Page 1


Yayın Kurulu Fırat Tunabay Gökay Korkmaz Gökhan Baykal Onur Keşaplı Osman Bahar Özgür Keşaplı Didrickson Selin Süar

Ön Kapak: Mavi Aşıklar (1914) - Marc Chagall Arka Kapak: Aşk Dalgalarının Üzerinde (1896) - Edvard Munch azizm.sanat@gmail.com www.azizmsanat.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat 2


Editörden Büyük anlatıları kendi vasat anlatısıyla değiştirme çabasına girerek, başta Aydınlanma, bilimsel düşünce, tarihsel ilerleme, laiklik olmak üzere modernite çağıyla beliren evrensel değerleri yapı bozumuna uğratarak yerelliği kutsayan postmodernizmin, belki de en gerici örneğini yaşıyoruz ülkemizde… Adeta sihirli hale getirilen “öteki” sözcüğü ile farklılıkların uyumlanma amaçlı bir etkileşime girmesindense kültürel farklılıkların kutsanarak toplumsallaşmanın önüne geçildiği bir dönemdeyiz. Öyle ki kadınların sünnet edilmesinin “kültürel değer”, Afgan kadınlarının burka giyme zorunluluğunu ise Aydınlanmanın tepeden inmeci katılığına karşı “masum bir direniş” olarak yorumlanabildiği bir ülke Türkiye. Liberal zırvalıklar olarak kestirip atılabilecek bu gerçeküstü saçmaların, kendini aydın olarak sunan kitlelerden pek de uzak olmayışı ve solun surlarında gedikler açmayı sürdürmesi tehlikenin boyutlarını gösteriyor. Solun bir kez daha yeniden keşfedildiği son aylarda, bu kez bir diğer büyülü sözcük “vicdan” bir süredir unutturduğu sinsiliğiyle geri döndü. Antiemperyalist tavır, ekonomi politiği üzerine devrimci dokunuşlar, Aydınlanma birikimine sahip çıkışlar yanlıştı, sol değildi. Yegâne sol dünyaya yalnızca etnisite ve inanç gözlükleriyle bakabilen, kapitalizmin yumuşatıldığı takdirde “demokratik” bir özgürlük sunacağını düşünebilenlerdi… Bu akıl tutulması, cehaletin kutsanışı, ifade özgürlüğü kapsamına bile alınmaması gereken bir Troya Atı motifine dönüşüyor. Buna engel olunmalı. Ekonomi politiği konuşamayan, sistemde radikal dönüşümlerden söz etmekten kaçınan, laiklikten ürken, yığınlarla flört adına ağaları, şeyhleri kutsayan figürlerin kendilerini sol ve hatta liberal olarak pazarlamasına bile dur demeliyiz. Postmodernizmin özellikle düşünsel boyutta varabileceği gericiliği kanıtlaması açısından bir bakıma kayda değer işlev gören akıl tutulmacılarının, yaklaşmakta olan kırılmada söz sahibi 3


olmalarına izin veremeyiz. Toplumsal kalkışmalardan terörize olan bu figürleri, Jakoben bir tavırla ürkütmeyi sürdürmek ve dinci diktaya dur demek adına 13 Şubat’ta laik ve bilimsel eğitim için gerçekleşecek boykotu desteklediğimizi duyuruyoruz. Postmodern dokunuşların tükettiği duyguların başında gelen aşkın en çok sömürüldüğü Şubat sayımızın kapaklarında, aşk üzerine duygusallık kadar akılcılık da sunan Chagall ve Munch imzalı yapıtlar yer alıyor. Yalnızca ülkemizin değil dünya edebiyatının da en büyük yaratıcılarından Yaşar Kemal’in aydınlığına ve vermekte olduğu yaşam savaşımına adanan öykünün yer aldığı sayımızda Auschwitz kurbanlarını tekrar anıyoruz. Sinema yazılarımızda ise ülkemizde süratle kült film mertebesine çıkarılan Whiplash üzerine bir eleştiri, ölümünün 61. Yılında Dziga Vertov’un sinematografisine eğilen bir deneme ve Çanakkale’nin kültür sanat yaşamına çağdaş bir soluk katan Pan Görsel Kültür Derneği’nin film günleri üzerine bir çalışma yer alıyor. Sanatla kalın dostlar… Azizm'in Notu: Azizm Sanat E-Dergi Mart 2015 sayısı için dilediğiniz konuda makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, resim, video ve fotoğrafı 2 Mart tarihine

kadar

azizm.sanat@gmail.com adresinden

yayın

kurulumuza

iletebilirsiniz.

4


İçindekiler

Neden Halen... - Selin Süar

s. 6

Whiplash: Caz, Mükemmellik ve Disiplin - Onur Keşaplı

s. 10

Pan Sinema Geceleri - Güneş Dermenci

s. 14

Sinematografik Devrimin Zirvesi: Dziga Vertov - Onur Keşaplı

s. 19

Ay Işığı - Serhat Başeğmez

s. 24

Umuda Tebessüm - Gökay Korkmaz

s. 26

Şimdilik Hayır, Aya Çiçek Gönderemiyoruz - Ayşıl Susuzlu

s. 27

Ekranın Görünmeyen Kahramanları - Nur Gözde Yılmaz

s. 32

Kurtarılmış Mahalleden Kurtarılamayan Bir Ülkeye - Uğur Durmaz

s. 36

5


Neden Halen... Selin Süar Kimi çevrelerce dünyada daha neler oluyor denilerek anmalara karşı duruluyor olunsa da insanlığın gördüğü en sistematik ve en büyük katliam olarak dünya tarihine geçen bir felâket Holokost… Kötülüğün sınırlarının kuramları alt üst ettiği, tanımları değiştirebilen, bilimden sanata bazı kavramların yeniden sorgulanmasına neden olan ve kademe kademe başlayan felaket, Nazilerin tutsak ettiği milyonlarca Avrupa Yahudi’sini katletmesi ile sona ermiştir. Bu dönem içerisinde, ilk etapta Musevilerin hakları ellerinden alınmış, mallarına el konulmuş ve gettolarda yaşamalarına zorlanmışlar ve tüm dünyanın bildiği gibi en sonunda toplanıp ölüm kamplarına gönderilmiş ve farklı şekillerde öldürülmüşlerdir.

