Page 1

SANAT EĞİTİMİ ALAN ZEYTİN ÇEKİRDEKLERİ’NİN SAYISI 1000’İ GEÇTİ


HABERLER Ayvalık Belediyesi’nin elinin değmediği sokak kalmayacak

SEL SONRASI HİZMETLERİ HIZLA DEVAM EDİYOR

B

elki de tarihinin en büyük afetlerinden birini yaşayan Ayvalık’ta selin yol açtığı sorunların giderilmesi için Ayvalık Belediyesi ekipleri Camlı Kahve ve çevresinden başlayarak yoğun bir çalışma temposu sergiledi. Fen İşleri ve Temizlik İşleri müdürlüklerine bağlı ekipler tüm ara sokaklar dahil olmak üzere, pek çok noktada iş makinelerinin desteğiyle sel sonrası oluşan taş, toprak, kum, ağaç dalı ve çöpleri temizledi, selin mazgallara taşıdığı her türlü atığı topladı ve kanalları açtı. Çalışmaları yerinde izleyen ve verdiği bütün zararlara karşın afetin yine de ucuz atlatıldığını belirten Belediye Başkanı Rahmi Gençer, geçen zaman içinde belediye ekiplerinin Ayvalık’ta günlük yaşamı aksatmamak adına gerekli çalışmaları hızla yaptığını söyledi ve “Çok kısa bir süre içinde kentimizde Ayvalık Belediyesi’nin elinin değmediği sokak kalmayacak” dedi.

Ayvalık genelinde menfez çalışmaları devam ediyor

DALKIRAN MEHMET AĞA HATTI SEL ARTIKLARINDAN TEMİZLENDİ

A

yvalık Belediyesi halk arasında ‘Dalkıran Mehmet Ağa Hattı’ olarak bilinen menfezde, görev alanında olmamasına rağmen sorumluluk alarak temizleme çalışması yaptı. Altışar kişiden oluşan iki ekip, belirli sürelerde dönüşümlü olarak menfeze girip sel artıklarını çıkardı. Toplama merkezi Yeni Mahalle olan ve Hamdibey Mahallesi-Talatpaşa Caddesi güzergâhında yağmur sularını toplayıp denize ulaştıran menfezdeki çalışmalarda sağlık görevlileri de hazır bulundu. Ekipler daha sonra Yeni Mahalle yönünde faaliyete geçti. Belediye Başkanvekili Gökay Bacan çalışmalar hakkında şu açıklamayı yaptı: “Çevre mahallelerden yağmur sularının getirdiği her türlü moloz, kum, çamur dışında büyük ebatlı atıklar burada toplanıyor. Yaşanan afet sonrası menfez iyice tıkandı. Bundan sonra da her an şiddetli bir yağmur yağabileceği için ekip sayımızı arttırdık. Ayrıca uzun bir süre Ayvalık genelinde menfez çalışmalarını sürdüreceğiz.”

2


Onarılması gereken yollar afet sonrasında daha da arttı

A

LAKA DERESİ DERİNLEŞTİRİLİYOR

yvalık Belediyesi, yaşanan sel felaketinin bir daha tekrarlanmaması için geliştirdiği önlemler doğrultusunda, Laka Deresi’nin ıslahı ve derinleştirilmesi çalışmalarını sürdürüyor. Fen İşleri Müdürlüğü iş makineleriyle dere yatağını derinleştirirken, ekipler bir taraftan da yarım kalan duvarı örüyor. Afet sonrasında onarılacak yolların Ayvalık’ın farklı noktalarında daha da arttığını belirten Belediye Başkanı Rahmi Gençer bu konuda şunları söyledi: “Yaptığımız planlamalara göre yedi ekibimiz şehir merkezinde, iki ekibimiz Cunda adasında, iki ekip de Badavut Mevkii’nde görev yapacaktı. Yeni Mahalle’de ve Altınova’da da ekipler yaz mevsimine kadar tüm onarım çalışmalarını tamamlayacaktı. Selden sonra artık daha hızlı çalışarak, en azından günlük yaşamın normale dönmesi için tüm engelleri kaldırmak istiyoruz. Laka Deresi için de mahalle sakinlerinin ve teknik ekibimizin görüşleri doğrultusunda hareket ediyoruz.”

Çalışmalar iklim koşullarına bağlı olarak aralıksız devam edecek

Y

NİKİTA DERESİ ISLAH EDİLİYOR

aşanan sel felaketinin izlerini silmek için yoğun bir çalışma temposu sürdüren Ayvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri, Laka Deresi’yle birlikte E-87 karakolu üzerindeki Akkuşlar dinlenme tesislerinin karşısından geçen Nikita deresini de temizlemeye başladı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in yakından izlediği çalışmalara iklim koşulları izin verdiği sürece aralıksız devam edilecek.

Ayvalık Belediyesi ekipleri birden fazla noktada görev başında

ÇEVRE DÜZENLEME VE DERE ISLAH ÇALIŞMALARININ ÖNEMİ ZAMAN İÇİNDE ANLAŞILACAK

ALİBEY ADASI BİSİKLET YOLU TEMİZLENDİ Ayvalık Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü ekipleri geçtiğimiz ay yaşanan sel felaketinin ardından zarar gören Alibey adası özel bisiklet yolunda da temizlik yaptı ve yol yeniden bisiklet severlerin kullanımına açıldı.

A

yvalık’ın dört bir köşesinde çalışmalarını sürdüren Fen İşleri Müdürlüğü, Kipa ve Ayvalık Sanayi Sitesi karşısındaki bölgede çevre düzenleme faaliyetlerine devam ediyor. Bu çerçevede, Sebahat-Cihan Şişman Güzel Sanatlar Lisesi’nin çevresindeki dere de ıslah ediliyor.

Çalışmalarla ilgili görüşlerini belirten Belediye Başkanı Rahmi Gençer, ekiplerin birden fazla noktada görev başında olduğunu söyledi ve “Bir yandan ÇamlıkLaka Deresi’ni duvar örerek daha iyi duruma getirirken, bir yandan da iki yaşam alanı, iki çocuk parkı yapıyoruz. Bu düzenlemelerin önemi zaman içinde anlaşılacak” dedi.

3


Çöpler, molozlar ve kuru ağaç dalları toplanıyor

A

AYVALIK SOKAK SOKAK TEMİZLENİYOR

yvalık Belediyesi Temizlik İşleri, Fen İşleri, Park ve Bahçeler Müdürlüğü işbirliğiyle oluşturulan ekipler çalışmalarını sürdürüyor. Ayvalık merkez, Çamlık, 150 Evler ile Aliçetinkaya mahalleleriyle Cunda adasında faaliyet gösteren ekipler tek tek her sokağı kontrol ediyor. Çöpler, molozlar ve kuru ağaç dalları toplanıyor; ayrıca mıntıka temizliği yapılıyor.

PALABAHÇE’DE YOLLAR ONARILIYOR Ayvalık Belediyesi ekipleri şehir merkezinde bölge bölge aksaklıkları tespit etti ve 4 ayrı ekiple onarım faaliyetlerini başlattı. Zekibey Mahallesi, Çayır ve Bayır Sokak’ta başlayan çalışmalar halka halka genişleyerek aralıksız devam ediyor.

Belediye Başkanı Rahmi Gençer, yılbaşı öncesi gerçekleştirilen bu kapsamlı temizlik çalışmaları için şunları söyledi: “Zaten belli zamanlarda moloz ve bahçe artığı temizliği yapıyoruz. Sel felaketi sonrası bu çalışmalarımızı sıklaştırmamız gerekti. Her zaman dile getirdiğim gibi, Ayvalık rüzgârlı bir şehir. Bu yüzden, kapı önüne gelişi-güzel bırakılan çöp ve artıklar bütün sokağa yayılabiliyor. Ayvalık sokaklarının temiz kalması için vatandaşlarımızdan daha duyarlı davranmalarını bekliyor ve sorumluluk almalarını istiyoruz. Temizlik işleri çalışanlarımız, eş zamanlı olarak, menfez temizleme ve konteyner yıkama hizmetlerini de aksatmadan sürdürüyorlar.”

ALTINOVA’DA ALT YAPI VE YOL ONARIMLARI DEVAM EDİYOR Ayvalık Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü ekipleri pek çok farklı noktada olduğu gibi Altınova Mahallesi’nde de alt yapı hizmetlerini sürdürüyor. Bu arada yaşanan sel felaketi nedeniyle Altınova’da bozulan yollar da onarılıyor.

BAŞSAĞLIĞI Ayvalık Belediyesi’nin eski Başkanlarından Ahmet Tüfekçi’nin kardeşi, Meclis Üyemiz Muhittin Tüfekçi’nin babası, uzun yıllar Ayvalık Küçük Sanayi Sitesi yöneticiliği yapmış olan değerli ağabeyimiz

ARİF TÜFEKÇİ’nin kaybından derin bir üzüntü duydum. Merhuma Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.

RAHMİ GENÇER Ayvalık Belediye Başkanı 4


Olağan dışı kar yağışı Ayvalık’ı olumsuz etkiledi

A

BELEDİYE EKİPLERİ AŞIRI KAR VE SOĞUĞUN GÜNLÜK HAYATI AKSATMAMASI İÇİN GECE-GÜNDÜZ DEMEDEN GÖREV YAPTI

ralık ayı içinde tarihinin en büyük sel felaketlerinden birini yaşayan Ayvalık, yeni yılın ilk günlerinde bu kez de benzeri görülmemiş bir soğukla ve yoğun kar yağışıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Ayvalık Belediyesi Fen İşleri, Temizlik İşleri, Park ve Bahçeler, Zabıta, Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğü ekipleri ilçe genelinde devam eden kar yağışı sırasında günlük hayatı aksatmamak adına yoğun bir çalışma temposu sergiledi. 24 saat aralıksız çalışan ekipler Cumhuriyet Meydanı’ndan kırsal mahallelere, Altınova’dan Küçükköy’e, Gönül Yolu’ndan Armutçuk Pazar Yeri’ne, Cennet Tepesi’nden Sahilkent’e kadar uzanan çok geniş bir alanda faaliyetlerini sürdürdü.

15 ayrı ekip 3 vardiya görev başındaydı. Tuzlama, kar küreme, buz kırma ve yol açma faaliyetleri 24 saat aralıksız sürdürüldü. Tüm görevlilerin sahada canla-başla hizmet verdiğini belirten Belediye Başkanı Rahmi Gençer ekiplere teşekkür etti.

İHTİYACI OLANLARA SICAK YEMEK VE ERZAK YARDIMI YAPILDI

A

yvalık Belediyesi Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğü ekipleri, kar yağışı sırasında evlerinde mahsur kalan dar gelirli ve engelli vatandaşlara sıcak yemek ve erzak yardımı yaptı. Çalışmalarına Hamdibey Mahallesi’nden başlayan ekipler daha sonra Altınova, Küçükköy, Aliçetinkaya, Hayrettinpaşa mahallelerinde vatandaşların yardımına koştu.

SOKAK HAYVANLARI DA UNUTULMADI

A

yvalık Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü zorlu kış koşullarında sokak hayvanlarını yalnız bırakmadı. Müdürlüğe bağlı ekipler Armutçuk Pazar Yeri’nden başlayarak Alibey adası, Şirinkent, Aliçetinkaya, Sakarya, Altınova, Küçükköy, Çamlık-Sefa mahallelerini soğuklar boyunca sokak sokak gezdi ve hava koşulları yüzünden aç kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan hayvanlara mama dağıttı.

5


Alibey adasında yaşayanlar iki bine yakın imza topladı

H

AYVALIK ALİBEY ADASINDAKİ TARİHİ BİNAYI BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NDEN İSTEDİ

er ay düzenli olarak Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nde Ayvalık’ın sorunlarını dile getiren Belediye Başkanı Rahmi Gençer, son toplantıda Alibey adasındaki tarihi binayı gündeme taşıdı. Önce belediye, sonra jandarma karakolu ve son olarak sportif amaçlarla kullanılan bina halen Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin mülkiyetinde bulunuyor. Büyükşehir’in binayı toplu taşıma hizmetleri ofisi olarak kullanmayı planladığının öğrenilmesinden sonra ada halkı imza toplamış ve bunları bir dilekçeyle Ayvalık Belediyesi’ne vermişti. Dilekçede binanın sosyal faaliyetlerde kullanılmasının daha doğru olacağı belirtiliyordu. Balıkesir’deki Meclis’te söz alan Rahmi Gençer, Alibey adasının merkezinde bulunan binanın 110 yıllık ve tespitli olduğunu belirtti ve adada yaşayanların özel günlerde düzenlenen etkinliklerde

burayı kullandıklarını söyledi. Gençer şöyle dedi: “Binanın restore edilmesinde sakınca yok. Ancak Büyükşehir Belediyesi tarafından toplu taşıma şirketinin ofisi olarak kullanılmasına karşı adada yaklaşık iki bin imza toplandı. Ulaşım için değerlendirilmesi düşünülüyor ama binanın bulunduğu yer on iki saat boyunca araç trafiğine kapalı ve yayalara açık bir sokak. Tarihi bir yerde bu amaçla kullanılması bize göre çok yanlış. Dolayısıyla, biz de belediye olarak ada halkı gibi düşünüyoruz. Alt katı resim sergisi, söyleşi gibi kültür-sanat etkinlikleri için kullanılmalı. Üst katında, örneğin el sanatları amaçlı, farklı kurslar açılabilir. Biz, toplanan imzaları bizzat Büyükşehir Başkanlığı’na ve komisyonlara ilettik. Büyükşehir burada kültürel faaliyetlerde bulunmayacaksa, restore edilerek bize verilmesini istedik. Konunun tekrar görüşülmesini ve bu yanlıştan dönülmesini rica ediyorum.”

Proje mahalle sakinlerinin görüşleri alınarak hazırlandı

ÇAMLIK’TA ÇOK AMAÇLI VE 24 SAAT KULLANILABİLECEK BİR SOSYAL ALAN YAPILIYOR

A

yvalık Belediyesi Gençer, Çamlık’taki parkın Park ve Bahçeler önümüzdeki Nisan ayına Müdürlüğü, kadar tamamlanacağını Aliçetinkaya, 150 Evler, belirtti ve şöyle dedi: Fethiye mahallelerinde “Teknik olarak toplumun yapımı süren park her kesiminden insanın alanlarıyla eş kullanabileceği zamanlı olarak şekilde Sefa-Çamlık düzenlediğimiz Ayvalık’taki Mahallesi’nde ve yapımı sosyal yaşam de çok amaçlı süren alanlarının sayısı yaşam parklarımızı giderek artıyor. alanının gün aşırı Neredeyse her yapımına takip başladı. ediyorum. mahalleye bir ya da Çamlık Çamlık parkı iki çocuk parkı Meydanı’ndaki projemizi kazandırılıyor 3 bin mahalle metrekarelik sakinlerinin bir alanı kapsayan görüşlerini alarak çalışmalar bitirildiğinde hazırladık. Kolayca mahalle, içinde botanik görüleceği gibi, Ayvalık’taki alanı, spor aletleri, yürüyüş sosyal yaşam alanlarının parkuru ve otopark sayısını giderek arttırıyoruz. bulunan çok amaçlı ve 24 Neredeyse her mahallemize saat kullanılabilecek bir bir ya da iki çocuk sosyal alana kavuşacak. parkı kazandırdık, halı Park özel aydınlatma sahalarımızı tamamladık. sistemine sahip olacak. Bu arada yeşil alanlarımızı arttırmaya da devam Belediye Başkanı Rahmi ediyoruz.”

6


Eski Ayvalık Belediye Başkanı Ahmet Tüfekçi’nin öngörülü ve kararlı davranarak kentimize kazandırdığı ‘endüstriyle miras’ Kırlangıç Fabrikası, Ayvalık Belediyesi’nin öncülüğünde, benzersiz dokusuna azami özen gösterilerek ve zengin geçmişine sadık kalınarak hazırlanan kapsamlı ve çağdaş bir projeyle yeniden hayat buluyor.

MİMAR ERSEN GÜRSEL KIRLANGIÇ PROJESİNİ ANLATTI

M

TARİHİ DOKUNUN, KENTİN KİMLİĞİNİ TANIMLAYAN KAMUSAL KULLANIMINA ÖZEN GÖSTERİLECEK

imar Ersen Gürsel, Mimarlar Odası Balıkesir Şubesi Ayvalık Temsilciliği’nin girişimiyle düzenlenen toplantıda, EPA Grubu (Mimar Ersen Gürsel ve Mimar Oya Erar) tarafından hazırlanan ‘Sosyal-Kültürel Yaşam Merkezi Kırlangıç Fabrikası Dönüşüm Projesi hakkında bir sunum yaptı. Gürsel, Ayvalık Ticaret Odası’ndaki sunumuna iki yılı aşkın bir süredir üzerinde çalışılan projenin bugüne kadar geçirdiği aşamaları anlatarak başladı ve Ayvalık’ın sosyal kültürel amaçlı bir tesise ihtiyacı olduğunu vurguladı. Başka kentlerdeki benzer projelerden örnekler verdi, geçmişte hazırladığı projelerin hayata geçirilme süreçlerini aktardı. Kırlangıç yaşam alanının kentin tarihi merkezine bağlamını sağlayacak yeni merkezi ulaşım düzenlemeleri hakkında da bilgi veren Gürsel, Kırlangıç’ı Ayvalık’a kazandıran eski belediye Başkanı Ahmet Tüfekçi’ye Ayvalık halkı adına teşekkür etti. Mimar Ersen Gürsel sunumunda şu noktalara değindi: -Mülkiyeti Ayvalık Belediyesi’ne ait olan Kırlangıç’ı Belediye Başkanı Rahmi Gençer’le ilk kez 12 Haziran 2014’te gezdiğimde çok heyecanlandım. İki katlı masif taş bir yapı,10x30 m ahşap örtü, boş bir mekân, fabrikanın irili ufaklı yerleşme dokusu ve denize açılan perspektifler… Sessizlik beni çok etkilemişti. Başkan da benim kadar heyecanlıydı. Aklında bazı projeler olduğunu

söyledi. En önemlilerinden biri Kırlangıç’ı yeniden yaşam alanına dönüştürmek ve Ayvalık’ta yaşayanların hizmetine sunmaktı.

-Ayvalık Belediyesi ile EPA Grubu’nun birlikte hazırladıkları konsept proje, 2014 Zeytin Hasat Günleri programında yer aldı. Projenin tanıtımı Kırlangıç’taki tescil edilen binada yapıldı ve içeriği/ programı/konsepti hakkında kamuoyu bilgilendirildi. Üç aylık hazırlık sürecinde Kırlangıç’a ait ne var-ne yok bilgiler tarandı, her şeyin envanteri çıkarıldı. Proje, Bursa Kültür Varlıkları Koruma Kurulunun 24 Mart 2012 tarihli Kırlangıç fabrika parselini sit alanı, reakrasyon ve sosyal kültürel tesis alanı ilan etme kararına bağlı kalınarak hazırlandı. -Kırlangıç tesislerinin parsel alanı toplam 20.588.58 m²… Farklı zaman dilimlerinde ayrık yapı düzeniyle yığma, taş, tuğla, ahşap çatı, kiremit örtü, betonarme şeklinde inşa edilmiş; biri eski eser niteliğinde dokuz ayrı yapıdan oluşuyor. Yapıların toplam inşaat alanı 5.398.65 m². -Ayvalık kentinin sosyal-kültürel ihtiyaçlarını karşılayarak kamusal alanların çoğaltılmasına olanak sağlayacak proje, İmar Planı ile Koruma Kurulu’nun öngörüleri doğrultusunda Kırlangıç fabrikasının eskimiş yapı dokusu izleri üzerinde tasarlandı. Başka bir deyişle bu proje, sanayi tesisinin işlev değiştirerek, ‘Sosyal Amaçlı Yaşam Alanı’na

7


dönüşüm projesidir. -Parça parça olan binaların bir bütün halinde korunmasını hedefleyen Kırlangıç Dönüşüm Projesi dosyasını Koruma Kurulu’na tam altı kez sunduk. Bu süreçte Kurul’la sıkı bir mücadele süreci yaşadığımız söylenebilir. Ancak, geçen zaman bize bazı yeni kaynaklara ulaşma fırsatı yarattığı için bir bakıma yararlı da oldu. Bu süreçte, ‘Sözlü tarih bize ışık saçar’ gerçeğinden hareketle kent kültürünü kayıt altına alma ve sözlü kültüre yaslanma imkânı bulduk. Bu gelişme projenin son şeklini almasında ciddi katkı sağladı. Proje, Koruma Kurulu tarafından 29 Haziran 2016 günü önerdiğimiz ilk haliyle onaylandı. Sonunda bugünkü ihale aşamasına gelindi.

Uzun zaman önce işlevini yitirerek üretim faaliyetini durduran ve zamana terkedilen yapıların kentsel hafızada sembolik değer olarak kimliğini korumaya devam etmesi gerekir. Sosyal-Kültürel Yaşam Merkezi Kırlangıç Fabrikası Dönüşüm Projesi ile gerçekten eski bir sanayi bölgesi, değerli bir endüstriyel miras iyileştirilecek ve fonksiyonel değişimiyle birlikte, kazanacağı yeni perspektif sayesinde Ayvalık’ta yaşayanların soluklanabileceği, çok katmanlı bir yaşam alanına dönüşecek.

-Kırlangıç Sosyal-Kültürel Yaşam Merkezi’nde farklı ve işlevli dinamik sosyal mekânlar yer alacak: Bir mübadele müzesi, sergi salonu da olan bir kent tarihi arşivi, bünyesinde açık mutfak barındıracak bir Ayvalık lezzetleri bölümü, zeytinyağı üretiminin yapılacağı bir başka bölüm, Ayvalık’ın günlük yaşamına canlılık getirecek yeme-içme açık-kapalı mekânları, 500 kişi kapasiteli kapalı-açık müzik salonu, 2500 kişilik açık hava kültür-sanat etkinlik alanı, kıyı rıhtım gezi yolunu iskeleye bağlayan sokak üzerinde dükkânlar, Ahmet Yorulmaz’ın adını taşıyacak bir kitapçı, sanatçılar için el emeği üretim/satış yerleri, STK birimleri ve 20 odalı konaklama mekânı ya da misafirhane... Bütün bunlar gerçekleşirken,100 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Kırlangıç alanında tarihi dokunun korunmasına ve çevre düzenine mutlaka özen gösterilecek; alanın peyzajı, Ayvalık’ın ruhuna uygun olarak tamamen zeytin ağaçlarıyla süslenecek. -Proje sonlandırılıp hayata geçtiğinde, turizm sezonu dışında farklı/sürekli aktivitelere uygun bir merkeze kavuşulacağı için, Ayvalık’ta hem gündüz hem gece yaşamı belirgin bir ‘sosyo-ekonomik’ hareketlilik kazanacak. -Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in bir diğer önemli projesi de Atatürk Caddesi Ulaşım Projesi’ydi. Çünkü Ayvalık kent yaşamında ulaşım sorun olarak gündemdeki yerini koruyor. Ayvalık şehir içi ulaşım projesi motorlu araç, deniz, bisiklet ve yaya ulaşımına öncelik veren sosyal içerikli bir proje... Atatürk Caddesi üzerindeki araç yoğunluğunun azaltılması için araçların niteliği, taşıma kapasiteleri ve işlevleri özelinde bu cadde üzerinde ‘tercihli model şeması’ uygulanacak. Yolda iki izli-çift yönlü toplu taşımaya öncelik verilecek, yük araçlarıyla transit araçlarının, kuzey güney geçişleri için Çamlık yolu geliştirilecek, yol boyu parklama kaldırılarak yol güzergâhında yaya hareketini kolaylaştıracak bir düzenleme yapılacak. Armutçuk’tan gelen rıhtım gezi yolu, Gümrük binasından anayola bağlanarak kıyı üzerinde yaya yolu ile Kırlangıç ve kent merkezine yürüyerek ulaşım sağlanmış olacak. Ayrıca yaya yoluna paralel bisiklet yolları olacak. Kent merkezi ile Kırlangıç, Cunda, Çamlık arasında düzenlenecek deniz ulaşımı, kentin ulaşım sistemine katıldığında Ayvalık kent yaşamında olumlu yönde önemli bir gelişme yaşanacak. -Herkesin üzerinde birleştiği gibi, Kırlangıç endüstriyel miras olarak son derece özgün bir mekân… Bu nedenle, Kırlangıç Sosyal-Kültürel Yaşam Merkezi Dönüşüm Projesi Ayvalık kentine ait kamusal bir projedir.

