Page 1

Ayvalık Ata’sını Karşıladı 19 Mayıs Slow Olive Teferiç Şenliği Mübadele Günleri Fuat Mensi

Salim Ezer Çamoba Mahallesi Arnavutoğlu Yoğurt Hatice Firdevs Gülnev Hanım

BAŞKAN BURADA… BAŞKAN HER YERDE…


19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI KUTLU OLSUN 19 Mayıs 1919’da, ‘Milletle Beraber, Millet İçin’ ilkesiyle yola çıkan Mustafa Kemal’in yaktığı meşale, daha Samsun’a ayak basmadan çok önce toplamaya karar verdiği Sivas Kongresi’yle bütün yurdu aydınlattı ve Türk tarihinde önemli bir kilometre taşı oldu. Çünkü Milli Mücadele’nin amaç ve hedefleri kesin bir dille yazılı bir metin haline getirilmiş ve ‘Misak-ı Milli’ adıyla ‘dosta-düşmana’ ilan edilmişti

VATANIN BÖLÜNMESİNE YOL AÇABİLECEK HİÇBİR ÖNERİ KABUL EDİLEMEZ

1919

yılı belki de Türk ulusunun, en felaketli, en karanlık, en kahredici yılıydı. 30 Ekim 1918’de Birinci Dünya Savaşı noktalanmış, yenik düşen Osmanlı Devleti galiplere kayıtsız-koşulsuz boyun eğmek zorunda kalmıştı. Halk yorgun, umutsuz ve suskundu. Daha 1907 yılında Selanik’te bulunduğu günlerde, artık devamını imkansız gördüğü Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü tamamladığını düşünen Mustafa Kemal, ülkenin ve ulusun içinde bulunduğu ağır durum karşısında, kurtuluşun ‘milli devlet’ sistemine yönelmekle mümkün olacağı inancını taşıyordu. Bu inançla, İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgal edilmesinden sadece 4 gün sonra, bağımsızlık mücadelesini başlatmak kararlılığıyla 19 Mayıs 1919 günü Anadolu’ya geçti ve Samsun’a ayak bastı. Tam bir ay sonra yayınlanan ‘Amasya Genelgesi’ ile yurdun tümünün tehlikede olduğuna dikkat çekti. Askerleri silahlarını bırakmayıp, tam aksine direnişe geçmeye çağırdı. Yerel savunma örgütlerini de bir arada hareket etmek hedefiyle Sivas’ta yapılacak kongreye davet etti. Öncesinde, Sivas’a hazırlık amacıyla Erzurum’da bir

2

“Tarihi yaşadığımız gibi yazdık ve ülkemizin geleceğini Cumhuriyet’e inananlara, koruyanlara ve yaşatanlara emanet ediyoruz” kongre topladı. 14 gün süren Erzurum Kongresi ulusal egemenliğe götürecek yolu açması bakımından önemli bir başlangıç oldu. Bu arada, İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’e görevinden kesin olarak alındığını bildiren bir emir gönderdi. O da çektiği bir telgrafla hem görevinden hem askerlikten istifa ettiğini bildirdi. Artık çok daha özgürdü. Sivas Kongresi 4-11 Eylül 1919 günleri arasında toplandı. İçinde bulunulan durumdan ümitsizliğe düşen ve ulusa güven duygularını yitirmiş bazı delegelerin ‘mandacı’ eğilimleri uzun tartışmalara yol açtıysa da, İngiliz ya da Amerikan mandasından yana olanlar Mustafa Kemal’in karşı çıkması karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Sonunda, ‘tam bağımsızlık’ bilincinin yansıdığı şu önemli kararlar alındı:


-Mondros Mütarekesi’nin Osmanlı Devleti tarafından kabul edilen uygulama şekli reddedilecek. -Yabancı işgallerine karşı milletçe direnilecek. -Vatanın bölünmesine yol açabilecek hiçbir öneri kabul edilmeyecek. -Milletin kendi geleceğini kendisinin belirleyebilmesi adına Meclis-i Mebusan derhal toplanacak. -Milli direnişi gerçekleştirebilmek için kurulan dernekler Mustafa Kemal’in başkanlığında birleştirilecek ve adı ‘Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ olacak.

Rahmi Gençer vatani görevlerinde başarılar diledi

ASKERLER ALTINOVA’DA TÖRENLE UĞURLANDI

Atatürk, 13 Kasım 1937’de bir kez daha Sivas’a gitti

DERSLER YENİ VE TÜRKÇE TERİMLERLE ANLATILMALIDIR!

A

tatürk, Sivas Kongresi’nin toplanmasından 18 yıl sonra, 13 Kasım 1937’de bir kez daha Sivas’a gitti. Önce Halkevi’ne uğradı, ardından kongrenin toplandığı Sivas Lisesi’ne geçti. Lisenin 9/A sınıfındaki hendese (geometri) dersine girdi. Bu derste bir kız öğrenciyi derse kaldırdı.

Öğrenci tahtada çizdiği koşut iki çizginin başka iki koşut çizgiyle kesişmesinden oluşan açıların Arapça adlarını söylemekte zorluk çekiyor ve yanlışlıklar yapıyordu. Bu durumdan etkilenen Atatürk, tepkisini “Bu anlaşılmaz Arapça terimlerle, öğrencilere bilgi verilemez. Dersler yeni ve Türkçe terimlerle anlatılmalıdır!” diyerek gösterdi. Sonra eline tebeşiri alıp tahtada çizimlere başlayan Atatürk ‘zaviye’nin karşılığı olarak ‘açı’, ‘dılı’nın karşılığı olarak ‘kenar’, ‘müselles’in karşılığı olarak da ‘üçgen’ gibi yeni Türkçe terimleri kullanarak, bir takım geometri konularını ve bu arada Pythagoras (Pisagor) teoremini anlattı. (Kaynak: ‘Atatürk Sivas’ta’, Sivas Valiliği Yayını, 1982)

A

ltınova Mahallesi’nde her yıl askerlik dönemine gelmiş gençlerin uğurlanması için düzenlenen törene Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Altınova’dan sorumlu Başkan Yardımcısı Ahmet Erkal, Altınova sakinleri ve asker aileleri katıldı. Törende konuşan Rahmi Gençer, “Hepinize vatani görevinizde başarılar dilerim. Görevinizi en iyi şekilde yerine getireceğinize güvenim tamdır. Ailelerinizin gururlu sevincini yürekten paylaşıyorum. Kazasız-belasız vatani görevinizi tamamlamanızı temenni ediyorum” dedi.

3


Türk bayraklarıyla yürüyen kadın-erkek, genç-yaşlı yüzlerce kişi Ata’larına olan bağlılıklarını 82. yıl sonra bir kez daha kanıtladı

AYVALIK’IN ATATÜRK’E OLAN SEVGİSİ HER 13 NİSAN’DA DAHA DA GÜÇLENİYOR

“Atatürk o kadar aydın bir liderdi ki, gittiği yerlere matbaa götürdü. O matbaalarda insanların aydınlanması için gazeteler basıldı. Bu matbaalardan biri de, dönemin belediye başkanı Avni Baskın’ın eliyle Ayvalık’a kuruldu. Atatürk bütün bunları bilerek yaptı.”

A

yvalıklılar, Mustafa Kemal Atatürk’ü, Ayvalık’a gelişinin 82. yıldönümünde, Karayolları Ayvalık Şube Müdürlüğü’nün bulunduğu noktada temsili olarak karşıladı ve Ata’ya bağlılığını bir kez daha kanıtladı. Türk bayraklarıyla yürüyen kadın-erkek, gençyaşlı yüzlerce kişi, bando eşliğinde Atatürk’ün izlediği güzergahtan Cumhuriyet Meydanı’na ulaştı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer, burada yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Bu coşku ve sevgiyi görünce duygulanmamak mümkün değil. Ata’mız tam seksen iki yıl önce Altınova’ya uğramış, ovayı görünce ‘Burasının adı Altınova olsun’ demiş. Sonra Yedikuyular üzerinden Ayvalık’a gelmiş. O gün nasıl büyük bir sevgi seli, coşku ve duygu yoğunluğu yaşandıysa bugün de aynısını yaşıyoruz. Atatürk, Cumhuriyet’in ardından Ayvalık’a geldiği gibi bütün Anadolu’yu bir uçtan bir uca defalarca gezmiş, halkıyla tek tek konuşmuş. Kahvede oturmuş, köylere gitmiş ve herkesle bir araya gelmiş. Bilim yuvalarının sadece İstanbul’da olduğu bir dönemde eğitim seferberliği başlatmış, Anadolu’ya aydınlığı götürmüş. Bir yandan da ülkenin her köşesinde iş kolları açmak için uğraşmış.

4

Ulus devleti kurmaya çalışmış. Yani insanları ayırmamış, kimlikleri ve inançları ne olursa olsun herkese eşit davranmış. Bugün yaşadığımız sıkıntıları görünce, Ata’mızın ne kadar doğru şeyler yaptığını bir kez daha anlıyoruz. Bu ülkenin birlik-beraberliğini, bölünmez bütünlüğünü sağlamak için daha o günlerden bunları düşünmüş. Bölünmeyelim, parçalanmayalım diye her şeyi çok iyi hesapladı. O’na minnettarız ve O’nun için yollardayız. Yaşadığımız sıkıntılı günlere bakarak örnek alacağız, kenetleneceğiz. ‘Yurtta barış, dünyada barış’ diyeceğiz. El ele tutuşacağız, sevgiyle dolu olacağız. Belki bugün yanlış anlaşılıyor ama o günlerde Atatürk bu ülkeyi koruyabilmek adına ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ demişti. Bu söz günümüzde daha da önem kazandı. Türkiye’nin hoşgörüye ve Atatürk’ün yolundan ayrılmamaya ihtiyacı var. Cumhuriyet’i kuran inanç, Türkiye Cumhuriyeti’ne bir şey olmayacağının kanıtıdır.” Rahmi Gençer, konuşmasının ardından törenleri izleyen bir şehit ailesine çiçek verdi. Öğrenciler, şiirler eşliğinde bir Atatürk portresi oluşturdu ve halk oyunları gösterisi sundu.


ALTINOVA’DAKİ FENER ALAYI’NA KATILIM ÇOK YÜKSEK OLDU

A

tatürk’ün Ayvalık ve Altınova’yı ziyaret edişinin 82. yılında, Altınova Şehitler Parkı önünden Sahil Yolu girişine kadar devam eden bir Fener Alayı düzenlendi. Yürüyüşe Belediye Başkanı Rahmi Gençer eşiyle birlikte katıldı. Ergün Tekincan yönetimindeki

Çocuklar Atatürk’ün kendilerine armağan ettiği büyük bayramın tadını çıkardı

23 NİSAN HER ZAMANKİNDEN DAHA COŞKULU KUTLANDI

A

yvalık’ta 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı bu yıl her zamankinden daha yoğun bir katılım ve kararlılıkla kutlandı. Çocuklar kendilerine armağan edilen bu önemli günün coşkusunu yaşadı.

Belediye Bandosu eşliğinde yürüyenler, “Ne mutlu Türk’üm diyene”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” şeklinde sloganlar attı. Fener Alayı’nın sonunda kalabalığa seslenen Rahmi Gençer, “Mustafa Kemal Atatürk 82 yıl önce Altınova’ya geldi ve ‘Bu verimli toprakların adı Altınova olsun’ dedi. Biz de Atatürk’ün izinden devam edeceğiz, gelecekte daha aydınlık günlerde beraber olacağız. Bu ülke, bu sevgi olduktan sonra; bayrağımıza, Atatürk’ümüze bağlılığımız devam ettikçe Türkiye’ye hiçbir şey olmaz” dedi.

Törenler Atatürk anıtına çelenklerin konulmasıyla başladı ve Sakarya Ortaokulu’nda devam etti. Buradaki törende öğrenciler şiir okudu, çeşitli halk oyunları oynandı, bir öğrenci piyano resitali verdi. Uluslararası Halk Oyunları Şenliği için Ayvalık’ta bulunan ve rengarenk giysileriyle dikkat çeken Hindistan ekibinin yöresel dansları ilgiyle izlendi. Son olarak Milli Eğitim Müdürlüğü’nün düzenlediği ‘23 Nisan’ konulu yarışmalarda dereceye giren öğrencilere ödülleri verildi.

GAZİLER ATATÜRK’ÜN ANISINA FİDAN DİKTİ

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, Atatürk’ün Ayvalık’a gelişi anısına Muharip-Gaziler’in Lale adasında oluşturduğu fidanlıkta gazilerle birlikte ağaç dikti. Başkan Yardımcısı Gökay Bacan ve Meclis üyelerinin de katıldığı törende, Rahmi Gençer, Ayvalık için çok anlamlı bir günde dikilen fidanların uzun yıllar yaşayacağını belirtti ve “Ata’mızın Ayvalık’ımıza gelişinin anısına diktiğimiz bu fidanlara çok iyi bakmalıyız. Çünkü her biri bizler için büyük anlam taşıyor” dedi.

5


Yeni yatırımlar Ayvalık’ın zengin kültür/sanat ortamına güç katıyor

ÇOK AMAÇLI KÜÇÜKKÖY CUMHURİYET KÜLTÜR MERKEZİ’NDEN HERKES YARARLANACAK

K

üçükköy kavşağında Doğuş Grubu’nun yaptırdığı ve adı ‘Küçükköy Cumhuriyet Kültür Merkezi’ olarak belirlenen kültür merkezi 23 Nisan 2016 günü hizmete açıldı. Açılış kurdelesini Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Doğuş Grubu yöneticileri, Karadağ Büyükelçisi Branko Milic, CHP Balıkesir Milletvekilleri Mehmet Tüm, Namık Havutça ve Ahmet Akın ile CHP Balıkesir İl Başkanı Ender Biçki birlikte kesti. Çok amaçlı toplantı/sergi salonlarının yer aldığı merkezin açılışında coşkulu bir konuşma yapan Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Ayvalık’ın sanata ve kültüre verdiği önemle öne çıktığını vurguladı ve “Böylesine çağdaş ve çok amaçlı bir tesisi kentimize kazandırdığımız için mutlu ve gururluyuz” dedi. Gençer sözlerini şöyle sürdürdü: “Doğuş Holding’in değerli katkılarıyla geçtiğimiz 29

Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda temelini attığımız Kültür Merkezi’mizi 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızda açmanın mutluluğu içindeyiz. Başladık ve altı ay içinde hizmete açıyoruz. Adı da Küçükköy Cumhuriyet Merkezi. Çünkü bizler Cumhuriyet sevgisiyle doluyuz. Yolumuz Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yolu... Sanata ve kültüre bu nedenle apayrı bir önem veriyoruz. Merkezimiz en son teknolojilerle inşa edildi. 400 kişilik bir konferans salonuna sahip... Buradan herkes yararlanacak. Sarımsaklı’daki tüm otellere açacağız. Böylece otellerimizin kongre turizmine yönelmelerine destek sağlayacağız.” Açılıştan sonra merkezin yapımında katkısı olanlara plaketleri verildi ve devam etmekte olan Teferiç Şenlikleri’ne katılmak üzere Şef Ergün Tekincan yönetimindeki Belediye Bandosu eşliğinde ve konvoy halinde köy meydanına geçildi.

Turizm Haftası ‘Her Kapının Bir Hikayesi Vardır’ sloganıyla kutlandı

RAHMİ GENÇER: “AYVALIK İÇİN HEPİMİZİN İÇİ TİTRİYOR”

Turizm Haftası, Bacacan Otel’de düzenlenen bir toplantıyla kutlandı. Kutlamada, turizm bilincini canlandırmak, halkın turizm hareketlerine katılımını sağlamak ve Ayvalık’ın turizm alanında izlemesi gereken yol haritasını belirlemek gibi hedefler öne çıktı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer yaptığı konuşmada şu görüşleri dile getirdi: “Ayvalık için hepimizin içi titriyor. Sadece bizim titremiyor. Ayvalık’a misafir olarak gelenlerin de içi titriyor. Çünkü ülkemizde maalesef Ayvalık gibi doğasıyla, tarihiyle, mimarisiyle ve ilkleriyle bütün olarak orijinalliğini koruyan hemen hiçbir yer kalmadı.”

6

sergiledi ve farkındalık yaratarak, ‘Böyle bir yer var, koruyalım!’ bilinciyle hareket etti, bu bilinci uyandırdı.”

“Ayvalık’ın turizmi öyle beş yıldızlı, büyük oteller standardında değil. Bize naif, orta ölçekli, küçük oteller gerek.” “Ayvalık hedefini çizmek zorunda. Zaten bu hedef belli. Ayvalık’ın bir numarası yerli turistler, ondan vazgeçilmez. Ancak sezon sadece iki ay sürüyor ve bu bize yetmez on iki aya nasıl çıkarabiliriz, bunu düşünmeliyiz.”

“Ayvalık’ı korumak hepimizin görevi. Tabiat Parkı’nı, SİT alanlarını, mimarisini 1800’ün üzerinde tespitli binamızı mutlaka korumalıyız.”

“İşletmecilerin, derneklerin gayretleri, Ticaret Odası’nın, STK’ların faaliyetleri ve Belediyemizin organizasyonlarıyla bahar aylarına da yayılan bir turizm hareketliliği başladı. Yollarımız güzelleşti. Havaalanımıza her gün daha çok uçak inip kalkıyor.”

“Ayvalık’ın 1970’li yıllardan itibaren koruma altına alınması çok önemli. Bu konudaki öncülerden biri de Teoman Madra. Çektiği fotoğrafları Ankara’ya götürdü,

“Ulaşım imkanları bu kadar gelişince gözler Ayvalık’a çevrildi. ‘Boş alanlarımız’ dikkatleri çekiyor. Bunlar Tabiat Parkı ve SİT alanları. Çok dikkatli olmalıyız.”


En son sistemlerle donatıldı, yakıt pompalarının sayısı 3’ten 5’e çıktı

İ

BELEDİYE AKARYAKIT İSTASYONU YENİLENDİ VE HİZMETE BAŞLADI

ki aylık bir çalışmanın ardından bütünüyle yenilenen Ayvalık Belediyesi akaryakıt istasyonu, Atatürk’ün Ayvalık’a gelişinin 82. yıldönümüne rastlayan 13 Nisan’da törenle hizmete açıldı. Açılış törenine Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Garnizon Komutanı Albay Aydın Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Cumhuriyet Başsavcısı Metin Tokel, Belediye Meclis üyeleri, Petrol Ofisi yetkilileri ve vatandaşlar katıldı. Açılışta konuşan Rahmi Gençer, yenileme için Petrol Ofisi’nin iki milyon lira harcadığını ve Ayvalık Belediyesi’ne hibe ettiğini belirtti. Gençer şöyle dedi: “İstasyonumuz depolar dahil, bir uçtan bir uca yenilendi ve en son sistemle donatıldı. Yakıt kapasitesi altmış bin litreden doksan bin litreye, üç adet olan yakıt pompası beşe çıkarıldı. İstasyonun arkasına daha hızlı bir pompa yerleştirildi. Bu sayede dolumlar çabuk yapılacak, büyük araçlar bekletilmeyecek. Ayrıca beş bölümlü yıkama istasyonu bulunuyor. Vatandaşlarımız sadece iki liraya araçlarını yıkayabilecekler.” İstasyonda ilk akaryakıt dolumunu Belediye Başkanı Rahmi Gençer, ilk alışverişi ise Kaymakam Namık Kemal Nazlı yaptı. Törene katılanlara tavuklu pilav ikram edildi.

“Göreve geldiğimizden beri Ayvalık’ın UNESCO Kültür Mirası Listesi’ne girmesi için çalışıyoruz. Evet, Ayvalık gibi şehirler dünyanın her yerinde var. Çok da iyi korunmuşlar. Ama Ayvalık’ta UNESCO’nun aradığı başka bir hikaye var. Bunu sunabilmeliyiz. Ayvalık’ta, dünyada yaşanmamış bir olay gerçekleşti... 1922’de Ayvalık nüfusunun yüzde 98’i Rum Ortodoks’tu. Mübadele oldu ve buraya Müslüman Türkler Girit’ten, Midilliden, Selanik’ten geldiler, yerleştiler... Endüstri, sanayi mirası olan zeytin, zeytinyağı ve sabun işini, günümüzden 300 yıl önce başlayan bu geleneği devam ettirdiler. Bu dünyada pek eşine rastlanan bir durum değil. Mübadele ülkemizin çeşitli şehirlerinde yaşandı. Yüzde otuz gitti, yüzde otuz geldi. Ayvalık’ın ise tüm nüfusu gitti. Halk tamamen değişti ama iş kolları değişmedi. Yine zeytin ağacına baktılar. Yine zeytin işlediler. Biz bunu doğru anlatırsak UNESCO Kültür Mirası yolunda ilerleyebiliriz. Bu yolda çıktık. Bu sene olmazsa seneye, seneye olmazsa öbür sene devam edeceğiz. UNESCO’nun peşini bırakmayacağız.” “Geçenlerde ODTÜ’de bir çalıştaya katıldım. Konu Ayvalık’tı. Sokak iyileştirmesiyle ilgili özellikle At Arabacılar meydanı ve çevresine ilişkin sunum yaptık.

Mimar Sinan Üniversitesi de çalışmalar yapıyor. Ayrıca Ankara’da Kültür Bakanlığı Genel Müdür Yardımcılığı ve Müzecilik Müdürlüğü’yle de görüştüm. Sokak sağlıklaştırması projeleri hazırlıyoruz.” “Eksik olan yol/su/kanalizasyon ve benzeri konuları Büyükşehir Belediyesi ile birlikte koordineli bir şekilde yapmak zorundayız ve yapacağız.” “Turizmcilerimizi ayrıca kutluyorum. Ciddi yatırımlar yapıyorlar ve karşılığını görmek istiyorlar. Ama benim özellikle Cunda sahilindeki restoranlardan ricam var. Fiyat tarifelerini assınlar. İnsanlarımız ne ödeyeceğini bilsin. Dünyanın her yerindeki restoranlarda fiyat listesi var. Burada karşımıza bir direnç çıkıyor sanki... Bu direnci kırmak için hep beraber çalışmalıyız.” “Ülkece içinden geçtiğimiz bu sıkıntılı dönemde turizmde zorluklar yaşanacak ama biz güçlü bir milletiz, hepsini aşacağız.” Toplantı sonunda Ayvalık turizmine öncülük edenlere, bu öncülerden artık aramızda olmayanların yakınlarına ve Ayvalık’ta turizmin gelişmesi yolunda bugün de emek harcayan kurum ve kişilere plaket verildi.

7


Çocuklarımıza zeytin ağacının önemini ve zeytinin çeşitliliğini anlatmalıyız

ULUSLARARASI SLOW FOOD HAREKETİ SLOW OLIVE’İ BAŞLATMAK İÇİN BU YIL AYVALIK’I SEÇTİ

U

luslararası Slow Food hareketinin iki yıllık etkinlikleri arasına bu yıl giren ve bir zeytin/ zeytinyağı etkinliği olarak uluslararası köprüler kurmayı hedefleyen Slow Olive, 14-17 Nisan 2016 tarihleri arasında Slow Food’un Türkiye birlikleriyle Ayvalık Belediyesi’nin işbirliğinde Ayvalık’ta düzenlendi. Zeytin ağacı ve meyvesine ilişkin pek çok konunun tartışıldığı Slow Olive için Tunus, Ürdün, Lübnan, Filistin, Fas, Yunanistan, İtalya, İsrail, İspanya, Portekiz ve Türkiye’den uzmanlar, üreticiler ve araştırmacılar ağırlıklı olarak Cunda’da buluştu.

etkinlikte yer almaktan sevinç duyduğunu söyledi ve Slow Olive’in Akdeniz kültürünün biyo çeşitliliğinin yanı sıra tüm insanlık için tarımın ve kültürün geliştirilmesi alanında kapsamlı çalışmalar yaptığını belirtti. Slow Food Biyoçeşitlilik Vakfı Başkanı Pierro Sardo ise özetle şöyle dedi: “İtalyan zeytinyağı dünyada bir numara ama son yıllarda biyo çeşitliliğe gereken önem verilmediği için zeytinyağı üreticisi başka sektörlere yönelmeye başladı. Bu yüzden İtalya’da zeytinyağı üretiminde hızlı bir daralma yaşandı. Çocuklarımıza zeytin ağacının önemini ve zeytinin çeşitliliğini anlatmalıydık, anlatamadık.”

