Page 1

Kitesurf Tarık Minkari Minta Şevket Süreyya Aydemir Hangar Aytekin Erhanoğlu Kurban Olduğum Claude Monet Yiğit Ülgen

EŞİ GÖRÜLMEMİŞ BİR MÜCADELENİN ZAFERE DÖNÜŞTÜĞÜ GÜN: 30 AĞUSTOS


Lozan Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nda kazandığı zaferin devamıdır, Sevr Anlaşmasıyla kaybedilen Anadolu’yu bize yeniden kazandırmıştır

A

RAHMİ GENÇER: LOZAN ANTLAŞMASI TÜRKİYE’NİN TAPUSUDUR

yvalık Cumhuriyet Halk Partisi ilçe örgütü tarafından Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının 94. yılı nedeniyle Cumhuriyet Meydanı’nda bir tören düzenlendi. Törene Belediye Başkanı Rahmi Gençer, CHP Parti Meclisi Üyesi Yıldırım Kaya, İlçe Başkanı Ahmet Toker ve çok sayıda partili katıldı. Rahmi Gençer törende yaptığı konuşmaya, son yıllarda Lozan’ın hüsran olarak nitelendirilmesine tepki göstererek başladı ve şunları söyledi: “Lozan hüsran değil, tam aksine bir zaferdir. Ülkemiz ve milletimiz önce Birinci Dünya Savaşı, ardından İstiklal Savaşı olmak üzere on yıl boyunca cepheden cepheye koştu. Çok yorgun düştük ama dimdik ayakta kaldık. Hiçbir zaman emperyalizme yenilmedik. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak

2

üzere geleceğe güvenle baktık. Lozan’da da bizi gururla temsil eden İsmet İnönü vardı. İsmet İnönü, Lozan’da tam bağımsızlığımızı elde etmemizi sağlamıştır. Lozan bizim tapumuzdur. Lozan Antlaşması, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nda kazandığı zaferin devamıydı. Sevr Anlaşmasıyla kaybedilen Anadolu’yu bize yeniden kazandırdı. Bu kadar yorgun bir millet, batmış bir imparatorluğun arkasından gencecik ve geleceği parlak laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı yine de başardı. Onlara çok şey borçluyuz. Antlaşmanın imzalanışının 94. yıldönümünde Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü, asker ve devlet adamı İsmet İnönü’yü ve mücadele arkadaşlarını bir kez daha saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. Cumhuriyet bize emanet edilmiştir. Bu emaneti sonsuza kadar koruyacağız.”


Sonuçları merakla beklenen iki güncel konuda açıklamalarda bulundu

RAHMİ GENÇER: AYVALIK’A DOĞALGAZ GELSİN ALTINOVA’DAKİ HASTANE BİNASI CEZAEVİ OLMASIN

A

yvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer, iki güncel gelişmeye ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Bunlardan ilki Ayvalık’a doğalgaz getirilmesine yönelik çalışmalardı. Gençer bu konuda üzerlerine düşen her şeyi yapmaya hazır olduklarını söyledi. İkinci olarak Altınova’daki eski hastanenin durumu gündeme geldi. Gençer bu konuda da kesin konuştu ve bir kez daha binanın eğitim amaçlı kullanılmasından yana olduklarını vurguladı. Gençer’in her iki konuya ilişkin görüşleri şöyle:

AYVALIK’IN DOĞALGAZA, DOĞALGAZIN DA AYVALIK’A İHTİYACI VAR "Geçtiğimiz aylarda, Belediyemize, Balıkesir’in birçok ilçesine olduğu gibi Ayvalık’a da doğalgaz geleceğine ilişkin bir yazı ulaşmıştı. Bunun üzerine Belediye Meclisimizde Ayvalık’ı doğalgaza kavuşması için üzerimize düşeni yapma kararı aldık. Ancak daha sonra açıklanan listede Ayvalık’ın yer almadığını gördük. Bunun üzerine Nisan ayında yapılan Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Meclis toplantısında doğalgaz sorununu dile getirdim ve Ayvalık’ın adının listeden neden çıkartıldığını sordum. Çünkü Ayvalık’ın doğalgaza, doğalgazın da Ayvalık’a ihtiyacı olduğu kanısındayız. Bu konuda ısrarcıyız ve üzerimize düşen ne varsa yerine getirmeye hazırız. Alt yapı çalışmalarının yapılması için Belediye Meclisi olarak gerekli izni elbette vereceğiz."

KAMUOYU VE AYVALIK BELEDİYESİ OLARAK BİZLER ALTINOVA’MIZDA KADIN CEZAEVİ DEĞİL EĞİTİM YUVASI İSTİYORUZ "Bilindiği gibi, Belediye Meclisimiz Altınova’da dönüşümle ilgili bir çalışma yapıyor. Bu dönüşüm, 1990’larda Altınova’da bölge halkından toplanan paralarla, o

günün şartlarında hastane olarak yapılan binayı da kapsıyor. Meclis olarak burasının sağlık alanından eğitim alanına aktarılması kararını almıştık ve Büyükşehir Meclisi de bunu onaylamıştı. Ancak, son günlerde binanın Adalet Bakanlığı’na verileceği ve Kadın Cezaevi yapılması için bazı çalışmaların sürdürüldüğü duyumlarını alıyoruz. Bu tür haberler iki yıl önce de önümüze çıkmıştı. Ancak daha sonra bu çalışmadan vazgeçildiği söylenmişti. Biz binanın eğitim amaçlı kullanılmasından yana

ısrarcıyız. Anadolu Emekçileri Okulu, Sağlık Meslek Lisesi ya da ülkemizde yeni bir iş kolu olarak önem kazanan Geri Dönüşüm Enerji Lisesi yapılmasını hedefliyoruz. Araştırmalarımız gösterdi ki, Altınova halkının ve sivil toplum örgütlerinin kararı da bu yönde. Belediye Meclisimiz de tam iki kere aynı yönde ve oybirliğiyle karar belirtti. Son haberlerden halkımız gibi biz de rahatsızlık duyuyoruz. Kamuoyu ve Ayvalık Belediyesi olarak Altınova’mızda eğitim yuvası istiyoruz, kadın cezaevi değil!”

3


Ayak parmaklarıyla kullandığı bilgisayarla sesini duyurdu

A

AYVALIK BELEDİYESİ MUSTAFA ŞİMŞEK İÇİN 350 METRE ÖZEL YOL YAPTI

libey adasında yaşayan 47 yaşındaki, yüzde doksan bedensel engelli Mustafa Şimşek, ayak parmaklarıyla kullandığı bilgisayarla sosyal medya üzerinden Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer’e ulaştı ve akülü sandalyesiyle geçebileceği bir yolun yapılmasını istedi. Gençer’in talimatı üzerine yol 15 günde tamamlandı. Rahmi Gençer, 350 metrelik özel yolun tamamlanmasının ardından Mustafa Şimşek’i evinde ziyaret etti. Şimşek o gün annesi Hanife Şimşek, babası Orhan Şimşek ve Rahmi Gençer’le birlikte ilk kez akülü sandalyesiyle evinden ayrıldı ve kendisi için yapılan özel yolu kullandı. Tüm aile mutluydu. Baba Orhan Şimşek,

“Ben hayatımda bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Söyleyecek kelime bulamıyorum. Oğlumun azmiyle sesini duyurması büyük bir başarı; Başkanımızın da bu sese kulak verip sorunu hemen çözmesi çok güzel,” dedi. Anne Hanife Şimşek de doğduğu günden beri evden çıkamayan oğluna gösterdiği ilgi için Rahmi Gençer’e teşekkür etti.

Mustafa Şimşek’in ve ailesinin sevincini paylaşan ve onlarla birlikte market alışverişi yapan Rahmi Gençer ise Şimşek’in hiç kimseden destek görmeden kendi azmiyle önce okuma yazmayı, daha sonra da bilgisayar kullanmayı öğrenmesinin takdir edilecek bir başarı öyküsü olduğunu

belirtti. Gençer şöyle devam etti: “Mustafa bilgisayarını ayak parmaklarıyla kullandı ve girdiği sosyal paylaşım sitesinden sesini bize duyurdu. Ben de bu sesi duyunca buraya geldim ve Mustafa’nın bu herkese örnek teşkil edebilecek büyük azmiyle karşılaştım. Bunun üzerine on beş gün içinde kendisinin akülü sandalyesiyle geçebileceği yolu düzenledik. Yolun sonunda da bisiklet yolu var. Mustafa o yolu da kullanarak, bundan böyle istediği gibi gezip dolaşabilecek.” Gençer, buluşma sırasında Mustafa Şimşek’e, gösterdiği kararlılık nedeniyle bir akülü sandalye ile yeni bir bilgisayar hediye edeceği sözünü de verdi.

Rahmi Gençer, verdiği destek için hayırsever Cihan Şişman’a teşekkür etti

T

GENÇLİK MERKEZİ HIZLA YÜKSELİYOR

emeli 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nda atılan Ayvalık Belediyesi Gençlik Merkezi’nin inşaatı bütün hızıyla devam ediyor.

İlk iki katı kısa sürede tamamlanan çok amaçlı tesis 29

4

Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda hizmete girecek.

Yapım çalışmalarını yakından izleyen Belediye Başkanı Rahmi Gençer, amaçlarının sanatı ve sporu seven, paylaşmayı bilen, hobileri olan, ufku geniş gençler yetiştirmek olduğunu bir kez daha vurguladı ve Merkezi teknik anlamda da donatacaklarını söyledi. Gençlik Merkezi projesine katkıda bulunanlara teşekkür eden Gençer, “Merkezimizin kaba inşaatına destek veren hayırsever Sayın Cihan Şişman’a da ayrıca teşekkür ederim. Kendilerinin, gençlerimize kapsamlı imkânlar sunacak olan bu kalıcı esere sağladığı katkı gerçekten çok önemli ve çok değerli” dedi.


Uygulanan projeyle çok daha modern bir görünüm kazandı

PAŞALİMANI PLAJI YENİLENDİ VE HİZMETE BAŞLADI

Ç Rahmi Gençer her fırsatta yol yapım çalışmalarını denetliyor

FEN İŞLERİ FARKLI NOKTALARDA GÖREV BAŞINDA

amlık’ın en özel ve en güzel köşelerinden birinde yer alan Ayvalık Belediyesi Paşalimanı Plajı, tüm bölümleri elden geçirilerek yeniden düzenlendi ve çok daha modern bir görünüm kazandı. Yerli ve yabancı konukların denizden en iyi şekilde yararlanabilmeleri için oturma alanları, gölgelikleri, duş kabinleri ve tuvaletleri tamamen yenilenen mekânın sezona yetişmesi olumlu karşılandı.

K

üçükköy Sarımsaklı Mevkii Belediye Fırını arkasında bulunan Yonca 1 Harmandalı, Arı ve Manolya sitelerindeki çalışmalarını tamamlayan Ayvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri hemen ardından Askerlik Şubesi yolu, Ali Çetinkaya Mahallesi Adliye arkası, Zeytin Evleri, Sahil Kent Mahallesi, Alibey Merkez ve arka denizdeki çalışmalarına başladı. Aralıksız olarak sürdürülen çalışmaları Belediye Başkanı Rahmi Gençer de ekibiyle birlikte yakından izliyor ve her fırsatta denetliyor. Özverili çalışmaların ara verilmeden devam edeceğini belirten Gençer, Ali Çetinkaya ve 150 Evler’in yanı sıra Altınova ve Küçükköy’de asfaltlama yapılacak yerlerin son durumunu inceledi.

ALTINOVA MERKEZ’DE KİLİT PARKE YOL YAPIMINA BAŞLANDI Beş ayrı ekiple kentin dört bir yanında yol yapım çalışmalarını sürdüren Ayvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü, daha önce planlandığı gibi Altınova’da da kilit parke yol yapım çalışmalarına başladı. Ahmet Dağlı Sokak’ta başlayan çalışmalarını denetleyen Belediye Başkanı Rahmi Gençer, ekiplerin bir ay boyunca Altınova merkezde olacağını belirtti ve daha sonra Altınova sahiline geçileceğini söyledi. Denetlemeleri sırasında Gençer’e, Meclis üyeleri Ahmet Erkal ve İbrahim Mühürdaroğlu eşlik etti. Altınova’da sahil ve Anafartalar Caddesi’nin kesiştiği noktada yepyeni bir kavşak düzenlemesi yapıldı ve zeytin ağacı kullanılarak peyzaj uygulaması gerçekleştirildi. Ayvalık’ta Hastane Caddesi’nde başlayan yol yapım çalışmaları Barbaros Caddesi’nde devam etti.

5


Tesis konumu ve manzarasıyla da dikkat çekiyor

A

AYVALIK BOĞAZİÇİ OTEL YENİLENDİ

yvalık Belediyesi bünyesindeki Boğaziçi Otel, lobisinden yemek salonuna, mutfağından konferans salonuna, odalarından peyzaj düzenlemesine kadar yenilendi ve çok daha çağdaş bir görünüm kazandı. Şehir merkezine olan yakınlığının yanı sıra deniz ve orman manzarasıyla farklı güzellikler sunan otel, kuzeye bakan cepheleriyle de Ayvalık ve Cunda adasıyla Edremit körfezini kapsayan görülmeye değer bir panoramaya sahip... Çakıl taşından ‘stilistik’ bir zeytin ağacı figürü yapıldı

BELEDİYE PARKI ADETA YENİDEN DOĞDU

P

ark ve Bahçeler Müdürlüğü tarafından bir süredir düzenlemesi devam eden Ayvalık Belediye Parkı’nın girişine çakıl taşından ‘stilistik’ bir zeytin ağacı figürü yapıldı. Mozaik şeklindeki figürlerin uygulamasını arkeolog-restoratör Ertan Aksoy ile Prof. Dr. Ömer Özyiğit’in öğrencileri mimar-restoratör Elif Bayar ve seramik sanatçısı-restoratör Elif Kuşcul gerçekleştirdi. Siyah beyaz çakıl taşları kullanılarak antik malzeme, antik teknoloji ve antik işçilikle oluşturulan bu tür mozaiklerin 19. yüzyılda yaygın olduğu biliniyor.

6


Dereceye girenlere Ayvalık Belediyesi toplam 10 bin lira para ödülü verdi

A

10. SATRANÇ TURNUVASI ULUSLARARASI SPORCULARIN KATILIMIYLA GERÇEKLEŞTİ

yvalık Belediyesi, Satranç Spor Kulübü, TSF Temsilciliği ile Gençlik Hizmetleri ve Spor Müdürlüğü tarafından düzenlenen Ayvalık 10. Yaz Satranç Turnuvası, 134 sporcunun katılımıyla İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde yapıldı. Dört gün süren turnuvada Sırbistan, Azerbaycan, Özbekistan ve İran’dan gelen sporcuların yanı sıra üç görme engelli sporcu da yarıştı. Turnuva sonunda dereceye girenlere Ayvalık Belediyesi tarafından toplam 10 bin lira para ödülü dağıtıldı.

Turnuvada dereceye girenlere kupa ve madalyalarını Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Turizm Danışma Bürosu Müdürü Yasemin Gençer ve dernek yöneticileri verdi. Ödül töreninde konuşan Rahmi Gençer, turnuvaya yurt dışından da katılım olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi ve Ayvalık Belediyesi olarak satranç sporuna desteklerinin süreceğini belirtti.

KAZANANLAR A Kategorisi Birinci: Sinisa Saric İkinci: Nikola Radavanovic Üçüncü: Balind Nad Dördüncü: Alihan Guseynov Beşinci: de Slavisa Milanovic En İyi Kadın Oyuncu: Işılay Yıldız A Kategorisi’nde yarışan Ayvalıklı sporcular Birinci: Alimert Özsoy İkinci: Orkun Efe Alumert Üçüncü: Murat Evrensel Bilgin B Kategorisi Birinci: Erol Cansever İkinci: Halil Cenk Süer Üçüncü: Yiğit Bayraktar Dördüncü: Mehmet Fatih Varlı Beşinci: Ilgın Leycan İnce En İyi Kadın Oyuncusu: Ilgın Leycan İnce B Kategorisi’nde yarışan Ayvalıklı sporcular Birinci: Merve Özsoy İkinci: Fırat Süslü Üçüncü: İlteriş Kağan Perinçekli

19 ülkeden 100’ü aşkın sporcu katıldı

SATRANÇ SPORCUSU ORKUN EFE ALUMERT AVERAJLA AVRUPA İKİNCİSİ OLDU

S

ırbistan’da düzenlenen Avrupa Amatör Satranç Şampiyonası’nda, şampiyonla aynı puanı elde etmesine rağmen averajla Avrupa ikincisi olan Ayvalıklı satranç sporcusu Orkun Efe Alumert, Ayvalık Satranç Kulübü Başkanı Nahi Filiz, kulüp yöneticisi Nebahat Dinler ve ailesiyle birlikte Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ziyaret etti. Gençer, 19 ülkeden 100’ü aşkın sporcunun katılımıyla gerçekleşen şampiyonada 6.5 puan alarak Türkiye’yi en iyi şekilde temsil eden Orkun Efe’yi kutladı, ailesine teşekkür etti ve genç satranç sporcusunu hediye çekiyle ödüllendirdi.

7


BAŞSAĞLIĞI Fethiye Mahalle’mizin gülen yüzü, Ayvalık’ımızın yüz yıllık çınarı, değerli teyzemiz

FATMA GÖKÇEN’i (1914-2017)

kaybettik. Çok üzgünüm. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Sevenlerinin başı sağ olsun.

KISA

KISA...

KISA

KISA..

RAHMİ GENÇER, Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN’E YAPILAN SALDIRIYI KINADI

E

skişehir Eski Bağlar Mahallesi’ndeki caddede bulunan açık hava parkından yürüyerek geçerken bir işyeri sahibiyle sözlü tartışma yaşayan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, işyeri sahibinin yanında bulunan kişilerin saldırısına uğradı. Toplumun tüm kesimleri tarafından yoğun bir tepkiyle

Rahmi Gençer

Ayvalık Belediye Başkanı

...VE FATMA TEYZEDEN BİR ANI

Belediye Reisi geldi, elimi öptü, elimi tuttu

B

ir yıl kadar önce Cumhuriyet Meydanı’nda şenlik vardı. Ayvalık’ın kurtuluşu için... Arkadaşımla gittik. Yanımıza iki kadın oturdu. Konuşmaya başladık. Yaşımı sordular, söyledim. Onlar da inanmadı. Nüfusuma baktılar. Geçti bir süre. Sahnedeki sanatçı, “Şimdi yüz yaşındaki Fatma teyze için ‘Kırmızı Gülün Alı Var’ türküsünü söyleyeceğim. Ama önce kendisi ayağa kalksın, onu bir görelim” dedi. Ben hiç üstüme alınmadım. Bir yığın Fatma var Ayvalık’ta. Ama kız bağırıyor, “Burada yüz yaşında bir Fatma teyze varmış!” diye... Meğer hanımlar benim için türkü istemişler. Belediye Reisi Rahmi Bey de ayağa kalktı, “Bu teyzemiz lütfen ortaya çıksın, kendisini ziyaret edelim” diye. Soyadım söylenmediği için ben yine aldırmadım. Sonra yanımızdaki kadınlar beni işaret ettiler. Belediye Reisi geldi. Elimi öptü, elimi tuttu. “Buyurun, sizi öne alalım” dedi. Gittik. Bütün albaylar filan orada. En öne oturdum. Fotoğraflar çekildi. Kalkmak için izin istediğimde, “Taksi çağırayım” dedi. “Teşekkür ederim, belediye arabası var, ben onunla giderim” dedim. Beni yolcu etti. Belediye Reisimiz de çok iyi insan... (Ayda Bir Ayvalık, Haziran 2015, Sayı: 10)

8

karşılanan bu olayı Belediye Başkanı Rahmi Gençer de kınadı ve saldırının hemen ardından şu açıklamayı yaptı: “Eskişehir mucizesini yaratan, Büyüksehir Belediye Başkanı, bilim insanı, sanatçı, abimiz Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’e yapılan kabul edilemez saldırıyı şiddetle kınıyor ve hepimize yapılmış sayıyorum. Geçmiş olsun hocam. Sizinleyiz...”

GENEL BAŞKAN YARDIMCISI AKSÜNGER AYVALIK’TAYDI

A

yvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer, tatil amacıyla ailesiyle birlikte Edremit'te bulunan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger’i ağırladı. Ziyarette Aksünger ve Rahmi Gençer, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde gerçekleşen ‘Adalet Yürüyüşü’ sonrasında, bu eylemin dünya genelinde uyandırdığı yankıları ve ülkemizdeki yansımalarını değerlendirdi.


..

KISA

KISA...

KISA

KISA...

KISA

KISA...

KISA

SARI ZEYBEK TESİSLERİ RENGÂRENK OLDU

M

evcut tesislerini tek tek elden geçirerek daha çağdaş ve konforlu bir hale getiren Ayvalık Belediyesi çok sayıda Ayvalıklının gün boyu ‘nefes aldığı’ Sarı Zeybek tesislerini de yeniledi ve rengârenk oturma gruplarıyla donattı. Yepyeni bir görünüm kazanan tesisler, deneyimli personeliyle, günün her saatinde ve özellikle gün batımında misafirlerinin keyifli saatler geçirmesini sağlıyor.

GENÇ YELKENCİLER BAŞKAN GENÇER’İ ZİYARET ETTİ

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, eski Kırlangıç fabrikasında, Ayvalık Yelken Kulübü Başkanı Hakan Kaldırımcı, Antrenör Yağmur Kaldırımcı Zabun ile Yönetim Kurulu üyeleri Zeynep Kazancıgil ve Ferda Yavuz’la görüştü. Kulüp sporcularının da hazır

branşlarda kazandırdığı başarıların ardından Milli Takım antrenörlüğüne seçildi. Oğuz, Küçük Kız Milli takımlarını 2018 Balkan Şampiyonası’na hazırlayacak ve 2019 Avrupa Şampiyonası’nda da görev yapacak. Belediye Başkanı Rahmi Gençer, kendisini ziyaret eden Sedat Oğuz’u başarıları nedeniyle kutladı ve voleybolumuza olan katkılarını Milli Takımda da sürdüreceğine inandığını belirtti.

RAHMİ GENÇER, HAMDİBEY KAYASPOR’UN YENİ YÖNETİMİNİ AĞIRLADI

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, spora ve sporcuya destek veren yaklaşımı doğrultusunda, farklı branşlardaki kulüp yöneticileriyle görüşmelerine devam ediyor. Gençer, bu kez de Belediye Başkanlık binasında Hamdibey Kayaspor yeni başkanı Hüsnü Erol, ikinci başkan Aydoğan Sat ve Genel Kaptan Cemal Erhanoğlu’nu ağırladı. Gençer, ziyaret sırasında Ayvalıklı sporcuların gelişimini sürdürerek kente katkı sunmaları için, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da üzerlerine düşen ne varsa yapmaya hazır olduklarını söyledi.

bulunduğu buluşmada, Kaldırımcı yelkencilerin son bir yılda kazandıkları başarıları Başkan Rahmi Gençer’le paylaştı. Gençer, genç sporcuların geleceği için yapılması gereken her şeyi yapmaya hazır olduklarını belirtti ve ziyaret sonunda başarılı yelkencileri ödüllendirdi.

