Page 1

İsmail Hakkı Bey Münevver Hanım ve Memet Ah Dede, Vah Dede Türkan Gündoğdular Belediye Çeşmesi Protokolu Le Petit Sural Çiftliği

UNESCO’DAN GÜZEL HABER: AYVALIK ‘ENDÜSTRİ PEYZAJI’ BAŞLIĞIYLA DÜNYA MİRASI GEÇİCİ LİSTESİ’NDE


Ata’mızı sadece 10 Kasım’larda, 29 Ekim’lerde değil, özgür olduğumuzu hissettiğimiz her an, geleceğimizi planladığımız her gün minnet ve sevgiyle anmalıyız

M

AYVALIK BU 13 NİSAN’DA YİNE ATATÜRK SEVGİSİNDE BULUŞTU

ustafa Kemal Atatürk’ün Ayvalık’a gelişinin 83. yıldönümü, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, bir kez daha coşku ve heyecanla kutlandı. Karayolları binası bahçesinden, Belediye Bandosu öncülüğünde başlayan anma yürüyüşüne Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Garnizon Komutanı Albay Aydın Nazlı ve Cumhuriyet Başsavcısı Metin Tokel’in yanı sıra çok sayıda yurttaş katıldı. Ellerinde bayraklarla yürüyen kalabalık güzergâh boyunca halktan büyük ilgi gördü.

ALLAH BİR ÜLKEYE YARDIM ETMEK İSTERSE MUSTAFA KEMAL GİBİ BİR LİDER GETİRİR Cumhuriyet Meydanı’ndaki anma töreninde bir konuşma yapan Belediye Başkanı Rahmi Gençer, “Cumhuriyet’i kimse yıkamaz, kimse değiştiremez!” dedi. Gençer’in ilginç anekdotlarla süslediği konuşmasının ana hatları şöyleydi: -Mustafa Kemal Atatürk, bambaşka bir insandı. Cepheden Cepheye koşarken iki dil öğrendi, 4 bin kitap okudu. Geometri kitabı yazdı, ‘Minber’ adında 52 sayfalık gazete çıkardı. Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmesini sağladı. Üçgen, açı ve bunun gibi terimlerin isim babası oldu. O, dünyada ‘başöğretmen’ sıfatıyla anılan tek liderdir. -İranlı bir şair ‘Tahran’ gazetesine yazdığı şiirde Atatürk’ten şöyle bahsediyor: ‘Allah bir ülkeye yardım etmek isterse Mustafa Kemal gibi bir lider getirir.’ Norveçce’de ‘Atatürk gibi düşünmek’ deyimi var. İmkânsız, çözümü olmayan problemler karşısında bu deyim kullanılıyor; ‘Sen git de biraz da Atatürk gibi düşün’ deniyor. -UNESCO 1976 yılında 152 üyesine bir öneriyle gelmiş ve Atatürk’ün doğumunun 100. yılının 152 ülkede aynı anda kutlanmasını istemişti. İsveç delegesi ‘Dünyada bu kadar devlet adamı var. Hepsinin doğum yıldönümünü böyle kutlayacak mıyız?’ diye itiraz edince Rus delegesi ayağa kalktı ve yumruğunu masaya vurarak şöyle dedi: ‘Hatırlatmak isterim ki, Atatürk dünyadaki herhangi bir lider değildir. Bırakın O’nu bir yıl anmayı, her sorunumuzda çare olarak aramalıyız!’ Sonunda, 152 ülke, tarihinde ilk ve tek kez red veya çekimser oy kullanmadan öneriyi kabul etti. Öneriye karşı çıkan İsveç delegesi imzaların atılacağı gün mikrofona geldi ve aynen şunları söyledi: ‘Biz Atatürk’ü öğrendik, tanıdık. Bütün ülkelerden özür diliyor ve ilk imzayı biz atıyoruz!’ -Yıl 1916... Bitlis Cephesi Komutanı Mustafa Kemal çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor. Dışarıda zafer kutlanırken yaverinin eline kendi el yazısıyla şu notu veriyor: ‘Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına, erkeğin yanında eşit haklar tanımak!’ 1916’da kadının sokağa çıkma hakkı yok, kimlik hakkı yani vatandaşlık hakkı yok. Savaşın ortasında Ata’mızın aklına nereden geldi bu? Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda sekiz aylık bebeği kucağında, mermisi omzunda cepheye cephane götüren Ayşe Tayyibe Hatun’u, düşman tarafından esir alınıp işkence gördüğü halde askerimizin yerini yine de söylemeyen Nazife Kadın’ı, Naciye Hanım’ı, Kevser Hanım’ı tanıdı. -Dünyada ilk üniformalı rütbeli kadın asker bizim ordumuzdadır. Dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var... 700 erkek 43 kadından oluşan müfrezenin başına bizzat Atatürk tarafından atanmış Kara Fatma. Tüm bunları yapan Ata’mızı sadece 10 Kasım’larda, 29 Ekim’lerde değil, özgür olduğumuzu hissettiğimiz her an, geleceğimizi planladığımız her gün minnet ve sevgiyle anmalıyız.

2

AYVALIK BELEDİYESİ HERKESE NUTUK HEDİYE ETTİ

A

tatürk’ün Ayvalık’a gelişinin 83. yıldönümü nedeniyle Ayvalık Belediyesi yurttaşlara Ulu Önder’in ölümsüz eseri ‘Nutuk’u hediye etti. 13 Nisan’da Cumhuriyet Meydanı’nda kurulan stanttan toplam 2 bin adet Nutuk dağıtıldı. Stant önünde uzun kuyruklar oluşturan Ayvalıklılar kitaplarını aldıktan sonra Belediye Başkanı Rahmi Gençer’e imzalattı.


Şiirler okundu, şarkılar söylendi, folklor gösterileri yapıldı, açılan sergiler gezildi

23 NİSAN MEHMET AKİF ERSOY ORTAOKULU’NDA KUTLANDI

A

yvalık’taki 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları bu yıl Cumhuriyet Meydanı’nda başladı. Atatürk anıtına çelenk konulmasının ardından Mehmet Akif Ersoy Ortaokulu’na geçildi. Okulun bahçesinde düzenlenen törene Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Garnizon Komutanı Albay Aydın Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer ve Milli Eğitim Müdürü Güner Bahadır’ın yanı sıra öğrenci velileri ve çok sayıda vatandaş katıldı. Kutlamada şiirler okundu, şarkılar söylendi, folklor gösterileri yapıldı, açılan sergiler gezildi. Düzenlenen resim ve şiir yarışmalarıyla, futbol karşılaşmalarında dereceye girenlere ödülleri verildi.

Törende bir konuşma yapan Milli Eğitim Müdürü Güner Bahadır, çocukların bayramını kutladı ve “Yediden yetmişe, henüz okul çağına gelmiş çocuklarımızla, bir mesleğe adım atmak üzere olan gençlerimizle, onları güçlü aile bağları sağlam bir toplumsal doku içerisinde sevgiyle koruyarak büyüten ve bizlere teslim eden velilerimizle, gücünü sevgiden aldığı için dünyanın en kutsal ve saygın mesleğini icra etmekte olan öğretmenlerimizle, idarecilerimizle, kısaca bir sevgi ve umut ağını genişletmek ve ‘Güçlü Türkiye’nin aydınlık geleceğini inşa etmek maksadıyla el ele veren her kademeden eğitimin paydaşlarıyla, değerli Ayvalık halkıyla bir aradayız” dedi.

Türk polisi demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin en önemli unsurlarındandır

P

POLİS TEŞKİLATI 172 YILDIR GÖREV BAŞINDA

olis teşkilatının 172. kuruluş yıldönümü Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen bir törenle kutlandı. Törene Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Garnizon Komutanı Albay Aydın Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Cumhuriyet Başsavcısı Metin Tokel, Emniyet Müdürü Fikret Bakır, Polis Moral Eğitim Merkezi Müdürü Mehmet Tok ve yurttaşlar katıldı. Törende konuşan Emniyet Müdürü Fikret Bakır, Sultan Abdülmecit zamanında kurulan teşkilatın ülkemiz için ‘olmazsa olmaz’ bir yapı olduğunu söyledi ve Atatürk’ün polise büyük önem verdiğini hatırlattı. Bakır, “Atatürk, polisin çağdaş yöntemlerle ve bilgilerle güçlenmesini istiyordu. Onun döneminde polisin güçlenmesini sağlayan kanunlar çıkarıldı. Bugün Türk polisi çağın teknik imkânlarıyla donanmış yapısı ve eğitimli personeliyle, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne dayalı anlayışıyla görevini yerine getirmektedir” dedi.

Emniyet Müdürü Fikret Bakır’ın nezdinde tüm teşkilat mensuplarını kutlayan Belediye Başkanı Rahmi Gençer de, Türk polisinin demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin en önemli unsurlarından biri olduğunu vurguladı.

3


Ulusal kültür varlığımız Ayvalık’ın dünya miras alanı olarak kabulü yolunda ilk önemli adım atıldı

B

AYVALIK ‘ENDÜSTRİ PEYZAJI’ BAŞLIĞIYLA UNESCO DÜNYA MİRASI GEÇİCİ LİSTESİ’NE GİRMEYİ BAŞARDI

ilindiği gibi, Ayvalık’ta 2015 yılında Ayvalık Belediyesi tarafından düzenlenen çalıştayla Ayvalık’ın UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmesini hedefleyen süreç başlamıştı. Çalışmalar, UNESCO Ayvalık Alan Yönetimi Birimi kurulmasıyla devam etti. Yalın Tüzmen başkanlığındaki bu birim farklı tarihlerde toplantılar yaparak UNESCO için oluşturulan dosyayı Kültür ve Turizm Bakanlığı’na teslim etti. Her yıl tüm dünyadan gönderilen dosyaları inceleyen Paris’teki UNESCO heyetinden olumlu sonuç ise Nisan ayının son günlerinde geldi. Ayvalık, ‘Endüstriyel Miras’ başlığı altında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı. Bu gelişme UNESCO’nun internet sitesinde de açıklandı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer,

4

ulaşılan bu başarıyı şu sözlerle değerlendirdi: “UNESCO Dünya Mirası yolunda büyük bir aşama kaydettik ve ulusal kültür varlığımız Ayvalık’ımızın dünya miras alanı olarak kabulü yolunda ilk önemli adımı attık. Ayvalık ‘Endüstri Peyzajı’ olarak UNESCO Dünya Geçici Miras Listesi’nde yer aldığımız Paris’te açıklandı. Aralık 2015’te yaptığımız ‘UNESCO Dünya Mirası Yolunda Ayvalık’ çalıştayında emeği geçen tüm katılımcılara ve özellikle Prof. Dr. Neriman Şahin Güçhan’a, Z. Gül Gürsoy’a ve belediyemiz Şehir Plancısı Yalın Tüzmen’e Ayvalık halkı adına teşekkür ediyorum. Bu gelişme hepimize hayırlı olsun. İleriki adımlarda yine hep birlikte çalışmalarımızı sürdüreceğiz.”


Aynı gün içinde art arda gerçekleşen açılışlarda farklı ikramlar yapıldı, çeşitli eğlenceler düzenlendi, Belediye Bandosu’nun konserleri neşeyle izlendi

23 NİSAN’DA DÖRT YENİ YAŞAM ALANI BİRDEN HİZMETE SUNULDU

ŞEHİT POLİS FETHİ SEKİN PARKI

A

yvalık Belediyesi, İzmir adliyesi önünde gerçekleşen hain saldırıda canı pahasına insanların hayatını kurtaran kahraman polis memuru Fethi Sekin’in adını Ayvalık’ta yaşatmak için Armutçuk sahilinde bir park açtı. Denizin hemen kıyısında bulunan Fethi Sekin Parkı’nda çocuk oyun alanı da yer alıyor. Belediye Başkanı Rahmi Gençer açılış sırasında telefonla Sekin ailesini aradı ve “Kahraman evladınızın adını verdiğimiz bir parkın açılışını yapıyoruz. Böyle bir evladınız olduğu için ne mutlu size!” dedi. Gençer daha sonra yaptığı konuşmada, Fethi Sekin Parkı’na doğru İğdeli Plaj sahil yoluyla ulaşılabilecek yürüyüş ve bisiklet yolu yapılacağını ve bu yolun hem Taş Köprü’ye hem de Yunus Emre Parkı’na bağlanacağını söyledi.

SUAT BURAK ELİK PARKI

A

liçetinkaya Mahallesi, Armutçuk Camii yakınlarındaki alanda yer alan Suat Burak Elik Parkı, çok sayıda Ayvalıklının katıldığı bir törenle hizmete girdi. Kalp krizi sonucu yaşamını yitiren genç inşaat mühendisi Suat Burak Elik’in adını taşıyan parkın arazisi daha önce ailesi tarafından belediyeye bağışlanmıştı. Rahmi Gençer açılışta Suat Burak Elik’in ailesine teşekkür etti. Dalyan Boğazı’nı ve Tımarhane adasını da içine alan panaromik bir manzaraya sahip olan parkta spor aletleri ve çocuklar için bir de oyun alanı yer alıyor.

5


ERGÜN TEKİNCAN PARKI Ergün Tekincan, adını taşıyan parkın açılışında duygulu anlar yaşadı.

A

yvalık Belediye Bandosu’nu uzun yıllardan bu yana yorulmak bilmeden ve başarıyla yöneten Şef Ergün Tekincan’ın adını taşıyan parkın açılışına kalabalık bir halk topluluğu katıldı. 150 Evler Mahallesi’ndeki parkın açılışında konuşan Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Tekincan ile ilgili anılarını

paylaştı ve “Ergün Baba, Ayvalık’ı her alanda yaşamış, yaşatmış ve yaşatmaya devam ediyor. Kendisini anlatmaya zaman yetmez” dedi. Tekincan da yaptığı konuşmada bu kadar çok yönlü ve uzun süreli hizmet vermesinin Atatürk ilkelerine olan bağlılığından kaynaklandığını vurguladı.

EROL KARAYAZ PARKI

A

yvalık Belediyesi tarafından 23 Nisan günü açılan dört parktan sonuncusu, binlerce Ayvalıklının destek için neredeyse seferberlik ilan etmesine ve sosyal medya ile belediye web sayfasında kampanya yürütülmesine rağmen geçtiğimiz yıl kansere yenik düşen Erol Karayaz adına açılan parktı. Açılışta Karayaz ailesinin yanı sıra çok sayıda seveni de hazır bulundu.

6


Restoran ve kahvaltı salonu olarak hizmet verecek ve nişan, düğün, sünnet gibi her türlü sosyal etkinlik düzenlenebilecek

A

TAŞ KÖŞK ALTINOVA’NIN SOSYAL YAŞAMINI CANLANDIRACAK

yvalık Belediyesi 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı heyecanını Altınova Mahallesi’nde açtığı Taş Köşk restoran ve kahvaltı salonuyla taçlandırdı. Çam ağaçlarının arasında ve olağanüstü güzellikteki bir doğada ye alan sosyal tesisin açılışına yüzlerce kişi katıldı. Açılışta konuşan Süberoğlu, Ayvalık Belediyesi’ne ve

Belediye Başkanı Rahmi Gençer’e Taş Köşk’e yeniden hayatiyet kazandırdıkları için teşekkür etti. Spor alanları ve çocuk parkını da kapsayan Taş Köşk’te nişan, düğün, sünnet gibi her türlü sosyal etkinlik düzenlenebilecek. Mutfağı ve kahvaltı sunumuyla farklı bir çizgi izleyecek olan Taş Köşk’ün Altınovalıların yaşamına canlılık getirmesi bekleniyor.

Bundan 18 yıl önce Altınova eski belediye başkanı Alaattin Süberoğlu tarafından Altınova’ya kazandırılan ve bir süre işlevsiz kalan mekân bütünüyle elden geçirildi ve adeta yeniden doğdu.

7


Çocuklar ve gençler mutluluklarını dile getirerek Sağlık Bakanlığı’na ve Ayvalık Belediye’sine teşekkür etti

S

AYVALIK BELEDİYESİ 1800 BİSİKLETİ SAHİPLERİNE TESLİM ETTİ

ağlık Bakanlığı tarafından yurt genelinde sürdürülen ve aktif yaşamı teşvik etmeyi amaçlayan ‘Sağlık İçin Pedalla’ projesi kapsamında, Bakanlık ile Ayvalık Belediyesi işbirliğiyle, toplam 1800 bisiklet sahiplerine teslim edildi. Tarihi Kırlangıç Fabrikası’nın geniş bahçesinde düzenlenen törene yaşlısı-genci, kadını-erkeği, öğrencisi-sporcusu, muhtarları ve başkanıyla yüzlerce kişi katıldı. Bir bakıma, 23 Nisan heyecanı ve sevinci bir gün öncesinden yaşandı. Törende kısa bir konuşma yapan ve sözlerine, “Bisiklet bize arkadaş, çevreye dosttur” diyerek başlayan

8

Belediye Başkanı Rahmi Gençer, “Kaskınızı takın, yola çıkın. Hem formunuzu koruyun, hem Ayvalık’ı yeniden keşfedin. Ama bunu yaparken dikkatli olun, trafik kurallarına uymayı ihmal etmeyin. Ayrıca şoför arkadaşlarımızdan ve motorlu araç kullanan herkesten, bisikletli kardeşlerimizin haklarına saygı göstermelerini rica ediyorum” dedi. Folklor gösterisi ve Zeytin Çekirdekleri konserinin ardından bisikletlerin dağıtımına geçildi. Ayvalık’ın her köşesinden gelen çocuklar ve gençler biskletlerini aldıktan sonra mutluluklarını dile getirerek Sağlık Bakanlığı’na ve Ayvalık Belediye’sine teşekkür etti.


Ayvalık Belediyesi bisiklet kullanımını yaygınlaştırmak, bisikleti bir yaşam tarzı haline getirmek amacıyla bisiklet yolları yaptı, Sağlık Bakanlığı da 1800 bisiklet armağan ederek Belediye’ye destek verdi. 22 Nisan günü, eski Kırlangıç Fabrikası bahçesinde bisikletlerin dağıtımı yapıldı. Önceliğin başarılı ve sportmen çocuklara/gençlere tanındığı dağıtım bir şenlik havasında geçti. Huriye Kara yönetiminde halk oyunları sergilendi, Zeytin Çekirdekleri konser verdi. Ayvalık bütün mahalleleriyle, bütün renkleriyle oradaydı. Çocukların heyecanı görülmeye değerdi. Sabırsızdılar. Yerlerinde duramıyorlardı. Bu nedenle onlarla konuşmak kolay olmadı. Hele bisikletler dağıtıldıktan sonra… Öylesine mutlu ve keyifliydiler ki, konuşarak vakit kaybetmek yerine bir an önce arkadaşlarına katılarak ‘pedallara basmak’ istiyorlardı. Hatırımızı kırmayıp bize zaman ayıran bütün çocuklarımıza ‘Ayda Bir Ayvalık’ olarak çok teşekkür ediyoruz.

SAĞLIK BAKANLIĞI İLE AYVALIK BELEDİYESİ’NE TEŞEKKÜR ETTİLER VE PEDALLARA BASTILAR

GÜLBENİZ ŞENTAY

EMRE KURU

Bisikletimi alınca köyde rahat rahat bineceğim. Hızlı gitmeyeceğim, kurallara uyacağım. Bisiklet en iyi spor araçlarından biri aynı zamanda... -Cunda Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencisiyim. On sekiz yaşındayım. Dört yıldır Kick Boks yapıyorum. İrlanda’da dünya üçüncüsü oldum. İki hafta önce de dünya ikincisi oldum. İnşallah daha iyi başarılara imza atacağız. Bugün Belediye Başkanımız bizlere bisiklet verecek. Onun için buradayım. Sağlık Bakanlığı’na ve Başkanımıza çok teşekkür ediyoruz. Bisiklet kullanmak çok güzel bir şey. Ayrıca iyi bir spor. Vücut kaslarını geliştiriyor. Bedeninizin hareket etmesini sağlıyor. Kısacası her yaş için faydalı... Ancak özellikle ilk kez kullanacak kardeşlerimin dikkatli olmalarını, mutlaka kask takmalarını öneririm. Başlarken denge kurmakta zorlanabilirler ama zamanla alışırlar. Ben trafiğin yoğun olmadığı yerlerde ya da bisiklet yolunda kullanmalarını salık veririm.

NECDET KOŞMAZ -On bir yaşındayım. Çakmak Ortaokulu’nda okuyorum. Bugün yeni bir bisikletim olacağı için sevinçliyim. Ne söyleyeyim, elbette ki çok heyecanlıyım.

olmaktan gurur duyuyorum. Bu özel, bu anlamlı bayram için hepimiz Atatürk’e minnettarız. Ben Kick Boks sporuyla ilgileniyorum. Spor yapmak özellikle çocuklar ve gençler açısından çok önemli. Bisiklet sporunu her zaman destekliyorum. Temiz bir çevre için de ayrıca gerekli bir ulaşım aracı bisiklet. Bildiğiniz gibi Ayvalık’ta bir motosiklet sorunu var. Sık sık kazalar meydana geliyor. Bisiklet ise kurallara uymak şartıyla en güvenli ulaşım aracı. Bisiklet sporuna yeni başlayacaklara ana yollardan uzak durmalarını, mahalle içi gibi daha güvenli yerlerde kullanmalarını tavsiye ederim. Bisiklet düşe-kalka öğrenilen bir şey. Ara sıra düşecekler, belki canları biraz acıyacak ama hepimiz böyle öğrendik.

BERAT DAMAR

ELİFAY TALAY -Atatürk Anadolu Lisesi’nde okuyorum. 12. sınıftayım. 23 Nisan, biz çocuk ve gençlere bu yıl erken geldi. Bisiklet sahibi olacağımız için sevinçliyiz. Ancak öncesinde şunu söylemek istiyorum... Yarın 23 Nisan ve ben bir Türk genci olarak Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği dünyadaki tek Çocuk Bayramı’na sahip

-İmam Hatip Ortaokulu öğrencisiyim. On iki yaşındayım. İyi bir bisiklet sürücüsüyüm. Yarın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı... Önce okula gideceğim. Oradaki kutlamaları göreceğim. Yarışmalara katılacağım. Eğlenmek istiyorum yani

9


çünkü çocuk bayramı. Sonra da evimizin bahçesinde yeni bisikletime bineceğim. Bisiklet çocukların sevdiği, sahip olmayı arzuladığı bir şey ama istediğimiz zaman alabileceğimiz bir şey değil. İyi bir eğlence ve spor aracı. İnşallah bisikleti olmayan diğer çocuklar da bisiklet sahibi olurlar. Ben bisikletimi bisikleti olmayan arkadaşlarımla paylaşacağım. Sürmeyi bilmeyenlere de öğreteceğim.

Mutluyum, heyecanlıyım. Kazımkarabekir Mahallesi’nde oturuyorum. Bisiklete de orada bineceğim. Böylesi daha güvenli. Zaten kullanmayı da iyi biliyorum. Hız yapmayacağım. Bütün arkadaşlara da, “Bisikletlerinizi güle güle ve güvenle kullanın!” diyorum.

ARDA GÜNALTAY

bisiklete binmeyi çok iyi biliyorum. Ama bu biraz büyük geldiği için babamdan yardım alacağım. Yeni bir bisikletim olduğu için kendimi iyi hissediyorum. Mutluyum. Mahallemizde trafik olmayan alanlarda süreceğim.

