemayla ilgili olarak şunları söylemiştir: “Sinema öyle bir keşiftir ki, bir gün gelecek, barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklılıklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz.”1 Atatürk’ün sinemaya yüklediği öneme karşın, cumhuriyet döneminde diğer sanatların gelişimine bakıldığında sinema, adeta üvey evlat muamelesi görmüştür. 1

Gamze Akdemir, Ekrandaki Mustafa Kemaller, Cumhuriyet Gazetesi, Hafta Sonu Eki, 17 Mart 2007, s.

6.

34


Sinemanın şekillenmesinde öncelikle 1. Dünya Savaşı yıllarında bizzat ordunun etkin olarak yer aldığı görülmektedir. Ordu içinde ayrı bir birim olan ve savaş yıllarında belge ve haber filmleri çeken Merkez Ordu Sinema Dairesi 1918 yılında savaşın yenilgiyle sonuçlanmasıyla tarihe karışırken bu kez Kurtuluş Savaşı sonrasında yeni Türk ordusu içinde Ordu Film Merkezi kurulmuştur. Bu kurum, Batı’lı devletlerce desteklenen işgalci Yunan ordusuna karşı kazanılan zaferle birlikte 1922 yılında İstiklal, İzmir Zaferi adlı büyük bir belge film gerçekleştirmiştir.2 Savaşlar sonrası yapılan Lozan Barış Antlaşması'yla sınırları çizilen Türkiye, yönetim biçimi olarak cumhuriyeti seçmiş ve tek parti olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın öncülüğünde yeni politik düşünceyi kültürden ekonomiye sosyal yaşamın tüm alanlarında uygulamaya başlamıştır. Sinemanın bu konumu hakkında, hükümetin asker kanadından gelen 1923 tarihli bir yazıda “sinemanın en birinci propaganda aracı” olduğu belirtilmiştir.3 Yine aynı dönemde Kurtuluş Savaşı kumandanlarından Kazım Karabekir meclise verdiği bir önergede, “İbret Yerleri” olarak adlandırdığı mekânlarda etkin bir araç olması nedeniyle sinema üzerine eğitim verilmesi ve milletin bilinçlendirilmesi amacıyla sinemacılar yetiştirilmesi teklifinde bulunmuş fakat proje bütçe yetersizliğinden kabul edilmemiştir.4 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Nazi Almanya’sındaki özellikle propaganda örnekleriyle kıyaslandığında yeni kurulan Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimini ve rejimini tanıtmak için sinemayı yeterince kullanmadığı görülmektedir. Ancak yine de devlet “halkı terbiye etme” amaçlı belge ve kurmaca filmler üzerine çalışmaları bizzat yürütmüştür. Bu amaçla 2

Serdar Öztürk, Erken Cumhuriyet Döneminde Sinema, Seyir, Siyaset, Elips Kitap, Ankara 2005, s. 231. y.a.g.e. s. 27. 4 Serdar Öztürk, Erken Cumhuriyet Yıllarında Başarısız Kalmış İki Girişim: Çekilemeyen İki Propaganda Filmi ve İbret Yerleri Projesi, Selçuk İletişim, Cilt 3, Sayı: 3, Temmuz 2004, s. 80-82. 3