AYVALIKLI VOLEYBOL ANTRENÖRÜ OĞUZ MİLLİ TAKIMA SEÇİLDİ.

A

yvalıkgücü Belediyespor Voleybol Şubesi Kız takımlarının antrenörü Sedat Oğuz, takıma tüm

9


Eşi görülmemiş bir mücadelenin zafere dönüştüğü gündür 30 Ağustos… O gün silahları olmayan kahramanlar cesaretlerini kuşandılar. Cesaretlerini inançla pekiştirdiler. Yurtları için yiğitçe savaştılar. Bize özgürlük içinde yaşayacağımız bağımsız bir ülke bıraktılar. Anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz.

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMLARI GEÇMİŞTE DE RENKLİ TÖRENLERLE KUTLANIR VE BÜYÜK HEYECAN YAŞANIRDI

M

illet olarak bir önemli özelliğimiz de ulusal bayramlarımıza gösterdiğimiz özen… 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim… Geçmişten bugüne hep coşkuyla ve milli birlik duygularıyla kutladık bu bayramları ve kutlamaya devam ediyoruz.

Bu sayımızda sizlere Cumhuriyet’in ilanından sonraki yıllar içinde 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları o günlerin önde gelen gazetelerine nasıl yansımış, nasıl değerlendirilmiş, ne tür yorumlar yapılmış ve bayram nasıl kutlanmış… bu konuları paylaşmak istedik. İlk olarak elimizde 30 Ağustos 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesi var. Ana başlıklar şöyle: “30 Ağustos… Başkumandanlık Harbinin Yıl Dönümü!.. Türk vatanının kurtulduğu gün. Türk ordusunu sevkeden Başkumandan, düşmanı yedi sene evvel bugün imha etti.” Ve altında şu satırlar: “26 Ağustos 1922 sabahı, Afyon dağlarını inleten Türk toplarının müjdelediği zafer 30 Ağustos akşamı kazanıldı. Dumlupınar tepelerinde yalnız iki ordu, iki millet çarpışmadı.

“Şanlı hilale o şanlı zaferi kazandıran büyük ‘Deha’ ile arkadaşlarına, muharebe meydanlarında zafer perisinin kucağında gözlerini saadetle kapayan yüce şehitlere ve mübeccel (ulu) gazilere bin minnet ve şükran!” 10

Orada karşılaşan süngülerin ucunda zulüm ile adil, hak ile haksızlık, boğmak hırsı ile yaşamak azmi, esaretle istiklal, irtica ile hürriyet, istipdat ile Cumhuriyet çarpışıyordu. Yedi sene evvel bugün Dumlupınar ve Çalköy tepelerinde Yunan askerlerinin göğsüne saplanan Türk süngülerinin kazandığı zaferin kıymeti çok büyük, beynelmilel ve cihanşümuldür. Şanlı hilale o şanlı zaferi kazandıran büyük ‘Deha’ ile arkadaşlarına, muharebe meydanlarında zafer perisinin kucağında gözlerini saadetle kapayan yüce şehitlere ve mübeccel (ulu) gazilere bin minnet ve şükran!” Yapılacak 1929 yılı kutlamaları ise aynı gazetede şu şekilde yer alıyor: “Bu bayram münasebetiyle bugün ve bu gece şehrin muhtelif mahallelerinde müteaddit eğlenceler, müsamereler tertip edilecektir. Müsamereler Sarayburnu parkında, Taksim bahçesinde, Üsküdar İnşirah tiyatrosunda, Büyükdere İskele gazinosunda, Fenerbahçe Belvü bahçesinde, Gülhane parkında, Bebek bahçesinde verilecektir. Bütün bu müsamereler Tayyare Cemiyeti menfaatına olarak yapılacaktır. Bugün ayrıca Yeşilköy’de İstanbul

tayyarelerine isim konma merasimi yapılacaktır. Bugünün bir hatırası olmak üzere bu tayyarelerin gözcü ve pilotlarına birer altın saat, makinistlere de birer altın kalem hediye edilecektir. Bunlardan başka Bebek’te büyük deniz müsabakaları, Veliefendi’de de senelik at yarışlarının sonuncusu yapılacaktır.” TÜRK, VARLIĞI İÇİN, YAŞAMA HAKKINI ELDE ETMEK GAYESİYLE DÖVÜŞÜYORDU. YA BAŞARACAK, YA ÖLECEKTİ 30 Ağustos 1940 tarihli Yeni Sabah gazetesi de, 18. yıldönümünde “Tarihin Seyrini Değiştiren Gün: 30 Ağustos” başlığını kullanmış ve Büyük Zafer’e geniş yer ayırmış. Başyazı gazeteci, yazar, çevirmen ve siyaset adamı Hüseyin Cahit Yalçın’ın kaleminden çıkmış. Yalçın, yazısının bir yerinde şöyle diyor: “Milli Mücadelemiz yalnız tarihimizin parlak ve müstesna bir safhası olarak övünç ve saadet duygusu telkin edecek bir askeri zaferden ibaret değildir. O her zaman ruhumuzda ve kalbimizde yaşayacak büyük bir canlı derstir. Dünyanın en büyük zorluklarına nasıl galebe çalınacağını düşünmek durumunda kaldığımız


zaman gözlerimizin önünde daima Milli Mücadele senelerinin hamle ve heyecanları, fedakarlık ve dayanışma ruhu yaşayacaktır. Milli Mücadele’de Türk niçin dövüştüğünü biliyordu. Bu şuur yalnız şeflerde ve münevverlerde değildi. Kağnılarıyla cephane taşıyan ihtiyar nineler bile pek berrak olmayan akıl ve muhakemelerinin dibinde ruhlarının gizlediği bir içgüdü ile bu mücadelenin hikmetini, gerekliliğini ve önemini takdir ediyorlardı. Türk, varlığı için, yaşama hakkını elde etmek gayesiyle dövüşüyordu. Ya başaracak, ya ölecekti. Büyük Atatürk ve yakın arkadaşları bu gerçeği milletin ruhuna nüfuz başarısını göstermişlerdi. Muharebe meydanında savaşı kazanmanın en birinci şartı buydu.” YUNANLILARIN 5 TAYYAREMİZE KARŞI 12 TAYYARELERİ VARDI Bu kez 30 Ağustos 1941 tarihli Vatan gazetesi var elimizde… Birinci sayfasının geniş bir bölümünü zaferi simgeleyen son derece sade bir Mehmetçik görseli kaplıyor. İç sayfalarda ise “Atatürk Büyük Zaferi Anlatıyor” başlıklı, kapsamlı bir yazıya yer verilmiş. Yazıda Nutuk’tan alıntılar var.

tayyaremize karşı 12 tayyareleri vardı. Yalnız bizde fazlalık olarak 29 top ve 1200 kılıç görünüyordu.” BU SAHADA AKAN TÜRK KANLARI, BU SEMADA UÇAN ŞEHİT RUHLARI DEVLET VE CUMHURİYETİMİZİN EBEDİ MUHAFIZIDIRLAR 30 Ağustos 1945… Akşam gazetesi… Başlık: “Atatürk Diyor ki: ‘30 Ağustos, Türk Tarihinin En Mühim Dönüm Noktasıdır.’” Hemen altında da Atatürk’ün şu sözleri: “Dumlupınar, Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, şiddetli saldırısını ve kudretini hatırlatacaktır.” Akşam gazetesi bu sayısında Atatürk’ün görüşlerine de geniş yer ayırmış: “Mahkum olmak istemeyen bir milleti tahtı esarette tutmaya muktedir olacak kadar kuvvetli müstebitler artık dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son mücadelatile, bilhassa burada ortaya koyduğu azim ve irade ile malum olan bu hakikati bir

defa daha sinei tarihe çelik kalemle hakketmiş bulunuyor. Afyonkarahisar, Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan 30 Ağustos, Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Milli tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada ulaştığı zafer kesin neticeli ve bütün tarihte, yalnız bizim tarihimizde değil, dünya tarihinde yeni bir akış vermekte kati tesirli böyle bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. Hiç şüphe edilmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçan şehit ruhları devlet ve Cumhuriyetimizin ebedi muhafızıdırlar.” GENÇLER KENDİLERİNE HÜR BİR ÜLKE BIRAKANLARIN EŞSİZ KAHRAMANLIKLARINI YA ANA KUCAĞINDA DİNLEMİŞLER VEYA KİTAPTAN ÖĞRENMİŞLERDİR Beş yıl sonra… 30 Ağustos 1950. Bu

Aynı gazetede, yazar İhsan Boran da Büyük Taarruz’daki Türk-Yunan silah ve malzeme karşılaştırmasını ele almış. Şöyle diyor: “Silah ve malzemece Yunanlılar bizden üstündüler. Bizim 186 bin mevcudumuza karşılık onların 195 bin mevcudu, 98 bin tüfeğimize karşılık 105 bin tüfekleri, 2 bin hafif ve 800 ağır makineli tüfeğimize karşı 3100 hafif ve 1000 ağır makineli tüfekleri, 5

Ayhan Başoğlu (Akşam Gazetesi, 30 Ağustos 1949)

11


kez Yeni İstanbul gazetesini okuyoruz: “Bugün Türk nesilleri tam bir millet oluşun yolunu açan ve bütün imkânlarını veren büyük zaferin yıldönümünü kutluyorlar. Aradan yirmi sekiz yıl geçmiştir. Millet hayatında ufak bir zaman, fakat insan için ömrün büyük bir parçası. Yaşlılar o zaman benliklerinde fırtına şimşekleri ölçüsüzlüğüyle uyanan heyecanların derinliğini hatırlarlar, gençler kendilerine hür bir ülke bırakanların eşsiz kahramanlıklarını ya ana kucağında dinlemişler veya kitaptan öğrenmişlerdir. Türklük, ilk dünya harbinin zafer kazanmış büyük milletlerine karşı bir avuç silahsız insan yığını ile ayaklanmasını, biraz sonra da çığlaşmasını bilmiş ve nihayet, tarihin en büyük hayat ve irade mucizesini yaratmıştır.” Ve kutlama programı: “Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı’dır. Dumlupınar Meydan Muharebesi’nin zaferle neticelendirildiği bu büyük gün münasebetiyle yurdun her tarafında olduğu gibi İstanbul’da da parlak bir tören yapılacak ve kahraman ordunun Türk tarihine kazandırdığı eşsiz zafer heyecanla kutlanacaktır. Ankara’da yapılacak geçit resmine Kore’ye gidecek Birliğimiz de katılacak ve bu münasebetle Ankara’daki tören hususi bir mana taşıyacaktır. Ankara’daki törene bütün kordiplomatik davet edilmiştir.”

kutladık. Bütün millet sağlığında Senin önünde, sonra da ebedi hatıran huzurunda hep şükranla eğildi. Yendiğin çok kuvvetli düşmanların yüksek dehana edebi, tarihi armağanlar sundular.”

Bugün Türkiye diye, varlığına ve kuvvetine inanılan, itibar gören hür ve müstakil bir devlet varsa onun temeli, sonsuz yoksunluklar, en uygunsuz şartlar içinde, ardı arkası kesilmeyen türlü pusular, ihanetler ortasında hazırladığın bu büyük zaferdir.

Mustafa Kemal ordularının karşısında siz olsaydınız bana bunları sormazdınız

30 AĞUSTOS YENİ TÜRKİYE KURULUŞUNUN İLK GÜNÜDÜR Son olarak, 30 Ağustos 1951 Perşembe gününün Akşam gazetesindeyiz. Başyazar Necmettin Sadak, büyük zaferin 29. yıldönümünde Atatürk’e sesleniyor ve 30 Ağustos’un anlam ve önemini şu güzel cümlelerle özetliyor: “Büyük adına izafe edilen bu eşsiz zafer, yeni Türkiye kuruluşunun ilk günüdür. Yenilmiş, bölünmüş, her parçası ayrı ayrı işgal altına alınmış, karanlık günleri bitmeyecek sanılan vatanda ilk ümit güneşi bugün doğmuştu. Bu zafer, hürriyetin ve istiklalin başlangıcı oldu. Milletin şerefini, haysiyetini böyle bir günde, o meydan muharebesinde Sen kurtardın. Bugün Türkiye diye, varlığına ve kuvvetine inanılan, itibar gören hür ve müstakil bir devlet varsa onun temeli, sonsuz yoksunluklar, en uygunsuz şartlar içinde, ardı arkası kesilmeyen türlü pusular, ihanetler ortasında hazırladığın bu büyük zaferdir. Bu zaferi her yıldönümünde heyecanla

12

Y

unan Orduları Başkomutanı General Nikolaos Trikopis ve arkadaşları 2 Eylül 1922 günü Türklere teslim oldu. Dumlupınar’daki Başkomutanlık Savaşı’nda yaşadığı yenilginin ardından çareyi kaçmakta bulan Trikopis, uşak yakınlarında yakalanmıştı. Trikopis’i, İsmet ve Fevzi paşalarla birlikte kabul eden Mustafa Kemal onu ayakta karşıladı, elini sıktı, kahve ikram etti. Yani, bir konuk ağırlar gibi davranarak asaletini gösterdi. Sonra harita üzerinde çarpışmaları açıkladı, Trikopis ve

askerlerinin yenilgilerine yol açan hataları bir bir sıraladı. Bir süre Kayseri’nin Talas nahiyesinde göz altında tutulan Trikopis, daha sonra ülkesine iade edildi. Muhalifleri hemen Meclis’te kendisini eleştiri yağmuruna tuttu. Direnmeyip teslim olduğu için ağır saldırılara uğradı. Trikopis tüm bu eleştirilere karşılık şu cevabı vermekle yetindi: “Mustafa Kemal ordularının karşısında siz olsaydınız bana bunları sormazdınız!”

Çizim: Mümtaz Arıkan


Son yılların en popüler sporu Kitesurf’ün Venezuela, Filipinler, Brezilya, Mısır, İspanya gibi dünyaca ünlü pek çok merkezi arasına artık Türkiye de girdi. Akyaka, Bozcaada, Datça, Urla ve Gökçeada’yla Kitesurf severlere adını duyuran Türkiye’nin şimdilerde parlayan yıldızıysa Ayvalık... Ayvalık ılık sığ denizi, kıyıya paralel esen rüzgârı, yumuşak zeminiyle Kitesurf’e gönül vermiş tüm amatör ve profesyonellerin, sporun yanı sıra gönüllerince bir tatil de yapabilecekleri keyifli, ideal bir seçim. Ülkemiz turizminin gelişmesine ciddi katkı sağlayan bu spor hakkında bilgi almak üzere Ayvalık’taki Kite okullarından biri olan ‘Kite Dream Ayvalık’a konuk olduk. Kitaplarından, köşe yazılarından, hazırlayıp sunduğu televizyon programlarından tanıdığımız Kite Dream kurucularından, eğitmen Gökhan Telkenar’la konuştuk.

AYVALIK, TÜRKİYE’DE KITESURF YAPILABİLECEK EN İDEAL YERLERDEN BİRİ BUNU DÜNYAYA DUYURMALIYIZ

G

ümüşlü sahilinde, Kite Dream’deyiz. Arkamızda onlarca yıldır deli rüzgârlara, azgın dalgalara inat hâlâ bir anıt gibi duran eski zeytinyağı fabrikası uzanıyor. Günün her saati başka bir resme dönüşen bu manzara; gökyüzünde birbirleriyle ahenk içinde dans eden uçurtmaları andıran rengârenk Kitesurf paraşütleriyle seyrine doyamayacağınız bir tabloya dönüşüyor. İşte bu noktada, “Seyretmek bu kadar güzelse, yaşamak kim bilir nasıl bir duygudur?” diyor, sözü Gökhan Telkenar’a bırakıyoruz.

GÜLBENİZ ŞENTAY

gerekiyor. Kısacası bu destek hem ihtiyaçlarımız hem de Kite’ın tanıtımı anlamında hâlâ sürüyor. Gerçekten de gerek Başkanımız Rahmi Gençer gerekse Ümit Bey, Kite turizminin Ayvalık’ta gelişmesi adına büyük adımlar attılar. Geçen yıl çekimlerini benim ekibimin

-Kitesurf su sporları arasında son derece estetik, keyifli ancak zor bir spordur. Kitesurf denizde; bir boardın üzerinde, ipleri sizden yirmi beş metre ötedeki bir paraşütün, rüzgârın değil sizin istediğiniz yöne gitmesini sağlamaya yani havaya yön vermeye dayanan sporudur. Boardınızı kullanarak havaya hükmeder ve denizden faydalanarak dilediğiniz yere gidersiniz. Eğer denizi, rüzgârları tanımayı öğrenirseniz, insana müthiş bir özgürlük duygusu veren, son derece zevkli bir spordur Kitesurf. Telkenar’ın bu spora ne zaman, nasıl başladığını ve Ayvalık’ın Kitesurf’le tanışma hikâyesini merak ediyoruz. -Su sporlarının yaşamımda önemli bir yeri var. Ayvalık’a her geldiğimde Haliç’te Taner Ünlüdağ hocayla Windsurf yapıyorduk. Derken Kemal Pekser arkadaşımız Ayvalık’a Kitesurf’ü getirdi. Ondan bu sporun ne olduğunu ve nasıl yapıldığını öğrendik. Sonrasında Taner ve Gökhan Akbaş hoca Kite’ı bu spota, Gümüşlü batık gemiye taşıdılar. Kısacası Kite ilk etapta benim için sadece hobiydi. Ancak Gökhan Akbaş, Taner ve Adil Ünlüdağ, Kite Dream Kite Merkezi’ni kurmaya karar verdiklerinde ben de onlara katıldım. Daha çok işin lansman yani ilk tanıtım tarafında yer aldım. Bu sezonsa eğitmenliğe başladım. Kuruluş aşamasında Kitesurf yapmaya son derece uygun olan bu alanı tuvalet, su gibi temel ihtiyaçları karşılayacak şekilde düzenleyebilmemiz için bazı izinlerin alınması gerekiyordu. Bu noktada Belediye Başkanımız Rahmi Gençer ile AYTUGEB Genel Sekreteri Ümit Özgültekin bizlere çok destek oldular. Örneğin zemin yeterince uygun değil ve her yıl bu alana kum dökülmesi

G

ökhan Telkenar 1967, İzmir’ doğumlu. Orta ve lise eğitiminin ardından Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Yüksek Lisansını Medeniyet Üniversitesi’nde Yönetim Ekonomisi üzerine yaptı. 1982’de TRT İzmir Çocuk Radyosu’nda göreve başladı. TRT Haber Merkezi’nde redaktör spiker ve spor spikeri olarak çalıştı. Kanal D’ye geçen Gökhan Telkenar birçok özel televizyonun kuruluşunda yer aldı ve Genel Müdür Yardımcılığı, Genel Yayın Yönetmenliği gibi görevlerde bulundu. Yazarlığının yanı sıra Mesleki Yeterlilik Kurumu Spikerlik Bölümü’nde komisyon üyesi olan Telkenar, yıllardır diksiyon dersleri veriyor. Hafıza teknikleri üzerine de ders veren Gökhan Telkenar, halen Işık Üniversitesi Sinema/Televizyon Bölümü ve Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi.

13


Ben kırk sekiz yaşında Kite ile tanıştım. Elli yaşında da Kite’a yönelseniz kas sisteminiz güçlenir ve uzun yıllar bu kondisyonla kayabilirsiniz.

gerçekleştirdiği Kite sporunu ve Ayvalık’ı tanıtan bir video hazırlamıştık. O video Düsseldorf Fuarı’nda gösterildi. Takip eden günlerde pek çok sosyal paylaşım sitesinde yer aldı. Türkiye’de bu sporu yapabileceğiniz en ideal yerlerden biri Ayvalık ve bizler dünyaya bunu en iyi şekilde duyurmayı başarmalıyız. Gökhan Telkenar’a göre, kendine güvenen, kondisyon sahibi herkes Kitesurf yapabilir ve bu sporda yaş sınırlaması yok. -Biz İngiltere’den, Fransa’dan, Polonya’dan gelen seksen yaşındaki çiftleri ağırlıyoruz. Pek çoğumuzun düşüncesine göre bu insanlar bir hayli yaşlılar. Fakat şaşırtıcı olan şey şu ki, onlar bizlerin gitmeye cesaret edemediğimiz yerlere bile gidiyorlar, hatta bu sporu Okyanus’ta yapıyorlar. Okyanus’taki dalga boyunu düşündüğünüzde Ayvalık’ın büyük bir avantaj yakaladığını ve Kite için biçilmiş kaftan olduğunu görüyorsunuz. Üç mile sekiz mil, kocaman bir spotumuz var. Bu spotun yüksekliği yaklaşık yetmiş beş-seksen santim. Yani nerede ayağa kalkarsanız kalkın, Kite’ınızı, boardınızı kolayca toplayabilirsiniz. Özellikle acemiler için son derece güvenli bir spota sahibiz. Oysa diğer sularda hep derindesiniz ve suyun derinliği kendinizi geliştirmenizi, yetiştirmenizi zorlaştıran bir etkendir. KITE, ALZHEIMER VE DEMANSI ÖTELEYEN ÜÇ SPORDAN BİRİDİR Peki, Kitesurf’ün insan sağlığına ne gibi katkıları var? -Bunu sporcu kimliğimle yanıtlamak isterim. Öncelikle Kitesurf vücudunuzdaki hiç ummadığınız kasları harekete geçiren, insanı zinde tutan bir spor. Ayrıca

14

suyun üzerindeyken havanın ve denizin ne yapacağını bilmediğinizden doğru hareketi bulmak için sürekli düşünmek, zihinsel anlamda aktif olmak zorundasınız. Bu yönüyle özellikle Alzheimer ve demansı öteleyen üç spordan biridir Kite. Her yaş grubuna hitap eden bu spora elbette ki ne kadar erken başlanırsa o kadar iyi. Ben kırk sekiz yaşında Kite ile tanıştım. Elli yaşında da Kite’a yönelseniz kas sisteminiz güçlenir ve uzun yıllar bu kondisyonla kayabilirsiniz. Ancak seksen yaşında bu spora başlayamazsınız. Özetlersem, orta yaşı geçirmemek lazım. Kitesurf’e ilgi duyan ama daha önce hiçbir deneyimi bulunmayan sporcu adaylarına Kite Dream’de profesyonel hocalar tarafından eğitim veriliyor. -Kite’ye yeni başlayacaklara sekiz saatlik bir eğitim programı uyguluyoruz. Verilen teorik bilgileri tatbikata dökme noktasında öğrencimize gereken bütün malzemeyi ilk etapta biz sağlıyoruz. Zira kullanacağı malzemenin kişiye uygun olması şart. Ayrıca havanın yüksekliğine göre Kite metrekarelerinin değişmesi gerekiyor. Bu temel bilgilerin ardından öğrenciyi boardın üzerine çıkarıyoruz. Startı verdiğimizde rüzgârla, denizle, boardla ve Kite’la baş başa kalıyorlar fakat asla yalnız bırakılmıyorlar. Hocalarımız tarafından sürekli gözetim altında tutuluyorlar. Çünkü Kitesurf de en az diğer sporlar kadar tehlike içerebiliyor. Örneğin bir basket maçında bir çocuğun ayağının kırılması olasılık dahilindedir. İplerin, denizin, rüzgârın gücünün çok yüksek olduğu bu sporda da eğer güvenlik önlemlerini kendi başınıza almaya çalışırsanız büyük tehlike yaşar, hatta başkalarının hayatını riske atarsınız. Zamanla Kitesurf’ü öğrenen, yaptığı kilometreyle doğru orantılı bir şekilde kendini geliştiren sporcu artık eğitmenlerinin


de yönlendirmesiyle kiralık ekipmanı bırakıp kendi malzemelerini alıp onları kullanabilir. Telkenar, Kite Dream’de kiralama veya satın alma yoluyla sporcuların her türlü ihtiyacının karşılandığını, Kite tamirinin yanı sıra yedek parça sağlandığını ekliyor. -Kitesurf yapabilmeniz için öncelikle bir Kite’ınız olması gerekiyor. Peşi sıra paraşütün iplerinin bağlı bulunduğu barınızın, tehlike anında Kite’ın sizden kopup gitmesini engelleyen bir Harness’inizin, yani Windsurf’te kullandığımız ve bele takılan bir tür koşum takımınızın olması gerekiyor ki zaten Kite’ınızı ona sabitliyorsunuz. Wetsuit dediğimiz özel kıyafetleri arzu etmezseniz giymeyebilirsiniz. Ancak board, Kite ve barınız olmazsa olmazlarınız. ÇADIR VEYA KARAVANLARIYLA GELENLERE MOCAMP’IMIZDA HER TÜRLÜ HİZMETİ SAĞLIYORUZ

geçiriyor, kimi hafta sonlarını Kite’la değerlendiriyor, kimiyse gelip benim gibi üç ay kalıyor. Yani insanlar tatil sürelerinin ve ekonomik durumlarının elverdiği ölçüde bizimle oluyor. Çadır veya karavanlarıyla gelenlere Mocamp’ımızda her türlü hizmeti sağlıyoruz. Ayrıca hemen yanımızdaki bir diğer okulun kafesinden ve restoranından yararlanabiliyorlar. Bayramda altmış sporcuyu misafir ettik. Hafta sonları kaymaya gelenlerin sayısı ise kırk-elli kişi civarında. Hafta içi sayımız biraz azalıyor. SPOTUNUN GÜZELLİĞİYLE AYVALIK DA ON İKİ AYLIK DİLİMİN İÇİNE GİRDİ Özellikle Kite sporu yapan yabancılar, yeni yeni yıldızı parlayan Ayvalık’tan, sosyal paylaşım siteleri yoluyla ya da Kite Dream’de kayanların duyuruları sayesinde haberdar oluyorlar.