8


ERSEN GÜRSEL BABASININ MARANGOZLUK ATÖLYESİNDE ÇIRAKLIK YAPARKEN, DAHA MİMAR OLMADAN MİMARLARLA VE ONLARIN ÇİZİMLERİYLE TANIŞTI

RAHMİ GENÇER: TARİHİ BİR MEKÂNDA, ÇAĞDAŞ BİR YAŞAM ALANI DOĞACAK VE AYVALIK’A ÇOK YAKIŞACAK

M

imar ve kentsel tasarım uzmanı Ersen Gürsel bütün erkek bireylerin zanaatkâr olduğu bir aileden geliyor. Babası marangoz, bir amcası berber, diğer iki amcası terzi, dayısı mimardı. Ortaokulda bütün yaz tatillerini, müşterilerinin çoğu mimar olan babasının marangoz atölyesinde çıraklık yaparak geçirdi. İstanbul Vefa Lisesi’nden sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Aynı fakültenin Şehircilik Kürsüsü’nde asistan olarak görev aldı. Akademik yaşamı boyunca tarihi çevre ve sit alanları, koruma planları, kentsel planlama konularında çalışmalar yaptı. Side Antik Kenti Sit Koruma Planlaması üzerine yöntem araştırması, Haliç ve Çevresi Koruma Planı üzerine yöntem araştırması, İstanbul Kent Planlaması ve Yeşil Alan düzenlemeleri bilimsel çalışmalarının başında gelir. İspanyol Hükümeti’nin bursuyla İspanya’da bir yıllık araştırma-inceleme gezisine çıkan Ersen Gürsel, daha sonra Turizm Bankası’nın İstanbul’daki proje yürütücülüğü görevini üstlendi. Sultanahmet ve Çevresi Düzenlemesi Projesi’ni gerçekleştirdi. Cezayir Kent Merkezi üzerine tarihi araştırmalar ve aynı kentteki turizm yerleşmeleri konusunda incelemelerde bulundu. Turistik tesislerin planlaması, oteller, eğlence merkezleri, Pasifik adaları üzerindeki turistik tesisler ve otel zincirlerini incelemek için çeşitli zamanlarda ABD’ye gitti. Güney İspanya sahil kentlerinde, Ege, Yunan Adaları’ndaki turistik tesislerde, Sovyetler Birliği’nde yeni konut alanları ve turizm yerleşmeleri konularında araştırmalar yaptı. 2005 yılında Haluk Erar ile gerçekleştirdikleri İzmir Konak Meydanı ve Çevresi Düzenleme Projesi ile Aydın Doğan Vakfı Kent Mimarisi Ödülü’nü aldı. İTÜ Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Kürsüsü’nde Danışmanlar Kurulu üyesi oldu. 2013’te İstanbul Serbest Mimarlar Derneği’nin başkanlığına seçildi. 2014 yılında Mimarlar Odası tarafından Mimar Sinan Büyük Ödülü’ne layık görüldü. 1987’den bu yana, EPA Mimarlık ve Şehircilik Ofisi’nde çalışmalarını sürdüren Gürsel, farklı zamanlarda İTÜ ve MSÜ Mimarlık fakültelerinde misafir öğretim üyeliği yapıyor. Ayrıca çeşitli ulusal proje yarışmalarında jüri üyeliklerinde bulunuyor.

Ersen Gürsel

“K

ırlangıç Fabrikası bir sanayi kuruluşu olarak geçmiş yıllarda birçok kişiye iş olanağı sağladı, çok sayıda insan ekmeğini orada çalışarak kazandı. Şimdi, bu tarihi mekân, geleceğe dönük bir yenilenmenin eşiğinde... Ayvalık Belediyesi ile EPA Mimarlık tarafından hazırlanan ve tüm onay aşamalarından geçen bir dönüşüm projesiyle Ayvalıklıların yaşamında yeniden yer almaya hazırlanıyor. Sosyal-Kültürel Yaşam Merkezi Kırlangıç Fabrikası Dönüşüm Projesi için çalışmaya başlamadan önce, konunun öneminin bir gereği olarak, projeyi geniş bir platformda tartışmaya açtık; pek çok kişinin görüşünü aldık. Herkes neredeyse söz birliği halinde, projenin doğru bir isim ve doğru bir ekip tarafından yürütülmesi gerektiği noktasında buluştu. Bunun üzerine, elli yılı aşan bir süredir mimarlık pratiğinin içinde olan ve başarılı uygulamalara imza atan Ersen Gürsel ve uzman ekibiyle işbirliği yaptık. Artık ihale aşamasına gelen bu projeyle, gencinden yaşlısına, sanatçısından sanatkârına, yazarından çizerine ve tasarımcısına kadar herkesin kendisini içinde bulacağı, Ayvalık halkını kucaklayacak, Ayvalık’ı farklı kılacak bir yaşam merkezini hayata geçireceğiz. Tarihi Kırlangıç fabrikası müzeleri, yaşam alanları, yerel sanatçılara yönelik birimleri, konser salonları, sinemaları, küçük çarşısı ve yiyecek-içecek mekânlarıyla farklı/renkli/canlı/çağdaş bir dünya olacak. Şundan herkesin emin olması gerekiyor: Proje gerçekleştirilirken, Kırlangıç fabrikasının kendine has kimliği ve tarihi dokusu titizlikle korunacak. Tarihi eser niteliğindeki yapılar mutlaka aslına uygun bir şekilde restore edilecek. Sonuçta, geçmişin güzelliklerini yansıtan özgün bir mekânda çağdaş bir yaşam alanı doğacak ve Ayvalık’a çok yakışacak.”

9


Ayvalık Belediyesi’nin sosyal sorumluluk projesinde şimdi de çok sesli koro, büyük koro ve ritim grubu oluşturuluyor

SANAT EĞİTİMİ ALAN ZEYTİN ÇEKİRDEKLERİ’NİN SAYISI 1000’İ GEÇTİ

A

yvalık Belediyesi’nin 2014 yılı Mayıs ayında bir sosyal sorumluluk projesi olarak başlattığı Zeytin Çekirdekleri projesi Kaymakamlık, Milli Eğitim Müdürlüğü, Halk Eğitim  Müdürlüğü, gönüllü eğitmenler, bağışçılar, STK’lar, duyarlı esnaf ve iş adamlarının katkılarıyla hedeflerine ulaşma yolunda hızla ilerliyor. Başlangıcından bugüne toplam 1100 çocuğun gelişimine katkıda bulunan projede ilk yıl hayata geçirilen ritim ve koro eğitiminin yanı sıra, keman, çello, flüt, piyano gitar, perküsyon gibi enstrümanların eğitimleri verildi ve veriliyor. Dahası, 2016 yılında gerçekleştirilen basketbol, model uçak kursu, İngilizce Kulübü, resim dersleri, rehberlik desteği, konser ve dinletiler, yoga, çevre bilinci çalışmaları, dans eğitimi, çocuk klasikleri/ okuma ve yazma, müzikal ve klasik film gösterimleri, okul sonrası etütleri gibi etkinliklerle farklı atölye çalışmaları Zeytin Çekirdekleri’nin donanımlarını arttırma yolunda olumlu sonuçlar vermeye devam ediyor. Zeytin Çekirdekleri Çocuk Korosu, geride bıraktımız Aralık ayı başında İstanbul’daki Chromas 2. Uluslararası Kurumsal Sosyal Sorumluluk Ödülleri gecesinde, ‘Sosyal Sorumluluk Yönü En Kuvvetli Koro’ ödülünü aldı. Zeytin Çekirdekleri yeni yılın ilk konserini 28 Ocak 2017’de Küçükköy Kültür Merkezi’nde verecek ve Ayvalıklılara teşekkür edecek.

27 AYDA 20’DEN FAZLA ETKİNLİK YAPILDI • Yaz müzik kampı • Atık sanat performansı • Resim sergileri • Hasat Günleri konserleri • Zeytin Çekirdekleri aile konseri • Yeni yıl konserleri • 8 Mart Kadınlar Günü konseri • Müzikli Aile Toplantısı • Yaylılar Orkestrası • 23 Nisan konserleri • Bahar konserleri • İstanbul konserleri KATKIDA BULUNANLAR • Kadıköy Belediyesi Çocuk Sanat Merkezi • Boğaziçi Üniversitesi • Robert Kolej • Mimar Sinan Üniversitesi • Hacettepe Üniversitesi • Ankara Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası • İstanbul Senfoni Orkestrası üyeleri, • İzmir ve Ankara opera ve bale sanatçıları, • İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerden gelen gönüllü eğitmen ve sanatçılar • Pegasus Havayolları


ŞİMDİ ZEYTİN ÇEKİRDEKLERİ’NİN DERNEĞİ DE VAR -Projede temel felsefe, Ayvalık’ın sosyal dokusuyla bütünleşmiş bir anlayışla çocuklara ücretsiz sanat eğitimi vermek. Bunun yanında çocukların ve ailelerinin aktif katılımıyla dayanışma ve paylaşım merkezleri oluşturmak. Barışın sesini sanat yoluyla duyurmak. Ortak sosyal ve kültürel yaşam alanları yaratmak. -Enstrümanların sağlanmasında destekçi ve bağışçıların katkılarının önemli bir payı var. Bu konuda bizzat Belediye Başkanı Rahmi Gençer devreye giriyor ve aracılık ediyor. -Sanatla iç içe yaşayan Zeytin Çekirdekleri seslerini İstanbul’da da duyurdu. 4. İstanbul Gençlik ve Sanat Bienali’nde ‘Beni Duyuyor musun?’ koro konseri düzenlendi. ‘İçim Dışıma Sığmaz’ başlıklı resim ve enstalasyon sergisi de 2016 İstanbul Bienali’nde sanatseverlerle buluştu. -Zeytin Çekirdekleri’nin 2016 ses seçmeleri tamamlandı. Beş okuldan iki yüze yakın çocuk arasından yapılan seçmelerin ardından çok sesli koro, büyük koro ve ritim grubu kurulacak. Bu konuda çalışmalar başladı. -Gönüllüler öncülük etti ve şimdi Zeytin Çekirdekleri’nin bir de derneği var.

RAHMİ GENÇER: ZEYTİN ÇEKİRDEKLERİ PROJESİ, BENİM VE ÇALIŞMA ARKAŞLARIMIN MİRASI OLARAK GELECEĞE KALACAK

“A

maçlarımızın başında mümkün olduğu kadar fazla çocuğa karşılıksız sanat eğitimi vermek geliyor. Öncelik kırsal mahallelerde olmak üzere, Ayvalık’ın her yerindeki çocuklarımızın bu projede yer almasını amaçlıyoruz. Ancak zaman zaman çocuklara ve ailelerine ulaşmakta zorluk çekebiliyoruz. Bu nedenle kırsal mahallerimizdekiler de dahil, tüm okullara duyurular asıyoruz. Ayrıca gerektiğinde tüm kitle iletişim araçlarını bu amaçla kullanıyoruz.

Zeytin Çekirdekleri projesinin kapsama alanının genişlemesinde ve etkinliğinin günden güne böylesine artmasında Kaymakamımız Namık Kemal Nazlı ve Milli Eğitim Müdürümüz Erkan Bilen’in katkılarının büyük payı var. Ayrıca Ayvalık’taki kamu kuruluşları ve STK’larla kültür-sanat-spor organizasyonlarında işbirliği yapıyoruz. Zeytin çekirdekleri projesinin, benim ve çalışma arkadaşlarımın mirası olarak geleceğe kalacağına inanıyorum.”


AYVALIKLI MERMER USTASI MUSTAFA OLPAK, KENYA’DAN KAÇIRILAN VE GİRİT’TE BİR OSMANLI AİLESİNE ‘KÖLE’ OLARAK SATILAN KORSAN AHMET’İN TORUNUYDU

Geride bıraktığımız Ekim ayında 63 yaşında hayata veda eden Mustafa Olpak, ilkokul mezunu bir mermer ustasıydı. Bir dostunun deyişiyle, üstü-başı emekçi yokluğuyla uyumlu, gözleri bulutlu bakan, simsiyah bir adamdı. Hayatının önemli bir bölümünü, Osmanlı İmparatorluğu’nda köle olarak satılan atalarının öyküsünü araştırmakla geçirdi. ‘Afro-Türk’ kavramını ilk kez o kullandı. Bu konuda kitaplar yazdı, belgesellere konu oldu. İlk kitabı ‘Arap Kızı Kemale’de

annesini, ikinci ve Fransızcaya da çevrilen kitabı ‘Köle/ Kenya-Girit-İstanbul Kıyısından İstanbul Biyografileri’nde ise tüm ailenin öyküsünü anlattı. 2006 yılında Ayvalık’ta Afrikalılar Dayanışma ve Kültür Derneği’ni kurdu. Sözlü tarih çalışmaları yaptı. Ayvalık’ta tanınan ve sevgiyle anılan Olpak’ın Afrika’da başlayıp oradan Girit’e, Girit’ten İstanbul’a uzanan, nihayet İzmir’de noktalanan öyküsünü, birbirini tamamlayan iki ayrı yazıyla sunuyoruz.

KÖKLERİNİ ARAŞTIRAN ADAM MUSTAFA OLPAK

1953

Ekimi’nde, Ayvalık’ta taş ustası Resmolu Mehmet ile Girit göçmeni Kemale’nin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelir Mustafa Olpak. Nüfus Müdürlüğü’nün 15 ay sonra haberi olur doğumundan. Nüfus cüzdanına doğum tarihi ‘01.01.1955’ yazılır. Farklılığının ayırdına sokakta arkadaşlarıyla oynarken varacaktır önce. Ten rengi onlardan koyudur. Annesi ve tüm kardeşleri zenciyken babası sarışın, mavi gözlüdür. Okula başladığında farklılığı iyice ortaya çıkar. Herhangi bir sorun yaşamaz ama merak etmeye, ninesine, dedesine, annesine sormaya başlar: "Neden?..” Soruyu duyan büyüklerin gözleri kederle dolar, yaşarır. Ama cevap vermezler. Mustafa, ilkokulu bitirip torna tesviye atölyesinde çalışmaya başlar. Okumaya, siyasete meraklıdır. Askerden sonra İzmir’in Karabağlar Halkevi Derneği’nde aktif görev üstlenir.  1978’de hayatını değiştirecek felaketi ve güzel sürprizi iç içe

12

AYDA KAYAR

yaşar. Sevgi’yle evlenir, çiftin ertesi yıl Özgür, yedi yıl sonra da Zeynep adında iki kızı olacaktır. 1978 kışında ülkücü bir grup Karabağlar Halkevi’ni basar. Mustafa bacağından, sağ kolundan vurulur. Ardından gözaltına alınır, 12 Eylül günlerinde bir yıl tutuklu kalır. Çıktığında sağ kolu eskisi gibi çalışmamaktadır. Zorunlu olarak meslek değiştirir, mermerciliğe başlar. Önce silahlı saldırıya uğramanın, ardından 12 Eylül’ü hapiste geçirmenin şokunu tam 10 yıl üzerinden atamaz. Tikler, sesler, endişeler hayatını kâbusa çevirir. 1990’ların başında 12 Eylül sürecini yazmaya karar verir. Kalemi eline aldığında, karşısına ilk çıkan çocukluk döneminin sorusudur: “Ben kimim?” İlk gençlik yıllarında, atalarının Kenya’dan kaçırılarak Osmanlı İmparatorluğu’nda satıldığını öğrenmiştir. Bu bilginin peşine düşünce önünde büyük bir kapı açılır, sayısız dram ve öyküyle karşılaşır. Nice roman, nice film çıkacak kadar zengindir topladığı aile

öyküsü... TÜM AİLE ZENGİN BİR OSMANLI AİLESİNE SATILARAK RESMO KASABASINA GÖTÜRÜLÜR 1880’li yılların sonu. Yer, Kenya’da Köle Kıyısı olarak anılan sahil şeridi. Çamaşır yıkamak için sahile inen kara derililer, korsanların saldırısına uğruyor. Kimdir, nedir bakılmadan, köle olarak satılmak üzere zorla gemilere bindiriliyor. Onların içinde Nuriye ile ikinci evliliğini yapan İbrahim, ilk eşinden olan oğlu Ahmet, henüz kucaktaki oğlu Ali ve Nuriye’nin kardeşleri Şadiye, Şemdiye ve Ali de var. Bu yolculuk Girit’te biter. Tüm aile zengin bir Osmanlı ailesine satılarak Resmo kasabasına götürülür. Nuriye’nin adı artık Girit’te teyze anlamında kullanılan ‘Tete’ ile birlikte anılmaya başlar. İbrahim ile Tete Nuriye’nin ikinci çocukları Elmas burada dünyaya gelir. İbrahim hiç beklenmedik bir şekilde ölüverir bir gün. Dul kalan Tete Nuriye’den ve çocuklarından


vazgeçmek istemeyen sahipleri, alelacele bir çözüm bulup, genç kadına dayatırlar. Tete Nuriye, üvey oğlu Ahmet’le evlenmek zorunda kalır. Bu evlilikten 1912’de Zeynep, 1916 yılında annesinin adının verildiği Nuriye dünyaya gelir. Anne Nuriye 45, Ahmet 36 yaşındadır artık. Aradan üç yıl geçtiğinde bir başka dram yaşanır. Rodoslu aile 48 yaşındaki Tete Nuriye’yi satmaya karar verir. Nuriye, kızı Elmas’ı da yanına alır. Artık, İstanbul’da sarayın içindedir. Giritli aile, Tete Nuriye’nin kardeşi Şadiye’yi Ahmet’e eş olarak seçer. Önce üvey annesini eş edinen Ahmet şimdi de onun kardeşiyle birliktedir.  Bu sırada Girit Yunanistan’a ilhak olur. Osmanlı aileleri kölelerini bir bir elden çıkarmaya başlar. Saraydakilere durmaksızın yemek pişiren Tete Nuriye’nin dokuz yaşındaki kızı Nuriye de Girit’teki bir İngiliz aileye satılır. Bu aile birkaç yer değiştirdikten sonra İstanbul’a yerleşir. GENÇ TÜRKİYE CUMHURİYETİ, AYVALIK’A YERLEŞEN MÜBADİL AHMET’E MACARON’DA BİR EV İLE GEÇİNEBİLMESİ İÇİN BİRKAÇ ZEYTİN AĞACI VERİR Bu sırada Ahmet yaşlanmaktadır. Bir gün sahipleri onu yanına çağırarak, ailesiyle birlikte özgür olduğunu söyler. Ne yapacağını şaşırır Ahmet. Şadiye’den doğan çocuğunun henüz 40’ı çıkmamış, adı konmamıştır. Ailece gemiye binip, Ayvalık’a giderler. Ahmet, kendilerini yurda kabul eden Mustafa Kemal Paşa’ya güvenmektedir. Ahmet, paşaya olan hayranlığıyla, gemide kızının adını koyar: Kemale. Genç Türkiye Cumhuriyeti, mübadil Ahmet’e Maceron’da (AyvalıkYedikuyular) bir ev ile geçinebilmesi için birkaç zeytin ağacı verir. Aile zor geçindiği için Ahmet, büyük kızı Zeynep’i İstanbullu bir aileye besleme

verir. Yıllar sonra bu karara Tete Nuriye’nin de katıldığı öğrenilir. Tete Nuriye, yemekleriyle İstanbul’da üne kavuşmuş, Padişah Vahdettin’i bile görmüştür. Artık, İngilizce, Fransızca ve Rumca okuyup yazabilen Tete Nuriye, aynı şehirde yaşadığı büyük kızı Zeynep’le sık sık mektuplaşır. Ahmet yeni kanunla Sarkat soyadını alır. Lakabı ‘Korsan’dır. Bir gün denize açılır ve 15 yıl sonra geri döner. Bu sırada Kemale ilkokula başlar. Arkadaşlarının ‘Arap kızı’ diye alay ettiği Kemale, parasızlık nedeniyle dördüncü sınıfta okulu bırakıp, bir terzinin yanında çalışmaya başlar. Yıllar yılları kovalar. 1940’lı yıllarda, İstanbullu bir aile hizmetkârlarıyla birlikte Büyükada’daki dostlarını ziyarete gider. Akşam yemeğinden sonra iki evin hizmetkârları mutfakta otururken, Nuriye ve Zeynep kardeş olduklarını bilmeden sohbete başlar. Bir süre sonra kopan çığlık sadece mutfağı değil tüm evi ayağa kaldırır. Hikâyelerini anlatmaya başladıklarında, herkes gözyaşları içindedir. Sahipleri, kız kardeşleri serbest bırakır.  KEMALE’NİN MERMER USTASI OĞLU MUSTAFA, GECELERİ İKİŞER SAATTEN İKİ YILDA ÖNCE ANNESİNİN ÖYKÜSÜNÜ YAZAR İki kardeş, anneleri Tete Nuriye’yi bulur. Kız kardeşleri Elmas da onun yanındadır. Tete Nuriye’nin sahipleri, bir miktar para vererek, emektarlarını azat eder. Dörtlü, sürekli kölelik günlerini hatırlatan İstanbul’dan ayrılarak, İzmir’e

yerleşir. Ayvalık’a, Şadiye’ye de haber gönderirler. Bir süre sonra henüz 30’lu yıllarında olan Elmas hastalanır ve özgürlüğün tadını yaşayamadan vefat eder. Bu sırada Kemale büyümüştür. Beyaz tenli, mavi gözlü, Resmolu Mehmet’e gönül verir ve ne yapıp eder, üç gün üç gece düğünle evlenir. Bu evlilikten dokuz çocuk dünyaya gelir.  Zeynep ve Nuriye de evlenirler. Eşlerinin adı aynıdır: Mahmut. Önce Kemale’nin, sonra da Nuriye ve Zeynep’in eşleri ölür. Tete Nuriye de 1976’da, 115 yaşında, İzmir’de hayata gözlerini kapar. Aile yıllar sonra, Tete Nuriye’nin kardeşi Ali’nin hadım edilirken öldüğünü duyar. Oğlu Ali ise korsan olarak denizlerde yaşar ve bir nüfus kağıdına bile sahip olmadan göçer gider dünyadan. Artık Korsan Ahmet, Şadiye, Kemale hayatta değildir. Yani ailenin birinci ve ikinci kuşağından geriye kimse kalmamıştır. Kemale’nin mermer ustası oğlu Mustafa, geceleri ikişer saatten iki yılda önce annesinin öyküsünü yazar. Bir matbaacıya, bedelini iki yılda ödemek koşuluyla Kara Kadın Kemale’yi bastırır. Beş yayınevine gönderir, dağıtım ve yeni basımlarını üstlenmeleri teklifiyle. Cevap gelmez. Yine de yılmaz, tüm ailesinin hikayesini anlattığı ‘Köle / KenyaGirit-İstanbul Kıyısından İstanbul Biyografileri’ni yazar. İnternetten bulduğu Ozan Yayıncılık kitabıyla ilgilenir, basar. 