35


atılan ilk önemli adım, dönemin politik atmosferinde Türkiye’nin antiemperyalist cephede birlikte yer aldığı ve Kurtuluş Savaşı’na destek olan SSCB’yle 1926 yılında yapılan film değişim anlaşmasıdır. Buna göre propaganda unsuru taşımayan filmler iki ülkede gösterilebilecek ve iktidarlar filmler üzerinde değişiklik yapabilme haklarına sahip olacaklardır. Bu sayede özellikle devletçi kalkınmaya yönelik ve ilerici filmler tercih edilmiş, halka bu konularda yol gösterebileceği düşünülmüştür.5 Aynı anlaşma kapsamında ve iktidarın politik düşünce sistemi içerisinde Sovyet yönetmenler Türkiye’ye gelmiş ve Milli Eğitim Bakanlığı’nca da okullarda gösterilmesine karar verilen, Mustafa Kemal’i Sovyet sinemasında Lenin ve Stalin’in temsillerinde kullanılan çekim teknikleriyle tek adam olarak yansıtan Ankara Türkiye’nin Kalbi filmi çekilmiştir.6 Serdar Öztürk’e göre bu anlaşmadaki bir diğer önemli nokta ise genç cumhuriyet için Avrupa kamuoyu üzerinde sinemanın yaratabileceği etkilerdir: “Avrupalıların oryantalist bir bakışla görmek istediği Doğu imgesine, bizzat Doğu’dan üretilecek sinema filmleriyle karşı çıkmanın altı çizilmiş, sinemanın bu alandaki katkısı belirtilmişti. Türkiye, bu noktada önemli rol oynayabilirdi. Türkiye, kendisini tanıtacak filmler üretebilir veya sinema alanında daha gelişmiş olan Avrupa ile karşıt kutuplarda yer alan SSCB’ye film çektirebilirdi.”7 Bu kapsamda tek parti iktidarı, 1939 yılında Fransız yetkililerden gelen Türk devrimini propaganda filmleriyle anlatma fikrine sıcak bakmış, "Edebi Şefimiz Atatürk’ün Hayatı" ile "Türk İnkılâbı ve Türk Kadını" adlarıyla çekilmeleri tasarlanan film projeleriyle ilgili bütçe çalışmalarına başlamıştır. Özellikle ikinci 5 6 7

Öztürk, 2005, s. 35-37. Öztürk, a.g.e. s. 44. y.a.g.e. s. 46.

36


filmde, devrimlerle birlikte Türk kadınının sosyal ve kültürel yaşamda değişen, yükselen konumunu, bu haklara erişmemiş bir Müslüman ülke(Tunus) özelinde kıyaslamalar yapılarak gözler önüne sermek ve genel olarak Türk devriminin ilericiliği vurgulanarak propaganda yapmak planlanmışsa da bu projeler, son derece yüksek maliyetleri ve başlaması an meselesi olan 2. Dünya Savaşı nedeniyle rafa kaldırılmıştır.8 Yaşama geçirilemeyen bu büyük sinema projeleri dışında CHP, devletçi ve milli sermayeye öncelik veren kalkınmasını ve devrimlerini haber/belge filmleri üretip özellikle Halkevleri gibi örgütlerle halka aktarma yolunu denemiştir. Bu bağlamda 1930'lu ve 1940'lı yıllarda Atatürk ve sonrasında İnönü’nün seyahatleri, Cumhuriyet’in yıldönümü kutlamaları, gelişen kentlerin eskiyle kıyaslanarak yeni görüntüleri, akarsulardan enerji elde edilmesi gibi bilgilendirici belgesel nitelikli propaganda filmlerine yer verilmiştir.9 Cumhuriyetin başlangıç yıllarında yıllarında sinema, devrimleri halka seyirlik olarak

öğreten

etkin

bir

araç

olarak

görülmüş

ve

hatta

dönemin

milletvekillerinden Süreyya Paşa’ya göre sinema, Harf Devrimi’yle birlikte gelen Latin alfabesini halka öğretme konusunda basına göre daha etkili olmuştur.10 Devletin dışında da o dönem özel girişimciler Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla birlikte yapım şirketleri açmaya ve özellikle savaşı işleyen filmler

çekmeye

başlamışlardır.

Cumhuriyet’in

ilanıyla

birlikte

Türk

politikasında tek parti anlayışı Türk sinemasında “tek adam” anlayışı çerçevesinde tiyatro oyuncusu, yapımcısı ve yönetmeni Muhsin Ertuğrul egemenliğinde ilerlemiştir. Halide Edip’in aynı adlı romanı Ateşten Gömlek filmiyle 1923 yılında “Kurtuluş Savaşı’nı, savaşa katılan genç bir kadının 8 9 10

Öztürk, 2004, s. 77-79. Öztürk, a.g.e. s. 54. y.a.g.e. s. 142.

