Page 1

15 Eylül Ruhu Yaşıyor 12. Kültür Sanat Günleri Perihan-Orhan Kocabıçak Denizden Ayvalık/2 Olcay Aybar Duvarların Ötesi Ayvalık Çiftçi Koruma Necdet Saban Naile Cimit

30 AĞUSTOS FARKLI ETKİNLİKLERLE KUTLANDI


Bugünlere kahraman şehitlerimizin sayesinde geldik

30 AĞUSTOS YARINLARA DUYULAN GÜVENİN COŞKUSUYLA BİRLİK VE BERABERLİK İÇİNDE KUTLANDI

30

Ağustos Zafer Bayramı, Ayvalık’ta bir dizi etkinlikle ve coşku içinde kutlandı. Kaymakamlık binasında başlayan kutlamalar, Cumhuriyet Meydanı’nda devam etti. Vatandaşlar Mustafa Kemal Atatürk’ün anıtına karanfil bıraktı. Sahil Güvenlik Teğmen Mahfuz Öztürk yaptığı konuşmada, Türk ordusunun Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kazandığı zaferin önemini vurguladı ve tarih boyunca hür yaşayan Türk milletinin işgale boyun eğmeyerek, sonsuza kadar hür yaşayacağını tüm dünyaya gösterdiğini vurguladı. Öztürk, sözlerini “Ne mutlu Türküm diyene” diye tamamladı.

BELEDİYE BAŞKANI RAHMİ GENÇER ZAFER KONVOYUNUN EN ÖNÜNDE YER ALARAK ROTAYI BİZZAT BELİRLEDİ Zafer Bayramı kutlamaları akşam Altınova Mahallesi’nden başlayan ve tüm Ayvalık’ı dolaşan 300

2

araçlık Zafer Korteji’yle devam etti. Belediye Başkanı Rahmi Gençer konvoyun en başında yer alarak rotayı bizzat belirledi. Konvoy Sarımsaklı, Çamlık, Sefa, Ali Çetinkaya mahalleleri ve Alibey adasından geçti.


‘ATATÜRK’ÜN SEVDİĞİ ŞARKILAR’ KONSERİNİ YÜZLERCE KİŞİ İZLEDİ 30 Ağustos kutlamaları Cumhuriyet Meydanı’nda Mesut Duran Müzik Derneği tarafından verilen ‘Atatürk’ün Sevdiği Şarkılar’ konseriyle sona erdi. 40 kişilik koronun, yaklaşık 2 saat süren konserini kalabalık bir kitle beğeniyle izledi. Konser başlamadan önce sahneye davet edilen Belediye Başkanı Rahmi Gençer, sözlerine “Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yılmaz bekçileri, selam olsun size... 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!” diyerek başladı ve Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında Ayvalık’ın üstlendiği rolün önemini vurguladı. Gençer, “Bugün Türkiye’nin Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün önünde bayraklarımızı kaldıralım. Ayvalık bugünleri özlemiş. Ayvalık’ın dört bir köşesinden büyük bir konvoyla ve coşkuyla geldik buraya. Ayvalık olarak Kurtuluş Savaşı’nı başlatıp bitirdiğimiz için gururluyuz. Biz Cumhuriyet yolundan hiç sapmadık. Dün ne diyorsak bugün de onu diyoruz. Kahraman şehitlerimize minnettarız, bugünlere onlar sayesinde geldik. İnadına Cumhuriyet, inadına laiklik!”

“Ayvalık’ımız bu 30 Ağustos’ta da devletine, milletine ve Ata’sına bütün gücüyle sahip çıktı ve çıkmaya devam edecek. Bu zafer geleneğimizi tüm mahallelerimize yayıyoruz. 30 Ağustos kortejimize bayraklarıyla katılan ve bu büyük günü coşkuyla kutlayan yüzlerce yurtsever vatandaşımıza sevgilerimi, saygılarımı ve sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.”

3


Rahmi Gençer hayırseverlere, kırsal mahallelerdeki kapalı ya da harap durumdaki okulların restore edilmesine destek vermeleri çağrısında bulundu

H

HACIVELİLER’DE ESKİ İLKOKUL ONARILARAK İKİ DERSLİKLİ EĞİTİM EVİNE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

acıveliler Mahallesi’nde Ayvalık Belediyesi’nin halkla işbirliği içinde çatısını onardığı ve restore ettirdiği eski ilkokul binası, iki derslikli Eğitim Evi olarak hizmete başladı. Anahtarı Muhtar Ayhan Uzbir’e verilen Eğitim Evi’nin açılışına Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Milli Eğitim Müdürü Erkan Bilen, Halk Eğitim Müdürü Ümit Adalıoğlu ve mahalle sakinleri katıldı.. Halk Eğitimi Merkezi’nden Nazan Süpürgeci’nin haftanın üç günü, üçer saat eğitim vereceği Eğitim Evi’nin açılışında konuşan Rahmi Gençer, Hacıveliler Mahallesi’nden hayırseverlere, kırsal mahallelerde bulunan kapalı ya da harap durumdaki okulların restore edilmesine destek olmaları çağrısında bulundu ve şöyle dedi: “Ramazan’da burada iftar verdik ve iftar sırasında mahalle sakini kadınlardan okuma yazma kursu talebi geldi. Öğrendik ki, burada kurs yapılacak yer yok. Mesai arkadaşım Nazlı Yalkınoğlu’na ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Atıl bulunan okulu restore görevini üstlendi ve gönüllü hayırseverlere ulaştı. İmece usulüyle hayat bulan Eğiti Evi’ni kültür merkezi, aşevi, düğün salonu, yemek salonu haline getireceğiz. Diğer köylere örnek olacak. Her kırsal mahallemizde köy okulu var ve atıl durumda. Hayırseverlere sesleniyorum, gelin buradaki okullarımızı önümüzdeki sezona kadar kullanılacak hale getirelim.’’ Daha sonra söz alan Kaymakam Namık Kemal Nazlı da şunları söyledi: “Osmanlı’da bir söz vardır: ‘Gidemediğin yer senin değildir.’ Buralar bizim, değerini bilelim.

Büyükşehirler insanların ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Önemli olan gönlün ihtiyaçlarını karşılamak. Yapmamız gereken buralardaki ihtiyaçları küçük dokunuşlarla yerine getirmek, sosyal alanları genişletmek. Bu şekilde umuyoruz, köye dönüşler artacak. Belediyemizin bu çabasına Halk Eğitim Merkezi’miz de destek verdi, vermeye devam edecek. Kamu gücünü de yanlarında bulacaklarını söylemek istiyorum. Keşke okuma yazma kursuna ihtiyaç olmasa, herkes okumayı okullarda öğrense diyorum.”

‘Önce insan’ ilkesiyle ve daha yaşanabilir bir Ayvalık için çalışıyorlar

B

190. ZABITA HAFTASI KUTLANDI

elediye Başkanı Rahmi Gençer 190. Zabıta Haftası nedeniyle, Ayvalık Belediyesi Zabıta Müdürlüğü’nü ziyaret etti. Gençer, kuralları hak ve adalet çerçevesinde uygulayarak hizmet ürettikleri ve ‘önce insan’ ilkesiyle daha yaşanabilir bir Ayvalık için yer ve zaman gözetmeksizin özveriyle görev yaptıkları için Zabıta memurlarını tek tek kutladı ve çalışmalarında başarılar diledi. Gençer, “Sizlerden vatandaşlarımıza güler yüz ve anlayışla davranmanızı ama yaptıkları hataları da uygun bir dille anlatmanızı istiyoruz. Ben Zabıtamızın bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da görevini layıkıyla yapacağına inanıyorum” dedi.

4


“Ne muhtarlarımıza ne de Ayvalık Belediye Meclisi’ne soruldu!”

AYVALIK BELEDİYESİ ‘PATLAMA’ YÖNTEMİYLE ÇALIŞARAK DOĞAYI KATLEDECEK ALTIN VE GÜMÜŞ MADENLERİNİ İSTEMİYOR

T

ıfıllar Mahallesi’nin sadece 190 metre uzağında ‘patlama’ yöntemiyle çalışması planlanan maden ocağına karşı çıkan Belediye Başkanı Rahmi Gençer ve kırsal mahalle muhtarları ortak bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Tıfıllar Muhtarı Mehmet Karaman, Çamoba Muhtarı Mehmet Aygören, Yeniköy Muhtarı Tekin Özcan, Akçapınar Muhtarı Yasin Ataş ve Hacıveliler Muhtarı Ayhan Uzbir katıldı. ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporu başvurusunu okuyan Rahmi Gençer, 995 hektarlık alanda gümüş ve altın hafriyatı için 2014 Ağustos ayında Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’ndan alınan 4. Grup işletme ruhsatı hakkında bilgi verdi. Gençer, “120 dönümlük bir arazi için ÇED raporu alabilmek amacıyla başvuruda bulunacaklarının duyumunu aldık. ÇED raporuna göre, madencilik hafriyat sistemiyle yapılacak ve patlama yöntemi uygulanacak. Sadece 12 hektara ruhsat alınmış ama firma isterse on yıllık süreçte 995 hektarlık alana genişleyebilecek ya da süreyi uzatabilecek. Bu süre sonunda orası maalesef çölleşecek. Kazdağları ve Kozak yaylasını özel statüyle korumak gerekirken, doğa katliamına yol açacaklar. Yapılan uygulamaları, yerel yönetime sorulmadığı için anti-demokratik buluyorum. Doğayı katledecek, bölgenin kaderini değiştirecek projelere ruhsat verilmesi ve ÇED raporu oluşturulması kararının derhal durdurulmasını muhtarlarımızla birlikte talep ediyoruz. Buraların doğal örtüsüyle korunması gerekirken, yaşamın öldürülmeye çalışılması kabul edilemez. Evet, Belediyemizden görüş alınmamıştır. Resmi yazımızı gerekli bakanlıklara en kısa sürede göndereceğiz. Yasal haklarımızı sonuna kadar, duyarlı çevre örgütleriyle birlikte savunacağız. Başta sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkesten destek bekliyoruz. Bu konuda öncülük etmeye hazırız. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin görüşlerini alacağız, yanımızda yer alacaklarını ve onlarla birlikte daha güçlü olacağımızı düşünüyorum” dedi.

Ayvalık Belediyesi kısıtlı imkanlarına rağmen her yere eşit hizmet götürmeye çalışıyor

K

RAHMİ GENÇER, KENT KONSEYİ VE MUHTARLARLA BİR ARAYA GELDİ

ent Konseyi tarafından Paşa Limanı Restoran’da düzenlenen toplantıda Belediye Başkanı Rahmi Gençer muhtarlarla buluştu. Toplantıya Kent Konseyi Başkanı Filiz Karayelli, Belediye başkan yardımcıları, daire amirleri ile merkez ve kırsal mahalle muhtarları katıldı. Açılış konuşmasını Rahmi Gençer yaptı ve şöyle dedi: “Kısıtlı imkanlarımıza karşın, kent merkezinden kırsalına kadar her yere eşit hizmet götürmeye çalışıyoruz. Konu ne olursa olsun, her türlü soruna çözüm arıyor ve gerekli kurumlarla köprü görevi görüyoruz. Örneğin BASKİ Müdürü’nü bizzat arıyorum; siyaset gözetmeksizin çözüm bulmaya çalışıyorum. Bu arada Belediye olarak, Hacıveliler köyünde atıl duran köy okulunu, hayırseverlerin desteğiyle imece usulü onarıp hizmete sunduk. Şimdi Akçapınar’daki okulda çalışıyoruz. Kaymakamlık, Milli Eğitim ve HEM ile birlikte kol kola hareket ediyoruz. Onarılan bu okullar, köylünün eğitim ve sosyal yaşamına önemli katkı sunacak. Hedefimiz, bağışçıların desteğiyle tüm köylerin okullarını onarmak... Öte yandan, Ayvalık’ta tüm mahallelerin ortak sorununun su olduğunun farkındayız. Alt yapı problemlerinin ardından bizim döşediğimiz yollarda açılan çukurlar aylarca duruyor. Bu sıkıntılara çözüm bulmaya çalışıyoruz. Siyasi ayrım yapmadan herkese eşit hizmet götürüyoruz. ‘Su patlaklarında bozulan yolları biz yapalım’ dedik; özel şirkete verildi. Oysa biz sorumluluk almaya hazırız. Çünkü halkımız Büyükşehir’in sorumluluğunda olsa bile aksayan hizmetlerin hesabını bizden soruyor.” Toplantıda muhtarlar, Altınova Mahallesi ile kırsal mahallelere çıkan anayolda can kayıplarına neden olan olumsuzluklara dikkat çekti ve çözüm bulunmasını istedi. Gençer, bunun üzerine, “Bir gün toplanalım ve İzmir Karayolları Bölge Müdürlüğü’ne gidelim. Sorunlarımızı bizzat iletelim” önerisinde bulundu. Toplantı sonunda Gençer, 12. Kültür Sanat Günleri’ne muhtarlar aracılığıyla tüm mahalle sakinlerini davet etti.

5


Su kesintilerine ve ulaşımda yaşanan sıkıntılara dikkat çekti

RAHMİ GENÇER, AYVALIK’IN SORUNLARINI BÜYÜKŞEHİR MECLİSİ’NDE DİLE GETİRDİ

B

alıkesir Büyükşehir Belediye Meclisi Ağustos ayı ikinci toplantısına katılan Belediye Başkanı Rahmi Gençer, ilçenin özellikle yaz aylarında yaşadığı sıkıntıları anlatarak, Büyükşehir’den destek istedi. Toplantı başlamadan söz alan Gençer, Ayvalık’ta yaşanan sorunları dile getirdi. Yaz aylarında nüfusun yoğunlaşmasıyla birlikte şehirde su kesintilerinin arttığına dikkat çeken ve ulaşımda da sorunlar yaşandığını vurgulayan Gençer şunları söyledi: “Yaz döneminde Ayvalık’ın nüfusu üç yüz elli binleri buluyor. Birçok bölgede günde iki saatten daha uzun süre su verilmiyor. Ayrıca otobüs seferlerinin arttırılması gerekiyor. Altmış beş yaş üstü insanlar sıcak havalarda zorluk çekiyor. Saatler daha da sıklaştırılırsa bu sorun biraz olsun çözülebilir. Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nden bu konularda gerekli çalışmaları yapmasını talep ediyorum.”

AYVALIK, AL BAYRAKLARLA VE 'SEVGİYİ HİSSEDİN AYVALIK’TASINIZ' TABELALARIYLA SÜSLENDİ

T

ürk bayraklı ve iki yıldır Ayvalık’ın sloganı olan ‘Sevgiyi hissedin Ayvalık’tasınız’ yazılı Türkçeİngilizce 50 adet tabela kentin çeşitli bölgelerindeki aydınlatma direklerine asıldı. Ayvalık Belediyesi Destek Hizmetleri Müdürlüğü tarafından hazırlanan tabelalara ilişkin olarak Belediye Başkanı Rahmi Gençer şöyle dedi: “Ayvalık canlı bir sanat ve kültür şehri olmasının yanına şimdi de bir ‘sevgi kenti’ olarak öne çıkıyor. Ayvalık, hayata bakış açısı çok farklı olsa da herkesin uyum içinde olduğu, barışa sahip çıkan insanların bir arada huzurla yaşadığı ender yerlerden biri... Kentimizin görsel gelişimine de çok önem veriyoruz. Bu konudaki gelişmeleri zaman içinde hep birlikte göreceğiz.”

6

Daha çağdaş bir görünümle hizmet verecek ve daha çok kazanacaklar

BELEDİYE 11 AYAKKABI BOYACISI İÇİN YENİ SANDIK YAPTIRDI VE SAHİPLERİNE TESLİM ETTİ

A

yvalık Belediyesi 11 ayakkabı boyacısına yeni boya sandığı dağıttı. Nostaljik ve şık görünümleriyle dikkat çeken ve Gaziantep’te yaptırılan sandıkları sahiplerine, Belediye Başkanı Rahmi Gençer verdi. Gençer, hayatlarını ayakkabı boyacılığıyla kazanan vatandaşların daha çağdaş bir görünümle hizmet vermelerini ve gelirlerini arttırmalarını hedeflediklerini söyledi. Ayvalık’ın turizm alanında Türkiye’nin ve dünyanın önemli merkezlerinden biri olduğuna dikkat çeken Rahmi Gençer, “İlçemizde ailelerinin geçimlerini ayakkabı boyacılığı yaparak sağlamaya çalışan on bir kardeşimizin derme çatma ve son derece kötü görünüm sergileyen boya sandıklarından vazgeçip, bize yakışır bir görünüm kazanmalarını istedik. Hayırlı ve uğurlu olsun” dedi.


Geçirdiği kazadan sonra İzmir’de tedavi altındaydı

24

AYVALIK MÜFTÜSÜ KARATAŞ’IN KAYBI HERKESİ ÜZDÜ

Temmuz akşamı geçirdiği trafik kazasında ağır yaralanan ve Ayvalık Devlet Hastanesi’nde yapılan ilk müdahalenin ardından durumu ağır olduğu için İzmir Ege Üniversitesi hastanesine sevk edilen Ayvalık Müftüsü Mehmet Emin Karataş, bir aydan uzun bir süre yoğun bakımda kaldıktan sonra aramızdan ayrıldı. Evli ve dört çocuk babası olan Karataş, İzmir Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi. Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Karataş’ın vefatının ardından yaptığı açıklamada, bu beklenmedik kayıptan ötürü derin bir üzüntü duyduğunu belirterek, “Merhuma Allah’tan rahmet, ailesi ve yakınlarına baş sağlığı diliyorum” dedi.

“Onların bir gülümsemesi ve heyecanı bizi fazlasıyla mutlu ediyor”

G

ÖZEL ÇOCUKLAR TESKERELERİNİ ALDI

eride bıraktığımız Mayıs ayında bir günlük vatani görevlerini yerine getiren 16 engelli Mehmetçik, Askerlik Şubesi tarafından hazırlanan teskerelerini aldı. Ayvalık Belediyesi Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğü’ne bağlı Zihinsel Engelliler Okulu ile Özel Rehabilitasyon ve Özel Zeytin Rehabilitasyon merkezlerindeki öğrencilerin Orhan Peker Sanat Galerisi’nde düzenlenen teskere töreninde; Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Garnizon Komutan Vekili Yarbay Fatih Özanalp, Milli Eğitim Müdürü Erkan Bilen, Başkan yardımcıları Gökay Bacan, Figen Güren, Ahmet Erkal, Belediye Meclis üyeleri ve engelli Mehmetçiklerin yanı sıra öğretmenler, veliler ve çok sayıda vatandaş hazır bulundu. Törende konuşan Rahmi Gençer, dört ay önce Edremit’e giderek, kahraman Mehmetçiklerin askeri üniformalarını giyen ve bir günlük vatani görevlerini büyük bir coşkuyla yerine getiren engellilerin teskere töreninde bulunmaktan duyduğu mutluluğu ifade etti. Başkan Gençer, “Onların bir gülümsemesi, heyecanlanması bizi fazlasıyla mutlu ediyor. Ailelerine ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum’’ dedi. Kaymakam Namık Kemal Nazlı da teskere töreninde yaptığı konuşmada özetle şunları söyledi: “Burada bulunan engelli gençlerimizin coşku ve heyecanına ortak olunca, güncel hayatta vatani görevini yapmamak için çürük raporu alarak askerlik görevinden kaçanlara, bunun tam bir insanlık dersi olduğunu düşünüyorum. Bu gençlerimizi yürekten kutluyorum.” Konuşmaların ardından on altı ‘özel çocuğa’ teskereleri dağıtıldı.

7


Birçok kadınımız ürettikleriyle evini geçindiriyor

AYKEP KURULUŞ YILDÖNÜMÜNÜ ŞİRİNKENT’TE KUTLADI

K

adının Sosyal Hayatını İnceleme Derneği (KASAİD) ve Kent Konseyi çatısı altında yer alan ve 8. kuruluş yılını pasta keserek kutlayan Ayvalık Kadın El Emekleri Pazarı’nın Şirinkent Sitesi’ndeki açılışına Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Kent Konseyi ve Kadının Sosyal Hayatını İnceleme Derneği Başkanı Filiz Karayelli, Şirinkent Sitesi yöneticisi Ünal Bilgin ve çok sayıda kadın hazır bulundu. Açılışa yazar Emin Çölaşan da katıldı.

