Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Ocak 2015 Say覺 85

Tarkovskiy Hosoda Vertov


Yayın Kurulu Fırat Tunabay Gökay Korkmaz Gökhan Baykal Onur Keşaplı Osman Bahar Özgür Keşaplı Didrickson Selin Süar Ön Kapak: İz Sürücü (1979) - Andrey Tarkovskiy Arka Kapak: Eylül 2013, Charlie Hebdo azizm.sanat@gmail.com www.azizmsanat.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

2


Editörden Yılbaşı düşmanlığının tavan yaptığı bir atmosferde girdiğimiz yeni yılda, dinci gericiliğin dünya ölçeğinde her gün yüzlerce insanı öldüren ilkel saldırılarının Paris’te karikatür sanatçılarını hedef alışıyla sarsıldık. Geleneksel gerekçeleri “peygambere ve dine hakaret” ile yola çıkan gericilerin Charlie Hebdo’ya saldırı düzenlemeleri bekleniyordu. Tıpkı yerli sürümlerinin Aziz Nesin’e ve Turhan Selçuk’a saldırı teşebbüsleri gibi… Yeni olan veriler ise artık dinci gericiliğin timsah gözyaşlarına daha az başvurması ve cesaretlerinin günbegün artmasıdır. Sermaye ve emperyalizmle paralel olarak semiren yeni orta çağ, cephelerin tümünde tüm cephaneliğiyle Aydınlanmaya, tarihsel ilerlemeye, bilime ve bu değerleri taşıyan devrimlerin toplamına karşı savaş halindedir. Direnişi tam da bu noktadan, laiklikten ve özgür düşünceden asla ödün vermeden ancak liberal bulamaçtan arınarak gerçekleştirmek zorundayız. Türkiye ölçeğinde yaşanılan gerici kuşatmaya karşı, Azizm Sanat Örgütü olarak desteklediğimiz Birleşik Haziran Hareketi’nin 11 Ocak’ta tüm yurtta gerçekleştirilecek olan laik ve bilimsel eğitim yürüyüşlerini önemsiyor ve 2015’in gericiliğe her cephede somut yanıtların verileceği bir yıla dönüşmesi için elimizden geleni yapacağımızı bildiriyoruz. Son saldırı neticesinde hayatını kaybeden sanatçıları ve yukarıda değindiğimiz iki büyük ustayı saygıyla anarken Aziz Nesin’in 100. Yaşını kutlayacağımız 2015’in ilk sayısında, değerli karikatürist Mustafa Bilgin’in Nesin için kaleme aldığı çizgiler Azizm sayfalarında. Sinema yazılarımızda sadece Japonya’nın değil tüm dünyada canlandırma türünün en önemli yaratıcılarından Mamoru Hosoda’nın Kurt Çocuklar adlı filmi üzerinden uzak doğunun kadın ve aileyi nasıl konumlandırdığı üzerine önemli bir makale yer alıyor. Ayrıca erken modernizmin benzersiz yönetmeni Dziga Vertov’un başyapıtı Film Kameralı Adam eşliğinde günümüzün 3


kentsel dönüşüm yıkımını irdelerken geç modernizmin zirvesi Andrey Tarkovskiy’i ölümünün 29. Yılında sol ve melankoli üzerinden değerlendiriyoruz. Ülkemizde ve dünyada Aydınlanmanın güç kazanacağı bir yıl dileğiyle, Sanatla kalın dostlar…

Azizm’in notu: Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2015 sayısı için dilediğiniz konuda makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, resim, video ve fotoğrafı 3 Şubat tarihine kadar azizm.sanat@gmail.com adresinden yayın kurulumuza iletebilirsiniz.

4


İçindekiler

Haziran Hareketi Üzerine - Gökay Korkmaz

s. 6

Hosoda'nın "Kurt Çocuklar"ı Ekseninde Japonya'da Kadın ve Aile Algısı - Selin Süar

s. 9

Kentsel Dönüşüm Sanatı Öldürür - Murat Akgöz

s. 19

Sinemada Geç Modernizm'in Zirvesi: Andrey Tarkovskiy - Onur Keşaplı

s. 26

Aziz Nesin 100 Yaşında - Mustafa Bilgin

s. 32

Sanat Tarihçileri Neden İş Bulamıyor? - Nur Gözde Yılmaz

s. 33

İnce Saplı Pırasa - Mehmet Rayman

s. 42

Pamukçuklar - Serhat Başeğmez

s. 43

5


Haziran Hareketi Üzerine

Gökay Korkmaz Birleşik Haziran Hareketi’ne dair çokça yazıldı çizildi. Uzun uzadıya; nedirler, ne değildirler konuşuldu. Eğer bundan sonra bu harekete dair bir şey söylemek gerekiyorsa o da; başarılı olabilmesi için nelere dikkat edilmesi, hangi ilkeleri olmazsa olmazı olarak yükseltmesi gerektiğidir.

‘‘dikkat edilmesi’’ dedik, açalım o halde.

Haziran Hareketi, siyasi örgütlerin, partilerin küçük hesaplarına ve sol içi rekabete kurban edilmemeli. Kendi kendimizi örgütlediğimiz değil, halkın arayışına cevap verdiği bir hareket olmalı.

Bir diğer hayati mesele; saflaşma… Düşmanla el sıkışmış zihniyeti, elinin tersiyle itmeli bu hareket. Zerre müsamaha göstermemeli. Yani saflarında, ne cemaatle el sıkışmış Chp’ciliği barındırmalı, ne de stratejik planlarla Akp ile el sıkışan kürtçülüğü… Yerelcilik… Mükemmel bir tasavvur(!) Eğer hareketi dağıtmak istiyorsak. BHH’nin derdi eğer dinci faşizmleyse, eğitimde gericileşmeyleyse , savaş çığırtkanlarının sesini soluğunu kesmekse, yerelci olamaz. BHH’nin derdi Akp’yi bu ülkeden kovalamaksa, tüm ülkeyi bir bütün olarak görmeli ve bütün dostlarını bu

6


doğrultuda hareket etmeye ikna etmelidir.

Unutulmamalıdır ki bu bir halk

hareketidir! Kesinlikle uzak durulması gereken bir çalışma alanı da, seçimler... Seçimlerin önemsiz olduğu düşündüğümden filan demiyorum bunu, fakat başat düşmanın meşruiyetinin bir kısmını da sandıktan karşıladığı unutulmamalıdır.

İşçileri,

öğrencileri, halkı ayağa kaldıran bir hareket zaten sandığı önemsizleştirir. Haziranda olduğu gibi…

BHH uyanık olmalı, kemalizm ile Kürt ulusal kurtuluşçuluğu arasına sıkışmamalıdır. BHH hem laikliği, hem de anadilde eğitimi savunmalıdır. İki harekete de göz kırpmak için filan değil, halk aydınlanmacılığın vazgeçilmez parçaları oldukları için. Ekleyerek devam edecek olursak;

‘‘Akp’yi götürürse cemaat götürür’’ mantığına sahip olanlar, ‘‘Bijî serok Obama’’ diye bağıranların akıl bulanıklığı birbirine denktir ve tehlikelidir. Dikkat edilmelidir.

Aydın düşmanlığı tehlikelidir. Dikkat edilmelidir. Pratikçilik tehlikelidir, dikkat edilmelidir. Bu etmenler Haziran Hareketi’nin başarısı için oldukça önemlidir, fakat elbette yeterli değillerdir.

Eğer bir halk hareketinden bahsediyorsak, peşi sıra, asla taviz veremeyeceği, olmazsa olmaz karakteristik özelliklerini sayarak devam etmeliyiz…

7


Eğer bu halk hareketi Birleşik Haziran Hareketiyse Laiklik denmeli, yurtseverlik, eşitlik, özgürlük denmeli…

Ve işte ancak bu erdemleri, beraberindekilerle, bir bayrak gibi yükseltirse başarıyı anmaya başlar o hareket. 11 ocakta ki ilk eylemle karanlığın üstüne ‘‘laik ve bilimsel eğitim’’ şiarıyla gidilmesi bu açıdan önem taşımaktadır. Karanlığı yırtmak için 11 Ocak’ta görüşmek üzere…

8


Hosoda’nın “Kurt Çocuklar”ı Ekseninde Japonya’da Kadın ve Aile Algısı

Selin Süar

Japon yönetmen ve animatör Mamoru Hosada 2000’lerin fenomenlerinden Digimon serisinin ilk iki filmini yöneten, Zamanda Sıçrayan Kız (2006) ve Yaz Savaşları (2009) filmleriyle festivallerde büyük başarı toplayan bir yönetmen. 2012 yapımı Animasyon, Dram, Fantastik türündeki Kurt Çocuklar ise yine festivallerde birçok ödül toplamış ve eleştirmenlerce aile, annelik, bireylerin yapacağı seçimler

9


gibi kavramların çatısı altında oldukça güçlü bir yapımın ortaya çıktığı konusunda olumlu geri dönüşler almıştır.

