Page 1


AZİZM SANAT ÖRGÜTÜ 100. Sayı Yayın Kurulu Cennet Akıncı Deniz Eren Gülbike Yıldırım Onur Keşaplı Orçun Üzüm Selin Gündüz Tasarım Selçuk Korkmaz korkmaz.selcuk1@gmail.com Ön Kapak Shakespeare Counterstream Ethem Onur Bilgiç 2015 Arka Kapak William Shakespeare’in Chandos Portresi John Taylor 1610 Twitter @AzizmSanat Facebook /azizmsanat E-Mail azizm.sanat@gmail.com

www.azizmsanat.org


İÇİNDEKİLER

Shakespeare ve Tiyatro Hasan Anıl Sepetçi

Ayna Mustafa Bilgin

Macbeth’in Minimalizmi Onur Keşaplı

Romeo ve Juliet Adnan Binyazar

Haksız Oyun Burcu Özcan

4 8 17 20 21 30 41 54 66 71 73

Editörden

400 Yıllık Shakespeare Deniz Eren

Sone Yazarı Olarak Shakespeare Gülbike Yıldırım

Söyleşi: Tamer Levent

Anonim Shakespeare Cennet Akıncı

Şeytan İşemiş Ayşıl Susuzlu


4

EDİTÖRDEN

Azizm Sanat Örgütü olarak “Sanat Aydınlanma İçindir” çağrısını hamleye dönüştürme gayesiyle yola çıktığımızda, görsel çalışmalarla eş güdümlü olarak aylık yazınsal çalışmalar ortaya koymaya karar vermiş buna en uygun mecra olarak internet yayıncılığını tercih etmiştik. Dürüst olmak gerekirse bu tercih bir öngörüden çok olanaksızlıktan kaynaklanmaktaydı. Ancak Kasım 2007 itibariyle birinci sayısını yayınladığımız Azizm Sanat E-Dergi’nin kısa soluklu bir deneme olmadığının ve elektronik ortamın ilk düzenli çevrimiçi dergilerinden biri olduğunun bilincindeydik. Süreç boyunca birkaç kez görsel açıdan değişim yaşadık, içeriksel olarak dozumuz ve tonumuz asla yalpalamamakla birlikte dalgalanmalar yaşadı, yazar kadromuzda sürekliliği olan adlar dönemsel olarak değişti. Değişmeyen değerlerimizin başındaysa hiç şüphesiz Aydınlanmacı tavrımız geliyor. Ülke ve dünya gündemine eşlik eden, kimi zaman önüne geçen, bazense apayrı bir hat inşa etmeye girişen çalışmalarımızda alanlarında yetkin aydınların, sanatçı ve bilimcilerin yanı sıra kurucu kadromuz başta olmak üzere yeni adların sözcüklerini, düşüncelerini duyurabileceği, üretebileceği ve kurgulayabileceği bir saha olmaya özen gösterdik. Azizm Sanat E-Dergi’nin 100. sayısını yayına hazırlarken 99 sayı boyunca katkı sağlayan yüzlerce ada öncelikle teşekkür etmek isteriz. Hep birlikte ortaya koyduğumuz yaratımlar, hem bir örgüt olarak Azizm’in sürekliliğini hem de her ay düzenli olarak çalışmalar ortaya koyma güdülenmesini sağladı. İkinci olarak bu sürekliliği ve paylaşımı karşılıklı bir etkileşim düzeyinde tutan, ortalamacılığın azgın sularına kapılmamayı başararak bizleri yüreklendiren okurlarımıza teşekkür etmemiz gerekiyor. Günümüz insanının okumaktan, yazmaktan haz etmediği klişesini hem doğrulayan hem de yanlışa düşüren Azizm Sanat E-Dergi’nin


yayın kurulu olarak geleceğe güçlülük ve kararlılıkla bakmayı sürdürüyor, daha nice sayılarda birlikte düşünmeyi, üretmeyi ve paylaşmayı umuyoruz. 100. sayımızda dosya olarak, insanlığın en büyük yaratıcılarından olup, yüzyıllardır dünyanın dört bir yanında her gece sahnelenmeyi başarabilmiş dehayı, William Shakespeare’i, ölümünün 400. yılında derinlemesine işliyoruz. Antik çağlardan günümüze evrenselleşmeyi ve zamanın ötesine geçmeyi başarmış Homeros’un ardından aynı kudrete çok daha fazla sayıda sanatsal yaratımla varabilmiş Shakespeare, Orta Çağ karanlığının Hümanizm ile aşıldığı Rönesans döneminde üretmiş, devamında gelecek olan Aydınlanma devriminin ilk tohumlarını atmıştır. İnsanlığın belki de en büyük düşünsel sıçramasının arefesindeki ekonomi-politiği dönüşümünün yarattığı sınıfsal girdabı sözel olarak resmeden Shakespeare’i, başta tiyatro olmak üzere sanatsal biçimin en büyük devrimcilerinden Bertolt Brecht şu sözlerle betimlemektedir: “Filozof: Feodalizmin gerilemesiyle ilgili trajik bir görüş benimser. Kendi ataerkil düşüncelerinin esiri Lear; korkunçlaşan sevimsiz adam III. Richard; cadıların aldattığı hırslı adam Macbeth; kendi dünya hâkimiyetini mahveden hedonist Antonious; kıskançlığın yok ettiği Othello, hepsi yeni bir dünyada yaşıyor ve eziliyorlar… Ulu egemen sınıfların gerilemesinden daha karmaşık, daha büyüleyici ve daha önemli ne olabilirdi?” [akt. Egan, Gabriel. (2006). Shakespeare ve Marx. S.76.] Bir sanatçının toplumsalı oluşturan dinamikleri ve o dinamiklerin içinde bulunduğu dönüşümleri böylesine isabetli yakalayabilmesinin temelinde, insanı akılcı bir şekilde değerlendirebilmesi yatmaktadır. Shakespeare’in sonsuzluğunda insan doğasını katmanlı olarak etüt edebilmesi yatmaktadır. Yarattığı karakterlerin farklı mekân, zaman ve kültürlerde karşılığının olabilmesi, onların yapıtlarının sınırlarını aşıp somutlaşmalarını sağlar. Mina Urgan ise Shakespeare karakter-

5


6

lerine nasıl yaklaşılması gerektiğini şu sözlerle açıklar: “Shakespeare’in oyunlarındaki kişiler hiçbir açıdan Shakespeare’in sözcüsü sayılmazlar. Onun yazdıklarından alıntılarla, birbirine tam karşıt sonuçlara varabiliriz. Örneğin Shakespeare’in halkı hor gördüğü ya da yücelttiğini; Protestan, Katolik ya da dinsiz olduğunu; içkiden hoşlandığını ya da nefret ettiğini; savaştan yana ya da barıştan yana olduğunu ileri sürebiliriz. Oysa Shakespeare’in yarattığı kişilerin, onun benliğiyle, yaşam felsefesiyle, düşünceleriyle, duygularıyla hiçbir ilişkisi olmayan kendilerine özgü benlikleri, yaşam felsefeleri, düşünceleri ve duyguları vardır. Ve onlar konuşurken, onları yaratan Shakespeare susar.” [akt. Kötüz, Simla. (2016). Shakespeare ve Çağdaş Okur: Sevmek ya da Sevmemek. Bilim ve Ütopya. Sayı: 262, s. 53] Kendi bilincinin ötesine geçebilerek üretebilen, bu sayede türsel olarak insanlığın bütününü yüzyıllardır kapsamayı başaran Shakespeare’i farklı disiplinlere olan etkileri üzerinden işlerken, değerli edebiyatçı Adnan Binyazar’ın Romeo ve Juliet üzerine anı yazını yer alıyor dosyamızda. Usta çizer Mustafa Bilgin’in Shakespeare’in aynasını insanlığa doğrulturken Hasan Anıl Sepetçi tiyatro sanatındaki sanatsal değerine akademik bir yaklaşım getiriyor. Sinema yazılarındaysa Justin Kurzel’in yönettiği Macbeth‘in minimalizmine değinmenin dışında Shakespeare’in kimliğine dair tanık olunan en sürükleyici yapıtlardan, Roland Emmerich yönetimindeki Anonim‘i ele alıyoruz. Avon’un Ozanı’nın belki de en kişisel destanı olan Soneler üzerine kapsamlı bir incelemenin yanı sıra usta tiyatrocu Tamer Levent ile Shakespeare’i ve daha fazlasını konuştuğumuz söyleşi, dosyamıza derinlik katıyor. Azizm’in kuruluşunun 9. yılını kutlayacağımız 101. sayımızda buluşmak üzere, Sanatla kalın dostlar…


Azizm’in Notu: Manifestomuzun yazılışının ve örgütümüzün kuruluşunun 9. Yılını kutlayacağımız Mayıs 2016 tarihli Azizm Sanat E-Dergi’nin 101. Sayısı için dilediğiniz konuda makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, video ve fotoğrafı, 5 Mayıs 2016 tarihine kadar azizm.sanat@gmail.com adresinden yayın kurulumuza iletebilirsiniz.

7


8

Shakespeare ve Tiyatro Hasan Anıl Sepetçi Ölümünün 400. yılında andığımız İngiliz şair ve oyun yazarı William Shakespeare için, Dünya kültür tarihinin en ikonik figürlerinden biridir dersek pek de abartmış olmayız. Bu konumlandırılışı elbette, bize bıraktığı eserlerinin, ölçütü zaman olan sanatsal eleğin üstünde uzun süredir kalmasının yanı sıra, yaşantısıyla alakalı karanlık kalmış noktaların üstüne yapılmış ve yapılmaya devam eden spekülasyonlarla da alakalıdır. Eşcinsel ya da uyuşturucu bağımlısı olup olmadığı gibi noktalara da temas etmiş olan tartışmalar, eserlerini kendi kaleme alıp almadığı ve hatta gerçekten yaşamış biri olup olmadığı gibi soruları da gündeme getirmiştir. Bu argümanlar, sanat üreticilerini de harekete geçirmiş ve Shakespeare’in yaşamı ve sanatsal hayatı üzerine farklı bakış açılarına sahip eserler popüler kültürdeki yerlerini almıştır. Elbette, ne bu ‘komplo teorileri’ bizim yazımızın konusu ne de Shakespeare’in sanat disiplinlerindeki temsili ve bu temsiliyetin gerçekle olan uyumu. William Shakespeare büyük bir şair ve şiir alanındaki maharetini, vezinli yazdığı oyunlarına da yansıtmış bir oyun yazarıdır. Oyunları sadece Elizabeth Çağı’nda değil, halen güncelliğini korumakta, tiyatro üreticileri tarafından günümüzde de büyük bir iştahla sahnelenmeye devam etmektedir. Bu nedenle de Shakespeare’in hayat öyküsüne değinmeden önce, dönemin tiyatro atmosferine, biraz anakronizmik bir sırayla bakalım. Klasisizm Klasik Akım, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Avrupa tiyatrosunda egemen olan anlayıştır. Antik Yunan tiyatrosunun örnek alınması, yalınlığın önem kazanması, bir önceki tiyatro döneminin aşırılıklarından kaçınılması öğütlenmiştir. Klasik tiyatro


akımında, toplumsal davranış kurallarına, rasyonel olana, ahlaki değerlere bağlılık ve biçim kurallarına uygunluk çok önemlidir. Tiyatronun eğitici görevi ve biçimsel kalıpları konusunda muhafazakârdır, sınırların dışına çıkılmasını istemez. Özgün anlatımları ve biçimsel farklılıkları hoş görmez, onları kuşkuyla karşılar; çünkü tiyatro yasal düzeni korumakla mükelleftir. Tiyatro, kurulu düzenin değer yargılarını savunmalı, toplumun yerleşik din ve ahlak kurallarını yüceltmelidir. Elizabeth Çağında Tiyatro ve Sahneler Christopher Marlowe, Robert Greene, Thomas Nashe gibi Cambridge’te; John Lyly, Thomas Lodge, George Peele gibi Oxford’da eğitim görmüş ve bugün Üniversite Aydınları (University Wits) olarak anılan devrin yetenekli, ünlü, birbirinden farklı yazarları Shakespeare’e ve İngiliz Tiyatrosunun altın çağına giden yolu hazırlamışlardır. (Bazı kaynaklar, Thomas Kyd’i de bu listeye dâhil etse de kendisinin üniversite eğitimi aldığına dair kesin bir kanıt bulunmamaktadır.) Avrupa’da Rönesans dönemi tiyatrosunun zirvesini oluşturan Elizabeth Dönemi İngiliz Tiyatrosu’nun siyasi ve sanatsal önemine şu noktalar üzerinden değinebiliriz: -Aristokrasinin düzen ve çıkarları ile erken burjuvazinin düzen ve çıkarları arasında bir uzlaşmanın, geçici de olsa bir dengenin kurulması sonucunda saray ile halk arasında ulusal birlik ve bütünlüğün yakalanmış olması. -Erken kapitalist imalatçı üretimin, feodal üretimin yerini alması, sermaye birikimine dayalı ekonomik gelişme ve açılan ticari olanaklarla dış pazarlara açılma sonunda uluslararası ticaretin gelişmesi. -Kültürel zenginleşmenin çok yönlü bir yolda ilerlemesi. Antik Çağ Tiyatrosuna, edebiyatına ve felsefesine ilginin artması. -Ortaçağ oyun biçimlerinin (Lonca oyunları, Gizem Oyunları, İbret Oyunları, Mucize Oyunları, Ara Oyunlar) yanında

9


10

Rönesans’ın sanat biçimlerinin (Pastoral Oyun, Hümanist Oyun, Rönesans Öyküsü, Halk Tiyatrosu) özümsenmesi. Dönemin tiyatro mekânlarına göz attığımızda, oyunların önceleri okullarda, üniversitelerde, yurtlarda, saraylarda, zenginlerin evlerinde ve hanların avlularında oynandığını görüyoruz. Belki de bu nedenle Elizabeth Dönemi tiyatrolarının biçimi han avlularını andırır. İlk tiyatro binasını ise 1576’da Earl of Leicester kumpanyasından James Burbage yaptırdı. Bu binanın adı, The Theater’dır. Bundan sonra pek çok tiyatro binası yapıldı, hatta Shakespeare’in öldüğü 1616 yılında Londra’daki tiyatro binasının sayısının dokuza çıktığı söylenir: Globe, Blackfriars, Whitefriars, Swan, Fortune, Red Bull, Hope, Cockpit ve Curtain. Bu binaların içlerinde en önemlileri ise Globe ve Blackfriars’tır. Her ikisine de Shakespeare’in çalıştığı topluluğun hem yöneticisi hem de baş aktörü olan Richard Burbage sahipti. Bu nedenle de Shakespeare’in oyunlarının çoğu bu tiyatrolarda oynanırdı. Elizabeth dönemi tiyatrolarının kendine özgü bir yapısı vardı. Bin ile iki bin arasında seyirci alabilen bu tiyatro yapıları, yuvarlak ya da sekizgen ve ahşap yapıdandı. Bugün ‘parter’ dediğimiz yerdeki seyirciler ortadaydı ve üstleri açıktı, kendilerini güneşten ve yağmurdan koruyamazlardı; bu nedenle de bu kısım, o dönemin en ucuz bilet fiyatlarıyla satılırdı. Bu içi boş alanın çevresinde, üç katlı izleyici yerleri, galeriler vardı. Oyunlar gün içinde (öğleden sonra saat 2:00 da) oynanıyordu ve bütün oyuncular erkekti. Hiçbir kadın, Restorasyon Çağına, yani 1660 yılına kadar halka açık bir tiyatroda sahneye çıkmamıştır. Bundan dolayı, diğer topluluklardaki gibi, Shakespeare oyunlarında da kadın rollerini çocuklar oynuyordu. Elizabeth Çağının bu oğlan-aktris (boy-actress) denen oyuncuları öylesine maharetliydi ki hiçbir seyirci erkekleri kadın rollerinde görmeyi yadırgamıyordu.