37


gözünden veren filmin en önemli özelliği, ilk kez Türk kadınlarının da bir filmde rol almasıdır”.11Bu ve 1932 yılında çekeceği Bir Millet Uyanıyor gibi filmlerde Ertuğrul, hem yeni Cumhuriyet’in mücadelesine beyazperdeden selam vermiş hem de 1953’e kadar uzanacak filmografisinde Batılı değerleri ve kültürü kullanarak “muasır medeniyetler” seviyesini kendisine hedef seçen Kemalist politik düşünceyi de temsil etmiştir. Ancak yönetmenin tiyatro kurallarını sinemaya dayatması ve özgün senaryolar yerine çoğunlukla uyarlama öykülere yönelmesi sinemasal anlamda Türk sinemasının Batı sinemasından geri kalmasına sebep olmuştur. 1940'lı yıllarda ve özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş’la başlayan iki kutuplu dünya düzeninde kendisini Batı bloğunda konumlandıran Türkiye Cumhuriyeti, Doğu bloğunda hâkim olan tek parti anlayışının yerini çok partili rejime bırakmış ve bu durum Türk sinemasında da eş zamanlı olarak çok sesliliğin ortaya çıkmasına belli bir ölçüde neden olmuştur. Bu süreçte Türk sinemasında sektörleşme sıkıntısını aşmak adına en önemli oluşumların başında 1946 yılında kurulan Yerli Film Yapanlar Cemiyeti gelmektedir. “Türk sinemasına büyük emek vermiş yapımcıları bir araya getiren Yerli Film Yapanlar Cemiyeti bağımsız bir kuruluş olarak Türk sinema tarihinde yerini alır. O yıllara kadar uzun süre tiyatro etkisinde kalan ve konuların genel olarak aynı oluşuna dayanan klasik tarzdan çıkılarak yeni arayışlara

girilmesi

kendini

yavaş

yavaş

gösterecektir.

Çeşitli

yönetmenler tarafından sinemamıza tiyatro kökenli olmayan oyuncuların girişi, yeni tekniklerin denenmesi, farklı bakış açılarının geliştirilmesi ve en nihayetinde kendi kökenlerini arayan ve bir bakıma ulusal sinema

11

Rekin Teksoy, Dünya Sinema Tarihi, Oğlak Yay., İstanbul, 2005, s. 391.

38


kaygısı taşıyan yapımcı ve yönetmenler YFYC’nin kuruluşuyla bu çabalarının dışa yansımasını netleştireceklerdir.”12 Bu oluşumla birlikte Türk sinemasında tiyatro etkisinden çıkılmaya başlandığını ve özellikle Amerikan ve Mısır filmlerinin doldurduğu salonlara karşı sinemasal anlatının yerleşmesiyle birlikte yerel unsurları/öyküleri içeren filmlerin çekildiği görülmektedir. Yavaş yavaş iktidarın da değişim göstermeye başladığı bu yıllarda Tanju Akerson, Amerikan tipi politikanın Türk politikası içinde mevzi kazanmasını ve gerçek anlamda Türk sinemasının kuruluşunu “Türk sineması, Batı’da olduğu gibi bir sanayi devriminin ürünü değildir… Batı tipi üretim tarzının azgelişmiş ülkelerde oluşturduğu tüketim ekonomisinin bir ürünüdür… Türk sinemasının kuruluş yılı 1948, aynı zamanda tüketim ekonomisi yoluyla gelişen bir sınıfın var olma sürecidir…”13sözleriyle açıklamaktadır. Değişen politik atmosfer ve düşünce yapısıyla birlikte 1950 yılında iktidara gelen DP, öncelikle tek partinin kimi zaman artan baskıcı yapısına karşı bir nevi özgürlükçü bir alternatif olarak göze çarpmış ancak iktidarının ilerleyen yıllarında CHP iktidarını aşan uygulamalarla baskı yönetimi oluşturmuştur. Aynı süreçte SSCB ve komünizme karşı Batı bloğunca kurulan NATO’ya üye olan Türkiye’de “komünist avı” olarak nitelendirilebilecek bir baskı ortamında Atatürk devrimleri bile sorgulanmaya başlanmış ve muhalif aydın/sanatçıların üzerindeki baskı tek parti iktidarını bile aşmıştır. Bu politikaya karşın, o dönemlerden itibaren Yeşilçam olarak da adlandırılan Türk sineması, niteliksiz melodramların ağırlığı altında kalmış ancak gerçek anlamda ilk sinemacı kuşak da yine bu yıllarda kendini göstermeye başlamıştır. 1950'li yıllarda özellikle 12

