Page 1

AYVALIK BİR KEZ DAHA “SONSUZA KADAR CUMHURİYET” DEDİ


29 Ekim 1923, bağımsızlık ve çağdaşlık hedefine kilitlenmiş bir milletin istediğinde neler yapabileceğini tüm dünyaya kanıtladığı gündür

19

AYVALIK BİR KEZ DAHA “SONSUZA KADAR CUMHURİYET” DEDİ

Mayıs 1919’da başlayan Milli Mücadele’nin, Büyük Zafer'le noktalanmasını izleyen süreçte, Mustafa Kemal Atatürk’ün 29 Ekim 1923 tarihinde, “Türk milletinin doğasına ve iradesine en uygun yönetim, Cumhuriyet yönetimidir” diyerek ilan ettiği Cumhuriyet’imizin 94. yılı kutlama törenleri, Ergün Tekincan’ın şefliğindeki Belediye Bandosu eşliğinde 28 Ekim günü Ayvalık Milli Eğitim Müdürlüğü’nden Cumhuriyet Meydanı’na yapılan yürüyüşle başladı. Kortejde Kaymakam Gökhan Görgülüarslan, Garnizon Komutanı Albay Fevzi Koyuncu, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Cumhuriyet Başsavcısı Metin Tokel, Belediye Başkan yardımcıları, daire amirleri, gaziler, muhtarlar, STK ve siyasi parti temsilcileri yer aldı. Törene katılan vatandaşlar Atatürk anıtını adeta çiçek yağmuruna tuttu. 29 Ekim sabahı Kaymakamlık makamında kutlamalar kabul edildi. Burada görüşlerini belirten Belediye Başkanı Rahmi Gençer, “19 Ekim 1923, bağımsızlık ve çağdaşlık hedefine kilitlenmiş bir milletin istediğinde neler yapabileceğini tüm dünyaya kanıtladığı gündür. Bu büyük gün hepimize kutlu olsun” dedi.

2


CUMHURİYET YÜRÜYÜŞÜ OLAĞANÜSTÜ BİR KATILIMLA GERÇEKLEŞTİ. HAVAİ FİŞEK GÖSTERİSİ HEYECAN VE COŞKUYU DAHA DA ARTTIRDI 29 Ekim akşamı yapılan Cumhuriyet Yürüyüşü geçen yıllara göre çok daha kalabalıktı. Ellerinde bayraklar ve meşalelerle Öğretmenevi’nden Cumhuriyet Meydanı’na yürüyen Ayvalıklılar, Gençlik Hizmetleri ve Spor Müdürlüğü tarafından yaptırılan 300 metrelik dev Türk bayrağını taşıdı. Meydanda düzenlenen havai fişek gösterisi coşkuyu daha da arttırdı. Gecede bir konuşma yapan Kaymakam Gökhan Görgülüarslan, Cumhuriyet’in 94. kuruluş yıldönümünü kutladı, Atatürk ve silah arkadaşlarını şükranla andı. Görgülüarslan şunları söyledi: “Cumhuriyet’imiz mana ve gücünü, milletimizin ortak iradesiyle ve büyük bir imanla gerçekleştirdiği kurtuluş mücadelesinin eseri olmasından almaktadır. İnsanlık tarihi, milletlerin böylesine sarsılmaz bir ortak irade ile kaderlerini kendi elleriyle yazdıklarına çok nadir şahit olmuştur. Bizi millet olarak bir arada tutan, toplumsal bütünlüğümüzü, dayanışmamızı sağlayan Cumhuriyet misakının temelini de, ülkesine sadakatle bağlı tüm yurttaşların eşitliği ve özgürlüğü fikri oluşturmaktadır. Cumhuriyet 94 yıllık geçmişinde vatandaşlarına çağdaş dünyanın tüm nimetlerini sunmuş, insanını devletin yegane ve gerçek sahibi yapmıştır. O nedenle Cumhuriyet herkes tarafından benimsenmiş ve yine herkes tarafından kucaklanmıştır. Bu da Cumhuriyet’imizin sonsuza kadar var olacağının en önemli göstergesidir.” Belediye Başkanı Rahmi Gençer de, Ayvalık’ın bir kez daha Cumhuriyet’e bütün kalbiyle sahip çıkmasından duyduğu mutluluğu dile getirdi. Cumhuriyet öncesinde Türkiye’nin tam bir karanlık içinde olduğunu vurgulayan Gençer şöyle dedi: “Yüzde on civarında bir okur-yazar oranı, on yıl süren bir savaşın ardından yokluk içerisinde bir millet... Her şeyiyle teslim olmuş; kısacası, bağımsızlığını, özgürlüğünü kaybetmiş bir ülke konumundaydık. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde önce İstiklal Savaşı’nı, sonra bağımsızlığımızı kazandık. Ardından Meclis, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni 94 yıl önce bugün kurdu ve bizlere emanet etti. Bize düşen görev Cumhuriyet sayesinde kavuştuğumuz çağdaş, demokratik, hukuk düzenini ilelebet yürütebilmek için el ele vermektir. Hiçbir şeyden yılmayacak, korkmayacak ve Cumhuriyet’ten asla vazgeçmeyeceğiz.”

3


Görüşmede öncelikle Ayvalık Belediyesi’nin gerçekleştirdiği sosyal faaliyetler üzerinde duruldu

KAYMAKAM GÖKHAN GÖRGÜLÜARSLAN RAHMİ GENÇER’İ ZİYARET ETTİ

Hizmetler, yapılan projeler ve sosyal-kültürel faaliyetler temelinde önemli bir ödül daha geldi

KAMU-DER RAHMİ GENÇER’İ ‘YILIN BELEDİYE BAŞKANI’ SEÇTİ

B

akan, milletvekili, belediye başkanı, genel müdür, daire başkanı, iş adamı, öğretmen, doktor, hemşire, gazeteci ve televizyon kanalı gibi birçok alanda ‘Yılın Enleri’ni belirleyen Kamu Görevlileri ve Çalışanları Derneği (KAMU-DER); hizmetler, yapılan projeler ve sosyal-kültürel faaliyetler temelinde, Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ‘Yılın En Başarılı Belediye Başkanı’ seçti. 21 Ekim 2017 Cumartesi günü Ankara Gür-Kent Oteli'nde düzenlenen ödül törenine, Belediye Meclis Üyesi Salman Kayran’la birlikte katılan Başkan Yardımcısı Gökay Bacan, Gençer’in ödülünü, KAMU-DER Genel Mali Sekreteri Hamdi Berber’den aldıktan sonra yaptığı açıklamada, “Başkanımız yoğun çalışma programı nedeniyle bugün aramızda olamadı. Ancak burada bulunan herkese selamlarını gönderdi. Kendisini bu değerli ödüle layık gören KAMU-DER yöneticilerine teşekkür ediyoruz” dedi. Bilindiği gibi, Rahmi Gençer 2015 yılında Zeytin Çekirdekleri projesi ile ‘Yılın En İyi Sosyal Sorumluluk Projesi Üreten Belediye Başkanı’ ve 2016 yılında da ‘Türkiye’nin En Başarılı 6. Belediye Başkanı’ ödüllerine layık görülmüştü.

4

B

ugüne kadar Kula, Kiraz, Kale, Saraykent, Uzundere, Akçakale, Ulaş, Biga kaymakamlıkları ile Ağrı’da vali yardımcılığı görevlerinde bulunan ve kısa bir süre önce Ayvalık’ta yeni görevine başlayan Kaymakam Gökhan Görgülüarslan, Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ziyaret etti. Bilindiği gibi, Rahmi Gençer de daha önce Gökhan Görgülüarslan’ı ziyaret etmiş ve kendisine “hoş geldiniz” demişti. Rahmi Gençer görüşme sırasında öncelikle belediye olarak gerçekleştirdikleri sosyal faaliyetlere ilişkin bilgi verdi. Zeytin Çekirdekleri, Evde Bakım ve Sağlık hizmetleri, Sosyal Hizmet Merkezi, Gençlik Merkezi projesi ve sokak hayvanları için yapılanları anlattı. Görüşme sonunda Kaymakam Gökhan Görgülüarslan da daha yakın bir çalışma ortamı oluşturulmasının önemini ve gerekliliğini vurguladı. Görevi süresince halkla iç içe olmaya özen göstereceğini belirten Görgülüarslan, “Vatandaşlarımızın isteği benim için her şeyden önemlidir. Bu nedenle onlarla her zaman istişare içinde olacağım. Bundan önce görev yaptığım her yeri sevdim ve çalışmaktan keyif aldım” dedi.


Eski günlerde olduğu gibi, Ayvalık’ta yaşayanların bir araya geleceği önemli buluşma mekânlarından biri olması hedefleniyor

B

BELEDİYE PARKI KENT ESTETİĞİNE UYGUN PEYZAJ ÇALIŞMALARI SONUCU BAMBAŞKA BİR GÖRÜNÜM KAZANDI

elediye Parkı, imar planlarında yeşil alan ve park olarak ayrılan yerlerde özenli projeler doğrultusunda düzenleme çalışmaları yaparak yeşil alan miktarını arttırmayı birincil hedef olarak belirleyen Ayvalık Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü tarafından bir uçtan bir uca yenilendi. Kent estetiğine uygun şekilde yapılan peyzaj düzenlemeleri sonucu, aynı zamanda mükemmel deniz manzarasıyla da kendine özgü güzellikler sunan park çok daha çağdaş bir görünüm kazandı.

A

Belediye Parkı’nın çardakları, gezinti alanları, çocuk oyun ve spor alanlarıyla Ayvalık’ta yaşayanların sevecekleri ve eski günlerdeki gibi bir araya gelecekleri, önemli buluşma mekânlarından biri olmasını hedeflediklerini ve bunun için çalıştıklarını söyleyen Belediye Başkanı Rahmi Gençer, “Görevi devraldığımız ilk günden beri, ‘insan odaklı’ belediyeciliği ön planda tutuyor ve faaliyetlerimizi buna göre yapıyoruz. Bu doğrultuda, Ayvalık her geçen gün özellikle yeşille, doğayla, ağaçla, çiçekle ve insanın huzurunu, mutluluğunu

arttıracak sosyal ve kültürel faaliyetlerle adeta kendi kendisiyle yarışan bir kent haline geldi. Vatandaşlarımızın daha mutlu ve huzurlu yaşayabilmesi adına, yeşil alanları artırmaya devam edeceğiz. Belediye parkımız ve diğer yaşam alanlarımız buralardan yararlanacak vatandaşlarımıza emanet... Tümüne özen göstermelerini ve sahip çıkmalarını bekliyorum” dedi. Belediye Parkı’nın tarihine de sahip çıkan Gençer, parkın geçmişini fotoğraflarla ve yazılarla anlatan bir tabela hazırlattı.

PARK AYVALIK’IN SOSYAL YAŞAMINDA HER ZAMAN ÖNEMLİ BİR YERE SAHİP OLDU

yvalık Belediye Parkı’nın bulunduğu alanda geçmiş yıllarda zeytin ağaçları vardı. Parkın yapımına 1935 yılında başlandı. 1937 yılına gelindiğinde park yeni düzenlemelerle modern bir görünüm kazandı ve insanların gezdiği, eğlendiği, dinlendiği bir yer oldu. Park fikrinin öncüsü, botanik konusuna özel bir önem veren Kaymakam İbrahim Ethem’di. Onun izinden giden belediye başkanları Muhip Özyiğit, Şevket Osman Karaca ve Zabıta Amiri Nuri Özer parkı daha da zenginleştirdiler ve ‘yaşayan’ bir yer yaptılar. Ayrıca orada fide haline getirilen fıstık çamlarının tepelere dikilmesini sağlayarak Ayvalık’ın güzelliğine güzellik kattılar. O günleri yaşayanların anlattığına göre geçmiş yıllarda

vatandaşların en çok tercih ettiği yerlerden olan park çok nezih, bakımlı ve temizdi. Basamaklarla çıkılan sırtlarda özenle tasarlanmış çiçek tarhları vardı. Parkın ana giriş kapısında, karşılıklı duran ve sonradan -içlerinde altın olduğu inancıyla- çalınan iki aslan heykeli bulunuyordu. Park’ta milli bayram kutlamaları da düzenleniyordu. Havuzun çevresinde gerçekleştirilen etkinliklerde çocuklar rontlar yapıyor, korolar konser veriyor, folklor oyunları sergileniyordu. 1943 yılı Belediye Meclisi Mesai Raporu’ndan öğrendiğimize göre, o yıl park bir kez daha gözden geçirilmiş ve bazı yenilkler yapılmıştı. Örneğin halkın ihtiyacının karşılanması için bir büfe açılmış, ayrıca Halkevi Bandosu’nun her pazar düzenli olarak konser vermesi kararlaştırılmıştı.

5


Dokuz ayrı ekip görev başında

KİLİT PARKE, GRANİT TAŞ, KALDIRIM, SICAK ASFALT DÖKME HİZMETLERİ AYVALIK’IN DÖRT BİR KÖŞESİNDE SÜRÜYOR

SICAK ASFALT ÇALIŞMALARI GECE-GÜNDÜZ DEVAM EDİYOR

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer tarafından belirlenen program çerçevesinde sıcak asfalt dökme çalışmaları Altınova-Sahil’de devam ediyor. Fen İşleri Müdürlüğü’nün kış mevsimi gelmeden 30 kilometrelik asfalt dökeceğini belirten Gençer çalışmaları bir kez daha yerinde izledi ve Küçükköy, 150 Evler, Sahilkent, Ali Çetinkaya ile Alibey (Cunda) adasında faaliyete gece-gündüz ayrımı yapmadan, kesintisiz devam edeceklerini söyledi.

KÜÇÜKKÖY-ESKİ HASTANE YOLU ASFALTLANDI

K

üçükköy-Eski Devlet Hastanesi yolu üzerindeki daha önce yapılan asfaltı söken Fen Müdürlüğü ekipleri zemin düzenleme faaliyetlerini bitirdi. Bu arada, Ayvalık Belediyesi Fen ve Temizlik İşleri müdürlükleri işbirliğiyle, asfaltlama hizmetiyle eş zamanlı olarak, çöp toplama merkezi çevresi de temizlendi.

ÇAMLIK-LAKA DERESİNDE SUYUN AKIŞI DÜZENE SOKULUYOR

G

eçtiğimiz yıl Kasım ayında yaşanan afete bir kez daha yenik düşülmemesi yolunda her türlü önlemi almaya devam eden Fen Müdürlüğü ekipleri, Ayvalık’ın

6

hemen hemen bütün derelerinde istinat duvarları örüyor, dere yataklarında kapsamlı bakım yapıyor. Laka deresinde öncelikle bağlantı kollarında istinat duvarı ören ekipler, ardından suyun akışını düzene sokmak ve temizlik çalışmalarını daha rahat sürdürmek adına çalışmalarına başladı.

TRAFİĞİ AKSATAN BİRİKİMİ ÖNLEMEK İÇİN YAĞMUR DRENAJ HATTI DÖŞENDİ

B

ilindiği gibi, geçtiğimiz yıl Eski Devlet Hastanesi önünde yaşanan su birikintisi yüzünden ÇamlıkHastane arası ulaşımı uzun süre durmuş ve özellikle araç sahipleri sıkıntı yaşamıştı. Bu durumun bir daha tekrarlanmaması için Ayvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü harekete geçti ve bölgeye yağmur suyu drenaj hattı döşemeye başladı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer geçtiğimiz günlerde bir öğle üzeri bölgeye uğradı ve hem personelle yemek yedi hem de çalışmalar hakkında bilgi aldı.

KÜÇÜKKÖY NİKİTA DERESİ PROGRAMLI BİR ŞEKİLDE TEMİZLENİYOR

K

ış hazırlığı hizmetlerini her geçen gün daha da hızlandıran Ayvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri Nikita deresi çevresinde taşkın yaşanmasını önlemek amacıyla temizleme faaliyetlerini sürdürüyor.


KÜÇÜKKÖY’DE SU KANALLARI VE KÖPRÜLERDEKİ SORUNLAR GİDERİLİYOR, YOLLAR ONARILIYOR

H

er gün bir mahallede inceleme ve denetleme yapan Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Belediye Meclis Üyesi Fahri Güren ve ilgili belediye ekipleriyle birlikte Küçükköy merkezinde ve çevresinde aksaklıkları yerinde inceledi. Su kanallarının açıldığını, yol güzergahında yer alan köprülerdeki sorunların giderildiğini ve bozuk yolların birçoğunun onarıldığını belirten Gençer, kış mevsimi gelmeden diğer gerekli önlemlerin alınacağını söyledi.

AKÇAPINAR KÖYÜ’NDE YOL YAPIM ÇALIŞMALARI BAŞLADI

B

ir süre önce, kırsal mahallelerde 50 bin metre kare kilit parke yol döşeyeceklerini bildiren Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in bu açıklamasının ardından Ayvalık merkezde olduğu gibi kırsal mahallelerin yolları yapılıyor. Çalışmalar Akçapınar Mahallesi’nden başladı.

TÜRKAN SAYLAN KÜLTÜR MERKEZİSAHİLKENT ARASINA KALDIRIM YAPILACAK, SICAK ASFALT DÖKÜLECEK

A

yvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü, yaşanan zorlu kış koşulları ve yapılan altyapı çalışmaları nedeniyle önemli derecede yıpranan Türkan Saylan Kültür Merkezi-Sahilkent arasındaki yolda da faaliyete geçti. Hazırlanan ve aksatılmadan uygulanan iki aylık program sonunda Ayvalık’ın birçok bölgesinde olduğu gibi bu bölgede de yol sorunu en aza inecek.

EKİPLER HAMDİBEY MAHALLESİ’NDE DE ÇALIŞIYOR

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, Fen Müdürlüğü ekiplerinin Hamdibey Mahallesi Kaymakam İbrahim Ethem Bey Caddesi’nde faaliyetlerini sürdürdüklerini ve bu çalışmaları ilerleyen zaman içinde diğer sokaklara da yayacaklarını belirtti.

AYVALIK’IN FARKLI NOKTALARINDAKİ KAVŞAK VE PARKLARA ZEYTİN AĞAÇLARI DİKİLİYOR

A

yvalık Belediyesi ekipleri, kent kimliğini ön plana çıkararak çevre düzenleme hizmetlerine bir yenisini ekledi. Fen İşleri ve Park-Bahçeler Müdürlüğü işbirliğiyle süren çalışmalarda kentin farklı noktalarındaki kavşak ve parklara zeytin ağaçları dikiliyor. 150 Evler’deki düzenleme mahalle sakinlerinin beğenisini kazandı.

B

RAHMİ GENÇER DOKUZ AYRI NOKTADAKİ FAALİYETLERİ YERİNDE İNCELEDİ

elediye Başkanı Rahmi Gençer, dokuz ayrı noktada yol yapım/bakım/onarım çalışmalarını sürdüren Fen İşleri Müdürlüğü ekiplerini aynı gün içinde denetledi. Bu noktalar ve gerçekleştirilen faaliyetler şunlar: Altınova ve Küçükköy’de asfalt, şehir merkezinde ve Hamdibey Mahallesi’nde granit taş, Aliçetinkaya ile 150 Evler mahallelerinde kilit parke ve kaldırım, Çamlık Laka deresi istinat duvarı ve dere yatağı bakım çalışmaları, Alibey (Cunda) adasında ise yol onarım faaliyetleri... İncelemeleri sonrasında, çalışmalardan duyduğu memnuniyeti dile getiren Rahmi Gençer, kentin dört bir köşesinde dokuz ekiple kilit parke, granit taş, kaldırım ve sıcak asfalt dökme hizmetlerini sürdürdüklerini hatırlattı, çalışmalarda hızlarını giderek arttırdıklarını söyledi. Gençer, Fen İşleri Müdürlüğü ekiplerini kutladı ve hizmetlerin aynı tempoda sürdürülerek planlanan zamanda bitirilmesini istedi.

7


Yoğun katılımla öncü bir çalışmaya imza atıldı iki çöp taksi dolusu atık toplandı

TÜM GÖNÜLLÜLERİ TEK ÇATI ALTINDA TOPLAMAYI HEDEFLEYEN TEMİZLİK SEFERBERLİĞİ BAŞLADI

A

yvalık’ta yaşayan Güner Oskan ve arkadaşlarının Ayvalık Belediyesi’ne sosyal medya üzerinden ulaşmasıyla, Lale adası Mesire Alanı-Gönül Yolu arasında örnek bir temizlik çalışmasına imza atıldı. Ayvalık Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü tarafından düzenlenen ve yaklaşık bir gün süren etkinlikte, Müdürlüğe bağlı çalışanların yanı sıra gönüllülerin katılımıyla iki çöp taksi dolusu atık toplandı. Güner Oskan, sosyal medya üzerinden bir araya gelerek belediyeye mesaj attıklarını, buluşmak için sözleştikten sonra etkinliği gerçekleştirdiklerini söyledi. Oskan, “Temizlediğimiz bölgede yabancı turistler sıklıkla yürüyüş yapıyor ve oralarda çektikleri fotoğrafları paylaşıyor. Fotoğraflardaki çöplerin kentimiz için hiç de iyi bir görüntü olmadığını söylemeye gerek bile yok. Bu nedenle, emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz. Bundan sonra da çevre temizliği konusunda elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız” dedi. Etkinlik konusunda görüşlerini belirten Temizlik İşleri Müdürü Necdet Güngör de, “Ayvalık’ımızda Sarımsaklı’da, Çamlık’ta ve Sakarya Mahallesi’nde gönüllü olarak temizlik çalışmaları gerçekleştiren duyarlı vatandaşlarımız var. Bu ekiplere Güner Oskan ve arkadaşları da eklendiği için mutluyuz. Önümüzdeki süreçte Belediye Başkanı’mız Rahmi Gençer’in planladığı gibi tüm temizlik gönüllülerini tek bir çatı altında toplayıp, daha temiz ve daha yaşanır bir kent için neler yapmamız gerektiği konusunda fikir alışverişinde bulunacağımız bir çalıştay planlıyoruz. Ardından çevre temizliğini anlatan görseller hazırlayıp, çevre koruma bilincini artırmayı hedefliyoruz. Bunun sonucunda daha geniş katılımlı bir temizlik kampanyası düzenleyeceğiz” dedi.

Eğitim, bilim ve kültürden kaynağını almayan hiçbir başarı, hiçbir büyüme, hiçbir evrimleşme insanlığa barış, huzur, istikrar ve refah getiremez

RAHMİ GENÇER TARİHİ KENTLER BİRLİĞİ BULUŞMASINA KATILDI

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç’in ev sahipliğinde, Kültür Merkezi BeRKm’de düzenlenen ‘İçinden Su Geçen Kentlerde Yeni Olanaklar ve UNESCO Dünya Mirası Sürecinde Bergama Deneyimi’ başlıklı toplantıya katıldı. Toplantının açılış konuşmasını ÇEKÜL Vakfı ve Tarihi Kentler Birliği Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen yaptı. Sözen, “Kültürel kimliğin çeşitliliğe dayanan varlığını korumadıkça ulusal birlik olmaz. Disiplin, güven ve beraberlik oluşturmaya ihtiyacımız var” dedi. Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç ise konuşmasında, Tarihi Kentler Birliği’nin başta belediye başkanları olmak üzere, belediyelerde kültür işiyle, tarihle, restorasyonla, kentsel korumayla uğraşan herkes için, hatta kaymakamlar ve valiler için bile bir okul olduğuna dikkat çekti. Daha sonra söz alan UNESCO Milli Komitesi Başkan Yardımcısı Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı şu görüşleri savundu: “UNESCO hakkında farkındalığı, Türkiye’de karar organlarında, siyasal iktidar düzeyinde ve toplumumuzun daha geniş katmanlarında, sokaktaki düz insana kadar arttırabildiğimizde ülkemizin, halkımızın, ulusumuzun geleceğini güvence altına almış olacağız. Bugün sıradan politikacılar, sokaktaki bazı insanlar, kamuoyunun bazı kanaat önderleri ‘Kültür de neymiş? Etrafımız yangın yeri, ülkemizin içinde sorunlar var. Ekonomiyi büyütmeye çalışıyoruz. Bu işlere kaynak ve zaman zayi edilir mi?’ diye kolaycılığa kaçıyorlar. Hâlbuki bu anlayışın harakiriyle/intiharla özdeş olduğunu anlamaları gerekir. Eğitim, bilim ve kültürden kaynağını almayan hiçbir başarı, hiçbir büyüme, hiçbir evrimleşme insanlığa barış, huzur, istikrar ve refah getiremez.” Rahmi Gençer de, toplantıda Ayvalık’ta restorasyonunu sürdürdükleri projeler hakkında bilgi verdi. Ayvalık’ın Geçici Liste’de yer almasını sağlayan UNESCO sürecini ve zeytinlik alanların korunması adına gerçekleştirdikleri çalışmaları aktardı. Buluşmanın sonunda, Mart ve Nisan 2018’de yapılacak toplantının Ayvalık’ta düzenlenmesi kararlaştırıldı.