Filmin hikayesi, ailedeki kız çocuğu Yuki’nin ağzından anlatılır. Hana, Yuki’nin annesidir ve henüz 19 yaşında, bir üniversite öğrencisiyken kimseyle iletişime 10


geçmeyen, kendi halinde bir gence âşık olur. Çift, zaman içerisinde beraber olur ve ardından Hana büyük bir gerçeği öğrenir. Eşi ‘Ookami’ bir kurt adamdır ve türünün sonudur. Hana, eşini o şekilde de kabullenir ve çiftin birer yıl arayla iki çocukları olur. İlki kız çocuk olan ‘Yuki’, diğer ise erkek çocuk ‘Ame’... Yuki, oldukça inatçı, yaramaz ve enerji dolu bir kızdır. Erkek kardeşi Ame ise ablasının tam tersine, oldukça sessiz ve ürkek bir çocuktur. Çift, el birliğiyle çocuklarını büyütürken bir gün babaları ortadan kaybolur. Aradan geçen bir zaman sonra babalarını ölü bulurlar. Bunun üzerine Hana’nın hayatı git gide daha da zorlaşır. Çocuklar sinirlendiklerinde ya da çok mutlu olduklarında birden kurda dönüşebildiklerinden sosyalleşememekte, hatta anneleri onları doktora bile götürememektedir. Sosyal Güvenlik çalışanlarının kapılarına dayanmasıyla Hana şehirden uzak, ıssız bir dağ evine taşınır. Okulu ve işini bırakır. Kendini çocuklarına adar ve onların insan mı, yoksa kurt mu olacaklarına dair özgürce seçim yapabilmesi için canla başla çalışır.

Japon Toplumunda Kadının Konumu

Japon toplumunda kadının konumuna bakıldığında küresel platformda akla ilk gelen ‘geyşa’ kültürü olmaktadır. Geyşa, en dar anlamıyla ‘fahişe’ olarak görülen ve cinsel tatmin sağlayan anlamında kullanılmaktadır. Bununla beraber 17. yüzyıldan bu yana eğlence hayatında erkek müşterilere şarkı, dans, sohbet ve oyunlar ile eşlik eden kadınlara verilen ad olan geyşa, estetik bir hizmet anlayışına ayak uydurmayı, iyi bir eğitim görmüş olmayı, birkaç sanat dalında birden yetkinliğe de sahip olmayı gerektirmektedir. Geyşa kültürü ve geyşalar her ne kadar günümüzde sayıları oldukça azalmış da olsa, kadınlar aktif olarak çalışma yaşamında yer alıp eşleriyle görev paylaşımında da bulunsa; Japonya’nın ataerkil

11


bir toplum anlayışına sahip olmasından dolayı kadın, erkeğe salt hizmet eden ve onun ihtiyaçlarını gideren konumundan bugün de sıyrılamamıştır.

Kurt Çocuklar’ın senaryo izleği ve öyküsü kadının kendisini ailesine adamasını gerekli olduğunu belirtmektedir.

Her ne kadar zaman zaman ana sorunsal olarak çocukların yapacağı seçim üzerine odaklanılsa da her daim ön planda kalan anne Hana’nın sevdiği adam hakkında hiçbir sorgulamaya gitmemesi, eşini ‘bir kurt adam bile olsa’ kabul etmesi, kendini ilk etapta eşine, peşi sıra çocuklarına adayıp kendisini birey yapan her şeyden vazgeçmesi ve hayatının sonuna kadar eşini sevip kimseyle ilgilenmemesi, Japon kültüründeki ataerkilliğin en baskın detayları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir doğu toplumu olan Japonya’da kadın halen bir nesne olarak görülmektedir. Beyaz perdeye yansıyan birçok filmde de Japon kadınının erkek egemen sisteminin altında ezildiği gösterilmektedir. Japonya’da Meiji Dönemi (1868–1912) ile başlayan batılılaşma hareketi kadın-erkek ilişkilerini etkilese de bugün hala kadının 12


cinsel istismara uğramasının, kadın cinayetlerinin veya iş yerlerinde mobbingin önüne geçilememiştir. Yine Japonya’da aile yapısının patriark düzlemden kurtulamadığı görülmektedir. Kadının aile içerisindeki önemi büyük olsa da ev yönetimini tamamen ele geçirmesi ve otorite kurması toplumda hoş karşılanmamaktadır. Kadının evde hakim olması ve eşini yönetmesi büyük bir felaket olarak değerlendirilmektedir.

Kurt Çocuklar’da Hana’nın eşi ‘Ookami’, türünün son örneğidir. Eş, erkek veya baba figürü bu anlamda kurt adam olarak fantastik bir şekilde çizilmiştir. Ancak şunun da belirtilmesi gerekir ki Japonca’da geçen ‘ippikino ookami’ kavramı tek başına yaşayan, özgürce davranabilen, güçlü kuvvetli erkekler için söylenir. İppikino ookami, tek başına yaşayan/bağımsız kurt anlamına gelir ve işin ironik kısmı ise Japonya’da yaşayan vahşi kurtların kalmamış olmasıdır. Filmde görülen ‘Ookami’, evine yalnızca yiyecek getirmekle yükümlüdür. Çocukların bakımı, yetiştirilmesi yalnızca anne Hana’ya düşer. Ookami’nin ölümüyle Hana hem baba, hem de anne olmak zorunda kalır. Günümüzde de Japon erkeklerin işlerinin, 13


aileden önce geldiği görülmektedir. Erkekler, bağlı bulunduğu kurumu daha iyiye götürmek, daha çok çalışmak için çaba sarfetmektedirler.

Doğu toplumlarında toplumsal cinsiyet kalıplarının varlığı kadın ve erkeğe farklı mesleki roller yüklenmesine de neden olur. Toplumda cinsiyet rolleri ile ilgili araştırmalara bakıldığında, erkeklere yüklenen rollerin bağımsız, aktif, kendine güvenen, hırslı ve mantıklı olduğu görülmektedir.

Kadınlara atfedilen özellikler ise, şefkat dolu, duygusal, korunmaya muhtaç, nazik ve anlayışlı olmaktır. Yine geleneksel olarak toplumda kabul gören bu rol dağılımı açısından meslek seçimleri de bu kalıplara uygun olarak şekillenmektedir. Mantıklılık ve kararlılık gerektiren meslekler erkeğe özgüyken, bağımlılık, pasiflik ve samimiyet gerektiren meslekler kadına özgü olarak belirlenir. Her şeyden vazgeçip ailesi için bütün olumsuzlukları ve güçlükleri sırtlanmayı kabul eden Hana, şehirden kırsala giderek farklı bir girişimci kadın tipi çizmiştir.

14


Kadın girişimciler taşıdıkları özellikler açısından sınıflandırıldığında genelde dört tip kadın girişimci ortaya çıkmaktadır (Yılmaz ve Mayatürk, 2008):

Geleneksel Kadın Girişimci Tipi: Klasik kadın girişimci olarak da adlandırılan bu tip kadın girişimcilerin yüksek düzeyde girişimcilik idealleri vardır. Cinsiyet rollerine uygun davranırlar ve ailesi ile işini dengede tutarlar. Girişimci olmaya iten ana motivasyon para kazanma ihtiyacıdır.

Aileci Kadın Girişimci Tipi (Evcil): Ailesi işinden önce geldiği için girişimcilik idealleri geleneksel tipe göre daha düşüktür. Girişimciliğe

yönlendiren

motivasyon, kendini geliştirme ve ailesine destek olma güdüsüdür. Ana merkez ailedir. Yenilikçi Kadın Girişimci Tipi: Genellikle yüksek eğitim görmüş ve ekonomik olarak bağımsızlığına düşkün olan kadın girişimciler olarak adlandırılırlar. Teknolojiyi çok iyi kullanmaktadırlar. Köklü (Feminist) Kadın Girişimci Tipi: Kadın olma olgusu girişimcilik için teşvik edici bir unsurdur. Erkeklerle her alanda eşit olduklarına inanırlar.

Hiçbir yardıma ve erkeğe ihtiyaç duymaksızın tarlanın ağır işlerini yapan, çocuklarına besin sağlamaya çalışan, sonuç alamasa da pes etmeyen Hana, evcil girişimci kadın tipiyle Japon kültüründe kendi bireysel yükselişi için değil, ailesine bakabilmek için mücadele etmektedir.