Slow Olive’in açılışı Cunda Kültür Merkezi’nde, sinema sanatçısı Tuncel Kurtiz’in zeytinle ilgili şiirsel bir metni seslendirdiği kaydın dinlenmesiyle başladı. Ardından, Belediye Başkan Vekili Ufuk Ova bir açılış konuşması yaptı. Ova, sözlerinin başında şehir dışında olan Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in selamını iletti ve uluslararası nitelikteki Slow Olive etkinliğinin Ayvalık’ta yapılmasından, zeytinin Ayvalık’ta konuşuluyor olmasından duyduğu mutluluğu dile getirdi. Ufuk Ova’dan sonra Slow Food Delice Lideri Ali Kürşat söz aldı ve Organizasyonun Türkiye’nin en önemli zeytin üretim kenti Ayvalık’ta düzenlenmesinin, Ayvalıklı bir üretici olarak kendisini çok memnun ettiğini söyledi.

İyi/temiz/adil gıdayı savunan Slow Food’a göre yediğimiz şeyler lezzetli olmalı, yeryüzüne, diğer canlılara ve sağlığımıza zarar vermeyecek şekilde temiz üretilmeli, çiftçiler emeklerinin karşılığını adil bir şekilde almalı.

Slow Food ‘Fikir Sahibi Damaklar’ Lideri Defne Koryürek, daha önce dünyanın farklı ülkelerinde gerçekleşen organizasyonun Türkiye’de ilk kez düzenlendiğini vurguladı.

Slow Food Avrupa Üyesi Ursula Hatson Ayvalık’taki

Slow Olive boyunca ayrıca Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü Hilal Elver, tarım üzerine uzmanlığı ile tanınan gazeteci Ali Ekber Yıldırım, zeytinyağı tadımcısı Nicholas Coleman (ABD), ‘Arab Network for Food Sovereignty’ başkanı Razan Zuayter (Ürdün), ‘Soup for Syria’ kitabının yazarı Barbara Massaad (Lübnan), yazar Artun Ünsal ve aktivist Ömer Madra görüşlerini, etkinliği izleyen çok sayıda konukla paylaşma imkanı buldu.

İlk gün yapılan zeytin yürüyüşünün yanı sıra Ayvalık Belediyesi Zeytin Çekirdekleri korosu konser verdi, Zeytinin biyo çeşitliliği sergilendi, zeytin konulu filmler gösterildi. Cunda sahilinde Lübnan, Antakya, Arap, Ermeni ve İzmir Sefarad mutfaklarından örnekler sunuldu, hazırlanan yemekler izleyenlerle paylaşıldı. Slow Olive’in ilgiyle karşılanan etkinliklerinden biri de Sema Moritz’in Taksiyarhis Anıt Müzesi’ndeki konseriydi.

Kar amacı gütmeyen bir eko-gastronomi organizasyonu

SLOW FOOD’UN HEDEFİ İYİ/TEMİZ/ADİL GIDA

Slow Food 1989’da fast food kültürüne, yerel gıda geleneklerinin kayboluşuna ve insanların giderek ne yedikleri, yedikleri gıdaların nereden geldiği, tadının nasıl olduğu ve yemek seçimlerimizin dünyayı nasıl etkilediği konusundaki vurdumduymazlıklarına karşı kurulmuş, kar amacı gütmeyen bir ekogastronomi organizasyonu... Bu amaçla, fast

8

food denilen ve içeriği kadar üretim koşulları da kabul edilebilir olmaktan uzak ürünlerin hızla çoğaldığı günümüzde yerel yemek kültürünün ve geleneklerinin yok olmasını önlemek, yediğimiz yemeklerle aramızda giderek zayıflayan ilişkiyi güçlendirmek için çalışmalar yapıyor.


Teferiç uzlaşma ve bir yeniden doğuştur

B

TEFERİÇ GÜNLERİ KÜÇÜKKÖY’DE BÜYÜK BİR CANLILIK YARATTI

alıkesir Kültür ve Turizm Müdürlüğü’yle Ayvalık Kent Konseyi’nin, Ayvalık Belediyesi öncülüğünde düzenlediği ve 1900’lü yıllarda Karadağ Bölgesi’nden Küçükköy’e göç eden Boşnaklar’a özgü kültürel zenginliklerin tanıtıldığı Teferiç Günleri 21-2223 Nisan tarihlerinde yapıldı. Şenlikler, Küçükköy Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde düzenlenen ‘Uluslararası Geçmişten Günümüze Balkan Sempozyumu’yla başladı. Boşnak kültürünün tanıtılarak gelecek kuşaklara aktarılmasının amaçlandığı sempozyumda konunun uzmanı akademisyenler, iki gün boyunca Bosna halkına ilişkin araştırmalarını dinleyicilerle paylaşma imkanı buldu. Belediye Başkanı Rahmi Gençer Teferiç etkinliğinin heyecan verici bir birliktelik olduğunu belirterek şöyle dedi: “Daha önce bahar ayları geldiğinde Değirmen sırtlarında barış, dostluk ve kardeşliğin buluşması anlamına gelen Teferiç Şenlikleri hep beraber kutlanırmış. Biz de geleneksel hale getirmeli ve uzun yıllar kutlamalıyız. Bu özel günlerde hem birlikberaberlik duyguları içinde eğlendik hem de akademisyenlerimiz bizleri aydınlattı. Ayvalık, tarihsel anlamda gerçekten çok özel bir yer. Geleceğe güvenle ilerlemek için geçmişimizi çok iyi bilmeliyiz.” Sempozyumun ilk oturumunda, Prof. Šerbo Rastoder, ‘Karadağ Müslüman Nüfusunun Göç Süreçleri’, Prof. Mustafa Türkeş ‘Balkanlar’da Osmanlı Mirasının İki Yüzü’, Prof. Ali Duymaz ile Prof Dr. Halil İbrahim Şahin ‘Ayvalık’ta Muhaceret Folklorü ve Muhacir Boşnaklar’, Prof. Dr. Figen Erdoğdu Fortuna ‘Yaşanmışlıklar Üzerine İki Yakadan Bir Hikâye’ başlıkları altında görüşlerini dile getirdiler. Sempozyumun ikinci oturumunda açılış konuşmasını Ayvalık Kent Konseyi Başkanı Ahmet Üzgeç yaptı. Üzgeç sempozyumun asıl amacının bölgemizin doğal ve kültürel SİT alanlarını son zamanlarda rant amaçlı olarak yapılan saldırılardan

korumak ve bölge halkında farkındalık yaratmak olduğunu söyledi. Daha sonra Prof. Abdullah Soykan, ‘Küçükköy’de Toplumsal Yaşama ve Değişime Dokunmak’, Prof. Abidin Temizer ‘1914-1918 Yılları Arasındaki Karadağ’dan Müslüman Göçleri’, Prof. Nihada Delibegović Džanić ‘Bosna Politik İnternet Memleri ve Kavramsal Teorisi’, Prof. Dr. Mim Sertaç Tümtaş ‘Balkan Göçlerinin Toplumsal Yapısı ve Göçmenler Üzerindeki Etkileri’ konularını işledi. Teferiç Günleri 23 Nisan’da,

Küçükköy Cumhuriyet Kültür Merkezi açılışında hazır bulunanların bayraklar eşliğinde Küçükköy Meydanı’nda hazırlanan şenlik alanına yürümesiyle daha da hareketlendi. Meydanı dolduranlar gün boyu canlı müzik eşliğinde eğlendi, dans etti, kurulan özel pazarda satılan ve Boşnak kültürünü bütün zenginliğiyle yansıtan ürünlerle tanıştı. Bu arada Küçükköy Kent Müzesi’nde AYKÜSAD (Ayvalık Kültür Sanat Derneği) Fotoğraf Topluluğu’nun Teferiç Şenlikleri kapsamında açtığı sergi gezildi.

9


Başkan Burada... Başkan her yerde...

RAHMİ GENÇER MAHALLELİLERLE BULUŞUYOR ŞİKAYETLERİ DİNLİYOR SORUNLARI YERİNDE İNCELİYOR

‘Başkan Burada’ sloganıyla mahallelere giderek, orada yaşayan vatandaşlarımızla bire bir görüşen ve mahalle sakinlerinin istek, dilek ve sorunlarını yerinde dinleyen Belediye Başkanı Rahmi Gençer; dergimizin baskıya gireceği güne kadar Kazım Karabekir, Zekibey, Fethiye, Sakarya, Hayrettinpaşa ve Kemalpaşa mahallelerinde vatandaşlarla buluştu. ZEKİBEY MAHALLESİ Toplantı Şeytanın Kahvesi’nde gerçekleştirdi. Gençer, Belediye Meclis üyeleri, bölüm müdürleri ve muhtar Şerafettin İştar’la birlikte mahalle halkının sorunlarını dinledi, taleplerini sordu, sorularını cevaplandırdı. Zekibey Mahallesi sakinleri öncelikle, Perşembe günleri kurulan semt pazarına gelen pazarcıların araçlarını rasgele park etmeleri nedeniyle sokaklarda yaşadıkları sıkıntıyı dile getirdi. Çöp sorunu, sokak köpeklerinin fazlalığı, tehlike arz eden binalar, sinekle mücadelenin yetersizliği ve geri dönüşüm kutularının bulunmaması gibi konular gündeme geldi. Rahmi Gençer, tüm bu sorunların en kısa zamanda çözümü yolunda gereken çalışmaların titizlikle yapılacağını söyledi. Sinekle mücadelenin Balıkesir Büyükşehir Belediyesi sorumluluğunda olduğunu ve bu konuyu büyükşehir yetkililerine ileteceklerini bildiren Gençer daha sonra ekibiyle birlikte, Zekibey Mahallesi’nde yaşayan vatandaşların şikayetlerinin kaynaklandığı noktalarda incelemelerde bulundu. FETHİYE MAHALLESİ Mahalle girişinde Muhtar Harun Ziyansız tarafından çiçekle karşılanan Rahmi Gençer de yanında getirdiği bir buket çiçeği muhtar Ziyansız’a verdi. Gençer, tüm vatandaşlarla tek tek tokalaştı. Daha sonra söz isteyen herkesi dinledi, yanına gelemeyen yaşlıların yanına giderek istek ve sorunlarına kulak verdi. Halk toplantısını izleyenler arasında Fethiye Mahallesi’nde evi bulunan Açık Radyo’nun kurucu ve programcısı araştırmacı Ömer Madra da vardı. Söz alan Madra, “Bu toplantılar fevkalade yararlı...

10

Aslında gerçek demokrasi işte budur!" dedi. Rahmi Gençer toplantının ardından şu açıklamayı yaptı: “Yolların park eden arabalarla kapatılması sorununu çözmek için genel bir çalışma içindeyiz. Çöp konteynerlerine uzak noktalarda oturanların çöplerinin alınması için temizlik işçilerimize talimat veriyorum, o çöpler bundan sonra evinizin önünden alınacak. Başıboş köpeklerle ilgili büyükşehir belediyesi ile bir çalışma içerisindeyiz. Ses yayın sistemleri ile ilgili çalışma yapacağız ve mahallelerden duyulmasını sağlayacağız. Ağır tonajlı araçların ara sokaklara girmemesi için büyük toptancılara mahalle dışında bir yer planlanıyor. Tehlike oluşturan eski evlerle ilgili bir çalışma içindeyiz. Mahallenize isteğiniz olan çocuk parkı ve spor alanlarını yapacağız. Kadınlarımız yönelik kurslar açılmasıyla ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla bir çalışma

başlatacağız. Değirmen sokağın üst tarafında istenen merdiveni hemen yapacağız. Naylon poşetlerden kurtulup kadınlarımızın evlerde kese kağıdı yaparak para kazanması çok iyi bir fikir, bu konuda iyi çalışmamız lazım. Ayvalık’ta böyle bir şey yapılabilir. İhtiyacı olan ablalarımız kardeşlerimiz bu işten para kazanabilir en önemlisi de Ayvalık plastik poşetlerden kurtulur. Bunun yasal olup olmadığını araştıralım, eğer yasal ise bunu yapabiliriz. Mahallenin adını aldığı Fethi Bey anısına bir anıt isteği var, mahalleli de istiyor yapabiliriz.” Başkan Gençer, son olarak evi yandığı için yakınlarının yanında kalan 85 yaşındaki bir mahalle sakinini ziyaret etti, evinin onarılması için gereken malzemenin sağlanacağı sözünü verdi. SAKARYA MAHALLESİ Muhtar İbrahim Kurtay’ın da bulunduğu ve Sakarya mahallesi Avcılar Kulübü’nde gerçekleştirilen


“Büyükşehir Yasası nedeniyle Belediyemiz yüzde 50 gelir kaybına uğradı. Buna karşın mazeret üretmeden, hizmetlerin aksamaması için özel bir gayret gösteriyoruz. Mahalle buluşmalarında sorunları birlikte tespit edip öncelik sırasına göre çözüm üretmeyi hedefliyoruz. Ayvalık’ın özgün kimliğini yansıttıkları için merkez mahalleleri daha çok önemsiyoruz.”

toplantıda Başkan Gençer, tüm vatandaşlarla tek tek tokalaştı; söz isteyen herkesi dinledi. Mahalle sakinleri ağırlıklı olarak

şu konuları dile getirdi: Alt yapı sorunları, çöplerin daha özenli toplanması. Temizliğe özen gösterilmesi ve otların temizlenmesi. Çocuk parkı ve jimnastik gereçleri. Yaşlıların otobüsle hastaneye taşınabilmesi için servis ayarlanması. Mahalledeki köprünün yapılması. Yıkılma durumundaki 2 bina için önlem alınması. Anayoldan geçen ve trafiği yavaşlatan dolmuşların uyarılması. Atatürk büstünün çevresinin düzenlenmesi ve ışıklandırılması. Midilli’den gelen konukların araçlarını mahalleye

park etmemesi. Mayıs ayı içinde adaları ve Pateriça’yı kapsayacak bir etkinlik yapılması. Adaların çöpten arındırılması... Başkan Gençer toplantı bitiminde bir değerlendirme yaptı ve sorunların önem sırasına göre en kısa zamanda çözümlenmesi için Ayvalık Belediyesi olarak her türlü çabayı gösterdiklerini ve göstermeye devam edeceklerini söyledi. Gençer, daha sonra mahalle halkının kendisine ilettiği sorunları yerinde görmek ve çözüm planlaması oluşturmak için mahalleyi sokak sokak gezdi.

Kazım Karabekir Mahallesi’nde gerçekleşen ilk ‘Başkan Burada’ buluşmasından izlenimler...

SORUNLARIN DOĞRUDAN DOĞRUYA BELEDİYE BAŞKANINA İLETİLMESİ ÇÖZÜMÜ DE HIZLANDIRIYOR

D

ışarıda yazı aratmayacak kadar güzel bir hava var. Kazım Karabekir Mahallesi’ndeyiz. Yaklaşık bir-birbuçuk saat sonra ‘Başkan Burada’ olacak. Başkan’ın halkla ilk buluşma noktasında yani Kazım Karabekir’deki çocuk parkında hummalı bir çalışma sürüyor. Tenteler açıldı. Ağaç gölgesine, tente altına masalar, sandalyeler yerleştirildi. Mahalleliye çay, kahve, su servisi sunacak çay ocağı son hazırlıklarını yaparken, biz de mahallenin muhtarı Mehmet Yılmaz’ın görüşlerini aldık: “Belediye Başkanımızın halkın içinde yer alması, vatandaşla bire bir diyalog kurması, sorunları, talepleri dinlemesi güzel bir şey. Başkanın her zaman gelmesini bekliyoruz. Tabii bugün ben de mahallemin sorunlarını dile getireceğim. Özellikle iki büyük sorunumuz var. Birisi daha önce de konuştuğumuz gibi 13 Nisan Caddesi’nin pazar kurulduğu günlerde otoparka dönüşmesi… Diğeri ise hastaneye ulaşım.

Sorunlarımızı, taleplerimizi iletebileceğimiz bu toplantıya katılımın yoğun olmasını bekliyorum. Çünkü böyle bir uygulama ilk defa gerçekleşiyor. Halkın bu yönde talebi vardı zaten, onların isteklerinin karşılanması ve bu buluşmaların bütün mahalleleri kapsaması güzel sonuçlar verecektir diye düşünüyorum.”

Toplantı alanı yavaş yavaş dolmaya başladı. Kadınlar daha bir yoğunluktalar sanki. Gençyaşlı ön sıralarda yerlerini almış, kendi aralarında hararetli hararetli konuşuyorlar. Biz de aralarına katılıyor ve kim olduklarını, neden burada bulunduklarını soruyoruz. SAİME AMAÇ: “Otuz üç yıldır Kazım Karabekir’de yaşıyorum Eskiye göre şimdiki gençler hep işsiz. Hadi benim oğlum bekar ama kalanı ne yapsın? Evli olanlar, kirada oturanlar var. Gençler kahve köşelerinde, yazık değil mi?

Onlar için iş isteyeceğim. Başkanın çocukluğunu bilirim ben, yani onu iyi tanırım. Yapabileceği bir şey varsa, yapar.” SİBEL BOZCAN: “Başkanımızın halkla iç içe olması çok güzel. Sorunlarımızı doğrudan kendisine iletme fırsatımız var bugün. Arkadaşlarla hangi sorunları aktaracağımızı saptadık. İlk sırada hastaneye ulaşım yer alıyor. Hastane bu anlamda mahallemize çok uzak. Yaşlılarımız çok eziyet çekiyor. Bize bir hat verilirse sorun çözülür.” NEFİSE SUCU: “Doğmabüyüme Kazım Karabekirliyim. Şikayetim başı boş köpeklerden. Koyunlarımıza zarar verdiler, çare bulunsun.” SAYGIN KOÇ: “Altmış yaşındayım. Altı ayda bir Samsun’a, üniversite hastanesine gitmem gerekiyor. Ancak emekli maaşımla yol masraflarını karşılayamıyorum. Fırsat bulursam, Rahmi Başkan’la

11


Sibel Bozcan

Saime Amaç

Atilla Meis

Nefise Sucu

Saygın Koç

Yılmaz Gümüşgül

sağlığımı konuşacağım.” ATİLLA MEİS: “Serbest meslek erbabıyım. Halk buluşmaları çok güzel bir uygulama. Başkan gelsin, halkı dinlesin elbette… Gerçi benim bir isteğim de, şikayetim de yok. Sadece sohbet edeceğim.” HASTANEYE ARAÇLA GİTMEKTE BİLE ZORLANAN YAŞLILAR, SOSYAL İŞLER MÜDÜRLÜĞÜ SAĞLIK EKİPLERİNCE ÖNCEDEN RANDEVULARI DA ALINARAK HASTANEYE GÖTÜRÜLÜP GETİRİLECEK Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in Meclis üyeleri ve idare amirleriyle birlikte buluşma alanına girmesiyle biz de söyleşilere ara verdik. Başkan tek tek bütün mahalleliye “Hoş geldiniz!” dedikten sonra onları dinlemeye başladı. Mahalle sakinlerinin “Gençlere iş, hastaneye otobüs, pazarlarda yeni tezgah alanları” gibi istekleri vardı. 13 Nisan Caddesi’nin Perşembe günleri otoparka dönüşmesi, başı boş köpekler, alkol ve uyuşturucu bağımlılarının Aya Triada Kilisesi’nde gecelemeleri, altyapı, zaman zaman çöplerin özensiz alınması, Kazım Karabekirlilerin

12

Başkanlarına ilettikleri şikayetler arasındaydı. Karşılıklı iyi niyet/sevgi/saygı/ anlayış/paylaşıma dayalı, samimi bir ortamda gerçekleşen mahalle buluşmasında Belediye Başkanı Gençer, tüm konuşmacıların dillendirdiği gerek özel gerek genel talep ve şikayetleri dinledi; vatandaşları bilgilendirdi. Ayvalık Belediyesi’nin yetki alanındaki konular için yapabileceklerini anlattı. Hastaneye ulaşım ve benzeri hizmetler gibi Büyükşehir Belediyesi’nin inisiyatifindeki sorunlara da işbirliği içinde çözüm bulunacağını söyledi. Bu noktada, hastaneye araçla gitmekte bile zorlanan yaşlı sakinlerin, Sosyal İşler Müdürlüğü sağlık ekiplerince önceden randevuları da alınarak hastaneye götürülüp, getirileceklerini belirtti. Son çaylar içildi, kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı… Park alanındaki kadın sakinlerin kimi salıncaktan çocuğunu, kimi eltisini/görümcesini, kimi sandalye kenarına iliştirdiği bastonunu alıp evinin yolunu tutarken mahallenin erkekleri, ekibiyle birlikte Yedi Kuyulara doğru yürüyen Rahmi Gençer’e eşlik etti.

GELECEK NESİLLER İÇİN TARİHİ CANLANDIRALIM

Y

aklaşık üç saat süren Kazım Karabekir buluşmasında seksen yaşına merdiven dayayan Yılmaz Gümüşgül’ün okuduğu şiir; sorunlarını ve isteklerini bire bir dile getirmenin, ne zaman ve nasıl bir süreçle çözüme gidileceğini bilmenin ya da hemen sonuç almanın vatandaşlara verdiği rahatlamanın bir yansıması gibiydi: “Hayat güzel, ömür güzel! Can katar insanlara Şu hayat hayal olmasa, neye yarar bu dünya? Tanrımın ilacı, Kur’an’da okunur adı Benim memleketim, onunla geçinir halkı Hiçbir yerde yoktur nefaseti, tadı Ayvalık zeytinyağları” Rahmi Gençer’in hemen sağında oturan Gümüşgül, şiirini bitirdikten sonra söz aldı: “Başkanım, şu bizim Ayvalık’ın Yedi Kuyular’ının öyle bir yaşantısı olurdu ki! belediye bandomuz pazar dahil her bahar günü çalardı. Çeşmelerimiz akardı… Çeşmelerimiz kurudu. Yedi Kuyular kurudu! Ben artık sadece iman, kuvvet istiyorum. Ama gelecek nesiller için tarihi canlandıralım. Eskisi gibi aksın çeşmelerimiz.”


G

öç… Kendi yerini/yurdunu terk ederek başka bir yere gitme, yerleşme demek. Bu üç harfli, tek heceli, söylemesi kolay, kısacık, tüy gibi hafif kelime içinde barındırdığı inanılmaz insan öyküleriyle ağırlaşır, ağırlaşır, ağırlaşır. Göçmek zor iştir. Bir şehirden bir şehire bile olsa… Çünkü evinizi, toprağınızı, dost ve akrabalarınızı hatta ana-babanızı, yılların yaşanmışlığını, alışkanlıklarınızı, kısacası bildik-tanıdık ne varsa ardınızda bırakırsınız. Dünyanızı yeniden kurmanız gerekir. Hele; bir kültürden diğerine göç etmişseniz, işiniz çok daha zordur. İklim değişir, ülke değişir, dil değişir, inanç değişir, gelenekler değişir… Kolay kolay uyum sağlayamasanız da bilerek-isteyerek oradasınızdır ve en önemlisi dilediğiniz an geri dönme şansına sahipsinizdir. Ama insanlık tarihinin en ‘izi derinlerde’ travmalarından biri olan zorunlu göç yani ‘mübadele’ çok farklı... Kuşaklar boyu süren/ sürecek bir dram... Hepimiz biliyoruz: Türkiye ile Yunanistan arasında 30 Ocak 1923’te imzalanan Lozan Lozan Anlaşması çerçevesinde iki milyon insan yerlerinden, yurtlarından ayrılmak zorunda kaldı. Yanlarına alabildikleri birkaç parça eşyayla beraberlerinde götüremeyecekleri her şeye son kez hüzünle bakıp, geçmişleriyle vedalaştılar. Deniz yoluyla

S

Türkiye’ye getirilecek olanlar, limanlarında kendilerini anavatanlarına götürecek gemileri çaresizlik içinde beklediler. Çoğu köhne gemilere bindirildiler. Yarı aç, yarı toktular. Günlerce süren yolculuk sırasında yitirdikleri yakınlarını Ege’nin serin sularına ‘gömdüler.’ Nihayetinde önce güneşi, sonra karantinayı gördüler. İki milyon insan, yüreklerinin değil; gemilerin/trenlerin götürdüğü yerlere gittiler. Bir milyon iki yüz bin Müslüman Türk, yedi yüz bin kadar Ortodoks Rum… Ayvalık, özellikle de Cunda’da adım başı bir mübadele öyküsü çıkar karşınıza. Adaya ayak bastığınız anda hissettiğiniz hüznün nedeni belki de budur... İşte Mayıs ayı içinde Alibey (Cunda) Adası Kalkındırma ve Koruma Derneği’nin düzenleyeceği bir dizi etkinlikle Cunda’da ‘Mübadele Günleri’ yaşanacak. Derneğin amacı sadece Cunda’nın adını daha fazla duyurmak değil elbette. Çünkü artık Cunda’yı herkes biliyor. Ancak Cunda’yı eksiksiz yaşamanın yolu, onu anlamaktan; Ayvalık’ı, Cunda’yı anlayabilmenin yolu ise ‘mübadele’den geçiyor. Konuğumuz Alibey (Cunda) adası Kalkındırma ve Koruma Derneği Başkanı Hüseyin Ergin... Kendisine hem derneğin faaliyetlerini hem de 20-21 Mayıs tarihleri arasında Cunda’da gerçekleştirilecek ‘Mübadele Günleri’ni sorduk.