8


Muhtarlar Günü kutlandı

MUHTARLIK OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E TAŞINAN EN ÖNEMLİ YEREL YÖNETİM BİRİMLERİNDEN BİRİDİR

19

Ekim Muhtarlar Günü, Kaymakam Gökhan Görgülüarslan ve Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in de katılımıyla Cumhuriyet Meydanı’nda kutlandı. Düzenlenen törende ilk olarak Muhtarlar Derneği Başkanı Yener Koşvar kürsüye çıktı ve muhtarların toplumsal yaşamdaki önemlerini vurguladı. Rahmi Gençer de, Ayvalık’ta görev yapan tüm köy ve mahalle muhtarlarının bu özel gününü kutlayarak başladığı konuşmasında şöyle dedi: “19 Ekim 1829’da, yani bundan tam 188 yıl önce Osmanlı Sultanı 2. Mahmut’un fermanıyla ülkemizde ilk kez mahalli seçim yapıldı ve muhtarlar seçildi. Ulu Önder Atatürk’ün,

milletiyle el ele vererek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmasından ve devrimlerden sonra, günümüze gelinceye kadar demokrasiye yönelik çok önemli adımlar atıldı. Denilebilir ki, demokrasiye geçişimiz muhtarlık sayesinde olmuştur. Vatandaşlarımızın oylarıyla seçilen muhtarlar, Cumhuriyet tarihimiz boyunca köy ve mahallelerimizin en önemli temsilcileri oldular, olmaya devam ediyorlar. Bu nedenle, muhtarlık kurumunu yaşatmaya, muhtarlarımıza destek olmaya, sahip çıkmaya mecburuz. Demokrasimizi daha da ileriye taşımak istiyorsak, bu bir bakıma muhtarlarımız sayesinde de olacak demektir. Muhtarlar gönüllülük esasına göre çalışırlar

ve çözümlere katkı sunmak için toplumun sesidirler. Ayvalık Belediyesi olarak, ilçemizdeki bütün kurum ve kuruluşlarla olduğu gibi, seçilmişlerin en yerel birimi olan tüm mahalle muhtarlarımızla birlikte, tam bir dayanışma ve uyum içinde çalışıyoruz. Gerek milleti gerekse devleti temsil gibi önemli bir görevi yürüten muhtarlarımıza, bu özel günlerinde, gerçekleştirdikleri hizmetlerden dolayı şükranlarımı sunuyor, çalışmalarında başarılar diliyorum.” Tören, halk oyunları gösterilerinin ardından Muhtarlar Derneği’nin lokma hayrıyla sona erdi. Ayvalık Belediyesi, aynı günün akşamı Altınova Taş Konak Tesisleri’nde muhtarlara bir yemek verdi.

9


KISA KISA... KISA KISA... KISA KISA... KISA KISA... ANKARA’DAKİ PATLAMADA ÖLENLER CUMHURİYET MEYDANI’NDA ANILDI

A

nkara’da iki yıl önce Gar Kavşağı’nda meydana gelen ve 101 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin de yaralandığı bombalı terör saldırısında yaşamını yitirenler Ayvalık’ta da anıldı. Atatürk anıtı önünde toplanan Demokrasi Platformu üyeleri tarafından basın açıklaması yapıldı ve katliamın unutturulmak istenmesine izin verilmeyeceği vurgulandı. Saldırıda yaşamını yitirenler için saygı duruşunda bulunulan ve ‘Korkmuyoruz, Kaybedeceksiniz’ pankartını açıldığı etkinlikte ‘Barış Şehitleri Unutulmadı, Unutulmayacak’ sloganı atıldı. Anma etkinliğine Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer ve Başkan Yardımcısı Gökay Bacan da katıldı.

‘AYVALIK KADINLARI’ GRUBU MÜFTÜLÜK YASASINA KARŞI EYLEM DÜZENLEDİ

M

üftülüklere resmi nikâh kıyma yetkisi veren yasa tasarısının TBMM’de görüşüldüğü gün, farklı siyasi parti ve demokratik kitle örgütü temsilcilerinden oluşan ‘Ayvalık Kadınları’ grubu, yasaya itiraz etmek ve geri çekilmesini sağlamak için Ayvalık Cumhuriyet Meydanı’nda toplandı. ‘Kadınları yok sayamazsınız’, ‘Haklarımıza dokunamazsınız’ sloganlarının atıldığı etkinliğe Belediye Başkanı Rahmi Gençer de destek verdi. Gençer, her zaman ön saflarda olan Ayvalıklı kadınların bu eylemle Ayvalık’ın çağdaşlığını, demokrasiye inancını ve haklarına sahip çıkmadaki duyarlılığını bir kez daha gösterdiğini belirtti ve “Medeni Kanun’da yapılacak bu değişikliğin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Çünkü, birçok haksızlığın önü açılacak. Kadınlarımızın daha fazla acı çekmemesi için her zamanki gibi ‘Hayır’ diyoruz” dedi.

RAHMİ GENÇER ÇİFTÇİ MALLARI KORUMA BAŞKANLIĞI’NI ZİYARET ETTİ

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, tarımsal bölgelerde zeytincilerle çiftçinin mallarını korumak için faaliyet gösteren Ayvalık Çiftçi Malları Koruma Başkanlığı’nı ziyaret ederek Başkan Suat Kaçak ve Yönetim Kurulu üyeleriyle görüştü. Suat Kaçak, ziyarette, 1941 yılından

10

bu yana bünyelerinde faaliyet gösteren kır bekçileri kadrosuyla zeytin hırsızlığına karşı mücadelede büyük yol kat ettiklerine dikkat çekerek şöyle konuştu: “Müstahsillerimizin güvenliği bizim için çok önemli. Ekili-dikili bütün arazileri kötü amaçlı kişilerden korumak için çalışıyoruz. Kır bekçilerimiz atlarının üzerinde kışın zeytin hırsızlığına karşı etkin mücadele veriyor, yaz aylarında keçi ve çobanların peşinde koşuyor. Yirmi dört saat süreyle görev yaparak iki milyon zeytin ağacının güvenliğini sağlıyor.” Rahmi Gençer de, Çiftçi Malları Koruma’nın, ülkemiz zeytinciliğinin en önemli merkezlerinden Ayvalık için vazgeçilmez bir kurum olduğunu vurguladı. Çiftçilerin ihtiyaçlarını birer birer yerine getirdiklerini belirterek, uyumlu ve kalıcı çalışmalarını sürdüreceklerini söyledi..

PİR SULTAN ABDAL DERNEĞİ’NDE ORUÇ AÇMA YEMEĞİ VERİLDİ

P

ir Sultan Abdal Derneği Ayvalık Şubesi her yıl olduğu gibi bu yıl da Muharrem ayının 6. günü oruç açma yemeği verdi. Toplumsal barış ve dayanışmaya katkı amacıyla düzenlenen yemeğe dernek üyelerinin yanı sıra Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Başkan Yardımcısı Gökay Bacan, Belediye Meclis Üyesi Salman Kayran da katıldı. Gençer buluşmada yaptığı konuşmaya, tutulan oruçların Allah katında kabul olması dilekleriyle başladı. Vatansever ve çağdaş Alevi toplumunun ülkemizin aydınlık tarafı olduğunu belirterek, “Bu güzel günde yuvalarımıza bereket, huzur ve sağlık; ülkemize birlik, beraberlik, kardeşlik ve sevgi diliyorum” dedi.

AYVALIK BELEDİYESİ MUHARREM AYI NEDENİYLE BU YIL DA AŞURE HAYRI YAPTI

A

yvalık Belediyesi Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğü, Muharrem ayı nedeniyle, geçen yıllarda olduğu gibi Cumhuriyet Meydanı’nda stant kurdu ve aşure ikramı yaptı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in yanı sıra Başkan Yardımcısı Gökay Bacan ile belediye çalışanlarının da katıldığı etkinlik sırasında görüşlerini açıklayan Gençer, “Aşure insanlarımızın birbiriyle kucaklaşmasını sağlayan güzel bir gelenektir. Bu yıl da birlik ve

beraberlik içinde aşure hayrımızı gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyoruz” dedi ve standı ziyaret edenlere kendi elleriyle aşure ikram etti. Vatandaşlar, Rahmi Gençer başta olmak üzere belediye yetkililerine teşekkür etti.

HAYVANLARI KORUMA GÜNÜ KÖPEK BAKIM ÇİFTLİĞİNDE KUTLADI

4

Ekim Hayvanları Koruma Günü, Ayvalık Belediyesi Köpek Bakım Çiftliği’nde düzenlenen ve tam gün süren bir etkinlikle kutlandı. Etkinliğe Belediye Başkanı Rahmi Gençer, yedi okuldan yaklaşık iki yüz öğrenci, çok sayıda öğretmen ve bakım çiftliği gönüllüleri katıldı. Gençer, öğrencilere şunları söyledi: “Dünyada burada gördüğünüz küçük dostlarımızla birlikte yaşıyoruz. Bunu herkes fark etmeli, önemsemeli... Güzel Ayvalık sokaklarında bizlerin ne kadar yaşama hakkımız varsa, onların da o kadar var. Çiftliğimizde sahiplenilecek çok sayıda güzel dostlarımız bulunuyor. İnsanlarımız eşlerine, sevgililerine, çocuklarına buradan arkadaş edinebilir.” Etkinlik boyunca, öğrencilere tedavi merkezi hakkında bilgi verildi. Padoklar gezildi, mama bağışları toplandı ve anı defterine düşünceler yazıldı.

SOSYAL BELEDİYELER MARMARİS’TE BULUŞTU

S

osyal medyayı aktif olarak kullanan Cumhuriyet Halk Parti’li 47 belediyenin oluşturduğu Sosyal Belediyeler Ağı (SOBA)’nın 5. buluşması ‘Güney Ege Çalıştayı’ adı altında Marmaris’te, İdeal Prime Otel’de yapıldı. Datça, Bodrum ve Marmaris belediyelerinin ev sahipliğinde 5-6-7 Ekim günlerinde gerçekleştirilen ve 100’ün üzerinde katılımcının yer aldığı buluşmada konuşan Marmaris Belediye Başkanı Ali Acar, sosyal medyanın yerel yönetimler için önemine değindi ve çalıştayın sosyal demokrat belediyelere katkı sunacağına, CHP’li belediyelerin bu çalışmalarla daha da güçleneceğine inandığını söyledi. Yapılan oylama sonucu, gelecek çalıştayın Hatay Büyükşehir Belediyesi ve Samandağ Belediyesi ev sahipliğinde yapılması kararlaştırıldı. Katılımcılara katılım belgelerinin verilmesiyle sona eren Çalıştay’a Ayvalık Belediyesi adına Basın-Yayın Sorumlusu Serkan Kibar katıldı.


KISA KISA... AYVALIK’TA GÖREVE YENİ BAŞLAYAN ÜÇ MÜDÜR RAHMİ GENÇER’İ ZİYARET ETTİ

G

eçtiğimiz Ekim ayı içinde Ayvalık’ta görevlerine başlayan Tapu Sicil Müdürü Yılmaz Baykal, Gümrük Müdürü Ali Topçu ve Halk Eğitim Merkezi Müdürü Serkan İnce, Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ayrı ayrı ziyaret etti. Ağırlıklı olarak, ortak hizmetler konusunda görüş alıverişinde bulunulan ziyaretleri için konuklarına teşekkür eden Gençer, her üç yöneticiye de Ayvalık’ta gerçekleştirecekleri çalışmalarda başarılar diledi.

‘KEDİ EVİ PROJESİ’ HAYVAN SEVGİSİNİ AŞILAMAYI HEDEFLİYOR

A

tatürk İlkokulu Müdürü Mustafa Karaman ve öğretmen Peyami Çetin’in öncülüğünde başlatılan ve öğrencilere hayvan sevgisini aşılamayı hedefleyen ‘Kedi Evi Projesi’, Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in de katkısıyla hayata geçirildi. Kış aylarında kedilere yuva olacak evlerin yapılması için Atatürk İlkokulu’nda bir etkinlik düzenlendi. Ayvalık Belediyesi Veteriner İşleri temsilcilerinin yanı sıra hemen tüm okul öğretmenleriyle çok sayıda öğrencinin katıldığı etkinlikte köpük malzemelerin montajı ile yapılan kedi evleri, ilkokul yakınındaki parka yerleştirilmek üzere öğrencilere teslim edildi. BELEDİYE ÇALIŞANLARI RAHMİ GENÇER’E DOĞUM GÜNÜ SÜRPRİZİ YAPTI

A

yvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer için 56. doğum gününde tüm müdürlüklerden çalışanların katılımıyla sürpriz bir doğum günü kutlaması düzenlendi. Belediye çalışanları sabah makamına gelen Gençer’i pastayla karşıladı ve doğum gününü kutladı. Üzerindeki mumları üfledikten sonra pastayı personeliyle birlikte kesen Gençer, yapılan sürprizin kendisini çok mutlu ettiğini belirterek daha nice yıllar birlikte çalışma dileğinde bulundu.

10 KASIM 1938-2017 ÖZEL BÖLÜM TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü ARAMIZDAN AYRILIŞININ 79. YILINDA BİR KEZ DAHA ÖZLEM, MİNNET VE SAYGIYLA ANIYORUZ. İLKELERİNE HER ZAMAN BAĞLI KALACAĞIZ. DÜŞÜNCELERİYLE YOLUMUZU SONSUZA KADAR AYDINLATMAYA DEVAM EDECEK... 11


10 KASIM 1938-2017 ÖZEL BÖLÜM TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü ARAMIZDAN AYRILIŞININ 79. YILINDA BİR KEZ DAHA ÖZLEM, MİNNET VE SAYGIYLA ANIYORUZ. İLKELERİNE HER ZAMAN BAĞLI KALACAĞIZ… DÜŞÜNCELERİYLE YOLUMUZU SONSUZA KADAR AYDINLATMAYA DEVAM EDECEK...

G

ATATÜRK, ETNOGRAFYA MÜZESİ’NDEKİ GEÇİCİ KABRİNE NAKLEDİLİRKEN AYVALIKLILAR CUMHURİYET MEYDANI’NDA BİR ARAYA GELDİ VE BÜYÜK KURTARICININ HUZURUNDA SAYGIYLA EĞİLDİ

azi Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yummasının ardından, naaşı 16 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı tören salonundaki katafalka konuldu. Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından gelen ve Atatürk’e bağlılıklarını göstermek isteyen insanlar Büyük Önder’in önünden saygıyla geçti. Tarihler 17 Kasım’ı gösterirken cenaze eşi görülmemiş bir kalabalığın göz yaşları arasında Yavuz zırhlısına götürüldü, İstanbul’dan İzmit’e uğurlandı. Bu sırada yabancı devletlere ait savaş gemileri ve yaşananları denizden izlemek isteyenleri taşıyan çok sayıda vapur da Boğaz’da bulunuyordu.

12

Zırhlı, Atatürk’ün cenazesini aldıktan sonra arkasında Hamidiye, Zafer, Tınaztepe ve iki denizaltı gemisi ile Savarona, sancağında İngiliz dretnotu, onları takip eden Sovyet, Alman, Fransız, Yunan, Romen savaş gemileri, üstünde uçak filoları olduğu halde yola koyuldu. Cenaze, aynı günün akşamı İzmit’ten, Atatürk’ün tüm yurt gezilerinde kullandığı trenle Ankara’ya doğru yola çıkarıldı. Tren, İzmit’ten sonra bütün istasyonlarda bir süre durarak Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut üzerinden Ankara’ya ulaştı. Hat boyunca, trenin geçtiği yerlerde halk, geç saate aldırmaksızın, kimi zaman ellerinde meşalelerle Atatürk’e saygılarını sundu.

Fotoğraflar Anadolu Ajansı'nın geçtiğimiz aylarda paylaştığı arşivden alınmıştır.


Ankara’da tören hazırlıkları naaşın gelmesinden çok önce başlamıştı. Cenazeyi karşılamak için başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak, birçok kişi erken saatlerden itibaren istasyondaydı. Bu arada cenaze, tren henüz gara ulaşmadan önce uçaklar tarafından Etimesgut’ta karşılandı ve saygı uçuşu yapıldı. Tren gara saat tam 10.00’da girdi. Atatürk’ün naaşını taşıyan vagon büyük bayraklarla donatılmıştı. Tabutun dört ucunda elektrikli meşaleler yanıyordu. Basında yer alan bilgilere göre, tren gara girdiğinde İnönü vagona yöneldi ve vagona çıkarak başını eğmek suretiyle Atatürk’ün tabutunu selamladı. Tabut daha sonra Orgeneral Fahrettin Altay’ın nezaretinde, on iki general tarafından vagondan alındı, top arabasına yerleştirildi. Yüz bir pare top atışı eşliğinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Atatürk’ün cenazesi, 21 Kasım 1938 günü düzenlenen çok büyük bir törenle Meclis’ten alındı ve Ankara Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine nakledildi. Katafalkın üzeri beyaz tül bir ipekle kapatılmıştı. Onun üzerine de büyük bir bayrak sarılmıştı. Bir ucu sütunların üzerinde olan bayrağın diğer ucu yere kadar

uzanıyordu. Ayrıca katafalkın etrafındaki, defne dalları ve buketlerle donatılmış yüksek sütunlarda meşaleler yanıyordu. Tabutun yerine konulmasından sonra İsmet İnönü, Celal Bayar, Fevzi Çakmak ve milletvekilleri tabutun karşısında başlarını eğmek suretiyle saygılarını sundu. Saygı duruşuna, Ankara Palas’ın balkonunda bulunan yabancı askerî heyet başkanları da tabut katafalka konuluncaya kadar selam vaziyetinde durarak katıldı. Halk da, yoğun bir şekilde yağan yağmura aldırış etmeden, ertesi sabaha kadar Atatürk’e saygılarını sundu.

21 Kasım 1938’de, Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Ayvalık’ta da hüzün dolu bir tören düzenlendi. 7’den 70’e bütün Ayvalık Cumhuriyet Meydanı’nda bir araya gelerek, saat dokuzu beş geçe Ata’sının huzurunda saygıyla eğildi.

Bu tarihi fotoğraf için İlay Hamuroğlu'na teşekkür ederiz. 13


VATAN TOPRAĞI 10 KASIM 1938-2017 ÖZEL BÖLÜM

Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 yıl boyunca Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabirde kalan cenazesi, 10 Kasım 1953 günü Anıtkabir’e nakledildi. Cenaze, İslami usullere göre kefenlendi

ve mezar odasında yüzü kıbleye bakacak şekilde toprağa verildi. Bu toprak çok özeldi: Suriye’deki Caber Kalesi, Kore’deki Türk şehitliği, Selanik’teki doğduğu evin bahçesi ve dönemin 67 ilinden getirilen toprakların harmanlandığı ‘vatan toprağı’ydı.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü ARAMIZDAN AYRILIŞININ 79. YILINDA BİR KEZ DAHA ÖZLEM, MİNNET VE SAYGIYLA ANIYORUZ. İLKELERİNE HER ZAMAN BAĞLI KALACAĞIZ… DÜŞÜNCELERİYLE YOLUMUZU SONSUZA KADAR AYDINLATMAYA DEVAM EDECEK...

“Anıtkabir sadece bir kişiyi değil bütün Türkiye’yi temsil eden müşterek bir abidedir.”

ANITKABİR'İN 5 TON AĞIRLIĞINDAKİ İLK BAYRAK DİREĞİNİ ABD'DE YAŞAYAN BİR TÜRK VATANDAŞI GÖNDERMİŞTİ

A

tatürk’ün büyüklüğünü her yönüyle temsil etmenin yanı sıra, O’nun ilke ve devrimleriyle çağdaşlaşmaya yönelik düşüncelerini yansıtacak bir anıt-mezar yapma düşüncesi, kurtarıcısını kaybetmenin derin hüznü içindeki Türk ulusunun daha ilk günden ortak isteği olarak belirdi ve bu yönde hızla karar verildi.

Bir başka deyişle, projesini Türk mimarlar Emin Onat ile Orhan Arda’nın birlikte hazırladığı ve sayısız Türk mühendisiyle işçisinin emeğiyle inşa edilecek olan Anıtkabir, aynı zamanda Türk ulusunun Atatürk’e karşı hissettiği sevgi, saygı ve minnetin ifadesi olacaktı. Yapımına 1944 yılında başlanan Anıtkabir, zorlu ve uzun bir sürecin ardından 1953 yılında tamamlandı. İnşaatın uzamasının asıl nedeni İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı olumsuz koşullardı. Atatürk’ün naaşı 10 Kasım 1953 günü, Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e taşındı; böylece ulu önder, vatan toprağıyla sonsuza kadar ayrılmamak üzere kucaklaştı.

14

ÜSTAD VE MAHİR MÜHENDİSLERİME YAPTIRDIĞIM SANCAK DİREĞİNİ BÜTÜN MASRAFI VE SİGORTASI TARAFIMDAN VERİLMEK ŞARTIYLA ANAVATANA GÖNDERMEK AZMİNDEYİM

Anıtkabir’in kendine özgü pek çok ilgi çekici özelliği var. Bunlardan biri de, bayrak direğinin pek bilinmeyen öyküsü… Öykü bir mektupla başlıyor: “Aslen Makedonya’da Türk sancağı altında doğmuş ve hakiki bir Türk terbiyesiyle büyümüş, bütün varlığımla Türklüğümle iftihar eden bir vatandaşım. New York’ta yaşıyorum. Amerikan sancak direkleri ve malzemesi imal eden bir kumpanyanın sahibi ve umum direktörüyüm. Zaman ve mekân, Türklüğüme ve yurduma karşı sarsılmaz sevgi rabıtalarına halel getirmemiştir. Atatürk’e karşı pek derin bir sevgi ve saygıyla bağlı bulunduğumdan yapılmasına başlanılan Ata’mızın mübarek kabrine yerleştirilmesi için üstad ve mahir mühendislerim tarafından imalâthanemde hususi bir


suretle yaptırdığım sancak direğini, hiçbir maksat beslemeksizin bir hizmet iştirakiyle ve bir hediye olmak üzere, bütün masrafı ve sigortası tarafımdan verilmek şartıyla anavatana göndermek azmindeyim...”

arada, ip sorunu bu ziyaretten bir yıl sonra yeni bir çözüme kavuştu: Anıtkabir bayrak direğinin ipi artık Türkiye’de üretiliyordu. Bu konuda, 15 Ocak 1981 tarihli Hürriyet gazetesinde şu haber yer almıştı:

Bu satırları, 1937’de Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşen ve New York eyaletinin kuzeydoğusundaki Bronx’ta gemiler için bayrak direği üreten American Flagpole adlı şirketin sahibi Nazmi Cemal yazmıştı. Mektubunda belirttiği gibi Makedonya’da hakiki Türk terbiyesiyle büyümüş ve sekiz yaşındayken ailesiyle birlikte ABD’ye göç etmişti. Mektubunu, yaşadığı ülkede sahip olduğu kimliğiyle, William Johnson adıyla imzalamıştı. Nazmi Cemal, önce New York Büyükelçisi Münir Ertegün ile görüşmüş, ardından mektubunu Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na göndermişti. Türkiye’den olumlu cevap alınca ilk işi, dünyanın o zamanki en uzun bayrak direğini ölçtürmek oldu. Bu direğin uzunluğu 100 fitti. Bunun üzerine 110 fit uzunluğundaki bir bayrak direği yaptırdı. Yani, çelikten ve tek parça olarak ürettiği direğin boyu 33 metre 53’cm’di. Ağırlığı ise 5 tonu buluyordu. Ucunda 22 ayar altın yaprakla kaplı ay yıldız vardı. Direğin yapılış nedeni ve üretim süreci dönemin Amerikan basınında geniş yer buldu. DİREĞİ İSTANBUL’DAN ANKARA’YA TAŞIYAN VAGONLARIN GEÇECEĞİ GÜZERGÂHTAKİ TÜM VİRAJLAR VE YÜKSELTİLER ÖNCEDEN TEK TEK HESAPLANDI Nazmi Cemal tüm giderlerini üstlendiği devasa bayrak direğini, Amerika’da vefat eden Büyükelçi Münir Ertegün’ün cenazesiyle birlikte, 3 Mart 1946’da New York limanında düzenlenen bir törenle Missouri zırhlısına yükledi ve Türkiye’ye gönderdi. Gemi, Büyük Okyanus’u aşarak 11 Nisan 1946’da İstanbul limanında demirledi. Direğin İstanbul’dan Ankara’ya sorun yaşanmadan ulaştırılması için özel bir çalışma yapıldı. Direği taşıyan yük vagonlarının geçeceği güzergâhtaki tüm virajlar ve yükseltiler tek tek hesaplandı. Nazmi Cemal direkle birlikte ayrıca 6x3.6 metre boyutunda bir de Türk bayrağı yollamıştı. Direk, izleyen günlerde Anıtkabir’in Çankaya yönündeki yirmi sekiz basamaklı tören meydanında yer alan giriş merdivenlerinin ortasına dikildi. Dört metresi kaidenin altında gömülü bulunan direğin kaidesinde her biri farklı anlamlar taşıyan kabartmalar vardı. Meşale Türk medeniyetini, kılıç taarruz gücünü, miğfer savunma yeteneğini, meşe dalı zaferi, zeytin dalı barışı simgeliyordu. Kabartmalar, ülkemizin ilk heykel sanatçılarından ve zaman içinde yaptığı Atatürk büst ve heykelleriyle anıt heykelcilerimiz arasında farklı bir yer edinen Kenan Yontuç’un imzasını taşıyordu. BAYRAK DİREĞİNİN İPİ DE UZUN SÜRE AMERİKA’DAN GETİRİLDİ Bayrak Kanunu’na göre 10 Kasım hariç hiçbir ulusal yasta yarıya indirilmeyen bayrağın ipinin hikâyesi de direğinki kadar ilginç... İçinde çelik tel olan ama sıcak, soğuk, yağmur ve kar gibi nedenlerle aşınan ip de ABD’den getiriliyordu. 70’er metre uzunluğundaki ipleri gönderen de yine 1980 yılında kendisi de Türkiye’ye gelen ve Anıtkabir’i ziyaret eden Nazmi Cemal’di. Bu

15


“Anıtkabir’de bulunan 30 metre yüksekliğindeki bayrak direğinin ip sorunu çözüldü ve Anıtkabir yöneticileri bu sayede ‘Ohhh’ dedi. İş adamı Güner Coşkun, Anıtkabir yetkililerine, bayrak direği iplerini hayatta olduğu sürece karşılayacağına dair söz verdi. Anıtkabir bayrak direğine ip bulmakta güçlük çekildiğini gazetelerden öğrenen 34 yaşındaki iş adamı Güner Coşkun şunları söyledi: “Bu haberi okur okumaz, sayın Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’e bir mektup yazarak, Anıtkabir bayrak direği için gerekli olan ipi yapabileceğimi bildirdim. 4 milimetre çelik telin üzerini naylon örtü ile kapladım, plastik kap geçirdikten sonra onun üzerini de naylon örgü ile kaplayarak bayrak direği için gerekli ipi oluşturdum. Bu ipin kaldırma gücü bir tona yakın, yani son derece sağlam. Ömrüm oldukça Anıtkabir’in bayrak direğinin ipini ben yapacağım. Anıtkabir bayrak direği ipini yöneticilere teslim eden ve kendisine bu hizmetten dolayı Atatürk’ün 100. doğum yılı plaketi verilen Güner Coşkun, ‘Bu armağan hayatımın en anlamlı armağanı, çocuklarıma bırakacağım en büyük mirastır’ dedi.” DİREĞİ YAPIP GÖNDERMEKLE KALMADI, YİRMİ YIL BOYUNCA BAKIMINI DA ÜSTLENDİ Yıllar akıp geçtikçe, kış aylarında ıslanarak ağırlığı artan ve fırtınalı havalarda büyük bir kuvvetle dalgalanan bayrak zamanla metal direği yordu. Zamanında, Avrupa’daki en uzun bayrak direkleri arasında yer alan ve Nazmi Cemal’in yirmi yıl boyunca bakımını da üstlendiği direğin, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin yaptığı çalışmalar sonucu meteorolojik etkiler nedeniyle, tıpkı ipi gibi yıprandığı belirlendi. Kısacası, yenilenmesi gerekiyordu Sonunda, 60 yılı aşkın bir süre Türk bayrağını gönderde tutan direk 2013 yılı Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün önce düzenlenen bir törenle yenilendi. Törene o sırada 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Anıtkabir’i ziyaret etmekte olan çok sayıda vatandaş da katıldı Yeni çelik bayrak direği 29,53 metre yüksekliğe sahip... Taban çapı 44 cm, tepe çapı 11.5 cm... Ağırlığı ise tam 4 ton. Bayrak ipi de özel: 10 cm çapında ve içi çelik özlü örme halattan imal edilmiş.