Japon Kültüründe Evlilik Ve Çocuklar Japon kültüründe evlilikte kaderin önemli rol oynadığına dikkat çekilmektedir. Bu sayede, evlilik kurumuna bir kutsallık da atfedilir. Öyle ki, ‘en areba senri mo 15


aiyasuku, en nakereba taimen mo migatashi’ sözü, kaderde yazıldığı sürece uzun mesafenin

bile

yakın

olacağını,

kaderde

yazılmamışsa

bir

araya

bile

gelinemeyeceğini belirtmektedir. Kurt Çocuklar’da ‘tesadüf eseri’ karşılaşan Hana ve Ookami, ailelerini kurmuş ve bu süreçte kadere karşı gelmeyerek Hana, çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmiştir. Şehirden kırsal alana ailesini taşıdığında, tarlada kendi mahsullerini yetiştirirken kadın başına çektiği eziyete en ufak bir başkaldırmada bulunmayan Hana, komşusunun bile onca olumsuzluk karşısında dayanamayıp “Niye gülüyorsun! Hep gülüyorsun!” isyanına yine gülerek, hatta kahkahayla karşılık verir. Tabii şunu da eklemek gerekir; bir Japon'un toplumda yetişkin olarak kabul görmesi için acı ve üzüntüsünü gülümsemenin arkasına gizlemesi şarttır.

Ailenin temel taşı olarak görülen çocuklar, eşleri birbirine bağlayan, yaşamı anlamlı kılan varlıklardır. Japon kültüründe çiftlere, çocuk sahibi olmak tavsiye edilmekte, çocuğun önemi vurgulanmakta ve çoğunlukla üç çocuğun iyi olduğu kabul edilmektedir. Sıralama olarak ise, birinci çocuğun kız, ikinci çocuğun erkek olması toplumda ideal kabul edilir. Hosoda, Japon kültürünü yeniden gün yüzüne 16


çıkaran filminde, bu geleneksel yapıyı bozmamış ve çiftin birinci çocukları Yuki kız, ikinci çocukları Ame ise bir erkek olarak dünyaya gelmiştir. Yine, çocuğun yetişmesinde ebeveynlerin rolünün büyük olduğu, çocuğun kişiliğinin şekillenme sürecinde anne-babaya büyük sorumluluklar düştüğü vurgulanır. Filmde, kendi kişiliklerinin şekillenmesi için hayatından vazgeçen Hana, çocuklarını alıp kırsal bölgeye gitmiş, Yuki ve Ame’nin kimliklerini bulabilmesi için onları gözden uzakta yetiştirmiştir.

Japonya’nın

ataerkil

toplum

yapısının

hemen

her

sahnede

görüldüğü

animasyonda karakter olarak birbirine oldukça zıt olan Yuki ve Ame için seyirci açısından sürpriz olabilecek bir son da gerçekleşir. Kurt olmaya daha yatkın olan, yaban domuzlarını bile kovalayabilen ve hayvani içgüdülerine göre hareket edebilen kız kardeş Yuki, sosyalleşip okula giderek topluma ve kültüre uyum sağlayabilen bir kadın olur. Toplumun yapıtaşı olan kültürü ve gelenekleri bireylere aktaran okul sayesinde toplumda kadın olmayı, kurallara boyun eğmeyi öğrenir. Böceklerden dahi korkan, annesinin şefkatine sığınan ve sessiz bir çocuk olan Ame ise hayatında ilk kez kurt içgüdülerine kendisini teslim ederek bir av yakalamış ve o esnada bir akarsuyun içine düşerek ölümden dönmüştür. İnsan kimliğine daha yatkın olan Ame için o gün, bütün değişimin başlangıcı olur. Annesinin hayvanat bahçesinde kendisine iş bulmasıyla kafese kapatılmış bir kurt ile karşılaşan çocuk, kurtlardan neden herkesin nefret ettiğini sorgulayacak ve ormanda kendisine bir üstat bulacaktır. Ancak bu üstat kafesteki kurt değil, ormanda dolaşan tilkidir. Tilki, özellikle Japon mitolojisinde çok kutsaldır. Pirinç tanrısı ile eş tutulacak derecede kutsal görülen tilki figürüne Japonya’da bütün tapınaklarda rastlamak mümkündür. Doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanılan ve

17


yönetici olarak görülen tilki, Ame’yi yetiştirecek ve Ame, insan kimliğini geride bırakıp yetişkin bir kurt olarak babasının izinden giderek ormana dahil olacaktır.

Kurt Çocuklar, kurt adamlar üzerine odaklanmış bir anime olarak karşımıza çıksa da geleneksel Japon ailesini, toplumda kadına olan bakışı, erkeklerin bağımsız ve başına buyruk birer ‘kurt’ olduğunu hatırlatan bir izlekte ilerliyor. 2013 Japon Akamedi Ödülleri’nde "Yılın Animasyonu", 2012 Mainichi Film Ödülleri’nde "En İyi Animasyon Filmi" ve 2013 Tokyo Uluslararası Animasyon Fuarı'nda "En iyi Animasyon" ödülüne layık görülen film, batı izleyicisi tarafından oldukça romantik, naif ve insanın kendi kimliğini sorgulamasına dair ayrıntıları içerse de doğu toplumlarında aile yapısı, kadının ikinci sınıf statüsünde ele alınışı açısından mutluluk ve umut verici alt metinler çerçevesinde değerlendirilememekte.

* Sevgili Murat Balık'a Japon kültürü hakkındaki yardımlarından dolayı teşekkürlerimi sunarım.

Kaynakça Yılmaz, İ. ve E. Mayatürk, (2008) “Kadın Girişimciliği ve Türkiye’deki ve Kırgızistan’daki Kadın Girişimciliği Üzerine Bir Uygulama”, 2. Uluslararası Girişimcilik Kongresi, ss110-118, Bişkek: Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi İ.İ.B.F. İşletme Bölümü.

18


Kentsel Dönüşüm Sanatı Öldürür* Murat Akgöz

“Şehrin keşmekeşi...” Ne sık kullanırız bu tamlamayı. Ondan kaçmak isteriz hep. Biraz uzaklaşsak, “kafa dinlemeye” fırsat buluruz, “bir atsak kendimizi...” diye düşünürüz. Haksız da sayılmayız hani. Kent deyince akla trafik sıkışıklığı, yaşamayı çok zorlaştıran bir kalabalık vb geliyorsa tabi kaçmak isteriz biraz. Hele bir de şehrin içindeki “kurtarılmış bölgeler” yani tarihi dokusu korunan yerler, yeşil alanlar, sokakta oturup çay içeceğimiz mekanlar bile tehdit altındaysa, sevgilimizle el ele gezemiyor, saçımızı rüzgarda savurup doyasıya kahkaha atamıyorsak iyice çekilmez olabilir “kent”, evet. Bu denli bıktırılmış, yaka silkmiş olunca kapitalizmin “yeni bir kent ve yaşam” önerisi, ufukta görünen kocaman bir elma şekeri gibi büyüleyici olabiliyor. Öyle anlatıyorlar zaten reklamlarında “İstanbul’un ortasında, köprüye 15 dakika mesafede...”, “34. Kata bahçe yaptık, havuzlarda balıklar yüzüyor...” Bu “fırsattan” yararlanmak için yüklüce bir maaşa sahipseniz bile bu şeker bir hayli sağlıksız, yapay, şişirilmiş koskoca bir balon aslında.

19


1929 yılında Sovyet yönetmen / kuramcı Diziga Vertov, Kameralı Adam adlı belgeselinde bir sovyet kentinin gün doğumundan gün batımına kadar olan zamanını filme alır. Çekimler aslında bir kaç ilde birden sürdürülür ama filmde mekan tek bir kentmiş gibi göründüğü için hangi kent olduğunu pek düşünmeyiz. Zaten Kemaralı Adam’da başrol kentindir. Bir de kameranın... Vertov’un anlattığı kent ile yukarıda söz edilen hiç de benzemez birbirine. Yine vardır yüksek binalar, arabalar, kalabalıklar, dönüp duran çarklar ama o kent bir başka görünür gözümüze. Bu kent her şeyiyle capcanlı, yaşam doludur.

20


Bu fark覺 yaratan sihir kentin kendisindedir ve bir de kamerada.