6


Olayların yalnızca bilincinde olanların bile kanını donduran bu katliamdan sağ kurtulan birkaç şanslı kişi de olmuştu. İsmi en çok bilinen imha kamplarından biri olan Auschwitz’de düzenlenen törene birçok devlet ve hükümet başkanı katıldı Uluslararası Soykırım Kurbanlarını Anma Günü’nde. Kamptaki kurbanların 27 Ocak 1945 tarihinde Kızıl Ordu tarafından kurtarılmasının 70’inci yıldönümündeki törene oradan sağ çıkabilenlerden biri olan Roman Kent’in Auschwitz’de yaptığı konuşmada söylediği, “Ben ölünceye dek öldürülen çocukların çığlıkları kulaklarımda çınlayacak,” sözünün tınısı bile yaşananların boyutunu anlatmaya yetmiyor çoğu kez.

27 Ocak, geçtiğimiz ay Türkiye için de bir ilkin de yaşanmasına vesile oldu. 27 Ocak Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü kapsamında bu yıl ilk kez Ankara’da tören düzenlendi. Törende Türk Musevi Cemaati Başkanı İshak İbrahimzadeh’in yaptığı içten konuşmada dikkatimi özellikle şu sözcükler çekti: “Bu topraklarda Holokost yaşamamış bir ailenin çocuğu olarak şükrederken, 7


burada bu salonda yaratılmış olan birlikteliğin kuvvetine rağmen, neden halen o günleri yaratan söylemlerin, ithamların, provokasyonların bugünlere uyarlanmış olan

şekillerinin

korkusu

ve

tehdidini

de

hissederek

konuşmamı

yapıyorum?” İbrahimzadeh’in geçmişin acı günlerinin yanında bu soruyu sorması bence konuşmanın en can alıcı noktasın oluşturuyor. Dediği gibi, bugün bile halen; neden?

Kimi eleştirmenlerce Türkiye’de antisemitizm yok. Olan biten yalnızca İsrail-Filistin arasında yaşanan krizler nedeniyle doğan bir tepki. Ancak kendi adıma konuşacak olursam işin bu kadar masum olduğunu düşünmüyorum. Başta sosyal medyada ünlülerin dahi dile getirdiği nefret dolu, iğneleyici söylemler; diğer taraftan yöneticilerin sert çıkışları ve sonu gelmeyen birçok örnek… Geri dönüp bakıldığında 1986, 1992 ve 2003 yıllarında Neve Şalom Sinagogu’nun saldırıların hedefi olduğunu ve onlarca kişinin hayatını kaybettiğini hatırlıyoruz. Daha çok yeni; yine aynı yerin kapısının üzerine ‘yıkılacak mekân’ şeklinde bir yazı asıldığı da 8


ortada. Nefret söylemleri ve cahilce davranışlar yalnızca ibadethanelerle de sınırlı değil. Devletlerarası en ufak bir sürtüşmede bireysel sataşmalara dönüşen durumlar da söz konusu. Hal böyle olunca oluşan güvensizlik ortamında bireyler hızlı bir şekilde kendi hayatlarını güvence altına alma güdüsüne kapılıyor doğal olarak.

Medyada, iş yerlerinde, okullarda, kamusal alanlarda antisemitizm ne yazık ki son bir yılda büyük bir artış gösterdi. Türk Musevi Cemaati Başkanı’nın sözleri yabana atılacak gibi değil ve bu artışı kanunlar, yaptırımlar, doğru bilgilendirmeler yoluyla önlemek yerine maskeleme yolunun seçilmesi daha büyük sorunlara neden olmakta. Kendi vatandaşını din ve ırk çerçevesinde ayrı tutan tüm devletlerin tarihte çok daha büyük sorunlarla karşılaştığı, hatta kendi sonlarını hazırladıkları aşikâr. Bugün Holokost’a dönüp baktığımızda Almanların kendi tarihleriyle yeni yeni yüzleşebildiklerini görüyoruz. Bu nedenle uyarıların kulak ardı edilmeden gerçekçi çözümlere kavuşturulması, aciliyet taşıyan bir konu. Dünya üzerinde, hangi ırktan ya da hangi dinden olursa olsun insanlık tarihinde yeni katliamlarla karşılaşmamak dileğiyle…

9


Whiplash: Caz, Mükemmellik ve Disiplin Onur Keşaplı

Genç yönetmen Damien Chazelle’in, eleştirmenler ve özellikle izleyiciler nezdinde büyük beğeni toplayan, aralarında En İyi Film dâhil beş dalda Oscar adayı olan ikinci uzun metrajı Whiplash, geçtiğimiz haftalarda gösterime girdiiği ülkemizde de ilgiyle karşılandı. Dünyanın en iyi bateristlerinden biri olma hayaliyle ABD’nin seçkin müzik okulu Shaffer Konservatuarı’na başlayan Andrew ile yöntemleri sert ve tartışılmalı eğitmen Fletcher’ın etkileşimine odaklanan film, aynı zamanda bir kısa metrajın uzun metraja dönüşmesiyle meydana gelen ilgi çekici bir yapım. Chazelle’in yazıp yönettiği Whiplash’in, ilk olarak kısa metraj bir çalışmayken 2013 Sundance ödüllerinde En İyi Film seçilerek yapımcıların dikkatini çekip ardından 10


süratle uzun metraja evrilmesi, kısa filmin gücü açısından da önemli bir örnek teşkil ediyor.

Ailesi parçalanmış, çevresiyle etkileşimi zayıf, tek bir ilgi alanı dışında asosyal sayılabilecek ve akrabaları tarafından takdir görmeyen yetenekli bir çocuğun katı ve hatta gaddar bir öğretmen ile zirveye doğru yol alışı aslında tema ve motifler açısından hiçbir yenilik içermeyen klişe bir seyirlik izlenimi veriyor. Whiplash’in özelliği ise bu klişelerin altını iyi bir senaryo, usta işi bir oyuncu yönetimi ve aslında seyirciye yönelttiği sorularla doldurması. Bir sanatçının, Whiplash özelinde caz müzisyeninin, benliğini adayarak ne kadar yoğun ve yıpratıcı bir sürecin sonucunda eserlerini icra ettiğine dair işin emek boyutunu gözler önüne sermesi açısından da değerli olan film, bu açıdan bakıldığında Aronofsky’nin Siyah Kuğu filmini çağrıştırıyor. Ancak Siyah Kuğu gerçek üstü ya da gerçek dışı unsurlardan besleniyorken Whiplash gerçekçilikten sapmamayı tercih ediyor. Eldeki malzeme duygusal sömürüye ve klasik bir özdeşleşme-arınmaya imkân tanısa da öncesinde iki uzun metraj gerilim filmine senaryo yazmış olan yönetmen, Whiplash’i 11