13


A

AFRİKA UYANIŞININ AYVALIKLI ÖNCÜSÜ MUSTAFA OLPAK İÇİN… Prof. Dr. SEDAT AYBAR

frika açılımının sadece kıtayla doğrudan kurulan ekonomik ilişkilerle bağlantılı olarak düşünülmemesi gerektiğini Türkiye’ye öğreten Mustafa Olpak’ı kaybettik. Afro-Türk kavramını ilk kullanan kişiydi o. Afrika kökenli Türkleri anlatmak için bulduğu bir sözcüktü. Afrika açılımının aynı zamanda bir ‘yeniden uyanış projesi’ olduğu bilincini aşılayan kişiydi. Afro-Türkler için ‘dirilişin’ sembolüydü. Yakalandığı amansız hastalığa yenildi; Türkiye’nin saygın isimleri arasına adını yazdıran Ayvalıklı hemşehrimiz. Şüphesiz, yeniden uyanış projesinin önemli bir boyutunu Osmanlı İmparatorluğu’nun kıtayla kurduğu tarihi bağın çalışılması oluşturuyor. Ancak bu bağlantının bir de Afrika boyutu var. Afrika kıtasının tarihi sadece Afrika kıtası ile sınırlı değil. Kıtanın tarihi aynı zamanda nerede Afrikalı varsa onların da tarihi. Osmanlı’dan günümüze kalan bir unsur olarak Afro-Türklerin varlığı

Türkiye’nin Afrika tarihinin bir parçası olduğunun da kanıtı. Bu anlamda, Afro-Türkler çalışılmadan ve anlaşılmadan yazılan Afrika tarihi eksik kalacaktır. Ne de, Türkiye’nin Afrika açılımı sağlıklı bir zemine oturacaktır. Türkiye’nin bu görünmez topluluğu, Afrika ile ilgili çok önemli bir hafıza deposudur. Özellikle Cumhuriyetin kazanımlarını içselleştirmiş olan bu nüfusun geçmişten bugüne uzanan insani deneyimlerinin anlaşılması Afrika ile ilişkilerimizin modern boyutunun kurgulanması açısından da önemli. Bu durumda ‘uyanış’ projesinin önemli bir boyutu tarih çalışmalarıyken, tarih çalışmalarının önemli boyutu da merkezine insanı alan Afro-Türk hafızası üzerine yapılacak çalışmalar olacaktır. Türkiye’nin Afrika açılımı hiç şüphesiz en çok Afro-Türkleri sevindirmişti. Afrika kökenli Türkler, kendi geçmişlerine, kültürlerine,

irit’ten mübadelede gelenler arasında sayıları bir hayli G fazla olan Afrika kökenli Türk ve Müslüman bir ailenin evladı Mustafa gençliğini bir eylem adamı olarak geçirdi. Aydın kişilerin başına gelen ‘anlaşılamama’ sorunundan kendi payına düşenin bedelini ödedi. Okuma-yazmaya meraklı, kendi kendini yetiştirmiş, bilgisinin sınırlarını Afrikalılara özgü sabır ve sebatla sürekli genişletmiş bir araştırmacı olarak tanındı.

14

örf, adet ve geleneklerine sahip çıkmanın günümüz Türkiye'sinde işe yarar bir boyutunu ortaya koymak, görünür olmak ve “Biz de varız!” demek için harekete geçtiler, Türkiye’nin Afrika hafıza kartını aktifleştirdiler. Bunu daha sistemli bir hale getirmek için 2006 senesinde Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği’ni kurdular. Bu dernek son yıllarda Ege Bölgesi ve İzmir başta olmak üzere pek çok faaliyete imza attı. Bunlardan en önemlisi artık gelenekselleşmiş olan Dana Bayramı kutlamalarıydı. Afro-Türkler İzmir’in Torbalı ilçesinde uluslararası bir faaliyet olarak kutlamaya 2006 yılından itibaren başladılar. İzmir’de, Bayramyeri semtine adını veren bu Afrika festivali geçen sene daha da büyük bir organizasyonla kutlandı. Afro-Türklerin varlığı, seslerini duyurmaları Türkiye’nin toplumsal zenginliğini yansıtması açısından gurur vericiydi. Ekim 2016’da, bu derneğin kurucusu, Türkiye’deki Afrika uyanışının simgesi ve önderi, bu alana en büyük katkıyı yapmış olan, Afro-Türkler’in hafıza kartı, bitmez tükenmez enerjisiyle dinamosu olan Mustafa Olpak’ı yitirdik. Bizim Afrika ile olan ilişkilerimizi ‘uyanış’ zeminine taşıyan bu önemli insanı kaybettik. Ayvalıklı mermer ustası Mustafa Olpak. Türkiye’deki Afro-Türklerin banisi. 2006’da kurulan bu derneğin faaliyetleri çerçevesinde sürekli görüştüğümüz, enerjisini bu alana aktaran, yurtsever, aydın insan… 1953 senesinde Ayvalık’ta Girit göçmeni bir ailenin dokuz çocuğundan beşincisi olarak dünyaya geldi. Atatürk sevgisinden yola çıkarak adını Mustafa koydular. Aynen annesinin adının Mustafa Kemal Atatürk sevgisine atfen Kemale konulması gibi. Annesinin hayat hikâyesini anlattığı ‘Arap Kızı Kemale….’ 2002 yılında basıldı. Kendi ailesinin kökenlerini anlattığı bu kitap daha sonra TRT tarafından 'Arap Kızı Camdan Bakıyor' ismiyle 2006 senesinde elli dakikalık bir belgesel olarak çekildi. ABD, İngiltere, Fransa başta olmak


YILMAZ ÖZDİL’İN ANLATIMIYLA MUSTAFA OLPAK…

H ilemin üçüncü kuşağıyım. Benim dedem, ninem “A bir köleydi. Teyzelerim de hayatlarının önemlice bir bölümünü bir başka tür köle olarak geçirdiler. Yani

besleme olarak yaşadılar. Üçüncü kuşak olan bizler özgür bireyler olarak doğduk. Birinci kuşak olayları yaşayan kuşaktır. İkinci kuşak ise bu olayları yadsıyan, unutmak isteyen... Üçüncü kuşağın önemi işte burada çıkıyor ortaya. Çünkü üçüncü kuşak olayları araştıran kuşaktır. Ünlü Amerikan dizisi ‘Kökler’in senaryosunu yazan da üçüncü kuşak bir zencidir.”

üzere yurtdışında pek çok ülkede yayınlandı. İkinci kitabı 'Köle-Kenya, Girit, İstanbul Kıyısından İnsan Biyografileri' 2003’de yayınladı. Fransızca’ya çevrilen bu kitap, İngilizce çevirisi için sırada bekliyor. Mustafa Olpak, Afro-Türk kavramını bulup kullanan ve literatüre kazandıran kişiydi. 1880’lerden bu yana zaman zaman kutlanan Dana Bayramı’nın bir parçası olarak Mustafa Olpak’la İstanbul’da 'Kölelik Kurumu’nun Geçmişi Üzerine' yapılan etkinlikte senelerce sonra buluştuk. Daha sonra ise bir vesileyle, daha çok da Dana bayramları vesilesiyle ya telefonla konuştuk ya da bayramlarda buluştuk. Mustafa Olpak bize Afrika kıtasına modern açılımın bir uyanış olduğu bilincini aşılayan kişidir. Özellikle Türkiye’de yerleşikleşen artan sayıdaki Afrikalı göçmenin varlığı nezdinde Afro-Türk deneyiminin önemi yadsınamaz. Şüphesiz onun ışığı Afro - Türklerin yolunu

aydınlatacaktır. Özellikle ırksal ilişkiler bağlamında, onun ortaya çıkarttığı geçmiş Afro-Türk deneyimi çerçevesinde yeni gelen Afrikalıların önündeki engellerin aşılması sağlanacak, potansiyelleri harekete geçirilecek ve Türkiye’nin Afrika açılımının daha sağlıklı bir zeminde ilerlemesi sağlanacak. Mustafa Olpak bu yüzden sadece Türkiye’nin ve Afro-Türklerin değil, tüm Afrika kıtasının da bir kaybıdır.

ayatının en büyük ideallerinden birini gerçekleştirdi, İzmir’de Dana Bayramı’nın kutlanmasını sağladı. (Dana Bayramı, dini değildir, kültüreldir, Afrika geleneğidir, kabilenin ileri gelenleri ortaklaşa dana alır, mayısın ilk haftasında kurban edilir.) Afro Türk Derneği’nin Konak belediyesiyle gerçekleştirdiği Dana Bayramı Festivali’nde, Alsancak sokaklarında bir hafta boyunca Afrika rüzgarı esti, Afrika kostümleri, maskeleri, müzikleri ve danslarıyla kortejler yapıldı. Hayvan haklarına saygı gereği, dana kurban edilmedi, hatta kortejde bile gerçek dana yerine, dana maketi kullanıldı. Piknik yapıldı. Paneller yapıldı. Türkiye’nin gene haberi bile yoktu ama… Kanada’dan İsrail’den, kölelik kavramı üzerine dünya otoritesi kabul edilen bilim insanları konuşmacı olarak katıldı. Şahsi çabalarıyla, adeta tek başına mücadele ederek bu rengarenk bayramın kutlanmasını sağlayan Mustafa, hayatının en mutlu günlerinden birini yaşadı. Oysa, ağır hastaydı. Dana Bayramı boyunca yüzündeki tebessüm asla eksik olmadı, kimseye belli etmedi ama, amansız hastalığın neredeyse son evresindeydi. Son nefesine kadar çalıştı, didindi, çırpındı, Afro Türk kültürünün tanınmasına katkı sağladı. Ve maalesef, hafta başında kaybettik Mustafa’yı… Varyant’taki Fatih camisinde kılınan cenaze namazı sonrasında, Paşaköprüsü’nde toprağa verildi. Sessiz sedasız. Türkiye’nin ruhu bile duymadı. Yavşağın biri olsaydı, inanın hepinizin haberi olurdu. Çünkü haysiyetli basınımız (!) bangır bangır yazardı, ağıt yakarlardı. Duymak istersiniz diye yazıyorum. Türkiye çok değerli bir evladını kaybetti. Mustafa Olpak… Siyahtı, memleketin yüz ak’ıydı.

15


Sağlık, huzurlu ve mutlu bir yıl diledi

RAHMİ GENÇER HASTALARI VE YAŞLILARI BU YIL DA UNUTMADI

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer 2016 yılının son gününde önce Ayvalık Devlet Hastanesi’ni ziyaret etti. Hastalara acil şifalar ve 2017 yılı için sağlık ve mutluluk diledi. Daha sonra Belediye Yaşlı Bakımevi’ne geçen Gençer, “2017 yılında yaşlılarımız inşallah yeni yerlerinde çok daha iyi şartlarda olacaklar” dedi ve yeni yılın herkes gibi Bakımevi sakinlerine de sağlık, huzur ve mutluluk getirmesi temennisinde bulundu. Gençer ziyaretleri sırasında hastalara ve yaşlılara hediyeler verdi.

İlk etapta 15 öğretim kurumunda uygulanacak

OKULLARDAKİ ESKİMİŞ ÇÖP KOVALARI YENİ KONTEYNERLERLE DEĞİŞTİRİLİYOR

Ç Sokakların temiz kalması için vatandaşların da duyarlı davranması gerekiyor

A

ÇÖP KONTEYNERLERİ DEZENFEKTE EDİLİYOR

yvalık Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü, toplum sağlığına yönelik çalışmaları doğrultusunda çöp konteynerlerini dezenfekte etmeye başladı. Ekipler kötü koku ve mikrop olasılığına karşı çöp konteynerlerini önce yıkıyor, sonra dezenfekte ediyor. Çalışmalar hakkında bilgi veren ve Ayvalık’ın rüzgârlı bir kent olduğunu bir kez daha vurgulayan Belediye Başkanı Rahmi Gençer, bu nedenle mıntıka temizliğine özellikle önem verdiklerini belirtti. Gençer, “Yıkama çalışmalarını düzenli bir şekilde Ayvalık’ın her köşesine yayacak ve sonrasında da sürdüreceğiz” dedi.

16

alışmalarını sürdürürken kamu kurumlarıyla işbirliği yapmayı önemseyen Ayvalık Belediyesi, Temizlik İşleri Müdürlüğü’nün girişimiyle okullara konteyner dağıtımına başladı. İlk konteynerler 150 Evler Mahallesi’ndeki Kıvanç Sarlıcalı İlkokulu’na kondu. İlk aşamada 15 okul belirleyen ekipler, Ocak ayı sonuna kadar Ayvalık sınırlarındaki tüm okulların bahçelerinde bulunan eskimiş çöp kovalarının yerine yeni konteynerleri yerleştirecek.


ATÖLYELERDEN Barbaros Caddesi üzerindeki Çıkmaz Sokak’a bugüne kadar hiç yolunuz düşmemiş olabilir. Ancak atölyelerin süslediği bu neşeli/renkli sokağı gördüğünüzde, “Neden benim bu sokaktan haberim yok!” diye hayıflanacağınızdan eminiz. Sizlere tek tek tanıtacağımız bu atölyelerden birinde, Tüvit Tasarım’da, Öznil Özçelik Yetim’le birlikteyiz bu kez. Eğer kişiye özel tasarım ürünlerden hoşlanıyorsanız, tam size göre bir mekân...

KEDİLERİ ÇOK EĞLENCELİ BULUYORUM VE ONLAR BENİM VAZGEÇİLMEZLERİM, AYVALIK BU ANLAMDA BANA MÜTHİŞ MALZEME SUNUYOR

E

l boyaması elbiseler, oyuncaklar, çantalar, mutfak önlükleri, tişörtler, kupalar tasarlayan Öznil Özçelik Yetim, tasarıma ilgi duymaya çok küçük yaşlarda başlamış.

-Anneannem terziydi. Babam gibi öğretmen olan annem de evde sürekli dikiş dikerdi. Bu sayede ben öncelikle kumaşları tanıdım. Kumaşların nasıl biçilip, nasıl dikildiğini göre göre öğrendim ve bebeklerim için elbiseler hazırlamaya giriştim. Yine o yıllarda çok güzel resimler yapan babama öykünür, durmadan onunla birlikte resim çizerdim. Çizgilerimin oluşmasında babamın payının büyük olduğunu düşünüyorum. Lise bitip de yükseköğrenim aşamasına geldiğimde, böylesi bir alt yapı üstüne tekstil eğitimi almak istedim ve Dokuz Eylül Üniversitesi’ne girdim. Mezuniyetin ertesinde İzmir’de önce tekstil sektöründe colorist (renkçi) olarak çalıştım. Ardı sıra baskı tişört atölyesinde şeflik, modacıların yanında stilistlik yaparak sektörün hemen her dalında deneyim kazandım. Ancak son iş yerimde mutlu değildim. İstifa ettim ve bir ara işsiz kaldım. “Ne yapsam?” diye düşünürken, bir arkadaşımla birlikte pazardan aldığımız tişörtleri boyayıp, açtığımız tezgâhta satmaya başladık. Bir gün bir mağaza sahibi geldi ve ‘el boyama’ tişörtlerimin ilgisini çektiğini, benimle çalışmak istediğini söyledi. Kabul ettim. O mağaza için haftada yüz tişört boyamaya başladım. Bu iş birkaç yıl sürdü. Çok yoğun bir tempom vardı. Öte yandan artık kendi işimi kurma zamanımın geldiğini hissediyordum. Öznil Özçelik Yetim’in aklındaki şey bir nostaljik elbiseler dükkânı açmaktır ve Ayvalık, tasarımlarının ruhuna en uygun yerdir. -Anne ve babamın son görev yerleriydi Ayvalık. Emekli olunca çok sevdikleri bu kentte kaldılar. Ben de lise son sınıfı Ayvalık’ta okudum zaten. Kısacası, aldığım karar

GÜLBENİZ ŞENTAY

gereği İzmir’den ayrıldım, Ayvalık’a geldim. 2012 yılında atölyemi açtım. Sıra dükkânıma bir isim bulmaya gelmişti. Ben küçük bir kızken, annem kendi diktiği tüvit (bir tür kalın, yünlü kumaş) döpiyeslerle okula gider-gelirdi. Hem o yıllara nostaljik bir göndermede bulunmak hem de söyleyiş kolaylığı nedeniyle dükkâna ‘Tüvit Tasarım’ adını verdim. Ben çizimleri yapıyor, kumaşları alıyor, kalıp çıkarıyor, biçiyordum; elemanım da dikiyordu. Yaklaşık iki yıl sadece elbise, etek, bluz, tişört ürettik. Sonra yavaş yavaş basma ve pazenden uzaklaşıp üzeri el boyama olan keten elbiseler tasarlamaya başladım. Gördüğüm ilgi beni el boyamayı başka hangi ürünlerde kullanabileceğimi araştırmaya itti. Yastık, mutfak önlüğü gibi şeylerle ev tekstiline yöneldim. Kupalar, oyuncaklar, bez çantalar, cüzdanlar derken el boyamaya yetişemez hâle geldim. Ayvalık dışından talepler de artınca, bazı kalemlerde seri üretime geçme zorunluluğu doğdu. Bir baskı makinesi aldık. Eşim Gürkan baskı dahil bütün teknik işlerin sorumluluğunu üstlendi. Daha çok ne tür malzemelerin kullanıldığını ve bu malzemelerin nereden sağlandığını merak ediyoruz. -Malzemeleri genelde İzmir’den alıyorum. Özellikle keten, boyasız ham keten kullanıyorum. Elbiseler ve ev tekstilinde genelde tercihim onlar ama yanı sıra bir süre ara verdiğim, bu nedenle özlediğim basma, pazen kumaşlara da tasarımlarımda ver veriyorum. Keçeyi çok seviyorum fakat gerçek keçe bulmak zor ve bir o kadar da maliyetli. Bu yüzden daha çok aplike işlerde bu malzemeden yararlanabiliyorum. Kumaştan boyaya sağlıklı ürünler seçmeye çok özen gösteriyorum. Bir tek baskı tekniğini kullandığımız bazı yastık, bez çanta türü ürünler için polyester kumaş almak durumunda kalıyoruz. Ancak el boyama ürünlerin

17


Çocukların seveceği renkli, neşeli el boyama bez oyuncakların piyasada satılan sağlığa zararlı Çin malı oyuncakların alternatifi olduğunu vurgulayan Öznil Özçelik Yetim, oyuncakların çocuklarımızın sağlığını tehdit etmemesi gerektiğinin altını ısrarla çiziyor. -Çocuklar oyuncaklarıyla yatıyor, oyuncaklarıyla kalkıyor. Bütün gün ellerinden düşmeyen bu oyuncakları yüzlerine gözlerine sürüyor, ağızlarına sokuyor. Bu nedenle hiçbir şekilde sağlığa zararlı maddeler içermeyen, boyanmamış, ağartılmamış, yüzde yüz pamuklu kumaştan imal ettiğimiz yıkanabilir bez oyuncakları annelere öneriyorum. Öznil Özçelik Yetim, kedileri çok seviyor. Bu nedenle hemen hemen bütün ürünlerinde kedi motifini kullanıyor ve ilham kaynağının Ayvalık kedileri olduğunu söylüyor. -Bez bebekler de yapıyorum ancak özellikle oyuncak tasarlarken öncelik kedilerde. Çünkü kediler çok şahsiyetli, eğlenceli, ilginç hayvanlar. Farklı durumlarda hiç beklemediğiniz davranışlar sergileyen hayvanlar. Örneğin yürürken duvarın üstünden düşen bir kedi, toparlanır toparlanmaz sanki düşen o değilmiş gibi oturup sakin sakin yalanmaya başlayabiliyor. Bu halleriyle beni bir hayli şaşırtıyorlar. Dediğim gibi kedileri çok eğlenceli buluyorum ve onlar benim vazgeçilmezlerim. Ayvalık bu anlamda bana müthiş malzeme sunuyor. Peki esin kaynakları arasında masal ve roman kahramanları da var mı? -Bir ara kendi yorumumu kattığım bu karakterlerin serisini çalıştım. Küçük Kara Balık’la başladım. İçlerinde en sevileni Bilge Karasu’nun ‘Ne Kitapsız Ne Kedisiz’ adlı deneme kitabından yola çıkarak yarattığım desen oldu. Beni besleyen diğer materyaller arasında dergileri de sayabilirim. Örneğin Roll dergisini severek okurdum. Kapandı ne yazık ki! Oysa o dergiden bana epeyce malzeme çıkıyordu. Atölyede eşi Gürkan Yetim’le birlikte çalıştıklarını belirten Öznil Özçelik Yetim, “Siparişleri karşılayabilmek için zaman zaman fason iş yaptırıyoruz” diyor ve ekliyor: -Çok yoğun dönemlerde, eski dikiş ustam yardımıma yetişiyor ve elbiseleri dikiyor. Çanta, cüzdan ve yastıklar için yine böyle günlerde dışarıdan destek alıyorum. TÜVİT TASARIM’DA EN PAHALI ELBİSENİN FİYATI SEKSEN LİRA Tüvit Tasarım’ın ürünlerini kimlerin aldığını merak ediyoruz. hepsi pamuklu olmak zorunda. El boyamalar, insan sağlına asla zarar vermeyen, su bazlı tekstil boyalarıyla yapılıyor. Bu boyalar kumaş tarafından iyice emildiği için yıkandıklarında renk değerlerinden hiçbir şey kaybetmiyorlar. Diğer malzemelere gelince… Yastık ve oyuncak içlerinde en kaliteli silikon olan ‘boncuk’ silikonu kullanıyoruz. Yani iğneden ipliğe, fermuardan düğmeye her şeyi titizlikle seçiyorum. SAĞLIĞA ZARARLI MADDELER İÇERMEYEN, BOYANMAMIŞ, AĞARTILMAMIŞ, YÜZDE YÜZ PAMUKLU KUMAŞTAN İMAL ETTİĞİMİZ YIKANABİLİR BEZ OYUNCAKLARI ANNELERE ÖNERİYORUM

18

-Genelde her yaş grubundan müşterimiz var. Tercihleri spor, sağlıklı, farklı, tasarım giysiler olan ve genelde çalışan, belli bir kültür düzeyindeki kadınlarla; gerek çocukları gerek sevdikleri için az önce saydığım özelliklerdeki ürünlerimizi almak isteyenlerden oluşan bir müşteri kitlemizin varlığından söz edebilirim. Son yıllarda sadece ülkemizde değil, bütün dünyada tasarım ürünler çok ilgi görüyor. Tasarım artık başlı başına bir sektör diyebiliriz. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak bu tür ürünlerin fiyatları tırmandıkça tırmanıyor. -Her ne kadar aldığınız ürün size özel de olsa ve bir


MUZIR/HINZIR ŞAŞKIN/ÜRKEK SEVİMLİ/USLU...

eşi daha bulunmasa bile, bence fiyatlar abartılı. Zira diyelim ki üç-beş liraya bir kumaş alıyorum. Yani benim kumaşın dokusunda bir emeğim yok. Hani oturup keçe dokusam, tamam! Ürün çok pahalı olmayı hak eder. Ama nedir? Ben kumaşı top top, hazır alıyorum. Kesip, biçip, dikip, üzerine bir desen çizip boyuyorum. Elbette ki yeteneğimin, kişiye özel üretim yapmamın bir maddi karşılığı olmalı. Fakat ‘tasarım ürün’ diye ben ona nasıl iki yüz liralık bir etiket koyarım? Bu insafsızlık olmaz mı? Böyle düşündüğüm için Tüvit Tasarım’da en pahalı elbisenin fiyatı seksen lira. Oyuncaklar on beş-yirmi, mutfak önlükleri yirmi beş lira. Tüvit Tasarım’ın gerek el boyama gerekse baskı ürünlerine farklı illerden talep geliyor ve bu taleplerin büyük bir bölümü baskı ürünlerle karşılanıyor. -Safranbolu’da bir mağazaya seri üretim yapabildiğimiz cüzdan, çanta ve yastık gönderiyoruz. Ankara ve Kaş’taki mağazalarla elbise ve cüzdan ağırlıklı çalışıyoruz. Yine biri Eskişehir, diğeri İzmir’deki iki mağazaya ürünlerimizi veriyoruz. Ayrıca www. zet.com’da, ‘evdekedivar’ adlı internet sitesinde tasarımlarımız satılıyor. Peki, yeni bir yılın başlangıcında Öznil Özçelik Yetim’in geleceğe dair nasıl bir hayali var?’ -Eğer bir gün çok param olursa büyük bir atölye açacağım. Çok iyi bir kalıpçım olacak. Ben tasarımları yapacağım. Kumaşları seçeceğim. Kalıpçı adeta beynimi okuyup, kafamdaki modeli bire bir kalıba aktaracak. Dikiciler ürünü dikecek. İşin teknik kısmını zaten merak etmeme gerek yok; o iş eşim Gürkan’da. Ve biz, Tüvit Tasarım markasıyla Türkiye’nin en prestijli mağazalarına gireceğiz. Hatta kendi markamızın mağaza zincirlerini oluşturacağız. Hayalim bu!