21


Üretim Kaynaklarından Kopan Sanat Sanat, ilk doğum sancılarının duyulduğu zamanlardan beridir hep bir ilişkilenme, iletişim yöntemi olageldi. Sanatçı yerleşim meydanına gelir, bir derdi vardır, anlatır, tüm halk bu anlatıya katılır, sevinir, üzülür v.s. Çünkü herkesi ilgilendiren bir şeylerdir anlatılan ve herkes bu eylemin bir parçasıdır. Çağlar geçti, iktidarlar sınıflar arasında el değiştirdi ve günümüzde hemen her şey eskiden farklı ama sanatın bu niteliği hala duruyor. O hala bir iletişim yöntemi. Sanat tam da böyle olduğu için, sanatçı da konusunu her zaman ortak mekanlarımızdan, birlikte yaşam kültürümüzden üretir. Böyle olmadan da yapılamaz mı?

22


Mümkün ama boya içip duvara kusan ve bunu “içinin dışa patlaması” olarak gayet yaratıcı biçimde açıklayan sanatçının ortak mekanımızla, yaşam kültürümüzle yani bizle ne ilgisi olabilir ki? Bu nedenle, evet, böyle de “sanat” yapılır belki ama o zaman “neden sergilenir”, “alımlayıcıyı neden ilgilendirir” gibi sorular cevapsız kalacağı ve sanatın bence temel niteliği zarar göreceği için ona sanat demek biraz zor olur. Geçelim... Sonuç olarak kent, hepimiz için bir yaşam ve üretim sahasıdır. Ve sanatın kaynağı da tam olarak o yaşamın gerçekliğinin kendisidir.

Kapitalizm bir yandan “üstümüze üstümze gelen binalar”, kakofonik gürültü ile bizi şehre küstürüyor, öte yandan “yaşam paketi” vaat ederek yapaylığı pazarlıyor. 23


Bir AVM’de ya da son dönem her yerde yükselen sitelerde rahatlıkla görülebilecek yapaylık ile her şeyin tüketim nesnesi olması yaşamın sıcaklığını, ortaklaşabilmeyi, dokunabilmeyi yani gerçekliği kurutuyor. Böyle bir sıkıştırılmışlıkla, sanatçının kendini korumaya çalışması, tası tarağı toplayıp bu hoyratlığın henüz uğramadığı mekanlarda yoğunlaşması anlaşılır bir şey. Ancak saldırı sanatçının benliğine değil ki, yaşamın kendisine. Kendini korumak için çabalayan sanatçı, yaşamın kurumasına engel olamadığı ölçüde üretim kaynaklarından kopar. Kendi bireyselliğine gömülür ve orada sanat ölür... Bir de yerleşim bölgesi “seçkinleştiği” ölçüde kentsel dönüşümün konusu haline geliyorsa, aslında kapitalizmden kaçış yok demektir. Kent Yaşamını Bir Şenlik Olarak Resmetmek Ancak, mücadele edilebilir. Ve mücadele etmek, başka bir kent kurmaya inanmak, bunun ancak başka bir ülke ile mümkün olabileceğini bilmek dışında bir yol da kalmamış gibi görünüyor. AKP’de cisimleşen hoyratlık, milyonlarca insanın bir aylık maaşı ile koskoca ormanın ortasında bir mimari felaket yükseltebiliyorken kendimizi nasıl koruyabiliriz ki? İşte Vertov’un filminin sihri burada başlıyor. Vertov “Gerçek kendi haliyle, çıplak haliyle yeterince kışkırtıcıdır. Gerçeği arzulamak ve yakalamak gerek” diyerek kamerasını alıp sokağa iner. Günümüz kapitalizminin kentlerinde üretim süreçleri birer tekdüzelik, sıkıcılık, bunalmışlık olarak resmedilirken Kameralı Adam’da hayat dişlilerin, dokuma tezgahlarının,

24


çekiç seslerinin şenliği olur. Uyanışların, gezintilerin, birlikte çalışmanın, iş sonrası spor yapmanın, tiyatroya gitmenin çarpıcı ahengini anlatır Vertov.

Meta ilişkisinin gerçeği buharlaştırmasına karşı gerçeği savunmak, hayata oradan bakmak Vertov’un kamerasının sihri. Ancak bu sihir, yeni bir kent ve yaşam kurulan bir ülke de gerektiriyor ki, bu da bizim boynumuzun borcu.

* Bu yazı ilk olarak haftalık soL Dergi'nin 17. sayısında yayınlanmıştır.

25


Sinemada Geç Modernizmin Zirvesi: Andrey Tarkovskiy Onur Keşaplı

Kendinden önceki sanat disiplinlerinin yüzyıllar hatta binyıllara uzanan geçmişi ile kıyaslandığında halen genç sayılabilecek olan sinemanın, erken ve geç dönem olarak ayrımlanışı zorlama gibi gözükse de yüz yıldan biraz fazla süredir tanıklık ettiği dönüşümler, gelişmeler ve gerilemelerin yoğunluğu bize bu imkânı sağlıyor. Klasik anlatının, ilerici örnekleri azınlığa düşürerek git gide daha da muhafazakârlaşması ve post modern sinemanın manasızlık tekrarı göz önüne alındığında sinemada modernist tutumun halen en sanatsal ve estetik dokuya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu biçimin erken ve geç dönem örnekleri arasında ise ciddi bir üslup farkı olduğu ortada. Tarihsel ilerlemenin olumlandığı ve bunun filmlere hem içeriksel hem biçimsel olarak aktarılarak sinemanın tiyatro, 26


edebiyat gibi öncül sanatlardan tamamen arınmış olarak icra edildiği erken dönem, başta Vertov olmak üzere Sovyet yönetmenlerin imzasını taşımaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa, yani savaşa dair tüm günahların inatla moderniteye yüklenilmeye çalışılması neticesinde tarihsel ilerlemenin daha fazla sorgulanır oluşu, dünya ölçeğinde entelektüel düşünüşte, gerileme denmese bile bir duraklamayı beraberinde getirmiştir. Varoluşçuluk ve hiçliğin öne çıktığı yeni dönemde benliğe dönüş, iç sese odaklanma, aidiyet sorunsalı gibi başlıklar belirleyici olmuştur. Dönemin sineması, özellikle modern anlatı, bu yönelime kayıtsız kalmayarak içeriksel olarak söz konusu buhranı işlemeye başlayan örneklerle doludur. Aynı dönemde klasik anlatının, Sovyet montajını kendi muhafazakâr içeriklerinin manipülasyonu için çalması ile “sürat” kazanması, geç modernist sinemanın biçimsel olarak durağanlık tercihinin gerekçeleri arasında sayılabilir. Erken dönemin reddettiği öncül sanatları benimseyen ve bunu yabancılaşma aracı olarak kullanarak katarsise imkân tanımayan yeni kuşak, edebiyat ve tiyatro etkisini mizansenlere ekleyip montaj özne olmaktan çıkararak, günümüzde etkisi azalmasına karşın varlığını sürdüren biçimi inşa etmiştir. İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve Fransız Yeni Dalga akımlarıyla temellenen bu biçim, Antonioni ile evrenselleşmiştir. Geç modernizmin, birçoklarına göre en yetkin yaratıcısı ise, erken dönemde olduğu gibi yine Sovyetler Birliği’nden çıkmıştır. Ölümünün 29. Yılında andığımız Andrey Tarkovskiy, kısa hayatına sığdırdığı yedi uzun ve üç kısa metraj çalışmayla sinema tarihinin en güçlü yönetmenlerinden biri olagelmiştir. Ülkesinin köklü sinema eğitimiyle birlikte aldığı sanat eğitimi ve ailesinden gelen edebiyat temelini, Nazi işgaline karşı direnişe çocuk yaşta tanıklık edişiyle 27


harmanlayan Tarkovskiy aynı zamanda sinema tarihinin en sevilen ancak anlaşılamayan yönetmenleri arasında yer alıyor.

Öğrenciyken çektiği mezuniyet filmiyle New York Öğrenci Filmleri Festivali’nde büyük ödüle layık görülen Tarkovskiy, ilk uzun metrajı İvan’ın Çocukluğu ile Venedik’te Altın Aslan’ı kazanarak tüm dünyada tanınmıştır. Sonrasında Rus tarihinin ünlü ikon yaratıcısı Andrey Rublev’i modernist bir epikle beyazperdeye taşıyan yönetmen, her ne kadar kendisi reddetse de Kubrick’in 2001: Uzay Macerası’na Sovyetler’in yanıtı olarak yorumlanan son derece özgün Lem uyarlaması Solaris, kişisel göndermelerin öne çıktığı Ayna, İz Sürücü ve Nostalji yapıtlarıyla uluslararası pek çok ödül almıştır. Özellikle Cannes Film Festivali’nde toplamda dokuz ödül alarak festival tarihinin en dikkat çeken yönetmeni olmuştur.

