Page 1

Çetin Akkoç Alimert Özsoy Sahilkent Mahallesi Göksel Kantarcı Nazif Varol Altınova Taş Fırın Erdinç Sayar

23 NİSAN KUTLU OLSUN


Büfe ve kafeteryaların yanına bir de çocuk parkı yapılacak

ALTINOVA SAHİL CADDESİ’Nİ YENİLEME ÇALIŞMALARI BAŞLIYOR

A

yvalık Belediyesi, Altınova İskele mevkii Sahil Caddesi üzerindeki büfe ve kafeteryaları yenileyecek. Belediye Başkanı Rahmi Gençer, bu konuda hazırlanan projeyi anlatmak amacıyla yöre esnafıyla bir araya geldi. Buluşmada, Meclis üyeleri Ahmet Erkal, İbrahim Mühürdaroğlu ve Halil Gür ile Fen İşleri Müdürü Murat Güler de hazır bulundu.

Ayvalık turizmine kazandırılacak

PANAGİA PHANEROMENİ AYAZMASI RESTORE EDİLİYOR

P

anagia Phaneromeni Ayazması’nın Restitüsyon-Restorasyon projelerine uygun şekilde yenilenmesi için Ayvalık Belediyesi’yle Payanda Restorasyon arasında protokol imzaladı. Belediye Başkanı Rahmi Gençer ile Suzan Özyiğit’in imzaladığı protokol kapsamında Panagia Phaneromeni Ayazması Bursa Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tesciline uygun olarak restore edilecek.

Rahmi Gençer, Ayvalık’ın önemli tarihsel mirasları arasında yer alan Ayazma’nın restorasyonun gönüllü bir kurum tarafından gerçekleştirileceğini ve çalışmaların 2017 yılı içinde sonuçlandırılacağını söyledi. Gençer, özgün mimarisiyle dikkat çeken yapının kurtarılarak Ayvalık turizmine kazandırılacak olmasından mutluluk duyduğunu belirtti.

Rahmi Gençer projeyi şu sözlerle anlattı: “Büfe ve kafeteryalara daha çağdaş bir görünüm kazandırmak için bir proje hazırladık. Hepsini baştan sona yenileyeceğiz. Yıkılacak eski yapıların yerine yapılacak olanların tümünün kaba inşaatını Ayvalık Belediyesi olarak biz üstleneceğiz. Geri kalanını ise esnaf gerçekleştirecek. Bu çalışmayı önümüzdeki yaz sezonundan önce bitirmekte kararlıyız. Ayrıca, büfeleri yeniden düzenlerken buraya bir de çocuk parkı yapmayı planlıyoruz.” Toplantının sonunda, Sahil Caddesi’nde uzun yıllardan bu yana hizmet veren esnaf da gelişmeden duydukları memnuniyeti dile getirdi; Rahmi Gençer’e ve Ayvalık Belediyesi’ne teşekkür etti.

Restitüsyon bir eserin özgün tasarımının ortaya çıkarılması anlamına geliyor

Restitüsyon; sonradan değişikliğe uğramış, kısmen yıkılmış ya da yok olmuş öğelerin, yapıların veya yerleşmelerin ilk tasarımlarındaki ya da belirli bir tarihteki durumlarının, arşiv kayıtlarından, yapı üzerindeki izlerden, yapıya, yerleşmeye ait çizim, fotoğraf gibi belgelerden yararlanılarak plan, kesit, görünüş ve aksonometrik (üç boyutlu) çizimlerle ya da maketle anlatımı demek... Restitüsyon sayesinde bir eserin özgün tasarımı açıklanabiliyor ve tarihi gelişimi incelenebiliyor.

2


Düzenlenen etkinliklerde yaşadıkları sorunları seslendirdiler

KADINLAR BİR KEZ DAHA “BİZ DE VARIZ!” DEDİ

8

KİPA kavşağına dikilen kadın heykeli Ayvalık’ın barışa ve sevgiye uzanan elini simgeliyor

AYVALIK HEYKELLERLE SÜSLENİYOR

Mart Dünya Kadınlar Günü, Ayvalık Belediyesi ve bazı STK’ların öncülüğüne kutlandı. Ayvalık Belediye Bandosu eşliğinde Öğretmenevi’nden Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüşle başlayan etkinliklere Belediye Başkanı Rahmi Gençer de katıldı. Cumhuriyet Meydanı’nda bir konuşma yapan Belediye Meclis Üyesi Nusret Kantarcı, günümüz Türkiye’sinde kadınların yaşadığı sorunlara dikkat çekti. Daha sonra Belediye Başkanı Rahmi Gençer söz aldı ve özellikle kadın oldukları, ruj sürdükleri, kırmızı giydikleri için kadınların cezalandırıldığını belirterek, kadına karşı işlenen suçlarda hafifletici nedenlerin göz önüne alınmaması gerektiğini bir kez daha vurguladı. Başkan Gençer, etkinliklerin sonunda Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan kadınlara kırmızı karanfil dağıtarak, kendilerini kutladı.