16

NAZMİ CEMAL ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ İÇİN DE ABD’DEN BAYRAK DİREĞİ GÖNDERDİ

G

elibolu Seddülbahir’in Stene Johnson üç kilometre kuzeydoğusunda Morto Koyu’nun doğusunda, denize hakim Eski Hisarlık Tepe’nin sırtında Ömer Kaptan Tepesi üzerinde yer alan Çanakkale Şehitler Abidesi 253 bin şehidimizin anısına yapıldı. Bu görkemli anıtın 25 metre yüksekliğindeki bayrak direği de, Şehitlikleri İmar Cemiyeti’ne yine Nazmi Cemal (William Johnson) tarafından hibe edildi.

O günlerde Nazmi Cemal’in oğlu Stene Johnson bayrağın teslim işlemleri nedeniyle Türkiye’ye geldi. Ne var ki, gümrük mevzuatı gereği, Türkiye’ye girebilmesi direği bağışlayan babasının çeşitli vergiler yatırmasını gerektiriyordu. Bu da Nazmi Cemal için ek bir yük demekti. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu 3 Ağustos 1960 tarihinde bir kararname yayınladı, bayrak direğini vergiden muaf tuttu. Direk ancak bundan sonra, 1960 yılı Eylül ayında Abide’nin yanına dikilebildi.

Türk milleti her 10 Kasım’da Anıtkabir’e daha da artan bir sevgiyle, içten gelen bir saygıyla ve derin minnet duygularıyla akın ediyor. Hepimizin ruhunda yerini koruyan bu sevgi, Türk bayrağının altında sonsuza kadar sürecek.


NE MUTLU BANA Kİ ATATÜRK’Ü GÖRDÜM... Anıyı yayına hazırlayan:

Prof. Dr. ÇAĞATAY ÜSTÜN

P

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Başkanı

rof. Dr. Fikret Gökay, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Hijyen (Halk Sağlığı) kürsüsünde 1967-1976 yılları arasında Anabilim Dalı başkanlığı yapmış, halen hayatta olmayan bir öğretim üyesidir. Arşivimde yer alan, daktilo ile kendisi tarafından yazılmış bir anısını sizlerle ve toplumla paylaşmanın tarihsel ve gerçeklere dayalı tarih anlamında önemli olduğunu düşünüyorum. Aslına dokunmadan orijinal bir şekilde sunacağım yazının başlığı ‘Atatürk’ü Gördüm’dür. Bu anlamda, başta Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve anısını nakleden Prof. Dr. Fikret Gökay’ı saygıyla anıyorum. (ÇÜ)

-Atatürk’ü gördüm... Evet, hem de birçok defalar... Her bakımdan büyük olan bu yüce insanı görmüş olmak ve sayıları her gün gittikçe azalan bu insanlar arasında bulunduğumu hissetmek benim için büyük mutluluk ve iftihar vesilesi olmaktadır. Çünkü yaşıtlarım arasında bile kendisini benim kadar yakından gören insanların bir hayli sınırlı olduğunu tahmin etmek pek de güç olmayacaktır. Buna karşılık, şansımın biraz daha cömert davranıp kendisiyle konuşmak imkânını da bağışlamış olmasını ne kadar isterdim. Nitekim, böyle bir imkâna ulaşamamış olmanın ezikliğini hâlâ hissetmekteyim. O günleri hatırladıkça, “Acaba o günkü çocukluğumla herhangi bir fırsat yaratarak konuşma imkânını sağlayabilir miydim?” diye düşündüğüm çok olur. Ama yakından veya uzaktan birçok defalar ve sadece görmüş olmam bile hayatımın en büyük ve unutulmaz anıları olarak benliğime sinmiş bulunmaktadır. Aslında, O büyük insanı canı gibi ve hatta canından da çok sevmek için elbette ki muhakkak kendisini görmüş olmak gerekmez. Ama görmüş olmanın yarattığı o tarifi mümkün olmayan hissin yerini alabilecek başka bir his de tasavvur edemiyorum. 1930’LARIN ANKARA’SI, GÜNÜMÜZÜN BAŞKENT ANKARA’SINDAN ÇOK FARKLIYDI O günleri hatırlamak için gerilere, çok gerilere gitmek gerekiyor... O kadar gerilere ki, bugünkü durumu ile hiçbir benzerliği kalmamış olan 1930’lu yılların başlarındaki eski Ankara’ya kadar...

ve Sosyal Yardım Bakanlığı ile tepedeki ‘Taş Mektep’ de denilen eski Ankara Erkek Lisesi’nden ibaret olduğu, birkaç kattan yüksek binalara nadiren rastlandığı, bugün farkına bile varılmayan Sıhhiye’deki ‘İnce Su’yun hemen her baharda taşarak civardaki evlerin bir kısmını bastığı, çevreyi ağaçlandırma, yeşillendirme, yolları asfaltlama ve bina yapımı gibi faaliyetlere hızla devam edilmekle beraber şehrin büyük bir bölümünün henüz toprak sahaları ve tozlu yollar halinde bulunmasından, görülmeden tasavvur edilemeyecek şekilde, kağıt ve diğer hafif şeyleri önüne katarak ve döne döne havaya doğru yükselerek yoluna devam eden toz bulutlarının (hortum) sık sık görüldüğü 1930’ların eski Ankara’sına kadar... ATATÜRK’Ü HIZLA GEÇERKEN ARABASININ İÇİNDE GÖRÜNCE HEMEN SAYGI DURUŞUNA GEÇERDİK. O DA BİZİ ÇOCUK DİYE KÜÇÜMSEMEZ, ŞAPKASIYLA SELAMLAR VE GÜLÜMSERDİ Bu kadar olumsuzluklara rağmen, bugünün çocuk ve gençlerinin hayal bile edemeyeceği geniş ve çok sayıda ‘doğal’ oyun sahaları vardı, o yıllarda Ankara’da… O zamanın en merkezi yerleri olarak bilinen Sıhhiye ve Kızılay semtlerinde bile bulunabilen bu sahalardan biri bina yapımı için kapatıldığında çocuklar hemen o civardaki diğer bir yere sahip çıkabilirlerdi. Ve böylece çocuklar arasında kendi çaplarında mahalle maçları ve atletizm yarışmaları devam eder giderdi. İşte, ben o sıralarda Sıhhiye civarında oturan bir ortaokul öğrencisiydim. Etrafı bomboş olan anayol civarında oynadığımız sıralarda Çankaya’dan Büyük Millet Meclisi’ne giderken veya Büyük Millet Meclisi’nden Köşk’e dönerken Büyük Atatürk ile sık sık karşılaşırdık. Uzaktan motosiklet seslerini duyunca hemen oyunumuzu bırakır, anayola doğru koşar, büyük bir heyecan ve sonsuz bir sevgiyle kendisine yaklaşır ve hemen saygı duruşuna geçerdik. O da hızla geçen arabasının içinde bizi çocuk diye küçümsemez, şapkasıyla selamlar ve gülümserdi. Anayoldan çok uzak bulunduğumuz zaman geçtiklerini gördüğümüzde de yine içimizden gelen büyük sevgi ve heyecanla hepimiz bulunduğumuz yerde saygı duruşuna geçer, uzaklaşıncaya kadar gözlerimizle izlerdik. Birçok kereler de bu kadar uzak olmamıza rağmen bizi selamladığını fark ederdik. BÜYÜK ATATÜRK’Ü GÖRMÜŞ OLMAYI, HAYATIMIN UNUTAMADIĞIM EN ÖNEMLİ ANISI OLARAK TAŞIMAKTAYIM Atatürk’ü daha yakından görme imkânını lise sıralarında elde etmiştim. O zaman Gazi Terbiye Enstitüsü ile Gazi Lisesi aynı binada bulunuyordu. Cumhuriyet'in 10. yılı dolayısıyla Büyük Atatürk’ün okulumuza geleceğini duyduk. O sabah büyük bir heyecanla bütün öğrenciler bahçede bekledik. Ve nihayet Büyük Önder Atatürk geldi, alkışlar arasında binaya girdi.

Ulus-Çankaya arasındaki anayolun büyük bir bölümünün henüz asfaltlanmadığı, asfalt yolun yine bugünküne hiç benzemeyen, o zamanki Kızılay’dan başlayıp Çankaya’ya doğru uzandığı, Kızılay’ın biraz ilerisine ‘Bakanlıklar’ binalarının yapılacağı söylentilerinin çocuklara kadar ulaştığı ama o bölgenin çok çamurlu ve uzakça görüldüğü için bu rivayetlerin şüpheyle karşılandığı, gidiş-gelişi ayrı fakat büyük bir bölümü henüz asfaltlanmamış bulunan anayolun (bugünkü Atatürk Bulvarı) iki tarafının da bomboş olduğu o zamanın Ankara’sına kadar...

Büyük holde toplandığımız zaman ben Atatürk’e 5-6 metre mesafede ve karşısında bulunuyordum. O sırada, yıllarca önce otomobille geçerken bile fark ettiğimiz, insanı etkileyici bakışlarını çok daha yakından görünce adeta büyülendiğimi hissettim ve gözlerine ancak kısa bir süre bakabildim. Keskin ve nüfuz edici bakışları adeta dehasını yansıtıyordu.

Sıhhiye ve civarının en göze çarpan binalarının da Sağlık

Ne mutlu bana ki, Atatürk’ü gördüm…

Büyük Atatürk’ü ve O’nun dünyaca meşhur bakışlarını bu kadar yakından görmüş olmayı, hayatımın unutamadığım en önemli bir anısı olarak taşımaktayım.

17


10 KASIM 1938-2017 ÖZEL BÖLÜM TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSU GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’Ü ARAMIZDAN AYRILIŞININ 79. YILINDA BİR KEZ DAHA ÖZLEM, MİNNET VE SAYGIYLA ANIYORUZ. İLKELERİNE HER ZAMAN BAĞLI KALACAĞIZ… DÜŞÜNCELERİYLE YOLUMUZU SONSUZA KADAR AYDINLATMAYA DEVAM EDECEK...

‘VEDA’ ÇEKİLİRKEN ATATÜRK’ÜN DOĞDUĞU SELANİK’TEKİ EVİN BENZERİ CUNDA’DA OLUŞTURULDU

‘V

eda’, bazı bölümleri Ayvalık’ta çekilen bir ‘Atatürk filmi.’ Gösterime girdiğinde oyuncu kadrosu, savaş sahneleri, kostümleri ve başarılı makyaj çalışmalarıyla dikkat çekti. Atatürk’ün Selanik’ten çocukluk arkadaşı, sonra da silah arkadaşı ve yaveri olarak tanıdığımız Salih Bozok’un gözünden bu dostluğu, Atatürk’ün hayatının dönüm noktalarını ve vatanı kurtarmak için ‘ölüme meydan okuyan’ bir kuşağı anlatıyor… Aynı zamanda Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşları ve neredeyse tüm kıtalarda çarpışan ve hayatlarını hiçe sayan insanların öyküsü...

“Bu filmde Atatürk’ün insani yönleri var, çünkü Atatürk bir insan. Hem de çok güçlü bir insan. Hem yaşadığı dönem, hem de ailesi itibariyle büyük acılar çekmiş bir insan... Bu yüzden filmde onun acıları da var ama iradesi de var. Yani, ‘Atatürk’ün insan yönünü anlatacağız’ diye illa bir kusur bulup, ona bir takım zaaflar yamamak zorunda değiliz. Bahsettiğimiz kişi, tüm dünyanın hatta düşmanlarının bile saygısını kazanmış, takdirle anılan biri. Böyle bir insanı anlatırken de olağanüstü özelliklerinin ortaya konması zorunludur. Yoksa dürüst olmazsınız. Nitekim Atatürk’ün ordusunu yendiği Venizelos (Yunanistan eski Başbakanı) bile, 1934’te onu Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermiştir.” Büyük Önder Atatürk’ün hayatını anlatan ‘Veda’ adlı filmin senaryo yazarı, yönetmeni ve yapımcısı Zülfü Livaneli, filmi çekerken nasıl bir yaklaşım içinde olduğunu böyle özetliyor ve ekliyor: “Aslında Atatürk’le ilgili bir film çekmekten çok, amacım Salih Bozok ve Atatürk’ün dostluğunu anlatan bir film yapmaktı.” Mustafa Kemal ve Salih Bozok’un yarım asırlık dostluğu gerçekten çok özeldi... Cumhuriyet’le birlikte aynı ideallerin peşinde yürüdüler ve dostlukları, ölünceye kadar süren bir kardeşliğe dönüştü. Aralarındaki bağ o kadar güçlüydü ki, Atatürk hayata veda ettiğinde diğeri de ölmek istedi! (Atatürk’ün sağlığının fazlasıyla bozulduğu 1938 yılının sonlarında Salih Bozok bir gün oğlu Muzaffer’e Dolmabahçe Sarayı’nda şöyle demişti: “Bak Muzaffer! On yedi yaşına gelmiş bulunuyorsun. Yani artık kocaman adam oldun. Maalesef Atatürk çok hasta, hatta son günlerini yaşıyor. Şunu bil ki, eğer Atatürk ölürse ben de hayatıma kendi ellerimle son vereceğim. Dediğim gibi, sen artık koca adam oldun.

18

Bundan böyle ailenin erkeği sensin. Annen ve ablaların sana emanet. Onlara sen bakacaksın. Oku ve memleketine faydalı bir adam ol. Senden bunu istiyorum!”) ÇEKİMLERDE ATATÜRK’ÜN ARABASI VE VAGONU DA KULLANILDI 2010 yılı yapımı olan ve ‘biyografi-dram-politik’ türünde değerlendirilebilecek ‘Veda’nın senaryo çalışması üç yıl sürdü. Yedi haftayı bulan çekimler Ayvalık, İzmir ve Antalya’da gerçekleşti. Cunda adasındaki tarihi bir ev, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Selanik’te doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev haline dönüştürüldü. Savaş sahneleri doğal plato olan Seferihisar’da çekildi. Uşakizade Köşkü gibi gerçek mekânların yanı sıra Atatürk’ün arabası ve vagonu da çekimlerde kullanıldı. Projede, 13 kişilik İtalyan ve Alman teknik ekip görev aldı. Türkiye’de ilk defa bir prodüksiyona özgü 12 bin parça kostüm ve aksesuar hazırlandı. Kostümler, en ufak ayrıntısına kadar gerçeği yansıtmaları için dönemine uygun olarak eskitildi, renklendirildi, işlendi. Sonuçta 2 bin figüranla Türkiye’nin en kalabalık yapımı ortaya çıktı. Filmde Atatürk’ü Sinan Tuzcu, Salih Bozok’u Serhat Mustafa Kılıç, Zübeyde Hanım’ı Dolunay Soysert, Latife Hanım’ı Ezgi Mola, Fikriye Hanım’ı Özge Özpirinç, Kazım Karabekir’i ise Sunay Akın canlandırdı. ‘Veda’da en çok eleştiri alan konu ise yaklaşık iki saat süren film boyunca İsmet İnönü’ye hiç yer verilmemiş olması ve adının bir kere bile anılmamasıydı.

Zülfü Livaneli


Oğlu Muzaffer Bozok babasının intiharını anlatıyor...

10

SALİH BOZOK İNTİHAR GİRİŞİMİNDEN SONRA BİR YIL ‘ÖLÜ GİBİ’ YAŞADI

Kasım 1938... Dolmabahçe Sarayı... Saat dokuz buçuğa yaklaşıyor. Sarayda bulunanlar az önce Atatürk’ün öldüğü haberiyle perişan... Bir anda alt kattaki odaların birinden bir el silah sesi yükseliyor. Elindeki tabancayı kendisini öldürmek amacıyla kalbine dayayıp tetiği çeken ancak yaralı olarak kurtulan kişi, Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluk arkadaşı ve başyaveri Salih Bozok... Bozok’un intihar Salih Bozok girişiminde bulunması, aslında Atatürk’ün ölümüne verilen anlık bir tepki değildi... Önceden doktora gitmiş, kalbi hakkında bilgi almış, hangi damarın nerden geçtiğini ve daha fazla kan taşıdığını yani hangisinin daha ‘ölüm garantili’ olduğunu sorup öğrenmişti. Kısacası, Atatürk yaşama veda ederse, göğsünde ateş edeceği yeri önceden belirlemişti. Ancak, Bozok heyecandan olacak ‘tam’ hedefi tutturamamıştı. Kurşun kalbini sıyırıp geçmiş, dolayısıyla intihar girişimi gerçekleşmemişti. Sonraki günlerde tedavi edildi ve hayatta kalması sağlandı. Ne var ki, bir yıl ‘ölü gibi’ yaşadıktan sonra 1941’de vefat etti. İntihar teşebbüsünden önce eşi Pakize Hanım’a hitaben şu mektubu yazmıştı: “Beni bütün hayatım boyunca mes’ud yaşattın. Her arzumu severek yerine getirmek istediğini bu mektubuma minnetle ve şükranla kaydetmeyi bir borç bilirim. Milletimizin ve her Türk’ün minnetle yad edeceği Atatürk’ümüzün sayesinde şerefinizi, haysiyetinizi muhafaza ederek ömrünüzün sonuna kadar sıkıntısızca yaşayabileceğiniz her şeyi temin etmiş bulunuyorum. Ben hayatımı Atatürk’ümüzün hayatına bağlamış ve ondan sonra yaşamamaya karar vermiş bulunduğum için hayatıma nihayet verdim. Her şeyi kemal-i sükûnetle karşılayarak çocuklarınla sıhhat ve afiyetle yaşamanı dilerim. Her zaman bana şefkat ve muhabbetle bakan güzel gözlerini sonsuz sevgilerimle seni kucaklayarak öperken, ömrünün sonuna kadar çocuklarınla afiyetle ve üzüntüsüz olarak yaşamanı diler ve hürmetle de ayrıca ellerinden öperek ebediyyen arz-ı veda eylerim sevgili karıcığım, kıymetli Pakizem.”

KAYNAKÇA -Christopher S. Wilson, ‘Anıtkabir’in Ötesi-Ulusal Benliğin İnşası ve Sürdürülmesi’, Çeviren: Mehmet Beşikçi, Koç Üniversitesi Yayınları, 2015 -Tunç Boran, ‘Anıtkabir’in İnşası (1938-1953)’, AFT Yayınevi, 2012 -Necdet Evliyagil, ‘Atatürk ve Anıtkabir’, Ajanstürk Matbaacılık, 1988 - Christopher Wilson, ‘Anıtkabir’de Ulusal Kimlik ve Belleğin Temsili’, (Nasıl Hatırlıyoruz-Türkiye’de Bellek Çalışmaları, Leyla Neyzi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2011) - Enis Kotran/Prof. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü Emekli Öğretim Üyesi, ‘Anıtkabir Projesi Üzerine Düşünceler ve Bir Öneri’, Mimarlık Dergisi, Sayı: 335, Mayıs-Haziran 2007 -Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Sayı: 43, Bahar 2009 -Can Dündar, ‘Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor’, Can Yayınları, 2015 -Buket Aşçı, ‘Atatürk Romantik Ruhlu Bir Şövalyeydi’, Vatan Gazetesi, 21 Şubat 2010

19


Ayvalık Yazıları HÜSEYİN GÜVEN yaverbey15@gmail.com

Paramparça…

S

on yıllarda özellikle siyaset sahnesindeki ‘büyüklerimizin’ dile doladıkları; her fırsatta sanki oluşmasının nedeni kendileriymişçesine övündükleri bir ‘mozaik’ sözcüğü var biliyorsunuz. Kaldırıp-indirip Türkiye’nin bir ‘kültürler mozaiği’ olduğundan söz eder ve çeşitli organizasyonlar düzenleyerek Anadolu’daki farklı kültürleri bir araya getirme iddiasını oya tahvil etmeye çalışırlar. Bir taraftan sözüm ona bu bütünleştirici resmi sergilerken diğer yandan; bu coğrafyada bin yıldır gerçekten iç içe, kardeşçesine yaşayan onlarca farklı kökenden gelen insanımızın bir süredir bu ölçüde birbirine yabancılaştırılması, bölünmesi, ötekileştirilmesi ne yaman çelişkidir. Makro ölçekte tüm Türkiye’de yaşanmakta olan bu parçalanma, tümelden tikele, genelden özele; bölgelere, şehirlere, kasabalara hatta mahallelere kadar yayıldı. Biz böyle değildik. Bir arada yaşamamızı, dayanışmamızı, zor günlerimizde birbirimizin yanında olmamızı, güzel günlerimizi hep birlikte, aynı sevinci paylaşarak kutlamamızı belirleyen faktörler; kimin kökeninin ne olduğu, kimin nereden geldiği, ne iş yaptığı, sosyal statüsü, varlıklı mıdır, orta halli midir, ne yer, ne içer, nasıl giyinir, siyasi görüşü nedir, hangi partiye oy verir gibi ölçütler değildi. Elbette yukarıda saydığım hemen her alanda farklılıklar gösteriyorduk, kimimiz zengindi kimimiz değil, kimimiz şu partiye gönül vermiştik kimimiz diğerini desteklerdik, mesleklerimiz, dünya görüşlerimiz, aile yapılarımız, okuduğumuz gazeteler değişik olabilirdi ve öyleydi de ama her ne olursa olsun bir bütündük. Örneğin doğduğum, büyüdüğüm, çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim, köklerimin hâlâ orada olduğu 41 Evler Mahallesi’ndeki yaşam; aslında bugünün anlayışıyla bakıldığında, hani o ‘büyüklerimizin’ pek övünebilecekleri, tam bir

20

sosyal bütünlük içinde sürdürülen bir kültür harmanı idi. Ama bizler bunun bir ‘mozaik’ olduğunun farkında bile değildik, olsak bile önemi yoktu. Sadece bir arada ve uyum içinde ‘yaşardık’ işte. Şimdilerde sınırları yukarıya doğru genişlemiş, konut sayısı artmış da olsa o yıllarda ismini aldığı gibi sayılı haneden oluşan mahallemiz; köken olarak da, iş olarak da, varlık ve sosyal sınıf olarak da çok farklı kişi, aile ve komşulardan oluşuyordu. Kimler yoktu ki aralarında… Öğretmen, memur, doktor, emekli subay, banka müdürü, inşaat kalfası, iş adamı, tüccar, esnaf, sanatkar, gazeteci, matbaacı, muhasebeci, nikah memuru, veteriner, bakkal, şekerci, benzin istasyonu sahibi, beyaz eşya dükkânı sahibi, inşaatçı, otelci, pansiyoncu, manifaturacı, hakim, büfeci, zeytinci… Bazısı oldukça varlıklı, bazısı eni konu zengin iken, orta halliler, yoksul olmasa bile sıkıntıda olanlar, ailesinin geçimi için ikinci bir iş daha yapanlar da vardı.