28


Uzak Doğu sinemasından, haikulardan ve gündelik bir eylemin var olan sıradanlığından doğan estetik olarak niteleyebileceğimiz Wabi Sabi düşünüşünden de beslenen Tarkovskiy’nin sinema anlayışı, mistik ve kişiseldir. Gerçekçilik ile bağın gevşek olduğu bir şiirsellik dokusuyla, uzun plan çekimlerin, yavaş kamera hareketlerinin, her sahneye nüfuz etmiş fakat doğrudan açıklanmayan sembolizmin ağırlığındaki filmlerde zaman ve zamansızlık motif olarak yer etmiştir. Siyah beyaz sahnelerden renkli sahnelere geçişler, müzik kullanımının ve kurgusal müdahalelerin azlığı, alışılageldik yöntemler düşünüldüğünde adeta “oynamayan” oyuncuların varlığı Tarkovskiy sinemasını zorlayıcı bir alımlamaya dönüştürerek izleyiciyi duygusaldan ziyade düşünsel bir katılıma çağırmaktadır.

29


Tarkovskiy hakkında, filmlerine sansür uygulandığı, Sovyetler Birliği’nden kaçmak zorunda kaldığı ve büyük baskılara maruz kaldığı yönünde Soğuk Savaş devam edercesine süren hatalı anlatımlar, gerçeği olması gerektiği gibi yansıtmadığı kadar hem aynı dönem hem de günümüzde kapitalist ülkelerin sinemalarında yaşananların görmezden

gelinmesini

sağlamaktadır.

Tarkovskiy ülkesinde

bürokrasiyle sorunlar yaşamış olmasına karşın filmlerinin tamamı izleyiciyle buluşmuş, yurt dışı festivallerine sürekli katılım göstermiştir. Son yıllarında ülkesinden ayrılışı da tümüyle yönetmenin tercihidir. Soğuk Savaş döneminde ABD ve İngiltere’deki bürokrasi-sinema gerilimleri ve her daim süregelen yapımcıdağıtımcı müdahaleleri göz önüne alındığında Tarkovskiy’nin yaşadıklarının dozu sıradan kalmakta, yönetmene ısrarla bu noktadan yaklaşılması ise hile kokmaktadır.

30


Ülkemizde ise Tarkovskiy’e yaklaşım idealize etme, öykünme, şüphecilik olarak özetlenebilir ancak en dikkat çekici tutum, yönetmenin biçim olarak ortaya koyduğu mistik yönelimler neticesinde İslamcıların Tarkovskiy aşkında görülüyor. İslamcıların, 1960’ların sonunda “Milli Sinema” akımı ile başladıkları yedinci sanat serüvenin, 1980’lerde “beyaz sinema” adıyla yeniden başlayan ve günümüzde de örneklerini

gördüğümüz

düşünüldüğünde

filmlerle

ortaya

koydukları

Tarkovskiy’i içeriksel, tarihsel ve

propaganda

etkisi

biçimsel olarak asla

anlamadıkları görülüyor. Bu hattan Tarkovskiy estetiğinin de İran toplumsal gerçekçiliğinin de çıkamayışı, İslami sinemanın çıkmazını somutlaştırıyor. Sonuç olarak İslamcılarımıza bırakılamayacak kadar değerli ve derinlikli bir yaratıcı olan Tarkovskiy’i, özellikle sol ve melankoli üzerinden tekrar düşünmek ve değerlendirmek gerekiyor. 1990 yılında ölümünden sonra “sinema sanatına olağanüstü katkısı, evrensel insani değerleri ve hümanist düşünceleri olumlayan yenilikçi filmleri” nedeniyle verilen Lenin Ödülü, bizleri bu doğrultuda düşündürmek adına önem taşıyor.

31


Aziz Nesin 100 Yaşında Mustafa Bilgin

32


Sanat Tarihçileri Neden İş Bulamıyor? Nur Gözde Yılmaz İnsanın aydınlığı da karanlığı da kendisidir. Yeni yılda kendinizin ve başkalarının ışığı olmanızı diliyorum. Her şey iyi gönlünüzce olsun. Bu cümleleri yazarken yeni yazımı yeni sayımıza yetiştirmek için umarım gecikmemişimdir diye düşünüyorum. Bazen bir şeylere yetişmek, bir şeyleri yetiştirmek için o kadar çok çabalıyoruz ki gerçekten ne istediğimizi unutuyoruz. Sonrasında her şey çorap söküğü gibi geliyor zaten. Ne istediğimizi unuttuktan sonra neyi istediğimizi, bu uğurda neler yapabileceklerimizi, bu şeyin getirdiklerini götürdüklerini… Daha pek çok şeyi unutuyoruz işte. Unutmuyoruz da işte… İşte dediğime bakmayın, derin mevzu bu. Kendi adıma hayatıma şöyle bir dönüp baktım da hep yapmak istediklerimi, söylemek istediklerimi, yazmak istediklerimi kısacası hayallerimi uzuncası hayatımı ertelemişim. Bunun farkına siz de varmışsınızdır. Kendi karanlığım benmişim, yeni fark ettim. Bu zamana kadar dış faktörleri, maddi sorunları, manevi anlamda yetersiz hissedişimi öne sürdüm. Elbette ki bunlar fazlasıyla etken hem de halen etkisini sürdürüp beni de süründüren özelliklere sahipler. Ancak ben o kadar kaptırmışım ki kendimi hep başka şeylerin sorunlu olduğuna, sorunun ben de olduğunu düşünememişim hiç. Kendimi sorguladığımda ki bunu gerek kişisel gerek mesleki anlamda sıklıkla yapıyorum, bu hep sorgu olarak kalmış. Evet, bir adım geri gitmemişim ama iki adım ilerleyememişim. Bu kişisel bir yazı değil. Baştan onu söyleyeyim. Bu mesleki anlamda kendimi sorgulamamın zamanının geldiğini ve bu sorgulamayı yapmazsam zarar göreceğimi gösteren bir yazı… Öncelikle böyle düşünmemin nedeni, yeniden iş 33


arayışında olmam. İş bulmanın zorluklarından bahsediyorum, biliyorsunuz. Belki sizler de bu zorlukları yaşıyor, etrafınızdakilerin canını “bana iş lazım” diye sıkıyor, kafalarını “acaba siz de bana uygun iş var mı?” diye şişiriyorsunuz. Bilmiyorum. Ama hissediyorum. Bir kere şunu kabul edelim. Bu ülkede Kültür-Sanat alanında iş bulmak; samanlıkta iğne aramaktan daha zor… Bulabildiğimiz işler ya mağazada Görsel Tasarım, Görsel Sanatlar Elemanı, belki birkaç sanat portelinde içerik editörlüğü, bir holding tarafından desteklenen vakıfların düzenlendiği sanatsal faaliyetlerde gişe görevlisi, hasbelkader müzelerde görev tanımı olmayan ama sanat tarihçisi unvanının yer aldığı işler, galerilerde çağdaş sanat resimlerinin satışı, inşaat firmalarında özellikle tarihi eser restorasyonunda Anıtlar Kurulu’nun zorunlu tuttuğu Sanat Tarihi raporlarının yazımı yani Sanat Tarihçisi bir başka deyişle Raportörlük, yüksek lisans olursa akademik kariyere devam sıralanabilir. Samanlıktaki iğnelerin birkaç tanesi kendisini gösterdi ve parlamaya başladı. Ne mutlu bu iş kollarında iş bulup çalışanlara… Çünkü onlara çok rastlamıyorum. E rastlayınca da mutlu olayım, izin verin değil mi ama? İşin şakası, kendi karanlığım derken neyi kastettiğimi açıklamak istiyorum şimdi. Kendimi geliştirmemekten bahsedeceğim size bugün. Hem çuvaldızı başkalarına batırdım, iğneyi de acıtır diye sona sakladım. Ama madem yeni bir yıl benim de yeni bir ben olma zamanım geldi de çattı bile. Sanat Tarihi bölümü, çok yönlülük istiyor. Öncelikle bunu anladım. “Yani bir dalda gelişeyim, yan dallara saldırmayayım çünkü insan bir yerde usta olmalı” demek iş ararken en son söylemeniz gereken cümle olmalıymış. Ne kötü ki, bu zamana kadar en başta kullandım. Hep Avrupa Sanatı, Bizans Sanatı, Mitoloji, İkonografi 34