KEDİNİZ NASIL OLSUN?

Ç

ocuklar için sağlıklı, sevimli, neşeli bir oyuncak yapmak sanıldığı kadar zor bir iş değil. Örneğin bugün sizinle bir kedi yapalım. Öncelikle nasıl bir kedi istediğimize karar verelim. Muzır ve hınzır mı, şaşkın ve ürkek mi, sevimli ve uslu mu? Kedi figürünü seçtikten sonra pamuklu kumaşımızı iki kat yapıp yayalım. Figürümüzü kurşun kalemle fazla bastırmadan kumaşa çizelim. Her yanından birer buçuk santimetre dikiş payı bırakıp makasla keselim. Ön yüz olacak kumaşa kedinin gözlerini, ağzını, burnunu, bıyıklarını çizip, boyamaya başlayalım. Kedimizin gözleri sarı, ağzı-burnu pembe, patileri siyah, kuyruğu çizgili olsun. Boyalar kuruduğunda ütüleyerek renkleri sabitleyelim. Sıra ön ve arka parçaları birleştirip çizdiğimiz hat üzerinden kedinin dikimine geldiğinde kumaşın içini doldurmak üzere altı-yedi santimlik bir boşluk bırakalım. Dikme işlemi bitince kumaşı ters çevirip oyuncağımızın içini silikon ya da benzeri bir malzemeyle dolduralım ve açık kısmı kapatalım. Kedimiz hazır!

19


Ayvalık Yazıları HÜSEYİN GÜVEN yaverbey15@gmail.com

Bir uzun yol…

B

ana ayrılan bu sayfada her ay karalamaya çalıştığım yazıları takip etme inceliğini gösteren hemşehrilerim bilirler; zaman zaman bu satırlarda; Ayvalık’ta doğup büyümüş, ‘mahalle’ kültürünün içinde yetişmiş, çam ağaçlarına tırmanmaktan denize dalmaya kadar çocukluğunu doyasıya yaşamış, komşuluğun anlamını ve arkadaşlığın önemini öğrenmiş olmaktan dolayı kendimi çok şanslı bulduğumu dile getiririm. Bunların yanı sıra; bana kattıklarının, hayata nasıl bir altyapı ile hazırlandığımın değerini, ancak yaşım ilerledikçe anlayabildiğim bir şansım daha oldu: İlk ve orta öğrenimimi Ayvalık’ta yapmak. Sakarya İlkokulu’nda başladı öğrencilik yolculuğum. Birinci ve ikinci sınıfı Melek (Zengi) hanımda okudum. 65 yaşında bir ihtiyardan duymak tuhafınıza gidebilir ama; ondan sonraki hayatımın tümünde ve hâlâ, ana uğraşım olacak olan ‘okuma ve yazma’nın başarı simgesi ‘Kırmızı Kurdeleyi’ öğretmenimin yakama taktığı günü, hatta anı, aradan yarım yüzyıldan fazla bir zaman geçmesine karşın bugün gibi hatırlıyorum. İlkokulun 3., 4., 5. sınıflarını İstiklâl İlkokulu’nda Sadi (Utku) beyde okudum. Ve bütün yaşıtım çocuklar gibi; anne-baba yarısı olan ilkokul öğretmenlerimin; yakın, sıcak kucaklarından kopup birden bire ortaokulun; hepsi bana yabancı, her derste başka bir yüzle karşılaştığımız öğretmen kalabalığının karşısında buldum kendimi. Çocuk belleği neler kaydediyor… Bu yeni ve ‘kocaman’ dünyada ilk ‘sıra arkadaşım’ sonraları üniversiteye kadar birlikte yürüyeceğimiz ve hâlâ can dostum olan Kaya Timuçin, ilk dersimiz Necdet Sümer beyin resim dersiydi. Daha ne olduğunu anlayamadan ikinci derste tarih öğretmeni Ziya beyle tanıştık ve Ayvalık Ortaokulu ve Lisesi’nde geçecek olan 7 yıllık (lisede sağlık nedeniyle bir yıl kaybettiğim için 4 yıl okudum) serüven böyle devam etti.

20

Her dönemdeki bütün öğrencilerin öğretmenleri için düşündükleri gibi; bazılarını çeşitli özellikleriyle sevdik, çekindik, korktuk, kendimize yakın ya da uzak bulduk, kendi küçük kafalarımızla yeterliliklerini sorguladık, oyunlar oynadık, kızdırdık, isimler taktık, üzdük… Ve onları bizim farkında bile olmadığımız, olsak bile gençliğin acımasızlığı içinde umurumuzda bile olmayan; hayata, ekonomik zorluklara, sisteme, müfredata karşı verdikleri sonu gelmeyen mücadeleyle baş başa bırakıp mezun olduk, yerimizi yeni nesillere terkederek çekip gittik. Salih bey (Ortaokul Müdürümüz ve beden eğitimi öğretmeni), Müdür yardımcılarımız Yılmaz bey (resim) ve Ali bey (beden eğitimi), Selma hanım (Türkçe), Tasvire hanım (edebiyat), Zeki bey (İngilizce), Necdet bey ve Feridun bey (kimya), Necla hanım (fizik), Turan bey ve İsa bey (Fransızca), Şükran hanım (coğrafya), Bekir bey (psikoloji), Ülker hanım (tarih), İffet hanım ve Yüksel hanım (biyoloji), Şaban bey (din bilgisi)… Adil bey… Ahit bey… Murat bey ve efsanevi lise müdürümüz Mevlut Oğuz bey. Bu isimlerin hepsi 7 yıllık eğitim ve öğrenimim sırasında beni ben yapan, beni zenginleştiren, hayata hazırlayan öğretmenlerim. Aradan geçen bunca yıldan sonra, tamamen bellek sorunlarından dolayı adını anmayı unuttuğum sevgili öğretmenlerim var ise her zamanki büyüklükleriyle beni bağışlayacaklarına eminim. Bizim kuşağımızdan önce de sonra da sadece Ayvalık’ta değil yurdun her köşesinde hizmet vemiş, veriyor ve verecek olan onlarca, yüzlerce, binlerce öğretmen var oldu, var olacak. Bu uzun yolda tek ödülleri; 24 Kasım’larda aldıkları bir buket çiçek ya da çok ileri yaşlarımda bir gün Nişantaşı’nda dolaşırken Gazi Eğitim Enstitüsü’nde bana sadece İngilizce’yi değil, öğretmen ve ‘adam’ olmayı da öğreten ve her birini saygıyla andığım öğretmenlerimden Mustafa Güzelkaya’nın yanına gidip yaptığım gibi, elinin öpülmesi olan bu aziz mesleğin değerli insanlarına; yaşıyorlarsa sağlık, kaybettiysek rahmet dilerim.


Düşlerinin peşine takıldı, 4 kişilik ekibi ve develerle tam bir kervan yolculuğu gerçekleştirdi. 18 ay boyunca 12 bin kilometre yürüdü. Moğolistan’a kadar giderek Orhun Anıtları’nı görüntüledi.

Ressam, gezgin, belgeselci ve fotoğraf sanatçısı Arif Aşçı doğup büyüdüğü Adana’dan resim öğrenimi görmek üzere yola çıktı. Orta Doğu’dan Uzak Asya’ya; macera dolu İpek Yolu’na kadar uzanan bu yolculuk; artık yalın, yavaş, dingin bir yaşamı özleyen elli sekiz yaşındaki sanatçıyı Ayvalık’a kadar getirdi. Resimleri, fotoğrafları, belgeselleri, kitapları ve ödülleriyle Türkiye’nin adını dünyaya duyuran Arif Aşçı dört yıldır Ayvalıklı. Koreli akademisyen eşi Hyseung Lee ile birlikte sessiz-sedasız, çok sevdiği Ayvalık’ın turizm elçiliğini yapıyor.

BAŞKA YERDE BULUNMAYAN RENKLERE SAHİP OLAN ‘FOTOJENİK’ AYVALIK’TA TÜRKİYE’NİN RESSAM VEYA GÖRSEL SANATÇI KOLONİSİ OLUŞABİLİR

A

rif Aşçı bir demiryolu işçisinin beşinci çocuğu olarak Adana’da dünyaya gelir. Çok genç yaşlarda ressam olmaya karar verir.

-Lisedeyken Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuma ve ressam olma kararlılığım kafamda netleşmiş, kendime böyle bir yol çizeceğim belli olmuştu. Üniversite giriş sınavında tıp fakültesini kazanmama rağmen kararım değişmemişti. Bu yüzden evde huzursuzluk çıkmış, hatta babam doktor olmazsam beni evlatlıktan reddedeceğini bile söylemişti. Oysa, aslen Niğde/Borlu olan babamın yıllarca keçe ustalığı yaptığını biliyordum. Annem de harika halılar dokurdu. Yani bir renk vardı evde ama bu renk beni desteklemelerine yetmemişti. Aslına bakarsanız bugün bile,

GÜLBENİZ ŞENTAY

“Evladınız ressam mı yoksa doktor mu olsun?” diye hangi aileye sorarsanız sorun, alacağınız cevap bellidir. Kaldı ki ben sülalenin ilk üniversite mezunu olacak, üstelik doktor çıkacaktım. Sanat eğitimi almaya kalkışmam, özellikle bu anlamda babamı büyük bir düş kırıklığına uğratmıştı.

Çare yoktur. Arif Aşçı kapıyı vurup evden çıkar ve İstanbul’un yolunu tutar. İstanbul’a, gördüğü her şeyi çizmek üzere elinde bir tomar kağıtla geldiğinde on yedi yaşındadır. Önce martılara aşık olur. Sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin sınavlarına girer. Sınavda hoş bir sürprizle karşılaşır. -Adana’da amcamın bir at arabası vardı. Lisedeyken hep

21


o at arabasını, atları kara kalem çalışırdım. Garip bir rastlantı sonucu Akademi giriş sınavlarında bizlerden at arabası çizmemiz istendi. Tabii büyük bir sevinçle 70x100 ebadındaki resim kağıdına, üzerindeki arabacısıyla filan bir at arabası çizdim ve 1975 yılında Akademi’nin Resim Bölümü’ne birincilikle girdim.

1982’de, Adana’da ‘mezuniyet resmi’ yaparken, bir yandan da Sabancı Kültür Merkezi’nde hem gençler hem yetişkinler için resim/sanat tarihi dersleri veren Arif Aşçı, birbirini izleyecek resim sergilerinin ilkini de yine aynı yıl Adana’da açar. ‘Desen ve Resimler’ adını taşıyan bu sergiye Sabancı Kültür Merkezi ev sahipliği yapar. -Derslerden az da olsa para kazanıyor, kazandığımı bir kenarda biriktiriyordum. Çünkü batıdaki sanat ortamını, oralarda neler olup-bittiğini merak ediyor ve gidip görmek istiyordum. Okul biter-bitmez bir sırt çantası ve çizdiğim desenlerle, atlayıp İtalya’ya gittim. Trenlerle, otostoplarla altı ay boyunca Venedik, Floransa ve Roma’yı dolaştım. Asıl amacım Paris’teki havayı solumaktı. Ancak darbe (1980) yıllarıydı ve sol görüşlü insanlar Türkiye’den kaçıp, akın akın Avrupa’ya en çok da Fransa’ya gidiyordu. Sanırım bu nedenle Fransa Türklere vize koymuştu. Vize almak öylesine zordu ki, Paris’in sanat dinamizmini tadamadan Türkiye’ye döndüm. İki yıl kadar Akademi’de Süleyman Saim Tekcan’ın Özgün Baskı Atölyesi’nde asistanlık yaptım. Fakat siyasal baskılar öğretim üyelerinin saçına/sakalına karışmaya dek uzanınca bunaldım, istifayı bastım. Yanıma yine bir sırt çantası alarak yollara düşecek fakat bu defa rotamı batıya değil, doğuya kıracaktım.

ALMAN RESSAM ARKADAŞIMLA İLK DURAĞIMIZ OLAN İRAN’A GELDİĞİMİZDE KENDİMİZİ İRAN-IRAK SAVAŞININ ORTASINDA BULDUK İran’dan başlayacağı yolculuk için epeyce bilgi toplayan Arif Aşçı, çizdiği güzergâhta günde bir dolar harcayarak ilerleyebileceğini öğrenir. Yaptığı hesaba göre elindeki parayla birkaç yıl Çin dahil bütün Orta ve Uzakdoğu ülkelerini gezebilecektir.

22

-Yolculuk öncesi bir sohbet sırasında Uygarlık Tarihi hocam Hilmi Yavuz bana, “Olur da, yollarda bir şekilde parasız kalırsan ne yapacaksın evladım?” diye sordu. Ben de “Vallahi hocam, çok aç kalırsam portre çizerek geçimimi sağlarım herhalde!” diye yanıtladım onu. Gerçekten de aklımdan geçen buydu. Hilmi hoca Foto “Saçmalama! Hindistan’da portre çizdirip sanatın de sana para verecek adam bulamazsın. duyan genç Başka bir yol dene!” dedi ve gazetelerle kompozisyon görüşmemi önerdi. Yolculuk öneriy boyunca yaptığım röportajları, çektiğim fotoğrafları gazetelere Artık ‘karanlık odada bas göndererek olası maddi risklerin telefonlarıyla herkes fotoğraf ç önüne geçebilirdim. Henüz ilgi duyan gençlere güzel kompo yirmi sekiz yaşındaydım Bunun yolu ise resim sanatını biliyo ve o güne kadar elime ne bütün fotoğrafçıların, örneğin bir M bir fotoğraf makinesi ne Bresson resim eğitimi görmüşlerdir de bir kamera almıştım. macerasına bakmakla zevkleri incele Dolayısıyla böylesi çözümler ellerinin altınd üretemiyordum. Hocam çok Eğer amaç iyi bir portre çekebilme mantıklı şeyler söylüyordu. Vinci’ye, Michael Angelo’ya bakmalı Önerisini uygulamaya karar bu insanlar… Bir fotoğrafçının onla verdim. Sırf bu gezi için bir Orhan Peker, bir Nazmi Ziya m ikinci el bir fotoğraf makinesi gibi büyük ustaların fotoğraflarına aldım. Hiç unutmuyorum, bir cep telefonuyla da iyi bir fotoğr bir Nixon F3’tü. Zamanının en yağ tadarak zeytinyağı tadımcısı iyilerindendi. Dediğim gibi, bu okumadan roman yazılamazsa; b geziye kadar fotoğrafa hiç ilgi de o mirasa yeni bir şey eklen duymamıştım. Hayatımı fotoğraf için size bırakılan mirası alm çekerek kazanacağım ise daha üzerine işin içine duyguların önce aklımdan bile geçirmemiştim. deklanşöre basarsanız a

Diğer hazırlıkların da tamamlanmasıyla gezi başlar...

geçer, zamansız bir bu da fotoğrafını dönüş

-Alman ressam arkadaşımla ilk durağımız olan İran’a geldiğimizde kendimizi İran-Irak savaşının ortasında bulduk. İnanılmaz bir atmosfer vardı orada. Her şeyin fotoğrafını çekiyordum. Bütün o cenaze törenlerini, savaşa giden askerleri, Iraklı esirleri… Pakistan derseniz, bir başka âlem... Halk ayaklanmış, Benazir Butto


ülkesine yeni dönmüş; her yerde milyon kişilik mitingler düzenleniyor... Son derece sıcak olayların yaşandığı o günlerde İran Cumhurbaşkanı Rafsancani ve Pakistan Başbakanı Benazir Butto’yla röportajlar yaptım. Öte yandan dünyaya açılan Hindistan, gizem dolu Tibet, yepyeni bir serüvendi benim için. Ganj nehri oğraf kıyılarında Hinduların ölülerini dualarla na ilgi yakma törenleri inanılmazdı… Tibet çlere güzel diye bir ülkedense o güne dek kimse n yapmalarını haberdar değildi. Bütün bunlar o yıllarda gerçekten bilinmiyordu. yorum Çünkü internet yoktu. Şimdi her skı’ çağı geçti. Şimdi cep yer ve her türlü bilgi elimizin çekiyor. Ben, fotoğraf sanatına altında.

ozisyon yapmalarını öneriyorum. or olmaktan geçiyor. Dünyaca ünlü Mary Ellen Mark, bir Henri Cartierr. Resmin son üç yüz-dört yüz yıllık ebilir. Üstelik internette resim sanatı da ve bedava!

VİZE ALMANIN ZOR OLDUĞU ORTA ASYA CUMHURİYETLERİ’NE CEBİMİZDE 9. CUMHURBAŞKANI SÜLEYMAN DEMİREL’İN DEVLET BAŞKANLARINA KENDİ EL YAZISIYLA YAZDIĞI MEKTUPLARLA GİTTİK

ekse, önce Rafael’e, Leonardo da ılar. O denli ideal portreler yapmış ki ardan öğreneceği çok şey var. Yine mutlaka bilinmeli. Ve tabii Ara Güler a bakmak gerekir. Kısacası insan raf çekebilir. Ancak nasıl hep kötü ı olunamazsa, nasıl Dostoyevski Aşçı’nın yolculukları zaman bize kalan mirası ‘hazmetmeden’ içinde farklı projelere dönüşür. nemez. Bu nedenle iyi fotoğraf 1990 yılında bir kez daha aynı manız gerekir. Bütün bunların coğrafyaya ama bu kez TRT ekibiyle nızı katar, o anı hissederek birlikte gider. anı belgelemenin ötesine şey yakalarsınız ki, -Üç Land Rover’la yola çıktık. ızı sanat eserine Moğolistan’a kadar giden ve Orhun ştürür.

Anıtları’nı ilk görüntüleyen Türk ekibi bizdik. Ancak bu topraklara ilk ayak basan Türk Ara Güler ustadır ve zaten gezimiz süresince de onunla sık sık karşılaştık. Bu yolculuğumuzdan ortaya on iki bölümlük ‘Turkuaz’ belgeseli çıktı. Bu çalışmayı 1996 yılında yaptığım ‘İpek Yolu’nda Son Kervan’ belgeseli izledi. Dört kişilik ekibimle, yanımızda develer, on sekiz ay boyunca yürüyerek tam bir kervan yolculuğu gerçekleştirdik.

Yolculuk Çin’den başlar. Develerle binlerce kilometre yol gidilir. Gobi ve Taklamakan çölleri geçilir. Tiyanşan dağları aşılır. Tarihi İpek Yolu kat edilip Türkiye’ye dönülür. Gerçekten de İpek Yolu’ndaki son kervan mıdır bu? Böylesi benzersiz bir serüvene Arif Aşçı’dan sonra atılan olmuş mudur? -Evet! İpek Yolu’ndaki son kervandık biz. Hâlâ da öyleyiz ama benim gibi bir deli çıkar da “Şu yolu develerle yapayım!” derse ‘özhakiki son kervan’ olur ve ben de “Helal olsun!” derim. Zira artık o coğrafyayı develerle geçmek hem çok zor, hem de çok pahalı. Bizim şöyle bir şansımız vardı: O yıllarda Sovyet sistemi çökmüş, Orta Asya Cumhuriyetleri bağımsızlıklarına yeni kavuşmuşlardı. Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Kazakistan

gibi ülkeler, kendilerini ilk tanıyan ülkeye, Türkiye’ye başkentlerinin en güzel yapılarını elçilik binası olarak vermişlerdi. Hâlâ Sovyetik kalıntılar nedeniyle vize almanın zor olduğu bu ülkelere biz, cebimizde 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in devlet başkanlarına kendi el yazısıyla yazdığı mektuplarla gittik. Öyle ki, develer eşliğinde girdiğimiz her şehir adeta bir festival alanına dönüşüyordu. Örneğin Kazakistan’da bizim için kuzular kesilmişti. Dediğim gibi bu serüvenden beş yüz sayfalık bir İpek Yolu kitabı ile yirmi ülke televizyonunda yayınlanan sekiz bölüm-dört saatlik bir belgesel doğdu.

Asya yolculuğuna çıkarken resim yapmayı bırakan ve sadece fotoğrafa odaklanan sanatçı İstanbul, Ankara, Adana, Boston, Brüksel ve Seul’da peş peşe açtığı fotoğraf sergileriyle de adından söz ettirir. Daha sonra Ayvalık günleri başlar. -Bütün bu yolculuklar bittikten sonra 2011 yılında eşim Hyseung Lee ile İstanbul’u terk etmeye karar verdik. Bu tarih aynı zamanda bizim Ayvalık maceramızın başlangıcıdır, diyebilirim. Fakat öncesinde sekiz-dokuz aylık bir Bodrum deneyimi yaşadık. Boğaziçi adıyla anılan, Milas’a bağlı bir balıkçı köyüne yerleştik. Ne var ki bir süre sonra orada yaşayamayacağımızı, aradığımız o yavaş/kolay/sakin hayatı bulamayacağımızı anladık ve yönümüzü Ayvalık’a çevirdik. 2012 yılının Mayıs ayında eski bir Ayvalık evi satın aldık. Tabii biz hemen ev restore olur, birkaç ay sonra evimize taşınırız sanıyorduk. Ama bürokratik işlemler çok uzun sürdü. Bu aksamaya bir de ustaların onlarca kişinin işini aynı anda almaları -ki ben buna “Usta terörü!” diyorum- eklenince evin içine girmemiz dört yılı buldu. Zaman zaman her şeyi satıp gitme noktasına geldiysek de asla pişman değiliz. Aksine; çabuk düze çıkmaları temennisiyle, herkese eski bir Ayvalık evi alıp restore etmelerini, bu azaptan, onarıma katılmak koşuluyla geçmelerini öneririm. İnanın bu restorasyon müthiş bir okul oldu bize. Belki çok yorucu, çok yıpratıcı bir süreçti ama bittiğinde çok şey öğrendik. Maraton koşmuş kadar mutluyuz. Ben Ayvalık’ta sıva yapmayı, taş kırmayı, marangozluğu, taş işçiliğini öğrendim. Neden? Çünkü ustanız hasat zamanı zeytin topluyor, gelmiyor ya da hep hastası var… Şimdi, sizden sonra duvar öreceğim meselâ. Hiç şikayetçi değilim. Zira insan bir evle arasında bağ kurduğunda ayakları yere çok daha sağlam basıyor; yanı sıra o evin taşına/duvarına, o evi yapan insanlara saygı duymayı öğreniyor. Bir ev nasıl ev olur, onu fark ediyor.

