Page 1


AZİZM SANAT ÖRGÜTÜ E-Dergi 132. Sayı Yayın Kurulu Onur Keşaplı Rasim Levent Tasarım Selçuk Korkmaz Ön Kapak Hector ve Andromache Giorgio de Chirico 1912 Arka Kapak Hector ve Andromache Giovanni Maria Benzoni 1871 Twitter @AzizmSanat Facebook /azizmsanat Instagram /azizm.sanat E-Mail azizm.sanat@gmail.com

www.azizmsanat.org


İÇİNDEKİLER

4 Söyleşi: Aykan Özener

9 17

Alman Bir Yönetmenin Amerikan Doları ile Çektiği Antik Yunan Filmi: Troy Rasim Levent

Sekülerleşme Eksesinde Troya Uyarlamaları Onur Keşaplı

37 46

Tarihin Getirdikleri: Tarihin Derinliklerinde Yatan Nedenler, Niçinler İsmet Şengül

Editörden

47

Truva 2018 Mustafa Bilgin


4 EDİTÖRDEN Coğrafi ve kültürel birikim olarak dünyanın pekâlâ merkezi ilan edebileceğimiz Anadolu’nun eşsiz zenginliğinin ne denli farkındayız ya da farkında olmamıza imkân tanınıyor bilinmez zira “muhafazakâr” kodlamasıyla davrandığını iddia ederken hiçbir kültürel değeri muhafaza etmemeye yeminli bir zihniyet tarafından on yıllardır yönetiliyoruz. Dahası Anadolu’nun bizlere ait olmadığı, olmaması gerektiğini düşünen, Anadolu’nun batısında kalanlar ile, bizden önceki muazzam kültürel birikimi yok saymaya çalışan Anadolu’nun doğusunda kalanlar arasındaki “idrar” yarışı arasında kirlenmeden yüzümüzü yurdumuza ve yer küreye dönmeye çalışıyoruz. Bu esnada “biz kimiz” sorusu hem büyük önem taşıyor hem de önemini yitiyor. Mustafa Kemal’in Anadolu topraklarında Hititler başta olmak üzere yaşamış tüm halkların miras olarak benimseme gayesi, her ne kadar yaşama geçirilememiş olsa da yol haritası olmayı sürdürüyor. Anadolu’yu mesken tutanlar için “biz” hem binlerce yıllık geçmişin geniş zamana uzanışı hem de tüm bunların şimdiki zamanda yitirilişine tekabül ediyor. Çoğulcu bir varoluş sancısı çekerken, bunu tetikleyenin 2018’in Troya Yılı ilan edilmesi olduğunu fark eder olduk. Troya antik kentinin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girişinin yirminci yılı vesilesiyle Troya’ya adanan bu yıl Troya’nın ve Troyalıların ne ve kim olduklarını sorduruyor. Pek çoğumuzun çocukluğuna Truva Atı ile giriş yapan Troya, Çanakkale Savaşı’nda gerçekleşen destanın, mitolojik anlatısı, prelüdü olarak yorumlanabilir bir kavram halini alıyor. Homeros’un evrenselleşmiş yapıtları İlyada ve Odesa’nın odağında yer alan kente ev sahipliği yapmak, insanlık tarihinin en ünlü mitini topraklarında devinmek büyük bir şans. Rivayet edildiğine göre Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında, Mustafa Kemal


İzmir’e girdiğinde her ikisinin de “Şimdi Troya’nın ve Hektor’un intikamı alındı” dediği söylenir. İki tarihi figürün de aynı cümleyi kurma ihtimalinin düşüklüğü bir yana her iki ihtimalin de tek tek doğru olma beklentisi, “biz kimiz” sorusunun yanıtını da içeriyor. Bizler her iki liderin de Hektor’a ve Troya’ya sahip çıkmasını istiyoruz. Zira Anadolu’nun batısında yer alanların, Hektor’u öldüren, Troya’yı yakıp yıkanlara sahip çıktığını biliyoruz. Tarihi olarak, Homeros’un destanında da Aka ya da Argos olarak geçen kavimlere topyekûn “Yunan” dendiği, Yunan’ın batının ve hatta aksi buluntuların her geçen gün artmasına aldırmaksızın insanlığın temeli olarak görüldüğü bir süreçte Hektor ve Troya’nın sahipsiz kalmasını gurumuza yediremiyoruz Anadolu’lular olarak. Çanakkale’deki yenilginin ardından resmin bütününde galip gelen emperyalist güçlerin imzalattığı Mondros Ateşkes Antlaşması’nın, Çanakkale’de ilk ateşi de açan gemi olan Agamemnon zırhlısında gerçekleştiğini biliyoruz. Agamemnon’un ise Akaların kralı, Troya’yı yok eden ordunun komutanı olduğunu da. Hal böyle olunca Hektor’un intikamının alınması fikri Anadolulular olarak bizi rahatlatıyor çünkü Azra Erhat’ın anlatımıyla Hektor’un Anadolu’nun ilk ulusal kahramanı olduğunu biliyoruz, bu söylemi sahipleniyoruz. Aşil’in destanı olarak başlayan İlyada’nın Hektor’un cenazesine dökülen ağıtlarla tamamlandığını ve “atları iyi süren” ya da “atları ehlileştiren” kahraman Hektor’un destanına evrildiğini düşünüyoruz. Azizm Sanat olarak yılın son sayısını Troya’ya ayırırken destanın nerede başladığı nerede bittiğine, tarihin destanla hangi hudutlarda kesişip ayrıştığına, geçmişin bugünü ve yarını nasıl şekillendirebildiğine, kentin ve destanın sanatı nasıl beslediğine ve Anadolu insanı olarak biz kimiz sorusuna Troyalılarla aynı yanıtı vermeye özen gösteriyoruz. Bu doğrultuda dosyamız Çanakkale’de yaşayan ve aynı zamanda arkeolog olan fotoğrafı Aykan Özener ile gerçekleştirdiğimiz, destan ve tarihin, arkeoloji

5


6

ve mitin sınırlarını çizen söyleşiyle başlıyor. Sinema yazılarımızda şimdilerde filmde yer alan atın Çanakkale sahilini süslediği, 2004 yapımı Troya filminin eleştirisi ve aynı film ile beraber 2018 Netflix uyarlaması olan Troya: Bir Kentin Düşüşü dizisinin sekülerleşme bağlamında karşılaştırmasını gerçekleştiren bir makale yer alıyor. Anadolu’nun büyük ozanı Homeros’un şiirsel anlatısının etkisinde tarihi, miti, Troya ekseninde ele alan pasaj ve şiirlerin yanı sıra değerli karikatürist Mustafa Bilgin’in Troya Atı kavramının olumsuz anlamını dengeleyecek bir hile ile figürün bedenine işlediği çizgisel söylem dosyamızda yer alıyor. İlk ulusal kahramanımız Hektor’un çağrısı ve birleştiriciliğine kulak vererek, ona ağıt yakarcasına vedası ve sevgili eşi Andromache’yle olan aşkının iki sanatsal dışavurumunu kapaklaştırdığımız dergimizde ayrıca Fransız Devriminin ünlü ressamı Jacques-Louis David’in Troya’ya odaklanarak Paris, Helen, Hektor, Patroklos ve Aşil’i içeren yapıtlarına yer veriyoruz. Kimlik veya benlik bunalımına imkân tanımayacak kadar zengin bir insanlık birikimini içeren topraklarda yaşadığımızın farkına varmak adına,

Sanatla kalın dostlar.


Azizm’in Notu: Yeni yılın ilk ayında Azizm Sanat E-Dergi’nin Ocak 2019 tarihli 133. sayısı için dilediğiniz konuda makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, video, resim ve fotoğrafı 5 Ocak tarihine kadar azizm.sanat@gmail.com adresinden yayın kurulumuza iletebilirsiniz.

7


8

Paris ve Helen’in Aşk Jacques-Louis David 1788


9 SÖYLEŞİ: AYKAN ÖZENER

Bir arkeolog olarak Troia sizin için ne ifade ediyor?

Sözlü edebiyattan yazılı edebiyata geçişin ilk örneklerinden birisi olan İlyada’nın arkeologlar için önemi elbette büyüktür. Bugünkü edebiyatımızın bile temelinde o yatar. Kazılarda ortaya


10 çıkarılan eserlerin çoğunda karşımıza çıkan tanrı ve tanrıça figürlerini oradan aldığımız bilgiler doğrultusunda tamamlıyoruz. Mitolojik sahnelerin yer aldığı birçok eseri oradan okuyoruz. Çünkü Hellenistik dünyayı ve onların dünyevi olaylara nasıl baktığını anlatan figürler bunların çoğu. Ancak bunları bugünkü Troia kenti örneği üzerinden okursak bir garip kalıyor. Troia ile İlyada destanını birlikte ele aldığımızda birçok şey eksik kalıyor. Troia kenti İlyada’da geçen kent mi? Yoksa bugün bulunan kent anlatılan Troia değil mi? Etrafında az da olsa şüpheler hala var. Üst üste dokuz yerleşimden oluşan ilginç bir yerleşim Troia. Bu bile geçmişten beri ne kadar önemli bir yer olduğunun göstergesi. Arkeoloji eğitimimde beni en çok zorlayan yerlerden birisiydi. Hocalarımız, kent planını ezbere çizmemizi isterdi bizden. O kadar kasılmıştım ki; Çanakkale’ye geldikten ancak 8 yıl sonra görmeye gittim kenti. Diğer insanların yaşadığı şaşkınlığı ben de yaşamıştım. Karşımızda hiç alışık olmadığımız bir antik kent vardı. Hellenistik uygarlığın alışık olduğumuz hiçbir mimari parçasını görememek büyük bir hayal kırıklığıydı ilk başlarda. Çünkü çok küçük bir höyükle karşılaşıyorsunuz. Destan o kadar büyük ki, kent yanında küçücük kalıyor. Üstelik höyük kazıları hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim. Klasik Arkeoloji eğitimi almıştım. Ben Efes, Priene vb. kentlerde gördüğüm mimarileri çözümlemek temelli bir eğitim almıştım. İlk başlarda bu çok zorladı sanırım. Ancak sonrasında defalarca ziyaret ettim. Höyüğü sindirmeye başladıkça önemi çok arttı benim için. Üstelik destanın geçtiği katman 6. katmandır. M.Ö 1200’lere kadar uzanan bir tarihtir bahsi geçen savaş. Aka’ların güçlü olduğu yıllar yani. O yüzden hiçbir zaman çok rahat okunan bir kent olmadı benim için. Arkeoloji tarihi ve uzamı açısından Troia antik kentinin anlamı nedir? Homeros’un yarattığı muazzam destanların antik kentin önüne geçtiği ya da onu gölgede bıraktığı söylenebilir mi?


İlk cevabımda biraz değinmeye çalıştığım gibi; evet destan antik kentin önüne geçmiştir. Gölgede bile bırakmıştır evet. Homeros’tan devam edecek olursak, İlyada’da mutlak, Odesa’da ise dolaylı yoldan odak nokta olmayı sürdüren Troia’da anlatının ne kadarı tarihsel gerçeklere dayanıyor? Troia savaşları üzerine birçok eser yazılmıştır. Ancak elimizde sadece Homeros’un İlyada ve Odesa’sı var. Diğerleri kayıptır. Homeros savaşı kurgulamamıştır. Sözlü edebiyatın ürünü olan destanı sadece biçimlendirmiştir. O yüzden tam tarihler üzerinden konuşmamız imkânsızdır. Ancak M.Ö 1200’ler de Deniz Kavimleri Göçü yaşandığını biliyoruz. Akaların bu dönemde güçlenip boğazlar yoluyla Anadolu kıyılarına ufak yerleşimler kurduğunu da. Anadolu’nun o yıllardaki gerçek sahipleri olan Luviler ve Hititlerin bu göçler sırasında güçlerini kaybederek gerilediklerini biliyoruz. İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı sonrası Mondros Ateşkes Anlaşması’nı “Agamemnon” zırhlısında imzalatmalarından yola çıkarak bir zihniyet olarak Batı’nın Troia’dan güdülenme amacının somutlaştığı görülüyor. Benzer bir durumu, Troia ile tarihsel/kültürel ortaklık gütmeyi Türkiye’de ya da bir zihniyet olarak Doğu’da sizce görebiliyor muyuz ya da hiç gördük mü? Çanakkale Savaşlarında tarihi olayları ve sembolleri kullanmaya özen gösteren müttefikler tarihe bir gönderme olarak ilk mermiyi Agamemnon  zırhlısına attırmışlardı. Bilindiği üzere Agamemnon Homeros’un İlyada destanında Truva’ya saldıran ve hile ile Troia’yı ele geçiren Yunan kralıdır. Müttefiklerde savaş boyunca, kendilerini İlyada destanının Troia’yı zapta gelen kadim Yunan ordusu ve tabii ki Türkleri

11


12 de Troialı olarak görme fantezileri görülmüştür. Hatta bu durum Türk tarafını da etkilemişti. Yeni Mecmua’da yayımlanan bir makalede bu münasebetle şöyle bir cümle vardır:  “Troia bir hayaldi, Çanakkale gerçek!” Bu durum daha sonra da sürmüştü; 31 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi aynı  Agamemnon zırhlısında imzalanmıştı.