Shakespeare de oyunlarında zaman zaman oğlan-aktrislere değinmiştir: Hamlet’teki ünlü oyuncular sahnesinde, Hamlet, kadın rollerine çıkan çocuğun boyunun uzamasını gördükten sonra sesinin kalınlaşmasından duyduğu endişeyi şöyle dile getirir: ‘Meryem adına yemin ederim ki onu son göreli beri, Lady Hazretleri bir ökçeli pabuç boyu gökyüzüne yaklaşmış. Tanrıya dua edeyim de, sesi kalp altın gibi çatlamış olmasın.’ Bu oğlan-aktrisler, Shakespeare’in konularına da etkide bulunmuş; kılık değiştirme, Shakespeare’in oyunlarında rastlanan bir motif haline gelmiştir. Verona’lı İki Centilmen’de Julia, Venedik Taciri’nde Portia, On İkinci Gece’de Viola, Cymbeline’de Imogen ve Beğendiğiniz Gibi’de Rosalind, çeşitli nedenlerle zor duruma düşünce erkek kılığına girip bir süre öyle kalırlar. Bu tabi ki oyunculukta bir kolaylığı da beraberinde getirmektedir. O kadın rollerini oynayan oğlan-aktrisler, oynadıkları rol erkek olup da erkek kıyafetleri giyince kendi doğal hallerine dönmekteydiler. Shakespeare’in Oyunları Shakespeare’in oyunlarına panoramik bir şekilde baktığımızda ise birkaç grupta toplanabilen, çabucak birbirleriyle bağlantı kurabileceğimiz oyun kümeleriyle karşılaşıyoruz. Bunları, ‘komedyaları ve tragedyaları’ olarak hemen ayırabilecekken, konularını tarihten alan oyunlarını da iki ayrı başlıkta toplamak gerekmektedir. Komedyaları: Yanlışlıklar Komedyası, Verona’lı İki Centilmen, Aşkın Boşa Giden Emeği, Hırçın Kız, Bir Yaz Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Windsor’un Şen Kadınları, Kuru Gürültü, On İkinci Gece, Beğendiğiniz Gibi, Yeter ki Sonu İyi Bitsin. Tragedyaları: Titus Andronicus, Romeo ve Juliet, Othello, Kral Lear, Macbeth, Hamlet.

11


12

İngiliz Tarihi ile ilgili oyunları: Kral John, Richard II, Henry IV, Henry V, Henry VI, Richard III, Henry VIII. Eski Yunan ve Roma tarihiyle alakalı oyunları: Jül Sezar, Atina’lı Timon, Coriolanus, Troilus ve Cressida, Antonius ve Kleopatra. Ve Fırtına’yı dışarıda tutarsak, görece daha az sahnelenen son oyunları: Perikles, Cymbeline, Kış Masalı, Fırtına. Shakespeare’i hak ettiği üne ulaştıran, oyunlarının geniş bir yelpazede olmasının yanı sıra, dönemin tiyatro anlayışına ters düşecek şekilde sahneye getirdiği yeniliklerdir elbette. Bu noktada bir başlık da Shakespeare dramaturgisine açmamız gerekiyor. Shakespeare Dramaturgisinin Genel Özellikleri 1- Eserlerini birçok kaynaktan alır; mitoloji, efsane, tarih, oyun, masal; ama onları kendinin kılar. Örneğin, Hamlet’in 13. yüzyıl vakanüvisi Saxo Grammaticus tarafından Gesta Danorum adlı eserinde korunan Amleth efsanesi ile günümüzde Ur-Hamlet adıyla bilinen bir oyundan esinlenilerek yazıldığı bilinmektedir. 2- Durumlar ve karakterler açılış sahnelerinde açık ve net bir biçimde tanıtılır. Ardından aksiyon mantıklı bir biçimde gelişir. Romeo ve Juliet’in açılışı Koro’nun şu dizeleriyle olur: ‘Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da Soylulukta birbirine denk iki aile Eski bir düşmanlıktan gelen yeni bir kavgada; Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada.’ 3- Birden çok olay dizisi bir arada yer alır. Bunlar birbirinden bağımsız gibi gelişirlerse de sonunda birbirine bağlanır, birinin sonucu diğerini etkileyecek şekilde son bulur. Böylece çeşitlilik bir birlik içerisinde sonlandırılır.


Kral Lear’da, Lear’ın kızlarıyla olan esas hikâyesine paralel olarak bir de Gloucester’ın oğullarıyla olan hikâyesi akmaktadır. Her iki hikâyede de özünde iyi ve düşünceli evlatlarını haksız yere cezalandıran babaların kendilerini düşürdükleri zorluklar konu edilmiştir. 4- Zaman ve mekân özgürce kullanılır. Uzun yıllar, birçok mekân kullanımı sahnelerin arkasında akan bir hayat olduğunu hatırlatır. Antonius ve Kleopatra oyununu, Roma ve Mısır gibi coğrafi olarak birbirlerinden epey uzak iki medeniyette geçirmek, Shakespeare için sorun olmamıştır. 5- Oyun kişileri çok ve çeşitlidir; beceriksiz ve komikten yöneten ve kahramana, genç ve masumdan yaşlı ve namussuza kadar. Kısasa Kısas’ta Viyana Dükü, bir rahibe adayı, bir baron, Genelev sahibesi, emniyet görevlisi ve idam mahkûmu aynı sahnede buluşmuşlardır. 6- Oyun kişisi çok olmasına karşın hemen hepsine sempatiyle yaklaşır ve onları salt sahne karakterleri değil yaşayan bireyler olarak çizer. Belki, bugün kullandığımız anlamıyla ‘karakter’, gerçekçilerin tiyatro tarihine sunduğu bir yeniliktir; ama Shakespeare, oyunlarına baktığımızda ‘benim’diyen gerçekçi oyun yazarından daha derinlikli oyun kişileri yaratmıştır. 7- İnsan davranışlarına derinlikli bakışı günümüze kadar etkili olmuştur. Shakespeare karakterleri üzerine psikanalitik çalışmalar yapılmış, oyun kişilerinin bilinçaltı arzuları tetkit edilmiştir. Halen oyunlarının belli başlı kişilerine, insan doğasıyla alakalı durumları açıklamak için göndermeler yapılmaktadır. 8- Dil oldukça etkili kullanılır. Şiirsel ve metaforik dili belirli duyguları, atmosferi, düşünceleri ortaya çıkarmakla kal-

13


14

maz, aynı zamanda karmaşık çağrışımlar, göndermelerle öyle bir ortam yaratır ki bu ortam o anda var olan dramatik durumu insanlık ile ilişkilendirir. Shakespeare’in esasen şair oluşuyla alakalıdır bu durum. Oyunlarındaki kişilerini vezinli ve tarihten mitolojiye pek çok referansla donatarak konuşturur. 9- Trajik ile komik yan yana yer alır. Kral Lear’ın o ünlü, Lear’ın en çökmüş olduğu fundalık sahnesinde soytarıyla karşılıklı oynaması; Macbeth’te Macbeth’in, Kral Duncan’ı öldürdükten hemen sonra Kapıcı sahnesinin gelmesi bu duruma örnek olarak verilebilir. 10- Rönesans insanının hırslarının peşinden sürüklenişi anlatılır. Othello’nun, Iago’nun dolduruşuna gelerek karısı Desdemona’nın sadakatinden şüpheye düşmesi, kıskançlığın onu yeyip bitirmesi ve karı-kocanın sonunu hazırlaması gibi. 11- Rönesans ve ortaçağ değerleri bir arada bulunur. Hamlet’in içinde bulunduğu duygu ve düşünce ikilemi tam da budur aslında. Bir yanda Rönesansın aydınlık değerleriyle üniversiteli Hamlet; diğer tarafta, her ne kadar amcası olsa da babasının katili, annesinin şimdiki kocası ve kralı amcasını öldürme dürtüsü. 12- İçerikte ve biçimde Rönesans ve ortaçağ malzemesini bir arada kullanır. Bir tarafta Rönesansın aydınlık ve özgürlükçü yüzü, yazarken ona bir sınırsızlık sağlamıştır; ama diğer yandan da oyunlarını daima belirli bir muhafazakârlık içerisinde kaleme almıştır. Repliklerdeki ölçü, sahnelerdeki matematik bellidir. Oyunlarında dini öğeleri de kullanmıştır. Romeo ve Juliet büyük bir toplumsal tabuyu yıkarken, bir rahibe sığınırlar. 13- Oyunların finali her zaman sorunun çözümlendiği izlenimi vermez. Hamlet’in finalinde Fortinbras’ın orduları yaklaşırken, Laertes


Hamlet’i zehir sürülmüş kılıçla yaralar; ama kendisi de ölümcül bir yara alır. Gertrude, zehir katılmış şarabı içer ve ölür. Ölüm esnasında Laertes, Hamlet ile uzlaşır ve Claudius’un oyunlarını açıklar. Ölmek üzere olan Hamlet, Claudius’u öldürmeyi başarır ve Fortinbras’ı vârisi ilan eder. Fortinbras geldiğinde Horatio ona öyküyü anlatır ve Fortinbras, Hamlet’in naaşına gereken saygının gösterilmesini emreder. Fortinbras geldikten sonra, bunca ölünün bulunduğu bir sarayda işleyiş nasıl olacaktır? Bilinmez. Belki de Hamlet’in finalinden sonra da devam etmesi gerektiğini düşündüğünden olacak, Bryony Lavery, Ophelia adında, tam da Hamlet oyununun bittiği yerden başlayan bir oyun yazmıştır. Shakespeare’e Bakış Yukarıda değindiğimiz bu özelliklerinden dolayı Shakespeare, Klasik Akım eleştirmenleri ve tiyatro adamları tarafından olağanüstü yetenekli ama ‘bilgisiz’ bir yazar olarak görülmüştür: Shakespeare çok yeteneklidir ama ‘cehaleti’ oyunlarını kafasına göre, gelişigüzel yazmasına sebep olmuştur. Klasik akımın Antik Yunan’ı önemseyen ve tutucu tiyatro anlayışının yanında Shakespeare, üç birlik kuralına uymamış, mekân ve zamanı özgürce kullanmış, komik ve trajik öğeleri yan yana yazmış, kanlı sahneleri seyircinin gözleri önüne getirmiş, oyunlarında ahlak kurallarına her daim uymamıştır. Tüm bunlar Shakespeare’in, Klasik Akım’da yeteneği teslim edilen ama ‘Keşke bir bilene sorsaydın oğlum’ da denilen bir yazar olarak kabul görmesine sebep olmuştur. Bu nedenledir ki siyasal yaşamdaki özgürlük düşüncesinin tiyatrodaki yansıması olan, biçimsel sınırlandırmaları aşıp düş gücüne özgürlük tanıyan Romantizmle birlikte Shakespeare’e hak ettiği değer verilmiştir.

15


16

Son Söz Bugün ise, Shakespeare, üzerine yazılan onlarca kitaba, incelemeye karşın halen daha bize yeni şeyler söyleyebilmektedir. Araştırmacılar Shakespeare’in aynı eserlerini birbirinden farklı yollarla okuyabiliyor, tiyatrocular hemen her oyununa değişik tarz ve üsluplarda yorum getirebiliyorlar. İçinde bulunduğumuz 2015-2016 sezonu itibariyle, tiyatro politikası birbirinden farklı toplulukların, Shakespeare’in farklı oyunlarını farklı yaklaşımlarla seyirciyle buluşturduğunu görüyoruz. Tiyatro Bereze, Macbeth’in iki kişilik ve fiziksel tiyatro öğeleri bulunduran bir versiyonunu ‘Macbeth / İki Kişilik Kabus’ adıyla sahnelerken; Moda Sahnesi, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı kendi tiyatroları için yeniden çevirterek ‘En Kısa Gecenin Rüyası’ adıyla oynamaktadır. İstanbul’un ödenekli tiyatrosu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na baktığımızda ise şu anki repertuarlarında Kısasa Kısas ve On İkinci Gece gibi iki Shakespeare komedyası bulunduğunu görüyoruz. Ankara Devlet Tiyatrosu Macbeth’i oynarken, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda ise tek kişilik Hamlet performansı perde açıyor. Elbette örnekler, sadece büyükşehirlerle kısıtlı kalmadan çoğaltılabilir; ama burada dikkat çekmek istediğimiz nokta, Shakespeare’in oyunlarının her zamana ve her coğrafyaya aidiyeti, insan doğasının en temel, evrensel hislerini oyunlarının merkezine yerleştirmesi ve malzemesinin kullanımındaki esnekliği, onun her devirde farklı anlayışlarla sahnelenmeye devam edeceğinin işareti oluşudur. Shakespeare’in ne kadar derya deniz bir ‘olgu’ olduğunu anlatmaya çalışsak da bu örnekler ve açıklamalar da yetersiz kalacaktır. Sanırım, yorumlanmadaki bu zenginlik de her yazara nasip olmaz


400 Yıllık Shakespeare Deniz Eren İngiltere’nin ulusal şairi ve Avon’un Ozanı, 52 yıllık hayatına oyunculuğu, şairliği ve oyun yazarlığını sığdırmış olan William Shakespeare, 26 Nisan 1564 yılında Stradford-upon-Avon’da doğmuştur.

400 yıldan günümüze 38 oyun, 154 sone iki uzun öykü ve kaynağı belirsiz şiirler bırakan Shaskespeare Hamlet, Kral Lear, Othello, Macbeth gibi akıllara kazınan birçok eserini 1589 ve 1613 yılları arasında yazmıştır. Günümüzde dahi hala etkisini sürdüren bu eserlere baktığımızda kendimize sorabileceğimiz muhtemel sorulardan biri “400 yıl geçtikten sonra bile gelecek nesilleri böylesine etkileyebileceğimiz tiyatro oyunlarımız var mı?” sorusu olmalıdır.

17


18

15 ve 16.yy’da bilim ve sanatın yeniden doğuşu olarak adlandırılan Rönesans İtalya’da ortaya çıkmıştır. Bireye saygı, özgürlük ve sanatın geliştiği bu dönemde insanca yaşama düşüncesi (hümanizm) dünyada hızla yayılmıştır. Bu düşünceler çevresinde özellikle İngiliz edebiyatına baktığımızda William Shakespeare’ın özel bir yeri olduğunu görürüz. Kin, aşk, dostluk, ölüm gibi tüm insani duyguları derinlemesine ele alan Shakespeare eserlerine baktığımızda, Rönesans’ın can alıcı etkilerini görmemiz mümkündür. Özellikle Romeo ve Juliet, Hamlet, Macbeth, Othello gibi eserlerinde Rönesans’ın etkilerine daha fazla rastlarız. İlk eserleri çoğunlukla tarihi ve komedi türünde eserlerken bu daha sonraları trajedi ve dram türünde yazılan eserlere dönmüştür. 16.yy’ın sonuna geldiğimizde ise kültür ve sanatın zirvesine ulaşan William Shakespeare diğer oyun yazarlarıyla da işbirliği yapmıştır. Oyunlarının 17’si yaşarken yayımlanırken geri kalan oyunları ise iki oyuncu arkadaşının toplu basım yapıtlarının içerisinde yer almaktadır. Oyunları dışında ilk uzun şiiri olan Venüs ile Adonis, Lucretia’nın Kaçırılışı ve büyük bir yaratıcılıkla yazmış olduğu 154 sonesinin konularını klasik mitolojiden almıştır. 23 Nisan 1616 yılına geldiğimizde ise Startfort’ta, Ben Jonson ile birlikte katıldığı bir şölenin ardından hayata veda etmiştir. Shakespeare başkalarının yazdığı oyunları düzelterek oyun yazarlığına başlamıştır. Dönemin oyun yazarı Robert Greene’nin Groats-Worth of Wit eserinde Shaskespeare için sarf ettiği “sonradan görme bir Karga var, bizim tüylerimizle güzelleşmiş, bir oyuncunun derisine bürünmüş kaplanın kalbi ile, kendisinin bile uyaksız bir şiirde söz sanatını en iyi şekilde yapabildiğini zannediyor: ve salt bir Johannes factotum olarak, bir ülkedeki tek Shake-scene olmanın kibirindedir.” sözleriyle Shakespeare, Londra’da tanınmıştır. Bilginler ise bu sözlerde


Robert Greene’nin Shakespeare karşı ne demek istediğine anlam verememişlerdir. İngiliz tiyatrosuna çağ atlatan Shakespeare eserlerini oluştururken sadece ülkesindeki kültür birikiminden yararlanmakla kalmamış Fransız ve İtalyan edebiyatından, antik çağdan ve hümanist düşüncelerden de yararlanmıştır. Buradan yola çıkarsak eğer Robert Greene’nin kendisine neden böylesine bir laf söylediğine dair cevap aradığımızda bunun yanıtını bulmakta zorluk çekmeyiz. Günümüzde dahi Shakespeare tiyatrosunun konservatuar ve Güzel Sanatlar fakültelerinde ders olarak okutulmasından çıkartılabilecek temel sonuç büyük dillere çevrilip eserlerinin diğer oyun yazarlarından daha çok sergilenmesi olmalıdır. Yaşamı boyunca hak ettiği değeri göremeyen sanatçı klişesini Shakespeare için de belirtmek yanlış olmaz çünkü ünü 19. yüzyıla kadar günümüzdeki yüksekliğine erişememiştir. Daha sonra 20. yüzyılda ise eserleri yeni akımlar tarafından benimsenip keşfedilmiştir ve günümüze geldiğimizde ise dünyada farklı kültürel ve politik bağlamda eserleri yeniden yorumlanmaktadır. 400 yıl sonrasında bile her kültüre uyup oynatılan ve okutulan eserlerden günümüze bir öz eleştiri yapacak olursak eğer evrensel konuların peşinden koşmayı bıraktığımızı ve popüler kültürün etkisinde sanata ve dünyaya giderek yabancılaşmaya başladığımızı söylememiz doğru olacaktır. Bu yüzden popüler kültürün etkisinde kalıp anımızı mı kurtarmalıyız yoksa evrensel konularda eserler verip geleceğe yönelik eserler mi vermeliyiz ikilemini ilerici bir hamleyle aşmanın tam zamanı.