AYVALIK, BENCE ‘VUR PATLASIN, ÇAL OYNASIN!’ İÇİN DOĞRU BİR ADRES DEĞİL, HEM ACILARIN HEM SEVİNÇLERİN KATMAN KATMAN YAŞANABİLECEĞİ BİR YER “Artık Ayvalıklıyım!” diyen Arif Aşçı, Ayvalık’ın mübadele öncesi ve sonrasında yaşanan travmalara rağmen hâlâ çok güzel ve ‘fotojenik’ bir kasaba olduğunu söylüyor.

23


-İstanbul’dan ayrılırken, aldığım bir diğer karar da fotoğraf çekmeyi bırakmaktı. Nitekim, “Yeterince fotoğraf çektim, albüm hazırladım!” deyip, Ayvalık’ta yeniden resim yapmaya başladım. Ancak ilk geldiğimiz günlerde sokaklara çıkıp Ayvalık fotoğrafları çekmekten de kendimi alamadım. Evlerdeki, sokaklardaki hüzün beni çok etkiledi. Biz dışardan gelenlerin hemen fark ettiği ağır bir hüzün bu... Ayvalıklılar zamanla olan-biteni kanıksadıklarından olacak, dışa vurmuyorlar ama dokunduğunuzda o acı hemen ortaya dökülüveriyor. Galiba Ayvalık’ı böylesine çekici kılan da bu hüzün. Gerçek şu ki, kendini buradaki hüznün bir parçası gibi gören, o hüznü anlama, o hüzne saygı duyma kapasitesi olan insanlar geliyorlar Ayvalık’a. Ayvalık, bence ‘Vur patlasın, çal oynasın!’ mantığındaki insanlar için doğru bir adres değil; hem acıların hem sevinçlerin katman katman yaşanabileceği bir yer. Bu nedenle özellikle sanatçılar için ideal bir yer. Ne yazık ki, mübadeleyle gelen insanların çoğunun bu evlerle bağı kopmuş ya da hiç kalmamış. O nedenle, bizim gibi dışardan gelenlerin bu evlerin taşıdığı tarihi değere ve drama saygı/ sevgi duyarak onları yeniden ayağa kaldırmasıyla birlikte Ayvalık eski güzel günlerine dönebilir. Dönebilir ama elbette bu yeni bir hayat olur.

Ayvalık’ın bulunduğu noktadan çok daha iyi bir yeri hak ettiğini düşünüyor Arif Aşçı ve bütün sanatçılara, öncelikle de görsel sanatlarla uğraşanlara bir çağrıda bulunuyor. -İstanbul’da yaşayan ve İstanbul trafiğinde boğulan, ufacık atölyelere avuç dolusu kira ödeyen arkadaşlarımız Ayvalık’ta eski yağ depoları gibi koca koca atölyeler tutup, ferah ferah

24

Yolculuklarım sırasında Tibet’te, Moğolistan’da en çok duyduğum cümle şuydu: “Buraya gelen ilk Türk sizsiniz!” Ve ben bir gezgin, bir fotoğrafçı olarak kimsenin merak edip de Tibet’e gitmemiş olmasına şaşıyorum. Anlayacağınız karış karış gezdiğim bu coğrafya üzerine epeyce kafa yordum. Kocaman gövdesi, ayakları ve kuyruğuyla Asya’ya sıkışan bir dinozorun minicik elleriyle Batıyı tırmaladığını düşünün… Bizim ahvalimiz bu! Asya ile aynı dili konuştuğumuz halde onlarca yıldır ortak bir dil bile kuramamışız. Aramızda doğru düzgün bir ekonomik politika inşa edememişiz. Neden? Çünkü onların hakkında hiç fikir edinmemişiz. Bence yazıp çizen herkes bu konuyu gündemine bir nebze olsun almalı. Bütün Uzakdoğu gezilerim, belgesellerim, kendime tek bir soru sormama neden oldu: “Biz bu muazzam geçmişe sırtımızı neden döndük?”

çalışabilirler. Bu güzel kasabada resim, heykel yapmaya çok daha fazla zaman ayırabilir, son derece verimli, üretken ve mutlu olabilirler. Ayvalık’ta Türkiye’nin ressam veya görsel sanatçı kolonisi oluşabilir. Geçenlerde ziyaretimize gelen bir arkadaşımız şöyle söyledi: “Burada renkler hakikaten renk! Örneğin, ne kadar çok mavi var? Ne kadar çok kırmızı var!” Başka yerde olmayan öyle renkleri var ki Ayvalık’ın! Bu özelliğiyle sanatçıların enerjilerini yükseltebilir diye düşünüyorum. Boş mekânlar sahiplerince restore edilip sanatçılara uygun fiyatlarla kiralandığında kentin kapıları dünyaya açılabilir. Ancak bunun için Türk ve uluslararası görsel sanatçıların dikkatini Ayvalık’a çekmek lazım. Ben inanıyorum ki birkaç sanatçı daha gelip burada yaşamaya başlarsa Ayvalık moral anlamda tadından yenmez olur. O zaman bienalden festivale her şey yapılabilir. Hele bir de gurme turizmi başlarsa ‘tadından yenmez’ kavramı mecazi olmaktan çıkar. Zira Ayvalık her şeyin ekilip biçilebildiği bereketli topraklara sahip. Ve gerçekten her meyvenin, her sebzenin, her otun tadı var burada.

KIRLANGIÇ KOMPLEKSİ YAŞAM BULDUĞUNDA FOTOĞRAF VE RESİMLERİMDEN OLUŞAN BİR RETROSPEKTİF SERGİ GÜZEL OLUR DİYE DÜŞÜNÜYORUM Ayvalık’ı sahip olduğu bütün güzellikler, sunduğu nimetler dışında hayatı kolaylaştırdığı için de çok seviyor sanatçı... -En büyük zevkimiz her şeyin elimizin altında ve üç-dört dakikalık yürüme mesafesinde oluşu. Bundan müthiş haz duyuyoruz. Hele Hyseung perşembe günlerini dört gözle bekliyor. O gün eni-konu hazırlık yapıyoruz. Çantalar,


Nereden ve nasıl bir kültürel mirastan geldiğimizi görmek için rotayı Doğu’ya kırdım

T torbalar filan pazara gidiyoruz. Perşembe pazarını hiç kaçırmıyoruz. Yumurta aldığımız insan belli, ekmek aldığımız insan belli; sebzecimiz, meyvecimiz belli. Hepsiyle sohbet ediyoruz, hâl-hatır soruyoruz. İnanılmaz taze ve ucuz yiyecekler alıyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar küçük bir bütçeyle bu denli zengin bir alışveriş yapamazsınız! Kısacası perşembelerimiz büyük bir keyifle geçiyor. Öte yandan dostlarımız var. Biz onlara gidiyoruz, onlar bize geliyor. Çaylarımızı yudumlarken, oturup sohbet ediyoruz. İstanbul’dan, Kore’den konuklarımızı ağırlıyoruz.

Gerek eşinin Koreli olması gerekse sanatçının Seul’da sergi açması, sekiz kitabından ikisinin Kore’de de yayınlanması Ayvalık’la Kore arasında bir bağ oluşturmuş. -Biz artık burada yaşadığımız için bir Kore-Ayvalık trafiği başladı. Evimiz yeni bitti. Bundan böyle Koreli akrabalarımızı da konuk edebileceğiz. Doğrusunu isterseniz, Ayvalık’a turlarla çok sayıda Koreli geliyor zaten. Ancak bir gece kalıp, Truva’ya geçiyorlar. Bu nedenle ne biz onları görebiliyoruz, ne de onlar bizi görebiliyor. Bir şekilde hiç değilse bir gün kentte kalmalarını, kentin sokaklarında dolaşmalarını sağlayabilirsek Ayvalık’ı çok seveceklerinden kuşkum yok. Hyseung internette Kore’nin turizm sitelerine baktığında Ayvalık’ın ‘Ege’nin incisi,’

olarak tanımlandığını söylüyor. Bir şekilde Ege’nin incisinde Türkiye aşığı Korelilerin konaklamalarını sağlamamız gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl İstanbul Milli Reasürans Galerisi’nde bir sergi açan Arif Aşçı, evinin alt katına taşıdığı atölyesine son dokunuşları yapıyor. Gönlünde Ayvalık’ta da sergi açmak yatan sanatçı, “Ben hazırım, malzeme hazır! Ancak hacimli bir mekân gerekiyor. Kırlangıç Kompleksi yaşam bulduğunda fotoğraf ve resimlerimden oluşan yüz elliiki yüz parçalık bir retrospektif (geriye bakma) sergi güzel olur diye düşünüyorum!” diyor. Samimi ve dostane söyleşi sona erdiğinde Aşçı çiftine veda ediyoruz. Sohbetimiz süresince resim, fotoğraf sanatı, yakın geçmişimiz hakkında pek çok yeni bilgi ediniyorum. En önemlisi, bir evi ev yapan şeyin emek olduğu bir kez daha netleşiyor… Biliyorum ki birazdan Arif Aşçı, bir baş yapıt üretiyormuşçasına mutlu, bahçe duvarı örecek. Eşi Hyseung dikiş odasına kapanıp, parça kumaşlardan Kore usulü kırkyama perdeler dikecek… Zaten hayatı hayat yapan da yine onun için harcadığımız emek değil mi?

Geçenlerde ziyaretimize gelen bir arkadaşımız Ayvalık içim şöyle söyledi: “Burada renkler hakikaten renk! Örneğin, ne kadar çok mavi var? Ne kadar çok kırmızı var!” Başka yerde olmayan öyle renkleri var ki Ayvalık’ın! Bu özelliğiyle sanatçıların enerjilerini yükseltebilir diye düşünüyorum. Boş mekânlar sahiplerince restore edilip sanatçılara uygun fiyatlarla kiralandığında kentin kapıları dünyaya açılabilir. Ancak bunun için Türk ve uluslararası görsel sanatçıların dikkatini Ayvalık’a çekmek lazım.

ürkler Tanzimat’tan bu yana yani yaklaşık iki yüz yıldır sadece Paris’e, Berlin’e gitmişler. Ne yazık ki bizim entelektüellerimiz arasından, “Doğu’ya gideyim, orada ne var ne yok bakayım!” diyen çıkmamış. Beni Doğu’ya çeken şey, bilinmeyen bir yere gitme merakıydı. Uzakdoğu, hatta Ortadoğu hakkında hiçbir fikrimizin olmayışından rahatsızlık duyuyordum. Çünkü biz aslında bir Ortadoğu ülkesiyiz. Mezopotamyalıyız, Asyalıyız. Bizim bin yıllık geçmişimizde Berlin değil Semerkant; Paris değil İsfahan var. Yani bu coğrafyanın kültürel kodları Asya ve Ortadoğu’yken, biz bütünüyle yüzümüzü Batı’ya dönmüşüz. Bence yaşadığımız kültürel travmanın altında bu yatıyor. Müziğimizin köksüz olması, sinemamızın dünya çapında bir renk taşımaması hep bu yüzden. Tek tek iyi sinemacılarımız var ama Türk sineması diye bir ekol yaratamamışız. Kısacası nereden ve nasıl bir kültürel mirastan geldiğimizi görmek için rotayı Doğu’ya kırdım. Yıllar sonra anladım ki, doğru karar vermişim. Şimdi, “İyi ki çok geç kalmadan gitmişim!” diyorum. O topraklardan öyle izlenimlerle döndüm ki! Kafama takılan bütün soruların yanıtını buldum orada ve bu yanıtları her platformda özellikle de gençlerle paylaştım. Elli sekiz yaşındayım ve ömrümün son yirmi yılında Türkiye’nin bütün aydın, entelektüel insanlarıyla tanıştım; hemen hemen hepsiyle sohbet etme imkânım oldu. Ve gördüm ki hâlâ çoğunun entelektüel kökleri hakkında bir fikri yok. Hepsinin yüzü, Batı felsefesine; Descartes’lara, Kantlar’a dönük. Yani Türkçenin omurgasını oluşturan Kaşgarlı Mahmut’lar, Ahmet Yesevi’ler, Yunus Emre’ler kimsenin gündeminde değil! Bu beni çok rahatsız eden bir şeydi. Kaşgar’a defalarca gittim. İlk gittiğimde tanıştığım Uygurlar bana o güzelim Çağatay Türkçesiyle, “Bizim atalarımız Bırhanlık!” demişlerdi. Bırhan, ‘Burhan’ demek. “Atalarımız Budist!” diyor yani. Üzülerek söylüyorum ki, ortalama bir Türk aydınının kafasında, “Biz eskiden neydik?” diye bir kavram hiç oluşmamış. Oysaki 1071 yılında Asya’dan Anadolu’ya gelen bu insanlar, inanılmaz bir kültürel altyapıya sahiptiler.

25


Talatpaşa Caddesi, Eski PTT Sokak Bankalar Aralığı’ndaki ‘Mehmet Usta’, zeytinyağlı ev yemekleri ve çorbalarıyla ünlü bir esnaf lokantası… Burası oldukça küçük bir mekân. Ancak güneşin kış aylarında da cömert davrandığı Ayvalık’ta insanlar açık havada yemek yemeyi sevdikleri için yazdan kalma masalarla birlikte Mehmet Usta günde yaklaşık yüz elli kişiye hizmet verebiliyor. Yazın bu sayı tabii ki ikiye, üçe katlanıyor. İşletmenin sahibi Mehmet Aydoğmuş pazar hariç, haftanın altı günü müşterilerine hizmet verdiklerini söylüyor.

GENELDE GİRİT YEMEKLERİ YAPIYOR VE HEPSİNDE AYVALIK’IN SIZMA ZEYTİNYAĞINI KULLANIYORUZ

S

ayın Mehmet Aydoğmuş, kendinizi bize tanıtır mısınız?

-Ben Balıkesir’in Kepsut ilçesi, Örenharman köyünde dünyaya geldim. 1983 yılında eşimin memleketi olan Ayvalık’a yerleştik. O tarihten bu yana Ayvalık’tayım. İki kızım var. Yemek yapmaya ne zaman, nasıl başladınız? Ustanız kimdi? -Yemek yapmayı abimden öğrendim. Abimin eski Canlı Balık’ın arkasında ‘Celâl Usta’nın Yeri’ diye küçük bir lokantası vardı. Ayvalık’a yerleşince onun yanında çalışmaya başladım. Çok iyi bir ustaydı Celâl abim. 1994 yılında lokantacılığı bıraktı. Ben devam ettim. Kaç kişilik bir ekiple çalışıyorsunuz? -Yedi kişiyiz. Ortanca kardeşim de bana destek oluyor. O tezgâhta duruyor. Mutfakta yemekleri üç kişi hazırlıyoruz. Diğer elemanlarımız servis yapıyor. Mutfağınızın ‘Ege Mutfağı’ olduğunu söyleyebiliriz, değil mi? -Tabii ki! Biz genelde Girit yemekleri yapıyoruz. Bütün yemeklerimizde Ayvalık’ın sızma zeytinyağını kullanıyoruz. Sadece pilavı margarinle pişiriyoruz. Tezgâh bir hayli zengin görünüyor. Bugün menüde neler var? -Bugün patlıcan musakka, İzmir köfte, Arnavut ciğeri, dana kavurma, kuzu kapama, ıspanak, akkız, taze bakla,

26

GÜLBENİZ ŞENTAY

işkembeli nohut, kuru fasulye, kuzu güveç, tavuk kavurma, lahana sarma gibi yemekler var. Mevsim sebzelerini, otlarını kullanmaya özen gösteriyoruz. Yanı sıra her gün dört çeşit çorba çıkarıyoruz. Şu an paça, işkembe, tavuk suyu ve mercimek servisimiz var. Pazartesi ve perşembe günleri ise beşinci çeşit olarak yöremize ait adabeyinden balık çorbası pişirip, konuklarımıza ikram ediyoruz. Müdavimlerimiz bugünleri hiç kaçırmıyorlar. Kaç çeşit yemek biliyorsunuz ve lokantanızda günde ortalama kaç çeşit yemek çıkıyor? -Vallahi yüz çeşit yemek biliyorum ama elli-altmış tanesini sık pişiriyorum. Kış ayları epeyce durgun geçtiği için tezgâha günde on beş değişik yemek döküyoruz. Ayvalıklılar kışın daha çok etli yemekleri tercih ediyor. O nedenle dört, beş zeytinyağlı sebze ve ot yemeği yeterli oluyor. Ancak yazın kabak çiçeği dolmasından enginara, bamyadan muhliyeye bol seçenekli, zengin bir menü hazırlıyoruz. Yirmi-yirmi beş çeşit lezzetle, gelen herkesin damak zevkine hitap ettiğimizi düşünüyorum. Haftada ne kadar sebze ve et tüketiyorsunuz? -Hemen hemen her gün on kilogram et alıyorum. Macaron’da bir kasabım var. Ne istediğimi bilir, ona göre et verir. Dananın yumuşak ve yağsız olan kol kısmını, kuzunun ise butlarını bize ayırır. Sebzeyi de aynı miktarda tüketiyoruz. Sebzeleri ayağımıza kadar getiren esnaf arkadaşlar


olmakla birlikte ben Armutçuk pazarına gidip, kendim seçerek almayı yeğliyorum. Çünkü müşterilerimize etin de, yağın da, sebzenin de en iyisini sunmak zorundayım. Elbette yaz sezonunda tüketimimiz gerek sebzede gerek ette iki, hatta üç kat artıyor. Mehmet Usta’nın müşterileri kimler ve sizce neden aranılan mekânlar arasındasınız? -Kışın daha çok çalışan kesim bize geliyor. Öğretmenler, bankacılar, Kaymakamlık çalışanları, Belediye personeli gibi... Yazın portföyümüze yerli ve yabancı turistlerin eklenmesiyle müşteri sayımız ikiye-üçe katlanıyor. Ayvalıklı esnafın da uğrak yeridir Mehmet Usta. Ancak bildiğiniz gibi kış sezonunda işler durgun. Hâl böyle olunca esnaf sabahları bir kâse çorbaya para verirken düşünüyor yani. O nedenle sabahki çorba servisini servisten sayamıyorum. Çünkü günde on kişi ya geliyor ya gelmiyor. Öğle servisimiz ise saat 11.30’da başlıyor. Üç saat boyunca mekânda yoğun bir trafik yaşanıyor. Sonra epey bir sakinlesek de akşam saatlerine dek hizmet vermeyi sürdürüyoruz... Neden tercih edildiğimizi şöyle özetleyebilirim: Evet! Sağlıklı, lezzetli yemekler yapıyoruz. Kalite-fiyat dengesini gözetiyor, müşterilerimize en iyiyi, en hesaplı şekilde sunmaya özen gösteriyoruz. Ancak müşteri memnuniyeti için bunlar tek başına yeterli değil. Aynı zamanda insanlar, haklı olarak, yemek yedikleri mekândaki hijyen koşullarını da sorguluyor. Benim mutfağım küçük ve göz önünde. Yani konuklarımız içeride ne yapıldığını, yemeklerin nasıl ve hangi şartlarda hazırlandığını görüyorlar. Lokantamızı her zaman temiz, tertipli buluyorlarsa bunun nedeni; sabahtan akşama, iç mekândan mutfağa elimizin her dakika ve her yerin üzerinde oluşundan kaynaklanıyor. Esnaf lokantaları çok hareketli yerlerdir. Giren-çıkan çoktur. O nedenle günde birkaç kez temizlenmeleri gerekir. Eğer müşterinin hijyen anlamında güvenini kazanamamışsanız, dünyanın en lezzetli yemeklerini de sunsanız işe yaramaz. Kısacası temizlik benim olmazsa olmazım. AYVALIK’A GELEN ÜNLÜLERİN ZİYARET ETTİĞİ BİR MEKÂN OLMAK GURUR VERİYOR Peki, Mehmet Usta’da üç çeşit yemek yediğimizde ne kadar hesap öderiz? -Bir çorba içip, bir et yemeği ile bir tabak pilav yediğinizde normalde yirmi lira gibi bir para ödersiniz. Ancak sürekli müşterilerimize küçük ikramlarda bulunuyoruz. Örneğin hesap on yedi liraysa, on beş lira alıyoruz. Kısacası, yaklaşık yirmi liraya zeytinyağlı, sağlıklı ev yemekleri yemeniz mümkün.

Sayın Aydoğmuş, günde kaç saat çalışıyorsunuz? -Yaklaşık on iki saat çalışıyorum. Yazın mesaim on beşon altı saati buluyor. Lokantamız sadece Pazar günleri kapalı. O günü aileme ayırıyorum. Evin alışverişini yapıyorum. Çocuklarımla zaman geçiriyorum. Eşiniz yemeklerinizi beğeniyor mu? -Beğeniyor ama, “Ben daha güzel pişiriyorum!” diyor. Söyler misiniz, Ayvalık’ın tercih edilen esnaf lokantalarından biri olarak tanınmak nasıl bir şey? -Güzel bir şey… Mehmet Usta’yı insanlar ya fısıltı gazetesi ya da Ayvalık’ı anlatan televizyon programları sayesinde öğreniyorlar. Ayvalık’a gelen ünlülerin ziyaret ettiği bir mekân olmak gurur veriyor tabii. Sıkı müşterilerimiz arasında dizi oyuncularını sayabilirim. Geçenlerde pop sanatçımız Ziynet Sali’yi ağırladık. Gezgin, sunucu, yazar Fatih Türkmenoğlu eşi ve çocuklarıyla sık sık Mehmet Usta’ya gelir. Sonuçta insanları en iyi şekilde ağırlayabiliyor muyuz? Para kazanabiliyor muyuz? Personel memnun mu? İşte işimin en zevkli yanı bu! Bir, “Ellerinize sağlık!” denmesi beni mutlu etmeye yetiyor.

MEHMET USTA’DAN KUZU TANDIR

B

ir kilo kuzu etini iyice yıkayıp, tercihen düdüklü tencerede haşlıyoruz. Pişen eti dağıtmadan bir tepsiye alıyoruz. Bir kâseye bir miktar yoğurt, salça, zeytinyağı ile biraz da etin suyundan koyup karıştırıyoruz. Elde ettiğimiz sosu etin üzerine sürüyoruz. Tepsiyi odun ateşiyle yanan fırına veriyoruz. Tüplü ya da elektrikli fırınlar etin üzerini hemen kızarttıkları için önermiyoruz. Eğer evde odun ateşiyle fırınlama imkânınız yoksa ekmek fırınlarından yararlanabilirsiniz. Şimdiden herkese afiyet olsun!

27


Fotoğrafın saniyede 24 kare hızlandırılmış hâli olan sinema, başlangıçta sıradan insanların boş vakitlerini dolduran bir ‘gösteri’ydi. İlerleyen yıllarla birlikte, bir bakıma, içinden geçilen dönemlerin aynası oldu ve olmaya devam ediyor. Örneğin, geçmişte kentimizde çekilen filmleri yeniden izlediğimizde karşımıza 40, 50, 60 yıl öncesinin Ayvalık’ı çıkıyor ve tanık olduğumuz ‘hızlı’ değişim bizi şaşırtabiliyor. Tıpkı, 1973 yılında vizyona giren ve aynı yıl yapılan bir soruşturmada ‘Yılın En İyi On Filmi’ arasına giren ‘Kambur’da olduğu gibi...