Doğduğum, büyüdüğüm, çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim, köklerimin hâlâ orada olduğu 41 Evler Mahallesi’ndeki yaşam; aslında bugünün anlayışıyla bakıldığında, tam bir sosyal bütünlük içinde sürdürülen bir kültür harmanı idi. Şimdilerde sınırları yukarıya doğru genişlemiş, konut sayısı artmış da olsa o yıllarda ismini aldığı gibi sayılı haneden oluşan mahallemiz; köken olarak da, iş olarak da, varlık ve sosyal sınıf olarak da çok farklı kişi, aile ve komşulardan oluşuyordu.

Kimisi Ayvalık’ın yerlisi, kimisi Girit göçmeni, Erzurumlusu, Karslısı, Manisalısı, Altınovalısı, Bergamalısı, Balıkesirlisi, Serezlisi, Selaniklisi, Kandiyelisi, Boşnak’ı… Ama hepsi sabahları çarşıya, işine ya da okuluna gitmek için aynı durakta bekler, aynı otobüse biner, aynı sinemayı ya da kahveyi paylaşır ve en önemlisi, hayatımız henüz televizyon tarafından esir alınmadığı için geceleri birbirlerine ‘ev oturması’na giderlerdi. Biz çocuklar, yukarıda sıralanan farklılıkların hiçbirini hissetmeden, bilmeden, önemsettirilmeden büyüdük. Çünkü biz çocuklar, bir zamanların uyumlu Türkiye tablosunun sevgi tuvalinin üzerine özenli fırça darbeleriyle serpiştirilmiş cıvıl cıvıl renkleriydik. Şimdi ise ortada ne doku kaldı, ne renk, ne desen. Büyüklerimiz kendilerini ve bizi neye inandırmaya çalışırlarsa çalışsınlar mozaik artık paramparça. Yazık…


Midillili Beraat Hanım ile Mehmet Ziya Sağun’un kızları olan Nevhiz Darmar, Atatürk Ayvalık’a geldiğinde sekiz-dokuz yaşlarındadır. 1934 yılında Ata’sını Ayvalık’ta karşılayan küçük Nevhiz, O’nu 1938’de Fındıklı’daki bir evin penceresinden ebediyete uğurlar. Hâlâ doğduğu yerde; Atatürk Bulvarı üzerindeki özgün bir Ayvalık evinde yaşayan Darmar bir ‘Cumhuriyet çocuğu’ ve bir ‘Cumhuriyet kadını’ olmaktan gurur duyuyor; her fırsatta Paşa’sına minnetini dile getiriyor. Sıcacık gülümsemesiyle geçmişin acı-tatlı anılarının yüzünde bıraktığı izleri örtmeyi ustalıkla başaran Nevhiz Darmar, ulu önderine duyduğu özlemi ise gizleyemiyor. Konuşurken gözleri doluyor. “O’nun yokluğunu hâlâ kabul edemiyorum!” diyor. Sizi, Ayvalık’ın mübadele tarihine anılarıyla ışık tutan ve sayıları giderek azalan değerlerimizden, 92 yaşındaki Nevhiz Darmar’la başbaşa bırakıyoruz...

YAZ GELDİĞİNDE PEK ÇOK ESKİ AYVALIKLI MERKEZDEKİ EVLERİNDEN AYRILIR ÇAMLIK TARAFINDAKİ YAZLIK KONUTLARINA GEÇERDİ GÜLBENİZ ŞENTAY

-B

abam Sarlıcalı, annemse Midilli’nin Türk mahallesindendi. Annem, Midilli’deki baba evini dilinden hiç düşürmezdi. “Bahçesi o kadar büyüktü ki, portakalları, mandalinaları çamaşır sepetiyle toplardık. Hatta deden o bahçenin içine yeni evlenen teyzen için bir ev inşa ettirmişti. Kurduğu makara sistemiyle de anneannenin pişirdiği yemekleri teyzenlere gönderirdi!” diye anlatırdı. Çok sayıda Ayvalıklı gibi ben de bir ‘mübadele öyküsü’yüm. Öykü, annemin Midilli’de zeytin üreticiliği yapan babamla evlenmesiyle başlıyor. Mutlu, huzurlu bir yuva kuruyorlar. Vedat adını verdikleri bir çocukları dünyaya geliyor. Ne yazık ki, iki buçuk yaşındayken onu kaybediyorlar. İçlerindeki acıyı, ilk göz ağrılarının vefatından sonra dünyaya gelen Nihat abim ve Semahat ablamla dindirmeye çalışıyorlar. Derken savaş Türk ve Rum toplumlarının kardeşçe yaşadıkları Midilli’yi de etkiliyor ve tatsız olaylar yaşanmaya başlıyor.

geliyorum. Annemden öğrendiğime göre, biz yerleşmeden önce evin içi Rumlardan kalan eşyalarla doluymuş. Ancak daha evvel oturanlar -ki kim olduklarını bilmiyorum-, giderken bütün eşyayı yükleyip götürmüş. Annem, “Bomboş bir eve girdik. İğneden ipliğe her şeyi yeniden aldık!” derdi. Yıllarımın geçtiği bu evin önünde eskiden daracık bir yol vardı. Karşıdan kervanların gelişini gördüğüm an develerin beni ezeceğinden korkar, kapının içine saklanırdım. Yol o kadar dardı ki, kamyon şoförleri alt katın pencerelerindeki kafeslere çarpmadan geçmek için adeta ter dökerdi. Bu yüzden babam kafesleri söktürmüştü. Tam karşımızda

Aralarında anneannemin de bulunduğu insanlar evlerinden alınıyor, deniz kenarına götürülüyor, elleri bağlanıyor. Neden bilmiyorum, bir defasında babamı da karakola götürüyorlar. Diğerleri gibi tam onu da bağlayacakları sırada ipleri bitiyor. Bu arada, dostu olan bir Rum zabıta imdadına yetişiyor ve bir şekilde babamın serbest kalmasını sağlıyor. Sizin anlayacağınız Midilli’de yaşamak Türk toplumu için günden güne zorlaşıyor. Yol kesmeler, soygunlar artıyor. Evin bir odası Yunanlı bir subay tarafından işgal edildiğinde babamın tedirginliği büsbütün artıyor. Subayın pervasızlığı evde alem yapmaya kadar götürmesi ise bardağı taşıran son damla oluyor. Nihayetinde annem, babam, kardeşlerim, anneannemler, teyzemler mübadeleyi beklemeden Midilli’yi terk etmeye karar veriyor ve bir gün geri dönecekleri inancıyla İstanbul’a doğru yola çıkıyorlar. Hep iki buçuk yaşında kalacak olan oğlu Vedat’ın mezarını geride bırakmak elbette annemi kahrediyor. Sanırım birkaç ay, yani devlet mübadillere gidecekleri bölgeleri bildirinceye kadar İstanbul’da kalıyorlar. 1923 yılında Ayvalık’a geliyorlar. Hayli geniş bir aile olarak dedemin aldığı ve şu anda yaşadığım eve yerleşiyorlar. Bu ev, o zor günlerde ailenin dağılmamasını, bir arada yaşamasını ve dolayısıyla en azından ekonomik anlamda sıkıntı çekmemelerini sağlıyor. Ben bu evde dünyaya

21


İstanbul’da, Taksim Gazinosu’nda düğün hatırası (25 Eylül 1948) Evlenmeden önce iki ev daha bulunuyordu. Yol yapımı sırasında istimlak edildiler. Bulvar zaman içinde iş yerleri, mağazalarla doldu. Güzel komşulukların yaşandığı şirin mahallemizde neredeyse bir biz kaldık. Herkes gitti. Evler viranlaştı.

bir iğne yüzünden... Ailece yıkıma uğramıştık. Ben bunca yıl sonra bile, üç çocuklarını toprağa veren bir annebabanın duyduğu acıyı size hangi kelimelerle anlatabilirim ki...

ATA’MIZIN NAAŞININ YAVUZ ZIRHLISI’YLA İZMİT’E GÖTÜRÜLDÜĞÜ GÜN BİR YAKINIMIZIN FINDIKLI’DAKİ EVİNİN PENCERESİNDEN TOP ARABASININ GEÇİŞİNİ İZLEDİK

Heybeliada’daki evi kapatıp Ayvalık’a döndük. Beşinci sınıfı İstiklal İlkokulu’nda okudum. Her birimizin iyi bir eğitim almasına özen gösteren babam ilkokulu bitirince beni İstanbul’daki bir İngiliz okuluna, High School’a yazdırdı. Şimdi yine Heybeliada’daydık. Okula vapurla gider-

Eğitimime Cumhuriyet İlkokulu’nda başladım. Daha önce tapu memurluğu da yapan babamın çarşı içinde bir bakkaliyesi vardı. Küçük bir dükkândı. Neler satardı pek hatırlamıyorum ama her okul çıkışı uğrar, pestil yerdim orada. Pestili çok severdim. Atamız Ayvalık’a geldiğinde ben sekiz-dokuz yaşlarındaydım. Eski Belediye binasının merdivenlerine bakan dik bir sokak vardı. Onun başında bekliyordum. Çünkü Belediyenin önündeki kalabalığın arasından ufacık boyumla Ata’mızı görmem imkânsızdı. Annemle babam içeri girmişlerdi. Ablamsa ortaokulda öğrencisiydi ve ön saflarda yer bulduğu için Atatürk’ü yakından görebilmişti. Hatta okul arkadaşı Nur’un (Bekdik) Atatürk’le konuşurken çekilen fotoğrafı hâlâ bizde durur. Dördüncü sınıfa geçtiğim yıl Semahat ablam vereme yakalandı. O yıllarda verem neredeyse tedavisi imkânsız, amansız bir hastalıktı. Ailece perişan olmuştuk. Hep birlikte İstanbul’a gittik. Babam Heybeliada’da bir ev kiraladı. Oradaki sanatoryumda ablamın tedavisine başlandı. Haliyle dördüncü sınıfı adada okudum. Evimizin bitişiğinde Karamanlı, Rum bir aile oturuyordu. İki kızları vardı. Birinin adı Eftelya’ydı, diğerinin Efrosini. Efrosini’yle yaşıt sayılırdık. Onlarla arkadaşlık ederdim. Anne ve babam birkaç kelime dışında Rumca bilmezlerdi. Ben bu iki kardeşten Rumcayı kapmıştım. Söyledikleri her şeyi anlıyordum ama konuşamıyordum. Bugün bile öğrendiğim pek çok kelime hafızamdadır. Kısacası kızların varlığı beni oyalıyor, ailece yaşadığımız dramdan zaman zaman uzaklaşabiliyordum ancak asıl sığınağım resimdi. Bulduğum her boş kağıda hatta kitaplarıma bile karakalem resim yapıyordum. Anne ve babamsa neredeyse bütün zamanlarını/enerjilerini bir an önce ablamı ayağa kaldırmak için harcıyorlardı. Fakat hiçbir ilerleme yoktu. Sonunda, babam bir umutla ablamı İsviçre’ye götürdü. Orada yapılan tedavi de sonuç vermedi ve ablam 1936 yılında, henüz on altı yaşındayken İsviçre’de vefat etti. Ablamın ölümünden dört ay sonra ise Galatasaray Lisesi’nden yeni mezun olan abim Nihat’ı kaybettik. Apandisit ameliyatının ertesinde beline yapılan

22

1944 DEPREMİNİN HEMEN ARDINDAN HERKESİN ÇAD

1944

yılı Ekim ayının ilk günleri... İstanbul’a gitmek üzere hazırlanmıştık. Fakat annemin parmağında ‘dolama’ çıkınca yolculuğu erteledik. 6 Ekim gecesi, üst kattaki odamda yatıyordum. Birden sallanmaya başladık. Korkudan yerimden kıpırdayamıyordum. Sarsıntı bitmek bilmiyordu çünkü. Annemle babam beni kaptıkları gibi terasa çıkardılar. Ortalık biraz yatıştığında babam içeri girip üzerimize örtebileceğimiz bir şeyler aldı. Sonra Hulusi Zarplı fabrikasının bulunduğu yerdeki boş araziye gittik. Kilimleri serdik. Kimse evine giremediği için başkaları da vardı. O sırada önümüzden bir adam geçti. Kucağında bir çocuk vardı ve çocuğun saçları adamın kolunun üzerinden aşağı doğru sallanıyordu. Sonra bir küçük çocuğu daha taşıdılar. Ölmüş oldukları söylendi. Çok kuvvetli bir depremdi. Boş araziyi bırakıp kayalık olan Orta Çamlık’taki eve gittik. Babam bahçeye bir çadır kurdu. Sofa dediğimiz iki kanepeyi yan yana koymuş, üzerine de bir halı sererek zemini yerden yükseltmişti. Yağmur da yağsa ayaklarımız ve yorganlarımız ıslanmayacaktı. Orada kalmaya başladık. Babamın beklediği gibi yağmur fırtınayla birlikte geldi… Herkesin çadırları yıkılmıştı, yatakları-yorganları su içindeydi.

Bir tek bizim çadır ay yapmıştı.

Artçı sarsıntılar azalın katta taşlık bir alan bu yatıyorduk. Sevim Cö çadırı kalınamaz duru davet ettik. Mutaassıp kabul ettiler. Çocuklar


Arkadaşı ile Heybeliada’da (Mayıs 1942)

1940’ların ortalarında Ayvalık Belediye Parkı’ında, arkadaşlarıyla gelirdim. Bir sabah iskelede beklerken bir arkadaşıyla birlikte İsmet İnönü geldi. Tam yanımda durdular. Birlikte epeyce vapuru bekledik. Atatürk’ü uzaktan görebilmiştim ama silah arkadaşı İsmet İnönü dokunabileceğim kadar yakındı. Kendisine birkaç kez daha rastladım iskelede. Benim için hoş, heyecan verici bir anıdır. Aynı yıl yani 1938 yılı 1O kasım sabahı yine vapura binip okula geldim. Baktım, arkadaşım Bedran ağlıyor. “Ne oldu?” diye sordum. “Ata’mız öldü!” dedi. Ben ilk ondan

YAĞMUR FIRTINAYLA BİRLİKTE GELDİ DIRLARI YIKILDI

yaktaydı. Ama rutubet

nca eve girdik. Alt ulunuyordu. Orada ömert’in amcasının umdaydı. Onları bize p insanlardı fakat rını alıp geldiler.

Rahiye Hanım çok iyi bir kadındı. Akşam olunca herkes yatacağı yere çekildi. Rahiye Hanım sırtını bir duvara yaslayıp oğlu Mustafa’yı ayağında sallamaya başladı. Kadıncağız uyumamakta kararlıydı. Fakat içi geçiyor, başı önüne düşüveriyor, ardından hemen silkiniyor, başını kaldırıyor, ağırlaşan göz kapaklarını açık tutmaya çalışıyordu. Bu o kadar sık tekrarlanıyordu ki sinirim bozulmuştu. Gecenin sessizliğinde nasıl bir gülme krizine girmiştim anlatamam… Birkaç gün böyle geçti. Baktılar ki olacak gibi değil, herkes evine gitti. 1953 depreminde ise oğluma hamileydim. Kulüp Sineması’nın balkonunda Maria Montez’in filmini izliyorduk. Son derece heyecanlı bir sahnedeydik. Genç bir kız timsahlara kurban edilmek üzere bir mabede götürülmüş, sunağa yatırılmıştı. Birden mabedin duvarları çatırdadı. Galiba mabet falan yıkılıyordu ama garip bir şekilde biz sallanıyorduk. Ben önce film hilesi sandım. Meğer deprem oluyormuş. Yanımızda Sevim Kantarcı’nın küçük kız kardeşiyle eşi vardı. Elektrikler kesilmişti. Merdivenlerden aşağı inerken birisi bize yardım etti. Sonradan teşekkür etmek için kendisini çok aradık. Ama kimdi, öğrenemedik. O gece odanın içindeki cam eşyalar sabaha kadar şıkırdadı durdu. Artçılara alışmıştık.

duydum. O gün derslerde öğretmenlerimiz sadece Atatürk’ü konuştular ve andılar. Ata’mızın naaşının Dolmabahçe Sarayı’ndan alınıp Yavuz zırhlısıyla İzmit’e götürüleceği gün biz de ailece Fındıklı’da oturan yakınlarımıza gittik. Evlerinin penceresinden top arabasının geçişini izledik. Sadece cadde değil, caddeye çıkan bütün yollar insan seliydi. Herkes hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Müthiş bir izdiham vardı. Ezilenlerin olduğunu duymuştuk… Atatürk büyük bir devlet adamı ve askerdi. Maalesef kaybettik! Hâlâ yokluğunu kabul edebilmiş değilim. Nur içinde yatsın!

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI TÜM ŞİDDETİYLE SÜRÜYORDU VE TÜRKİYE ENDİŞE VERİCİ BİR KONUMDAYDI Günler hızla akıp gidiyordu. Bu arada annemin ve babamın bana karşı davranışları epeyce değişmişti. Beni her şeyden ve herkesten sakınır olmuşlardı. Aşırı korumacıydılar. İlk zamanlar nedenini çözememiştim bunun... Ama sonraları en büyük korkularının, kardeşlerim gibi beni de yitirmek olduğunu anladım. Çok başarılı bir öğrenci olmama rağmen, özellikle babam sık sık Ayvalık’a dönmekten, küçük yerlerin daha güvenli olduğundan söz etmeye başlamıştı. Sadece yaz aylarında Ayvalık’ta bulunabildiğimiz için zeytinliklerle yeteri kadar ilgilenemediğinden yakınıyordu. Bazen de, “Sen çok çalışıyor, çok yoruluyorsun. Artık seni okula göndermeyeceğim!” deyip duruyordu. Bunun üzerine sırf okuldan almasınlar diye ders çalışmayı bile bırakmıştım. 1941’de yani High School’daki üçüncü yılımın sonlarına doğru babam Ayvalık’a dönmemiz gerektiğini bildirdi. İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürüyordu ve Türkiye endişe verici bir konumdaydı. İstanbul’un tahliyesi gündeme geldiğinde babamın benim için tuttuğu bir mürebbiyeyle birlikte Ayvalık’a doğru yola koyulduk. Madam Zacheri elli-elli beş yaşlarında bir kadındı. Özellikle İngilizcemin ilerlemesinde bana yardımcı oluyordu. High School’u bırakmama karşın, başarılı bir öğrenci olduğum için okul yönetimi beni yıl sonu sınavlarına çağırdı. Ne bir kitabın kapağını kaldırdım ne de sınavlara girdim. Benim açımdan öğrenim hayatım bitmişti. Birkaç yıl sonra yeniden İstanbul’a gittik. Babam Talimhane’de bir ev kiralamış ve ilk işi benim eğitimimle ilgilenmek olmuştu. Bir İngiliz profesörden özel dersler alıyordum. Profesör benim kolejlerin orta son sınıfına denk bir seviyeye geldiğimi söylerdi. Durmadan İngilizce kitaplar okurdum. Yine o gidişimizde piyano çalmaya başlamıştım. Piyano hocam Hermine Acaryan Rus asıllıydı. Üç yıl kadar birlikte çalıştık. Onunla sinemaya, konserlere giderdim. Yeni Melek Sineması’ndaki galaları da High School’dan arkadaşım Bedran’la izlerdik.

23

(31


Yaz geldiğinde yeniden Ayvalık’a dönüyorduk. Yazın pek çok eski Ayvalıklı merkezdeki evlerinden ayrılır, Çamlık tarafındaki konutlarına geçerdi. Babam da Orta Çamlık’ta bir ev almıştı. İki dönüm arazinin ortasında, küçücük bir eski Ayvalık eviydi. Sahile, Sabuncugiller'in yalısına bakardı. Daracık bir yolu vardı. O yoldan kıyıya iner, Fehmi Bey’lerin (Sabuncugil) rıhtımından kamışla balık tutardım. Kumu kazar, midye toplardım. Denize de onların kızlarıyla beraber, yalının iskelesinden girerdik. Henüz Sarımsaklı diye bir yer yoktu... Bilmezdik! Bazen bir kayık ya da motorla Tımarhane adası eteklerindeki kumsala giderdik. Arada Sabuncugiller kotralarıyla bizi de gezdirirlerdi. Sabahları yüzer, öğleden sonra arkadaşlarımla yürüyüşe çıkardım. Komşular gelip-giderlerdi. Bahçedeki kuyunun başında sohbetler edilirdi. Kimsenin kapısı kilitli değildi. Herkes, günün her saati birbirinin kapısını tıklatır, içeri girerdi. Yemekler de çoğu kez komşularda, hep birlikte yenirdi. Bulaşıklar dışarı çıkarılır, kuyunun yanındaki çeşmenin altında yıkanırdı. Şehir suyu, bulaşık makinesi... Hiçbiri yoktu! Ayvalık-Çamlık arasında şimdikinden çok farklı bir karayolu vardı, o zamanlar... Daha çok özel aracı olanlar kullanırdı. Belediye otobüsü yerine deniz motorları çalışırdı. Motorlar Çamlık’tan kalkar, her iskeleye uğrayarak Ayvalık’a varırdı. Biz de şehre böyle inerdik. Motorcular tanıdıktı. Hiç unutmam, bir gün Emin Süner’in kayınvalidesi motoru kaçırmamak için evden öyle bir aceleyle çıkmıştı

24

ki, ayağındaki ayakkabıların biri kahverengi diğeri siyahtı. Kaptan büyük bir hoşgörüyle ayakkabının eşinin getirilmesini beklemişti. Kimse şikayetçi olmamıştı çünkü hepimiz bir aile gibiydik.

EVLİLİK SONRASI ESKİSİ GİBİ PİYANONUN BAŞINA OTURUP BACH, CHOPİN, BEETHOVEN, SCHUBERT YA DA ÇAYKOVSKİ’NİN ESERLERİNİ İCRA EDECEK ZAMAN BULAMADIM Evliliğime gelince... Eşim Mehmet Darmar babamdan beni ‘istemek’ için Orta Çamlık’taki eve gelmişti. Kendisini ilk kez o akşam görmüştüm. Galatasaray mezunu, efendi bir gençti. Giritliydi. 1948’de evlendik ve ailem Ayvalık’taki evimizin üst katını bize verdi. Eşim çok duygusal, hassas, iyi bir insandı. İyi de bir baba oldu. Önce kızım Nilgün (Keskin), sonra oğlum Emre dünyaya geldi. Dediğim gibi, evine, eşine, çocuklarına düşkün bir insandı eşim. Hele çocuklar için yapmayacağı fedakarlık yoktu. Nitekim onların eğitimleri boyunca bizim de bir ayağımız hep İstanbul’da oldu. Ayvalık’a, ancak okullar tatile girdiğinde gelirdim. Eşim zeytinliklerle ilgilenmek için Ayvalık’ta daha fazla zaman geçirirdi. Ben çocuklarla İstanbul’da kaldığımda o boş vakitlerini hep evimizin arkasındaki bir bahçede değerlendirirdi. İçkisi, sigarası, kahveye gitme alışkanlığı yoktu. En büyük zevki toprakla haşır-neşir olmaktı. Bahçeye laleler, karanfiller, şebboylar, sümbüller ekerdi. Çiçeklerin arasına yetiştirdiği kocaman


göbekli marulları da İstanbul’a, bize getirirdi. Neredeyse vefat edinceye kadar elini bahçenin üstünden eksik etmedi. Evlendikten sonra ne eskisi gibi resim yapabildim, ne de piyano çalabildim. Piyanonun başına oturup Bach, Chopin, Beethoven, Schubert ya da Çaykovski’nin eserlerini icra edecek zaman bulamıyordum ama küçük bir pikabımız vardı. Sürekli plak dinliyordum. En büyük tutkumdu müzik. Elbette çalmayı bütünüyle bırakmış ve her şeyi unutmuş değildim. Resimle bağım da bir şekilde sürüyordu. Örneğin, oğlumun resim ödevlerini ben yapıyordum. Emre bana yağlıboyayı nasıl kullanacağımı, renkleri nasıl karıştıracağımı anlatırdı. Benim elimden çıkan peyzajlar, natürmortlar öğretmeninden dokuzon almaya başlayınca “Neden kendim için de resim yapmıyorum?” dedim. İlk yağlıboya tablom 1960’lı yıllarda Orta Çamlık’taki evimizden görünen Ayvalık’ın manzarasıydı. Onu birkaç çalışma daha izledi. Babam rahatsızlanınca uzun süre resme ara verdim. Fakat 1995 yılında kızım Nilgün’ün ısrarıyla yeni açılan resim kursuna katıldım. Çizgilerim, fırça darbelerim giderek ustalaşıyordu. 1997’de ilk karma sergimiz oldu. Daha sonra dört sergiye daha katıldım. O dönem epeyce resim yaptım.