19


20

Ayna Mustafa Bilgin


Sone Yazarı Olarak Shakespeare Gülbike Yıldırım Bir nazım şekli olan sone 13. Yüzyılda İtalya’da ortaya çıkmış, sonrasında Fransa ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa’ya yayılmış ve tüm Avrupa edebiyatında yerini almıştır. Soneler 14 dizeden oluşur. İtalyan ve Fransız sonesi iki dörtlük ve iki üçlükten meydana gelir. İlk iki dörtlükte anlatılmak istenen konuya giriş yapılır bu dörtlükler son iki üçlükte verilmek istenen duygu ve düşünceye okuyucuyu hazırlar. Son iki üçlük ise asıl konu ve şiirin özünü gösterir. İngiliz sonesi ise bunlardan farklı olarak üç dörtlük ve bir beyitten oluşur. İlk dörtlük giriş, ikinci ve üçüncü dörtlük gelişme niteliğinde ve son beyit şiirin asıl mevzusunu ele alır. Sonelerde nazım türü olarak lirik tercih edilir. Erken Rönesans dönemi İtalyan şair Petrarca kendi oluşturduğu sone biçimi “Petrarchan sonnet” ile dikkat çekmiş ve tüm Rönesans şiirini etkilemiştir. Bu etkilenmeyi yaşayıp kendi şiirini yaratan William Shakespeare bugün de “iştahla” okunan İngiliz sonesinin en canlı örneklerini vermiştir. Shakespeare’in sonesi gerçekten canlı bir varlık, yaşayan bir insan gibi aramızda gezinir. Coşkun ve hayat dolu bir ruh iken, birden bitkin ölüme yakın bir portre çizer. Kimi zaman adının anılmayacağını düşünüp varoluşsal kaygılara düşerken, birden büyüklüğünü hatırlar ve onun şiiri kadar kalıcı tek bir şiir olmayacağını dile getirir. Dalgalı bir ruhun gerçek bir yansıması olan şiirleri hislerle dolu dipsiz bir kuyu gibidir. Shakespeare sonelerinin bu denli kalıcı olması ruhunu tüm açıklığı ile gözler önüne sererek gerçek bir insan profili çizmesiyle ilgilidir. Bu insan tutku ve zaafları, erdem ve idealleri, zayıflık ve çaresizliği, kibir ve ukalalığı, yükseliş ve

21


22

düşüşleri, coşkunluk ve dinginliği bünyesinde barındıran gerçek bir insandır. Her insan gibi ne tümden iyi ne tümden kötüdür. Shakespeare’in bu kendini sumaktan kaçınmadığı gerçekliğini Romantizm’in önde gelen şairlerinden William Wordsworth Shakespeare’in soneleri için söylediği “Bu anahtarla Shakespeare gönlünün kilidini açmıştır.” (Halman, 2012) sözleriyle başarılı bir şekilde ifade etmiştir. Shakespeare’in 154 şiirden oluşan sonelerini tam olarak hangi tarihte yazdığı bilinmemektedir (Şengel, 2000). Fakat 1592 yılında yazmaya başladığı, çoğunu 1595 yılında yazdığı ve 1598 yılında da tamamladığı düşünülmektedir (Halman, 2012). Sone 1’den sone 126’ya kadar olan kısım sarışın soylu genç bir erkeğe, sone 127’den sone 152’ye kadar olan kısım esmer bir kadına yazılmıştır. Son iki sone içerik ve ölçü olarak diğer sonelerden farklılık gösterir. Öyle ki konu bütünlüğünden tamamen uzak olan bu iki soneyi Shakespeare tarafından yazılmadığı öne sürülür. Detaylı olarak incelendiğinde Shakespeare’den esintiler taşısa da Yunan Mitolojisi üzerine kurulu olan bu iki şiir eski dönemlerden kalma Yunan şiirlerine benzemektedir. Aslında sonelerin tümü göz önüne alındığında Shakespeare’in Yunan Mitolojisi öğelerinden beslendiği açıkça görülür. Muse (32. sone), Adonis (53. sone), Helena (53. sone), Mars (55. sone) gibi mitolojik karakterler şiirlerinde yerini alır. Fakat sonelerinde Shakespeare bu denli doğrudan bir yansıma yerine daha kapalı bir anlatımı tercih etmiştir. Sonelerde geçen sarışın soylu genç erkek ve esmer kadının kimliği üzerinde her dönem çeşitli tartışmalar yapılmıştır. Sonelerinden büyük bir aşkla bağlı olduğunu anladığımız sarışın soylu genç erkeğin kimliği özellikle merak konusudur. Shakespeare’in cinsel kimliği üzerinden ilerleyen bu tartışmalarda sarışın soylu gencin kim olduğunu “magazinsel” bir yaklaşımla ele almak Shakespeare dehasını gözler önüne seren sonelerin muazzam gerçekliğine herhangi bir katkı sağlamayacağından sarışın soylu genç erkek


için yapılan isim tahminlerine bu yazıda yer verilmeyecektir. Gerçek olan şudur ki soneler kim için ve ne için yazıldığından bağımsız olarak insan doğasında var olan hissiyatı ve çeşitli ruh hallerini anlatmış sanatsal bir başyapıttır. İçerik yönünden ele alındığında sonelerin Shakespeare’in oyun yazarı kimliğine ayna tutarak teatral bir oyun örgüsü içinde ilerlediği görülür. Sarışın soylu genç erkek için yazılan ilk 126 sonede büyük bir aşkla sarmalanmış Shakespeare’in çeşitli ruh hallerine tanık oluruz. İlk sonelerde sevgilinin güzelliği ve bu güzelliğin zamanın yıkıcı eli yüzünden yok olacağı üzerinde durulur. Bu durumu engellemek için İlk 17 sonede Shakespeare sarışın soylu genç erkeğin güzelliğinin ölümsüzlüğe ulaşması için ona bir çocuk dünyaya getirmesini öğütler. Bunu kimi zaman bir yakarış, kimi zaman bir sitemle dile getirir. Güzelliğini hoyratça kullandığından dem vurur ve yerine bırakacak bir varis vermezse toprak altında çürüyen bir bedenden öteye geçemeyeceğini dillendirir. Dünyaya bir çocuk getirme gerekliliğini en dolaysız şekilde vurguladığı sonelerden biri 13. sonedir: Ah sen keşke sen olsan! Ne var ki, canlar canı, Sen değilsin sen, ne de burada yaşayan sensin. Dilerim şu yaklaşan ecele hazırlanmanı; Güzel yüzünü başka birine vermelisin. Şu emanet güzellik böylece son bulmazsa, Benliğin, sen öldükten sonra yaşatır seni; Bir çocuğun olursa sürdürür, hiç olmazsa, O tatlı varlığıyla senin güzelliğini. Kimse cânım bir evi bırakmaz çürümeye Görkemini şerefle ayakta tutmak varken, Kış günlerinde azgın bora öldüresiye, Sonsuz ecel ayazı, onu yaman sarsarken. Ah! bu israf, sevgilim. Sen kendinden bilirsin: Babam var diyorsun ya; bırak, oğlun da desin.

23


24

Shakespeare 17 soneden oluşan ilk kısımdan sonra, bu sefer değişen bir tavırla zamanın yıkıcı gücünün sevgilinin güzelliği üzerinde bir etkiye sahip olmayacağını savunur. İlk kısımlarda güzelliğin geçiciliği için duyulan kaygının azaldığını hissederiz. Çünkü Shakespeare büyük bir ozan olduğunun farkına varmış ve sevgilisinin güzelliğinin şiirlerinde sonsuza kadar yaşayıp gideceğine inanmaya başlamıştır. 18. sonede bunu net bir şekilde görebiliriz: Seni bir yaz gününe benzetmek mi ne gezer? Çok daha güzelsin sen çok daha cana yakın: Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın: Işıldar göğün gözü yakacak kadar sıcak Ve sık sık kararır da yaldız düşer yüzünden; Her güzel güzellikten er geç yoksun kalacak Kader ya da varlığın bozulması yüzünden; Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda; Gölgesindesin diye ecel caka satamaz Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda: İnsanlar nefes alsın gözler görsün elverir Yaşadıkça şiirim sana da hayat verir. Devam eden sonelerde ise Shakespeare’in bu sefer oldukça kötü bir ruh haline büründüğüne tanık oluruz. Yine sevgilisine duyduğu sonsuz aşkı dile getirirken ondan uzak yahut ayrı kaldığını anlayabiliriz. Gündüz ve gecenin, akıp giden zamanın ona iyi gelmediğini dile getirir. Nitekim sonrasında sevgilisinin başka bir ozana gönlünü kaptırdığını öğreniyoruz. Bu durum karşısında kimi zaman çaresizliğe düşen Shakespeare ilk başlarda sevgilisini suçlamaz. Çünkü o çok güzeldir ve herkes tarafından arzulanması ve birlikte olmak istenen kişi olması doğaldır. Güzelliğinden başkalarının da pay almasını olağan karşılar. Fakat sonraları güzelliğini hak etmeyen ellerde


çürüttüğünü dillendir. Kimi zaman sevgilisinin gönlünü çalan ozan kadar iyi şiir yazamayacağını söyleyerek kendini küçümser kimi zaman ise kendi dışında sevgilisinin güzelliğini yazanları “manzumeci” olarak nitelendirir ve kendini yüceltir. İlk 126 sone, sevgiliye övgü, ayrılık karşısında yaşanan hüzün ve yıkım, sevgilinin güzelliğinin sonluluk/sonsuzluğu, yaşama sevinci/hayata küsüş ekseninde bir devinim olarak devam eder. Tüm bu duyguların aktarılış şeklinde belirgin bir coşku vardır. Bu coşku teatral monologlardan izler taşır. İlk 126 sonede idealize edilmiş bir güzellik söz konusudur. Her bir sonede farklı benzetmelerle betimlenen görünen güzellik, erdem, başarı, ahlak, soyluluk gibi kişilik özellikleriyle bütünleştirilerek dile getirilir. Bu sonelerde idealize edilen güzelliğin yanı sıra üstü kapalı cinsel duygulara da yer verilir. Shakespeare’in dış güzelliği tanımlarken başvurduğu benzetmeler Antik dönem heykellerini çağrıştırır. Fakat Shakespeare yapılan bu çağrışımın muhtemelen bilincinde olarak şiirini bu benzetmelerin dışına çıkarmaya çalışır. Yapılmış tüm anıt ve heykellerin zamanın elinde yok olacağına inanarak hiçbir görselin onun şiirinde yer alan ideal güzellik ile boy ölçüşemeyeceğini 55. sonede gözler önüne serer: Ne yaldızlı hükümdar anıtları ne mermer Ömür süremez benim güçlü şiirim kadar; Seni pasaklı Zaman pis bir mezara gömer. Ama satırlarımda güzelliğin ışıldar Savaşlar tepetaklak devirir heykelleri Çökertir boğuşanlar yapı demez sur demez Ama Mars’ın kılıcı cengin ateş selleri Şiirimde yaşayan anını yok edemez. Ölüme ve her şeyi unutturan düşmana Karşı koyacaksın sen; yeryüzünü mahşere Yaklaştıran çağların gözünde bile sana Bir yer var övgüm seni çıkarttıkça göklere. Dirilip kalkıncaya kadar mahşer gününde, Yaşarsın şiirimde sevenlerin gönlünde.

25


26

127. soneden itibaren ise idealize edilen güzellik ve aşk kavramının yerini şehvet ve tutku ve ihtiras alır. Esmer kadına yazılan bu soneler ilk 126 sonede yüceltilen sevgili karakterinden tamamen uzaktır. “sarışın soylu genç erkek” ve “esmer kadın” olarak görünüş açısından ele alındığında bile bu iki karakterin tezat yarattığını söyleyebiliriz. Esmer kadının soylu olduğuna dair herhangi bir söyleme rastlayamayız. Bunun yanında Elizabeth çağında esmer olmanın bir kusur olarak görüldüğünü söylenebilir. 127. sonede bu durumu gösteren “Her yönden eşitse de sarışınlara/Varlığa uzanan dil günahına girmiştir.” dizelerini görürüz. Shakespeare’in esmer kadına olan tavrı bir çelişkiler yumağıdır. Esmer kadın bazen piyano tuşlarında nağmeler yaratan güzel elleri olan biri (128. sone), mağrur kalpli bir kadın (141. sone) ve tatlı bir fettan (151. sone) iken, bazen açgözlü bir tefeci (134. sone), zalim ve zorba (131. sone) ve yalancı (138. sone) olur. Bazen “güzelsin, bence varlığın ışık” (sone 147) derken bazen “senin erdemin nefret” (sone 142) diyerek esmer kadın karşısındaki değişen duygu durumu gözler önüne serilir. İlk 126 sonede üstü kapalı şekilde dile getirilen cinsel benzetmeler 127. soneden itibaren açık seçik bir şekilde ifade kazanır. 135. sone bunun en belirgin şekilde gösterir: Kadın ne arzu etse sende de o murat var, O murat bütünüyle senindir, var gücüyle; Benim bol bol yaptığım, dertlerine dert katar, Senin tatlı kösnünü ben arttırırım böyle. Sende bir murat var ki, sereserpe, koskoca: Meramıma varayım, bırak, bir kez girerek; Başkaları amaca ulaşırken kolayca, İtilsin de sönük mü kalsın bendeki erek? Deniz baştan başa su, ama çeker içine Yağmuru, bolluğuna bolluk getirir kat kat. Sen şehvet zenginisin, şehveti çoğalt yine, Benimkini de alıp muradına murat kat. Acımasızca itip kıyma taliplerine: Hepsini bir kişi say, beni de koy içine.