HEDEF ‘MÜBADELE GÜNLERİ’Nİ HER YIL YAPILACAK BİR FESTİVALE DÖNÜŞTÜRMEK

ayın Ergin, kısaca derneğinizden ve kuruluş amaçlarından söz eder misiniz?

Hüseyin Ergin

-Derneğimiz 1998 yılında Cunda adasının ekonomik, kültürel ve sosyal gelişimine destek vermek amacıyla arkadaşımız İbrahim Öztürk tarafından kuruldu. Yönetim Kurulu’nda İlker Çetinel, Serdar Demirezer, Özge Toygar, Emre Ertem ve Şükran Aksu yer alıyor. Derneğimizin, Cunda halkının kültürel zenginliğini ve sahip olduğu tabiat varlıklarını gözetmeyi kendisine misyon edindiğini söyleyebilirim. Misyonunuz doğrultusunda bugüne kadar ne tür faaliyetlerde bulundunuz? -Tabiat Adaları Parkı, rüzgar gülleri ve gürültü kirliliğiyle ilgili kamuoyu oluşturduk. İmza topladık ve iki enerji firmasının girişimlerini iki

13


Hüseyin Ergin

İbrahim Öztürk

kez durdurduk. Türkiye’de ilk defa bir büyük kuruluşa ait baz istasyonunu mahkeme kararıyla kaldırtmayı başardık. Ancak o baz istasyonu söküldü, ertesi gün bir başka kuruluş aynı yere istasyonunu dikti. Bize, onları da mahkemeye vermemiz gerektiği söylendi. Buna dernek olarak maddi gücümüz olmadığı gibi, söktürdüğümüzün yerini hemen bir diğerinin alacağı da aşikardı. Kısacası bizleri kuşatan sistemle uğraşmak pek öyle kolay değil. Başka neler yaptınız? -Az önce saydığım aktivitelerimizin yanı sıra 2012 ve 2013 yıllarında ‘23 Nisan Çocuk Şenliği’ni düzenledik. Şenliğimiz ikinci yılında uluslararası bir nitelik kazandı. Şenlikler kapsamında çocuklar diş taramasından geçirildiler. Onlar için oyun oynayabilecekleri parkurlar kurduk. Pamuk helva yaptık, dağıttık. Nuri Zarplı İlkokulu folklor ekibinin, anaokullarının gösterileri şenliği renklendirdi. Yine iki yıl üst üste, epeyce ses getiren ‘Yeni Yıl/Sokak Partileri’ düzenledik. Özellikle o gece için Cunda’ya İstanbul’dan insanlar geldiler. Ayrıca bütçesi bir restorana ya da eğlence merkezine gitmeye elverişli olmayan ada halkı için Cunda pazaryerinde masalar kurduk ve "Evinizden yiyeceğinizi, içeceğinizi alıp gelin, eğlenceye katılın!" dedik. Sevilen sanatçılar Ayhan Sevengül ile Kallopi’nin sahne aldığı gecede insanlar doyasıya eğlendiler. Hayatında pazar yerinde bir kez bile oturmamış teyzelerimiz geldiler o gece… Oturdular, oynadılar, mutlu oldular. Özetle; üniversite öğrencilerine burs sağlamaktan, sağlık sorunu yaşayanlar için kampanya düzenlemeye, on iki bin üyeli facebook sayfamıza kadar pek çok çalışmamız oldu.

14

Abdullah Şengörenoğlu İLK ETKİNLİĞİMİZE GÖSTERİLEN İLGİ BİZE CESARET VERDİ VE İÇERİĞİ DAHA DA ZENGİNLEŞTİRDİK Peki, ‘Mübadele Günleri’ fikri ne zaman, nasıl doğdu? Bu etkinlikle neyi amaçlıyorsunuz? -Fikir olarak 2010 yılında oluştu ancak o dönem hayata geçiremedik. ‘Mübadele Günleri’ni ilk kez 2013 yılında düzenledik. Çok yankısı oldu. Türkiye’deki bütün mübadele dernekleri, Lozan Mübadiller Derneği etkinliğimize katıldılar. Müthiş bir ilgi oldu. Neyi amaçladığımıza gelince… Söylemeye gerek yok ki, Türkiye’nin yakın tarihinde mübadele büyük bir sayfa, büyük bir dram. Cunda adası ise mübadillerin kültürlerini de koruyarak en yoğun olarak yaşadıkları yer. Doğal olarak ailelerimiz, geldikleri yörenin karakteristik ve kültürel özelliklerini/zenginliklerini taşıyorlardı. Bunlar bizlere de geçti tabii. İşte ‘Mübadele Günleri’ etkinliğini geçmişi, mübadele öykülerini, iki yakanın kültürünü/ tarihini ayakta tutabilmek adına gerçekleştiriyoruz. Zira bu dramı sadece bizim anne-babalarımız, dedelerimiz yaşamadı. Bu topraklardan Yunanistan’a gönderilenlerle konuştuğunuzda, acıların ortak olduğunu, aynı dramı onların da yaşadıklarını görüyorsunuz. Yunanistan da konuklar gelecek mi? -Evet... Düzenlenecek söyleşi ve panellere Yunanlı tarihçiler katılacak. Ayrıca Yunanistan’ın İzmir Konsolosu’na, Midilli Valisi’ne, Iraklion, Resmo, Hanya, Midilli Belediye başkanlarına, Lozan Mübadilleri Derneği’ne ve Türkiye’deki tüm mübadil derneklerine davetiyelerimizi ulaştırdık. Onların da katılımlarıyla


‘Mübadele Günleri’nin gerçek bir buluşma ve festival ortamı içinde geçeceğini ve kalıcı sonuçlar yaratacağını düşünüyoruz.

İlber Ortaylı

Biraz da ‘Mübadele Günleri’nde yer alacak etkinliklerden söz etsek? -Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki, 2013 yılındaki ilk etkinliğimizin gördüğü ilgiden aldığımız cesaretle içeriğini daha da zenginleştirerek ‘Mübadele Günleri’ne uluslararası bir kimlik kazandırıyoruz. Bu anlamda Ayvalık Belediyesi’yle bir toplantı gerçekleştirdik. O toplantıda ‘Mübadele Günleri’nin her yıl düzenli yapılacak bir festivale dönüştürülmesine karar verdik. Bu bağlamda 20-21 Mayıs programımızda mübadelenin her yönüyle anlatıldığı ve konuşulduğu paneller, söyleşiler, konserler, sergiler, ‘Mübadele Mutfağı’ başlığı altında yemek tanıtım ve sunumları olacak. Resim sergileri, workshoplar gibi sanatsal etkinlikler için Cumhuriyet Caddesi’ni ve Kilise sokağını kullanacağız. Midilli, Girit ve Türkiye’den müzisyenlerin iki yakanın şarkılarını seslendirecekleri konserlerimiz olacak. Mübadele yılları ve sonrasına ait fotoğraflarla eşyaların yer aldığı ‘Mübadele Sergisi’ni açacağız. Ayrıca Selamet Caddesi üzerinde eski eşya ve antika satıcılarına yer vereceğiz. Su Ürünleri Kooperatifi’nde bir tür kemençe olan 'lira' eşliğinde ‘madinares’ (bizdeki saz aşıklarının atışması) gösterisi izleyenlere keyifli dakikalar yaşatacak diye düşünüyoruz. Ve elbette konuklarımıza annelerimizin, ablalarımızın pişirecekleri Girit mutfağı gibi mübadele mutfaklarının özel, leziz yemeklerini tanıtacak ve sergileyerek sunacağız.

RAHMİ GENÇER’İN CUNDA’YA DAVET ETMEK İÇİN ARADIĞI İLBER HOCA: “CUNDA VARSA BEN DE VARIM”

‘Mübadele Günleri’ne hangi kurum ya da kuruluşlar katkı sağlıyor? -Güzel bir soru çünkü dernek olarak bizim hiçbir yerden bir kuruş gelirimiz yok. Şimdiye kadar olduğu gibi her şeyi doğru zamanda doğru projeler üreterek ve arkamıza Cunda’da yaşayanların desteğini alarak yaşama geçirdik. İnsanlar doğru işlere sponsor oldular. Biz bu projemizi Belediye Başkanımız Rahmi Gençer’e sunduğumuzda, sağ olsun, hemen yanımızda yer aldı ve ana sponsorumuz Ayvalık Belediyesi oldu. Dahası, Ayvalık Belediyesi ile yapılan toplantı sonucunda sosyal, kültürel, sanatsal ve gastronomi içerikli etkinliklerin, her yıl düzenli bir festivale dönüştürülmesi kararı alındı. Sayın Ergin, son olarak ne söylemek istersiniz? -Başta Belediye Başkanımız Rahmi Gençer olmak üzere bize destek veren herkese teşekkür ediyoruz. Ayrıca, Prof. İlber Ortaylı’yı Belediye Başkanımız Cunda’ya davet etmek üzere telefonla aradığında bir an bile düşünmeden, “Ajandama bakayım, o gün müsait mi?” demeden, “Cunda varsa ben de varım!” diyerek geleceğini bildiren İlber hocamıza da bir kez daha teşekkür ediyoruz. Bizi böylesine onurlandırdıkları için sağ olsun, var olsun. (‘Mübadele Günleri’nin tüm programı arka kapağımızda...)

15


Ayvalık Belediyesi Zihinsel Engelliler Eğitim Merkezi yaklaşık 20 yıldır hizmet veriyor

O

ÇOCUKLAR ÇOK SEVDİKLERİ VE BIRAKMAK İSTEMEDİKLERİ İÇİN BU OKULDAN MEZUN OLUNMUYOR

nlar hiç büyümüyor, hep çocuk kalıyorlar… Bütün insanlığı sevgiyle kucaklayacak kadar büyük bir yürekleri; herkese kapılarını açmaya hazır oldukları tertemiz, kirlenmemiş bir dünyaları var. Geçtiğimiz aylarda Burhaniye’de yapılan Özel Olimpiyatlar Türkiye/ Balıkesir seçmelerini kazanarak, İzmir’de gerçekleşen Türkiye Özel Olimpiyatları’nda birincilik kupasını alan ve Ayvalık’ın adını atletizmden sonra basketbolda da tüm Türkiye’ye duyuran Ayvalık Belediyesi Zihinsel Engelliler Eğitim Merkezi’nin özel çocukları onlar… Hepsiyle ayrı ayrı gurur duyduğumuz çocuklarımızı, onların başarılarını sınıf öğretmeni Emine Okyar, asistanı Gülden Aydınlı ve antrenörleri Alper Altıoğlu’ndan dinledik. Önce Emine Okyar’la birlikteyiz. On sekiz yıldan bu yana çalışmalarını sürdüren Ayvalık Belediyesi Zihinsel Engelliler Eğitim Merkezi hakkında genel bilgi alıyoruz: “Ayvalık Belediyesi bünyesinde kurulan ve barınma, yemek, servis gibi tüm ihtiyaçları belediyemizce karşılanan merkezimizde; hidrosefali, down sendromu gibi zihinsel engelli çocuklarımız eğitim görüyorlar. Hafta içi her sabah evlerinden alınıp, ders sonrası yine evlerine bırakılan öğrencilerimiz günün sekiz saatini merkezimizde geçiriyor. On beş özel çocuğumuzun içinde, kurumumuza geldiğinde sekizdokuz yaşında olanlar, bugün yirmi altı yaşındalar. Burada büyüdüler yani. Onlar için burası sadece meslek öğrendikleri bir yer değil aynı zamanda hayata katıldıkları, hayata hazırlandıkları, kendilerini ve yeteneklerini geliştirebildikleri bir okul.” ÜRETTİKLERİ ŞEYLER SATILDIĞINDA ÇOK MUTLU OLUYORLAR “Birlikte neler yapıyorsunuz?” diye soruyoruz: “Zeytin çekirdeği gibi malzemelerden çeşitli

16

objeler üretiyoruz. Şenlik ya da etkinliklerde el emeğimizi sergiliyor, satışa sunuyoruz. Elde edilen gelirle çocukların eksikleri karşılanıyor. El sanatlarında çok başarılılar. Ürettikleri şeyler satıldığında çok mutlu oluyorlar. Bu, hemen psikolojilerine de yansıyor. Ders saatini iple çekiyorlar. Arkadaşlarıyla zaman geçirmekten büyük keyif alıyorlar. Birlikte sinemalara, konserlere, tiyatrolara, lunaparka gidiyoruz. Bu gezilerimize aileleri de dahil ediyoruz. Haftanın iki günü de spor yapıyorlar. Eylül ayında düzenlenecek şenliğe özenle hazırlanıyorlar. Sabırsızlıkla bekledikleri şenlikte Türkiye’nin her yöresinden gelen engelli çocuklarla etkinliklere katılıyorlar. Birlikte kamplarda kalıyoruz. Bu onlar için inanılmaz bir değişiklik ve eğlence oluyor. İnanın bizim evli öğrencimiz bile var. Evlendi ama hala geliyor. Galiba bizim okulumuzdan mezun olunmuyor... Çünkü çocuklarımız okullarını çok seviyorlar ve asla bırakmak istemiyorlar. Bizim için onların diğer çocuklardan hiçbir farkı yok. Sadece algıları, öğrenme süreçleri normal çocuklardan biraz

daha yavaş. Ben bir eğitimci olarak onları asla normal insanlardan farklı bulmuyorum.” Asistan Gülden Aydınlı ise özel çocukların çok daha duyarlı ve sevecen olduklarını vurguluyor: “Diyelim ki kolum ağrıyor. Hemen gelirler, kolumu ovarlar, ‘Doktora git!’ derler. Beni izlemeye alırlar. Benim için üzülürler. Onların sevgileri böylesine ön koşulsuz ve içten… Evet, hiç büyümüyorlar, hep çocuk kalıyorlar ama ben onları böyle seviyorum. Kırk yaşında bir öğrencimiz var. Ne zaman süt içse hemen kapıya koşup boyunu ölçer ve ‘Ben süt içtim, büyüdüm!’ der.” Asistanının sözlerine Emine Okyar da katılıyor: “Gerçekten çok duygusallar. Size unutamayacağım bir anımı aktarmak isterim. Yıllar önceydi… Bir şeye çok üzülmüş, ağlıyordum. Bir öğrencim yanıma yaklaştı. Parmağının ucuyla gözyaşımı aldı, kendi gözüne taşıdı. Ben böyle bir güzellik hiç yaşamadım. Onlarla aramızda bambaşka bir ilişki var gerçekten. Bize ve antrenörleri Alper Bey’e sevgileri inanılmaz. Başka


okullarda öğretmen olsaydım, işimi bu denli severek yapabilir miydim? Sanmıyorum. Onlara bir harf öğretebilmek, adım adım gelişmelerini görmek, başarılarını alkışlamak bizim için en büyük ödül. ‘Özel Olimpiyatlar Türkiye’deki güzelliklerini görmeliydiniz… Profesyonel basketçiler gibi rakiplerine sarılıp, onları centilmence tebrik ederlerken öyle hoştular ki!” ENGELLİLER HAFTASI’NDA GEREK ORTOPEDİK GEREK ZİHİNSEL ENGELLİ ERKEK ÇOCUKLARIMIZA ASKERLİK YAPTIRACAĞIZ Gülden Aydınlı eşinin vefatından sonra hayata özel çocukları sayesinde tutunduğunu ve onları kendi çocuklarından asla ayırmadığını dile getiriyor: “Benim dünyam oldular. Birlikte denize gidiyoruz. Marketten alışveriş yapıyoruz. Hesabı, para üstü almayı öğreniyorlar. Ya da Polis Haftası’nda ziyaret ettiğimiz polis amcalarından nelere dikkat etmeleri gerektiğini öğreniyorlar. Yani nerede, nasıl davranacaklarından kişisel bakıma kadar pek çok konuda bilgi ediniyorlar.” Emine Okyar’a bu kez de mesleğinin zor yönlerini soruyoruz. Özel bir çocuğun bakımının kolay olmadığını vurguluyor: “Aramıza katıldığında hiç yürüyemeyen bir öğrencimiz vardı. Fizyoterapi ile bacak kaslarının güçlenmesi sağlandı. Şimdi evine yürüyerek gidiyor. Özetle, aileler için gerçekten zor bir süreç bu. Ancak çocuklarının bizimle olduğu saatlerde onlar da diğer işlerini yapabiliyor veya biraz dinlenebiliyorlar. Her mesleğin zor yanları var. Benim işimin de. Örneğin bir öğrencim gece beni arayıp konuşmak istiyor. Uyumuş da olsam kalkıyorum çünkü aile baş edemiyor. Ya da naz yapıp yemek

yemiyorsa, ders sırasında burnu, salyası akmışsa hatta tuvaletle ilgili bir sorun yaşamışsa, ‘Bu benim işim değil!’ diyemiyorsunuz. Yani benim mesleğimde yüksünmeye, uzak durmaya yer yok. Daha doğrusu sevgiden başka bir duyguya yer yok. Yeri gelmişken, merkez olarak öğrencilerimiz dışında elimizden geldiğince tüm engellilere yardımcı olmaya çalıştığımızı da belirtmek isterim. Kış aylarında köylere giderek oradaki engelli vatandaşlarımızı ve ihtiyaçlarını saptadık. Ayakkabıdan süte, yürüme bandından tekerlekli iskemleye kadar taleplerini belediyemizin desteğiyle karşıladık. Bu noktada bize hiçbir zaman ‘Hayır!’ demeyen Belediye Başkanımız Rahmi Gençer’e çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca köylerdeki engelli vatandaşlarımızı hayata katılmalarını sağlamak adına sosyal etkinliklere götürmek de çalışmalarımız kapsamında... Mayıs ayındaki Engelliler Haftası’nda gerek ortopedik gerek zihinsel engelli erkek çocuklarımıza askerlik yaptıracağız. O gün asker kıyafeti giyecekler, nöbet tutacaklar ve

teskere alacaklar. Davullu-zurnalı asker uğurlaması düzenleyeceğiz. Böylece en büyük dilekleri yerine gelmiş olacak. Askerlik duygusunu, coşkusunu tatmayı hak ediyorlar çünkü.” Söyleşimizin sonlarına doğru Gülden Aydınlı her türlü zorluğuna karşın mesleğini çok sevdiğini söylüyor: “Benim işim sabırlı ve vicdanlı olmayı gerektiriyor. Örneğin down sendromlu bir öğrenci Anneler Günü’nde defalarca elinizi öpebilir. Ona ‘Yeter artık!’ diyemezsiniz, ya da ‘Yemiyor!’ diyerek tabağını önünden kaldıramazsınız. Bunu kimse görmeyebilir, bilmeyebilir. Ama yukarıda Allah var. Kısacası bir daha dünyaya gelsem, yine özel çocuklarla çalışmak isterdim. Biraz daha genç, biraz daha donanımlı olarak elbette...” Sınıf öğretmeni Emine Okyar asistanının sözlerini içtenlikle destekliyor: “Yıllardır beraberiz. Ben de onlarla birlikte büyüdüm. Onlar artık benim çocuklarım. Mesleğimi aşkla sürdürüyorum ve asla ‘iş’ olarak görmüyorum."

17


‘Özel ve güzel’ çocuklarımızın olimpiyatlarda gösterdikleri başarının mimarı Alper Altıoğlu’yla konuştuk

A

ENGELLİ ÇOCUKLARIMIZ İÇİN EN UYGUN SPOR YÜZMEDİR

lper Altıoğlu 1987 yılında Karşıyaka Spor Kulübü’nde basketbol oynamaya başlamış. Kariyerine Eczacıbaşı Spor Kulübü ve Genç Milli Takım’da devam etmiş. Geçirdiği sakatlıklar sonucu aktif basketbol yaşamını noktalamış. Spor hayatını yıllarca antrenör olarak sürdürmüş. Galatasaray Spor Kulübü alt yapı çalışmalarına katılmış. Saint Joseph Lisesi Basketbol ve voleybol okullarını yönetmiş. 2004 yılında Ayvalıkgücü Belediyespor’un Basketbol Şubesi antrenörlüğüne getirilmiş. Sonrasını kendisinden dinleyelim: “On iki yıldır kulübün antrenörüyüm. Bu on iki yılda iki binin üzerinde çocuğu basketbolla tanıştırmayı başardık. Yanı sıra Fenerbahçe, Galatasaray başta olmak üzere Türkiye’nin en iyi takımlarına oyuncu yetiştirdik. İzzet Türkyılmaz ve Sinem Ataş ilk aklıma gelen isimler. Yaklaşık sekiz yıl önce zihinsel engelli çocuklarımızın da çalıştırıcısı oldum. Başlarken amacımız onların haftada bir-iki gün spor yapmalarını sağlamaktı. Ancak Türkiye Özel Sporcular Eğitim ve Rehabilitasyon Derneği’nin (TÖSSED) katkılarıyla Türkiye Özel Olimpiyatlar Komitesi tarafından Burhaniye’de düzenlenen olimpiyatlara katıldık ve orada Balıkesir seçmelerini kazandık. Bu başarı bize İzmir’de yapılan Türkiye Özel Olimpiyatları’nın kapılarını açtı. İzmir’den birincilikle döndük ama şunu hemen söylemeliyim ki engelli çocuklarımızın bu tür organizasyonlarda yer almaları başlı başına bir başarı öyküsüdür. Onlar çok mutlular. Ayvalıklıların desteği, yakın ilgisiyle daha da azimli, istekli olduklarını görebiliyorum.”