Bayram ziyaretlerinde duygusal anlar yaşandı

KURBAN BAYRAMI’NDA AYVALIK BİR KEZ DAHA SEVGİYLE KUCAKLAŞTI

Pasta kesilirken kısa bir konuşma yapan ve “Zor koşullar altında hem evine bakan hem bir şeyler üreten kadınlarımızı takdir ediyorum” diyen Rahmi Gençer sözlerini şöyle sürdürdü: “Birçok kadınımız ürettikleriyle evini geçindiriyor. Ülke olarak kadınlarımıza değer vermeliyiz. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi kadın eğitilmezse o ülkede hiçbir şey olmaz. Ülkemiz zor günlerden geçiriyor. Böyle zamanlarda sizlerle moral buluyoruz. Ayrıca Ayvalık’ın tanıtımına önemli katkı sağladığınızı düşünüyorum.” Başkan Karayelli de Kent Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren Ayvalık Kadın Emeği Pazarı ve Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve İnceleme Derneği olarak kadınların sosyal, ekonomik ve siyasal hayatta kendisini göstermesinin ve var olmasının önemini vurguladı.

A

yvalık’ta Kurban Bayramı kutlamaları, bayramın ikinci gününde Garnizon Komutanlığı’nın ziyaretiyle başladı. Ziyarete Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Garnizon Komutanı Albay Aydın Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Emniyet Müdürü Fikret Bakır, Jandarma Komutanı Yüzbaşı Özay Dörttepe, Gençlik ve Spor Müdürü Cem Hamzaoğlu, Müftü Vekili ve Gömeç Müftüsü İsmail Yıldız, CHP İlçe Başkanı Ahmet Toker ve STK temsilcileri katıldı. Burada şehit aileleri ve gazilerle sohbet edildi. Daha sonra Ayvalık Devlet Hastanesi’ne geçildi. Personel, hasta ve hasta yakınlarıyla bayramlaşıldı, hastalara küçük hediyeler verildi. Ziyaretlere cezaevi ve İtfaiye Amirliği’yle devam edildi. Son olarak Emniyet Müdürlüğü’ne gidildi. Bayramda görev başında bulunan polis memurlarıyla bayramlaşıldı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Kurban Bayramı hakkındaki görüşlerini şöyle özetledi: “Bayramlarımızı Ayvalık’ta her defasında birlik ve beraberlik içinde kutluyoruz. Dört gün boyunca resmi ziyaretlerimizin yanında büyüklerimizi, şehitlerimizi, gazilerimizi ziyaret ediyoruz. Bayramlarda halkımızla daha çok buluşuyoruz. Ayvalık geleneklerine sahip çıkıyor ve çıkmaya devam edecek.” Rahmi Gençer, daha sonra Belediye Meclis üyeleri ve belediye çalışanlarıyla da bayramlaştı.

8


Önümüzdeki iki yıl boyunca yol yapımına ağırlık verilecek

AYVALIK BELEDİYESİ ARAÇ FİLOSU YENİ ALINAN 3 KAMYONLA GÜÇLENDİRİLDİ

A

yvalık Belediyesi, farklı alanlarda daha hızlı ve daha etkin hizmet vermek için filosuna son altı ayda 20 yeni araç ekledi. Bu süreçte Fen İşleri Müdürlüğü’ne bir ekskavatör, iki adet kasalı traktör, iki kepçe, üç kamyon, bir seyyar vinç alındı. Zabıta Müdürlüğü’ne iki araç, iki motosiklet, Veteriner İşleri Müdürlüğü’ne bir acil müdahale aracı, Temizlik İşleri Müdürlüğü’ne dört motosiklet, Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğü’ne ise bir evde bakım aracı ve bir cenaze nakil aracı kazandırıldı. Yeni alınan Arnes 3332 k 6X4 Havuz Kasa Damperli üç kamyon başta yol yapımı olmak üzere, inşaat malzemesi taşınmasında ve tüm nakliye hizmetlerinde kullanılacak. Yeni araçlarla teknik olarak daha da güçlendiklerini belirten

Belediye Başkanı Rahmi Gençer, bu konuda şunları söyledi: “Son altı ayda Zabıta, Sosyal Yardım İşleri, Temizlik İşleri ve son olarak Fen İşleri müdürlüklerimize, ciddi maliyetlerle araçlar aldık. Türkiye’de sayılı ilçe belediyelerinde bulunan Veteriner İşleri Müdürlüğümüzü kurduk ve teknik eksikliklerini giderdik. Artık daha hızlı hizmet sürecine giriyoruz. Son alınan kepçe ve traktörlerimizle, hiçbir müdürlüğümüz ulaşım ve teknik iş malzemesi eksikliği duymayacak. Hemen hemen bütün mahallelerimizde geçmiş yıllarda yaşanan hızlı yapılaşma ve alt yapı problemleri nedeniyle bazı yolların kullanılamaz olduğunun farkındayız. Önümüzdeki iki yıllık süreçte çalışmalarımızda özellikle yol yapımına ağırlık vereceğiz. Bütün çalışmalarımızı, en uygun maliyette olduğu için kendi araçlarımızla gerçekleştireceğiz.”

7’den 70’e herkes katıldı, 7 sporcuya madalya verildi

2.

2. DOĞA KOŞUSU YAPILDI

Ayvalık Yaz Okulu kapsamında gerçekleştirilen 2. Doğa Koşusu yapıldı. Ayvalık Belediyesi-Boğaziçi Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen ve Zeytin Çekirdekleri ile Ayvalık Atletizm Spor Kulübü’nün desteklediği koşu, Alibey Adaspor Stadı yanındaki Belediye otoparkından start aldı. 7’den 70’e herkesin katılabildiği 1200 m’lik koşu çocuk, genç ve yetişkin olmak üzere üç kategoride yapıldı. Yüze yakın sporcunun kaldığı yarışta ilk 7 sporcuya madalya, koşuyu tamamlayan tüm sporculara da başarı belgesi verildi.

9


Ayvalık bir kez daha değerleri sanatçılara ev sahipliği yaptı

12. KÜLTÜR SANAT GÜNLERİ HER ZAMANKİNDEN ZENGİN, RENKLİ VE HAREKETLİYDİ

12.

Ayvalık, Kültür Sanat Günleri 1-9 Eylül tarihleri arasında gerçekleşti. Ayvalık Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve tüm etkinliklerin ücretsiz olarak sunulduğu bu özel günlerde Ayvalık bir kez daha değerli sanatçılara ev sahipliği yaptı. Bu yıl 13 farklı mekanda müzikten edebiyata, söyleşiden resim ve fotoğraf sergilerine, tiyatrodan, dans gösterimlerine, atölye çalışmalarından panellere uzanan bir yelpazede 19 etkinlik vardı. Kültür Sanat Günleri, 1 Eylül’de Halil Başyazgan Küçükköy Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde Ara Güler’in ‘Ayvalık Fotoğrafları’ sergisi ve belgesel gösterimiyle başladı. Güler, rahatsızlığı nedeniyle açılışa katılamadı. İlk günün ikinci etkinliğinde Viyana Oda Orkestrası’nın Açık Hava Tiyatrosu’ndaki konserinde Johann Strauss ve W. Amadeus Mozart’ın polka, vals ve marşları eşliğinde İzmir Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının dansları izlendi. Mozart’ın Türk Marşı dinleyicilerden büyük alkış aldı.

Yazar Aynur Özdelibaş’ın, Şeytanın Kahvesi’ndeki ‘Türk Toplumunda Kadının Yeri ve Önemi’ başlıklı söyleşisi ile Ayvalık Açık Hava Tiyatrosu’ndaki ‘Mahşer-i Cümbüş’ün gösterisi ikinci günün etkinlikleriydi. Mahşer-i Cümbüş geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli özelliği olan doğaçlama geleneğini devam ettirdiği skeçleriyle izleyicilerden tam not aldı. Artık gelenekselleşen ‘Şiir Ayvalık’ta’ etkinliğinin onur konuğu şair, gazeteci, yayıncı, çevirmen Ataol Behramoğlu’ydu. Sanat Fabrikası’nın salonunu tıklım tıklım dolduran sanatseverler ayrıca Salih Bolat, Gülümser Çankaya, Rahmi Emeç, Cihan Oğuz, Pelin Özer ve Neslihan Yalman’ın şiirlerini, şairlerin kendi sesinden dinleme imkanı buldu. Aynı günün akşamı Açık Hava Tiyatrosu’ndaki ‘Tango ve Aşk’ başlıklı dans gösterisi yine kalabalık bir sanatsever kitlesince beğeniyle izlendi. 12. Kültür Sanat Günleri’nin önemli etkinliklerinden biri de Ayvalık Belediyesi Mesut Duran Müzik Derneği’nin konseriydi. Kanun virtüözü Selim Gönüldaş

10

şefliğindeki koroyu yüzlerce müziksever beğeniyle izledi. Türk Sanat Müziği’nin yanı sıra popüler şarkıları da seslendiren koroda 20’li yaşlardan 80’li yaş grubuna kadar 50 kişilik müzisyen, korist olarak görev yaptı.

“Ülke olarak yaşadığımız sıkıntılı günlerde sanatın bizleri besleyen bir unsur olduğunu düşünüyorum. Bu olumsuzlukları sanattan aldığımız güçle aşacağımıza inanıyorum. Kentimizin tanıtımında etkin bir rol oynayan Kültür Sanat Günleri’ni sürdürdüğümüz için mutluyuz. Bilindiği gibi, Ayvalık sanatçılar için önemli bir yer haline geldi. Sanatçılar Ayvalık’tan beslenirken, Ayvalık da sanatçılardan besleniyor. Gelin, birlik ve beraberliğimizi sanatın ışığı altında kenetlenerek gösterelim.”


Halk Kütüphanesi fuayesinde düzenlenen ve Yıldırım Alp’in eserlerinin yer aldığı Ebru sergisinin açılışına Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Halk Kütüphane Müdürü Aygül Öncel Şahin, Gençlik ve Spor Hizmetleri Müdürü Cem Hamzaoğlu katıldı. Alp sergideki çalışmalar hakkında ziyaretçileri bilgilendirdi. Sanat Fabrikası’nda, Ümit Özgültekin, Hasan Çetin, Fisun Yarkent ve Didem Oğrak’ın sahne aldığı “Bu Dünya’dan ‘Nazım’ Geçti” başlıklı müzikli şiir dinletisi yine kalabalık bir topluluk tarafından beğeniyle izlendi. Sık sık alkış alan dinletinin sonunda kısa bir konuşma yapan Rahmi Gençer, “Türkiye Cumhuriyeti son yüzyılda iki büyük değer yetiştirdi... Önderimiz, Ata’mız, Mustafa Kemal Atatürk ve Nazım Hikmet... Şiirleri sanki bugün yazılmış gibi ‘taze’ olan eşsiz sanatçımız Nazım Hikmet’i

şükranla anıyorum’’ dedi. Ayvalık Müzik Derneği’nin Sarımsaklı Özgürlük Meydanı’ndaki Türk Sanat Müziği konserinde izleyiciler üç saat boyunca sevilen şarkıları dinledi ve adeta bir müzik şöleni yaşadı. Konser ‘Bir Başkadır Benim Memleketim’ adlı şarkıyla sona erdi. Münevver Ercan’ın ‘Geçmişten Günümüze Yazma ve Oya’ sergisi Karagöz Sanat Evi’nde açıldı. Açılışta konuşan Belediye Başkanı Rahmi Gençer, gördüğü en iyi sergilerden birinde bulunmaktan duyduğu mutluluğu dile getirdi. Sanatçı Ercan, sergiye gösterilen ilgiye teşekkür etti. Alibey (Cunda) Adası İskele Meydanı’nda sahneye çıkan Karmakeş Band’in konseri de ilgi gören etkinliklerdendi. Bir televizyon yarışmasıyla kısa sürede adını duyuran grubun art arda seslendirdiği Balkan ve

11


Türkçe rock şarkıları alkışlarla karşılandı. ‘Mübadele Öncesi ve Sonrası Ayvalık’ söyleşisinde, Hüseyin Adıgüzel yaptığı araştırmalar sonucu ulaştığı verileri paylaştı ve 1923 yılından itibaren Ayvalık’ın başta nüfus, ekonomi ve siyasi yapısında yaşanan değişimleri anlattı. Adıgüzel dinleyicilerin sorularını da yanıtladı. Ses tonu ve rengi açısından babası Arif Sağ’ı andıran ve usta bir bağlama sanatçısı olan Tolga Sağ, Altınova sahilde Halk Müziği severlerle buluştu. Konseri büyük bir kalabalık, türkülere eşlik ederek izledi.

12


İzmir Devlet Opera ve Balesi’nden balerin ve baletlerin yer aldığı Smyrna Dans Project ‘Karma Balesi’, Açık Hava Tiyatrosu’nu dolduran izleyicilere keyifli bir gece yaşattı. Ekip İki farklı koreografiyle sahneye çıktı. ‘İşleri’ bugüne kadar Bern, Cenevre, New York, Washington, Paris, Londra, Roma, Münih, Stockholm, San Francisco, Berlin başta olmak üzere dünyanın dört bir köşesinde sanatseverlerin beğenisine sunulan ressam Bedri Baykam’ın Orhan Peker Sanat Galerisi’ndeki sergisi geniş ilgi gördü. Sanatçı ertesi gün de İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde düzenlenen söyleşiye katıldı ve kitaplarını imzaladı. Dünyaca ünlü piyanistimiz, devlet sanatçısı İdil Biret’in konseri en çok ilgi gören bir diğer etkinlikti. Alibey Kültür Merkezi’ni dolduran izleyiciler AIMA öğrencilerinin de sahne aldığı konserden büyük tat aldıklarını dile getirdiler ve bu tür etkinliklerin Ayvalık’ta daha sık yapılması gerektiğini vurguladılar. 12. Ayvalık Kültür Sanat Günleri’nin son etkinliği Açık Hava Tiyatrosu’ndaki TRT sanatçısı Ayşen Birgör konseriydi. Ülkemizin son dönemlerde yetiştirdiği en iyi yorumculardan biri olan Birgör sevilen şarkıları seslendirdi.

“Kültür-Sanat Günleri’nin içinde ulusal sanatçıların yanı sıra yerel sanatçıların da yer almasını önemsiyoruz. Sanatın sahibi kimse değildir, sanat halkındır. Ayvalık’ta sanat artık topluma mal olmuş durumda. Bunu Zeytin Çekirdekleri ile gerçekleştirdiğimiz eğitimlerden de görebiliyoruz. Sayın Kaymakamımızın sanata verdiği destek ve güçle birlikte, Ayvalık halkı sanatın herkes için olduğunu gözler önüne serdi. Programa gösterilen olağanüstü ilgi ve katılım bunun kanıtıdır.”

13


Oda, dernek ve esnaf temsilcileri geçmiş yıllarda olduğu gibi konvoy oluşturarak halkı selamladı

94

15 EYLÜL RUHU DÜNYA DURDUKÇA YAŞAYACAK

yıl önce düşman işgalinden kurtulan Ayvalık bu önemli günü bir kez daha büyük bir coşkuyla kutladı.

Belediye Başkanı Rahmi Gençer yaptığı konuşmada Türkiye’nin tek ve vazgeçilmez Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’ün, 30 Ağustos 1922 günü zafer yürüyüşünü başlattığını ve Türk ordusunun 15 Eylül’de Ayvalık’a ulaşarak düşmanları ülkeden püskürttüğünü söyledi. Gençer, Ayvalık’ın aynı zamanda 29 Mayıs 1919’da Kurtuluş Savaşı mücadelesini başlatan ilk kurşunun atıldığı yer olarak da yakın tarihimizde ayrı bir yere sahip olduğunu vurguladı. Şiirlerin okunması ve halk oyunları gösterileriyle devam eden kutlamalar, Ayvalık’taki çeşitli oda, dernek ve esnaf temsilcileriyle belediyeye ait araçların Ayvalık Belediye Bandosu eşliğinde yaptığı geçitle sona erdi. Kutlama çerçevesinde, akşam da Cumhuriyet Meydanı’nda Serhan Savaşkan konseri izlendi.

Fotoğraf için Suat Salgın'a teşekkür ederiz.

14

ALTINOVA 14 EYLÜL KURTULUŞ GÜNÜNÜ UNUTMADI Altınova’nın düşman işgalinden kurtuluşunun 94. yıldönümü sade bir törenle kutlandı. Altınova Cumhuriyet Meydanı’ndaki törene Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Altınova Mahallesi’nden sorumlu Başkan Yardımcısı Ahmet Erkal, belediye meclis üyeleri, gaziler, şehit aileleri ve vatandaşlar katıldı. Rahmi Gençer yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Bugün iki bayramı bir arada yaşıyoruz. Hem Kurban Bayramı hem Altınova’mızın düşman işgalinden kurtuluşunu kutluyoruz. Ülkemizin içinden geçtiği şu zorlu günlerde tarihten ders almalı, birlik-beraberlik içinde hareket etmeliyiz.” Altınova’nın düşman işgalinden kurtuluş kutlamaları, Ayvalık Belediyesi Mesut Duran Müzik Derneği’nin Cumhuriyet Meydanı’nda verdiği TSM konseriyle sona erdi.


15


1928 yılında camiye dönüştürülen Kato Panaya Kilisesi’nin (günümüzde Hayrettin Paşa Camisi) 1850 yılında Yunanlı ustalar tarafından inşa edildiğini biliyoruz. Birkaç kez yıkılan kilise 1892 yılında onarılırken, kilisenin tam karşısına Kato Panaya Metropoliti için de aynı mermer ve kesme sarımsak taşları kullanılarak bir konut yapılmış. Mübadele yıllarında bir süre polis karakolu olarak kullanılan binanın mülkiyeti daha sonra sivillere geçmiş. Kato Panaya papazının evi ve evin bugünkü sahiplerinin öyküsünü dinlemek üzere, hala konut olarak kullanılan bu görkemli yapının cümle kapısının önündeyim. Dönemin mimari işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olan kemerli, çift kanatlı ahşap kapı, insana öylesine tepeden bakıyor ki, açıldığında onu itip, içeri girmeye gücümün yetmeyeceğini düşünüyorum. Zili çalıyorum. Kolayca açılan kapıdan içeri giriyorum. Dergimizin de sıkı takipçilerinden olan Perihan-Orhan Kocabıçak çifti, beni evlerinin salonuna buyur ediyor. Kısa bir sohbetin ardından birlikte evi dolaşmaya başlıyoruz. Orhan Kocabıçak bütün bir öyküyü en başından anlatmaya koyuluyor... 16

ORHAN KOCABIÇAK 82 YILDIR KATO PANAYA METROPOLİTİ İÇİN YAPILAN EVDE YAŞIYOR

-B

aba tarafı atalarımdan biri müftü olarak Konya’dan Midilli’ye tayin ediliyor. Dedem orada dünyaya geliyor. Babam Mustafa Namık, Midilli’de çok güzel arazilerimizin olduğunu, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraştıklarını, sandallarla Anadolu’ya hayvan ticareti yaptıklarını anlatırdı. Babam, aynı zamanda eğitimli bir adam. “O zamanlar okumak çok önemliydi!” derdi. Meslek olarak polisliği seçiyor. Mustafa Cömert’in kızı Fatma ile evlenen babam, genç eşini Midilli’de bırakarak görevle Ayvalık’a geliyor. Savaş o sırada hala sürmekte. Daha Yunanlıyı denize dökmemişiz. Ayvalık ise karmakarışık bir durumda. Bu şartlar altında görevini yapamayacağını anlayınca önce Küçükkuyu taraflarına, ardından da Manisa’ya gidiyor. Fırınlarda çalışıp, karnını doyuruyor. Bir süre sonra İzmir’de Türklerin kontrolündeki Kantar Karakolu’nda göreve başlıyor. Bu arada Midilli’de neler oluyor? Annemin babası Mustafa Cömert, Hac dönüşü gemide ölüyor. Denizcilik yasaları gereği cenazesi denize bırakılıyor. Ağalık, aile reisliği oğlu Bekir Cömert’e kalıyor. Ne var ki, o günün yasalarına göre kız çocuklarının mirastan pay

Gülbeniz Şentay

alamayacağını bilen dedem Mustafa Cömert hakkaniyetli bir insan. Ölümünden önce mal varlığını adil bir şekilde çocuklarına dağıtmış durumda. Bu sayede anneme epeyce bir miras kalıyor. Babam ise o sırada hala Türkiye’de. Bunun üzerine annem haklarını kaybetmesin, ‘sahipli’ kadın olsun diye hoca nikahıyla amcamla evlendiriliyor. Mübadelenin ardından amcam annemi Ayvalık’ta babama teslim ediyor. Yıl 1924… Yani böyle çok ilginç denecek şeyler yaşanıyor o yıllarda. GAZİ İLKOKULU’NUN ARKASINDAKİ METRUK BARAKA İNSAN İSKELETLERİYLE DOLUYDU Hemen herkes gibi babam, amcalarım da pek bir şey getiremiyorlar Midilli’den gelirken... Fakat oradaki malları karşılığı buradan emlak ve zeytinlik alıyorlar. Bu sayede biz ailece hiç yoksulluk çekmeden yaşamımızı sürdürebiliyoruz. Ne var ki, annem bütün haklarını kaybediyor çünkü geri döneceğimize inanan anneannem, annemin mülklerinin tapularını saklıyor, kimseye göstermiyor. Tapu karşılığı mal dağıtımı bitip, geri dönülmeyeceğini anladıktan sonra tapuları ortaya çıkarıyor ve babama, “Haydi! Alalım mallarımızı!” diyor. Ama tabii ki


yaşamaya başlıyoruz… Beni hemen karşımızdaki Gazi İlkokulu’na yazdırıyorlar. Okulun arkasındaki iki ek bina, ben öğrenciyken metruk bir yerdi. Sonra dersliğe çevrildi. İşte bu binaların bahçesinde tahtalarla örülmüş, kapısızpenceresiz barakamsı bir şey bulunuyordu. Çürüyen tahtalarını çoluk-çocuk sökünce korkunç bir manzarayla karşılaşıldı. İçerisi insan iskeletleriyle doluydu. Öldürüp öldürüp insanları oraya atmışlardı. Yeni mezarlığın arka taraflarına gömülen iskeletlerin at arabalarıyla okuldan taşınışını dün gibi hatırlıyorum. “OĞLUM, ALACAĞIN MAAŞIN İKİ KATINI VEREYİM, GİTME!”

iş işten geçmiş oluyor. Babam bir umut, zeytinlik dağıtımıyla görevli Hüseyin Önen’e (Eczacı Zeki Önen’in babası) gidiyor. “Yahu! Eşimin üstüne kayıtlı bu kadar mal-mülk var ama hiçbir şey alamadık. Ne yapacağız şimdi?” diye soruyor. Hüseyin Önen’in cevabı, “Namık sahipsiz bir zeytinlik bul, hemen orasını sana vereyim!” oluyor. Maden yolu üzerinde, Türközü köyünün yakınındaki beş yüz ağaçlık zeytinlik bu şekilde ailemize veriliyor.