Selin Süar, YFYC, www.azizm.com, Ağustos 2009. Tanju Akerson’dan aktaran, Aslı Daldal, 1960 Darbesi ve Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik, Homer Kitabevi, İstanbul, 2005, s. 64-65. 13

39


çağdaş sinema dilini yakalaması açısından Lütfi Akad öne çıkmış ve değişen değerlerle birlikte şehir yaşamını perdeye taşıdığı 1952 yapımı Kanun Namına filmiyle Türk sineması için de bir dönüm noktası oluşturmuştur. Dönemin düşünsel ve sanatsal yaşamını etkileyen en önemli akım ise DP tarafından “komünist yuvası” oldukları gerekçesiyle kapatılan Köy Enstitüleri mezunu kuşağın edebiyatta eserler vermeye başladığı “köycülük” olmuştur. Gerçekçi bir anlatımla köy yaşantısını edebi anlatıya taşıyan Enstitülüler, dönemin sinemacılarını da etkilemiş ve yükselen yönetmenlerden Metin Erksan Âşık Veysel’in Hayatı, Fikret Otyam da Toprak isimli filmleriyle “köycülük” akımını sinemaya taşımışlardır. Ne var ki bu yapıtlar, dönemin iktidarı DP tarafından, 1939 yılında Mussolini İtalya’sından kopyalanan ve aynen sürdürülen sansür yönetmeliğince yasaklamışlardır. “Demokrat Parti döneminde sinema endüstrisi üzerindeki baskı, edebiyattan çok daha fazladır. Bu tutum aslında Menderes hükümetinin sanata ikircikli bakışını da göstermektedir: Aynı okuma yazma oranının düşük olduğu İtalya’da edebiyatın siyasal dizgeye fazlaca zarar veremeyeceğine inanan Mussolini gibi, Menderes de yazın alanında katı bir köy gerçekçiliğine göz yumarken, sinemanın ‘kütlesel’ bir sanat dalı olması onu daha ‘tehlikeli’ kılmaktadır. Bu baskıcı tutum, ‘köycülük’ akımın sinemada sağlıklı bir yol bulmasına fazlaca olanak tanımaz ve Yeşilçam’ı, Kahpe’nin Kızı, Yedi Köyün Zeynep’i gibi yumuşak köy melodramları kaplar.”14 Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında “birinci propaganda aracı” olarak görülen sinema, 1960’a kadar olan süreçte CHP iktidarında propaganda açısından Sovyet ve Nazi örneklerine kıyasla zayıf kalmıştır. Buna karşın 14

y.a.g.e. s. 68.