dramatikleştirmek yerine kara mizah ve gerilime yaslıyor. Birden çok kırılmaya sahip olan film sürprizlerle dolu oluşu ve mizahı dengeli kullanımıyla klasik anlatı için ilerici bir senaryo biçimine sahip. Farklı alımlamalara açık sonu ve izleyicinin filmin ardından sorması muhtemel soru ve sorunları karakterlerin bizzat filmin içinde tartışması önemli. Filmde yardımcı oyuncu olduğu halde göründüğü her sahnede rol çalacak kadar güçlü bir karakter ortaya koyan ve bu dalda Oscar’ın favorileri arasında gösterilen J.K. Simmons’ın canlandırdığı karakterin yöntemleri üzerinden ilerleyen seyir, beraberinde sanatta kusursuzluk amacıyla verilen disiplinin bir sınırı olmalı mı sorusunu sorduruyor ve yanıtını arıyor. Simmons’ın hayat verdiği Fletcher, vücut dili, ses tonu, sözel ve fiziksel şiddet kullanımı noktalarında Kubrick’in Full Metal Jacket filmindeki Vietnam gazisi askeri eğitmeni hiç aratmıyor. Tam da bu noktada filmin sormaktan kaçındığı soruyu sormak gerek. Sanat eğitiminde dozu tartışmaya açık olmakla birlikte disiplin bir gereklilik, fakat rekabet ortamı ve sanatçı adaylarını özellikle rekabetçi bir ruh haline sokmak doğru bir sanat eğitimi için olmazsa olmaz mı? Yoksa sanatın özellikle caz gibi sinema gibi ekip odaklı disiplinlerinde kolektif bilince odaklanmak daha doğru bir yöntem olabilir mi?

12


Çizgi roman uyarlamalarının ve ortalamacı macera filmlerinin hiç olmadığı kadar büyük bir ölçeği kapladığı Hollywood’da insana dair, sanat ve sanat eğitimi üzerine, derli toplu bir klasik anlatı örneği görmenin güçleştiği bir dönemde Whiplash iyi bir deneyim vaat ediyor. Özellikle caz severlerin kaçırmaması gereken bir müzik ziyafeti halindeki filmin genç senarist ve yönetmeni Chazelle’in sıradaki çalışması La La Land’in de yine caz dünyasında eğileceğini şimdiden duyuralım.

13


Pan Sinema Geceleri Güneş Dermenci

Görmek, birikim ister düşüncesinden yola çıktığından bu yana fark yaratan etkinliklere imza atan Pan Görsel Kültür Derneği; düzenlediği fotoğraf sergileri, film gösterimleri, imza günleri, söyleşiler, festivaller ve atölyelerle Çanakkale’nin kültürel belleğine iz bırakıyor. Günlük koşuşturmacalar esnasında çoğu zaman dokunamadan teğet geçilen, fark edilmeden hızla akıp giden imgeler arasında bir an olsun durmak, görmek, anlam 14


aramak ve sorgulamak için bir grup 'meşgul insan' tarafından kurulan dernek; şehrin ortasında gizlenen, değişen mevsimlerin rengine bürünen bahçesi ve sanattan yana niyetiyle nefes aldırıyor. Farklı hikayeleri farklı hayatlarla buluşturmayı temenni ediyor.

Pan Görsel Kültür Derneği'nin Yönetim Kurulu Başkanı, arkeolog - fotoğrafçı, akademisyen Aykan Özener; derneğin bir hayalin peşinden yola çıkış hikayesini, "Pan; kitaplara, dergilere, karanlık sinema duvarlarına, tavan aralarına ve sandık köşelerine

tutunmuş,

unutulmuş,

unutulması

istenmiş

ama

bir

türlü

unutulamamış, hep hatırlanmak üzere belleğin gizli köşelerine nakşedilmiş imgeleri, hiç görmediğimiz, tanımadığımız, bilmediğimiz insanlara ait izleri anlamak ve anlatmak üzere oluşturuldu. O imgelerde gizli binlerce hikayeyi ve izleri sezebilecek, anlatabilecek insanlarla buluşabilelim, paylaşabilelim ve o 15


hikayelerden kendi hikayelerimizi, geceleri kendimizden bile gizlediğimiz yüzleri hatırlayabilelim diye..." sözleriyle anlatıyor.

Çanakkale'de bir çok ilke imza atan, farklı hikayeleri ve fikirleri toplayan, paylaşan Pan Görsel Kültür Derneği; içinden fotoğraf, sanat, film ve insan hikayesi geçen buluşmalara ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Çanakkale'de bir kış geleneği haline gelen Pan Sinema Geceleri, her çarşamba bir başka hikayenin ışıklarını perdeye yansıtarak, alternatif film arayışında olanların arşivine zengin notlar düşüyor. Soğuk kış gecelerinde sıcak bir renk olup; Pan'ın labirentinde başka sesler, yüzler, hikayelerle karşılaştırıyor. Çarşamba akşamları saat tam 20.00'de, Pan Görsel Kültür Derneği'nde film başlıyor.

16


Her hafta bir tema Pan Görsel Kültür Derneği'nin Yönetim Kurulu Başkanı Aykan Özener'in moderatörlüğünde gerçekleşen Pan Sinema Geceleri, her hafta bir başka tema sunuyor. Avrupa, İran, Bağımsız Amerikan ve Orta-Doğu Sinemalarından Pan'ın perdesine yansıyan filmler; farklı yönetmenlerle tanışmayı, sinema dillerini okumayı, filmlerin çekildiği döneme ve toplumsal yapılara dair ipuçları toplamayı da vaat ediyor. Dünya sinemasının hatırı sayılır ödüllerini toplayan filmlerin yanı sıra, bağımsız film festivallerinin övdüğü filmler de Çanakkale seyircisi ile buluşuyor. Pan'ın perdesi; genç yönetmenleri desteklemek için yerli kısa filmler için de açılıyor. Ustalara Saygı Kuşağı Çarşamba günleriyle özdeşleşen ve ücretsiz gerçekleşen Pan Sinema Geceleri bu yıl

bir

yenilik

yaptı; filmlerin

gösterildiği

temaların dışında,

usta

yönetmenleri sinema tarihine adlarını yazdıran filmleriyle anma kararı aldı. 'Pan Sinema Geceleri Ustalara Saygı Kuşağı', geçtiğimiz ay hayatını kaybeden ünlü İtalyan

Yönetmen

Francesco

Rosi'nin

'İsa

Eboli'de

Durdu'

adlı

filmiyle başladı. "Ben filmlerimde her şeyden çok ülkemi anlamaya ve onun öyküsünü anlatmaya çalıştım" diyen Marksist sinemacı Francesco Rosi’nin; Carlo Levi'nin İtalya’da sürgün edildiği dağ köyündeki gözlemlerini, köydeki yaşamı ve insanların döneme bakış açısını anlattığı romanından beyazperdeye uyarladığı “İsa Eboli’de Durdu”, sinema tarihindeki en başarılı uyarlamalardan biri olarak karşılık buldu ve çok değerli ödüllerle taçlandırıldı. Aykan Özener film gösteriminden önce yönetmen Francesco Rosi ve filmleriyle içinde yer aldığı Yeni Gerçekçi Akım üzerine bir sunum yaptı.