ZEYNEP YAKAR

EMRE KANDEMİR

-15 Eylül Ortaokulu’nda okuyorum, Armutçuk Spor Kulübü’nde futbol oynuyorum. On bir yaşındayım. Yeni bisikletimi almak için buradayım. Bisiklete binmeyi iyi biliyorum. Bu benim üçüncü bisikletim. Yarın 23 Nisan... Bizim bayramımız. Bayramı yeni bisikletimle karşılayacağım için çok mutluyum. Arkadaşlarımla bisikletlerimize atlayıp gezmeyi planlıyorum. Mahallemizde bineceğim. Başkanın konuşmasında söylediği gibi piknikli turlar yapılırsa mutlaka katılacağım.

GÜNER ÖZZEYBEK

-On üç yaşındayım. Sakarya Ortaokulu’na gidiyorum. Bisikletimi az önce aldım.

10

-Nuri Zarplı Ortaokulu’nda öğrenciyim. 5. sınıfa gidiyorum. On bir yaşındayım. Bisiklete binmeyi iki yıl önce öğrendim. Yarın önce 23 Nisan Bayram kutlamalarına katılacağım, sonra yeni bisikletimle gezeceğim. Eski bisikletim bayağı kötü olmuştu. Denize de düşmüştü hatta. Lastikleri de hep siniyordu. Herhalde onu atarız çünkü kimsenin işine yarayacağını sanmıyorum. Kısacası, yeni bisiklet tam zamanında geldi yani! Çoğu arkadaşımın bisikleti var. Ben eski bisikletimi, bisikleti olmayan arkadaşlarımla paylaşmıştım. Hatta arkadaşım Çınar’a bisiklet kullanmayı da ben öğretmiştim. Yeni bisikletime de arkadaşlarımın binmesine izin veririm elbette...

-Rahim Usta Anadolu Meslek Lisesi öğrencisiyim. Yeni bir bisikletim oldu. Üstelik de parayla almadığım için mutluyum. Şirinkent tarafında bineceğim. O güzergâh çok uygun bisiklet sürmek için. Bisiklete binmek keyifli bir şey. Bu spora yeni başlayacak kardeşlerime dikkatli olmalarını, araca kapalı alanlarda ya da bisiklet yolunda sürüş yapmalarını ve kask takmalarını öneriyorum.

FEYZA AŞÇI

EGE KALİ

-Dokuz yaşındayım. Atatürk İlkokulu’na gidiyorum. Bisikletimi şimdi aldım. Aslında

-Cunda Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde okuyorum. Bisiklet her yaş için güzel, faydalı bir spor. Ben de çok seviyorum. İki-üç yaşından bu yana bisiklet kullanıyorum. Genellikle sahil yollarında, trafiğin yoğun olmadığı bölgelerde biniyorum. Yeni bisikletimi öncelikle kardeşlerimle paylaşacağım. Onlar da binecekler. Ayrıca arkadaşlar arasında da paylaşımlar yapıyoruz. Kimse bisikletsiz kalmıyor.


AKASYA AKDOĞAN

-On iki yaşındayım. Sakarya Ortaokulu’na gidiyorum. Küçüklüğümden beri bisiklete biniyorum. Bisikleti çok seviyorum. Şimdi yeni, güzel bir bisikletim oldu. Mutluyum. Yarın 23 Nisan... Artık yeni bisikletlerimizle bol bol gezeriz. Tabi çok dikkatli kullanacağız. Hızlı gitmeyeceğiz. Bakanlığa ve Belediyemize çok teşekkür ederim.

TUNCAY TALAY

BEN GEREK SPOR GEREK ULAŞIM AMAÇLI BİSİKLET KULLANIMININ YAYGINLAŞACAĞINI UMUT EDİYORUM

-Küçükköy Kick Boks Spor Kulübü antrenörüyüm. Bugün 23 Nisan öncesi etkinlikler kapsamında burada toplandık. Sağlıklı bir yaşam, sağlıklı bir çevre amacıyla belediye başkanımız, Sağlık Bakanlığı’nca gönderilen bisikletlerin dağıtımını yapacak. Ben de bisikletimi almaya geldim. Başkanımıza, herkesi spora teşvik ettiği için çok teşekkür ediyorum. Spor kulüplerine desteği için çok teşekkür ediyorum. Geçen ay, takımımızdan dünya şampiyonu çıkarttık. Bütün dünyaya Küçükköy Spor Kulübü’nü tanıtmaya çalıştık. Sporcularımız inanılmaz başarılar elde ettiler. Şu an dünya Küçükköy Spor Kulübü’nü konuşuyor. Bu ayki Amerikan gazete ve dergilerinde kulübümüzün

başarıları yer alıyor. Bizler bu başarıları belediyemizin desteği sayesinde elde ettik. Bu nedenle sporun ve sporcuların yanında olan belediye başkanımıza çok teşekkür ediyorum. Bugün pek çok çocuk ilk defa bisiklet sahibi olacak. Yine burada bisiklet sporuna yeni başlayacak her yaştan insan var. Umarım bisiklet kullanımı hızla artar. Çünkü çocuklarımız, gençlerimiz ailelerinden kaçırarak ehliyetsiz, kasksız bindikleri motorlarla hem kendi canlarını hem de başkalarının yaşamını tehlikeye atıyorlar. Ben gerek spor gerek ulaşım amaçlı bisiklet kullanımının yaygınlaşacağını umut ediyorum. Bunun için bugün bir adım atıldı. Şimdiden bisikletlilerimizin yolları açık olsun, yeni bisikletler herkese hayırlı-uğurlu olsun diyorum.

11


Ekipler mesai gözetmeksizin çalışıyor

BAĞLANTI YOLLARININ YAPIMI TÜM HIZIYLA SÜRÜYOR

A

yvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü, şehir merkezindeki ara yolların yapımını yedi ayrı ekiple, bölge bölge sürdürüyor. Çalışmaların başarıyla devamından ve hem hızlı hem de Ayvalık’a yakışır sonuçlar alınmasından duyduğu mutluluğu belirten Belediye Başkanı Rahmi Gençer, sabah ve akşam olmak üzere çalışmaları bizzat takip ediyor. YOL YAPIMLARI CUNDA AĞIRLIKLI OLARAK DEVAM EDİYOR

Ayvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü yol yapım çalışmalarına Cunda adasında devam ediyor. Çalışmalar merkezdeki Yeni Yol-Eski Yol arasındaki arka yolda karşılıklı olarak iki ekiple başladı ve sürdürülüyor. Bu arada Cunda arka denizdeki yol yapım çalışmaları da kaldığı yerden devam ediyor. Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri klip parke yapım işlerini belirli bir program çerçevesinde yürütüyor.

Belediye Başkanı Rahmi Gençer, bu konuda şöyle dedi: “Aciliyet bakımından programımızı belirledik ve çalışmalarımızı şehir merkezimizde, Cunda adamızda, Altınovamızda, Yenimahallemizde sürdürüyoruz. Toplam sekiz ekip görev başında. Hedefimiz, kısa süre içinde diğer mahallelere geçmek.” LAKA DERESİ ISLAH YAPIM ÇALIŞMALARI HIZLANDI Ayvalık Belediyesi, Kasım ayında meydana gelen afetin bir daha yaşanmaması için gerekli önlemleri alıyor. Fen İşleri Müdürlüğü kış mevsiminde derinleştirme faaliyetlerini başlattığı Laka deresinde şimdi de duvar örme çalışmalarına ağırlık verdi.

Belediye Başkanı Rahmi Gençer, ekiplerin Cunda Mevlana Caddesi’nde yol boyunca yaklaşık bir metre yüksekliğinde kanallar açılarak, suyun denize aktarımını sağlayacak yağmur suyu kanallarının da yaptığını belirtti ve böylelikle yolun görsel anlamda da farklı bir güzellik kazanacağını söyledi. YENI MAHALLE’DEKİ YOL YAPIM ÇALIŞMALARI İLERLEDİ Ayvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü, alt yapı hizmetleri sonrası bozulan yolları yeniden düzenliyor.

Yaz bittiğinde, Ayvalık’ta yol sorunu önemli oranda çözülmüş olacak

RAHMİ GENÇER: DÖRT AYDA 150 BİN METRE KARE DAHA YOL YAPACAĞIZ

A

yvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü, bir yıl içinde Altınova, Küçükköy merkez, Badavut, Cunda merkez ve Arka Deniz mevkii ile şehir merkezinde yaklaşık 200 bin metre kare yol yaptı. Çalışmaları yerinde inceleyen Belediye Başkanı Rahmi Gençer, üç aylık çalışma takvimini açıkladı:

burada kalacaklar. Küçükköy merkezde ve Sarımsaklı’da iki ekip çalışmalarına yine bir ay süreyle devam edecek. Şehir merkezinde iki ekibimiz çalışmalarını sürdürüyor. Altınova sahilde Anafartalar Caddesi’nde de bir ekibimiz çalışmalarına devam ediyor.

“Cunda merkez ve arka denizde üç ekibimiz çalışıyor. Bir ay

Üç ay içinde ekiplerimiz, Küçükköy, Gümrük mevkiinde, Yonca 1 Sitesi ana caddesi, Aliçetinkaya Mahallesi Zeytin Evleri, 150 Evler Mahallesi Pehlivanoğlu çevresinde, Adliye binası arkasında, At Arabacılar Meydanı’nda, Barbaros Caddesi-Camlı Kahve arasında, Askerlik Şubesi çevresinde ve Macaron’da olacaklar. Ayvalık’ın her köşesinin yola ihtiyacı olduğunun farkındayız. Bir yandan da alt yapı kazı işlemleri hâlâ devam ediyor. Bütçemizi, ekip-ham madde-teknik gereksinimlerimizi tek tek çözüme kavuşturduk. Fen İşleri Müdürlüğü’müz bünyesinde çalışan ekiplerimiz, Ayvalık’ın neredeyse her köşesinde görev başında… Özverili çalışmaları nedeniyle onlara çok teşekkür ediyorum. Yaz bittiğinde, Ayvalık’ta yol sorununun önemli oranda çözülmeye başladığını göreceğiz.”

12


Her geçen gün daha temiz bir Ayvalık hedefleniyor

YENİ ALINAN 9 TEMİZLİK KAMYONUYLA 1 SULAMA ARACI HİZMETE BAŞLADI

A

Çocuk bahçesinin bulunduğu alana bir kafe yapılacak

PARK VE AMFİ-TİYATRO BİR UÇTAN BİR UCA YENİLENİYOR

A

yvalık Belediyesi, Amfitiyatro’da bakım çalışmalarına başladı. Belediye Parkı içinde yer alan ve yaz sezonunda çok sayıda kültürel etkinliğe ev sahipliği yapan Amfi-tiyatro yeni koltuklarla donatılıyor. Çevresini saran çam ağaçları ve geniş sahnesiyle dikkat çeken Amfi-tiyatro, çalışmalar sona erdiğinde çok daha konforlu bir sanat alanı niteliği kazanacak. Yeni sezona koltukları, sahnesi, kulisleri, sayısı arttırılmış tuvaletleri ve yeniden örülen taş duvarlarıyla bambaşka bir görünümle girecek. Bunun yanında, Fen ve ParkBahçeler müdürlükleri, amfitiyatronun içinde yer aldığı parka

işlevsellik kazandırmak için çalışmalarını sürdürüyor. Çevre düzenlemesinin ardından, çocuk bahçesinin bulunduğu alana bir kafe yapılacak. Ayvalık Belediyesi’nin çalışma çeşitliliğini ve temposunu her geçen gün arttırdığına dikkat çeken Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Sefa mevkiindeki parkın içinde yer alan ve geçtiğimiz yıla kadar düğün salonu olarak değerlendirilen bölümde 7’den 70’e herkese hitap edecek bir sosyal alan oluşturacaklarını söyledi. Gençer şöyle dedi: “Şu bir gerçek ki, Ayvalık’ımızın hemen her mahallesinin, her köşesinin bakıma ihtiyacı var. Yeni parklarla Ayvalık’ımızı renklendirmeye çalışıyoruz. Bir ayda altı park açtık. Büyük parkımızı da küçük dokunuşlarla, amacına uygun ve doğayla uyumlu yepyeni bir görünüme kavuşturacağız.”

yvalık Belediyesi, kentin bir uçtan bir uça ve düzenli olarak temizlenmesi stratejisi doğrultusunda, temizlik işleri filosunu güçlendirdi. Bu bağlamda, Nisan ayı içinde satın alınan 9 temizlik kamyonu ve 1 sulama aracı hizmete başladı. Temizlik hizmetleri bu ‘takviye’ ile Ayvalık’ta yaşayanların ve Ayvalık’ı ziyaret edecek olanların sıcak yaz günlerinde cadde ve sokaklarda daha rahat ve daha huzurlu gezebilmelerini hedefliyor.

AYVALIK BELEDİYESİ’NE YENİ BİR KAMYON DAHA KAZANDIRILDI

10

temizlik kamyonunun ardından, Ayvalık Belediyesi’nin talebi üzerine Türkiye Belediyeler Birliği’nden hibe olarak sağlanan Mercedes marka 1 çöp kamyonu da Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün envanterine katıldı.

13


Hedef, Ayvalık’ın özgün mutfağına ve lezzetlerine sahip çıkmak, geliştirmek, uluslararası alana taşımak ve sektördeki kaliteyi arttırmak...

‘GASTRONOMİ TURİZMİ’ PANELİNDE AYVALIK’I AYVALIK YAPAN DEĞERLERİN KORUNMASININ ÖNEMİ VURGULANDI

K

aymakamlık, Belediye ve Ayvalık Turizm Danışma Büro Müdürlüğü işbirliğiyle kutlanan 41. Turizm Haftası nedeniyle düzenlenen ‘Gastronomi Turizmi’ panelinde kentin turizm çeşitliliği ve özgün mutfak birikiminin titizlikle korunmasının gerekliliği vurgulandı. Orhan Peker Sanat Galerisi’ndeki panele, Balıkesir Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Çaltı, Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Cumhuriyet Başsavcısı Metin Tokel, turizm sektörü temsilcileri ve vatandaşlar katıldı.

Panel’in açılış konuşmasını Turizm Danışma Bürosu Müdürü Yasemin Gençer yaptı. Mayıs ayı sonuna kadar internetten katılım belgesi dolduran işletmelerin ‘Ayvalık Lezzet Noktaları’ başlıklı projede yer alabileceğini belirten Gençer şunları söyledi: “Bakanlığımızın 20152019 Dönemi Stratejik Planı’nda üzerinde durulan stratejik amaçlardan biri de, ülkemizin turizm alanında uluslararası ölçekteki rekabet gücünü, pazar payını ve marka değerini yükseltmektir. Bu hedefe ulaşmak için alternatif turizm türlerini çeşitlendirerek, turizmin, yılın her dönemine ve her bölgeye yayılmasını, geliştirilmesini ve sektörde kalitenin arttırılmasını sağlamalıyız. Biz de kurum olarak her yıl bu hedefe yönelik çalışıyor ve Ayvalık’ın turizm çeşitliliğine vurgu yapıyoruz. Geçtiğimiz yıllarda kültür turizmi, su altı turizmi, eko turizm gibi konularda çalıştık. Bu yıl da kentimizin ülke çapında ünlü mutfağına, lezzetlerine katkıda bulunmak, geliştirmek, uluslararası alana taşımak, sektördeki kaliteyi arttırmak ve yerel lezzetleri korumak adına bir proje gerçekleştirdik.” Panelden önce, ilk olarak Balıkesir Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Çaltı söz aldı. Balıkesir’in turizmde öncü şehrinin Ayvalık olduğunu vurgulayan Çaltı şunları söyledi: “Ayvalık’ı deniz/kum/güneş olarak gördük ama Ayvalık’ta bunlardan öte önemli değerler vardı, tarih vardı. Ayvalık’ın alt yapısına Bakanlığımız da katkıda bulundu ve bu arada Taksiyarhis Kilisesi’ni ‘anıt müze’ olarak onardık. Ayrıca otuz beş özel ve tescilli binanın restorasyonu ve on dokuz bina için proje desteğinde bulunduk. Turizmciler ve resmi kurum olarak gayretimiz, ‘On iki ay boyunca turizmi nasıl hareketlendirebiliriz?’ noktasında ağırlık kazanıyor. Yazın üç ay sıkıntımız yok ama ondan sonra bıçak gibi kesiliyor. Gastronomi ve tarih turizmini hareketlendirmezsek burada üç-üç buçuk aylık bir turizm sezonuyla yetinmek zorunda kalırız. Bu sorunu ancak turizm sektörünün bütün aktörleriyle aşabiliriz. Hepimiz bir araya gelerek Ayvalık’ı ayağa kaldırmalı, turizmi on iki aya yaymalıyız.” BİZE DÜŞEN AYVALIK’I YERLİ HALİYLE KORUMAK VE GELECEK KUŞAKLARA O ŞEKİLDE TESLİM ETMEKTİR Belediye Başkanı Rahmi Gençer de yaptığı konuşmada,

14

Ayvalık için çok önemli bir konu olan gastronominin ele alındığını belirtti ve “Ayvalık’ta her tarafta lezzet var. Bu lezzeti disiplin altına alalım. Ayvalık yemekleri çok değerli... Lütfen bunu tanıtmak için destek verin; hep beraber kazanalım, Ayvalık’ı kazandıralım” dedi. Kaymakam Namık Kemal Nazlı ise sözlerine, “Ayvalık’ı Ayvalık Turizm Danışma Bürosu Müdürü Yasemin Gençer


konuşacağız ama anlatamayacağız. Ayvalık konuşulur belki ama anlatılması zor bir kent” diyerek başladı ve şöyle devam etti: “Ayvalık önüne konan her şeyi bir marka haline getirmiş. Bunu yaşatmak, ileriki kuşaklara sağlıklı bir şekilde götürmek bizim yapacağımız verimli çalışmalara bağlı. Ayvalık bir marka ve bu markayı yaşatmak bizim elimizde. Ayvalık’ı Ayvalık yapan yerli değerleri korumak gibi bir görevimiz var. Ayvalık binalarla sarılmamalı, betonlaşmamalı. Bize düşen Ayvalık’ı yerli haliyle korumak ve gelecek kuşaklara o şekilde teslim etmektir.” Konuşmaların ardından panele geçildi. Doç. Dr. Ayhan Gökdeniz’in yönettiği panelin konuşmacıları gazeteci/yazar/gurme Nedim Atilla, İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Betül Öztürk ve Doğuş Turizm Grubu Mutfak Direktörü Mehmet Gök’tü.

AYVALIK LEZZET NOKTALARI SERTİFİKALARINI ALDI Orhan Peker Sanat Galerisi’nde düzenlenen ‘Gastronomi Turizmi’ başlıklı panelin ardından ‘Ayvalık Lezzet Noktaları’ projesine katılan 53 işletmeye katılım sertifikaları verildi. İşletme temsilcileri sertifikalarını Balıkesir Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Çaltı, Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Sakallı, gurme-gazeteci-yazar Nedim Atilla, Doğuş Grubu Mutfak Direktörü Mehmet Gök ve Yard. Doç. Dr. Betül Öztürk’ün elinden aldı.

Nedim Atilla AYVALIK, TARİHSEL MİRASLA BİRLİKTE GASTRONOMİNİN ÖNE GEÇTİĞİ ÖNEMLİ BİR YER -Ayvalık, Türkiye’de SİT koruması olan ilk yerlerden biridir ve iyi ki Ayvalık koruma altına alınmıştır. Bu koruma olmasaydı, Cunda’ya bu kadar turist gelecek miydi? -Gastronomi turizmi bize çok net bir şey öğretiyor: Dünyada turistlerin yaklaşık yüzde altısı sadece yemek yemek için yola çıkıyor. -Ayvalık, tarihsel mirasla birlikte gastronominin öne geçtiği önemli yerlerden biri... Ayvalık’ın sadece tarihsel mirasıyla ya da zeytinyağıyla değil, gastronomisiyle de anlattıracak çok hikâyesi var. -Ülkemizde zeytinyağında coğrafi işareti alan ilk yerlerden biri olan Ayvalık, Hasat Günleri’yle Türkiye’deki hayatı değiştirmiştir. Zeytinyağı tüketimi arttıysa bunu Ayvalık’ın öncü karakterine borçluyuz. -Turizm sektörümüz yaralı, bu yarada gastronomi turizmi önemli bir merhem olabilir. Ayvalık mutfağının manifestosunun hazırlanması gerekiyor. -Restoranlar Ayvalık’ın yoğurdunu, Ayvalık’ın ekmeğini, zeytinyağını kullanmalı. Ayvalık’ın ürünlerini tercih etmeli. Yereli ve doğalı kullanmayan aşçının başarı şansı yok.

Mehmet Gök İSİMLE DEĞİL, ANCAK HİZMET KALİTESİYLE MARKA OLUNUR -Gastronomi konusunda bizde istek var ama arkasında bir şeyler eksik. Restoranlarımıza değer katmayı arzuluyoruz, müşterinin ulaşmasını istiyoruz. İyi/kaliteli ürüne ulaşmak ve bunu sürdürülebilir hâle getirmek gerekir. Sezonun uzamasının da, uzamamasının da nedeni bizleriz. -Eğer gastronomi turizmi yapılacaksa öncelikle İstanbul’dan kalkacak uçak sefer sayısı artmalı. Yerli insan bir şekilde ulaşıyor, yabancıların size ulaşması için imkânları arttırmanız gerekiyor. -Gastronomi turizminde marka olmak o kadar kolay değil... İsimle değil, ancak hizmet kalitesiyle marka olunur. -Restorancılık iyi şeflerle gelişir. Yurt dışındaki başarılı restoranların bu başarısında hep bir şef vardır. Oysa bizde sosyal çevre edinmek isteyen insan restoran açıyor. Gastronominin gelişmesi, şeflerin kendilerinin üretip restoranlarının başında yine kendilerinin durmasıyla mümkündür. Şeflerin kreatif ruhlarını öne çıkarmak, o insanlara yatırım yapmak gerekir.

Betül Öztürk GASTRONOMİ TURİZMİNDE ESNAF LOKANTALARI ÇOK ÖNEMLİ -Bugün dünyada gastronominin başkenti Lyon... Bizde esnaf lokantasına denk gelen lokantaları nedeniyle böyle. Lyon lezzetlerini yapıyorlar. Orada önemli olan siz ne kadar mutfağınızı yansıtıyorsunuz. -Gastronomi turizmi bana göre esnaf lokantalarıyla var olup onlarla gelişecek bir şey.

15


KISA KISA... KISA KISA... KISA KISA... KISA KISA... RAHMİ GENÇER, BALIKESİR BELEDİYELERİ TURİZM FORUMU’NA KATILDI

ROMANYA DEMOKRAT TÜRK BİRLİĞİ, RAHMİ GENÇER’İ ZİYARET ETTİ

yaptığı konuşmada Ceynur Karagözoğlu’nun Ayvalık’ta çok fazla iz bıraktığını belirtti.