NEREDEYSE TAMAMI CUNDA’DA GEÇEN KAMBUR’UN GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ, AYVALIK’TA DÜNYAYA GELEN KAYA EREREZ’Dİ

Y

aşadığı taşra kasabasında insanlar tarafından horlanan kambur bir kızla, rastlantı sonucu karşılaştığı gözleri görmeyen bir kemancının içli ve acı dolu aşk öyküsü... Ya da fedakârlık ve sevgi üzerine, hüzün dozu yüksek bir film… Yönetmenliğini, dramdan komediye birçok farklı türdeki filmi izleyiciyle buluşturmuş olan Atıf Yılmaz’ın yaptığı ‘Kambur’un konusu bu şekilde özetlenebilir. ‘Kambur’ tam anlamıyla bir ‘ada’ filmi, daha doğrusu bir Cunda filmi... Uzun uzun Çataltepe’nin gösterildiği jeneriğinden itibaren, adı filmde hiç anılmasa da, nerdeyse 88 dakika boyunca Cunda’da, Ayvalık’ta, denizlerdeyiz. Taş Kahve, balıkçılar, Cunda motorları sık sık çıkıyor karşımıza... Gösterime 1 Mart 1973 günü giren ‘Kambur’un yapımcısı İrfan Ünal. Filmin senaryosunu o yıllarda yönetmen Atıf Yılmaz’ın eşi olan Ayşe Şasa, sadece Türk sinemasının değil, belki de dünya sinemasının en verimli senaristlerinden Erdoğan Tünaş’la birlikte yazmış. Görüntü yönetmeniyse 1945 yılında Ayvalık’ta doğan ve çok sayıda filmde yönetmenlik koltuğuna da oturan Kaya Ererez. Ayvalık’ın doğal dekorlarından yararlanılarak çekilen filmin başlıca oyuncuları; dramlar kadar güldürülerde de başarı gösteren Fatma Girik, sinemaya magazin gazetesi Saklambaç’ın foto-roman yarışmasında birinci olarak adım atan Kadir İnanır, 60’lı ve 70’li yılların en üretken kötü kadını Suzan Avcı, bir dönemin tipik ve usta oyuncusu Danyal Topatan, beyazperdede unutulmayacak karakterler yaratan İhsan Yüce ve devlet konservatuvarının ilk mezunlarından Muazzez Kurdoğlu…

ALİ’NİN BİNDİĞİ MOTOR ADADAN AYRILIRKEN, AZİZE DE KENDİSİNİ SULARA BIRAKIR Bir ‘aşk masalı’ diyebileceğimiz ve yönetmen Atıf Yılmaz’ın ‘Zulüm’ adlı filmindeki ‘kolunu kesme’ motifinden sonra, bu kez ‘gözünü bağışlama’

28

fedakârlığını öne çıkardığı ‘Kambur’un konusuna daha yakından bakalım... Filmin baş kahramanı Azize (Fatma Girik), hayattan hiçbir beklentisi olmayan, genç kızlık hayallerini yitirmiş kambur bir kızdır. Balıkçı babasıyla (İhsan Yüce) birlikte bir adada yaşamaktadır. Kamburu nedeniyle sürekli erkek gibi giyinmektedir. Görüntüsü de oldukça hoyrattır. Örneğin, ağ dikmekten elleri nasırlaşmıştır. İnsanlar tarafından sürekli horlanan, uğursuz sayıldığı için itilip kakılan hatta taş yağmuruna tutulan genç kızı adada dışlamayan nerdeyse sadece iki kişi vardır: Babası ve Tasula ablası(Suzan Avcı)... Hayat böyle sürüp giderken umulmadık bir gelişme gerçekleşir; Azize kasabalarına turneye gelen bir gruptaki genç ve gözleri görmeyen müzisyen Ali’ye (Kadir İnanır) aşık olur. Ali de ilgisiz kalmaz, aşkları karşılıklı olarak alevlenir. Birbirlerine derin duygularla bağlanırlar. ‘Kambur’ kız, ilk kez ‘kör’ bir kemancıda insanlığı ve sevgiyi tadar. Zaman içinde Azize, Ali’nin gözü-kulağı olur. Bir yandan da Ali’nin gözü açılır ve kendisinin kambur olduğunu öğrenir korkusunu büyütür içinde. Korkusu boşuna değildir. Çünkü, Ali’nin tek bir arzusu vardır: Azize’yi görebilmek! Bu da ancak kendisine birilerinin gözlerini bağışlamasıyla mümkün olabilecektir! Hemen tahmin edeceğiniz gibi, o birisi elbette ki Azize’dir. İyi yürekli genç kız Tasula ablasının yardımıyla Ali’nin İstanbul’daki annesine ulaşır, ondan söz alır; Ali asla, ona gözlerini bağışlayanın Azize olduğunu öğrenmeyecektir. ‘Operasyon’ gerçekleşir ve her şey Azize’nin istediği gibi gelişir. Genç kemancı olup-bitenden habersizdir. Ali’nin gözleri -renk değiştirerek de olsa- açılırken, horlandığı adaya gözlerini kaybederek dönen Azize, orada ismine lâyık şekilde karşılanır. Çok geçmeden Azize’yi bulmak için Ali de adaya gelir. Ancak herkes tembihlidir, ‘kambur’ Azize, Ali’nin hayalindeki gibi


Kaya Ererez Kadir İnanır’ın mavi renkli göz camları özel olarak İngiltere’den getirtilmişti. kalacak, asla karşısına çıkmayacaktır. Öyle de olur. Sevgilisine ulaşamayan genç adam çaresizlik içinde ve büyük bir acıyla adadan ayrılır. Bindiği motor adadan uzaklaşırken, Azize de kendisini sulara bırakır. (Bu sahne gerçekten çok duygusal ve dramatik...) ‘KÖTÜ KADIN’ SUZAN AVCI, ALIŞILMIŞIN TAM AKSİNE ADETA BİR MELEK! Yönetmen Atıf Yılmaz’ın da daha sonra belirttiği gibi, Fatma Girik ‘Kambur’da gerçekten başarılı bir performans sergiliyor. Ama en büyük başarıyı Azize’nin babası rolündeki İhsan Yüce gösteriyor. Kadir İnanır’ın ‘renkli’ gözleri ve Yeşilçam’ın en parlak dönemlerinde oynadığı rollerle sinema tarihimizde iz bırakan ‘kötü kadın’ Suzan Avcı’nın alışılmışın tam aksine melek ruhlu bir ablayı canlandırması da ayrıca ilgi çekiyor. Evet... ‘Kambur’un başarılı bir senaryodan yola çıktığı ve değişik konusuyla etkileyici bir film olduğu rahatlıkla söylenebilir. İyi anlatıldığı ve ustalıkla görüntülendiği kesin... Sinematek Derneği’nin 1973 yılında düzenlediği soruşturmada ‘yılın en iyi filmleri’nden biri seçilmesi ve Fatma Girik’in en iyi kadın oyuncu ödülüne lâyık görülmesi bu bakımdan yerinde... Ancak, abartılı bir kara sevda ve buna paralel gelişen abartılı bir fedakârlık öyküsüne yaslanan filmin inandırıcılıktan epeyce uzak kaldığı da bir başka gerçek. Örneğin, ada sakinlerinin Azize’ye olan nefretlerinin gereğinden fazla abartılmış olması filmin aksayan yanlarından biri... Rüya sahneleri de yeterince etkileyici değil.

Yönetmen Atıf Yılmaz, ‘Kambur’ rolünü önce Hülya Koçyiğit’e önerdi. Ancak Koçyiğit perdede seyircinin karşısına kambur olarak çıkmak istemediği için rolü geri çevirdi. Oysa, Fatma Girik senaryoyu çok beğendi. “Hülya oynamazsa ben oynarım. İnsan kambur rolüne girmekle çirkinleşmez. Ayrıca bir sinema sanatçısı her role çıkmak zorundadır!” diyerek teklifi kabul etti. Bu arada, o günlerin magazin dergilerinden öğrendiğimize göre, Girik Ayvalık’tayken İstanbul 3. Levent’teki evi, yardımcıları olan karı-koca tarafından soyuldu.

‘Kambur’ Azize’den sonra, ‘kambur’ Bayram!

A

tıf Yılmaz’ın ‘Kambur’ adlı filminde kambur bir kıza aşık olan ve onun gözleriyle yeniden hayat bulan Kadir İnanır, sonraki yıllarda kendisi de bir filmde kambur oldu. Daha çok yakışıklı bir jön olarak karizmatik rollerle izleyicinin karşısına çıkan İnanır, ‘Son Cellât’ adlı filmde karısını başka bir erkekle yatakta ölü bulan ve cinayetle suçlanarak hapse atılan kambur, çürük dişli, ezilmiş bir hamalı (Kambur Bayram) canlandırdı. Amasya’da çekilen filmin temelini, ülkenin askeri cuntayla yönetildiği bir dönemde hapse atılan savcı Yusuf (Atilla Saral) ile cinayetle yargılanan bu cahil köylünün arasında kurulan dostluk oluşturdu.

29


Akademik Bakış

Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ aygokdeniz@yahoo.com

T

Terör, turizm ve Ayvalık

urizm, Türkiye’de sürekli gelişen bir sektör olmakla birlikte terör ve şiddet olaylarına karşı son derece duyarlıdır. Yaşanan terör olayları sektörün gelişimini frenlemekte, özellikle turizm bölgeleri veya doğrudan turistlere yönelik eylemler sektörde önemli kayıplara neden olmaktadır. Diğer taraftan terörizmin turizm sektörüne olan etkileri yalnızca yurtiçinde gerçekleştirilen eylemlerle de sınırlı kalmamaktadır. Bir başka ifade ile; terörizmin varlığı ülke ekonomileri için doğrudan veya dolaylı olarak tehdit oluşturmakta ve bu tehdit nedeniyle en çok turizm sektörü kayba uğramaktadır. ITB Berlin ve IPK International’in yaptığı ‘’Terör Döneminde Turizm’’ başlıklı araştırmaya göre, terör yüzünden insanlar seyahat etmekten vazgeçmiyor ama seyahat alışkanlıklarını değiştiriyor. Başta Türkiye olmak üzere terör olaylarına maruz kalan ülkelerin bu yıl ciddi kayıp yaşacağı belirtilirken, Mısır, Tunus, İsrail, Cezayir, Ürdün gibi destinasyonların da benzer kaderi paylaştığı ifade ediliyor. 40 kaynak pazarda 50 bin kişiyle yapılan bu araştırmaya göre; insanların seyahat etme coşkusundan bir şey kaybetmediği ancak ‘riskli’ bulduğu destinasyonlara da gitmek istemediği ortaya çıkmıştır. Aynı araştırmaya göre; 2016 yılında talepte değişiklikler olduğu net olarak belrginleşmiş; sadece Türkiye’de değil, Tunus, Mısır, Fas, İsrail ve Ürdün gibi destinasyonlarda da ciddi kayıplar yaşanmıştır. Buna karşın, Kanada, Avustralya, İsviçre ve İskandinavya’da küresel terör tehdidine rağmen ciddi bir büyüme kaydedilmiştir. Körfez Bölgesi ve Ayvalık Bölgemiz uluslararası turistik talebin oldukça dışında bir coğrafyadır. Diğer bir deyişle bölgemizde ikinci konutların yoğunluğu nedeniyle daha ziyade iç turizmden bahsetmemiz gerekmektedir. Ama yine de ülkemizde diğer bölgelerde terör olayları nedeniyle yaşanan güvenlik sorunu bölgemizin de en önemli sorunudur. İç ve dış turizm bir bütündür. Ülkenin herhangi bir noktasında yaşanan talep daralmaları diğer bölgeleri de doğal olarak etkileyecektir. Örneğin, 2016 yazında Akdeniz bölgesinde özellikle Antalya’da dış turizmin sıkıntıya girmesi bölgedeki otel ve acentaları iç pazara yöneltmiş, iç pazar turisti ile yaşayan Körfez bölgesi ve Ayvalık bundan ciddi anlamda etkilenmiştir. Çünkü her şey dahil sistemiyle çalışan bu bölgelerdeki oteller fiyatlarını kırmışlar ve iç talebi kendilerine çekmişlerdir. Böylelikle; bölgemizde ağırlıklı küçük ve orta ölçekli işletmelerin (özellikle butik oteller) ortalama doluluk oranları düşmüştür. Üzülerek belirtelim ki, turizm otoriteleri 2017 yılına ait ülke turizmiyle ilgili iyimser beklenti içinde olmadıklarını ifade etmişlerdir. Bu kötümser beklentilerden bölgemiz de etkilenecek gibi gözükmektedir. Panagia Phaneromeni Ayazması, Cunda Taş Köprü ve Balıkesir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu 2017 yılına ait turizmde bu olumsuz beklentilere rağmen

30

Ayvalık ve turizmini yakından ilgilendiren birkaç iyi olay ve haberden bahsetmek istiyorum. Ayvalık marka değerlerini büyütüyor ve sayısal olarak arttırıyor. Bunlardan birincisi; Ayazma Kilisesi’nin restorasyonuna başlanmasıdır. Kilisedeki su kutsal kabul edildiği için Faneromeni Kilisesi diye de adlandırılmaktadır. 2 milyon liraya mal olması ve 1 yılda tamamlanması beklenen restorasyonun, başlatılacak kampanyada toplanacak bağışlarla bitirilmesi öngörülmektedir. Neo-klasik tarzdaki Ayazma, bir dönem zeytinyağı fabrikası olarak da kullanıldıktan sonra atıl kalmış, 2005 yılında Kent Arşivi Müzesi yapılmak üzere Ayvalık Belediyesi’ne tahsis edilmiştir. Belediye tarafından bugüne kadar çeşitli sergilerin düzenlendiği ve yöresel malzeme olan sarımsak taşı kullanarak yığma sistemde inşa edilen Ayazmanın ayağa kaldırılmasıyla; Perşembe Pazarı için Midilli’den gelen Yunanlıların sayısı artacaktır diyebiliriz. Sadece Midilli’den değil, Yunanistan ve diğer birçok ülke vatandaşı bu yapıyı görmek için ilçemize gelecektir. Tarihi hikâyesine gelince; küçük bir kız çocuğu her gece rüyasında Meryem Ana›yı görür. Meryem Ana sürekli aynı yerde durup burada kaynaktan fışkıran suyu içer ve küçük kız çocuğuna da bu suyu işaret eder. Rüya sürekli tekrarlayınca bunun bir ‘işaret’ olacağı düşünülerek kent meclisine anlatılır. Toplanan din adamları kızın tarif ettiği yere gelir ve kazı yapar. Bir süre sonra kızın rüyasında gördüğü gibi topraktan su fışkırır. Daha sonra buraya bir kilise yapılır ve su korumaya alınır. Cunda Taş Köprü Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin hazırlattığı üç proje arasında 12 bin kişinin katıldığı anket sonucu yüzde 65’le ‘Cunda Taş Eksen’ şeklinde yapılması kararı alınan köprü 300 metre uzunluğunda, 20 metre genişliğinde olacak ve Ayvalık’ı Cunda adasına bağlayacak. Köprü ile daha ferah ve daha geniş bir yoldan ada karaya bağlanacak, altından tekneler geçebilecek ve deniz sirkülasyonu da daha hızlı olacak. Ayvalık; Cunda Adası’na 1917 yılından önce yapılan dolgu yolla bağlanırken, deniz sirkülasyonu düşünülmemiş, şehrin büyümesiyle iç denizdeki canlılar kısmen yok olmuş ve sahil ağır kokuların egemen olduğu bir alana dönüşmüştür. Denizdeki dolgu maddesinin kaldırılmasını ve iç deniz sirkülasyonunu sağlayacak olan yeni köprü, ikisi 25 metre ve ikisi 30 metre olmak üzere, arasından tekne geçebilecek şekilde dört açıklıklı betonarme kemer köprü şeklinde planlanmıştır. Köprüde 3,30 metre genişliğinde 2 yürüyüş yolu ve 2 metre genişliğinde bisiklet yolunun yapılması öngörülmektedir. Köprünün bu yıl içinde bitmesi planlanmaktadır. Cunda Köprüsü tamamlandığında, alt kısmındaki 600 metrelik koridorda dip taramasının yapılması, deniz dibinin temizlenmesi ve derinleştirilmesi düşünülmektedir. Böylelikle; altından teknelerin geçebileceği


köprü sayesinde denizdeki sirkülasyon sağlanacak, bölge halkı ve tatilciler kötü kokudan ve kirlilikten kurtulacaklar. Balıkesir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Bakanlar Kurulu kararıyla Kültür ve Turizm Bakanlı’ğının doğrudan merkeze bağlı taşra teşkilatı olarak Balıkesir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü kurulması kararlaştırılmıştır. Bu kurulun Ocak veya Şubat ayında aktif hale gelmesi ve Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nda bekleyen Balıkesir’e ait tüm dosyaları alması, incelemesi ve sonuçlandırması planlanmaktadır. Hepimiz biliyoruz ki; Ayvalık merkezde ve Cunda’da tescilli binaların restorasyonu ve sokak düzenlemeleri çok yavaş olmaktadır. Belki bu kurulun Balıkesir’de kurulması ile coğrafik anlamda mesafe kısalacak ve eski binaların restorasyonuyla ilgili yatırımcılar Bursa yerine daha yakın mesafede yer alan Balıkesir’e gidecekler. Ayrıca hep söylediğimiz gibi belki bu uygulamalar bütüncül bir proje olarak ele alınacak ve bu iyileştirmeler sokak sokak toplu olarak yapılacak. Kültür turizmi noktasında 1800’ün üzerinde tescilli binaya sahip Ayvalık’ta bu binaların toplu olarak etap etap restorasyonun yapılması şehre müthiş bir katma değer yaratacaktır. Bu uzun soluklu yüksek bütçeli bir makro proje. Ancak geri dönüşümü, yaratacağı katma değeri ve istihdam boyutu çok daha büyük olacak. Cennet Tepesi

Girit kültürünü Ayvalık’ta yaşatmak için çalışıyorlar

GİRİTLİLER DERNEĞİ YÖNETİMİ RAHMİ GENÇER’İ ZİYARET ETTİ

A

yvalık Giritliler Derneği temsilcileri, Coşkun Tunçmen başkanlığında Rahmi Gençer’i ziyaret etti. Görüşmede, Girit kültürünün Ayvalık’ta unutulmaması hedefiyle çalıştıklarını belirten Tunçmen, hazırladıkları projeleri hayata geçirebilmek için Gençer’den destek istedi. Ayvalık’ın zengin ve renkli kültür mozaiğinden beslenerek bugünlere geldiğini belirten eden Başkan Gençer de, hem proje hazırlama aşamasında hem de sonrasında her türlü desteği kendilerine sunacaklarını söyledi.

Ayvalık’ta Şeytan Sofrası’ndan sonra Körfez’in tadını çıkarabileceğiz en güzel noktalardan biri de Cennet Tepesi’dir. Armutçuk bölgesinde bulunan ve çok yüksek olmayan Cennet Tepesi; gerek ulaşım kolaylığı gerekse sunduğu muhteşem manzara ile birçok kişinin gece ve gündüz uğrak noktası haline gelmiştir. Bu alanın yeniden düzenlenmesi ve Safranbolu’da olduğu gibi cam bir seyir terası ile tamamlanması gerekmektedir. Safranbolu’da 80 metre yüksekte inşa edilen cam teras, 75 ton ağırlığı kaldırabilecek güce sahiptir. Işıklandırma sistemiyle akşamları da eşsiz bir manzara ziyafeti sunan teras; 30 kişilik gruplar halinde organize olan yerli ve yabancı turistlere hizmet vermektedir. Cennet Tepesi de bu şekilde oluşturabilir ve oraya gidenlere eşsiz manzara karşısında çaylarını yudumlama imkânı sağlanabilir diye düşünüyorum. Ayvalık Turizm Geliştirme Birliği (AYTUGEB); yılın son haftasında 2016 yılı Mali Kurulu’nu yapmış, 2017 yılı için bütçesini ve hedeflerini belirlemiştir. Bu noktada; AYTUGEB’e her anlamda destek veren başta Birlik Başkanımız Rahmi Gençer olmak üzere, Yönetim Kurulu üyelerimize ve tüm turizm paydaşlarımıza teşekkür ederiz. AYTUGEB, bu yıl da 21-29 Ocak 2017 tarihleri arasında Düsseldorf Boat Fuarı’na ve 8-12 Mart 2017 tarihlerinde de şecek ITB Berlin Turizm Fuarı’na katılarak, Ayvalık ve turizmini bu iki fuarda temsil edecek. 2009 yılında kurulan AYTUGEB; Ayvalık turizmi için vizyon belirleyen, paydaşları ile ortak akıl toplantıları yapan, Ayvalık’ta ilklerin yaşanmasını sağlayan (Windsurf ligi, seyahat blogger’ları ve Kalkınma Ajans projeleri gibi) proje üreten ve yürüten, yurt içi ve yurt dışı fuarlara giderek Ayvalık turizmin tanıtımına ve büyümesine katkı veren şeffaf, hesap verebilen, katılımcı ve paylaşımcı bir sivil toplum kuruluşu. Tüm turizm paydaşlarımızı birliğimizi amasız, fakatsız ve nedensiz destek olmaya çağırıyoruz. Sevgiyle kalın... 2017 barış, huzur, saygı ve sevgi dolu kocaman bir yıl olsun.

Futbol, voleybol ve taekwondocularla bir araya geldi

RAHMİ GENÇER SPORCULARLA BULUŞTU

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, Ayvalıkgücü Belediyespor Başkanı Mehmet Babayiğit, futbol şubesi yönetimi, futbolcuları ve teknik ekibiyle yemekte bir araya geldi. Belediye olarak imkânlar ölçüsünde spora maddi ve manevi destek olmayı sürdüreceklerini belirten Gençer, samimi ve neşeli bir ortamda yenen bu yemeğin ardından, önce Ayvalıkgücü Yönetim Kurulu üyeleriyle birlikte Ayvalık Spor Salonu’na geçti. Burada, son zamanlarda aldığı başarılı sonuçlarla gurur kaynağı olan bayan voleybol takımını kutlayan Gençer daha sonra spor kompleksinde faaliyetlerini sürdüren Ayvalık Spor Kulübü taekwondocularını ziyaret etti. Gençer ziyaretleri sırasında, bir kez daha Ayvalık’ın uzun yıllardır spor kültürüyle var olduğunun altını çizdi ve sporun gençlerin hayatına çok olumlu etkileri olduğu gibi ailelerine de çok şey kattığını belirtti.

31


YOLU AYVALIK'TAN GEÇENLER

NORVEÇ’İN BİR TANE AYVALIK’I OLSA DÜNYA TURİZM BİRİNCİSİ OLUR

1985

yılı, haziran ayı ortaları... Aynı zamanda Ramazanın son günleri... Karikatürist, oyuncu, show-man, seslendirme sanatçısı ve yazar Altan Erbulak sabah saat on gibi İstanbul’dan arabayla yola çıkıyor. Yanında, sınıfını geçtiği için tatili hak eden on yaşındaki kızı Sevinç var. Hava çok sıcak. Arabanın kliması çalışmamakta inat ettiği için baba-kızın canı biraz sıkkın. Yolculuk Bursa, Balıkesir, Havran üzerinden Ayvalık’a... Erbulak, Milliyet gazetesi için ‘Turizm Nasıl Patlamadı?’ başlıklı ‘karikatürlü’ bir yazı dizisi hazırlamakla görevlendirilmiş çünkü... Babakız, Havran-Edremit arasında yol tabelalarının yetersizliği nedeniyle epeyce zorlansalar da, sonunda

D

Ayvalık’a ulaşıyor ve klimanın verdiği sıkıntıyı bir anda unutup, hemen tatil havasına giriyorlar.