80 yıl önce çekilen bu fotoğrafta Girit’ten gelen ve Ayvalık’a yerleşen 1912 Kandiye doğumlu Halime Bilal ile 1906 Resmo doğumlu İbrahim Karyot çifti çocuklarıyla…

Karakolun taşınmasının ardından ise amcam Musa Kocabıçak, Kato Panaya Metropoliti için yapılan bu evi satın alıyor ve yerleşiyor. Annemin kız kardeşiyle evli olan amcama bu evin alımı sırasında Cömert ailesinin yardımcı olduğunu sanıyorum çünkü amcalarım da baba tarafından fazla bir şey getirememişlerdi. 1928 yılında ben dünyaya geliyorum. Doğumdan üç ay sonra annem, on sekiz yaşında veremden vefat ediyor. Beni yengelerim, anneannem, babaannem büyütüyor. Bir de bakıcı tutuyorlar. Otuz beş yaşında dul kalan babam bir daha hiç evlenmiyor. Ben altı yaşındayken yani 1934 yılında babam papazın evini amcamdan satın alıyor. Burada

Yine hatırlıyorum da, o günlerdeki en büyük eğlencemiz okulun avlusunun ortasındaki çan kulesiydi. Kulenin dört ayrı kapısı vardı. Dört ayrı kapıdan, dört ayrı merdivenle döne döne yukarı çıkar, etrafı seyrederdik. Kulenin bütün ek yerleri kükürt ağırlıklı bir şeyle yapılmıştı. Kibriti çaktık mı, ortalık kükürt kokusunda geçilmezdi. Yani 1936 yılında kule ayaktaydı, yıkılmamıştı ama çanı yoktu. Garip olan şu ki, öksüz bir çocuktum ama krallar gibi bir hayatım vardı. Akrabalardan kim et pişirse, kim tatlı yapsa beni çağırır, “Orhan, bu akşam bizdesin!” derdi. Ortaokulu Ayvalık’ta okudum ama lise yoktu. Babam beni İzmir’e yolladı. Ticaret liselilerin kırmızı şeritli şapkaları vardı ve ben onlara bayılıyordum. Hiç düşünmeden Ticaret Lisesi’ne yazıldım. Lise bitince Yüksek Ticaret ve Ekonomi’de okudum, Maliye Bölümü’nden mezun oldum. Yıl 1956’ydı. Diplomamı almaya nişanlım Perihan’la gitmiştim ve bütün arkadaşlarım gibi ben de banka sektöründe çalışmayı düşünüyordum. Ancak babam, “Oğlum, alacağın maaşın iki katını vereyim, gitme! Ben artık yaşlandım. Bu mallara bakamam!” deyince bankacılıktan vazgeçtim. Gelin görün ki, daha sonra kendimi Ziraat Bankası’nda buldum ve uzun yıllar çalıştığım bu bankanın Altınova şubesinden emekli oldum. Hala ülkemizde yüksek tahsilli insan sayısı çok azdı çünkü. Yine o yıllarda yedek öğretmenlik yaptım, Ayvalık Ticaret Odası Genel

17


Bu fotoğraf 1922 yılı yazında, Midilli’de Arap Basri’nin (Basri Külçe) kuyumcu dükkanında çekildi. (Soldan sağa) Ayaktakiler: Kolonyalı Hüsnü Bey (Boran), M. Namık Kocabıçak (Orhan Kocabıçak’ın babası), Ali Cömert, Fehmi Sabuncugil. Oturanlar: Adil Rifatoğlu, Adil Madra, Basri Akın Sekreterliği görevinde bulundum. Emeklilik yaşım geldiğinde beni bırakmak istemediler. Siyasetçi Ateş Amiklioğlu’nun yardımıyla emekli olabildim. İÇİ TAMAMEN SIRLANMIŞ OLAN SARNICA, EVİN TAŞ OLUKLARINDAN SU AKARDI Dile kolay, tam seksen iki yıldır bu evde yaşıyorum. Zemin ve üst kat olarak inşa edilen binanın kilisenin papazına ait olduğu mimari ögelerden ve salonda yer alan fakat geri döndürmeyi başaramadığımız Meryem Ana ikonundan da anlaşılıyordu. Cümle kapısından girdiğinizde sizi üst kata çıkan on basamaklı geniş bir merdiven karşılar. Merdivenin basamakları yekpare sarımsak taşındandır. Trabzanlar pirinçtir. Zemin kata gördüğünüz gibi merdivenin

18

solundan giriliyor. Zemin kat kemerlerle süslüdür. Üst kattaki odaların ara duvarları bu kemerlerin üzerinde yükselir. Zeytinyağı imalathanemin ve atölyemin yer aldığı zemin katta ayrıca bir banyo, bir tuvalet, büyükçe bir salon ile kemer boşluklarının çepeçevre sardığı devasa sarnıç bulunuyor. O günün koşullarında böyle bir sarnıcın nasıl yapıldığı hala bir sır. O nedenle sarnıçtan söz etmek istiyorum biraz... Üst kattaki büyük holün mermerlerinin altı olduğu gibi sarnıçtır. İçi tamamen sırlanmış olan sarnıca, evin taş oluklarından su akardı. Ben çocukken sarnıcın holdeki mermer kapağını kaldırır, maşrapayla su alırdık. Aşağıdaki tulumbayla da yukarıya su basardık. Tulumbanın yanındaki çeşmeyi ise bütün mahalleli kullanırdı. Sinemaya giderken

kapıyı açık bırakırdık. Konu-komşu gelir, su alırdı. Evlere şebeke suyu verilince, rutubet yapar endişesiyle sarnıç iptal edildi. Arka sokağa dek uzanan bahçesi, bahçe kapısıyla zemin kat hakkında anlatacaklarım bu kadar sanırım. Gelelim yaşam alanımız olan ikinci kata… Girişteki merdivenler sizi hemen hole taşır. Odalar ile salonun kapıları sağlı sollu bu hole açılır. Karşı duvarda boydan boya ve tavana kadar uzanan Fransız tarzı ahşap dolabı yüklük olarak kullanıyoruz. Sadece siliyor ve vernikleyerek dokusunu koruyoruz. Yine bu katta mutfak, banyotuvalet, geniş bir balkon ile üst teras yer alıyor. Öyle bir ev inşa etmişler ki… Evin duvar kalınlıkları altmış beş santimetre. Sıcağa da soğuğa da


PERİHAN KOCABIÇAK: BİZİM AİLEDE YİRMİ YAŞINA GELEN KIZ EVLENDİRİLİRDİ

-B

en 1936 yılında Ayvalık’ta doğdum. Anne ve baba tarafım Girit mübadili. Dedem Girit’te gümrük muhafaza memuruymuş. Hep beyaz elbiseler giyerlermiş. Dikiş makinelerinin olmadığı o yıllarda anneannem Fatma Kandiye, dedemin beyaz takımlarını elde dikermiş.

“Şimdi seksen sekiz yaşındayım. 1957’de evlendiğim Perihan Hanım’la elli dokuz yıllık birlikteliğimiz bu evde büyük bir mutlulukla sürüyor. İki kızımız, bir oğlumuz var. Hiçbir sağlık sorunu yaşamamamı eşim Perihan’a borçluyum. Her şeyim onun kontrolündedir. Bundan da çok memnunum. Perhiz nedir, bilmem. Evimin bütün alış-verişini ben yaparım. Çok hızlı yürürüm. Hep hareket halindeyim. Bulmaca çözmeye bayılırım. Evdeki ufak-tefek tamiratları da kendim yaparım, usta çağırmam. 1969 yılında babamın vefatıyla bana kalan, mülkiyeti bugün oğlum ait olan bu evde yaşayıp gidiyoruz.” geçit vermiyor yani. Bakın yerden altı buçuk metre yükseğe, cümle kapısının üzerine ve tam onun karşısına denk gelecek biçimde birer pencere koymuşlar. Kanatlarını açtınız mı, ooh, adeta klima! Odaların ahşap tavanına yerleştirilen ters huni şeklindeki mekanizma ise içeride, kötü bir örnek olacak ama, bir sigara yaksanız, dumanını anında emiyor. Aspiratör gibi çalışıyorlar. Tabii biz onların ağzını tıkadık şimdi. Ne bileyim, adamlar bir parke döşemişler, kemik gibi. Öyle sağlam. Haliyle binanın bakımı çok zor. Anıtlar Kurulu ile işiniz bitmiyor. Fakat oğlum da çok meraklı. Evi elektrik düğmelerinden, kapı kilitlerine kadar olduğu gibi korumaya çalışıyor.

Anneannem Girit’te Rumlarla kardeş gibi yaşadıklarını anlatır, batı kültürünü onlardan edindiklerini söylerdi. Giritli, mazbut bir aileydik. On iki yaşında Ayvalık’a gelen annem, başı açık gezmezdi. Önünde tül bulunan şapkalar takardı. Modern giysiler giyerdi. Bu anlamda geriye dönüp baktığımda anneanneme hak veriyorum. Torununun torununu görme şansına erişen anneannemi burada rahmetle anmak istiyorum. Babam İbrahim Engiz Ayvalık’ta bakkal dükkanı işletirdi. Çok akıllı bir kadın olan annemle birlikte biz beş kız kardeşi büyütüp, topluma kazandırdılar. Ortaokul mezunuyum. Başarılı bir öğrenciydim fakat burada lise yoktu. O nedenle öğrenimime devam edemedim. Ne var ki, ortaokulda muhteşem bir Fransızca öğretmenimiz vardı. Okulu bitirdiğimizde bizler Fransızca konuşabiliyorduk. Sabahat öğretmen bana Türkçeye çevirmem için bir kitap vermişti. Çevirimin beğenilmesiyle cesaretlendim ve Fransızca dersleri vermeye başladım. Hem kendime bir meşgale bulmuştum hem de para kazanıyordum. Öğrencilerim evime gelirlerdi. Doğrusu bütçemize epeyce katkı sağlamıştı bu dersler. Nişanlanıncaya dek ders vermeyi sürdürdüm. Bizim ailede yirmi yaşına gelen kız evlendirilirdi. Annem, “İbrahim, niye kızları evlendirmekte acele ediyorsun?” dediğinde, babam şöyle cevap verirdi: “Halime! At binerken, kız istenirken!..” İkişer yıl arayla hepimizi evlendirdi babam. Hepimiz telli-duvaklı

çıktık evden. Giderken yanımızda sadece çeyizimizi değil, hayatımız boyunca bize yol gösterecek baba nasihatlerini de götürdük. Hiç unutmam, bir gün babam bizi yanına çağırdı. Elinde zeytin dallarından yaptığı bir deste vardı. Desteden bir çomak çekip çıkardı, bana verdi: “Bunu kırar mısın kızım?” Aldım, kolayca kırdım. Bu kez bütün bir desteyi uzattı: “Bunu da kır bakalım!” Kıramadım tabii... Ayağa kalktı, hepimize hitaben, “Bakın, birlikten kuvvet doğar. Kilit gibi olacaksınız! Tek olursanız, işte böyle kırılır gidersiniz!” dedi. Babam bize bağlılığı, insanları sevmeyi, onları olduğu gibi kabullenmeyi öğretti. Beş kız kardeş birbirimize kenetlenmişsek, eşlerimize böylesine sarılmışsak, bunda babamın payı büyüktür. Ne annemin, ne babamın ne de on dört yıl aynı çatı altında yaşadığım kayınpederim Mustafa Namık Kocabıçak’ın yeri dolmadı. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

19


Ayvalık Yazıları HÜSEYİN GÜVEN yaverbey15@gmail.com

Bizim zamanımızda…

G

enç kuşaklar; “Bizim zamanımızda…” diye başlayan konuşmaları pek sevmezler. Çünkü anlatıcı ya da konuşucuya göre onların zamanı hep, yaşanıyor olandan daha iyi, daha mutlu dönemlerdir. Oysa o zamanlarda da bireysel ya da toplumsal olarak ‘o zaman’ın öncesine göre değişimler, acılar, uyumsuzluklar, mutsuzluklar yaşanmıştır. Ama bellek bağışlayıcıdır. Uzun süredir görüşmediğiniz, yaşıtınız olan bir dostunuzla oturun, sohbet edin. Göreceksiniz ki çoğunlukla; mahalle, okul, çocukluk, gençlik dönemlerine dair birlikte güldüğünüz, mutlu olduğunuz anılar, kaçamaklar, küçük haylazlıklar, masum şakalar, ilk aşklar hatırlanacaktır. 20. yüzyılın son çeyreği ile özellikle 21. yüzyılın, şu içinde yaşıyor olduğumuz ilk çeyreğindeki süreçte; dünyada, ülkemizde, toplumumuzda, insanımızda olan ve süregiden değişimleri düşünecek olursak, “Bizim zamanımızda…” diye başlayan anlatımlarda kaçınılmaz olarak kendini gösteren eskiye özlemin altındaki gerçeklik payını daha iyi hissederiz sanırım. Bu topraklarda neredeyse 800 yıldır yaşıyor olmamıza rağmen kanımızdaki ‘göçer’likten dolayı bizim bir ‘soyağacı’ geleneğimiz oluşmamıştır. Örneğin; bu satırları okuyorsanız ve evinizde hala hayatta olan bir ya da birden fazla aile büyüğünüz varsa, onlara bir sorun bakalım kendi büyükanne ve büyükbabalarının, yani sizlerin de soylarından geldiğiniz büyük atalarınızın isimlerini hatırlıyorlar mı? Ben sevgili babam sağken onu bu konuda epey zorlamış ve uzun hatırlama çabalarından sonra babamın dedesinin adının Şaban olduğunu öğrenebilmiştim. (Babamın babasının adını bilmememe zaten imkan yok, 65 yıldır aynı adı onurla taşıyorum.) Yine sağlığında anneme de aynı soruları yönelttim ve anneannemin babasının adının Osman olduğunu öğrendim. “İyi, öğrendin de ne oldu?” diyeceksiniz. Ne oldu biliyor musunuz? İki büyük dedem aniden aramıza katıldı, artık yaşıyor olmasalar bile ‘yaşamış’ oldular. İzleri kaldı. Diğer büyükanne ve büyükbabalarım ise üstat Timur Selçuk’un bestelediği, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın o unutulmaz ‘Ayrılanlar İçin’ şiirinin dizelerinde söz edildiği gibi ‘hiç yaşamamışçasına… hiç sevmemişçesine…” unutuldular ve zamanın kara deliğinde yok oldular. Ayvalık’ta doğan, bebekliğini, çocukluğunu ilk gençliğini, delikanlılığını Ayvalık’ta yaşayan, sonraki yıllarda da hayat

20

kendisini nereye sürüklemiş olursa olsun Ayvalık’la, fiziki ve gönül bağını hiçbir zaman koparmamış bir hemşehriniz olarak bugünün Türkiye’si, toplumu ve insanına 65 yaşının penceresinden bakınca “Bizim zamanımıza…” yoğun bir özlem duymamama imkan yok. O dönemlerdeki herkesi, her köşeyi, her şeyi hatırlıyorum. Mahallemizin, her biri sanki adı konulmamış bir ortak yaşamın sorumluluğuyla hangi evin olursa olsun çocuklarına sahip çıkan, koruyan komşularımızın, birçoğuyla ilişkimizi hala aynı sıcaklıkla sürdürdüğümüz mahalle ve okul arkadaşlarımın, esnafımızın, öğretmenlerimizin, itfaiyecilerimizin, zeytincilerimizin, sinemacılarımızın, zenginimizin, yoksulumuzun, balıkçılarımızın, şoförlerimiz ve biletçilerimizin, çeşitli özel ve devlet kurumlarında görev yapan büyüklerimizin, doktorlarımızla, tüccarlarımız ve emekçilerimizin, zanaatkarlarımızın… belleğimde ayrı ayrı ama hepsi özel, hepsi de kendine özel yerleri var. Sinemalarımızı, denizimizi, bahçeden toplanılan, musluk suyuyla yıkanıp yenen domatesi, şeftaliyi… Üç Kayalar’ın üzerinde ilkel ama bizim eserimiz olan kamışlarla balık tutmayı, o balıkların büyük bir kısmını mahallede yolumuzu gözleyen, her birini doğdukları andan itibaren tanıdığımız kedilere dağıtmayı… Bir küheylanın derisindeki titreşimler gibi denizin yüzeyini ürperten imbatını, kuzeyden ‘dört nala’ kopup gelen, körfezi ‘deli dalgalar’la boyayan poyrazını… Ramazan’da İhsan beyin fırınının önündeki insanlarla paylaşılan bir huzur duygusuyla pide kuyruğuna girmeyi… Kapri’sini, Çamlık’ını, Sarımsaklı’sını, Cunda’sını… unutmama imkan var mı? Biliyorum; zamanın durdurulamaz akışı içinde hep eskiler ve yeniler, gelenler ve gidenler, yaşamış ve yaşayacak olanlar ve bunun sonucunda her zaman; “Bizim zamanımızda…” diye anlatanlar olacak. Ve bu satırları okurken olduğunu tahmin ettiğim gibi, içlerindeki bastırılmış sıkıntıyı saygı örtüsü altında gizleyerek gizli gülümsemelerle “Başladı yine…” diye dinleyenler de olacak. Onların da, bizim artık var olmadığımız bir gelecekte kendilerini “Bizim zamanımızda…” diye konuşurken bulacaklarından eminim. Gelin; eski mahallemizi ve insanlarımızı anlatma niyetiyle başladığım ama Ayvalık özleminin elimden koparıp aldığı bu yazıyı Yıldırım Gürses’in o unutulmaz şarkısıyla noktalayalım: “Yine mevsimler dönecek… yine yapraklar düşecek… giden gençliğimiz geri dönmeyecek.”