17


Yolculuğa devam... Pan Sinema Geceleri'nde seyredilen bir filmde geçen "Durmak yok, bir şey bulamayacak olsak bile, yolculuğa devam" mesajını önüne katan Pan Görsel Kültür Derneği;

Aykan

Özener'in

seçtiği

filmlerle imgelerin

renkli dünyasını

birlikte görmeye, keşfetmeye, anlam aramaya ve hikayeleri paylaşmaya çağırıyor. Her çarşamba saat 20.00'de derneğin ahşap kapısından farklı hikayelere açılan bu yolculuğa herkesi bekliyor. Haftanın teması ve filmi, derneğin kursları ve diğer etkinliklerin https://www.facebook.com/pangorselkulturdernegi?fref=ts

duyurusu sosyal

medya

adresinden yapılıyor. 'Pan'ın Labirenti' Çanakkale'yi; fotoğrafla, sanatla, anlamla, sorularla hayalindeki oyunu keşfetmeye, hikayeyi değiştirerek bir parçası olmaya ve paylaşmaya çağırıyor.

18


Sinematografik Devrimin Zirvesi: Dziga Vertov

Onur Keşaplı

Sinemanın bilimsel bir buluş olarak ortaya çıkışının ardından önce eğlence aracı sonrasında bir sanat biçimi olarak kabul edilmesinden günümüze, kuramsal ölçekte iki büyük tartışma süregelmiştir. İlki sinemanın kendine özgü bir dili olup olmadığı, ikincisi ise devrimci sinemadan tam olarak ne anlaşılması gerektiği. Yüzde yüz ikna edici bir sonuca halen kavuşmamış, görece birbirinden bağımsız bu iki tartışmanın ortak noktasında ise sadece Sovyet sinemasının değil dünya sinema tarihinin en radikal yönetmeni olan, Dziga Vertov yer alıyor.

19


Ölümünün 61. yılında saygıyla andığımız Vertov'un dehası, "sinema, tüm sanatlar içinde bizim için en önemli olanıdır" sözleriyle tüm yaratıcıların önünü açan Lenin'in

desteğiyle

temellenmiştir.

Daha

sonra

kuramsallaştıracağı

sinemasının ilk örneklerini, Büyük Ekim Devrimi'nin yarattığı ilerlemeyi, dönüşümü ve aydınlanmayı Sovyet yurdunun dört bir yanına giden sinema trenlerinde veren Vertov, propaganda amaçlı belgesel biçimini modernize ederek dikkatleri üzerine çekmiştir. Özellikle 1920'lerde hem yazılı hem görsel alanda sayısız çalışma ortaya koyan yönetmenin, sinema tarihinin belki de en radikal çıkışı olan SineGöz manifestosu da aynı döneme denk gelmiştir. Özetlemek gerekirse, 7. sanatın, önceki sanat dallarıyla olan bağını koparıp özgürlüğünü ilan etmesi olarak okunabilecek bu manifesto, senaryo ve oyunculuk başta olmak üzere o dönemden günümüze halen egemenliğini koruyan egemen sinema kodlarını reddetmiştir. Vertov, edebiyatın senaryo metniyle, tiyatronun ise oyunculuk ile ele geçirdiği sinemanın, bir görüntü sanatı olarak önceki tüm disiplinlerden bağımsız olması 20


gerektiğini belirterek bunun yolunu kameranın gerçekliği kaydetmesi ve Sovyet sinemasının imzası olan montaj tekniğinde görmüştür. Ona göre ancak bu sayede sinema gerçek anlamını bulacak ve bu şekilde evrensel bir dile kavuşabilecektir. Vertov'un gerçekliği, kameranın belgeselvari biçimde gerçek mekan ve ışıkta, gerçek kişilerle görüntüler toplamasından öte bir seviyededir. Sine-Göz, insan gözünün görebileceğinden çok daha fazlasını görebilmeye yarayan bir aygıt olarak, sadece kameranın yakalayabileceği görüntülerin gerçekliğidir. Ve bu görüntülerin Marksizmden beslenen montaj kuramıyla doğru bir sıralamada verilmesi her hangi bir dramatik kurmacaya gerek duymadan izleyiciyle duygusal bir monolog yerine akılcı bir diyaog kurabilmektedir. Yönetmenin sinematografisini en net biçimde anlatan 1929 yapımı "Film Kameralı Adam", salt görüntülerle kendi evrensel diline kavuşmuş sinemanın bir manifestosu veya Chaplin'in nitelendirmesiyle, senfonisi olarak da izlenebilir.

21


Bambaşka bir içeriğe sahip 1933 yapımı "Lenin İçin Üç Şarkı" ise, epizodik belgesel anlatısıyla üç bölümde Lenin için yazılmış halk türkülerinin, Lenin'in yarattığı büyük

devrimci

dönüşümün

görüntüleri

eşliğinde

Sine-Göz

kuramıyla

kurgulanarak görüntü diline kavuşmasıdır.