18. yüzyıl sonunda sanayileşme sürecini tamamlayan batı ülkeleri, köklerini Hellen uygarlığına bağlamaya çalışır. Bunun izlerini Anadolu’ya gönderdikleri gezginlerden de sürebiliriz. Anadolu’dan topladıkları eserleri ülkelerine götürüp, bugünün önemli müzelerinin temellerini attılar. Helenizm etkisi 20. yüzyıl başlarına kadar devam eder. Sonrasında bu durum kendi aydınları tarafından bile tepki almıştır. Örneğin benim bildiğim bir kitap bu sorunu çok ciddi bir şekilde ele alır. (“Kara Atena” Martin Bernall) Sorunun ikinci kısmına cevap verebilecek birikime sahip değilim. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in Yunanistan seferine çıkacağı sırada Roma İmparatoru’nun karşında bizi bulursun demesine içerlediğini biliyorum. Roma İmparatoruna bir mektup yazar. “Ne çabuk unuttun bizim kardeş olduğumuzu! Sen de bu toprakların çocuğusun” benzeri bir mektuptur bu. Aneas Destanı’nı okumuş Fatih. Roma’yı kuran Etrüksler Anadolu’dan gider ve ilerleyen zamanda Roma İmparatorluğuna dönüşür. Bu mektup bugün Topkapı Sarayı’ndadır. Fotoğrafçı ve hatta bir arkeoloji fotoğrafçısı olarak, Troia’nın sizin sanatınızı somut ve soyut açılardan nasıl beslediğini öğrenebilir miyiz? Çok zor bir soru. Nasıl etkilediğini veya etkileyip etkilemediğini gerçekten bilmiyorum. Ancak dolaylı yoldan mutlaka etkilemiş olsa gerek. Aynı zamanda bir sinemacısınız ve sizce bugüne dek Troia’nın uyarlamaları arasında göze çarpan filmler ve sahneler hangileriydi? Destanların ve kentin sinemasal


açıdan hak ettiği görsel anlatımlara ulaştığını düşünüyor musunuz? Kendimi sinemacı olarak görmüyorum ama çok iyi bir sinema izleyicisi olduğumu söylemeliyim. Yine tam hakkını verebileceğimi düşünemediğim bir soru bu. Zira tarihi destanlardan yola çıkan filmleri pek izlemem. Sonuçta bu tür filmlerin şoven duyguları yeşertmek veya ulus bilinci yaratmak için çevrildiğini gördüm çok önceden. Ama Spartaküs gibi filmleri izlemişliğim vardır. İlginç gelecek, sanırım Çanakkale’de yaşadığım için Truva filmini izledim. Çorum versiyonunu izlemeyen kalmamıştır sanırım bu filmin. Bu gayet güzel bir cevap olacaktır sorunuza. Yani sözleri değiştirilmiş bir film nasıl da komik bir forma dönüşmüş değil mi? Çünkü sahneler klasik Hollywood soslu klişelerden oluşuyordu. Günümüzde sinema sektörü çok gelişti. Mekân kurulumlarını gerçekten güzel yapıyorlar. Bu konuda benim en beğendiğim film(dizi film) Roma İmparatorluğu’dur. Mekân, giysi vb. tasarımları gerçeğe çok yakındı. Son dönemde bir de Vikingler’i çok başarılı buluyorum. Orada da klişeler var elbet ama en azından bugüne kadar haklarında pek bir şey bilmediğimiz Vikingler’i Arkeolojik buluntular ve antik kaynaklardan yola çıkarak gerçeklik duygusunu arttırmışlar. Neyse konumuza dönecek olursak; Troia gibi yeri bugün bile tartışılabilen bir kenti, eldeki verilere göre iyi kotardıklarını düşünüyorum. Bizim bir de atımız var biliyorsunuz Çanakkale’de. Bu atı oldukça beğeniyorum. Süleyman Demirel tam tersini söylemişti. Bizim yerli at daha güzel diye. Ama filmden geriye kalan bugün kent merkezindeki at İlyada’da geçen konusuna çok uygundur. Akalar onu uzun yıllar süren savaş sonucunda yanan gemilerinden inşa ederler der Homeros. Çanakkale halkının UNESCO Dünya Mirası Troia ile iletişimini ve etkileşimini yeterli buluyor musunuz? Arzu edilen ya da olması gereken alımlama/özümseme gerçekleşiyor mu?

13


14

Bu sorunuza net bir şekilde “Hayır” diyebilirim. İnanmayacaksınız Troia’yı görmeyen o kadar çok Çanakkale’li vardır ki şaşarsınız. Belki siz de rast gelmişsinizdir. Bundan birkaç yıl önce Uğur Dündar bir Çanakkale Savaşları özel programı yapmaya gelmişti. O zaman at daha yeni gelmişti kente. At hakkında sorular soruyorlardı halka. Atın gerçekten kazılarda bulunduğunu zannedenler mi ararsınız yoksa atın içinden Mehmetçiğin çıkıp Yunanlıları yendiğinden bahsedenler mi? Kentliye sorulan sorulardan birisi de Troia filmini izlediniz mi sorusuydu. Herkesin söylediği tek şey Brad Pitt filmi olmuştu. Bu yıl Troia Yılı ilan edilmişti biliyorsunuz. Valilik bu kapsamda yapacak etkinlik bulamıyordu az daha. Son anda çoğu zorlama bir sürü etkinlik bulup yaptılar. Yaratıcılık işleri bizde bir kabızlık halidir. Entelektüel insanla dalga geçen bir toplumuz malumunuz. Durum böyleyken, bir şeyler beklemekte tuhaf aslında. Troia’dan çıkıp Anadolu’ya ve ötesine geçecek olursak, Aykan Özener’in sanatını önümüzdeki dönemlerde hangi çalışmalarda takip edebileceğiz? Jean Baudrillard’ın Sanatın Komplosu adlı manifestosunu okuduktan sonra sanat olarak bakmaktan uzaklaştım yaptığım işe. Artık en büyük derdim belge bırakmak geriye. Çanakkale’de olduğum süreçte birçok foto-öykü gerçekleştirdim. Balıkçılar, roman mahallesi Fevzipaşa, Kazdağları, İmroz (zorunlu göç) vb. projelere imza attım. Şimdilerde sürdürülebilir yaşamın peşinde olan insanların hikâyesini bitirmeye çalışıyorum. Ardından geçen sene Ermenistan’da gerçekleştirdiğim çekimlerimi kurgulayıp bir öykü yaratmaya çalışacağım. Bir de geçen sene uzun yıllar çalıştığım üniversiteden emekli oldum. Kendime Anadolu’da gerçekleştireceğim çalışmalarım için bir karavan yaptırdım. Eşimle birlikte “Unutulmuş Yollarda, Unutulmuş İnsanlarla” isimli bir blog kurduk. Burada hakkında kısmında yazdıklarımız ne yapmaya çalıştığımızı anlatıyor. Sizinle de paylaşayım;


Unutulmuş yollardan kastımız;

15

Yollar hepimizin bildiği gibi, kültürel etkileşim ağlarıdır. Ekonomik gelişim veya çöküşle önem kazanır, önem kaybeder. Tarihsel süreç boyunca birçok yol zaman içerisinde önemini yitirmiştir. Ona bağlı yaşamını sürdüren kent merkezleri de aynı kaderi paylaşmıştır. Unutulan yollar beraberinde, unutulmuş kentleri de bırakır arkasında. İşte biz, içinde yaşadığımız günden, o yıllardan kalan arkeolojik yerleşimlere gidip, izlenimlerimizi paylaşacağız sizinle. Amacımız 21. yüzyıla ulaşmış olan yerleşimleri kayıt altına almak ve okuyucuyla paylaşmaktır. Bu herkesin bildiği bir yer olduğu gibi, bilinmeyen veya çok az bilinen bir yerleşim de olabilir.

Unutulmuş insanlardan kastımız ise;

İçinde biraz politik bir dil barındıran bir şey aslında. Anadolu coğrafyasının bugünden bakarak sosyolojik, antropolojik ve etnoğrafik fotoğrafını çekip, fotoğraftakilerin kısa öykülerini sizlerle paylaşmayı ve gelecek yüzyılların araştırmacılarına kaynak bırakmayı amaçlamaktayız. “bir yabancı genelde, misafir olduğu ocakta, ev sahibinin, belki de kendi dostlarından bile gizlediği, önemli sırları duyar.” Tocqueville Takip etmek isteyenler için web adreslerimizi vereyim; https://unutulmusyollarda.wordpress.com/ instagram adresimiz ise; unutulmusyollarda

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ben bu fırsatı tanıdığınız için çok teşekkür ederim.

Onur Keşaplı


16

Patroklos Jacques-Louis David 1780


17 Sekülerleşme Ekseninde Troya Uyarlamaları Onur Keşaplı

Aydınlanmacı bir devrimle 1923 yılında kurulan ve kısa sürede ortaya koyduğu hamlelerle ideolojik dönüşümün yanı sıra zihniyet dönüşümünü de çağdaşlaşma bağlamında başlatmaya çalışan, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin, 1940’larla başlayan uzun soluklu bir karşı devrimle, günümüzde adeta bir yanılsamaya dönüştürüldüğü görülmektedir. Kurumların niteliksiz hale getirildiği, eğitimin Aydınlanma öncesi referanslarla bezendiği, bir bütün olarak kuruluş felsefesi ve kurucuların saldırıya uğradığı şimdiki zaman Türkiye’sinde Atatürk’ün, Cumhuriyetçilik, Devletçilik, Devrimcilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik


18

olarak temellendirdiği altı ok ilkelerinden en çok saldırıya uğrayanın, anayasaya nispeten geç bir tarihte, 1937’de girmiş olan Laiklik ilkesi olması düşündürücüdür. Din ve devlet işlerinin ayrılması şeklinde beylik bir söylemle özetlenen laikliğin, Hristiyanlığa göre daha geç ve reform geçirmeksizin süren bir ortaçağ sürecinden geçen/geçmekte olan Müslüman dünyanın hegemonyası için niçin başat tehdit olarak algılandığı bu basit tanımından bile anlaşılmaktadır. Egemenlik kaynağını gökten alan ve tanrısal bir dokunuşla kutsal bir görevi yerine getirdiğini iddia eden, dahası buna bizzat inanan bir yapılanmayı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde filizlenen ve özellikle İkinci Meşrutiyet ile büyük bir kazanım elde eden modernist düşüncenin birikimi üzerinden gerçekleştirdiği devrimle aşan Cumhuriyet kadroları, bu durumu laiklik ile taçlandırmıştır. Atatürk’ün son meclis konuşmalarından birinde sarf ettiği sözlere atıfta bulunmak gerekirse söz konusu devrim, ilhamlarını gökten indiği iddia edilen kitapların dogmalardan veya gaipten almak yerine doğrudan doğruya hayattan alan bir çağdaş bir zihniyetin ürünüdür. Niyetinden bağımsız olarak, dini temellendirmede ısrarcı muhalif yapıların tahmin edilebilen tepkileri dışında, Cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanlığı adında bir kurumu ortaya koyması, pek çok sosyalistin ve dini azınlıkların laiklik başlığında devrimin başarısız olduğu ya da başarısızlığa mahkûm olduğu eleştirisini beraberinde getirmiştir. Hâlbuki nesnel bir yaklaşımla bakıldığında devlet aygıtına hükmeden dini bir kuruma sahip Osmanlı geleneğini, dini hareketliliği denetleyebilecek bir kuruma sahip Cumhuriyet deneyimine dönüştüren Aydınlanmacı tavrı ve başarıyı görmemek mümkün değildir.