-Kite sporunu yapanlar kayabilecekleri yerler sınırlı olduğu için sık sık bütün dünyayı Kitesurf’e gönül vermemiz tararlar. Türkiye’de Bozcaada, halinde alacağımız Gökçeada, Gökova, Urla, Akkaya hizmetlerin maliyetini gibi az sayıda Kite merkezi merak ediyoruz. bulunuyor. Şu an dünyanın en popüler, en gözde sporlarından -İsterseniz eğitim ücretiyle biri olan Kitesurf’ü yılın on iki başlayayım. Kite Dream’de ayı yapanlar var. Bu sporcular, sekiz saatlik eğitimin bedeli bir yerde sezon bittiğinde bin iki yüz lira. Gereken bütün başka bir yere giderek kaymayı teçhizatı kiraladığınızda yüz sürdürüyorlar. Örneğin Venezuela elli-iki yüz elli lira arasında bir nsanların denize girdikleri alanda bitiyor, Brezilya’ya geçiyorlar. Bu ödeme yapıyorsunuz. Kite’a yeni kayılamayacağı için Kite Dream nedenle Türkiye’deki merkezlerden başlayanlara sıfır yerine temiz, de haberdarlar. Artık spotunun Kitesurf Merkezi halkın ve turistlerin ikinci el malzeme satın almalarını güzelliğiyle Ayvalık da o on iki öneriyoruz. Bu kategori üç bin beş hemen fark edebilecekleri bir aylık dilimin içine girdi. Ancak yüz liradan başlıyor. Giysisinden konumda değil. Biraz gözlerden uzak biraz daha tanıtıma ihtiyaç ayakkabısına sıfır malzeme kalıyoruz. Yani kendi çabalarımız duyuyoruz. İnsanların denize edinmek isteyenlerin ödeyecekleri dışında da bir tanıtım desteğine girdikleri alanda kayılamayacağı paraysa on üç-on dört bin lirayı için halkın ve turistlerin hemen ihtiyacımız var. Gümüşlü’de Kite buluyor. Bu arada Kitesurf’ün fark edebilecekleri bir konumda ilk anda insanlara maliyetli bir yapıldığından, buradaki muhteşem değiliz. Biraz gözlerden uzak spor gibi göründüğünü ancak spottan ne yazık ki Ayvalık’ın pek kalıyoruz. Yani kendi çabalarımız durumun hiç de böyle olmadığını haberi yok. Özellikle gençleri aramıza dışında da bir tanıtım desteğine söylemeliyim. Çünkü ekipmanınızı bekliyoruz. Lütfen Türkiye Kiteboard ihtiyacımız var. Gümüşlü’de iyi kullandığınızda dört-beş yıl Kite yapıldığından, buradaki şampiyonalarını izlesinler. Kite artı bir masrafınız olmayacak. muhteşem spottan ne yazık ki Yaklaşık on dört bin liralık peşin Dream’den bir şampiyon çıkarttık. Ayvalık’ın pek haberi yok. Özellikle harcamanızı böldüğünüzde yılda Neden bir ikincisi, üçüncüsü olmasın? gençleri aramıza bekliyoruz. iki-üç bin lira gibi bir miktar Lütfen Türkiye Kiteboard ortaya çıkar. Kaldı ki ikinci el şampiyonalarını izlesinler. Kite malzemeyle harcamanızı üç bin Dream’den bir şampiyon çıkarttık. Neden bir ikincisi, beş yüz liraya kadar çekebilirsiniz. Ayrıca hocalarımız üçüncüsü olmasın? gerekli indirimleri yaparak ve kredi kartıyla, taksitle ödeme imkânı tanıyarak Kite ile ilgilenen herkese Gökhan Telkenar, zeytin/zeytinyağının ardından yardımcı oluyorlar. Ayvalık’ın sporda da marka haline geleceğine

İ

Kite Dream Kitesurf Merkezi beş profesyonel eğitmeniyle 15 Haziran’dan Eylül sonuna kadar Kite severlere hizmet veriyor. Gökhan Telkenar, “Her ilden, her ülkeden, her yaştan müdavimlerimiz var,” diyor.

-Bu nedenle kaymaya gelenlerin profilleri değişiyor. Yani ülke genellemesi bile yapamıyorum. Zira bir yıl bakıyorsunuz Polonyalılar ağırlıkta. İkinci yıl Almanlar daha fazla. Yabancılar genelde en az on gün misafirimiz oluyor. Ayvalık’taki otellerde kalıyorlar. Akşam sat dokuza kadar kayıyorlar. Sonra yemeklerini yiyip Cunda’dan başlayarak kenti ve çevresini keşfe çıkıyorlar. Dediğim gibi kimi en az on gününü burada

yürekten inanıyor.

-Nasıl ki Alaçatı’yı Alaçatı yapan şey sörfse, zeytini, zeytinyağıyla zaten bir marka olan Ayvalık’ı spor alanında markalaştıracak şey de Kite’dır. Ve ben Kitesurf’ün Ayvalık turizmine müthiş bir ivme kazandıracağından eminim. Bu sporun turizmin gelişmesine sağlayacağı katkının bilincinde olan ve bu farkındalıkla desteklerini bizden esirgemeyen başta Belediye Başkanımız Rahmi Gençer, Turizm Danışma Bürosu Müdürümüz Yasemin Gençer ve AYTUGEB Genel Sekreteri Ümit Özgültekin’e bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Bu sporu el ele vererek Ayvalık’a yerleştireceğiz...

15


HATIRA DEFTERİ

UNUTULMAZ CERRAH, USTA YAZAR VE ÜNLÜ GEZGİN TARIK MİNKARİ AYVALIK’TA ERKEK OLMUŞTU “İnsanlar ikiye ayrılır; doktorlar ve diğerleri. Doktorlar ikiye ayrılır; cerrahlar ve diğerleri. Cerrahlar ikiye ayrılır; genel cerrahlar ve diğerleri. Genel cerrahlar da ikiye ayrılır; Tarık Minkari ve diğerleri...” AYDIN BOYSAN

K

arikatürist Bedri Koraman, yakından tanıdığı efsane cerrah, gezgin, mizah ve gezi yazarı Prof. Dr. Tarık Minkari’nin bir kitabını değerlendirirken onu şöyle tanımlamıştı: “Tanrı bazı insanları özenerek yaratır, onlara kendinden bir şeyler katar. Ben onlara ‘Güzel Adam’ derim: Kocaman ellerinde Tanrı’nın gücünü, kocaman yüreklerinde Tanrı’nın sevgisini, kocaman beyinlerinde Tanrı’nın yaratıcı ışığından taşırlar. Bunlar iyi iş yaparlar, iyi dost olurlar. Sevimli, sıcak, samimi, vefakâr insanlardır.” Sadece Koraman’ın değil, bütün dostlarının söz birliği etmişçesine övgü dolu cümlelerle yücelttikleri Prof. Dr. Tarık Minkari 2010 yılında aramızdan ayrıldı. Ama çok sayıda kitabındaki, birbirinden renkli anıları, nükteleri ve anekdotlarıyla sanki hâlâ aramızda... (Çocukluğunun önemli bir bölümünü Ayvalık’ta geçirdiği için, Ayvalık’la ilgili, bu sayfalarda bazılarını paylaştığımız çarpıcı anıları da var.) “Doğum yılım tek ama doğum günüm çift. Bu nasıl olmuş? Ben doğunca babamın düştüğü kayıt şöyle: Bartın Mahkemesi Cinayet Reisi sıfatıyla Bartın’a 16 Mayıs 1340 tarihinde gelmiş idik. 16 Mart 1341 tarihine müsadif Pazartesi gecesi alaturka saat ile 9.30’da

16

bir oğlum tevellüt etmiştir. Adını Erol Tarık doydum. Cenab-ı Hak onu hüsnü ahlak ile muttasıl, tül’ü ömür ve afiyet muammer ve mesut buyursun. Amin. Görüldüğü gibi doğduğum gün günüm aile içi kayıtta 16 Mart 1341 (1925) yazılmış. Oysa ki nüfus kütüğünde 5 Eylül 1341 (1925) yazıyor. Babam yargıçtı, demek bir bildiği varmış. Böylece ben okula bir yıl evvel başladım.” İLKOKULA 1931 YILINDA, AYVALIK’TA BAŞLADI Erol Tarık ailenin beşinci çocuğu olarak açtı gözlerini hayata... Beşinci erkek çocuk... Oysa annesi onun dünyaya kız çocuk olarak gelmesini istemişti. Bu yüzden onu beşinci erkek çocuk olarak yıllarca kabullenemedi ve Tarık’ı altı yaşına kadar bir kız çocuk gibi büyüttü. Bu yalanı saklamak onun için zor olmamıştı. Çünkü eşi yargıç olduğu ve ortalama iki yılda bir yer değiştirdikleri için komşuları da değişiyordu. Tarık, erkek çocuk oluncaya kadar üç şehir değiştirdi: Bartın, Ordu ve Bolu. Babası Bolu Ağır Ceza Reisliği sırasında emekliliğini istedi, sonra da Ayvalık Noteri oldu... Aile Ayvalık’ta tam sekiz yıl kaldı. Tarık, kendi deyişiyle Ayvalık’ta erkek çocuk oldu! Nasıl mı? Kendisinden dinleyelim:


“Ben işaret parmağımı soktum ama orta parmağımı yaladım”

akültedeki hocalarımı ve arkadaşlarımı çok F sevmiştim. Özellikle Prof. Koswig’le Prof. Schwartz’a hayran olmuştum. Bu hocalar, çok

sayıda öteki Musevi hocalarla beraber, 1933’te, Nazi Almanyası’ndan Türkiye’ye gelmişlerdi. Schwartz daha babacandı, şaka yapmaktan hoşlanırdı. Bir gün derse içinde limoni sıvı olan bir bardakla gelmişti. Diabet -şeker hastalığı- ile ilgili bir dersti: “Siz çok talihlisiniz. Babam doktordu. Onun devrinde idrarda şekerin olup olmadığını anlamak için doktor parmağını içine sokar yalardı” demişti. Sonra işaret parmağını, söylediği gibi sıvının içine sokmuş ve yalamıştı, çok iğrenmiştik. Tam bu sırada bir arkadaşımızı yanına çağırmış ve “Haydi, sen de böyle yap!” demişti. Talihsiz arkadaş yapamayacağını söylemiş fakat Hoca ısrar etmişti. O da zorla parmağını sıvının içine sokmuş, iğrene iğrene yalamıştı. Hoca buna çok gülmüştü: “Ben işaret parmağımı soktum ama orta parmağımı yaladım; arkadaşınız işaret parmağını soktu, aynı parmağını yaladı. Neyse ki sıvı beklediğiniz sıvı değildi!” demişti. Buna hepimiz gülmüştük.

Annem elindeki paraları cebime sokuşturdu ve “Para alırsan belki daha iyi muayene edersin” dedi nnem ancak profesör olduktan sonra benim A doktor olduğuma inandı. Zira konu-komşu ameliyat olmak için önce anneme gider bir tavsiye mektubu alırlarmış. Sonra da gelir teşekkür ederlermiş. Annem bir gün kendi kendine demiş ki: “Bu kadar insan gönderdim, hepsi sağ-salim geri döndü. Demek ki bu çocuk bir şeyler öğrenmiş, hadi bir de ben ona muayene olayım.”

Günü gelince annem bana, “Evlat, dizlerim şişti; merdivenleri kolay çıkamıyorum” dedi. Çok heyecanlandım, “Peki anneciğim, yat da seni muayene edeyim” dedim. Anne uzandı, baktım, muayene ettim. “Artroz” dedim, “Yaşlanınca mafsalların kaygan yüzleri bozulur, içi su toplar.” Annem sordu: “Bitti mi?” “Bitti.” Annem doğruldu, kalktı, gitti. Sonra avucunun içinde bir tomar banknot ile geri geldi, paraları cebime sokuşturdu. Şaşkınlıkla sordum: “Hayrola anne, bunlar ne?” “Para alırsan belki daha iyi muayene edersin, kalbimi dinlersin, karnıma bakarsın, tansiyonumu ölçersin!” İşte o günden sonra tırnağı batan biri bile gelse, ona “Önce soyun” diyorum. “Ama doktor bey, benim elim acıyor.” “Neren acırsa acısın, annem bana böyle söyledi. Soyunun, komple muayene edeceğim!”

“1931 yılında ilkokula Ayvalık’ta başladım; Cumhuriyet İlkokulu. O zaman saçlarım uzundu, entari giyerdim, belimde lüle taşından yapılmış bir kemer taşırdım. Bir gün iki ders arası avluda oynarken çişim geldi. Ben de öteki çocuklar gibi yaptım; duvarın dibine gittim ve ıslatmaya başladım. Birden çocuklar arkamda toplandılar ve bağırmaya başladılar: ‘Oğlanmış, oğlanmış!’ Evimiz okula yakındı. Koşarak eve döndüm ve ağladım, ağladım, ağladım. Anneme, ‘Ben kız değilmişim!’ dedim. Zavallı anneciğim, hiç direnmedi, ‘Demek bu kadarmış’ dedi. Sonra kendi elleriyle saçlarımı kesti. Hatırlarım, onları yıllarca bir defterin sayfaları arasında sakladı. Annem ertesi gün bana pantolon giydirdi, elimden tuttu beni sınıfıma kadar götürdü, öğretmenime teslim etti: ‘Adı Tarık, erkek çocuk!’ dedi.” CUMHURİYET İLKOKULU’NU BİTİREN TARIK MİNKARİ ORTAOKULU DA AYVALIK’TA OKUDU Minkari’nin annesi gerçekten ilginç bir insandı. Kız gibi büyüttüğü oğlunun bir yandan da nikah memuru olmasını istiyordu. Oğlu ona bunun nedenini sorduğunda şu ilginç cevabı aldı: “Nikah memurluğu

17


Ayvalık’ta çocukken bana ve arkadaşlarıma kan kusturan Ayvaz Kenan ameliyat masasında “Abi ben ettim, sen etme, kulun kölen olayım” diye yalvarmaya başladı

temiz, kolay ve dertsiz bir iş evladım. İşini yaparken gönlün alınır. Karşında hep şık, temiz, güzel insanlar görürsün. Hepsinin yüzü güler. Merasim sevimlidir. Bittikten sonra tebrikler, tebrikler, öpüşürler öpüşürler... Herkes neş’eli ve mutludur. Eve aklın dinç, gönlün ferah dönersin. Üstelik dönerken elinde birkaç kutu şeker olur, oturur onları çocuklarınla yersin!” Daha o yaşlarda mizaha yatkın bir çizgide ilerleyen ve annesini kızdırmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan küçük Tarık da az değildi. Hemen şu cevabı yapıştırmıştı: “İyi ama anne, benim bir arkadaşım var. Onun babası her evlenme yıldönümünde, gidiyor nikah memurunu buluyor, onu dövüyor, dövüyor!” Cumhuriyet İlkokulu’nu bitiren Tarık, ortaokulu da Ayvalık’ta okudu ve 1939 yılında Ayvalık Ortaokulu’ndan mezun oldu. Sonra ver elini İstanbul... Vefa Lisesi... Ve hep iyi derecelerle, iftihara geçerek mezuniyet. Annesinin nikah memuru, babasının ekonomist olmasını istediği Tarık Minkari 1942’de İstanbul Tıp Fakültesi’ne yazıldı. Ayvalık sonrası günler oldukça zorluydu. Çünkü, sadece dünya değil Türkiye de İkinci Dünya Savaşı’nın ‘en kızgın’ zamanlarını yaşıyordu.

olduktan sonra ünüm taaa Profesör çocukluğumun geçtiği Ayvalık’a kadar yayıldı. Bir gün odama Ayvalık’tan bir adam geldi, hemen tanıdım; bu Ayvaz Kenan’dı. Ben çocukken Ayvaz bana ve arkadaşlarıma kan kusturmuştu. Bizi hırpalamış, bizim oyunlarımızı bozmuş, bizden haraç almıştı.

Tarık Minkari Cumhuriyet İlkokulu'na giderken...

“Türkiye savaşa girmemişti ama onun çok sıkıntısını çekiyorduk. Ekmek karneyleydi. Yumruk kadar ekmeği alabilmek için fırının önünde kuyruk yapardık. Yıllarca kıtlık içinde yaşadık. Karartma vardı, pencere camları koyu perdelerle örtülürdü, her odada ışık yakamazdık. Alman orduları, İpsala ve Edirne’ye kadar gelmişti. Panik başlamıştı. İstanbul’dan binlerce aile Adapazarı’na, ya da daha öteye göç etmişti. Babam, ‘Ben çok harp gördüm, muhaceret sefalettir, biz evimizi terk etmeyeceğiz’ demişti; öyle yaptık.” ON SEKİZ ÇEŞİT ORİJİNAL YA DA MODİFİYE AMELİYAT TEKNİĞİ TASARLAYIP UYGULADI Ve 1948... Tarık Minkari artık doktordur. “Annem benim doktor olduğuma hiiiç inanmadı. Bir gün yemek yiyorduk. Biri geldi, kapıyı çaldı, annem gitti baktı. Dönünce sordum: -Kimdi? Ne istedi? -Komşu idi, beyi hasta imiş, seni sordu; ‘Doktor bey evde mi?’ dedi.  -Sen ne dedin? -Evde yok dedim. Bunu duyunca şaşırdım. -Anne niye yok dedin? Ben buradayım ya!  -Evladım, kalkar gider, yalan-yanlış bir reçete yazarsın,

18

Onu çok iyi karşıladım, güzel bir odaya yatırdım. Ameliyat olması gerekiyordu. Günü gelince onu ameliyathaneye aldık. O sırada aklıma bir şeytanlık geldi. Bir oyun tasarladım; adı “İntikam!” Arkadaşlarım onu masaya iyice bağladılar. Ben yanına gittim, onun elini okşadım; şefkatle, korkmamasını, bana inanmasını söyledim. Sonra yanımdakilere, “Bu adamı çocukluğumdan beri tanırım. Ağrı nedir, korku nedir bilmez. Bakın şimdi onu uyutmadan keseceğim, gıkı bile çıkmayacak!” dedim. Kenan masadan kalkmak istedi ama başaramadı; başladı yalvarmaya: “Abi ben ettim, sen etme! Kulun kölen olayım.”

Ben elime bisturiyi -ameliyat bıçağını- aldım, önce ona keskin ucunu gösterdim, sonra bedenine doğru yaklaştırırken, çevirdim, küt ucuyla karın derisini çizdim. Kenan çıldırdı, bağırdı, küfretti. Tam bu sırada anestezi uzmanı arkadaşım, kolundaki serum setinden uyutucu iğneyi yaptı, hasta uyudu. Sonra ona çok güzel bir ameliyat yaptım. Ben intikamımı almıştım, ama Kenan bu şakayı hiç hoş karşılamadı, beni çok zor bağışladı. Doğrusu ya, ben de sonradan yaptığım işten utandım. Giderken helalleştik, öpüştük, gülüştük. İtiraf etmek isterim ki, sonraki yıllar içinde, benzer şaka yapmadım!


adam ölürse ben bu evde oturamam! 1952’de Uzman, 1957’de Doçent, 1964’de Profesör olan Minkari değişik yıllarda Paris’te, Boston’da, Londra’ da, Houston USA’da bulundu. Buralarda hastanelere gitti, modern cerrahiyi sabırla öğrendi. Sonra, “En iyisi sen kendi işini kendin yap” diyerek yurda döndü, bıkmadan ve yılmadan çalışmaya koyuldu. Bu arada bazı meslektaşlarıyla midenin, yemek borusunun, pankreasın, karaciğerin, safra yollarının cerrahisi hakkında on bir kitap, yaklaşık iki bin sayfa yazdı. İki yüz elliden fazla, yerli ve yabancı dilde, makaleleri yayınlandı. Ayrıca cerrahiye katkılarda bulundu. On sekiz çeşit orijinal ya da modifiye ameliyat tekniği tasarlayıp uyguladı. Olağanüstü bir enerjiye sahip olan, Minkari yaş sınırı nedeniyle emekli olduktan sonra da boş durmadı. Çok sayıda anı, gezi ve mizah kitabı yazdı. Yazarlık onun ikinci uğraşı olmuştu zaten. Önce anılarını kaleme aldı. Bunu yaparken kendine özgü ve alabildiğine renkli bir hayat felsefesi geliştirdi; kendisiyle ve çevresiyle alay etmekten çekinmedi. Daha sonra, Antarktika’ya kadar giden bir seyyah olarak gezilerini kitaplaştırdı. Minkari’nin son günleri sağlık bakımından ne yazık ki çok sıkıntılı geçti. En yakınlarına bile söylemek istemediği iki buçuk yıllık ağır bir hastalık sürecinden sonra 5 Ekim 2010 günü arkasında büyük bir boşluk bırakarak hayata gözlerini yumdu. Usta bir cerrah ve ‘müstesna’ bir hekimken kendisini kurtaramamış

Ç

olması dramatik bir durum olarak değerlendirildi. Hatıra Defteri’mizin, Minkari’nin bir dostunun sözleriyle başladığımız bu bölümünü bir başka dostunun cümleleriye noktalayalım: “Gürül gürül bir ses, her daim gülen bir çehre ve iki kutsal el: Prof. Dr. Tarık Minkari… Ameliyatlarıyla çok can kurtarmış, cerrahi tekniğine katkılar yapmış bir bilim adamı. Hayatını neşeyle yoğurmasını bilmiş, dünyasını gülerek ve güldürerek anlamlandırmış sohbet erbabı. Son muhasebesinde kendini üzüntüden ve intikamdan muaf tutan, seven bir yürek…”

“İstanbul’dan Ayvalık’a namlı ve şanlı bir kalp doktoru geldi. Parasız bakacak, parasız ilaç verecek!”