Vertov'un sinema tarihinde yaptıkları ve vardığı nokta halen biriciktir. On yıllardır Vertov'un parçalarından beslenerek türeyen akımların hiç biri Sine-Göz'ün radikalliğine yaklaşamamıştır. Hatta Sine-Göz'den yaklaşık kırk yıl sonra Fransız Yeni Dalga'sının en radikal ve devrimci yönetmeni Godard'ın kurduğu "Dziga Vertov Grubu"nun politik amaçlı filmleri bile Vertov'un filmografisiyle karşılaştırıldığında biçimsel olarak geridedir. Ülkemizde ise hem ana akımdan hem de modernist anlatıdan rahatsız olmanın neticesinde, içeriksel olarak solda konumlanan her yaratıcıya sahip çıkanların "devrimci sinema" çağrılarında Vertov'un unutulması, özeleştiri gerektiren bir durumdur. 1930'ların Sovyetlerinde "halkın

anlayacağı

filmlerin

üretilmesi"

yönündeki

dönüşüm

neticesinde, Eisenstein'la kıyaslandığında bürokrasi tarafından neredeyse hiçbir projede görevlendirilmeyen, proje başvurularında ise senaryo dışı çalışmasının 22


neticesinde genellikle reddedilen, tüm bunlara karşın pes etmeyerek küçük ölçekte de olsa yaratmayı sürdüren ve ülkesinde hak ettiği değeri gecikmeyle de olsa görebilen Vertov, sinematografik açıdan günümüzde halen erişilememiş ve aşılamamış devrimci bir zirve olarak yükselmeyi sürdürüyor.

23


Ay Işığı Serhat Başeğmez

Yaşar Kemal'e...

O an, onlara sorsan, nefeslerinin sıcaklığı donmakta olan tüm insanlara, hayvanlara, bitkilere, canlı cansız tüm hayata can vereceğine; ‘He mi vallah he mi billah’ yemin ederlerdi. Mustafa’nın bedeni sigaranın ucu olmuş dokunduğu Ayşe’yi gâvur yakar gibi yakıyor, Ayşe tutuşmuş Mustafa’yı körüklüyordu. İnekler, üç kuzulu koyunlar soluklarını durdurmuş, gözlerini, kulaklarını onlara kesmiş, Âdem ile Havva’nın yeryüzünde var olan tüm kadınlarını ve erkelerini kıskandıran sevişmelerine şahitlik ediyorlardı. “Dur Mustafa’m yapma” dedi Ayşe. Sanki doğduğu geceden beri avucunda taşıdığı bir korun kendini bu kadar yaktığını yeni fark eder gibi. Mustafa anlamıştı. Kendini zor tutuyordu. Ayşe’sinin onun yanına atıp bıraktığı koru iki avucunun içinde, yaktı yaktı kül etti. Bir üflemenin tutuşturacağı koru bırakmadı elinden. “Ayşe’m babam demiryolundan döner dönmez ömürlüğüm olacaksın’ deyip, ensesinin bele kadar olan saç dipleriyle buluştuğu tuzlu teri dilinin ucuyla tadıp dudaklarıyla öptü, öptü, öptü… Üç kuzulu koyunlar, inekler ötelerine dönüp yemlerini kütürdeterek yemeye bıraktıkları yerden devam ettiler. Kapıdan içeri girmesiyle, yere kurulan sofranın üstünden tüm evi saran tarhana çorbasının kokusu da, Mustafa’nın burnuna girdi. 24


“Neden sarımsak koymadın ana buna?” “Oğlum hele gel otur ben döverim şimdi sarımsak” deyip, büyük elleriyle ocaklığın altından bir baş sarımsak aldı Koca Akile. Abisinin “Ne lan bu üstün başın saman olmuş, git üstünü bi çırp avluda, bi su tut eline ağzına” demesiyle, sert bir kayanın üstüne çarpan kurşunun yamulduğu gibi yamulan Mustafa, “Tamam abi” deyip, avluda gündüz kendi eliyle yalaktan doldurduğu turuncuya çalan kahverengi toprak testiden elini ağzını, güzelce, gar gar yıkadı. İçeri girince üstünü silkmediğini hatırlayıp, “Ben bir üstümü değiştirip geleyim abi” demek zorunda hissetti kendini. Abisinin pörtlemiş gözleriyle karşı karşıyayken, çanağa salladığı tahta kaşığın çıkarttığı metal sesi duyması da cabası. Üzerinde gördüğü altın sarısı saman Ayşe’sinin saçlarının rengindeydi. Üstünü silkti. Pencereden vuran ay ışığı, o samanı altın yaptı. Mustafa’nın gözleri ışıl ışıl oldu, elindeki kor alevlendi, dilinde damağında Ayşe’nin terinin tuzunun tadını yutkundu, boğazından geçen tuz kalbine uğradı, oraya gelen tüm kanı aldı yatırdı kasıklarına. Tam kilimin üstüne düşecekken, samanı sol avucuyla yakalayıp burun deliklerinin hizasına getirdi, Ayşe’nin saçlarının kokusunu içine çekti, bir meltem gibi indi kalbine. Tuzun tıkayıp kasıklarına indirdiği kanın son sızıntılarını da tıkayan koku, Mustafa’nın tekmil kanını, aldı aldı götürdü, aldı aldı götürdü…

25


Umuda Tebessüm Gökay Korkmaz Bulutlar düşüyordu üstümüze. Düştükçe uyuşan ellerde inançla kavranan mücadele, sevgiliye sarılırcasına hürriyet... Zangır zangır dişlerimizi göstererek gülüyorduk birbirimize sıcacıktı neşemiz, sıcacıktı öfkemiz; sözümüz, kavgamız, umudumuz kadar...

26


Şimdilik Hayır, Aya Çiçek Gönderemiyoruz Ayşıl Susuzlu Son zamanlarda oturduğu yerde vücudunun yaşlandığını hissetmeye başlamıştı. Göz kapakları umulmadık saatlerde ağırlaştığında onların aslında usulca sarkıyor olmalarından endişe ediyor, ara sıra gerilen cildinin ise kurnazca kırıştığına inanıyordu. Ömür, ertesi gün hatırlanamayan renksiz mucizeler, kahve karası endişeler ve ülser teşhisi derken sıradanlık ikramiyesinin avuntularıyla mı geçecekti? Kahve falındaki köpekler, ''bir daha kimse seni benim kadar sevmeyecek'' diyen ergen kızlar ve herkese eşit mesafede duran bencil yaşlılar dışında geriye kalan her şey yalan mıydı? Rakılarımızı yudumladıkça çocukluk dostum Fazıl'la aramızdaki sessizlik büyüyordu. Sorularımızı bilerek yanıtsız olanlar arasından seçmenin zeka parıltısı da masadaki ahengimizden otlanıyordu. Kimi zaman Fazıl'a baktığımda yerimden kalkıp içimden ona sarılmak geliyordu. Ten kokusunu duyumsayabildiğim ölçüde bu şefkatli refleksimden vazgeçiyordum. Fazıl'ın hayalkırıklıkları cildine sinmişti, teni dokunuşlara küskündü. Onu korkutmak istemiyordum. Aklımdan geçirdiklerimi ondan gizlemek için gözlerimi kaçırıyordum. Ona dair yasak düşüncelerimi zihnimden kovmaya çalışırken, her seferinde beni yakalıyordu. Sanırım o zor zamanlarımda hareketlerime kontrol edemediğim bir ivedilik katılıyor. Mimiklerim büyüyor. Bunlar yetmiyormuşcasına bir de üzerine gülümsüyorum. Bir tarafım yakalanmaktan keyif alıyor olmalı yoksa o anlarda sağ yanağımda olmayan gamzenin iyice çukurlaştığını nasıl hissedebilirim... Daha utangaç görünmek için mi gamze diliyorum her seferinde? Pek emin değilim. Aşkın beni farkedemeyeceği kadar utangacım zaten.