Birçok kişiyle birlikte olduğu dile getirilen esmer kadın Shakespeare’in sarışın soylu genç sevgilisinin de kalbini çalmış ve bu durum Shakespeare’i derinden etkilemiştir. Sarışın soylu genç ve esmer kadın arasında geçenleri 144. sonede işlemiştir: Biri huzur, biri dert, iki sevgim var benim, İki görüntü gibi hep gönlümü çelerler: Sarışın bir erkektir benim iyi meleğim, Kötü ruh bir kadındır, kapkaranlık bir esmer. Dişi cin cehennemde beni yok etmek ister, Meleğimi gönlümden ayartmağa çalışır, Onun saf varlığını pis kibriyle büyüler, Kutsal ruhu şeytana çevirmeye kalkışır. Benim iyi meleğim iblisçe kudurunca Dosdoğru bilemem de kuşkulara düşerim: İkisi benden ayrı sıkı dostluk kurunca Melek, dişi şeytanın cehenneminde derim; Dertliyim bilemeden kuşkuyla yaşamaktan, Sonunda meleğimi yakacak dişi şeytan. Esmer kadına yazılan 28 sone dışında kalan son iki soneyle birlikte 154 soneye ulaşılır. 154 sonenin sıralanışının doğruluğu hakkında kesin bir geçerlilik söz konusu değildir. (Honan, 2014). Eğer ki yazılış sırası doğru ise Halman’ın belirttiği gibi birçoğu 1595 yılında kaleme alındıysa Shakespeare’in oldukça yoğun bir duygusal çalkantı içinde olduğunu söyleyebiliriz. Genel hatlarıyla olay örgüsü bağlamında bir bütün olarak ele alınan sonelerde Shakespeare’in duygu durumunu anlatılmak istenmiştir. Fakat bununla birlikte çoğu zaman bir aşk şiiri olarak bilinen sonelerin alt metininde bir düşünür olarak Shakespeare’in kimliği okunur. Ahmet Uysal “Bizce Shakespeare’in her eserinde, mevzuya uygun, derli-toplu bir hayat felsefesi gizlidir, fakat şurası var ki şair bize bu

27


28

felsefeyi sistematik olarak vermez. Gerçekten,eserlerinde serpili olarak bulunan felsefe kırıntılarını birleştirmek suretiyle onun dünya görüşü hakkında oldukça mufassal bilgiler edinmek mümkün olmuştur.” (Uysal, 1964) diyerek Shakespeare’in filozof yönüne açıklık getirir. Bir düşünür olarak Shakespeare’e sonelerde işlediği zaman kavramı üzerinden şahit oluruz. Shakespeare zaman kavramına alegorik bir bakış açısıyla kişileştirdiği görünür. Bu bakış açısıyla zaman kavramının soyuttan somuta doğru anlaşılırlığını artırır. Zaman kavramı çoğu sonede kötü bir karakter gibi gösterilir. “zamanın tırpanı”, “yıkıcı zaman”, “zamanın toy kalemi”, “zaman ejderi”, “rüzgâr kanatlı zaman”, “zamanın gaddar eli”, “zamanın zalim eli”, “zamanın despotluğu, “zaman orağı”, “kötücül zaman” betimlemelerinde yerini alır. Zaman Shakespeare’e göre yıkıcı güce sahiptir ve her şeyi alıp tüketecektir. Sevgilinin güzelliği de zamanın yıkıcılığından nasibini alacaktır. Zamanın üzerinde bu denli yoğun bir şekilde duruşu Shakespeare’in varoluşsal kaygılarından yola çıkarak ölüm korkusuna vardığını hissettirir. Shakespeare’in düşüncesinde zaman ve doğa bir devinim içerisinde var olur. Doğa düzeni gece gündüz ve mevsimlerin dönüşümü üzerinden muazzam bir şekilde akıp gider. Shakespeare’in sonelerinin neredeyse hepsini doğa betimlemeleri üzerine kurduğu gözlemlenir. Gece ve gündüz, yaz, kış ve ilkbahar, deniz ve dalga, ay, güneş ve yıldızlar, çiçek, dağ, kır toprak ve gökyüzü, üzerinden akan onlarca betimleme bulunur. 33. sone bu betimlemeler dikkat çekici ölçüdedir: Ne görkemli şafaklar görmüşümdür hükümdar Gözleriyle dağlara koyar en şanlı süsü Altın yüzü öptükçe yemyeşil olur kırlar Soluk sulara yaldız kaplar kutsal büyüsü. Ama birden bırakır gökten inmiş yüzüne Saldırsın diye hınzır bulutların yığını


Sonra saklar yüzünü üzgün dünyadan yine Batıya kaçıp gizler kararan varlığını; Sevgili güneşim de doğup ruhuma doldu Bir sabah zaferlerle görkemlerle erkenden Ah sonra gitti ancak bir saat benim oldu Kara bulutlar onu yine gizledi benden. Bu yüzden ona karşı sevgim kapılmaz hınca Yerdekiler solmaz mı gökte güneş solunca? Shakespeare’in iç dünyasının kapılarını sonuna kadar açtığı soneler çoğu zaman bir aşk serüveninin hikâyesi olarak anılmıştır. Oysa soneler aşkı tüm halleriyle dile getiren sanatsal bir dehayla beraber bir insan olarak Shakespeare’i en belirgin şekliyle görebildiğimiz yegâne eseridir. Bununla birlikte soneler bir düşünür olarak Shakespeare’den de izler taşır. Ölümünün üzerinden geçen 400 yıl ne soneleri ne de Shakespeare’in hayranlık uyandıran sanatçı zihnini tam olarak anlamamıza yetmemiştir. Daha uzun yıllar Shakespeare dehası konuşulup tartışılmaya devam edecektir. Kaynakça • Halman, S. (2012). Soneler. Türkiye İş Bankası Yayınları: Ankara. • Honan, P. (2014). Shakespeare: Bir Yaşam. YKY: İstanbul. • Şengel, D. (2000), “Shakespeare’in Sonelerini Yorumlama Sanatı”, Parşömen, Sayı 2, ss. 216-23. • Uysal, H. (1964). Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi Cilt: 22 Sayı: 3.4 Sayfa: 135-220.

29


30

Macbeth’in Minimalizmi Onur Keşaplı

Ortalamacı popüler kültürün söyleminde sinema namına beliren en yaygın sözcük öbeği “spoiler vermek/vermemek” şeklinde öne çıkıyor. Kaba tabirle filmi izlemiş olanların henüz


seyretmemiş olanlara, yapıtta olup bitenleri anlatıp tüm heyecanı ve merakı mahvetmesi olarak açıklayabileceğimiz bu klişe, söz konusu uyarlamalar olduğunda geçerliliğini yitiriyor. Özellikle Homeros ya da Shakespeare uyarlamaları bu anlamda evrensellikten ve büyük ölçüde bilinirlikten gelen artılarıyla izleyici ve eleştirmenler nezdinde 5N1K merakından sıyrılıp hali hazırda vakıf olunan içeriğin nasıl bir biçimde sunulduğu üzerine odaklanılmasını sağlıyor. Sinema tarihi boyunca aralarında Orson Welles, Roman Polanski ve Akira Kurosawa gibi bambaşka coğrafya ve kültürlerin birbirinden kudretli yaratıcılarının da bulunduğu pek çok yönetmen tarafından beyazperdeye aktarılan, Shakespeare’in en önemli oyunlarından Macbeth’in, Avustralyalı yönetmen Justin Kurzel tarafından aynı adla ortaya konan uyarlaması, biçimsel olarak öncüllerine nazaran farklı bir tonda şekilleniyor.

Michael Fassbender ve Marion Cotillard gibi yakın dönemde farklı tür ve rollerdeki sahnelemelerle dikkat çeken iki önemli oyuncuya başrollerini emanet eden film, Kuzeyli istilacılar karşısında ülkesini korumakta zorlanan Kral

31


32

Duncan’ın en güçlü beylerinden olan Macbeth’in kazandığı zaferleri takiben doğaüstü söylenceler ve eşi Leydi Macbeth tarafından daha fazla güç için kışkırtılması ve bu ihtirasın benliğinde yarattığı psikolojik ve fizyolojik yıkımları konu ediniyor.

İnsan doğasının güce olan akıldışı tutkusuna dair tarih boyunca yazılmış en eleştirel ve de kuşkucu metinlerinden olan Macbeth, aynı zamanda vefasızlığın, hazmedememenin aynı insan doğasında yaratacağı tahribatı da gözler önüne serer. Bu açıdan bakıldığında evrenselliğini ve güncelliğini bir an olsun yitirmeyen, Shakespeare trajedileri arasında her daim öne çıkmış olan Macbeth, bir başka bakış açısına göre Hristiyanlık vaazlarından belki de en tutucu olanını beslemek adına kaleme alınmış bir metindir. Tanrının yeryüzündeki suretinin ve yasa koyucusunun krallar olduğu ve krallara karşı gelmenin yanlışlığını Orta Çağ boyunca yineleyen kilise öğretisinin, Duncan’ın iyiliği ve Macbeth’in iyilik bilmezliği ile oyunda vurgulandığını belirten Hamit Çalışkan’a göre Macbeth, I. Elizabeth sonrası tahta çıkan I. James dönemi özelinde iki yönlü öğüt/önerme üretmekte-


dir. Krala karşı gelmenin kötülüğünü Macbeth’in Duncan’ı, kendisine ve halkına pek çok iyilik yapmasına karşın hem de şatosunda misafirken öldürmesiyle şeytanlaştıran Shakespeare, de facto kralların VI. Henry ve IV. Edward gibi iyi örneklerini eleştirmekten kaçınmış olmasına rağmen söz konusu oyunda eleştirisini yükseltmiştir. Böylece kral olmasına karşın giderek tiranlaşan ve halkına zulmeden Macbeth’e karşı gelişen başkaldırının haklılığını gösterilerek Rönesans ile törpülenen skolastik zihniyetin dokunulmazlık biçtiği tanrı-kralın gerektiğinde alaşağı edilebileceğini belirtmiştir. (Çalışkan, 1993: 75)

Macbeth’in güven veren bir savaş beyi olmaktan adeta şeytanlaşmış bir yıkıcılığa evrilmesini öncelikle tetikleyenler, oyunun ve beraberinde filmin başında kazanılan savaşın ardından sisler içerinde beliren ve Macbeth’e ganimet olarak alacağı unvanları müjdelerken geleceğin kralı olacağını da bildiren cadılardır. Oyunun yazıldığı dönem düşünüldüğünde Orta Çağ’ın cadı avlarının hala yakın geçmiş olduğu gerçeği bir bakıma Macbeth’teki baş kötülerinin-veya başat kötü-

33


34

lük unsurlarının-cadılar olduğunu düşündürmektedir. Ek olarak Leydi Macbeth’in kışkırtıcılığı, ihtirası ve hatta Duncan cinayetini planlaması, oyundaki olumsuzlukların adeta kadınlarda vücut bulduğunu hissettirir. Bazı okumalarda Macbeth ve Leydi Macbeth’in tek bir karakter gibi yorumlanması ve bir nevi Dr. Jekyll ve Mr. Hyde durumunu andıran bir yapılanma ile eyleme geçilmesi oyunun psikolojik uzamı katmanlandırmaktadır.

Terry Eagleton’a göreyse Macbeth’te olumlu değerin üç cadıda yattığı son derece açıktır. “Cadılar oyunun kahramanlarıdır; her ne kadar eleştirmenler onları karalamak için çok fazla uğraşsa da bu böyledir. Macbeth’teki muhteris düşünceleri serbest bırakarak, hiyerarşik toplumsal düzene duyulan saygının foyasını, düzenli zulme ve kesintisiz savaş haline dayanan bir toplumun sofuca kendini kandırışı olarak ortaya çıkaran onlardır. Cadılar bu vahşi düzenin sürgünleridir; bu düzenin sisli-puslu sınırları üzerindeki kendilerine ait kız kardeş cemaatinde ikamet eden, onun kabile çekişmeleri ve askeri payeleriyle her


türlü alışverişi reddeden sürgünler. Bu yapıyı altüst etmeyi vaat eden onların bilmecemsi, çift anlamlı konuşmalarıdır (‘iki anlamda da bize oyun ederler’): Onların tacizkar söz oyunları, Macbeth’te, onun varlığının içini boşaltıp arzuya dönüştüren bir eksikliği açığa çıkararak, Macbeth’in içine sızar ve onun altını oyarlar. Cadılar, yapıtın sınırlarında süzülen, kendine has bir hakikat türüne sahip olan anlamdışının ve şiirsel oyunun âlemine işaret ederler ve Macbeth’e söyledikleri sözler onun içindeki bu ötekilik ve arzı bölgesini katalize eder, böylece oyunun sonuna gelindiğinde bu ötekilik ve arzu bölgesi, onun önceden sağlama alınmış kimliğini paramparça etmek ve yutmak üzere onun içinden taşar. Bu anlamda cadılar oyunun, tehlikeli olduğu için sürgün edilmesi ve bastırılması zorunlu ama her zaman intikam almak üzere geri dönmesi muhtemel ‘bilinçdışı’ olarak ortaya çıkarlar. Bu bilinçdışı, anlamın tökezlediği ve kaydırıldığı, katı tanımların çözüldüğü ve ikili karşıtlıkların aşındığı bir söylemdir: iyi demek kötü demek, kötü demek iyi demek; hiçbir şey, hiçbir şey olmayandan başka bir şey değildir.” (Eagleton, 2010: 10) Cadıların sunumu ve izleyicide yarattıkları çağrışım noktasında Kurzel’in uyarlaması, Eagleton’ın cadılara getirdiği anlamları bir nebze taşımaktadır. Filmde üç kız kardeşin yanlarında bir de küçük bir kız vardır ve senaryonun hiçbir eşiğinde “cadı” olarak anılmazlar. Söz oyunlarıyla filmin öyküsel devinimini tetiklemelerine rağmen özel efektler, renk oyunları ve şiddet sahneleriyle bezeli Macbeth’te, göründükleri sahnelerin neredeyse tamamında ruhani bir dinginlik atmosferi yaratmaktadırlar. Muğlaklıkları ve tekinsizlikleri, Kurzel’in yönetimine ek olarak Animal Kingdom, Savaşın Gölgesinde gibi filmlerin dokusunu icra eden görüntü yönetmeni Adam Arkapaw’ın sinematografik tercihleri neticesinde kötücül bir hissiyat uyandırmazlar. Ek olarak

35


36

Shakespeare’in betimlemeleri ile “androjen(sakallı kadınlar), çoğul (üçü bir arada), yarım ağızlı olan cadılar”(akt. Eagleton, 2010: 11) Macbeth filminde bedensel bir deformasyona uğramamış dolayısıyla seyircide görsel bir hazımsızlık yaratmak yerine saf bir güzellik sunmuşlardır. Yönetmenin filmin tamamında ortaya koyduğu tercihler göz önüne alındığında “cadı” gibi davranmayan kız kardeşlerin temsili anlaşılır hale gelir.

Hem görsel hem içeriksel hem de biçimsel olarak destansı bir görünüme kavuşmak için psikolojik, ideolojik ve tarihsel arka planların tamamına sahip olan Shakespeare Macbeth’inin, Kurzel Macbeth’ine evrildiğinde yukarıda andığımız iddialı başrollerinin yanı sıra yan rollerde de güçlü oyuncularla bezeli kadrosuna rağmen bir hayli mütevazı ve sessiz olduğunu söyleyebiliriz. Filmin fragmanlarına bakıldığında klasik anlatıda çoğu zaman kalburüstü bir başarı sağlayan tarihsel savaş filmi algısı, başlangıç bölümündeki savaşta çoğu zaman ağır çekime başvurularak- kendini biraz hissettirdikten sonra bir daha belirmemektedir. Öyle ki filmin finalindeki


savaş, öncesiyle ve sonrasıyla birlikte düşünüldüğünde adeta savaşsızdır. Savaş hazırlıklarının, müzik eşliğinde adeta video-klip montajı şeklinde verilip savaş anına kadar sürekli yükseltilen, katarsis odaklı bir anlatıma alışkın izleyici için minimalist kalacak bu tercihler, diyalog bazında yönetmenin Shakespeare’in ağdalı İngilizcesine sadık kalışıyla birlikte düşünüldüğünde örtüşmemektedir. Ancak filmin Orta Çağa özgü dolaysız öğreti amaçlayan ibret oyunları ile 1971’de Persepolis antik kentini dekor olarak seçerek Peter Brook tarafından sahnelenen deneysel oyun Orghast’ı bir bakıma yakınlaştıran görselliği düşünüldüğünde yadırganacak bir seyir belirmez.