öğrenemedin. Cahil!” gibi atışmalarla bilmeyerek havayı ısıttı. Az sonra otel personelinden biri masaya yaklaştı ve sordu: “Aranızda Dr. Kâmran Bey var mı?”

ok sene evvel, birkaç gün için beş çift Ayvalık’a gitmiş, denize yakın bir otele yerleşmiştik. Aramızda iki doktor vardı: Ben ve Kâmran Bey. O iç hastalıkları uzmanı ve kardiyologdu. Ben ona “Abi” derdim. Aramızdan biri ona bir muziplik yapmaya karar verdi, bizden destek istedi, kabul ettik. Ferhan üşenmedi, kalktı gitti, bir davulcu buldu, getirdi. Adama sabırla öğretti: “Sen fakir mahallelerin sokaklarında davula vura vura, bağıra bağıra şu kağıtta yazılı olan haberi yayacaksın!”

Adam önümüzde, davula vurmadan bir deneme yaptı: “Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin. İstanbul’dan namlı ve şanlı bir kalp doktoru geldi. Parasız bakacak, parasız ilaç verecek. Muayene olmak isteyenlerin bugün öğleden sonra saat 4’te ........ otelinin önünde toplanmaları rica olunur.” Adamın sırtını okşadık, cebine bol para koyduk. “Hadi yiğidim, senden iyisi yok, göster kendini. Sevaptır, tez elden yay şu haberi.” Adam gitti. Öğleden sonra saat 4’e doğru biz lobide bir masanın etrafında toplandık. Arkası kapıya dönük bir iskemleyi

Kâmran Abi sakin, başını çevirdi: “Var, benim.” Adam eliyle kapıyı göstererek: “10-15 kişi geldi, sizi soruyorlar.” “Beni mi?” “Evet sizi.” “Neden?” “Muayene olacaklarmış. Şehirde davul vurdurmuşsunuz, haber yaymışsınız. Parasız muayene edecek, parasız ilaç verecekmişsiniz.”

kasten boş bıraktık. Oyun oynar gibi yapmaya başladık. Biraz sonra Kâmran Abi indi, yanımıza geldi ve boş olan sandalyeye oturdu. Onun ilgisini çekmek için arkadaşlar bilerek kötü oynadılar. O da yuttu, her defasında “Yanlış, bu kağıt atılmaz. Koca adam oldun, hâlâ

Oyun durdu, herkes Kâmran Bey’in suratına baktı. O da döndü, tek tek bizi süzdü. Domuzu bulamadı, kükredi: “Hangi hınzır yaptı bu işi?” Gülüştük. Sonra gözlerini bana taktı: “Bilirim sen yapmazsın ama bu işe sen de bulaştın. Kalk tansiyonları sen ölç, kalpleri ben dinleyeyim, bu iş burada bitsin, sonra kaçalım. Bundan sonra bize soluk aldırmazlar.” Öyle yaptık, biz odaya kapandık, sevap dağıttık, onlar kıs kıs gülerek denize gittiler.

19


Ayvalık Yazıları HÜSEYİN GÜVEN yaverbey15@gmail.com

Mozalaklar…

B

güvenilirliğinden ve korumacılığından emin, bir davete u sayfadaki yazılarımdan bazılarında sizlerle; bir zamanlar toplumumuzun çimentosu olan ‘komşuluk’ kavramına gittiklerinde evde ağabeyimin ayağını akrep soktu. O bir taraftan dair duygu ve düşüncelerimi paylaşıyor, çocukluğumu acıyla bağırıp ben çaresizlikle ağlarken kapının önünden geçirdiğim Ayvalık 41 Evler mahallesindeki komşuluk ilişkilerini geçmekte olan Nihat amca, üzerine aldığı sorumluluğun anlatıyor ve ne yazık ki birçoğunu yitirmiş olduğumuz eski ağırlığını ikinci bir kez düşünmeden ikimizi de kucaklamış, komşularımızı anıyorum. Bu kavramın kültürümüzde öylesine hastaneye kadar yürüyerek götürmüş, ağabeyime ilk müdahaleyi yaptırmış ve bizi tekrar eve getirip özel bir yeri vardır ki, dilimiz de kayıtsız bizimkiler gelene kadar da başımızda kalmamıştır. Türk dilindeki komşuyu beklemişti. yücelten ve yeren deyişler aslında genel Çocukluğuma dair insan ilişkilerine tutulan ayna gibidir. “Ev Çocukluğuma dair bende en derin bende en derin iz alma komşu al”, “Komşu, komşunun iz bırakan anılardan biri ‘mahalle bırakan anılardan biri külüne muhtaçtır”, “Komşuda pişer, bize pikniklerimiz’di. Ayvalık’ın efsane de düşer” gibi olumlu, paylaşıma, dostluğa ‘mahalle pikniklerimiz’di. motorlarından Uçarı ya da Yaman yönelik söylemlerin yanı sıra; “Kötü komşu Ayvalık’ın efsane kiralanır, sabahın erken bir saatinde insanı ev sahibi yapar”, “Komşunun tavuğu Berk Otel’in önündeki iskeleye yanaşan motorlarından Uçarı komşuya kaz görünür” gibi geçimsizliğe, motora, çoluk-çocuk, anne-baba bütün kıskanmaya yönelik deyişlerimiz de vardır. ya da Yaman kiralanır, mahalleli doluşurduk. Sarımsaklı yöresi sabahın erken bir o zamanlar kara yolu olmayan bakir bir Bizim mahallemizdeki ilişkilerin neredeyse kumsaldan ibaretti. Tekneyle boğazdan hepsi birinci bölümde ifade edilenler gibiydi. saatinde Berk Otel’in çıkarak dışarıdan Badavut’a giderdik. Elbette hayat sadece dikensiz bir gül önündeki iskeleye Ağaçların altına yaygılar serilir, dallara bahçesi değildi ve ‘insan’ın var olduğu her yanaşan motora, çoluksalıncaklar kurulur, buz gibi deniz suyunun yerde olabileceği gibi, bazı küçük atışmalar, çocuk, anne-baba bütün içine karpuzlar bırakılır, bütün gün çekişmeler, münakaşalar, kırgınlıklar boyunca oynanır, yemek yenilir, uyunulur, yaşanırdı ama hiçbiri kalıcı küskünlüklere mahalleli doluşurduk. eğlenilirdi. Akşama doğru motor bizi aynı yol açmayan, zaman içinde atlanılıp iskeleye bırakır, mahallece paylaştığımız geçilen olaylardı bunlar. Küçüklere karşı tatlı bir yorgunluk ve mutlulukla evlerimize genel bir ‘sevgi’, büyüklere karşı genel bir dönerdik. Ve motorun kiralanmasından komşuları organize ‘saygı’ anlayışı hakimdi. Ama yine her insan ilişkisinde olduğu etmeye kadar bütün bu programın arkasında da Nihat amcanın gibi; çocuk aklım ve yüreğimle; benim için her zaman diğer emeği yatardı. komşularımızdan daha fazla iz bırakan ve hâlâ sevgiyle andığım büyüklerim olmuştu. Çocukluğumdan bu yana onurla taşıdığım ve o yaş kuşağından büyüklerimin beni hâlâ aynı şekilde çağırdığı ‘çavuş’ takma adını Nihat (Ezer) bey gibi… Mahallenin tam anlamıyla ‘dert da Nihat amca koymuştu. babası’ idi Nihat amca. Herkesin sorununa koşar, iyi günde mutluluğunu, kötü günde derdini paylaşmak için mutlaka Bizim mahallemiz işte böyle bir mahalleydi, komşularımız böyle yanlarında, yanımızda olurdu. Uzun, yukarıya doğru kıvrılmış, insanlardı, Ayvalık böyle bir kasabaydı ama zaten galiba Türkiye çatık kaşlarının çevresinde uyandırdığı çekingenlik duygusu çok de öyle bir Türkiye idi o zamanlar. aldatıcıydı. Çünkü o görüntü, her zaman atmaya hazır olduğu gökgürültüsü gibi kahkahalarla bir anda yaramaz bir ifadeye Nihat amca ne kadar dışa dönük bir insansa aramızdan bürünürdü. Sabahları 41 Evler’den otobüse binip işine, okuluna, ayrıldıktan sonra geriye, bize bıraktığı ve sağlıklı uzun ömürler çarşıya giden mahallelilerin arasında, (bugün büyük şehirlerdeki dilediğim Güzin teyzemiz de o kadar sakin, yumuşak, yüzünden otobüs, metrobüs gibi toplu taşıma araçlarında gençlerin adeta gülümseme eksik olmayan bir hanımefendi idi. Dört güzel insan yetiştirdiler bu ülkeye: Güher, Gülter, Salih ve Melih. Ömrü bir sanat haline getirdikleri; görmeme, duymama, uyur gibi boyunca Ayvalık’ın önde gelen kuruluşlarının muhasebe yükünü yapma, yer vermeme gibi davranışların aksine) her hangi bir sırtladı Nihat Ezer. Şimdi de oğlu, mahalle, çocukluk ve bebeklik büyük ayaktayken bizlerden birinin oturması söz konusu bile arkadaşım Salih (Ezer) aynı bayrağı daha ileriye taşıyor. olamazdı. Yanılıp da oturmuş olanlar onun o davudi sesiyle fırlarlardı yerlerinden: “Mozalaklar, kalkın bakayım yer verin Evet sevgili Nihat amca, ‘mozalaklar’ da artık büyüdü ama ne büyüklere!” yazık ki toplum ve ilişkiler artık bir zamanlar senin yaptığın gibi herkesi kucaklayan yapısından çok uzak. Yitirdiğimiz bütün Benim beş, ağabeyimin sekiz yaşlarında olduğumuz bir büyüklerimiz gibi, sen de nur içinde yat. dönemde, bir yaz gecesi, annem ve babam mahallenin

20


Bütün resimlerinde kendine özgü figürleri ve peyzajlarıyla Ayvalık var

A

ARİF BUZ SERGİSİ BÜYÜK İLGİ GÖRDÜ

tölyesinin penceresinden gördüğü ve farklı güzellikleriyle öne çıkan At Arabacıları Meydanı’nı yalın çizgileriyle geleceğe taşıyan Ayvalıklı ‘naif’ ressam Arif Buz’un, 21 Temmuz-1 Ağustos tarihleri arasında Orhan Peker Sanat Galerisi’nde açtığı ‘Öykünün İlk Cümleleri’ başlıklı sergi beğeni topladı. Kendine özgü figürleri

ve peyzajlarıyla kentimizin farklı köşelerini yansıtan sanatçının büyük boyutlu resimlerinin altında, yine Ayvalıklı olan Turgut Baygın’ın -resimlere koşut olarak- kentin hikâyesini aktaran dizeleri yer aldı. Selçuk Kaltalıoğlu’nun katkıda bulunduğu ve Mustafa Sevinç’in koordinatörlüğünü üstlendiği sergi Ayvalık Belediyesi tarafından desteklendi.

“SEN DERS FALAN ALMA. NAİF BİR ÇİZGİN VAR. BUNU KORU!” Arif Buz, kendisiyle yaptığımız ve Ayda Bir Ayvalık’ın Mayıs 2015 tarihli 9. sayısında yer verdiğimiz söyleşinin bir yerinde şöyle demişti:

ışarıdan “D gelen amatör, profesyonel

sanatçılarla Ayvalık zenginleşti. Açılan her sergiye gidiyor, resimleri, teknikleri inceliyor, araştırıyordum. Pek çok profesyonel sanatçıyla, akademisyenle tanıştım. Bu dostluklar sayesinde öğrenmem gereken şeyleri, sorularımın cevaplarını en yetkin ağızlardan aldım. Tarzlar/materyaller

/teknikler üzerine karşılıklı fikir alışverişlerimiz oldu. Ben naif bir ressamım. Hiç sanat eğitimi almadım. Ancak tanıdığım bütün profesyoneller, sanat adamları, hocalar bana, ‘Sen ders falan alma. Naif bir çizgin var. Bunu koru!’ dediler. Bu noktada, akademik bir geçmişimin olmayışı bende bir eksiklik duygusu yaratmadı.” 21


Ayda Bir Ayvalık 3 Yaşında

YAYINIMIZ BUNDAN SONRA DA KENT KÜLTÜRÜ EKSENİNDE SÜRECEK

E

ylül 2014-Ağustos 2017... Ayvalık Belediyesi’nin ‘kurumsal yayını’ Ayda Bir Ayvalık, elinizde tuttuğunuz 36. sayısıyla birlikte üç yaşını doldurdu. Dergimiz kurumsal özellikte ama aslında bir ‘kent kültürü’ dergisi. İlk sayımızdan başlayarak bunu ilke edindik. Çünkü Ayvalık’ın engin, derin ve adım başı sürprizlerle dolu bir geçmişi var. Bu zenginliğe kayıtsız kalmamız ve ondan etkilenmememiz düşünülemezdi. Dolayısıyla, ilk günden başlayarak sözlü tarihe ağırlık verdik. Bu amaçla ‘görmüş-geçirmiş’ insanlarımızla buluştuk. Onların Ayvalık’ın yakın geçmişine ilişkin yaşanmışlıklarını sizlerle paylaştık. Bunun yanında mekânlar, olaylar, tarzlar, zevkler ve gelenekler yer aldı sayfalarımızda. Farklı sanat dallarından sanatçılarımızla konuştuk. Ayvalık’ı konu edinen yayınları tanıttık. Kısacası, yerel kültürü kayıt altına alarak kent kültürü bilincini yükseltmeyi hedefleyen ve gelecekte Ayvalık üzerine araştırma yapacaklara kaynaklık edebilecek bir dergi gerçekleştirmeye çalıştık.

Yediden yetmişe çok sayıda okurumuz var ve onlardan gelen olumlu tepkiler hedeflerimize belli ölçüde ulaştığımızı gösteriyor. Örneğin dergimiz zaman zaman, elde olmayan nedenlerle bir süre gecikse hemen bize ulaşıyor ve yeni sayının ne zaman geleceğini soruyorlar. Konu öneriyorlar, fotoğraf paylaşıyorlar, hatta Ayda Bir Ayvalık’ın dağıtımına destek veriyorlar. Dergimizin sevilmesinde ve ilgiyle okunmasında en büyük pay sahibinin Belediye Başkanımız Rahmi Gençer olduğunu bir kez daha belirtelim. Çünkü kendisi, daha işin başında, ‘Baştan sona Belediye ve Başkan reklamı yapan’ bir dergiye karşı çıktı. “Sadece Ayvalık’ta yaşayanların değil, kentimize konuk olarak gelenlerin de ilgisini çekecek, aynı zamanda Ayvalık’ı geniş kitlelere tanıtacak, ‘kalıcı’ bir dergi çıkaralım” dedi. Belediye hizmetlerine her sayımızda elbette yer veriyoruz. Yapılan çalışmaları, etkinlikleri ve projeleri paylaşıyoruz. Ama bunu yaparken kuru, soğuk, sevimsiz bir ‘Belediye Reklam Bülteni’ hazırlamaktan özenle kaçınıyoruz. Sonuçta, okuma alışkanlığının artmasına katkıda bulunduğumuzu görmek bizi mutlu ediyor. Hedefimiz ve perspektifimiz yine aynı: Bilgilendirici, merak uyandırıcı içeriğimizi koruyup sürekli çeşitlendirerek, Ayda Bir Ayvalık’ı daha çok aranır/okunur bir dergi haline getirmek... Bunu yaparken okumayı kolaylaştıran görselliğimize önem vermeye ve Türkçemize özen göstermeye devam edeceğiz. 4. yılımıza ‘Merhaba’ derken, dergimize değer katan sürekli yazarlarımız Doç. Dr. Ayhan Gökdeniz, Zeynep Kazancıgil, Taylan Köken ve Hüseyin Güven’e huzurunuzda içtenlikle teşekkür etmeyi görev sayıyoruz. Haber, fotoğraf ve röportajlarıyla bize her geçen gün daha fazla katkıda bulunan arkadaşımız Serkan Kibar’a da ayrıca teşekkürler... Ayda Bir Ayvalık’ın yayını bundan sonra da kent kültürü ekseninde sürecek... Kent kültürünü günlük yaşamla buluşturarak, bir ‘Ayvalık külliyatı’ oluşturma yolundaki çabalarımız siz okurlarımızın da desteğiyle devam edecek. Yeni sayılarda buluşmak dileğiyle...

22


23


Biraz Ondan Biraz Bundan

ZEYNEP KAZANCIGİL zkazancigil@gmail.com

Bir fotoğrafın ardındaki devrim

B

azı fotoğraflar vardır ki size başlı başına bir öykü anlatır. Kimi zaman geçmişin bir dönemine tanıklık eder, kimi zaman tarihsel bir olaya ışık tutar, olayı bambaşka bir açıdan görmenizi sağlar. Benim için böyle anlamı olan fotoğraflardan birisi bu ‘Şapkalı Fotoğraf’tır. Fotoğraf 1925 yılında Ayvalık’ta çekilmiş. ‘Şapkalı Fotoğraf’ Atatürk devrimleri içinde en ilginçlerinden biri olan şapka ve kılık-kıyafet devriminin adeta canlı tanığıdır. Fotoğraf birkaç kopya basılmıştır, bunlardan bir tanesi bendeki kopyadır. 2002 yılında ‘Midilli’den Ayvalık’a Bir Mübadele Öyküsü’ adlı belgeseli çekerken bu fotoğrafı belgeselin tanıtım dosyasında kapak fotoğrafı olarak kullanmıştık. Birçok kişi fotoğrafın öyküsünü sormak için ekibimizi aramıştı. Okullarda hepimiz tarih dersinde Atatürk devrimlerini okuduk, muhtemelen ezbere öğrendik. Ancak bu devrimlerle ilgili kanunların çıkartılması ile hayata geçişi arasında ne gibi zorluklar yaşandığını toplumun bunlara alışma sürecinde neler olduğunu çoğumuz göz ardı etmişizdir. Cumhuriyet’in ilanından sonra siyaset, hukuk, eğitim ve kültür, ekonomi ve maliye, toplum hayatı, sağlık hizmetleri, dış politika, ordu ve millî savunma gibi geniş bir yelpazede bütün sahaları içine alan bir yeniden yapılanma dönemi başladı. 27 Ağustos 1925’te Atatürk İnebolu’da “Bu serpuşun ismine şapka denir” diyerek işaret ettiği şapkayı başına giyip, bundan böyle fes, kavuk, sarık gibi doğulu nesnelerin değil, batılı şapkanın başları süsleyeceğini bildirmesinin ardından 25 Kasım 1925’te çıkarılan yasa ile hayata geçmiş bir çağdaşlaşma hamlesidir. Atatürk’ün şapka inkılâbını yapmasındaki maksadını şu sözlerinden çıkarmak mümkündür: “Baylar ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının bir simgesi gibi görünen ‘fes’i atarak onun yerine, bütün uygar dünyanın kullandığı şapkayı giymesi ve böylece Türk ulusunun uygar toplumlardan anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu.” 

Fes, kalpak, külah, takke, sarık gibi başlıkların yanı sıra cübbe,

24

ceket, şalvar, potur, pantolon gibi her çeşit kıyafet, toplumumuza dış görünüş bakımından karmaşık bir manzara veriyordu. Halbuki fikriyle, düşünüş biçimiyle uygar olmaya karar veren Türk milleti, bunu yaşayışıyla, dış görünüşüyle de kanıtlamalıydı. Atatürk’e göre şapka; çağdaş olma, evrensel medeniyete katılma, kafaların içini hurafelerden kurtarıp bilimsel düşünceye açma yolundaki çabaları destekleyen ve simgeleyen bir adımdı. Atatürk, yüz yıl önce halka benimsetilen fesi, Türklük veya İslamlık simgesi olarak görmeyecek kadar engin bir tarih bilgisine sahipti. Falih Rıfkı Atay da bu konuda şunları söylemiştir: “Mustafa Kemal, bir tatlı su Türk’ü değildi. Fes ve şapkanın medeniyet demek olmadığını elbet biliyordu. Fakat, başlık değiştirmenin din ve iman değiştirmek olmadığını göstermek istedi.” Orhan Koloğlu da şapka inkılâbının kafanın dışına değil içine yönelik olduğunu ifade etmiştir. Gelelim bizim “Şapkalı Fotoğrafımız"ın öyküsüne... Şapka ve kılık kıyafet devriminin açıklanmasının ardından Ayvalık’a bir telgraf gelir. Trenle Balıkesir’e şapkalar gönderilmiştir. Belediye Reisi bu şapkaları alacak, Ayvalık eşrafına ve devlet memurlarına bu şapkalar giydirilecek, toplu bir fotoğraf çektirilecek (sadece imam beyaz başlığı ile fotoğrafta yer alacak) ve bu fotoğraf Ayvalık’ta da kılık kıyafet devriminin yapıldığının bir kanıtı olarak Ankara’ya gönderilecektir. Nitekim öyle de yapılmıştır. Fotoğrafta en önde ortada oturan açık renk elbiseli yuvarlak gözlüklü kişi Ayvalık’a tayinle gönderilen ilk belediye reisi Halit Remzi Bey’dir. Fotoğrafın annemin arşivinde olmasının nedeni Halit Remzi Bey’in annemin dedesi olmasıdır. Fotoğrafta Halit Remzi Bey’in arkasında ayakta duran yine açık renk kıyafetli kişi de mübadele ile gelenlerin oradaki mallarının karşılığını burada adaletli bir şekilde almaları için kurulan Mübadele Komisyonu Başkanı Adil Bey’dir. Adil Bey ise annemin babasıdır. Yani Belediye Reisi Halit Remzi Bey’in de damadıdır. Bu fotoğrafı gören birçok ikinci veya üçüncü kuşak mübadil fotoğrafta yer alan aile büyüklerini tanıyıp isimlerini bize söyleyebilir. Küçüklüğümden beri sık sık bu fotoğrafa bakarım. Fotoğraftaki kimi beylerin şapkaları başlarına epeyce büyük gözükmektedir. Aslında dikkatli bakılırsa kıyafetler ve şapkalar çoğunun üzerlerinde biraz eğreti durmaktadır. Ancak hepsinin yüzlerindeki bir misyonu hakkıyla tamamlamış gururlu ifadeyi fark etmemek imkânsız. Şapka devriminin temel  felsefesini kavrayamamış  olanlar, Atatürk’ün yaptığı kılık-kıyafet devrimine bir ‘Gardırop Devrimi’ demişlerdir. Oysa ki kıyafet devriminden önce sarık, fes ve peçe, halk tarafından âdeta İslâmiyet’in bir parçası olarak kabul edilmekteydi. Laik ve uygar bir ulusun kıyafetini, dinsel inançlara bağlamak gerçekten yersizdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ve modern Türkiye’nin temellerini oluşturan Atatürk Devrimlerinin anlamını ve değerini unutanlar için bizim ‘Şapkalı Fotoğraf’ her daim değerini koruyor gibi gözüküyor...