Türkiye’nin 1950’lerle beraber NATO üyeliği dışavurumuyla kapitalist bloğa eklemlenip, 12 Eylül 1980 darbesiyle serbest piyasa ekonomisini benimsemesi neticesinde dışa bağımlı ve dış ile kıyaslandığında geride kalmış/bırakılmış bir hüviyete bürünmesi, laiklik ve çağdaşlık konularında Batının ileride olduğu yanılsamasını da beraberinde getirmiştir. Öyle ki Amerika Birleşik Devletleri, Yunanistan ve daha pek çok ülkede seçimle iş başı yapan devlet aygıtının dini törenlerde kutsal kitaplara el basarak yemin ettiği unutulmuştur. İrlanda Cumhuriyeti’nin kadınlara kürtaj hakkını çok yakın bir geçmişe kadar dini gerekçelerle yasakladığı, yine Amerika’da para birimlerinin üzerinde tanrı söyleminin yer aldığı, Avrupa’nın pek çok ülkesinde, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında dini motif, söylem ve eylemlerin artışı gözle görülür bir haldedir. Bir bakıma kendi Aydınlanmacı birikimine ve devrimine ihanet ettiği görülen Avrupa kültürünün, kendi değerlerini en az kendisi kadar taşımaya ve geliştirmeye hevesli diğer coğrafyalardaki yapılanmaları saf dışı bırakmaya çalıştığı, bunu da bölgesel dini grupları destekleyerek yaptığı bilinen bir gerçektir. Batıdaki kimi uygulamaların, gündelik yaklaşımların birçoğunun hala Türkiye’ye uzak oluşu, hatta Kuran’a el basarak yemin eden vekiller neslinin hala görünür olmaması, ülkemizdeki laiklik birikiminin ve kültürünün hiç de yabana atılamayacak kadar köklü ve de güçlü oluşunun kanıtı niteliğindedir. Karşı devrimin kendi takvimine göre muazzam başarısına rağmen hala hem kâğıt üstünde hem de pek çok uygulamada kendisine yer bulan laikliğin, sekülerist bir birikimin Anadolu’da yer edinmişliğini vurguladığı söylenebilir. Sanıldığının ve sıklıkla kullanıldığının aksine laiklik ve sekülerlik aynı anlama gelmemektedir. Yukarıda da değinildiği üzere din ve devlet işlerinin ayrılmasının yanı sıra devletin her dine eşit mesafede durması anlamına gelen laiklik, daha çok kurumsal

19


20

ve politik bir tercih olarak belirmektedir. Sekülerimiz ise daha köklü ve yaygın olup gündelik yaşam ve zihniyet ile ilintilir. Osmanlılardan Cumhuriyete Sekülerleşme adlı yapıtında insanlık tarihini entelektüel gelişkinlik tarihi olarak açıklayan Osman Bahadır’a göre sekülerleşme, “insan düşüncesinde ve toplumsal yaşamda kutsallık halesinden sıyrılmak”tır. Bu sebeple sekülerleşme, “sadece değil ama esas olarak dinin etkisinin, düşünsel faaliyetlerde ve kamusal faaliyet alanlarında azalması veya kalkması anlamına” gelmektedir (Bahadır, 14: 2017). Yine Bahadır’a göre bu durum, yani sekülerleşme, hayatta kalabilme kaygısından temellenmektedir (Bahadır, 51: 2017). Buradan hareketle bilimsel/deneysel kazanım ve ispatların yanıtlayabildiği ve çözüm üretebildiği durumların oranı ile bireysel ve toplumsal sekülerleşme eğiliminin etkileşimli olduğu söylenebilir. Seküler yaklaşımın ve bilimin yetersiz kaldığı hissedilen anlarda boşluk inanç veya inancın kurallara indirgenmiş sürümü olan din ile doldurulmaktadır. Antik dönemlerde tam da bu noktada beliren ve etkisini fazlasıyla hissettiren inanç eğilimleri mythos olarak kavramsallaşmıştır. Azra Erhat’a göre terim “söylenen veya duyulan sözdür, masal, öykü, efsane anlamına gelir” ancak “mythos’a güven olmaz, çünkü insanlar gördüklerini, duyduklarını, anlatırken birçok yalanlarla süslerler”(Erhat, 5: 2000) ve tam da bu sebeple antik dönemin Heredot gibi tarihçileri tarafından eleştirilmiştir. Daha o tarihlerde bile muhalif bir yaklaşımın belirdiği mitler ve mitsel düşüncenin böylesi kalıcı bir hal almasında sekülerleşmenin yetkin olamayışı, doğa olaylarının bilimsel yorumlarının yaygınlaştırılamaması etkindir. Erhat mitin ve inancın bu zaferini biraz da epos kavramına bağlamaktadır. Ozanların ölçülü bir biçime kavuşturduğu şiirsel anlatılar olan eposların temel kaynağı mittir. Erhat’a göre “epos ne kadar güzelse, mythos o kadar etkili olur, epos’la mythos’un bu başarılı evlenmesidir ki, ilkçağdan


kalma efsanelerin ürün vere vere günümüze dek yaşamasını ve mythos kavramının çağlar ve uluslararası bir nitelik kazanarak ölmezliğe kavuşmasını sağlamıştır.” (Erhat, 5: 2000) Söz konusu eposların en bilinen örneği ise, kimilerince ilk edebi metin olarak da yorumlanan, Homeros’un İlyada ve devamında Odesa destanlarıdır. Antik mitlerin içerdiği tanrıları, kahramanları, inançları içeren, dahası bunları şiir sanatının halen en yetkin örnekleri arasında sayılacak şekilde bir araya getirerek aktaran her iki destan, günümüzde evrenselliğinden hiçbir şey yitirmediği gibi Troya’nın Çanakkale kentinde, Türkiye’de olduğundan bihaber kitleler tarafından bile en azından Troya Atı simgesiyle bilinir olduğu söylenebilir. Öyle ki Troya Atı başlı başına bir kavram olarak kentin ve hatta destanın bile zaman zaman önüne geçmektedir. Buna karşın Homeros’un Troya kentini merkeze aldığı İlyada destanı, Troya Atı mitinden önce sonlanmaktadır. Yunan yarımadasındaki tüm kent devletlerde konuşlanmış Akalar’ın, boğazlara ve doğuya hâkim Troya’ya topyekûn saldırısı ve Anadolu’da Kilikya, Hitit ve diğer halkların bir araya gelerek Troya savunmasını gerçekleştirmelerinin tarihsel kaynakları da vardır ancak mythos’un gücü tarihi tanrısallaştırmıştır. Homeros ise eposuyla o ilahlaştırmayı sanatsal bir boyuta, estetik bir anlatıya dönüştürmüştür. Ne var ki Homeros’un destanı savaşın öncesi ve sonrasına eğilmez. Yarı tanrı savaşçı Aşil’in, Aka ordusunun komutanı, Miken ve tüm kralların kralı Agamemmon ile yaşadığı gerilim ve savaşmayı reddetmesiyle başlayan destan, Aşil’in destanı olarak gelişim gösterirken, en sonunda, Troya’nın savunucusu, Prens Hektor’un Aşil tarafından öldürülmesi neticesinde Hektor’un cenazesiyle sonlanarak bir nevi Hektor’un ağıdına evrilmektedir. Öncesinde Hektor’un kardeşi Paris’in, Agamemnon’un kardeşi Menelaus’un eşi Helen ile birlikte oluşu ve onu Troya’ya götürüşüyle tetiklenen savaş, Akalar tarafından neredeyse on yıl boyunca kuşatılmasına rağmen alınamayan Troya’nın

21


22

Odysseus’a atfetilen tahta at içine yerleştirilmiş askerlerin yanıltması sonucu yerle bir edilmesi, Agamemnon’un tanrılar Poseidon ve Demeter’in dayatmaları sonucu kızını kurban edişi, daha da öncesinde Paris kötü alametler sebebiyle çocukken Troya’dan sürülmüş ve kimliğini bilmeden dağda çobanlık yaparken kendisini bir anda Afrodit, Athena ve Hera’dan oluşan tanrıçaların güzellik yarışmasının yegâne jürisi olarak buluşu ve yaptığı tercih ile kentinin kaderini çizmesi gibi çoklu anlatılar Homeros’un destanının ötesinde yer alan ancak onunla doğrudan ilintili diğer mitlerdir. Bu upuzun girizgâh, 2018’in Troya antik kentinin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girişinin yirminci yılı vesilesiyle Troya Yılı ilan edilmesi sonucu, yakın dönem Troya uyarlamalarının, sıklıkla yeni orta çağ olarak nitelenen günümüzde sekülerlik açısından nerede konuşlandığının ele alınacağı bu çalışmanın hudutlarını belirlemek amacı gütmektedir. Çalışmada 2004 yapımı Troya filmi ve 2018 yapımı, sekiz bölümlük Troya: Bir Kentin Düşüşü adlı dizi filmin eleştirileriyle birlikte sekülerleşme ekseninde nasıl bir seyir izledikleri ortaya konulacaktır. Tanrıların tetiklediği, başlattığı ve hatta bizzat savaştığı, destanın her bir anına sirayet ettikleri İlyada, Odesa ve hepsini çevreleyen Troya mythos’unun yakın dönem Batı sinemasında sekülerlik ekseninde nasıl bir sınav verdiği, topraklarımızın ev sahipliğini yaptığı en ünlü ve evrensel destanın, şimdiki zamanın zihniyet dönüşümlerini anlamada fayda sağlayacağı aşikâr.

“Troya” Ya da Sekülerleşemeyenlerin Sonu

2004 yılında, Wolfgang Petersen’in yönettiği ve ülkemizde Truva adıyla gösterime giren Troy, kalabalık ve ünlü oyuncu kadrosuyla göz doldururken, özellikle 1995 yapımı Braveheart / Cesur Yürek ile başlayan tarihi kahramanlık destanları akımının son büyük örneklerinden biridir. Aşil’i Brad Pitt’in, Hektor’u Eric Bana’nın, Paris’i ise Orlando Bloom’un canlandırdığı


filmin yardımcı rollerinde Diane Kruger Helen’e, Brian Cox Agememnon’a, Peter O’Toole ise Troya kralı Priam’a hayat vermiştir. 160 dakikaya varan süresi, yapım ölçeğinin büyüklüğü ile tipik bir Hollywood gişe filmi olarak hazırlanan yapıt, aynı yıl yaz olimpiyatlarının Atina’da gerçekleşecek olmasından hareketle Yunan ve Yunanistan vurgusunun arttırıldığı bir içeriğe dönüşmüştür. Öyle ki filmin üzerine tarihi yazılar bindirilmiş harita görseliyle açılan başlangıcında büyük harflerle yazılmış Yunanistan altında Troya’ya saldıran tüm Aka kent devletleri belirtilmiş ancak koskoca küçük Asya yarım adasında Anadolu sözcüğünün yazmaması bir yana hem mythos’ta hem de tarihi buluntularda ortaya çıktığı üzere Troya’ya saldırılarda yardım eden diğer halkların ve kentlerin adları dâhil yer almamaktadır. Ek olarak oldukça özensiz yazılmış diyaloglar ile heba edilen zengin oyuncu kadrosu, yönetmenin yapım öncesinde Çanakkale’ye bir kez bile gelmeyip mekân çalışması yapmaması neticesinde, filmin çekildiği Malta ve Meksika’yı fazlasıyla hissettirecek şekilde güneşin denizden doğduğu ve çölümsü kumulların coğrafyaya hâkim olduğu gerçekdışı görüntülerle Troya ciddiye almanın güçleştiği bir yapıma dönüşmüştür.