ANNE VE BABAM BÜYÜK BİR ÖZLEMLE MİDİLLİ’YE GİTMİŞ ANCAK EVLERİNİ BIRAKTIKLARI GİBİ BULAMAMIŞLARDI. DÖNÜŞTE ANNEMİN GÖZLERİNDEKİ HÜZÜN MÜBADELENİN HÂLÂ İNSANLARI YARALAMAYA DEVAM ETTİĞİNİ ANLAMAMA YETMİŞTİ

KOMŞUMUZ MÜZEHHER HANIM ANNEMİN RAKİPSİZ TAVUKLU PİLAVINI TENCERESİYLE BİRLİKTE ‘(Ç)ALMIŞTI’!

A

nneannemin mutfağı kimselere benzemezdi. Pişirdiği saray yemekleri çok özeldi. Şekerli/fıstıklı eti, ayvalı boyun yemeği dillere destandı. Annem de çok güzel yemek yapardı. Özellikle tavuklu pilavı komşular arasında rakipsizdi. Bir gün yine o meşhur pilavı pişirmiş, tencereyi de evin en serin yerine, banyoya koymuştu. Akşam sofraya oturduğumuzda baktık ki tencerenin yerinde yeller esiyor. Meğer Müzehher Hanım, (Fehmi Sabuncugil’in eşi) varlığından haberdar olduğu pilavı, birini gönderip gizlice aldırmış. Eski Ayvalık böyle güzeldi yani… Herkes birbirini tanır ve değer verirdi. İlişkiler sıcacıktı, samimiydi, hoşgörü esastı. Aramızda müthiş bir dayanışma vardı. En önemlisi insanlar acılarını şakalarda boğmayı becerebiliyorlardı. Pilav tenceresinin ‘(ç)alınması’ bunun en güzel örneklerinden biridir.

Kedisi İpek’le (1942)

Yaş ilerledikçe sağlık sorunlarıyla karşılaşıyorsunuz. Örneğin parmaklarınıza hakim olmakta zorlanıyorsunuz. Gözleriniz iyi görmemeye başlıyor. Bütün bunlar piyano çalmak, resim yapmak gibi sevdiğiniz şeylerden sizi koparıyor. Özellikle kulaklarımın bana oynadığı oyuna canım sıkılıyor. Çünkü müzik dinlemeyi gerçekten çok seviyorum ancak artık dünyanın en güzel eserlerini parazitsiz, uğultusuz, net bir şekilde duyamıyorum. Notalar bana ulaştıklarında katledilmiş oluyorlar ve ben de buna dayanamıyorum. O yüzden bir süredir müzik dinlemiyorum. Şimdilerde sokağa çıkmak da zor geliyor. Neyse ki kızım üst katımda oturuyor. Tatillerde oğlum, gelinim, torunlarım geliyor. Onlarla vakit geçiriyorum. İnsan boş zamanlarını iyi bir şeyler yaparak değerlendirmeli diye düşünmüşümdür hep. Resim, müzik gibi yoksun kaldığım şeylerin yerini dolduracak bir şeyler arıyordum. Kendimde İngilizceyi unutma belirtileri gördüğümde dünya klasiklerine sarıldım. Önce basit bir İngilizceyle yazılan kitapları okudum. Bir süre sonra orijinallerini elime aldım. Dil nankör bir şeydir. Konuşmazsanız, okumazsanız kaybolur. Gözlük yetmiyor ama büyüteçler sağ olsun! Çocuklarım son dört-beş yıldır Midilli’ye gidip geliyorlar. Sağlığım el vermediği için şimdiye kadar onlara hiç katılamadım. Galiba heves de etmedim. Ben küçükken anne ve babam büyük bir özlemle Midilli’ye gitmişlerdi. Ne var ki, bu gezi onlar açısından müthiş bir hayal kırıklığı olmuştu. Evlerini bıraktıkları gibi bulamamışlardı. Hele hele bahçelerindeki bütün o portakal, mandalina ağaçlarının kesilip, arazinin küçük küçük müştemilatlarla doldurulduğunu gördüklerinde kahrolmuşlardı. Annemin gözlerindeki hüzün, mübadelenin hâlâ insanları yaralamaya devam ettiğini anlamama yetmişti.

25


Biraz Ondan Biraz Bundan ZEYNEP KAZANCIGİL zkazancigil@gmail.com

D

“Olea prima omnium arborum est..” Zeytin ağaçların ilkidir

amağımızda leziz tatlar, dimağımızda güzel anılar bırakarak biten Ayvalık Hasat Şenliği’nin ardından, hepimizi hasadı ile yine bir araya getiren ‘Zeytin’den ve ‘Zeytin Ağacı’ndan söz açmadan olmaz. Kutsal kitaplarda, kadim hikâyelerde ve mitolojik öykülerde zeytin ağacı kutsanmıştır. Nuh Tufanı efsanesinde, tufandan sonra Nuh Peygamber denize beyaz bir güvercin bırakır. Aradan haftalar geçer ve beyaz güvercin gagasında bir zeytin dalıyla döner. Zeytin o günden sonra yeniden doğuşun, zeytin dalı taşıyan beyaz güvercin ise barışın simgesi haline gelir. Cennette iki kutsal ağaç olduğuna inanılır. Biri ‘gerçeği temsil eden incir ağacı’, diğeri ise ‘hayatı temsil eden zeytin ağacı.’ İslamiyette zeytin, dünyanın ekseni, zeytin dalı ise Hz. Muhammed’in sembolüdür. Kuran-ı Kerim’de zeytinin, incirle birlikte Allah’ın insanlara bir hediyesi olarak Sina Dağı’na cennetten indirildiğinden bahsedilir ve iki kutsal ağaçtan biri kabul edilir.

İncil’de Hz. İsa’nın gökyüzüne Zeytindağı’ndan yükseldiği anlatılmaktadır. Museviler de Mesih’in Zeytindağı üzerinden Kudüs’e geleceğine inanırlar. Antik Yunan’da zeytin ağacı tanrıça Athena’nın insanlığa armağanıdır. Ölümsüzlüğün, gücün ve barışın simgesidir. Eski Mısır’da dini ayinlerde arınmak için zeytinyağı kullanılmış ve firavunların mezarlarına zeytin ağacı dikilmiş. Roma İmparatorluğu zeytini hayatın anlamı sayar. Roma imparatorlarının taçlarındaki sembol zeytin dalıdır. Zeytin, aynı zamanda ölümsüzlüğü ve gücü temsil eder. Eski Roma’da kutsal ekmeği sakladıkları mihrabın aydınlatılmasında sadece zeytinyağı kullanılmış. Hâlâ Avrupa’daki kralların taç giyme törenlerinde, gücün ve bilgeliğin simgesi olduğu için kralların başına zeytinyağı sürülüyor.

26

Efsanelere konu olan zeytin ağacının kutsal sayılması bilimsel açıdan da karşılığını bulur. Bugün bütün dünyanın bilimsel olarak birleştiği gerçek zeytinyağının sağlığımız üzerinde oynadığı iyileştirici etkidir. Zeytin ağacının kendisi çok uzun ömürlüdür, bin hatta iki bin yaşına kadar yaşayabilir. Bunun nedeni zeytin ağacının yapraklarındaki ‘Oleuropein’ ve ‘Kalsiyum Elenolaten’ maddeleridir. Bu maddeler ağacı bakterilerden, mantarlardan ve zararlı virüslerden korur. Zeytinin her zerresinde hayat vardır. Bir parçası bile boşa gitmez. Bakımı ve büyümesi zor olsa da, ona harcadığınız emeğin karşılığını size yüzyıllarca geri verir. Ekonomik olarak zeytinin ve zeytinyağının tarihten günümüze, özellikle Ege ve Akdeniz’de yer alan birçok medeniyetin temel geçim kaynağı olması da ayrı bir önem taşır. Tarih boyunca insanlar tarafından büyük ilgi gören zeytin, birçok kültürde bütüncül bir rol oynamıştır. Fotoğraf: Bülent Kürşat

Zeytin ağacı ölümsüzlüktür

Bir diğer efsaneye göre ise savaşçılar tarafından korunan zeytin ağacı, MÖ 480’deki Pers işgalinde Akropolis’le birlikte yakılır. İşgalden sonra Akropolis’in yıkıntıları arasında kalan zeytin ağacı filizlenir, yeniden canlanır ve bu ağacın sürgünleri tüm Yunanistan’a ekilir. Ege ve Akdeniz’i çevreleyen medeniyetlerin hepsinin kültüründe çok değerli bir yeri olan ‘kutsal’ zeytin ağacının son zamanlarda biraz kalbi kırık, boynu bükük gibi. Bolluğu, bereketi, barışı, ölümsüzlüğü, sağlığı, bilgi ve arınmayı temsil eden zeytin ağacına kıyabilenler var. Zeytin ağacına göz dikenlere yine en güzel cevabı efsaneler verir: Ege kıyılarını gezerken yorulan Homeros, bir zeytin ağacı gölgesine oturur. Dile gelen zeytin ağacı Homeros’un kulağına şöyle fısıldar: “Herkese aitim ve kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce buradaydım ve sen gittikten sonra da burada olacağım.”


Modaya koşut olarak gelişmesinin yanı sıra her zaman kendini yenileyen takı ve aksesuar sektörünün Türkiye pazarındaki hacmi, markasız ürünlerle birlikte beş yüz milyon lirayı buluyor. Eskiden takı deyince aklımıza sadece altın, gümüş gibi değerli madenler ve taşlar gelirdi. Ancak altın-gümüş fiyatlarındaki artışlar ‘imitasyon’ takı ve aksesuarların doğmasına yol açtı. Kadınlar kendilerine ucuz ve bol çeşit seçeneği sunan bu taklit takıları çok sevdiler. Günümüzdeyse emek ve yaratıcılık gerektiren, el sanatlarının tümünden yararlanılarak yapılan takı ve aksesuarlar ciddi talep görüyor ve sektör içindeki pazar payını büyütüyor. Ayvalık’ta da takı atölyelerinin sayısı hızla artıyor. Bölgemizin tarihi ve kültürel zenginliğini yansıtan ürünlere imza atan tasarımcılar yaz aylarında turistlerin yoğun ilgisiyle karşılaşıyor. Kentimizin tanıtımına ve ekonomisine katkıda bulunan bu sektörün Ayvalık’taki en eski temsilcilerinden biri de Fazilet Okudan’ın Fazi Otantik’i...

AYVALIK’TA TAKI VE AKSESUAR İŞİNİ İLK BAŞLATAN BENİM VE EN BÜYÜK İLHAM KAYNAĞIM DOĞA...

S

GÜLBENİZ ŞENTAY

ayın Fazilet Okudan, kendinizi okurlarımıza tanıtır mısınız?

-1959 yılında dünyaya geldim. Doğma-büyüme İstanbulluyum. Boğaz çocuğuyum. Kandilli Kız Lisesi mezunuyum. Bir kız çocuğu annesiyim. Kendimi bildim bileli plastik sanatlara, el sanatlarına ilgim vardı. Fakat akademik eğitim alma şansım olmadı. Ben de pek çok kursa katılarak kendimi geliştirdim. İstanbul’da resim, seramik çalışmalarımın yanı sıra ev, ofis dekorasyonu ve aksesuarları tasarımıyla uğraşıyordum. Son derece zevkli fakat bilgi ve birikim isteyen bir işti. İnsanların beklentilerini karşılayabilmem için beni ‘motive’ edense merak ve öğrenme tutkumdu. Bir şeyi merak ettim mi, ne yapar-eder onu öğrenirim, böyle bir yapım var.

Ayvalık’a geliş öykünüz nasıl? -İstanbul’da müşterilerim çoğunlukla iç mimarlardı. Hep sanatla iç içe yaşıyordum; bu da onlarla aynı dili konuşmamızı, ortaya güzel işler çıkarmamızı sağlıyordu. Ancak hayli yorulmuş ve yıpranmıştım. 1994’te atölyemi kapattım ve yalın, sessiz, dingin bir yaşam özlemiyle Ayvalık’a geldik. Giderek bütün enerjimizi emen bir kent haline dönüşen İstanbul’dan kaçtık açıkçası. Niyetimiz Marmaris taraflarına yerleşmekti. Ayvalık’ta yaşayan dostlarımız, “Marmaris’e gitmeden önce burayı bir görün!” deyince kalktık, geldik. Geliş o geliş... Ayvalık’a bayılmıştım. Dünyanın en güzel yeriydi. Hemen kararımızı verdik ve kaldık. İlk evim Sefa’daydı. Üç yıl boyunca hiçbir şey yapmadan oturdum. Ruhumu ve bedenimi, evimin balkonundan denizi, çam ağaçlarını, martıları, gökyüzünü izleyerek dinlendirdim. Hiç unutmam, bir sabah denizin içinden gökkuşağı çıkıverdi. İlk defa böyle bir görsel şölene tanık oluyordum. Üç yılın sonunda yenilenmiş olarak kolları sıvadım ve yabancısı olmadığım bir işe, antikacılığa başladım.

Fazi Otantik bu süreçte mi doğdu? -Evet… Eski eşyaların yanı sıra elime sandık işleri, oyalar, yemeniler geçmeye başladı. Oyaların güzelliğini gördüğüm zaman adeta çıldırdım. Üzerlerindeki işçilik, renklerdeki coşku beni çok etkiledi. Onlarca yıl öncesine ait olan yemenilerin çoğu eprimişti. Hatta

bazıları parçalanmıştı. Bir yolunu bulup bu eşsiz işleri değerlendirmem gerekiyordu. Tek tek sağlam kısımlarını çıkardım. Onları elbiseler, şapkalar ve çantalarda kullandım. Gerçi bir süredir otantik elbiseler dikmeye ara vermiştim ama gelecek sezon mutlaka vitrindeki yerlerini alacaklar. Hâlâ fırsat buldukça eski, antika objeler almadan duramıyorum. Bir tür meslek hastalığı bu!

Takı tasarımı yapmaya başlayalı kaç yıl oldu? Bu konuda bir eğitim aldınız mı? -On yedi yıldır bu sektörün içindeyim. Alaylıyım. Zaten Ayvalık’ta takı ve aksesuar işini ilk başlatan benim. Yani yardım alacağım, kurs göreceğim bir yer yoktu. Neyi, nasıl yapacağımı hiç bilmeden bu işe girdim. Kaynak kitaplardan, internetten filan da yararlanmayı düşünmedim. Fakat yıllarca farklı sanat dallarıyla uğraştığım için elbette bir alt yapım vardı. Elime aldığım bir oya, bir sandık işi zaten bana onunla ne yapacağımı söylüyordu. Özetle, içgüdülerime güvenerek doğaçlama çalışmaya başladım. Örneğin bir havlu kenarına baktığımda hemen ondan harika bir kemer olabileceğini görüyorum. İçimdeki öğrenme isteği işimi

27


kolaylaştırıyor ve bana yön çiziyor, diyebilirim. BÜTÜN ÜRETİMLERİM ‘KUPON’DUR BİRİ DİĞERİNE BENZEMEZ

- Fazi Otantik’te hangi ürünleri bulabiliriz? -Kolyeler, bileklikler, küpeler, yüzükler, anahtarlıklar, kemerler, şapkalar, fularlar, şallar, panolar çalışıyorum. Yüzükleri yalın halleriyle, boş halkalar halinde alıyorum. Genelde pirinç olanları tercih ediyorum. Onların üzerine farklı bir malzemeden içini dolduracağım hazneler ilave ediyorum. Bu işlem bittiğinde hazneyi seçtiğim malzemelerle işlemeye başlıyorum. Dikkat ederseniz buradaki bütün ürünler ‘kupon’dur. Biri diğerine benzemez. Aynı ürünü ikinci kez çalışmadığım gibi, rengini beğenmediğim malzemeyi de doğal, alerjen olmayan boyalarla boyarım. İstediğim rengi yakalayana kadar sürer bu.

Takı ve aksesuar tasarımlarında ne tür malzemeler kullanıyorsunuz? -Sandık işlerini gün ışığına çıkarmak gibi öncelikli bir amacım olduğu için yaptığım ürünler antik tasarıma giriyor. Bu nedenle kullanacağım malzemelerin eskiliği çok önemli. Özellikle kolyeler, kemerler, şapkalar ve bilekliklerde sandık işlerini, boncuk

28

ve iğne oyalarını kullanıyorum. İğne oyalarına ilgi çok fazla olmakla birlikte bizim o kadar güzel boncuk oyalarımız var ki!.. Bulabildiğim her yerden onları toplamaya çalışıyorum. Yanı sıra çaput oyaları, tığ ve hapishane işleri, ipek püsküller, düğmeler, eski pullar, payetler, altın varak, kot kumaşı, keçe, kâğıt hamuru, taşlar, inciler, boncuklar, nazar boncukları tercih ettiğim malzemelerden bazıları. Nazar boncuklarını silikondan kendim yapıyorum. En belirgin özelliği püsküller olan Kızılderili motifleri yine tasarımlarımda yer buluyor.

Antik tasarım malzemelerini nerelerden sağlıyorsunuz? -Gerek işim icabı gerek hobi olarak sandık ve oya işlerini İstanbul’da yaşarken de topluyordum. Yirmi yıldır bana bu tür objeler getiren bir tedarikçim var. Hâlâ yola onunla devam ediyorum. O bana özellikle Balıkesir yöresinden malzeme temin ediyor. Fakat köylerde bile eski sandık işleri çok azaldı; neredeyse bitme noktasına gelindi. Bu nedenle elime geçen her şeyi hiçbir şekilde ziyan etmeden değerlendiriyorum. MOR, KIRMIZI, TURUNCU GİBİ BASKIN AMA TEZAT RENKLERİ BİRLİKTE KULLANMAYI ÇOK SEVİYORUM

Tasarımlarınızı yaparken nasıl bir yol izliyorsunuz, nelerden ilham alıyorsunuz?

-Özgün çalışmayı, hep farklı şeyler yaratmayı, denenmemişi denemeyi seviyorum. Doğa en büyük ilham kaynağım. Yağlıboyalarımı hazırlayıp tuvalin başına geçtiğimde nasıl ki her şey bir fırça darbesiyle başlıyorsa takılarım da öyle oluşuyor. Önceden ne bir şey çiziyor ne de tasarlıyorum. Masanın başına oturuyorum, içimden ne gelirse, elim hangi malzemelere giderse onlarla çalışıyorum. Mor, kırmızı, turuncu gibi baskın ama tezat renkleri birlikte kullanmayı çok seviyorum. Mevsim kışsa, havalar grileşmişse biraz içim kararıyor ve ister istemez koyu renklere kayıyorum. Fakat bahar gelip güneş yüzünü gösterdiğinde benim de renklerim canlanıyor. Ağaçlar, ormanlar, rengârenk çiçekler yapıyorum.

Atölyenizde sizden başka çalışan var mı? -Hayır, yalnızım. Gördüğünüz ürünlerin hepsini ben tasarlıyorum. Kış aylarında adeta kampa giriyorum. Gelecek sezonun ürünlerini hazırlıyorum. Fakat bir yolunu bulup mutlaka kendime de zaman ayırıyorum. Bazen iki ay elimi işe sürmediğim bile oluyor; zira beynimi boşaltamadığımda verimli olamıyorum. Dinleniyorum, kitap okuyorum, yürüyüş yapıyorum. Sonra salim bir kafayla, bıraktığım yerden hızla devam ediyorum.


Günde ortalama kaç iş çıkarabiliyorsunuz? Örneğin bir kolye yapmak ne kadar zamanınızı alıyor? -Ortalama günde en fazla iki parça üretebiliyorum. Süreyi ve adedi tasarımın işçiliği ve malzemenin niteliği belirliyor. Bazen bir kolye bir saatimi alıyor, bazen de bir ayda bitiyor. İşçiliğin dışında ortaya çıkan ürünün içime sinmesi de süreci etkiliyor. Gelip-gidip bakıyorum. Ekliyorum, çıkarıyorum, değiştiriyorum. Ta ki, “Tamam! Şimdi oldu!” deyinceye kadar.

Bu tempoyla sezon için kaç ürün hazırlayabiliyorsunuz? -En fazla yüz kolye, yirmi beş-otuz bileklik, on tane iri küpe yapıyorum. Yüzükler, şallar, fularlar, şapkalarla birlikte iki yüze yakın ürün çıkarabiliyorum.

Nasıl bir müşteri kitleniz var? -İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerden Ayvalık’a tatile gelenler, yabancı turistler ya da yurt dışında yaşayan Türklerden oluşan gayet nitelikli, kültürlü bir müşteri profilim var. Üç yıldır İngiltere’ye kolye ve bileklik gönderiyorum. Bu yıl Amerika’ya ciddi ürün verdim. Onlar dükkânda ne görürlerse toplayıp gidiyorlar. En çok kemerleri beğeniyor ve talep ediyorlar. Yine müşterilerim arasında İspanyollar, Fransızlar, Almanlar bulunuyor. Özellikle altın varakla çalıştığım antik ürünler çok hoşlarına gidiyor. Her yıl gelen ve birkaç parça almadan dükkânımdan asla çıkmayan Alman müşterim, takılarımın yerel Bavyera giysileriyle inanılmaz uyum sağladığını söylüyor.

Bu tür geri dönüşler beni fazlasıyla mutlu kılıyor. Ayvalıklı olup da benden alışveriş edenlerin sayısı ise hayli az. Zira burada neredeyse herkes kendi takısını kendisi yapabiliyor. TASARIMLARINIZI SOSYAL MEDYADA PAYLAŞTIĞINIZDA SAĞDA-SOLDA HEMEN TAKLİTLERİ BOY GÖSTERİYOR

Peki, her biri el emeği-göz nuru olan bütün bu güzel şeylerin fiyatları nasıl? -Vallahi, herkes alabilsin diye çok uygun etiketler koyuyorum. Yani piyasada bu kaliteyi, bu işçiliği bu fiyatlarla bulmaları imkânsız. Kaldı ki yinelememde fayda var; ‘kupon’ çalışıyorum. Bir eşi daha bulunmayan bir ürün satın alıyorsunuz. Ama nedir; eleman giderim olmadığı için kâr marjımdan fedakarlık edebiliyorum.

Peki işiniz sizi ‘maddi-manevi’ tatmin ediyor mu? -Gerçekten işimi çok seviyorum. Renklerin dünyasına daldığımda her şeyi unutuyorum. Ortaya gönlüme göre bir ürün çıktığında çocuklar gibi seviniyorum. Yani manevi açıdan ‘yüksek’ bir tatmin yaşıyorum. Son derece keyifli bir uğraşım var. Dükkânımı dilediğim saatte açıp dilediğim saatte kapatma özgürlüğüne sahibim. Sıkıldığım an elimdeki işi bırakıp çıkabiliyorum. Ancak maddi kazanç anlamında tatminden söz etmem zor. Zira kimse ‘pazarlığa oturmadan’ bir şey satın almıyor. Zaten fiyatlarınız uygunken bir de pazarlığa girdiğinizde elinize pek bir şey kalmıyor.

“Müşterilerim arasında İspanyollar, Fransızlar, Almanlar bulunuyor. Özellikle altın varakla çalıştığım antik ürünler çok hoşlarına gidiyor. Her yıl gelen ve birkaç parça almadan dükkânımdan asla çıkmayan Alman müşterim, takılarımın yerel Bavyera giysileriyle inanılmaz uyum sağladığını söylüyor. Bu tür geri dönüşler beni fazlasıyla mutlu kılıyor.” Tek satış noktanız burası mı? Okurlarımızın size, ürünlerinize ulaşabilecekleri başka adresler var mı? -Ürünlerimi sadece burada, Fazi Otantik’te sergiliyorum. Facebook, Instagram gibi sosyal paylaşım platformlarını hemen hemen hiç kullanmıyorum. Nedenini şöyle açıklayayım: Ayvalık’a geldikten sonra bir süre Kız Meslek Lisesi’nin seramik kurslarına katıldım. Mükemmel bir hocam vardı. Bir tek o, benim çalışmalarıma hiç müdahale etmezdi. Seramik üzerine dantel baskıyı ilk ben yaptım. Sonra moda oldu. Yani tasarımlarınızı sosyal medyada paylaştığınızda sağda-solda hemen taklitleri boy gösteriyor. Ben farklı malzemelerle özgün objeler üretebilmek için uğraşıyorum; uğraşıyorum ama emeğim çalınıyor. O vakit de sinirleniyor, hatta işimden soğuyorum. Zira işin büyüsü kayboluyor. Bu nedenle takı ve aksesuarlarımı merak edenleri ‘Barbaros Caddesi No: 38’e bekliyorum.