Altıoğlu’dan, TÖSSED ile ilgili bilgi rica ediyoruz: “TÖSSED’in yaptığı etkinliklerin bir amacı da normal çocuklarla engelli çocukların dünyalarını buluşturmak diyebilirim. O nedenle her takımda beş oyuncu yer alıyorsa, oyunculardan iki tanesi engelsiz çocuk oluyor. Böylece hem özel çocuklarımızın topluma uyum sağlaması kolaylaşıyor,

18

hem de toplumda çocuklarımız için bir bilinç, farkındalık yaratılıyor. Balıkesir temsilciliğini de üstlendiğim TÖSSED ile çalışmalarımız sürüyor ve önümüzdeki süreçte faaliyetlerimizi uluslararası boyuta taşımayı hedefliyoruz. Antrenmanlarımıza yirminin üzerinde sporcu katılıyor. Çocuklarımızla haftada iki gün, birer saat çalışıyoruz. Algı ve fizik kondisyonlarını gözetmek zorunda olduğumuz için ders saatlerini sınırlı

Alper Altıoğlu tutuyoruz. Müsabakalara ise sekizon çocuğumuzla hazırlanıyoruz. Hepsi katılamıyor çünkü bazılarının engeli gereken performansa izin vermeyecek kadar ileri durumda.” “Engellilerimiz için en ideal spor hangisi?” sorumuzu da cevaplıyor

Altıoğlu: “Spor tüm çocuklar için ve özellikle de engelli çocuklar için çok önemli. Engellilerimiz açısından en ideali yüzme... Ancak ne açık ne de kapalı havuzumuz var. Bu eksiğimizin giderilmesi adına Ayvalık Gençlik ve Spor Müdürü'müz Cem Hamzaoğlu’nun ciddi çabaları olduğunu biliyorum. Kendisine derginiz aracılığıyla bir kez daha teşekkür ediyorum. Umarım gelecekte çocuklarımız için alternatif spor alanları yaratılır. Zira bütün çocuklar açısından spor son derece önemli bir konu. Özel çocukların penceresinden bakıldığında daha da önem kazandığını vurgulamak isterim çünkü onlara fırsat verildiğinde neleri başardıklarını görüyoruz. Avrupa Şampiyonası’nda ülkemize altın madalya kazandıran milli yüzücümüz Mehmet Fatih Karahan, önümüzdeki en güzel örneklerden biri diye düşünüyorum. Yine bir yılı aşkın bir süredir çocuklarımızı sahiplenen Ayvalık Halk Eğitim Müdürü’müze, Kulüp Başkanı’mız Dr. İrfan Vural’a ve Ayvalıkgücü bünyesinde bütün çocuklara spor yapma şansı veren Ayvalık Belediyesi’ne, Başkanımız Rahmi Gençer’in şahsında teşekkür etmek istiyorum.” Altıoğlu, sözlerinin sonunda 1987 yılından beri parkelerin üzerinde, sahalarda olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Gerek oyuncu gerek antrenör olarak pek çok galibiyet yaşadım. Yeri geldi, yenilgiyi tattım. Ama özel çocukların bana Olimpiyatlar’da yaşattıkları duygunun bir tarifi yok. Onların o katıksız muhteşem sevincine tanıklık etmek, ortak olmak daha önce hiç yaşamadığım bir duygu. Attıkları her basketten sonra beni, Emine ve Gülden hanımı defalarca kucaklayışlarını, kupayı aldıkları anki yüz ifadelerini görmeliydiniz… O günü fotoğraf karelerinden daha güzel ne anlatabilir bilmiyorum. Sözlerimi; özel çocuklarımıza gönülden destek veren, onların mutluluğunu paylaşan herkese bir kez daha teşekkür ederek bitirmek istiyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar.”


Büyük illerin güçlü takımlarını birer birer yendiler

AYVALIKGÜCÜ KIZ VOLEYBOL TAKIMI 3. LİG’E YÜKSELDİ

A

lt yapıdan yetişen Ayvalıklı sporculardan oluşan Ayvalıkgücü Kız Voleybol takımı, birinci ve ikinci etaplarda rakiplerine set vermeden şampiyon oldu ve 3. Lig’e yükselerek önemli bir başarıya imza attı. Şampiyonlar, mutluluklarını paylaşmak için Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ziyaret etti. Ziyarette Kulüp Başkanı İrfan Vural, Yönetici Serkan Özkan ve Antrenör Sedat Oğuz da hazır bulundu. Antrenör Oğuz, kendilerine verdiği destek için Rahmi Gençer’e teşekkür etti ve şehir turu atarak şampiyonluklarını kutlamak istediklerini belirtti. Başkan Gençer bu isteği memnuniyetle karşıladı, şampiyonları başarıları nedeniyle tek tek kutladı. Sporculara birer hediye ve plaket veren Gençer, “Hayatınızın en mutlu anları, kıymetini bilin. Hayata sporla başlamak 1-0 önde başlamaktır. İlçe takımı olarak, büyük il takımlarını yendiniz. Set vermeden şampiyonuz. Bu çok büyük bir başarıdır. Yaşamınız boyunca bu başarıyla haklı olarak övüneceksiniz” dedi.

Öz kaynaklardan yararlanarak genç yeteneklere fırsat verilirse başarı da beraberinde geliyor

KÜÇÜKKÖYSPOR ŞAMPİYONLUĞUNU ÖZEL BİR GECEYLE KUTLADI

Z

orlu geçen bir sezonun ardından şampiyon olan ve Süper Amatör Lig’e yükselerek sadece taraftarlarını değil bütün Ayvalıklıları sevindiren Küçükköyspor, bu başarısını düzenlenen ‘Şampiyonluk Gecesi’nde kutladı. Yönetim Kurulu tarafından yeni hizmete açılan Küçükköy Cumhuriyet Merkezi’nde organize edilen geceye Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in yanı sıra Belediye Başkan yardımcıları, Meclis üyeleri, amatör spor kulübü temsilcileri ve çok sayıda sporsever katıldı. Gecede bir konuşma yapan Rahmi Gençer, “Öz kaynaklarımıza dönerek genç yeteneklerimize kendilerini gösterme fırsatı verdiğimizde başarı da beraberinde geliyor. Küçükköyspor sergilediği performansla bunu kanıtladı. Spora ve sporculara imkanlarımız elverdiği sürece destek olmaya devam edeceğiz. Takımımızın Süper Amatör Lig’de de gücünü göstereceğine ve yeni başarılara imza atacağına inanıyorum. Yolları açık olsun” dedi.

Rahmi Gençer plaketle teşekkür etti

HALİL BURGAZ EMEKLİ ODU

Ayvalık Belediyesi Yazı İşleri Müdürlüğü bünyesinde uzun yıllardır görev yapan Halil Burgaz nisan ayında emekli oldu. Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Burgaz’a görevi süresince ortaya koyduğu çalışmalar nedeniyle teşekkür etti. Gençer, emeklilik hayatında başarılar dilediği Burgaz’a bir de plaket verdi.

19


Ayvalık Yazıları HÜSEYİN GÜVEN yaverbey15@gmail.com

“Çalışkan oğluma, sene sonu armağanı...”

B

abam Zakir Güven Ayvalık nüfusunun neredeyse yarısını, hatta öğrencilerinin çocuklarını bile okutmuş, Atatürk aşığı bir Cumhuriyet kuşağı öğretmeniydi. En büyük tutkularından biri okumaktı. 6 kişilik bir ailenin geçim sorumluluğunu taşırken, yaşamsal ihtiyaçların dışında kendisi için para harcadığı tek şey kitaplardı. Çünkü onun için kitap da yaşamsal bir ihtiyaçtı. Bizim evimizde, doğum günü/yılbaşı/ bayram gibi özel günlerde aldığımız ve verdiğimiz tek hediye kitap olurdu. Babam bir gün, “Gel, birlikte birisini görmeye gideceğiz” dedi. Daha 7-8 yaşlarındaydım. 41 Evler’deki evimize çok yakın olan Berk Otel’e gittik. Şevket Süreyya Aydemir Ayvalık’taydı ve orada kalıyordu. Babam doğrudan otelin şef garsonu, mihmandarı, her şeyi olan sevgili Ziya ağabeyin yanına giderek, “Şevket Süreyya bey burada kalıyormuş, şu anda otelde mi?” diye sordu. “Evet” yanıtını alınca, “Zahmet olmazsa gidip söyler misin, kendisiyle görüşebilir miyim?” dedi. Ziya ağabey, “Hocam, ne diyeyim?” diye sorunca, “Ekmeksiz Köy’ün öğretmeni gelmiş, sizinle görüşmek istiyormuş deyiver bir zahmet” diye yanıtladı. Şevket beyin son kitabı ‘Toprak Uyanırsa’nın kahramanıydı bu ve yayınlanır yayınlanmaz evimizdeki kitaplıkta yerini almıştı. Biraz sonra lobiye; yüzünde biraz düşünceli, biraz meraklı bir ifade ve üç parçalı takım elbisesi, beyaz gömleği, kravatıyla iki dirhem-bir çekirdek, yaşlıca bir beyefendi girdi. El sıkıştılar. Babam heyecanla kendini tanıttı. Aşkale’nin Çatören köyünde dünyaya geldiğini, ‘Erzurum Muallim Mektebi’ mezunu bir öğretmen olduğunu, Damal ve Posof’ta 12 köyün ‘gezici Başmuallimliği’ni yaptıktan sonra 10 yıl Cilavuz Köy Enstitüsü’nde Ziraat Şefi olarak çalıştığını neredeyse bir solukta anlattı. Sessizce dinliyor, dinledikçe yüzüne bir gülümseme yayılıyordu Şevket beyin. “Sizin burada olduğunuzu öğrenince bir koşu geldim.” Gerçekten neredeyse koşarak yürümüştük otele kadar ve tanıyanların, hatırlayanların bilebileceği gibi, Cilavuz Köy Enstitüsü’nde biçer döver makinesine kaptırdığı bir bacağı yüzünden ömrünün geri kalan kısmını kırık bacağı, ortopedik çizmesi ve iki bastonuyla geçirmek zorunda kalan babam için hiç de kolay değildi bu. Ve babam, “Hem sizi tanımak istedim, hem de lütfederseniz sizinle biraz sohbet etme imkanı yakalarım diye düşündüm” diye sözlerini tamamlayınca Şevket bey, “Aman hocam, şeref duyarım” deme nezaketini gösterdi.

20

Neredeyse iki saat otelde ve aşağıdaki iskelede oturarak, yürüyerek sohbet ettiler. Peşleri sıra yürüyor, elbette hiçbir şey anlamıyor ve babamın beni neden buraya getirdiğini çözemiyordum. Sonra vedalaştılar ve eve döndük. Sonraki yıllarda ‘Tek Adam’ı, ‘İkinci Adam’ı, ‘Enver Paşa’yı, ‘Suyu Arayan Adam’ı okuyup çok gerilerde kalan bu buluşmayı değerlendirdiğimde babamın beni tarihimizin bir kesitine ortak etmeyi amaçladığını anladım. Ben, şimdiki nesillerin; bırakın kitaplarını okumayı, varlığını bile bildiğini sanmadığım, yakın tarihimize dair en değerli yapıtları vermiş olan bu büyük yazarı, çocuk gözümle bile olsa tanımış olma onurunu yaşıyorum. O dönemdeki öğretmenlerimizin hepsi böyleydiler. Okurlar, okuturlardı. Sizlere ilerleyen yazılarımda Ayvalık’a hizmet vermiş bu öğretmen kuşağından da söz edeceğim. Biz bugün ne isek, o olmamızı sağlayan sürecin tohumlarını atan insanlardan. Bugün bir tanesini minnet ve rahmetle anmakla yetineyim. Tam 58 yıl önce... 1958... Ayvalık stadının (ya da o zamanlar söylediğimiz şekliyle, ‘saha’nın) yanında, çam ağaçları arasında tek katlı bir bina. Sakarya İlkokulu. Okulun son günü ve okuma bayramı yapılıyor. Dallarının açıklığının bütün bahçeyi kapladığı devasa bir çam ağacının altında masalar kurulmuş. Velilere ikramlar yapılıyor. Aralarında bu kardeşinizin de olduğu ilkokul birinci sınıflar, ateş böcekleri gibi şavkıyor, kuşlar gibi şakıyorlar. Sınıf öğretmenimiz Melek Zengi hanımefendinin gözetiminde her birimize daha önce hiç görmediğimiz, okumadığımız kitaplardan seçilmiş bölümler okutuluyor. Dünyanın en önemli işini yaparcasına, bir ‘çocuk ciddiyetiyle’ okuyoruz, alkışlanıyoruz, kırmızı kurdelelerimizi alıyoruz ve ilk üç dereceye giren öğrencilere birer kitap armağan ediliyor. Hayatımda bana ait ilk kitabım: ‘İki Çocuğun Devri Alemi.’ On ciltlik bir serüven/coğrafya/tarih kitabının ilk cildi. Başta söylediğim aile geleneğinin yansıması olarak babam hemen o gün gidip ‘Kitapçı Şerafettin’ ağabeyden geri kalan dokuz cildini de bana alıyor. İlkokul birinci sınıfı bitirdiğim yaz, ömrümün geri kalan kısmı boyunca, göz ve akıl sağlığım yerinde olduğu sürece yürüyeceğim ‘okuma’ yolculuğuna o on ciltlik romanla çıkıyorum. Ve o birinci cilt, yarım yüzyıl sonra, İstanbul’daki evimin kitaplığındaki baş köşede, Melek hanımın ithaf yazısı ile duruyor: “Çalışkan oğluma, sene sonu armağanı. 31-5-1958. Öğretmenin Melek Zengi.”


‘Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği’ Ayvalık’ta toplandı

Kaymakam Namık Kemal Nazlı ve Belediye Başkanı Rahmi Gençer karşıladı

YUNANİSTAN’IN YENİ İZMİR BAŞKONSOLOSU TÜRKİYE’YE AYVALIK’TAN GİRİŞ YAPTI

Y

unanistan’ın yeni atanan İzmir Başkonsolosu Argira Papoulia, Türkiye’ye Ayvalık üzerinden geldi. Papoulia’yı Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Belediye Meclis Üyesi Ufuk Ova, Gümrük Müdürü Mehmet Salih Arık, Emniyet Müdürü Tolga Alpay ve Liman Başkanı Hüseyin Demir çiçeklerle karşıladı. “Ata toprağım” dediği Türkiye’de olmanın kendisini mutlu ettiğini ve Türk-Yunan ilişkilerinin gelişmesi yolunda gösterilen çabaların her türlü övgüyü hak ettiğini belirten Başkonsolos, görev süresince Ayvalık için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu söyledi. Belediye Başkanı Rahmi Gençer de, Argira Papoulia’yı Ayvalık’ta görmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi ve “Ticaret Odası başkanlığı günlerimden bu yana Midilli ile Ayvalık arasında 10 yılı aşkındır ticari/kültürel/insani ilişkileri sıkı bir şekilde ve arttırarak sürdürüyoruz. Sevinerek söylemeliyim ki, bizim Midilli adasında çok dostumuz var” dedi.

RAHMİ GENÇER: “AYVALIK’TAKİ SİT ALANLARININ KALDIRILMASINA KESİNLİKLE KARŞIYIZ”

K

azdağları’ndaki maden aramalarıyla mücadele amacıyla kurulan ‘Kazdağı ve Madra Dağı Belediyeler Birliği’ Genel Kurul toplantısı Ayvalık Bacacan Otel’de yapıldı. Birliğin adı ‘Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği’ olarak değiştirildi. Kaymakam Namık Kemal Nazlı ve Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in de katıldığı toplantıda Edirne, Denizli, Kütahya, Çanakkale, İzmir gibi illerden 10 yeni belediyenin eklenmesiyle toplam üye sayısı 23’e yükselen birliğin Başkanlığı’na Cahit İnceoğlu yeniden seçildi. Belediye Başkanı Rahmi Gençer, belediye başkanlarını, meclis üyelerini ve katılımcıları Ayvalık’ta ağırlamaktan duyduğu mutluluğu dile getirdi ve ‘’Çevre olursa her şey var, çevre olmazsa hiçbir şey yok. Ülkemiz çevre konusunda tehlike altında ve bu birlik söz konusu tehlike konusunda farkındalık yaratmada etkin rol oynuyor. Biz Ayvalık olarak beş yıldızlı otellerden yana değiliz. Ayvalık’taki SİT alanlarının kaldırılmasına da kesinlikle karşıyız. Bir yeri devlet korumazsa başka hiç kimse koruyamaz. ‘Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği’ bu konuda en yüksek sesi çıkaracaktır’’ dedi. Gençer konuşmasının sonunda, toplantı için Ayvalık’ı seçen birlik yönetim kuruluna teşekkür etti.

Etkinliklere Rahmi Gençer de katıldı

KUTLU DOĞUM HAFTASI KUTLANDI

M

üftülük öncülüğünde her yıl düzenlenen Kutlu Doğum Haftası Nisan ayı içinde kutlandı. İsmet İnönü Kültür Merkezi’ndeki ilk etkinlikte konuşan Müftü Mehmet Emin Karataş, içinde bulunduğumuz yılın Hazreti Muhammet Mustafa (SAV)’nın kutlu doğumunun 1445. yıldönümü olduğunu hatırlattı. Okunan Kuran’ı Kerim’in ardından Ayvalık İmam Hatip Ortaokulu Grubu ilahiler seslendirdi. Belediye Başkanı Rahmi Gençer ve Sağlık Müdürü Gülçin Nazlı öğrencilere çeşitli hediyeler verdi. Etkinlik, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Aşık’ın, “Hz. Peygamberi Tevhid ve Vahdet” başlıklı konferansıyla sona erdi.

21


ŞEHZADE ÖMER HİLMİ EFENDİ’NİN EŞİ HATİCE FİRDEVS GÜLNEV HANIM ALTINOVALIYDI

A

bdülmecit’in oğlu, 2. Abdülhamit’in kardeşi ve Abdülaziz’in yeğeni olan 35. Osmanlı padişahı Mehmet Reşad’ın üç çocuğu vardı: Mehmed Ziyaeddin Efendi, Mahmud Necmettin Efendi ve Ömer Hilmi Efendi...

Namık Efendi’yle önce Paris’e gitti. Çocukların annesi daha önce vefat ettiği için mecbur olmamasına rağmen kayınvalidesi Ayşe Hanım da yetim torunlarına bakmak üzere kendi isteğiyle onlara katıldı. Daha sonra ailece Fransa’ya geçip Nice şehrine yerleştiler.

Ömer Hilmi Efendi’nin de iki çocuğu dünyaya geldi: 1911 doğumlu Emine Mukbile Sultan ve 1913 doğumlu Mahmud Namık Efendi... Çocukların annesi Ayvalık’ın Altınova köyündendi ve adı da Hatice Firdevs Gülnev’di.

Ömer Hilmi Efendi ölümüne yakın günlerde İskenderiye’ye gitti. Orada kendisini büyük bir yoksulluğun içinde buldu. Saray işi bir hamam tasını, rehin bıraktıktan sonra evine dönerken felç geçirdi. Bakıma muhtaç duruma düştü. 6 Nisan 1935’te, 49 yaşında Mısır’da öldü. İskenderiye’deki mezarı sonraki yıllarda istimlak edilince kalıntıları kızı Emine Mükbile Sultan tarafından toplandı, Kahire’ye nakledildi ve Hidiv Tevfik Türbesi’ne gömüldü.

Osmanlı Devleti’nin son yıllarına denk gelen bir süreçte, bir şehzadeye eşlik eden Altınovalı ‘Başhanımefendi’ Hatice Firdevs Gülnev Hanım hakkında, yeterli bilgiye sahip değiliz. Türk ve Altınovalı olduğunu biliyoruz. Baba adı Fırat, anne adı Ayşe’ydi. 1890 yılında doğmuş ve Murat Bardakçı’ya göre 1914’te, bazı kaynaklara göre ise 1919’da, Nişantaşı’nda ölmüştü. Yani 30 yıl bile yaşamamıştı. ÖMER HİLMİ EFENDİ FELÇ OLDU Hatice Firdevs Gülnev Hanım’ın eşi Şehzade Ömer Hilmi Efendi’nin yaşamı da sıkıntılı geçti. Önce, 1924 Mart’ında tüm hanedan üyeleriyle birlikte sınır dışı edildi. Çocukları Emine Mukbile Sultan ve Mahmud

Ömer Hilmi Efendi, Namık Efendi, Emine Mukbile Sultan ve Mihrengiz Kadınefendi

22

EMİNE MUKBİLE SULTAN HUZUR EVİNDE YAŞADI Emine Mükbile Sultan, babasının ölümünden dört yıl önce 1931 yılında Prens Ali Vâsıb Osmanoğlu’yla evlenmişti. Karı-koca 1937’de İskenderiye’ye taşındı. 1940 yılında tek çocukları Osman Selahaddin Osmanoğlu dünyaya geldi. Ali Vâsıb Osmanoğlu 1983 yılında, İskenderiye’de yaşama veda etti. 80 yaşındaydı. Cenazesi, yıllar sonra Mayıs 2007’de oğlunun

Hatice Firdevs Gülnev Hanım’ın kızı Emine Mükbile Sultan


Emine Mukbile Sultan yıllar sonra İstanbul’da...

girişimiyle İskenderiye’den İstanbul’a getirildi ve Sultan Reşat türbesinde toprağa verildi. (İskenderiye’deki İngiliz okulu Victoria College’da okuyan ve orada Türkçenin yanında İngilizce, Fransızca ve Arapça öğrenen Osman Selaheddin Osmanoğlu, yıllar sonra, babasının hatıralarını ‘Bir Şehzadenin Hatıratı Vatan ve Menfada Gördüklerim ve İşittiklerim’ adıyla kitaplaştırdı ve yayınladı.) Kocasının ölümünden sonra yalnız yaşayan Emine Mükbile Sultan hanedanın Türkiye’ye gelmesine dair yasak kalkınca İstanbul’a döndü. Bir süre bir huzur evinde yaşadı. 1995’te hayata gözlerini yumdu. Sultan Reşad’ın torunu ve Altınovalı Hatice Firdevs Gülnev Hanım’ın kızı Emine Mukbile Sultan, Eyüp’te, Sultan Reşad Türbesi’nde toprağa verildi. Sade cenaze törenine İngiltere’de yaşayan 1971 doğumlu torunu Ayşe Gülnev Osmanoğlu da katıldı.

ALTINOVALI BAŞHANIMEFENDİNİN, ELLERİ NASIRLI KIZI: EMİNE MUKBİLE SULTAN

“M

ünevver Ayaşlı Hanım’ın yalısında çayda idik. Gittiğimizde bizden başka bir karı-koca misafiri daha bulunuyordu. Davetli olan hanım, Sultan Mehmet Reşad’ın torunu Mukbile Sultan, bey de eşi Şehzade Vasıb Efendi’ydi.