23


24 Mitolojik bir destanda gerçekçilik aramanın yersizliği düşünülebilir ancak yönetmenin filme katmak için var gücüyle uğraştığı gerçekçilik hissi akla geldiğinde bu gibi teknik hataların can alıcılığı da artmaktadır. Wolfgang Petersen’in International Movie Database verilerine göre saçma bularak (IMDb.com) tümüyle anlatı dışında bıraktığı tanrılar, beraberlerinde din ve inanç öğelerinin de uyarlamadan çıkartılmasına ve 2004 yapımı Troya’yı bir hayli özgün bir sürüme dönüşmesine sebep olmuştur. Filmde ölümsüzlüğün tanrısallıktan kaynaklı bir özellik olmaktan çok yaşamda yapılan tercihlerin ve bu tercihlerin ışığında ortaya konan eylemlerin bırakacağı etkiler sayesinde mümkün olabildiği vurgulanmaktadır. Zeus, Ares, Athena, Apollon, Poseidon ve diğer tanrı ve tanrıçaların yalnızca kimi diyaloglarda işitildiği filmde hiçbir tanrının varlığı, ağırlığı yoktur. Aşil’in yarı tanrı oluşu filmde işlenmez hatta bu noktada Troya filmin henüz başında kendisinin öldürülemez olduğunu duyduğunu söyleyen çocuğa Aşil’in “eğer öyle olsaydı zırh kuşanmakla uğraşmazdım” sözleriyle yanıt vermesini sağlayarak safını belli eder. Troya’ya sefere çıkıp çıkmama konusunda kararsız kalan Aşil’in tanrıça annesi Thetis ile gerçekleştirdiği buluşmada annenin ölümsüzlüğü dile getirilmediği gibi kim olduğu, ne olduğu da açık edilmez. Bilinen en büyük savaşçı olan Aşil, bizzat eyleme karışarak tarihe geçecek olaylar ortaya koymak ve bu sayede ölümsüzleşmek istemektedir. Zira hâlihazırda filmin dünyasındaki Aşil ölümsüz değildir. Tanrıları gördüğünü ve onların insanları kıskandığını bildiğini söyleyen Aşil, her ne kadar mitolojide olduğu gibi Paris’in ayak bileğine attığı ok ile yaralanıp ölse de, filmde Aşil topuğunun neden incinebilir bir nokta olduğu öncülenmediği için seyir olarak herhangi bir tanrısallığa imkân tanınmaz.


25

Filmin Troya kenti cephesinde ise Hektor’un destanda olduğu gibi duygusal, insani özelliklerle kahramanlaştırıldığı görülür. Aşil’in zıddı olarak savaş yanlısı olmayan, adını tarihe geçirip ölümsüzleşmek gibi bir gaye de taşımayan Hektor, kentine yapılan saldırısı sonucu halkı korumak adına eyleme geçmek zorunda kalmaktadır. Buna ek olarak Hektor karakteri filmde sekülerleşmiş benliğin temsilcidir. Ona göre savaşların gidişatı tanrıların arzusu, istediği, müdahaleleriyle değil ordunun durumu, hazırlıklar, disiplin, stratejiyle şekillenmektedir. Kentin koruyucu tanrısı olarak belirtilen Apollon’un desteğiyle savaşı kazanacaklarını dile getiren babasını ve dini görevlileri Apollon tapınağını yerle bir eden ve tapınaktaki herkesi öldüren Aşil’e ve işgalci ordulara karşı Apollon’un hiçbir karşılık veremediğini belirterek eleştirir. Hektor’un komutanlığında kalabalık ordulara karşı başarı kazanan Troya ordusu, sekülerleşme konusunda Hektor’un yapayalnız oluşu nedeniyle din adamlarının etkisinde kalan Priam’ın kararları sonucu yanlış stratejiler izlemeye başlar.


26 Filmde Troya’nın akıbeti din adamlarının Hektor’un tanrılarla alay edecek şekilde taşladığı alametler, kuş ve sürüngenler üzerine getirdikleri kutsal yorumlar sebebiyle yıkıma doğru sürüklenir. Dini yönlendirmeler sonucunda Hektor’un ölümüne sebebiyet veren saldırgan girişimler ve en nihayetinde Troya Atı hilesi, abisinin seküler etkisinde kalan Paris’in aksi yönde tavır almasına rağmen yine din adamlarının baskısı sonucunda Yunan ordusu açısından başarıya ulaşması ve tüm kentin yok olmasına sebep olur.

Film, destanın finalinin biraz ötesine geçerek Hektor’un yanısıra Aşil’in cenazesi ve her ikisinin de dünyevi kahramanlar olarak eylemleri sayesinde ölümsüzlüğe kavuştuklarını dile getirerek sonlanır. Petersen’in tanrıları tamamen dışarıda bırakan laik uyarlaması, her ne kadar metne sadık ya da başarılı bir uyarlama olmasa da laiklik, sekülerlik ekseninde özgün bir


27 örnektir. Öyle ki Troya’nın alt edilişinde Agamemnon’un ısrarı, Aşil’in gücü ya da Odyseus’un zekâsından çok sekülerleşmiş bir Hektor’un sekülerleşememiş babası ve onu etkilemeyi sürdüren din adamlarının yanlış yorum ve kararlarının etkisi baskındır. Buradan yola çıkarak filmin laik bir vurgu taşıdığını dile getirmek mümkündür ancak bunun ardında yatan güdülenmenin aydınlanmacı ve çağdaş bir zeminden yükseldiğini söylemek ikilem taşımaktadır. Zira İlyada’da Aşil’in aşığı olarak yer alan savaşçı Patroklos’un Troya filminde eşcinselliğe yer vermeme tercihiyle kuzene dönüştürülmesi filmin topyekûn çağdaş bir zihniyet ürünü olduğu iddiasını zayıflatmaktadır. Ayrıca Troya’nın seküler önermesini yönetmenin tanrıtanımazlığından ziyade dönemin Hollywood eğilimlerinde aramak daha doğru olacaktır.


28

1980 ve 1990’ların gişe filmlerinin büyük bölümünde kendisini hissettiren, yer yer saçmalığı ya da sululuğa varan gerçek dışı aşkınlık eğiliminin 1990’ların ortaları ve özellikle 2000’lerin başında gerçekçilik arayışına evrildiği görülmektedir. En bilindik örnek olarak, parodi halini alan James Bond serisine ara verilmesi, bir nevi karşıt James Bond olarak çok daha gerçekçi bir ajan serisi şeklinde büyük beğeni toplayan Jason Bourne üçlemesinin ortaya çıkışı ve sonrasında Bond’un Bourne’laşarak perdeye dönüşü gösterilebilir. Burada kendiliğinden meydana gelen bir zihniyet değişiminin tetiklediği eğilim aramak, sekülerleşme hudutlarında mantığa aykırı düşmektedir. 1990’lara komünizm karşısında zaferle giren kapitalizmin vaadi olan refah toplumunun gerçekleşmemesi, buna karşın geride bırakılan Soğuk Savaş’ın yerini farklı ölçekler ve bölgelerde yaşanan sıcak çatışmalara bırakması, hayal kırıklığını küresel olarak yaşatmıştır. Ek olarak 2001 yılı 11 Eylül’ünde New York’taki Dünya Ticaret Merkezi kulelerine yapılan terör saldırıları kitleler nezdinde gerçeğe, gerçekliğe olan gereksinimi de arttırmıştır. Aslı Daldal’a göre “sınıf çatışmalarının dengelendiği, yönetici sınıfın toplumun değişik katmanlarına uzlaşmacı ve ‘ilerici’ bir tutumla yaklaştığı tarihsel dönemlerde(özellikle savaş, darbe sonrası gibi toplumsal kriz dönemlerinde, dağılan ama tamamen parçalanmayan toplumu ‘yeniden canlandırma’ gibi amaçların öne çıktığı zamanlarda) sanat alanında ‘gerçekçi’ bir eğilimin ortaya çıktığı” (Daldal, s. 56: 2005) görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında Troya uyarlaması ilahlaştırmaların, gerçek dışı, akıl dışı temsillerin perdeden çekildiği bir dönemin hem ideolojik hem de sinematografik olarak ruhuna uygun bir anda gerçekleştirilmiş olup, bu zihniyet dönüşümünü karşılayacak şekilde tanrıları bile ancak destanı yazılacak eylemler ortaya koyabildiği takdirde ölümsüzleştiren, bu noktada onları insanlarla eşit tutan bir uyarlama olarak dikkat çekmektedir.


Şark Cephesinde Değişin Bir Şey Yok – “Troya: Bir Kentin Düşüşü” Sinema seyrini, seyir sözcüğünün taşıdığı eylemin mekânını ve biçimini değiştirerek dönüştüren Netflix’in, aynı zamanda sinema karşısında kan kaybeden küçük ekran işleri olan dizileri tekrar canlandırması ve hatta sinema filmlerinin önüne geçecek bir seviyeye taşıması başlı başına bir yazı konusu. Sayısız Netflix işi arasında 2018 yılında bir İlyada uyarlaması olması, UNESCO kararı düşünüldüğünde ne kadar tesadüf bilinmez ancak İlyada, Odesa ve bir bütün olarak Troya mtyhos’larının hala ne kadar talep ve tercih edilir oluşunu göstermesi açısından önemlidir.

David Farr’ın yönettiği her biri birer saat olan sekiz bölümlük Troya: Bir Kentin Düşüşü dizisi, şuana kadar ekrana ya da perdeye uyarlanan Troya denemeleri ile kıyaslandığında destana ve etrafındaki mitlere en çok sadık kalan uyarlama olarak dikkat çekmektedir.

29


30

Homeros’un İlyada’daki başlangıç ve bitiş anlarını öncesi ve sonrasına doğru çekiştiren yönetmen, nispeten zayıf oyuncu kadrosu ve yapım ölçeğinin küçüklüğüne rağmen karakter inşası bağlamında özeni ve cesur kararlarıyla sınırları aşmaya çalışmaktadır. Troya kentinin mitolojide kaderini belirleyen, Paris’in jüriliğinde gerçekleşen üç tanrıçanın yarıştığı güzellik yarışmasıyla başlayan yapım, hemen başlangıcında tanrısal müdahalelerin etkisini, ağırlığını hissettirmekte ve laik kalma gibi bir tercihi olmadığını ortaya koymaktadır. Yönetmenin henüz açılışta, hikâye daha serim aşamasına bile varmamışken yaptığı bu seçim ile Antik dönem tiyatro ve sonraki çağlarda sinema da dâhil olmak üzere pek çok disiplinin başvurduğu deus ex machina dokunuşu akla gelmektedir.

Deus ex machia, “içinden çıkılamayacak kadar karmaşık ve tehlikeli bir durum oluştuğunda, tiyatro sahnesine dışarıdan (ex) palanga sistemiyle (mekanik) her şeye gücü yeten bir tanrı (deus) indirilir ve sorunu çözer. Bu aygıtın çözdüğü sorun, sürekli tekrarlanan, mevcut koşullarda çaresi bulunamayan


bir kriz durumu” (Alogan: 2018) olarak açıklanabilir. Daha çok olay örgülerinin kırılma anlarında tercih edilen bu dokunuş, Netflix Troya’sında hemen başlangıçta kullanılarak tüm olayları tetikleyen tanrısal dokunuş ortaya konmuştur. Dizinin özellikle ilk bölümlerinde sıklıkla ekrana taşınan ve kendi aralarında da tartışan tanrıların ölümler tarafından görüldüğü ve hissedildiği anlar ise uyarlamanın can alıcı kısımlarındandır. Yönetmen bu sahneleri dini bir ağırlıktan çok karakterlerin daha katmanlı birer birey olmaları için kullanmaktadır. Örneğin 2004 uyarlamasının mutlak kötüsü olan Agamemnon, David Farr’ın yönetiminde Poseidon ve Demeter’in ısrarı ve ordusunun önde gelen savaşçılarının baskısı sonucu öz kızını tanrılara kurban eden, bakış açısına göre kurban ile kötü arasında seyreden bir figürdür. Uyarlamada sekülerleşme açısından dikkat çeken durum ise savaşın HelenParis aşkından daha büyük ticari, politik amaçlardan çıktığı vurgusunun doğru bir şekilde verilerek tarihsel gerçekliğe yaklaşan bir tutum takınmasına karşın, tanrıların buyrukları ve bu buyruklar yerine getirildiğinde yaşanan gelişmelere bakıldığında ölümlü gerçekliğinin hafifliğidir. Zira hiçbir eylem karakterlerin alınyazılarını değiştirmesine yol açmaz. Paris’in kimliğini bilmediği çobanlık yaşamında bir anda Zeus’un zorlamasıyla güzellik yarışmasında jüri oluşu ve ona en güzel kadının aşkını vereceğini söyleyen Afrodit’i seçmesi, yarışmayı kaybeden Athena ve Hera’nın Troya’nın yıkımına karar vermelerine neden olmaktadır. Uyarlamada Paris’in Priam tarafından Troya’dan uzaklaştırılmasının temelinde yatan da Paris’in doğumuyla beliren yıkım alametleridir. Bu alametlere göre Paris yaşadığı sürece Troya’yı yok oluş beklemektedir. Dizinin son bölümlerine doğru öldüğü ancak yeniden dirildiği iddia edilen Paris’in kaderinin de sıfırdan yazılacağı savaşta Troya’nın tarafını tutan Afrodit tarafından dile getirilmektedir. Ancak Zeus bu durumun yanlışlığı, kadere karışmanın onların

31


32

bile haddi olmadığını belirterek Afrodit’i ikaz etmekte ve kader vurgusunun tanrılardan bile daha kutsal bir noktaya çekmektedir.