MİNİKLER FUTBOL TURNUVASI’NIN ÖDÜLLERİ VERİLDİ

K B

alıkesir Üniversitesi ve Balıkesir Büyükşehir Belediyesi tarafından, Balıkesir’in turizm potansiyeli ve kapasitesini ortaya koymak adına düzenlenen Balıkesir Belediyeleri Turizm Forumu’na Belediye Başkanı Rahmi Gençer de katıldı. Açılış konuşmasını Turizm Fakültesi Dekan V. Prof. Dr. Cevdet Avcıkurt’un yaptığı buluşmada söz alan Gençer, Ayvalık’ın turizm alternatifleri bakımından sergilediği zenginliği vurguladı ve Ayvalık’ın turizmde ulaştığı düzey üzerinde durdu. Forum’da daha sonra, Ayvalık Belediyesi tarafından hazırlanan tanıtım filmi izlendi.

YELKEN FEDERASYONU WINDSURF KOMİTESİ ÜYELERİ AYVALIK’TAYDI

B

elediye başkanı Rahmi Gençer, Türk asıllı Romen vatandaşlarına ait siyasi olmayan bir kuruluş olan Romanya Demokrat Türk Birliği temsilcileri Melek Osman ve Serin Türkoğlu’nu ağırladı. Gençer, logosunun üzerinde bir küre ve onun da üzerinde Türk milletinin sembolü olan ay-yıldız ve barışı temsil eden iki zeytin dalının yer aldığı Birlik temsilcilerine hitap ederken, “Dostumuz olan Romanya’dan gelen siz değerli konuklarımızı aramızda görmekten mutluyuz. Ayvalık’ımıza renk getirdiğiniz için size ayrıca teşekkür ederim” dedi.

CEYNUR KARAGÖZOĞLU ÖLÜMÜNÜN 8. YILINDA ANILDI

Y

elken Federasyonu Windsurf Komitesi’nin iki üyesi, yeni sezonda yapılacak organizasyonlarla ilgili bilgi alışverişinde bulunmak üzere Ayvalık’a geldi. Üyeler Nadir Nizam ve Talat Aşıkoğlu, Belediye Başkanı Rahmi Gençer’le görüştü. Görüşmede ağırlıklı olarak yer seçimi konusu üzerinde duruldu. Gençer konuya gösterdikleri ilgi ve çabaları nedeniyle Nizam ve Aşıkoğlu’na teşekkür etti.

Kemal Nazlı, ikincilik kupasını Sakarya İlkokulu’na Belediye Başkanı Rahmi Gençer, üçüncülük kupasını ise İstiklal İlkokulu Milli Eğitim Müdürü Güner Bahadır verdi.

BAHÇEŞEHİR’İN SANAT/MÜZİK/ TEKNOLOJİ SERGİSİ İLGİYLE KARŞILANDI

A A

yvalık CHP İlçe Başkanlığının yanı sıra Çevre Koruma Derneği ile Kent Konseyi Başkanlığı da yapan ve 2009 yılında yaşamını yitiren gazeteci Ceynur Karagözoğlu, Ayvalık Belediyesi tarafından adına yaptırılan parkta anıldı. Gönül Yolu’nun Lale adasına bağlandığı noktada bulunan parktaki törende Ceynur Karagözoğlu’nun eşi ve kızları da bulundu. Anma etkinliğine Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Turizm Müdürü Yasemin Gençer ve birçok sivil toplum örgütü temsilcisiyle yurttaşlar katıldı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer,

16

aymakamlık, Gençlik Hizmetleri ve Spor İlçe Müdürlüğü ile Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen Minikler Futbol Turnuvası, yapılan final maçıyla sona erdi. Karşılaşma sonrasındaki ödül törenine Belediye Başkanı Rahmi Gençer de katıldı. Birincilik kupasını Kıvanç Sarlıcalı İlkokulu’na Kaymakam Namık

yvalık Bahçeşehir Koleji’nin öğretmenleriyle öğrencilerinin hazırladığı ve Cumhuriyet Meydanı’nda üç gün boyunca ziyarete açık kalan Sanat/Müzik/ Teknoloji Sergisi Ayvalıklılardan geniş ilgi gördü. Halk oyunlarıyla da renklendirilen etkinliği izleyen Belediye Başkanı Rahmi Gençer, tüm çocukların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutladı.


Türk miletinin bağımsız bir vatanda özgür yaşama kararlılığının en büyük göstergesi olan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı hepimize kutlu olsun. Bu 19 Mayıs’ta da her zamanki coşku, inanç ve heyecanımızla Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Kurtuluş Savaşı’nın tüm kahramanlarını saygı ve minnetle anıyoruz.

Mustafa Kemal’i Samsun’a götüren Bandırma vapurunun kaptanı İsmail Hakkı Bey yakın tarihimizin önemli isimleri arasında yer almasına rağmen yeni kuşaklar tarafında pek tanınmıyor. Hem onun hakkında hem de tarihi değeri önemsenmeyerek ‘jilet’ yapılan Bandırma vapuruna ilişkin bildiklerimiz yakın zamanlara kadar oldukça kısıtlıydı. Ancak son dönemlerde yayınlanan kitaplar ve İsmail Hakkı Bey’in yakınlarıyla gerçekleştirilen röportajlar bu konudaki bilgi eksikliğini giderdi.

MUSTAFA KEMAL, SAMSUN’A HAREKETİNDEN ÖNCE BANDIRMA’NIN KAPTANI İSMAİL HAKKI BEY’LE BULUŞTU VE İZLENECEK ROTAYI BELİRLEDİ

15

Mayıs 1919… Üçüncü Ordu müfettişliğine atanan 38 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, Yıldız Sarayı’nda Padişah 6. Mehmed Vahdeddin’le görüştükten sonra, annesi Zübeyde hanım ve kız kardeşi Makbule Hanım’la birlikte oturduğu Şişli’deki eve döndü. Önce, kalp hastası olan annesinin yattığı üst kattaki odaya çıktı. Akşam yemeğini, zaman zaman yaptığı gibi annesinin yanında yiyecekti. Zaten ona söylemek

istediği çok önemli bir şey vardı. Yer sofrasında yediği yemeğini bitirdikten sonra annesinin yanına oturdu, kızkardeşini karşısına aldı ve şunları söyledi: “Yarın gidiyorum. Gidip de dönmemek var. Bana hakkını helal et anne… Sen de beni iyi dinle Makbuş. Eğer işler kötüye giderse sakın yerinizden kıpırdamayın. Başaramazsam size de rahat vermezler, hatta yaşatmazlar!”

17


Bu sözler haklı olarak evde telaşlı bir hava yarattı. Rahatsız kalbi sıkışmaya başlayan Zübeyde Hanım birden fenalaştı. Hemen doktor Rasim Ferit Bey’e haber salındı. Doktorun zamanında müdahalesiyle Zübeyde Hanım krizi atlattı. (Mustafa Kemal’in güvenini ve dostluğunu kazanmış ve bunu hiç zedelemeden ömür boyu sürdürmüş olan Dr. Rasim Ferit Talay, sonraki yıllarda milletvekilliği de yapmıştı.) “BU NE GİDİŞ AĞABEY? MUHAREBEYE DEĞİL, VAZİFEYE DEĞİL, TERFİ EDEREK DEĞİL!” Ertesi sabah, annesinin biraz rahatlamış ve sakinleşmiş olduğunu gören Mustafa Kemal onunla vedalaştıktan sonra erkenden Şişli’deki evden ayrıldı. O anı kız kardeşi Makbule Hanım, bir gazeteciye daha sonra şöyle anlatacaktı: “Ağabeyim ciddi bir yüzle odadan çıktı. Onu her zamanki gibi merdiven başından selametliyordum. Bana elini uzatıp veda etti. Ona bir tek kelimecik olsun söylemek istiyordum. Gözlerimde biriken yaşlar, gırtlağımı tıkayan teessür bu arzuma mani oluyordu. Böyle sessizce karşı karşıya dururken gözlerimiz bir an birbirine tesadüf etti. Ona nasıl bakmışım bilmiyorum. Birden bana dedi ki: ‘Bana niçin öyle bakıyorsun Makbuş?’ ‘Nasıl bakayım? Bu ne gidiş ağabey? Muharebeye değil, vazifeye değil, terfi ederek değil!’ dedim. Cevap vermedi. Dudakları kısılmıştı. Yalnızca başını sağa-sola salladı. Adeta koşarcasına

İ

İLBER ORTAYLI merdivenlerden indi.” Mustafa Kemal bir otomobile binerek Galata rıhtımına gitti. Bir sandalla, açıkta demirlemiş olan ve kendisini, on sekiz arkadaşıyla birlikte Samsun’a götürecek ‘Bandırma’ vapuruna ulaştı. 279 grostonluk Bandırma vapuru, 16 Mayıs 1919 günü akşamı, saatler 17.55’i gösterirken demir aldı. Kız Kulesi açıklarına geldiğinde, birkaç yabancı subay ve asker tarafından durdurularak kontroldan geçirildi. Bu iş uzadıysa da sorun çıkmadı ve gemi sonunda Karadeniz’e açıldı. Hafiften esen rüzgâr çok geçmeden fırtınaya dönüştü. Bir İngiliz destroyerinin izlediği Bandırma, dalgalarla boğuşurken bir yandan da rotasını değiştirdi ve takip edilmekten kurtuldu.

“YAKINDA ÇOK ÖNEMLİ BİR GÖREVE ÇIKIYORUM!”

smail Hakkı Bey, Mustafa Kemal’le ilk kez gemide değil, Şişli’deki evinde buluşmuş ve izlenecek rotayı konuşmuşlardı. Rotayı, onun verdiği bilgiler doğrultusunda bizzat Mustafa Kemal çizmişti. Buna göre, düşman savaş gemilerinin olası bir saldırısı halinde hemen kıyıya yanaşıp karaya çıkabilmek için, Bandırma yolculuk boyunca mümkün olduğu kadar kıyıdan ilerleyecekti. Dahası, hedef Samsun’du ama bir tehlike baş gösterdiğinde Sinop’a çıkılacaktı. İsmail Hakkı Bey, Mustafa Kemal’le görüşüp evine

18

“Türkiye Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıktı ama bu yenilgiyi ve kötü mütarekeyi derhal dirilerek reddetti. Tarihte bizden başka bunu başarabilen bir millet yoktur. O ağır mütareke şartlarına rağmen Anadolu’da teşkilatlanıp, savaşa devam etmek kolay iş değildir.”

döndüğünde çok heyecanlıydı. Ailesine, “Yakında çok önemli bir göreve çıkıyorum!” demiş ve Samsun yolculuğundan önce de Karadeniz’e çıkmasına rağmen sabaha kadar uyuyamamıştı. Mustafa Kemal, İsmail Hakkı Bey’e güvendiği için yol boyunca kaptan köşküne hiç uğramamış, bir kez bile müdahale edip, “Açıktan git!” veya “Şu rotayı izle!” dememişti. Arada bir yaverlerinden birini gönderip yol durumu hakkında bilgi almış, daha çok kamarasında kalıp karargâh erkânıyla sürekli toplantılar yapmıştı.


Bandırma, 18 Mayıs günü öğle saatlerinde Sinop limanına girdi. Mustafa Kemal Paşa sandalla karaya çıktı. Oradakilerle görüşerek Samsun’a ‘sorun yaşamadan’ gidebilecekleri bir yol olup olmadığını sordu. Cevap olumsuzdu. Çok zorluk çekebilir, hatta yolda kalabilirlerdi. Yapacak bir şey yoktu, denizden devam edeceklerdi. Öyle de yaptılar ve tekrar Bandırma vapuruna döndüler. Emektar Bandırma, ertesi gün sabah saat 06.00’da Samsun’a ulaştı. Onları Mustafa Kaptan’ın teknesi karşıladı. Mustafa Kemal ve arkadaşları Tütün İskelesi’nde karaya ayak bastı. Bandırma vapurundaki herkes çok mutluydu ama en çok sevinen, böylesine zorlu bir görevi başarıyla yerine getirdiği için, kaptan İsmail Hakkı Bey’di. ATATÜRK, İSMAİL HAKKI KAPTAN’I HİÇ UNUTMADI İsmail Hakkı Bey, Ulus gazetesinin kendisiyle 1937 yılında yaptığı röportajda tarihi yolculuğu şu sözlerle özetleyecekti: “Hareketimizden bir gün evvel (Mustafa Kemal) Paşa beni İdare’den Harbiye’deki dairesine çağırtmıştı. Gittim ve kabul buyuruldum. Sureti hareketimize dair bir takım izahatta bulundular. Lazım gelen cevapları verdim. Ertesi gün de öğle üzeri hareket edileceğini ve geminin hazır bulundurulmasını emir buyurdular. Filhakika o gün zevalde (Zeval vakti öğle namazının belirlenmesinde kullanılan ve güneşin tam tepeye ulaştığı zamanı anlatan bir terimdir) gemiye teşrif ettiler. Kontrol heyeti geldi. Hemen hareket edebileceğimizi söylediler. Derhal hareket ettik. Boğaz’dan çıkarken müthiş bir fırtınanın hüküm sürdüğünü gördük. Ne kadar şiddetli fırtına olursa olsun, yolumuza devama karar vermiştik. (…) Son hızımız olan yedi mil ile Karadeniz’in amansız dalgaları arasında yuvarlana yuvarlana İnebolu ve Sinop’a uğrayarak bin türlü müşkülat içerisinde bir gün şafak vakti Samsun’a vardık…” Öte yandan Atatürk, İsmail Hakkı Kaptan’ı yaşamı boyunca her zaman hatırladı. Öyle ki, yıllar sonra İstanbul'a geldiğinde onu görmek istedi. Adını davetliler listesine ekletti. Ne var ki, İsmail Hakkı Kaptan Dolmabahçe Sarayı’na gitmedi. Kendine göre önemli bir nedeni vardı, ziyaretinin yanlış anlaşılacağını düşünüyordu. Yakınlarına, “Gidersem hizmetime karşılık para beklentisi içinde olduğum sanılabilir!” demişti. Zira, o günlerde Bandırma’nın mürettebatından biri, aldığı emekli aylığının azlığından yakınarak Atatürk’e başvurmuş ve aylığının 8 liradan 25 liraya çıkarılmasını istemişti! BANDIRMA’NIN KAPTANI İSMAİL HAKKI BEY 1922 YILINDA EMEKLİ OLDU VE KASIMPAŞA’DAKİ MÜTEVAZI EVİNE ÇEKİLDİ Bandırma’nın usta ve yurtsever kaptanı İsmail Hakkı Bey hakkında bildiklerimiz yakın zamanlara kadar oldukça kısıtlıydı. Ancak gazeteci/tarih yazarı Ertan Ünal’ın yıllar sonra tecrübeli denizcinin torunları ve bazı yakınlarıyla yaptığı ve Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajlar bu konudaki bilgi eksikliğini giderdi. İsmai Hakkı Bey, 1870 yılında Kayseri’nin Akçakaya köyünde dünyaya gelmişti. Babası Hacı Ahmet Efendi de kendisi gibi kaptandı. 21 yaşında, ‘Yatılı Ticari Bahriye Mektebi’ni bitirmiş, mezuniyet sonrasında çeşitli gemilerde görev yapmıştı. Samsun’a hareket edeceği günlerde 41 yaşında olan Bandırma vapurunun kaptanlığına 1 Mayıs 1919’da atanan İsmai Hakkı Bey, 1922 yılında yaş haddinden emekli oldu ve Kasımpaşa’daki mütevazı evine çekildi. İlerleyen yıllarda Durusu soyadını aldı. 22 Aralık 1940 günü yaşama veda etti.

BANDIRMA VAPURU, DÖNEMİNİN EN MEŞHUR GEMİ SÖKÜCÜSÜ İLHAMİ BEY'E SATILDI

B

andırma vapuru hakkında en doyurucu bilgiler, kendisi de bir deniz subayı olan ve daha çok araştırmacı kimliğiyle tanıdığımız Erol Mütercimler’in Yaprak Yayınları’ndan çıkan ‘Kurtuluş Savaşı’na Denizden Gelen Destek ve Kuvayı Milliye Donanması’ adlı kitabıyla, Murat Bardakçı’nın Hürriyet gazetesinde yayınlanan ‘Bandırma’yı Jilet Yaptık’ başlıklı yazısında yer alıyor... Bandırma aslında küçük bir yolcu vapuruydu. 1878’de İskoçya’nın Paisley bölgesindeki bir tersanede inşa edilmişti. Demir uskurlu ve hem yelken hem buhar donanımlıydı. Boyu yaklaşık 50 metreydi. Denize ilk indirildiğinde adı ‘Trocadero’ydu. 1883’te Yunanlı armatör Psicha’ya satıldı, adı da ‘Kymi oldu. Kymi, Yunanca’da ‘Dalga’ dem ekti. 1890’da bir kere daha el değiştirdi ve yine Yunanlı bir armatöre satıldı. 1891’de Marmara Denizi’nde, Erdek açıklarında kayalara çarptı, batmak üzereyken yüzdürüldü. 1894’te o zamanların Türk Denizyolları İşletmesi olan ‘İdare-i Mahsusa’ gemiyi satın aldı, İstanbul’a getirdi. Pire’deki kaydını da İstanbul limanına nakletti, ismi yeniden değiştirildi ve ‘Panderma’ yapıldı.  1910 yılında İdare-i Mahsusa, ‘Osmanlı Seyrüsefain’ idaresi adını alınca Panderma adı da ‘Bandırma’ olarak değiştirildi. 1915 Mayıs’ında Mürefte-Şarköy açıklarında posta işini görürken bu defa bir İngiliz denizaltısı tarafından torpillendi. Yine batma tehlikesi geçirdiyse de kurtarıldı. Bandırma vapuru, Samsun’dan İstanbul’a dönünce, posta vapuru olarak kullanılmaya devam etti. 1925’de bu kez önemli bir arıza yaşadı. Durumu pek iç açıcı görünmüyordu. Sonrasını, Murat Bardakçı’dan dinleyelim:

“Birkaç ay boyunca tamirine çalışıldı ama astarının yüzünden pahalıya geleceğini gören zamanın Denizyolları idaresi akıllara sığmayacak bir iş yaptı; Türk tarihinin bu en namlı gemisini hurda fiyatına elden çıkartmaya karar verdi. Bandırma o devrin en meşhur gemi sökücüsü İlhami Bey'e satıldı. Sonraları ‘Söker’ soyadını alacak olan İlhami Bey gemiyi Haliç’teki söküm tezgâhına çektirdi ve tam dört ayda söktü. Bandırma,1925’in sonbaharında artık üst üste yerleştirilmiş jiletlik bir demir ve perçin yığını haline gelmişti.” 19


Ayvalık Yazıları HÜSEYİN GÜVEN yaverbey15@gmail.com

Kirve…

B

u hafta da çocukluğumun ve ilk gençliğimin 41 Evler Mahallesi’ndeki sokaklarda dolaşmaya devam ediyor, benim için çok özel komşularımızın anılarımdaki kapısını çalıyorum: Ali Şuuri Özsu ve Şükriye Özsu… Eminim ki bu satırları okuyanların arasında karı-koca öğretmen olan bu komşularımızın rahle-i tedrisinden geçmiş Ayvalıklılar vardır.

Şuuri amca tanıdığım en iyimser, hayata daima olumlu yönden bakmayı becerebilen, gülmenin kendisine çok yakıştığı, çevresine de bu ışığı yayan bir insandı. En büyük tutkusu; evlerinin önünde her an denize açılmaya hazır bekleyen kayığıyla balığa gitmek, en büyük mutluluğu da her dönüşünde, bu işi ne kadar iyi becerdiğinin kanıtı olan kilolarca mercandan bir öğünlüğünü ailesine ve ona eşlik edecek iki kadeh rakısına ayırıp geri kalanı komşularına dağıtmak, paylaşmaktı. Eskilerin deyişiyle hayattan ‘kâm almayı’ bir sanat haline getirmişti. Ali Şuuri Özsu Babam Zakir Güven’le ancak yıllar süren bâki bir dostluğun izin verebileceği bir; ‘birbirlerine takılma, kızdırma’ alışkanlıkları vardı. Hayatımızda ve mahalle kültüründe çok önemli bir yer tutan ve artık çağımızda ne yazık ki unutulmuş değerlerden biri olan gece oturmalarında; annem Terlan Güven ve Şükriye teyze örgülerini örer ve radyodaki programları dinleyerek sohbet ederlerken onlar küçük yuvarlak masanın başına geçerlerdi. Yanlarına ilişip sessiz sedasız, sadece onları izleyerek öğrendiğim ve hâlâ en sevdiğim oyunlardan biri olan ‘bezik’ seanslarında atışmaları doruğa çıkardı. Ertesi gün, sanki bir önceki gece hiç tartışmamışlar gibi, 41 Evler durağında otobüsten inince çat kapı bize uğrar, karşılıklı kahvelerini içerler ve giderdi. O da, eşi Şükriye teyze de; komşuluk hukukunun çok ötesinde; biz onların, onlar bizim ailemizin bir parçası gibiydiler. Üst mahallede oynarken acıktığımda; önünüarkasını düşünmeden, kendi evimize değil, daha yakın olan

20 20

onların evine gider, sorgusuz-sualsiz mutfağa açılan arka balkon kapılarından girerdim. Her zaman gülecen, sabırlı bir kadın olan Şükriye teyze de yine sorgusuz-sualsiz karnımı doyururdu ve bir çocuğun en ciddi işi olan oyun oynamaya dönerdim. Hiçbir şeylerini sakınmazlardı. Arka bahçelerinde hâlâ duran incir ağacından olgun incirleri kendi elleriyle koparıp bize dağıtırdı Şuuri amca. Tek sözcükle özetlemek gerekirse bizim ‘neşe’ kaynağımızdı. Mahallece yapılan gezilerde yine rahmetle andığım Rasim (Sarihanlı) ve Ali (Zengi) amcalarla Şükriye Özsu birlikte söyledikleri ‘Biz Çamlıca’nın üç gülüyüz’ şarkısı hâlâ kulaklarımdadır. İki güzide evlat yetiştirdiler: Ayşegül ve Lale. Gün geldi, Şükriye teyze yüreğindeki aydınlığı yansıtan, o içi gülen gözlerini sevgili Lale ablama miras bırakıp aramızdan ayrıldı. Ve yine gün geldi; benim için bir komşudan çok daha fazla anlam ifade eden Şuuri amca da balık tutkusunu ve mahallede ihtiyaç duyan herkesin, her an yardımına koşma misyonunu, damadı Eyüp (Arıcan) ağabeye miras bırakarak sonsuzluktaki yerini aldı. Benim için bir komşudan çok daha fazla anlam ifade etmesinin bir nedeni, yeni nesillerin anlamını bildiğinden pek de emin olmadığım bir bağ vardı Şuuri amcayla aramızda. Benim kirvemdi. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, “Sünnet olan çocuğu kucağına alarak elini-kolunu tutan ve bütün hayatı boyunca çocuk üzerinde babasına yakın hak taşıyan kimse” şeklinde tariflenen sorumluluğunu her zaman taşımıştı. Güzel insanlar, güzel zamanlardı. Hepsini çok özlüyorum. Tek tesellim, Ayvalık da dahil olmak üzere hızla değişen coğrafyamızda bazı şeylerin hâlâ ayakta durmaya, eskisi gibi kalmaya devam ediyor olması. O sayede Ayvalık’a her gelişimde, eski mahallemde bir zamanlar Şuuri amca ve Şükriye teyzeyle oturduğum balkonda Cunda’ya karşı bir kahve içebiliyor ve o evi yaşatan ikinci nesilden büyüklerimle o güzel zamanlardan ve o güzel insanlardan söz edebiliyorum.