KEYİFLİ BULUŞMA MEKÂNLARI Ayvalık’ın buluşma mekânlarına yaptığımız yolculuğu sürdürüyoruz. Bu kez iki katlı, bahçeli tipik bir Ayvalık evinde hizmet veren Minta Dükkân ve Bahçe’nin sahibesi Mehtap Erhanoğlu’na konuk olduk. Ayvalık’ın en eski ve en güzel evlerinden birine sadece lezzeti değil; Ayvalık insanının kültürünü, konukseverliğini, sevecenliğini, samimiyetini, neşesini de taşıyan Erhanoğlu’yla sıcacık bir söyleşi gerçekleştirdik.

S

HİZMET SEKTÖRÜNDE BAŞARILI OLMANIN YOLU İNSAN SEVGİSİNDEN GEÇİYOR

ayın Mehtap Erhanoğlu, okurlarımıza kendinizi tanıtır mısınız?

-Ayvalıklıyım. İlk, orta ve lise yıllarım Ayvalık’ta geçti. Sonrasında üniversite eğitimi için İstanbul’a gittim. Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum. Öğrencilik yıllarımda çalışma hayatına atıldım diyebilirim. Yirmi yıl halı sektöründe desinatör olarak çalıştım. Zor ve yorucu bir iştir. Biraz yavaşlamayı düşündüğümde Teşvikiye’de aksesuarların yanı sıra çanta, oyuncak gibi kendi tasarımlarımı da sergileyebileceğim Minta adını verdiğim bir dükkân açtım. Üç yıl kadar önce dükkânımın Ayvalık şubesini faaliyete geçirmek istedim. Ancak yer arayışına girdiğimde öylesi bir sürprizle karşılaştım ki kafamdaki konsept bir anda değişti; daha doğrusu farklı bir boyut kazandı. Nasıl bir değişiklikti bu? -Barbaros Caddesi üzerinde minik bir dükkân ararken karşıma iki katlı, bahçeli, türünün en eski ve en güzel örneklerinden biri olan bu bina çıktı. Hele bahçeyi görünce, “Burası mutlaka bir kafe olmalı!” dedim. Ev, yirmi yıldır boştu. İçinde uzun süre kimse yaşamadığı için bir hayli bakımsız kalmıştı. Hemen sahiplerine ulaştım. Kira kontratının ardından tadilata giriştim. Onarım üç ay sürdü. Kafe girişinin yan tarafını on bir metre karelik ve caddeye sıfır dükkân haline getirdik. Açık mutfağın bulunduğu alt katı üst katla birlikte kışlık mekân olarak düzenledik. Bahçe ise yazlık mekânımız oldu. Bize anneannelerimizin, babaannelerimizin evlerini hatırlatan Minta’yı dekore ederken profesyonel yardım aldınız mı? -Hayır, hayır! Böyle bir ihtiyaç duymadım. Antikaları seviyordum. Anneannemden kalan koltuk dışındaki eşyaları, objeleri tek tek eskicilerden topladım. Atmosferi tamamlayan, mekâna ev sıcaklığını getiren örtüler, yastıklarsa benim eserim. Hepsini zevkle, keyifle yaptım. -Mutlaka Minta’nın ne anlama geldiğini merak edenler olmuştur. Söyler misiniz, Minta adı nereden geliyor? -Gerçekten de çok sorulan bir soru bu. İstanbul’da da, Ayvalık’ta da sırf bu yüzden Minta’ya gelen çok insan var. Şöyle anlatayım: Bir fuara katılmak üzere Endonezya’da yaşayan kardeşimin yanına gitmiştim. Fuardan dükkânım için mal alacaktım. Yanımda bana tercümanlık yapacak bir arkadaşım vardı. İş bağlantılarımı kurmaya başladığımda

GÜLBENİZ ŞENTAY

benden firmamın adını istediler. Henüz dükkânımın adı netleşmemişti ama mutlaka bir isim vermem gerekiyordu. Aklıma Solmaz Kamuran’ın çok severek okuduğum ve bir hayli de etkilendiğim kitabı ‘Minta’ geldi (Minta, caretta carettalara romanda verilen isim). “Minta” dedim, “Firmamın adı Minta!” Arkadaşım kulağıma eğilip, “Bundan daha güzel bir isim bulamazdınız” dedi. Meğer Endonezya dilinde Minta ‘arzu ettiğine kavuşmak’ anlamına geliyormuş. Hem arzuma kavuştuğum hem biz üç kız kardeşin isimleri de M harfiyle başladığı için o an dükkânımın adını Minta olarak kesinleştirdim. BU İŞE KALKIŞTIĞIMDA ZEYTİNYAĞLI BAMYADAN PARA KAZANACAĞIMI HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİM Minta Dükkân ve Bahçe ne zaman faaliyete geçti ve burada nasıl bir ortam oluşturmayı hedeflediniz? -2015 yılında açtık kapımızı... Bu üçüncü sezonumuz. Ben burada ev yemekleri de sunabileceğim ve insanların kendilerini oturma odalarındaki kadar rahat hissedebilecekleri bir yaşam alanı yaratmak istedim. Yemeiçme sektörü üzerine herhangi bir eğitim almamıştım. Ama hangimiz anneannelerimizden, annelerimizden Ayvalık lezzetlerini öğrenmedik ki! Üstelik mutfağa girmeyi çok seviyordum. Bir aşçım olmasına karşın hâlâ da uzak duramam. Zaten İstanbul’daki dükkânımda iki yıl kadar yemek yapmıştım. Doğrusunu söylemem gerekirse dünya mutfaklarına pek hakim değilim. Ancak burada pişirdiğimiz Ege, Ayvalık yemekleri çok sevildi. Oysa ki bu işe kalkıştığımda zeytinyağlı bamyadan para kazanacağımı hiç düşünmemiştim. İlk zamanlar menümüz şimdiki kadar zengin değildi. Ama konuklarımızın istekleri doğrultusunda sürekli bir şeyler ilave ettik. Yani güzel şeyler düşündük ve güzel şeyler oldu. Bu arada dükkânın kafeye, kafenin dükkâna farklı bir tat getirdiğini söylemeliyim. Zira alışverişe gelenler kafenin havasını merak ettiler. Kafe müşterisi dükkânı gezmeden edemedi. Peki, dükkânda neler var? -Tasarımları bana ait olan takılar, kumaş çantalar, giysiler ve hazır aldığım bijuteri ürünleriyle Endonezya’dan getirttiğim dekoratif objeler var. Çantalarda bahçe minderlerimizdeki gibi patchwork (yama işi) çalışmayı seviyorum. Kot kumaşından yaptığım çantaların alıcısı

25


çok fazla. Geçen Eylül ayında kırk tane sırt çantası sattım ki bu Ayvalık ölçeğinde çok iyi bir rakam. Kendi tasarımım olan giysiler de hayli ilgi görüyor. Önceki yılın gözdesi şortlardı. Bu sezon şalvarlarımız revaçta. Takı ve çantalar uygun fiyatlarıyla en çok satılan ürünler listesinde ilk sırayı alıyor. Yer sıkıntısı yaşadığımız için çeşit çeşit ürün sergileyemiyorum ama çok şükür işler iyi gidiyor. Hatta bazen bu küçücük dükkân Bahçe’yle yarışıyor. TÜRK KAHVEMİZİN ÖZEL BİR MÜŞTERİSİ VAR. AMA EN ÇOK LİMONATA VE KARADUT SUYU SEVİLİYOR Sayın Erhanoğlu, Minta’da gün nasıl başlıyor? -Vallahi gün, bir gün öncesinden eksiklerin saptanmasıyla başlıyor. Zira planlı, programlı olmak zorundayım. Alışverişi kendim yapıyorum. Etimi, peynirimi, yağımı, sebzelerimi hep aynı esnaftan alıyorum. Biliyorsunuz, haftanın yedi günü sabah dokuzdan akşam saat yirmi dörde kadar açığız. Pek çok işletme, bu tempoyu vardiyasız sürdüremeyeceği için akşam servisi vermiyor. Ancak çalışmayı da insanları da çok seviyorum. Üretmek ve müşteri memnuniyetini görmek beni ayakta tutuyor ve motive ediyor. On beş saat aralıksız çalışabilmemin sırrı bu olsa gerek. Evet, Minta konuklarını sabah saat dokuzda kahvaltıyla karşılıyor. Serpme kahvaltımız peynir, zeytin, reçel çeşitleri, tereyağı, domates, salatalık, biber, zeytinyağıyla yaptığımız kekikli/lorlu soslar, sahanda tereyağlı yumurta, haşlanmış yumurtadan oluşuyor. Ayrıca arzu edenlere yumurtalı ekmek, poğaça, üzümlü kek ikram edebiliyoruz. Gelen herkesin kahvaltı etmek, yemek yemek zorunluluğu bulunmadığı gibi servis için saat sınırlamamız da yok. Örneğin geçenlerde bir müşterimiz akşamüstü kahvaltı istedi. Hemen hazırladık. Yani aslında burada dileyen, dilediği saatte her şeyi yiyebilir. Öğle ve akşam servisinde nasıl bir menü uyguluyorsunuz? -Öğle saati zeytinyağlı yaprak sarma, kabak çiçeği, yeşilkırmızı biber, kabak ve patlıcan dolmalarımız dönüşümlü olarak mutlaka menüde yer alıyor. Başta bamya olmak üzere taze fasulye, barbunya, semizotu, börülce gibi zeytinyağlı yemeklerimizi konuklarımız çok beğeniyor. Yoğurtlu kabak, yoğurtlu kırmızı biberi yetiştiremiyoruz desem, yeri. Mutfağımız genelde sebze ağırlıklı hafif, sağlıklı yiyecekleri içeriyor. Ancak ana öğünlerde et yemeğini tercih edenlere tavuk sotemizi ve ızgara köftemizi, makarna ya da pilavımızla birlikte denemelerini öneriyorum. Perşembe günleri listemize keşkek ve çiğ börek ekleniyor. Bilenler perşembeleri kaçırmıyorlar. Menüyü hazırlarken karbonhidrat, protein ve vitamin dengesine özen gösteriyorum. Ayrıca her gün gelen müdavimlerimize üst üste aynı şeyleri sunmamaya çok dikkat ediyorum. Yani bir gün tavuk sote yediyse, ertesi gün kadınbudu köfte veya et sote yesin istiyorum. Çay saatine poğaçalarımız, keklerimiz, hafif sütlü tatlılarımız eşlik ediyor. Akşam yemeğine

26

gelirsek… Menüde köklü bir değişikliğe gitmiyoruz. Sadece sigara böreği ve benzeri birkaç sıcak/soğuk meze ilave ediyoruz. Kış aylarında doğal olarak yoğunluk azalıyor. Daha az çeşit çıkarıyoruz. Yine mevsim sebzelerinden etli, zeytinyağlı yemeklerimiz menüde yer alıyor. Kışın gözdesi ise çorbalar. Özellikle mercimek ve tavuk suyu mutlaka her gün çıkıyor. İçecek olarak konuklarınıza neler ikram ediyorsunuz? -Gelen müşterilerimizin sabahları ve özellikle kahvaltıda tercihleri çay oluyor. Türk kahvemizin özel bir müşterisi var. Ama en çok limonata ve karadut suyu seviliyor. Şimdi karpuzlu limonata yapıyoruz. Şu ara en gözde içeceğimiz o! Kaç kişilik bir ekiple çalışıyorsunuz? -Biri mutfakta diğeri serviste görevli iki yardımcım var. Haftada üç gün de aşçımız geliyor. ÖZELLİKLE KIŞ AYLARINDA KAHVALTILARINI MİNTA’DA YAPAN ÇOK SAYIDA ÖĞRENCİ VE ÇALIŞAN İNSAN VAR Sayın Erhanoğlu, müşteri profiliniz nasıl? -Bize her yaştan insan geliyor. Çocuklu-bebekli aileler, gençler, orta yaşlılar… Ayvalıklılar, Ayvalık’ta yaşayanlar, yerli yabancı turistler geliyor. Bir komşum, “Dikkat ediyorum da size, sizi bilen güzel insanlar geliyor!” demişti. Gerçekten de yeme-içme kültürü olan, birbirine saygılı, birbirini asla rahatsız etmeyen, mekândan ayrılırken memnuniyetlerini dile getiren bir müşteri profiline sahibim. Özellikle Ayvalık dışından gelen ve giderken bana kartlarını bırakan insanlar Minta hakkındaki görüşlerini internet ortamında paylaşıyorlar. Onların yorumlarını okuduktan sonra Minta’yı ziyaret eden çok sayıda konuğum oluyor. Her birini mutlu bir şekilde buradan uğurladığımda kendimi dünyanın en özel ödülünü almış gibi


hitap etmiyoruz. Ayvalıklıları da düşünmemiz gerekiyor. Burada İstanbul fiyatlarıyla iş yapamayız. Kısacası güler yüz, hijyen, lezzet, kalite ve insaflı hesap müşteri memnuniyetini doğuruyor. Aldığı hizmetten hoşnut olan insanlar sosyal medyada adınızı çığ gibi büyütüyor. Bir anda içerisi doluveriyor. Gelenlere bakıyorum. Nereden? Tripadvisor’den… Foursquare’dan… Facebook’tan… İnanın artık insanlar her yere bilerek, seçerek geliyorlar. Çünkü kimse keyfini kaçıracak sürprizlerle karşılaşmak istemiyor. Hazır fiyat/kalite dengesini konuşurken, okurlarımıza fikir vermesi açısından çay ve kahve fiyatından başlayarak birkaç örnek verebilir misiniz?

hissediyorum. Kışın tempomuz biraz yavaşlıyor tabii. Gerçi hafta sonları İzmirli, Bergamalı misafirlerimizi ağırlıyoruz ancak asıl müşterilerimiz Ayvalıklılar ve Ayvalık’ta yaşayanlar oluyor. Sessiz, sakin, huzurlu bir ortamda kimi çalışıyor, kimi dinleniyor, kimi dostlarıyla sohbet ediyor, yemek yiyor. Hanımlar evleri yerine günlerini burada düzenliyor. Ayıca yaz-kış özel grupları ağırlıyor, doğum günü gibi özel kutlamalara ev sahipliği yapıyoruz. Örneğin geçen akşam elli iki kişilik bir grubumuz vardı. Minta’yı ilk açtığım günlerde bir hanımefendi bana, “Görürsünüz, pek yakında randevusuz çalışmayacaksınız!” demişti. İnanmamıştım. Gerçekten öyle oldu. Memnunum çok şükür. Kaldı ki Ramazan Bayramı’ndan bu yana genelde işlerin durgunluğundan şikayet var. Ama biz gerçekten hiç etkilenmedik. Bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz? -Hizmet sektöründe başarılı olmanın yolu bence insan sevgisinden geçiyor. Eğer insan sevgisinden yoksunsanız, etrafınıza pozitif enerji yayamıyorsanız, bu işi yapmamalısınız. Bir diğer faktör, fiyat/kalite dengesini iyi kurmanız... Örneğin ben bazı işletmelerde ‘iki limonata, bir kahveye otuz beş lira istendiğini’ duyuyorum. Bu olmaz! Nasıl Ayvalıklıya limonata on liraya satılıyorsa, turist de limonatayı on liraya içmelidir. Kapımızın önüne herkesin görebileceği şekilde fiyat listemizi koyduk. Yerli için de yabancı için de fiyatlarımız aynı. Biz de diğer mekânlar gibi parayı yaz aylarında kazanıyoruz. Açık söylemem gerekirse, kışın Ayvalık Minta’yı İstanbul’daki dükkânım olmasa finanse edemem. Yani sezonun kısalığı nedeniyle hepimiz sıkıntı yaşıyoruz. Ancak bunun acısının yazdan çıkarılmasını doğru bulmuyorum. Bu nedenle her yıl küçük küçük zamlar yapıyorum. Beş liralık bir ürün altı, altı liralık bir ürün yedi lira oluyor yani. Çünkü hayat çok pahalı. Kaldı ki Minta olarak sadece sezon müşterisine

-Çay iki buçuk, kahve altı, limonata on lira. Sarma dahil dolmalarımızın porsiyonu on lira. Serpme kahvaltımız yirmi beş lira. Özellikle kış aylarında kahvaltılarını Minta’da yapan çok sayıda öğrenci ve çalışan insan var. Onlar için peyniri, yumurtası, zeytini, reçeli, tereyağıyla bildiğiniz klasik bir kahvaltı hazırlıyoruz. Serpmeden farkı nedir diye sorarsanız, çeşit sayısını azaltıyoruz. Örneğin tabakta üç farklı peynir yerine bir çeşit peynir yer alıyor. On lira karşılığında sunduğumuz ‘Minik Kahvaltı’, fiyatının uygunluğu ve doyuruculuğuyla çok tercih ediliyor. Mehtap Hanım, İstanbul Minta’yı da sayarsak aynı anda üç işe yetişmekte zorlanmıyor musunuz? -Hiperaktif bir yapım var sanırım. Bu nedenle bir sıkıntı yaşamıyorum. Hatta kendimi bir de pansiyon açacak kadar enerjik buluyorum. Kısmet, diyelim! Ancak hemen belirtmeliyim ki her işi ben yapmıyorum. Zira bir yandan yemeklere bir yandan temizliğe bir yandan da dükkâna yetişmeye kalkarsam perişan olabilirim. Birlikte ve sistemli bir şekilde çalıştığımız sıkı bir ekibim var. Onların sayesinde ben yokken bile işler aksamıyor. Bir iş biterken, diğerini programlayarak ilerliyoruz. Daha önce de söylemiştim çalışmayı, yatağa yorgun girmeyi seviyorum. İnsanları mutlu etmeyi seviyorum. Ve sizler aracılığıyla bir kez daha varlıklarıyla Minta’yı Minta yapan herkese teşekkür ediyorum.

YOĞURTLU KABAK Bir kilo kabağı rendenin iri tarafından geçirin. Yedi yemek kaşığı zeytinyağı koyduğunuz teflonda kabakları döndürerek pişirin. Rendelenmiş üç adet salatalığı, ince kıyılmış dereotunu, minik minik doğradığınız yarım elmayı, hafif dövülmüş cevizi kabağın üzerine ilave edin. Süzme yoğurdu da ekledikten sonra güzelce karıştırıp servis tabağına alın. Üzerini zevkinize göre süsleyin.

27


Akademik Bakış

Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ aygokdeniz@yahoo.com

T

Sevgiyi hissedin, Ayvalık’tasınız…

urizm, turistik bölgelerde yaşayan yerel halk üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Yerel halk için önemli bir gelir ve istihdam kaynağı olabilir. Turizm sadece dinlenmek değil, insanların yeni şeyler öğrenmek istedikleri, kendi ülkelerine döndüklerinde anlatacak bir öykülerinin olması gereken bir faaliyettir. Turizm, temelde bir bölgenin toplumsal yapısı, doğal ve kültürel mirasına bir tehdit durumu da yaratabilir. Ancak, iyi planlandığında ve yönetildiğinde yerel halkın korunması için önemli bir güç de teşkil edebilir. Bu noktada destinasyon markalamasına dikkat edilmesi gerekmektedir. Destinasyon markalamanın aşamaları; a) güçlü bir markanın dayanağı olabilecek çekicilikleri tanımlama, b) basit, çekici, inanılır ve farklılaştırıcı bir imaj tasarlama, c) markalaşma faaliyetlerinin tümünü kapsayacak bir semsiye kavram belirleme, d) çarpıcı bir slogan ve e) görsel semboller olarak ifade edilmektedir. Bu çerçevede ‘çarpıcı bir slogan bulma’ süreci çerçevesinde yukarıda ifade edilen “Sevgiyi hissedin, Ayvalık’tasınız” sloganı bizzat belediye başkanımız Sn. Rahmi Gençer’e aittir. İlgili sloganda ifade edilen sevginin hissedilebilmesi için yörenin özellikle yaz aylarındaki turistik taşıma kapasitesine dikkat edilmesi gerekmektedir. Taşıma kapasitesi, kaynaklara negatif etki yapmadan, ziyaretçi tatminini düşürmeden veya yöre toplumu ekonomisi ve kültürü üzerine istenmeyen etkiye neden olmayan maksimum kullanım olarak tanımlanabilir. Taşıma kapasitesi kavramının ilk uygulama alanı mühendislik ve mimarlıktır. Bu alandaki çalışmalarda, taşıma kapasitesi kavramından, fiziki yapıların kapasitesini belirlemek amacıyla bir planlama aracı olarak yararlanılmıştır. Turizm taşıma kapasitesini, bir alanın turistleri, yeni turistik tesis ve etkinlikleri belli bir düzeye kadar karşılama yeteneği olarak da tanımlanabilir. Turizme uygun taşıma kapasitelerini ekonomik, psikolojik, çevresel ve sosyal olarak sınıflandırabiliriz. Taşıma kapasitesinin belirlenebilmesi için öncelikle psikolojik, ekolojik, ekonomik ve sosyal özelliklerin çok iyi incelenmesi gerekmektedir. Taşıma kapasitesi çalışmaları, kavramın çok boyutluluğu nedeniyle disiplinler arası yürütülmelidir. Taşıma kapasitesi, sayıları içeren bir formül değildir. Kabul edilebilir değişiklik sınırları yol gösterici olarak algılanmalıdır. Taşıma kapasitesi, çevresel etki değerlendirmesi ile birlikte kullanıldığında yöneticiler ve planlamacılar için turizmin olumlu gelişmesini sağlayacak güçlü bir araçtır. İnsanları turistik bir yöreye çeken unsurlar sonsuz ve süresiz değildir. Bu nedenle sınırlı ve muhtemelen yenilenmesi olanaksız kaynaklar olarak görülmeli ve değerlendirilmelidir. Çevreyi korumayı ve yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan yaklaşımla, bölgeye özgü turizm kaynaklarının ve bu kaynakların çekiciliğinin korunmasında talep yönetimine önem verilmelidir. Bu noktada sürdürülebilir turizmden bahsedebiliriz. Sürdürülebilir turizm; destinasyonun geleceğini korumak amacıyla turizmin doğal çevreye ve yerel halk kültürüne verebileceği zararları en aza indiren ve bölge ekonomisine yapacağı katkıyı en üst düzeye çıkaran uygulamalar bütünüdür.