Seküler Çağ adlı eserinde ele aldığı kapsamı “seküler bir çağ, insan gönencinin ötesinde her türden hedefin silikleştiği, daha doğrusu insan yığınları açısından bu silikleşmenin tahayyül edilebilir bir hayat içinde yer bulduğu çağdır. Sekülerlik ile kendine yeterli hümanizm arasındaki kritik bağ budur.” (akt., Bahadır, 16: 2017) sözleriyle açıklayan Charles Taylor’ın tanımından yola çıkarak Netflix uyarlamasının bunun tam zıddına karşılık geldiğini ve sekülerleşme açısından uyarlamanın, temsil açısından laiklik karşısında yer aldığı görülmektedir.


33

2004 uyarlamasının Aşil ve Hektor’u öne çıkarma tercihine karşı 2018 uyarlamasında Paris ve Helen’in öne çıktığı görülmektedir. Bununla birlikte Hektor ile Paris’in kardeşleri Cassandra ve Cassandra’nın lanetlenmiş öngörüleri filmde ağırlık sahibidir. Kader adı altında yazılmış her bir alınyazısının sahnelendiği bir seyre dönüşen Troya: Bir Kentin Düşüşü’nde Paris’in ödülü bir başka açıdan lanet olarak yorumlanır. Aşil’in bir ölümsüz olarak kodlandığı ve bunun altının çizildiği dizide Hektor ise daha akılcı bir birey olarak davranmaya çalışmakta ancak derinlikli bir karakter olarak sunulmadığı için basit bir askeri güç şekline bürünmektedir. Fakat Aşil ile birebir savaşlarında onu yaralamayı başarması ile beraber Aşil’e tıpkı insanlar gibi kanı aktığını söylemesinin Aşil’in tanrısallığıyla bastırılması filmde Hektor’da nispeten ortaya çıkan seküler düşüncelerin yanılgısını karşılamaktadır.


34

Troya’ya Amazon, Kilikya ve Trakya yardımlarının aktarıldığı, metinsel ve tarihsel gerçeklerin böylesine öne çıkma imkânı bulduğu bir uyarlamada tanrıların buyruğunun en nihayetinde sürekli baskın çıkması bir noktadan sonra diziyi tiyatro seviyesine düşürmektedir. Bunda hiç şüphesiz kötü yazılmış ve oynanmış oyunculukların payı büyüktür. Zamanın ruhu açısından politik doğruculuk kodlarının sekülerleşme motifinin önüne geçtiği dizide Zeus ve Aşil’i siyahi oyuncular canlandırmıştır. Siyahlar ve beyazlar dışında etnisite çeşitliliğine özen gösterildiği fazlasıyla hissettirilmektedir. Aşil’in biseksüel oluşu bir artı olabilecekken Amazonların altı ısrarla çizilen eşcinselliği dizinin sterilleştirilmiş ve bu şekilde serpiştirilmiş “ötekiler” geçidine dönüşmesine neden olmaktaır. Kaba tabirle tribünlere oynama çabası dizinin ilk bölümlerinde bizzat savaşa da katılan ve ekran süreleri daha uzun sokulu olan tanrıların fiziken yer edinmelerini bile bir noktadan sonra arka plana almıştır. Bu noktada Troya: Bir Kentin Düşünü’nün mit ve din tercihlerinin güdülenmesine bakarken, 2004 Troya’sındaki sekülerlik eğilimine bakıldığı gibi daha toplumsal bir gidişata göz atmak gerekmektedir. 2001 sonrası gerçekçilik talebindeki artış, hemen akabinde, sinema açısından Yüzüklerin Efendisi


ve Harry Potter uyarlamaları sayesinde yavaş yavaş kaçış sinemasına doğru dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Öyle ki fantastik sinemanın yükselişi tür içi kodların gişelerinde bile kendisini göstermiştir. Aynı dönemde gösterime giren denizcilik serüveni filmlerden Dünyanın Uzak Ucu özenli gerçekçiliğine rağmen maddi başarısızlık olurken Karayip Korsanları büyün gayri ciddiyetine rağmen büyük başarı elde etmiştir. Kitlelerin gerçeklik ve hakikat arayışının artması küresel hegemonyanın üzerindeki baskıyı arttırırken Hollywood’dan gerçekliğin kademe kademe silinmesi bir tesadüften daha fazlasını hissettirmektedir (Fuster, 2018). James Bond’u ciddiyet ve gerçekliğe çağıran talebin kısa süre sonra, 2010’larla beraber Kingsman seviyesine dönüşmesi rastlantı değildir. Aynı şekilde uzun bir süredir tarihi epiklerin rafa kaldırılmış oluşu, Taht Oyunları gibi sekülerliğin büyü ile kırıldığı evrenlerin ve ayakları yere basmayan çizgi roman kahramanı uyarlamalarının egemenliğinde gerçekçilik ve seküler yaklaşımların daha küçük ölçeklere çekilerek çekilebildiğini söylemek mümkündür. Netflix’in Troya uyarlaması da, tanrısal ve mutlak kaderci tercihlerinde dini bir eğilimden ziyade küresel ölçekte yığınların politik ve sinematografik olarak kaçışı, uçukluğu ve aşkınlığı talep eder hale gelmesinden ötürü bu yönde bir temsil sunmuştur. Sonuç olarak insanlığın antik dönemlerinden bu yana zihniyet sahasında entelektüel bir mücadele olarak da kavramsallaştırılabilecek sekülerleşme eğilimi, tarihin uzun veya kısa soluklu dönüşümlerinde mevzi kazanmış, cephe yitirmiş ancak her zaman ilerlemeyi sürdürmüş bir düşünsel eylemidir. Troya gibi küresel bir mitin on yıl gibi kısa süreli iki uyarlamasındaki farklarla görülebileceği üzere sekülerlik eğilimi kısa sürelerde değişiklik gösterebilmekte ve yansımaları da bu yönde şekillenebilmekte ya da başka düşünce ve eylemleri tetikleyebilmektedir. Troya söylencesinin gelecekte de insanlığa eşlik edeceğini öngörmek zor olmamakla beraber böylesine

35


36

sevilen, karakterleri gerçekten de 2004 yapımında olduğu gibi ölümsüzleşmeyi başarmış bir destanın hala hakkını veren bir uyarlamasının veya esinlenmesinin sinemaya aktarılamamış olması ise şaşırtıcıdır. Yeni dönemler yeni eğilimlerle birlikte yeni Troyalar’a tanık olmak heyecanla beraber hayal kırıklığı beklentili endişeyi de içermeyi sürdürmektedir. Ancak, en azından Aydınlanmanın mite gerileyişinin süreklilik kazanamayacağına odaklanmak umut vermektedir.


37

Kaynakça: Alogan, Yavuz (2018). Kim Karar Verecek?, Aydınlık Gazetesi, 01.12.2018 Bahadır, Osman (2017). Osmanlılardan Sekülerleşme, Evrim Yayınları: İstanbul.

Cumhuriyete

Çok Yazarlı (2015). Mit ve Masallar, Doğu Batı Yayınları: Ankara. Erhat, Ezra (2000). Mitoloji Sözlüğü, Dokuzuncu Baskı, Remzi Kitabevi: İstanbul. Fuster, Jeremy (2018). ‘Master and Commander’: 15th Anniversary of the Franchise That Never Was, The Wrap, 13.10.2018. “Troy” https://www.imdb.com/title/tt0332452/


38

Aşil’in Öfkesi Jacques-Louis David 1825


Alman Bir Yönetmenin Amerikan Doları ile Çektiği Antik Yunan Filmi: Troy Rasim Levent 1980’lerin ortasından 1990’lar ortasına kadar Alman Sineması’nda Hollywood Pazar payı %82.9’du. Alman Sineması ikincil pozisyona düşmüş ve yeni bir yöntem arayışına girmişti. Wolfgang Petersen; Lewis Milestone imzalı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Stanley Kubrick’in Zafer Yolları filmlerinden daha profesyonel ve güçlü bir savaş filmi yapar 1981’de: Das Boot. İkinci Dünya Savaşı’nda görevi İngiliz ticaret konvoylarını batırmak olan bir denizaltının içindeki insanların gözünden savaşa ve savaş psikolojisine güçlü bir bakış atan yönetmen, bu filmin uluslar arası başarısını değerlendirerek Amerika’ya yerleşir ve Ateş Hattında, Madenci, Enemy Mine gibi filmler çeker. O yıllarda pek çok yönetmen Amerika’ya yerleşmektedir. Zaten hali hazırda Alman Sineması’nda Hollywood pazar payı %82.9’dur. Fransa’da ise bu durum %35 Fransız filmlerine aittir. Petersen’in Alman ekolünü terk edip Amerikan düşüne ulaşmasının en önemli basamağı olabilecek Troy filminin yönetmenliğini üstlenmesiyle tarihin en önemli savaşlarından biri sinemaya aktarılacaktır. Troy, İlyada destanının bir uyarlaması değildir. Destanda geçen Truva Savaşı’nın beyazperde için yeniden kurgulanmış biçimidir. İlyada; bir entrikalar bütünüdür. Bu nedenle içerisinde çokça psikolojik ve mitolojik ögeler barındırır. Truva Savaşı’nı başlatan ve bitiren de bu entrikalardır. Fakat biz destana tarihsel açıdan değil, yönetmenin ve yapımcının gözünden bakarız, bu da klasik savaş sahnelerinden öteye geçemez. Senarist –

39


40

yönetmen – yapımcı üçayağının en kuvvetli halkası yapımcı şirket; besbelli ki bir kahramanlar filmi ısmarlar yönetmene. Yönetmen de bu doğrultuda aldığı emri, yalnızca kendisine söylenenleri uygulayarak senariste aktarır. Film çekmek yerine şirket ve set arasında bir koordinasyon görevi görür. Petersen’in çok kuvvetli bir hafızaya sahip olduğu, senaryonun her sayfasını neredeyse ezbere bildiği söylenir. Tüm bu sürecin sonunda ortaya ne bir destan, ne bir savaş, ne de bir dram filmi çıkar. Troy bir düello filmidir. Bolca kahraman ve anti-kahraman yaratılarak, Ege sahillerine kocaman bir Hollywood imzası atılır.

Film, Agamemnon’un Triopas’ın topraklarını ele geçirmek için başlattığı savaş sahnesi ile iyi bir açılış yapar. Eski bir savaş geleneği olan bire bir düello sonucu Achilles Boragrius’u öldürür ve Triopas teslim olur savaşa gerek kalmadan. Karşılaşmanın tarihine değinilmeden amacın hafifçe üzerinden geçilir. Antik çağların bu 16.000 kelimelik destanı, Petersen’in kamerasına hafif, temelsiz Hollywood diyalogları şeklinde yansır. Spartalılar, Yunanlılar,


Truvalılar. Herkesin söylemek istediği bir söz vardır, sözünü söyler ve geri çekilir. Tıpkı yozlaşmışlarla mücadele eden bir müfettişin meslektaşlarına emirler yağdırdığı ve muhataplarına beylik laflar ettiği, kısa ve öz diyaloglarla seyirciyi etkisi altına almaya çalışan 3. sınıf bir Amerikan filmi gibi. Sonuna üç nokta koyulabilecek kadar derinlikten uzak olan bu diyalogları süper kahraman filmlerinde de bolca görürüz. Kahramanlar hep aynı duygular içinde, gözleri ufka bakar. Kaşlarını hafif çatarlar. İnsani özelliklerinden arınmışlardır ve savaşa devamlı hazır haldelerdir. Öyle ki Truva Kral’ı Priamos’u oynayan Peter O’Toole film boyunca gözlerini neredeyse hiç kırpmaz. Bu sıradanlığı bozan ender planlardan biri, Hector’un Achilles’in mızrağını omzuna yedikten sonra gayet doğal bir biçimde dilini katlayarak dışarı çıkarmasıdır.