alanında çalışmak istediğimden derslerimi hep bu doğrultuda seçtim. Türk Sanatı’nı ve bu sanat dalının çağlar boyu özgünlüğüyle diğer kültürlerle fark yaratan boyutta olan dallarını da görmezlikten geldim. Evet, Türk Mitolojisi, Türk Süsleme Sanatı gibi dersleri aldım ama bir Osmanlıca seçmedim mesela, Osmanlı Saray Mimarlığı seçen arkadaşlarımdan ayrı olarak Sanat Felsefesi’ni seçtim. Tabii ki seçtiğim derslerden yana hiçbir pişmanlığım yok. Ancak diğerlerine karşı kör, sağır, dilsiz olmak “işime geldiği için” işsizim şimdi. Çünkü Osmanlıca seçmeli ders oldu. Belki ücretli öğretmenlik yapabilirdim. Osmanlıca demişken evet genel olarak amaç belli, sizin gibi akıllı insanların da bildiği bu bariz amacı bu yüzden büyük harflerle yazmıyorum, ancak genel olarak bu dersin verilmesi bir iş kolunun yanı sıra belki de kültürel mirasımızın daha çok farkında olunmasına yol açar. Ama dediğim gibi, belki… Sanat, aydınlatır. Karanlığı seven farelerin bu beklentimi de çürüteceğine inanmadan yazmaya devam etmek istiyorum. Hatalıyım çünkü çok yönlü olarak bakmadım. Neyse ki çok geç değil. Yine bir şeyler öğrenmeye devam ediyorum tabii ki ama okurken bazı şeylerin “zorunlu” olması insanı sıksa da, nefret ettirse de arada iyi tarafları var demek istiyorum. Yeter ki suyunu çıkarmayalım, hakkını verelim ve biraz uygulama alanı bırakalım ki o zorunluluğun gerçekten işe yarar bir şey olduğunu görsün, insan. Karanlığımı kendim yarattım demiştim ya. İtiraf ediyorum çok fazla sanat galerilerine gidip bu “camiada” neler dönüyor, hiç bakmadım. Evet, gittiklerim oldu. Bienaller, birkaç meşhur ressam ancak hepsi bu. Sanırım biraz da “gidip de ne olacak?” diye kendimi yönlendirdim. Ha boş mu oturdum? Hayır, tabii. Kitap okudum, yazı yazdım. Ama tüm bunlar için insanın gidip de bazı şeylerle temas etmesi gerekiyormuş. Farklı bir ortam soluması, o ortamda dokunabiliyorsa sanat 35


yapıtlarına dokunması, sanat denilen şey absürt/komik/değişik/farklı/sıra dışı/ gereksiz gelse de o an onu yapanı bulursa sorular yöneltmesi mantıklı olurmuş. Ancak yapmadım. Belki yapsaydım birkaç galeride tanıdığım insanlar olurmuş, insanlar olmasa bile “çağdaş sanat” diye tanımlanan günümüz sanatının, sanatçılarının üslubunu/ üslupsuzluğunu yani aradaki farkı kendi gözlerimle görür, kalbimle tartarmışım. Yapmadım, tembellik ettim. Elbette ki bir şeyler yaptım, durun. Hemen “tembelsin, işte” diye yargılamayın ne olur. Zaten yeni cesaretimi topladım. Sosyal faaliyetlerde görev almak insanın hem kendine güvenini artırıyor hem de farklı bölümlerden yeni insanlar tanıyorsun. Yeni insanların şöyle bir faydası oluyor sana, yarın bir gün bir yere başvuru yaptığında fikir almak, bir projen varsa yanında seni bilen insanların olması güzel şey doğrusu. Bu yüzden tembel diyemem kendime ancak bilgi anlamında maalesef kendimi geliştirememiş olduğumu aradığım iş ilanlarına dönüş olmamasından anlayabiliyorum. İşverenlerin beklentileri hakikaten yüksek… Özellikle mesleğinizin gerçekten bir iş tanımı yoksa ve iş bulma sitelerine verilen ilanlar, insanları birer yarışçıya dönüştürmeye yönelikse. Tarihi mimari yapıları restore eden şirketler, genellikle kendi bünyelerinde bulunan Sanat Tarihçileri ile çalışmayı tercih ediyorlar. Böylece yeni bir ihaleye katıldıklarında kadrolarında bir eleman, ihaleyi kazandıklarında da yapının sanat tarihi raporunu yazacak insanı bulmuş oluyorlar. Büyük anlaşmazlıklar, tuhaf ego savaşları olmadığı sürece de o insanı değiştirmiyorlar. Bu yüzden bu iş kolunda kendini geliştirmek için “rapor, nasıl yazılır?” sorusunu yanıtlamaktan öte biraz çevre edinmek şart. Bazı iyi niyetli hocalarımız bu alanda destek oluyor. Bu yüzden onlara teşekkür borçluyum. Ben de bu deneyimi bir hocam sayesinde kazandım. Sanat Tarihi bölümü olan üniversiteler bazen son sene derslerine “Monografi 36


Değerlendirmeleri” adlı bir dersi ekliyorlar. Son derece faydalı olduğuna inandığım ancak hakkını tam anlamıyla verdiğine inanmadığım bu dersi almanızı öneririm. Konum, İstanbul’un Karaköy semtinde bulunan Muradiye Hanıydı. Gerçi şimdi Karaköy’e semt dedim ama biliyorsunuz, Eminönü ile birlikte Karaköy de Fatih ilçesine bağlandı. Bu da ek bir bilgi olsun, dedim. Evet, dağıldım biraz. Toparlamak gerekirse, okulunuzda varsa böyle bir ders alın. Ben de çok zorlandım ancak raporlama konusunda az da olsa fikriniz oluyor, bir yapıyı araştırırken o döneme de ışık tutabiliyorsunuz. Yani biraz olsun içimdeki karanlıktan sıyrılabildim, diyebilirim. Bu anlamda büyük şanstı. Bir gün, dilerseniz anlatırım size yazarken nelerle karşılaştığımı, hem de yapı hakkında bilgi veririm. Ne dersiniz? Çok yönlü olmak, işverenlerin yüksek beklentisi, Monografi gibi “araştırmaya dayalı yazı” derslerinin önemi (bilmeyenler için, en basit tanımıyla monografi herhangi bir konu hakkında ‘derinlemesine araştırma’ anlamına gelir) gibi basit görünen ancak mezun olduktan sonra birkaç karanlık noktayı sizler için aydınlatmaya yarayacak şeyleri yazmaya çalışıyorum. Aman, ben yaptım siz yapmayın hesabı aslında bazı gerçekleri kendi ağzımdan yazıyorum ki “neye dayanarak yazıyorsun?” sorusu aklınıza gelmesin. Bu sorudan önce “önerin ne?” diye de sorabilirsiniz. Seviyoruz ya kısa kesmeyi. Bakmayın cümlelerimi uzattığıma. Geliyorum sadede. Maalesef eğitim sistemimiz “çok yönlü” değil “tek yönlü” bir bakış açısı kazandırmaya yönelik. Özellikle son yıllarda bu bakış açısının giderek genişlediği ve farklı diğer alanlara pek fazla yer vermediğini görüyoruz. “Hiç” demek istemiyorum. Umutsuz olmayı sevmiyorum. Sağlam durmak zorundayız. Yoksa şu anda mezunlar gibi hali hazırda bu bölümü okuyan insanlarda var. Bu yüzden tüm bu olumsuzluklara rağmen bir şeyleri değiştirmek istiyorsak değişime kendimizden 37


başlamamız gerektiğini savunuyorum. Halen yeni bir şeyler öğrenirken zihnimin açlığı ancak bir yandan “ne işine yarayacak ki?” diye soran tuhaf ve çatlak seslerin varlığını duyumsayabiliyorum. Aldanmadan devam etmek için kendimi sonra da dilerseniz sizleri telkin etmek istedim. Sakin olun. İş bulacağız, yüksek paralar kazanacağız, şu iyi projelerde yer alacağız diyemiyorum. Ama sakin olun. Bir olmak zorundayız. O kadar ayrıyız ki. Egomuz o kadar yüksek ki. Özellikle Sanat Tarihi gibi sosyal bilimlerde okuyan arkadaşlara bir şeylere oluyor, bugünlerde. “Kimin ipini çekersem rahat ederim” mantıksızlığıyla yaklaşıyorlar her şeye. Düzenledikleri sosyal faaliyetlerin isteyen herkese açık olması gerekirken başta onlar bürokrasinin anlamsız çarkında kaybolup kendilerini ön plana çıkarmak için gerekli insanları “eleyebiliyorlar!” Daha doğrusu bunu zannediyorlar! Çünkü kuyu kazdıkça zaten içinde bulunduğumuz çetrefilli ortam daha da rahatsız etmeye başlıyor. Bu durumun farkına varan çok az! Birilerinin borazanı olmayı marifet sayanlar çok. Özgün söz söyleyen, söylemek isteyeni istemeyen, var olanı değerlendirmeyip illa uzaktakine ulaşmayı kâr sayan ve bu nedenle basamaklarda karşılaştığı diğer başarılı, değerli zihinleri yok sayan o kadar çok öğrenci, mezun var ki. Bir kere şunu iyice anlayın, derim. Herkese de söylüyorum. “Merak etmeyin, öyle ya da böyle mezun oluyorsunuz. Yani not ortalamanız, yüksek sosyal faaliyetleriniz iş ararken sizin abarttığınız kadar önemli değil. O yüzden okurken notlarınızı kendinize saklamanızın, ‘ben’ diyerek öne atılmanızın ve sonra onca iş yükünün altından ‘hep birlikte’ çıkıldığında ‘ben başardım’ diye böbürlenmenin bir faydası yok. Hem size hem de hiç kimseye. Önce kendinize. Bunu anlamak zorundasınız. Yoksa istediğiniz

bölümü

bitirin.