İleriye dönük planlarınız var mı peki? -Kızım okulunu bitirdi ve iç mimar oldu. Birlikte bir şeyler yapmayı hedefliyoruz. Bakalım ortaya neler çıkaracağız?

Sayın Okudan, bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz. Son olarak okurlarımıza ne söylemek istersiniz? -Yeni bir yılı karşılamamıza sayılı günler kaldı. Umarım 2018 savaşların yaşanmadığı; mutlu, huzurlu, sevgi ve barış dolu bir yıl olur.

29


YOLU AYVALIK’TAN GEÇENLER

ÇAKMAK KÖYLÜ RESSAM METİN ATEŞ İLK KİŞİSEL SERGİSİNİ AYVALIK’TA AÇMIŞTI

M

etin Ateş grafiker ve ressam... 1954 yılında Ayvalık’ın Çakmak köyünde (şimdi mahalle) dünyaya geldi. Ayvalık’ta ilkokul birinci sınıfı okudu. Yine Ayvalık’ta bir yıl da ortaokula devam etti. Sonra Edremit Lisesi’ne geçti. İzmir Karşıyaka Koleji’nden mezun oldu. 1973 yılında şimdiki adı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’na girdi. Dört yıllık Güzel Sanatlar öğrenimi boyunca, daha çok tiyatrolar için yaptığı dekor ve afişlerle adını yurt dışında da duyuran grafik sanatçısı Mengü Ertel’in atölyesinde çalıştı. 1977 yılında Güzel Sanatlar’dan mezun olduktan sonra

30

Ankara’da, Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda grafikerliğe başlayan Metin Ateş, burada geçirdiği iki yıl boyunca afiş çalışmalarına ağırlık verdi. Birçok yarışmaya katıldı, 17 ödül kazandı. Bunlardan biri de Altın Portakal’dı. Ateş, askerliğini yedek subay olarak yaparken sanat çalışmalarına ara vermeden devam etti, yarışmalara katılmaktan geri kalmadı. Arkeoloji Derneği’nin afiş yarışmasında 1.’lik ödülünü kazandı. ARŞİVİNDE AYVALIK’A İLİŞKİN ÇOK SAYIDA RESİM VE FOTOĞRAF BULUNUYOR 1981’de Güneş gazetesinde başladığı gazete grafikerliğini 2001 yılına kadar sürdüren Ateş, sırasıyla Güneş,


Tempo, Sabah, Hürriyet, Milliyet, Akşam gibi çeşitli gazete ve dergilerde yirmi yılı aşkın bir süre çalıştı. Farklı yayınevleri için kitap kapakları yaptı. Hürriyet gazetesinde üç yıl boyunca ‘İz Bırakanlar’ köşesini hazırladı. Resimlerinde ‘evrensel bilgi’ ve birikimini aktaran sanatçı, eleştirmenlerin değerlendirmesiyle söylersek, ‘figüratifdışavurumcu’ tarzıyla dikkat çekiyor. Eserlerinde Anadolu'yu, insan olgusunu ve bir bütün olarak evreni konu alıyor, daha doğrusu tümünü ‘harmanlıyor.’ Bugüne kadar yirmi kişisel sergiye imza atan Metin Ateş ilk kişisel sergisini 1979 yılında Ayvalık’ta, Turizm Bürosu’nda açmıştı. Kendisinden öğrendiğimize göre, yakın akrabalarından bazıları halen Ayvalık’ta yaşadığı için her fırsatta kentimize uğruyor ve arşivinde Ayvalık’a ilişkin çok sayıda resim ve fotoğraf bulunuyor.

“Aradan geçen bunca yıl Metin Ateş’i yaratıcı bir yürek ve şaşılası bir ince işçiliğin dokusunda geliştirmiş, ustalaştırmıştır. Resimlerinde de izlenebileceği gibi Artık Metin Ateş’in tutkusu, onu hep ileriye doğru götürecektir.” MENGÜ ERTEL

31


Akademik Bakış Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ aygokdeniz@yahoo.com

Ayvalık’ın iki stratejik ürünü: Turizm ve zeytin

A

yvalık doğal, tarihsel ve kültürel değerleriyle yalnız Ege’nin değil, Türkiye’nin en güzel tatil merkezlerinden biridir. İklim koşulları, yeterli turistik alt yapısı, sayısız ve eşsiz güzellikteki koyları, berrak ve tertemiz sularıyla su altı turizmi merkezi olabilecek ideal bir konumdadır. Ayvalık, lokasyon olarak stratejik bir noktadadır. Etrafında Kazdağları, Kozak yaylası, Sarımsaklı plajı, Cunda ve 24 ada vardır. Ayrıca, Bergama, Truva ve Çanakkale Şehitlikleri’ne çok yakındır. Bir saatlik mesafede bir Avrupa ülkesine (MidilliYunanistan) geçme şansınız vardır. Ayvalık’ta güneşin batışı ve doğuşu bile farklıdır. Bu anı yaşamak isteyenler için önerimiz ilgili saatlerde Şeytan Sofrası’na gitmeleridir. Sarımsaklı plajlarının temizlik ve uzunluk olarak Türkiye’de ilk üçe girdiğini söyleyebiliriz. Ayvalık t su altı-su üstü turizm değerleri açısından da zengindir. Ayvalık ve Cunda’da son yıllarda sayıları her geçen gün artan butik otellerin yöre turizmine önemli katkıları olmaktadır. Yörenin marka imajına önemli katkılar sağlayan ve ‘çevreci oteller’ olarak algı oluşturan butik oteller; satış ve pazarlama konusunda da bölge turizminde yadsınamayacak bir ağırlığa sahiptir. Marka değeri yüksek olan ve ciddi anlamda otellerin içinde ve dışında ekolojik uygulamaları bulunan ve bu uygulamalarıyla bölgede farkındalık yaratan işletmelerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bir diğer artı değeri; Perşembe günleri Ayvalık’ta ve Cumartesi günleri de Cunda merkezde kurulan yöresel semt pazarlarıdır. Özellikle Perşembe günleri Ayvalık merkezde kurulan pazarda ciddi anlamda yoğunluk yaşanmakta ve özellikle Midilli’den sadece alış-veriş için günübirlik gelen ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Ayvalık turizmine katma değer yaratan bir güzel uygulama da yerel hediyelik eşya üreten atölyelerin sayısının Ayvalık merkez ve Cunda’da her geçen gün artmasıdır. Eski, dar ve nostaljik sokak aralarında faaliyet gösteren bu atölyeler yerel istihdama ve yöresel ekonomiye ciddi katma değer yaratmaktadır. Son yıllarda özellikle gelişmiş ülkelerde tüketici haklarının korunmasına yönelik yasal çalışmalar ve bunların sonucu oluşan toplumsal duyarlılık, müşteriyi işin odağı haline getirmiştir. Hizmette insan unsuruna dayalı ve tüketici memnuniyetine çok daha fazla duyarlı turizm sektöründe, bu durum çok daha belirgin ve egemendir. Müşteri profilinde meydana gelen değişiklik kaçınılmaz olarak pazarı, ihtiyaç duyulan talebe uygun ürün geliştirmeye zorlamaktadır. Bu ise, seyahat endüstrisini yatırımdan pazarlamaya, işletmeden tanıtıma kadar her alanda yeni stratejiler geliştirmeye yöneltmektedir. Dünya Turizm Örgütü (WTO), değişen müşteri profiline bağlı olarak önümüzdeki yıllarda turistlerin ihtiyaçlarına

32

cevap verebilecek değişik alanlarda yeni turizm türlerinin öne çıkacağını öngörmektedir. Bu turizm türlerinin de, sürdürülebilir olması temel koşuldur. Günümüzde turizm arzı ne olursa olsun, yerel yönetimlerin sürdürülebilir bir turizm stratejisi geliştirme zorunluluğu vardır. Çünkü; turizm, uzun ve kısa dönemde yöreye ekonomik, sosyal ve beşeri katkı sağlayan en önmeli sektör haline gelmiştir. Sürdürülebilir gelişmede, toplum kapsamlı çevresel yönetim stratejisi içerisine artık turizmi yerleştirmiştir. Ayrıca turizm, turistik destinasyonlarda yöredeki paydaşları ve yerel toplum temsilcilerini bir araya getirerek, bir çatı da oluşturmuştur. Bu çerçevede, yerel yönetimlerin turizm için başarılı bir strateji ve çalışma planı uygulayabilmeleri üç unsura bağlıdır. Bunlardan ilki, hem toplumda turizm için yön saptamak, hem de bunu geliştirebilmek için birlikte çalışmada paydaşların katılımını etkili kılabilmektir. İkincisi, sürdürülebilir turizm için paydaşların görüşlerini yansıtan ve turizm yönetiminin turistik bölgede düzenli yönetim fonksiyonlarıyla birleşmesini sağlayan, daha kapsamlı bir sürdürülebilir gelişim stratejisi içerisinde, bir yön tespit etmektir. Üçüncüsü ise bölgede turizmin ekonomik, sosyal ve çevresel sürekliliğine yol gösterecek, stratejiyle uyumlu bir takım çalışmaları saptamak ve uygulamaktır. Ayvalık’ta bu üç unsuru karşılayabilmek için 2009 yılında Ayvalık Kaymakamlığı öncülüğünde Ayvalık, Küçükköy, Altınova Belediyeleri ve Balıkesir Özel İdare Müdürlüğü’nün de paydaş olduğu Ayvalık Turizm Geliştirme Birliği (AYTUGEB) kurulmuştur. Birlik Meclisi 18, Birlik Encümeni ise 7 kişiden oluşmaktadır. AYTUGEB’in yasa gereği kurucu kurumları İl Özel İdaresi, Ayvalık, Küçükköy ve Altınova Belediye başkanlıkları ve Turizm İşletme Belgeli otellerdir. Bütünşehir yasası gereği Küçükköy ve Altınova belediyeleri kapanmış, İl Özel İdaresi de Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmiştir. AYTUGEB, ilk Birlik Meclis toplantısında Edremit Belediyesi ile birleşme kararı almıştır. Bu kararla birlikte, Tüzükte ilgili maddelear değiştirilmiş ve Balıkesir Valiliği’nin onayı ile birleşme gerçekleştirilmiştir. Birlik başkanı aynı zamanda Ayvalık Belediye Başkanı olan Rahmi Gençer’dir. AYTUGEB kuruluş amacını, ‘Ayvalık, Küçükköy, Altınova ve Edremit’te sürdürülebilir kalkınma ve rekabet gücünün arttırılması için nitelikli insan gücünü kullanarak, ulusal ve uluslararası kaynakların etkili ve verimli bir şekilde değerlendirilmesi yoluyla, bölgenin turizm ve yatırım potansiyelini ortaya çıkarmak ve paydaşların kalkınma girişimlerini örgütlemek, öncülük etmek ve desteklemek’ olarak belirlemiştir.Vizyon olarak ise; ‘özellikle Ayvalık ve yöresinde sürdürülebilir turizmle kalkınmayı sağlamak amacıyla üniversite, sektör ve STK’larla birlikte  yatırım, yönetim, pazarlama ve satış geliştirme noktalarında öncülük etmek , katılımcı bir yönetişim anlayışıyla yöre ekonomisine bırakılan girdiyi artırmak’ olarak hedeflemiştir. AYTUGEB temel değerlerini de, ‘katılımcılık, şeffaflık, yönetişim, sürdürülebilirlik, yenilikçilik, bilimsellik, dayanışma, verimlilik, işbirliği ve koordinasyon’ olarak belirlemiştir. Tüzüğü gereği yılda iki defa (Mayıs ayında Seçimli Kurul, Aralık ayında da Mali Kurul olmak üzere) Genel Kurul’a gidilir. Bu toplantılar aynı zamanda Birlik Başkanı tarafından Ayvalık’ın turizm öncelikleri, yerel kalkınma programları, yurt içi ve dışı turizm fuarları, sektörün mikro ve makro sorunları ve çözüm önerileri noktalarında inter-aktif bir toplantı düzeni içerisinde gerçekleştirilir. Bu yılın son toplantısı Aralık ayı


içinde olacaktır. Bu toplantıda aynı zamanda Ayvalık’la ilgili 2017 turizm sezonu değerlendirilecek ve 2018’e ilişkin beklentiler ve projeksiyonlar konuşulacaktır. İkinci stratejik ürüne, yani zeytin ve zeytinyağına gelince… Ayvalık’ta yaklaşık 2 milyon zeytin ağacı vardır. Bu yörede doğal olarak yayılım gösteren tüm ağaçlar Ayvalık çeşidi zeytin ağaçlarıdır. Tümü yüzyıllar önce ‘delice’ denilen yabani zeytin ağaçlarından aşılanmıştır. Bu tür zeytin ağaçları hastalık ve zararlılarla tüm fiziksel koşullara karşı daha dirençli olduklarından çok dayanıklıdır. Ayvalık Ziraat Odası’na kayıtlı 6 bin 500 müstahsil bulunmaktadır. Ayvalık Ticaret Odası’nda ise zeytin ve zeytinyağı üretimi yapan 83 firma kayıtlıdır. Ancak aktif durumda olanların sayısı 30 civarındadır. Kentteki zeytinyağı fabrikalarının sayısı ise 24’dür. Ayvalık zeytini hem yağlık, hem de sofralık zeytin olarak üretilmeye uygun bir çeşittir. Kendi yöresinde iyi yetiştirilip, iyi işlendiğinde çok yüksek duyusal ve kimyasal kalite özelliklerine sahip yemeklik zeytinyağı elde edilebilmektedir. Tarihi, kültürel ve ekonomik açıdan büyük öneme sahip Ayvalık zeytinciliğini ve zeytinyağı üretiminde üstün kalite özellikleri gösteren Ayvalık zeytin çeşidini koruma altına almak büyük önem taşıdığı için Ayvalık Ticaret Odası, uzun bir çalışma sürecinin ardından, 2007 yılında Türk Patent Enstitüsü’nden ‘Ayvalık Zeytinyağı Coğrafi Menşei İşaretlemesini’ almıştır. Bu işaret (logo), yalnızca Ayvalık yöresinde üretilmiş, Ayvalık çeşidi zeytinlerden elde edilen zeytinyağlarının ‘Ayvalık Zeytinyağı’ coğrafi menşei işaretini taşıyabileceği anlamına gelmektedir. 2007 yılından bu yana toplam 33 zeytinyağı markası Coğrafi İşaret almıştır. Bu önemli görevi başarıyla sürdürebilmek adına Ayvalık Ticaret Odası, altyapısını geliştirmeye devam etmektedir. ‘Ayvalık Coğrafi Menşei’ işaretlemesine aday tüm zeytinyağı başvuruları, bir yıl süren tadım eğitimi sonucunda seçilerek, tecrübeli ‘Tadım Paneli’ ekibiyle değerlendirilmektedir. Tadım Paneli için gerekli uygun çalışma ortamının sağlanması adına Uluslararası Tadım standartlarına uygun ATO Zeytinyağı Analiz Laboratuvarı hizmete girmiştir. Bu noktada size bir müjde vermek istiyorum… 2007 yılında Ayvalık zeytinyağı için alınan ‘Coğrafi Menşei İşaretlemesi’ni şimdi Ayvalık Ticaret Odası bir adım daha yükselterek uluslararası boyuta taşımak istiyor. Bu projeyle ilgili çalışmalar da son hızıyla devam ediyor. Bu projede temel amaç, uluslararası zeytin/ zeytinyağı pazarında Ayvalık zeytin ve zeytinyağını uluslararası yeterlilik sertifikasıyla pazarlamaktır. Sonuş olumlu olursa, Ayvalık ekonomisine çok önemli bir katma değer yaratılacağı kuşkusuz. Ayvalık Ticaret Odası, Ayvalık Belediyesi ile birlikte 13. Zeytin Hasatı Günleri’ni düzenliyor. Her yıl yenilenen ve bölgede farkındalık yaratan bir etkinlik olarak öne çıkan bu çalışmalar aynı zamanda ulusal ve uluslararası görsel ve yazılı basında yörenin de tanınmasına önemli katkı sağlamaktadır. Bu yıl etkinlik daha çok katılımcının ve paydaşın katılımıyla gerçekleşecek gibi görünmektedir. Programa bakıldığında gastronomi, kültür ve doğa gibi turistik ögeler öne çıkarılarak, daha fazla kişinin yöreye getirilmesi amaçlanmıştır.

Yaşlı, engelli ve hamile vatandaşlara öncelik tanınacak

PERŞEMBE PAZARI’NDAN EVLERE GOLF ARAÇLARIYLA ÜCRETSİZ ULAŞIM BAŞLADI

G

eçtiğimiz yaz Alibey adasının trafiğe kapalı dik yokuşlarında oturanların ve turistlerin yararına sunulan elektrikli golf araçları, bu kez, kent merkezinde yaşayan ve evleri toplu taşımanın yapılmadığı yerlerde olan vatandaşları Perşembe Pazarı’na rahatça gidip-gelmeleri için ücretsiz olarak taşımaya başladı. Her Perşembe iki araçla sunulacak hizmetten öncelikle yaşlı, engelli ve hamile vatandaşlar yararlanacak. Araçlar haftanın diğer günleri Alibey adasındaki seferlerine devam edecek. Ayvalıklıların, alışveriş yapmayacak olsalar bile pazara her hafta çıkmayı bir alışkanlık haline getirdiklerini belirten Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Ayvalık Belediyesi’nin yeni hizmetine ilişkin şunları söyledi: “Bu bölgede nüfusumuzun yaş ortalaması yüksektir ve Perşembe Pazarı bir bakıma kentimizin simgesidir. Biz de halkımıza kolaylık sağlamak amacıyla Cunda adasında trafiğe kapalı alanda başlattığımız ve devam ettiğimiz bu hizmeti, şehir merkezimize de taşımaya karar verdik. Muhtarlarımızın desteğiyle başlattığımız bu yeniliğe, tahmin ettiğimiz gibi vatandaşlarımız da çok çabuk uyum sağladı.”

Bu tür etkinlikler aynı zamanda bölgedeki turizm sezonunu uzatma amaçlı aktiviteler olarak da değerlendirilebilir. Bölgede gastronomi, kültür ve doğa vb. aktiviteleri farklı tarihlerde yaparak yöre ekonomisine katma değer yaratmak temel amaç olarak belirlenmelidir. Hasat, daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, zeytin üreticisinin emeğinin karşılığıdır. Umuttur, gelecektir. Borç ödeme, yeni bir şeyler alma, düğün yapma ve paylaşmadır. Yani bu işin ana unsuru zeytin üreticisi ve köylüsüdür. O halde bizim hasat etkinliğimizde daha çok yerel aktör ve daha çok yerel figür yer almalıdır. Bu çoşkuyu sağlamamız ve birlikte paylaşmamız gerekmektedir. Yeni bir sayıda ve başlıkta buluşmak üzere sağlıcakla kalın...

33


Belki Sarımsaklı sahilinde sabah yürüyüşünüzü yaparken, belki 41 Evler’de, balkonunuzda kahvaltınızı ederken ya da gün batımı kıyı kahvelerinden birine oturmuş hayranlıkla Ayvalık semalarını kızılın bin bir tonuna boyayan güneşi izlerken, bir ‘yalnız’ trompetten kulaklarınıza sevdiğiniz bir nota ulaşırsa, bilin ki o, ‘Meçhul Trompetçi’dir. Biz de pek çok insan gibi, nereden gelip nereye gittiğini merak ettik ve ‘Körfez’in Nostaljik Trompetçisi’ Murat Kantar’ın kapısını çaldık.

BANA ‘MEÇHUL TROMPETÇİ’ ADINI SAYGIDEĞER AYVALIK HALKI TAKTI

M

GÜLBENİZ ŞENTAY

urat Kantar Aslen İzmirli... 1959 yılında babasının görev yaptığı Çorlu’da dünyaya gelmiş.

-Babam askerdi. Bu nedenle ilkokul hayatım Erzurum, Ankara ve İzmir’de geçti. İzmir İnönü Lisesi öğrencisiyken Askeri Mızıka Hazırlama Astsubay Okulu’nun sınavlarına girdim. Okul, Ankara Harp Okulu yakınlarındaydı. Dört yıllık bir eğitim veriyordu. Daha sonra yaylı sazlar bölümü de açıldı, akademiye dönüştü ve altı yıla çıktı. Askeri okul olduğu için sıkı bir disiplin uygulanıyordu. Tertip, çalış teknikleri, sahnede duruş... Her şey bir düzene bağlıydı ve özveri gerektiriyordu. Konservatuardaysa sistem farklıydı. Orada daha özgür bir ortam vardı. Murat Kantar 1981’de okulu bitirmiş ve olağanüstü hal bölgeleri dahil, Türkiye’nin her köşesinde -bandoculuğun yanı sıra- fiilen askerlik yapmış. -Operasyonlara katıldım. Pusulara çıktık. Mesleğime aşığım ve hep severek ifa ettim. Bugün göreve çağrılsam yine giderim. Ben asker kökenli bir aileden geliyorum. Dedem Atatürk’ün silah arkadaşlarından biriydi. Bu nedenle ailemizde büyük bir Atatürk sevgisi vardır. Ölümünün 79. yılı dolayısıyla ulu önderimizi bir kez daha sevgi ve saygıyla anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum. Bugüne kadar üzerine düşen her görevi layıkıyla yerine getirdiğini belirten Kantar, meslek ve sanat aşkı olmadan başarıya ulaşılamayacağına inanıyor. -Müzik benim için yaşamın kapılarını açan bir altın anahtardır. Aynı dönemde emekliye ayrıldığımız pek çok arkadaşımı internet kafelerde, kahvelerde boş boş otururken gördüğüm zaman üzülüyorum. Neden ellerindeki altın anahtarı kullanmadıklarını, bıraktıklarını anlayamıyorum. Benim felsefem şimdiye kadar öğrendiğim her şeyi, bütün birikimimi genç nesillere aktarmak. Murat Kantar trompet dışında akordeon ve org başta olmak üzere pek çok enstrüman çalıyor. Ama gözdesi kanun. -Çocukluğumdan beri kanun çalanları hayranlıkla izler, onlara imrenirdim. Dolayısıyla ilk fırsatta bir kanun edindim ve kulaktan dolma, amatörce çalmaya başladım. Tellerine dokunduğunuzda insanın bütün stresini alan bu müzik aleti, canımın her sıkkın olduğunda beni rahatlatmıştır. Hedefim makamları öğrenip bu tutkumu profesyonel bir zemine oturtmak. Ama asıl branşım borutrampet ve kendi alanımda çalışmalarıma devam ediyorum. Hayata geçirmek istediğim bazı projeler var. Bunlardan biri de, ritim hocası olduğum için, öncelikle ilk kısımdan başlayarak okullarda bando kurmak... YÖNÜNÜZÜ İYİ TAYİN ETTİĞİNİZDE RÜZGÂR VE DALGALAR NOTALARI DAHA GENİŞ BİR ALANA YAYA YAYA TEKRAR KIYIYA TAŞIYOR Güzel havalarda İzmir’den yola çıkıyor Murat Kantar. Trompetine eşlik eden martılarla birlikte Eski Foça, yeni Foça, Dikili üzerinden Sarımsaklı’ya geliyor. -İnsanlara trompetin o eşsiz sesini duyurarak, yıllanmış

34

“Kendimi sokak müzisyeni gibi görmüyorum ve para kazanmak için çalmıyorum. Bir iskelenin ucunda veya demirli bir teknenin üzerinde olduğumda, insanlar müziğimi ne kadar beğenirlerse beğensinler sadece alkışlayabiliyorlar. Kimse para vermeye kalkmıyor. Yani bir anlamda yalnız, gizemli bir adam görüntüsü çizerek para verilmesinin önüne geçiyorum.” şarkıları çala çala Ayvalık’a ulaşıyorum. Oradan Cunda’ya geçiyorum. Cunda’dan Ören, Akçay, Altınoluk, Küçükkuyu’ya gidiyorum. Her yerde müziğimle insanları gençlik yıllarına götürmeye, yüzlerine bir gülümseme kondurmaya çalışıyorum. Trompetimle birlikte neşelenip coşuyorlar. Sazım ağladığında hüzünleniyorlar. Şarkılarımı bazen keyifle, bazen gözleri dolarak dinliyorlar ki bu da benim değerini hiçbir şeyle ölçemeyeceğim ödülüm oluyor. İnsanları bu kadar sevdiği halde trompetini hep rüzgâra, dalgalara, martılara doğru üflemesinin nedenini merak ediyoruz. Acaba, şarkılarının nerelere, kimlere ulaşmasını istiyor? -Uzaklara çalıyor gibi görünüyorum ama işin aslı o değil!.. Müziğimi icra ederken gözümün yaşı dinmiyor. Kimsenin görmediği gözyaşlarımı martıların kanat çırpışları, esen yel dindiriyor. Bambaşka bir dünyada yaşıyorum o an. Ve etrafımda dikkatimi dağıtacak, trompetimle arama girecek, ‘konsantrasyonumu’ bozacak herhangi bir şey istemiyorum. Ama şarkı bittiğinde tıpkı denizle olduğu gibi insanlarla da kucaklaşıyorum. Kimi gelip teşekkür ediyor, kimi telefonumu istiyor. Kim olduğumu soruyorlar. Oturup sohbet ediyoruz. Zaten bana ‘Meçhul Trompetçi’, ‘Körfez’in Nostaljik Trompetçisi’ adını takan da saygıdeğer Ayvalık halkıdır. Bunun ötesinde trompet, tınısı çok güzel bir müzik aleti. O güzel tını, üflediğim zaman önce rüzgâra, dalgalara çarpıyor. Bu çarpma esnasında adeta bir ‘türbülans’ yaşanıyor. Ve yönünüzü iyi tayin ettiğinizde rüzgâr ve dalgalar notaları daha geniş bir alana yaya yaya tekrar kıyıya taşıyor. Tıpkı gel-git olayı gibi. Kısacası denize doğru çalmamın asıl amacı bu, diyebilirim.