Geçen sayımızda paylaştığımız Göksel Kantarcı’nın gözünden ‘Denizden Ayvalık’ fotoğrafları çok beğenildi. Belgesel tadındaki bu fotoğrafların ikinci bölümünü sunuyoruz. Yine pırıltılı bir denizle dudak dudağa ve aydınlık bir gökyüzünün altında uzanıp giden şahane bir kıyı, benzersiz Ayvalık evleri, boy boy/renk renk tekneler ve tepelerde deniz gibi dalgalanan çam ağaçları selamlıyor bizleri...

DENİZDEN AYVALIK/2

21


DENÄ°ZDEN A

22


AYVALIK/2

23


OLCAY AYBAR DOĞDUĞU KENT AYVALIK’I EN ÖZEL KÖŞELERİ VE BÜTÜN GÜZELLİKLERİYLE TUVALİNE AKTARDI

B

alkan Harbi (1912) çıkınca ailece Midilli’den kaçıp Çandarlı’ya göç eden ve ardından İzmir’e geçen toprak adamı ‘Osman Dayı’ sonunda Ayvalık’a yerleşmeye karar verdi. Orada balıkçılık da yapacaktı. Oğlu İbrahim Fuat ise ticarete yatkındı. Ayvalık’a ilk bisikleti ve motosikleti getirdi. Bisikletlerin bakım ve tamirlerini yapıyor, isteyenlere kiralıyordu.

‘Bisikletçi İbrahim’ Soyadı Kanunu’ndan sonra İbrahim Aybar adıyla aynı zamanda Ayvalık Halkevi’nin usta aktörlerinden biri olarak tanındı. Bu arada Fatma Hanım’la evlenmişti. Mutlu bir çifttiler. Ne var ki, mutluluklarını pekiştirecek çocuklarını birkaç aylıkken art arda yitirmek onları çok üzdü. Sonunda Dr. Fazıl Doğan’ın duruma müdahale etmesiyle, İbrahim-Fatma Aybar ilk sağlıklı bebekleri Sevim’i kucaklarına aldılar. Onu Olcay, Aysın ve Ertan izledi. 1933 yılında Ayvalık’ta dünyaya gelen ve Fethiye Mahallesi’nde büyüyen Olcay Aybar, İstiklal İlkokulu’nda ve Ayvalık Ortaokulu’nda okudu. Gerçek bir aydın olan babasının teşvikiyle erken yaşlarda resimle ve müzikle tanıştı. Çünkü gözlerini sanatı önemseyen ve neredeyse sanatla yatıp-kalkan insanlarla dolu Halkevi ortamına açmıştı. İbrahim Aybar oğlu Olcay’a resim ve müzik dersleri aldırdı. Genç adam klarnette giderek ustalaşıyordu ama aklı resimdeydi. Şansı yardım etti ve bir süre Ayvalık’ta yaşayan ressam/heykeltraş Fuat Mensi’den hem yağlıboya hem de suluboya tekniklerini öğrenme imkanı buldu. Dergimizin Mayıs 2016 tarihli 21. sayısında geniş şekilde tanıttığımız Fuat Mensi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonları ve 1944 depremine denk

gelen zaman diliminde Ayvalık’ta yaşamıştı. Olcay Aybar, henüz çok küçük yaşlardayken usta ressamı, babasıyla birlikte gittiği Halkevi’nde tanıdı; ondan resim konusunda çok şey öğrendi. YAZ AYLARINI AYVALIK’TA, ÇAMLIK’TAKİ EVİNDE GEÇİRDİ Olcay Aybar, ortaokuldan sonra Kuleli Askeri Lisesi’nde okumak için Ayvalık’tan ayrıldı. 1956 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu ve Ankara’da sınıf okuluna gitti. Yurt içinde ve yurt dışında (ABD 1959-1960, New Orleans. 1966 Roma. 1972-1974 Belçika) uzun yıllar çeşitli görevler üstlendi. 1982 yılında albay rütbesiyle emekli oldu ve İzmir’e taşındı. İzmir’i seçmesinin iki nedeni vardı: Birincisi, İzmir emekliler için daha rahat bir kentti. İkincisi, Ayvalık’a yakındı. Yaz aylarını Ayvalık’ta, Çamlık’taki evinde geçiren Olcay Aybar resimden hiçbir zaman vazgeçmedi. Ahmet Yorulmaz’ın deyimiyle, ‘fırçasını karakalemini ihmal etmeden’ zamanının önemli bir bölümünü resim yapmaya ayırdı. Gerçek bir Ayvalık tutkunu olduğu için doğduğu kenti en özel köşeleri ve kendine özgü güzellikleriyle tuvaline aktardı. Kişisel sergiler açtı, karma sergilere katıldı, kitap kapakları yaptı.

Olcay Aybar

Olcay Aybar eşi Süheyla Hanım’la birlikte mutlu bir emeklilik dönemi yaşarken beklenmedik bir anda rahatsızlandı. Yakalandığı akciğer kanserinden kurtulamayarak 2008 yılında hayata gözlerini yumdu. Ayvalık’ta, atalarının yanında toprağa verildi.

Hem balıkçı hem toprak adamı olan Osman Dayı’nın torunu, bisikletçi ve aktör İbrahim Aybar’ın oğlu, ekonomi profesörü Sedat Aybar’ın babası; asker/ressam Olcay Aybar gerçek bir Ayvalık sevdalısıydı. Arkasında hepsi birbirinden değerli çok sayıda Ayvalık resmi bırakan Olcay Aybar’ı oğlu Sedat Aybar’a sorduk. Kişiliği ve sanatı hakkında çok doyurucu, gayet sıcak ve aynı zamanda sosyolojik değer taşıyan cevaplar aldık. Sedat Aybar’ın anlattıklarını, hiç araya girmeden paylaşıyoruz.

AYVALIK’A YAKLAŞTIĞINDA OLCAY AYBAR’IN YÜZÜNE BİR MUTLULUK OTURURDU

-O

lcay Aybar için Ayvalık’ta dünyaya gelmiş olmanın pek çok avantajı vardı: Deniz, güneş, zeytin ve daha pek çok zenginlik... Antik dönemlerden beri medeniyetlerin beşiği olmuş bir coğrafya... Sanat, edebiyat, kültür merkezi Ayvalık... O, bu zengin doğa ve kültürün buluştuğu yerde doğmuş olmanın getirdiği ayrıcalıkların farkında olarak yaşadı. Dünyanın pek çok yerinde bulunmuş, o kültürel ortamlardan beslenmiş olmasına rağmen, Ayvalık onun için en önemli yerdi. Ayvalık’a her dönüşü içinde bir coşku seli yaratırdı. Bir keresinde bu mutluluğun aslında bu coğrafyanın insanlarıyla bağlantılı olduğunu

24

anlatmış, “Buraların insanı güleçtir, merttir. Sert değildir, cesurdur, yardım severdir” demişti. Ayvalık’a yaklaşınca yüzüne bir mutluluk otururdu. Ayvalık onun kuşağındaki gençlere pek çok imkan sunan bir yerdi. Kurtuluş Savaşı bitmiş, yurt işgalci emperyalistlerden temizlenmiş, toplumsal atılım yapma zamanı gelmişti. Halkevleri kurulmuş, yaygın bir eğitim atağı başlamıştı. Ve Ayvalık genç cumhuriyetin çağdaş uygarlık yolunda sunduğu kazanımları daha en başta kabul etmişti. Hem tarihi dokusu, hem adalardan mübadele yoluyla gelenlerin yanlarında getirdiği göçmen


enerjisi, hem de doğasının güzelliği, yeniliklere açık oluşuyla Ayvalık’ta doğmuş olmak Olcay Aybar’a daha baştan bir ayrıcalık tanımıştı. Ayvalık’taki ortam özellikle Halkevi deneyimi etrafında hareketliydi. Müzik, resim, tiyatro gibi sanat faaliyetleri bakımından Ayvalık Halkevi bir hayli başarılıydı. Bu faaliyetlere daha en baştan itibaren geniş halk kesimlerinin katılımı sağlanıyor, doğal olarak, Ayvalıklı çocuklar da bu canlılıktan faydalanıyordu. Halkevi’nde ayrıca, şimdilerde daha çok varlıklı kesimlere ait olan tenis, jimnastik gibi bireysel sporlar yapılıyordu. Olcay Aybar da daha ilk başlardan itibaren, babasının teşvikiyle bisiklet, koşu, disk, cirit ve gülle gibi spor faaliyetlerine katıldı. Sporculuğu ona ileride pek çok kapıyı da açacaktı. Olcay Aybar, Halkevi’nde resim ve müzik atölyelerine devam etti. Hocalarının yetiştirdiği müzisyenler arasında dünyaca ünlü olanlar vardı. Örneğin piyanist Fazıl Say’ın hocası Kamuran Gündemir... Olcay Aybar, ilk müzik ve resim eğitimini orada alırken aynı zamanda babası İbrahim Aybar’ın yönettiği ve başrol oynadığı pek çok oyunda görev aldı. Bunların arasında Şekspir’den Nazım Hikmet’e önemli yazarların eserleri de vardı. Toplumcu olduğunu gururla söyleyen bir babanın oğlu olarak Olcay Aybar ve kardeşleri bu sanatsal faaliyetlerin uzağında kalmadı, kalamadı. BABA İBRAHİM AYBAR OKUMAYA VE BİLGİYE ÇOK ÖNEM VEREN AYDIN BİR KİŞİYDİ Sanatçı olmak bütünlüklü bir eylemdir. Her sanatçı belki belli alanda uzmanlaşır ama genel olarak sanatçılar uzmanı oldukları sanat alanının dışında başka alanlara da duyarlıdırlar. Olcay Aybar da bu anlamda bir istisna değildi. Evet, resim onun için her zaman ön planda olan, kendini ifade edebildiği en önemli sanat alanıydı ama müzik de vazgeçilmezdi. Sanki biri diğerini besliyordu. Hayatı boyunca hangi sanat dalının onun için daha önemli olduğu konusunda etrafındakilere hiçbir zaman tam anlamıyla bir ipucu vermedi; ta ki ileri yaşlarda çok sevdiği klarnet ve saksafondan uzaklaşmak zorunda kalıncaya kadar... O dönemden sonra sadece resme yoğunlaştı. Ayrıca el becerisi gerektiren her alanda son derece maharetliydi. Heykel, vitray, ağaç işi çalışmaları da yaptı. Olcay Aybar’ın çok yönlü kişiliğini babası İbrahim Aybar’dan aldığı söylenebilir. Babası okumaya ve bilgiye çok önem veren aydın bir kişiydi. Midilli, Skopelos doğumlu, mülteci, mübadil. Orada ortaokulu bitirmiş, Gymnasium’a başlamıştı. İşler sonra kötü gitmiş ve ailece Anadolu’ya kaçmışlardı. Mübadillik bu kaçış ve mültecilikten sonraydı... Okur-yazar olmak Anadolu’da İbrahim Aybar’ın işine yaradı; hem ailenin gelişmesi hem de daha sonraki hayatta ‘tutunabilmek’ için... Olcay Aybar’ın annesi Fatma Hanım da son derece yetenekli bir ud sanatçısıydı. Resimle ilgili daha çok konuşacağız ama önce o genç cumhuriyetin imkanlarından ve tabii ki gençlere sunduğu eğitim fırsatlarından söz edelim. Çocukluk yılları İkinci Dünya Savaşı’na denk gelen ve ‘karne ile dağıtılan ekmek’ gerçeğini yaşayan Olcay Aybar kuşağı, en ufak fırsatı büyük kazanımlara çevirme konusunda deneyimli ve ataktı. Ayvalık gibi Anadolu’nun daha avantajlı coğrafyasında da, okumak isteyenler için

25


genç cumhuriyetin o günlerde sunduğu imkanlar kısıtlıydı. Lise eğitiminin ‘lüks’ sayıldığı bir dönemde bir üniversitede okumak bir-iki büyük şehir dışında neredeyse imkansızdı. Ayvalık gibi yerlerde az gelirli ailelerin çocuklarının okuması için önlerinde iki seçenek bulunuyordu: Öğretmen okulları ve askeri okullar. Genç cumhuriyet ihtiyaç duyduğu eğitilmiş insan

gücüne kavuşacak, böylece Atatürk devrimleri daha da yaygınlaşacaktı. CUMHURİYET GAZETESİNİN AÇTIĞI RESİM YARIŞMASINDA ‘AYAKKABILAR’ İSİMLİ TABLOSUYLA ÖDÜL ALDI Olcay Aybar, Kuleli Askeri Lisesi’nde okumayı seçti ve oraya iyi bir dereceyle girdi. Bu başarısında Halkevi’nde başlattığı sportif faaliyetlerin katkısı büyüktü. Askerlik mesleğini seçmesinde, sonradan eşi olacak Süheyla Aybar’ın tavsiyesi de önemli rol oynamıştı. İstanbullu olan Süheyla Hanım’ın babası Kamil Bey subaydı ve askerlik mesleğini en zor yanlarıyla tanımış biriydi. Hayatı savaşlar içinde geçmiş, Balkan Savaşı’ndan, İstiklal Harbi’ne kadar birçok cephede savaşmış, esir düşmüş, kurtulmuş ve yedi kez ciddi yara almış bir gaziydi. Önyüzbaşı Kamil Bey savaştan sonra çok sevdiği Ayvalık’a yerleşmiş ama İstanbul bağlantılarını kesintisiz devam ettirmişti. Her kış aile vapurla İstanbul’a gidiyor; Şişli’de, Suadiye’de akrabalarını ziyaret ediyor, alış veriş yapıyor ve Ayvalık’a dönüyordu. Her İstanbul dönüşü terziliğe ve modaya çok düşkün olan Süheyla Hanım ve iki kız kardeşi, Ayvalık’a İstanbul ve dünyada olup bitenlerle ilgili ‘yeni havadislerle’ geliyor, ‘İstanbul havası’ getiriyorlardı. Süheyla Hanım babası sayesinde askerliği ve sunabileceği imkanları iyi biliyordu. Atletik ve sporcu yetenekleri olan çocukluk arkadaşı Olcay Aybar’a askerlik mesleğinin ve üniformanın yakışacağını düşünüyordu. Aybar onun tavsiyelerini dinledi ve çok sevdiği Ayvalık’tan ayrılarak çocuk denecek yaşta ve tek başına İstanbul’a gitti. Orada kendisini sanat ve edebiyat ortamında buldu. Hafta sonları, boğazda resim yaptı. Akşamları arkadaşlarıyla kurdukları orkestrayla caz partilerine katıldı. Bir yandan para kazandı, bir yandan askeri disiplin içinde okudu, bir yandan okulda ve dışarıda zihnini geliştirmek için bağlantılar kurup tartışmalara katıldı. Resim yapmak onun için bir tutkuya dönüşmeye başlamıştı. Fırçası ve boyaları sürekli yanındaydı. Yarışmalara katıldı. Cumhuriyet gazetesinin açtığı bir yarışmada ‘Ayakkabılar’ isimli resmiyle ödül aldı. Türkiye’de ismi bu sayede ilk kez duyuldu. Spor faaliyetlerine de askeri ortamın sağladığı imkanlarla daha rahat devam etti ve gülle atma sporunda önemli başarılara imza attı. RESMİ HİÇBİR ZAMAN BIRAKMADI VE KENDİ RESİM DİLİNİ GİDEREK BELİRGİNLEŞTİRDİ Olcay Aybar okul tatillerinde ve yaz aylarında Ayvalık’a gelip gitmeyi ihmal etmedi. Kentteki sosyal hayatın doğrudan içinde yer aldı. Bunda babasının CHP içindeki konumu ve Halkevi’ndeki müdürlüğü önemli rol oynadı. Babası Adler bisikletlerinin bayiliğini almış, dükkan açmıştı. Hem ünlü Adler bisikletlerini hem de motosikletlerini satıyordu. Bu dönemde ailenin durumu iktisaden daha düzelmişti. Ayvalık daha da hareketlenmiş; tiyatro, sinema, müzik şölenleri yoğunlaşmış ve garden partilerin de düzenlenmesiyle ‘avant garde’ bir sosyal yaşam başlamıştı. Bu partileri İstanbul sosyetesi de yakından takip ediyordu. Olcay Aybar, Ayvalık’ta çok sevip saydığı ve felsefi anlamda Türkiye’nin ilk ‘anarşist’ ressamı olarak nitelendirilebilecek Fuat Mensi ile çalışma imkanı buldu. (Ayvalık’tan gelmiş geçmiş olan Fikret Mualla’nın da

26


onun resmini etkilediğini söylemek mümkün ama bu konuda çok fazla bilgi yok.) Aybar, Ankara’ya, Kara Harp Okulu’na gittiğinde Harp Okulu Bando Şefi’ydi. Bu görevi ona belli bir tanınırlık getirdi. Aynı zamanda disk, cirit ve gülle sporlarında artık bilinen bir isimdi. Kara Harp Okulu’na pek çok madalya kazandırdı, Türkiye’de de dereceler elde etti. Bu arada resmi bırakmadı ve kendi resim dilini giderek belirginleştirdi. Süheyla Hanım’la olan 'flört' dönemi ise evlilik ve ilk çocukla sonuçlanmak üzereydi.

İkinci çocuk Sedat da, o Amerika’dayken doğdu. Katıldığı eğitim programını birincilikle tamamlayan Olcay Aybar, Türkiye'ye, darbe ortamına geri döndü. Bu dönemin getirdiği siyasi gelişmeleri uzaktan ve temkinli izlemeyi seçti. Şimdi iki çocuklu ve evine karşı sorumlu olduğu dönemi başlıyordu.

Bu arada İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Türkiye Batı kampında yerini almış ve soğuk savaş başlamıştı. Demokrat Parti seçimlerin galibi olarak tek başına iktidara gelmiş, tek parti dönemi sona ermişti. İbrahim Aybar da, aydınlanmanın yanında aktif biçimde yer alan bir Atatürkçü olarak sürgün hayatına mecbur kalmış ailece sanayileşmenin merkezi olan İzmit’e göç etmişti. Böylece, Aybarlar’ın lügatine İzmit, Değirmendere, Gölcük, Deniz Kuvvetleri... sözcükleri girdi. Olcay Aybar’ın ablası Sevim Aybar İzmit’te Deniz Kuvvetleri’ne gelin gitti. O dönemde inanılmaz bir tesadüfle Süheyla Hanım, öğretmen okulundan mezun olan kız kardeşinin yanına, İzmit’e geldi. Babası Kamil Bey’i kaybetmiş, aile birbirlerine daha sıkı sarılmıştı. Olcay Aybar ile Ayvalık’taki komşuluk, flört, yazışmalar vs, Ankaraİzmit-İstanbul eksenine taşındı. Sınıf okulunu bitirip subay çıkan Olcay Aybar, Süheyla Hanım’la evlendi; ilk çocukları Seden’e kavuştular. ELEKTRONİK HARP UZMANI OLARAK YETİŞTİRİLMEK ÜZERE NEW ORLEANS’A OKUMAYA GİTTİ ‘Asker’ Aybar görev yaptığı yer açısından şansını kendisi yarattı. O dönem, soğuk savaşın kızıştığı ve Türkiye etrafında krizlerin yaşandığı bir dönemdi. Türkiye NATO’ya girmiş ve SSCB’ye karşı tavır almıştı. Olcay Aybar bu gelişmelere daha lisedeyken yabancı dil öğrenerek hazırlanmıştı. Çok ileri derecede İngilizce bilgisinin yanı sıra Fransızca, Almanca ve İtalyancayı da iyi bilirdi. Olcay Aybar, yabancı dilin yanı sıra teknolojiye ve fotoğrafa da merak sardı. Fotoğrafçılığa olan merakını daha sonra Amerika’da ders alarak ilerletti. Türkiye’de ilk renkli fotoğrafları Foto-Film merkezinde basan kişi sıfatını kazandı. Fotoğrafçılık üzerine yayınlanmış birçok makale ve kitaba imza attı. Daha sonraları işi ilerletip çok daha gelişkinlerine sahip olacağı agrandizörlerinden ilkini kendi eliyle soba borusundan yaptı. Onun dil merakı, daha çok genç yaşta kendisine yurt dışı kapılarını açtı. Türkiye 27 Mayıs 1960 darbesine doğru yol alırken onun da yurt dışına, ABD’ye tayini çıktı. Genç bir teğmen olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nden Elektronik Harp Uzmanı olarak yetiştirilmek üzere New Orleans’a okumaya gitti. Amerika’nın caz merkezi New Orleans, Olcay Aybar için bulunmaz nimetti. Ayvalık’taki müzik, resim, sanat, edebiyat günlerinden New Orleans’da Duke Ellington, Ray Charles, Artie Shaw gibi müzisyenlerle aynı mekanlarda çok sevdiği saksafonunu çalma imkanı bulmuştu çünkü. New Orleans ve oradaki French Quarter sanat ortamı tam da 1968’ler rüzgarlarının esmeye başladığı dönemde yaratıcılık isteyenler için harika bir dünyaydı.