El değmemiş ve ulaşımı olmayan kıyılar, irili-ufaklı adalar, gözlerden uzak yarımadalar, korunaklı körfezler, iç içe geçmiş koylar, zeytin ve çam ağaçlarıyla kaplı tepeler... Bunlara, Yunanistan’a olan yakınlığını da eklersek, Ayvalık gerçekten ilginç bir coğrafyaya sahip. Bu özellikleri nedeniyle, sözü uzatmadan söylersek, bazı kişiler için öteden beri cazip bir ‘geçiş/ kaçış merkezi’ görevi yapıyor. Sık sık tanık olduğumuz ve önemli can kayıplarının da yaşandığı mülteci faciaları bunun son örnekleri... Geçmişte Ayvalık’ın sahne olduğu heyecan verici ve tarihe geçen ‘firar’lardan biri de, kahramanlarıyla öne çıkıyor. Çünkü bunlar, dünyaca ünlü bir şairimizin genç eşiyle küçük oğlu...

Ş

NAZIM HİKMET’İN EŞİ VE OĞLU AYVALIK’TAN KAÇTI

air Nazım Hikmet, ‘askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik etmek’ suçuyla 1938 yılında önce 15, hemen ardından da 20 yıl ağır hapse mahkum edildi. İki cezası birleştirilince 35 yıl tutuyordu. Mahkeme bu süreyi bazı gerekçelerle 28 yıla indirdi. Nazım Hikmet yıllar süren hapisliğinin son günlerinde, kendisini sık sık ziyaret eden ve dayısının kızı olan Münevver Andaç’a aşık oldu. Münevver, ressam Nurullah Berk’le evliydi ve Renan adında bir kızı vardı. (Nazım, yıllar sonra Münevver’le ilk karşılaşmalarını şöyle anlatacaktı: “Günlerden bir gün, 1948’de, kuzenim Münevver hapishanede ziyaretime geldi. Bir güzellikle girdi içeri. Üstünde Fransız parfümlerinin kokusu... Kendine güvenli, şen-şakrak bir kadın! Afalladım ve... Anlıyorsunuz ne oldu!”) Evet, olan olmuştu! Nazım, 12 yıl 7 ay yatıp afla hapisten çıkar çıkmaz karısı Piraye’den ayrıldı ve Münevver Hanım’la evlendi. 26 Mart 1951 günü çiftin Memet adını verdikleri oğulları dünyaya geldi. Nazım Hikmet o günlerde 50 yaşındaydı. Kulaktan kulağa yayılan söylentilere göre, Bahriye Mektebi’nden mezun olduğu halde askere alınması planlanıyordu. Bir yandan da öldürüleceğinden korkan şair, 1951

yılı Haziran ayında karısını ve kundaktaki oğlunu İstanbul’da bırakarak Türkiye’den ayrıldı; daha doğrusu kaçmak zorunda kaldı. Nazım Hikmet, yıllar sonra Gençlik ve Spor Bakanlığı yapacak olan armatörgazeteci Malik Yolaç’ın deniz motoruyla kaçmıştı. Onu İstanbul Boğazı’nda, Tarabya kıyısından alarak kaçıran kişi ise daha sonra yazar olarak ünlenecek Refik Erduran’dı. MÜNEVVER HANIM KAYINVALİDESİNİN EVİNDE KALIYORDU Nazım Hikmet önce Romanya’ya gitti. Oradan Moskova’ya geçti. Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. 1955 yılına kadar Münevver’den ve Memet’ten haber alamadı. Mektuplaşmaları yasak edilmişti çünkü. Münevver’i getirtmenin, Memet’e kavuşmanın yollarını arıyordu. O günlerde Belçika Başbakanı Spaak Türkiye’yi ziyaret edecekti. Bunu öğrenen Nazım Hikmet ve dostları bir yakını aracılığıyla Spaak’a ulaştılar ve ondan Münevver ve Memet’in, Nazım Hikmet’in yanına gidebilmeleri konusunda Başbakan Adnan Menderes’i ikna etmesini istediler. Ancak, Menderes yalnızca karı-kocanın

21


Nazım Hikmet’ten Münevver Hanım’a: “Yeşil gözlüm, Kucağında üç aylık bıraktım Memedimi Gülmeyi az buz beceriyordu Şimdi konuşuyordur. ‘Baba’ demesini öğrettin mi?” Nazım Hikmet’ten oğlu Memet’e: “Anası bir oğlancık doğurdu bana; Kaşsız sarı bir oğlan, Masmavi kundağında yatan Bir nur topu, üç kilo ağırlığında...”

Bandırma’da vapurdan inerken, kendilerini izleyen polisi yanıltmayı başardılar. Takip edilmediklerinden emin olunca bir taksi tuttular. Aynı gün geç saatlerde Ayvalık’a ulaştılar. Onları Ayvalık’ta 45-50 yaşlarında bir adam karşıladı ve bir pansiyona yerleştirdi. Bu kişi İtalyan kontu Carlo Giulini’ydi. Nazım Hikmet hayranı kont 1961 Temmuz’unda 11 yaşındaki oğluyla birlikte teknesine binmiş, turistik bir yolculuğa çıkmış gibi Ege’deki Türk limanlarını dolaşa dolaşa Ayvalık’a gelmişti. Senaryoya göre Ayvalık sahilinde Türkleri Bunlar yaşanırken, İstanbul polisine, Nazım teknesine davet edip gezdirmeye götürecekti. Hikmet’in eşinin oğluyla birlikte Türkiye’yi Gerçekten de, saatler gece yarısını terk etmeye hazırlandığı ihbarı ulaştı. gösterdiğinde yabancı bandıralı, Polis, Münevver Hanım’ı ve oğlu kırmızı bir yat Ayvalık limanından Memet’i yakından izlemeye ayrıldı. Yatın sahibi İtalyan Artık dünyaca ünlü bir başladı. Şairin annesi Celile kont Giulini de kaçaklarla şair olan Nazım Hikmet, Hanım’ın evi gözetim altındaydı. birlikteydi. Çünkü Münevver Hanım, karısı Münevver Hanım’ı ve oğlu “AYVALIK’TAN SONRASI kayınvalidesinin Kadıköy’deki Memet’i görmekten pek hoşnut KOLAYDI” eski ahşap evinde kalıyordu. mektuplaşmalarına razı oldu. Bu gelişme yine de Nazım Hikmet’i çok sevindirdi. Karı-koca, o günden sonra birbirlerine her gün mektup yazmaya başladılar. Bu mektuplaşmaya uzun süre Zekeriya Sertel aracılık etti. Sertel’in anılarından öğrendiğimize göre, kendisine her gün biri Münevver’den Nazım’a, diğeri Nazım’dan Münevver’e yazılmış iki mektup geliyordu. Nazım nereye giderse gitsin, nerede olursa olsun mektup yazmayı adeta kutsal bir görev edinmişti.

değildi. Onları Polonyalı dostlarına

Bu heyecanlı kaçışın İzlendiklerini anlayan emanet ederek yeniden Moskova’ya öyküsünü, İstanbul Münevver Hanım döndü. Anne-oğul bir bakıma ortada ayağından başlayarak, kayınvalidesinin yanından Nazım Hikmet’in oğlu ayrıldı ve Kadıköy’de, kalmıştı. Bir başka deyişle, Nazım Memet daha sonra şöyle Yoğurtçu’ya taşındı. Hikmet, Türkiye’den kaçarken 'kundakta' anlattı: Durumu pek iyi değildi. bırakmak zorunda kaldığı ve kendisini Evinin önünde sürekli “İstanbul’dan kaçışımız hayatı boyunca ancak 15 gün bir polis cipi bekliyordu. bir gece sabaha karşı oldu. Ayrıca parası yoktu. Sobanın görebilen oğlu Memet’i, henüz 10 Sabah beş sıralarında... kömürünü, evin akan çatısını, yaşındayken bu kez bilinçli Daha görevli polisler nöbete pişecek yemeği düşünmek girmeden. Daha İstanbul olarak terk etmişti! zorundaydı. Bu arada, Nazım uyurken. Kaçışımız sessizce Hikmet ailesiyle ilişkiyi sürdürüyor; oldu. En yeni en iyi elbiselerimizi pek sık olmasa da, onlara yurtdışından giymiştik. Annemizin kesin Osmanlı Bankası aracılığıyla para talimatı vardı... Yolda kesinlikle Türkçe gönderiyordu. konuşmayacaktık. Turisttik biz... İki çocuk ve bir anneden oluşan yabancı bir aile... EN BÜYÜK DESTEK İTALYAN MİLLETVEKİLİ VE İTALYAN KONTTAN... Otomobil, otobüs, evet... Kesinlikle hatırlamıyorum şimdi o kısmı. Birkaç taşıt değiştirdik. Hedefimiz Bu arada yıllar yılları kovaladı; Nazım’ın kaçışının Ayvalık’tı. Ayvalık’tan çıkacaktık dışarıya... Benim için üzerinden neredeyse on yıl geçti. 27 Mayıs İhtilali bir oyundu bu, o zamanlar. Saklambaç gibi, kaçmaca yaşanmış, Türkiye yeni bir kulvara girmişti. ‘Kaçak gibi... Bir oyun oynuyorduk ve bu oyunu annem komünist şair’ Nazım Hikmet’in eşi Münevver Hanım yönetiyordu. kendisini izleyen polislerin sayısının azaltıldığını fark edince, yanına oğlu Memet’i ve ilk eşi ressam Ne bir terslik ne de bir acaiplik oldu biz Ayvalık’a varana Nurullah Berk’ten olan 12 yaşındaki kızı Renan’ı alarak kadar... Ayvalık’tan sonrası kolaydı. Aynı gece bindik 26 Temmuz 1961 sabahı evinden çıktı. Üçlü önce oradan motora... Başaltına yerleştik. Ne bir ses, ne bir Kadıköy’den vapura bindi. Onları Karaköy’de, Münevver nefes vardı bizde. Türkiye geride kalıyordu artık... Ve Hanım’a çok benzeyen bir kadın, İtalyan komünist biz bir büyük bilinmeyene yolcuyduk. Başarırsak tabii... milletvekili Lucci karşıladı. Hep birlikte Bandırma’ya Gidiyorduk. hareket ettiler.

22


Gidiyorduk ve ben babamı görecektim... Beni kundakta bırakıp giden babamı... Karşı taraf Yunanistan’dı. Ve biz oraya gidiyorduk. Bütün ışıklarımız söndürülmüş, dalgaların üstünde seke seke... Ne kadar sürdü seyahat, bilemeyeceğim. Ama tek kelime etmedik bu yolculuk boyunca. İnsanoğlu ne kadar suskun olabilirse o kadar suskunduk. Yunan adalarından biriydi galiba. Ama hangisi? Sonra korkunç bir sallantı ve çatırdama... Tekne delinmişti ve su alıyordu. Seyahatin en önemli kısmını bitirmişken batıyorduk... Motorlardan işaret fişeği atıldığını hatırlıyorum. Öyle yakındık kıyıya. İnsanları rahatça seçebiliyorduk. Sonradan öğrendiğimize göre attığımız işaret fişeklerini eğlenti sanıyorlarmış. Aldırmazlıkları ondanmış. O zaman bağırmaya başladık. Yine bir hareket yoktu. Hiç unutmam motorda birisi, ‘Dolar, dolar’ diye seslendi kıyıya. Ancak o zaman hareketlendi herkes. Ve bizi denizden topladılar... Motor sulara karışıp gitmişti derinliklere...” MEMET HENÜZ 10 YAŞINDAYKEN BİR KEZ DAHA YALNIZ KALDI

MEMET, BABASI TOPRAĞA VERİLİRKEN AĞLAMAK İSTİYOR FAKAT KENDİNİ TUTUYORDU

N

azım Hikmet 1963 yılında Moskova’daki evinde kalp krizinden öldü. Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı’nda yapılan cenaze törenine 12 yaşındaki oğlu Memet, annesi Münevver Andaç’la birlikte katıldı. Çehov’dan Eisenstein’e, Gogol’den Mayakovski’ye, Prokofiev’den Şostakoviç’e kadar, yüzlerce ünlünün yan yana yattığı bu ‘müze mezarlık’ta o gün yaşananları Zekeriya Sertel anılarında şöyle anlatıyor: “Mezarın başında büyük ve seçme bir kalabalık toplanmıştı. Kendine layık bir törenle, uluslararası bir ozan gibi gömülüyordu Nazım. Konuşmalar bittikten sonra, Vera kendini cesedin üzerine attı. Bağıra bağıra ağlıyor, sanki Nazım’ın gömülmesini önlemeye çalışıyordu. Ceset mezara indirilirken, sanki o da beraber inecekmiş gibi yerden yere atıyordu kendini. Münevver’le Memet, asker gibi dimdik duruyorlardı. Münevver’in yüzü taş gibiydi, hiçbir ifade okumak mümkün değildi. Memet, ağlamak istiyor fakat kendini tutuyordu.”

Evet, Memet böyle özetliyor Ayvalık üzerinden kaçışlarını... Onun anlattıklarından öğreniyoruz ki, bu ‘firar’ sırasında her şeyi yöneten annesi Münevver Hanım’dı. Yunanlı yetkililere Polonyalı bir aile olduklarını ve yaşadıkları deniz kazası sırasında, pasaportları da dahil her şeylerini kaybettiklerini söylemişti. Üzerlerinde kimliklerini belli edecek hiçbir şey yoktu. Oğlu Mehmet Polonyalı bir prensti. Adı Jan Borzeska’ydı. Yunanlıların kendilerine inanmaktan başka yapacakları bir şey yoktu. Anne ve iki çocuğu, Atina’da geçirdikleri çok sıkıcı birkaç günün ardından, Ağustos ayının başlarında Nazım Hikmet’le buluşmak üzere hep birlikte Polonya’ya gitti. Ne var ki, Münevver Hanım’ı Varşova’da bir sürpriz bekliyordu: Nazım Hikmet iki yıl kadar önce, kendisinden otuz yaş küçük olan tiyatro oyuncusu Vera Tulyakova ile evlenmişti ve ona sırılsıklam aşıktı. Varşova’daki buluşma, Hıfzı Topuz’un, “Aşkını-sevgisini dışa vurmaktan, Nazım’a göstermekten hiç çekinmeyen cıvıl cıvıl biri” sözleriyle tanımladığı Münevver Hanım için tam bir hüsran oldu. Artık dünyaca ünlü bir şair olan Nazım Hikmet’in, onu ve oğlu Memet’i görmekten pek hoşlanmadığı açıkça belliydi. Zaten yanlarında fazla kalmadı ve onları Polonyalı dostlarına emanet ederek

23


Celile Münevver Andaç yeniden Moskova’ya döndü. Nazım Hikmet, Türkiye’den kaçarken ‘kundakta’ bırakmak zorunda kaldığı ve kendisini hayatı boyunca ancak 15 gün görebilen 10 yaşındaki oğlu Memet’i, son eşi Vera istemediği için bu kez bilinçli olarak terk etmişti! Ortada kalan anne-oğul-kız, daha sonra Varşova’da, küçük bir bahçenin içindeki 60 metrekarelik bir eve yerleşti. Kerime Nadir’e göre aklı, güzelliği ve mücadeleci ruhuyla öne çıkan Münevver Andaç, Varşova Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünde bir süre okutmanlık yaptıktan sonra, yine oğlu Memet’le Fransa’ya geçti. Paris’e yerleşti. Orada uzun yıllar boyunca çevirmenlik yaptı. Nazım Hikmet’in şiirlerinin yanı sıra Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un romanlarını çevirdi. 1987 yılında, 10'u aşkın kitabını Fransızca’ya kazandırdığı Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed 3’ çevirisiyle, Fransız Çevirmenler Derneği’nin Büyük Ödülü’ne layık görüldü. 1991 yılında Orhan Pamuk’tan çevirdiği ‘Sessiz

Ev’ de ‘La de Couverte Europeenne Ödülü’nü aldı. Memet Nazım ve Renan Genim’in anneleri Cemile Münevver Andaç, art arda sert Fransız sigaraları içtiği için akciğer kanserine yakalandı ve16 Mayıs 1998 günü Fransa’nın en güzel köylerinden Ménerbes’deki bağ evinde yaşama veda etti. Küllerinin bir kısmı Fransa’nın güneyine, diğer kısmı İstanbul Boğazı’na serpildi. Cenazesinde oğlu Memet bir dostuna annesi hakkında şunları söylemişti: “Annem sonuna kadar hür ve bağımsız bir kadın olarak yaşadı!” KAYNAKÇA -Nazım Hikmet, 'Nazım ile Piraye', Derleyen Memet Fuat, 1998 -Zekeriya Sertel, ‘Nazım Hikmet’in Son Yılları’, Milliyet Yayınları, 1979 -Hıfzı Topuz, ‘Hava Kurşun Gibi Ağır’, Remzi Kitabevi, 2015 -Can Dündar, ‘Yüzyılın Aşkları’, Can Yayınları, 2014 -Halit Çapın-Orhan Türel, ‘Nazım Hikmet’in Oğlu Memet’ Yazı Dizisi, Milliyet Gazetesi (28 Mart-3 Nisan 1970) -Zeynep Bayramoğlu-İpek Çalışlar, ‘Nazım’ın Gizli Çevirmeni’, Cumhuriyet Dergi, 16 Mayıs 1999


Biraz Ondan Biraz Bundan

ZEYNEP KAZANCIGİL zkazancigil@gmail.com

Ayvalık mutfağı üzerine birkaç söz

A

yvalık mutfağının kendine özgü lezzetleriyle tanışmış olanlar bilir. Ağırlıklı olarak, Midilli’nin, Girit’in geleneksel tatlarıyla Boşnak ve Selanik mutfağının yüzlerce yıllık tarifleri Ege’nin bu yakasında, Ayvalık zeytinyağıyla ve bölgeye has bin bir çeşit otla bir olup bize tarifi imkânsız lezzetler sunar. Dünyanın pek çok yerinde eski tatlar, eski tarifler yok olmaya yüz tutarken bizim buralarda çoğu ailede gelenek sürer. Tarifler nesilden nesile, anneannelerden-babaannelerden torunlara geçer. Mutfaklarımızda yüzlerce yıldır aynı lezzetler sonraki kuşaklara aktarılmak üzere pişmeye devam eder. Son yıllarda Ayvalık mutfağı üzerine birçok kitap yayınlandı. Bu derlemesi epeyce emek gerektiren yemek kitaplarının çoğunun ortak özelliği, yazarlarının kendi aile büyüklerinden öğrendikleri bu eşsiz mutfağın tatlarını ve pişirme inceliklerini bizlere aktarmalarıdır. Damağımızda kalan tatlar, kokular bizim geçmişimizin bir parçasıdır. Anneannemizin veya büyük halamızın evinde çocukken yediğimiz bir yemek; kokusuyla, tadıyla, o yemeğin yendiği ortamın bizde yarattığı hislerle beynimizin bir köşesinde kayıtlıdır. Benzer kokular ve tatlar bizi hafızamızın derinliklerindeki bu sihirli anılara taşıyıverir. Hiç alışık olmadığımız yeni bir tat bizim için ‘farklı kültürlerin’ lezzetidir. Kimini severiz, kendimize yakın buluruz; bize tanıdık eski kayıtlarımızdan bir şeyler hatırlatır. Kimi tatlar ruhumuzda yepyeni bir macera duygusu uyandırır. Kimini damağımız reddeder. Tatlar ve kokular o yemeğin görüntüsüyle birleşip bir anlamda bizi ele geçirirler. İnsanlık tarihi kadar eski olan mutfak kültürü sosyolojik, antropolojik ve tarihsel olarak çok önemli bir yere sahiptir. Tam da bu noktada ‘Gastronomi’ den bahsedebiliriz. Yüzlerce yıllık yemek tecrübesi ve lezzet birikimi, yemeği yaşamsal öneminden sıyırarak bir keyif ve haz olgusu haline getirmiştir. Lezzet ve görselliğin keyif vericiliği, günümüzde gastronomi teriminin önemini farkedilir kılmış ve bir bilim olarak görülmesine neden olmuştur. Gastronomi terimi ilk olarak Fransız yazar Joseph Berchoux tarafından 1801 yılında kullanılmış. Yunanca mide ile ilgili anlamında gelen ‘gastro’ ve kanun-kural anlamındaki ‘nomos’ kelimelerinin birleşimidir. Anlam olarak, ‘Yemek Kanunu’ (Kuralı) diye çevrilebilir. Gastronomi, günümüzde kültür ve yemek arasındaki ilişkiyi inceleyen disiplindir. Hijyenik, iyi düzenlenmiş, hoş ve lezzetli mutfak; yemek düzeni ve sistemi anlamına da gelir. Bir yemeğin gastronomik olarak değeri ne ile ölçülür? Duyularımızdan en az dördüne hitap edebilmesi gerekir. Tadı, kokusu, görüntüsü, tazeliği, sunumu tastamam yerinde ise bu

yemeği ‘gastronomik’ olarak değerli buluruz. Son yıllarda dünyada gastronominin bu denli ‘yükselen değer’ olması, gastronomi turizmi yapılması, yemek festivalleri düzenlenmesi, mutfak kültürü ve şefler üzerine filmler yapılması, TV’lerde yemek programlarının sayısının artması bunun bir göstergesidir. Konuya böyle baktığımızda Ayvalık mutfak kültürü açısından, nüfus mübadelesiyle gelenlerin getirdiği farklı lezzetleriyle adeta bir ‘açık gastronomi müzesi’dir. Yüzlerce yıllık tarifler ve pişirme teknikleri burada tekrar hayat bulur. Ayvalık’ı sık sık ziyaret eden Fransız bir dostumun dediği gibi burası tam bir ‘Gastronomi Şehri’ dir. Ayvalık’ta yaşayan üçüncü nesil mübadiller, burada denildiği gibi Adalılar (yani Midillililer), Giritliler, Selanikliler, Boşnaklar kendi tariflerini ailelerinden öğrendikleri gibi sürdürürler. Ayvalık mutfağı ise bütün bu lezzetlerin hepsinin toplamıdır. Daha doğrusu bir arada sunulmasıdır. Diyebiliriz ki, gastronomik açıdan Ayvalık herkes için ‘eşsiz bir yemek şöleni’dir.