Ali Vasıb Efendi, Emine Mukbile Sultan ve Osman Selahaddin Efendi

Mukbile Sultan da, eşi de sürgün hayatlarından tek kelime etmediler. Biz dereden-tepeden konuşurken, Münevver Hanım’ın eşi az bulunan semaveri masanın üstüne gelmişti bile. Sıra semaverin üstündeki çay demliğinden fincanlara çay boşaltmaya kalıyordu. Demliğin sapı çok sıcak olduğu için tutacak bir bez ararken, Mukbile Sultan gayet tabii ve sade bir müdahaleyle, ‘Telaşlanmayın Münevver hanım, bırakın o işi ben yapayım. Çünkü benim ellerim nasırlıdır, tutabilirim!’ diyerek demliği yakaladığı gibi, kimsenin yardımını kabul etmeyerek çayları fincanlara doldurmaya başladı. Sarayın güzel kokulu salonlarından gurbete çıkar çıkmaz nasıl hor işlerle meşgul olmuş bulunmalıydı ki bu nazik eller, bir işçi eli gibi sertleşmiş, nasırlanıp bozulmuştu. Çaylar içilirken Mukbile Sultan da eşi de yine acılı ve acıklı gurbet hatıralarından tek kelime bile etmediler. Ancak Mukbile Sultan doğum için Mısır’da hastaneye yattığında, bebeği bir başka odadayken Almanların meşhur Yıldırım Harbi Kumandanı Rommel’in yağdırdığı bombalar altında hayli tehlikeli günler geçirmiş olduklarını anlatmış ve bu harplerin insanlık için bir facia olduğunu söylemekle yetinmişti, hepsi o kadar.” (‘Ne İdik, Ne Olduk’, Samiha Ayverdi, Kubbealtı Yayınevi, Üçüncü Baskı-2011)

23


Çok sayıda esere imza atan Fuat Mensi Dileksiz sadece ressam ve heykeltraş değil, aynı zamanda gözü pek bir yurtseverdi. Hem Trablus’ta savaştı hem de Milli Mücadele’de görev aldı. Yaşamı boyunca adeta yerinde duramayan ve aralarında Ayvalık’ın da yer aldığı pek çok kentte ‘iz bırakan’ Mensi’nin, içinde ne ararsanız bulabileceğiniz çok hareketli, macera dolu, fazlasıyla renkli ve hakikaten meraka değer yaşamını sizler için araştırdık

AYVALIK’TA YAŞADIĞI YILLARDA, RESİM YAPARKEN KULLANACAĞI BOYALARI MEZARLIK YAKINLARINDAKİ TOPRAKTAN ÇIKARDI

M

evlat defterinden silerim!’ demişti. Annem ise ‘Yarabbi, besmelesiz süt emzirmedim, bu kâfir içimizde nereden çıktı?’ der ve ağlardı. Oysa, resim yapmamak benim için ölümden de beterdi. Resme ve heykeltıraşlığa olan aşk bende çocukluğumdan beri mevcuttu. Kararımı verdim... Bir sabah yabancı bandıralı bir şilebe kaçak olarak bindim... Ver elini Marsilya!”

aria Meimaridi, tümüyle gerçeklerden yola çıkarak yazdığı ‘İzmir Büyücüleri’ adlı romanında, 1880’lerin İzmir’inde, Türklerin, Yahudilerin, Ermenilerin, Rumların ve Levantenlerin zengini-yoksulu, kadını-erkeği, güzeli-çirkiniyle bir arada yaşadığını yazar. Bir başka deyişle, mahalle kültürü günlük hayattaki yerini bütün çok renkliliğiyle korumaktadır. Günün ilk ışıklarının ve sabahın ferah rüzgarının evlerin içini doldurması için pancurlar açılır; kadınlar bir yandan çocukların evin her yerine dağıttıkları eşyaları toplarken, bir yandan da söylenirler…

İşte Fuat Mensi, Sultan Abdülaziz’in hocası Ahmet Nuri Efendi’nin oğlu olarak, İzmir’de, böyle bir ortamda dünyaya geldi. Resim ve heykel çalışmalarına henüz yedi yaşındayken başladı. Dinine sıkı sıkıya bağlı bir ailenin çocuğu olmasına karşın, o dönemin İzmir’inde Fransız, İngiliz ve İtalyan’lardan oluşan kozmopolit bir ortamda büyüdü. “O sıralarda İzmir’de oturuyorduk. Tilkilik’teki Menzilhane bizimdi. (Eskiden, yollarda her 50 fersahlık uzaklıkta kurulan

24

Fuat Mensi Dileksiz

ve hayvanları değiştirmek için kullanılan ahır ve odalardan ibaret bina, han ya da konak yerlerine ‘menzilhane’ denirdi.) İzmir’de idadi ve rüştiye öğrenimimi sürdürürken, bir yandan da resim yapmaya başlamıştım. Ama resmi put, ressamı putperest diye nitelendiren cahil bir devrin çocuğuydum. Babam mutaassıp adamdı. Bir gün bana, ‘Put yapıyorsun. Bir daha resim çizdiğini görürsem

24 yaşındaki genç adam ‘Messageries Maritimes’ denizcilik kumpanyasının bir vapuruna atladı ve dediği gibi, soluğu Fransa’da aldı. Ancak Marsilya’dan önce Paris’e uğradı. Auguste Rodin’in asistanlığını da yapan heykeltraş Charles Despiau’nun yanına ‘çırak’ olarak girdi. Sonra Marsilya’ya geçti, atölye açtı, heykeller yaptı. Bunların arasında Alman asker ve siyasetçi Mareşal Hindenburg’un heykeli de vardı. Mensi daha sonra atölyesini SeIanik’e taşıdı. Orada İttihat ve Terakki’ye katıldı. Bütün Balkanlar’ı dolaştı. Bir türlü bastıramadığı ‘seyahat ve macera tutkusu’ onu Şam, Medine, Hayfa ve İskenderun’a sürükledi. Bu yolculuklarında bir yandan da Arap şeyhlerinin, Hıristiyan paşalarının


mezarlarını heykellerle süsledi. (Bazı kaynaklarda bir ara Mısır üzerinden yeniden Marsilya’ya geçtiği ve orada Alman asıllı Elisa ile evlendiği yazılıdır.) AYDIN, BERGAMA, DİKİLİ VE AYVALIK’I DOLAŞTI Fuat Mensi hakkında geniş bir araştırma yayınlayan Zahir Güvemli’den öğrendiğimize göre, Mensi 1911’de İtalyanlar Trablus’a saldırınca bu kez Derne’ye gitti. Enver Paşa’yla tanıştı ve gönüllü olarak Trablusgarp Savaşı’na katıldı. Ne var ki Ayn’ül Mansur’da yaralandı. Artık savaşması mümkün değildi. Zorunlu olarak geri hizmete alındı, ‘iaşe’ işlerini üstlendi. (O günlerde kendisine, Enver Paşa tarafından altın saplı bir tabanca hediye edildiği söylenir.) İki yıla yakın bir süre değişik kimliklerle Trablus dolaylarında dolaşan Mensi, o dönemde ilginç bir olayın da kahramanı oldu. İngiliz karakollarından 27 bin altın ve bazı kıymetli evrakı develerle kaçırarak ilgili makamlara teslim etti. Bir ara İngilizlere esir düştü. Esaretten kurtulunca Mısır ve Fransa’da yaşadı. Sonunda Türkiye’ye dönmeyi başardı. Mensi 1914’te doğum yeri İzmir’e yerleşti, yeniden heykel çalışmalarına yöneldi. Poligon’a diktiği ve Çanakkale Zaferi’ni simgeleyen heykeli 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgali sırasında tahrip edildi. İzleyen günlerde bir resim atölyesi kurdu. Karısını Malta’da esirken kaybettiği için ikinci kez evlendi. Fakat, alışkanlığını sürdürdü ve yine yerinde duramadı. İzmir başta olmak üzere Aydın, Bergama, Dikili ve Ayvalık’ı dolaşarak oralarda zaman geçirdi. Bu yörelerde ilgisini çeken pek çok yeri/şeyi tuvaline yansıttı. Bu arada ‘hiç kimseden bir şey dilemeyen’ anlamında ‘Dileksiz’ soyadını aldı.

SANAT ÖZGÜR KAFAYLA ÖZGÜR RUHUN İŞBİRLİĞİNDEN DOĞAR

F

uat Mensi 70 yaşındayken, Anadolu gazetesinden Nevzat Uca sanatçıyla ilginç bir söyleşi yaptı ve yayınladı. Fuat Mensi, “Neden daima meyve resimleri yapmakta ısrar ediyorsunuz?” diye soran Uca’yı, içini çektikten sonra şöyle yanıtlamıştı: “Israr etmiyorum ki, mecburum. İnsanlar bağnazlık nedeniyle modellik yapmazlar, kabul ediyorum. Fakat manzaralara da ne oluyor? En güzel manzaraların bulunduğu bölgeler yasak bölgeymiş. İşte

BİR SÜRE AYVALIK HALKEVİ’NDE KALDI VE ÇALIŞTI Fuat Mensi Dileksiz, İkinci Dünya Savaşı’nın sonları ve 1944 depremine denk gelen zaman diliminde Ayvalık’ta yaşadı. Resim çalışmalarını bir süre, Belediye Başkanı Muharrem Onursal’ın Ayvalık Halkevi’nde kendisine tahsis edilmesini sağladığı bölümde sürdürdü. Hem öğrenci yetiştirdi, hem de Ayvalık’ı yansıtan resimlere imza attı. Ahmet Yorulmaz’ın belirttiğine göre, bu resimlerinde bazen bir peyzaja, bazen bir binanın köşesine, bazen de Saatli Cami’nin saat ve çan kulesine yer verdi. Küçük yaşlardayken Fuat Mensi’yi bizzat görüp tanıyan Yorulmaz’ın belirttiğine göre, Mensi boyluboslu biriydi. Gözlüklüydü ve uzun sakalları vardı. Gözleri sevecen, sesi bariton fakat kadife gibi yumuşaktı. Ahmet Yorulmaz, bir keresinde Mensi’nin, belediyenin yanındaki sokağa sehpasını kurup tuvalini hazırladığına ve çizmeye başladığına tanık olmuştu. Sanatçı bu resminde

bu yüzden bana arkadaşlık eden meyveleri kucağıma alıyor, hem resmini çiziyor, hem de modelimi yiyorum. Ne mükemmel sanatkarlık değil mi?” Mensi’nin sanat ve sanatçı tanımları da ilginç: “Sanat alınıp satılması yasak olan, özgür kafayla özgür ruhun işbirliğinden doğan eser... Sanatçı ise, saray ve konak kapılarında el-etek öperek dilenmeyen, bağımsızlığını seçim pazarında açık artırmaya çıkarmayan, güzele/iyiye/doğruya ve ileriye gönül vermiş adam!”

denizi, sahili, gazhaneyi, parkı ve birinci yokuşu gerçekçi bir renk cümbüşüyle resmetmişti. O yıllarda mavi boya bulamadığı için çamaşır çiviti kullanıyordu. Dahası, suluboyasının hammaddesini doğada arayıp buluyordu. Bu amaçla Halkevi’nde resim dersi verdiği öğrencilerini (sayıları yirmi kadardı) peşine takıyor, onlara günümüz Ayvalık Mezarlığı’nın alt yanındaki araziden resim yaparken kullanacakları boyaları topraktan nasıl çıkaracaklarını öğretiyordu. Fethi Namlı’nın anlattığına göre genellikle takunyayla dolaşan Fuat Mensi Ekim 1944 depreminden sonra Kızılay’dan sağladığı iki çadırı Sezai Ömer Madra Fabrikası’nın solundaki boş alana kurdu ve bir süre orada yaşadı. En yakın dostları terzi Hasan Akıncı, Zeki Varyemez ve Hilmi Varyemez’di. Bir akşam, kendisinden hoşlanmayan iki kişi çadırlarına zarar verince ‘kalbi kırldı’ ve mutlu olduğu, resimlerini çizdiği, neredeyse bütün insanlarıyla barışık yaşadığı Ayvalık’ı ani bir

25


kararla terk etti. OĞLU, ENVER PAŞA’NIN HEDİYESİ OLDUĞU SÖYLENEN ALTIN SAPLI TABANCAYI BULMAK İÇİN MENSİ’NİN MEZARINI AÇTIRDI Fuat Mensi son yıllarını Tire’de, Derekahve’de kendi yaptığı küçücük bir evde tek başına ve oldukça zor koşullarda geçirdi. İzmir’de yaşanan bir yangın sonucu resimlerinin çoğu yok olmuştu. Heykellerinin büyük bir bölümü de aynı şekilde kayıplara karıştı. Yüzlerce karakalem, suluboya ve yağlıboya yapmış olan sanatçıdan yine de bazı eserler günümüze kalabildi. Zahir Güvemli, “Hayatı bunca fırtınalar içinde geçen ressam, nasıl vakit buldu da bu derece üstün bir gözlem gücüyle ve en ufak ayrıntıyı kaçırmadan saptayabildi?” diye sorar ve yanıtını yine kendisi verir: Fuat Mensi Dileksiz, çok küçük yaşta işe başlamıştı ve ‘dışa dönük dikkati’ çok yüksek derecedeydi. Fuat Mensi Dileksiz, 28 Mayıs 1965’te Tire’de yaşama veda etti. Öldüğü ancak birkaç gün sonra fark edildi. Cenazesinin toprağa verilmesinin hemen ardından bazı ‘talancılar’ sanatçının evine girip resimlerini çaldı. Aynı günlerde Tire’ye gelen oğlu Mensi’nin mezarını açtırdı. Babasına Enver Paşa tarafından hediye edildiği söylenen altın saplı tabancayı arıyordu. Bulamayınca, baba evini adeta yağmaladı. Evden topladığı bütün resimleri İzmir’de Yeni Asır gazetesine ilan vererek duyurduğu bir açık artırmayla sattı. Tire Belediyesi Mensi’nin oğlundan ‘vefalı’ çıktı. Belediye Mezarlığı’nın imamı Said Çallıoğlu 2010 yılında, yani ölümünden 45 yıl sonra bir raslantı sonucu Fuad Mensi’nin kayıp mezarını buldu. Mensi’nin ‘kıymetini bilen’ Tireli hayırseverler aralarında para topladı. Belediyenin de katkısıyla sanatçıya, kendisine yakışır bir mezar yaptırıldı. Mezarın çevresinde yer alan mermer kaidenin üzerine de ‘vatansever serüvenci’ Mensi’nin başarılarla dolu yaşam öyküsü yazıldı. Yararlanılan Kaynaklar: - “Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Ressam: Fuat Mensi Dileksiz”, Zahir Güvemli, Türkiyemiz dergisi, Sayı: 44, Ekim 1984 - “Ata Yadigarı Tire/Sesler-Yüzler-Sokaklar”, İbrahim Fidanoğlu-Hasan Doğan, (Yayınlanmamış kitap çalışması) - Ahmet Yorulmaz kitapları: “Ayvalık’ı Gezerken”, “Kimler Geldi Kimler Geçti Ayvalık’tan”, “Ayvalık’tan Cunda’dan” - Görüşme: Sn. Fethi Namlı

İZMİR’DEKİ ATATÜRK HEYKELİNİN KALIBINI FUAT MENSİ HAZIRLADI

Dünyaca ünlü İtalyan heykeltraş ve ressam Pietro Canonica Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de büyük çaplı mermer ve bronz heykeller yaptı. İstanbul’daki Taksim Cumhuriyet anıtının yanı sıra İzmir’deki Atatürk heykeli de onun imzasını taşıyor. Ancak İzmir’deki bu heykelde kalıbını hazırlayan Fuat Mensi’nin de emeği var. İzmir’deki Atatürk Anıtı, koyu kırmızı renkli Afyonkarahisar mermerinden bir kaide üzerinde at binmiş olarak Mustafa Kemal Paşa’yı mareşal üniformasıyla betimler. Bronz heykelde büyük önder sol eliyle atının dizginlerini tutarken sağ eliyle denizi göstermektedir. Bu Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Ordular... İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” emrini verdiği andır. Kaidenin üç cephesinde Kurtuluş Savaşı ve zafer konulu bronz kabartma bulunur. Ön yüzde, Kurtuluş Savaşı’na katılan kahraman kadın ve askerlerimiz betimlenmiştir. Ön düzlemde ay-yıldızlı bayrağı taşıyan beli hançerli kahraman bir köylü kızı İzmir yolunda ilerlerken görülür. Kaidenin sağ yan kısmında bulunan kabartma Kemalpaşa yolunda Belkahve mevkiinden ordunun İzmir’e yürüyüşünü gösterir. Dört askerin bir topu iple dağın tepesine çıkarmaya çalışmasının anlatıldığı bu sahnede, ayrıca silah yüklü bir kağnı ve uzaktan İzmir Körfezi görülür. Mustafa Kemal Paşa ise Belkahve’deki asırlık çınar ağacı altındaki çeşmeden avuçlarıyla su içerken betimlenmiştir. Kaidenin sol yanındaki kabartmada, Türk ordusunun İzmir’e girişinin halkta uyandırdığı sevinç yansıtılmıştır. Tüfeğini havaya kaldırmış bir Türk askeri ve cepheden dönen oğluna sarılmış bir ihtiyar, savaştan dönen babalarını kucaklamaya koşan çocuklar, asker oğluna kavuşmanın mutluluğuyla kollarını havaya kaldırmış başı örtülü kadın gibi ayrıntılar işlenmiştir.

26

Heykelin yapılış sürecinde Canonica, Fuat Mensi’ye, İtalya’ya gelip kendisiyle çalışmasını da önermiş, ancak zamanın İzmir Valisi Kazım Paşa (General Kâzım Dirik) izin vermemiştir. Ama Mensi yine de Triyeste’ye gitmiş ve başka heykellerin yapımında da Canonica’yla çalışmıştır.


Salim Ezer tam 100 yaşında. Yaz boyunca Cunda’da yaşıyor, kış aylarını Kemalpaşa Mahallesi’ndeki evinde geçiriyor. Hala çok dinç ve hayatın içinde... Geçmişe dönük anılarını konuşmak için buluştuk, umduğumuzdan ilginç öykülerle döndük

ATATÜRK’ÜN NAAŞINI İZMİT’E GÖTÜREN YAVUZ ZIRHLISININ ELEKTRİK TEKNİSYENİYDİM

M

idilli’nin Balçık köyünden Ayvalık’a geldiklerinde dört yaşındaymış Salim Ezer. Dört yaş öncesine ve hemen sonrasına dair çok az şey hatırlıyor. Daha doğrusu hatırlamak istemiyor. 1916 yılında dünyaya gelen ve bugün tam yüz yaşında olan Ezer, “Çocukluğum berbattı!” diyor ve ekliyor: “Annem vefat ettiğinde kaç yaşındaymışım, bilmiyorum. Köyde tifüs salgını çıkmış. Bir hafta arayla annem ve teyzem tifüsten ölmüşler. Bir sarı ineğimiz varmış. Babam beni süt emeyim diye ineğin altına tutarmış!” Eşi Şerife’nin vefatının ardından baba Hüseyin Ezer, Balçık’ta duramamış. İstanbul’da yaşamaya başlamış. Köyde kalan küçük Salim’e anneannesi, teyzeleri, halaları, amcaları bakmışlar: “Çok büyük bir aileydik. Ayvalık’a da hep birlikte geldik zaten. Bizi orada İstanbul’dan Ayvalık’a geçen babam karşıladı. Bir halam vardı. Beni çok severdi. O bana, ‘Bak Salim, bak... Baba!’ diyerek kıyıda bizi bekleyen babamı gösterip duruyordu. Bense boş boş bakıyordum. Baba nedir, bilmiyordum ki! Neyse, babam aldı bizim sülaleyi, Yunanlıların kaçarken bıraktıkları evlere götürdü. Evlerin hepsinin kapıları açıktı. Kapıyı açan bu evlere girip oturuyordu o zaman. Babam herkesi beğendiği üç eve yerleştirdi. Fevzi Paşa’daydı evler. ‘Balçık Mahallesi’ diyorduk oraya. Daha sonra Midilli’deki malları karşılığı babama ‘Despot’un Evi’nden (eski Yetiştirme Yurdu) Cunda Otel’ine kadar uzanan arazi verildi. Bu arazi de diğerleri gibi Rumlardan kalan üzüm bağlarıyla doluydu. Hala asmaların kökleri durur.” Belli ki, Salim Ezer o günleri bütün canlılığıyla anımsıyor: “Babam Cunda’da bir ev almış ve oraya yerleşmişti. Ben yine anneannemlerle kalıyordum. Yedi yaşına kadar hala yanı, amca yanı, teyze yanı; berduşlar gibi dolanıp durdum. Anneannem ölünce babamla

Gülbeniz Şentay

Salim Ezer

yaşamaya başladım. Bütün gün onun peşindeydim. Nereye giderse beni de götürürdü. Bekar adamdı. Babam kahveye, ben kahveye… Babam eve, ben eve… Babam yatmaya, ben yatmaya… Yemekleri o pişirirdi. Güzel de yapardı. Zaten elinden her iş gelirdi babamın. Arkadaşlarıyla balığa gider, balık tutar, sonra gelir çilingir sofrasını kurarlardı. Evin bir düzeni yoktu ve ben hissetmiyordum ama hayat kolay değildi. Ne elektrik ne su vardı. Su kuyulardan çekilirdi. Aslında Cunda’daki bütün evlerde sarnıçlar bulunuyordu. Oluklardan akan su sarnıçlarda birikiyordu. Ancak biz yeni sahiplerince tuvalete, oturma odasına dönüştürüldüler. Yani geldik ve her şeyi bozduk. Ne kuyu bıraktık, ne sarnıç!” DESPOTUN EVİ’NDE FISKİYELİ BİR HAVUZ VARDI Salim Ezer’in babası Ayvalık’ta da zeytincilik yapmış, bağla-bahçeyle uğraşmış: “Yanında üç bahçıvan çalışırdı. Kuyudan su basan kocaman bir motoru vardı. Üzüm dışında patlıcan, domates, biber, aklınıza ne gelirse yetiştirirdi. Topaldı, kamburdu ama elinden hiçbir şey kurtulmazdı. Bu arada ilkokula Despotun Evi’nde başladım. Okul çok güzeldi. Mesire alanıydı. Fıskiyeli bir havuzu vardı. Su alttan gelirdi fıskiyeye. Çalgıcılara ayrılan yer basamak basamaktı. Dut ağacının altında ise gazino

27


başımı taşlara vurdum ama nafile!” ATAMIZIN NAAŞINI ANKARA’YA GÖTÜRÜLMEK ÜZERE İZMİT’TE TESLİM ETTİK

İki samimi dost: Salim Ezer ve Ali Onay

bulunuyordu. Arkadaşlarımın neredeyse hepsi Giritliydi. Çoğunlukla Resmo, Hanya ve Kandiye’den gelmişlerdi. Girit’ten gelenler hiç Türkçe bilmezlerdi. Kolay kolay da öğrenemediler zaten. Rumca konuşanlar cezalandırıldıkları için ortalıkta pek görünmez, bu yüzden kahvelere de inmezlerdi. Giritçeyi ilkokuldaki arkadaşlarımdan öğrendim. En sevdiğim arkadaşım geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Ali Onay’dı. Birlikte büyüdük. Arkadaşlığımız onun vefatına dek sürdü. Evimiz onların evinin biraz yukarısındaydı. Kapılarının önünden geçerken, ‘Okula birlikte gidelim’ diye Ali’ye seslenirdim. Annesi bırakır mı? Hemen kapıya çıkar, beni içeri alır, kahvaltı sofrasına oturturdu. Okul kıyafetim lekelenmesin diye, boynuma benim için özel olarak yaptığı önlüğü bağlardı. Düşünebiliyor musunuz, benim için özel olarak dikmişti. Her dakika üstümübaşımı temizleyecek annem olmadığını bilirdi. Öyle bir kadındı o!”

Sıra askerlik günlerine geldiğinde Salim Ezer anlattıklarıyla bizi şaşırtıyor, hatta heyecanlandırıyor: “Alman Harbi çıkınca dört yıl sürdü askerliğim. Bahriyeliydim. Beni elektrik teknisyeni olarak Yavuz zırhlısına vermişlerdi. Atatürk’ün naaşını İzmit’e götürmekle görevlendirilen Yavuz, büyük bir gemi olduğu için limana yanaşamıyordu. O gün, top arabasından alınan naaş, Zafer torpidosuyla Gülhane rıhtımından Yavuz’a getirildi. Bütün İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan gemileri Ata’mızı sonsuzluğa uğurlamak için oradaydılar. Motorlarını çalıştırmış, hareket etmemizi bekliyorlardı. Nihayet Amiral Şükrü Okan hareket emrini verdi. Fakat gemi bir türlü demir alıp hareket edemedi. Komutanlar ırgatın başına toplandılar. Çalışmıyordu. Tam demir kesilecekken bir baş çavuş geldi. Bir-iki sağ yaptı, sonra sol yaptı, iki tıngırdattı ve ‘gar, gar, gar,’ aldılar demiri. Yabancı gemiler müstahkem yere kadar bize eşlik etti. Sarsıla sarsıla kırk sekiz mil yol yaptık. Çok eskiydi gemi. İzmit’te Ankara’ya götürülmek üzere Ata’mızın naaşını teslim ettik. Evet, bu sayede büyük bir dünya liderinin, vatanımızın kurtarıcısının sonsuzluğa uğurlanmasına tanıklık ettim. Sonra Yavuz’u jilet yaptılar biliyorsun, hala içim acır!” Sözün burasında biraz soluklanıyor Salim Ezer...