27


Adım adım, milimetre milimetre tüm Ayvalık onun için önemliydi. Kanelo’da arkadaşlarıyla oturup sohbet etmek, balık tutmak, resim yapmak, Ayvalık’ın Olcay Aybar, Türkiye’ye döndükten kısa bir süre herhangi bir köşesine sehpasını kurup bir evin sonra ikinci yurt dışı görev yeri olarak Roma’ya gitti. suluboya resmini yapmak; denizi, tekneleri resmetmek Rönesans’ın başkenti Roma’dan etkilenmemesi mümkün vazgeçemedikleriydi. İnsan daha çok değildi. Michalengelo, Leonardo arka planda gizliydi. Sözünü ettiğimiz da Vinci, Rafael gibi Rönesans ‘Ayakkabılar’ resmindeki ayakkabılar, ressamlarını, heykeltıraşlarını AYVALIK’TA EYLÜL uzun ve yorucu geçen bir günün inceledi. Onların yaptığı buluşlardan, Bir hüzündür Eylül sonunda bir emekçinin yorgunluğunu sabırlarından, insan ve doğa üzerine Ayvalık’ta ve çabasını yansıtıyordu. Ya da çizimlerinden fazlasıyla etkilendi. bir balıkçının ağları, o günkü Sularda aksi göklerin avın sonunda balıkçının mutlu ve Roma’yı adım adım gezdi, daha sonra İlk sevgim, ilk heyecan. huzurlu bir eve gidiş gerçekleştirip tüm İtalya’yı dolaştı. Bu ilginç ve sanat Çocuk ruhumda anı… gerçekleştirmediğini anlatmaya zengini ülkeye olan hayranlığı giderek Bulutlardan da öte çalışırdı. Boş sandalyelerin duruşu, arttı. Hatta bu seyahatlere onunla Mavi sulardan derin. orada oturan insanların kalkmadan birlikte gitmenin büyük keyif olduğu Bir özlemdir, önce yaptıkları konuşmanın, söyleniyordu. Nerede ne var çok iyi Ayvalık’ta, Eylül, tartışmanın neşeli bir konu olup biliyor, bunları en ince ayrıntısına Sularda aksi göklerin olmadığını anlatmalıydı. Bu yönüyle kadar araştırıyordu. Roma günlerinde İlk aşkım, ilk heyecan eşyayı, maddeyi konuşturmaya tam anlamıyla bir Rönesans insanı Çocuk ruhumdan anı yönelik bir çabaydı Olcay Aybar’ınki. gibi davranıp, sorgulayıcı bir estetik Bir ev, bir iskele, bir sandal, bunların Bulutlardan da öte anlayışını özümsemeye çalıştı. Bunda hepsinin anlattığı bir geçmişi, bir hiç kuşkusuz en büyük pay Ayvalık’ta Mavi sulardan derin hikayesi vardı. Resimde bir çizer değil, başladığı aydınlanma yolculuğuydu. Bir hüzündür bir hikaye anlatıcıydı. Bu yönüyle de Ayvalık’ta, Eylül Olcay Aybar’ın NATO günleri sürekli yenilikçi, modernist bir sanatçıydı. Bir hayal şekillenir yurt dışı seyahatleriyle geçti. O Asker olduğu için Türkiye’deki Raks eden sularında özlemin günlerde Avrupa’nın birçok başkentini entelektüel ortamın Olcay Aybar’ın Bir özlemdir ziyaret etti, pek çok ülkede görev yeteneğini takdir edemeyeceği, yaptı. Bu ziyaretlerin en önemli yanı, Ayvalık’ta Eylül etmeyeceği çok konuşuldu. Bu yaşadığı/katıldığı sanat faaliyetleriydi. Sularda aksi göklerin… konuda sabırla ve iyi yüreği Bu asli görevini yerine getirmek için Bir hayal yüzer kırılmadan şöyle demişti: “Başarı mesleki görevini en iyi şekilde yapma Raks eden sularında özlemin başkalarının seni nasıl takdir ettiğinde düsturunu benimsemişti. Bu dönemde değil, yapmak istediğin bir şeyi yapıp dünyanın en önemli müzelerini gezdi. Olcay Aybar tamamlamaktadır.” Paris’te Jeu de Pomme, Londra’da British Museum, Madrid’de Prado... Olcay Aybar, askerlikle resim arasında Bir Paris gezisinde ailesini büyük bir ilişkilendirme yapmaya çalışmış biri heyecanla Louvre’da ‘La Jaconde’u görmeye götürdüğü değildi. Onun için resim önemliydi. Kafasını oraya yorar ve o resmin anlam ve önemini uzun uzun anlattığı aile ve yapacağı hamleleri ve enerjisini oraya ayırırdı. Bu sohbetlerinde bugün de güzel bir anı olarak aktarılıyor. askerliği ve silah arkadaşlarını önemsemediği anlamına RESİMLERİ AMERİKA VE AVRUPA’DA PEK ÇOK ÖNEMLİ DEVLET ADAMININ KOLEKSİYONUNDA YER ALIYOR

Olcay Aybar 1970’lerin başında bu kez Belçika’ya dış göreve tayin oldu. Bu dönem onun için bir zirve gibiydi. Yurt dışında çok sayıda sergi açtı, karma sergilere katıldı. Resimleri Amerika ve Avrupa’da pek çok devlet adamının koleksiyonunda yer almaya başladı. Avrupa’da gezip görmediği önemli sanat eseri, heykel, müze kalmadı; fotoğraflarını çekti, arşivlerini oluşturdu. Her zaman çok fazla önem verdiği okuma malzemesi bu dönemde ciddi bir koleksiyon oluşturmak üzere toplanmaya başlandı.

gelmiyordu. Askerlik bir meslek olarak yapılmış ve emeklilikle sonlanmış bir işti. Onun en çok sevip, benimsediği ise ‘Ayvalıklı Ressam’ olmaktı.

OLCAY AYBAR AYVALIKLI RESSAMDI Resim konusunda Aybar’ı çok etkileyen belli bir ekolden söz etmek mümkün değil. O bir denemeci, bir ‘maceracı’ ressamdı. Yağlıboya ve suluboyaya aynı önemi verdi. Ancak giderek sadece suluboya çalışmaya başlamıştı. Burada kullandığı teknikten çok, seçtiği konu ön plana çıkıyordu. Onun başlıca konuları deniz, doğa ve Ayvalık’tı. Resimlerinde renkler, çizgiden daha önemliydi. Ön plandaki konu detayına renkler üzerinden iniliyordu. Renk hiyerarşisi oluşturmaya çalıştı. Renkler, işlenen konuya göre belli bir sıralama içinde sunuluyordu.

28

Bu bölümün hazırlamasındaki değerli katkıları için Prof. Dr. Sedat Aybar'a teşekkür ederiz.


İktisadi Vizyon UĞUR DÜNDAR

Ayvalık Belediye Başkan Yardımcısı

Mali derinlik...

15

sonrasında yine büyüklü küçüklü terör saldırıları, yurt içindeki yoğun güvenlik operasyonları ve 15 Temmuz.

Temmuz darbe girişimi ile birlikte son üç yıl içerisinde Türkiye’de bir ülke ekonomisinin yapısını, göstergelerini derinden etkileyebilecek olayların neredeyse tamamı yaşanmış oldu. Gezi olaylarından başlarsak, 17/25 Aralık ve sonrasında yerel seçimler, yerel seçimlerin hemen ardından Cumhurbaşkanlığı seçimi, 2015 Haziran’ında genel seçimler ve hükümet sorunu ile birlikte bir sonraki Kasım seçimine dek devam eden terör olayları,

Aynı zaman diliminde uluslararası ekonomiyi derinden etkileyen Amerikan Merkez Bankası FED’in inişli çıkışlı değerlendirmeleri. Tüm gelişmekte olan ülkelerle birlikte Türkiye ekonomisinin de etkilendiği fon akımındaki istikrarsızlık sinyallerinin ardı arkası kesilmedi son üç yıldır.

EKONOMİK GÖSTERGELER

2013

2014

2015

2016

Kişi Başına GSYİH (Dolar)

10.822

10.390

9.261

9.364 (Orta Vadeli Plan)

İşsizlik

9

9,9

10,3

9,4 (Mayıs)

Enflasyon (Yılsonu TÜFE)

7,4

8,17

8,81

8,79 (Temmuz)

Faiz Dışı Bütçe Dengesi /GSYH; (%)

2

1,6

1,6

1,4

Kamu+Özel Kesim Dış Borç Stoku (Milyar Dolar)

388,2

402,4

397,9

411,5 (1.Çeyrek)

12 Aylık Cari Denge /GSYH; (%)

-7,9

-5,8

-4,5

-4

Merkez Bankası Dolar Kuru (ABD Doları; Döviz Alış)

1,7963 (Nisan) 2,3269

2,9181

2,9544 (Ağustos)

Kredi/Mevduat Oranı

107,1

117,2

116,8

114,8

Kaynak: http://www.mahfiegilmez.com/p/gostergeler.html; http://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/ connect/tcmb+tr/tcmb+tr/main+menu/istatistikler/doviz+kurlari/gosterge+niteligindeki+merkez+ba nkasi+kurlarii Yukarıdaki tüm göstergelerin anlam kazanabilmesi ancak döviz kuru ile yeniden değerlendirilmesi ile mümkün. Gezi olaylarının hemen öncesindeki 30 Ağustos 2013 tarihli Dolar Kuru ile (1,7963), 31 Ağustos 2016 tarihinde 1 Amerikan Doları’nın TL karşılığı arasında (2,9544) %64,47 fark var.

vesayetini devam ettirdiğini gösteriyor. Veriler, Dolar Bazında Kişi Başına Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’da kayıp olduğunu işaret ediyor. Özel sektörün yatırım ikliminin koşullardan olumsuz etkilendiği, büyümenin tüketim üzerinden gerçekleştiği net olarak anlaşılıyor.

Çetin geçen üç yılın ardından Türkiye ekonomisinin kayıpları ile kazançları aynı sepette gibi görünüyor. Bu süreçte büyük kayıpların yaşanmaması, ekonomide kırılganlığın azaldığını fakat aynı zamanda siyasi atmosferin ekonomi üzerindeki

Üst üste gelen siyasi krizlerin kısa vadede ekonomiyi derin bir çöküşe itmediği son üç yılın getirisi Türkiye ekonomisinin artık finansal araçlar ve aracılar bakımından belirli bir derinliğe ulaştığının anlaşılması olarak not edilmeli.

29


52 yıl önce yine Ayvalık’ta çekilmiş, siyah-beyaz ve ‘dramatik’ bir Türk filminden söz edeceğiz bu kez. Adı ‘Duvarların Ötesi.’ Senaryosu ünlü bir tiyatro oyunundan uyarlanmış. Sinematografi açısından eli-ayağı düzgün bir yapım. Görüntüleri doyurucu, ışığı özenli, oyuncuları başarılı… Ve elbette çekildiği yılların Ayvalık’ına götürüyor bizi…

‘DUVARLARIN ÖTESİ’NDE MADRA FABRİKASI’NIN PENCERESİNDEN BOL BOL SAKARYA MAHALLESİ GÖRÜNÜYOR

B

ir sinema yazarımıza göre 1960’lı yıllar Yeşilçam fırtınasının kasırgaya dönüştüğü yıllardı. O dönemde sadece edebiyatımızda değil, sinemamızda da alışılmışın dışında, farklı konular ele alınmaya başlamış ve ‘toplumsal gerçekçi’ bakışın öne çıkmasıyla birlikte sosyal sorunları ele alan filmler birbirini izlemişti.

1964 yılında Ayvalık’ta çekilen ve cezaevinden kaçmış bir grup mahkumun rehin aldıkları genç bir kadınla birlikte sıkıştırıldıkları bir depoda yaşadıkları gerilim dolu saatlerin anlatıldığı ‘Duvarların Ötesi’, suça ve suçluya, ‘Hangi suçluyu kazırsanız kazıyın altından insan çıkar’ noktasından baktığı ve suçun aslında başka yerlerde aranması gerektiğini vurgulamasıyla, bir bakıma ‘toplumsal gerçekçi’ özellikler taşıyordu. ‘Duvarların Ötesi’nin senaryosunu, Turgut Özakman’ın 1957’de yazdığı aynı adlı tiyatro eserinden, geçtiğimiz Ağustos ayının sonlarında aramızdan ayrılan usta yazar Vedat Türkali ve filmin yönetmeni Orhan Elmas birlikte uyarlamış. Müziklerini Nedim Vasıf Otyam yapmış. Görüntü yönetmeni deneyimli sinemacı Turgut Ören... Oyuncu kadrosu ise gerçekten zengin: Tanju Gürsu, Belgin Doruk, Erol Taş, Özden Çelik, Hayati Hamzaoğlu, Feridun Çölgeçen, Hasan Ceylan, Atıf Kaptan, Ali Şen, Orhan Alkan, Osman Türkoğlu, T. Fikret Uçak, Ersun Kazançel, Ahmet Turgutlu ve Danyal Topatan... 1962 yılında ‘Artist dergisinin yarışmasını kazanarak sinemaya giren Tanju Gürsu ‘Duvarların Ötesi’nde oynamakla kalmamış, aynı zamanda Özden Çelik’le birlikte filmin yapımcılığını üstlenen Anıt Film’i kurmuştu. ‘Duvarların Ötesi’nde depo olarak kullanılan ve ‘başrol’de olan mekan, Sakarya Mahallesi’nde günümüzde de ayakta duran, o günlerde Madra ailesinin mülkiyetindeki fabrika... Filmde mimari güzelliğiyle dikkat çeken fabrikanın penceresinden bol bol Sakarya Mahallesi görüntüsü de yer alıyor... Bu bölümler bir tür belgesel tadında... Aslında uzunca bir bölümü kapalı ortamlarda çekilen filmler sinema için kısıtlayıcı özelliktedir. Ancak yönetmen Orhan Elmas’ın söz konusu mekanları en çarpıcı şekilde işlemeyi denediği ve bunu başardığı söylenebilir. Bu başarıda gündüzleri çekilen sahnelerde özel spot lambalarıyla çalışması önemli rol oynamış. Yani diğer filmlerin gündüz çekilen harici sahnelerinde olduğu gibi ‘güneş bekleme’ endişesi yaşanmamış. HEPSİNİN SUÇU FARKLI, CEZALARI AĞIR... ‘Duvarların Ötesi’, 6 azılı mahkumun Burhaniye hapishanesinden kaçış sahnesiyle başlıyor. Kaçaklar önce Assos’a gidiyor ve harabelerde gizlenerek, içinde bulundukları durumu değerlendiriyorlar. Ardından, içlerinden birinin adamlarının yardımıyla Ayvalık’a

30


geçiyorlar. Burada jandarmalar tarafından yerleri belirleniyor ve Ayvalık’ın dar ve kıvrımlı sokaklarında kovalamaca başlıyor. Derken Eczacı Rahmi Bey’in kızı tiyatro oyuncusu Gül’ü kaçırarak Güpçüoğlu'nun zeytinyağı deposuna saklanıyorlar. Burada içeride birbirleriyle yaşadıkları çelişkiler, gerilimler, peş peşe ölümleri dışarıda jandarma tarafından kuşatılmayla geçen zamanın ardından kalanların teslim olmalarıyla film sona eriyor.

KİLİTLİ KAPILAR ARDINDAKİ ESARETİMİN SONA ERECEĞİ ANI DÖRT GÖZLE BEKLİYORDUM

Erol Taş, otlak yüzünden Potur Ramazan’ı vurduğu için ömür boyu hapse mahkum ‘Babaç’ rolünde, usturaya vurulmuş kafası ve pala bıyıklarıyla gerçekten etkileyici bir performans sergiliyor. Hasan Ceylan’ın canlandırdığı ‘Ayı Mahmut’ hırsızlıktan, eskiden İstanbul’da dolmuş şoförlüğü yapan ve Danyal Topatan’ın hayat verdiği ‘Dede’ eroinden müebbete mahkûm. Tanju Gürsu’nun canlandırdığı ve idam mahkumu ‘Mektepli’ bir araba çalmış, bir de ‘leşi’ var. ‘Halıcı’ (Hayati Hamzaoğlu) ise 6 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz etmiş, sonra da parçalayıp gömmüş. İdam cezası ‘temyizde.’ En gençleri olan ‘Kemal’e (Özden Çelik) gelince... O da kan davası nedeniyle eline silah tutuşturan annesinin zorlamasıyla, henüz 14 yaşındayken iki kişiyi öldürmüş, 15 yıl vermişler. Eleştirmen Atilla Dorsay’ın, “Serüven ögeleriyle bezeli olmasına karşın ilginç bir yapım” sözleriyle değerlendirdiği ‘Duvarların Ötesi’ aynı zamanda ödüllü bir film... 1964 yılında düzenlenen 2. Antalya Film Şenliği’nde, “Bu film kariyerimde beni en çok etkileyen filmdir” diyen Erol Taş’a, ‘En Başarılı Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülünü getirmiş.

60

’lı yılların 1 numaralı yıldızı ve ‘Duvarların Ötesi’nin tek kadın oyuncusu Belgin Doruk 1952’de ‘Yıldız’ dergisinin düzenlediği yarışmaya katıldı ve sinemaya adım attı. Başarılarla dolu pırıltılı bir hayatın ardından, kullandığı zayıflama ilacı yüzünden kilo almaya başladı. Böylece kabus dolu günlere adım attı. İlaçtaki ‘amfetamin’ maddesinin aynı zamanda sinir sistemini bozan bir uyuşturucu olduğunu fark ettiğinde iş işten geçmişti. Sık sık sinir krizleri geçiren Belgin Doruk sonunda Şişli’deki Fransız Lape Hastanesi’ne yatırıldı.  Gazeteci Bircan Usallı Silan’ın yazdığı ‘Küçük Hanımefendi Belgin Doruk/Acı Dolu Yıllar’ adlı kitapta sanatçı, alkol tedavisi için götürüldüğü Fransız Lape Psikiyatri Hastanesi’nde yaşadığı zorlu günleri şöyle anlatır: “Acı dolu bir andı! Titriyordum, ağlıyordum, hıçkırıyordum. Beni beyaz, geniş, kolalı şapkalı hemşireler alıp uzun taş koridorlardan geçirdiler. Soğuk bir odaya koydular. Kimsenin beni buraya kilitlemeye hakkı yoktu. Ancak hemşire arkasına dönüp bakmadı bile. Bir süre sonra sesim oradaki öteki seslere, çığlıklara karıştı. Hiç unutmuyorum, bir keresinde kolumda uzun demir serum çubuğu ile ayağımı sürüye sürüye tuvalete gittim. Tuvaletten dönerken serumum kolumdan çıkmış ve kanım yerlere saçılmıştı. Hemşireden dikkatli olmadığım ve yerleri kirlettiğim için inanılmaz bir fırça yedim. Bunu sineye çekemeyip ağlama krizine tutuldum. O ilk gece nasıl geçti, inanamıyorum. Korkunçtu.

Yönetmen Orhan Elmas

Ertesi gün beni özel şok odasına aldılar. Narkoz verip şoku uyguladılar. İşlem bittikten sonra kayabalığı gibi yalpaladığımı hatırlıyorum bir de. Şok tedavi denen riskli olayı bana üç dört kez uyguladılar. Kilitli kapılar ardındaki esaretimin sona ereceği anı dört gözle bekliyordum. En sonunda beklenen o an geldi. Çıkış kapısında beni bekleyen kız kardeşim Oya ve yeni gelin olmuş bebeğim Gül vardı. Onlara ayrılmamacasına sarıldım. Artık mutluydum.” Belgin Doruk 27 Mart 1995’te evinde kalp krizinden öldüğünde yine yalnızdı.