20 yıldır yalancı hazlarla süslenmiş tuhaflıklarımla oturuyorum Fazıl'ın karşısında. 27


Son buluşmamıza giderken otobüste prova yaptım, 'oturuş' provası. Gözlerimi kaçırmayı engelleyemediğim bir vakit Fazıl'dan çok uzak, başka bir duyguya gidecektim. Kalın kaşlarından kucağında kepek biriktiren tramvaydaki adama, Sultanahmet'te dönercilik yapan mutsuz Türkmen'e, gömleğinin koltuk altı delinmiş genç komiye ve bir türlü gidemediğim Tanpınar Müzesi'nde gezen yaşlı ayakkabılarıma uğrayacaktım yavaş yavaş. Fikirlerimin kağıt üzerinde daha şık duracağını bile bile düşünmeye devam ettim. Sonuçta hiçbirini yapamadım. ''Yine ne oldu Menekşe?'' ifadesini Fazıl'ın kısık gözlerinden okuduğum ilk an yerimden kalktım. Zirvede hissetmeye ihtiyacım vardı. Bol detaylarla döşenmiş o küçük insandan, o küçük kadından hızla uzaklaşmak istedim. Fazıl'a sımsıkı sarıldım. Cebimdeki buruşuk parayı haydari tabağının yanına gizleyip, meyhaneden ayrıldım.

Kapıdan çıkınca vücudum kendini saldı, omuzlarım düştü. Sağ ayak bileğimdeki daha önceden varlığını bilmediğim- bir damar genişleyip, büzüldü. Biraz gözlerim acıdı. Sanki üçüncü sınıf bir film sahnesiydi gerimde bıraktığım, duygularım okunaksızdı ve biraz da bencilce. İlerleyen dakikalarda Fazıl'dan ekonomik bir mesaj geleceğini biliyordum; ''Sıkıntı yok değil mi Menekşe?'' tadında bir soru gibi. Sıkıntı yok Fazıl. Sadece yürümek istiyorum, şehrin kokusu saçıma iyice sinene kadar yürümek istiyorum. Fazıl'dan o gece bir mesaj geldi ve sanırım bir kez de aradı. Önceden cevabı tasarlanmış bir mesajı okumaya mecaalim kalmamıştı. Telefon görüşmesinde de hece hece hesaplamıştım neler söyleyeceğimi. Durum öyleyken telefonumu sessizleştirdim. Fazıl'ın beni aramış olduğunu sessizliğe rağmen palto cebimden hissedebiliyordum. O an nerede olduğunu bilsem 20 yaşındaki Rus asıllı canlı bombanın kararlılığına katılacaktım. Ölmek istemiyordum ama ölümle aynı safda olmak istiyordum. Ezberimin dışına çıkmaya çalışırken bile 28


İstiklal marşının tamamını hala ezberinde tutan bir vatandaştan hiçbir farkım yoktu. Balat'taki meyhane oldukça gerimde kalmıştı. Fazıl'ın ağabey tavırlarıyla, beni ürkütmeden takip ettiğine dair beslediğim hisler de nihayet buharlaşmıştı. Şakaklarımdaki basınç da dinince ellerimin buz gibi olduğunu farkettim. Fazıl'a göre özgürdüm çünkü eller özgür olunca üşürmüş. Anlaşılan hiçbir katkı maddesi içermeyen, organik bir yanlızlıkla yürüyordum sonunda. Yanımdan geçenleri kategorize etmediğim, gördüklerimi gruplandırmadığım, ertesi gün yapmak istediklerimi listelemediğim bir yanlızlıktı, biraz İngilizce'ydi ve biraz da küstah. ''Şimdilik Hayır Aya Çiçek Gönderemiyoruz'' diyebilen Muzaffer Çiçekçilik kıvamında bir ıssızlıktı işte. Yaklaşık

bir

saat

yürümüştüm

ve

Karaköy'deydim.

Adımlarım

biraz

çelimsizleşmişti. Burnumla dudağım arasındaki minik yerde boy veren sivilcem batıyordu. Ortalık nefes kokuyor ve kahveler hızla soğuyordu. Fazıl'a lüzumundan büyük bir Yeşilçam tepkisi vermiş olabilme ihtimalimle cebelleşmeye başlamıştım. Meyhanede kendim mi olmuştum yoksa ödünç aldığım bir rolü mü oynamıştım? Bilmiyordum. Telefonuma da bakmaya utanıyordum çünkü sorumun cevabını Fazıl'ın vermiş olma olasılığı vardı. Fikirlerimin üzerine doğru yutkunurken eski bir iş arkadaşımı farkettim. Nişanlısıyla yakında evlenecek oluşlarının ciddiyetini paylaşıyorlardı. Ayağa kalktı ve beni öptü. Nişanlısı dişlek kız ise ıslak ve küçük bir elle beni gördüğüne ne kadar memnun olmadığını ifade etti. İş arkadaşımın sağdaki köpek dişi kendisini görmeyeli sararmıştı. Uzun dakikalar İstanbul'un pahallılığından, olmayan çocuklarının isimlerinden, eğitimlerinden ve başlarına geleceklerden bahsettiler. Ben ise yanlızca iş arkadaşımın ayak parmaklarının arasına tutunmuş çorap parçalarını düşünüyordum. Bu esnada kız nişanlısının 29