ÜVEY ANNEMLE ARAMDA DÖRT YAŞ FARK VARDI Salim Ezer, hala gücü-kuvveti yerinde, boylu-boslu bir adam. Konuşurken ses tonu da en az yüz hatları kadar sert. Otoriter bir yapısı var. Ancak ‘önlük’ anısını anlatırken duygulanıyor, adeta küçük bir çocuğa dönüşüveriyor, yüzündeki o sert ifade paramparça oluyor. Yerini; anne şefkatine gereksindiği zamanlarda, kalbindeki boşluğu bir nebze olsun dolduran Ali Onay’ın annesine duyduğu minneti yansıtan sıcacık bir gülümseme alıyor... “Gel gör ki, ilkokuldan mezun olmayı başaramadım. Üç arkadaş, bitirme sınavlarını veremedik. Okul idaresi sadece bizim için bir sınıf açamayacaklarını söyledi ve bizi İstiklal İlkokulu’na gönderdiler. O vakit orası Kız Muallim Mektebi’ydi. Yapamadım ve okulu bıraktım. Babam çok kızmıştı çünkü eğitim almamı istiyordu. O günlerde Giritli bir kızla evlenmişti. Evlendiği kızla yani üvey annemle aramda dört yaş fark vardı. Ben on ikisindeydim, o on altı… Daha çocuk sayılırdı ama bana iyi baktı. Babama da beş evlat verdi. Okumadığıma göre bir meslek sahibi olmam gerekiyordu. Berberlerin hiç tatili yoktu. Demircilerin üstü-başı kir içinde kalıyordu. Bari marangoz olayım, dedim. Babam beni Giritli bir ustanın yanına verdi. Adı Mustafa’ydı. Galiba on üç-on dört yaşlarındaydım. O ustadan bu ustaya kaça kaça işi öğrendim. Derken askerlik gelip çattı. O dönem bedelli askerlik vardı. Babam, ‘Bedeli ödeyelim, askere gitme!’ dedi. Fakat ben, ‘Gideceğim!’ diye tutturdum. Sonradan

28

Bahriye askeri Salim Ezer


Sonra kaldığı yerden devam ediyor: “Neyse… Terhis oldum. Ayvalık’a gelir-gelmez, savaş nedeniyle ‘ihtiyat’a çağrıldım. Kırk kişiydik. Askerlik Şubesi’ne gidip, daha yeni terhis olduğumuzu, askere gitmek istemediğimizi söyledik. Üç asker kaçmayalım diye bizi yemekhaneye kilitlediler. Ertesi sabah İstanbul’a giden gemiyle de Gölcük’e yolladılar. Ardından Çanakkale’ye, Nara Burnu’na gittik. Bir gece yerden gelen müthiş bir uğultuyla sallandık. Deprem olmuştu. Ayvalık’tan gelen haberler kötüydü. ‘Cunda battı!’ deniyordu. Top Bayırı’ndaki Ayvalıklılarla birlikte binbaşıya gidip izin istedik. Binbaşı, ‘Benim böyle bir yetkim yok. Ama sizi de görmemiş olayım. Haydi, şimdi nereye gidecekseniz gidin!’ dedi. Doğruca iskeleye koştuk, ilk gemiye bindik. Ayvalık’a vardığımızda hepimiz evimizin olduğu yöne baktık. Ben de Cunda’ya baktım. ‘Oh! Çok şükür, Cunda batmamış!’ diye mırıldandığımı hatırlıyorum. Şimdiki Ada Restoran’ın olduğu yerde ahırımız, depomuz, mandıramız vardı. Babamla birlikte peynircilik de yapıyorduk. Onun ‘Ada Kelle’si meşhurdu. Peyniri tuzla ova ova tuzunu çektirir, ardından sepete alırdı. Sonra kehribar gibi sararan peynir güzelce yıkanır, satışa sunulurdu. Deprem sonrası, aile efradını işte o mandıranın önündeki kayığın içinde yatarlarken buldum. Sabahtı. Korkudan kimse evine giremiyordu. Komutanın bizi birliğe çağıracağı günü beklerken; testereyi/keseri elime alıp bahçeye bir baraka yaptım. Konu-komşu isteyince, birkaç tane de onlara yaptım. Para kazanıyordum bu işten. Derken savaş mı bitti, ne oldu, hatırlamıyorum, teskerem geldi.”

Köşeme çekileli yıllar oldu ama sanırım çocuklarıma, torunlarıma güzel bir gelecek kurmayı başardım.” Midilli’ye gidip gitmediğini merak ediyoruz: “Gittim... Midilli’de bir kahvede otururken, Cunda’dan geldiğimizi öğrenen insanlar etrafımızı sardılar. ‘Biz de Cundalıyız, patiriot, patiriot!’ (hemşeri) diye bağırıyorlardı. Kimi evine, kimi tarlasına ne olduğunu merak ediyordu. Ben de anlatıyordum. Bir ara dedim ki, ‘Söyleyin bakalım, paralar nerede saklı? Gidelim, çıkaralım!’ Gülüştük. Sonra köyümüze, Balçık’a gittik. Babamın tanıdığı bir Yunanlı vardı, onu bulduk. O beni annemin mezarına götürdü. Babam annemle teyzemi zeytinliğinin Türk mezarlığına olan sınırına defnetmişti. Yunanlılar mezarlığı yıkmışlardı ancak annemle teyzemin mezarları zeytinliğin dibinde öylece kalmıştı. Gidip göreceğim varmış demek ki, Allah’ın işi işte!”

YOLCULUK BOYUNCA YAVUZ’DA BANDO MARŞLAR ÇALDI, ASKER SELAM DURDU

“BİZ DE CUNDALIYIZ, PATİRİOT, PATİRİOT!” Askerlik sonrası hayatını sorduğumuzda yine ilginç şeyler dinliyoruz Salim Ezer’den: “Normal hayata geçtiğimde mobilyacılığa devam ettim. Ancak emeği çok, getirisi azdı mobilyacılığın. Bunun üzerine doğramacılığa döndüm. Bir de kereste dükkanı açtım. Babam ölünce, bahçemiz kardeşler arasında paylaşıldı. Bu kez, payıma düşen arazinin üzerinde Cunda’nın ilk pansiyonunu açmaya karar verdim. O zamanlar Cunda motorları yoktu. İnşaat malzemeleri de salla taşınırdı. Basit bir makine edinmiştik. Onunla kendi briketimizi kendimiz imal ediyorduk. Duvarlar hep briketti. Orta bölmelere beton dökmüştüm. Millet ne yaptığımı soruyordu. Tavukçu geliyor, ‘Kümes yapıyorum!’ diyorum; kasap geliyor, ‘İnek damı’ olduğunu söylüyorum. Odalara kaçar inek sığacağını konuşuyoruz. Uzun lafın kısası, böyle böyle pansiyonu bitirdik. Ayvalık’ta konaklayanlar kaldıkları yeri bırakıp bırakıp bize gelmeye başladılar. Yatak ücreti beş liraydı. Hiçbir lüksü yoktu. Kahvaltı da vermiyorduk. Sonraki yıllarda on yataklı Deniz Pansiyon oğlum Güven’in çabasıyla büyüdü ve her türlü konfora sahip bir otele dönüştü.” Salim Ezer ilerleyen yıllarda Cunda Plajı’nın işletmesini de almış: “Ancak çok da gönlümden geçen bir iş değildi bu çünkü yukarıda çardağım vardı ve plaja gelenler eşim Cazibe’nin yemeklerini yemeden gitmezlerdi. Fakat o zamanlar Taş ailesinin işlettiği plajdan geceleri yükselen gürültü pansiyonda kalan müşterileri bir hayli rahatsız ediyordu. Yani plaja talip olmamızın asıl nedeni gürültünün önünü alabilmekti. Buna rağmen keyifliydi. Hafta sonları insanlar aileleriyle gelir, denize girer, gerçek papalina yerlerdi. Zaman su gibi akıp gitti.

19 Kasım 1938... Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, Ankara’ya götürülmek üzere deniz yoluyla İstanbul’dan İzmit’e taşınacaktı. Naaş, 12 generalin omuzunda Dolmabahçe Sarayı’nın dış kapısından çıkarılarak Sarayburnu’na ulaştırıldı. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına nakledildi. O sırada Salim Ezer de Yavuz zırhlısındaydı ve büyük bir heyecan yaşadı. Denizden yapılan cenaze töreninde donanma sancak gemisi Yavuz, Hamidiye kruvazörü, Zafer ve Tınaztepe muhripleri, Dumlupınar, Gür denizaltı gemileri, Doğan ve Martı hücumbotları yer aldı. Türk donanma gemilerinin yanı sıra Alman, İngiliz, Fransız, Sovyet Rus, Romen ve Yunan savaş gemileri de Yavuz’a eşlik etti. İstanbul-İzmit arasındaki yolculuk boyunca bando marşlar çaldı, asker selam durdu. İzmit’e gelindiğinde Atatürk’ün naaşı Ankara’ya gönderilmek üzere trene aktarıldı.

29


İktisadi Vizyon UĞUR DÜNDAR

Ayvalık Belediye Başkan Yardımcısı

Ö

Dövizdeki fırsat...

zellikle dolardaki düşüş son günlerin gündemini işgal ediyor. Başka bir deyişle Türk lirasının değer kazanması doğru yorumlanmaya çalışılıyor.

Bu yazının kaleme alındığı 2 Mayıs 2016 tarihinden 3-4 gün önce Uluslararası Derecelendirme Kuruluşu Fitch bir rapor yayınladı. Analize göre Türkiye, gelişmekte olan ülkeler arasından seçilen sekiz ekonomi içerisinde özel sektörün döviz borcu sıralamasında ilk sırada. Döviz borcunun Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYİH) oranına göre yapılan sıralama, özel sektörün dövizdeki açık pozisyonunu (döviz cinsinden alacaklar ile döviz borçları arasındaki negatif fark) dengelemesi gerektiğini gösteriyor. Dolar’da devam etmesi şüpheli görülen süreçte özel sektörün döviz almasında ve borç geri ödemesinde yarar var. Bireysel yatırımcı da önümüzdeki bir iki aylık süreçte döviz alımına geçebilir. Türkiye ekonomisini geliştiren diğer bir faktör de ihracat olmalı. Ekonomi Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’nin cari işlemler dengesi 2015 yılında sadece jeopolitik sorunlar nedeniyle 6 Milyar dolar negatif etki ile karşı karşıya kalmış. Rusya ve Irak kaynaklı sorunların maliyeti 4,7 Milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Bu rakamların bir kısmı artık sona ermiş görünen petrol fiyatlarındaki düşüş trendinden de kaynaklanıyor olabilir. Petrol ihraç eden ülkelerin geliri azaldığında Türkiye’nin bu ülkelere yaptığı ihracat da erozyona uğruyor. Siyasi anlaşmazlıklar ve terörün turizme olan maliyetleri de istatistiklere yansımaya başladı. Döviz girişini azaltacak bu faktörler alt alta yazıldığında kurlarla ilgili bu dönemi fırsata çevirmek şart.

Enflasyon ve büyüme... Dünya Bankası Türkiye ekonomisinin 2016 yılı ile ilgili büyüme tahmini %3,5, uluslararası derecelendirme kuruluşu Moody’s ise %3,4 olarak açıkladı. %4 etrafında dolaşan rakamlara alışmış olsak da ihtiyaçlarımız ve potansiyelimiz itibariyle büyüme oranlarını %4,5 civarına çekmemiz gerekiyor. Dolar’daki değer kaybı girdi maliyetlerini azaltacağı için ihracatta yeni bir fırsat penceresi açılabilir. Petrol fiyatlarındaki düşüş trendi sona ermiş göründüğüne göre turizm geliri de bu gelişmeden olumlu etkilenecektir. Büyümek için dış kaynak ihtiyacı duyan ekonomide hizmet sektörüne gerekli teşviklerin verilmesi gündemde daha çok yer tutabilir. Euro/Dolar paritesi ihracata ve büyümeye katkı yönünde gelişiyor. Büyüme oranı bu yılki gibi potansiyelinin gerisinde kaldığında fiyat yapısını kontrol etmek kolaylaşacaktır. Yıl sonu enflasyon tahminini aşağıya doğru revize etmekte, %8’e çekmekte yarar var. Merkez Bankası’nın yeni Başkanı Murat Çetinkaya piyasalardaki atmosferi enflasyon ve faiz beklentisini düşürmek için değerlendirecektir. Yaz aylarının sonuna kadar devam etmesi muhtemel sürecin pozitif etkilerini çoğaltmak için öncelikli olan tedbirler, beklentileri iyileştirmek ve dövizdeki açık pozisyonu kapatmak olarak özetlenebilir.

30

Çamoba Mahallesi Muhtarı

MEHMET AYGÖREN ÇAMOBA YAŞANILASI BİR YER ÇÜNKÜ BURADA MUTLU OLMAK İÇİN HER ŞEY VAR

S

ayın Mehmet Aygören, söyleşimize diğer muhtarlarımız gibi sizi de kısaca tanıyarak başlayalım istiyorum.

-Elbette... 1959 yılında Çamoba Mahallesi’nde dünyaya geldim. Evliyim, iki çocuk babasıyım. Ayvalık merkezde dolmuş şoförlüğü yapıyordum. Emekli olduktan sonra hem köyüme hizmet etmeyi, hem de çalışmayı sevdiğim için 2014 Yerel Seçimleri’nde muhtarlığa adaylığımı koydum. Allah’ın izniyle kazandım ancak yeni yasa yetkilerimizi çok kısıtladığı, paramız olmadığı için gönlümden geçen hizmetleri gerçekleştiremiyorum. İhtiyaçlarımızı Büyükşehir’e söylüyor, onlardan istiyoruz. Bize mahallenizi tanıtır mısınız? -Çamoba dört tarafı ormanla kaplı büyük bir köy... Sahip olduğu arazi açısından Ayvalık’ın en büyük köyüdür, diyebilirim. Yemyeşildir. Çamlıktır. Özellikle çam fıstığı… Köyümün elli bin fıstık ağacı var. Dediğim gibi adına yaraşır bir şekilde, yemyeşil bir köy Çamoba… Havasıyla, suyuyla, yeşiliyle, ormanıyla dört dörtlük bir köy. Eski bir yerleşim değil mi? -Doğru... Çamoba çok eski bir yerleşim alanı. Üç yüz, dört yüz, belki de beş yüz yıllık bir mazisi olduğu söyleniyor. Bizler Yörük’üz. Çocukluğumda annelerimizin, anneannelerimizin tezgahlarda Yörük motiflerini ilmek ilmek dokudukları tezgahları vardı. Şimdilerde bu kültürü köyümüzde sürdüren ne yazık ki kalmadı. Herkes hazıra kaçıyor artık. Çok üzücü... Kök boyayla yapılan, kendine has renkleriyle çok güzel halılardır gerçekten. Peki Sayın Aygören, hangi mahallelerle komşu olduğunuzu öğrenebilir miyiz? -Tıfıllar, Akçapınar, Karaayıt, Hacıveliler ve Yeniköy’le komşuyuz. Çamoba’da kaç hane var, nüfus ne kadar?


Mehmet Aygören

-Yaklaşık beş yüz hane var. Nüfus da yedi yüz elli-sekiz yüz civarında. Çamoba’nın okur-yazar oranı çok yüksektir ve halkı diğer köylere oranla daha kültürlüdür. Kızerkek bütün çocuklar okutulur. Çocuklarımızın dördüncü sınıfa kadar eğitim alabildikleri bir ilkokulumuz var. Sonrasında Akçapınar’daki ortaokula gidiyorlar. Lise ya da meslek okulları içinse Ayvalık’a geliyorlar. Yani pek çok çocuğumuz liselerde, polis okullarında ya da askeri eğitim kurumlarında öğrenim görüyor. Okul dışında başka bir tesis ya da kurum bulunuyor mu Çamoba’da? -Sağlık ocağımız mevcut. Orada haftanın beş günü bir hemşire görev yapıyor. Haftanın iki günü de aile hekimi geliyor ve halkı muayene ediyor. Çamoba olarak bir spor kompleksine sahibiz. Bu yıl Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı voleybol ve basketbol sahamızda çocuklarımız sporla uğraşabiliyorlar. Ayrıca 1990 yılında kurduğumuz Çamoba Spor faaliyetlerini sürdürüyor. İyi bir takımız. Yetenekli oyuncularımız var. Örneğin benim oğlum buradan yetişti. Şimdi Barbaros-Sefa Spor Kulübü’nde oynuyor. YENİ YAPILARLA KÖY ÇOK BÜYÜDÜ VE BU YAPILARIN KANALİZASYON BAĞLANTILARI YOK Mahallenizde yaşayanların geçim kaynakları neler? -Zeytin ve bamya temel geçim

kaynağımız. Çamoba’da herkes bamyasını karı-koca üretir. Zeytinini karı-koca toplar. Hep birlikte çalışılır yani. Hatta kadınlarımız zaman zaman bizlerden çok çalışırlar. Hayvancılıkla uğraşanlarımız da var. Genelde küçükbaş hayvan besiciliği yapılıyor. Biraz da Çamoba’nın sosyal yaşamından söz eder misiniz? Boş zamanlarında sakinler ne yapıyorlar? -Vallahi çalıştıkları için fazla boş zamanları kalmıyor. Ama özellikle kış aylarında, erkekler kahvelerde zaman geçiriyorlar. Kadınlar evlerde toplaşıp el işi yapıyorlar. Sosyal hayatımız böyle. Sayın Aygören, mahallenin ihtiyaç ve sorunları için neler söylersiniz? -Sorunlarımız var ve maalesef olduğu gibi duruyor. Büyükşehir sadece beş bin metre taş döşediyse de ara sokaklarda sıkıntı devam ediyor. Susuzluk çekmiyoruz. Ancak bir patlak olduğunda bütün depoyu boşaltmak zorunda kalıyoruz. Vanalarda kaçak var. “Gelip yapacağız!” dediler. Bir yıl oldu. Hala bekliyoruz. Kanalizasyonla ilgili sorun yaşıyoruz. Gömeç’te, Sarımsaklı’da bile yokken biz kanalizasyon sistemimizi kurmuştuk. Dediğim gibi Çamoba varlıklı bir köydür. Ne var ki yeni yapılarla köy çok büyüdü ve bu yapıların kanalizasyon bağlantıları yok. İki kilometre kadar bir hatta ihtiyaç var. Kendi bütçemiz olmadığı için her şey istemeyle… İstemek de bir yere kadar. Ben sorunlarımızı

Rahmi Başkana da iletiyorum zaten. Aynı siyasal görüşü paylaşmamamıza karşın kendisini çok seviyorum. İyi bir insan, iyi bir arkadaş. Sözüne güveniyorum. Kendi yetkisi dahilindeki konular için direktif verdiğini de biliyorum. Ancak işin takibi sanırım yeterince hızlı yapılamıyor. Görevli kişilerin işin takibini sıkı tutmalarını bekliyorum. BELEDİYEMİZİN 'EVDE BAKIM' HİZMETLERİNDEN FAYDALANIYORUZ Zengin bir mahalleyiz diyorsunuz; yine de maddi-manevi sosyal desteğe ihtiyacı olan sakinleriniz var mı, sormak istiyorum. -Vallahi var da, yok! Çünkü Sosyal Hizmetler Kurumu, FakirFukara Fonu ve Kaymakamlığımız kendilerine gereken yardımda bulunuyorlar. Mağdur edilmiyorlar. Sağlık ve kişisel bakım içinse belediyemizin ‘Evde Bakım’ hizmetlerinden faydalanıyoruz. Sayın Mehmet Aygören, son olarak sizin mahalle sakinlerinden beklentinizi öğrenebilir miyiz? -Mahallelimden bu güzel köyü temiz tutmalarını bekliyorum. Bu konuda bilinçli olduklarını da düşünüyorum. Zaten köyümüzün görüntüsünü bozacak bir davranışta da bulunmuyorlar. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Çamoba yaşanılası bir yer. Burada mutlu olmak için her şey var. Ben de herkes mutlu olsun istiyorum.

31


Akademik Bakış

Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ aygokdeniz@yahoo.com

Küçük ve orta ölçekli işletmelere sağlanan finans ve hibe destekleri

Ö

zellikle son yıllarda bazı bakanlıklar, özel kuruluşlar, bankalar ve Avrupa Birliği kurumları öncelikli sektörlere ve ağırlıklı küçük ve orta ölçekli işletmelere proje bazında önemli finansal destekler ve hibe yardımlarında bulunuyor. Turizm sektörünün 2016 yılında hepimizin bildiği olumsuz gelişmelerden ciddi derecede etkilenmesi sonucunda bu teşvik ve hibelerden faydalanma arayışı had safhaya ulaştı. Küçük ve orta ölçekli turizm işletmelerinin yoğun olduğu Ayvalık ve Körfez bölgesinde bu teşviklerin neler olduğunu, hangi kuruluşların verdiğini ve şartlarını anlatmak istiyorum. Umarım burada ifade ettiğim teşvik ve yönlendirmeler bu anlamda finansal destek arayan küçük ve orta ölçekli turizm işletmelerimize fayda sağlar. Örneğin; TÜBİTAK, Kalkınma Ajansları, Halk Bankası, Ekonomi Bakanlığı aracılığıyla 30 bin liradan 2 milyon liraya kadar devlet desteğinden, sıfır faiz imkanından yararlanabilir, yeni yatırım yapabilir ya da mevcut işinizi büyütebilirsiniz. Şimdi bu kuruluşları ve teşvikleri sırasıyla bilginize sunuyorum. KOSGEB: Yeni başlattığı KOBİ Gelişim Destek Programı (KOBİGEL) ile yatırımcılara 300 bin TL’ye yakın destek veriyor. KOSGEB’in veri tabanına kayıtlı işletmelerin sadece bir başvuru ile faydalanabilecekleri Genel Destek Programı revize edilerek destek üst limiti 270 bin liradan 470 bin liraya çıkarıldı. Ayrıca, KOSGEB’in Genel Destek Programı kapsamında bulunan Belgelendirme Desteği uygulamasıyla girişimcilerin TSE’den alınacak belgelerin akreditasyon şartı ve bölge farkı aranmaksızın yüzde 100 oranında desteklenmesinin önü açıldı. Sınai Mülkiyet Hakları Desteği kapsamında da Türk Patent Enstitüsü’nden alınacak belgeler için, bölge farkı aranmaksızın, yüzde 100 desteklenme kararı alındı. KOSGEB’in Ar-Ge, inovasyon ve endüstriyel uygulama, girişimcilik, iş birliği-güç birliği ve KOBİ Gelişim Destek Programları kapsamında geri ödemeli destek almaya hak kazanan KOBİ’lerin Banka Teminat Mektubu veya Kefalet Mektubu giderlerinin de KOSGEB tarafından karşılanması kararlaştırıldı. TÜBİTAK: Yatırımcıların, teknoloji ve yenilik odaklı iş fikirlerini destekliyor. Bu çerçevede ‘tekno girişim sermaye desteği’ veren TÜBİTAK, destek dönemlerini kendisi açıklıyor. Değerlendirme sonucunda desteklenmesi uygun bulunan iş planları için girişimciden tanımlı bir zaman aralığı içinde kuruluş tanımına uygun şirket kurması isteniyor. TÜBİTAK ile kuruluş arasında sözleşme imzalanmasından sonra kuruluşa teminat alınmaksızın hibe olarak proje desteği ve sermaye desteği sağlanıyor. KALKINMA AJANSLARI: Toplam 26 bölgede kurulan Kalkınma Ajansları, doğrudan finansman desteği, faiz desteği

32

ve faizsiz kredi desteği sunuyor. Her bölgedeki ajansın o bölgeye ait destekleri var ve ajanslar, belli dönemlerde teklif çağrıları yaparak, bölgedeki projelere destek sağlıyor. Destek tutarı, yatırımın proje toplam uygun maliyetlerinin yüzde 50’sini aşmaması gerekiyor. Örneğin; KOBİ programı çerçevesinde Ajans 300 bin TL destek verirken, hayvancılık yatırımı için bu destek tutarı 200 bin lirayı buluyor. Son olarak; Afyonkarahisar, Kütahya, Manisa ve Uşak bölgesi için Yenilikçi KOBİ Mali Destek Programı ve Dicle Kalkınma Ajansı ile Bursa Eskiş ehir Bilecik Kalkınma Ajansı 2016 Mali Destek Programını açıkladı. Güney Marmara  Kalkınma Ajansı (GMKA); 2015 yılı için işletmelere verilen destek kapsamında proje bütçesinde belirtilen harcamalara KDV hariç maliyetlerinin yüzde 50’si oranında hibe sağladı. GMKA; 2016 yılı hibe ve destek programını ve başlıklarını önümüzdeki aylarda açıklayacak. KIRSAL KALKINMA DESTEKLERİ (IPARD): Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu; tarım, hayvancılık, enerji, üretim gibi alanlara özel destek imkanı sunuyor ve proje kapsamında harcamanın yüzde 70’ine kadar geri ödemesiz destek veriyor. Kısa adı IPARD olan program çerçevesinde, Avrupa Birliği ile işbirliği içinde destekler sürdürülüyor. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu; 2016 yılı için süt-et-yumurta üretim işletmeleri, su ürünleri yetiştiriciliği, yenilenebilir enerji yatırımları ve kırsal turizm başlıklarında yapılacak projelere finansal destek sağlıyor. İlgili kuruluş; girişimcilere 500 bin TL ile 2 milyon 500 bin TL arasında geri ödemesiz destek veriyor. Girişimciler, her ilde bulunan TKKD’nin İl Koordinatörlüklerine projeleriyle başvurarak finansal destek alabiliyor. DEVLET YATIRIM TEŞVİK DESTEKLERİ: Devlet Yatırım T eşvik Destekleri;  Ekonomi Bakanlığı tarafından yürütülüyor. Yatırım Teşvik Programı çerçevesinde tüm kişi ve kurumlar bu bakanlığa başvuru yapabiliyor. Yatırımcıların, Ekonomi Bakanlığı Teşvik Uygulama ve Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü’ne başvurması gerekiyor. Destekten yararlanmak için de Bakanlıktan Yatırım Teşvik Belgesi alınması gerekiyor. Destekler bölgelere ve illere göre değişiklik gösterebiliyor. TOKİ KREDİLERİ: Özel hukuka tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan korunması gerekli tescilli taşınmaz kültür varlıklarının; bakımı, onarımı ve restorasyonu için Toplu Konut İdaresi tarafından kredi veriliyor. TOKİ tarafından kullandırılacak kredinin miktarı, projenin keşif bedelinin en fazla %70’i oranında olup, 2016 yılı için bu miktar maksimum 150.000 TL olarak belirlendi. Her yıl kullandırılacak kredi üst limiti, finansman imkanları dikkate alınarak TOKİ tarafından yeniden belirleniyor. Taşınmaz kültür varlığı için verilecek kredi miktarının %15’i banka tarafından gerekli teminatlar alındıktan


Rengarenk giysileri ve dansları çok beğenildi sonra avans olarak ödeniyor. Bütçede kaynak bulunmadığı takdirde kredi talepleri incelemeye alınmıyor. Kullandırılan kredinin faizi yıllık %4, vadesi ise 10 yıl. Geri ödemeler aylık sabit taksitler halinde yapılıyor. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI (RESTORASYON DAİRESİ BAŞKANLIĞI): Özel hukuka tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilen taşınmazların projelerinin elde edilmesi ve onarımlarının yapılabilmesi amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca maddi ve teknik destek sağlanıyor. Bakanlıkça yardım sağlanabilmesi için taşınmazın, “korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı” olarak tescilli ve mülkiyetinin özel hukuka tabi gerçek ve tüzel kişilere ait olması gerekiyor. Korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli taşınmazın mülkiyet sahibi ya da hissedarlarından biri tarafından taşınmazın bulunduğu ilin Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne yazıyla başvurmak yeterli.