A

yvalık Belediyesi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde KİPA kavşağında bir “Barış Heykeli” açtı. Elinde zeytin dalı tutan, yanında kedi ve köpek figürleri bulunan bronz kadın heykelinin kaidesi taş baskı zeytin sıkımında kullanılan değirmen taşlarından oluşuyor. Kaymakam Namık Kemal Nazlı ile Belediye Başkanı Rahmi Gençer’in de katıldığı açılıştan sonra çevreye, sayıları 1000’i bulan, 7 çeşit fidan dikildi. Fidan dikimine Belediye Meclis üyeleri, daire amirleri, öğrenciler ve vatandaşlar katıldı. Vatandaşlar şef Ergün Tekincan’ın yönettiği Belediye Bandosu’nun seslendirdiği parçalar eşliğinde halay çekti. Ayvalık Belediyesi konuklara pilavayran ikram etti. Rahmi Gençer, heykel açılışı ve fidan dikim töreninde yaptığı konuşmada 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün önemine dikkat çekerek bir arada olmaktan ve coşkuyu birlikte yaşamaktan duyduğu mutluluğu dile getirdi. Gençer şöyle dedi: “Ülkemizde kadınlara uygulanan şiddet son yıllarda artarak devam ediyor. Bu durumu kınıyoruz. Şiddet suçu işleyen erkeklere ceza verilirken hafifletici nedenler gerekçesiyle yapılan ceza indirimini de onaylamıyoruz. Hafifletilen cezalarla kadına şiddetin önüne geçilemez. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü anısına yaptırdığımız heykel Ayvalık’taki üçüncü heykel oluyor. Üçü de kadın heykeli. İlkini Cunda’da denize gidip de dönemeyenlerin anısına yaptırdık. Bir diğeri Altınova’da tarımın/pamuk ekiminin unutulmaması için dikilen 'Pamuk Anne' heykeli... Bu son heykelimiz Ayvalık’ın barışa ve sevgiye uzanan elini simgeliyor. Ayrıca sokaklardaki dostlarımızı, kedi ve köpeklerimizi de unutmadık. Yine kadınlarımız için ve bugünün anısına binin üzerinde fidan dikiyoruz. Ayvalık’ımızı yeşillendirmeye devam ediyoruz. Yıl sonuna kadar Ayvalık’a on bin fidan dikeceğiz. Hepsini yaşam alanlarımızın içine dikiyoruz. Lütfen herkes bu ağaçlara sahip çıksın!”

3


“Başkan Burada” projesinin amacı sorun, istek ve önerileri yerinde dinlemek...

RAHMİ GENÇER HER HAFTA BAŞKA BİR MAHALLEYE GİDİYOR

B

elediye Başkanı Rahmi Gençer, “Başkan Burada” projesi çerçevesinde, 5 Nisan 2016’dan itibaren halkın sorun, istek ve önerilerini yerinde dinlemek amacıyla her hafta farklı bir mahalleye gitmeye başladı. Proje bir bakıma, Başkan’ın ‘makamını o mahalleye taşıması’ anlamına geliyor. Gençer, ilk olarak 5 Nisan Salı günü Meclis üyeleri ve daire müdürleriyle birlikte Ayvalık’ın en eski mahallelerinden olan ve tahminen 4 bin kişinin yaşadığı Kazım Karabekir Mahallesi’ni ziyaret etti. Her hafta başka bir mahallede gerçekleştirilen “Başkan Burada” buluşmalarına ilişkin haberleri önümüzdeki sayıdan başlayarak geniş biçimde duyuracağız.