İsterseniz

hocalarınızın

en

gözde

öğrencisi,

arkadaşlarınızın en iyi arkadaşı olun. Hiçbir halta yaramaz. Kendi karanlığınızda 38


yok olur gidersiniz.” Ancak bunu anlamıyor, bazıları. “Nasıl?” diye soruyorlar halen. Anlatmaktan yorulmadım ancak anlamamalarından fena halde sıkılmaya başladım. Şartlar yeterince güçken bir de onu anlamsız savaşlarla, dedikodularla, adam kayırmalarla, ‘O, gelmesin’ diye mızmızlanmalarla daha da güçleştirdiğinizi görmüyor musunuz? Bu deniz hepimizi alacak kadar güzelken, kurtulmak için birilerinin gırtlağına çökmenin âlemi nedir? Bu yazdıklarımı illa üniversite ortamı olarak almayın, ülkemiz için alın, dünyamız için. Tabii yapabilirseniz. Eğer biraz olsun, bazı şeylerin sizin bağnazlığınızdan kaynaklandığını görürseniz ne âlâ… İş aramaya yeniden başladığımı söylemiştim. İşin olduğunun da altını çiziyorum. Bu cümleyi de şuna dayanarak söylüyorum. Bir hocam şöyle söylemişti: - “Ana eleman sıkıntımız elbette ki var. Ancak ara eleman sıkıntımız da yok denmeyecek kadar çok.” Yüzlerimize bakıp devam etmişti. “Ara eleman ne demek diye soracaksınız, biliyorum. Hepiniz mezun olduğunuz işi yapmak istiyorsunuz, haklısınız da. Ancak ara eleman dediğimiz insanlardan olmadan ana eleman olamazsınız.” Ne çok tekrar ediyordu bu kelimeleri, sıkılmıştı pek çoğumuz. Sormuştu bize: “Ne olmak istiyorsunuz? Hadi bakayım, kalkın kendinizi ifade edin.” - “Yönetmen.” - “Yapımcı.” - “Senarist.” - “Tamam, çocuklar” demişti bizleri dinleyip. “Şimdi size bir soru soracağım. Bir prodüksiyonun en önemli elemanı kimdir?” Hepimiz atılmıştık. - “Yönetmen” diye. Gülmüştü. Şaşırmıştık. Yönetmendi yani. Her şey onun kontrolündeydi çünkü. Öyle öğretmişlerdi bize. Biz de not almıştık defterlerimize. 39


- “Bir daha düşünün, bakayım” demişti. Yerine oturmuş, bizleri izliyordu. Sınıftan çıt çıkmıyordu tabii. Herkes düşünüyordu ama belli kalıplar kafamızdan silinmiyordu işte. “Bilemediniz mi?” - “Hocam kim? Söyleyin, merak ediyoruz.” Bazısı not alıyordu, sınavda çıkabilir diye. - “Şoför” dedi hocamız. - “Nasıl yani?” diye sormuştuk şaşkınlıkla. Hakikaten şaşırmıştık yani. - “E çocuklar, şoför; ekipmanları ve set çalışanlarını sete götürmezse nasıl yapılacak onca iş?” - “Ha!” O günden beri bu konuşma aklımdan hiç silinmedi. O yüzden en küçük diye görülen insanların, en gereksiz diye bir köşede unutulan ve bazen de “bilerek” değersizleştirilen her şeyin öneminin farkına vardım. Büyük oynamayı çok seviyorduk ancak küçük adımlarla yürümekten hoşlanmıyorduk. Sabırsız, tez canlı, inatçı, dengesiz olabiliyorduk. E doğru söze ne denir? Ben de oluyorum, bazen. İnsanım, sonuçta öyle değil mi? Ama hiç abartısız şunu söyleyeyim, hocamız bunları söylediğinden beri ‘küçük’ olarak görülen her şeyin peşine daha çok düşer oldum. Düşünmeyeni düşünmek, düşüneni bir daha farklı bir boyutuyla düşünmek, yazmak, uygulamaya çalışmak… Halen deniyorum. İnsan olmak zormuş, hakikaten. İnsanca mesleğini yapmak da zor, hâliyle… Özetle, ara elemanlar için iş var. Ancak o işler de öyle kolay değil. Örneğin bir çağrı merkezinde çalışmak, ne kadar zordur? Tahmin edemezsiniz, bence. Ben iki hafta eğitim aldım, üç hafta çalıştım. Sizler hiç denediniz mi? İnsanları ikna etmek, sizin yüzünüzü görmeden bir ürünü satmaya çalışmak, bir kartı alması için ikna etmek, farklı ve daha ekonomik koşullarda yeni bir marka ile tanıştırmak ve bunları 40


telefonda yapmak. Küfür mü yemedim, tam kartı satmaya ramak kalmışken telefonu suratıma kapatan mı? O yüzden diyorum ya, sabrımız kalmamış, iyi niyetimiz yosun bağlamış. Bu yüzden Kültür-Sanat üst başlıklı işlerde çalışmanın da kolay olmadığını düşünüyorum. İnsanların yeme-içme-barınma-sağlık gibi ihtiyaçlarının tamam olmasa da tamamlanmaya yakın olmasının çok yararı var bu bölümlere güvenin artması için. Kendi aramızdaki rekabeti bir kenara koyarsak söylüyorum, tabii bunu. Güvenin oluşması için bir kere bu kötü huyumuzdan vazgeçmeli ve kendi karanlığımızı kendimiz aydınlatmalı ve sonra çevremizi aydınlatmalı. Ne demişler? “Karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak.” Mum olun, bu devirde aydınlık bir dünya, temiz bir çevre için ampullerden tasarruf gerek.

41


İnce Saplı Pırasa Mehmet Rayman denizden yeni çıkmış tuz taşı gibi parlıyor gökte gecesi gündüze gebe ay buluttan yürümüş geliyor tam üzerimize

ne zaman olmuş bu dizilim bilen yok ki taşın gediğini bizi kendine çeken kim boşluğun üstünden parlıyor yüzü bize dönük ayna

bir solukta çıktığımız dağları şimdi kambur olarak görüyoruz toprak bastı parası verdik hakkımızda zabıt tutan çavuşa içten dıştan aldığımız ölçümlerin eni boyundan kısa

bir kadın görmüş onun peşinden yeşilleniyor ince saplı pırasa 42


Pamukçuklar Serhat Başeğmez Küçük kardeş, “Abi bak şimdi, defter kalem masanın üzerinde. İlk ben başlayacağım yazmaya. Ben paragrafı bitirince, arkasından sen devam edeceksin. İstersen girişi sen de yapabilirsin” deyip köşedeki berjer koltuğa oturdu. “Yok yok, anladım tamam sen başla.” diyen abi, kardeşinin koltuktan kalkmasıyla geçti, kendisi oturdu aynı koltuğa. Masanın başına geçen kardeş, kalemi ağzına sokup nasıl başlayacağını düşünmeye başladı. Abisine dönüp, “Eğer yazacak bir şey bulamazsan sıra geçer” dedi. Abi, “Peki ben yazamadım mesela, sana verdim kalemi, sen benim yerime mi yazacaksın yoksa kendi yerine mi? Yani benim yerime yazıp bir de kendi yerine mi yazacaksın? Yani, kimin yerine yazdığın önemli değil, arka arkaya iki paragraf mı yazacaksın?” diye sordu. “Hayır abi. Herkes bir defa yazacak. Ben yazamazsam sen devam edeceksin, sonra tekrar bende olacak sıra. Aslında arka arkaya iki paragraf olacak ama o an bir paragraf yazılacak” diye cevapladı. “Ayrıca, bizim sokak lamları da buna şahit olacak, ancak; yazmaya başlamadan önce perdeyi kapatacağız ve bitirdikten sonra sokak lambaları hangi paragrafı hangimizin yazdığını bulacak” diye ekleyip, abisine beni işaret etti. Masa lambasını yaktı ve içeri sızmamı engellemek için perdeyi örttü. “Hah! Açtılar perdeyi.” “Ne oldu, ne yazmışlar? Okusana.” “Tamam başlıyorum.” Ayakkabımın bağcıklarını sıkı sıkı bağlamıştım, ancak birkaç yüz adımdan sonra çözülüp sağa sola saçıla saçıla, yine asfalta tıp tıp diye vuruyorlardı. Ve o gün anladım; bağcığının üstüne basıp da düşen hiçbir insan yoktu. 43


Altı çamurlu sarı botları, halının ortasında yan yatmış bir şekilde duruyorlardı. Kapının olduğu duvara bitişik yatağının yorganı yere sürtüyor, beyaz çarşafı darmadağın ve yastık kılıfının mavisi kirden puslu bir griye dönüşmüştü. Yatağın başında duran sehpanın üstünde, hangi zamandan kaldığı belli olmayan yeşil bir şişede yarım kalmış şarap ve içerisinde onlarca sigara izmariti gıçlı başlı yüzüyorlardı. 31 çektikten sonra gelişigüzel atılmış havlu peçetelerle doluydu yatağın kenarı. Halının üstüyse kirli boxerlar, eşleri olmayan çoraplar ve gazete parçalarıyla

kaplıydı.