Macbeth’te İskoçya’nın coğrafi dokusundan gelen dış mekân estetiği sömürülmeden kullanılmaktadır. İç mekânlarda ise, mekân bütünlüğünü doyuracak genel çekimlerin azlığı dikkati çekmekte, özellikle kralın sarayı bütünlüksüz tiyatro dekorlarını çağrıştırmakta, Macbeth’in şatosu ise Britanya’nın erken dönem yerleşimcilerinin yerleşkelerini

37


38

andıracak ölçüde mütevazı ve küçük ölçekli sunulmaktadır. Diyaloglar açısından Shakespeare’e sadık kalan yönetmenin, betimlemeler noktasında bundan kaçındığı söylenebilir. Mekân tasvirleri, cadı temsilleri dışında, doğanın adeta bir karakter gibi sözel ve görsel yer ve önem teşkil ettiği oyunun aksine filmde minimalist eğilim bu başlık altında da kendini gösterir. Oyun boyunca adeta öfke dolu olarak betimlenen doğa, kapalı, gök gürültülü ve tekinsizdir. Filmde ise sıcak renklerle bezeli ve aydınlık bir gökyüzü hâkimdir. Ek olarak Shakespeare’in doğaya yüklediği kimi doğaüstü aşırılıklar filmde yer almaz. Macbeth’in şatosuna doğru sakince ilerleyen ve oyun boyu resmedildiği şekilde iyilik temsili olan Duncan’a eşlik eden doğa dingin ve huzurludur. Ancak Macbeth’in Duncan’a ihanet ederek onu öldürmesi neticesinde doğa, atların birbirini yediği, baykuşların şahinleri parçaladığı, gündüz vakti karanlığın hüküm sürdüğü olağan dışı tepkiler silsilesine ev sahipliği yapmaktadır. Doğa adeta bir karakter, bir sözcü gibi oyunun devamında yaşanacak aşırılıkları, Macbeth’in doğaya, yasaya, maddeye karşı geliştirmeye çalıştığı kanlı tiranlığı haber vermektedir. (Karacabey, 1993: 116)


Filmdeyse ses kanalının ve olacakların bilinirliliğinin getirdiği verili gerilimin ötesine geçilmemiştir. Benzer bir seyreltmenin Leydi Macbeth’in rolüne de uygulandığı görülmektedir. Yukarıda bahsi geçtiği üzere adeta Macbeth’in ikinci kişiliği gibi sunulan, bilincini ve beraberinde eylemlerini denetleyen, onlara hakimiyet kuran, ölümü ile bir nevi Macbeth’in sonunun kaçınılmazlığını öncüleyen Leydi Macbeth filmde saray entrikalarıyla haşır neşir, kudret için hırslı her hangi bir soylu olarak sunulmuştur. Shakespeare’in yetkin İngilizce metnine diyalog bazında büyük oranda sadık kalınması bile bu durumu değiştirmemiştir.

Sonuç olarak 2015 yapımı Macbeth, klasiklerin post modernizm adına sulandırıldığı, ortalamacı bir yaklaşımla gişeye yönelik işlere evrildiği günümüzde, nitelikli ve özgün bir biçimsel deneme olarak değer kazanıyor. Kurzel’in Macbeth’inin belki de tek eksiği, fazla dengeli ve çekinceli haliyle izleyiciye odak sunmayarak –ya da sunamayarakseyir neticesinde zihinde tortu bırakamamasıdır. Aşırılıktan, bağırıştan ve gövde gösterisinden uzak film, Shakespear-

39


40

eyen dokuyu zedelemeden kendi imzasını dingin bir tonda atarak bir anlamda imaj bombardımanına maruz kalan çağımız insanının hafızasında belki de unutulmayı göze alacak bir olgunluğu barındırmaktadır.

Kaynakça • Çalışkan, M. H. (1993). Kralı Öldürmek: Bir Politik Trajedi Olarak Macbeth. Tiyatro Araştırmaları Dergisi, sayı 10, sayfa 67-76. • Eagleton, T. (2010). William Shakespeare (4. Baskı). İstanbul: Boğaziçi Yayınları. • Karacabey, S. (1993). Shakespeare’in Oyunlarında Doğa ve Doğa Üstü Güçler. Tiyatro Araştırmaları Dergisi, sayı 10, sayfa 115-119


SÖYLEŞİ: TAMER LEVENT

Ölümünün 400’üncü ölüm yılında, tarihin tanık olduğu en önemli drama yazarlarından William Shakespeare, yalnız İngiliz edebiyatı uzmanlarını değil tüm dünyayı ilgilendiren bir tiyatro yazarıdır. Shakespeare’in önemi, gerçek anlamda evrensel bir dahi olmasından, onu her çağın kendi çağdaşı, her ülkenin kendi yurttaşı olarak benimsemesinden kaynaklanır. İşte bu yüzdendir ki, onun oyunları, nice başyapıtlar gibi kitap raflarında tozlanmamış; tiyatroları her yerde sahnelenmiş, beyazperdeye, televizyon ekranlarına gelmiş, her dilde okunmuştur. Shakespeare’in ruhunu yaşatmaya devam eden isimlerden biri de tiyatro sanatçısı, yönetmen, sanat yönetmeni ve yazar Tamer Levent’tir. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro yüksek bölümünden 1977 senesinde mezun olan Levent, Devlet Tiyatroları’nda önce oyuncu daha sonra yönetmen olarak çalışmalar yaptı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde, New York Üniversitesi tiyatro bölümünde, Berlin Yüksek Sanat Okulu tiyatro bölümünde, İngiltere Yorkshire Bretton Hall College’de ve Warwick Üniversitesi’nde yaratıcı oyunculuk dersleri verdi. Sahneye koyduğu “Yeniden Yaratma” adlı oyunla devlet tiyatrolarının ilk Rusya turnesini gerçekleştirdi. Tamer Levent ayrıca FIA (Uluslararası Aktörler Federasyonu) Türkiye temsilcisidir. “Sanata Evet” kampanyasının mimarı olan Levent, hâlen Devlet Tiyatroları’nda rejisör kadrosundadır ve Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı TOBAV ile Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği TOMEB Genel Başkanı’dır. Tamer Levent 24. Ankara Film Festivali’nde Tepenin Ardı filmindeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu seçilmiş ve devamında birçok ödüle layık görülmüştür. Usta sanatçı

41


42

ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin hazırlık aşamasındaki katkılarından ötürü Gülbike Yıldırım’a teşekkürlerimizi sunuyoruz. İyi okumalar…

Tiyatro iyilerin iyiliğini, kötülerin kötülüğünü ortaya çıkaran bir aynadır. Shakespeare’in Hamlet eseri tiyatroyu insanın kendini eleştirdiği bir özeleştiri mekanizması olarak mı kullanıyor? Tiyatroyu insanın kendi kendisiyle bir tür yüzleşme sanatı olarak gördüğünü söyleyebilir miyiz? Çok doğru. Bu bence net anlaşılıyor. Kendimi bildim


bileli tiyatroyu bir yüzleşme sanatı olarak tanımlarım. Bu anlamda bireyin öz eleştiri yapmasına olanak verdiğini, farkındalığını arttırdığını söylerim. Kişilik gelişimine de bu anlamda, tabi böyle bir kişilik geliştirmek isteyene, katkıda bulunduğunu söylerim. Bu nedenle, İstanbul AKM de sahneye koyduğum Caligula adlı oyunda da izleyicileri yüzleşmeye çağırıyordum. Dekor bütünüyle aynalardan oluşuyordu. Ankara da sahnelediğim Önce İnsan adlı oyunda oyuncular finalde selama dev aynalar ile çıkıyorlardı ve izleyiciler onları alkışlarken aynalarda kendilerini görüyorlardı. İzmir’de yönettiğim Carmen operasında da, Don Jose’nin finalde, arenanın önünde, Carmen’i bıçaklamasından sonra, koro içinde bir kişi elinde büyük bir ayna taşıyor ve onu seyirci ile karşı karşıya getirecek açılarda kullanıyordu. Bunlar hep, Hamlet etkilenmesi sonucunda alınmış rejisör kararlarıydı. Shakespeare’in sizin için ne ifade ettiğini, tiyatroya bir öğrenci olarak başlayıp sonrasında yazarak, yöneterek ve oynayarak usta bir sanatçıya dönüşüp ürettiğiniz dönemin kıyaslaması eşliğinde dinleyebilir miyiz? Shakespeare’i her seferinde yeniden keşfederek büyüdüm. Önceleri heyecanlı bir tiyatro öğrencisi olarak hayrandım! Sonra “Neden hep Shakespeare oynuyoruz, yerli eser ve Brecht’te oynayalım” evresine geldim. Sonra yerli eser yazımı konusunda oyun yazma yarışmaları açılmasına neden oldum. Devamında tekrar Shakespeare’e dönüp onu hak ettiğimi düşünmeye başladım. Onun Hamlet’te oyunculara yaptığı konuşmanın, bütünüyle çağdaş anlamlandırmaya olanak verecek bir tiyatro tanımı olduğunu düşündüm. Bu sahneye, yazdığım oyunlarda yer verdim. Amcanın, abisini zehirleme sahnesini oynattım ve sonradan Kral olan amcanın salonu terk edişini göstererek, ayna olayını ve empatiyi izleyiciye de göstermek istedim. Karısına Göre Bir

43


44

Halk Düşmanı adı ile, Ibsen’in Bir Halk Düşmanı oyununu uyarlayıp bir anlamda yeniden yazarken, onun içinde de empatiyi kanıtlayıcı seyirci katılımlı interaktif sahneler yazdım. Orada da bu tiradın doğrusundan etkilenmiştim. Beğendiğiniz Gibi (As you Liked) adlı oyunda da Jaques Ustanın ormanda, “Bütün dünya bir oyun sahnesidir...” diye başlayan tiradının da Amerikan sosyolojisinde bir ekol(Merton) yarattığını keşfetmiştim. Daha sonra drama konusunda ve yaşamda oynanan roller konusunda yaptığım çalışmalarda bu tiradın içeriğini tekrar tekrar anlamlandırarak, kendime en sağlam yol gösterici olarak yorumladım.


Bir hayli zengin olan öz geçmişinize baktığımızda Shakespeare’e uzanan çalışmaların nispeten az olduğu söylenebilir. Özel bir sebebi var mı? Yok, aksine çok istediğim halde zaman kalmadı diyebilirim. En son Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sevgili dostum Erhan Gökgücü’nün yönettiği Venedik Taciri, Shylock oynamam biraz bu özlemim konusunda beni mutlu etti çünkü Shakespeare ile doya doya ilgilenmeden önce, yapmam gereken işler var diye düşünmüştüm kendi kendime. Ama öğrenci iken, sevgili Ergin Orbey’in önerisi üzerine Coriolanus üzerinde çalışma yapmış bütün metni, dramaturgi sonucu 15 sayfaya indirmiştim. Ergin abi bunu çok beğenmişti. Daha sonra bu dramaturgi ile, Kopenhag’da, deneysel bir atölye çalışmasında, Coriolanus’u tek kişilik bir oyun haline getirdim ve rolü bir kadın oyuncu oynadı. Bu oyun 10 yıl kadar onun repertuarında durdu. Turneler yaptı. Yöneticilik yaptığım yıllardan birisinde de bir sezon Shakespeare’in bütün eserlerini sahneye konulması için ön çalışma yapmıştık. Erzurumda Prof. Dr. Bilge Seyidoğlu’nun Erzurum Halk Masalları araştırmasından etkilenerek oluşturduğum Masal Kadınları oyununda da oyunun içine, Hamlet’in sahneye koyduğu oyunu yerleştirmiştim. Oyun Tahran Fajr Festivali’ne ve Güney Kore’de Chunchon Tiyatro Festivali’ne davet edilmişti. Shakespeare’in evrenselliği ve zamana karşı süregelen zaferinin temellerinde neler yatıyor? Devamında benzer uzamda bir yaratıcının çıkamamış oluşu ve günümüzde imajların seyri düşünüldüğünde tiyatronun geleceğinde zaman ve mekânı Shakespeare gibi aşmayı başarmış bir sanatçıya tanıklık edebilir miyiz? Bence Shakespeare’in yarattığı insanlar var. Shakespeare insanları. Onlar, kişilik özellikleri olan, ama zaaflarının çok üzerine gidilerek, iyinin iyi, kötünün kötü

45


46

mutlaklaştırılması şeklinde değişmez formlar kazanan karakterler değiller. Bu nedenle her karakterin iyi ve kötü yönleri var, tüm insanlarda olduğu gibi. Bunlar sağlam bir edebi dil ile de sunulunca, siz, onun her oyununu çağın gereklerine göre yorumlayıp sahneleyebilirsiniz. Kendi doğrularınız ile onları buluşturabilirsiniz. Şimdilerde ise Hırçın Kız’ı hep aklımdan geçiriyorum ama bizde hiç oynanmamış bir hali ile. Günümüzde bir çeşit yıkıcılık anlamına gelen “Alternatif Tiyatro” diye bir kavram var. Alternatif tiyatro dediğimiz deneme tiyatrosu, var olan tiyatro alışkanlıklarına, anlayışlarına, tarzına ve estetiğine başkaldırıdır. Brecht’in, “Tiyatroya girişte paltosuyla birlikte beynini de bırakan seyirci istemiyorum.” sözünün mantığıyla, tiyatro seyircisine oyunun bir parçası olduğu hissettirilen bir görselliktir. Bu görsellik de alternatif tiyatroyu alışılageldik söze boğulmuş, aldatmacı tiyatrodan kendini ayırır. Shakespeare’in klasik olmasına rağmen eserleri alternatif tiyatroya göre yorumlanabilir mi? Tabii yorumlanabilir. Benim 1985’te Kopenhag’da yaptığım Coriolanus gibi. Kaldı ki o dramaturgi çalışmasını yaparken Brecht’in, Shakespeare Coriolanus’unu kendince yazdığı Coriolanus’tan da etkilenmiştim. Brecht’in çalışması da bence onun alternatif tiyatroya uygulanabileceğinin bir kanıtıdır.