koluna dolanıyordu. İnsanı Şahmaran'dan bile soğutabilecek baltalanmış ketumluğu sıkıcı geliyordu. Aşksız bir evliliğe nasıl da gönülden inanmışlardı... Onlara dair hissettiklerim mideme saplandığında yanlarından ayrılabilmek için izinlerini istedim. Üşümeye ve belki de biraz ağlamaya ihtiyacım vardı. Evime doğru yürürken sokaktaki herkesde biraz Fazıl'ı görüyordum. Adını koyamadığım -Fazıl düşkünlüğüm- bana kendimi Balzac romanlarının 30 yaşındaki 'yaşlı, evde kalmış kadını'nı düşündürüyordu. Fazıl benim takıntım mıydı? Eski dostuma yine sarılmak istiyordum ama yanından gitmek için değil. Bu sefer ona beni bırakmaması için sarılmak istiyordum. Evime gittim, asansörden indim ve onu gördüm. Gözlerinin içi parlıyordu. Göğsü her zamankinden daha hızla inip kalkıyordu. Elinde Javier Bardem'in bir filmini tutuyordu ve bir de Şili şarabı. O an yüreğime yayılan sıcaklıkta ikimizin de ölümü bilip ona inanmadığımızı hissettim. Sanki ikimiz de aynı insandık. Ve ben hayatımın geri kalan tüm hatalarını o adamla yapmak istiyordum. Gözlerimi ondan kaçırmak zorunda kalmadan, sık sık yalnızlığımı kutsamadan, birbirlerine aşık insanların öpücüklerini boynumda hissetmeden sadece onu istiyordum. En arkaik arzularımızın tenle buluştuğu o gün ne film izlendi ne de şarap içildi. Yanlızca top böcekleri yuvarlandı uyluğumda ve biraz da vulvamda. ''Şimdilik Hayır Aya Çiçek Gönderemiyoruz'' dedim sabahın ilk ışığında ve güldük, dakikalarca sarılıp güldük. Birbirimizi bir daha bırakmak istememenin hafifliğiyle çocuklar gibi güldük.

30


http://odamdannotlar.blogspot.com.tr/

31


Ekranların Görünmeyen Kahramanları Nur Gözde Yılmaz Yeni kurulmuş bir üniversitenin ilk mezunlarından biri olarak şanslı görüyorum kendimi. Her şeyin ilki hem zordur hem de keyiflidir. Hem deneksinizdir hem de deneyerek doğruyu yanlışı öğrenmenize fırsat tanırlar çünkü onların göz bebeğisinizdir. Zaman ilerledikçe onlara bağlanırsınız, size bağlanırlar ancak mezuniyet tarihi çok yakındır. Mezun olursunuz sonunda. Geriye dönüp baktığınızda ön lisans eğitiminin “hızlandırılmış bir kurs” olarak görülmesi doğaldır. İki sene boyunca özel bir üniversitede radyo ve televizyon programcılığı eğitimi aldım. Hemen hemen herkes gibi bu bölüme gelme sebeplerim belliydi. “Çok izlenen bir dizinin / sinema filminin senaryosunu yazmak, popüler bir televizyon işinde yapımcı olarak çalışmak, müzik kliplerinin aranılan görüntü yönetmeni olmak, haberler programlarının sunucusu/muhabiri olarak çalışmak… Kısacası hedefler hep en yüksekti. Sanırım İletişim bölümlerini okuyan herkesin hedefi yüksek. Hedeflerin en yüksek olması insanı motive edebilir. Doğru bir yaklaşımdır bu. Ama yorabilir de. Dört sene önce bir yazı yazmıştım: “Ekranların görünmeyen kahramanları” diye. Çok da doğru bir başlıktı. Bu yüzden bu yazıma da aynı başlığı koymak istedim. Bir fırsat sunulsa görünen, popüler, çok kazanan olmayı hepimiz isteriz. Hiç kimse daha “küçük işlerin adamı” olmak istemez. Çünkü onların hiç değişmeyen bir tanımı vardır: “Ayak işleri” diye adlandırılırlar. Sizin de ön yargılarınız büyür ve herhangi bir iletişim fakültesi veya ön lisans programından 32


mezun olduğunuzda hemen en büyük yerden başlayacağınızı zannedersiniz. Hemen yönetmen olursunuz, hemen gazeteci, hemen spiker, hemen senarist… Hayallerinizin hemen gerçekleşmeyeceğini, bir süre işsiz kalacağınızı, araya insanlar girse bile çoğu zaman kendinizi ertelemeniz gerektiğini anlamanız için zaman gereklidir. Bu zaman zarfında bu sektörden vazgeçip diğer sektörlere atlayanlar olur. Ya da “işin büyüğü, küçüğü olmaz. Eğitimini aldık, hakkını verelim bari” diyenler de vardır. Böylece bir yerden başlarsınız. Üniversiteyi kazanmadan önce kafanızda idealleştirdiğiniz iş, okurken gerçeğiniz olan yaşam, okulu bitirdiğinizde “ne iş yapacağım?” sorusu ve “köle sistemi” diye tanımladığım yerli dizilerin, yerli programların arasında ayakta kalmaya çalıştığınız şeye dönüşür. O şeyin tanımı bir türlü yoktur. Renkler cafcaflıdır görüntü dünyasında. Herkesin günü birlik zirve olduğu, kalıcı olanların değersizleştiği, tüketim toplumu olmayla doğru orantıda artan ve aynı oranda ve hızda yayından kaldırılan on binlerce programın içinde bulursunuz kendinizi. Çekim saatleri bir artar bir azalır bazen hiç olmaz. “Repo” günlerinde kendinize zaman ayırmaya çalışırsınız. Mesela maaşınız yattıysa onu çekmeye gidersiniz. Bir bakarsınız geceli gündüzlü çalıştığınız, kendinizin önüne koyduğunuz maaşınız aylık 200 lira. “Neye yeter?” diye düşünemeden sabahın körü olur, herkes o kör saatte uyurken siz çalışırsınız. Malum yerli dizilerin süresi 90 dakikayı aşmıştır, kliplerin süresi 3 dakikadır ancak geceli gündüzlü iki günde ancak çekilir, sinema filmlerinin kurgusu beğenilmez, çöpe atılır, sonra beğenilir, vizyonda da gösterilir ancak gelen çok olmaz. Böyledir bu işler. E renkli dünya, hani renkli dünya. Çok yetenekli insanların çarpıcı bir öz geçmişi yoksa yok sayıldığı bir dünya burası. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Çok mu dokundu yazdıklarım? Yoksa haklı 33