Murat Kantar'ın yüzünü denize dönmesinin bir nedeni daha var. -Kendimi sokak müzisyeni gibi görmüyorum ve para kazanmak için çalmıyorum. Bir iskelenin ucunda veya demirli bir teknenin üzerinde olduğumda, insanlar müziğimi ne kadar beğenirlerse beğensinler sadece alkışlayabiliyorlar. Kimse para vermeye kalkmıyor. Yani bir anlamda yalnız, gizemli bir adam görüntüsü çizerek para verilmesinin önüne geçiyorum. Çünkü benim tek amacım insanları biraz keyiflendirebilmek. Her doğan güneş insanın içini ısıtır. Her bir nefes ve onu izleyen notalar insanın içinde bir kıpırtı yaratır. Bütün çabam o kıpırtıyı yaratmak. Söyleşimiz bitince 41 Evler’e gideceğim örneğin... Orada denizin içinde, güzel bir yer var. Ucundaki iskelede çalacağım. Trompetimin sesi kimlere ulaşır bilmiyorum. Ama mutlaka birilerinin yüreğine dokunacağımı, birilerinin yüzünde bir gülümseme belireceğini biliyorum. ÇOCUĞUNUZUN ELİNE EN AZINDAN BİR TRAMPET VERİN Kİ RİTİM DUYGUSU GELİŞSİN! Kendisini hayli romantik bir insan olarak tanımlayan Kantar, dağları da en az denizler kadar seviyor. -Doğa yürüyüşlerine katılmak zevk aldığım şeylerin başında geliyor. Kazdağları’na giderken sırt çantama trompetimi de koyuyorum. Dağın zirvesine ulaştığımızda doğanın bize sunduğu o muhteşem akustik ortamda çıkarıp çalmaya başlıyorum. Sürprizim bütün yürüyüşçülerin hoşuna gidiyor. Yorgunluklarını atıyor ve bana eşlik ediyorlar. Hatta hiç unutmam bir gün yine nota sehpamı koydum. Trompetimi elime aldım. Kar başladı. Notaların üzerine lapa lapa yağıyordu. Elimle siliyor, yine çalıyordum. İnsanlar dağın zirvesinde, karın altında eşleriyle dans ediyorlardı. Bunlar benim için çok hoş anılar elbette! Ama asıl nerede, ne zaman, nasıl müzik yapacağınızı ruh haliniz belirliyor. Örneğin duygularım yoğun olduğunda aklıma eser, gecenin on ikisinde çıkar, Çanakkale’ye giderim. Sahile iner, ‘Yiğidim Aslanım’ı çalarım. Veya Eceabat’a giden vapurda trompetimi çıkarır, ‘10. Yıl Marşı’ ile ‘Dur Yolcu Anıtı’nı selamlarım. Murat Kantar’ın repertuarında yerli ve yabancı parçalar, Türk sanat müziği şarkıları, marşların yer aldığı altmışa yakın eser bulunuyor. Miles Davis’den Erol Pekcan’a pek çok sanatçıyı severek dinliyor ve yorumluyor. Ancak caz müziğinin olmazsa olmazı trompette, Louis Armstrong’un üzerine yorumcu tanımıyor. -Ne hazindir ki, ülkemizde kaybettiğimiz değerli sanatçıların yeri boş kalıyor. Peşlerinden yetişmiş bir kuşak gelmiyor. O nedenle ben tanıdığım herkese, “Çocuğunuzun eline en azından bir trampet verin ki ritim duygusu gelişsin!” diyorum. Benim kendi çocuklarıma da ilk öğrettiğim şey bu olmuştu. Çünkü ritim duygunuz yoksa müzik yapamazsınız. Demin de söylediğim gibi, “Ağaç yaşken eğilir!” misali, Ayvalık’ta da çocuklar ve gençler için bir bando takımı kurulması gerektiğine inanıyorum. Dahası, orta yaş grubunu kapsayan bir ritim grubu oluşturarak insanlarımızın hayata daha fazla “Duygularım yoğun karışmalarını, olduğunda aklıma eser, yaşamın stresini ritimle atmalarını gecenin on ikisinde çıkar, sağlamayı Çanakkale’ye giderim. hedefliyorum. Sahile iner, ‘Yiğidim Kısacası, eğer Ayvalık için bir Aslanım’ı çalarım. Veya şeyler yapma fırsatı Eceabat’a giden vapurda bulursam elimden trompetimi çıkarır ‘10. gelen her türlü desteği vermeye Yıl Marşı’ ile ‘Dur Yolcu hazırım. Anıtı’nı selamlarım.”

Günümüzün popüler şarkılarıyla halk müziği eserlerinin caza uyarlanarak icra edileceği bir projede yer alacağım

“2

016 yılında ordudan emekli oldum ama müziği hiç bırakmadım. Pek çok etkinliğe katıldım. Nezih ortamlarda yemek müziği yaptım. Birkaç yıl önce TürkYunan dostluğu çerçevesinde Edremit’e gelen Yunanlı müzisyenleri ağırlamıştık. Geçen yıl onlardan bir davet aldım ve gidip Yunanistan’da çaldım. Akustiği muhteşem bir sahneleri vardı. Hayran kalmıştım. Şimdi yeni bir proje üzerinde çalışıyorum. TV 8 için Sevgi Sualp arkadaşım bir program hazırlıyor. Günümüzün popüler şarkılarıyla halk müziği eserlerinin caza uyarlanarak icra edileceği bu projede ben de yer alacağım.”

35


Ayvalık'a Bakarken TAYLAN KÖKEN

AYVALIK’IN MİTOLOJİK BİTKİLERİ/3 Ağaçların kokusunu resmedebilmek gerek(*)

A

yvalık yemek kültüründe, doğadan toplanan bolca bitki tüketiliyor, yapılarında ise ağaçların sembolleri gözleniyor. Her otun ve her ağacın muhakkak bir de söylencesi var. Bu bölümle sona eren yazı dizimizde Ayvalık’ın mitoloijik bitkilerinin sadece bazılarını aktarabildik. Belki başka çalışmalarda konuyu daha geniş olarak ele alma imkânı bulabiliriz. Şimdi, geçen sayıda kaldığımız yerden devam edelim... Nar: Ayvalık doğumlu yazar İlias Venezis, Eolya Toprağı(1) isimli otobiyografik romanında ailesinin bu topraklardaki yaşamından söz etmektedir. Dedesi Yanako Bibelas ve ailesinin yaz aylarında yaşadığı, Kimidenia’nın (Madra) eteklerinde bulunan çiftlikte bir düğün düzenlenir. Kitaptan aktaralım: “Yanlarında ayakta duran bir halayık, içinde nar olan gümüş bir tepsi tutuyor. İhtiyar Vilaras narı alıp hızla yere atıyor. Nar parçalanıyor. Büyük kırmızı nar taneleri etrafa saçılıyor… ‘Toprağımızdan gelen şu narın tohumları gibi bir arada ve dayanıklı olun!’ dedi resmi bir tavırla ihtiyar Vilaras…” Nar hikâyeleri bu toprakların, Anadolu’nun kültürüdür. Nar hakkındaki mitolojik söylemler saymakla bitmez. Kısaca: Nar güneşe benzer, bereketlidir, meyvesi doğurganlığı, suyu ise kanı temsil eder. Akdeniz bölgesindeki Side ve Sidon kentleri, adını nardan alır. Güzellik ve aşk tanrıçası Aphrodite, kutsal nar ağacını Kıbrıs adasına dikmiştir. Roma mitolojisinde nar ağacının Dionysos’un bedeni parçalandığında beyninden akan kanlardan ortaya çıktığı görülmektedir. Kuran-ı Kerim’in ElMaide suresinde Hz. İsa ve 12 havarinin masasında, havarilerin sayısınca ekmek, kızarmış balık, sarımsak, tuz, zeytin, beş hurma ve beş tane de nar bulunuyordu. Türk kültüründe nar kutsal kabul edilir ve cennet meyvesi olarak bilinir. Nar da tıpkı elma gibi zürriyetin simgesidir. Rüyada nar görmek neslin bereketli olacağına yorulur. Türk boylarından Hazaralar çocuğu olmayan kadınlara kara kabuklu bir narın tanelerini okuyarak yedirirler. Burada narın tek bir tanesinin dahi ziyan edilmemesi, tanelerin hepsinin yenmesi duanın olması için gereklidir. Nergis: Narkissos, bir Tanrı ile bir nymphan’ın (su perisi) oğlu olarak dünyaya gelir ve kâhine göre kendi yüzünü görmezse çok

36

uzun yaşayacaktır. Narkissos büyür ve çok yakışıklı bir delikanlı olur. Tüm su perileri onun etrafında dolaşıp kendilerine aşık olmasını beklemektedir. Bu perilerden biri de Ekho’dur. O da diğer periler gibi aşkına karşılık bulamaz. Çünkü Narkissos aşka inanmıyor ve anlamsız buluyordu. Ekho, Narkissos’un aşkından eridi bitti, bir sese dönüştü ve dağlarda yankılandı durdu. Su perileri toplanıp öç tanrıçası Nemesis’e Narkissos’u şikayet ederler. Nemesis bir plan yapar. Bir gün ava çıkan Narkissos yorulunca bir pınar başında durup su içmek ister ve durgun, ayna gibi suda kendi aksini görür. Bu yüz Narkissos’un görmüş olduğu en güzel yüzdür. Kâhinin dediği olmuş; Narkissos, pınar başında kendine baka baka eriyip ölmüştür. Öldüğü yerde nergis çiçekleri açmıştır. Hekatonnesoi (Ayvalık) adalarından biri de Keremköy sahiline bakan Çiçek adasıdır. Osmanlı Rumları bu adaya Argistra/ An(r)gistri demekteydi. İşte bu adada her yıl Mart ayının ilk haftalarında çıkan nergis çiçekleri, Ayvalık merkezinde sevgililere hediye edilmek üzere birkaç seyyar tezgâhta yerini almaktadır. Narkissos belki de bu adada bulunan kuyunun suyuna baktı ve sonunda nergise dönüştü... Olamaz mı? Palmiye: Ayvalık’ta Sakarya ve Sefa mahallelerinde yol kenarında bulunan ve yıllar içinde iyice büyüyerek yükselen palmiyeler bir zamanlar karayollarında müdür olan Rasim Sarıhan tarafından dikilmiştir. Rasim Sarıhan, Ayvalık’ta görev yaptığı sürede birçok köy yolu ve köprü inşa etmiştir. Cunda Boğaz Köprüsü ve Sarımsak(lı) Karayolları Kampı onun döneminde inşa edilmiştir. Marco Polo’nun doğu seyahatinde aktarmış olduğu bir hikâye palmiyeyle ilgilidir: Kudretli Sultan Kubilay Han adamlarından efsanevi Anka kuşunun kanatlarını getirmelerini ister. Dünyanın dört bir yanına dağılıp Anka kuşunu yakalamaya çalışan zavallı adamlar emellerine ulaşamayınca palmiye yapraklarını Anka’nın kanatları diye Kubilay Han’a sunarlar… Anka kuşu veya onun benzeri olan Tavus kuşunun motifleri Ayvalık kiliselerini süslemektedir. Radika: Yahudiler Mısır’dan çıkışlarını Fısıh bayramıyla


kutlamaktadır. Bu bayram aynı zamanda Bahar bayramıdır. Bu bayramda Yahudiler’in hazırladığı törensel Fısıf yemeğinde (Seder) sofrada tuza batırılmış maydanoz, kölelerin gözyaşlarını temsil eder. Acı radika ise sofranın vazgeçilmez bir otudur ve esir hayatının acısını, zorluğunu temsil eder. Ayrıca radika Anadolu’da büyüme, sıcaklık, berraklık, şifa, parlaklık ve aydınlanmanın sembolüdür. Ayvalık’ta ise radika acı ve tatlı çeşidiyle bahar aylarından yaz başına kadar doğadan toplanarak çokça tüketilen ve sevilen bir ottur. Rumların radika dediği veya doğru söylenişiyle radikya tüm Anadolu’da otuzu geçkin isimle anılmaktadır. Örneğin Ayvalık yöresindeki hindiba(ğ), Balıkesir merkezinde hindibahar olarak satılmaktadır.

servilerle yeşillenir ve mezar taşları üzerinde hayat ağacı olarak çizilir. Yine Osmanlı Rumları kamu ve özel binalarında hayat ağacı motiflerini kullanmışlardır. Hz. Nuh’un gemisi bir tür servi olan gofer ağacından yapılmıştır. İran kültüründe Zerdüşt serviyi cennetten getirmiş ve ateş tapınağının önüne dikmiştir. Araplar servinin olduğu yerde muhakkak yılanın da olacağına inanmaktadır. Mezopotamya da servi ağacı erkekliğin sembolüdür. Türk mitolojisinde daima yeşil kalması ve uzun boyu nedeniyle sonsuzluğu simgeler. Servinin yeşil olması ata ruhlarının cennette olduğunu müjdelemektedir. Çinliler servinin meyvesini yutanın bin yıl yaşayacağına inanmaktadır.

Sakız Ağacı: Ege Denizi’ndeki Yunan adalarından biri olan Chios yani Sakız Adası adını burada doğal olarak yetişen ağaçtan almaktadır. Sakız, ağaçlardan toplanan Damla Sakızı içinde %1-3 oranında bulunan (%97’si reçine) ve bir tür uçucu yağ olan Mastikorezen’den dolayı Chios Mastiha olarak anılır. Bizim tabirimizle Mastika Sakızı’dır. Sakızın ana vatanı Chios iken Türkiye’de Çiftlikköy ve Alaçatı’da yeterli olmayan bir üretim mevcuttur. Sakız sağlık, kozmetik, yiyecek ve içki sektörlerinde kullanılmaktadır. Cunda Pateriça sahillerinde çalı formunda yabani sakız ağaçları bulunduğu gibi, Ayvalık pastanelerinde satılan sakızlı kurabiye neredeyse markalaşmıştır. Yazın gelen turistlerin bir başka tercihi ise kavun içinde satılan sakızlı sade dondurmadır. Antik çağ yazarlarından Pausanias’a göre; Sakız adasında insanlar yaşamazken denizlerin ulu tanrısı Poseidon bu adaya çıkmış ve bir periyle birlikte olur. Bu birleşmeden de bir oğlu dünyaya gelir. Fakat doğum esnasında peri o kadar çok acı çeker ki hiç olmayacak şey olur ve adada kar yağar. Poseidon bu kar yağışını görünce oğluna ‘Kar’ anlamına gelen ‘Chioni’ ismini verir. Zaman içinde adaya insanlar yerleşince Chioni’ye Chios demeye başlarlar. Sarımsak: Bölgemizde uzun sahilleriyle insanların şifa bulduğu Sarımsak(lı)’nın adını buradaki kumul alanların arasından çıkan yabani sarımsaktan aldığı söylenmektedir. Kardeşi soğan gibi evin çeşitli yerlerine asılarak değerlendirilen sarımsak evi kötülüklere karşı korumaktadır. Çok uzakta değil Bergama’da tıbbın ve sağlığın tanrısı olan Asklepios’a adanan antik bir hastane neredeyse bir kent büyüklüğüne ulaşmıştı ve tüm bölgeye şifa dağıtmaktaydı. Sarımsak birçok hastalığı iyileştirmekte ve en önemlisi engellemektedir. Bu mucize bitkinin hikâyesi şöyle: Apollon, oğlu olan Asklepios’u doğar doğmaz bir Kenthauros(2) olan Kherion’a teslim eder. Asklepios onun yanında doğanın tüm bitkilerini tanır, şifalarını bir bir öğrenir ve hatta tıp bilgisini o kadar geliştirir ki ölülere bile can vermeye başlar. Bu durum “Düzen bozulacak, kargaşa çıkacak” diye Zeus’u hiddetlendirir. Zeus bir yıldırım göndererek Asklepios’u öldürür. Bedeni toprağa düşerken elinde tutmuş olduğu ölümsüzlük formülü de toprağa karışır. Yağmurlar yağmaya başlayınca bu sır da bir bitkiye can verir. İşte bu bitki, bin bir derde deva olan sarımsaktır. Servi Ağacı: Hem Doğu hem de Batı kültürlerinde mistik anlamlar yüklenen bir ağaçtır servi. Batı’da ölüm ve yası, Doğu’da ise dayanıklılık ve ölümsüzlüğü simgeler. Selçuklu için ‘Hayat Ağacı’dır, göğün katlarını simgeleyecek bir şekilde yedi veya dokuz yapraklı olarak resmedilir. Osmanlı için de hayat ağacıdır ve dallarına konmuş olan kuşlar insanı tasvir eder. Türklerin mezar taşlarında bolca gördüğümüz servinin dik ve doğru duruşu, düzgün ve dürüstlüğü simgelemektedir. Eğer servinin üst tarafı eğik tasvir edilirse, defnedilmiş olanın genç yaşta, hayata doyamadan göçtüğü düşünülmektedir. Ayvalık’ta ve tüm Körfez’de, Osmanlı’dan kalan birçok Türk mezarlığı

Dipnotlar: (*)Paul Cézanne: Fransız post-empresyonist ressam ve gezgin. Modern sanatın gelişmesine yaptığı katkılar ve etkisi nedeniyle çoğu zaman modern sanatın babası olarak anılmıştır. 1.İlias Venezis- Eolya Toprağı, Belge Yayınları, 2013 2.Kentauros üst kısmı insan alt kısmı at olan mitolojik bir varlıktır.

37


BLOGLARDAKİ AYVALIK http://izlerveyansimalar.blogspot.com.tr/

Ayvalık’ın Kokulu Adası Cunda

EVLERDEN SARKAN BEGONVİLLER, SARMAŞIKLAR, LİMON VE NAR AĞAÇLARI, ÇEŞİTLİ BİTKİLER ZARİF BİR GENÇ KIZ EDASI İÇİNDE SANKİ BİZLERE ‘HOŞ GELDİNİZ’ DİYOR ESİN BOZDEMİR

C

unda adası, Ayvalık’ın pek çok adası içinde inciden bir kolye! Ada demek adetten. Çünkü Cunda, boğaz köprüsü sayesinde karayoluyla ulaşımı sağlanan bir yarımada; hem de Lale adasıyla birlikte 1894’te ana karaya köprüyle bağlanan ‘Türkiye’nin İlk Boğaz Köprüsü’dür bir anlamda. Ayvalık’tan Cunda’ya aracınızla sadece 8 km’lik bir mesafe ile ulaşıyorsunuz. Tabi ki seçenekleriniz çok. Ayvalık iskelesinden kalkan dolmuş motorları ve teknelerle ulaşım da ayrı bir keyif. Cunda adasının gerek mimari, gerekse tarihi ve coğrafi konumu onu fazlasıyla cazibe merkezi yapmaya yetiyor. Tüm ışıltılarını cömertçe sunan bir güneş, mavinin her tonunu içinde barındıran pırıl pırıl bir deniz ve usta bir ressamın elinden çıkmışçasına tablo gibi bir manzara ile Cunda adası; Kuzey Ege gezimizin Kazdağları-Altınoluk ve Ören’den sonraki durağı oluyor.

Akşam olmadan Cunda’ya varıyoruz. Önce hava kararmadan konaklayacağımız yeri ayarlamamız gerekiyor. Her zaman yola çıkmadan önce kalacak yerlerimizi belirlerdik. Bu kez yaz sonu olması dolayısıyla konaklama sıkıntısı çekmeyeceğimizi düşünüyoruz ve ‘Eski Cunda’nın yerleşiminde, merkezde hoş bir butik oteli gözümüze kestirip, iki gece kalacak şekilde konaklama işini de hallettikten sonra atıyoruz kendimizi Cunda’nın taşlı sokaklarına Telaşımız güneş batmadan eski adayı görüntülemekte. Ne de olsa, Cunda merkezi avuç içi kadar. Özellikle iskelenin arkasından itibaren daracık sokakları, birbirine yaslanan kimi restore edilmiş kimine dokunulmamış eski evleriyle Cunda adasını sokak sokak keyifle gezeceğiz. Daracık daracık sokakları var. Camdan cama atlar kediler bile... Evleri, okulları, zeytinyağı fabrikaları, sabunhaneleri, kilise ve camileriyle Cunda adası adeta açık hava müzesi. Ada halkının sımsıcak, tebessümlü ve rahat hali bizi de sarıp sarmalıyor… Koca şehirlerin kaosu, gürültüsü, insan seli bizleri nasıl da gerermiş meğer! Adadaki sakinliği görünce insan bunun ayırdına

38

daha çok varıyor!

Ada’yı ve yöreyi özel kılan pek çok unsur var. Bugün kısıtlı rezerve sahip olmakla birlikte halen mimaride yapı malzemesi olarak kullanılan ve kolay işlenebilmesi açısından ‘Sarımsak taşı’ ile meşhur bir ada Cunda. MÜBADİLLERİN SILA ÖZLEMİYLE ANLATTIĞI HİKÂYELER BİR DESTAN GİBİ KUŞAKLAR BOYU AKTARILIP DURUYOR Antik Çağ’da Ayvalık’ın önündeki adalara ‘Hekatonnesoi’ deniyormuş. (Hekatos ise Apollon’un takma adı.) Bu adaların en büyüğü olan ‘Nesos’, yani ‘Nasos’ Cunda adasıymış. Piri Reis ise buraya ‘Yund Adaları’ dermiş. Cunda 1882’lerde bozuk para sıkıntısını gidermek amacıyla para basan bir adaymış. Üstelik ‘Countemark’ adı verilen bu paralar nümizmatik dergilerinde yer alacak kadar önemliymiş. 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal eden Yunan kuvvetleri gözlerini Ayvalık’a çevirir. 20 Mayıs 1919’da şimdi köprü olan Dolap Boğazı’ndan Rum vatandaşlara yardım adıyla giren Yunan gemisinin aslında silah getirdiği anlaşılır ve geri gönderilir. 29 Mayıs 1919’da iki şilep dolusu asker ve üç savaş gemisiyle çıkagelirler. Gönül Yolu’ndan yürüyerek Ayvalık’a ulaşırlar. 172. Alay Komutanı Ali Çetinkaya askerleri ve emrine giren sivillerle Kurtuluş Savaşı’mızın ilk ‘askeri’ kurşununu atar. 15 Eylül 1922’de Ayvalık işgalden kurtulur. Bu yüzden Cunda’ya sonradan ‘Alibey’ ismi verilir. 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması uyarınca, Ayvalık ve Cunda Rumları, Girit, Midilli ve Makedonya Türkleri’yle yer değiştirmek zorunda bırakılır. Böylece nüfus değişimi gereği, mübadele ile Ayvalık ve Cunda mübadil yerleşimleri olur. Sadece taşınabilir eşyalarını getirebilen mübadillerin sıla özlemiyle anlattığı hikâyeler bir destan gibi kuşaklar boyu aktarılır durur. Bu yüzden ada halkıyla sohbet ettiğinizde Girit şivesini hemen fark ediyorsunuz. GÜNEŞ SANKİ HER DAKİKA, RENK