Devlet Tiyatrosu sahnelerinde pek çok kez “kapalı gişe” sahnelenmiş Macbeth oyununun Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü tarafından iktidarın hırsını ve etkilerini anlattığı gerekçesiyle, Kültür Bakanlığı yetkililerinden oluşan bir heyetle programdan çıkarılması ile ilgili hükümetin tiyatro konusundaki yaptırımları hakkında düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Devlet Tiyatroları kuruluş kanunu, Devlet Tiyatroları’nı özerk kılar. Her ne kadar 1970 yılında, meslek tanımları ve özlük tanımları hakkında, köklü bir çalışma yapmak yerine, kurum geçici olarak 657 sayılı yasa ile geçici olarak ilişkilendirildi ise de, bu artistik etkinliklerde kurumun özerk yapısını korumasını engellememişti. Gerek benim dönemlerimde gerek Lemi Bilgin döneminde, bu özellik nedeni ile Devlet Tiyatrosu repertuarından tek oyun kaldırılmamıştır. Siyasiler hep DT’nin bürokratik bir kurum olduğunu söyleyip oraya karışmak istemişlerdir. Yöneticiler de, 5441 sayılı kuruluş kanunu ve 657 buluşmasından oluşan yasa kolajında, repertuarda 5441 yanının, yani kuruluş kanunu yanının dikkate alınması gerektiğini söyler, bu konuda özerkliğini korunması gerektiğini sonuna kadar savunurduk. Macbeth bir dünya klasiği olarak, eğer siyasilerin isteği sonucunda repertuardan kaldırıldıysa, bu gerçekten dünya önünde küçük düşmemize neden olacak kadar acı bir durumdur. Ben bu konuyu duyduğumda inanamamıştım. Hala olayın nasıl gerçekleştiğini tam olarak öğrenemediğim için, inanmama lüksümü korumak istiyorum çünkü ona gelinceye kadar, Düğün ya da Davul, Öyle Bir Mahalle ki 2, Genç Osman, Çirkin gibi oyunlar hakkında da söylentiler olmuş ama yanlış anlaşılmalar ortaya çıkarılarak, tahrikler ve hedef göstermeler kanıtlanarak, oyunlar repertuardan kaldırılmamıştı. Macbeth gibi bir dünya klasiğinin repertuardan böyle kaldırılmasına inanamam. Acaba, 400 yılı aşkın

47


48

tarihe sahip olan bu oyunu, o süreç içerisinde, sahneden kaldıran bir anlayış olmuş mudur diye düşünüyorum şimdi. Sadece Macbeth değil, benim bildiğim, hiç bir Shakespeare oyunu aklıma gelmiyor! Sanatın özü ve erişebileceği menzil ile derdi olmanın ötesinde kendi sanatını icra etmek için kılı kırk yaran bir iktidar dönemindeyiz. Tiyatro başta olmak üzere sanat üzerinde kurulan bu hegemonya ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Söz konusu savaşımda tiyatro cephesinde neler yapılmalı? Sanat kavramı bizde pek anlaşılmadı. Suut Kemal Yetkin ve İsmail Tunalı’dan sonra yapılan estetik çevirilerinde ve sanat ontolojisi çevirilerinde sanat kavramı tanımları bizlere hitap edecek bir hap şeklinde, tek cümle ile ifade edilmedi. O yüzden sanat hep soyut hatta daha ileri gidersek mistik ve tanımlanamaz bir kavram gibi algılandı. Oysa Rönesans öncesi ve sonrası pek çok Hristiyan bu kavramın tanımını yapmaya çalıştı. Schelling tanımı, sanatı “teori ile pratiğin birlikte gerçekleşmesi” olarak tanımlar. Aristo, bir eserin sanat eseri olup olmadığını anlamak için onu iyi, güzel ve doğru ölçme değerlendirmesine tabi tutar. Bu durumda, sanat kavramı ve ürün kavramının birbirinden ayrı değerler olarak, bir bütünlük halinde, ölçülmesi gereği oluşuyor. Belki de sanat kavramının, ürünün son halinden çok, ürünün oluşum sürecinde konuşulması söz konusu olmalıdır! Bu durumda, sanat etik, estetik ve adalet değerlerinin bir araya gelmesi ile oluşan bütünün felsefesi olmalıdır. Etik, estetik ve adalet, iyi, güzel ve doğrunun disiplinel isimleridir. O halde, iyi güzel ve doğrunun zıddı, kötü, çirkin ve yanlıştan hareket edecek olursak; bence bu gün yaşadıklarımız daha çok bu üç olumsuz değerin felsefe haline gelmesinden oluşan bir sanat anlayışı gösteriyor. Bu Shakespere’in söylediği tiyatroyu “iyilerin iyiliğini, kötülerin kötülüğünü gösterme,”


yani 2016 yıllık sorumluluğundan da uzaklaştırıyor. Yasalar bu tutumu meşrulaştıracak şekilde hazırlanmak isteniyor, eski yasaların kurumsal kimlikleri zedelenebiliyor, yanlış uygulamalara cevaz veriliyor. Bu tutumlar, Türkiye’de tiyatro kültürünün gelişip yaygınlaşmasını engelliyor. Birey kendini geliştirerek, yaşamında başarılar kazanmayı hedeflemekten vaz geçerek, biat yoluyla kendine maddi çıkarlar elde etmeyi, “gelişme” ile karıştırabiliyor! Ancak bu tutum, bütünüyle toplumsal anlamda, taraftar mantığını, onun kulları olmaya biat etmeyi, velinimetlik kavramlarının benimsenmesini menfaat olarak görürken, toplumun gelişmesi düşüncesini, bu menfaate karşı ve düşman görme reflekslerini tetikliyor. Tiyatronun, toplumsal moral, etik, estetik ve adalet anlamında toplumla doğru iletişim kurması engelleniyor.

49


50

Oysa toplumun buna en çok gereksinim duyacağı zaman! Tiyatro ve onun benzeri toplumsal değerlere tutunarak, yaşamını sürdürülebilir kılma düşüncesine ve moraline ihtiyaç duyduğu bir zaman. Yaşamını kaliteli hale getirebilmek, insan olma asgari müştereklerinde birleşebileceği, ortak değer yargıları, tutunacak dal aradığı bir dönem yaşıyoruz. Bu değerlerin bir, bir ortadan kalkması toplumsal cinnet yada travma yaratmak yerine, içe kapanma, çaresizlik, mutsuzluk, çift kişiliklilik, yalancılık, kararsızlık, düşmanlık, objektif olamama, bilime ve bilgiye düşmanlık gibi olumsuzluklar yaratma tehlikesi gösteriyor. 2014 yılında Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye kazanan yapıtı Kış Uykusu ve sonrasında Giorgi Ovaşvili’nin yönettiği Gürcistan sinemasının başyapıtlarından Mısır Adası’nda sizi izleme şansımız oldu. Her iki filme dâhil oluş sürecinizi, yapım aşamalarını sizden dinleyebilir miyiz? İki yönetmen arasında ne gibi ayrımlar dikkatinizi çekti? Başlangıç, Emin Alper‘in yönettiği Tepenin Ardı filmidir. O zamana kadar tiyatro ağırlıklı çalışıyordum. Gerçi, ondan önce Yılmaz Onay’ın senaryosunu yazdığı, Yazılar Filmatik TV filminde ve Polonya’da Samum isimli filmde oynamıştım ama Tepenin Ardı 40’dan fazla ülkede ödül aldı. Ben, bir kaç defa uluslararası alanda en iyi aktör adayı oldum. Türkiye’de en iyi aktör ödülleri aldım. Avusturalya, Brisbane de APSA Film Festivali’nde filmimiz en iyi film ödülünü aldı. Ben orada da en iyi aktör adayı idim. Ödülü alamadım ama G. Ovaşvili ile tanıştım. Sevgili İlyas Salman da oradaydı. Teklifi orada aldım. Bir sonraki sene de APSA da jüri, üyesi oldum. APSA dönüşü Nuri Bilge Ceylan ile tanıştık. Önce genel bir tanışma idi ve başka bir film söz konusu idi, ama daha sonra Kış Uykusu’nda oynamam teklif edilince kabul ettim. Nuri Bilge ile çalışmak ve onun çalışmasını tanımak


istiyordum. Çok da iyi yapmışım. Bu ödül ve başarının içinde olmak, benim sanatsal özellik taşıyan çalışmaların, kültürler arası tanışmaya katkı düşüncem ile de çok buluşuyor. Sanat kavramını anlayış ve kullanışım ile de çok örtüşüyor. O zaman yaptığım iş ile düşündüklerimin örtüştüğünü düşünerek seviniyor mutlu oluyorum. Bir işlev, bir örnek yerine getirdiğimi filan düşünüyorum kendi kendime. Mutlu oluyorum yani! Benim tiyatro ile ya da dramatik kökenli sanatlarla uğraşmam da, bu anlamda gelişmesini hayal ettiğim kültüre hizmet ediyor diye düşünüyorum. Kendime görev yaratmaya çalışırken dünyalı örneklerden etkileniyorum. Onları araştırıp inceliyorum. Sonra öğrendiklerimi paylaşmak için oynuyorum, yönetiyorum, atölye çalışmalarına, seminerlere katılıyorum, tiyatro okullarında ders veriyorum. Sanat yönetimi konusunda da dünya örneklerini tanıyıp yorumlamaya çalışıyorum. Amaç hep aynı...

51


52

Son olarak “Sanata Evet” projenizden ve yakın gelecekteki çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz? “Sanata Evet” 35 yıllık proje düşüncesi. Yaptığım bütün etkinlikleri, ilkleri, buluşları bu felsefeyle anlamlandırmaya çalıştım, çalışıyorum. “Bu düşüncenin insanı olarak nasıl yaşarım”ı deniyorum. Süreç, ürün, süreç şeklinde yaşıyorum diyebilirim. Söylediklerimle yaptıklarım birbirini tutsun istiyorum. Kaymalar olduğu zaman üzülüyorum. Bir de insanlığın “sanat” kavramını sadece ben tiyatro yapayım diye bulmadığını düşünüyorum. Bunun hedefi ve amacı daha büyük olmalı diye düşünüyorum. Bu, insanın kendini yetiştirmesinde, evriminde, bilimsel buluşlarında, hak ve hukuk arayışlarında, güzellik, ahlak, adalet arayışlarında, uygarlığın gelişme süreçlerinde, insan denen o canlıyı motive eden, kendisinde doğuştan var olan o dürtünün, hep sanat olduğunu düşünüyorum. Ve bizim, sanat meslekleri yaratıcı ve icracılarının, o dürtünün uyarıcıları olduğumuzu düşünüyorum.


Problem çözmek, barışçıl çözümler, yaratıcılık, keşifler yapmak, eğitim, benzerlikler yaratmak, sosyal buluşlar, tıp âleminde buluşlar, yemek pişirme, güzel konuşma, siyaset sanatı, insan sevmek, başkalarının mutluluğunu düşünmek, birliktelikler oluşturmak hep sanat dürtüsünün uzantısı diye düşünüyorum. İnsanlık bu dürtü ve onun felsefesi ile varoluşundan beri uğraştı, uğraşıyor. Bu, insanın iç organı gibi bir dürtü. Beyinde! En ilkel dönemden itibaren insanda var olan ve onun evrim geçirmesine neden olan dürtü. Bu dürtünün, en başından beri, insanda kaliteli yaşama özlem yarattığını örneklerle görüyoruz. Bizde de bu dönemlerin geleceğini, üreteceğimiz eserlerle, felsefe ile tutum ve davranışlarımızla, beklentilerimizle, bu büyük sanat kültürüne ulaşmamızı hayal ediyorum! Bununla kendimi motive ediyorum. Sorumluluk yaratıyorum. Bu kültüre ulaşmak için de disiplinler arası sanat buluşmaları oluşmasını; resim, müzik, tiyatro, edebiyat, dans, mimarlık, sinema ve fotoğraf sanatlarının, toplumsal sanat kültürüne ulaşmada öncülük yapması projeleri oluşturulması için çalışıyorum. Sanatın yaşama biçimi olması “büyük resmini” özendirmek için! Yani bu proje hep sürüyor! Bunun dışında, yeni başlayan Küheylan oyununda Dr.Dysart’ı oynuyorum. Oyun Türkiye’de ilk kez 3D tekniği ile gerçekleşiyor. Düşündüğüm bazı durumları, senaryolaştırmaya çalışıyorum. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Güzel bir zaman oldu, ben teşekkür ederim. Onur Keşaplı, Selin Gündüz

53


54

Romeo ve Juliet Adnan Binyazar İlk gördüğüm filmin adını tam anımsamıyorum. Aklımda yalnızca “çöl” diye bir sözcük kalmış. Belleğimde filmin konusuna yönelik bir iz de yok. Ama son sahnesi gözlerimin önünde sanki bir ayna! Aynada genç mi genç, güzel mi güzel bir kadın görüyorum; kadının haykırışlarını duyuyorum. Bir anda dibinden alevler fışkıran koca bir çukur canlanıyor belleğimin aynasında. Alev yalımları çukurda sallandırılan kadının bedensel uyumunu, uzun kumral saçlarını, saydam cildini daha da belirginleştiriyor. Hayal sınırlarını aşacak güzellikteki genç kadının ceylan sağrısı inceliğindeki beline kaba bir halat bağlanmış. Ortadan ayrık bedeninde uzun saçlarıyla ayak parmakları nerdeyse birbirine değecek! Çukurun kıyısında halatın ucunu elinde tutan gözü kanlı bir adam oturuyor. Adam, halatı gevşetiyor, kadının saçları tam alevlere değecekken yukarıya çekiyor. Kadın, saçlarını alev yalımlarından korumak için çırpınıyor, yalvarırcasına haykırıyor, bacaklarını sağa sola atıyor. O çırpındıkça, adam ak kazma dişli ağzını tavanına değin açıp kahkahalar atıyor. Halatın ucunu bıraksa, kadın alevler arasında kömüre dönecek. Dışarıdan bakanı dehşete düşüren bu görüntü adamı inanılmaz mutluluklara erdiriyordu. Adam sanki işkence etmiyor alev çukurunda kukla oynatıyordu... On beş yaşındaki sevdalı yüreğim, adamın katil suratını görmeye dayanamadı. Kadını kurtarmayı düşünüp elinden bir şey gelmeyen bir oyuncu gerilimiyle yerimden fırlayıp perdeye yürüdüm. Sinema sevda dinlemiyor; film yapımcılarının çoğu işkence kışkırtıcısıdır. Perdeye doğru yürüyüp adamı gırtlaklamaya kalkıyordum ki, iki görevli, beni kıskıvrak


yakalayıp “Patlamadın ya, biraz sabretmek de mi yok, bekle bakalım, sonu ne olacak, gör!” dedi, beni yerime oturttu. O yaşların genç yüreği ölüm oyunlarına alışık değildir; oturdum ama kadının alevler içinde yanıp kül olmasını görmeyeyim diye gözlerimi kapayıp perdeyle ilgimi kestim. Sabredemeyip gözümü açtığımda, kadının kurtarılmış olduğunu, güleç yüzüyle daha da güzelleşen kadının, yakışıklı bir genç erkekle öpüştüğünü gördüm. O kurtulmuş, şimdi ölümün kara yolunda işkenceci çırpınıyordu. Kadın haz solukları alıp veriyor, adamın bedeni alevler arasında kavruluyor, böğürtüsünün yankısı, salonun sessiz boşluğundan dışarılara taşıyordu. Genç, güzel bir kadın ya da azman gövdeli bir adam, işkence görene intikam duygusuyla bakılamıyor. Perdeden gözümü alıyorum. İlk gördüğüm bu ölüm filminin gösterildiği sinemanın kör ışıklı salonundan ayrılırken midemde kramp bükülmelerine uğramıştım. O gün bugündür, film afişlerinde tabanca, bıçak, şiş, darağacı ya da ölümü çağrıştıran bir araç görmeyeyim, izleme bir yana, sinemanın bulunduğu sokaktan geçmiyorum. Gerçek olsun, kurgulanmış olaylar olsun; duygu, acımayla intikam arasında titreşip duran bir sarkaçtır. “Çöllü” filmde yerimden fırlarken, elime geçirsem, kadına işkence yapan adamın gırtlağını parçalar, soluğunu keserdim. Oysa duygu; düşünce gibi, bir yere çakılıp kalmıyor, hep devingendir. Andan ana değişerek, vicdan ekseninde titreşir. Öyle olmasaydı, insan duygudan duyguya atlayarak, gülerken ağlar, ağlarken güler miydi? Filmin sonunda kadının kurtuluşuna sevinirken, vicdanım, işkencecinin alevler arasında kavrulmasına dayanamıyordu. Masum ya da zalim, ikisi de acı çekiyordu... Ne durumda olursa olsun, acı çeken bir canlıya intikam beslenmemeliydi. Filmi izlerken olaya başkaldırmama karşın,

55


56

işkencecinin kahkaha atışı, bilinçaltı dünyama sokmuştu beni. Ona en ağır tepkiyi göstermeme karşın, işkencecinin, halatı yukarıya çekip kadını alevlere teslim etmeyeceğine yönelik bir vicdan çanı da çınlamamış değildi düşünce evrenimde: İyiliğe tutulan soluk bir ışıktı bu. Değişimde bu ışığın etkisi olabilir miydi?