31


Akademik Bakış

Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ aygokdeniz@yahoo.com

T

Turizm nedir, ne değildir?.. Ve Ayvalık

urizm; yabancıların bir yere yaptıkları yolculuklarından ve devamlı kalma, para kazanma amacı gütmeyen, sürekli kalışa dönüşmemek ve gelir sağlayıcı hiçbir uğraşıda bulunmamak koşuluyla yabancıların geçici süre kalışlarından doğan olay ve ilişkilerin tümüdür. Bu, kavramsal ve kitabi bir tanımlama... Ancak, turizm olayında hepimizin bildiği gibi iki taraf var: Turistik ürünü arz edenler ve bu ürünü talep edenler yani kullanıcılar. Arz edenler, turizm sektöründe yer alan turizm paydaşlarıdır. Bu paydaşlar; yerel yönetimler, kamu kurumları, seyahat acentaları, konaklama işletmeleri, hediyelik eşya mağazaları, rent a car şirketleri, dalış okulları, restoranlar, özellikli mutfaklar, eğlence ve animasyon şirketleri, tur operatörleri, rehberler, yöredeki diğer esnaflar vb kurum ve kuruluşlardır. Kısacası; turistik bir destinasyonun tüm ana ve yardımcı aktörleri turizm sektörünün karşılayıcı unsurlarıdır. Turistik talebi yaratanlar ise; o lokasyonu seyahat, tatil, dinlenme ve benzeri amaçlarla ziyaret etmek isteyen yerli ve yabancı turistlerdir. Bu iki tarafın buluştuğu yer ise; turizm pazarı veya turistik destinasyondur. Ayvalık’ı ele aldığımızda, Ayvalık’ı bir turistik destinasyon, Ayvalık’taki tüm turistik tedarikçileri ürünü arz edenler ve Ayvalık’a gelen yerli ve yabancı turistleri de turistik ürün kullanıcıları olarak ifade edebiliriz. Bu iki tarafın Ayvalık özelinde dikkatli olması gereken temel kural, ürünü yani mekanı ’kullanarak koruma’ ilkesi etrafında buluşmasıdır. Bu yapılmadığı taktirde tıpkı insanın ömrü gibi turistik destinasyonun ömrü de tükenip gidebilir. Ülkemizde bunun en güzel örneği Kuşadası’dır. Kuşadası 1980’li yılların ortasında küçük bir Ege kasabasıydı. Ancak hem yerel halk hem de yerli ve yabancı turistler tarafından hor kullanıldı ve 2000’li yılların başında cazibesini yitirerek, seyahat acentalarının ve tur operatörlerinin kataloglarından ve satış listelerinden çıkarıldı. Üzülerek belirtmek isterim ki, yakın gelecekte Ayvalık’ı da böyle bir tehlike bekliyor. (Aksini söyleyenlere, t24 sitesi blog yazarlarından Ümit Otan’ı okumalarını tavsiye ederim.) Ayvalık, doğal güzellikleri, plajları, tarihi ve kültürel mekânları, iklimi ve adalarıyla birlikte turizm potansiyeli yüksek yörelerden biri. İlçenin doğal güzelliklerinin yanı sıra Ayvalık merkez ve Alibey (Cunda) adasındaki neo-klasik sivil mimari örneklerinin oluşturduğu kent dokusu da turizm arzını zenginleştiriyor. Aslında, ilçe açık bir müze görünümünde. Ayrıca, çevre il ve ilçelerde bulunan antik kentler de turizm açısından büyük önem taşıyor. Türkiye›nin en önemli turizm merkezlerinden Ayvalık, doğal güzellikler bakımından son derece zengin kaynaklara sahip. Bunlar; Sarımsaklı, Altınova ve Badavut plajları, Şeytan Sofrası, Ali Bey (Cunda) ve Tımarhane adası, sualtı-su üstü zenginlikleri ile Ayvalık Adaları Doğa Parkı’ndan oluşuyor. Şöyle bir gerçek var: Ayvalık’ta turizmin taşıma kapasitesi sorunu son yıllarda hızla artıyor. Ayvalık’ta toplam yerleşik nüfus 65-70 bin civarında. Bu nüfus özellikle yazın (Haziran-

32

Temmuz-Ağustos) 400-500 binlere çıkıyor ve her anlamda yörenin taşıma kapasiteleri zorlanıyor. Doğal olarak kış nüfusuna göre dizayn edilmiş yerel hizmetler (elektrik, su, zabıta, güvenlik, trafik vb. gibi) yaz aylarında zorlanıyor veya aksıyor. Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir diğer durum, turistik destinasyonları geçici olarak kullanan yerli ve yabancı turistlerin ekolojik çevreye karşı olan tutum ve davranışları... Burada temel amaç korunarak kullanma ilkesi olmalı. Ama Ayvalık’a gelen yerli turistler bu kurala pek uymuyor. Bunun en somut örneği, tekne iskelesi önündeki yeşillik alanın sevimsiz hale getirilmesidir. Şimdi çalışmamızın başlığına gelelim. Yani neler turizm olarak değerlendirilmeli, neler turizm olarak değerlendirilmemeli… Sorun çok ama çareleri belli! Önce neler turizm değildir?.. Bu soruyu cevaplayalım: -Turizmin ana ögesi temiz bir çevre, hijyenik bir mekan, doğal plaj ve denizdir. Ayvalık özellikle yaz aylarında maalesef bu özelliğini kaybeder gibi oluyor. -Ayvalık’ta bir diğer temel sıkıntı özellikle çevrede, sokaklarda (eski Ayvalık’ta ve Cunda’da) ve genel mekanlarda görüntü kirliliği yaratan terk edilmiş arabalar, motosikletler, molozlar ve benzeri (sahipsiz) çöpsel atıklardır. -Şehir giriş ve çıkışlarında ve şehir merkezinde rastgele konulmuş reklam panoları, kaldırımlara konulan işletme yönlendirmeleri ve plastik dubalar da önemli bir sorun... Yol boylarına konulan irili ufaklı otel, restoran vb. tabelaları ciddi bir görüntü kirliliği yaratıyor. Oyda bu tür pazarlama ve reklam tekniği 20. yüzyılda kaldı. Günümüzün pazarlama ve reklam araçları web sayfaları, sosyal medya uygulamaları ve bloglar. İnsanlar artık akıllı mobil teknolojilerle (cep telefonları) oteli, restoranı veya lokasyonu eliyle koymuş gibi bulabiliyor. -Çok çok önemli bir sıkıntı da Ayvalık’ta ve Cunda’da yaşanan trafik ve otopark sorunu. Bu sıkıntı her geçen gün daha önemli bir noktaya gidiyor. Bazı caddelerin tamamen araç trafiğine kapatılması, insanların bir noktadan bir noktaya (yurt dışı turistik noktalarda gördüğümüz örnekler çerçevesinde) daha sevimli ve orijinal araçlarla (elektrikli) toplu olarak taşınması sağlanabilir. -Ayvalık’ta turistik işletmelerin (butik otel, restaurant, cafe, bar vb.) çoğunda bir fiyat politikası (oda, yemek, menü, tur vb) ve menü uygulaması hala yok ve bu uygulama yanlış bir şekilde hala devam ediyor. Bu noktada tüm turistik işletmeleri özellikle restoran ve kafeleri fiyatlı menü uygulamasına davet, teşvik ve kontrol etmek gerekiyor. Çünkü bir özellikli restoranda ne yiyeceğini bilen vatandaşın çıkarken ne ödeyeceğini de bilmesi en doğal hakkıdır. -Butik otel işletmeciliği (butik işletme belgeli) yapan işletme sahiplerinin yakındığı konu, Kültür ve Turizm Bakanlığı


tarafından çeşitli kriterler yerine getirilerek alınan ‘Butik Otel’ kavramını her otelin kullanmaması gereğidir. Bu noktada yetkililerin adil davranması ve mevcut yasayı uygulamaları beklenmektedir. Bir diğer sıkıntı; bütün otel sahipleri ve yöneticilerinden gelen ruhsatsız ve belgesiz çalışan evler ve yazlık villalarla ilgili şikayetlerdir. Yukarıda ifade edildiği gibi bu olay hem haksız kazanca hem de devletin ciddi vergi kaybına neden olmaktadır. -Sahil kesimlerinde vatandaşa açık olan yer ve mekanların çeşitli işletmecilere tahsis edilmesi de önemli bir yakınma konusudur. Kıyılar ve sahiller Anayasa’nın amir hükümleri gereği tüm vatandaşa açık olmalıdır. Daha çok yabancı turist, yöre turizmine dinamizm ve disiplin getirir Turizm aldatma esasına dayalı bir sektör değil... Tam tersine müşteri memnuniyeti ve bağlılığı yaratma esasına dayanıyor. Bu noktada turizm bir bütün olarak ele alınmalı. Sarımsaklı’da otelinden memnun olan bir turist Cunda’da nahoş bir muamele görürse bundan Ayvalık turizmi zarar görecektir. Veya tam tersi Cunda’da verilen hizmetten hoşnut olan bir turist Sarımsaklı veya Ayvalık merkezde yapılan davranıştan zarar görürse yine fatura Ayvalık destinasyonuna kesilecektir. Turizm ayrıca disiplinler arası bir bilim dalıdır. 50-55 farklı sektörden direkt veya endirekt girdi alır ve girdi verir. Yani, turizmde sıkıntı sadece turizmin içinde yer alan ana aktörleri (seyahat acentaları, konaklama işletmeleri vs.) değil diğer sektörlerdeki aktörleri de etkiler. Bunun en son somut ve acı örneğini bu yıl turizm sektöründe birlikte yaşıyoruz. Peki o zaman birinci soruya gelelim. Yani turizm nedir? Turizm temiz ahlaktır, güzelliktir, disiplindir, başka işletmelere saygıdır ama rekabettir. Turizm hoşgörüdür, barıştır, tertiptir, düzendir. Turizm zarafettir, kibarlıktır, canlılara saygıdır, temizliktir, çevreye saygıdır. Turizm ağırlamadır, misafirperverliktir, eğlencedir, coşkudur, yüzmedir, dalıştır, heyecandır, adrenalindir. Turizm yemektir, hijyendir, temiz oda ve havludur, ütülü çarşaftır. Turizm kültürdür, sanattır, temiz sokak ve güzel meydan düzenlemesidir. Turizm eskiye saygı, geleceğe özlemdir. Turizm restorasyondur, mimarlıktır, arkeolojidir. Turizm müzedir, sanat galerisidir, kilisedir, camidir, gelenek görenektir, yaşam, giysi ve yemek kültürüdür. Turizm yabancı dildir, dostluktur, kültür ve dinler arası diyalogdur. Turizm yeşilliktir, ağaçlandırmadır ve m2 başına düşen daha fazla yeşil alandır. Turizm harmonidir ve senkronize çalışan bir iş koludur. Turizm aldatma, kural tanımazlık, üçkağıt, mafyalaşma, yasa ve yönetmelikleri dikkate almama, çevreyi kirletme, otel havlularına ayakkabıları silme, elindekini sokağa atma, çevre ve görüntü kirliliği yaratma, müşterilere fahiş fiyatla hizmet

satma, çimlere basma, ara sokakları araçlarla (bu sokaklarda bir yangının olması ve müdahale edilememesi noktasında mevcut yasa sanırım ancak o zaman uygulanacaktır) işgal etme, sigortasız ve eğitimsiz personel çalıştırma, haksız kazanç oluşturma, rekabeti etik kurallarla yapmama, vergisiz ve faturasız kaçak acenta veya pansiyon çalıştırma değildir. Turizm bangır bangır müzik dinlemek veya başkalarını rahatsız edecek volümde, saat sınırlamasını dikkate almaksızın gürültü kirliliği yaratmak değildir. Sonuç olarak; Ayvalık’ta daha akılcı, rasyonel ve tüm yaşayanların turizm gelirlerinden eşit pay alabilmesi için yapılması gereken çok şey var. Ancak ilk başta yapılması gereken yukarıda ifade etmeye çalıştığımız sorunlara tüm turizm paydaşlarının çözüm odaklı yaklaşması. Bu noktada her şeyi şehrin yerel ve kamu yetkililerinden beklemek doğru değil. Bu gemide hepimiz varız. Gemiyi batırmamak için Ayvalık turizminde yer alan tüm paydaşları bu sorunları çözmede ve kamuoyu oluşturmada yanımıza davet ediyoruz. Ayvalık son yıllarda ağırlıklı olarak iç turizm faaliyetlerinin yoğun olduğu popüler bir destinasyondur. Bir ülkenin turizm gelişme sürecinde sadece dış turizme bağımlı kalmaması pek çok ekonomist tarafından önerilmektedir. Her ekonomik faaliyette olduğu gibi turizmde de kendi iç dinamiğine dayanmayan bir gelişmenin sağlıklı olmayacağı bilinmelidir. İç turizm akımları endüstrinin gelişme dinamiğini oluşturmaktadır. Fakat, özellikle Ayvalık’ta turizmin disiplin altına alınabilmesi için dış turizme açılması gerekmektedir. Çünkü dış turizm rekabettir, kıyaslamadır, bol kazançtır fakat aynı zamanda çevreye, yaşama ve ekolojik çevreye saygıdır. Bu nedenle bölgeye daha çok yabancı turistin gelmesi yöre turizmine hem dinamizm getirecek hem de disiplinli bir sürecin içine sokacaktır. Ayvalık’ta bir sezon daha sona erdi... Sonbahara girdik, önümüz kış... Turizm ve ekonomi açılarından sıkıntılı aylar bizi bekliyor. 4-6 Kasım 2016 tarihlerinde Ayvalık Zeytin Hasadı Günleri’nin 12.’si yapılacak. Ayvalık Belediyesi, Ticaret Odası ve Ayvalık Turizm Geliştirme Birliği (AYTUGEB) şimdiden hazırlıklara başladı. Güzel bir hasat etkinliği olacak gibi duruyor. Ayvalık Turizm Geliştirme Birliği (AYTUGEB) Ekim ayı başı veya ortasında Murat Reis Otel’de bu turizm yılıyla ilgili bir değerlendirme toplantısı yapacak. Ayrıca; (AYTUGEB) Şubat 2017’de Edremit İş-Kur’la protokol imzalayarak işsiz gençleri eğitmeyi ve sektörde istihdam etmeyi önemli bir proje olarak belirledi. Bir diğer proje ise; Balıkesir Üniversitesi ile protokol imzalayarak, mevcut otellerde çalışan personele Mart- Nisan aylarında 30 saatlik eğitim (müşteri ilişkileri, iletişim, sosyal medya, pazarlama stratejileri, kat hizmetleri, ön büro-resepsiyon vb) vermek... Sevgi ile kalın, çünkü Ayvalık’tasınız.

33


Ayvalık'a Bakarken TAYLAN KÖKEN

Zeytin(i) Koruma(k)

A

yvalık ve zeytin ayrılmaz bir bütün. Ayvalık zeytini ve zeytinyağı dünyanın bildiği, kabul ettiği tescilli bir marka. Ülkemizde çiftçi üretiminin gerilemesine, devletten yeterli teşvikleri almamalarına rağmen Ayvalık zeytinciliği direnmeye ve ülkesi için katma değer üretmeye devam ediyor. Ayvalık halkının geçim kaynaklarının başında gelen zeytin ağaçlarını korumakla görevli, önemli bir kurum var: Ayvalık Çiftçi Mallarını Koruma Başkanlığı. Kurum 2 Temmuz 1941 tarihinde kabul edilen, İsveç’ten alınan 4081 nolu ‘Çiftçi Mallarını Koruma Kanunu’ hükümlerini yerine getiriyor. Bazı maddeleri güncelleştirilen kanun halen yürürlükte. Kanun hükümleri köy sınırlarında, belediye sınırlarına giren tarım alanlarında, orman haricinde tüm tarımsal ağaçların korunması için uygulanıyor. Çiftçi Mallarını Koruma Başkanlığı seçimleri, belediye seçimleri sonrasında en geç 40 gün içinde yapılıyor. Belediye, Ticaret Odası ve Ziraat Odası delegeleri toplanarak, genel kurulda oluşan listeleri kapalı olarak oyluyor ve 5 asil, 5 yedek olmak üzere Çiftçi Malları Koruma Meclisi’ni seçiyor. Hemen ardından bu meclisi denetlemek ve onaylamak için Murakabe Heyeti seçimi yapılıyor. Murakabe Heyeti’nin başkanı kaymakam. Koruma Meclisi ise kendi aralarında toplanarak başkan ve yardımcısını seçiyor. Son seçimde Çiftçi Mallarını Koruma Meclisi, Aydın Derinova, Turgay Demirlenk, Murat İbrahim Mühürdaroğlu, Hasan İlker Gültekin ve Suat Kaçak’tan oluşmuştu. Kısa bir dönem başkanlık yapan Aydın Derinova sağlık nedenleriyle görevinden ayrılınca, başkanlığa Suat Kaçak, yedek üyelikten asil üyeliğe geçen Mehmet Özman da başkan yardımcılığına seçildi ve halen görevlerine devam ediyorlar. Yine göreve devam eden Murakabe Heyeti, Mehmet Fahri Onursal, Mustafa Kürşat, Hasan Kunay, Ayhan Kavukçu ve Servet Ertem’den oluşuyor.

(Atlı kır bekçileri fotoğrafları Nilgün Kaya’dan alınmıştır.)

34

Zeytin ağaçlarının korunması ve üreticilerin haklarına sahip çıkılması, koruma tarafından çok uygun fiyatlara yapılıyor. Çok geniş arazileri kontrol eden ve ‘Zeytin Kovboyları’ olarak da anılan asıl kahramanlar, birçok sorunlarına rağmen zeytin meralarını koruyan kır bekçileri... Bekçiler, çiftçilerin yalnız zeytinlerini değil, her türlü tarım araçlarını, tarla içindeki mülklerini, koruma alanındaki yolları, su arklarını, setleri, bentleri, çitleri ve duvarları da korumakla yükümlü. Kır bekçileri 657 nolu kanuna göre hareket ederlerken, ödemelerini yarı resmi bir kurum olan koruma başkanlığından alıyor. Bu durum birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Yani kanun olarak devletin memuru sayılıyorlar ama maaşlarını müstahsilden sağlanan ve sandıkta toplanan paradan alıyorlar. Çiftçi ödeme yapmadığında sistem doğal olarak tıkanıyor. Oysa günümüzde her türlü malın sigortası yüksek fiyatlara yapılırken, onca emek verilen zeytin ağaçlarının korunması ve üreticilerin haklarına sahip çıkılması, koruma tarafından çok uygun fiyatlara yapılıyor. Zeytin koruma bekçilerinin başı bu işi uzun yıllardır yapan Daire Amiri Ahmet Omak... Ataları mübadelede Midilli’nin İşlemetopu köyünden Ayvalık’a gelen Omak, Zekibey Mahallesi’nde 1958 yılında doğmuş. İlk öğrenimini Abdülvahit Sağlam İlkokulu’nda, orta ve lise eğitimini Ayvalık Lisesi’nde tamamlamış. Askerlik öncesi ve sonrasında babası Mehmet Omak’ın hurdacı-antikacı dükkânında çalışmış. 1990’lı yılların başında Zeytin Koruma'ya bekçi olarak girmiş. Başarılı çalışmaları nedeniyle kısa sürede daire amirliğine terfi etmiş ve görevini 2000’li yılların başına kadar sürdürmüş. Bu görevinden ayrılan Ahmet Omak, Balıkesir’in Büyükşehir olmasından sonra geçmişte yapmış olduğu başarılı çalışmalarından dolayı tekrar Daire Amiri olarak göreve çağrılmış. Ahmet Omak’ın yanında bir muhasip memur ve iki kişi daha çalışıyor. Korumaya ait bir de arazi aracı mevcut.