HİNDİSTAN’DAN GELDİLER, BELEDİYEYİ ZİYARET ETTİLER

K

aymakamlık ve Belediyenin destekleriyle Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından düzenlenen 3. Uluslararası Halk Oyunları Şenliği’ne katılan 18 halk oyunları topluluğundan Hindistan ekibi Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ziyaret etti. Kızlardan oluşan ve adeta bir renk cümbüşünü andıran giysileriyle dikkat çeken konuklar Rahmi Gençer’e kendi ülkelerini simgeleyen hediyeler sundu. Gençer ziyaretleri için konuklarına teşekkür etti ve Ayvalık’la ilgili bilgi verdi. Buluşma hep birlikte hatıra fotoğraflarının çekilmesiyle noktalandı.

ERASMUS+: Erasmus+ KA3 Politika Reformu için Destek: Yenilikçi Politika Girişimleri-Eğitim, Öğretim ve Gençlik Politikalarıyla Sosyal Uyumun Desteklenmesi konulu teklif çağrısı yayınladı. Özellikle Suriyeli göçmenlerin eğitimi ve sosyal uyumu konusunda faaliyet gösteren kuruluşların (kamu veya özel) başvurusu bekleniyor. Son başvuru tarihi: 30/5/2016. İÇİŞLERİ BAKANLIĞI DERNEKLER DAİRESİ BAŞKANLIĞI: İçişleri Bakanlığı’nın 2010 yılında başlattığı “Sivil Toplum Kuruluşları İçin Proje Yardımları” Programı 2016 yılı proje teklif çağrısına çıkıldı. Dernekler Dairesi Başkanlığı, program kapsamında STK’ların kapasitelerinin geliştirilmesi, kamu ile olan ilişkilerinin arttırılması ve karar alma mekanizmalarına aktif katılım sağlanması gibi amaçlarla projeleri destekliyor. Son başvuru tarihi: 29/4/2016. İŞKUR: İŞKUR, Engellilere Yönelik Hibe Desteği açtı. Verilecek desteğin amacı, engelli ve eski hükümlülerin kendi işlerini kurmasına ve engellilerin mesleki eğitim alarak istihdam edilmeleri ve rehabilitasyonlarına yardımcı olmak. Engellilere yönelik çalışma yapan bütün sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, belediyeler ve kamu kurumlarıyla kendi işini kurmak isteyen engelliler başvurabilir. GELECEK TURİZMDE (HTTP://WWW. GELECEKTURİZMDE.COM/): 2007 yılında, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Anadolu Efes ortaklığıyla kurulan ve sürdürülebilir turizm projelerine destek veren bir organizasyon. Gelecek Turizmde, Sürdürülebilir Turizm Destek Fonu’nu hayata geçiren konsorsiyum her yıl üç projeye, fon desteğinin yanı sıra eğitim, planlama, teknik destek, iletişim ve danışmanlık gibi uygulama destekleri veriyor, projelerin uygulanabilir ve sürdürülebilir olmalarını sağlıyor. Söz konusu bu kuruluşlar, finansal destek ve hibe programlarını projelere ve ilgili prosedürleri yerine getiren işletmelere veriyor. İlgilenen işletmeler detaylı bilgiye ilgili kuruluşların web sayfalarından ulaşabilir. Turizm Haftası Ayvalık’ta Nisan ayı içinde Bacacan Otel’de yapılan güzel bir tanıtım etkinliğiyle kutlandı. Turizm duayeni Sayın Hüseyin Baraner onur konuğumuzdu ve Ayvalık protokolü de aramızdaydı. Bu vesileyle “2016 Turizm Yılı”nın Ayvalık’a ve Türkiye’mize hayırlı olmasını, sektör paydaşlarına bol kazançlar getirmesini diliyoruz.

Evsizler için otel, çocukların serinlemesi için havuz istediler

RAHMİ GENÇER MİNİK KONUKLARINA TÜRK BAYRAĞI HEDİYE ETTİ

A

yvalık Özel Deniz Yıldızı Gündüz Bakım Evi’nin minik öğrencileri, kutlanmakta olan 23 Nisan Haftası nedeniyle öğretmenleriyle birlikte Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ziyaret etti. Ziyaret sırasında Rahmi Gençer minik konuklarını tek tek başkanlık koltuğuna oturttu ve “Ayvalık Belediye Başkanı olsaydınız, ne isterdiniz, neler yapardınız?” diye sordu. Bu soruya, “Evsizler için otel yapardım”, “Çocukların serinlemesi için havuz yapardım…” şeklinde cevaplar geldi. Gençer, Deniz Yıldızı Gündüz Bakım Evi’nin minik öğrencilerine, önlerinde uzun yıllar bulunduğunu söyledi ve bu süre içinde çok çalışarak gösterecekleri başarılarla gelecekte çok iyi yerlerde olacaklarına inandığını belirtti. Konuklarına birer de Türk Bayrağı hediye eden Gençer, Son olarak konuklarıyla birlikte hatıra fotoğrafı çektirildi.

33


Tecrübelerinden kaynaklanan ustalıkları ve ustalıklarının doğal sonucu olan özgün lezzetleriyle Altınova’nın adını sadece ülkemizde değil, sınırlarımızın ötesinde de duyuran üç özel markaya ayırdığımız dizimizin son bölümünde, Ege Lokantası ve Taş Fırın’dan sonra bu kez Arnavutoğlu Yoğurt’un sahibi Ahmet Helvacı’yla birlikteyiz

A

100 YILLIK MAYA İLE ÜRETİLEN ARNAVUTOĞLU YOĞURDUNU TATMAK İÇİN MIAMI’DEN GELEN VAR

Gülbeniz Şentay

ltınova’nın ünlü Arnavutoğlu yoğurtçusu, İnönü Caddesi’nin paralelindeki Cami Kebir sokakta ve tam anlamıyla bir aile şirketi. İşletmenin sahibi Ahmet Helvacı, en büyük desteği eşi Nermin Hanım’la kızı Esen Özdemir’den aldığını, markanın geçmişinin 1900’lü yıllara kadar uzandığını söylüyor: “Yugoslav göçmeniyiz. Dedem 1935 yılında Kosova/ Prizen’den gelirken beraberinde orada yaptıkları yoğurdun mayasını da getirmiş. Üç kuşaktır bu mayayı kullanıyoruz. Kızım onu yaşatan dördüncü kuşak olacak.” Arnavutoğlu’nun 2014 yılında ‘Slow Food/Terra Madre*’ ödülüne layık görülmesinin nedeni de yüz yıl boyunca aynı maya ile doğal, katkısız yoğurtlar üretmesi zaten. Ödüllerini, İzmir Mutfak Dostları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Nedim Atilla’nın elinden almışlar: “Çok gururlandık tabii... Ege TV bizimle ilgili güzel bir tanıtım yaptı. O programın yayınlanmasından sonra sadece Türkiye’den değil, kanalın izlenebildiği Avrupa ülkelerinden de pek çok insan yoğurtlarımızı tatmaya geldi. İnanır mısınız, Miami’den bile gelen oldu... İşletmemizin geçmişine dönersem, bu dükkanda aslında üç meslek birden icra ediliyordu: Yoğurtçuluk, kadayıfçılık, helvacılık. Babam Zeki Helvacı belirttiğim gibi dedemle birlikte, yoğurt dışında tahin helva ve tel kadayıf yapardı. Özel kadayıf ocaklarımız hala gözümün önündedir. Ancak amcamla birlikte çalışan babam 1981 yılında vefat edince, dükkanı ben devraldım. Tek başına yetişemeyince, helvacılığı ve kadayıfçılığı bıraktım.” TENCEREDE KÜÇÜCÜK BİR YAĞ BULAŞIĞI OLSUN, O SÜT KESİLİR Ahmet Helvacı, on yıl öncesine kadar üretimde geleneksel yöntemleri kullanıyormuş. Şimdi makineleşmişler: “Eskiden süt bakır kazanlarda pişirilirdi. Özel kepçeleri vardı. Kepçeyi kazanın dibine vurarak sütün pişip-pişmediğini anlardık. Şimdi ısıyı dereceyle ölçüyoruz. Teknolojinin gelişmesine koşut olarak ister-istemez tatda bazı ufak-tefek değişiklikler oluyor. Zira geleneksel yöntemle pişirirken sütü kepçeyle dövüyorduk. Bu sayede sütün buharı daha çok çıkıyor ve daha koyu bir yoğurt elde ediyorduk. Tabii başka etkenler de söz konusu. Örneğin geçmişte hayvanların yemleri doğaldı ve doğal besinler sütün kalitesini arttırıyordu. Şimdi herkes fenni yem kullanıyor. Yine de sütün kaymağını asla almadığımız için bu gibi faktörlerin kaliteye ve lezzete yansımasını en

34

aza indirgeyebiliyoruz.” Arnavutoğlu markasının sadece Altınova’daki dükkanda satıldığını, talepleri karşılamakta zorlanmaları nedeniyle bakkal ya da marketlere ürün vermediklerini söyleyen Ahmet Helvacı, güne erken başlıyor: “Ben her sabah saat yedide gider sütlerimi alırım. Süt temizlik isteyen bir gıdadır. Bu nedenle sağılırken başında dururum. Sağılma koşulları ve sütün konduğu kaplar bizim işimizde çok önem taşır. En ufak bir kalıntı sütü bozabileceği için güğümlerimi kendim yıkarım. Tencerenizde küçücük bir yağ bulaşığı olsun, o süt kesilir... Sütleri alıp gelmem dokuzu bulur. Sistemli çalışmaya alıştığım için süt o saatte dükkana girmemişse, bende sıkıntı yapar. Zaten bu nedenle eleman çalıştıramıyorum. Karşımdaki insandan da aynı sorumluluk duygusunu, iş ahlakını, disiplinini -ki bunlar da bana dededen/babadan miras- bekliyorum. Hal böyle olunca işinizi büyütmeyi, piyasaya açılmayı


göze alamıyorsunuz.”

ARNAVUTOĞLU’NUN HİÇBİR YERDE ŞUBESİ YOK

Sütler dükkandan içeri girdikten hemen sonra ise üretim başlıyor: “Gelen sütü 90-95 derecede pişirip mayalanacakları kaselere aktarıyoruz. Mayalanan yoğurtların kapaklarını kapatıp birkaç saat dinlendiriyoruz. Ardından buzdolabına koyuyoruz. Sabaha hazır oluyorlar. İnek sütünden yaptığımız yoğurtlarımızı birer kiloluk, koyun yoğurdumuzu ise ikişer kiloluk kaplarda satışa sunuyoruz. Eskiden şimdiki gibi küçük kaplar yoktu. Beşer kiloluk çinko lakalar (kaseler) vardı. O lakalara yapardık yoğurdu. Müşteri gelirken kendi çanağını getirir, kaç kilo istiyorsa lakalardan alır, verirdik.”

Arnavutoğlu haftanın yedi günü açık. Bayramlarda bile: “Bayram sabahı dükkanımı açarım, yoğurdumu mayaladıktan sonra evime döner çocuklarımla bayramlaşırım. Bayramlaşmamız bitince yine dükkana gelirim. Yoğurtları dolaba yerleştiririm. Bunca yıldır tatil nedir, bilmedim. Geçen yıl kızımın ısrarıyla Bodrum’a gittik. Üç gün kaldık. Hoşuma gitti bu değişiklik. Allah izin verirse yine öyle kısa bir tatile çıkacağım.”

SICAK HAVALARDA SÜTLER KESİLİYORDU, ALTINOVA BARAJI SAYESİNDE SORUN ÇÖZÜLDÜ Günde yüz kilo yoğurt ürettiklerini ve bu sayının yaz aylarında kırk-elli kilo kadar arttığını belirten Ahmet Helvacı, “Hangi yoğurt daha fazla ilgi görüyor?” sorusuna, “İnek yoğurdu koyuna göre daha az tüketiliyor” karşılığını veriyor ve ekliyor: “Altınova’da hemen herkesin bir ineği olduğu için yoğurdunu da kendisi yapıyor” Öyle anlaşılıyor ki etinden sütüne, yoğurdundan ekmeğine, meyvesinden sebzesine Altınovalıya doğal olmayan bir şey yedirmek kolay değil... Helvacı, görüşümüzü destekliyor: “İstanbul, Bursa, Çanakkale, Balıkesir, Eskişehir, Ankara, Ayvalık, Gömeç, Sarımsaklı... yani her yerden müşterimiz geliyor ve ‘Biz yaşadığımız kentlerde böyle doğal yoğurt bulamıyoruz’ diye yakınıyorlar. İşinize değer verip, sevgiyle yaptığınızda bu sonuca ulaşıyorsunuz.” Ahmet Helvacı mesleğinin zor yanlarını soruyoruz: “Kışın yağmur-çamur, fırtına sütlerin sağımını bazen geciktiriyor. Dolayısıyla işim aksıyor ancak en büyük sorunu yaz aylarında yaşıyorduk. Sıcak havalarda sütler kesiliyordu. Emeğim de param da heba oluyordu. Altınova Barajı sayesinde bu sorundan kurtulduk. Barajın kanalları süt aldığım üreticilerin yakınından geçiyor. Onlara, akşamüstü sağdıkları sütleri güğümlere aktardıktan sonra bu kanalların içine bırakmalarını önerdim. Önerimi dikkate aldılar. Artık barajın çivi gibi soğuk sularında geceleyen sütler dükkana gelinceye kadar ısılarını koruyor, gayet soğuk oluyorlar.”

Ahmet Helvacı bütün zahmetine rağmen mesleğini çok seviyor: “Müşterilerimiz bize hem para ödüyorlar, hem de saygı duyuyorlar. İşte o saygı bana yetiyor. İşim gücüm bu dükkan!” Ve son bir not: Arnavutoğlu’nun hiçbir yerde şubesi yok. Helvacı ailesinin emekle, özenle, sevgiyle ve onlarca yılın deneyimiyle yaptıkları yoğurtların tadına bakmanızı öneriyoruz. Farkı mutlaka hissedeceksiniz. *Terra Madre 2004 yılında Slow Food tarafından İtalya’da kuruldu. Sürdürülebilir tarım, balıkçılık, gıda üretimini yaymayı hedefleyen ve yüz yirmi ülkede yüz elli beş bin üyesi bulanan büyük bir sosyal ağ.

AHMET HELVACI’DAN, EVDE YOĞURT YAPMANIN PÜF NOKTALARI... “Önce, süt kasesini koyacağımız yeri hazırlıyoruz. Kabı sıcak tutacak bir yaygı seriyoruz. Ardından sütü pişiriyoruz. Bir kilo gibi az bir sütü ateşe koymuşsak, süt çabuk kaynar ve bu kaynama aldatıcı olur. Ocağın altını kısıp, bir süre daha kaynatın. Pişen sütü mayalayacağınız kaba alın. Bir süre bekleyin. Küçük parmağınızı batırıp salladığınızda ısıya dayanabiliyorsanız yoğurdunuzu mayalayabilirsiniz. Kabın kenarından bırakacağınız bir tatlı kaşığı mayanın (bir kilo için) şöyle bir çalkalayarak dağılmasını sağlayın. Üzerini tülbent ya da ince bir tahtayla toz girmemesi için kapatın. Çok büyük ve çok kalın olmayan bir örtüyü, aşağıda potluk yapmayacak şekilde üzerine örtün ki pot yapan yerlerden yoğurdunuz hava almasın. Üç saat sonra yoğurdunuzu açabilirsiniz. Afiyet olsun!”

35


AYVALIK PANAGIA PHANEROMENI AYAZMASI-4

(19. Yüzyıldan Korinth Düzeninde Bir Prostylos Tapınak Yapısı) Prof. Dr. Ömer Özyiğit

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi (Geçen sayıdan devam) Ayazma Avlusunda Yapılan Kazılar Ayazma avlusu yapının kuzeybatı ve batı tarafında yer alır. Yapılan kazılarda arkada yani kuzey köşesinin dışında bir zeytin havuzu ortaya çıkarıldı. Yine bu şekildeki zeytin havuzlarının, bahçenin ön tarafında da var olduğu görüldü. Daha önceleri yapıya bitişik çok sayıda zeytin havuzu ortaya çıkarılmıştı. Kazılarda beton döşemenin kaldırılması sonucunda avlunun ‘Arnavut kaldırımı’ diye söylenen küçük taşlarla döşeli olduğu anlaşıldı. Ayazmanın batı köşesinin dışında gerçekleştirilen kazılarda ise 18. yüzyıla ait olduğu sanılan toprak harçla örülmüş bir taş duvarın yine kuzeybatı-güneybatı yönünde uzandığı görüldü. Bu duvarın ele geçen uzunluğu, yaklaşık 4,5 m’dir. Duvarın her iki yüzünün de sıvalı olduğu görülür. Duvarın genişliği ise 65 cm. olarak ölçüldü. Yine bu yapı katına ilişkin bir de kuyu narteksin hemen kenarında ele geçirildi. Kuyunun içten içe çapı, 1 m olarak ölçüldü. Ortaya çıkarılan bu yapı katının duvarlarının -0.23 m. seviyesinde olduğu ve temellerinin daha da derine gittiği, yaklaşık 1 m. yüksekliğinde korunduğu anlaşıldı. Bahçede temelleri ortaya çıkarılan bu yapının I. ve II. ayazmanın tarihleri olan 19 yüzyıldan daha eski olduğu anlaşıldı. Ayazmanın Yapısı Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması, şimdiye kadar yapılan çalışmalarda kilise olarak algılandı. Bu yapı, daha önceleri Balıkesir Üniversitesi, MimarlıkMühendislik Fakültesi, Mimarlık Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Hatice Uçar tarafından çalışıldı ve bu çalışma “Ayvalıkta Bir Kilise Restorasyonu” başlığı altında bir makale olarak yayınlandı1. G. Gündoğmaz İpek de Ayvalık tarihsel kent merkezindeki kiliseler üzerine yapmış olduğu çalışmada Panagia Phaneromeni Ayazmasını kilise olarak göstermiş bulunuyor2. Balıkesir Müzesi arkeologları tarafından yapılan bu kazılarda ortaya çıkarılan buluntuların yukarıda yaptığımız değerlendirilmeler ile daha anlamlı bir boyut kazandığı görülüyor. Buna göre bu alanda 17. ve 18 yüzyıl iskanı olduğu, 19 yüzyılda önce Panagia Phaneromeni'nin İkonasının 28 Haziran 1852 tarihinde bulunmasından sonra, 1867’de havuzlu, mozaikli ve kuyulu bir Ayazmanın Khioslu Kaptan Mihalis Papazis tarafından yaptırıldığı, daha sonra 1890’da bu ayazmanın üzerine ikinci bir ayazmanın yapıldığı anlaşılıyor. Bu II. ayazmanın da büyük bir havuzunun ve çok büyük bir sarnıcının var olduğu çalışmalar sonucunda ortaya kondu. II. ayazmanın Korinth düzeninde, prostylos

36

Çiz.1 Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. Korinth tipi sütun ve pilaster başlığı ile Attik-Ion tipi sütun kaideleri planına sahip bir Hellenistik-Roma dönemi megaron tapınak yapısı biçiminde yapılmış olduğu görülüyor. Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması, gerçekte bir Yunan ve Roma Tapınağı biçimindedir. Prostylos tapınak biçimine sahiptir. Önünde dört tane sütun bulunur. Dört sütunun arkasında kiliselerde narteks, tapınaklarda ise pronaos diye ifade edilen ön bölüm, ön oda bulunur. Arkada ise naos bölümü tek başına büyük bir mekan biçimindedir. Bu tapınak biçimi özellikle Hellenistik dönemde yaygın bir plan tipiydi; ancak bu tip plan, Klasik dönemde de karşımıza çıkmaktadır. Daha sonra Roma döneminde de bu plan tipi kendisini sürdürür; ancak bu ayazma yapısının Hellenistik ve Roma Dönemi tapınaklarından farklılıkları bulunur. Hellenistik dönemde pronaos daha derindir. Burada ise pronaosun genişliği fazla değildir. Öte yandan yapının ön cephesi de tümüyle bir tapınak biçimini andırır ve bütün öğelerin Hellen ve Roma tapınaklarından alınmış olduğu görülür. 19.yüzyılda yapılmış olan ana yapı, Hellenistik ve Roma dönemindeki tapınak yapısından esinlenmiş olarak hem Hellenistik dönem stil özelliklerini hem de Roma dönemi stil özelliklerini birlikte taşır ve anakronizm olduğu görülür; ancak yapının 19. yüzyılda yapılmış olması bu anakronizmin nedenini rahatlıkla açıklar. Yapı Korinth düzenindedir.


Korinth tipindeki başlıklar Hellenistik dönem stilinde yapılmıştır (Çiz. 1, Res. 1). Bu başlıkların sahip olduğu sütunların yivlerinin yapılmamış olduğu görülür; ancak kaideleri, Roma dönemi Attika-Ion tipi kaidelere benzer (Çiz. 1, Res. 2). Yine yapının dışında görülen pilaster başlıkları da Korinth düzenindedir. Bu pilaster başlıkları da Hellenistik dönem stilini bize yansıtır. Gerek bu pilaster başlıkları, gerekse öndeki Korinth tipi sütun başlıklarının volütleri arasında bir haç motifi görülür. Bu haç motifi, başlıkların çok sonra yapılmış olduğunu açıkça ortaya koyar. Yapının bir Yunan tapınağı gibi doğu-batı doğrultusunda değil, bulunduğu mahallenin konutlarının ve sokaklarının uzanış durumuna göre yönlenmiş olduğu ve güneybatıkuzeydoğu yönünde uzandığı görülür; ön cephesi güneybatıdadır ve yapıya buradan girilir. Yapının boyutlarına gelince, dıştan dışa naos bölümünün uzunluğu 14.72 m., pronaos yani narteks bölümünün uzunluğu ise 2.81 m. dir. Yapının naos bölümünün genişliğinin 8.62 m., pronaos yani narteks bölümünün ise biraz daha geniş olup 9.04 m. eninde olduğu görülür. Bu durumda yapının naos bölümü yaklaşık 127 metrekaredir. Narteksin ise yaklaşık 26 metrekare olduğu görülür. Hepsinin toplamı da yaklaşık 153 metrekaredir. Yapının uzun dış cephelerinde dörder adet pilaster olduğu izlenir. Ayrıca yapının dört ayrı köşesinde de köşe pilasterleri vardır. Kısaca yapının iki uzun kenarında yani kuzeybatı ve güneydoğu yan kenarlarında dört ayrı köşe pilasterleri dışında dört ayrı pilaster yer alır. Bu pilasterlerin Korinth düzenindeki kaideleri de Attika Ion tipi kaidelerdir. Yapının içinde de uzun kenarlarda dörder adet pilaster görülür. Bu pilasterler Toscana stilinde Dorik başlığa sahiptirler. Dorik başlığa sahip oldukları içinde kaideleri yoktur.