40


sinema, devrimlerle birlikte yaratılan yeni yaşam biçimini “halkı bilgilendirmek, terbiye etmek” amacıyla kullanılmıştır. Ancak savaşlar sonrası üretim düzeni çökmüş olan Türkiye’de, tüm dünyayı sarsan 1929 Büyük Bunalımı, 1930'lu yıllarla birlikte ödenmeye başlanan Osmanlı Borçları ve 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı kriz ortamında tüm iyi niyetlere karşın sinemaya ayrılacak bütçenin sınırlı olmasına neden olmuştur. Ne yazık ki tek parti dönemi ve sonrasında göreceli refah sağlayan DP iktidarlarında devletin sinemayla ilişkisi sansürden öteye

geçmemiş

ve

dönemin

muhalif

politik

düşünceleri

perdeye

yansıyamamıştır.

41


Güvercin Kanatları Abdullah Rıdvan Can güvercinin kanatlarında yeşil bir pervaz! çırpınıyor körpe. bakışlarında demir bir soğukluk hissediyorum üşüyorum. çok değil bir kaç adım sonra cennet rüzgarlarıyla ısıncağız nehirler uzayacak etrafımızda. eteklerinde kestane kabukları taşıyan dedelerin aydınlık yüzlerini göreceğiz. işte güvercinin kanatlarında yemyeşil bir pervaz bu yürümeler özgürlük değil...bu özgürlük az!

42


Kırmızı Okyanus Gökhan Baykal Göğüs kafesimde, Kırmızı bir okyanus, Çalkalanmakta delicesine. Özgürlük rüzgârından olsa gerek Dinmek bilmeyen fırtına. Biraz zaman, Gerisi gelecek, Marşlar söylenecek Hep bir ağızdan. Ufukta kızıl bayrak, Dalgalanıyor asice Ve müjdeliyor güzel haberi Hoş geldin sosyalizm

43


Hoşgeldin Ya Dayak-ı Ramazan Osman Bahar “Murat ve Serdar, aynı evde yaşayan ve aralarından su sızmayan iki arkadaştı. Üstelik de aynı okuldan mezun olmuşlardı. Murat, 27 yaşında, ailesini iki yıl önce trafik kazasında kaybetmiş ve hala tam olarak acıyı atlatamamıştı. Mühendis olarak çalıştığı büyük firmadan da bu yüzden ayrılmak zorunda kalması bu yüzdendi. Saçı sakalı karışmış halde yaşıyordu. Serdar ise, 17 Ağustos depreminde kaybettiği ailesinin mezarını bile bilmeyen, aslında hayatında Murat’tan başka kimsesi olmayan, arkadaşlarının sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek birisiydi. Onların ikisinin ortak yanı ailelerini kaybetmiş olmalarıydı. Bu yüzden tutunacak dal olarak birbirilerini görüyorlardı. Aslında tek farkları dini inançlarıydı ancak ikisi de birbirine o kadar hoşgörülüydü ki bunu hiç sorun etmediler. Murat, ailesini kaybetmiş olmanın ve hayatın daha birçok olumsuz getirisiyle inancını kaybetmişken Serdar’da bu olaylar tam tersi “Kaderdir, vardır bir sebebi” etkisi yaratmıştı. Ta ki o malum gün gelene kadar. Kimi zaman geleneklerden kimi zaman inancından dolayı Ramazan ayında, çocukluğundan beri, orucunu aksatmayan Serdar, yorgunluktan sahura kalkamadığı bir günün sabahın oruç tutmamaya karar verdi. Ancak tabi ki o günün fitresini verecekti. Çalıştığı şirkette yönetici asistanlığı yapan Serdar, o gün işe gitmeden önce açlığını bastırmak için aldığı poğaçasını ağzına götürürken aynı anda sırtında bir acı hissetti. Arkasını döndüğünde ise aynı acı bu sefer yüzündeydi. Evet, önce sırtına daha sonra da yüzüne aldığı darbeyle neye uğradığını şaşırmıştı. “Seni pis kâfir. Zaten sizin gibiler yüzünden bu ülkede bereket yok” lafını duyunca ne olduğunu anladı. Oruç tutmadığı için dayak yemişti. Üstelik o dayak yerken kimse ona müdahale etmemişti. Düştüğü yerden kalktı, kaldırıma oturdu ve düşünmeye başladı: “Yazık, biz nasıl bir ülkede yaşıyoruz ki insanlar birbirlerini hiç anlayıp dinlemeden yargılayabiliyorlar. Burası nasıl bir ülke ki hoşgörüsüzlük, saygısızlık almış başını gidiyor. Üstelik benim gibi hayatında ilk defa orucunu kaçırmış birinin mükâfatı bu olmamalıydı.” Evet, ilk defa olaya kader olarak bakmamıştı. İlk defa suskunluğunu bozup birkaç kelime edebilmişti. Çünkü bu sefer hakkının yendiğini düşünüyordu. Bu sefer oturduğu yerden kalkarak, inat edercesine, ağzından akan kan damlacıklarını umursamaz bir halde sigarasını yaktı. 44