Ayvalık ve Altınova’daki şehitlikler ziyaret edildi

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ KALBİMİZDE YAŞIYOR

Ç

anakkale Zaferi'nin 101. yıldönümü Ayvalık’ta düzenlenen farklı etkinliklerle kutlandı. İlk tören Ayvalık Şehitliği’nde yapıldı. Burada, ülkesi ve milleti için şehit düşen kahramanlar saygı ve şükranla anıldı. İsmet İnönü Kültür Merkezi’ndeki törende öğrenciler Çanakkale savaşlarını anlatan çeşitli gösteriler sundu. ‘Çanakkale’ konulu yarışmalarda dereceye girenlere ödülleri Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Garnizon Komutanı Albay Aydın Nazlı ve Belediye Başkanı Rahmi Gençer tarafından verildi. İsmet İnönü Kültür Merkezi’nin girişine yerleştirilen Çanakkale Şehitleri Abidesi maketi ilgiyle karşılandı. Altınova mezarlığındaki şehitlik ziyaretinden sonra Ayvalık Garnizon Komutanlığı’nın bulunduğu Rehabilitasyon Merkezi’nde şehit aileleri, gaziler ve protokol üyeleri birlikte öğle yemeği yedi.

4

'Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı' konulu yarışmada dereceye giren öğrenciler ödüllendirildi

İSTİKLAL MARŞIMIZ 95 YAŞINDA

İ

stiklal Marşı’nın kabulünün 95. yılı İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir törenle kutlandı.

Etkinliğe Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Garnizon Komutanı Aydın Nazlı, Belediye Başkan Yardımcısı Gökay Bacan, bazı kamu ve kurum yöneticileri, okul müdürleri, öğretmenler ve öğrenciler katıldı. Törende öğrencilerin okuduğu şiirler ve sundukları İstiklal Marşı Oratoryosu beğeniyle karşılandı. Son olarak, 'Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı' konulu yarışmada dereceye giren öğrenciler ödüllendirildi.


Yarışmalarda dereceye girenler ödüllerini aldı

KÜTÜPHANE HAFTASI KUTLANDI

52.

Kütüphane Haftası, Halk Kütüphanesi’nde düzenlenen bir törenle kutlandı. Törende, Kütüphane Haftası konulu yarışmalarda dereceye girenlere ödülleri Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Garnizon Komutanı Albay Aydın Nazlı, Belediye Başkan Vekili Ufuk Ova ve Emniyet Müdürü Tolga Altay tarafından verildi. Ayvalık Halk Kütüphanesi’nde uzun yıllar çalışan ve emekli olan Ahmet Orhan’a teşekkür edilmesinin ardından bir konuşma yapan Kütüphane Müdürü Aygül Öncel Şahin, destekleri için Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer ve Milli Eğitim Müdürü Erkan Bilen’e teşekkür etti.

Belediye Başkanı Rahmi Gençer’e verdiği destek için teşekkür ettiler

ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ’NDEN 36 ÖĞRENCİ AYVALIK’TA ARAŞTIRMA YAPTI

Tüm engelleri aştılar, Türkiye Özel Olimpiyatları’na katılma hakkı kazandılar

ŞAMPİYONLAR BAŞKAN’LA BULUŞTU

Ö

zel Olimpiyatlar’ın Balıkesir seçmeleri 12 ilçeden 410 sporcunun katılımıyla Burhaniye’de gerçekleştirildi. Seçmeler basketbol, futbol, voleybol, masa tenisi ve atletizm dallarında yapıldı. Ayvalık Belediyesi Zihinsel Engelliler Okulu Basketbol takımının engelli sporcuları Burhaniye’deki müsabakalarda rakiplerini yenmeyi başararak İzmir’de yapılacak Türkiye Özel Olimpiyatları’na katılmaya hak kazandı. Belediyeyi ziyaret eden sporcular mutluluklarını Başkan Rahmi Gençer’le paylaştı. Ayvalıklı gençlerin sporun farklı branşlarında önemli başarılar elde ettiğine dikkat çeken Gençer konuk sporcuları, tüm engelleri kararlılıkla aştıkları için tek tek kutladı.