Oyuncuların doğal hareketleri dışında, filmin atmosferini ve duygu dünyasını oluşturan bir kemik yapıdan bahsedilemez. Her oyuncu kendi rolü içerisinde değerlendirilebilir, iyi, çok iyi ya da eksik kaldığı yönler tartışılabilir. Ama bu filmin bütününü açıklamaz, burada en büyük sorumluluk yönetmenindir.

41


42

Oyuncuların büründükleri rollere uygun iniş çıkış çizgileri belirlenmez ve senaryoya uygunluğu haricinde el atılmazsa, seyirci ile film arasında katarsis oluşur ve yorumdan uzak, verilenle yetinilen bir eser ortaya çıkar. Bu, sıradan bir Hollywood filmi için tartışılmayacak kadar kesin olabilir ama dünyanın en ünlü savaşlarından birini çekiyorsanız, her karaktere özgü ayrı bir parantez açılarak kişilerin kendi bakış açılarına şans tanımanız gerekir. Hollywood kahraman klişelerinden biri de, her yan rolün ana rolü beslemek ve büyütmek gibi bir görevi olduğudur. Paris ağabeyi Hector’u, Patroclus kuzeni Achilles’i, Menelaos Agamemnon’u. Filmde basamak olarak kullanılan karakterlerin tarihte önemli pozisyonları ve görevleri olduğu düşünüldüğünde, filmde bu karakterlerin diyalogları asıl kahramanların beylik laflarını ve davranışlarını sergilemelerine zemin hazırlamak için bilinçli bir şekilde yeniden hazırlandığı görülür. Tanrısal karakterleri galeyena getirmek için orada bulunan askerler, kahramanların epik yükselişlerine yalnızca kalabalık halleriyle destek olurlar. Yüzlerce Truva askeri öldükten sonra yapılan cenaze törenindeki ağıtlarda ölen askerlerin eşleri, ölen askerlerden daha insani ve etkileyici gözükür. Filmde sıradan halka en çok bu sırada yaklaşılır, bir sonraki sahne ise yine yüce meclistir. Film içerisinde sık sık vurgulanan askerlerin ölmek için yaratıldıklarından ve kayıkçıya olan meraklarından gayrı onlar hakkında pek malumatımız yok. Destanın en önemli mitolojik ve romantik temellerinden biri olan, savaşı tetikleyen Paris ve Helen aşkının kıymeti harbiyesinin üzerinde hiç durulmaz. Bu da destanı okumayan insanlar için önemli bir eksikliktir çünkü seyirci Helen’in Melenaus gibi şişman ve çirkin bir karaktere tutsak kalmasını istemez. Olayı yorumlayan ve seyirciyi içten içe tarafgir hale getiren yönetmen, Paris’i ise genç ve bebek yüz olarak betimler.


Böylece mitolojideki Tanrıların rolü filmden çıkartılır ve ortaya ucuz bir aşk hikâyesi çıkar. Güzeller güzeli Helen, çirkin ve kaba Melenaus’un elinden jön prens Paris sayesinde kurtulur. Yaratılmak istenen küçük çaplı kötü – iyi mücadelesinde önemli bir de ayrıntı vardır. Melenaus Agamemnon’un tersine, barış isteyen taraftadır ama bunun üzerinde çok fazla durulmaz. Düellonun sonuna kadar kendisinin bu özelliğiyle bağdaşık başka bir temsil göremeyiz. Çünkü Paris’in aşkının kutsallığına giden taşları Melenaus’un çirkinliği ve kabalığı dizmelidir.

Düellolarda kullanılan kamera açıları birbirini tekrar eder ve kameranın durduğu yerler savaşçıların çerçevelerinden uzağa gitmez. Truvalı prensler ve kral Truva için savaştıklarını söylerler oysa uğruna savaştıkları Truvalılar’ın gözünden hiçbir düello ya da savaş görülmez. Aks çizgisi etrafında dönen kamera yer yer düelloculara yaklaşarak yakın plan girer, ama asla surların arkasında onları izleyen soylu – halktan birinin gözünden düelloya bakış atamayız. Çünkü yönetmen bir savaş filmi çekmek yerine, kahramanların aksiyonel ve büyülü dünyasına odaklanılmasını ister. Uğruna savaşılanın önemi yoktur, o uğurda savaşanlar kıymetlidir. Uzak planlarla savaş arenasının ihtişamı gösterilmez, bunun yerine büyük savaşçıların emirleri doğrultusunda bir iki planlık görevler gösterilir. Oysa böyle bir savaşta askerlerin diziliminin ve

43


44

maneviyatının komutanlarının etkisinde nasıl değiştiğinin gösterilmesi daha faydalı olabilirdi, fakat Hektor öldükten sonra askerlerin morallerinin ve direnişlerinin kırılmasının en ufak bir örneği yok. Yine Achilles’in ordu üzerindeki etkisi savaş arenasına ‘’Yaşa!’’, ‘’Achilles! Achilles!’’ gibi naralar dışında pek yansımıyor. Birçok krallıktan oluşan Yunan ordusunda her kralın kendi kuvvetlerine hükmedişleri ve bu hükümden doğan birlik gücü, Agamemnon’un liderliğiyle beslenebilir, yıllar süren savaşa biraz daha hürmet edilebilirdi. Petersen’in Agamemnon’u ise Achilles’i kıskanmak dışında başka bir niteliğiyle gösterilmiyor. Bu da filmin asıl kahramanını Achilles yapıyor. O zaman Petersen niçin bir Achilles filmi çekmiyor ki? Kahramanların büyük bir söz edecekleri ve insanlık tarihinin en büyük savaşını veriyor olduklarına dair kadim bir bilgiye sahip oldukları çok belli. Oyuncular felsefelerini bize biraz daha aktarmak istercesine kameraya doğru yaklaşıyorlar ve kamera, karakterlerin diyaloglarına başlamadan önce ekseriyetle dairesel hareketler çizerek genel plandan baş plana doğru ilerliyor. Seyirciyi o anın büyüsüne sokmak için harika bir yöntem. Savaş sahnelerinde binlerce kişilik kuvvetleri yöneten komutanların, kılıcın ve savaşın gürültüsünü bastırırcasına attıkları naraların rütbece küçük askerlerin ve komutun askerler üzerindeki etkisini anında gösterir olması da garip olmuş. 50 bin kişinin cenk ettiği savaş meydanında çıplak sesiyle bağıran bir adamın emriyle birlikte hareket eden ordular. Komuta bayrakları ve sembolleri olmadan hareket eden orduların daha düşmanla çarpışmadan vücutlarının patlarcasına kanaması, kalkandan dahi kan çıkması Tarantino filmlerini aratmayacak cinsten olmuş. Özellikle Apollocular’ın sur dibinden atağa kalktıkları sırada fazlaca göze batan


mukavemet harekâtında mızrakların küçük bir çocuğun elinden fırlamışçasına yanlamasına ve aşağı doğru gitmesi başka bir efektif sorun.

Petersen’in bu film için seçilmesi demek, yönlendirilmeye açık olması demek. Almanya’yı terk edip Amerika’ya yerleşen ve sanatından 180 derece uzakta filmler çeken Petersen için harika bir sıçrama tahtası, yapımcı şirket içinse eşi benzeri bulunmayan bir kuklacı. Her auteur yönetmenin muhakkak kendi imzasını bırakabileceği ve destanı beyazperdeye çok daha iyi aktarabileceği bir yapım olan Troy’da Petersen; büyük bir holdingi idare eden koordinatör göreviyle yetinmiş.

45


46 Truva 2018 Mustafa Bilgin


Tarihin Getirdikleri: Tarihin Derinliklerinde Yatan Nedenler, Niçinler İsmet Şengül

Konu Troya (Truva), yıl Troya yılı. İstedim ki sadece bir boylamda kalmayıp tarihe ve insanlığın özgeçmişine ve varoluşçuluk döngüsüne de, biraz ışık tutayım.

47


48 Ben kendi varlığımdan taşınmak istiyorum. Ki kendi kendime bile sığamıyorum. Yedi iklim dört köşemle dolu doluyum. Artık ben bende gitsin diyorum. Sonuçsuz kuramlar içerisindeyim. Güne yüz dönmeyen gecenin eşiğindeyim. Umutlarım dar boğazda hayatın neresindeyim. Artık ben bende kalmasın istiyorum. Tarih sayfalarında kendimi arıyorum. Hep boşu boşuna oyalanıyorum. Düz dururken yokuşu dolanıyorum. Artık ben bana fazlayım biliyorum. Adım atacak yer yok vücudumun şehrinde.

Hiçbir canlı yetişmez boşa akan nehrimde.

Bir varmış bir yokmuşum çarh-ı devran içinde. Tarihin ak sayfaları doğru yazsın diyorum Tarihe vakıf olup tarihi bilmek. Tarihe ışık tutup güneşe gitmek. İnsanlığın ufkunda nehirleşerek Milyarlarca yıldız gibi aksın diyorum.


Biz insanlar yeniyi ve en iyiyi inşa etmeliyiz. Bütünsel bir yaklaşım kullanmalıyız çabalarımızda. Tüm varlığımıza önem vererek, ilimle, bilimle, aşkla, sevgiyle beslenmeliyiz diyorum. Zihin, ruh ve beden bizleri biz edenlerdir. Birinden dahi yoksun olursak yarım adımlık ömrümüzde yarım kalırız diyorum. Her söz eyleme dönüşen ana fikrin kendisidir. Her dil evrenselleşemez! Mutlak surette evrenselleşen dilin zamanı da gelecektir. Bu dildir ki kalpten kalbe, candan cana, ruhtan ruha akarak kokularla, seslerle, renklerle ve insanla bir bütün olarak vücut bulacaktır diyorum. HAN İÇİNDE HANCIYIZ, YOL İÇİNDE KERVANCIYIZ (1) Hayatın sonsuzluğunda meçhul birer yolcuysak, yolun engebesini bilip dikenini hesaba katamıyorsak, sadece kendimiz için var olup başkasına olamıyorsak, insanlığın yolunda düşmana hasım, dosta dost kalamıyorsak, kendimizden başkasını önemsemiyorsak, nasıl var edebiliriz kendimizi, kendimizle birlikte yola gelenimizi. Nasıl ebedileştirip en güzelliğiyle, nasıl yaşanılır kılabiliriz ki yaşadığımız dünyayı. Her günümüz yepyeni bir gün ve bizler her gün yeni bir ben olmalıyız. Farklı düşünüp, farklı konuşup, farklı inançlara sahip olabiliriz. Ana temele bakmalıyız. Ana temelde yatan nedir? Ne değildir? Onu iyi idrak etmeliyiz. İnsanlığın temelinde yatan

49


50

varoluşçuluk döngüsünü var edip ayakta tutan, anlamlaştırıp canlı ve de cansız olan tüm varlıkların sürekliliğini sağlayıp ya da sonlayan insanoğlu insandır. Temel bir ama binalar farklı inşa ediliyor olabilir, bu farklılık kutuplaşmalara taşımamalıdır insanları. İnsanlık farklı inançlı tek bir gövdedir ve insanlar da bu gövdenin ana dalları ve yapraklarıdır. Nasıl ki yaprak daldan düşerken ayrışıp toprak oluyorsa, insan da düşerken dalda ayrışır, sonsuzluğun sunağında gene toprak olarak birbirine karışır. Tek fark isimlerimiz ayrı, ama cismimiz bir. (2) Her yeni gün, yepyeni düşüncelerimizin yansımasıdır. Her yaşanmış tarih, yaşanacak olanların aynasıdır. Yeni tohumlar ekmeliyiz insanlığın toprağına, filizlenip boy vermeli sevginin doruğuna. Kuşatmamalı bizleri yanlışlar, sürüklememeli bizleri yanılgılar. Bizi biz eden insanlık, insanlığa iyilik getirmeyi şiar edinmeli. Ne kendini hiç etmeli, ne de kendisi için bir başkasını harcamamalı, harcatmamalı! Sonuçsuz kalan bir eylem yeni bir eylemin olamayacağına emsal olamaz. Tek bir yöntem ve tek bir kişi herkes için uygun olamayabilir. Birlikte güç, güçte irilik, irilikte dirlik doğar. Hepimiz yürüyen çağın yolunda insanlığa ve aydınlık yarınlara rahatlıkla çıkılacak birer basamak olmalıyız. Yoksa nasıl düşeriz işleyen çağın umut yüklü ak sayfalarına. Hiçbir medeniyet, hiçbir uygarlık ve yaşayan döngü ne bir sevdaya nede bir doymak bilmez egoya kurban verilemez. Bir kişinin vebali bir millete yük edilemez. Sadece ve sadece insanlığı var etmek için var olmalı insan,