Ayvalık Çiftçi Koruma 550 bin zeytin ağacından sorumluyken, Balıkesir’in Büyükşehir olmasıyla bu sayı 2 milyona çıktı Osmanlı kayıtlarındaki bir yazışmadan öğrendiğimize göre, 1920 yılının Eylül ayında Midilli’de zeytinyağının litresi 4 Drahmi iken Ayvalık’ta 21-25 Drahmi arasında değişiyordu. Rum cemaatinin yıllar önce kurmuş olduğu Ayvalık Korucu İdaresi zeytinin toplanmasında tek yetkiliydi. Üretici buraya kaydını yaptırıyor ve harcını yatırdıktan sonra zeytinini toplamasına izin veriliyordu. Böyle bir zorunluluğu olmamasına rağmen, kaydını yaptırmayan ve ödemesini aksatan üreticinin malını toplamasına muhafaza memurları engel oluyordu. Yunan işgalinin yaşandığı bu dönemde, Korucu İdaresi zeytinyağının yüksek fiyatı nedeniyle sınırlarının ötesine geçerek Gömeç civarında, Keremköy ve Yayaköy’deki Müslüman ve Hıristiyan üreticileri rahatsız ediyor, mallarını Ayvalık’a getirmelerini istiyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin zabıtlarında 28 Şubat 1922 tarihli Evkaf Bütçesi’nde 'Karesi’ye mülhak' Edremit, Burhaniye ve Ayvalık’ta vâkıf evkaf zeytinliklerinin bir muhafız ve beş korucu ile iki fabrika bekçisi’ atanması yazılmış; Kurtuluş Savaşının hemen ardından zeytinliklerin korunması için maaşlı muhafız tutulması kararı alınmış. 1950’li yılların başında kurulan Ayvalık Çiftçi Mallarını Koruma Başkanlığı, müstahsillerinin çoğunun zeytinci olması sebebiyle Zeytin Koruma olarak da anılıyor. Ayvalık Çiftçi Koruma sadece Ayvalık ve Cunda meralarında bulunan yaklaşık 550 bin zeytin ağacından sorumluyken Balıkesir’in Büyükşehir olmasıyla sorumluluk alanları 200 bin dönüme, ağaç sayısı 2 milyona çıkmış. Bu geniş arazilerin içinde zeytin haricinde, diğer tarım ürünleri ve özellikle değerli fıstık çamları da bulunuyor. Altınova ve Küçükköy beldeleri, Murateli ve Mutlu köyleri, mahalle statüsüne geçince buradaki korucular da Ayvalık’a katılmış. Ayvalık Koruma kadrosunda kayıtlı 22 bekçi bulunuyor. Zeytin hasadı döneminde geçici olarak 8-10 bekçi alımı daha yapılıyor. Bekçiler silah taşıma yetkisine sahip. Özellikle hasat zamanı her köşeye hızlı bir şekilde ulaşabilmek için at kullanıyorlar. Bekçiler, atlarını zeytin aralarında bulunan damlarda dinlendiriyor. İletişim telsizle sağlanıyor. İlk Kurşun Tepesi’nde bulunan güçlü bir antenle çok uzak mesafelerden dahi haberleşme yapılabiliyor. Koruma bekçileri bir olay meydana geldiğinde hemen Jandarma’ya haber veriyor, onların da özverili yardımlarıyla gerekli işlemler anında yapılıyor. Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer de bekçilere yeni kıyafetler alarak, zeytin arasındaki yolları iyileştirerek kuruma yardımlarını esirgemiyor.

Çiftçi Koruma Meclisi Başkanı Suat Kaçak: “Çiftçi Koruma başkanlıklarının en büyük sorunu tahsilat!” Türkiye çapında yüklenen yeni bir yazılımla Çiftçi Korumalar’ın bilgisayar ağıyla birbiriyle koordinasyonu sağlandı. Ülkemizde 180’i aşkın koruma başkanlığı var. 7 binden fazla kır bekçisi görev yapıyor. Balıkesir’in hemen hemen tüm ilçelerinde koruma başkanlıkları mevcut...

Tüm Çiftçi Koruma başkanlıklarının en büyük sorunu tahsilat. Müstahsil ödemesini geciktirdiğinde veya yap(a)madığında sistem tıkanıyor. Bunu aşmanın en basit yolu Çiftçi Kayıt Sistemi’nin korumaya devredilmesi. Böylece çiftçi, mülkü için bir satış yapacağı zaman veya ziraat odasında bir işlemini yaptırabilmesi için öncelikle korumaya borcunu ödemesi gerekecek. Bu da tahsilat sorununu ortadan kaldıracak. Böylece bekçiler maaşlarını düzenli alacak ve daha özverili çalışacak. Tüm bu sorunların Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan bir komisyonda değerlendirildiği bilgisini de eklemek isterim.

Ayvalık ve köylerinde mevki isimleri… Armutçuk, Galifo, Küçük Galifo, Çakalya, Koca Tepe, Kumlu Bahçe, Gümüşlü, Fenerli Çeşme, Mitralyöz Burnu, Mantarlı, Bıyıklı, Nikita, Mehmet Ağa Boğazı, Papaz Çeşme, Vizgiren, Düzpiren, Halim’in Damları, İskender Baba Çeşmesi, Boyalık, Kaliva, Kaliva Tepesi, Peri Çeşme, Asmalı Dere, İbrahim Tepe, Piçol, Batak Çeşme, Çeşnehir (Çeşnegir), Avayan, Arap Dere, Sülüklü, Domuz Çukuru, Ladika, Ahmeteli, Çardak Tepe, Canıbayırı, Kışlalar, Pilakis, Panaya (Kilise Tepe), Sülüklü Tabanı, Eskiköy, Karayer, Salta, Bağlık, Tatlısu, Yel Değirmeni, Aylaada, Dubalar, Dombadis, Üç Kuyular, Dalyan, Çatal Tepe, Pateriça, Maşaklık, Köprübaşı, Tepecik, Sarıkaya, Tuzla, Karlıca, Viğla, Yobaz Tepe, Çakmak, Hanaylı, Yalamataş, Payamlı, Mucamba, Köralan, Sakanyokuş, Kargılı Dere, Kastan, Dişçinin Çeşme, Kırkbeşin Çamlar, Dedeler, Kermali, Dutludam, Börülce, Kozakçıdamları, Domuz Tepe, Taşlı Tepe, Çamlı Çeşme, Sezenin Çeşme, Kaymakam Çeşme, Koca Dere, Körkuyu, Günebakan, Sarıyer, Yağcıbayırı, Kazan Dere, Ak Tepe, Malik Tepe, Namık Tepe, Taşlık, Çömlekçukuru, Köftekaya, Ayıtlıalan, Koca Bahçe, Devecikboynu, Gökçegedik, Derin Dere, Karıncalı Dere, Kürt Bahçesi, Kadı Tepesi, Karanfil Deresi, Boğaz Bahçe, Dede Yatağı, Kürt Mezarı, İğdelik, Üç Tepe, Deve Tepesi…

35


At Arabacıları Meydanı’ndan ilerleyip Pala Bahçe yönünde yürüdüğünüzde, sol tarafta tek katlı bir yapı… Dışarıdan bakıldığında kırık-dökük kapısı, varla yok arası pencereleri ve dökülmüş sıvasıyla insana pek bir şey ifade etmiyor. İçine girdiğinizde ise yarı karanlık ortama rağmen ‘minyatür’ bir müzede olduğunuzu fark ediyor ve şaşırmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Burası yılların içinden geçip gelmiş bir demirci dükkanı.. İlk bakışta köşedeki ocak dikkat çekiyor… Önünde kocaman bir örs, yanında devasa bir körük var. Bir diğer köşedeki matkap ise görülmeye değer… Hepsi en az yüz yıllık…

Bu ‘kişisel müze’nin sahibi, kapının hemen solundaki iskemlesinde sessiz-sakin oturan Necdet Saban… Doksan yaşına merdiven dayamış; kısa, ak ve az saçlı, aydınlık yüzlü bir ‘canlı tarih.’ Emekliye ayrılalı epeyce olmuş ama dükkanını her sabah açıyor ve günün önemli bir bölümünü gelip-giden konuklarıyla geçiriyor. Bizi de orada ağırladı. (Necdet Saban’la sohbet ederken Ayvalık sokaklarını ‘keşfe çıkmış’ yerli-yabancı gezginlerden bazılarının müze tadındaki demirci dükkanını içeriden ve dışarıdan sessizce görüntülediklerine tanık olduk.)

AT ARABACILARI MEYDANI’NDAN PALA BAHÇE’YE KADAR TAM DOKUZ DEMİRCİ VE ARABALARIN AHŞAP KISIMLARINI YAPAN ÜÇ AYRI USTA VARDI

-B

abam Şerif o zamanlardaki adıyla Yugoslavya’nın Manastır vilayetinin Pirlepe kazasındandı. Pirlepe 14. yüzyılda, civarındaki yerleşimlerle birlikte Osmanlı tarafından alınmış, Balkan Savaşı’na kadar Osmanlı idaresinde kalmış. Babam tam ortasında bir cami ve bir saat kulesi olduğunu ve bu haliyle bir Anadolu kasabasını andırdığını söylerdi. Babam orada iki kardeşiyle birlikte tütün ekerek

36

kazanmış hayatını… Sırplar gelince kardeşleriyle birlikte Köstence’den gemiye binip İstanbul’a gelmiş. Bomonti bira fabrikasının araba atölyesinde çalışmış. Babamın at arabalarının ağaç kısımlarını yapardı, bu işin ustasıydı. 1922 yılında ani bir kararla İstanbul’u bırakmış ve Ayvalık’a yerleşmiş. Şu anda içinde bulunduğumuz bu dükkanı kiralamış. Bu arada Midilli mübadili Nazife Hanım’la yani annemle evlenmiş. 1944


depreminde dükkan hasar görüp yıkılınca, parasını verip arsa olarak satın almış. İlkokula Sakarya’da başladım. Sonra Gazi İlkokulu’na geçtim ve oradan mezun oldum. 1940’lı yılların başlarında Ayvalık Ortaokulu’na devam ederken babam beni karşısına alıp, “Okuyacaksın da ne olacak, bana yardımcı gerek!” dedi ve öğrenim hayatım böylece sona erdi. Hiç unutmam, tarih öğretmenim Ziya (Yalçın) Bey beni uyarmış, “Oku oğlum!” demişti, “Hiç değilse ortaokul diploması al. Geleceğin ne getireceğini kimse bilemez!” Söylediklerinde çok haklıydı gerçekten. O tarihlerde ortaokul diplomasının geçerliliği, okuyupyazan insan sayısı az olduğu için çok fazlaydı. Ortaokul mezunları bankacı, vergi müdürü bile olabiliyordu. Okula veda edince, çaresiz, babamın yanında çalışmaya başladım. Ondan demirciliği öğreniyordum. Baktım, elim bu işe epeyce yatkın, seviyorum da; daha bir sıkı sarıldım. Babam 1960 yılında vefat etti. Dükkanı devraldım ve tek başıma çalışmaya başladım. Tam on beş yıl boyunca toprağı işlemekte kullanılan ‘tiller ayağı’ kıvırdım. Müşteriler demiri getirdi, ben ayakları yaptım. Tiller işi Balıkesir’e kayınca bu defa menteşe yapmaya karar verdim. Kapı, pencere, kepenk menteşeleri ürettim. O günler buralar fazlasıyla hareketliydi. At Arabacıları Meydanı’ndan Pala Bahçe’ye kadar tam dokuz demircinin yanı sıra, arabaların ahşap kısımlarını yapan üç ayrı usta vardı. Kalaycıların sayısı da yine üçtü. Çamur Mehmet’in, Kasap Hasan’ın, Tahtaboynuz’un kahvelerine giderdik. Esnaf arasında kardeşlik hakimdi, kimse kimsenin kötülüğünü istemezdi. Sevginin, dostluğun, paylaşmanın tadını çıkardığımız bambaşka güzel günler yaşadık hep beraber... Kendimi bildim bileli, yani en az yetmiş yıldır ‘usta’ sıfatıyla bu dükkandayım ve babamdan sonra hep

yalnız çalıştım. Geleceğimi düşünerek önce ilk Türk sigorta şirketi olan Doğan Sigorta’ya kaydoldum. “Kaydolmazsan kapatırız!” tehdidini alınca, Bağ-kur’a geçtim. KALECİLİK YAPTIM, TİYATRO OYUNLARINDA OYNADIM, KEMAN ÇALDIM! Askerliğimi yaparken tabur takımında futbol oynadığım için terhis olup yeniden Ayvalık’a döndükten sonra hem babamın yanında çalıştım hem de tam beş yıl boyunca Ayvalıkgücü’nün kalesini korudum. Başkanlığını eski Balıkesir valilerinden Azmi Heper’in yaptığı kulüpte iki kaleci vardı, dediğim gibi biri bendim. Diğer kalecimiz Süreyya’ydı. Rahmetliyle dönüşümlü oynuyorduk. O günlerden aklımda kalan diğer bazı Ayvalıkgücü futbolcuları şunlar: Manolya Nihat, Altınovalı Ferit, Erdoğan Cömert, Gana Kemal, Laz Kamil, Ziraatçi Güngör, Samba İbrahim, Cundalı Yaşar, Kayafa Hüseyin ve aynı zamanda antrenörlüğümüzü de yapan Ahsen Tosya... Ayvalık’ta 15 Eylül, Barbaros, Çınarspor gibi takımlar da vardı. Ayvalıkgücü’nde başlayıp biten futbol hayatım boyunca Edremit, Havran, Gömeç, Zeytinli takımlarıyla oynadık ve yüzde doksan Körfez şampiyonu olduk. Balıkesir’de de hep Karesi şampiyon olurdu. Karesiyle karşılaşmaya giderken bizim şampiyonluk Otmanlar’a kadardı. Çünkü hakemler hep Karesiliydi! Ayvalıkgücü olarak tiyatro da yaptık... Yılda üç-dört kez sahneye çıktık, kulüp yararına oyunlar oynadık. Bütün Ayvalık bizi izlemeye gelirdi dersem, yalan olmaz. O günlerden aklımda kalan isimlerden ikisi, kulübün malzemeciliğini de yapan Ali İhsan Tatlıcı ve Papiro Hasan’dır. Her ikisi de çok renkli, hep neşeli kişilerdi ve özellikle Tatlıcı samimi arkadaşımdı. Arada eğlenmeye de zaman ayırdım elbette... Mesela Cunda’ya yüzmeye giderdik. Yaz-kış günde en az bir

37


matine ve bir suare yapan Naci Bey’in sinemasında çok film izledim. Asıl mesleği terzilik olan Naci Bey sinemacılığı da hakkıyla yapardı. Yenilikleri izler, uygulardı. Kışlık salonu kırmızı deri kaplı modern koltuklarla kaplamış, sinemasını pırıl pırıl yapmıştı. Yazlık bölümde de turneye gelen sanatçılar çok konser verdi, önemli tiyatro toplulukları sahneye çıktı. Bir de 23 Nisan Sineması vardı, oraya da giderdim. Bu arada, Ayvalık Müzik Derneği’ne üye olmuştum. Orada, nota bilmeden uzun zaman keman çaldım. Kendi kendime öğrenmiştim kemanı... Derneğe daha sonra, 2011 yılında Burhaniye-Ören’deki evine giderken geçirdiği trafik kazasında kızıyla birlikte vefat eden Mesut Duran’ın adı verildi. Duran, Saraybosnalıydı ve Üsküdar Musiki Cemiyeti’nden yetişmişti. Mesut Duran sanatçılarının sık sık güzel konserler verdiğini işitiyorum. Ayaklarım izin verse gideceğim ama, vermiyor işte... Yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçti gitti ama hayıflanmıyorum. Hayata gelmek büyük şans... Yaşamak çok kıymetli bir hediye... Geriye dönüp baktığımda içime bazen hüzün, bazen mutluluk doluyor. İkisi de insanlar için... Çok şükür yalnız değilim. Hala beraberliğimizi sürdürdüğüm eşim Güldal’la evliliğimden bir erkek, bir kız çocuğum dünyaya geldi. Daha ne diyeyim, her şey herkesin istediği gibi olsun...

RİO’DA AY YILDIZLI BAYRAĞIMIZI DALGALANDIRAN NUR TATAR’I KUTLUYOR, BAŞARILARININ DEVAMINI DİLİYORUM

B

ayanlar 67 Kg sıkletinde mücadele eden 2012 Londra Olimpiyat Oyunları’nın gümüş madalyalı ismi Nur Tatar Rio 2016’da ilk turda Avustralya’dan Carmen Marton 11-1 yenerek çeyrek finale yükseldi.

Çeyrek finalde de Almanya›dan Rabia Güleç›i 5-1 ile geçen sporcumuz adını yarı finale yazdırdı. Yarı finalde Fransız Haby Niare›ye yenilse de bronz madalya maçında Tayvanlı Chia Chia Chunag›ı 7-3 yenerek 2016 Rio Olimpiyat Oyunları›nı madalya ile tamamladı. Milli Takım ve Ayvalık Atletizm Kulübü antrenörü Sebahattin Tatar’ın yeğeni olan ve bronz madalya alarak Ay Yıldızlı bayrağımızı dalgalandıran Nur Tatar’ı kutluyor, başarılarının devamını diliyorum. Rahmi Gençer Ayvalık Belediye Başkanı

Asıl hedef çocukların sosyal gelişimlerine katkıda bulunmak...

KARİKATÜRLÜ EV ÇOCUK ATÖLYESİ YAZ SONU SERGİSİ AÇILDI

2014

yılında kapıların açan ve Abdullah Şengörenoğlu’nun eğitmenliğinde çalışmalarını sürdüren Oktay Ekinci Karikatürlü Ev’in 8 öğrencisinin çizdiği karikatürlerden oluşan sergi açıldı. Atölye çalışmaları, 2017 yazında Bahçeşehir Üniversitesi Sinema bölümü çizgi film hocalarının destekleyeceği programlarla devam ettirilecek. Belediye Başkanı Rahmi Gençer, sergiye ilişkin olarak “Elbette, çocuklarımızın arasından iyi karikatüristler çıkmasını arzuluyoruz. Ancak asıl hedefimiz onların sosyal gelişimlerine küçük de olsa katkıda bulunmak... Bu vesileyle Karikatürlü Ev’in kurucusu Sayın Uğur Bilge hocamı saygıyla anıyorum” dedi.

38


“Başka Ayvalık yok, korumalıyız!”

ENGÜRÜ SİTESİ’NDEKİ SÖYLEŞİDE ÇEVRE SORUNLARI GENİŞ ŞEKİLDE ELE ALINDI

E

ngürü Sitesi’nde, mavi bayrakların korunması, site yanında bulunan arıtma tesisinin geleceği ve site plajının açıklarında kurulan balık çiftlikleri konularında görüş alış-verişi amacıyla bir toplantı düzenlendi. “Mavi Bayrak ve Çevresel Etkileşim” başlıklı söyleşide Belediye Başkanı Rahmi Gençer, AK Parti İlçe Başkanı Hakan Kayaalp, CHP İlçe Başkanı Ahmet Toker, TÜRÇEV Kuzey Ege İller Koordinatörü Doğan Karataş, Kent Konseyi Başkanı Filiz Karayelli, Yeşil Anahtar Programı Ulusal Koordinatörü Arzu Akdağ, BASKİ Ayvalık Şube Müdürü İskender Çavdar, Sahilkent Muhtarı Safiye Ayla Erdil, Engürü Sitesi Birlik Yönetim Kurulu Başkanı Gürsel Uslu, Sahilkent Spor Kulübü Başkanı Abdullah Köker, Sahilkent Spor Kulübü Başkan Yardımcısı Mustafa Gökmenoğlu, Sağlık Müdürlüğü’nden Metin Balcı, akademisyenler, bürokratlar ve çevrede bulunan site yöneticileri hazır bulundu. Ayvalık Adaları Tabiat Parkı ile Engürü Sitesi ve diğer komşu sitelerin çevrelediği iç körfezde yapılanmaya başlanan balık çiftliği üretimi uygulaması ve yine sitenin yanı başında yer alan arıtma tesisinin yarattığı çevre sorunlarının geniş şekilde ele alındığı söyleşide Rahmi Gençer, sivil toplum örgütlerinin ve Ayvalık’ta yaşayanların, kentin çok değerli karasal ve denizsel varlıklarının ekolojik kalitelerinin korunması yolunda gösterdikleri duyarlılığa teşekkür etti ve öncelikli görevlerinin bu konularda etkin katkı sağlamak olduğunu söyledi. AK Parti İlçe Başkanı Kayaalp ise sorunla ilgili olarak daha önce de iki kez bir araya geldiklerini belirterek, balık çiftliği projesinin girişimcilerinin gösterdikleri iyi niyetli yaklaşım sayesinde bu işin bundan böyle sürdürülmeyeceğini söyledi ve bunu müjde olarak nitelendirdi. Kayaalp arıtmayla ilgili çalışmaların sürdüğünü belirtti. TÜRÇEV Kuzey Ege İller Koordinatörü Doğan Karataş ise Mavi Bayrak alma konusunda otuz üç kriter

Denizsel ekosistemin geri dönülmez noktayı geçmeden rehabilite edilebilmesi için ciddi ve uzun soluklu bilimsel ve koruma çalışmaları yapılması bir zorunluluktur. bulunduğunu ve en önemlisinin deniz suyunun temizlik oranı olduğunu vurguladı. Bunun sadece Ayvalık’ın sorunu olmadığını ve Körfez bölgesi olarak ele aldıklarını söyleyen Karataş, geçtiğimiz yazdan bugüne olumlu yönde adımlar atıldığını ekledi. Yeşil Anahtar Programı Ulusal Koordinatörü Akdağ, Yeşil Anahtar sahibi oteller, su, enerji ve geri dönüşüm hakkında bilgi verdi. Engürü Sitesi Yönetim Kurulu Başkanı Gürsel Uslu tüm katılımcılara ve özellikle müjdeli haberleri ve katkılarıyla kendilerini sevindiren Belediye Başkanı Rahmi Gençer ve AK Parti İlçe Başkanı Hakan Kayaalp’a teşekkür etti. Site yakınındaki balık çiftliği sorunuyla site bitişiğindeki arıtma tesislerinin yakın çevrede yarattığı problemleri örnekleriyle anlatan Uslu şunları söyledi: “Her iki konuda da yer seçiminin yanlışlıkları bugünden ortaya çıktı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Ayvalık Adaları Tabiat Parkı için hazırlattığı bir rapora referans olarak eldeki bilgiler ışığında Tabiat Parkı ilan edilmiş olmasına karşın yoğun bir müdahaleyle karşı karşıya olan denizsel ekosistemin geri dönülmez noktayı geçmeden rehabilite edilebilmesi için ciddi ve uzun soluklu bilimsel ve koruma çalışmaları yapılması bir zorunluluktur. Ayrıca halen var olan deniz deşarj sisteminin yenilenmesi amacıyla bir projenin yürütüldüğü bilgisini aldık. Atık su tesisinin yer seçiminin doğru olmadığı uzmanlarca da ifade edildi. Yer seçimi yanlış yapılmış ve sürekli sorun yaratan bir tesise yeniden entegre bir proje yapılması kanımca kaynak israfı yaratmaktan öteye gitmeyecek. Bu tesisin yeri ivedilikle değiştirilmeli ve başka seçenekler için yeni bir yaklaşım belirlenmelidir.”