B

ir mimari proje üzerinde çalışan Erzurum Atatürk Üniversitesi öğrencileri Ayvalık’a geldi ve Belediyenin ev sahipliğinde iki gün süren bir araştırma yaptı. Otuz altı öğrenci, Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Fatma Zehra Çakıcı ve Araştırma Görevlisi Emral Mutlu’yla birlikte Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i de ziyaret etti ve destekleri için kendisine teşekkür etti. Öğrencilere Ayvalık’ın tarihi, mimari ve kültürel zenginlikleri hakkında bilgi veren Gençer, kentin su altı sporları için de geniş olanaklar sunduğunu, bu nedenle dalmayı sevenlerin Ayvalık’a yoğun ilgi gösterdiğini söyledi. Gençer, “Kırmızı mercanlarımız görülmeye değer. Dünyada sadece iki noktada kırmızı mercan var. Biri Ayvalık’ta diğeri de İtalya’nın Portofino kenti açıklarında... Erzurum’a döndüğünüzde Ayvalık’ı anlatırsanız sevinirim” dedi. Yrd. Doç. Fatma Zehra Çakıcı da Ayvalık’a uygulamalı ‘Research-Innovation Staff Exchange (RISE)’ için geldiklerini ve büyük bir alanda dokümantasyon çalışması gerçekleştirdiklerini söyledi. Çakıcı, “Mimari doku araştırması yaptık. Bu dokuya uygun uygulamalı bir RISE nasıl olabilir diye araştırdık. Bu çalışmayı mimari proje önerilerimizle sonuçlandıracağız. Ayvalık tarihi yönden son derece zengin ve güzel bir yer. Ayvalık Belediyesi de bize misafirperverlik yönünden çok yakın ve candan davrandı” dedi.

5


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun

23 NİSAN 1920’DE TBMM MİLLETİN KADERİNE EL KOYARAK CUMHURİYET’E GİDEN YOLU AÇTI. ARTIK EGEMENLİK KAYITSIZŞARTSIZ MİLLETİNDİ

9.

BAYRAKLARLA SÜSLENEN MECLİS GELİNCİK TARLASINDAN FARKSIZDI

Ordu Müfettişi Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmasından altı gün sonra karargâhını Havza’ya taşıdı. O yıllarda Havza’nın en seçkin konaklama merkezi sayılan, Ali Baba’ya ait Mesudiye Oteli’ne yerleşti. Burada yirmi iki gün kaldı ve ileriye dönük hedefleri üzerinde çalıştı. Havza’nın ardından, zorluklar içinde gerçekleşen Erzurum ve Sivas kongreleri geldi. Mustafa Kemal’in günleri uykusuzluk, yorgunluk ve yokluk içinde geçiyordu. Ama en küçük bir yılgınlık söz konusu değildi. Askerlikten ayrıldığı ve üniformasını çıkardığı için artık 'halktan biri'ydi ve rahatlamıştı. Mustafa Kemal aslında hedefini çok önceden belirlemişti: Millet Meclisi’ni en kısa zamanda açacaktı. En uygun yer İstanbul’a yakın olduğu için Ankara’ydı. Ankara, Eskişehir üzerinden İstanbul’a bağlı olduğu gibi İzmir ve çevresini işgal eden Yunanlılara da uzak değildi. Mustafa Kemal bu düşüncelerle 27 Aralık 1919 günü, arkadaşlarıyla birlikte Ankara’ya geldi. Ankaralılar onu bir kurtarıcı olarak gördükleri için coşkuyla karşıladı. MUSTAFA KEMAL SİYAH CEKETİ, ÇİZGİLİ PANTOLONU VE KALPAĞIYLA KALABALIĞIN TAM ORTASINDAYDI. MUTLU GÖRÜNÜYORDU 23 Nisan 1920, Cuma... Bütün Ankara sanki Hacıbayram Camii’ndeydi. Kılınan namazdan sonra kalabalık adeta bir sel gibi Meclis binasına doğru yürümeye başladı. Mustafa Kemal siyah ceketi, çizgili pantolonu ve kalpağıyla kalabalığın tam ortasındaydı.

6

Mutlu görünüyordu. Çok yavaş yüründüğü için Meclis binasına ancak bir buçuk saatte ulaşıldı. Kurbanlar kesildi, bir hoca dua okudu ve sonra Meclis’e girildi. İçerisi, bayraklarla süslenmişti ve adeta gelincik tarlası gibiydi. Meclis’in saat 13.45’de başlayan ve Ankara’ya gelebilen 115 milletvekiliyle yapılan bu ilk ve tarihi oturumunu, heyecandan titreyen sesiyle, Sinop Milletvekili Şerif Bey açtı. Ülkeyi bundan böyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yöneteceğini ilan etti. Sonra Mustafa Kemal konuştu. Kısa ve 'açık' bir konuşmaydı bu... Meclis en kısa zamanda tüm güçlükleri yenecek ve Türkiye’yi içinde bulunduğu karanlıktan kurtaracaktı. Evet, birlik sağlanmış ve Cumhuriyet’in ilanıyla sonuçlanacak kararlı adım atılmıştı. Ne var ki, ülke fazlasıyla dağınık bir durumdaydı. Birçok yer işgal altındaydı. Yurdun her köşesinde İstanbul’dan körüklenen kanlı isyanlar çıkıyordu. Yunanlılar ise Bizans’ı geri getirme hayalleri kuruyor, Anadolu’nun yarısını ele geçirmek için tetikte bekliyorlardı. Öncelikle, ülke topraklarının yabancı işgalinden kurtarılması gerekiyordu. TEK DÜZENLİ DİRENİŞ AYVALIK’TA OLMUŞTU Sonrasını, M. Selçuk’tan dinleyelim: “...O karanlık günlerde tek adam gelecekten, Türkiye’nin kurtuluşundan umudunu kesmemişti. Mustafa Kemal kendisine gönülden inanmış bir avuç insanla Ziraat Okulu’nda sabahlara kadar çalışıyordu. Ayaklanmalar dalga dalga Ankara’ya,