28

Bir diğer deyişle; turizmin sosyal, ekonomik ve çevresel etkilerini belirli prensipler dahilinde yönetir. Örneğin; kaynak kullanımını kontrol altına alarak doğal çevreye verilen zararın asgari düzeye indirilmesini sağlar. Yine, turizmin destinasyona yaptığı ekonomik etkinin azamiye çıkarılmasını ve yerel halka sosyal kazanımlar sağlanmasını teşvik eder. Sürdürülebilir turizm bazen karşınıza kültür turizmi bazen de su altı ve su üstü flora ve faunası olarak çıkar ve biyoçeşitliliğin koruma refleksini yerel halka kazandırır. Bu çerçevede Ayvalık’ın sürdürülebilir turizm kapsamında su altı ve su üstü değerlerine bakmakta fayda vardır. Ayvalık zengin su altı değerlerine sahip olmasına rağmen, bu değerleri yeterli düzeyde gösterebilecek dalma merkezlerinin olmaması ve yetersiz tanıtım nedeni ile bu ürün grubuna beklenen talebi yaratamamıştır. Yaptığımız araştırmalar sonucunda; Ayvalık’ta bu konuda dört aktif dalış merkezi vardır. Bu merkezlerin; yeterli teknik donanım ve dalış teknesinin özel tasarımları ile öne çıktığını söyleyebiliriz. Ayvalık’ın su altı faunasının en önemlisi; kızıl mercanlardır. Her yıl çok sayıda yerli ve yabancı dalgıcı ağırlayan Kızıldeniz’de bile aynı türden mercanlara rastlanmadığını söyleyebiliriz. Yabancıların ilgisi; bu mercanları su altı dünyasına tanıtmamızla önemli bir ivme kazanmıştır. Ayvalık, irili-ufaklı şirin koyları, adaları, doğal, tarihsel ve kültürel değerleriyle yalnız Ege’nin değil, Türkiye’nin en güzel tatil merkezlerinden biridir. İklim koşulları, yeterli turistik alt yapısı, sayısız-eşsiz güzellikteki koyları, berrak ve tertemiz sularıyla su altı turizmi merkezi oluşturulabilecek ideal bir konumdadır. Su altı turizmi, son yılların en gözde turizm etkinliklerinden biridir. Yılın her mevsiminde yapılabilmesi ve sportif, çevreci, korumacı özellikleri nedeniyle dünyada hızla gelişmektedir. Avrupa’da dalış sporu ile ilgilenen yaklaşık 25 milyon kişinin büyük çoğunluğu tatillerini kendi ülkelerinin dışında geçirmektedir. Çeşitli ülkelerdeki bazı turizm merkezleri, yılın 12 ayı dalış turizmine yönelik organizasyonlar gerçekleştirmekte ve böylece çok büyük ekonomik değerler elde etmektedirler. Kızıldeniz, Karayipler, Florida, Maldiv Adaları, Endonezya, Filipinler, Tayland ve Akdeniz’de ülkemizdekine benzer iklim, su altı flora ve faunasına sahip olan Malta adası  gibi merkezler, dalış turizmine ciddi yatırımlar yaparak, bu etkinliği kendi ülkelerindeki turizm sektörünün lokomotifi durumuna getirmişlerdir. Bu merkezlerde su altının doğal dokusu ve yaşamı özenle korunarak, yapay resifler ve batıklarla desteklenerek, dalış sporu yapanlara muhteşem güzellikte ortamlar hazırlanmıştır. Ayvalık su üstü sporları açısından da çok önemli bir potansiyele sahiptir. Fakat, bu sporlara bölgede yeterince önem verilmemektedir. Bölgede geliştirilmesi gerekli su üstü sporlarını aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

Uçurtma sörfü (Kitesurf): Özel dizayn edilmiş bir uçurtmanın


ipler yardımıyla kontrol edilmesine dayanan, su üzerinde bir tahta üstünde kayıp gitmek, dalgalar üzerinden zıplamak gibi işlevleri olan bir spordur. Uçurtma sayesinde sporcular daha uzun süre uçma deneyimine sahip olmaktadırlar. Uçurtma kanat (Kitewing): Delta şeklindeki bir kanadın bumba yardımıyla kontrol edilmesine dayanan bir spordur. Uçurtma sörfü ile rüzgâr sörfünün bir kombinasyonu şeklindedir. Rüzgâr yardımıyla tahta üzerinde su üstünde kayıp gidilmektedir. Rüzgâr sörfü (Windsurf): Direk ve bumba yardımıyla gerilen yelkenin, direk dibinde bulunan hareketli bir mafsal aracılığıyla tahtaya bağlanmasıyla oluşan yelkenli tipidir. Rüzgâr sörflerinde dümen bulunmamaktadır. Direk rüzgârın geldiği yöne doğru yatırıldığında tahta rüzgârın gittiği yöne doğru dönerken tersi direk, rüzgârın gittiği yöne doğru yatırıldığında tahta rüzgârın geldiği yöne doğru yönlenmektedir. Bu şekilde tahta rüzgâr yardımıyla her yöne gidebilmektedir. Rüzgâr sörfü yelkenleri rüzgâr şartlarına göre farklı ebatlarda kullanılırken tahtalar da deniz durumuna göre farklı hacimlerdedir. Yelken: Dümen yardımıyla yönlendirilen bir teknenin yelken kullanılarak rüzgâr yardımıyla seyretmesine dayanan bir aktivitedir. Tek gövdeli tekneler ‘dingi’ olarak isimlendirilmektedir. Çocukların yelken öğrenmesinde ve yarışmasında kullanılan optimist, daha ileri seviyelerde kullanılan lazer tipi tekneler en bilinenleridir. Bunların dışında salmaları hareketli olan veya yatlar gibi altında ağırlık bulunan sabit salmalı birçok çeşitte tekne modelleri de bulunmaktadır. Tek gövdeli tekneler dışında iki gövdeye sahip katamaranlar ve üç gövdeye sahip trimaranlar çok gövdeli yelkenli tipleridir. Çok gövdeli teknelerde etki eden kuvvetler ve geçerli prensipler aynı olsa da kullanım tekniğinde farklılıklar olabilmektedir. Su kayağı ve mono su kayağı: Dalgasız bir su yüzeyi, bir veya iki kayak, sürat teknesi, halat ve can yeleği gereklidir. Su kayağı bir sürat teknesinin, arkasına halat bağlanarak, ayaklarında kayaklar olan sporcuyu su üzerinde çektiği bir spordur. İki ayak da bir tek kayak üzerinde bulunuyorsa mono kayak adını alır. Yukarıda ayrıntılı ifade etmeye çalıştığım su üstü sporların Ayvalık’ta yapılması mümkündür. Ancak; su sporlarının gelecekte de yapılabilmesinin en önemli ön koşulu çevre temizliğidir. Hiç kimse pis bir suda spor yapmak istemeyecektir. Su sporları sektörünün varlığı, sırf eğlence amaçlı olarak görülmemeli, insanlara deniz sevgisini ve denizcilik bilgisini veren ve deniz kültürünü yaratan bir faaliyet olarak değerlendirilmelidir. Çevre ve deniz kirliliğinin önlenmesi sadece su sporları açısından değil insanlık için önemsenmesi gereken bir konudur. Deniz kirliliğinin asıl nedeninin, denizden gelen kirleticilerden çok karasal kaynaklı olduğu bilinmektedir. Su sporlarının bir geleceği olabilmesi için çevreyi temiz tutmak amacıyla topyekûn önlemlerin alınması ve var olan çevre planlarının uygulanmasına sadık kalınması gerekmektedir.

Rahmi Gençer, tüm sporcuları hediye çekiyle ödüllendirdi

AYVALIK ATLETİZM KULÜBÜ BAŞARILARINI SÜRDÜRÜYOR

S

ebahattin Tatar yönetimindeki Ayvalık Atletizm Kulübü sporcuları Ankara ve Samsun’da iki ayaklı düzenlenen Yürüyüş Ligi’nden dört kupayla döndü. Sporcular U16 Erkekler’de takım ikincisi, Büyük Kadınlar’da takım ikincisi, U20 Genç Kadınlar’da takım ikincisi, U16 Kızlar’da takım üçüncüsü olmuş, Bireyseller’de Gürcan Kardelen Erdinç, Büyük Bayanlar’da 2012 Londra Olimpiyatlarına katılan Semiha Mutlu şampiyonluk kazanmıştı. Kulüp Başkanı, milli antrenör Sabahattin Tatar, antrenör Evin Özcan ve sporcular kulübe katkıları nedeniyle Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ziyaret etti. Genç atletlerin, katıldıkları her şampiyonada kendilerine duyulan güveni boşa çıkarmayarak başarıdan başarıya koştuklarını söyleyen Gençer tek tek teşekkür ettiği sporcuları hediye çekiyle ödüllendirdi.

...... Son bir not... Dergi editörümüz Bülent Şentay’la az önce görüştüm. “Hocam bu sayı 36. sayımız” dedi. Yani tam 3 yıl... Ne çabuk geçmiş. 36 sayı benim için farklı başlıklarda Ayvalık ve bölge turizmiyle ilgili tam 36 yazı demektir. Okuyucularımız olarak sizleri sıkmadıysak ve belli konularda biraz bilgilendirebildiysek ne mutlu bize. 3. yılımızı candan ve yürekten kutluyorum. Bu çerçevede dergi sahibi olarak Ayvalık Belediye Başkanı Sn. Rahmi Gençer’e, dergi editörü Sn. Bülent Şentay’a, Yayın Koordinatörü Sn. Gülbeniz Şentay’a ve emeği geçen tüm paydaşlara teşekkür ediyorum. Yeni bir sayıda ve yeni bir başlıkta buluşmak üzere sağlıcakla kalın..

29


YOLU AYVALIK'TAN GEÇENLER

ÇAMLIK’I BEĞENEN ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR SATIN ALABİLECEĞİ KÜÇÜK BİR EV ARAMIŞ ANCAK İSTEĞİNE VE KESESİNE UYAN BİR YER BULAMAMIŞTI

Ş

evket Süreyya, ilk baskısı 1959 yılında çıkan ‘Suyu Arayan Adam’ adlı otobiyografik romanının girişinde Rama Krişna’nın şu sözlerine yer vermişti: “Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beş kulaç kazdı. Suyu bulamadı. On kulaç, on beş kulaç kazdı. Yine suyu bulamadı. Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rastladı. Yeis’e düştü, gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidini kesti. Fakat bir ses ona, ‘Daha derinlere in, daha derinlere!’ dedi. Daha derinlere indi ve suyu buldu.” Evet, Şevket Süreyya da yaşamı boyunca doğruyu, gerçeği yani suyu aramıştı. Atatürk hakkındaki en kapsamlı kitaplardan biri, belki de birincisi olan ‘Tek Adam’ın yazarı Şevket Süreyya Aydemir aslında bir ekonomistti. Ancak asıl ününü tarihçi olarak yaptı. Hatta kendisini, ‘Cumhuriyet döneminin en büyük tarih araştırmacılarından biri’ şeklinde nitelendirenler oldu.

Ş

evket Süreyya 1897 yılında Tunalı bir göçmen ailesinin çocuğu olarak Edirne’de doğdu. Babası bir paşa konağının bahçıvanıydı. Okuma-yazmayı önce annesinden öğrendi. Askerliğinin ardından bir süre Sovyetler Birliği’nde yaşadı. Rusça öğrendi. 1932-1934 yılları arasında 36 sayı yayınlanmış olan Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Eğitimci ve iktisatçı kimliğiyle çeşitli devlet görevlerinde bulundu.

‘Tek Adam’, yazarı Şevket Süreyya Aydemir’in de belirttiği gibi, sadece bir tarih, bir belgeler kitabı ya da bir kronoloji derlemesi değildir. Ama tarihe, belgelere ve kronolojiye özenle bağlı kalmaya çalışan ve Mustafa Kemal’in hikâyesini olabildiğince tam ve toplu olarak vermek isteyen bir eserdir. Aydemir her kitaplıkta, her evde bulunması gereken ve herkesin, her zaman el atabileceği bu kapsamlı çalışmasının birinci cildinde, Atatürk’ün dünyaya gelişinden, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışına kadar olan dönemi ele alır. İkinci cilt Samsun’da başlayan yolculuğun, 9 Eylül 1922’de İzmir zaferine varışıdır. Üçüncü ciltte ise, Mustafa Kemal’in 1922’den 10 Kasım 1938’deki ebedi yolculuğuna varan yaşam öyküsü yer alır. Kısacası, ‘Tek Adam’ sadece Türk Devrimi’ni değil, aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün kişiliğinde, kararlı bir devrimciyi de çok iyi çözümleyen ve okuyucuya aktaran bir başyapıttır. “BEN EKMEKSİZ KÖYÜN ÖĞRETMENİYİM. ŞEVKET SÜREYYA BEYLE GÖRÜŞMEK İSTİYORUM” Şevket Süreyya Aydemir, 79 yıllık yaşamında kendi deyişiyle “Memleketi baştan başa” gezdi ve Ayvalık’a da uğradı. Ayvalık’ı çok sevmiş, kendisiyle başbaşa kalmasını sağlayan uzun kır yürüyüşlerini alışkanlık haline getirdiği için olacak, özellikle Çamlık’a hayran kalmıştı. Onun Ayvalık yolculukları hakkında iki kaynak kişimiz var. Birincisi, dergimizin sürekli yazarı Hüseyin Güven… Onun anlattıklarından -ve ‘Ayvalık Yazıları’ adlı bloğunda da yer verdiği anılarından- Aydemir’in 1950’li

30

yılların sonlarında Ayvalık’a geldiğini ve Berk Otel’de kaldığını öğreniyoruz. Güven şöyle diyor: “Babam, öğretmen Zakir Güven bir gün, ‘Gel seni birisiyle tanıştıracağım’ dedi. Daha 7-8 yaşlarındaydım. 41 Evler’deki evimize çok yakın olan Berk Otel’e gittik. Şevket Süreyya Aydemir Ayvalık’taydı ve orada kalıyordu. Babam doğrudan otelin şef garsonu, mihmandarı, her şeyi olan Ziya ağabeyin yanına giderek, ‘Ben Ekmeksiz Köyün öğretmeniyim. Şevket Süreyya beyle görüşmek istiyorum!’ dedi. ‘Ekmeksiz Köyün öğretmeni’ Şevket Süreyya’nın son kitabı ‘Toprak Uyanırsa’nın kahramanıydı. Bir Anadolu köyünün bir aydının öncülüğüyle kalkınmasını anlatan ve anılardan oluşan bu kitap yayınlanır yayınlanmaz evimizdeki kitaplıkta yerini almıştı. Şevket Süreyya ve babam neredeyse iki saat otelde ve aşağıdaki iskelede kâh oturarak, kâh yürüyerek sohbet ettiler. Ben de peşleri sıra yürüyor, elbette hiçbir şey anlamıyor ve babamın beni neden yanında getirdiğini çözemiyordum. Sonra vedalaştılar ve eve döndük. Sonraki yıllarda ‘Tek Adam’ı, ‘İkinci Adam’ı, ‘Enver Paşa’yı, ‘Suyu Arayan Adam’ı okuyup çok gerilerde kalan bu buluşmayı değerlendirdiğimde babamın beni tarihimizin bir kesitine ortak etmeyi amaçladığını anladım. Ben, şimdiki nesillerin; bırakın kitaplarını okumayı, varlığını bile bildiğini sanmadığım, yakın tarihimize dair en değerli yapıtları vermiş olan bu büyük yazarı, çocuk gözümle bile olsa tanımış olmanın onurunu yaşıyorum.”


TEK ADAM’DAN...

AHMET YORULMAZ, AYVALIK’TA ÜÇ GÜN KALAN ŞEVKET SÜREYYA’YI KAZAZ OTOBÜS YAZIHANESİNDEN İZMİR’E BİZZAT UĞURLADI Berk Otel’de kaldığı günlerden epey zaman sonra, 1970’li yıllar... Ahmet Yorulmaz’dan öğrendiğimize göre Şevket Süreyya Aydemir, bir kez daha Ayvalık’a geliyor. Bir akşam Geylan Kitabevi sahibi Yorulmaz’ın ve o günlerde Ayvalık Lisesi’nin Müdürü olan Mevlüt Oğuz’un da aralarında bulunduğu bir grupla buluşuyor. Grupta bulunanlar, hep birlikte, ‘şaşırtıcı ve güzel şeyler anlatan’ Şevket Süreyya’yı dinliyorlar. Sohbet devam ederken usta yazar bir ara elini Ahmet Yorulmaz’a doğru kaldırıyor, parmağını sallayarak; “Benim anladığıma göre sen yazacaksın!” diyor ve ekliyor: “Ama tavsiye ederim, yaşın kemali bulmadıkça, hislerinden tecerrüt etmedikçe (duygularından soyutlanmadıkça) sakın yazma!” Bir başka akşam da Ahmet Yorulmaz’ın evine konuk oluyor Şevket Süreyya... Birlikte yemek yiyorlar. Ertesi gün yine buluşuyorlar. Bu kez yanlarında, sonraları CHP’den milletvekili seçilecek olan Nuri Bozyel de var. Sonrasını Yorulmaz’dan dinleyelim: “(Şevket Süreyya’nın) araştırması bitip, yazma vakti geldiğinde gürültüsüz-patırtısız, hatta tanıdıksız bir yerlere çekildiğini, kapandığını öğrenmiştik. Yani hislerinden uzak olabileceği bir ortamda yazabiliyordu ancak. Çamlık’ı beğenmişti; birlikte satın alabileceği küçük bir ev aradık. İsteğine, kesesine uyan bir yer, ne yazık ki bulamadık.” Ahmet Yorulmaz’ın, Ayvalık’ta üç gün kaldıktan sonra İzmir’e doğru yola çıkmaya hazırlanan Şevket Süreyya’yı Kazaz otobüs yazıhanesinden bizzat uğurladığını da ekleyerek noktalayalım.

TEK ADAM Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’da, değişen bir dünyada çöken bir imparatorluktan ve Sevr’i imzalamış olan bir kalıntıdan, yepyeni bir ulusun, yepyeni bir devletin doğuşunu anlatıyor. Ayrıca Atatürk’ün hayatı çok ayrıntılı ve kusursuz bir şekilde aktarılıyor. KAYNAKÇA -Şevket Süreyya Aydemir, ‘Suyu Arayan Adam’, Remzi Kitabevi, 2005 -Ahmet Yorulmaz, ‘Kimler Geldi, Kimler Geçti Ayvalık’tan...’ Geylan Kitabevi, 1998 -Hüseyin Güven, ‘Ayvalık Yazıları’, huseyinguven.blogspot.com.tr/ -‘Şevket Süreyya Aydemir ve Bir Arayışın Hikâyesi’, Meydan Dergisi, 3 Ağustos 1965 -Halil İbrahim Göktürk, ‘Bilinmeyen Yönleriyle Şevket Süreyya Aydemir’, 1977

Beyoğlu fotoğrafhanelerinden birinde, hoş manzaralı bir fon perdesinin önünde hazır ola yakın bir vaziyette genç bir subay görünüyordu “Mustafa Kemal, Harbiye’nin üçüncü yani son sınıfını bitirirken 459 mevcut içinde sekizinciydi. 10 Şubat 1902’de, 1472 sicil numarasıyla teğmen olarak Harbiye’yi bitirdi. 21 yaşındaydı. Dokuz yıl önce, Selanik’in Langaza kazasındaki Rapla çiftliğinin bostanlarında, geleceği belirsiz bir yetim olarak dolaştığı günlerde, Selanik’in Ahmet Subaşı mahallesinde teyzesinin evine sığınmış, okuması dahi istenmeyen bir çocukken kafasında yaşattığı bir hayal, dokuz sene sonra parlak bir şekilde gerçekleşmişti. O zamanki küçük Mustafa, artık, ordu saflarında kılıçlı, rütbeli bir Mustafa Kemal olmuştu. Bu sonucu Selanik’te annesi Zübeyde ile üvey babası Ragıp Efendi’ye bildirirken, mektubunda hem onları sevindirici, hem kendi gururunu belirten kelimeleri ince bir dikkatle seçti. Mektubun zarfını kapatırken, bu zarfa bir de fotoğraf yerleştirdi: Beyoğlu fotoğrafhanelerinden birinde, hoş manzaralı bir fon perdesinin önünde hazır ola yakın bir vaziyette genç bir subay görünüyordu. Beyaz eldivenli ellerini kılıcının kabzası üzerinde birleştirmişti. Boyu uzuna yakın orta, yüzü yuvarlakça, bıyıkları ince, bakışları biraz sertti. Uzun askeri ceketinin iki sıra düğmeleri pırıl pırıldı. Kılıcının sırmalı kordonu serbestçe bırakılmış, bir dizi hafifçe bükülmüştü. Düz, sert ütülü pantolonunun gerginliği, duruşuna daha ciddi bir görünüş vermişti. Bakışları ileriye doğru ve her haliyle kendinden emindi. Selanik’te Teğmen Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde, bu mektubu aldığı ve zarfı açıp da eline bu resim geçtiği zaman, kim bilir nasıl sevinç gözyaşları dökmüştür. O gün Ahmet Subaşı mahallesindeki ev kim bilir nasıl akrabalar, komşularla doldu taştı... 21 yıl önce bu mahallede doğan bir çocuk, işte artık subaylık derecesine ulaşmıştı. İstikbalini kazanmış ve mahallenin yüz ağartan bir çocuğu olarak yetişmişti... Onun Selanik’e gelişi ve mahallesinde bir subay olarak görünüşü semtin önemli bir olayı olur. Annesi onu bekliyormuş. Çocuğunu getiren arabanın kapı önünde durduğunu anlayınca, onun da kalbi duracak gibi olmuş. Oğluna kapıyı mutlaka kendisi açmak için ahdetmiş. Ev halkını peşine takmış, kapıya koşmuş. Oğlu ellerini öperken o, ona sarılmakla onu okşamak arasında buhranlar geçiriyormuş. Nihayet boynuna sarılmış ve Mustafa’sına daha askeri rüştiye sınıflarında iken hitap etmeyi âdet ettiği bir sözü boyuna tekrar ederek onu öpmüş ve uzun uzun ağlamış: -Paşam, benim paşacığım...”

31


ATÖLYELERDEN Macaron’da, Camlı Kahve’nin az ötesinde yer alan ve ahşap tutkularıyla bilinen Meral-Sayın Keskin çiftine ait olan Hangar Sanat’tayız bu ay... Dekoratif objeler, oyuncaklar, mobilyalar tasarlayıp üreten, yanı sıra antikacılık ve antika restorasyonu yapan Keskin çiftiyle evlerinin alt katındaki ofislerinde buluştuk. Atölyelerini gezdik. Onları ve Hangar Sanat’ı yakından tanıma fırsatı bulduk.