RENK BOYALARA BATIRILMIŞ FIRÇASINI, TUVALE DOKUNURCASINA SOKAKLARA DOKUNDURUYOR Rengârenk işlemeli, cumbalı, dökme demir balkon korkulukları, pencere kafesleri, ahşap ya da kesme taş işlemeli sarımsak taşından yapılmış evleri… Geçmiş zamanların izlerini günümüze taşıyor. Meraklı gözlerle biraz da yerli turist ‘havasında’, bu daracık, taşlı sokaklarda dolaşırken karşımıza çıkan her küçük ayrıntı bizi keyiflendirmeye yetiyor. Yürürken Cunda’nın daracık taşlı sokaklarında, başka hayatlara da yelken açıyoruz sessizce. Evlerin pencerelerinden kulağımıza Rumca şarkılar geliyor! Kimi, sokağın miskin kedilerine eşlik ediyor, kimi de hülyalı hayallerde! Bakışlar derin mi derin! Manastırları, yaşlı zeytin ağaçları, rengârenk balıkçı tekneleri, at arabaları, merkepleri arasında bambaşka bir atmosfer yaşıyoruz. İstanbul’un hummalı kalabalığının ardından, adanın sakin ve dingin atmosferi bizi de sarıyor… Adada hayat nasıl da yavaş akıyor! Kimsenin bir yerlere geç kaldım derdi-telaşı yok. Taşlı sokaklarında kıvrıla büküle yukarılara doğru çıkmaya başladıkça güneşin kızıllığı taşlara vuruyor. Bir yanda denizin, bir yanda mevsim çiçeklerinin kokuları içinde yürümek bir başka güzellik. Güneş sanki her dakika, renk renk boyalara batırılmış fırçasını, tuvale dokunurcasına sokaklara dokunduruyor. Evlerden sarkan begonviller, sarmaşıklar, limon ve nar ağaçları, çeşitli bitkiler, zarif bir genç kız edası içinde sanki bizlere ‘hoş geldiniz’ diyorlar. Bu renklere adanın gerçek ev sahipleri; sevimli kuşları, kedileri, köpekleri, kuzuları, tavşanları, atları, eşekleri de eklenince… Bu güzel karşılama içinde, adaya gelmekle ne kadar isabetli bir karar verdiğimizi daha iyi anlıyoruz. NECDET H. KENT: TÜRKLERİN SCHINDLER’İ Agia Triyada Kilisesi 1858 yılında inşa edilmiş. Cunda adasının ilk kilisesi olarak bilinmekte. Mübadele dönemine kadar ibadete açıkmış. Zaman içinde kilise kapanınca yıkılmaya başlamış ve günümüzde sadece üç duvarı zamana direnebilmiş. Yukarıya doğru tırmandıkça karşımıza eski bir değirmen çıkıyor. Yakınına gelince yel değirmeninin yanında ayrıca Ortaçağ hisarı tarzında manastır ve kilise olduğunu görüyoruz. Dünün Agios Kilisesi: Burası Edremitli iki keşiş tarafından, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden çok kısa süre önce kurulmuş ve Aziz Yahya’ya atfedilmiş. Devrin önemli azizleri, patrikleri ve keşişlerini bünyesinde ağırlayan manastırın ilginç mimarisi ve vazgeçilmez bir parçası olan şapelindeki kitaplığı 1835 senesinden itibaren zenginleşmeye başlıyor. Özellikle 17.-18. yüzyılın kilise hukuku hakkındaki yayınlarıyla da ün salıyor. Mübadele sonrasında ise, büyük bir olasılıkla manastıra un sağlayan değirmenden geriye sadece temel taşları kalıyor. Bugünün Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı: Yıllar yılı harap şekilde kalan değirmen ve kilise, kültür varlığı olan eski eserlerin kurtarılmasına yönelik girişimleriyle Rahmi Koç tarafından restore ettirilerek 2007’de kütüphane olarak hizmete sunuluyor. Emekli Büyükelçi Necdet H. Kent ve

eşinin adlarını taşıyan bu kitaplığa, 1300’ü aşkın kitap bağışlayan Sevim ve Necdet Kent’in koleksiyonu görülmeye ve okunup araştırmaya değer zenginlikte. Biz de kütüphane kapanmadan içeriye giriyoruz. İyi ki de giriyoruz. Necdet H. Kent (1911-2002) İkinci Dünya Savaşı sırasında Musevilere yardımcı olabilmek için kendi hayatını tehlikeye atan bir Tür diplomatı. Necdet Kent’in son derece ilginç olan yaşam öyküsü ‘Türk Pasaportu’ belgesel filmine de konu olmuştur. Film, İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok Avrupa ülkesinde Türkiye büyükelçiliklerine ve konsolosluklarına gönderilen ve çok sayıda Yahudi'nin hayatını kurtaran Türk diplomatların hikâyesini anlatıyor. Burak Arliel’in yönetmenliğini yaptığı 2011 yılı yapımı Türk belgesel filminin ilk gösterimi Mayıs 2011’de Cannes Film Festivali’nde yapılmış ve Necdet H. Kent festivalde ‘Türklerin Schindler’i olarak adlandırılmış. Şapelin içindeki değerli kitaplığı kısa süre de olsa gördükten sonra, bu eski değirmene kadar çıkılır da, muhteşem manzaraya karşı gün batımını değirmen kafede ‘Cafe Nostalji’den seyretmeden ayrılmak olmaz elbette. Cunda’nın dört tarafına, masmavi denizin ortasındaki adacıklara ve karşımızdaki Ayvalık’a bir de Aşıklar Tepesi’nden bakıyoruz. Panoramik görüntü harika… Ve… Aşıklar Tepesi’ndeki eşsiz manzaranın büyüsü ve romantizmine daha fazla kapılmadan, sıra geliyor acıkan

39


mideleri şenlendirmeye! Enfes Girit mutfağının lezzet duraklarında mola verme zamanıdır! DENİZİN KUCAĞINDA EFİL EFİL ESEN RÜZGÂRLARA KARŞI MİS GİBİ HAVAYI DA İÇİMİZE ÇEKİP, PIRIL PIRIL GÜNEŞ EŞLİĞİNDE NEFİS BİR EGE AKŞAMINA DOĞRU YOL ALIYORUZ Cunda’nın balık restoranlarının birinde, şöyle iyot kokusunu, daha yakından içimize çekeceğimiz, denize yakın bir masaya oturup enfes Girit mutfağının en bilinen ot çeşitleri; radika, istifno ve turp otu ile Ayvalık’ın meşhur zeytinyağı eşliğinde hazırlanan salatalarıyla açılışımızı yapıyoruz. Menüde seçenek çok: Deniz börülcesi, kabak çiçeği dolması, enginarlı karides, ahtapot, papalina, kabuklu deniz ürünleri... Damak zevkinize ve bütçenize göre her tür seçenek var. Girit usulü balık ekmek de bir harika! Nasılsa güneş ve deniz bedava! Ege akşamında, ‘kokulu ada’nın rüzgârlarına karşı, nefis bir balık ziyafetiyle yol yorgunluğumuzu attıktan sonra asıl keşiflerimizi bir sonraki güne -mavi tura- bırakıyoruz. İlk akşam, sahilde gezerken gözümüze çarpan -adalara tekne turları- bir sonraki günümüzün belirleyicisi oluyor. Hem güneşlenip denize girecek hem de adaları keşfedeceğiz. Teknelerin hareket saatleri 11.00-12.00 arası. Hareket saatine kadar, sahilde biraz dolaşıyoruz. Taş Kahve’nin önünden geçerken, buram buram Türk kahvesi burnumuzun direğini sızlatıyor! Mangalda pişirilmiş Türk kahvesi eşliğinde, nefis manzara karşısında, adanın efsaneleşmiş ve yaşayan tarihine tanıklık etmeden, olur mu hiç! Neo-klasik mimarisi ve inşasında kullanılan taş ustalığıyla görülmeye değer mekânın içini de şöyle bir dolaşıyoruz. Yüksek tavanları ve duvarlarındaki devasa aynaları ile adaya hakim bir duruşu var Taş Kahve’nin... Tavuk Adası tam karşımızda! Taş Kahve’de sabah çayımızı/kahvemizi içtikten sonra, sırada tekne gezisi var. Cunda adasından hareketle ‘Mavi Tur’a katılıp koyları gezeceğiz. Artık teknedeyiz... Kendimizi tur kaptanının belirlediği rotaya bırakıyoruz. Karşımızda Ayvalık. Kaptanımız aynı zamanda rehberimiz, sırasıyla bize adaları tanıtıyor. Adadaki manastır sayısı bir zamanlar sekizmiş. Bu manastırların en önemlileri, Agios Dimitrios (Ayışığı) ile Agios Yorgis. Ayışığı Manastırı'nın önünden geçiyoruz.

40

1600’lü yıllarda Cunda’nın ‘Korsanlar Adası’ olarak da ünlendiği söyleniyor. Korsanların 38-40 kürekli, adını yine adadan alan Yunt tekneleriyle Edremit Körfezi’ndeki köy ve kasabaları talan ettiğinden ve yaşlandıklarında günahlarından arınmak için Pateriça koyunda bulunan Güvercin adasına kapanıp arınmaya çalıştıklarından bahsedilirmiş. Üç-dört adada demir atıp denize giriyoruz. Papalina ve salatalı mönü ile verilen molanın ve akabinde sakızlı dondurma ikramının ardından dönüş seyri başlıyor. Rüzgârı arkamıza alıyoruz ve yelkenler fora! Denizin kucağında efil efil esen rüzgârlara karşı mis gibi havayı da içimize çekip, pırıl pırıl güneş eşliğinde nefis bir Ege akşamına doğru yol alıyoruz. Ayvalık’ın incisi bu ‘kokulu ada’ insanı kendisine öylesine bağlıyor ki, hayatınızdaki her şeyi hiç tereddütsüz arkanızda bırakabilecekmişçesine bir duyguya kapılıyorsunuz. Ruhumuz gerçekten dinlenmiş, zihinlerimiz boşalmış, içinden çıkamadığımız şu hayatın, aslında bambaşka olduğunu bize hatırlatan ‘kokulu ada’nın efsunlu kokusu içinde ayrılıyoruz Cunda’dan… Yeni doğacak gün ile yine yollarda olacağız… Siz de Ege’nin cennet köşelerinden biri olan ‘kokulu ada’ Cunda’ya, yılın dilediğiniz mevsimi gidebilir ve unutulmaz bir tatil yapabilirsiniz.


İlk defa bir Ayvalıklı, Atlantik’i geçecek… Biz de, bu önemli hatta ‘flaş’ haberin ayrıntılarını sizlere sunmak amacıyla, yolculukta yer alacak dört denizciden biri olan İsmet Somay’a, yola çıkmadan hemen önce sorularımızı yönelttik. Bu arada kendisinden, döndüğünde seyahat günlüğünü ve fotoğraflarını Ayda Bir Ayvalık okurlarıyla paylaşma sözü aldık.

S

CUNDA’DAN YOLA ÇIKACAK LAS PALMAS’TAN DENİZE AÇILACAK ÜÇ HAFTADA ATLANTİK’İ AŞACAK

ayın İsmet Somay, biz sizi Ayvalıklıların sevgiyle andıkları Ali Onay’ın torunu ve Cunda Pizza Uno Restoran’ın işletmecisi olarak tanıyoruz. Şimdiyse Atlantik’i geçmeye hazırlanan yelkenci kimliğinizle karşımızdasınız. Denizcilik geçmişinizden söz eder misiniz? -Cundalı olup da denize kayıtsız kalmak imkânsız bir şey. Ben de fırsat buldukça denizde zaman geçirmeye çalışıyordum. Ama iki yıl önce arkadaşım Evren Ataç Hırvatistan’dan satın alınan bir tekneyi Ayvalık’a birlikte getirmemizi önerdi. Kabul ettim. Yelkenliyle yaklaşık sekiz yüz mil yol yaparak Split’ten Cunda’ya geldik. Bu sefer sırasında yelkene aşık oldum. Denize açıldığımız andan itibaren Evren bana yelkeni öğretmeye başladı. Duraklayabileceğimiz pek çok liman bulunmasına karşın zaman zaman yirmi beş-otuz saatlik seyirlerimiz de oluyordu. O uzun saatlerde ben de nöbet tutuyordum. Deniz, ay, yıldızlar ve dalgaların sesi beni müthiş etkiliyordu. Çok hoş bir atmosferdi. Adriyatik yolculuğumuzun ardından Bodrum’a gidipgeldim. Biraz da yakın çevrede dolaştım. Atlantik’i geçme fikri nasıl doğdu? -Bu gezinin ardından yelkenci Sinan Yurdakul, teknesini Ayvalık’tan Amerika’ya götüreceğini ve istersem benim de kendisiyle gelebileceğimi söyledi. Sinan kaptanla Atlantik’i geçecektik. Yolculuk gerçekleşmedi ancak Atlantik’i geçme fikri beynime bir kurt gibi girmişti. İnternet dahil bütün kaynaklardan yararlanarak araştırmaya başladım. Sadun Boro’nun, Ekrem İnözü’nün bütün kitaplarını yaladım-yuttum. Ben işin içine girdikçe yelkenin bir yaşam biçimi olduğunu gördüm. İnsanlar aileleriyle birlikte denizde yaşıyorlardı. Dünya düzeni dışında, her şeyden ve herkesten uzak ama

GÜLBENİZ ŞENTAY

diğer ülkelerin kültürlerini ala ala alternatif bir hayat sürüyorlardı. Çocuklarının eğitimini de uzaktan eğitim sistemiyle çözmüşlerdi. Ailece denizde yaşamak fikri çok hoşuma gitti ve düşüncemi eşim İlkay’la paylaştım. Ben de tam onu soracaktım, eşiniz Atlantik yolculuğu kararınızı nasıl karşıladı? -İlkay denize hep temkinli yaklaşır. Ailece denizde yaşamak fikrimi paylaştığımda, “Mümkün değil! Aklından bile geçirme!” dedi. Onu ikna etmek için çok çabaladım. Hiçbir işe yaramadı. Bu kez tek başına bir dünya turuna çıkmayı planladım. Eşim çok uzun süre yalnız kalacağı için bu duruma da itiraz etti. Hak verdim ve geri adım attım. Çünkü hayatta sahip olduğum en değerli şey karım ve kızlarım. İlkay mutsuzluğumu fark edince içi elvermedi ve “Madem çok istiyorsun, o zaman etap etap gez!” dedi. İzin çıkmıştı... Bir ay kadar önce Evren Ataç beni telefonla arayıp “Atlantik’i geçecek bir tekne var. Gelir misin?” diye sorduğunda sevinçten adeta havalara uçtum. “Deli misin? Elbette gelirim!” dedim. İLK DEFA BİRLİKTE OLACAĞIM YOL ARKADAŞLARIMI ASLINDA HİÇ TANIMIYORUM Yolculuk ne zaman ve nereden başlayacak? -İki etabı kapsayan bu yolculuğun startını 4 Kasım günü İspanya’nın güneyindeki Las Palmas’ın Muelle Deportivo marinasından vereceğiz. Birinci durağımız, Atlantik Okyanusu’nun batı ucunda yer alan Cape Verde... Burası on ada ve sekiz adacıktan oluşan bir Afrika ülkesi... İkinci durağımız ise Karayipler’deki diğer ada ülkeleri Barbados ya da hemen yakınındaki St. Lucia olacak. Biraz da tekneden ve ekipten söz eder misiniz?

41


Barbados

ve inanılmaz bir çarpışma yaşanıyor. İşte o an hiç ummadığınız kadar tehlikeli bir suda buluyorsunuz kendinizi. Bu nedenle ben Okyanus’tan değil ama Akdeniz’den korkan bir denizciyim. İnşallah bir gün onu da geçerim! DENİZİN ŞAKASININ OLMADIĞINI BİLENLERDENİM “Bavulum hazır!” dediniz. Yanınıza neler alıyorsunuz?

-1977’den bu yana yelken sporu ve eğitmenliği yapan, Cebelitarık boğazını tek başına geçen Akın Akbalık’ın ‘Ares 2’ isimli yelkenlisiyle yol alacağız. Tekne kırk fit, yani on iki metre yetmiş santimetre boyunda. Tek direk, bir Cenova ve bir ana yelken… Gezi yelkenlilerinden daha hızlı gitmek amacıyla tasarlanmış. Kullanımı kolay, genç bir tekne. Ekip dört kişi… İlk defa birlikte olacağım yol arkadaşlarımı aslında hiç tanımıyorum. Telefonla, WhatsApp’la diyalog kurduğum bu insanlarla Las Palmas’ta tanışma fırsatı bulacağım. Ankaralı Murat Bozkurt ile benim dışımda, herkesin epey tecrübeli olduğunu biliyorum sadece. Pırıl Adanalı, Adriyatik’e açılan üç kadın yelkenciden biri. Akın Akbalık zaten profesyonel. Yelkenler kaç mil boyunca şişecek? -Toplam iki bin yedi yüz mil kat edeceğiz. 1. Ayak sekiz yüz elli mil. Bir haftada geçmeyi planlıyoruz. 2. Ayak iki hafta sürecek. Yani hava şartları umduğumuz gibi giderse üç haftada iki etap da tamamlanmış olacak. Las Palmas’a gitmenize sayılı günler kaldı. Heyecanlı mısınız? -Hem de nasıl! Deyim yerindeyse aklımı kaçırmak üzereyim! Bu gezi gündemime girdiğinden beri ne oturduğum yeri, ne yattığım yeri, ne de yediğim yemeği biliyorum. Yola çıkmama bir hafta var ama bavulum bile şimdiden hazır. Yani o kadar heyecanlıyım... Geçenlerde dünyayı iki kez dolaşan Ekrem İnözü konuğumdu. Kendisiyle epeyce sohbet etme şansım oldu. Ona da karım ve çocuklarımla birlikte dünya turuna çıkma hayallerimden söz ettim. Bana, “Tamam! Gitmek güzel de böyle bir sefere çıktıktan sonra varmak da çok güzel, haberin olsun!” demişti. ‘Gitmek’ ve ‘varmak’ felsefem oldu. İkisinin de heyecanı hissediyorum. İçimizden ilk kim, “Kara göründü!” diye bağıracak merak ediyorum. Bütün bunlar heyecan verici şeyler. Kaygılı mısınız peki? -Hayır değilim. Maalesef denizciliğe ülkemizde hâlâ abartıyla yaklaşılıyor. Örneğin, “Ooo! Okyanusu geçecek! Nasıl geçecek?” diyoruz. Bütün dünya nasıl geçiyorsa biz de öyle geçeceğiz. Asla endişeli değilim. Çünkü bütün ekipmanlarımız, güvenlik önlemlerimiz tamam. Telsizimiz, telefonumuz, teleksimiz mevcut. Doğrusunu isterseniz bence asıl mesele Okyanus’u değil Akdeniz’i geçmek. Zira kuzeyin soğuğu güneyden gelen çöl havasıyla tam da Akdeniz’in göbeğinde karşılaşıyor

42

-En zorlandığım konuydu bu. Yol, yola çıkarken yanıma alabileceğim yiyecekler, onların dayanma süreleri hakkında pek çok kaynaktan bilgi edindim. Ancak nasıl bir iklime gittiğime, üzerime neler giyeceğime ilişkin net bir bilgi bulamamıştım. Tulumlarımı mı, botlarımı mı, kazaklarımı mı, yağmurluğumu mu götüreyim diye bocaladığımda Akın abi imdadıma yetişti: “Bir şort, bir tişörtle gel. Ayakkabı bile giyme!” Sadece bir sırt çantasının yeterli olacağını ondan öğrendim. Atlantik’ten sonraki hedefiniz belli mi? -Pacific Garden’dan Hint Okyanusu’na turu tamamlamak istiyorum. Bu hayalimi gerçekleştirebilecek miyim; bunu Atlantik seferi belirleyecek. Zira okyanus geçişinin neye benzediği hakkında hiçbir fikrim yok. Kendimi psikolojik anlamda üç hafta denizin üzerinde kalmaya hazırladım. On iki metrelik bir teknenin içinde önceden tanımadığım üç insanla beraber hiç sıkıntı çekmeden yaşayacağımı sanıyorum. Ama ipler çözülüp, karayı arkamızda bırakmadan konuşmak doğru olmaz. Asıl ‘macera’ demir aldığımızda başlayacak. Yine de pek çok yelkenci bu gezileri yapabildiğine göre, biz de başarırız kanısındayım. Kısacası döndüğümde, “Bu iş tamamdır!” dersem, önce Pasifik’e gidecek, oradan Hint Okyanusu’na geçecek ve Ümit Burnu’nu dolaşıp turumu tamamlayacağım.

İlk durak Cape Verde


Kasım 2017 YIL: 4 SAYI: 39 Ayvalık Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi GÖKAY BACAN Yayın Yönetmeni BÜLENT ŞENTAY Yayın Koordinatörü Ares 2, Las Palmas'taki Muelle Deportivo Marinası'ndan yola çıkacak

GÜLBENİZ ŞENTAY Sorumlu Yazı İşleri Müdürü HALİL ERGÜL

Etapları birer birer geçtikten sonra sıra ‘solo’ seferlere gelecek yani?

Grafik Tasarım

-İşin başından beri hedef o zaten! Ellinci yaş günümde ipleri çözmek ve bir dünya turuna çıkmak istiyorum. Tek başına yol aldığınızda bütün kararları verme özgürlüğüne sahip oluyorsunuz. Ne isterseniz onu yiyorsunuz. Durmak istediğiniz zaman duruyor, gitmek istediğinizde gidiyorsunuz. Kimsenin kaprisiyle uğraşmıyorsunuz. Bu işi ‘solo’ yapanların çok daha keyif aldıklarını biliyorum. Ancak tek başına yelkenli kullanmak tehlikeli mi? Tehlikeli! Denizin şakasının olmadığını da bilenlerdenim. Zaten denize açılanların hepsi her türlü güvenlik önlemini alan, işlerini şansa bırakmayan insanlar. Kısacası ‘solo’ yolculuk yapabilirim ama asıl hedefim ailemle tura çıkmak. Sevdiklerimin yanımda olmadığı bir yolculuktan zevk alacağımı sanmıyorum.

KEMAL OKUR

HANGİ KAPILARI ÇALACAĞINIZI BİLİRSENİZ, OKYANUS YOLCULUĞU YAPMANIN ZOR BİR İŞ OLMADIĞINI ANLARSINIZ Gidip-döndüğünüzde, Atlantik’i geçen ilk Ayvalıklı olacaksınız. Sizi izlemek isteyenlere neler söylemek istersiniz? -Ayvalık’ta yelken sporuyla uğraşan çok insan yaşıyor. Ancak bütün Türkiye’de bile dünyayı dolaşan, Atlantik’i geçen insan sayısı çok az. Ben de deniz kıyısında yaşıyorum ve şimdiye kadar niye hiç kimseye, “Siz nasıl gittiniz?” diye sormadığıma hâlâ hayıflanıyorum. Keşke burada da bana yol gösterecek birileri olsaydı. Çünkü sanıldığı gibi zor bir iş değil. Sadece hangi kapıları çalacağınızı bilmeniz gerekiyor. Örneğin, ‘Ocean Crew Link’ adında bir link var. Okyanus yelken imkânlarında uzman, tekne sahiplerini açık deniz yelkenli mürettebatıyla ‘buluşturmayı’ amaçlayan bir denizcilik ve yelken fırsatları platformu... Bir sonraki seyahatimi onlarla gerçekleştirmeyi planlıyorum. Hangi etap için nasıl bir tekne aradığınızı belirtiyorsunuz. Uygun tekne bulduğunuzda sadece kumanyayı paylaşarak dahi dünyayı gezebiliyorsunuz. Dediğim gibi, Ayvalıklı yelken severlere bu imkânları duyurmak lazım. Sayın Somay, söyleşimizi noktalamadan önce sizden, ‘seyir anıları’nızı da Ayda Bir Ayvalık okurlarıyla paylaşma sözünü alabilir miyiz? -Elbette! Zaten her anı; duygularımı, düşüncelerimi, beklentilerimi, karşılaştığım zorlukları, endişelerimizi, panik hallerimizi, keyfimizi, neşemizi yansıtan bir günlük tutacağım. Ayrıca profesyonel fotoğraf makinelerimiz ve kameralarımızla çekimler yapacağız. Ayda Bir Ayvalık ile hepsini paylaşacağım.

Katkıda Bulunanlar Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ ZEYNEP KAZANCIGİL HÜSEYİN GÜVEN TAYLAN KÖKEN SERKAN KİBAR Yayın Türü Yerel, Aylık, Süreli Adres: Fevzipaşa-Vehbibey Mah. Sahil Boyu Cad. 1. Sokak No: 1 Ayvalık Tel: 0(266) 312 10 21 aydabirayvalik@gmail.com Ultra Grafik Matbaa Yüzyıl Mah. Mas/Sit Matbaacılar Sitesi 5. Cad. No. 69 Bağcılar/İstanbul Tel: 0212 629 26 31 info@ultramatbaa.com Sertifika No: 29195 Bu dergide yer alan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir, Ayda Bir Ayvalık sorumluluk üstlenmez. Yazı, fotoğraf ve konular izin alınarak kullanılabilir.

Bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ediyor ve Sadun Boro’nun deyimiyle, “Rüzgârınız kolayına, denizleriniz sakin, neşeniz daim olsun!” diyoruz

43


AYVALIK’IN YAKIN GEÇMİŞİNE TANIKLIK EDEN BELGE DEĞERİNDE BİR FOTOĞRAF

Bir başka deyişle, Ayvalık’ın yakın geçmişine tanıklık eden, belge değerinde bir fotoğraf daha... Sözcüklerden çok fazlasını anlatıyor. Hem çekildiği anın ‘hikâyesi’ var bu karede, hem de bugünlere süzülüp gelen bir ‘aydınlığı’ ifade ediyor.

Şubesi temsilcileri ve açılan kurslarda okuma-yazma öğrenerek diplomalarını alan Ayvalıklı kadınlar bir arada…

ürk Kadınlar Birliği, kadınlarımızın siyasal haklarını elde etmesi ve sosyal yaşama eşit olarak katılmasının sağlanması hedefiyle 1924 yılında faaliyete başladı. Bir sivil toplum kuruluşu olarak özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda, ülkemizin kadın potansiyeline büyük bir ivme kazandırdı, yönlendirme ve geliştirme açısından önder rol oynadı.

(Fotoğraf için Sayın Sezer Güderi’ye teşekkür ederiz.)

T

Bu fotoğraf da o günlerden kalma… Türk Kadınlar Birliği Ayvalık

Sayi 39 web  
Sayi 39 web  
Advertisement