On altı yaşındaydım. Kitaptan kitaba atlayarak delice okuyordum. Okumak, varlığıma güven beslememin yansımasıydı. Bu dönemeçte, insanın iç varlığı sayılan duygunun, çözülemeyen bir devingenlik yumağı olduğunu,


57 Romeo ve Juliet filmini izlerken düşünmüştüm. William Shakespeare’in oyunundan uyarlanan filmin bende bıraktığı izlenimlere Masalını Yitiren Dev adlı romanımda genişçe yer vermiştim.1 O yıllarda Diyarbakır’ın sinema ortamını, orada kültürel hayatın canlılığını,2 yazlık sinemalarda bile yepyeni filmlerin gösterildiğini, yoksul kesimden olanların hangi koşullarda film izlediğini yansıtmak için, eklemelerde de bulunarak, romanın o bölümünden kısa alıntılar yapacağım: Sinemaya gidecek param yoktu. Ben yaştaki çocuklar filmleri yazlık sinemalarda, ağaçların tepesine çıkarak, telefon direklerine tırmanarak uzaktan izliyorlar. Onlar gibi yapmadan, filmlerin uzaktan izleneceği en güzel yerlerden birini de ben buluyorum. Yazlık sinemanın perdesi, Diyarbakır Öğretmen Okulu inşaatının üst katından ayna gibi görünüyor. O güne değin kimse bu “loca”nın (!) ayrımına varmamış. Henüz korkulukları takılmamış inşaatın merdivenlerini, bir boşluğa yuvarlanma korkusuyla tırmanıyorum. Filmin ilk gecesinde, Romeo’nun kabına sığmaz kişiliği, sözlerindeki derin anlam, hele de kılıç kullanmadaki becerisi beni büyülüyor. Juliet sahnede görününce, sanki gökten bir güzellik anıtı iniyor. Genç kız olmasına karşın, Juliet’in sözleri, davranışları soylu kadınlara özgü incelikler taşıyor. Filmin ilk gecesinde, Romeo’nun esprili, candan, onuru uğruna her şeyi göze alan arkadaşı Marcutio’nun pisipisine ölümüne ağıtlar yaktım.3 Aşk ateşiyle yanan arkadaşı Romeo uğruna bir kılıç darbesiyle ölüp giden Marcutio’nun yokluğuna hangi yürek dayanır; hele, ironisi yüksek şu sözler bir de onun ağzından çıkmışsa...


58

“[Benvolio’ya] Eyvah! Zavallı Romeo! O çoktan öldü! Ak pak bir yosmanın kapkara gözleriyle hançerlendi; bir aşk türküsü ile kulağından vuruldu; o şaşı Cupidon’un hedefe attığı ok, geldi onun yüreğini buldu. (...) [Romeo’ya] Ro’su gitmiş, meo’su kalmış, yumurtası alınmış çiroza dönmüş. Ey ten, ey beden nasıl da balıklaştırmışsın! (...) Bununkinin yanında Dido rüküş kalırdı; Kleopatra ise bir Çingene; Helen ile Hera oynak sokak karıları; Thisbe gökgözlüydü mökgözlüydü ya, söz etmeye değmez. (...) Nasıl, böyle şakalaşıp atışmak, aşk için inlemekten daha iyi değil mi? İşte şimdi aramıza girdin yine, şimdi yine eski Romeo’sun. Huyunla suyunla, kişiliğinle eskiden neysen osun şimdi. Şu zevzek aşk yok mu aşk, dilini çıkararak şaklabanlıklar yapan, değneğini sokacak delik arayan koskoca bir maskaradır.”4 Romeo’nun zehir içerek; Juliet’in, yüreğinin ortasına kama saplayarak yaşamlarına son vermeleri, içimde bunaltıcı bir boşluk yaratıyor. Gözlerimi yaş bürüyor, ölülerini evden alıp mezarlığa götürenlerin ağıtlarıyla ağlıyorum. Film sona eriyor. O gece, inşaatın sıvasız tuğlalarını ellerimle yokla-


yarak merdivenleri kör gözlerle iniyorum. Uyuduğunu sananların uyanıklığıyla Romeo ile Juliet arasında geçen şu sözleri yineleyerek Diyarbakır’ın sur içi dar sokaklarının karanlığına dalıyorum: “Romeo- Sevdiğime kutsal ayın başı için yemin ederim! Juliet- Sakın ay üzerine yemin edeyim deme, her gece gökyüzünde biçim değiştiren kararsız ay’a benzer sonra senin sevgin de! Yok, ille de yemin etmek istiyorsan, gönlümdeki tapınağın aziz ilahı olan kusursuz varlığın üzerine yemin et; ben sana inanırım!”

Romeo ve Juliet Diyarbakır’ın yazlık sinemasında on yedi gece gösterildi. Ben her gece o inşaat aralığından, hiçbir sahneyi kaçırmadan filmi izledim. Her izleyişte ayrıntılar artıyor, gördüklerimin yerini sözün içe işleyen gücü alıyordu. Filmde geçen sözlerde yüreğimi yerinden oynatan derin anlam-

59


60

lar buluyor, içimde kendi yarattığım sevginin kanat çırpışını duyuyordum. O anda ben bir hava boşluğuydum, yüreğimde güzellikler esiyordu. Romeo, arkadaşı Benvolio’ya, “Sevgi iç çekişlerin buharıyla yükselen bir dumandır. Bu duman ortadan yok olunca, birden, âşıkların gözünde parlayan kutsal bir ışık kalır. Bu kutsal ışık zihni acıya sürüklediğinde gözyaşıyla beslenen bir deniz olur; sevgi bundan başka nedir ki?..” diyordu.

Hele, Romeo’nun, Juliet’i uzaktan görüp söylediği şu sözler, Diyarbakır akşamlarının sıcaktan kızıllaşan göğünde, sevginin en yumuşak esintisiydi: “Meşalelere parlak yanmayı gösteren o! Bir Habeş kulağında duran pırlanta gibi, gecenin ortasında haşmetle ürperen o! El sürmeye kıyılamayacak kadar güzeldir o! Kargalar arasında ak güvercin o! Onunkine değerek kutsallaşsın elim. Yüreğim hiç sevmiş miydi? Gözlerim, inkâr edin! Güzeli görmemişim ben, bu geceye kadar!”5


61 Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi, Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğunda: Biz dönünceye dek siz parıldayın, diye. Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde; Utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı, Gün ışığının kandili utandırdığı gibi tıpkı. Öyle parlak bir ışık çağlayanı olurdu ki gözleri gökte, Gece bitti sanarak kuşlar cıvıldaşırdı.6 Yaratıcı çağrışımlar sözün anlamını derinleştirir; Juliet’i balkonda gören Romeo, “Karşıdaki şu camdan süzülen ışık da ne! Anladım, orası doğu, Juliet’se güneşi doğunun. Yüksel ey güneş, şu kıskanç ayı öldür! Gözlerin gökte olsaydı, yıldızlar gözlerinde; güneşin kandili dolduruşu gibi, yanağının üstünde ürperen şu parıltı yıldızı soldururdu,” diyordu. Shakespeare, Romeo ve Juliet oyununda, MontagueCapulet aileleri arasındaki çatışmayı konu edinerek, insan soyunu birbirine düşman kılan saçmalıkları bilinç düzeyinde ele almıştır. Juliet, filmde şöyle konuşuyordu: “Biricik nefretimden biricik sevgim doğdu. Ah, Romeo, neden Romeo’sun sen? Babanı inkâr eyle, kendi adını reddet! Yapamazsan, yemin et Juliet’i sevdiğine, o zaman ben Capulet olmaktan vazgeçerim! Benim düşman olduğum yalnızca senin adındır. Montague olmasan da bu beden yine senin. Zaten Montague nedir, ne eli bir erkeğin ne ayağı ne kolu ne başka bir uzvu... Kendine başka bir ad takın; adın bir önemi olur mu? Gülün adı değişse, o gene eski güzelliğiyle gül kokmayacak mıdır?”


62


Filmi her izleyişte uçuşan sevgi sözlerinin çekiciliğindeki derinlikleri seziyordum. “Kader saatlerini uzatan nedir?” diye soran Benvolio’yu, Romeo’nun, “Onu kısaltacak şeye sahip olmamak!” diye yanıtlaması kafamda şimşek gibi çakmıştı. Benvolio, Romeo’ya, “Beni dinle, sevgi üzerinde düşünme, unutuver!” der. Ondan şu yanıtı alır: “Düşünmeyi unutmak! Bunun yolunu göster!” Juliet’in öldüğünü duyup, sürgünde bulunduğu Mantova’dan Verona’ya gelen Romeo, onun mezarı başında mezara seslenir: “Nefret edilen kursak, sen ey ölüm çukuru, yeryüzünün en güzel lokmasını yutan sen! Çürük çenelerini ben zorla açacağım, tok karnını daha çok doyuracağım senin. (...) [Juliet’e döner:] Ah, sevgilim, karıcığım, nefesinin balını emip bitiren ölüm, eşsiz güzelliğine elini sürememiş. Sen yenilmemişsin; güzelliğinin ışığı hâlâ dudaklarında, yanaklarında pembe pembe dalgalanıyor; solgun ölüm bayrağı daha oraya dikilememiş.” Şu yaşımda, filmin son sahnesini YouTube’dan ekrana taşıdım. Juliet’in öldüğünü sanan Romeo’nun onun başucunda söylediklerini dinleyip, yaşlılığımda on beş yaşın duyarlığıyla ağladım: Ah. Sevgili Juliet, Neden böyle güzelsin hâlâ? Yoksa Ele avuca sığmayan ölüm mü âşık oldu sana? İnanayım mı, o iğrenç canavarın bu karanlıkta Sevgilisi olasın diye seni sakladığına?7 Aradan 67 yıl geçti. Juliet’i oynayan Norma Shearer’i, yıllar sonra Berlin’de, yalnızca kadınların rol aldığı bir filmde gördüm.8 Onu bakışından tanıdım. Ölüm eşsiz güzelliğine el sürememişti ama zaman yapacağını yapmıştı. Juliet rolündeki Shearer’in aşk kokan yüzünün ince derisi kalınlaşmıştı. Juliet rolündeki Shaearer’de, yaşayan bir yaşsızın sonsuz güzelliğini görmüştüm. Zamanın alıp günümüze getirdiği

63


64

Shearer’i, aşkını meşkini gerilerde bırakmış, o ruhsuz filmde görünce gençlik duygularım yıkılıp virana döndü. Sevgilisinin ayrılmasını geciktirmek için, sabahı muştulayan tarlakuşunun sesini, her gece nar ağacında öten bülbülün sesi olarak algılayan Juliet nerelerde kalmıştı? “Bülbül değil bu öten, sabahın habercisi tarlakuşu. Bak ruhum, doğu bulutlarına renk işleyen şu kıskanç ışık şeridine bak! Gecenin kandilleri sönmüş ve neşeli gün, dumanlı tepelerde ayağının ucuna basmış öyle bekliyor,” diyen Romeo’yu, “O görünen ışıklar günün ışığı değil, yolunu aydınlatmak için güneşten kopan bir yıldız ışığıdır,” diyen Juliet, hangi yıldız kümesinin içine karışmıştı da, güzelliğiyle en ışıklı yıldızın ışığını soldurmuştu?.. Norma Shearer, bülbül sesine sığınıp tarlakuşunun dilini unutan Juliet’in sevgi soluyan dudaklarını, Berlin’de gördüğüm filmde feminist kavramların işgaline uğratmıştı. Diyarbakır’ın karanlık sokaklarında yalnızlığımı koynumda taşıyarak yürürken, Romeo ile Juliet’in koruyucusu Rahip Lawrence, bilge sesiyle, yoluma silik bir yıldızın ışığını düşürüyordu: “Doğanın anası da, mezarı da bu toprak; bugün beşikse, yarın tabut olacak. Şu çiçek goncasının titreyen yaprağında hem öldüren zehir var, hem hayat veren deva. Koklanırsa her uzva zindelik yayılır; tadıldı mı, duyumları dondurur, canı alır. İnsanlarda da otlarda da olduğu gibi, öyle iki güç birbiriyle çarpışır: Biri erdemdir, biri gemsiz tutkular. İkisinden de kötüsü şudur: Biri öbürüne üstün geldi mi, artık o genç fidanın sonu gelmiş demektir.” Hayatın dengesinde üstün gelme yoktur, ama dünya üstün olduğu sanısına kapılan budalalarla doludur. Bir “çiçek goncasının titreyen yaprağında hem öldüren zehir, hem hayat veren deva” olduğu akıl edilinceye değin budalalar, akıllılar üstünde egemenliklerini sürdürecekler. Devingen duygu


atlamalarına uğrayanlar ya da eytişimsel mantık yürütenler, tek hücreliden milyarlarca hücreliye, tüm değişimlerde, Lawrence’ın sözünün yansısını duyacak yüreğinde... Masalını Yitiren Dev, Can Yayınları, İstanbul 2014, s. 301309. 2 1948 yılı yapımı “Kırmızı Pabuçlar”, René Guillot’nun romanından uyarlanan “Beyaz Yele” adlı filmi 1950’nin başlarında Diyarbakır Orduevi sinemasında izlemiştim. 3 Aktarılan metinde küçük değişiklikler yapılmıştır. 4 William Shakespeare, Romeo ve Juliet, Çev. Özdemir Nutku, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2010, s. 50-53. 5 Yıllar sonra okuduğum Binbir Gece Masalları’nda “Güzellik onu arayana görünür,” sözüyle karşılaşınca, aşk’ın zamanı aşan bir duygu olduğunu varsayarak sabaha dek uyuyamamıştım. 6 Nutku, Agy., s. 38. 7 Nutku, Agy. S. 125. 8 “Romeo ve Juliet” filminde Romeo’yu Leslie Howard canlandırmıştır. 1

65


66

Anonim Shakespeare Cennet Akıncı Bugüne kadar yazdıklarını sanatın her dalında icra ettiğimiz ünlü İngiliz yazar William Shakespeare hakkında ‘Kim?’ sorusunu soran bunu basit, sade ve diğerlerinden hiçbir özelliği olmayan bir sahnede anlatan tartışmayı, yargıyı bize bırakan, yönetmenliğini Roland Emmerich’in üstlendiği 2011 yapımı Anonim, belki de gerçekliği asla olmayan ama bu gerçekliğe inanılan bir düşünceyi sorguluyor.

“İşte çağın ruhu, alkışlar, neşe sahnemizin güzelliği bu. İşte Shakespeare’miz göster kendini, bizim Shakespeare’miz


tamamen bizim öyle değil mi? Oyunları en çok sergilenen isim, tam otuz yedi oyun yazmış yanında yüz elli dört tane sone ve birkaç naratif şiir ve bunların tamamı İngiliz dilinde insanlın en üstün ifadeleri olarak bilinir. Yine de evet yine de Shakespeare’nin kendi eliyle yazdığı bir tek belge bu güne kadar nedense bulunabilmiş değil. Dört yüz yıldır ortada bir tane bile yok. Bir eldivencinim oğlu olarak dünyaya geldi, doğum yılını kimse bilmiyor, tek donanımı Grammar Okulu’nda aldığı eğitimdi ve Londra’ya gitti, orada söylenceye göre oyuncu oldu hatta üstüne oyun yazarı. Öldüğünde henüz elli iki yaşındaydı, geride bir eş ve iki kız çocuk bırakmıştı. Onlarda Shakespeare’nin kendi babası gibi apaçık birer kara cahildiler, vasiyetinde ikinci kalite yatağını eşine bırakmıştı ama nedense orda ne tek bir kitabın adı geçiyordu ne de el yazmasının… Evet, Shakespeare’miz resmen bir sır, bir hayalet. Size çok farklı bir hikâye anlatacağım, daha karanlık bir hikâye, tüy kalemler kılıçlar, güç, kudret ve ihanet. Fethedilen bir sahne ve düşen bir taht…” Kelimelerle ve insanlarla mücadele etmek zorunda kalan bir yazarın hayatını, merak edilen tarafını bu paragrafla soran anlatıcı belki de filmde hepimizin merak ettiği noktaları onun hayatını sahne dışına çıkartarak başlıyor sorgulatmaya. Yanında sadece tüy kalem ve boş kâğıt taşıyan basit bir eldivenci oğlu mu, oyunların kendisine ait olduğunu söyleyen fakat yazmayı dahi bilmeyen William Shakespeare mi, yoksa oyunları yazan fakat bunları kendi adıyla ifşa etmeyen bir üst tabaka lordu mu? Her dibe çöküşte yaşanılan heyecan ve alkış tufanı yanında, sokak tiyatrosunu her zaman saray tiyatrosundan daha etkileyici, daha gerçekçi ve daha ilerici olduğunu düşünüp amacı sadece bir sanat icra etmek olan Shakespeare. Yazdığı çoğu oyunun saray tarafından kışkırtıcı bulunduğu halde onca insanların tek bir güce, tek bir adamın

67


68

yazdıklarına ve onun fikirlerine ortak olması kelimelerin gücüne ve inanılmaz bir cesarete hayran bırakıyor. “Oyunda üst tabakayı akıllı hizmetçileri olmasa önlerindeki tabaktan yemek bile yiyemeyecek aptallar olarak gösteriyorsun ve sanat siyasi olmalıdır, öyle olmazsa sadece süs olur sanat mesaj vermezse ayakkabı yapmaya benzer ve sen ayakkabıcı değilsin haksız mıyım?” diyerek dönemin sanat anlayışını belirten filmde yapılan işin ne kadar da zor olduğunu ve günümüzde de hala böyle bir zorluğun olduğunu düşündürtüyor. Shakespeare’nin oyunları halkın sahnedeki gerçekliği göz ardı edemeyecek kadar sahiplenmesi ve en başında isimsiz olarak sergilenen oyunları tamamen hayatlarından bir parça olarak görmesi aslında sanatın halk için yapıldığının bir göstergesidir.