51 yok etmek için değil. “Yokluğun pazarında varlığı satamazsın, varlık yokluğa yoklukta varlığa alıcı olamaz”. Çocuk ilk düşmede korksaydı, yürümeyi öğrenebilir miydi? Paris de aşkından vazgeçseydi bir milletin ve ulusun hezimetine sebep olur muydu hiç? Her gelen günü, bir öncekinden daha güzel kılmalı. Her gelen yıl bir öncekini aratmamalı. Her yeni doğan, doğmuş olandan daha da ileriye taşımalı kendisini. Tüm güzelliklere tamda bu noktada yola çıkılır. Verdiğin her ses gelecekte sesine yankı bulmalı. Evrende bir sonsuzluk var doğru seyret. Döngüyü döndürecek sonsuz bir kaynak var, iyi keşif et. Bulutsuz bir gecede yıldızları ve ayı. Ayaklarımızın altında yürüyen kum tanelerini, TOPRAĞI. Akıp giden nehirleri ırmakları. Üstümüzde akıp giden bulutları. Kıyıları döven dalgaları. Meyve verip vermeyen tüm ağaçları. Görüp göremediğimiz tüm canlıları. Bereketiyle can veren yağmurları. İyi hisset, çünkü evren sadece doğru olup, doğru duran ve doğru davrananları sever…


52

BİÇİMSEL DÖNGÜ TROYA –TURUVA Perspektifteki vazgeçilemeyen uygarlık.. Yeni bir döngü kuruluyor. Büyük bir umut ve bu umudun gerçekleşmesi, devamlılığının sağlam temeller üstüne kurulup ebedileştirilip tarihin getireceklerini hesaba katmasını bilmekle başlar. Tarihten yoksun bir millet, kuşkusuz ki öksüz ve geleceksiz olurdu. Unutulmamalıdır ki dün bugünü belirler, bugünler ise yarınlarda yankı bulup hissedilir. Geçmişin belleği geleceğin felaketi olmamalıdır. Geldiğimiz bu noktada sevgi bitip kardeşlik değişirse, doğruluk azalır nifak çoğalırsa, umut terk eder doğduğu toprakları. Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri. Askeri çatışmalar her zaman ekonomik değişiklik çerçevesinde araştırılıp incelenmelidir. Büyük bir gücün yükselip ve çöküşü, ya askeri güçlerinin uzun süreli savaşımında ya da ekonomik güçlerinin yerinde ve yeterince olmayışından, idareciliğinin zayıf ve yetersiz oluşunda kaynaklanmaktadır. İradeli, kararlı, azimli, erdemli bir idarecilik yükselişi güçlendirir. Güçlerin durumlarının barış sırasında sürekli olarak nasıl değiştiği, bu çalışma için savaş sırasında nasıl çarpıştığı kadar önem taşımaktadır. İyi bilinmeli ki dünya meselelerinde ilerici konumda olup başı çeken ulusların ellerinde bulundurdukları güçleri hiçbir vakit değişime uğramadan asla aynı kalamaz. Bunun etkeni farklı konumda ve de aynı durumda olan toplumlar arasındaki eşit olmayıp dengesiz büyümenin ve de


küçülmenin oluşumundadır. Var olmuş ve var olacak devletlerin yani ulusların her zaman için kudretli ve zengin olup ya da olmaması; gücünün ve zenginliğinin çok büyük oluşuna ya da sağlamlığına değil, esasında çevresindeki ulusların aynı konum ve zenginliğe fazlasıyla sahip olup ya da olmamasına bağlıdır. Her dönemde her çağda her yeni bir devingenlikte uygar bir toplum meydana getirip uygarlığın temeline oturtmak amacı altında, vahşi insan, vahşi ırk yaratma çabası ve uğraşı yatmaktadır. Vahşi olup asil gözükmek, kurt olup kuzu postuna bürünmek, adil gözüküp adaletsizliğe sığınmak şiar edinilmiştir. Bir uygarlığın, bir ulusun çöküşü dış güçlerin top yekûn amansız akınıyla da olabilir ya da kendi içinde kaynaklanan vukua gelen olumsuzluk, zayıf idarecilik, tutarsızlık, ekonomik zayıflık, şuursuzluk ya da genel bir strateji gerçekleştiremeyip sadece söylemde kalıp laf kalabalığıyla bütün olumsuzlukların üstünü örtüp geçiştirmekle de oluşabilmektedir. Troya yani Truva büyük bir ilgi ve kararlılıkla aldığı tarih sayfalarındaki yerini yine kendi karasızlığı ve zaaflarıyla kaybetmiş olup, geldiği konumda yine kendi çöküşünü hazırlamış bir medeniyettir. Toplumsal sorumlulukların fazlasıyla zayıflatılması ya da esaret altına alınarak mahkûm edilmesi için ciddi boyutta bir saptırıcılığa yeltenilmesi bireysel ahlaka dayalı olmasındadır. Oysaki toplumsal ahlak boyutunda düşünmek ve uygulamaya sunmak gerekir. Kendine reva görmediğin olguları topluma uyarlayıp empoze edilmeye çalışılması etik olamaz. Aşağılık dünyayı kendi öz varlığı olan mucizevi yaradılmışlıklığından üstün tutarak makama, servete tamah etmek ne de kötü bir hastalıktır. Ve bir millete uygun düşmemesiyle birlikte vaz geçemediği sevdasına bir ulusu feda

53


54 etmek ne de yaman bir tutku, bir çelişki, bir basiretsizliktir. Belki de asla ve asla yenilgiye uğramayacaklarının yanlış hesabını yapıp gaflete düşmek nede büyük bir yanılgıdır. Halkını yok oluşun eşiğine getirmiş olmanın bilinçsizliğine düşmek ne de yaman bir vazgeçilmişliktir. Truva savaşı yaşamakta olup ve yaşayacak olan gelecekteki kuşaklara, nesillere, uygarlıklara bir örnek bir akıl yürütme mekanizması olarak her zaman yerini alacak ve esmesini okutacaktır. Truva’yı ilginç ve ölümsüz kılan yaşanılan savaşın şekli, olma biçimi ve sonucudur. Bir millet ki böylesi bir dünyada makaslanıp yere düşen bir tüyden, tende arındırılıp yıkanan kirden daha değersiz ve kurt sürüsüne teslim edilen bir kuzu sürüsü olsun. İdareciler, krallar ya da sultanlar, prensler ve de bir ulusun can damarına nüfuz edecek yetki sahipleri olsun, hüküm sürdükleri coğrafyanın ve de ülkenin sadece ve sadece iyi bir idareciliği için iyi bir şekilde yönetilip yaşayan milleti için güzeli en güzelini yapmak yolunda mücadele verip insanlığa en iyi şekilde hizmet vermek, tüm benliği ve kararlılığıyla azimle çalışmak gerektiğinin kanısına varmak zorundadır. Yetki ve ellerinde bulundurdukları güç ona o yetkiyi veren milletten daha yüce görülmemeli ve öyle de algılanmamalıdır. Kendini halkından milletinden üstün ve hüküm sahibi olarak gören zihniyetler her daim yönettiği ulusun hezimeti olmaktan öteye taşıyamamıştır sürdüğü devranı. Dünya kalıcıdır, ebedidir, evvelden ezele gidici olan yaşayan canlılardır. Onun içindir ki dünya seni sonsuzluğa uğurlamadan sen kendini uygar bir dünyada uygar biri olarak vazgeçilmez kıl. Çünkü dünya ne hayalperestleri, ne maceraperestleri, ne kendi, kendini bilmezleri, kendini nice sonsuzluk sananları iki metrekarelik bir çukura terk etti. Peki


55 ya sen kimsin kâinat denen döngüde, dönen çarkın dişlilerinin arasında bir toz zerresi bile sayılmazsın. İnsan yaptıklarıyla anılır, yâd edilir, saygı bulur. Sen gidersin izin kalır oda gelecek yarınlarda yankılanır. Truva demişken, dünya kurulalı var olan ve canlıları var eden aşkın, yarım adımlık ömründe hep seninle, ezelden ebede yaşar sanıp kendinle kalacağına inanmak mıdır Truva’yı vazgeçilmez kılıp ölümsüzleştiren. Binlerce yıllık geçmişiyle Anadolu ve Akdeniz, uygarlık tarihi açısından oldukça büyük bir önem taşıyan, hikâyesi ve destansı yanıyla şairlere, yazarlara ve çizerlere ilham kaynağı olan, gün yüzüne çıkarılan buluntuları arkeoloji dünyasını mest edip derinden etkileyen, Troya (Truva) Antik Kenti tarihi zenginliği açısından, 1998 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınarak uğradığı büyük bir hezimetle, tarihin ak sayfalarındaki yerini almıştır. “Truva Savaşı’nın yapıldığı yer“ olarak geçen bölge konum olarak Çanakkale’ye bağlı Tevfikiye Köyü sınırları içerisindedir Mitolojik yanıyla da oldukça önem taşıyan, Truva Savaşı, Truvalı Paris’in, Sparta Kralı Menelaus’un karısı Helen’i kaçırması sonucunda Yunanlıların (Akalılar) Anadolu da ki Truva kentine saldırması ve Yunanlıların zaferiyle sonuçlanan, neden, nasıl, niçinleri masaya yatırılıp irdelenecek amansız bir savaştır. Her yönüyle çok ders alınacak, örnek gösterilebilecek, tarihe getirdikleriyle ve götürdükleriyle, büyük anlam ve kazanım sağlayacak yaşanmışlıktır. Helen iade edilip, beklenen özür ve tazminat ödenseydi belki de bu savaş hiç yapılmayacaktı. Tarihe getirdiği


56

destansı yanıyla belki de hiç bilinmeyecekti. Atıyla yâd edilip Sürgünden Mektuplar II* ölümsüzleşmeyecekti. Truva Atı, yönünde saptırılmış bir kurgu, bir hikâyede olabilir. Gemiciliğe önem verip ve bu alanda oldukça ilerde olan Yunanlılar, tanrılara, bir gemiyi sunak olarak yapmış olma ihtimalini daha güçlü kılmaktadır. Ama bu saatten sora bu sav anca pişmiş aşa su katmaktan öteye gitmez. Atın varlığına dair hiçbir bulgu ve kalıntıya rastlanmamıştır bu güne dek. Ama gemi, yanlarında her yere taşıdıkları bir sunak olma özelliğini fazlasıyla taşımaktadır. Kendi tapınaklarını ve tanrılarını gittikleri her yere götürme gerekliliği o sunağı kıyıda bırakıp gitme mantığına daha çok yatmaktadır. Karada mevcut olan tapınakların ibadetlerine sunduğu olguyu deniz seferlerine de taşıyarak tanrıların gazabında korunmalarına bir garanti ve özgüven olarak algıladıklarını iyi ölçüp biçmek lazım. Ön direğinde at başlığı taşıyan bir gemi, mantığı akla daha yatkın gelmektedir. Kıyıdan kızaklarla kaleye çekilerek götürülmesi yürüyen at tabirinin kullanılması ve Truva Atı olarak dilden dile dolaşarak bugünümüze kadar gelmesine en büyük ana etken olmuştur. Destansı yanına göre Truva Atı bu savaşın tek kazananı olmuştur. Kurnaz bir zekâyla yapılan, kendinden asırlardır söz edilmesini fazlasıyla hak eden bir savaş hilesidir. Yenilginin diğer bir nedeni ise kendi ruhlarından, yüreklerinden korkularıyla birlikte yarattıkları tanrılardır. Tanrılarına körü körüne inançlarıdır. İnancın boyutu ne kadar derinse körlüğü de o kadar vahim sonuçlar doğurur. Tanrıların öfke ve lanetinden korkmaları bırakılan sunak her ne ise incelenmeden araştırılıp tehlike boyutunun olup olmadığına bakılmadan kale kapısının üstüne gedik açılarak zarar vermeden içeri almaları sonun başlangıcını hazırlamıştır. Bırakılan sunağa zarar verecekleri an tanrıların öfkesinden ve gazabından kurtulamayacaklarına kanaat getirmeleri inanç ve de bağlılığın her zaman ölçütünde olması gerektiğini göstermektedir.