Midillili ve Giritlilerin paylaşamadığı lezzet: Kefkane

E

ge ve Akdeniz mutfağı tüm dünya mutfakları içinde insan sağlığına en uygun mutfak olarak örnek gösterilir. Taze otlar, sebzeler, balık ve deniz ürünleri ve elbette ki bu mutfağın temel taşı olan zeytinyağı, üzüm, incir, taze peynir türleri... Midilli ve Girit mutfağının en sevdiğim yanlarından biri de yemeklerde domates sosu veya salça düzenbazlığına yer olmamasıdır. Domates çok sonraları bu mutfağa girdiği için tatlar Anadolu mutfağındaki gibi salça içinde yok olmaz. Giritlililerin uzmanlık alanı otlardır. Her mevsime özgü otları toplamayı da pişirmeyi de onlardan sorun... Radika, hindiba, arapsaçı, şevket-i bostan (diğer adı ile akkız), turp otu, istifno, hardal otu, cibez, gelincik... Ada köftesi adından da anlaşılacağı üzere Midillililere has güzel bir lezzettir. Ekmeği çok bol, kıyması az, kekikli soğanlı köfteler una bulanır ve mis gibi kokan zeytinyağında kızartılır. Sıcak veya soğuk yenilebilir. Söz konusu, unutulmaya yüz tutmuş tariflerden biri olan ‘kefkane’ olduğunda işler biraz karışır. Midillililer ve Giritliler kefkaneyi paylaşamaz. Aslında içine kuru ekmek ve bol maydanoz eklenerek yapılan bir tür kıymalı yumurta olan kefkaneyi kime sorsanız o bizimdir der. Özelliği kıymasının kavrulmasındadır. Soğanı kavrulmaz, biraz suyla pişirilir, sonra zeytinyağı eklenir ve kısık ateşte pişer. Böylece soğan kokusu olmaz, sonra eklenen kıyma iyice kavrulur, içine bolca tarçın, karabiber, yenibahar ve maydanoz eklenir. Kıyma soğuyunca içine kuru ekmek içi, yumurta ve yine taze maydanoz eklenip mücver kıvamına getirilir. Zeytinyağında kızartılır. İster sıcak ister soğuk yenir. Muhtemelen adalarda et az olduğu için kıymayı kavurup, bol yumurta ve ekmekle zenginleştirmek ve kalabalık ailelerde daha fazla kişiye etli yemek yedirebilmek kaygısıyla geliştirilmiş bir tariftir. Ama bir yiyenin tadını unutmadığı bir lezzettir.

25


S

‘NEPTÜNE’, ‘BARIŞ’ VE ‘UÇARIM’IN KATILDIĞI YARIŞIN SONUNU MERAK EDİYORSANIZ ‘AH DEDE VAH DEDE’Yİ İZLEYEBİLİRSİNİZ!

‘abartılı komik’ çatışmasını temel alıyor. Bütün öykü, bunun üzerine kurulu...

özün hemen başında söyleyelim ki, yapımcılığını ve yönetmenliğini Nuri Akıncı’nın üstlendiği ve dış planları Ayvalık’ta çekilen ‘Ah Dede Vah Dede’, pek çok benzeri yapım gibi Yeşilçam’ın müzmin derdinden yani senaryo acemiliğinden ‘muzdarip’ ve bu yüzden izlenmesi sıkıntı veren filmlerden... Hem de Türk sinemasının tecrübeli ve sevilen oyuncularına rağmen!

FİLMİN BİR SÜRPRİZİ DE O GÜNLERİN BELEDİYE BANDOSU’NUN VARLIĞI...

Yapımın en önemli sorunlarından biri, Ayvalık/Cunda ortamında insanları Karadeniz şivesiyle konuşturması... Film boyunca ‘eğretiliğini’ koruyan bu tercih, Ayvalık’ı tanıyan ve Cunda’yı bilen izleyicide ağır bir yabancılaşma yaratıyor. Kısacası, senarist Recep Filiz maalesef işini pek ciddiye almamış. Ama izleyici de bunu bağışlamamış olmalı ki, 1976 yapımı film bir yıl sonra vizyona girdiğinde gişede ağır bir hüsrana uğramış. ‘Ah Dede Vah Dede’, sinemamızda pek çok örneğine rastladığımız, ‘birbirine düşman iki aile’ ve onların

‘A B

en dedeme çekmişim bilmem ki neden Bir elmanın yarısı o, yarısı da ben  Ağzım-burnum-gözlerim tıpatıp aynı Hık demiş de burnundan düşmüşüm sanki Ah dede vah dede, sen neymişsin sen Dillere düştüm senin yüzünden  Şimdi diyeceksiniz ki ne olmuş sanki Çok maymun iştahlıymış dedem rahmetli Üstelik çok çapkınmış, huyu kurusun Ben dedeme çekmişim, haberin olsun

26

Filmde, adlarını andığımız Ali Sururi ve İlhan Hemşeri’nin yanı sıra Adile Naşit, Sami Hazinses, Alev Sururi gibi deneyimli oyuncular var. Pek çok sahneyi de onlar sürüklüyor zaten… Diğer önemli rollerde Aysun Güven, Orhan

AH DEDE VAH DEDE

h Dede Vah Dede’nin film boyunca sık sık yinelenen şarkısı filmle aynı adı taşıyor. Şarkının söz ve müziği Tuğrul Dağcı’ya ait. (Tuğrul Dağcı, artık aramızda olmayan müzisyen Oktay Yurdatapan’ın kullandığı takma isimdi.) ‘Ah Dede Vah Dede’nin üne kavuşmasını sağlayansa, parçayı seslendiren popçu Engin Evin oldu...

Ah dede vah dede, sen neymişsin sen Dillere düştüm senin yüzünden

Cunda’yı mekân tutmuş olan iki ‘yaşını-başını almış’ deniz insanı, Ali Kaptan (Ali Sururi) ile Temel Reis (İlhan Hemşeri), artık nereden kaynaklandığını kendilerinin bile unuttuğu bir düşmanlık içinde yaşamaktadır. Buna rağmen Ali Kaptan’ın iki kızı ile Temel Reis’in iki oğlu birbirlerini sevmektedir. Hemen tahmin edileceği gibi, iki ailenin sebebini öğrenemediğimiz düşmanlığı, tiyatro yaklaşımıyla çekilen ve pek çok komikliğin yaşandığı filmin sonunda gerçekleşen düğünlerle sona erecektir.

Kendime örnek aldım dedemi Yalnız bir tek çiçekle bahar geçer mi? Her çiçeğin kokusu adı Damarımda dolaşır dedemin kanı Ah dede vah dede, sen neymişsin sen Dillere düştüm senin yüzünden 

En sonunda düşündüm, bana ne bundan Sanki öbür dedeler farklı mı ondan  En iyisi boş verip aldırmayacaksın Seninle alay eden, aynaya baksın Engin Evin


Alkan, Atilla Ergün’ü görüyoruz. Filmde 1976 Ayvalık’ından hoş görüntüler var. Bol bol Cunda’yı, Ayvalık’ın mavi denizini, ‘Neptüne’, ‘Barış’, ‘Uçarım’ adlı Cunda motorlarını, Ayvalık’taki Cunda iskelesini, iskelenin arka planında Kanelo’yu, Belediye binasını, Liman Dairesi’ni izliyoruz. Özellikle adı geçen Cunda motorları neredeyse bütün film boyunca karşımızda. Filmin bir sürprizi de, o günlerin Belediye Bandosu’nun varlığı... Gözler hemen saksafon ustası Bahri Usta’yı (Gündemir) arıyor ve buluyor!

ADİLE NAŞİT DOĞUŞTAN KALBİ DELİK OLAN OĞLUNU 15 YAŞINDA KAYBETTİKTEN SONRA HEP MUTSUZ YAŞADI

T

ürk sinemasının yaşarken efsane olan oyuncusu Adile Naşit, tuluat ustası Naşit Özcan ile tiyatrocu Amelya Hanım’ın iki çocuğundan küçüğü olarak dünyaya geldi. Doğum adı Adela Özcan’dı. Babası ölünce eğitimini yarım bırakarak bayrak üreten bir tekstil atölyesinde çalışmaya başladı. Ama aklı, tıpkı abisi Selim gibi tiyatrodaydı. Çok geçmeden hayali gerçekleşti. Uzun yıllar farklı tiyatro topluluklarında (İstanbul Şehir Tiyatroları, Muammer Karaca Tiyatrosu...) sahneye çıktı. 1950’de ‘meslekdaşı’ Ziya Keskiner’le evlendi. 1952’de çiftin Ahmet adını verdikleri bir çocukları dünyaya geldi. (Ne var ki, doğuştan kalbi delik olan Ahmet 15 yaşında hayatını kaybetti. Yeğeni Naşit Özcan’ın anlattığına göre, girdiği her ortamı neşelendiren, esprileriyle kahkahaya boğan Adile Naşit, oğlunu yitirdikten sonra hep mutsuz yaşadı. İstisnasız her akşam onu düşünüp ağlıyordu. Ve bu acı sanatçıyı ölüme kadar götürdü.) Adile Naşit, sinemaya 1947’de Seyfi Havaeri’nin yönettiği ‘Yara’ adlı filmde oynayarak başlamıştı. 1970’li yıllara kadar tiyatro oyunculuğuna öncelik tanırken, giderek sinemaya ağırlık verdi. Sinemada asıl yükselişini Arzu Film tarzı güldürülerdeki performansıyla gerçekleştirdi. ‘Hababam Sınıfı’ serisindeki ‘Hafize Ana’ karakteriyle sinemaseverlerin beğenisini kazandı. Bu arada, TRT’de yayınlanan ve çocuklara yönelik masalların/öykülerin anlatıldığı ‘Uykudan Önce’ adlı bir program yaptı. Başta çocuklar, herkesin gönlünde ‘Adile Teyze’ olarak apayrı bir yer edinen Adile Naşit, Aralık 1987’de bağırsak kanseri nedeniyle İstanbul’da hayatını kaybetti. Henüz 57 yaşındaydı.

27


Akademik Bakış

Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ aygokdeniz@yahoo.com

Ve Ayvalık UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’nde (Tentative Lists) Turizm, turistik bölgelerde yaşayan yerel halk üzerinde büyük bir etkiye sahiptir ve yerel halk için önemli bir gelir ve istihdam kaynağıdır. Bu çerçevede; UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmek artık yörelerin birer kalkınma projesi olarak değerlendirilmektedir. Çünkü; bu listeye girmek yöreye üç farklı alanda katma değer yaratmaktadır. Birincisi; bölgenin bütün kültürel ve doğal değerleri, su altı ve su üstü flora ve faunası koruma altına alınacak ve gelecek kuşaklara aktarılacaktır. İkincisi, bölgeye ve Türkiye’ye ait bu doğal ve kültürel miras Dünya Miras Listesi’ne girerek tüm dünyanın ortak mirası olacaktır. Son olarak, bu kültürel ve doğal mirasın Dünya Miras Listesi’nde yer alması bölgenin dünyada daha çok görünürlüğünü arttıracak, bölge marka şehir olacak ve daha çok yerli ve yabancı turist bölgeye gelerek yöre ekonomisine katma değer yaratacaktır. Daha çok turistin bölgeye gelmesi yeni turistik yatırımların ve yöresel istihdamın artmasını sağlayacaktır. Bunun en güzel örneği 1994 yılında bu listeye giren Safranbolu’dur. Kültür ve Turizm Bakanlığı sorumluluğunda ve yerel yönetimlerin destekleri ile 2012 yılına kadar ülkemiz Dünya Miras Listesi’ne 11 adet varlığımızın alınmasını sağlamıştır. Bu sayı 2014 (Bergamaİzmir, Cumalı Kızık -Bursa) ve 2015 itibarıyla (Efes Antik Kenti ve Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçesi’nin de girmesiyle) 15’e yükselmiştir. Bergama, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne ‘Bergama Çok Katmanlı Kültür Peyzajı’ adında kültürel varlığıyla girmiştir. Ayvalık’a böylesine yakın bir mesafede olan Bergama’nın bu listeye girmesi Ayvalık ve yöre aktörlerini heyecanlandırmıştır. Ayvalık’ta bu süreç Ağustos 2014’de başlatılmış ve hedef kültürel ve doğal bir miras olan değerleriyle Ayvalık’ın UNESCO Dünya Kültürel Miras Listesi’ne girmesi olarak belirlenmiştir. Ege Bölgesi’nde Dünya Kültür Miras Listesi’ne giren toplam beş kentten (Efes-İzmir, Letoon Antik Kenti ve Pamukkale-Muğla, Truva Antik Kenti-Çanakkale ve Bergama-İzmir) sonra sırada bekleyen Foça Kalesi ve Çandarlı Kalesi vardır. Bu isimlere Ayvalık’ın da eklenmesiyle Ege Bölgesi Dünya Kültür Miras Listesi’nde önemli bir uygarlık ve kültür merkezi olarak tescillenmiş olacaktır. Bu bölgenin turizm potansiyeli ve saygınlığı artacak, bölge yeni yatırımcılar için cazibe merkezi olacak ve yöredeki tarihi ve kültürel eserler koruma altına alınacaktır. Bir varlığın Dünya Miras Listesi’nde yer alması için sahip olması gereken kriterler İnsanlığın ortak mirası olarak kabul edilen evrensel değerlere sahip kültürel ve doğal SİT’leri dünyaya tanıtmak, toplumda bu miraslara sahip çıkacak bilinci oluşturmak ve kültürel ve doğal değerlerin yaşatılması için gerekli işbirliğini sağlamak amacıyla UNESCO 1972’de ‘Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’yi kabul etmiştir. Türkiye’nin 1982 yılında onayladığı bu sözleşme 1983 yılında Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmede, bir varlığın Dünya Miras Listesi’nde yer alması için sahip olması gereken kriterler şöyle belirlenmiştir: Kültürel miraslar için 1.Yaratıcı insan dehasının ürünü olması,

28

2.Belli bir zaman diliminde veya kültürel mekanda, mimarinin veya teknolojinin, anıtsal sanatların gelişiminde, şehirlerin planlanmasında veya peyzajların yaratılmasında, insani değerler arasındaki önemli etkileşimi göstermesi, 3.Kültürel bir gelenek veya yaşayan ya da kayıp bir uygarlığın tek veya en azından istisnai tanıklığını yapması, 4.İnsanlık tarihinin bir veya birden fazla anlamlı dönemini temsil eden yapı tipinin ya da mimari veya teknolojik peyzaj topluluğunun değerli bir örneğini sunması, 5.Bir veya daha fazla kültürü temsil eden geleneksel insan yerleşimine veya toprağın kullanımına ilişkin önemli bir örnek sunması ve özellikle bu örneğin, geri dönüşü olmayan değişimlerin etkisiyle dayanıklılığını yitirmesi, 6.İstisnai düzeyde evrensel bir anlam taşıyan olaylar veya yaşayan gelenekler, fikirler, inançlar veya sanatsal ve edebi eserlerle doğrudan veya maddeten bağlantılı olması. Ayvalık UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi yol ve başarı hikâyesi Ayvalık,’Bir Varlığın Dünya Miras Listesi’nde Yer Alması İçin Sahip Olması Gereken Kriterler (Kültürel ve Doğal)’ başlığında belirtilen birçok kriteri bünyesinde barındırmaktadır. Ayvalık kent merkezi ve çevresindeki SİT sınırları ilk defa Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 1978 tarihli kararıyla uygun bulunan çevre düzeni planıyla haritaya bağlanmıştır. Ayvalık kent merkezi ve Alibey (Cunda) adası merkezi bu planda yoğun tarihi SİT alanı olarak belirlenmiştir. Çevre düzeni planının uygun görülmesinden 18 yıl sonra, Ayvalık kent merkezine ilişkin 1:1000 ve 1:500 ölçekli Kentsel SİT Koruma Amaçlı İmar Planı, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 1994 tarihli kararıyla uygun bulunmuştur. Bu planda ise söz konusu çevre düzeni planında yoğun tarihi SİT alanı olarak tanımlanan Ayvalık kent merkezi kentsel SİT olarak tanımlanmıştır. Ayrıca 1995 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile Ayvalık’a bağlı Alibey adası hariç 22 adanın 19’u ‘Ayvalık Adaları Tabiat Parkı’ statüsüne kavuşmuştur. Bu alan 19.624 hektardır. Günümüzde bu adalar çevresinde profesyonel dalgıçlar dünyada Kızıldeniz’den sonra bir tek bu alanda bulunan ‘kızıl mercanlar’a dalış yapmakta ve fotoğraflarını çekmektedir. Ayvalık, UNESCO süreçlerinde çok büyük önemi olan bu koruma kanunlarına çok önceleri kavuşmasına rağmen bugüne kadar ‘UNESCO sürecine’ yeteri kadar ilgi göstermemiş veya bu alandaki tercihlerini başka kulvarlarda kullanmıştır. Ayvalık Belediyesi geç de olsa bu konudaki kararlılığını Ağustos 2014’de aldığı prensip kararıyla ortaya koymuş ve bu amaçla toplantılar gerçekleştirmiştir. Yine Ayvalık Belediyesi; bu konuda UNESCO sürecini yeni tamamlamış Bergama Belediyesi ile bilgi ve tecrübe paylaşımı noktasında bir toplantı yapmış; Ayvalık Belediyesi; 3 Haziran 2015 tarihinde Belediye Meclis toplantısında Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü bünyesinde ‘UNESCO Dünya Kültür Mirası ve Alan Yönetimi Birimi’ kurulması kararını oy birliği ile almıştır. Ayvalık Belediyesi bünyesinde oluşturulan bu birimde her meslekten ve


STK’dan uzmanlar (mimar, şehir plancısı, arkeolog, sanat tarihi uzmanı, turizmci, çevre mühendisi, akademisyen vb. kişiler) düzenli toplantılar gerçekleştirmişlerdir. Ayvalık Turizm Geliştirme Hizmet Birliği (AYTUGEB), 2015 yılında ‘UNESCO Süreci ve Ayvalık’ başlıklı bir Doğrudan Faaliyet Desteği (DFD) projesi hazırlamış ve GMKA’ya sunmuştur. UNESCO süreçlerinde yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yerel yönetimlerin liderliği ve katkısı yadsınamaz. Ayvalık Belediyesi’nin önderliğinde başlatılan bu güzel ve anlamlı sürece bugüne kadar bütün STK’lar, kamu kurumları, üniversiteler ve özellikle yerel halk büyük destek ve katkı sunmuştur. Bergama’nın, ’Bergama Çok Katmanlı Kültür Peyzajı’ adıyla UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girmesi bölgede pozitif bir hava estirmiştir. Ayvalık’ın da benzer bir başarı yakalayabileceğini öngören bölge dinamikleri (kamu kurum kuruluşları, yerel yönetimler ve STK’lar) bu süreci başlatmışlardır. Bu bilgiler ışığında Şubat 2015’de Ayvalık Belediyesi, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Dünya Miras Alanları Şube Müdürlüğü’ne ‘Ayvalık Endüstriyel Peyzaj Alanı’ varlık ile başvurusunu yapmıştır. 15 Nisan 2017’de Paris’de toplanan UNESCO Heyeti bu başvuruyu değerlendirmiş ve Ayvalık’ın kültürel miraslar için istenen 3. ve 5. başlığa uygun olduğuna karar verip, Geçici Liste’ye almıştır. Şimdi bunun bir adım sonrasını düşünmek zorundayız. Bergama 2011’de Tentative Liste’e, 2014’te ise Asil Liste’ye girmiştir. Önümüzde uzun ve zorlu bir süreç vardır. Geçici Liste için ortaya koyduğumuz gerekçeleri bilgi ve belgeleriyle daha detaylı araştırıp somut delillerle ortaya koymamız, Ayvalık’ı coğrafyası, arkeolojisi, mimari yapıları, tarihi ve kültürüyle araştırmamız, bu konu başlıklarıyla üç-dört kongre, çalıştay ve sempozyum yapmamız gerekiyor. Sonrasında Asil Liste için başvuru gerekiyor. Sonuç ve öneriler Türkiye’de, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne giren toplam 15 kültürel ve doğal varlık (Nisan 2017 itibarıyla) bulunuyor. 70 adet de Geçici Liste’de bekleyen kültürel ve doğal varlığımız var. Bu listeye dahil olma yolunda ilk aşama başarıyla geçilmiştir. Bu noktada önemli olan bu sürecin başlatılması ve başarıyla sonlandırılmasıdır. Bu süreç uzun soluklu, paylaşımcı, şeffaf, disiplinli ve zorlu bir süreçtir. Sürecin nihai olarak (yani Asil Liste’ye girilmesi) tamamlanması ise yöreye ve yöre vatandaşlarına katma değer yaratacaktır. Daha çok turistin Ayvalık’a gelmesi, yeni turistik yatırımların ve yöresel istihdamın artmasını sağlayacaktır. Günümüzde Türk turizminde bir yöresel kalkınma projesi olarak yerel yönetimlerin sahiplendiği ve ciddi çaba sarf ettiği UNESCO sürecine Ayvalık da dahil olmuştur. Bu sürecin olumlu sonlanması ancak yörede yaşayan yerel halkın, kamu kurumlarının ve yerel STK’ların katkısı ve birlikteliğiyle gerçekleşecektir. Sürecin olumlu sonuçlanması yörenin marka kent olmasını ve uluslararası turizm pazarında daha fazla görünmesini sağlayacaktır. Bu, bölgeye daha fazla yerli ve yabancı turistin gelmesi ve ortak kültürel mirasın paylaşılması anlamına gelmektedir. Bu noktada da dikkat edilmesi gereken en önemli husus yörenin taşıma kapasitesinin zorlanmamasıdır. Bu çerçevede bu çalışmayı somut bir proje olarak önümüze koyan ve her anlamda destek veren Başkan Rahmi Gençer’e ve emeği geçenlere başta Prof. Dr. Neriman Şahin Güçhan, Gül Gürsoy ve Yalın Tüzmen olmak üzere teşekkür ediyoruz. Her şey güzel, yaşanabilir, temiz, tarihi dokusuyla korunan ve öne çıkan Ayvalık için...

Arıtmadan Sarımsaklı yoluna, haşerelerle mücadeleden çukurları kapatılmayan yollara, doğal gaz konusundan sokak hayvanlarına kadar tüm konulara dikkat çekti

RAHMİ GENÇER BÜYÜKŞEHİR MECLİSİ’NDE AYVALIK’IN SORUNLARINI ANLATTI

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin Nisan ayı Meclis toplantısında söz alarak, Ayvalık’ın sorunlarına ilişkin ayrıntılı bilgi aktardı. Sözlerine, BASKİ’nin sorumluluğunda olan arıtmaların uzun bir süredir çalışmadığını belirterek başlayan Gençer şu görüşleri dile getirdi:

-Ayvalık arıtması çalışmıyor ve bu yüzden kanalizasyon arıtılmadan denize boşalıyor. Aynı şekilde Altınova’daki arıtma da çalışmadığı için kanalizasyon Uzun Göl’e akıyor. Yaşanan durum gerçekten çok kötü. -Sarımsaklı yolumuz yapılıyor, bunun için teşekkür ediyorum. Ancak iki haftadır bu yolu kullanamıyoruz. Sezon hazırlığımız var ve şu an esnafımız İzmir-Çanakkale yolunu kullandığı için ciddi sıkıntı çekiyor. Bu yolun bir an önce açılmasını talep ediyorum. -Sivrisinek ve haşerelerle mücadeleye, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da geç başlandı. Başkanımız Sayın Edip Uğur’un, bu konuda ciddi paralar harcadığını biliyoruz. Yüklenici firmalardan hizmet alamadığımızı belirtmek istiyorum. -Kanalizasyon ve su arızaları sonucu yedi-sekiz aydır çukurları kapanmayan yollarımız var. Asfalt, parke, granit taşların hepsinde de büyük sıkıntılar yaşanıyor. BASKİ’ye defalarca yazılı ve sözlü bildirimlerde bulunduk. Ancak çözüm alamadık. Alt yapı hizmetleri sonucunda doğacak aksaklıkları yine BASKİ çözüme kavuşturmalıdır. -Biliyorsunuz, Balıkesir’in birçok ilçesine olduğu gibi, “Ayvalık’a da doğal gaz geliyor” diye bir yazı geldi. Biz de Meclis kararı alarak gelmesini istedik. Ancak açıklanan listede Ayvalık’a yer verilmedi. Ayvalık halkı adına neden listeden çıkarıldığımızı burada sormak istiyorum. -Biz Ayvalık’ta, köpek bakım çiftliğimizde beş yüz köpek bakıyoruz. Çevre ilçelerden de bize bırakıldığı için sokaklarımızda çok fazla köpeğimiz var. Barınaktakilerin değilse bile, sokaktakilerin bir kısmını almanızı talep ediyorum.