‘AYVALIK EVİ’ SATIN ALANLAR ONLARI DAHA ÇOK ESKİ VE ANTİKA EŞYALARLA DÖŞEMEYİ SEVİYOR

S

GÜLBENİZ ŞENTAY

osyolog Meral Keskin, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni bitirdikten sonra TRT’de prodüktör olarak çalışmaya başlamış. Altı yılın ardından Çukurova Radyosu’ndaki görevinden ayrılmış ve Ayvalık’a yerleşmiş…

Yirmi yıldır ahşap oyuncaklar yapan Sayın Keskin ise doğma büyüme Üsküdarlı. Teknik lisede elektronik eğitimi almış, okul bitince güney illerimizden birinde kendi elektronik şirketini kurmuş. On yıl sonra şirketini kapatıp tamamen ahşaba yönelmiş.

-Aklım fikrim beş yaşından beri yaz aylarını geçirdiğimiz Ayvalık’taydı. Pek çok insanın gönlünde yatan keyifli, iyi bir işim vardı. Fakat ben hayranı olduğum Ayvalık’ta yaşamak istiyordum. Mersin’de pek mutlu da değildim açıkçası. Ani bir kararla istifamı verdim ve on yıl önce bu şirin kasabaya geldim. Bir yandan evimi düzene sokarken bir yandan da geçimimi sağlamak amacıyla İngilizce öğretmenliği sertifikası almak üzere harekete geçtim. O günlerde, “Hazır Ankara’dayken bari Gazi Üniversitesi ahşap oyma kurslarına da katılayım,” dedim. Çünkü ahşapla uğraşmayı çok seviyordum. Ankara dönüşü Ayvalık’ta beş yıl kadar ücretli öğretmenlik yaptım. Bu arada evimin bir odası ahşap atölyesi olarak şekillenmişti bile. Derken Sayın’la tanıştık ve evlendik. Kızım dünyaya gelince iki işi birden yürütmek imkânsızlaşınca öğretmenliği bırakıp sadece ahşaba yoğunlaştım.

-Ahşap sanatı üzerine bir eğitim almadım. Ama rahmetli babam ahşap işlerine çok meraklıydı. Küçükken kamyonlar yapar, beni içine oturtup gezdirirdi. Çalışırken onu pür-dikkat izlerdim. Böyle böyle daha o yaşlardayken ağaçları tanımış, ağaç işlemekte kullanılan aletleri öğrenmiştim. Zamanla giriştiğim küçük denemeler yetenek konusunda babama çektiğimi anlamama yetmiş ve kendi zevkim için tasarladığım oyuncakları giderek profesyonel anlamda üretmeye başlamıştım. Ne var ki bundan on beş-yirmi yıl önce ahşap oyuncakların değeri pek anlaşılamamıştı. Benim oyuncaklarıma sadece yurt dışında eğitim görmüş insanlarla yabancılar ilgi duyuyorlardı. Dolayısıyla ekonomik getirisi çok azdı. Bu durumda oyuncak yapmaya bir süre ara verdim ve tamamen tesadüfi bir şekilde Ayvalık’a geldim. Meral’in de dediği gibi tanıştık ve evlendik. Yani hem hayatlarımızı hem işlerimizi birleştirdik.

32


Meral Keskin’den ilk atölyelerini Antikacılar Sokağı'nda açtıklarını, binanın büyüklüğü nedeniyle atölyeye ‘Hangar’ adını verdiklerini öğreniyoruz. -Bina gerçekten de hangar gibiydi. O kadar büyüktü ki mekânı dört-beş arkadaşımızla ortak kullanmaya başladık. Fakat daha sonra onlar ayrıldılar, ikimiz kaldık. Hediyelik objeler, oyuncaklar tasarlıyorduk. Çevremiz antikacılarla doluydu. Ve insanlar özellikle antika bakımı/tamiri yapabilecek kimseyi bulamamaktan yakınıyorlardı. Gerek ahşapla haşır-neşir oluşumuz gerekse Sayın’ın ağaçları çok iyi tanıması; beraberinde bizim antika, antika bakımı ve restorasyonu işiyle ilgilenmemizi getirdi. ASLINA BAKARSANIZ, ELİNİZE GEÇEN HER MALZEME ONDAN NE YARATACAĞINIZI SİZE KENDİSİ SÖYLÜYOR Ağacın kullanıldığı her şeyi kurtarıp eski haline getirdiklerini, ayrıca işe yaramadıkları için atılan veya geri kazanılamayacak durumdaki objeleri de ziyan etmeyip ‘başka bir şeye’ dönüştürdüklerini vurgulayan Meral Keskin, onları nasıl değerlendirdikleri noktasında sözü eşi Sayın’a bırakıyor. -Her türlü ahşap bizim için bir malzeme demek. Örneğin eski panjurlardan, pencere kasalarından son derece dekoratif aynalar yapabiliyoruz. Yine sedir ağacından eski bir kapıyı üzeri oymalı şık bir sehpaya çevirebiliyoruz. Tahta bir bavul bizim elimizde kapağını açtığınızda içine bardakların, şişelerin konabildiği bir şaraplığa dönüşüyor. Eski yabalar, ayaklı dikiş makinelerinin kontrplak kapakları avize oluyor. Aslına bakarsanız, elinize geçen her malzeme ondan ne yaratacağınızı size kendisi söylüyor. Hiçbir işe yaramayacakmış gibi duran bir şey bile sanki, “Sence de benden harika bir tezgâh olmaz mı?” diyor. Eski eşyaları başka bir şeye dönüştürürken en dikkat ettiğimiz şeylerden birisi de onun işlevsel olması. Örneğin ön kısmı hafif bombeli bir çeyiz sandığını içi raflı bir dolaba çevirmiştik. Son derece dekoratif ve şık bir şey olmuştu. Fakat dolabın kapağı rahat açılıp kapanmıyordu. Sanırım kapağın ağırlığından kaynaklanıyordu bu. Kapağa minik bir tekerlek yerleştirdim, sorun çözüldü. Ama elbette asıl işimiz oyuncaklardan dekoratif ürünlere, mobilyalara kadar kendimizin ya da müşterilerimizin hayalindeki objeleri, eşyaları tasarlamak. Çizimlerimi yaparken her şey benim için esin kaynağı olabiliyor ama en çok çocuklardan etkileniyorum. Onların davranışlarına yansıyan fantastik dünyaları oyuncaklarımın tek ilham kaynağı diyebilirim.

Ahşap ürünlerde, özellikle de oyuncaklarda ne tür malzemeler kullandıklarını merak ediyoruz. Sayın Keskin genelde çerçeveler ve küçük oyuncaklarda çam ağacını tercih ettiklerini, diğer ürünlerde çoğunlukla kayın ağacından faydalandıklarını ancak arzu edildiğinde maun ve tikle de çalıştıklarını söylüyor. -İş makineleri, vinçler gibi büyük oyuncaklarda lifsiz olması nedeniyle kayın ağacı kullanıyorum. Çünkü hani olur da oyuncağın bir kenarından küçük bir parça koparsa, çocuğun eline kıymık batmasın diye. Ayrıca biz oyuncakları; arabaları, vinçleri, traktörleri, itfaiye araçlarını, cipleri, TIR’ları, kepçeleri ‘demonte’ olarak üretiyoruz. Çünkü çocukların oyuncaklarını söküp yeniden yapabilmelerini istiyoruz. Bunun ötesinde dilediklerinde onları gönüllerince boyayabilsinler diye oyuncakları ham haliyle bırakıyoruz. Ama beraberinde içinde fırçası, zımparası olan ve Uluslararası Oyuncak Güvenliği Sertifikası bulunan boyalardan oluşan bir set hediye ediyoruz. Yakın zamana kadar o boyaları Almanya’dan getirtiyordum. Artık ülkemizde de satılıyor. YÜZ YILLIK KOLTUKLARI, SANDALYELERİ, MASALARI BİREBİR İLK GÜNKÜ HALİNE GETİREBİLİYORUZ Keskin çifti hemen her tasarımı birlikte yapıyor ama Meral Keskin daha çok dekoratif objelere yoğunlaşıyor. -On yıl önce Ayvalık’ta ne bu kadar atölye vardı ne de ev yapımı hediyelik sektörü bugünkü kadar gelişmişti. Ben çalışmalarıma aşık olduğum Ayvalık evleriyle başladım. Çünkü kasabanın sokaklarını gezerken kendimi adeta bir açık hava müzesinde hissediyordum. İnanır mısınız Ayvalık’a yerleşme sebebimdir bu evler! Uzun süre evleri yaptım. Evleri, Ayvalık’ın olmazsa olmazı kediler izledi. Derken aynalara yöneldim. Peşi sıra anahtar/havlu askılıkları, farklı ağaç parçalarının boya işlemine tabi tutulmadan figürlerin yan yana, iç içe tıpkı bir puzzle gibi yerleştirilmesinden oluşan ‘intarsia’ adı verilen kakma panolar, tablolar yaptım ve yapıyorum. Zeytin ağacından takılar çalışmak insana apayrı bir zevk veriyor. Zeytin, işlemesi zor bir ağaç. Ancak kendinden desenli müthiş bir doğal dokusu var. O dokuyu işlemeye bayılıyorum. Onları zaman zaman lal ve ametist ile süslüyorum. Bu taşlar zeytine çok yakışıyor. Hangar Sanat’ın nasıl bir müşteri kitlesi olduğunu, özellikle ahşap oyuncakları kimlerin satın aldığını Sayın Keskin’den öğreniyoruz..

33


-El emeğine değer veren, ekonomik durumu evini özel tasarım eşyalar ya da objelerle dekore etmeye elverişli insanlar Hangar’ın müşterileri arasında önemli bir yer tutuyor. Antika eşyaların bakımı ve onarımı için bize gelenlerin sayısı da bir hayli kabarık. Söz açılmışken antika bakımı ve restorasyonu üzerine biraz konuşmak gerekiyor zira deneyim gerektiren, maliyetli bir iş bu. Örneğin biz yüz yıllık koltukları, sandalyeleri, masaları birebir ilk günkü haline getirebiliyoruz. İsterse koltukların, sandalyelerin veya masaların bacakları eksilmiş hatta kalmamış olsun. Oyma işçiliğin bulunduğu parçalar kopmuş, kaybolmuş olsun. Eksik parçaları aynı ağacı bulup tamamlıyoruz. Varsa birebir oyma işçiliğini yapıyoruz. Uzun soluklu ve tamamen el emeğine dayalı bir dizi işlem sonrası restorasyon tamamlanıyor. Nihayetinde; eşyasını ilk günkü kadar yeni, pırıl pırıl karşısında bulan müşterimizin sevincini görünce bütün yorgunluğumuz uçup gidiyor. Gerçekten mutlu oluyoruz. Oyuncaklara gelirsek… İlginçtir, özellikle dedeler tarafından satın alınan oyuncakların yüzde yetmişinin kız çocuklarına gittiğini biliyorum. Ama müşterilerimiz arasında kırk yaşında insanlar da var. Onlar daha ziyade bu oyuncakları aksesuar olarak değerlendiriyorlar. Kısacası oyuncakta yaş sınırımız yok. ÇOCUKLARIN ZEKÂ VE EL BECERİLERİNİ GELİŞTİREN, DÜŞ DÜNYALARINI ZENGİNLEŞTİREN, YARATICI YÖNLERİNİ ORTAYA ÇIKARAN AHŞAP OYUNCAKLAR YAPMAYA BAŞLAYACAĞIZ ‘Ayvalık evi’ satın alanların bu evleri daha çok eski, antika eşyalarla dekore etmeyi sevdiklerini belirten Meral Keskin, “Bence de bu evler antika eşyalar olmasa eksik kalır,” diyor. -Fakat İstanbul’dan, Ankara’dan gelirken bu narin eşyalar kırılıp dökülebiliyor. Ya da eşyaların bazıları, örneğin masalar eve büyük geliyor. O zaman biz özelliğini bozmadan o masayı

34

diledikleri ebatta küçültüyoruz. Bunların yanı sıra restorasyon konusunda mimarlarla da iş birliği yapıyoruz. Ahşap, oymalı kapı ve tavan göbekleriyle eski kapıları onarıyor veya aynısını tasarlıyoruz. Meral Keskin’den Hangar Sanat’ın fiyat politikası hakkında da bilgi alıyoruz. -Bu konuda son derece duyarlıyız. İnsanların alım gücünün giderek düştüğünün farkındayız. Bu nedenle de son üç yıldır hiçbir şeye zam yapmadık. Ancak bu gerçekten sürdürülebilir bir durum değil! Zira dolara endeksli malzeme fiyatları üçe katlandı. Ama işimizi çok sevdiğimiz için inatla direniyoruz. Farklı boyutlardaki ev motifli aynalarım hâlâ otuz beş ile yüz elli lira arasında. Oyuncaklar işçiliği ve ebadına göre yirmi liradan başlıyor. En pahalısı iki yüz elli lira. Oyuncak konusunda başka bir çalışma daha yapıyoruz, buradan onun da müjdesini verelim. Bütün dünyada ‘Montessori’ adıyla bilinen, çocukların zekâ ve el becerilerini geliştiren, düş dünyalarını zenginleştiren, yaratıcı yönlerini ortaya çıkaran eğitici ahşap oyuncaklar var. Günlük hayatımızın vazgeçilmez eşyalarının; örneğin bir ütü masasının veya mutfak gereçlerinin birer minyatürü olan bu oyuncakları yapmaya başlayacağız. Renklerin çok önem kazandığı bu oyuncaklarda yine sertifikalı boyalar kullanacağız. Yeni girişimimizle ahşapla plastik arasındaki ayrımın farkında olan, oyuncak seçiminde bilinçli ebeveynleri sevindireceğimizi umut ediyoruz. Meral-Sayın Keskin çiftinin üretimlerini Instagram, Facebook sayfası ve www.hangarsanat. com’dan takip edebilirsiniz. Ahşap üzerine her türlü siparişi de verebileceğiniz Hangar Sanat, Barbaros Caddesi No: 49’da... Eğer el yapımı oyuncaklar, dekoratif ürünler, mobilyalar ilginizi çekiyorsa veya sizler için ister manevi ister maddi değer taşıyan eski eşyalarınızın bakıma, onarıma ihtiyacı varsa, antika almak ya da satmak istiyorsanız Hangar Sanat’a uğramanızı öneririz.


Hediyelik eşyadan el sanatlarına, giyimden takıya el emeği-göz nuruyla üretilmiş, kaliteli ve özgün ürünler yer alıyor

RAHMİ GENÇER GECE PAZARI’NI ZİYARET ETTİ

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, Talatpaşa Caddesi’nde kurulan ve her geçen yıl daha da genişlemesinin yanı sıra artık gelenekselleşen El Emeği Gece Pazarı’nı gezdi. Tezgahları tek tek ziyaret eden Gençer, sahiplerine

hayırlı işler diledi.

Çok sayıda standın yer aldığı ve hediyelik eşyadan el sanatlarına, giyimden takıya kadar çeşitli ürünlerin satışa sunulduğu pazar, giderek daha fazla ilgi görüyor.

Ziyareti sırasında pazarda el emeğigöz nuruyla üretilmiş, kaliteli ve özgün ürünlerin çeşitliliğine dikkat çeken Gençer, pazar sayesinde Ayvalık şehir merkezinin de Alibey adasının ara sokakları gibi canlılık kazandığını söyledi.

35


Ayvalık'a Bakarken TAYLAN KÖKEN

İ

Aytekin Erhanoğlu ya da ‘Vosvos’ Aytekin…

zmir’in köklü kulüplerinden Göztepe (1), uzun yılların ardından 2016/2017 sezonunda yeniden Süper Lig’e çıktı. Penaltılara giden finalde Eskişehirspor’un başında tanıdık bir hoca vardı: Yıllarca Altay’da forma giyen ve jübilesi için Galatasaray’a geçen Mustafa Denizli… Mustafa Denizli’nin ilk yıllarında katıldığı efsane Altay kadrosunda Ayvalık’tan çıkan bir futbolcu da bulunuyordu: Aytekin Erhanoğlu, nam-ı diğer Vosvos Aytekin… Erhanoğlu Ailesi (2) 1930 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesi Yeniay köyünden Ayvalık’a geldi. Aile gemiyle Ayvalık’a ulaşınca ahbapları olan Salim Kaptan’ı ziyaret etti ve çocuklarını okutmak için Ayvalık’a yerleşti. Aile, Ayvalık merkezinde inşaat malzemeleri satan bir dükkân açtı. İlki kız, sonrası beş erkek olan çocuklardan Aytekin 1942’de Ayvalık’ta dünyaya geldi. Aytekin Erhanoğlu, Gazi İlkokulu’nu bitirdikten sonra İzmir’e geçti, ortaokulu orada okudu ve Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nden mezun oldu. Lise çağında Altay’ın altyapısında futbola başladı. Bayram Dinsel’in hocalığında Altay’ın genç takımı o yıl İstanbul’da üç büyükleri yenerek Gençler Türkiye Şampiyonu oldu. O kadro daha sonra iki kez Türkiye Kupası’nı kazanacak olan efsane Altay kadrosunun temelini oluşturdu. Aytekin dokuz yıl boyunca hiç yedek kalmaksızın Altay’da futbol oynadı. Futbolculuğunun son döneminde altı ay kadar Karşıyaka’ya geçti ve 1970/71 sezonunda dört maça çıktıktan sonra aktif futbol yaşamını sonlandırdı. 1969 yılında menisküs oldu ve Romanya’ya giderek burada bir ameliyat geçirdi. Karşıyaka’daki macerası çok kısa sürecekti gerçekten... Sakatlıktan kurtulduğu

36

Aytekin Erhanoğlu futbol hayatı boyunca bir kez A Milli oldu ve İstanbul’da Bulgaristan’la oynanan özel maçta ilk 11’e girdi. O takımda İzmir’den takım arkadaşı Numan ve yine Göztepeli Fevzi de yer almıştı. Takımın santrforu ise Metin Oktay’dı. Maçın sonucu: Türkiye 2-Bulgaristan: 1... halde bu kez de antrenör Ömeragiç onu yedek soyundurmak isteyince birçok kulüpten teklif almasına rağmen 28 gibi çok erken bir yaşta futbol hayatını sonlandırdı. ‘Vosvos’ Aytekin, 1964/65 sezonunun ardından İstanbul’un üç büyük kulübünden transfer teklifi aldı. Sadece İstanbul takımlarının gözdesi değildi, o yıl Göztepe de kendisine transfer teklifinde bulundu. Aytekin Erhanoğlu forma aşkını tercih etti ve üçte biri kadar bir paraya Altaylı yöneticilerin (3) teklifini kabul ederek takımında kaldı. Altay’ın o yıllardaki başarılı kadrosu İstanbul takımlarının merceğinde olmasına rağmen tüm futbolcular kulüplerinde kalmayı tercih ediyordu. Yalnız 1965 yılında Altay’da profesyonel imzayı atan Mustafa Denizli 18 yıl bu takımda mücadele ettikten sonra 1983/84 sezonunda Galatasaray’a gidecek ve ertesi yıl yardımcı antrenör olarak futbol hayatını sonlandıracaktı. Ama bu değişiklik onun hayatını da her bakımdan değiştirecek ve iyi bir teknik direktör olarak Türk futboluna hizmet etmesini sağlayacaktı. Yine o yıllarda ‘Vosvos’ lakabından dolayı Volkswagen firması 35.000 taraftar önünde Aytekin Erhanoğlu’na bir araba hediye edecekti.

Türkiye Kupasını ilk kez kazanan Anadolu takımı Altay’dır 1966-67 sezonunda Türkiye Kupası ilk kez İstanbul dışına çıktı. Çeyrek finalde Göztepe GS’yi, Altay da BJK’yi eledi ve yarı finale kaldı. Yarı finalde ise Altay Bandırmaspor’u, Göztepe de Samsunspor’u eleyince iki İzmir takımı finale adını yazdırmış oldu. Kıran kırana geçen final mücadelesinde Göztepe 80. dakikaya 2-0 galip girdi. Maç bitmeden önce Altaylı Aydın Yelken’in golü geldi. İki dakika sonra da Aytekin Erhanoğlu’nun golüyle maç 2-2 oldu. Uzatmada da sonuç değişmeyince o zamanın kuralları gereği maçın Alman orta hakemi para atışı yaptı. Kurada kazanan Altay, Türkiye Kupası’nı aldı. Bu maçın kahramanlarından Aytekin Erhanoğlu yarı final ve final maçlarında sakat olduğu için iğneyle oynatılmıştı. Aytekin Erhanoğlu’nun en çok sevindiği maç Türkiye Kupası’nı aldıkları maçsa, en çok üzüldüğü maç da Fuar Kupası’nda (UEFA Kupası) Norveç’in Oslo takımına elendikleri maçtı. Kendi evlerinde 4-1 galip gelmelerine rağmen Oslo’daki rövanş maçında 5-1 yenilmiş ve elenmişlerdi. Altay aslında futbol olarak Oslo’ya yenilmemiş, çok soğuk hava koşullarında


vuruşları yaparak kritik goller atardı. Bu özelliklerine rağmen asıl görevi sağ kanatta oynayıp özellikle çizgiden yaptığı bindirmelerle takımın gol ayaklarını pozisyonlara hazırlamaktı. Genellikle sağ orta, sağ açık oynayan Aytekin görev verildiğinde sol kanatta da oynamıştı. İtalyan teknik direktör Sandro Puppo, 1966 Dünya Futbol Şampiyonası elemeleri için Türk Milli Takımı’nın başına geçtiğinde gazetecilerle konuşurken, o zaman milli takımın rakibi olan Portekiz’in efsane futbolcusu Eusebio’yu sadece Aytekin’in tutabileceğini söylemişti. Fakat Aytekin milli maç öncesi oynanan bir karşılaşmada BJK’li bir futbolcuyla sahada tartıştığı için kırmızı kart görüp atılınca bir daha milli takıma çağırılmadı. Yine BJK’li ünlü topçulardan Nazmi Bilge, “Türkiye’ye gelmiş geçmiş iki sağ açık oyuncusu vardır, bunlardan biri İsfendiyar diğeriyse Aytekin’dir” demişti.