39


Seramik sanatçımız Naile Cimit‘in Cunda’da açtığı ‘Kuşlar’ temalı sergisini kuş sesi efektleri arasında gezdik ve çocukluğundan bu yana yaz tatillerini Ayvalık’ta geçiren, 2010 yılında Ayvalık’a yerleşen Naile Cimit ile yaşamı, sanatı, sanat anlayışı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik... 1993 yılında yitirdiği eşi, heykel ve seramik sanatçısı Ünal Cimit’i andık.

TONLARCA HAM MADDEYİ ATOM AĞIRLIKLARINA, FORMÜLLERİNE GÖRE KARIŞTIRIYOR VE DEĞİŞİK SIRLAR ELDE EDİYORUM Gülbeniz Şentay

N

aile Cimit 1951 yılında İzmir’de dünyaya gelmiş. Çocukluğu, genç kızlığı Güzelyalı sahilindeki evlerinde geçmiş.

-Babam tütün tüccarı, annem ev hanımıydı… Beş kardeştik. Mutlu bir çocukluk yaşadım. Ailemizde plastik sanatlarla uğraşan kimse yoktu ama anneannem keman, rahmetli babam ud çalardı. Annem o güzel sesiyle babama eşlik ederdi. Ablam ise modacıydı. Kısacası sanata yabancı bir aile değildik. Benim plastik sanatlara yatkınlığım ortaokul sıralarında fark edildi. Annem, zaman zaman ben doğmadan üç gün önce vefat eden büyükannemin fotoğrafına bakıp ağlardı. Siyah-beyaz bir fotoğraftı bu. Hangi duygularla bilmiyorum ama bir gün o fotoğrafı karşıma aldım. Büyükannemi tek boyutlu olmaktan çıkaracak, onu ete, kemiğe büründürecek, tıpkı ona benzeyen bir bebek yapacaktım. Hemen işe koyulmuş, tellerle oluşturduğum bedeni kitre ve pamukla kaplamış, büyükannemin hatlarını bebeğin yüzüne aktarmaya çalışmıştım. Annem bu küçük heykelciği çok beğendiği için bir yarışmaya göndermişti. Hayatımın ilk ödülünü böyle aldım. Gazeteler, ‘harika çocuk’ olduğumu yazdılar. Oysa değildim. Ben sadece annesini mutlu etmek isteyen bir çocuktum, o kadar… Aldığım ödülün plastik sanatlara yönelmemde payı vardır mutlaka... Özellikle seramik sanatına ayrı bir ilgi duyuyordum. Liseden mezun olur olmaz İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin sınavlarına girdim ve kazandım. Seramik okuma hayalim gerçekleşiyordu. Ne var ki, babam beni İstanbul’a göndermek istemiyordu. Seramik bende öylesine bir tutkuydu ki, evdeki herkes benim Akademi’de okumak uğruna evden kaçacağımdan korkuyordu. O yıl Ege Üniversitesi’nde seramik bölümü açılınca sorun çözüldü. Müjdeyi babamın yakın arkadaşı olan heykeltıraş Turgut Pura’dan almıştık. Sonuçta Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’ne

40

kaydoldum. Ne var ki, bölüm yeni açılmıştı ve pek çok eksiği vardı. Fırınımız yoktu örneğin. Mehmet Tüzüm Kızılcan hocamızın fırınını kullanırdık. Dört yıl boyunca biz öğrenciler epey sıkıntı çektik yani. Yıllar sonra Ayvalık’ta benim hatırımı kırmayarak, Orhan Peker’de sergi açtı Tüzüm Kızılcan. Turgut Pura da hocamdı. Kendisiyle uzun yıllar çalıştım. (Turgut Pura kravat yerine papyon takardı. Papyonlarını hep ben dikerdim.) “SİZİNLE YEMEĞE FALAN ÇIKMAM!” Fakülteden mezuniyetinin ardından yaptığı ilk profesyonel çalışması bir şemsiyelik olmuş.

-Siyah ve beyaz renkleri kullandığım, yaklaşık bir metre boyunda, kocaman seramik bir şemsiyelikti. Çok severek yapmıştım ama doğrusu acemi işiydi. Hala İzmir’deki evimizde duruyor. Ablama. “Kır, at bunu!” diyorum ama nedense gözü gibi saklıyor. Şemsiyelikten sonraki çalışmam bir asker postalıydı. O bana ‘Turgut Pura’ ödülünü getirdi. Ne yazık ki kırıldı! Sanatçı, İzmir Resim ve Heykel Müzesi’nin kurucusu Turgut Pura ile on yıl birlikte çalışmış. Seramik sanatçısı eşi Ünal Cimit’le de bu müzede tanışmış. Eşinden söz ederken kelimeler boğazında düğümleniyor Naile Cimit’in. Gözleri doluyor. -Ünal’ın Resim Heykel Müzesi’nde sergisi vardı. Orada karşılaştık. Hala evimde duran panoyu yapıyordum o ara. Torna çekerken bütün cesaretimi toplayıp, “Hocam bana ‘kobalt sır’ınızdan biraz verir misiniz?” diye sordum çünkü kimse o sırı onun gibi yapamıyordu. “Hayır! Ama benimle yemeğe çıkarsan veririm!” dedi. Ben o zamanlar da lafını hiç esirgemeyen biriydim. “Sizinle yemeğe falan çıkmam!” dedim. Ama kobalt sırı da deliler gibi istiyordum. Neticede yemek teklifini kabul ettim. Fakat yemek boyunca kobalt sırın sırrı yerine bana hayatını anlatmaya başlayınca canım çok


sıkıldı ve masayı terk ettim. Ünal bir buket çiçek ve çok beğendiğim seramik çanağıyla birlikte peşimden geldi, kapımı çaldı. Evlendik… İstanbul’a yerleştim. Evimiz Levent’teydi. Daha sonra hayran kaldığım Kuzguncuk’a taşındık. Aramızdaki yirmi bir yaş farka rağmen çok mutluydum ve sanatla dolu, muhteşem bir evliliğim vardı. Ünal mükemmel bir insandı. O benim hem hocam, hem kocamdı. Tam on dört yıl onun asistanlığını yaptım ve sanatımla ilgili her şeyi ondan öğrendim. Son sergimde de onun sırlarını kullandım. Ünal’ın sanatıma katkısı da, etkisi de çoktur. O bana düşünme gücü verdi. Bu nedenle sergilerim hep temalıdır: ‘Kuşlar’ örneğindeki gibi. Naile Cimit, eşinden bütün ‘sır’ların sırrını öğrenmiş ama bugüne dek o da tıpkı eşi gibi hiç kimseyle paylaşmamış. Sırlar, kocaman bir defterin içinde saklıymış. Artık “Bu değerli bilgileri seramik sanatına gönül verenlerle paylaşmanın zamanı geldi” diyor. -Ünal’ın anısına bir kitap bastıracağım. Otobiyografisi, yazıları, Mimar Sinan Üniversitesi’nde yaşadıkları, eserlerinin fotoğrafları ve elbette ki ‘sır’ları bu kitapta yer alacak. GÜMÜŞ NİTRAT CİĞERLERİMİ MAHVETMİŞTİ ANCAK CAMLA UĞRAŞMAKTAN KENDİMİ ALIKOYAMIYORDUM Cimit, ülkemizdeki geçmişi Osmanlı’ya dek uzanan seramik sanatının ana malzemesinin killi toprak olduğunu söylüyor. -Ayvalık, özellikle de Çanakkale bu açıdan çok zengin. Ben şamotlu çamur kullanıyorum genellikle. Şamotlu çamur, kırık-dökük seramiklerin öğütülerek çamura karıştırılmasıyla elde ediliyor. Günlük yaşamın her alanında karşımıza çıkan seramik ile seramik sanatı arasındaki ayrımı ise ‘seramik kimyası’ bilginiz belirliyor. Seramik kimyasını bilmeden sır yapamazsınız. Ne yaparsanız yapın, ne kullanırsanız kullanın, amatör işler çıkarırsınız. Bana tonlarca ham madde geliyor. O ham maddeleri, atom ağırlıklarına, formüllerine göre karıştırıyorum ve değişik sırlar elde ediyorum. Kobalt, turkuaz, demir oksit gibi bir yığın teknik bulunuyor. Kullanılacak fırının da seramik sanatında önemli bir rolü var. -Elektrikli fırından istediğim verimi alamadığım için ısıyı yavaş yavaş veren tüplü fırın yaptım. Bu tekniği de Ünal’dan öğrendim. Bizim bütün fırınlarımız tüplüydü. Dedim ya, aslında ben her şeyi okuldan değil, Ünal’dan öğrendim. Cam üflemeyi de… Sabahlara dek cam üflerdim. Cam üflemek çok zor ancak bir o kadar da keyifli bir sanat. İşlem sırasında gümüş nitrat kullanırdım. Sonunda hastalandım. Doktora gittim. Gümüş nitrat ciğerlerimi mahvetmişti ancak camla uğraşmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Biraz dinlenmem bahanesiyle eşim beni İzmir’e, ailemin yanına gönderdi. Döndüğümde cam atölyemin yerinde yeller esiyordu. Ünal, yokluğumda bütün aletlerimi atmıştı. Kıyameti kopardım tabii… Cam üflemek inanılmaz zevkli bir şey. Neler yapmadım ki camdan? Hiç unutmam, Arkeoloji Müzesi için gözyaşı şişeleri yapmıştım. Toprak altından yeni çıkmış gibiydiler. İyi de para kazandırmışlardı bana… Yeniden başlayacağım cam üflemeye. İçime işlemiş çünkü.

41


Sanatçı, eşi Ünal Cimit'le pek çok esere can vermiş Naile Cimit. Abdi İpekçi Spor Salonu şeref tribününün, İstanbul Valilik Köşkü’nün panolarını da birlikte yapmışlar. -Evleninceye dek yaptığım hiçbir şeyi satmadım. Evlendikten sonra sattığım ilk şey bir duvar tabağıydı. Çok güzel bir tabaktı. Neredeyse ağlaya ağlaya verdiğimi hatırlıyorum o tabağı. Sırı mükemmeldi. İnanın iki katı para ödeyip geri almayı bile düşünmüştüm. Sonra anladım ki sanat evlere girmeli, insanlara ulaşmalı… Ve sonra hiç beklenmedik, erken bir kayıpla sarsılmış Naile Cimit... -Ne yazık ki 1993 yılında Ünal aramızdan ayrıldı. Onun vefatından sonra Kuzguncuk’ta yaşamaya devam ettim. Hocamın, ustamın, eşimin yokluğuna öğrencilerime kurs vererek, sabahlara dek çalışıp üreterek alışmaya çabaladım. O ara bir otel için seksen beş adet büyük küp yaptım. Tam dokuz ayımı aldı küpler.

ÜNAL CİMİT’İN ESERLERİ SEVDİĞİ KENT AYVALIK’TA KALSIN İSTİYORUM

“R

ahmetli eşim Ünal Cimit’in altı yüz elli eseri hala duruyor. Şimdiye kadar bir tekini bile satmadım. Hatta bu yüzden arkadaşlarım beni bencillikle suçladılar. Eserleri kendime saklamaya hakkım olmadığını söylediler. Benim tercihim, Ünal’ın tek tek evlere girmesinden yana değil. Ben onun halkla sonsuza dek buluşmasını istiyorum. Bu nedenle kasım ayında Ünal’ın eserlerinden oluşan bir sergi açacağım ama hiçbir eserini yine satmayacağım. Çünkü hepsini onun adını taşıyacak bir müzeye bağışlayacağım. Bu müze Ünal’ın da çok sevdiği Ayvalık’ta olmalı. Düşüncemi Belediye Başkanımız Rahmi Gençer’le de paylaştım. O da çok heyecanlandı fakat konuyu bir araya gelip bir daha konuşamadık. Ben yerel yönetimden sadece müze olabilecek bir mekan sağlanması konusunda yardım bekliyorum. Umarım yakın bir zamanda bu talebim karşılanır çünkü Ünal Cimit’in eserleri sevdiği kentte kalsın istiyorum. Ayvalık’ın bu şansı değerlendireceğine inanıyorum. Müzeyi ölmeden önce açmak zorundayım… Bu, bana Ünal’ın vasiyeti…”

42

AYVALIK’A ÇOK GÜZEL BİR GALERİ KAZANDIRMAK GİBİ BİR HEDEFİM VAR O zorlu yıllarda dostlarının ısrarına dayanamamış ve bir restoran-kafe açmış. -Kuzguncuk’taki evimin bahçesi çok büyüktü. Arkadaşlarım hem sanatımı, hem restoranı birlikte yürütebileceğimi söylüyorlardı. Onların aklına uydum ama olmadı. Maalesef beş yıl seramikten uzak kaldım. Mutsuzdum. Her gece yatağıma ağlayarak giriyordum. Restoran işini bıraktım ve tekrar seramiğe döndüm. Bir süre sonra da Ayvalık’a geldim zaten. Ayvalık’a yerleşmek, eşim sağken alınan bir karardı. Sakarya Mahallesi’nde bir ev ve atölye kiraladım. Altı yıldır buradayım. Naile Cimit bir yandan açtığı kurslarla Ayvalıklılara seramik sanatını öğretmeye, bir yandan da sergileri için üretmeye, kentin kültür-sanat yaşamına katkı vermeye devam ediyor.


-Yakın zamana kadar sanatçıların eserlerini sergileyebilecekleri bir galeri bile yoktu Ayvalık’ta. Ressam Süleyman Saim Tekcan eskiden sinema ve düğün salonu olan Orhan Peker’i bir sanat galerisi haline getirdi ve orada bir sergi açtı. Dönemin belediye başkanı rica edince, galeride sergi açmaları için sanatçılarla diyalog kurma işini gönüllü olarak ben üstlendim. Aralarında İbrahim Balaban’ın da bulunduğu pek çok değerli sanatçıyı Ayvalıklılarla buluşturmak anlamında kente katkı sağlama şansım oldu. Dediğim gibi bu, gönüllü bir işti. Ayvalık Zeytin Müzesi’ndeki panoyu da ben yaptım. Bir sanatçı olarak yaşadığım kente katkım olmuştur ki bu da beni mutlu ediyor. Şimdi ise bir galerinin halkla ve sanatçılarla ilişkilerini yürütüyorum. Naile Cimit’e son olarak geleceğe dönük hedeflerini de sorduk. -Ayvalık’a çok güzel bir galeri kazandırmak gibi bir hedefim var. Sanatla, sanatçıyla Ayvalık buluşsun, sanat eserleri halka ulaşsın istiyorum. Sırf bu nedenle, sergimde duvar tabaklarının fiyatlarını komik denebilecek kadar düşük tuttum. Herkesin evine girsin, herkes bir sanat eserini alabilsin, sanatı sevsin diye… Buradan sanatçı arkadaşlarıma da sesleniyorum: “Eserlerinize fahiş fiyatlar koymayın ki satılabilsin, her eve girebilsinler.” Ben sanatla halk arasında bir uçurum yaratılmaması gerektiğine inanıyorum. Amacım köprüleri atmak yerine, kurmak!

EYLÜL 2016 YIL: 3 SAYI: 25 Ayvalık Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi GÖKAY BACAN Yayın Yönetmeni BÜLENT ŞENTAY Yayın Koordinatörü GÜLBENİZ ŞENTAY Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

ÜNAL CİMİT: BÖYLE GÜZEL TOPRAKLARA BORCUMUZU, ONLARI DAHA İYİ DEĞERLENDİREREK, DAHA GÜZEL YAPITLAR VEREREK ÖDEMELİYİZ

“S

eramik yapımı için gerekli tüm kil ve mineraller Anadolu toprağında dopdolu... Özellikle boraks ve türevleri yönünden dünyanın en zengin ülkesi Türkiye’dir... Ondandır, Anadolu insanı evrende seramik tutkusuna ilk tutulan insanlardandır... Böyle güzel topraklara borcumuzu, onları daha iyi değerlendirerek, daha güzel yapıtlar vererek ödemeliyiz... Çalışmalarımda özenle dikkat ettiğim nokta tümüyle yerli malzeme kullanmaktır. Çanaklarımda bu daha belirgin vurgulanır. Rölyef ve heykellerimde aynı olguya, kişiyi yorumlamayı da ekliyorum. Sevinçler, üzüntüler, coşkular, sevgiler bazen iç içe, bazen yan yana benim için. Bir çanak, bir rölyef veya bir heykel bir şiir olmalı.”

HALİL ERGÜL Grafik Tasarım KEMAL OKUR Katkıda Bulunanlar Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ UĞUR DÜNDAR HÜSEYİN GÜVEN TAYLAN KÖKEN SERKAN KİBAR

Yayın Türü Yerel, Aylık, Süreli Adres: Fevzipaşa-Vehbibey Mah. Sahil Boyu Cad. 1. Sokak No: 1 Ayvalık Tel: 0(266) 312 10 21 aydabirayvalik@gmail.com

Bu dergide yer alan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir, Ayda Bir Ayvalık sorumluluk üstlenmez. Yazı, fotoğraf ve konular izin alınarak kullanılabilir.

43


İKİ FOTOĞRAF, ÇOK ANI...

T

aş ailesinin işlettiği ve üstü Cumhuriyet Oteli olarak hizmet veren Taş Kahve, epeyce köhne otobüs garajı, aynı zamanda Ayvalık Halkevi’nin unutulmaz isimlerinden olan Yahya Akıncı’nın benzinliği, Cumhuriyet Meydanı’nın neredeyse tam ortasına denk gelen sade Atatürk büstü, hareket saatini bekleyen otobüsler, tektük yayalar... Üstteki fotoğrafa baktık... baktık... ve “Cumhuriyet Meydanı o zamanlar şimdikinden çok daha genişmiş; keşke öyle kalsaymış!” demekten kendimizi alamadık. (Salim Dikduran arşivi)

Ve alttaki fotoğraf... O da hemen hemen aynı açıdan ama biraz daha yakından çekilmiş. Bir 15 Eylül kutlamasında, Gençlik Spor Kulübü’nün yönetici ve futbolcuları bir arada. Kimler yok ki... Hasan Taş, Yüzücü Celal, daha sonra belediye başkanlığına seçilecek olan Turan Tuncer, ‘renkli insan’ Ali İhsan Tatlıcı, adı belleklerde olan Süreyya Özgün, yakın zamanda yitirdiğimiz Ahsen Tosya... Hepsi de Ayvalık’ın yakın geçmişinde iz bırakan isimler... (Günay Abay arşivi)

Ayda bir ayvalik sayi 25 eylul  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you