29


ATÖLYELERDEN ‘Atölyelerden’ bölümümüzde bu kez ressam, seramik sanatçısı Türkan Gündoğdular’ı konuk ediyoruz. Macaron’daki atölyesinde buluştuğumuz Gündoğdular’la hayatı, sanatı ve Ayvalık’ı konuştuk.

CAMLI KAHVE’Yİ, MOR SALKIMI, EVİMİ, SOKAĞIMI, KISACASI MACARON’U TÜM RENKLERİYLE AMA NAİF ÇİZGİLERLE TUVALİME AKTARACAĞIM

GÜLBENİZ ŞENTAY

T

Bir hayli ünlenmiştim. Bu kez fotoroman çevirmemi istediler. Günaydın Gazetesi’nin Saklambaç ekinde yayınlanan fotoromanlar sayesinde sinema, tiyatro gibi sanat çevrelerinden epeyce dost edinmiştim. Atıf Yılmaz beni çok sever ve korurdu. Yaşım küçüktü ama Tarık Akan’lar, Rutkay Aziz’lerin olduğu ortamlarda sohbetlere katılmama izin verirdi. Hepsinden o kadar çok şey öğrendim ki!

ürkan Gündoğdular,1954 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş. İlkokulu Gölcük’te okumuş. Deniz astsubayı olan babası çocukluğundan beri resim yapmayı seven Türkan’ın en büyük destekçisi olmuş. Fenerbahçe Lisesi’ni bitirdiği yıl yine babasının yüreklendirmesiyle İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü sınavlarına girmiş ve kazanmış.

-Akademi’de Devrim Erbil, Şadan Bezeyiş, Alaaddin Aksoy, Mehmet Güleryüz, Mehmet Aksoy gibi muhteşem hocalarım oldu. Bu anlamda çok zengin ve mutlu bir genç kızdım. Ancak annemle babam evliliklerini yürütemeyip ayrılınca benim için de sıkıntılı günler başladı. İkinci sınıftayken evin bütçesine katkı sağlamak için çalışma hayatına atılmam gerekti. Hayli masraflı ve devam zorunluluğu olan bir okulun öğrencisiydim. Tuval, boya giderlerini karşılamam bile artık imkânsızdı. Kısacası Akademi’yi bıraktım. Okulu bitirememek hâlâ içimde bir ukdedir ama hocalarım sayesinde büyük bir travma yaşamadım sayılır. Çünkü her fırsatta okula geliyor, derslere katılıyor, atölyelerde çalışabiliyordum. Hocalarım beni çok severdi. Mehmet Aksoy, yaşamımdaki en önemli kişiliktir. Onun gibi şimdi adını sayamayacağım pek çok hoca bana ellerinden gelen desteği verdi. Hatta bir ara heykel çalışmaya bile başladım. Kısacası Akademi’den hiç kopmadım. Sadece diplomam eksikti. Ama gereken profesyonel eğitimi, üstelik en iyi hocalardan almıştım. Bundan daha büyük bir şans düşünemiyorum. Varsın diploma da eksik olsun! Çünkü yeterli birikime, donanıma sahip olduğumu biliyorum. Ancak ukala değilim. “Ben büyük bir ressamım, seramikçiyim!” gibi cümleler asla

30

VAN GOGH’A HAYRANIM, MODIGLIANI İSE ‘HAYATIMIN RESSAMI!’ Sonra her genç kız gibi evlenmiş Gündoğdular. Bir oğlu olmuş. Ne var ki, eşiyle anlaşamamış ve boşanmışlar.

kurmam. Haddimi bilerek sanatımla uğraşıyorum. Gündoğdular, yeteneği ve akademide gördüğü eğitim sayesinde stilist olarak çalışmış. İşinde iyiymiş. O yıllarda çizdiği bir elbise için aldığı para, Bağdat Caddesi’nde bir daire fiyatına eşitmiş. Ayrıca çok güzel bir kızmış. Moda dünyası çizim yeteneğinin ardından onun güzelliğini de keşfetmiş ve böylece modellik süreci başlamış. Televizyonun hayatımıza girmesiyle birlikte Türkiye’de reklam sektörü yeni bir boyuta geçince, yabancı kadın mankenlerin boy gösterdiği reklamlarda ilk defa bir Türk kızı, Türkan Gündoğdular rol almış ve adeta yıldızlaşmış. -On dokuz yaşındaydım. Televizyonun siyah-beyaz olduğu yıllardı. Reklam filmi teklifi gelince sevindim elbette... İlk çektiğimiz film, Halıflex reklamıydı. Onu diğerleri izledi.

-Oğlumu büyütünceye kadar çalışmaya ara verdim. Sıkıntılı bir süreçti ama başardım. 1994 yılında sanat çevrelerinde neredeyse herkesin tanıdığı, ‘eski tüfek’ Nevzat Metin, Kadıköy Akmar Pasajı’ndaki galerisini işletmemi önerdi. Kabul ettim. Birlikte on yıl çalıştık. Onun sayesinde kendimi buldum. Hocalara asistanlık yapmamın önünü açan da odur. Çok özel insanlar tanıdım bu arada... 1950’lerin öncü kadın ressamı Leyla Gamsız başta olmak üzere hemen bütün hocaların kitaplarını yazdım. Bütün günüm hocaların evlerinde geçiyor, onlar da bana kitaplarının önsözlerinde katkılarım için teşekkür ediyorlardı. Nevzat Metin’den sonra Asmalımescit’te kendi galerimi açtım. Orada ses getiren sergiler düzenledim. Derken Cezayir Sokağı projesi hayata geçti. Sokağın galerisinin işletmesini aldım. Galeri önünde öylesine uzun kuyruklar oluşurdu ki gözlerim yaşarırdı. Ancak ustaların eserlerine biçtikleri değer, insanların alım güçlerinin çok üstündeydi. Satış yapamıyorduk. Doğal olarak galeri uzun ömürlü olmadı ve kapandı.


Tekrar Asmalımescit’e döndüm. Türkan Gündoğdular stilistlikten galeri işletmeciliğine pek çok işle uğraşırken bir yandan da hep resim yapmış, eli hiç boş durmamış. -İlk kişisel sergimi Cezayir Sokağı’nda açmıştım. Heykeltıraş Engin Yontunç ile çalışmaya başlayınca o bana zaten aşina olduğum seramiği öğretti ve ben toprağa aşık oldum. Engin hoca verici bir insandır. Seramikle haşır-neşir olurken bir de baktım ki, birlikte döküm yapıyoruz. Artık bütün zamanımı onun yanında yeni şeyler öğrenerek, deneyerek geçiriyordum. Sergilerimin yeni adresi de hocanın atölyesiydi. Naif resimler yapan Gündoğdular, Van Gogh’a hayran olduğunu, “Hayatımın ressamı” diye nitelediği Modigliani’ye ise adeta taptığını söylüyor. -Ancak beni en etkileyen isim Mehmet Pesen’dir. Mehmet Pesen’in üzerimde çok emeği vardır. Hocamın resimlerine de kişiliğine de bayılırım. Farkında olmadan onu taklit ettiğimde hep bana kızar, “Kendin ol! Beni taklit etme!” derdi. Gerek resimlerimde

gerek ise terrakotalarımda (pişmiş kil) canlı renkler kullanmayı seviyorum. Bana göre bütün renkler cıvıl cıvıl olmalı, insanın içini ısıtmalı, aydınlatmalı, yaşam sevinci vermeli. Koyu, iç karartıcı renklerden hoşlanmıyorum. Çocukluğumdan beri böyle bu... Bazen “Biraz pastelleş!” diyenler oluyor. Terrakotalarda deniyorum ama aralarına illa ki ‘cart’ diye bir kırmızıyı koyuveriyorum. Elimde değil! AYVALIK’TA HER YERDE ATÖLYELER VAR VE ADIM BAŞI SANATLA UĞRAŞAN BİRİNE RASTLIYORSUNUZ. KENTİ ZENGİNLEŞTİREN, GÜZELLEŞTİREN BU ORTAM HOŞUMA GİDİYOR Resim yaparken akrilik boyaları tercih eden Gündoğdular seramiklerinde de hep aynı boyaları kullanmış. -İlk defa bu yıl sırlamaya geçtim. Çok daha mükemmel sonuçlar aldığım için sırlamaya devam edeceğim. Seramik çalışırken kırmızı çamur kullanıyorum. Açarak tabaka haline getirdiğim hamurun üzerine rölyef çalışıyorum. On gün kadar kurumaya bıraktığım tabakayı önce fırınlıyorum. Fırından çıktıktan sonra sırlı boyayla boyayıp

yeniden fırınlıyorum. Bir tabakanın boyanması en az üç günümü alıyor. Genelde hep terrakotalar yapıyorum ancak bu yıl sanırım farklı objeler de çalışacağım. Sanatçının Ayvalık’a yerleşme nedenini merak ediyoruz... -Ayvalık’a gelmeden önce Asmalımescit’teki galerimde sergiler düzenlemeyi sürdürüyordum. Fakat çok yorgundum. İşim gereği bohem bir çevrem vardı ve bu yaşam tarzı beni hayli yıpratıyordu. Oğlum öğrenim görmek üzere Amerika’ya gidince beni İstanbul’a bağlayan hiçbir şey kalmadı. 2013 yılında kalktım, Ayvalık’a geldim. Bir gün içinde evimi tuttum. Eşyalarımı İstanbul’dan getirdim. Uyumlu bir insanım. Bu nedenle Ayvalık’a hemen alıştım, benimsedim. İlk bir yıl ziyaretime gelen arkadaşlarımı ağırlamakla ve Ayvalık’ta bir çevre edinmekle geçti. Sonra Naile Cimit’in atölyesinde çalışmaya başladım. Seramiklerimi orada yaptım. Ardından da Little Buddhart’da Ayvalık’taki ilk sergimi açtım. Bu süreçte pek çok dost edindim. Özellikle Zafer Beşirik’in bana desteği büyüktür. Kısacası dostlarım sayesinde bugünlere geldim. Ayvalık’ı da dostlarımı da çok seviyorum.


Türkan Gündoğdular Ayvalık’ı çok sevmesine rağmen bugüne kadar hiç Ayvalık resmi yapmamış. -Tanıdığım herkes Ayvalık’ı resimlediği için Ayvalık resmi çizmekten özellikle kaçındım. Ancak bu hiç yapmayacağım anlamına gelmez. Bir gün mutlaka yapacağım. Öncelikle kendi mahallemi tuvale yansıtacağım sanırım. Camlı Kahve’yi, mor salkımı, evimi, sokağımı, kısacası Macaron’u tüm renkleriyle ama naif çizgilerle aktaracağım. Çünkü mahallemi çok seviyorum. İnanılmaz güzel insanlar yaşıyor burada. Her derdime koşuyorlar. Annemin yürüyemediğini bildikleri için onu taşımama yardım ediyorlar. Belim ağrıdığında suyumu içeri onlar getiriyorlar. Onların sayesinde gerçekten mutlu ve huzurluyum. Hepsine müteşekkirim. BENCE ÜRETİLEN HER ŞEY ASIL DEĞERİNİ ONU PAYLAŞTIĞINIZDA BULUR Usta sanatçıların Ayvalık’ta sergiler açmalarını bekleyen Gündoğdular, “Bunlar Ayvalık’ın tanıtımına katkı sağlayacak prestij sergileri olmalı ve eserler fahiş etiketler taşımamalı” diyor. -Terrakotalara müthiş emek veriyorum. Fakat yaşadığım yerdeki insanların alım gücünü biliyorum. O nedenle de İstanbul fiyatlarıyla çalışmıyorum. Sırf her

İki-üç ay emek verdiğim bir resmi beş yüz liraya satıyorum. Çünkü bence üretilen her şey asıl değerini onu paylaştığınızda bulur. O nedenle satın alınamayacak resimler, seramikler yapmak bana göre değil. 32

eve girebilmek adına seramiklerime üç yüz-üç yüz elli lira gibi bir değer biçiyorum. İki-üç ay emek verdiğim bir resmi beş yüz liraya satıyorum. Çünkü bence üretilen her şey asıl değerini onu paylaştığınızda bulur. O nedenle satın alınamayacak resimler, seramikler yapmak bana göre değil. Yoğun bir şekilde Mayıs ayındaki sergisine hazırlanan Türkan Gündoğdular’ın Ayvalık’ta gerçekleştirmek istediği bir sergi daha var. -İlk Atatürk heykellerini yapan Kenan Yontunç’un oğlu heykeltraş Engin Yontunç’la uzun süre çalıştığımı söylemiştim. Galerisinin işletmesini de olduğu gibi bana bırakmıştı. Hoca bir gün, “Atatürk vefat ettiğinde babamın Ata’nın yüzünden aldığı mask bende Türkan!” dedi. Çok heyecanlanmıştım. Maskı görmek istedim. Hoca da getirdi. Muhafazasını açtığımda ağlamaya başladım. Tam ölüm haliydi. Bir süre gözlerimi Ata’mızın küçülmüş yüzünden ayıramadım. Dayanılır gibi değildi. Zaten Engin Hoca da babasının maskı alırken baygınlık geçirdiğini anlattı. O an maskı sergilemeye karar verdim. En uygun mekân Atatürk’ün Kulübü olan Moda Deniz Kulübü’ydü. Yetkililerle görüştüm ve sergiyi açtık. O sergiye gelip de göz yaşlarına hakim olabilen kimseye rastlamadım. On beş gün açık kaldı sergi… Ben Ayvalıklıların Atatürk’ü nasıl sevdiklerini biliyorum. Ve istiyorum ki Atamızın maskı Ayvalık halkıyla da buluşsun. Bu projeyi Belediye Başkanımız Rahmi Gençer’in de yürekten destekleyeceğine inanıyorum. Tabii bunun için önce Kenan Yontunç’tan izin almam gerekiyor. Eğer onun olurunu alabilirsem, Orhan Peker Sanat Galerisi’nde maskı sergileyebiliriz diye düşünüyorum. Umarım hoca izin verir! Türkan Gündoğdular’la yaptığımız söyleşiyi onun içtenlikli cümleleriyle noktalıyoruz. -Ayvalık’ta resimlerimi, seramiklerimi seven ciddi bir kitle var. Beğenilmek, takdir edilmek çok güzel, çok hoş bir duygu. Bu nedenle hem Ayvalık’a hem hep yanımda olan dostlarıma ve beni ‘onore eden’ Ayda Bir Ayvalık’a çok teşekkür ediyorum.


HATIRA DEFTERİ Ayvalık’ta uzun yıllar avukatlık yapan ve belli bir yaşın üstündeki eski Ayvalıklıların yakından tanıdığı Ahmet Rifat Akay, bir zamanlar Ahmet Yorulmaz’ın çıkardığı haftalık ‘Türk Dünyası’ gazetesine kentin sorunlarını yansıtan makaleleriyle katkıda bulunmuş. Bundan yaklaşık 56 yıl önce yayınlanan aşağıdaki yazısı, Ayvalık’ta o günlerde yaşanan ve bazıları hâlâ gündemdeki yerini koruyan olumsuzlukları açık yüreklilikle dile getirmesi bakımından oldukça ilginç...

S

BU ŞEHRİ BENİMSEYELİM!

ahillerinin dantellediği mavilikleri, insana adeta istenerek kondurulmuş hissini veren yemyeşil adaları, çevresini dolayan çamları, emsalsiz denizi ve havasıyla gelecek günlerin ‘turistik şehri’ olmaya namzet Ege’nin şirin beldesi Ayvalık, geçen yılların ihmali bir yana, son birkaç yıl içinde kendine has müstesna Ahmet Rifat Akay varlığını yavaş yavaş duyurmaya başlamıştır. Kıyılarının şekillendirdiği koylarının yanında, çam ağaçlarının desenlediği tepeleriyle denizi ve güneşi dahi başka olan bu şirin köşenin bütününe gösterilmesi gereken ihtimam inkilaptan evvelki günlerde esirgenmiş ve şehir adeta kendi haline terk edilmişti. Bütün halinde değerlendirilmesi icap eden ve bir bakıma Beledi hizmetleri sayılan faaliyetlerin evvelce partizan mülahazalarla bazı kısımlara hasredilmesi, şehrin bakıma muhtaç bölgelerinin harabiyetine sebep olmuştur. Tabiatın esirgemeyerek bol bol ihsan ettiği güzellikleri yanında mahalle aralarının perişan hali; yer yer yıkılıp kim bilir ne vakitten beri kaldırılamayan moloz yığınlarının çirkin manzarası, muhtelif ve pis suların bir mecra bulamaması sebebiyle yazın ve kışın husule getirdiği birikintileri ve bunların neşrettiği nahoş kokuları bugüne kadar iki zıt hususiyet halinde devam edegelmiştir. HER ŞEYDEN EVVEL BU ŞEHRİN SAKİNLERİYİZ. AMMA DIŞARIDAN GELECEKLER İÇİN EV SAHİBİ MEVKİİNDE OLDUĞUMUZU UNUTMAYALIM Şehir kuruluşu itibariyle kanalizasyona müsait değilse de, şehir suyunun mevcudiyeti bir nimet sayılmak lazım gelir. Muayyen günlerde muayyen kısımların su ile yıkanması, bu mahzuru izale için kâfi bir vasıtadır. Moloz ve emsalinin sahibi tarafından kaldırılması,

evvel emirde vatandaşa düşen bir vazifedir. Bununla beraber Belediye Sağlık ve Zabıta Talimatnamesi’nin hassasiyetle tatbiki lazımdır. Evvelce açılan Hükümet Caddesi ile Sağlık Merkezi’ne kadar olan kısmının henüz oturmadan ve ehil olmadığını sandığımız kimseler tarafından gelişi-güzel döşenmesi, o tarihlerde düşünülmesi icap eden bir konu olmakla beraber, yapılanı olduğu gibi bırakmak ve bu kısma vasıtaların park yapmasına yasak olduğu halde göz yumulması aynı ehemmiyette bir mevzudur. Yer yer çöken mahallelerin süratle tamiri, dikilip alakasızlıktan bir kısmı kuruyan fidanların yeniden ihyası ve devamlı bakımı caddenin beklediği sadece birkaç hayatiyettir. Belediyemizden beklediğimiz faaliyetleri yanında bizlerin de şehirli olarak karınca-kaderince de olsa bir şeyler yapmamız, yardımcı olmamız gerek. Her şeyden evvel bu şehrin sakinleriyiz. Amma dışarıdan gelecekler için ev sahibi mevkiinde olduğumuzu unutmayalım.

Ağaçlandırma seferberliğine başlandığı şu günlerde, ilçemizi de düşünmenin tam sırasıdır. Şehrin sırtını dayadığı tepelerine dikilerek ayrı bir manzara veren çam ağaçlarının kuruyanlarının yerine ve boş kısımlarına yenilerini dikmek... 33


Ayvalık'a Bakarken TAYLAN KÖKEN

Sural Çiftliği

A

yvalıklıların tarifiyle Eski Altınova Yolu üzerinde zeytinliklerin arasında, Ayvalık-Altınova sınırında büyük bir çiftlik bulunuyor. Birçok dizide, sinema filminde ve belgeselde plato olarak kullanılan bu çiftlik Girit mübadili Sural ailesine ait. Bu yazıda kısaca Sural ailesinden ve çiftliğinden bahsedeceğiz.

etmeden Ayvalık’a geri dönmeyecektir. İstanbul’da kamyon ve taksi şoförlüğü yapar, gemilerle uzak ülkelere gider hatta bir ara Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde masa başı görevde dahi bulunur.

Kemal Sural, Hilmiye (Böleç) Hanım’la evlenir. Hilmiye Hanım da Girit Hanyalıdır. Önce kızları Nilay Sural (Pekser) dünyaya gelir. Kemal Sural, Sural Ailesi’nin hikâyesi Girit Resmo’da Salih Sural, çiftliğin kendine ilk oğlu doğmadan önce babasının vefat başlamaktadır. Resmo’nun merkezinde ait bölümünde altyapı etmesi üzerine büyük oğluna Salih adını manifatura dükkânı bulunan Salih (Sural) eksikliklerini yaz gelmeden koyar. Sonra Nilsen Sural (Taş) ve Ali Bey sadece bu işle uğraşmaz. Aynı tamamlamayı düşünüyor. Sural dünyaya gelir. Babası vefat edince zamanda zeytincilik yapmaktadır ve geniş Bunlar giderilince dostlarına, Ayvalık’a gelen Kemal Sural 44 yaşında arazileri işlemektedir. Salih Bey vakti yakın çevresine talep olduğu vefat eder. Evin büyük oğlu Salih Sural gelince Girit’te Hamide (Çiçek) Hanım’la takdirde Kır Düğünü yapmak ilk-orta-lise eğitimini Ayvalık’ta tamamlar. evlenir. Tam mübadele öncesi bir erkek isteyenler için mekânlarını Üniversiteyi kazanmasına rağmen aile çocukları dünyaya gelir. Kurtuluş Savaşı’nın açacaklar. Sural Çiftliği eski işleriyle ilgilenmek için eğitim hayatına da etkisiyle Mustafa Kemal Paşa’dan bir mekân, tarihi bir mekân. son verir. Askerlik öncesi ailesiyle birlikte esinlenerek çocuğun adını Mustafa Çiftliğin her gün bir çivisi ‘Kemoş Bebe’ mağazasını açar. 10 yıl Kemal koyarlar. 1923 yılında anne ve düşüyor. Eğer eğilip o çiviyi boyunca bu mağazada bebekler için oğlu çok sağlıklı olmasına rağmen eve alıp yerine çakmazsanız çiftlik oyuncak ve giyim eşyalarının ticareti gelen hemşireler Hamide Hanım’a bir iğne yok olup gider. Sural Ailesi’nin yapılacaktır. yaparlar. Bu iğne Hamide Hanım’da aşırı yaşamları çiftlikle bir bütünlük kanamaya sebep olur ve hayatını kaybeder. Salih Sural, çiftliği paylaştığı küçük kardeşi oluşturmuş. Çocukları ve Mübadele zamanı geldiğinde Sural ailesi Ali Sural gibi müzikle ilgilenmektedir. torunlarının bu bütünlüğe dört kız üç erkek kardeş olarak Ayvalık’a Darbuka ile başladığı müzik hayatı sahip çıkmalarını umuyoruz. göç ederler. Kendilerine, geride bırakmış günümüzde bateri ve diğer vurmalı Bu sayede, bu değerli mekân oldukları varlıklarına eşdeğerde araziler ve çalgılarla devam ediyor. Halen Ayvalık’ta gelecek kuşaklara ulaşacaktır. Ayvalık’ta bir ev verilir. haftada iki gece birkaç değişik orkestra ile birlikte sahne alıyor. Bir zamanlar Salih Sural kısa zamanda zeytin-zeytinyağıkurmuş oldukları orkestra ‘Kardaşlar’ sabun ticaretine başlar. Adresi belli olsun (1973-1988) adıyla Ayvalık eğlence hayatındaydı. Orkestrada diye Ayvalık merkezinde bir manifatura dükkânı açar. Oğlu rahmetli Cihat Geçermiş (basgitar), rahmetli Ferdal Karaer Kemal Sural ise ilkokulu Ayvalık’ta bitirdikten sonra ortaokul (org), Hasan Yurtcan (solo gitar), Cihat Altınöz (solo gitar) ve lise eğitimi için İstanbul’a geçer. Haydarpaşa Lisesi’nde çalmaktaydı. Kardaşlar, bazı günler yine bir araya gelerek eğitimini tamamlar. Kemal Sural, babasının varlığına rağmen konser veriyorlar. kendi ekmeğini taştan çıkaran bir oğul olacak, babası vefat

34


Hazım Ağa Çiftliği Salih ve Ali Sural’ların sahibi olduğu çiftlik, burada bulunan bir tabelaya göre 1899 yılında bir Rum tarafından inşa edilmiştir. Ailenin büyüğü olan dede Salih Sural çiftliği Altınova yerlilerinden Hazım Ağa’dan satın alır. 300 dönüm arazinin ortasına kurulu olan çiftlik uzun yıllardan bu yana Sural ailesinin elindedir ve satmayı da asla düşünmüyorlar. Aile bir takım arazileri ellerinden çıkarsa ve çiftlik iki kardeş tarafından paylaşılsa dahi halen bir bütün olarak işlevini sürdürüyor. Çiftlik arazisi içinde tarlalar ve zeytinlikler var. Aile bu alanları düzenli olarak işlemeye devam ediyor.