Ziraat Okulu’nun duvarlarına kadar sokulmuştu. Telgraf ve telefon telleri kesiliyordu. Çetelere karşı karargahı topu topu yirmi silahlı koruyordu. Bazen onlar bile azalıyordu. Ama Mustafa Kemal istifini hiç bozmuyordu. Emirler veriyor, yazdırıyor, asker toplamaya, birliği güçlendirmeye çalışıyordu. Çok yorgun düştüğü zaman sesleniyordu: -Çocuğum, yap bana şekerli bir kahve!.. Gaz lambasının serptiği paslı ışıkta, sigara dumanları arasında Mustafa Kemal’in yüzü daha solgun, avurtları daha çökük ama gözleri insanı şaşırtacak kadar parlak görünüyordu. Ayaklanmalarla bir bir baş edilirken, Mustafa Kemal Yunanlıları da gözden uzak tutmuyordu. Birçok yerde ‘milis’ kuvvetler ‘efece’ karşı koyuyordu düşmana... Ama bunlar düzensiz direnişlerdi. Tek düzenli direniş Ayvalık’ta olmuştu. 172. Alay’ın bir avuç askeri ilk kez Yunanlılar’a karşı ateşle karşı koymuştu. Bu çok şeye işaretti!” (Yıllar Boyu Tarih dergisi, Mart 1981-Cilt 6/Sayı 3)

Bu sayımızda; dünyanın ilk ve tek çocuk bayramı olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle Ayvalık’ta yaşayan çocukları temsilen ödüllü santranç sporcusu Alimert Özsoy'u konuk ettik. 23 Nisan Satranç Turnuvası’na hazırlanan Alimert sorularımıza öyle doyurucu cevaplar verdi ki, satranç hakkında bilmediğimiz pek çok şeyi ondan öğrendik

HAFTADA 14 SAAT SATRANÇ OYNUYOR, MESLEK OLARAK DA SATRANCI SEÇECEK

Gülbeniz Şentay

Evet Ayvalık’tan tüm Anadolu’ya yayılan bu işaretin de ışığıyla bağımsızlık direnişi giderek güçlendi. Önce İnönü savaşları kazanıldı. Ardından düşmanın hayalleri Sakarya’da çökertildi. Dumlupınar’daki 30 Ağustos zaferiyle işgalciler büyük bir bozguna uğratıldı. Ve nihayet Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, haklı bir milletin kararlı mücadelesi zaferle sonuçlandı.

Alimert Özsoy Alimert, okurlarımıza kendini tanıtır mısın? -Adım Alimert Özsoy. On üç yaşındayım. Babam marangoz, annem emekli. Bir kız kardeşim var. Mehmet Akif Ersoy Ortaokulu’nda öğrenciyim. Santrançla beş yaşında tanıştım. Altı yaşında Ayvalık Satranç Spor Kulübü’nde Ahmet Hamdi Dinler’den ders almaya başladım. Kulüp binamız olmadığı için biz otuz çocuğa Nebahat ve Ahmet Hamdi Dinler evlerini açmışlardı. Fakat beş-altı yıl önce hocamız rahatsızlandı. Bu nedenle Burhaniye’den gelen bir öğretmenle kurslara devam ettim ve lisansımı da Burhaniye Satranç Kulübü’nden aldım. Geçtiğimiz yaz Türkiye Takımlar Şampiyonası’na da Burhaniye Satranç Kulübü adına katıldım. Başka hangi turnuvalarda yer aldın? Kaç ödülün var? -Birkaç hafta önce Ayvalık’ta bir turnuva gerçekleşti ve orada Gençler Kategorisi’nde birinci oldum. Ayvalık Yeni Yıl Turnuvası’nda Yıldızlar Kategorisi’ndeydim. Bir üst kategoride oynamama rağmen birincilik alabildim. Bugüne dek yetmiş madalya, beş kupa kazandım. Beş birincilik ödülüm var. Haziran ayında yapılan Okul Sporları Türkiye Satranç Şampiyonası’nda da on yedinci oldum.