Ayvalık’ı daha önce de birkaç kez ziyaret eden Altan Erbulak, 1985 yılı yaz mevsimini bütün güzellikleriyle yaşayan Ayvalık’ı nasıl buluyor peki? “Doğrusu çok değişik buldum. Hem de olumlu yönde. Şeytan Sofrası’nın müdavimlerindenim ben. Hazretin ayak izi hâlâ orada bir tepede. Charlotte Bronte’nin ‘Rüzgârlı Tepe’si gibi. Her bir tarafı zeytin kokar Ayvalık’ın, küspe kokar, yosun kokar. Ama en önce insan kokar.” Erbulak, karşılaştıkları ve Ayvalıklı olduğunu öğrendiği bir kadına, “Akşam nerede kalmamızı tavsiye

-Aytur Motel’de kalın. Servisi iyidir, rahat edersiniz. SOKAKLARDA TURİSTLERİN YARISI ŞORTLU, YARISI MAYOLU Baba-kız tavsiyeye uyuyor ve Sarımsaklı’nın yolunu tutuyor. Arkasından ilk izlenimler geliyor. “Vay be! Sarımsaklı plajlarına neler olmuş böyle? Hani meydanın adı Atatürk Meydanı olmasa kendimi bir İtalyan sahil kasabasında sanacağım. Ay-yıldızlı bayrağım da bir güzel dalgalanıyor ki. Çizmedeki dostlarım alınmasınlar, İtalyan bayrağından bin kere güzel. Uygar bir hanımefendi ‘Mini Mürsel’ adı altında hamburger yapıyor şipşirin

Çok çizdi, çok yazdı, çok gezdi ve Almanya turnesinin hazırlıklarını gözden geçirirken aniden fenalaşarak 59 yaşında hayata gözlerini yumdu

aima gülen, hoşgörüsü ve neşesi neredeyse sonsuz olan ve yolu birkaç kez Ayvalık’tan geçen Altan Erbulak’ın en önemli özelliklerinden biri de çalışkanlığıydı. Yaşamı boyunca hiç durmadı. Çok çizdi, çok yazdı, çok gezdi; hep sevdiği işleri yaptı. Karikatüre 1943 yılında Akbaba dergisinde başladı. Vatan, Akşam, Tef, Akbaba, Fırt, Gırgır, Milliyet’te çalıştı. Sergiler açtı. Türk mizahına, ‘Cafer ile Hürmüz’, ‘Kibar Hırsız’ gibi kalıcı tipler kazandırdı. Orhan Boran’ın 1960’lı yıllarda yayımladığı ve kendi radyo karakterlerine dayandırdığı çizgi roman Yuki’yi resimledi. İlk kez 1955 yılında Cep Tiyatrosu’nda adım attığı sahneyi de hiç ihmal etmedi. Dormen Tiyatrosu’nun oyunlarında rol aldı. Çevre Tiyatrosu’nu kurdu. ‘Çitlenbik’ adlı bir dizi sinema filminde canlandırdığı yoksul, iyi yürekli köylü tiplemesiyle dikkat çekti. 1 Mayıs 1988’de masasında oturmuş, ertesi

32

edersiniz?” diye soruyor. Kadının cevabı net:

gün çıkacağı Almanya turnesinin hazırlıklarını gözden geçirirken aniden fenalaştı ve 59 yaşında hayata gözlerini yumdu.


bir dükkânda. Köşede ise ‘Kup Dondurma’.” Ve Sarımsaklı turu devam ediyor... “Sokaklarda turistlerin yarısı şortlu, yarısı mayolu. Umutlanayım mı acaba? Aytur Motel gibisine 82 Dünya Kupası’nda gittiğim İspanya’da bile rastlamadım. Ooo, iyi başladık. Turizm patlamasının gümbürtülerini hafif hafif duymaya başladım. -Ne var akşam yemeğinde? -Ne isterseniz? Kalamarın alâsı var! Şu ülkeye bakın be! Ne isterseniz var! Hani kötümserler, ‘Ne istersen bulunur, derde devadan gayri!’ derler ya ben ona inanmıyorum. Her derde deva var bu ülkede.” GÜNEŞ DERSEN HEP VAR, KUM DERSEN KİLOMETRELERCE, DENİZ DERSEN UÇSUZ-BUCAKSIZ Aynı günün akşamı Altan Erbulak, Aytur Motel’in sahibi Ali Acar Kurul’la konuşuyor. Onun turizmle ilgili görüşlerini alıyor. “Ayvalıklıyım. Üstelik Turizm Bakanlığı’nın ilk memurlarındanım. Beş yıl önce burasını o zamanki belediyeden on yıllığına kiralayıp bugünkü parayla 200 milyon lira masraf ettim. Üstelik ben tercüman rehberim. Avrupa’nın tüm turizm şirketleriyle sınırsız anlaşmalarım var. Turistin otuzu gelip yirmisi gidiyor. Ama geçen yıl eski belediyeyle olan kira mukavelemizi hiçe sayıp bizi Maliye Bakanlığı’nın kiracısı yaptılar. Ona da peki dedik. Fakat bu yıl on yıllığına kiraladığım bir yerin kiracısı olabilmem için başvurmam istendi. Bu arada başka kuruluşlar da başvurdular. Sonunda inanılmaz bir fiyata bana kaldı ama bundan sonra ne olur bilemiyorum. 200 milyon lira harcadığım bu yere 20 milyon lira veren olsa hemen devredeceğim. Büyüklerimiz, ‘Bir yatak bir turist demektir’ diyorlar ama buradaki 100 yatak da elden gidiyor, haberiniz olsun. Ve 100 turist de püüf!’” Hayatı boyunca, “Nasılsın?” diye sorulduğunda her defasında “At gibiyim!” karşılığını veren Altan Erbulak Ayvalık’tan keyifli bir ruh haliyle ayrılırken, Ayvalık/ turizm/turist hakkındaki -pek de eskimemiş- görüşlerini şu cümlelerle

Altan Erbulak, Metin Serezli ile birlikte kurduğu Çevre Tiyatrosu ekibiyle çıktığı turne kapsamında, 1972 yılında da Ayvalık’a gelmiş ve Yalı Sineması’nda sahneye çıkmıştı. O ziyareti sırasında Sarımsaklı’da denize girmiş, kendisini selamlayan Ayvalıklı gençlerle bu fotoğrafı çektirmişti. (Günay Abay arşivi) noktalıyor: “Norveç’in bir tane Ayvalık’ı olsa dünya turizm birincisi olur ve bu dereceyi yıllarca hiçbir ülkeye kaptırmaz. Oysa bizim Ayvalık gibi bin tane Ayvalık’ımız var. Hâlâ turist gelecek mi, gelmeyecek mi, bu yıl turizm patlaması olacak mı, olmayacak mı diye saçma sapan sözcüklerle uğraşıyoruz. Buralara gelmezse nerelere gelir bu turist denilen meretler? Güneş dersen hep var, kum dersen kilometrelerce, deniz dersen uçsuzbucaksız... Eee, peki nedir eksik olan veya olmayan? Biz yokuz biz! Canı gönülden sarılmıyoruz şu turizm işine. Varsa yoksa bir siyaset tutturmuşuz, gidiyoruz.” Ve Ayvalık’tan ayrılış... “Ayvalık’ın Sarımsaklı’sından İzmir 140 kilometre. Menemen üzerinden, Aliağa ve de oradan ver elini İzmir. Eğer sabah çıkarsanız Ayvalık’tan, İzmir’e gelene kadar traktörlerin çektikleri römorkörlere çok dikkat etmelisiniz. Römorkörlerin arkadan görüntüsü kamyon biçiminde, oysa ki hızları çok az. Sollarken bir yanıldınız mı, hapı yuttuğunuzun resmidir.” Yakından tanıyanların ‘küçük dev adam’ olarak nitelendirdiği Altan Erbulak, yazı dilinden de kolayca anlaşılacağı gibi umutsuz, neşesiz, kahkahasız yaşanmayacağını bilenlerdendi. 59 yıllık ömrü boyunca ülkemizin neşesinde, mizahında, kahkahasında pay sahibi oldu; onu tanımış olan herkeste ışıltılı izler bıraktı... Bu izlere Ayvalık’ta da rastladık!

BEN ÇOOK ZENGİNİM

A

ltan Erbulak’ın kızı Sevinç’le birlikte çıktığı ve turizmin neden patlamadığını araştırdığı 7 bölümlük ‘karikatürlü yazı dizisi’ çoğu bugün de geçerliliğini koruyan şu cümlelerle sona eriyor: “Bu ülke benim ülkem. Dünyanın en güzel ülkesi. Pamukkale benim, Efes Harabeleri benim, Truva benim, Noel Baba’nın yeri benim, Side, Bergama, Halikarnas, Peri Bacaları, Kapadokya, Nemrut Dağı benim. Ben çook zenginim. Ama bu zenginliğimin farkında değilim. Ben kendimle kavgalıyım! Biz kendimizle kavgalıyız!.. Bir farkına varsak turizm denilen hazinenin, ah bir farkına varsak! İşte o zaman ne IMF gerekecek, ne de Ortak Pazar. Bir farkına varabilsek, onlar yalvaracaklar bizlere bu sefer. İşte böyle. Turizme önce kişi olarak bizler inanmalıyız. Her şeyi devletten, her şeyi hükümetlerden, her şeyi Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’ndan beklersek, daha çok bekleriz. Tabakları masaya fırlatmayan güler yüzlü garsonlar yetiştirmeliyiz her şeyden önce. Turisti ‘hıyar gibi’ soymaya kalkmanın marifet olmadığını öğrenmemiz gerekli önce. Gittim, gördüm, yazdım, çizdim. Sonuç olarak şu kanıya vardım. Yollarda, otomobillerde birbirimizi geçme gayretini, çağdaş ve ileri ülkeleri geçmek için kullanmayı akıl edebildiğimizde turizm GÜÜÜÜM diye patlayacak!”

33


Otuz yıl önce inşa edilen binalar selden etkilendi, eski yapılar dimdik ayakta

RAHMİ GENÇER AYVALIK TABİAT PLATFORMU İLE SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİNİ KONUŞTU

B Tanıtım yapılırken sosyal medyanın gücünden yararlanılacak

AYVALIK’IN KİTESURF İÇİN SUNDUĞU ELVERİŞLİ KOŞULLAR DÜNYAYA DUYURULACAK

elediye Başkanı Rahmi Gençer, Ayvalık Tabiat Platformu üyeleriyle bir araya geldi. Türkan Saylan Eğitim ve Kültür Merkezi’ndeki toplantının açılış konuşmasını platform sözcüsü Şükrü Kaygısız yaptı ve dernek üyelerinin gerçekleştirdiği teknik araştırmaları, sorunlara ilişkin çözüm önerilerini ve alınan kararların duyulması için başlattıkları yasal mücadeleleri anlattı. Çevre konusunda duyarlı olan tüm dernek ve platformlarla birlikte çalıştıklarını belirten Kaygısız, yaşanan süreçte kendilerine destek veren Belediye Başkanı Rahmi Gençer’e teşekkür etti.

A

yvalık Turizm Geliştirme Birliği (AYTUGEB) 2016 yılı Olağan Mali Genel Kurulu Ticaret Odası Salonu’nda yapıldı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer başkanlığındaki toplantıya Başkan Yardımcısı Ahmet Erkal, Turizm Müdürü Yasemin Gençer, Ticaret Odası Başkanı Benhan İbrahim Kantarcı ve AYTUGEB Yönetim Kurulu üyeleri katıldı. Açılış konuşmasını aynı zamanda AYTUGEB Başkanı da olan Rahmi Gençer yaptı. Gençer, diğer turizm şehirlerine oranla Ayvalık’ın 2016’da çok fazla etkilenmediğini belirtti. Ayvalık’taki Kitesurf olanaklarını ve farklılıklarını yansıtan bir film yaptırıldığını ve Düsseldorf Fuarı’na Kitesurf’u öne çıkararak katılacaklarını söyleyen Gençer şöyle dedi: “Ayvalık’ta Kitesurf çok gelişti. Kentimizdeki pist Türkiye’deki birçok merkezden daha iyi hatta en iyisi... O zaman bunu, sosyal medyanın gücünden de yararlanarak her yere, tüm dünyaya duyurmalıyız. Yapılan filmi dört gün içinde on binlerce kişi izledi. Fuarlara gidilse bu kadar izletemeyiz.”

Deniz/rüzgâr kenti Ayvalık’ın ekstrem sporlar arasında tüm dünyada yıldızı gittikçe parlayan Kitesurf için sunduğu imkânların uygunluğunu gözler önüne seren ve Ayvalık Belediyesi’nin facebook sayfasında paylaşılan tanıtım filmini kısa sürede on binlerce kişi izledi.

34

Önemli zararlara neden olan sel felaketi, imara açılması planlanan Pateriça ve zeytinlik arazileri, doğal sit alanlarının yeniden belirlenmesi çalışmaları, Engürü Sitesi önünde kurulan balık çiftlikleri, Tıfıllar Mahallesi’ndeki altın ve gümüş maden ocağı kurulma girişimleri, Alibey adasında arka denize kruvaziyer limanı projesi ele alındı. Daha sonra söz alan Gençer de, yaklaşık üç yıllık yönetimleri süresince her türlü rant girişimlerine karşı durduklarını ve durmaya devam edeceklerini belirtti. Gençer, “Ayvalık’ın korunması konusunda sizleri yanımızda görmekten elbette mutluyuz. Çevreye ilişkin çalışmalarınızla birçok yöreye örnek oluyorsunuz. Biz de, kanuni görev ve sorumluluklarımız arasında yer almasa bile pek çok konuda aracı olmayı sürdüreceğiz. Yaşadığımız afette ve sonrasında yaptıklarımızı biliyorsunuz. Bu felaketi olabildiğince az hasarla atlatmak için elimizden gelen gayreti gösterdik. Otuz yıl önce inşa edilen bütün binalar selden etkilenirken eski yapılar dimdik ayaktaysa, belediyeler ve vatandaşlar olarak hatalar yapmışız demektir. Çözüm getirmek ne kadar güç olursa olsun, bunu yapmak zorundayız. Örneğin, Laka deresinde ıslah çalışmalarımız sürüyor. Tıfıllar Mahallesi’ne maden ocağı kurulmasına ise, muhtarlarımızla birlikte her platformda dile getirdiğimiz gibi, karşıyız. Ben kruvaziyer limanına olumlu bakıyorum. Ancak betonlaşmaya, otel ya da AVM yapımına hep birlikte itirazımız var!” dedi.


HATIRA DEFTERİ Bu köşede bundan böyle, “Ah nerede o eski günler!” demeden ve bugünlerden kopmadan zaman içinde yolculuk yapacağız. Amacımız Ayvalık’ta geçmiş yıllarda ‘cereyan eden’ ve ilginizi çekeceğini sandığımız olayları hatırlamak, hatırlatmak... Bazen acılı, bazen hüzünlü, bazen neşeli, bazen de şaşırtıcı olacağız. Tıpkı hayat gibi!

M

CUNDA’DAN DENİZE AÇILAN SANATÇILAR KAYBOLUNCA AYVALIK’TA HEYECANLI SAATLER YAŞANDI

uammer Karaca, Feri Cansel, Beyaz Kelebekler ve yönetmen Aram Gülyüz, 1973 yılının Aralık ayında ‘Büyük Şamata’ adlı filmin bir bölümünü çekmek için Ayvalık’a geldi. Sanatçılar ve teknik ekip toplam 25 kişiydi. Grubun tamamına yakını, 8 Aralık sabahı Ali Kaptan’ın yönetimindeki ‘Barış’ adlı motora bindi ve Cunda’dan denize açıldı. Amaçları adalar turu yaparak hem deniz havası almak hem de çekim süresince kalacakları Ayvalık’ı daha yakından tanımaktı. Akşam üstü saat dört gibi Ayvalık’a döneceklerdi.

Ama dön(e)mediler. Saat ilerlemiş, hava kararmıştı ve gelen-giden yoktu. Ayvalık’ta kalan arkadaşları merak, kaygı ve çaresizlik içindeydi. ‘Büyük Şamata’nın yapımcılığını üstlenen Metro Film’in prodüksiyon amiri Arif Eriş telaşla Emniyet’e başvurdu. Bu arada iki jandarma botu kayıp ‘Barış’ı aramak üzere denize açıldı. Ne yazık ki, tekneden eser yoktu! O günlerde bırakın cep telefonunu, iletişim konusunda neredeyse emekleme dönemi yaşandığı için ortalığı ürkütücü bir sessizlik kaplamıştı. Bu durumda ‘fısıltı gazetesi’ devreye girmekte gecikmedi. Dolayısıyla, herkesin aklına kötü kötü şeyler geliyordu.

Metro Film’in prodüksiyon amiri Arif Eriş telaşla Emniyet’e başvurdu. Bu arada iki jandarma botu kayıp ‘Barış’ı aramak üzere denize açıldı. Ne yazık ki, tekneden eser yoktu.

FİLMCİLER HAKKINDA ‘YURT DIŞINA PASAPORTSUZ ÇIKMA’ SUÇUNDAN SORUŞTURMA AÇILDI

Muammer Karaca Feri Cansel

Şükür ki, korkulan olmadı. Kayıp tekne ‘filmci’ müşterileriyle birlikte, ertesi gün öğle saatlerinde Ayvalık limanına yanaştı. Ekiptekiler, söylediklerine göre, motorlarının arızalanması ve hava muhalefeti nedeniyle Midilli’ye sığınmak zorunda kalmış, geceyi mecburen orada geçirmişlerdi. Sağlıkları ve moralleri yerindeydi. Fazladan bir ‘Yunanistan’ ziyareti’ yapmış olmaktan gizliden gizliye mutluluk duydukları bile söylenebilirdi. Ancak Ayvalık polisi öyle düşünmüyordu. Sanatçılar hakkında yasalar gereği, ‘yurt dışına pasaportsuz çıkma’ suçundan soruşturma başlatıldı. Sorular soruldu, ifadeler alındı. Sonuçta ortada bir ‘kasıt’ olmadığı anlaşıldı ve dosya kapandı.

Aram Gülyüz

Beyaz Kelebekler

Yönetmen/yapımcı/senarist Aram Gülyüz ortalık durulunca, Fikret Hakan ile Feri Cansel’in misafir oyuncu olarak yer aldığı ve başrolünü bulvar tiyatrosunun usta isimlerinden Muammer Karaca’nın üstlendiği ‘Büyük Şamata’ adlı filmi çekmeye devam etti. Bir müzik grubunun tarihi eser kaçakçılığı yapan bir çeteye engel olmasını konu edinen ve Ayvalık’ın pek fazla ‘görünmediği’ film aslında 60’lı yıllarda ünlenen pop müziği grubu Beyaz Kelebekler’in şarkılarını ‘lanse etmeyi’ amaçlıyordu. Muammer Karaca’nın başarılı oyunu ve birkaç esprisi dışında herhangi bir özellik taşımayan film gösterime girdiğinde hiç beğenilmedi. Dahası, eleştirmenler tarafından ‘Fanatik Yeşilçam izleyicilerine bile seslenmeyen vasat bir yapım’ olarak nitelendirildi. (‘Büyük Şamata’yı Ayvalık’ta çekilen Türk filmleri bölümümüzde önümüzdeki sayılarda daha geniş olarak tanıtacağız.)

35


Ayvalık'a Bakarken TAYLAN KÖKEN

A

Ahmet Yorulmaz’ın Türk Dünyası gazetesi…

hmet Yorulmaz kitapları, yazdıkları ve söyledikleriyle Ayvalık’ın en önemli kaynakçasıdır. Ayvalık’la ilgili herhangi bir kitaba/teze/makaleye baktığınızda onun adını mutlaka görürsünüz. ‘Ayvalık’ı Gezerken’ monografisi ise tam bir kaynak kitaptır. Bu kitapta, Ayvalık için önem taşıyan kişileri ve olayları kendine has anlatımıyla bizlere aktarır. Romanları ise mübadele öncesi ve sonrasında yeniden kurulan yaşamlarla süslüdür. Geylan Kitabevi’nden çıkardığı kitaplarının başka yayınevleri tarafından tekrar basımları da yapılan Yorulmaz, Ayvalık’la bütünleşmiştir ve beraber anılır. 13 Ocak 1961 tarihinde Türk Dünyası adlı gazetesini yayınlamaya başlayan Ahmet Yorulmaz aynı zamanda gazetecidir. ‘Ayvalık Görsel Arşivi’ çalışmalarımızda tanışma fırsat bulduğumuz ve Ahmet Yorulmaz’ın yakın dostu olan değerli büyüğümüz Ersin Taş, postayla kendisine gelen Türk Dünyası sayılarını biriktirmiş ve ciltleyerek saklamış. Bu kıymetli arşivden yararlanarak gazeteyi kısaca tanıtmaya çalışacağız.

Tarafsız ve ağırbaşlı olacağız Ahmet Yorulmaz gazetenin ilk sayısında, Türk Dünyası’nın çıkış amacını şu sözlerle özetliyor: “Elinizde tutmakta olduğunuz bu gazete, en azından on yıllık bir arzunun mahsulüdür. Çok defa çıkmak için teşvik gördük; fakat imkânlarımız kâfi gelmiyordu, sabrettik. İşte şimdi boy gösteriyoruz! Bunda büyük inkılâbın ve hemşerilerimizin rol oynadığını inkâr edemeyiz. Gayemiz gazetecilik yolu ile hizmet etmek olduğundan ve yaşama gücümüzü siz okuyucularımızdan alacağımız için yanlış hareketlerimizi tenkid etmekten kaçınmayacağınızı ümid ederiz. Prensipler:

1. Şahsiyat yapmayacağız. Fakat bu topluma zararlı davranışlarda bulunanlarla uğraşmayacağız anlamına alınmamalıdır. 2. Tarafsız olacağız. Ama doğruluğuna inandığımız düşünce ve hareketleri savunmaktan da geri kalmayacağız. 3. Ağırbaşlılığı şiar edinmeye çalışacağız. 4. Polise akseden olaylara yer vermeyeceğiz.” Ahmet Yorulmaz, başyazarının bir yazısı nedeniyle dönemin kaymakamıyla ters düşmüş ve sorun mahkemede çözümlenmişti

36

İzmir’de İstiklal Matbaası’nda basılan ve 25 kuruşa satılan Türk Dünyası tek yaprak-iki sayfaydı. ‘Tarafsız Siyasi Gazete’ alt başlığıyla cuma günleri yayınlanıyordu. Başyazarı Süreyya Sami Berkem, Yazı İşleri Müdürü tıp doktoru Şemsettin Sarıeren’di. Sâmizade Süreyya adıyla da bilinen başyazar Süreyya Sami Berkem, 1898 yılında İstanbul doğumluydu. Ebusüreyya Sami adıyla tanınan babası da gazeteciydi. Sultan Abdülhamid’e muhalefetinden dolayı Filibe’ye sürülmüş, burada Hamiyet gazetesini çıkarmıştı. Süreyya Sami Berkem, Beyrut’ta Amerikan Koleji’nde tahsil görmüştü. İyi derecede İngilizce, Fransızca, Arapça biliyordu ve Japonya’yı ziyaret eden ilk Türk gazetecisiydi. Milli Mücadele’ye gazeteci kimliğiyle destek olmuş, daha sonra Atatürk tarafından dışişlerinde görevlendirilmişti. Konsolosluklarda görevler almış, buradan emekli olmuştu. Ahmet Yorulmaz’ın, ‘Kimler Geldi Kimler Geçti’ adlı anı kitabında da söz ettiği Süreyya Sami emekli olunca Cunda’da tek katlı, iki gözlü bir eve yerleşti. Bu evde yardımcısı Matmazel Filyo ile iki köpeği Arslan ve Kaplan’la mutlu yaşadı. Ahmet Yorulmaz’ın, dönemin kaymakamıyla Berkem’in bir yazısı yüzünden ters düştüğünü ve meselenin mahkemede çözümlendiğini de ekleyelim. Süreyya Sami Berkem’in ölüm haberi, 10 Ocak 1968 tarihli Milliyet gazetesinde şu satırlarla yer aldı: “Milli mücadele yazarlarından Samizade Süreyya (Süreyya Sami Berkem) dün yaşadığı Alibey adasında vefat etti. Samizade Süreyya İngiliz ve Rus klasiklerini Türkçeye çeviren ilk mütercimlerdendi. Yazarın eski harflerle de ‘Day Nippon: Büyük Japonya’ ve ‘Diyar-ı Esher’ adında iki eseri var.” Berkem’in son günleri için Ahmet Yorulmaz’ın yorumu da dikkat çekici: “Pek çok aydının imreneceği bir yaşlılık dönemiyle yaşamı son buldu. Balık avlayarak, okuyarak, yazarak, çevirerek ve hafta sonları rakı içerek!.. Varsın cenazesini, çok soğuk bir kış gününde, sekiz on kişi kaldırmış olalım!”