Res. 1- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. Korinth sütun başlığı ile arşitravdan bir görünüm

Res. 2- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. Narteks (pronaos) bölümündeki Attik-İon tipindeki sütun kaideleri

Yapının seviyeleri yol kodundan alınmış ve ana giriş kapısının yüksekliği 1.05 m. olarak saptanmıştır. Tüm plankote yoldan alınan 0,00 m. ölçüsüne göre belirlendi. Narteks bölümündeki dört sütunun merkezler arasındaki uzaklığı, yaklaşık 2.71 m. dir. Yapının bütün mimari elemanlarının “sarımsak taşı” da denen rhyolite taşından oluşturulmuş olduğu görülür. Özellikle bu sarımsak taşları ön cephede sütunlarda ve sütunlar üstündeki tüm diğer elemanlarda da karşımıza çıkar. Yapının Korinth düzeninde bir prostylos plan tipine sahip Hellenistik-Roma dönemine ilişkin bir tapınak plan tipine sahip olduğunu söylemiştik; bu nedenle yapının tüm üst elemanları da yine aynı özellikleri gösterir. Bu özelliklerde antik dönemden pek farklılık görülmez (Çiz. 1). Örneğin ön cephede Korinth sütun başlıklarının üzerinde üç fascialı arşitrav (baştaban), sonra bezemesiz bir friz, daha sonra geison ve üçgen alınlık yer alır. Üçgen alınlığı da yine eğimli geison ve eğimli simanın sınırlandırdığı görülür. Üçgen alınlığın köşelerde köşe akroteri, tepede ise tepe akroteriyle süslenmiş olduğu izlenir. Alınlıkta süslemelerde bitkisel motiflerin ortasında kanatlı bir melek figürü bulunur. Yan cephelerde ise sima devam etmez; ancak tek bir çörten gösterilmiş olduğu ayırt edilir. Arka cephede ise yalnız orta akroterin ön cephedekinden farklı yapıldığı karşımıza çıkar. Arkadaki detaylar öndekine göre daha basittir. Bunun ötesinde yapının birtakım yüksekliklerine bakacak olursak, ön cephede simanın 8.22 m. yükseklikte olduğu, köşe akroterlerinin üst seviyesi 8.95 m.ye kadar yükseldiği, orta akroterin ise

37


10.12 m.ye kadar uzandığı görülür. Bu denli büyük bir açıklığa sahip olan yapının yapıldığı zamanda demirden dört gergiyle desteklendiği görülür; ancak bu gergilerden yalnız biri günümüze kadar korunmuştur. Binanın stabilitesinin daha çok içerisindeki beton katla korunduğunu görüyoruz. Gerek yapının duvarları, gerekse pilasterler, sütunlar ve üst yapı elemanlarının tümü rhyolite taşıyla oluşturulduğu görülür; ancak üst bölümlerde, frizlerde ve arşitravda rhyolite taşı üzerine alçı yapıldığını görüyoruz. Tuğla, dış duvarlarda kullanılmamış durumdadır. Yapının pilasterleri arasında pencereler ve kapılar yer alır. Yapıya giriş, güneybatı yönündeki ana kapıdandır. Kuzeybatı ve güneydoğuda yer alan yan kapılar, uzun kenarların ortalarında yer alır. Yan kapıların iki yanında ise, ikişer pencere görülür. Yani yapının iç mekanı, bu pencereler ile yan kapıların üzerinde olduğunu sandığımız pencerelerden aydınlanıyor olmalıydı.

Yapının mimarlığıyla ilgili birtakım ayrıntılara girecek olursak şu özelliklerden söz edebiliriz: Sütunların yüksekliği kaide ve başlıkla birlikte yaklaşık 6.6 m. kadardır. Sütun başlıkları 62 cm. yüksekliğinde ve genişliğindedir. Sütun çapları ise, yukarıda 45 cm. iken, aşağı doğru genişlemekte ve 50 cm.’ye kadar varmaktadır. Sütun kaideleri ise 30 cm. yüksekliğinde, 64 cm. alt çapa sahiptir. İki torus ve bir trokhylostan oluşan Attika tipi bu kaideler, Roma dönemi stil özelliğini yansıtırlar (Çiz. 1, Res. 2). Korinth tipi sütun başlıklarında ana volütlerin alt tarafında çanak yaprak, akanthus yaprağı ve çelenk yapraklar yer alır (Çiz. 1, Res. 1). Çiçekler ise normalde daha yukarıda olması gerekirken akanthus yapraklarının üzerinde görülür. Çiçeğin görülmesi gereken yerde ise bir haç motifi işlenmiştir. Bu başlıklarda abacus da vardır. Gerek sütunlarda, gerekse dıştaki pilaster başlıklarındaki Korinth başlıklarında Hellenistik dönem Korinth başlıklarından esinlenilmiş olduğu görülür3. Köşe akroterleri de palmet biçiminde

Res. 3- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. Tympanondan (alınlık) görünüş

38


yapılmıştır ve yalnız ön cephede yer alır. Arka cephede görülmezler. Köşe akroterlerinin arkasında ise 21 cm. yüksekliğinde aslan başı şeklinde çörten yer alır. Köşe akroterlerinin yükseklikleri, yüksekliği 52 cm. dir. Kaidesiyle birlikte yükseklikleri ise 69 cm. dir. Orta akroter ise 93 cm. genişliğinde, 46 cm. yüksekliğindedir (Res. 3). Gerek pencereler gerek kapılar bir geison biçiminde bir lento ile üstten taçlanmıştır. Bu geison lentoları, volütlü bir konsolla desteklenirler. Volütlü konsollar tamamen Roma dönemi stil özelliğini gösterirler. Yapının dışında arşitravın 9.11 cm. genişliğinde üç ayrı fasciadan oluşur (Res. 1). Arşitrav ayrıca bir arşitrav tacıyla sonlanır. Böylelikle arşitravın yüksekliği, toplam olarak 31.5 cm. dir. Arşitravın üzerindeki friz ise, friz tacıyla birlikte 46 cm. yüksekliğindedir. Üzerinde ise 16 cm. yüksekliğinde geison ve 18 cm. yüksekliğinde simanın varlığını görüyoruz. Yapının içine ise, pilasterler Toscana stilindeki Dorik pilaster başlıkları 29 cm. yüksekliğe sahiptir. Onun üzerinde de aynı dıştaki gibi diğer elemanlar yani arşitrav, friz, geison ve sima bölümleri bulunur; ancak bunların yükseklikleri daha azdır. Örneğin arşitravın yüksekliği 26 cm., friz 22 cm., geison 10 cm., sima 16 cm. dir. Kapılara gelince, kapılar farklı özellikler gösterir. Yukarıda da sözü edildiği üzere, ön kapı yüksekliği yan kapılardan daha azdır. Yaklaşık ön kapının taban seviyesi 1.05 m. iken, ön girişin yüksekliği 4.37 cm. dir. Yani yüksekliği 4.37-105= 3.32 cm. olmaktadır. Ön kapının genişliği ise, dıştan 1.61 m., içten ise 191,5 cm. dir. Yan kapılar dış kapılara göre farklı boyutlara sahiptir. Genişlikleri yine 161 cm. ile ana giriş kapısı ile aynı olmasına karşın, uzunlukları lentosuyla birlikte 4.12 m. dir. Ayrıca konsolların taşıdığı üst lento ise 53 cm. yüksekliğe sahiptir; ancak yan kapıların üst bölümlerinde pencere olması gerekirdi. Bu pencerelerin de renkli camlarla süslü olduğunu sanıyoruz. Pencerelere gelince ayazma yapısının orijinal pencereleri de ele geçmiş durumdadır. Bunların yükseklikleri 3.26 m., genişlikleri ise üstte 1.70 m. ye kadar varır. Pencereler üstte volütlü konsollarla desteklenen geison ve sima profiline sahip bir hatılla çerçevelenir. Altta ise, damlalık profiline sahiptir. Dışta demirler dört pano şeklinde çapraz demirlerle kaplanır. Bu demirlerin amacı, dıştan içeriye girilmesini engellemek içindir. Ayrıca pencerelerin iç bölümünde ise pencere camlarının bölümleri bulunur. Üst bölüm dört ayrı panoya ayrılır. Bu bölümlerin kırmızı, mavi, sarı, yeşil gibi renkli camlarla kaplı olduğunu sanıyoruz. Altta ise tek büyük bir bölüm vardır ki, bu bölüm 128,5 cm. uzunluğundadır. Burada da saydam camın bulunduğunu sanıyoruz; ancak camların hiçbiri günümüze gelmemiştir.

İzleyenler tarafından beğeniyle karşılandı

METİN UÇAK’IN 2. FOTOĞRAF SERGİSİNDE DE BÜTÜN GÜZELLİKLERİYLE AYVALIK VARDI

F

otoğraf sanatçısı Metin Uçak ‘Gökyüzü Cenneti Ayvalık’ adlı ikinci sergisini Orhan Peker Sanat Galerisi’nde açtı. 28 Nisan’a kadar açık kalan ve Ayvalık’ın güzelliklerinin ustalıkla yansıtıldığı çok sayıda fotoğrafın yer aldığı serginin açılış kokteyline Belediye Başkan Yardımcısı Gökay Bacan da katıldı. Bacan, Uçak’a Belediye Başkanı Rahmi Gençer adına hediye sundu.

(Devam edecek) 1

Uçar 2005. Bu çalışmada oldukça büyük yanlışlıklar yer alıyor. Gerek Yunan kaynakları, gerekse arkeolojik kazılar, bu yapının bir kilise olmadığını, bir ayazma yapısı olduğunu ortaya koyuyor. Yapının sütun başlıkları ile pilaster başlıklarının kompozit başlığı olarak makalede algılanıyor. Oysa bu başlıklar, Korinth başlıklarıdır (Uçar 2005, 50,53,55). Bir prostylos plan tipine sahip bu ayazma yapısının arkeolojik deyimleri bu makalede hiç yer almamaktadır.

2

Gündoğmaz İpek 2003, 14 Table 1, 18 Fig. 9, 19-21.

3

Boysal 2012, 61-75.

Dergimizin tüm sayılarına http:// www.ayvalik.bel.tr/haberler/aydabir-ayvalik-dergisi.html adresinden ulaşabilirsiniz 39


Mübadele sonucunda Türklerin geride bıraktıkları topraklara ait anıların kaydedilmesi ve korunması konusunda son yıllarda hiç olmadığı kadar çok ve ayrıntılı çalışma yapılıyor. Bunlardan biri de, sanat tarihçisi Neval Konuk’un, Midilli, Rodos, Sakız ve İstanköy adalarındaki Osmanlı dönemi mimari eserlerinin önemli bir bölümünü kapsayan ve bu alanda ilk bilimsel çalışma olarak nitelendirilen katalog-kitabı. Titiz bir araştırma ürünü olan kitap, Osmanlı Devleti’nin bu dört adadaki tarihi ve kültürel mirasına ilişkin değerli bilgiler sunuyor. Biz bu sayfalarda daha çok Midilli’deki miras üzerinde duracağız

M

EGE’DEKİ 4 ADADA BULUNAN 100’Ü AŞKIN OSMANLI MİMARİ ESERİ BİR ARADA ELİMİZİN ALTINDA

fotoğrafı çekilmiş, ölçüleri alınabilenlerin ölçüleri alınmış. Çalışmalar sürerken, Konuk’un ifadesiyle, “Hep peşinde birileri olmuş, her adım izlenmiş ama sorunla karşılaşmamış. Yunanlar, Anadolu’dan gelen Rumlar yardımcı olmuş çoğu kez. Yer yer Türkçe de konuşulmuş.”

idilli’yi Fatih Sultan Mehmet fethetti. Rodos, İstanköy ve Sakız ise Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlılar egemenlikleri altına aldıkları Balkanlar’da ve Arap yarımadasında olduğu gibi, Ege adalarında da pek çok mimari eser ortaya koydular. Kendilerinden önce yapılanları onardılar, bazılarını kullandılar. Bunların arasında çok sayıda cami, mescid, namazgah, mezarlık, türbe, kale, kamu binası, eğitim kurumu, hamam, çeşme ve elbette evler/ konaklar var…

Konuk’un belirttiğine göre, Midilli, Rodos, İstanköy ve Sakız adalarındaki incelemelerde, ayakta kalan 450’nin üzerindeki Osmanlı mimari eserinin büyük çoğunluğu AB fonlarıyla restore edilmiş. Önemli bir bölümü de amacının dışında kullanılıyor. Bu arada, restorasyonlarda Türk bilim insanlarından görüş alınmadığı için, Osmanlı mimari üslubunun -bilinçli ya da bilinçsiz- yok edilmeye çalışıldığı da bir başka gerçek.

Adalarda ayakta kalalabilen Osmanlı mimari eserlerinden ancak dörtte birine yer verilmiş olmasına rağmen, bu konuda ülkemizde yapılmış ilk bilimsel çalışma, Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Görevlisi Neval Konuk’un hazırladığı, ‘Midilli, Rodos, Sakız ve İstanköy’de Osmanlı Mimarisi’ adlı katalog-kitap… Yetkin bir görselliğe sahip olan ve Türk-İslam tarih ve coğrafyasının zenginliğini kanıtlayan kapsamlı kaynakçasıyla da dikkat çeken kitap 2008 yılında Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) tarafından Ankara’da yayınlandı. Yunanistan’da binlerce kilometrelik bir alanda çalışan ‘Osmanlı eseri avcısı’ Neval Konuk ve ekibi, öncelikle arşiv taramasına ağırlık vermiş. Bu arada çeşitli açık kaynaklar incelenmiş, ciddi bir arazi çalışması yapılmış. Ardından, saptanan Osmanlı mimari eserleri aranıp bulunmuş, daha çok sayıda eserin envanteri çıkartılmış. Bulunan her eserin

40

ÇOK TAHRİBAT OLDUĞU DOĞRU AMA DURUM O KADAR KÖTÜ DEĞİL Kitaptan, İstanbul’da 6-7 Eylül 1955’de meydana gelen olaylardan sonra adalarda da pek çok Osmanlı eserinin tahrip edildiğini öğreniyoruz. Örneğin, Scalahori köyünün merkezinde yer alan Hasan Reis Camisi yanında bulunan hamamla birlikte tahrip edilip yıkılmış. Yine de, Neval Konuk’un kendisiyle yapılan söyleşilerde dile getirdiği görüşler yüreklere su serpiyor:

Neval Konuk

“Yunanistan’daki bütün Osmanlı eserlerinin yıkıldığı, hiçbir eserin ayakta kalmadığı gibi genel bir kanı var. Durum o kadar kötü değil. Çok tahribat olduğu doğru. Ancak Yunanlıların yanında, 2. Balkan


SİGRİ KALESİ MALTA KORSANLARINA KARŞI YAPILMIŞ

Midilli’nin en batı noktasındaki Sigri kasabasındaki kale, Osmanlı ticaret gemilerine saldırılar düzenleyen Malta korsanlarına karşı yapılmış. Kalenin, orijinal olan ahşap kapısının üzerinde Sultan 3. Osman’ın tuğrasının yer aldığı bir kitabe var. İç kısmında da yapı kalıntıları göze çarpıyor. Neval Konuk, günümüzde ziyarete açık olan kalenin kemerli ve revaklı alanlarında su sızıntısından kaynaklanan hasarların meydana geldiğini yazıyor. Sigri’nin merkezinde, Yunanistan Kültür Bakanlığı’nca tescil edilmiş ve bugün kilise olarak kullanılan (Azize Triada Kilisesi) bir de cami bulunuyor.

41


Savaşı döneminde Bulgarların tahribatları, adalarda İtalyanlar’ın tahribatları da söz konusu...” “Kullanabilecekleri mekanlara zarar vermemişler. Sadece Osmanlı izleri kazınmış. Çeşmeleri, köprüleri, saat kulelerini, kışlaları kullanıyorlar. Selanik’teki eski jandarma mektebini hastaneye çevirmişler. Çok mekân var böyle. Binalar kullanıldıkça yaşar. İçine girip çıkan olmazsa yıkılır. Amaç dışı kullanım yıkılıp gitmesinden iyidir.” Dışişeri Bakanlığı’nın teklifi ve desteğiyle başlatılan bir çalışma sonucu ortaya çıkan ‘Midilli, Rodos, Sakız ve İstanköy’de Osmanlı Mimarisi’nde 100’ü aşkın tarihi/ kültürel miras hakkında doyurucu bilgiler yer alıyor. Kitapla ilgili en doğru değerlendirmeyi, yazdığı önsözde dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan yapmış diyebiliriz. Babacan şöyle demiş:

“Türkiye ile Yunanistan arasındaki ortak kültür mirasının korunması ve gelecek nesillere ulaştırılması yönünde atılacak adımlar, iki ülke halkları arasındaki anlayış ve hoşgörünün ilerletilmesine katkıda bulunacaktır.”

MİDİLLİ OSMANLI’NIN BAHÇESİYDİ Midilli, geçmişte Türklerin en yoğun yerleştikleri adalardan biriydi ve Osmanlılar Midilli’yi her tür sebze ve meyveyi üretilebildiği için ‘Devletin Bahçesi’ olarak adlandırmıştı. İşte kitapta yer verilen, Midilli’deki Osmanlı mimari eserleri...

CAMİLER Hasan Reis Camisi Mesagros Camisi Moliva Camisi Sigri Camisi Valide Camisi Yalı Camisi Yeni Cami Namazgah KALELER Midilli Kalesi Sigri Kalesi KAMU BİNASI Midilli Hükümet Konağı EĞİTİM KURUMLARI Etfal-I İnas-ı

Pilmar Çeşmesi Midilli’de bir Osmanlı evi

42

İbtidaiyye Merkez Mektebi Hacı Muhammed Ağa Medresesi HAMAMLAR Çarşı Hamamı Sigri Hamamı ÇEŞMELER Alime Kadın Çeşmesi Ayşe Hatun Çeşmesi Cezayirli Gazi Hasan Paşa çeşmesi Emine Hatun Çeşmesi Fahri Paşa Çeşmesi

Fatima Hatun Çeşmesi Hacı Mustafa Çeşmesi Hacı Osman Çeşmesi Pilmar Çeşmesi Sarı Ilıca Çeşmesi Skopelos Çeşmesi Yakup Ağa Çeşmesi OTEL Sarı Ilıca Oteli


KİTAPTAN TADIMLIK

MİDİLLİ’DEN AYVALIK’A GELEN İLK MÜBADİL KAFİLESİNDE YOLDA DOĞAN BİR ERKEK ÇOCUĞA MUSTAFA KEMAL ADI VERİLDİ

“M

MAYIS 2016 YIL: 2 SAYI: 21

idilli evleri deyince, ilk akla gelenler Cezayirli Hasan Paşa Köşkü, Kulaksızoğulları Konağı ve İsmail Paşa Konağı’dır. Denizleri ayağının altında titreten Hasan Paşa’nın köşkünün iki tarafını denizden iki liman kucaklamış, diğer iki tarafına ise yukarıdan iki dağ kanat germişti. Bugün ayakta olmayan bu konakların yanı sıra çok sayıda terk edilmiş Türk evleri de adanın dar sokaklarında karşımıza çıkmaktadır.

Ayvalık Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi

Bu evler mübadelede ilk kafileyi oluşturan Midilli Müslümanlarının, yüzyıllardır yaşadıkları ve bir daha açma ümidiyle kapılarını kilitleyip, terk ettikleri mekanlardır. 16 Ekim 1923’te Jenatu gemisiyle 955 Müslümandan oluşan ilk kafile, yolda doğan ve Mustafa Kemal adını verdikleri bir erkek çocukla birlikte Ayvalık’a nakledildiler. Adadan ayrılırken güzel sesli hafızlar ‘Elveda ey güzel Midilli…’ diye ağıtlar yaktı.

Yayın Koordinatörü

Mübadele sonrasında, Amerika Muavenet Heyeti raporlarında belirtildiği üzere, 7024 Müslüman muhacir, taşınabilir mallarını alamadan ve taşınmaz mallarını da geride bırakarak alelacele Ayvalık’a gelmişlerdir. Midilli’nin sokaklarında rastladığımız ‘Maşallah’ levhalı bu binalar, ikinci kuşak bir mübadilin hiç görmediği, annesinin anlatımlarıyla gözünde canlandırdığı, lambasından merdivenine kadar Midilli’deki evine duyduğu özlemi anlatan şiirlerin yazıldığı ya da Ayvalık iskelesinden ömürlerinin sonuna kadar doğdukları evlerini hayal eden mübadillerin doğduğu mekanlardır.”

PİLMAR/PLOMARİ ÇEŞMESİ, BARBAROS HAYREDDİN PAŞA’NIN DOĞDUĞU YERDE VE 200 YILDIR AYAKTA

O

smanlı döneminde Midilli Sancağı’na bağlı bir kaza olan Pilmar /Plomari, Midilli’nin güneyinde… Yerleşimin tam merkezinde büyük bir çınar ağacı var. Ağacın yanında da bir çeşme bulunuyor. Çeşme günümüzde yenilenmiş ancak kitabesi olduğu gibi korunmuş. Bu mermer kitabeden, çeşmenin 18171818’de Hacı Bekir Ağazadeler soyundan gelen Ebubekir Ağa’nın hanımı tarafından yaptırıldığını öğreniyoruz. Geçmişte, tersanesinde küçük kayıkların inşa edildiği Plomari’nin Türk tarihi açısından önemli bir özelliği var. Burası aynı zamanda büyük Türk denizcisi Barbaros Hayreddin Paşa‘nın doğum yeri… Barbaros ve ağabeyi Oruç Reis’in

Akdeniz’de Osmanlı egemenliğini ilan ederken üs olarak çoğu kez Midilli’yi kullandıkları biliniyor.

GÖKAY BACAN Yayın Yönetmeni BÜLENT ŞENTAY GÜLBENİZ ŞENTAY Sorumlu Yazı İşleri Müdürü ERSİN PİLAS Grafik Tasarım KEMAL OKUR Katkıda Bulunanlar Prof. Dr. ÖMER ÖZYİĞİT Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ HÜSEYİN GÜVEN UĞUR DÜNDAR

Yayın Türü Yerel, Aylık, Süreli Adres: Fevzipaşa-Vehbibey Mah. Sahil Boyu Cad. 1. Sokak No: 1 Ayvalık Tel: 0(266) 312 10 21 aydabirayvalik@gmail.com

Basım Yeri Anadolu Ofset Tel: (0212) 567 89 93 Davutpaşa Cad. Kazım Dinçol San. Sit. 81/87 Topkapı, İstanbul Sertifika No: 16231

Bu dergide yer alan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir, Ayda Bir Ayvalık sorumluluk üstlenmez. Yazı, fotoğraf ve konular izin alınarak kullanılabilir.

43


20 MAYIS 2016 Saat: 10.00

SERGİ AÇILIŞI

Fotoğraflar ve Eşyalar Eski Karakol Binası SANAT SOKAĞI AÇILIŞI

Cumhuriyet Caddesi Saat: 14.00 SÖYLEŞİ

Cunda Kültür Merkezi -Prof. İlber Ortaylı -Dr. Nikos Livadaras -Vasilis Vetsos -Lakakis Efthimios -Sophia Koufopoulou BELGESEL GÖSTERİMİ

Cunda Kültür Merkezi Mübadele/”Kardeş Nereye” Belgesel/Ömer Asan Saat: 20.00 KONSER

Sahil Güvenlik Çıkışı Yar Aman (Girit) Tolga Çandar

21 MAYIS 2016 Saat: 10.30

DOĞAÇLAMA ANILAR

Su Ürünleri Kooperatifi Madinades, Müzik ve Oyunlar Saat: 14.00

MÜBADİLLER MUTFAĞI SUNUMU

Sahil Güvenlik Girişi (Otlar, Deniz Mahsülleri, Hamur İşleri, Etli Yemekler, Zeytinyağlılar, Tatlılar) Saat: 19.00 KONSER

Sahil Güvenlik Girişi Grup Dafne Vasilis Vetsos

Ayda bir ayvalik sayi 21  
Advertisement