57 Truva kenti M.Ö 15-12 yy ait olan 6. tabaka, Homeros’un anlattığı Truva’dır. Homeros’un Truva Savaşı’nda bahsettiği kentin Yunanlılar tarafından tahrip ediliş tarihi olarak ilk çağda M.Ö 1184 yılı olarak kabul edilir. Savaşın tek nedeni Helen olarak bilinse de; coğrafi konum olarak kıyıdan epeyce içerde olmasına rağmen çok önemli bir liman kenti olması, iç ve dış pazarda da önemli yer tutması Yunanlılarda dahilinde olmak üzere bir çok uygarlığın iştahını kabartıp nazarı dikkatlerini cezbetmesi de savaşı kaçınılmaz kılmıştır. Truva ve savaşı, İstanbul’un fatihi Fatih Sultan Mehmet’e de ilham kaynağı olmuştur. Her yeni doğan uygarlıklar bir öncekinden aldıkları ilhamla yükseltmişlerdir insanlığın binasını. Bir varoluştur yaşayan çağın dönen dişlilerinin arasında, dökülerek yeşeren kırıntılarla yükselen yaşam döngüsü. Kâinat dediğimiz yaratılmışlığın en belirgin sırrıdır. Şüphesiz ki yaratılmışlık döngüsü asırlardır insanoğlunu fazlasıyla meşgul ederek beyin göçüne zorlamıştır. Hiç şüphe götürmeyen bir gerçek var ki insanoğlu ilk önce kendi öz varlığını tanıyıp keşif etmeye çalışmalıdır. Var olmamızdaki sır nedir? Biz insanlar maddi değeri çok da yüksek olmayan maddi ve manevi yaratıklarız. Maddi değerini gramaja vurursak, bir vahşi hayvana birkaç öğün yetecek kadar et, bir metre kare duvarın badana sına yetmeyecek kadar kireç, az miktarda fosfor, beş altı litre kan, nihayetinde iki kalıp sabun olacak


58

kadar yağ. Ne yazık ki insan denen varlık, kendini dünyadan, var olan her şeyden daha değerli daha makul bulur. Kendine bu payeyi biçerken sadece maneviyatını öne çıkarır. Değerini ona göre biçer. Oysaki insanoğlunu diğer varlıklardan ayıran tek şey düşünen konuşan bir mahlûk olmasıdır... İnsanoğlu asırlardır varlığına akıl sır erdiremediği her olguya körü körüne tapınıp bağlı kalmayı yeğlemiştir. Gerçeklik boyutuna ulaşamaması boyun eğip ram etmeyi kaçınılmaz kılmıştır. O sebeptendir ki tapınmak duygusu ağır basıp tapınılacak tanrılar ve tanrıların sunaklarını ya da tapınaklarını inşa etmeye mecbur kılmıştır insanı. Ateşi bulup ateşe tapmış, gök gürültüsünde korkmuş şimşeğe tapınmış, denizlerin hışmından korkmuş deniz tanrısını yaratıp ona tapınmış, Güneşe, fırtınaya, öküze, ineğe, üstesinde gelemediği her şeye bir tanrı tiplemesi yakıştırıp asırlarca tapınmış ve asırlarca dua edip medet ummuş. Bu söylem ne kadar da yerinde ve dosdoğru. “İlimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!” İstanbul’un fethine de ilham kaynağı olan ”Truva” tarihin her zaman tekerrürden ibaret olduğunu ortaya koymuştur. Bir sonraki gelen tarihi gelişmeler nedenler, niçinler, olasılıklar, yaşanacaklar bir öncekinin yansımasıdır. Destanlaştırılarak anlatılan, filmlere, konu olan dilden dile asırları deviren Truva Savaşı anlatıldığı kadar bire bir yaşandı mı tüm netliğiyle bilinmemektedir. Biz insanlar her şeyi her yaşanmışlığı ya da yaşanmış olarak var saydığımız her olguyu olasılığı istediğimiz boyutta kavramsallaştırıp bin yıllara taşıyacağımız gibi basite indirgeyip anlamsızlaştırabiliriz de. Truva Atı var mıydı, yok muydu ya da bir gemi miydi bırakılan sunak? Ne çare ki bizlere bırakılan olasılık vasata dahi indirgenmeden, sorgulanmadan tek nokta üzerinde durularak at olduğu varsayımcılığına hem fikir olmaya mecbur etmiştir


bizleri. Biz insanlar birçoğumuz düz mantıkla hayata bakan, her gün düz kontakla çalışan beyinlerimizle yaşama ve doğayla hem hal olan varlıklarız. Birçoğumuzun kendine özgü ana fikirleri olmayan, sözüm ona düşünen konuşan canlılarız, bu kadar. Tarihin ak sayfalarına notlar düşüren yazarlar çizerler bize ne sunmuşlarsa sadece onu görüp bilmeyi yeterli bulmuşuz. Her yazılan tarih gerçek olamayabilir, her “Tarihçiyim!” diyen tarihe vakıf olamayabilir. Peki, Hz. Nuh’un gemisi var mıydı? Gerçek anlamda bakıldığında böylesi bir gemiye neden ihtiyaç duyulsundu. İnsan ırkı sadece bir seferliğe mahsus mu? Hava, toprak ve su bileşiminde yaratıldı. Tufanın ardında yeni bir yaşamsal döngü kurulamaz mıydı? “Dünya 70 kere doldu boşaldı.” denir; söylenegelen tabirle bu ilahi hikmetteki anlam, derinlik ve sır nedir o vakit? Onca yaratılmışlığı tekrardan yaratmak korkusu mu hâkimdi? Kurulacak yeni döngüde zahmete girmek isteksizliği mi vardı? Modern çağımızda bile yeni yeni dinler ortaya çıkmakta. Modern saydığımız modern çağın insanı olarak kabul ettiğimiz insanlar aslı astarı olmayan dinlere inanıp müritliğini yapmaktalar. Tomar tomar tanrılar yaratılmakta! Evren, dünya ve tarih üçgenindeki biz. En lezzetli et hangi canlının etidir? Dünyayı araştırdığımızda hemen hemen tam da dünyanın ortasında bulunup, ufak bir kara parçası olan topraklarımızın asırlardır hep kan ile yoğrulmuş olduğunu görüyoruz. Tarih boyunca bugüne dek sayısız savaşlara yıkımlara ev sahipliği yapmış bir kara parçasıdır. Tarih öncesi insanın yaratılışında Habil ve Kabil; kardeş oldukları halde, kardeş kanı dökerek gelecek olan nesillere

59


60 öldürmeyi ve kan dökmeyi miras olarak bırakmışlardır. Amaç yaşatmak ve kardeşçe yaşamak şiarı olsaydı ölüm sadece ecel elinde olup da kimse kimsenin katline ferman olmasaydı, olamaz mıydı yani? İnsanlığın hali yeryüzündeki tabiat gibidir bazen sisli, bazen bulutlu, bazen fırtınalı, bazen de güneşli geçer. Bazen güler, bazen aşırı hırslanır, bazen zeki, bazen akıldan yoksun davranır, bazen merhametli, bazen de ister ki yeryüzünü yakıp yıkıp yerle düz yeksan etsin. İnsan ve insanlığın meselesi ağır müşkülatlar getirir. Bir güç başka bir gücü kabul edip çekemez, bir uygarlık başka bir uygarlığa tahammül edemez. Kâinat dediğimiz sonsuz bir değirmendir, suyunu sonsuzluktan alan. Dünya denen gezegen ise bu değirmenin ana taşlarından biridir. Nice yaşanmışlıkları, nice varlıkları un ufak edip öğüterek tarihin çöplüğüne atan. İnsanlığın tarihi, sevgiyle vücut bulup hoş görüyle atmışken temelini, fitnelik ve kötülükle yol alıp, zulüm ve ihanetle doldurmuştur heybesini, kendi etiyle beslenip gözyaşıyla giderir susuzluğunu. Dünya gibi insanlığında vardır bir öz geçmişi. Dünyayı çevreleyen denizlerin suyunu boşaltıp alsak, gerisin geri yerini dolduracak kadar kan akıtılmıştır. Yaşanan onca kaosun içinde neyi alıp neyi gömmeliyiz, neye meyil edip neyi dışlamalıyız, neyi takdir edip neyi suçlamalıyız, neyi örnek alıp neyi kötülemeliyiz, neye bel bağlayıp neye yüz dönmeliyiz, dünyayı besleyen insan eti, sulayanda insan kanı değil mi, neyi çıkarıp neyi yerine koyabiliriz? Kendimizce uygun, güzel ve hoş olan her ne varsa cımbızla çekip almışız. Ve lakin kötülük her yerde, adım attığımız, durup baktığımız, dokunup tuttuğumuz. En lezzetli et insan etidir. Yoksa neden onca silahlar yapılıp insanın canına kıyılsındı, dünya kana bulansındı? Onca kılıç, onca mızrak,


onca ok neden insanın etine bilensindi? Dünyadan bezginsiniz, hayata bıkkın, isteksiz ve yorgunsunuz. Lakin hala tamahtan uzaklaşıp gerçeğe erişebilmiş değilsiniz! Hala sizleri, sizlikten alan her şeye ve her kötülüğe yani kendi toprak yorgunluğunuza âşık buluyorum. Somurtkanlığınızı görüyorum çünkü hala içinizde tükenmeyen bir sonsuzluk isteği var. Everende birçok değerli ve anlamlı keşif edilmişlikler var. Kimi faydalı, kimi hoş, kimisi de vuslatını bekleyen. Güzel bir geleceğin hatırı için dünyayı sevelim sevdirelim, canlı ve de cansız tüm varlıklarıyla yaşanılır kılalım. Dünyayı kendinden bezdirip usandıran hasta, yaşamak yorgunu asalaklardan olmayasınız, çanak yalayıp hile ye sapmayasınız. İnsanlığın hedefi hep bir adım daha yakındır ama sanki de kilometrelerce uzaktaymış gibicesine durmakta. Geçmişin izleri her zaman geleceğin yol belirleyicisi olmalıdır. Ruh en uzun soluklu çıkışa sahiptir, en yükseğine çıkabildiği gibi, en derinine de inebilir. Ruh kendi içinde genişleyip uzağa da gidebilir, aldanıp kandırılabilir ve yönünden saptırılabilir. Biz insanlar birer hayal kırıklığı olmamalıyız. Yalçın derinliklere yuvarlandırılırken bu ahvalin keyfine varanları bilir misiniz? İnsanlığın hali hep de bu minval üzeredir. Kendi derinliklerinde yuvarlanıp kaybolan. Tarihlerde, yaşayanları kendi zamanın derinliğine yuvarlayıp bunun keyfine varmıştır. Geride bıraktığı belirli ya da belirsiz izlerle oyalanıp gerçek bulgulara ulaşabilmemiz yolunda ana etken olmuştur. Aşın ve ekmeğin bedava ve de rahat kazanılır olmaması değil midir ki insanları birbirinin canına etine düşüren? Geçimlerini güç ve zorlukla kazananlar yırtıcı birer mahlûk gibi olurlar. Truva’nın hezimeti gibi. Eskiden kuşlar insanların üstünde uçardı, şimdiyse insanlar gökyüzünün hâkimiyetini ele almışken yaşanan yağmanın gaspın haddi hesabi bilinmemekte.

61


62

Peki ya gelecekteki kuşaklar bizleri ne diye yâd edecekler? Âlim mi? Zalim mi? Bizleri keşif edip anlamaya çalışırken ne olarak, ne olmayarak anacaklardır? 30.11.2018 - İZMİR Görsel: Truva’nın Düşüşü - Daniel van Heil (1627)


63

Hektor’un Bedeni Jacques-Louis David 1778


64

Azizm Sanat E-Dergi Aralık 2018  

Dosya: Troya

Azizm Sanat E-Dergi Aralık 2018  

Dosya: Troya

Advertisement