Anlatıcının filmin sonunda “hikâyemiz bitti ama şairimizinki bitmez onun eserleri daima yaşayacak onlar taştan değil, dizelerden yapma. Nefeslerimiz kelimelere hayat verdikçe anılacaklar, bizler nefes aldıkça…” diyerek Shakespeare’nin sanatını öven ama hala akıldaki soru işaretlerine net bir cevap verememesinin yanında sanatın yalnızca insanlar arasında var olabileceğini belirtiyor.

69


70

Gerçeği asla bilmeyecek, duymayacak ve görmeyecek olsak da her zaman merak edilen biri olarak kalacak Shakespeare’in birçok oyunu onun adıyla izlenirken, onun adına yapılmış ve yapılacak olan filmler ve yazılanlar hatta konuşulanlar eserlerinin yanında hep bunu sorgulayacak ve en sonunda olduğu gibi kabullenmeye devam edecekler.


Haksız Oyun Burcu Özcan “Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, Değil mi ki ayaklar altında insan onuru, O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış, Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru, Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş, Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın” Bu dizelerin sahibi; kimine göre hiç yaşamamış, kimine göre aslında Marlow, kimine göre bir dahi kimine göre ise bir hırsızdır. Hakkında bu kadar belirsiz bilgilere sahip olma nedenimiz; Shakespeare sonrası gelen gerici yönetimin tüm kaynakları, gelecek nesillere kalmayacak hale getirip yok etmesidir. Gerçek her ne olursa olsun, yukarıda yer alan dizelerin kıymeti yadsınamaz. William Shakespeare (1564-1616), zamana ve mekâna sığdırılamayacak, en önemli ve en büyük oyum yazarıdır. 1590-1612 yılları arasında yazdığı otuz sekiz tane oyun bulunmaktadır. Bazı oyunlarının Bazı bölümleri başkaları tarafından tamamlanmıştır. Benim için, bir oyuncu olarak, onun dehasına hayran olmamak mümkün değil. Oyunlarını her okuduğumda, bunu ancak bir oyuncu yazabilir diyorum. O sadece bir yazar ve şair değildir, bir kumpanya içinde, o tiyatronun her şeyiyle ilgilenen, aynı zamanda oyunculuk da yapan tam bir sanat insanıdır. Her şeyi deneyimleyerek öğrenmiş olması onu fazlasıyla farklı kılmıştır.

71


72

Kendisi çağında birlikte yükselmiş ve tiyatronun altın dönemine imzasını atmıştır. O tiyatroyu bir moda haline getirmiştir. Onun ardından birçok sözde yazar ve oyuncu türemiştir fakat hepsi bir noktada tıkanmıştır. Çünkü sanat taklit değil, özgünlük, zekâ ve yaratıcılık ister. Shakespeare’in moda yaptığı tiyatrodan önce insanlar, ayı ve köpeklerin boğuşmalarını seyrederek vakit geçiriyorlardı, oysa o insanlara yeni bir soluk getirmiş oldu. Elbette savaşa, kana ilgi gösteren halkın istekleri doğrultusunda eserler sunmuştur. Fakat bir yandan da “Halkın istediklerini bilmedikleri şeyleri sunuyorum” demiştir. O ve arkadaşları Elizabeth ‘e bağlı yerleşik bir tiyatro olan Globe‘u kurmuşlardır. Böylelikle gezici olan kumpanyaları bir asil tarafından korunup yerleşik hale gelmiştir. Shakespeare’i Shakespeare yapan önemli şeylerden biri de insanları, insanlığın en çıplak gerçekleriyle yüzleştirmesidir. O zamanlar, henüz bir bilim olarak ortaya konmamış, psikolojiyi, sosyoloji gibi alanların eserlerinde yer alır, işlenir ve sorgulanır. Oyunları, günümüzde, hala her okunuşunda, bambaşka fikirlere, yaratıcı bakış açılarına kapı açan sınırsız üretimler sunan yegâne kaynaklardandır. Günümüzde de Shakespeare eserleri oldukça ilgi görmektedir. Shakespeare tercihi yapan tiyatroların seyirci sayısında da artışlar olmaktadır. Çünkü Shakespeare eserleri çok güçlü metinlerdir. İyi ve güçlü metinler hem oyuncuyu hem seyirciyi doyurur ve tabii başarıya götürür. Onun güçlü eserlerinde, herkes kendi insanlığından, yaşamından izler bulur. Belki de onun kaleminin en büyük sırrı, onun dehasının en büyük göstergesi ve ölümünün 400. Yılında konuşulmasının, yazılmasının nedeni; onun zekâsının ve eserlerinin, zamanamekâna sığmayan ölümsüzlüğü ve öngörüsüdür.


Şeytan İşemiş Ayşıl Susuzlu Çok eski zamanlarda yaşayan bir oğlan varmış. Bu oğlan yaşıtlarından bir hayli kısa, somurtkan ve ifadesizmiş. Bir abi, bir abla ve anne babasıyla yaşadığı kâgir evde, evin çıkardığı sesleri dinleyerek geçirirmiş boş zamanlarını. Ahşap zeminin derinliklerinde gezen fareleri, annesinin korkusundan gün yüzü görmeyen hamamböceklerini, usulca tek sıra halinde süpürgeliklerin kenarlarında gezinen karıncaları izlermiş Dilaver. İsminin utancını evdeki olup bitenle paylaşır, utancı sadece o şekilde paylaştıkça azalır ve nadiren de dinermiş. Ailenin tekne kazıntısı olması, ebeveynleriyle arasına yalnızca asırlar sokmakla kalmamış, üzerine zorunlu bir köhnelik de giydirmiştir. Kaynakların kısıtlı olduğu dünyasında Dilaver isminin ‘yiğit, yürekli’ manasına geldiğini bilmeden günlerini eskiten çocuk, birçoğumuz gibi hayattan mucize dilenerek yaş alacağına inanıyormuş. Dilaver bir öğle vakti, okul çıkışı dalgın dalgın eve yürüyormuş. Açlıktan midesinin yanmasından gizlice zevk alarak yerdeki izmaritleri sayıyormuş ta ki yan dükkândan bir Fado şarkısı kulağına çalınana kadar. Yanık sesli kadının içli, kadere başkaldıran sesi ile tüm sokak yavaşlamış. İşte o an Dilaver için ‘bir şarkı dinledim tüm hayatım değişti’ anıymış. Ana dair yoğun Shakespeareyen duygular bedeninde gezinmeye başlamış. Dilaver gibi 11 yaşındaki bir insan yavrusu için bomboş sayılabilecek bir tasın yani bir kalbin çıkaracağı gürültüyü bir hayal edin. Bu gürültünün, düşüncelerini sağır etmesi için kendini dükkânın basamaklarına atan Dilaver, gözleri kapalı, ağzı açık vaziyette tüm albümü bir solukta oracıkta dinlemiş. Görgü tanıkları Dilaver’in aptal görüntüsündeki çocuksu bilgeliğin onu Fado şarkıcısı kadına bağımlı

73


74

kılacağını anlamışlar. Hatta ‘ilk ne zaman âşık oldun?’ sorusuna Dilaver’in ‘’Amalia Rodrigues’e oldum ve sadece 11 yaşındaydım’’ diyeceğini hayal ederek bir saat boyunca onu izlemişler. İzlendiğini bilen ve bunu sol kasığında hisseden Dilaver, konjenital bacak kısalığı olan bir okul arkadaşının imgesiyle vücudundaki bebeksi ereksiyonları susturarak, yeni dünyasının hayalini kurmuş. Kendini çoğunlukla uykulu, aç ve bazen de hasta hisseden Dilaver için bayramlarda topladığı tüm birikimiyle Fado şarkıcısı kadının albümünü almak yalancı normalliğinin sonu olmuş. O güne kadar küçük yaşayan ve neredeyse hiçbir şey hissedemeyen Dilaver, annesinin yaklaşan ‘yıldönümü reaksiyonu’nu şikâyet etmeden atlatabilecek tek aile üyesine nasıl da göz açıp kapayana kadar dönüşmüşmüş. Ablası Gül’ün insanı bezdiren kıskançlığı o aralar Dilaver’in üzerine çöreklenmiş. Minik ayaklarıyla kocaman ruhsal adımlar kat etmiş olan çocuk çok kişinin ilgisini çeker olmuş. Kelimeleri henüz yardımına koşmasa da çok şey hissettiğini bilen Dilaver, o malum gün için annesinin ilaçlarını önceden hazır etmiş, başucuna koymuş ve küveti iyice temizlemiş. Her yıl olduğu gibi o yıl dönümünde de annesinin başı çatlayacak kadar ağrıyacak, acısından ağlayacak ve rahatlamak için duş yapacaktır. Duşta beyin kanaması geçirdiği hissine kapılıp, korkuyla küvete yığılacak ve tekrar ağlayacaktır. Ölmediğini anladığında ise korku dolu bir durgunlukla uyuyakalacaktır. O yıl Dilaver’in babası Hakan Bey’den duyduğumuz kadarıyla, eşi yukarıda bahsi geçen tüm belirtileri yaşamış ve olası bir aile krizi de sağ salim atlatılmıştır. Dilaver’in annesinin henüz sırası gelmemiştir, yıllar önce anasının duş alırken geçirdiği beyin kanaması sanrısıyla daha uzun yıllar yaşayacaktır. Her 20 Mart’ta, alarmı kurulmuş bir saatmışçasına bir bedenin en tanıdık ölümü taklit etmesi Dilaver’in ailesinin en büyük sırrı olarak kalacaktır. Karşı komşuları üniversite


öğrencisi Sevgi’nin Amerikalı mektup arkadaşının ziyaretiyle başlamış bu yeni dönem. Amerikalı Liz, Hakan Bey’e karısının muhtemel bir ‘yıldönümü reaksiyonu’ndan mustarip olabileceğini anlatmış, iyi ki de anlatmış. Ailenin bu ilginç sorunsala verdiği tepki uzun uzun anlatılabilinir ama ben Dilaver’den biraz daha bahsetmek için sabırsızlanıyorum. Boyu babasını geçmiş, Fado ve biraz da Led Zeppelin derken lise son sınıfa gitmeye başlamış olan Dilaver kendisinden 8 yaş büyük olan resim öğretmenine âşık olmuştur. Artık sesi kalın, büyüleyici bir gülümsemesi olan sarışın bir yetişkin adayıdır. Adayımızın tüm hücreleri, resim öğretmeninin ince kemikli bedenine susamış, hayali buluşmalarında titrer haldedir. Kimya defterinin arka tarafı öğretmeninin kara kalem resimleriyle doludur. Kadın her resminde biraz daha serpilmiş, biraz daha arzulanır hale gelmiştir. Dilaver’in Shakespeare gibi 18 yaşındayken, kendisinden 8 yaş büyük bir kadınla evlenemeyeceği su götürmez bir gerçektir. Kaldı ki o bağımsızlığını ilan etmek için gün saymaktadır. Yazdığı irili ufaklı şiirlerini eski püskü defterlerde biriktirirken bir yandan da ticarete en kolay yoldan atılabilmenin aritmetiğiyle baş ağrılarına gebedir. Dünyanın merkezindeki bir uçurumda, geniş omuzlarından yere uzanan penisiyle baş aşağı sarktığını hisseden Dilaver dışarıdan bakıldığında umursamaz gibi gözükse de, kovaladığı onlarca soruların uykusuzluğunda, gizlice sigara içme antrenmanları yapmaktadır. Bu antrenman duvarlarında sayısız “Dilo”, “Dlaver”, “Dalavere”, “Dlvr”, “Dilber” yazıları mevcuttur. Dilaver sanki nereden geldiği belli olmayan ve kahramanımızın bir türlü benimseyemediği atıl bir isimdir. Başka bir Shakespeareyen nüans yine kahramanımızın hayatına sızmıştır. İddia edilenle, hissettiği isim bambaşkadır. Resim öğretmeninin hayaliyle oturduğu pul pul dökülmüş deri koltukta aniden sol kulağında hissettiği yanma hissiy-

75


76

le irkilen Dilaver, beş dakika önce aklına gelenin kulağına gelişini izlerken şaşkınlık içinde kalmıştır. Sağ kulak mı sol kulak mı derken, kulak dolgunluğunu takip edip sol kulağını deldirmiştir. İlerleyen saatlerde sol kulağının iyice kızardığı ve üzerine günlerce yatamadığı anılarında yine Shakespeare ile buluşan Dilaver, İngiliz yazarın taktığı altın yerine dikkat çekmeyen minik bir gümüş madeniyle süslemiştir deliğini. Kulak deliğinin önüm-arkam-sağım-solum tekerlemesinin neresinde konumlandığı üzerinden yapılan cinsel tercih algısı, anlaşılan Shakespeare’in dönemi kadar eskiydi. Benzer hurafeler Shakespeare’in kendisi için de sık sık gündeme taşınmış olsa da kısa hikâyemizi Dilaver’i biraz daha anlatarak bitirmek isterim. Dilaver’in sol kulağındaki mütevazı küpesi aile içinde dehşetle karşılanır. Tamamen güdüsel olan bu eylemini açıklamak için kıvranan Dilaver, telaşla ağzına sokmaya çalıştığı pilav dolu çatalıyla dişini kırar. Annesi ise yemek masasının arkasındaki hantal gümüşlüğün oradan ‘Şeytan İşemiş’ diye hayretle bağırır. Bahsedilenin aksine bu tür zamanlarda kaos da bir düzen demek değildir. Dilin üzerine düşen diş parçası, Dilaver, Gül ve Hakan Bey şeytanın işediği sahneye bakarlar. Ufak ve sinirli ellerin tuttuğu çeyizden kalma dantellerin üzerinde irili ufaklı sarı lekeler vardır. Ortada şeytan yoktur, işeme eylemi de yoktur. Bir nevi deyimi andıran kelime öbeği, zonklayan bir diş, havasızlık, rutubet, kader ve karşılıksız aşk el ele vermiş Dilaver’i köşeye sıkıştırmışlardır. 70’li yılların başında ergenliğe veda etmeye çalışan bir insan yavrusu olarak, Dilaver şeytanın hayatının orta yerine defalarca işemiş olduğunu düşünür. İşte tam da o sırada Adana’yı terk etme kararını alır. Abisinin kaptan olmasıyla boşalan odaya yerleşmiş, Gül’ü de gerisinde bırakmış olan kahramanımız eli ağzını örterek odasına çekilir. Kimselerin yakınlık kuramadığı büyük halasının yanına


İstanbul’a taşınacaktır. Orada tahsil hayatını sürdürürken, şeytanın henüz işemediği hayatlar kurup, sandık lekesi olmayan bir kızla evlenecektir. Bu kararı verebilmek için böylesine yorgun hissetmek zorunda kalmasına içerleyerek uyuyakalır Dilaver. Yüzünü hatırlayamadığı halasının hayali de birkaç gün sonra zihninde belirmek üzere saklanıyordur. Uykusu o gece sık sık bölünen kahramanımız, her gözünü açtığında uysalca ‘şeytan işemiş’ diye fısıldar, gülümser, “şeytan işemiş hayatlarımıza hepsi bu yüzden” der ve gece boyunca bunu yineler.

* Resimdeki Belphegor'dur. Yaptığı icatlarla insanları zengin etmek iddiasıyla kandırdığına inanılır. Nisan ayında gücünün arttığı düşünülür.

77


Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Nisan 2016  

100. sayı - Dosya: Shakespeare

Azizm Sanat E-Dergi Nisan 2016  

100. sayı - Dosya: Shakespeare

Profile for azizm
Advertisement