Yıl 1941... İki yakın dost Kemal Sural ve Saki Sal, İstanbul Galatasaray’da...

Film platosu olarak Sural Çiftliği Sural Çiftliği’nin en büyük özelliği orijinalliğini bugüne kadar korumuş olmasıdır. Aile buna çok önem veriyor. Bu yüzden çiftlik, tarihi dönem filmlerinde plato olarak kullanılıyor. Film yapımcıları bölgede birçok çiftliği dolaşmış ve “Acaba başka bir mekân var mı?” diye aramış ama bulamamışlar. Bu yüzden Sural Çiftliği doğal haliyle günümüze dek kalan tek mekân olarak düşünülebilir. Çiftlik sinema filmi, televizyon dizisi, belgesel ve kısa film çalışmaları çerçevesinde yaklaşık 18-19 proje için kullanılmış. Sural Ailesi bile “Hangi projeler?” diye sorduğumuzda isimlerini bir çırpıda sayamıyor. Çiftliğin ilk tanınması Avşar Film'den Şükrü Avşar’ın çiftliğe gelmesiyle başlayacaktır. Kurşun Yarası(1) dizisi için Ayvalık’a gelen şirket çekimler için bir çiftlik arar. Altınova civarında bulunan 3-4 çiftliğe giden film ekibi, özgünlüğünü korumayı başaran Sural Çiftliği’ni beğenecektir. Avşar Film çiftliğin dokusunu bozmadan buraya yatırım yaparak bazı mekânların da tadilatını gerçekleştirecektir. Özellikle binaların alt katlarındaki depolar ve ambarlar bu tadilatlarla yaşam odalarına çevrilecektir. Yapımcı Şükrü Avşar dizinin ardından, Çağan Irmak’ın yönetmenliğinde ‘Babam ve Oğlum’(2) filminin çekimlerinde ana mekân olarak yine Sural Çiftliği'ni kullanacaktır. Bu çalışma aynı zamanda ailenin en sevdiği yapım olacaktır. Salih Sural, Babam ve Oğlum’u defalarca izlediğini ve her defasında kaçırmış olduğu ayrıntıları yakalamanın büyük bir keyif olduğunu söylemektedir. Sural Çiftliği, Babam ve Oğlum filminden sonra tüm Türkiye’nin tanıdığı bir mekân olacaktır. Ayvalık’a, Dikili’ye, Altınova’ya gelen turistler otobüs kiralayarak çiftliği ziyaret etmeye başlayacaklardır. Sural Ailesi de gelen her misafire gereken ilgiyi ve özeni gösterecektir. Çiftliğin kapıları gibi

ailenin gönül kapıları da herkese açık... Film yapımcıları bu sıcaklığı hissettikleri için Sural Çiftliği’ni tercih ediyorlar. Hatta bu yapımlarda görev alan oyuncular Ayvalık’a geldiklerinde mutlaka çiftliğe uğramayı sürdürüyorlar. Sural Çiftliğinde çekimi yapılan diziler şunlar: ‘Her Şeye Rağmen’ (2011), ‘Zeytin Tepesi’ (2014), ‘Şeref Meselesi’ (2014-2015), ‘Familya’ (2016), Son Destan’ (2016)... Filmlere gelince: ‘Ulak’ (2008), ‘Ay Büyürken Uyuyamam’ (2011), ‘Ali Kundilli-2’ (2016). Sural Ailesi’nin sadece çiftlikleri değil, Çamlık’taki evleri de uzun zamandır film ve dizi sektörüne hizmet vermektedir. Bu alımlı Çamlık evindeki filmlerin bazılarını kısaca analım: ‘Hayat Sevince Güzel’ (1971), ‘Kısrak’ (1986), ‘Oğlum ve Ben’ (1993). Bir de dizi var: ‘Yol Arkadaşım’ (2008-2009). Dipnotlar: 1.Kurşun Yarası: 2003 yılı Avşar Film prodüksiyonu olan dizi ATV’de yayınlandı. Dizinin ilk sezonunda ‘Çökertme’ türküsünün Halil Efe’si, ikinci sezonundaysa bir Ege kasabasında yaratılan ‘Karapoşu’ namlı kahramanın hikâyesi işlendi. 2.Babam ve Oğlum: 2005 yılı Avşar Film yapımı olan film sessiz sedasız vizyona girdikten sonra 3,5 milyon seyirci toplayarak rekor kırdı. Filmin senaryosunu da Çağan Irmak yazmıştı. 12 Eylül darbesinde eşini kaybeden bir baba ölümcül hastalığa yakalanınca, oğlunun bakımı için terk ettiği baba çiftliğine geri dönmek zorunda kalır. Geçmişin hesaplaşması ve baba-oğul ilişkilerini irdeleyen ulusal ve uluslararası birçok ödül alan başarılı bir filmdir.

35


KEYİFLİ BULUŞMA MEKANLARI Gümrük Meydanı, sunduğu manzarayla Ayvalık’ın en özel noktalarından biridir. Boğucu yaz sıcaklarında bile nefes alır burası. Günümüzde büyük bir bölümü otopark ve oto yıkama alanı olarak kullanılan meydanda yer alan Cafe Le Petit, iç ve dış mekân estetiğiyle Gümrük Meydanı’nı güzelleştiren bir yer...

N

ORTAK PAYDASI OLAN İNSANLARIN BULUŞMA NOKTASI: CAFE LE PETIT

ostaljik ambiyansı, dinlendirici müzikleri, güler yüzlü servisiyle huzurlu bir ortam arayan okurlarımıza önerebileceğimiz Cafe Le Petit’nin genç sahibesi Öykü Şenhan, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo/Televizyon/ Sinema Bölümü mezunu. 2002 yılında reklam yazarı olarak çalışma hayatına atılan Şenhan, ilerleyen yıllarda ‘Ayvalıklı’ olmuş.

-Anne ve babam tatillerini Ayvalık’ta geçirirlerdi. Ben de onlarla gelir, bazen Midilli’ye gitmek için bu kafede oturur, motoru beklerdim. Yani kafenin müşterisiydim. O zamanlar başka bir adı vardı tabii. 2007 yılında devredileceğini duydum. İşigücü bıraktım ve Ayvalık’a geldim; kafeyi devraldım. Üç yıl kadar mekânı devraldığım haliyle yani kafe ve restoran olarak işlettim. Arkamızdaki dükkân da o zaman bize aitti. 2010 yılında tadilata girerken o dükkân ayrıldı ve küçüldük. Restoran kısmını kapatarak kafe ağırlıklı çalışmaya başladık. Tadilatla birlikte kafeye Öykü Şenhan’ın kişiliği, duygu dünyası ve hayatı algılayış biçimi yansımaya başlar. -Mekânı efektif kullanarak biraz daha ferahlattık. Her şey söküldü ve o sökülen malzemeleri ziyan etmeden ama yeni bir konseptle kafeyi yeniden inşa ettik. Örneğin duvarlardan, dolaplardan çıkan ahşabı tezgâha dönüştürdük. O süreçte Tulya Madra bana çok destek oldu. Yeni bir isim arayışına girdiğimizde reklamcı arkadaşlarımdan yardım istedim. Yaptıkları çalışmanın ardından, “Kafenin adı hem mekânın küçüklüğünü hem de senin Küçük Prens (Saint Exupery’nin ünlü

36

GÜLBENİZ ŞENTAY

eseri) sevgini yansıtacağı için ‘Le Petit’ olsun!” dediler. Küçük Prens’in yıldızını da bire bir logoya aktardılar. Bu isim küçülen mekânımıza da, karakterime de çok uygundu. Zira gerçekten Küçük Prens’i çok seviyordum. Üniversitede öğrenciyken değerli hocam Mehmet Sobacı’nın her dilde yayınlanan Küçük Prens kitaplarını topladığını öğrenmiştim. Slovakya’ya gittiğimde ona Küçük Prens’in Slovakçasını aldım. Hasılı, Türkiye’deki en büyük Küçük Prens koleksiyoneri olan hocama öykünerek ben de çok sevdiğim bu kitabın değişik dillerdeki baskılarını toplamaya başladım. Şu an iki yüze yakın kitabım var. Korunaklı bir kitaplığım olmadığı için şimdilik onları konuklarımla paylaşamıyorum ama çoğunu müşterilerimin hediye ettiği cüzdan, biblo gibi Küçük Prens’le ilgili yan ürünleri sergilediğim minik bir köşem var. Kafenin duvarlarını süsleyen 1950’li yılların efsane sinema oyuncularından Audrey Hepburn fotoğrafları elbette dikkatimizi çekiyor. Öykü Şenhan’a “Neden hep Audrey Hepburn? Bu fotoğrafların da bir öyküsü var mı? diye soruyoruz. -Ankara’dayken internet üzerinden eski dergileri bulup alıyordum. Dergilerde yer alan Audrey Hepburn fotoğraflarından beğendiklerimi ayırıp biriktiriyordum. Babam da onları benim için çerçeveletiyordu. Audrey Hepburn naif bir sanatçıydı. Ayrıca dünyada yaşanan acılara duyarsız kalamayan bir sanatçıydı. Çocukluğu sıkıntılar içinde geçtiği için açlık çeken çocukların yardımına koşan, Birleşmiş Milletler Gönül Elçisi olarak çalışan bir insandı. Bu yönü beni en az sanatçı kimliği


kadar etkilerdi. Kafemi açtığımda içeride beni yansıtan bir şeyler olsun istedim. Aklıma onun fotoğrafları geldi. Yani fotoğrafları duvarları süslemek amacıyla değil, Audrey Hepburn’ü insan olarak da sevdiğim ve yaşam felsefemiz örtüştüğü için astım. MÜŞTERİ PORTFÖYÜMÜZÜ GENELDE SESSİZ, SAKİN, HUZURLU BİR ORTAMDA KİTABINI, GAZETESİNİ OKUMAK YA DA BİLGİSAYARINI AÇIP ÇALIŞMAK İSTEYEN İNSANLAR OLUŞTURUYOR Cafe Le Petit gerçekten de adı gibi küçük ama şirin bir kafe. Öykü Şenhan, iç mekânda aynı anda yirmi üç kişiyi ağırlayabildiklerini söylüyor. -Dışarıda ise on beş kişiyi konuk edebiliyorum. Elemanım yok. Arada sırada eşimden yardım alıyorum ama genelde temizlikten mutfak hazırlıklarına, alışverişten faturaların yatırılmasına kadar her şeyi ben yapıyorum. Şunu da hemen belirtmeliyim ki bu işe girmeden önce yeme-içmeyle ilgili herhangi bir eğitim almadım. Her şeyi çok çalışarak, sürekli kendimi geliştirerek başardım. Yurt dışı dahil gittiğim her yerde neler yapıldığını, yapılanların nasıl sunulduğunu dikkatle izledim. Sanırım birikimlerim kafenin ruhunun görsel bir kimlik kazanmasında etkili oldu. Öykü Şenhan’dan Le Petit’nin kış aylarında sabah dokuz, akşam on dokuz saatleri arasında hizmet verdiğini, yazınsa saat yirmi üçe-yirmi dörde kadar servisin devam ettiğini öğreniyoruz. -Genelde müşteri portföyümüzü sessiz, sakin, huzurlu bir ortamda kitabını, gazetesini okumak ya da bilgisayarlarını açıp çalışmak isteyen insanlar oluşturuyor. İstanbul, Ankara, İzmir gibi illerimizdeki üniversitelerde okuyan Ayvalıklı gençlerin de tercih ettikleri bir mekân olduğumuzu söyleyebilirim. Yine Ayvalık’ta ikamet eden ve yeme-içme kültürüne sahip eğitimli insanlar müdavimlerimiz arasında. On yıldır gelen ve artık her birini tek tek tanıdığım Yunanlı turistler en sadık müşterilerim. Yaz aylarında özellikle İspanyol, Yeni Zelandalı ve Avustralyalı gruplar konuğum oluyor. İnternette görüp bizi merak edenlerin de uğrak yeri olduğumuzu belirtmeliyilim. Evet, ben yiyecek-içecek satıyorum ama önceliğim kafenin ruhuyla örtüşen; yani aynı dili konuşan, dünyayı benzer şekilde algılayan insanların bir araya gelmesini sağlamak. Bu anlamda Le Petit tek başınıza kafanızı dinleyebileceğiniz bir mekân olmanın yanı sıra dostlar arasında sıcak sohbetlerin yapıldığı, yeni dostlukların kurulabildiği bir ortama da sunuyor. Özetle ortak paydası olan insanların buluşma noktasıdır Le Petit. O nedenle burada masadan masaya konuşmalar olur, diyaloglar kurulur. Birbirini tanımayan insanların ortak dostları olduğu anlaşılır. Ya da izini kaybettikleri arkadaşlarıyla yıllar sonra burada karşılaşırlar. Böyle de bir misyonu oluştu Le Petit’nin, bu da beni elbette çok mutlu ediyor. Pazar hariç her sabah saat dokuzda kapılarını açan Le Petit’de konuklara neler ikram edildiğini, menünün spesiyallerini merak ediyoruz. -Arzu edenler kafemizde güne güzel bir kahvaltıyla başlayabilirler. Yöresel peynirler, bahçemin zeytinleri, zeytinyağı, ev yapımı reçeller, bal, tereyağı, ceviz, salatalık ve domatesten oluşan kahvaltı servisimiz gün

boyu sürer. Yani müşterilerim diledikleri saatte burada kahvaltı yapabilirler. Kahvaltıyı sipariş aldığım anda hazırlamaya başlarım. Her şeyi taze taze kesip çıkarırım. Dolapta önceden dilimlenmiş, doğranmış hiçbir şey bulundurmam. Belki bir yirmi dakika konuklarımı bekletirim ama bu onları üzmez. Tersine, kendileri için özel bir hazırlık yapılması hoşlarına gider. Klasik kahvaltı menüsü dışında müşterilerimize omlet çeşitleri, sahanda yumurta, lorlu kabaklı ya da lorlu patatesli sigara börekleri gibi alternatifler de sunabiliyorum. Ayrıca farklı talepleri olursa onları dikkate alıyorum. Örneğin bir sarılı dört yumurta istenirse, onu da yapıyorum. AROMALI, SAKIZLI TÜRK KAHVEMİZ HER DAİM TAZEDİR Kafenin menüsünde öğlen ve akşam saatleri için hafif atıştırmalıklar yer alıyor. -Karışık, kepekli/ton balıklı sandviçlerimiz, börek/ sosis ve peynirden oluşan tadımlık tabaklarımız, tatlıtuzlu kreplerimiz müşterilerimizin severek tükettikleri yiyeceklerin başında geliyor. Kurabiyelerime gelince… Onlar her gün vardır ve hep tazedir. Özellikle tarçınlı/ zencefilli kurabiyelerim çok ünlendi, aldı başını gitti. Ankara’ya, İstanbul’a kargoyla tarçınlı kurabiye gönderiyorum. Tabii yaz aylarında tepsi böreği, zeytinli, limonlu kek, elmalı tart, limonlu muffin, browni, tramisu gibi farklı tatlarla yiyecek listem daha bir çeşitleniyor, zenginleşiyor. Ayrıca alakart harici müşterimin canının çektiği bir şey olursa ve benim elimde de o malzemeler varsa hiç üşenmem, hemen

37


isteği yerine getiririm. Kafedeki her türlü yiyeceği kendim yaparım. Asla dışarıdan almam. Bazen konuklarım arasında mutfağa girenler de olur. Arzu ettiği şeyi birlikte hazırlarız. Yani aslında kafemi, içinde size hizmet eden birinin olduğu bir ev gibi düşünebilirsiniz. Çaydan kahveye pek çok içecek seçeneğinin sunulduğu Le Petit’de günlük gazeteleri gözden geçirip, hasır sepetlerin içindeki ev-dekorasyon ya da artık piyasada bulunmayan eski dergileri karıştırırken kafenin spesiyali elmalı, naneli ev yapımı limonataları keyifle yudumlayabilirsiniz. Ancak Öykü Şencan konuklarına mutlaka kahvelerinin tadına bakmalarını da öneriyor. -Kahvelerde her zaman en iyi kaliteyi kullanıyorum. Aromalı, sakızlı Türk kahvemiz her daim tazedir. Moka, kapuçino, latte gibi espresso bazlı bütün kahveler menümüzde yer alıyor. Bunların dışında farklı lezzetler arayanlara Brezilya, Kolombiya, Etiyopya, Kenya, Guatemala’nın dünyaca meşhur filtre kahvelerini denemelerini salık veririm. KAFENİN ‘HUZUR-ÖLÇER’ KEDİSİ TATİ UYANIP ETRAFI KOLAÇAN ETTİĞİNDE İNSANLARI HER ZAMANKİ GİBİ MUTLU-MESUT GÖRÜNCE YENİDEN UYKUYA DALIYOR Müşterilerinin Cafe Le Petit’de aldıkları hizmetlerin maddi anlamda bir karşılığının olduğunu söyleyen Şenhan’dan, fiyat politikalarını öğreniyoruz. -Fiyatlarımız bir çay bahçesine oranla pahalı ancak bir İstanbul, bir Alaçatı ya da Bodrum kadar yüksek değil. Ben kahve ve çayda içme suyu kullanıyorum. Espressoları yapay kremayla değil süt köpüğüyle

hazırlıyorum. Sıcak çikolatalarda yine sütü tercih ediyorum. Yani hem yiyecekler hem içeceklerde en iyi, en kaliteli ve en sağlıklı olanı tüketiyorum. Mekânın kirası gibi diğer giderler de göz önüne alındığında asla pahalı olmadığımızı düşünüyorum. Örneğin kıyıdaki kafelerde çay iki lira, bizde üç lira. Dünyada gezginlerin yakından izledikleri Tripadvisor, Foursquare gibi internet sitelerinde adı övgüyle anılan, takipçileri tarafından beş yıldızla ödüllendirilen Cafe Le Petit, pek çok işletme gibi Ayvalık’ın tanıtımına katkı sağlıyor. -Doğrusunu isterseniz ben Ayvalık’ın tanıtımı için özel bir çaba göstermiyorum. Sadece işimi hakkıyla yapıyorum. Evet, gelenler güler yüzümüzden, yedikleriiçtikleri her şeyin lezzetinden, servisin ve sunumun özeninden çok hoşnut kalıyorlar. Ancak en çok hijyen konusunda takdir topladığımı ve bu takdire de şaşırdığımı söylemek istiyorum. Az önce de dediğim gibi sadece her şeyi olması gerektiği gibi yapıyorum. Çünkü buradaki her şeyin temiz olmasından sorumluyum. Ancak hijyen konusuna hâlâ gereken titizlikle yaklaşıl(a)madığı için, sizin tutumunuz insanlara olağanüstü geliyor maalesef. Söyleşimiz bittiğinde başından beri gelene-gidene, tabak-çanak sesine aldırmadan yanımızdaki sandalyenin üzerinde mışıl mışıl uyuyan kafenin ‘huzurölçer’ kedisi Tati gözlerini açıyor, biraz da miskince esniyor. Sonra etrafı şöyle bir kolaçan ediyor. İnsanları her zamanki gibi mutlu-mesut görünce yeniden uykuya dalıyor. Biz de usulca toparlanıyor ve Öykü Şenhan’a güzel bir sezon dileyerek kafeden ayrılıyoruz.

KABAKLI/LORLU BÖREK MALZEMELER Üç yufka Yarım kilo yeşil kabak Yarım demet dereotu Yarım demet taze soğan 300-400 gram tatlı lor. Bir miktar karabiber

YAPILIŞI İyice yıkadığımız kabakları rendeledikten sonra su salmayacak hale gelene kadar sıkıyoruz. İnce ince doğradığımız dereotu, soğan, lor, karabiberden oluşan karışıma kabağı ekliyoruz. Biraz zeytinyağı ilave ederek iyice karıştırıyoruz. Hazırladığımız içi on altı eşit parçaya böldüğümüz yufkalara bolca koyup sarıyoruz. Su ile ağzını sıkıca kapatıp, kızgın yağda kızartıyoruz.

38


AYVALIK’IN İŞGALİ VE BELEDİYE ÇEŞMESİ PROTOKOLÜ/1

Prof. Dr. HALUK SELVİ

Sakarya Üniversitesi Tarih Bölümü

S

akarya Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Haluk Selvi’nin bu makalesi daha önce, TC Başbakanlık Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu tarafından yayınlanan ‘Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi (ATAM)’ın 51. sayısında yer aldı. Dergi, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde doğduğu siyasî, sosyo-ekonomik ve kültürel ortam ile Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişim sürecini bütün yönleriyle inceleyen özgün bilimsel makalelere yer veren akademik bir dergi. Prof. Dr. Haluk Selvi bu çalışmasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ayvalık’ın genel durumu, savaş sonunda Ayvalık’taki

Y

unanistan Venizelos’un liderliğinde İtilaf Devletleri safında Birinci Dünya Savaşı’na katılmış ve kendisine İngiltere tarafından Batı Anadolu toprakları vaad edilmişti. Savaş sonunda Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu İttifak Devletleri’nin mağlup olması Yunanistan’a bu tarihi emellerini gerçekleştirme fırsatını verdi. Venizelos Paris’teki barış konferansında İzmir, Ayvalık ve hinterlandının Yunanistan’a verileceğinden emindi(1). İngiltere’ye güvenen Yunanistan’ın Batı Anadolu’da asker çıkarabileceği iki merkez vardı. Bunlardan biri İzmir, diğeri de Rum nüfusunun çoğunlukta olduğu Ayvalık’tı. Ayvalık, Anadolu’nun Ege sahilindeki yerleşim yerlerinin İzmir’den sonra en büyük ve mamur olanıydı. Şehir ve köylerinde 1900 yılında 21.510 Rum yaşıyordu. Şehrin 1903 yılındaki toplam nüfusunun 23.309 olduğu düşünülürse bu tarihte Rumların %90 gibi büyük bir oranı teşkil ettiği görülür(2).1914 yılında Ayvalık’ta 31.445 Rum, 454 Türk bulunuyordu(3). Ayvalık bunun yanında ithalat ve ihracatın yapıldığı bir de limana sahipti. Ayvalık bu özellikleriyle, Yunanistan’ın, Anadolu’nun Ege kıyılarındaki cazibe alanlarından biriydi. Yunanistan burasını kendisine bir çıkış noktası olarak almış ve bölge Rumlarını her zaman kışkırtmıştı. Bu kışkırtma eylemi Birinci Dünya Savaşı’ndan önce başlamış ve İngilizler de bu eyleme katılmıştı(4). Bu propagandalar sonunda, Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz

gelişmeler, bölge Rumları üzerinde Yunan propagandası, Ayvalık’ın Yunanlılar tarafından işgali ve bu işgale karşı Osmanlı Hükümeti’nin gösterdiği direniş, bölgede bulunan Türk, İngiliz ve Yunan temsilcilerinin işgal hakkında yaptıkları görüşmeler ve sonuçları, Ayvalık ve Balıkesir halkının işgale gösterdiği tepkiler, Ayvalık’ta bulunan 172. Alay Komutanı Yarbay Ali (Çetinkaya) Bey’in faaliyetleri vb. konuları ele alıyor. Sayın Prof. Dr. Haluk Selvi’ye makalesini bizlerle paylaştığı için ‘Ayda Bir Ayvalık’ olarak teşekkür ederiz.