Erhanoğlu ailesi Ayvalık spor tarihinde futbola gönül vermiş bir ailedir. Atilla Bey’in oğlu olan Cemal Erhanoğlu Türkiye Amatör Futbol Federasyonu Balıkesir Körfez Bölgesi Temsilcisi olarak ve spor muhabirliği yaparak aktif şekilde futbolun içinde yer alıyor. Atilla Bey dükkânının üçüncü katını düzenleyerek bir Spor Müzesi’ne çevirmiş ve yıllarca, nice emekler verilerek kurulan bu müzede Ayvalık futbol tarihinin küçük bir arşivini oluşturmuştu. Bu değerli arşiv şimdilerde, Ayvalık’ta kurulacak olan bir kent müzesindeki yerini almayı bekliyor.

oynadığı için ‘tabiata yenilmişti.’ Formalarının altına kazaklar giymelerine rağmen İzmir’in yumuşak havasından Norveç’in karlı havasında maça çıkınca, üşümekten gerçek oyunlarını sergileyememiş ve elenmişlerdi. 1967-68 sezonunda da Altay bu kez GS’yi Türkiye Kupası’ndan eledi ve finale kaldı. Eskişehir’i eleyen FB de finalin ilk maçında İstanbul’da 2-0 galipti. Bir hafta sonra İzmir’deki finalin ikinci maçında Aytekin Erhanoğlu (4) daha 11. dakikada takımını öne geçirdi. Karşılıklı akınlarla geçen maçta gol olmayınca FB ilk Türkiye Kupası Şampiyonluğu’nu kazandı. Bu kupa Fenerbahçe’nin altın sezonunda beşinci kupası olacaktı. (5)

“Türkiye’ye gelmiş geçmiş iki sağ açık oyuncusu vardır, bunlardan biri İsfendiyar diğeriyse Aytekin’dir” Aytekin Erhanoğlu futbol camiası için kısa sayılabilecek boyunu avantaja çevirerek, süratli kısa deparlarıyla etkili olmuş bir futbolcuydu. Hem sağ hem sol ayağıyla aniden hızlanır, son

Aytekin Erhanoğlu futbol hayatını sonlandırdıktan sonra antrenörlük yaptı. Ayvalıkgücü, Barbaros, Altınova, Burhaniye, Havran ve Gömeç’de amatör kümelerde şampiyonluklar yaşadı. Yine Gömeç’le Türkiye Amatör Futbol Şampiyonası’nda üçüncülüğü elde etti. Kocaelispor’a antrenör olan Mustafa Denizli yardımcı antrenörlük için ona teklifte bulundu ama kabul etmedi. Gömeç’i çalıştırırken yetiştirdiği Osman Aslan (Cihat Aslan’nın amcası) Antalya’da uzun yıllar futbol oynadı. Aytekin Erhanoğlu futbolu bırakınca Ayvalık’ta, Giritli Hamide Bilgiç ile evlendi. Dünyaya gelen oğluna hiç düşünmeden Altay, daha sonra doğan kızına ise rahmetli olan ablası Ayten’in adını verdi. Şimdilerde Çamlık’ta oturan ve mutlu bir şekilde emekliliğinin tadını çıkaran Aytekin Erhanoğlu, Ayvalık’tan Türkiye’ye açılan ve en ‘iyi’ yerlere yükselen önemli bir futbolcudur. (Ayvalık’ın futbol yaşamındaki değerli isimlerden birinin de Küçükköy’den çıkıp yıllarca GS’nin kalesinde oynayan Hayrettin Demirbaş olduğunu hatırlatalım.) Dipnotlar (1) Karşıyaka Spor Kulübü 1912 yılında İzmir’de kurulan ilk futbol kulübüdür. Altay Spor 1914’te, Altınordu 1923’de, Göztepe Spor ise 1925’te kurulmuştur. (2) Aytekin Erhanoğlu hakkındaki bilgileri ve diğer birçok bilgiyi ailenin son çocuğu Atilla Erhanoğlu’ndan aldık. Atilla Bey 1948 Ayvalık doğumlu. Gazi İlkokulu ve Sanat Okulu mezunu olduktan sonra ticarete atılmış. Evli ve iki çocuk sahibi. (3) O yıllarda İzmir kulüplerinin başındaki başkanlar da hep zengin kişilerdi. Göztepe’nin başkanı Muhittin Ekiz, Altay’ın başkanı Mazhar Zorlu’ydu. (4) Bu maçın görüntüleri için Aytekin Erhanoğlu’nun sosyal medyadaki tek görüntüsü diyebiliriz. https://www.youtube.com/watch?v=l6oXdWofhyo (5) 1967-1968 sezonunda Fenerbahçe futbol takımı Ignace Molnar yönetiminde Balkan Kupası, Lig Kupası, Türkiye Kupası, Cumhurbaşkanlığı Kupası ve SporToto Kupası olmak üzere toplam 5 kupa birden kazanmıştı.

37


Doğal film stüdyosu olma özelliğiyle sinema filmlerinin ve dizilerin gözde çekim alanı Ayvalık’ta yıllar öncesinden gelen bir film daha var arşivimizde: ‘Kurban Olduğum.’ Ama bu film farklı bir özellik taşıyor. Ayvalık’ın yanı sıra yönetmenin doğum yeri olan ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin kuzeydoğu ucunda yer alan Siirt’i de izliyoruz.

‘KURBAN OLDUĞUM’UN PEK ÇOK SAHNESİ GÜZEL BİR AŞK ÖYKÜSÜNDEN AYVALIK’TA ÇEKİLDİ

1

982 yılında gösterime giren ‘Kurban Olduğum’, televizyon filmleri ve dizilerinde de imzası bulunan usta yönetmen Şahin Gök’ün ilk filmi… 2013 yılında yaşama veda eden Gök, senaryosunu Onat Kutlar’la birlikte yazdığı filmde, kan davasından kaçan bir adamla zengin bir kadının kesişen öyküsünü ele alıyor. Ana teması çevre ve dünyaya bakış farlılıklarının ilişkiler üzerindeki etkileri olarak özetlenebilir.

Mine Film yapımı ‘dram’ türündeki filmin oyuncu kadrosu bir hayli değişik… Başrollerde, aslında bir türkücü olan ve uzun yıllardan bu yana yurt dışında yaşayan Nizamettin Ariç ile İngiliz asıllı Suna Yıldızoğlu var. (Ariç filmde türkü söylemiyor. Türküleri sadece birkaç yerde fon müziği olarak kullanılıyor.) Diğer önemli rollerde, Yeşilçam yapımlarının ‘taş kalpli’ oyuncusu Erol Taş, Halkevleri’nde yetişen ve tiyatro oyunculuğu da yapan Handan Adalı ve yine tiyatro sahnelerinden tanıdığımız Gülsen Tuncer’I görüyoruz. MEMLEKETTE HALİL’İ KAN DAVALILARI BEKLEMEKTEDİR ‘Kurban Olduğum’, Siirtli olan Halil’in (Nizmettin Ariç) kan davası nedeniyle girdiği cezaevinden çıkmasıyla başlıyor. Halil, bir süre Ayvalık’taki dayısı Veli’nin (Erol Taş) yanında kalacak, sonra kendisine yeni bir yol çizecektir. Ancak, genç adam ilk kez Ayvalık’ta gördüğü denizden çok etkilenir, hatta aşık olur. Öte yandan dayısı da Halil’i memlekete dönmemesi için ikna etmeye çalışır. Çünkü Halil’i orada intikam ateşiyle yanıp tutuşan kan davalıları beklemektedir. Halil, dayısının ısrarıyla bir süre Ayvalık’ta kalmaya karar verir. Dayısı Veli zengin bir iş adamı olan Şevki’nin motorunda kaptanlık yapmaktadır. Halil önceleri bu çevreyi yadırgar. Öte yandan Şevki Bey’in kızı Zeynep (Suna Yıldızoğlu) ile Halil arasında kısa sürede duygusal bir yakınlaşma başlar. Ancak genç adam ‘burjuva’ bir yaşamın içinde girmek istemez. Bu durum Halil’in kendi içinde bir çatışmaya yuvarlanmasına neden olur… ONAT KUTLAR’IN DİYALOGLARI YALIN VE DÜZEYLİ Görüntü yönetmenliğini Ayvalıklı Kaya Ererez’in yaptığı filmde hem Ayvalık ve çevresi hem de geriye dönüşlerde Siirt var… Ancak, Yeşilçam’ın ekonomik zorlukları yüzünden film 16 mm. negatife çekilmiş. Çünkü yapımcı yarım milyon lira fazla maliyeti yüklenememiş. ‘Kurban Olduğum’ 16 mm.’den 35 mm.’ye büyütülünce de çok şey değişmiş. Eleştirmenlerin “Güzel bir aşk öyküsünü anlatan seyredilebilir bir deneme” olarak nitelendirdikleri film farklı yörelerden yansıyan görüntülerinin çekim tekniği yüzünden değer kaybetmesi nedeniyle önemli bir avantajı elden kaçırmış. Buna karşılık, Onat Kutlar’ın yazdığı yalın ve düzeyli diyalogların filme izlenebilirlik açısından önemli katkıda bulunduğunu da belirtmeliyiz.

38


SUNA YILDIZOĞLU

Türkiye’ye yerleştikten sonra müslüman oldu

‘K

urban Olduğum’da, Ayvalık’ta yoz bir tatil sürdüren varlıklı ailenin aklı başında kızı Zeynep’i canlandıran Suna Yıldızoğlu’nun asıl adı Sonia Eddy’di. 1974 yılında ‘turist olarak’ Türkiye’ye geldi; Türk vatandaşı ve müslüman oldu. Fiziği ve sempatik tavırlarıyla dikkat çekince filmlerde, foto-romanlarda televizyon dizilerinde, reklamlarda oyunculuk ve foto-modellik yaptı. Şan dersleri aldı ve şarkıcı olarak da tanındı. Hatta Bulgaristan’ın sahil kenti Slancev Briag’da düzenlenen 17. ‘Altın Orfe’ şarkı yarışmasında Türkiye’yi temsil ederek, aynı zamanda manajeri olan Ali Kocatepe’nin ‘Ben Sana Vurgunum’ adlı sevilen şarkısını İngilizce sözlerle söyledi. İkinci eşi Kayhan Yıldızoğlu’nun soyadını taşıyan sanatçı 2000 yılında sahne ve sinemadan ayrılıp, çocuklarının eğitimi için Avustralya’ya yerleşti. Orada ‘Alaturka’ adlı bir şirket kurdu, iş hayatına atıldı. Yedi yıl kaldığı Avustralya’dan yeniden Türkiye’ye döndü. Şarkıcılığı sürdürdü. Bir yandan da şiirleri, kitapları Türkçeden İngilizceye çevirmeye başladı. Halen Türkiye’de yaşayan Yıldızoğlu, gazeteci Yavuz Hakan Tok’la yaptığı söyleşide şöyle diyor: “Adım hâlâ Suna. Gerçek sevgi böyle bir şey; direnç gösterir. Birçok insan şöyle ya da böyle paralarımı aldı, birçok insan beni ya şöyle ya böyle aldattı... Çetrefilli ve düzenbaz bir ortamın içinde bana hiçbir şey olmadı. Neden? Çünkü ben normal vatandaş gibi yaşıyorum. İyi-kötü insanların bana yaklaşmalarına izin veriyorum. Konuşuyorum, paylaşıyorum, kızıyorum ama yine seviyorum. Birilerinin de beni sevdiğini, anladığını ben hissediyorum. Markette alışveriş yaparken, Beyoğlu’nda yürürken, Facebook’ta sohbet ederken... Bu insanlara borçluyum, beni bugünkü konumuma getirdiler.”

ONAT KUTLAR

Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti

urban Olduğum’un senaryosunu filmin yönetmeni Şahin Gök’le birlikte oluşturan şair, yazar, düşünce adamı Onat Kutlar 30 Aralık 1994’te İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı, 15 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi. Kutlar, 1965’te Türkiye’ye dünya sinemasının kapılarını açan ve 1976 yılına kadar yönettiği Türk Sinematek Derneği’ni kurmuştu. Yeni Sinema dergisini çıkaran ve ‘Yusuf ile Kenan’, ‘Hazal’, ‘Hakkâri’de Bir Mevsim’ gibi, yurt dışı ve yurt içi festivallerde birçok ödül alan filmlerin senaryolarına imza atan sanatçı, 1985’te Berlin Film Festivali’nde jüri üyeliği de yapmıştı.

Fotoğraf: Göksel Kantarcı

‘K

39


ZEYTİNİ ÇİZENLER/8

BİTKİLERE HAYRANLIK DUYAN CLAUDE MONET NEREDE YAŞARSA YAŞASIN KENDİSİNE MUTLAKA BİR BAHÇE OLUŞTURMAYI ALIŞKANLIK HALİNE GETİRMİŞTİ

Fransız ressam Oscar-Claude Monet (1840-1926) izlenimciliğin öncülerindendi. Doğaya olan tutkusuyla manzara resminde geleneksel yaklaşımı terk ederek kendi tarzını yarattı. Yaşamı boyunca ağaçlardan ve bitkilerden ilham aldı. Zeytin ağacı hakkında en çok düşünen ve çalışan ressam Vincent Van Gogh’sa, bir diğer büyük sanatçı da ışık ve hava değişimlerinin sihirbazı Claude Monet’dir. 40


“YALNIZCA GÖZ AMA TANRIM NE GÖZ!”

Claude Monet inişli-çıkışlı ve hareketli bir hayat sürdü. Paris, Londra, Amsterdam ve sonra yeniden Paris’te yaşadı. 1884’te tek başına İtalyan Rivierası’nda küçük bir kasaba olan Bordighera’ya yerleşti, en ‘renkli’ resimlerini burada yaptı. Denizi, gökyüzünü, parlak güneşin altında çam ağaçlarının birbirine dolanıp bükülen dallarını betimledi. Limon bahçelerinde, zeytin ağaçlarında ve palmiyelerde turkuvaz, parlak deniz mavisi, pembe, turuncu gibi, paletinde önceleri neredeyse hiç yer almayan renkleri kullandı. Yakın çağdaşı Paul Cezanne onun için, “Yalnızca bir göz ama Tanrım ne göz!” demişti.

“BELKİ DE RESSAM OLMAYI ÇİÇEKLERE BORÇLUYUM”

Sakıp Sabancı Müzesi kuruluşunun 10. yılı nedeniyle 9 Ekim 20126 Ocak 2013 tarihleri arasında Claude Monet’nin eserlerinden oluşan bir sergiye ev sahipliği yaptı. ‘Monet’nin Bahçesi’ adını taşıyan ve çiçek/ doğa temalı tabloların yer aldığı sergi, “Belki de ressam olmayı çiçeklere borçluyum” sözlerinin sahibi Monet’nin olgunluk dönemindeki sanatsal üretiminin ana temasını oluşturan Giverny Bahçesi’ne yoğunlaşmıştı. 41


Ayvalık Belediyesi’nin kentin dört bir yanındaki çocukları ve gençleri kucaklayarak, onların sosyal gelişimlerini güçlendirmeyi hedefleyen ücretsiz müzik, sanat, spor ve eğitim projesi Zeytin Çekirdekleri artık sadece Ayvalık’ta değil, tüm Türkiye’de hayata geçirilen en önemli sosyal sorumluluk projeleri arasında anılıyor. Kaymakamlık ve Milli Eğitim Müdürlüğü işbirliğiyle gerçekleştirilen ve Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in “Geleceğe bırakacağımız en önemli projemiz” şeklinde nitelendirdiği Zeytin Çekirdekleri’nin ‘medyatik olmayan’ bir de arka yüzü var: Gönüllü eğitmenleri... Bu sayımızdan başlayarak onları tanıtacağız. İlk konuğumuz viyolonsel eğitmeni, Bilkent Senfoni Orkestrası Viyolonsel Grubu Üyesi ve Öğretim Görevlisi Yiğit Ülgen... Şimdilerde haftada iki gün, yedi Zeytin Çekirdeği’ne Muhip Özyiğit Kültür ve Sanat Merkezi’nde viyolonsel dersleri veriyor. Yiğit Ülgen, Ayvalık’a yabancı değil; Cumhuriyet İlkokulu’nda uzun yıllar görev yapan ve bu nedenle belli bir yaşın üstündeki Ayvalıklıların yakından tanıdığı ‘Şefika Öğretmen’in (Eren) torunu... 42

ZEYTİN ÇEKİRDEKLERİ’NİN EĞİTMENLERİ HANGİ KURUMDAN OLURLARSA OLSUNLAR HİÇBİR KARŞILIK BEKLEMEDEN GÖREV YAPIYOR SERKAN KİBAR

S

ayın Yiğit Ülgen, kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

-İzmir doğumluyum. Anne tarafım Ayvalıklı (Bu nedenle 1972’den bu yana her yaz mutlaka Ayvalık’a severek gelirim). 1982’de Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’nda Prof. Doğan Cangal’la başlayan viyolonsel eğitimimi Bilkent Üniversitesi’nde tamamladım. Ardından Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Enstitüsü’nde yüksek lisans ve sanatta yeterlilik eğitimlerimi bitirdim. Alexander Rudin gibi viyolonsel sanatçılarının ustalık sınıflarına katıldım. Eğitim sonrası master ve sanatta yeterlilik programlarıyla birlikte Bilkent Senfoni Orkestrası’nda çalışmaya başladım. Pek çok konser ve resital gerçekleştirdim. 1993’ten bu yana Ayvalık’la ilgili bir Bilkent Senfoni hayalim var: Rahmetli Kültür Merkezi karşılık Orkestrası üyesi, dedem İsmail Hakkı Eren’in beklenerek gelinecek Bilkent Üniversitesi yıllarca öğretmenlik yaptığı ve bir yer değil… Yaz Müzik ve Sahne Alibey adasında metruk halde boyunca Ayvalık’a Sanatları Fakültesi tatile geldiğim için bulunan eski Yetiştirme Yurdu’nun ve Müzik Hazırlık “Ayvalık’ta olduğum bir kültür-bilim merkezi olarak Okulu öğretim sürece haftada iki gün yeniden hayata dönmesi ve görevlisi, Viyolonsel ders yapabilirim” diye kentin sosyal yaşamındaki Sanat Dalı düşündüm ve önerdim. Koordinatörü olarak yerin alması... Sonra öğrencilerime, görev yapıyorum. “Merhaba benim adım Oda müziği dersleri Yiğit... Bilkent’te çalışıyorum. veriyorum. Hadi buyurun çalın!” dedim ve Zeytin Çekirdekleri’yle nasıl ve ne öylece başladık. Çocukların hepsi benim zaman tanıştınız? canlarım, hepsi ayrı bir değer... Dahası, benim içi hepsi birer yıldız. -Babam arkadaşıyla konuşurken Muhip Özyiğit Kültür Merkezi’nden Çocukların gelecekleri hakkında ne bir viyolonsel sesi geldiğini işitmiş. söylersiniz? Bunun üzerine bana, “Git bak bakalım!” -Çocuklarımız çok güzel ve özveriyle dediler. Ben de merkeze uğradım. çalışıyorlar. Keyifleri yerinde. Sanatla Görev alan hoca benim arkadaşım daha erken yaşlarda böylesine iç içe İpek Ekseriyet Açan’dı. Ardından Lale bulunmaları, onlara daha zengin Taş Hanım ile konuştuk. Bana projeyi ve geniş perspektifli bir bakış açısı anlattılar. Bağışlar ve desteklerle sağlayacak. Daha uyumlu ve daha ilerleyen bir proje olduğunu söylediler. huzurlu olacaklarından hiç kuşkum Anlattıkları gerçekten etkileyiciydi. yok. İşin en güzel tarafı eğitmenlerin hangi kurumdan olursa olsun, hepsinin AYVALIK ESKİDEN SANAT ETKİNLİKLERİ gönüllü olmasıydı. Yani hiçbir karşılık VE KÜLTÜREL BİRİKİM BAKIMINDAN beklemiyorlardı. Zaten Muhip Özyiğit ÇOK DAHA ZENGİN BİR YERDİ


AĞUSTOS 2017 YIL: 3 SAYI: 36 Ayvalık Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi GÖKAY BACAN Yayın Yönetmeni BÜLENT ŞENTAY Yayın Koordinatörü GÜLBENİZ ŞENTAY Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Öğretmen-öğrenci arasındaki etkileşimde öğretmenlerin görevi nedir? -Çocuklar kadar olmasa da öğretmenlerin de bir nebze çocuksu olmaları gerektiğine inanıyorum. Yaratıcılık ve üretkenlik açısından, hayal dünyalarının daha geniş olması için çocukların ne demek istediklerini anlamak gerekiyor. Şu ana kadar her şey güzel gidiyor. Umarım her şey daha da güzel olacak, çocuklar birikimlerini çok daha ileriye taşıyacak . Çocuklarımızın ve projenin geleceğine ilişkin dileğiniz var mı? -Kısa ve kesin bir cevap vereyim: Bu projenin uzun yıllar devam etmesini ve diğer belediyelerin de böyle ‘yararlı’ projeler üretmesini diliyorum. Size göre, Ayvalık’ta müzikle ilgili

ne gibi kapsamlı organizasyonlar yapılabilir? -Bağlı bulunduğum Bilkent Üniversitesi’nin yanı sıra diğer üniversitelerin sanat kurumlarının, devlet ve özel senfoni orkestralarının da Ayvalık’ta konser vermelerini dilerim. Neden olmasın? Ayrıca, Ayvalık’la ilgili bir hayalim daha var: Rahmetli dedem İsmail Hakkı Eren’in yıllarca öğretmenlik yaptığı ve Alibey adasında metruk halde bulunan eski Yetiştirme Yurdu’nun bir kültür-bilim merkezi olarak yeniden hayata dönmesi ve kentin sosyal yaşamındaki yerini alması... Son olarak şunu eklemek isterim... Ayvalık eskiden sanat etkinlikleri ve kültürel birikim bakımından çok daha zengin bir yerdi. Ayvalık’ın bu alandaki eski ihtişamını geri getirebileceğine inanıyorum.

HALİL ERGÜL Grafik Tasarım KEMAL OKUR Katkıda Bulunanlar Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ ZEYNEP KAZANCIGİL HÜSEYİN GÜVEN TAYLAN KÖKEN SERKAN KİBAR

Yayın Türü Yerel, Aylık, Süreli Adres: Fevzipaşa-Vehbibey Mah. Sahil Boyu Cad. 1. Sokak No: 1 Ayvalık Tel: 0(266) 312 10 21 aydabirayvalik@gmail.com Ultra Grafik Matbaa Yüzyıl Mah. Mas/Sit Matbaacılar Sit. 5. Cad. No.69 Bağcılar / İstanbul Tel. 0212 629 26 31 info@ultramatbaa.com sertifika no: 29195 Bu dergide yer alan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir, Ayda Bir Ayvalık sorumluluk üstlenmez. Yazı, fotoğraf ve konular izin alınarak kullanılabilir.

43


BU FOTOĞRAFLAR 1944 DEPREMİNİ İZLEYEN GÜNLERDE ÇEKİLDİ

T

ürkiye, jeolojik ve topoğrafik yapısı ve iklim özellikleri nedeniyle önemli kayıplara yol açan doğal afetlerle sık sık karşılaşan ülkelerin başında geliyor. Nitekim, son aylarda Ege Denizi’nden ve bölgemizden art arda deprem haberleri alıyoruz. Bir gün Çanakkale sallanıyor, ertesi gün Manisa… Yakınımızdaki Yunan adaları da fazlasıyla hareketli. Bu depremlerin bazılarını Ayvalık’ta da hissediyoruz. Kentimiz en son, 1944 yılı Ekim ayında, sabaha karşı

saat 05.00’de, sonradan yapılan hesaplamalara göre 6.9 şiddetinde olduğu söylenen büyük bir sarsıntı yaşadı. Sefa Caddesi ve Macaron civarında birçok bina hasar gördü, 30’a yakın insanımız hayatını kaybetti. Halk uzun süre evlerine giremediği için Cumhuriyet Meydanı’nda çadırlar kuruldu. Tedbiri elden bırakmamak adına, Ayvalık’ın birinci derece deprem bölgesinde bulunduğunu bu tarihi fotoğraflarla bir kez daha hatırlatmakta yarar gördük.

Ayda bir ayvalik 36  
Ayda bir ayvalik 36  
Advertisement