Eczanede pansumanını yaptırdıktan sonra işine gitti ve durumunu anlatıp izin istedikten sonra “Nasıl olur böyle bir şey” diyerek evin yolunu tuttu. Kapıyı açtığında ise ortada bambaşka bir manzara vardı. Murat, elindeki buz torbasıyla yüzüne bastırıyor, bir yandan da acıdan inliyordu. Serdar, koşarak Murat’ın yanına giderek ne olduğunu sorduğunda Murat anlatmaya başladı: “Sabah senden sonra evden çıktım. İşe giderken köşedeki pastanede kahvaltı yapayım dedim. Orada bir şeyler yerken bizimle aynı okuldan mezun olan bir çocuk gördüm. Çocuk okuldayken ateistin önde gideniydi. Selam verdiğinde tanıyamadım bile. Fes takmış, sakal bırakmış, cemaatçilere takılıyormuş. Sordum neden böyle olduğunu, “Allaha şükür kazancım iyi” dedi. Neyse mevzu din muhabbetine geldiğinde bana oruç tutmayanların öbür dünyada çekeceği ızdırapları falan anlatmaya başladı. Ben de umursamadığımı ve buna benzer birkaç kelime söyleyince delirdi. Bağırıp çağırmaya devam ederken kalkmak istedim ama o sırada bu çocuğun yanımıza gelen bir arkadaşı “Sizi öbür dünyada Allah zaten cezalandıracak ama burada cezanızı biz veririz” diyerek yüzüme bir yumruk attı. Ben de eve geldim buz tutuyorum.” Bir günde yaşanan bu iki olay Serdar’ın sabah düşündüklerini tekrar düşünmesine yol açtı. Önce “ulan bizim dinimizin özünde hoşgörü vardı. Eskiden de oruç tutmayanlar vardı ama bunlar olduğunu hiç hatırlamazdım. Yazık, çok yazık!” dedi. Akşam olduğunda yüzündeki ağrı biraz dinmiş olan Murat, dolaba giderek birasını aldı ve yudumlamaya başlamışken içerden Serdar’ın sesini duydu: “Murat bana da getirsene bir bira.” Not: Bu hikâye biraz ütopya gibi duruyor olabilir. Ancak bahsi geçen ülke Türkiye ise ve az önce bir voleybolcu sırf kısa giydiği için dövülüyorsa, her Ramazan’da onlarca kişi oruç tutmadığı için dayak yiyorsa, ailelerin çoğunda “oruç tut” baskısı varsa bu hikâye bir ütopya değildir. Üstelik bu olaylar nedense son 10 yıldır iyice artmış gibi geliyor bana. İnsanlara din kisvesi altında anlatılanlardan mıdır yoksa dinin iyice sömürülmeye başlanmasındandır mıdır bilmem ancak insanların giderek birbirine saygısızlaştığı bir ülkede yaşarken şunu söylüyorum: “Yazık, çok yazık!”

45


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. ***

46


Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz. 47


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

48

Azizm Sanat E-Dergi Ağustos 2011  

Dosya: Kurtuluş

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you