Rumlar, Osmanlı ordusuna karşı casusluk eyleminde bulunarak teşkilatlandılar. Bu faaliyetler bölgede karışıklıkların çıkmasına sebep oldu(5). Çıkan karışıklıklardan dolayı bölge Rumları da tehcire tâbi tutuldular. Fakat, Osmanlı Hükümeti Ayvalık’a gönderdiği telgraflarda Rumlara kesinlikle kötü muamelede bulunulmamasını emrediyordu(6).

Rumların en büyük propaganda aracı tehcirdi Ayvalık’ta tehcir farklı tarihlerde uygulandı. 1917 yılında Osmanlı Hükümeti Ayvalık Rumlarının Balıkesir, İzmir ve Bursa’ya dağıtılmasına karar verdi. Bunların malları muhafaza altına alınacaktı(7). Tehcir edilen Rumların dışında büyük bir kısmı da, Ayvalık karşısındaki adalara özellikle Midilli’ye kaçmışlardı. Bütün tedbirlere rağmen meydana gelen olaylar savaş sonunda propaganda vasıtası olarak Yunanlılar tarafından kullanılacaktı(8). 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanması Anadolu tarihi içerisinde önemli olayların başlamasına sebep olmuştur. Mütarekeyle birlikte Yunanistan ve Batı Anadolu’daki ayrıcalıklı Rumlar kendileri için uygun ortamın oluştuğuna inandılar. Çünkü Osmanlı Devleti savaştan yenik ayrılmıştı. Rumların en büyük propaganda aracı tehcirdi. Bütün Batı Anadolu şehirlerinde çoğunlukta olduklarını, fakat tehcirle birlikte nüfuslarının azaldığını bildiriyorlardı. Nüfus çoğunluğunu sağlayabilmek için adalardan Batı Anadolu sahiline Rumları çıkarıyorlardı.

39


Bunun yanında Osmanlı Hükümeti de tehcire tâbi Rum ve Ermenilerin eski yerlerine dönmelerini kabul etmiş ve mallarını iade etmişti(9). Bandırma’da bulunan 670 Rum memleketlerine, 965’i yaylı arabayla Ayvalık’a ve 61 nüfusu da trenle Bandırma tarikiyle Paşalimanı’na gönderilmiştir. Muhacir Rumlar kendilerine gösterilen kolaylıktan dolayı memnun kalmışlardı(10). 1919 Şubat ayında da İzmir’de bulunan Ayvalık Rumları’ndan 2.000’i 17. Kolordu Komutanı tarafından Ayvalık’a gönderildi(1).

İzmir ve Ayvalık’ta açılan Yunan Kızılhaç hastaneleri birer teşkilat merkezi haline getirilmişti Mütareke dönemi bütün Anadolu için olduğu kadar Ayvalık ve çevresi için de karışıklıkların, çete olaylarının cereyan ettiği bir dönem olmuştur. Özellikle Rum eşkıyalar köyleri basıyorlar ve Türkleri tamamen imha edeceklerini söylüyorlardı(12). Bu çete olayları sonunda Batı Anadolu’nun Rum nüfus oranı göz ardı edilmeyecek oranda artmıştı. Çetecilik eylemleri sahil güvenliğini ortadan kaldırıyor ve denizden gelen Rumlar karışıklıktan dolayı saklanabiliyorlardı(13). 1920 yılına kadar Ayvalık Körfezi mıntıkasında 120.000 kadar Rum nüfus toplanmıştı(14). Batı Anadolu’nun bu karışık durumuna Yunanistan’ın da katkısı oluyordu. Venizelos Batı Anadolu ve bütün karesi livası ile Bursa’nın Yunanistan’a ait olduğu propagandasını yapıyor ve bunu gerçekleştirmek için her yola başvuruyordu. Bu yollardan biri Batı Anadolu şehirlerine ‘Salib-i Ahmer’ kisvesi altında sokulmaktı. 17 Şubat 1919’da Ayvalık’a bir Yunan torpidosuyla Kızılhaç kurulu getirildi. Rum halkı, heyeti coşku ile karşıladı, “Zito Yunanistan!”, “Zito Venizelos!” naraları atıldı. Müslümanların fesleri yırtılarak onlara hakaret edildi. Çeşitli yerlere Yunan bayrakları asılmıştı. Ayvalık’ın hiçbir sıhhi heyete ihtiyacı yoktu, bu heyet siyasi bir emel için gelmişti. Heyet, Müslümanların evlerinin boşaltılmasını ve yerlerine Rumların yerleştirilmesini istedi. İsteklerini yapabilmek için Ayvalık halkından yirmi silahlı muhafız temin etmişlerdi(15). İlaçlarla birlikte sandıklar içinde silahlar getirilmişti, ayrıca cephane ve çeşitli askeri malzeme de şehre sokulmuştu. İzmir ve Ayvalık’ta açılan Yunan Kızılhaç hastaneleri birer teşkilat merkezi haline getirilmişti(16). 19 Şubat 1919’da Ayvalık’ta Rumlar gösteri yaptılar, hapishaneyi basarak 60 Rum tutukluyu serbest bıraktılar(17). Hükümet hapishanelerin boşaltılmasına ve asayişin bozulmasına karşı, jandarma sayısının arttırılması ve yeni tedbirlerin alınması ile çözüm arıyordu(18). Ayvalık ve çevresinde Rumlar her şeye karışma yetkisini kendilerinde görüyorlar, her türlü cinayeti ve katliamı yapmaktan çekinmiyorlardı. Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri Bey acz içerisindeydi ve Yunanlılarla birlikte çalışıyordu(19).

Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri Bey, Rum ve Yunan taraftarlığıyla tanınan İngiltere hükümetinin Ayvalık mümessili Hadkinson’un kontrolü altına girmişti Ayvalık Rumları bölgede karışıklık çıkarırken Venizelos da Paris’te Yunan isteklerini dile getiriyor ve kendilerine Ayvalık, Soma, Kırkağaç, Söke çizgisi içerisinde kalan

40

Ali Çetinkaya bölgenin verilmesini istiyordu. Dörtler Şûrası, 19 Mayıs 1919’da Yunan işgalinin hududunu İzmir sancağı ve Ayvalık kazası olarak belirledi(20). Venizelos 21 Mayıs 1919’da Rum göçmenlerinin İzmir Sancağı ile Ayvalık Kazası dahiline yerleştirilmeleri emrini verdi(21). 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali Ayvalık, Edremit ve Burhaniye kasabalarında ve Karesi sancağında derin bir endişe yarattı. Bu tarihte Karesi Mutasarrıflığı görevinde Hilmi Bey vardı(22). Ayvalık Kaymakamı (Yüzellilikler’den) Osman Bey, Ayvalık’ta 172. Alay Komutanı Yarbay Ali Bey (Çetinkaya) idi. Ayvalık’ta meydana gelen olaylar karşısında buranın işgal edilmek üzere olduğunu sezen Ali Bey, daha Birinci Dünya Savaşı sırasında Midilli’den yapılabilecek herhangi bir harekete karşı Ayvalık’ın doğusunda yapılmış olan tahkimatı tekrar tanzim ettirdi. Ayrıca, Ayvalık’ta sıkı yönetim ilan ederek sükun ve asayişi sağlamaya çalıştı. Alayın subay, er ve milis yaklaşık 500 mevcudu vardı. Ayvalık kasabası merkezindeki Rumların fazlalığından dolayı kasabanın sahilinde savunma tertibatı almaya imkân yoktu. Bu sebeple alay


kasabanın doğusundaki sırtlarda savunma için tertibat almıştı(23). İzmir’in işgalinden sonra Ayvalık Rumlarının faaliyetlerini arttırmaları Kaza Kaymakamı Osman Nuri Bey’i şaşırtmıştı. Elindeki kuvvetlerle asayişi sağlaması imkânsızdı(24). Osman Nuri Bey, aslen İzmirli olup Rum ve Yunan taraftarlığıyla tanınan İngiltere hükümetinin Ayvalık mümessili Hadkinson’un kontrolü altına girmişti. Osman Nuri Bey ve Hadkinson çevre nahiye ve köyleri gezmekte, Bolşeviklikten, İttihatçılıktan bahsetmekte ve yakında vuku bulacak bir işgale karşı sakin olmalarını ve silahlarını teslim etmelerini, bu şekilde İngiliz Hükümeti’nin himayesine mazhar olacaklarını beyan etmekteydiler(25).

26 Mayıs 1919 günü öğleden sonra saat birde bir İngiliz torpidosu Ayvalık Limanı’na geldi Ali Bey asayişi sağlamak ve herhangi bir işgale karşı koyabilmek için 24 Mayıs 1919’da XVII. Kolordu Komutanı Vekili Albay Bekir Sami Bey’e verdiği raporda, Yunan Kızılhaç heyetinin fırsat kollamakta olduğunu, alayın takviyeye ihtiyaç duyduğunu bildirerek yardım istiyordu(26). Bekir Sami Bey 28 Mayıs’ta verdiği cevapta, “Görülecek büyük işlere karşı elimizde pek az muvazzaf Türk kıtaatı mevcuttur. Muvafık bir cereyan vermekle muvaffak olduğumuz Ayvalık işgali meselesinde lüzum hissedeceğimiz icraatı mümkün olduğu kadar az zayiatla bilhassa milis kuvvetleriyle yapmanızı pek rica ederim” diyordu(27). Bunun üzerine Ali Bey çevre kasaba ve köylerden milis kuvvetler toplayarak bir direniş grubu oluşturmaya çalıştı(28). Milis kuvvetlerin oluşturulması, silah ve cephane sağlanmasında Eski Edremit Kaymakamı Köprülü Hamdi Bey, Hacı Tali Bey, Posta Müdürü Hacı Zihni Beyler de etkili oldular(29). Ali Bey Kazan Bucağı, Altınova, Araplar, Murateli, Gömeç, Burhaniye ve civar köylerden kısa zamanda 300 kişilik bir milis kuvvet oluşturdu. Bunlara eldeki fazla silah ve cephane dağıtıldı(30). Ayvalık’ta bu hazırlıklar sürdürülürken, 26 Mayıs 1919 günü öğleden sonra saat birde bir İngiliz torpidosu Ayvalık Limanı’na geldi. Bunun ardından bir Yunan torpidosuyla bir Yunan nakliye gemisi aynı mahalle geldiler. Bir Yunan nakliye gemisi Dalyan Boğazı haricine, diğeri de Gömeç karşısına geldi. Limana giren İngiliz torpidosuna Ayvalık Mümessili Hadkinson’la Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri giderek, torpidodaki İngiliz kumandanıyla görüştüler. Kısa bir süre sonra Kaymakam hükümet konağına, İngiliz Kaymakamı da doğruca Ali Bey’in karargâhına gitti. Hadkinson, asayişin muhafazası ile memurların vazifelerine devam etmelerini ve İngiliz torpidosundaki komutanın kendisini gemiye davet ettiğini bildirdi. Ali Bey bu çağrıya uymayarak yerine Binbaşı Tevfik Bey’i gönderdi(31). Tevfik Bey, İngiliz torpido komutanına şehre bir tecavüz vukuunda, kasabanın savunulacağını bildirdi. Bunun üzerine İngiliz torpido komutanı Osman Nuri Bey’e ve Binbaşı Tevfik Bey’e mütareke hükümlerine aykırı olarak gelen Yunan gemilerinin hemen limanı terk etmeleri doğrultusunda emir vereceğini, kendisinin Paris Barış Konferansı tarafından asayişi korumak için görevlendirildiğini bildirmişti(32). Gerçekten de Yunan gemileri akşam üstü limanı terk edip Midilli’ye gittiler(33).

DİPNOTLAR 1 Salahı Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, I, Ankara, 1987, s. 34-35. 2 Abdülmecit Mutaf, Salnamelerde Karesi Sancağı (1847 -1922). Balıkesir, 1995, s. 23, 25. 3 Bayram Bayraktar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Ayvalık Tarihi, Ankara, 1998, s. 34. 4 İngiltere’nin Ayvalık Viskonsolosu Ayopolis’in çalışmaları hakkında bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA.) Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi (DH.ŞFR.) 44/54. 5 Böyle bir casusluk eylemi sonunda Ayvalık Yunan Konsolosu tercümanı tutuklanmıştı (BOA. DH.ŞFR. 44/191). 6 BOA.DH.ŞFR. 44/29; gelen cevaplar onlara gayet iyi davranıldığı yönündeydi (BOA.DH.ŞFR. 44/135). 7 BOA.DH.ŞFR. 74/305;306;308;315; 75/10. 8 Balya’dan Rum Patrikhanesine yazılan telgrafta Ayvalık’tan sevk edilen 25.000 Rum’dan 18.000’inin telef olduğu yazılmıştı. Halbuki Balya’ya sevk edilen Rumların miktarı 25.000 değil, 587 idi. (Ses, 12 Kanun-ı evvel 1334/12 Aralık 1918, No: 9). 9 BOA. DH.ŞFR. 94-92, 93-142 10 Ses, 5 Kanun-ı evvel 1334/5 Aralık 1918, No: 8. 11 Bayraktar, Ayvalık Tarihi, s. 73. 12 Ses, 12 Kanun-ı evvel 1334/ 12 Aralık 1918, No: 9. 13 Ses. 6 Mart I 335/6 Mart 1919, No. 21. 14 Mustafa Turan, Yunan Mezalimi (İzmir, Manisa, Denizli 1919-1923), Ankara 1999, s. 49. 15 Ses, 27 Şubat 1335/1919, No: 20. 16 Dahiliye Nezareti Rum ve Ermeni Kızılhaç şubelerinin bu zararlı faaliyetlerini görmüş ve 28 Nisan 1919’da bütün vilayet ve mutasarrıflıklara gönderdiği emir ile bunların kapatılmasını istemiştir. (BOA.DH.ŞFR. 98-340). 29 Nisan 1919 tarihli başka bir telgrafında Dahiliye nezareti vilayetleri uyararak Yunanlıların Rumlara silah dağıttığını ve bunun önüne geçilmesini istiyordu (BOA. DH.ŞFR. 98-371). 17 Türk İstiklal Harbi, II. Cilt, Batı cephesi, 1. Kısım (TİH. II/I). Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, Ankara 1994, s. 136. 18 BOA. DH.ŞFR. 94-97. Dahiliye Nezareti’nin başka bir yazısı şöyleydi. Ayvalık sahillerine Ada Rumları çıkmaktadır, bunların önüne geçebilmek için jandarma ve polisin takviyesinin yapılması gerekir. (Harp Tarihi Vesikaları Dergisi (HTVD) Sayı: 42 (Aralık 1962), Vesika no: 995). 19 Ses, 6 Mart-1335/1919, No: 21; Hilmi Ergendi,” 1919 Ayvalık Savunması ile İlgili Anılar”, Belleten, c. 48, sayı: 189-190. Ankara 1985, s. 76. 20 Jeaschke Gotthard, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, I, Ankaral989, s. 32,34. Bir gün önce yani 18 Mayıs 1919’da Ayvalık Jandarma Komutanı İstanbul’a çektiği telde Ayvalık’ta Rumların hükümeti işgale hazırlandıklarını, her yanda büyük bir heyecan ve galeyan olduğunu bildirdi (Zeki Saruhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, c. I Ankara, 1994, s. 253). 21 TİH. II/l.s. 83. 22 7 Kasım 1918’de Mutasarrıflığa Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey atanmış, 19 Şubat 1919’da görevden alınarak yerine Hasan Vassaf Bey getirilmişti. Hilmi Bey ise Nisan ayında bu göreve başlamıştı. (Ses, 20 Şubat 1335/1919, No: 19 ; Ergeneli. “Anılar”, s. 169.). 23 TİH. II/I, s. 77. 24 Ergendi, “Anılar”, s. 172. 25 Ali Çetinkaya, Milli Mücadele Dönemi Hatıraları, Ankara 1993, s.17. 26 TİH. II/I, s. 75. 27 Bayraktar. Ayvalık Tarihi, s. 114. 28 Ali Çetinkaya, Hatıralar, s. 21,34-35. 29 Rahmi Apak, Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, Ankara, 1984, s. 64; Bayraktar, Ayvalık Tarihi, s. 115. 30 Hıfzı Erim, Ayvalık Tarihi, Ankara 1948, s. 67; Adnan Sofuoğlu, “Akbaş Baskını (Olayı) ve Yankılan”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt IX, (Mart 1993), sayı: 26. s. 420-421. 31 XVII Kolordu Komutanı Bekir Sami Bey Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’ne gönderdiği telde, İngilizlerin bu tavrını şu şekilde değerlendiriyordu: “… öteden beri ve bilhassa mütarekeden sonra İngiliz muhabbeti ve adaleti namına yapılan propagandaların Türk efkâr-ı umumiyesinde husule getirdiği teveccühten istifade ederek Yunan istilasını bilâ vukuat temine İngiliz mümessilleri var kuvvetleriyle çalışmaktadırlar” (BOA.Sadaret Evrakı Evrak Kalemi (A.VRK.) 835/33). 32 BOA. Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Müdüriyeti (DH.KMS. 53-4/54, lef. 2); Ali Çetinkaya, Hatıralar, s. 44. 33 TİH II/I, s. 78; Adnan Sofuoğlu, Kuzeybatı Anadolu’da Kuva-yı Milliye Hareketi, Ankara 1994, s. 92; Mutasarrıf Hilmi Bey bu durumu Dahiliye Nezaretine bildirdiği telgrafında şöyle diyordu: “… asayişin muhafazasına son gayretle çalışılmaktadır. Yunanlıların emri vâki ihdası arzuları artık teayyün etmiş demektir. Karib bir atide bir emr-i.vâki karşısında kalınmaması için son derece müteyakkız bulunulmakta ise de Nezaret-i Celilece de ifa-yı muktezası.” (BOADH.KMS. 53-4/54, lef. 3).

(Devam edecek)

41


G

ZEYTİNİ ÇİZENLER/6

erçekçi peyzajların Hollandalı ressamı Anna Poelstra Traga 1957 doğumlu. Aslında bir Mısır uzmanı. Mısır’daki Kahire Üniversitesi’nde Arapça ve arkeoloji okumuş, bir araba kiralayıp bütün ülkeyi bir uçtan bir uca gezmiş. Mısır’daki arkeolojik kazılarda görev almış, turist rehberliği yapmış. Traga, otuz yıldan bu yana eşinin memleketi olan Yunanistan’da, Sparta yakınlarında, Eurotas nehri kıyısındaki Aphyssou adlı köyde yaşıyor. Aynı köyde bulunan ve sosyal/politik/kültürel bir buluşma noktası

olarak öne çıkan Cafe Tragas’ın da sahibi.

Köyün çevresindeki dağ yamaçları ve Eurotas vadisi zeytin ağaçlarıyla örtülü olduğu için sanatçı resimlerinde ‘ölümsüz ağaca’ sık sık yer veriyor ve zeytin ağaçlarının altında otlayan koyun sürüleriyle başlarındaki çobanları çizmekten özellikle hoşlandığını söylüyor.

Telaşlı bir yaşam biçiminden uzak duran ve ilham verici bir ortamda yağlı boya resimlerini yapmanın tadını çıkardığını söyleyen Anna Poelstra Traga, dileyen herkesi Cafe Tragas’a davet ediyor.

30 YILDIR YUNANİSTAN’DA YAŞAYAN HOLLANDALI RESSAM ANNA POELSTRA TRAGA’NIN ZEYTİN AĞAÇLARI FARKLI GÜZELLİKLER SUNUYOR

42


MAYIS 2017 YIL: 3 SAYI: 33 Ayvalık Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi GÖKAY BACAN Yayın Yönetmeni BÜLENT ŞENTAY Yayın Koordinatörü GÜLBENİZ ŞENTAY Sorumlu Yazı İşleri Müdürü HALİL ERGÜL Grafik Tasarım KEMAL OKUR Katkıda Bulunanlar Prof. Dr. HALUK SELVİ Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ ZEYNEP KAZANCIGİL HÜSEYİN GÜVEN TAYLAN KÖKEN SERKAN KİBAR Yayın Türü Yerel, Aylık, Süreli Adres: Fevzipaşa-Vehbibey Mah. Sahil Boyu Cad. 1. Sokak No: 1 Ayvalık Tel: 0(266) 312 10 21 aydabirayvalik@gmail.com Ultra Grafik Matbaa Yüzyıl Mah. Mas/Sit Matbaacılar Sit. 5. Cad. No.69 Bağcılar / İstanbul Tel. 0212 629 26 31 info@ultramatbaa.com sertifika no: 29195 Bu dergide yer alan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir, Ayda Bir Ayvalık sorumluluk üstlenmez. Yazı, fotoğraf ve konular izin alınarak kullanılabilir.

43


AYVALIK’I DÜNYADA DA PARLATMANIN ZAMANI GELDİ VE BU ‘ULUSAL GÖREV’ HEPİMİZİN…

Z

eytinyağının kalitesi Osmanlı’dan beri bilinen Ayvalık’ın var olma sebebini öncelikle zeytin ve zeytine dayalı endüstri oluşturuyor. Buna bağlı olarak kentimize özgün bir siluet kazandıran çok sayıda endüstriyel yapı bulunuyor. Sanayi yapılarıyla öne çıkan Ayvalık sadece endüstri peyzajıyla değil, bu peyzajı özelleştiren bacaların eteklerindeki benzersiz neoklasik mimarisi, göz alıcı konutları, yüz yıllık-beş yüz yıllık delice kökenli zeytin ağaçları, endemik bitkileri

ve kırmızı mercanlarıyla da seçkinleşiyor. Bütün bu farklılıklarıyla, Ayvalık UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer almayı gerçekten hak ediyor. Biz Ayvalık’ta yaşayanlar geçmişimizi biliyor, önemsiyor ve sahip çıkıyoruz. Dahası, gelecekte Ayvalık’ın çok daha fazla konuşulmasını istiyoruz. Bu konuda kararlıyız. Ayvalık’ı dünyada da parlatmanın zamanı geldi ve bu ‘ulusal görev’ hepimizin… Rahmi Gençer Ayvalık Belediye Başkanı

Ayda bir ayvalik 33  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you