Türk Dünyasi çok yazarlı bir gazeteydi Ahmet Yorulmaz sahibi olduğu Türk Dünyası’nda birçok haberin altına imzasını atarken, ilk sayıdan itibaren özellikle Ayvalık’ın İzmir’e bağlanması için yürütülen kampanyayla ilgili haberler yaptı. Gazetede ‘Günlerin Getirdiği’ başlıklı yazılar da yazdı. İlk sayıdan itibaren gazetede yer bulan Dr. Şemsettin Sarıeren, Türk Dünyası’nda gazetecilik mesleği, siyaset ve genel konular üzerine görüşlerini aktardığı yazılarla yer aldı. Avukat Vefik Bartu,


‘Hukukçu Gözüyle’ köşesinde özellikle 27 Mayıs’ın hukuksal taraflarına değinirken, Şinasi Devrim (muhtemelen takma bir isimdi), dönemin siyasi durumunu analiz eden yazılar kaleme aldı. Ve diğer yazarlar: Nihat Ekener, ‘Almanya’dan Mektup’ köşesini Duisburg’dan yazdı; Avrupa’dan örnekler vererek Türkiye üzerine analizler yaptı. Şefik Aksoy, ‘Şehir Ayvalık’ başlığıyla Ayvalık üzerine tenkitler, avukat Rıfat Akay hukuk ve Ayvalık’la ilgili yazılar yazdı. Ayvalık’ı konu edinen yazarlardan biri de Orhan Kocabıçak’tı. Yaşamı konusunda bilgi sahibi olamadığımız David Sidi’nin Ayvalık turizmi üzerine bir yazısıyla, o günlerde Bursa’da yaşayan Ersin Taş’ın, Ayvalık zeytinciliğinin sorunlarını paylaştığı yazıları da anmamız gerek. Ahmet Angın ‘Haftada Bir’ köşesiyle mizahi eleştiri kıvamında küçük yazılar kaleme alırken, Kara Böcek takma adıyla ‘Öteden Beriden’ ve ‘Biraz da Gülelim’ başlıklarıyla bazı konulara dokundurmalar yapıldığını da görüyoruz. Bir takma isim de, ‘İğneli Fıçı’ başlıklı köşeyi hazırlayan Çuvaldız… Türk Dünyası’nda yer alan ilginç yazılardan birinin sahibi ise henüz 13 yaşında olan ve İstiklal ilkokulu’nda okuyan Ahmet Ok… Ok’un, 27 Mayıs’la ilgili yorumu gazetede yayınlanmış. Gazetenin tek şairi ise Ayten Dinçay…

27 Mayıs’ın hemen ardından değil de daha sonra yayınlansaydı belki de ömrü daha uzun olacaktı Türk Dünyası koleksiyonunu gözden geçirirken, Ahmet Yorulmaz’ın, başka yayınlardan farklı yazılara yer verdiğini de görüyoruz. Morâl Akay’ın ‘Aydın ve Basın’, Feyzullah Çimen’in ‘Toplumda Ahlak ve Fazilet’ yazıları bunlara örnek. Süreyya Sami Berkem’in Konya’da Milli Mücadele yıllarında çevirisini yaptığı, Türk dostu Fransız yazar Claude Farrare’in ‘Türk Vicdanı’ yazısı da gazetenin son sayılarında bölümler halinde yayınlanmış. Evet… 27 Mayıs’ın gölgesinde, Türkiye’nin karışık bir döneminde cesaret etmişti Ahmet Yorulmaz Türk Dünyası’nı çıkarmaya. Ne var ki, abisi Mahmut Yorulmaz’ın desteğiyle giriştiği Türk Dünyası serüveni sekizinci ayındayken, 18 Ağustos 1961 tarihinde çıkan 32. sayısıyla sona erdi. Gündelik haberlerin yer almadığı gazetenin ömrü oldukça kısa sürmüştü yani... O yılların siyasi ve ekonomik koşulları düşünüldüğünde, belki biraz daha beklense ve ondan sonra yayınlansaydı ömrü daha uzun olabilirdi.

37


Doğan Hızlan’ın bir yazısında belirttiği gibi, zeytinin ekiminden sofraya gelişine kadar geçirdiği her aşama ve bütün zeytin ürünleri sanatta yansımasını buldu. Zeytinin toplanması, yağının çıkarılması, preste yağ sıkanlar, yapraklarından yapılan süs eşyaları... Hepsi kabartmalardan beri sanatta yerini aldı ve almaya devam ediyor. Tuvaller, zeytin yapraklarının göz alıcı ışıltılarıyla renkleniyor, kalıcı ve zengin bir koleksiyon oluşuyor.

ZEYTİNİ ÇİZENLER/2

JACQUES LE GUERNEC (1934) Zeytin Toplayan Kadınlar

BİR ZEYTİN AĞACI GİBİ, BİN YIL SEVEREK YAŞAMAK HER GÜN

Yaşamak sadece sevmektir, inan bana. Sevmeyenler dünyamızda yaşamıyor. Yaşamak suda, toprakta, insanlarda görünerek; bir zeytin ağacı gibi. Bir zeytin ağacı gibi, ne güzel denize yakın olacaksın, uzayan dallarında, yapraklarında ışık ta derinlerde köklerin. Bir zeytin ağacı gibi, bin yıl severek yaşamak her gün…​ Arif Damar

38


PIERRE AUGUSTE RENOIR (1841-1919) Manton Yakınları, 1883

ZEYTİN AĞACI RENKLERLE DOLU... ZEYTİNYAĞI TANRI’NIN BİR HEDİYESİ

İ

zlenimcilik akımının en önemli temsilcilerinden Fransız ressam Pierre Auguste Renoir, 1903 yılında Güney Fransa’da, Cannes’a on dakika uzaklıktaki Cagnes-sur-Mer’den 23 dönüm bir zeytinlik aldı. Asıl amacı yapılaşmanın başladığı yörede zeytin ağaçlarının kesilmesini önlemekti. Renoir, 1908’de ‘Les Collettes’ adıyla anılan bu zeytinlikte tek bir ağaç bile kesmeden bir ev yaptırdı ve ölünceye kadar orada yaşadı. Böylece bin yaşını ‘devirmiş’ 140 zeytin ağacını kurtardı. (Bugün, bu büyük ressamın kurtardığı zeytin ağaçlarına çok özel bir ilgi gösteriliyor.)

HENRI MANGUIN (1874-1949) Zeytin Ağaçları, 1906

Zeytin ağacı için “Renklerle dolu”, zeytinyağı için “Tanrı’nın bir hediyesi” diyen Renoir en verimli dönemini aşkla bağlandığı zeytin ağaçlarının arasındaki evinde yaşadı. Yakalandığı romatizma yaratıcı ellerini iyice sarıp deforme edinceye kadar resim yaptı. Hiçbir şeyi tutamaz olunca, fırçasını eline bağlatıp resim yapmayı sürdürdü.

39


CAVİT ATMACA (1931-2015) Zeytin Toplayanlar, 2015

4ALFRED 0 SISLEY (1839-1899) Saint Germain’de Zeytin Terası, 1875


Günümüzde, pek çok insan iş bulmak umuduyla büyük kentlere yığılırken, şehir yaşamından sıkılan hatta ‘bıkan’ bazı kişiler de doğaya ve doğal olana koşuyor. Buna koşut olarak turizmin tanımı da değişiyor. Dünyayı aynılaştıran, coğrafi ve kültürel güzellikleri ticarileştiren, beton yığınları oluşmasına yol açarak tarımı ve çevreyi olumsuz etkileyen kitle turizmi giderek gözden düşerken farklı turizm seçenekleri öne çıkıyor. Bunlardan biri de agro turizm, yani tarım turizmi...

BİR KIRSAL TURİZM ÇEŞİDİ OLARAK TARIM TURİZMİNİN AYVALIK’TA UYGULANABİLİRLİĞİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA

“A

turizm türlerinden biridir. Literatürde farklı şekillerde tanımlanan tarım turizmi genel olarak, ‘ziyaretçileri çekmek amacıyla çalışan bir çiftlikte geliştirilen her türlü aktivite’ olarak ifade edilmektedir. Aynı zamanda tarım turizmi zirai girişimciler ve onların aile üyeleri tarafından yapılan çiftlik işleriyle bağlantılı ve o işleri tamamlayıcı niteliğe sahip olan konaklama aktiviteleri şeklinde de tanımlanmaktadır. Bir diğer tanımlamaya göre ise, tarım turizmi hâlihazırda çalışan bir çiftlik ile turizm öğesini birleştiren kırsal yatırımlar olarak açıklanmaktadır. Turistlerin çiftlikte konaklamaları, kendi ürünlerini toplamaları, halk pazarlarını ve tarımsal festivalleri ziyaret etmeleri, çocuklar için eğitici çiftlik turları düzenlemeleri gibi faaliyetler tarım arım turizmi ziyaretçilere doğaya ve çiftlik turizmi kapsamında yaşamına ilişkin gelenek ve görenekleri değerlendirilmektedir.” deneyimleyerek, kırsal dünya ile birebir ilişki

yvalık’ın agro turizm potansiyelini belirlemek ve ilçede tarım turizminin uygulanabilirliğini ortaya koymak…” Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden Burcu Selin Yılmaz ve Hümeyra Doğru ile aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden Yurdanur Yumuk, birlikte yaptıkları ve ‘Tarım Bilimleri Araştırma Dergisi’nin 2014 yılında yayınlanan 7. sayısında yer alan ‘Bir Kırsal Turizm Çeşidi Olarak Tarım Turizminin Ayvalık’ta Uygulanabilirliği Üzerine Bir Araştırma’ başlıklı çalışmalarının amacını böyle özetliyor. Üç araştırmacı, çalışma kapsamında Ayvalık Turizm Geliştirme Hizmet Birliği (AYTUGEB) üyeleri, Ayvalık Turizm Derneği Başkanı, Ayvalık Belediye Başkanı, Ayvalık Ticaret Odası Zeytinyağı Meslek Komitesi Başkanı, Ayvalık Zeytin Üreticileri Derneği Başkanı ile Özgün Zeytincilik, Ekbir Zeytincilik, Kürşat Zeytincilik ve Tariş yetkilileriyle yüz yüze görüşmüş. Araştırmada ilk olarak, son yıllarda sadece turist sayısında değil turistik talep ve tercihlerde de önemli değişiklikler meydana geldiği ve önceleri sadece deniz, kum, güneş turizmi olarak algılanan kitle turizminin ön planda olduğu yapının, yerini alternatif turizm türlerine bıraktığı belirtiliyor. Bunlardan biri de tarım turizmi… “Ekoturizm, köy turizmi, çiftlik turizmi, agro turizm gibi isimlerle de adlandırılan tarım turizmi son yıllarda kırsal turizmin bir alt kolu olarak ortaya çıkan alternatif

T

içinde olma şansı verir. Tarım turizmiyle birlikte çiftçiler misafirlere yalnızca taze ürün ve konaklama imkânı sağlamakla kalmaz, sosyokültürel deneyimleri de barındıran çok yönlü bir hizmet sunar.

ZEYTİNİN BAŞKENTİ AYVALIK DESTİNASYON AVANTAJI, HEM DOĞAL HEM TARİHİ GÜZELLİKLERİ VE MUTFAK KÜLTÜRÜYLE ÖNE ÇIKIYOR

İtalya, İspanya, Yunanistan gibi ülkelerde tarım turizmi önemli bir bölgesel kalkınma aracı olarak kullanılıyor. Örneğin İspanya’da düzenlenen turlarda ziyaretçilere ürün üretim aşamaları hakkında bilgi verilmesi, ürünlerin ziyaretçiler tarafından denenmesi, alışveriş imkânının sunulması tarım ve turizmi birleştiren etkinlikler…

Araştırmadan öğrendiğimize göre, Türkiye’de ilk tarım turizmi projesi 2004 yılında Birleşmiş Milletler desteğiyle Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tarafından başlatılan TaTuTa (TarımTurizm-Takas) projesi… Projenin amacı ekolojik tarım yapan çiftçilere malzeme ve manevi destek vermek… Bu projeyle birlikte birçok gönüllü ve ziyaretçi Ege, Marmara, Akdeniz, Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerindeki uygun iklim şartlarına, çeşitli tarım ürünlerine, zengin turistik kaynaklara, tarımsal kültüre ve geleneksel tarım teknikleriyle

Yine dünyanın önde gelen zeytinyağı üreticisi olan İspanya’nın Andalusia bölgesinde zeytinyağı üretimine dayalı turlar düzenleniyor. Bu turlar kapsamında zeytinyağı tadımı, zeytin hasadının izlenmesi, yerel bir zeytinyağı uzmanı eşliğinde zeytin üretimi yapılan firmaların gezilmesi gibi aktiviteler turistlerin ilgisini çekiyor. Japonya’da ise tarım turizmi etkinlikleri, çoğunlukla çiftçiler tarafından işletilen ve ‘farm inn’ olarak adlandırılan küçük ölçekli işletmelerde yapılıyor.

41


bozulmamış topraklara sahip çiftlikleri ziyaret etmiş. TaTuTa projesi Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesini de kapsayan 80’den fazla çiftlikle sürdürülüyor. Bu aydınlatıcı bilgilerin ardından araştırmanın bizi asıl ilgilendiren ‘Ayvalık ve Tarım Turizmi Potansiyeli’ başlıklı bölümüne geliyoruz. Bu bölümde önce kısaca da olsa, Ayvalık’ın destinasyon olarak avantajı, zeytinin başkenti özelliği taşıması, doğal ve tarihi güzellikleri ile mutfak kültürünün zenginliği dile getiriliyor. Turizm tesis ve yatak kapasitesi, Ayvalık’a gelen yerli ve yabancı turist ve bunların geceleme sayılarıyla ortalama kalış süreleri Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın web sitesinden aktarılıyor. Hemen ardından Ayvalık’taki zeytin ve zeytinyağı üretimine ilişkin değerlendirmelere yer veriliyor. “Araştırmaya katılan zeytin ve zeytinyağı üreticileri, Ayvalık’ta insanların miras kalan zeytinlikler sayesinde üretime başladıklarını ve halkın %40’ının zeytincilikle uğraştığını ifade etmektedir. Ürünlerini marka olarak adlandıran üreticiler en yoğun satış dönemlerinin Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları olduğunu açıklamakta; ürün tanıtımlarını daha çok yerel ve ulusal gazeteler, yerel fuarlar ve internet aracılığıyla yaptıklarını ortaya koymaktadırlar. Toplam satışın %95’ ini turistlerin oluşturduğunu; müşterilerinin

büyük çoğunluğunun Türk olmakla birlikte Sırp, Bulgar ve Romanyalı turistlerin de yoğun ilgi gösterdiklerini belirtmektedirler. Ayrıca başta Cunda adası olmak üzere bölgedeki pek çok otel ve restorana ürün satışında bulunarak Ayvalık turizmine katkı sağladıklarını dile getirmektedirler. Ayvalık’ta zeytin ve zeytinyağı üretimine bağlı olarak tarım turizminin geliştirilebileceğini öne süren üreticiler genellikle Eylül ya da Ekim aylarında yapılan Zeytin Hasat Şenlikleri’nin Ayvalık ve tarım turizmi açısından önemli olduğunu; ancak ziyaretçilere taze ürün sunulması bakımından bu şenliğin Kasım ya da Aralık aylarında yapılmasının daha uygun olacağını vurgulamaktadırlar. Bölgede tarım turizminin gastronomi turizmiyle desteklenebileceğini öne süren üreticiler, özellikle zeytin hasat dönemlerinde tur operatörleri aracılığıyla bölgeye turlar düzenlenerek bölgede tarım turizminin geliştirebileceği ve turizm sezonunun uzatılabileceği önerilerinde bulunmaktadırlar.” Araştırmanın sonunda, tarımsal üretimin turizm kapsamında yaratacağı sosyo-ekonomik etkilerin arttırılması yolunda Avrupa Birliği projelerinin alternatif olarak ele alınabileceğine vurgu yapılıyor ve bu projelerle gerek yatırım gerekse istihdam konusunda yeni olanakların yaratılmasının mümkün olacağına dikkat çekiliyor.

Tarım turizminin geliştirilmesi için

42

ÖNERİLER

Tarım turizmi gastronomi turizmiyle desteklenmeli.

Seyahat acenteleriyle bağlantı kurularak gurme turları düzenlenmeli.

Bölgeye düzenlenen turlarda üretici firmalar tarafından turistlere zeytinyağı üretimiyle ilgili film gösterimleri yapılmalı, tadım aktiviteleri gerçekleştirilmeli.

Organik alım-satım yaygınlaştırılmalı.

Çiftlik evleri kurulmalı.

Üniversiteler ve çeşitli eğitim kurumlarıyla bağlantıya geçilerek zeytinyağıyla ilgili akademiler kurulmalı, atölyelerde eğitimler verilmeli.

Zeytin ve zeytinyağı üretimi için elverişli bir bölge olan Ayvalık’ta tarım turizminin geliştirilmesinin ancak yerel halk, yerel yönetim, sivil toplum kuruluşları ve turizm işletmelerinin işbirliğiyle mümkün olacağı unutulmamalı.


OCAK 2017 YIL: 3 SAYI: 29 Ayvalık Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi

TaTuTa:

B

ŞEHİR HAYATINDAN SIKILIP TATİLİNİ DOĞA İLE İÇ İÇE GEÇİRMEK İSTEYENLER İÇİN İDEAL BİR SEÇENEK

uğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin bir projesi olan TaTuTa, ‘Tarım’, ‘Turizm’ ve ‘Takas’ sözcüklerinin ilk hecelerinden oluşan bir isim. TaTuTa'nın Türkiye’nin yedi bölgesine yayılmış çiftlikleri var. Buralarda ziyaretçilerine tarım odaklı turizm, gönüllü bilgi ve tecrübe takası olanağı sunuluyor. TaTuTa’ya bağlı çiftliklerin ana amacı Türkiye’de ekolojik tarımla geçinen çiftçi ailelerine mali, gönüllü işgücü ve/veya bilgi desteği vererek ekolojik tarımı teşvik etmek ve sürdürülebilirliğini sağlamak. Çiftliklerde gönüllü ya da misafir olarak konaklanabiliyor. Yüzde 70’ini yurt dışından gelenlerin

oluşturduğu gönüllüler, emeklerinin karşılığı, çiftliklerde ücret ödemeden konaklayabiliyor ve öğünlerden faydalanabiliyor. Gönüllüler, çiftçilere daha çok tarım ağırlıklı konularda yardımcı oluyor, gerekirse doğayla uyumlu bir inşaatın yapımında çalışabiliyor. Çiftliklerde belli bir ücret karşılığı misafir olmak da mümkün. Kısacası, ‘soframıza gelen ürünlerin kaynağından habersiz tüketicinin üreticiyle buluşma noktaları’ diye tanımlayabileceğimiz TaTuTa’ya bağlı çiftlikler, aynı zamanda şehir hayatından sıkılıp tatilini doğayla iç içe geçirmek isteyenler için ideal bir tatil seçeneği...

GÖKAY BACAN Yayın Yönetmeni BÜLENT ŞENTAY Yayın Koordinatörü GÜLBENİZ ŞENTAY Sorumlu Yazı İşleri Müdürü HALİL ERGÜL Grafik Tasarım KEMAL OKUR Katkıda Bulunanlar Prof. Dr. SEDAT AYBAR Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ AYDA KAYAR HÜSEYİN GÜVEN TAYLAN KÖKEN SERKAN KİBAR Yayın Türü Yerel, Aylık, Süreli Adres: Fevzipaşa-Vehbibey Mah. Sahil Boyu Cad. 1. Sokak No: 1 Ayvalık Tel: 0(266) 312 10 21 aydabirayvalik@gmail.com Ultra Grafik Matbaa Yüzyıl Mah. Mas/Sit Matbaacılar Sit. 5. Cad. No.69 Bağcılar / İstanbul Tel. 0212 629 26 31 info@ultramatbaa.com sertifika no: 29195 Bu dergide yer alan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir, Ayda Bir Ayvalık sorumluluk üstlenmez. Yazı, fotoğraf ve konular izin alınarak kullanılabilir.

43


G

Bugünlerde restorasyon çalışmaları devam eden Panagia Phaneromeni Ayazması’nın da bağlı olduğu Hagios Haralambos Kilisesi ise günümüzde tamamen yıkılmış durumda… Fotoğrafa baktıkça, Belediye Parkı’nın bulunduğu alanın yeşilliğini günümüzde de aynen koruyor olduğunu görmek insana sevinç veriyor!

Ortaokulu daha sonraki yıllarda Ayvalık Lisesi’nin ortaokul bölümü, bir ara Sakarya İlkokulu olarak hizmet verdi. Okulların 4+4+4 yıllık süreler halinde yapılandırılmasıyla birlikte yeniden Sakarya Ortaokulu oldu.

RUM HASTANESİ VE ÇEVRESİ

eçmiş günlerden, “Fotoğraf yaşamın ve doğanın görsel izdüşümüdür” diyenleri haklı çıkaran göz alıcı bir siyah/beyaz kare daha... Eski Ayvalıklıların deyişiyle, ‘1. Yokuş’ dolaylarından çekilmiş. Çerçevede, birbirine çok yakın olan iki büyük yapı göze çarpıyor. Solda, 19. yüzyılda ‘Kutsal Hastane’ adıyla anılan Rum Hastanesi ve onun güney batısında, ağaçların arasında yükselen kulesiyle Hagios Haralambos Kilisesi...

Hastanenin bölümleri günümüzde ayakta. Yıllar içinde önce Ayvalık

Ayda bir ayvalik sayı 29  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you