mıyım? “Amma ahkâm kestin ya bu işler böyle, beğenmeyen çeker gider. Nasıl olsa aynı paraya çalışacak olan çok. Üstelik mızmızlanmadan.” Neler duydu bu kulaklar, neler de duymadı üstelik. Her şey gibi görmedik, duymadık, bilmiyoruz. Yaşıyoruz işte. Bir arkadaşım vardı. Çok yetenekli, dünya iyisi (gerçi kimse kimsenin iyiliğine bakmıyor artık, bir çıkarı düşmediği sürece tabii) bir adamdı. Çok başarılıydı. Mesleğinde önü de çok açıktı. Birçok yerli ve ulusal kanalda staj yapmıştı. Kamera arkasından, montaj masalarına, muhabir asistanlığından, kendi çapında çektiği kısa filmlere kadar… Ancak bu tempoya dayanamadı. Cilt kanserine yenik düştü. Böylesine yıkıcılaşan ve emek sömürüsü eşliğinde ölümlerin sıklaşmaya başladığı sektöre yönelik kimi eleştiri/önerilerimi sıralamak istiyorum: Bir kere iletişim fakültelerine gelen her öğrenciye hayallerindeki işi yapmanın zorluğunu “umutsuzluğa düşürmeden” söylemek lazım. Yapılan stajların ve doldurulan staj defterlerinin birbirinin kopyası olmadığına dikkat etmeli. Yoksa kanal-prodüksiyon adı değiştirerek defterlerin doldurulduğunu da biliyoruz. Bazen o staja devam bile edilmiyor. Mezun olduktan sonra kanalların “benim adamım” diye ayırmaması gerekiyor. Bu kadar mezun açıkta, içinde çok yetenekli, istekli, başarılı, çalışkan, sağlam, özgün insanlar var. Onların farkına ancak bu şekilde varılabilir. Yerli dizilerin uzunluğu mümkünse 45 dakikayı geçmesin. Bu konuda çok kampanya yapıldı ama bir de ben yazmak istiyorum. Gerçekten çalışana işkenceye dönüşüyor bir süre sonra. Kaç arkadaşım var, sosyal hayatı geçtim, hayatları setlerde geçiyor. “Halk bunu istiyor” bahanesi çok tuttu bir ara, kabul. Gerçi sansürle beraber halen geçerliliğini koruyor, hepimiz farkındayız diye

34


düşünüyorum. Ancak biraz olsun bakış açımızı genişletip, “eğitici-öğretici” programların da sevilebileceği, takip edebileceği mecralara yer açmamız şart. Moğollar'ın dediği gibi: “BİR ŞEY YAPMALI!”

35


Kurtarılmış Mahalleden, Kurtarılamayan Bir Ülkeye Uğur Durmaz Sınıfsal hareketlerin yükseldiği dönemlerde yerellikleri sınıflandırmak için kullanılan ve bugünün gerçekçiliğin de tekrardan tanımlanması ya da silinmesi gereken bir tabir : “kurtarılmış mahalle“.

Devrimci mücadelelerde mevzi kazanmak ve bunun yerel ayaklarını oluşturmak elbette önemlidir. Ancak bu; sınıfsal bakıştan uzak, bütünlüklü bakamayan ve de siyaset üretemeyen bir konumlanışla yapıldığı takdirde çürümeye mahkumdur. Ötesinde böyle bir konumlanışın emekçi halkı soldan, sosyalizm mücadelesinden soğutacağı açıktır, çünkü alternatifsizlik dışında bir şey vaat etmemektedir.

Siyasette var olabilmenin temel ögelerinden biri ve belki de en önemlisi siyaset üretebilmektir. Siyaset üretemeyen özne edilgen konumun getirisi olarak var olma kavgası vermeye başlar. Bu varoluş kavgası, yıllardır “kurtarılmış bölge” olarak yersiz bir adlandırma ile anılan bazı mahallerde, niteliklerden taviz vererek, sadece kitlenin onayını almak gibi bir pervasızlığa kadar götürmüştür ülkemin siyaset üretemeyen “sol“unu.

Kendisini, solun ilkelerinden biri olan aydınlanma mücadelesinde tarif etmeyen akıl, kurtarılmış(!) mahallerde fuhuş yapan kadınları cami cemaatinin onayını almak için linç etmeyi devrimcilik zannetmektedir. Bunun, bu aralar çokça tartışılan ve solda yer bulmaya çalışan “gerçek İslam bu değil” akılsızlığından farkı

36


ne? Böyledir ve böyle olacaktır, çünkü; siyaset üretememenin kaçınılmaz sonucudur bu.

Uyuşturucuya ve çetelere karşı verilen iyi niyetli mücadele bütünlüklü bakılmadığı takdirde ve bu doğrultuda siyasal iktidarı hedef almadan yürütüldüğünde bir “adli vakıa” olmaktan öteye gidemez. Uyuşturucunun, fuhuşun v.s ; yerelliklerde gençliğin üretmemesi, sorgulamaması ve siyasetle tanışmaması için bizzat iktidar eli ile sokulduğunu görmeden hareket etmek bütünlüklü bakamamanın vahim sonucudur, ve 50 kilo uyuşturucu ile yakalanan RTE‘nin yeğeninin içici olduğuna inanmaya benzer. Siyasetin kent merkezlerinde erişilmesi zor bir hızla aktığı günümüzde devleti temsil eden polisin bu mahallelere giremediğini iddia eden denkleme tersten baktığımız da bu mahallerden dışarı çıkılamadığını görmek zor olmasa gerek. Kentsel dönüşüm adı altında yapılan yağmanın, talanın, kapitalizmin şehircilik anlayışı olduğunu anlıyor ve bizim ülkemizde AKP‘nin bunu en iyi şekilde yaptığını biliyoruz. Bir çok emekçi mahallesinde yapılan bu saldırıların ideolojik bir altyapısı olduğunu bilip aynı doğrultuda bir alternatif göstererek ideolojik bir yeri işaret etmek zorundayız. Sosyalizmin şehirlerini anlatmak ve insanlığa nasıl bir yaşam alanı vaat ettiğini ikna etmektir sola düşen. Toki’yi, Ağaoğlu’nu, geriye kalan bütün rantçıları ideolojik olarak karşımıza aldığımızda ve bu karşıtlığı kent meydanına taşıdığımızda anlamlıdır Gülsuyu, Sulukule, Tuzluçayır, Kadifekale, Nurtepe… Diğer türlüsü sonu olmayan bir adli vakıa, alternatifsiz muhaliflik, ya da duygusal tatmin: Siz seçin… Kurtarılmış mahalleden(!) kurtarılamayan bir ülkeye giden yolu asfaltıyla beraber sökmek için akıl karmaşasından kurtulmak ve kurtarılamayan mahalleri kent meydanına indirmek gerek… 37


azizm.sanat@gmail.com www.azizmsanat.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat 38

Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2015  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you