İçerideki

ağır

koku;

odanın

uzun

zamandır

havalandırılmadığını bas bas bağırıyordu. Çiğ damlası mavisine boyalı duvarlar, tüm odaya inat tertemizdi. Sehpanın tek göz çekmecesi yarımdan biraz daha az açıktı. Odanın ortasında durmayı hak ediyor, ama yatağın kenarında komidin görevi görüyordu koyu kahve ahşap sehpa. Odanın sahibi gibi, odadaki tüm eşyalarda; iki kişilik deri koltuk, çalışma masası, berjer koltuk, bir çift hasırdan örme kitaplık, minderler, battaniyenin üstüne dürülüp konmuş giysiler, sadece masanın başına oturduğu sandalye hariç hepsi sırtlarını duvara yaslamışlardı. Bir şeylerden korkar bir halleri vardı. Yok yok eşyalar masumdurlar. Belli ki odanın sahibi yüklemişti onlara bu hissi. Neden düşmezsin biliyor musun? Ben daha önce hiç bağcıklarıma basıp ta düşmedim. En sarhoş halimde bile. Hiç, çözüldüğünün farkına varıp “Şimdi üstüne basarsam düşerim” diye geri bağlamadım. Sadece gözüme kötü gözüktüğü için, dağınık, düzensiz gözüktüğü için bağlarım bağcıklarımı. Çünkü o pişkin sırıtışları batar gözüme. Bağcıklarım aynam gibidir benim. Ne zamanki kucağında kendinden değerli bir şey taşıyorsun, artık fermuarlı ayakkabılar giymelisin. Bağcıklıları atmadan, kenara kaldıraraktan.

44


Düşmezsin, çünkü üşengeçsindir. Hem de dikkatli bir üşengeç. Bağcıklara basmayayım diye iki bacağını ayıra ayıra yürürsün de yine de bağlamazsın. Ama artık öyle değilsin sen. Ya o bağcıklıları kenara kaldır at, ya da çözüldüğü zaman üşenme bağla. Madem bu kadar dikkatlisin, kurtulman gerekenin farkına var. Kopçasının oraya simsiyah bir galata kulesi silueti çizilmiş, iki boğaz köprüsü de askısı olmuştu sutyenin. Dizlerini çenesine çekmiş, ellerini dizlerine kavuşturmuş, göğsüne doğru attığı saçlarından dolayı ortaya çıkmış apak ensesiyle oturuyordu. Kitaplığın üstünden yere sırtüstü düştü. Kaldırmadı. Tabloya şöyle bir baktı. Kafasını geri çekerken boş sigara paketleri ve dolu kül tablasına takıldı gözleri. Ufaktan masanın üzerini toparladı. Küllüğü sehpanın dibinde duran torbaya dökerken, diğer eliyle de botlarını düzeltti. Halıya değdirmeden kaldırdı ve yüzüne çevirdi tabanları. Yine de birkaç topak kurumuş çamur döküldü halıya. Kapının önüne koydu. Açık bıraktı kapıyı. Önce, yarım şarap kalmış şişeyi torbaya atmayı düşündü, hemen vazgeçti. Şişeyi aldığı gibi banyoya gitti. Başparmağını sigara izmaritlerine set yaptı ve şarabı lavaboya boşaltıp geri geldi. Oda da gözüne çöp gibi gözüken ne varsa şişeyle birlikte torbaya attı. Eşyalarını özensiz bir şekilde dürdü ve dürülülerin üstüne gelişigüzel koydu. Temizlerden ayırdığı kirliler halının üzerinde bir öbek oluşturmuştu. Öbeğin altından siyah cüzdanı gözüküyordu. Bütün bunlara tembelliği sebep olmuştu. Tembelliğine borçlu olduğu çok şey vardı.

Odasını

bu

kadar

dağıtması,

kendisini

daha

dikkatli

yapmış,

kaybettiği(telefon, cüzdan, para, sigara vb.) eşyalarını artık, ya nereye koyması gerektiğini ya da nerede bulabileceğini(sehpanın çekmecesi mi, üzeri mi, koltuk minderlerinin arası mı, yere gelişigüzel attığı ceketinin cebi mi yoksa boxerın ya da çorapların altı mı? ) biliyordu. Bir nevi düzensizliği düzeni olmuştu. Tembelliğinin ve üşengeçliğinin getirdiği düzensizlik onu ayık tutuyordu. Arkadaşlarıyla içip geç 45


yattığı bir gecenin sabahında(ki genelde böyle oluyordu.) işe gitmek için evden çıkarken aklına takılan “Evin anahtarlarını aldım mı?” sorusuna yanıt çok gecikmeden iki eliyle yokladığı ceplerinin dibinde birikmiş pamukçuklardan geliyordu: “Almadın.” Kitaplığın raflarında gezdirdiği gözleri, yatağın kenarında duran sehpanın üzerindeki şarap şişesinin dibine kayıyor ve bir yandan da aklında gecenin filmi oynamaya başlıyordu. Anahtar, eve girdikten sonra(şayet çıkmayacaksa) lazım olan bir şey olmadığı için; zihninde ilk eve giriş anını canlandırıyor ve sabahın domuzluğunu attığının belirtisi ilk tebessümü yüzünde belirirken; “Kesin yine kapıyı açtıktan sonra almadım, kapının üstünde bıraktım anahtarı” düşüncesi çoktan geçmiş, deliğe bile bakmadan kendi eliyle koymuş gibi anahtarı yerinden çıkartıp cebindeki pamukçukların yanına gönderiyordu. Telefon telaşesi ise daha yatmadan başlıyordu. Ya cüzdan! Ya cüzdana ne demeli! İlk yokluğunu fark ettiğinde çok kafaya takmıyorsun. “Bir yerlerdedir” deyip odayı göz ucuyla şöyle bir kestikten sonra ne yapıyorsan onu yapmaya devam ediyorsun. Ertesi gün bir önceki gün evin dışında neredeysen oralara bakıyorsun. İşten dönünce evi didik didik ediyorsun ve bulamıyorsun. İşte o zaman “Kredi kartlarını iptal ettirsem mi acaba?” sorusuna, “Dur bakalım bi, iyice düşün cüzdanı en son nerede çıkarttın?” gibi düşünmeye yönelten, biraz da olsa iç rahatlatan bir cevap geliyor. En kötü bir hafta içinde hiç tanımadığın ya da tanıdığın birinin telefonuyla kayıp cüzdan ortaya çıkıveriyor. Daha da acısı; sipariş ettiğin pidenin parasını öderken, cüzdanı, kapının kenarında duran ayakkabılığa fırlatıverdiğini suyun kaldırma kuvvetini bulan Arşimet’in heyecanıyla hatırlayıveriyorsun. İptal ettirilen kredi kartları, gazeteye verilen; ‘Kimliğimi kaybettim hükümsüzdür’ ilanı ve onca stresle kalakalıyorsun. Bu yüzden beni strese sokup bütün düzenimi allak bullak eden şeyler düşünmemi engelliyor. 46


Evet, üşengeçliğimden kurtulmam gerekli; ama bunu ‘düşünülebilmek’ için değil, düzenimi allak bullak eden şeylerden kurtulmak için istiyorum; çünkü düşünebiliyorum. “Bence hepsini abi yazmış.” “Bence de hepsini kardeş yazmış.”

47


48

Azizm Sanat E-Dergi Ocak 2015  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you