Atatürk çocukları çok severdi. Onun gözünde ve dilinde çocuk 'sevgi' demekti. Bu nedenle sevdiklerine ve yakın çevresinde bulunanlara, yaşları ne olursa olsun, 'Çocuk' diye hitap ederdi.

Satranca ne kadar zaman ayırabiliyorsun, alıştırmaları nerede, kimlerle yapıyorsun? -Derslerimden arta kalan zamanı satranç oynayarak değerlendiriyorum. Haftada on dört saatimi bu spora ayırıyorum. Ne yazık ki Ayvalık’ta alıştırma yapacağım arkadaş sayısı fazla değil. Kız kardeşim Merve de satranççı. Kendi yaş grubunda birinciliği var. Hatta bir maçta Avrupa beşincisini yenip, birinci olmayı kıl payı kaçırdı diyebilirim. Yani eğer ikna edebilirsem onunla oynuyorum

7


ama genelde benimle maça pek yanaşmıyor. Hep sen kazandığın için mi acaba? -Bilmiyorum. Daha çok ben kazanıyorum ama bana karşı doğrusu o da çok iyi oynuyor. Merve olmazsa, internet sitelerinde oynuyorum. Çarşamba günleri de Genel Kategori’de Balıkesir İl Birincisi geliyor. Onunla oynuyorum. Ayrıca ailemin bana desteği çok büyük. Özellikle babam satranç programlarını iyi bildiği için onunla çalışıyorum (Baba Özcan Özsoy aynı zamanda Ayvalık Satranç Spor Kulübü’nün saymanı). Ayvalık dışındaki turnuvalara katılmam için maddi-manevi desteği esirgemiyorlar. Ama annemden bir tek şey istiyorum, işte onu yapmıyor. -Ne istiyorsun annenden? -Satranç öğrenmesini... Azerbaycan satranç sporuna duyulan ilgi açısından dünyanın en iyi iki satranç ülkesinden biri ve orada bir aile yaşıyor. Bu ailenin üç üyesi santrancın en yüksek ünvanına, GM (Grand Master/Büyük Usta)’ya sahipler ve olimpiyatlarda birincilikleri bulunuyor. Azerbaycan’da bu sporcuların adını futbol maçlarında anons edip, alkışlatıyorlar. Böyle bir aile olalım istiyorum fakat annem satranç öğrenip benimle oynamıyor. HEDEF TÜRKİYE ŞAMPİYONLUĞU... Mesajın annene ulaşacaktır mutlaka... Gelelim kendine nasıl bir yol çizdiğine... Alimert, hedef neresi? -Satrançta yükselme kademe kademe oluyor. Balıkesir İl Birinciliği’ni kazandım. 31 Mart’ta Ege Bölgesi Turnuvası’nda Mehmet Akif Ersoy Ortaokulu’nu temsil edeceğim. Orada ilk beşe girip, Türkiye Finalleri’ne katılmayı amaçlıyorum. Ardından Genel Kategori’de İl Birincisi olmayı istiyorum. Sonunda tabii ki hedefim Türkiye Şampiyonluğu. Satranç masasına hangi usta oyuncularla oturmak istersin? -Dragan Solak’la oynamak isterim. O Sırp asıllı bir satranççı. Eşi Türk. Burhaniye’de yaşıyor. Ülkemize geldiğinden beri birkaç kez Türkiye Şampiyonası’na katıldı. Üç birinciliği, bir ikinciliği var. Dünya

Şampiyonu Magnus Carlsen’le de karşılaşmış. Maçı kaybetmiş ancak ben Carlsen’in Dragan’ı çok kolay yendiğini düşünmüyorum. Ya sen dünya şampiyonuyla karşılaşmak ister misin? -Dünya Şampiyonu Carlsen’le oynamak isterim elbette ama ben onun karşısına gelinceye kadar, kendi yaş grubumdan yeni bir dünya şampiyonu çıkar diye düşünüyorum. İYİ BİR SATRANÇÇI HER TÜRLÜ TAKTİĞE RAĞMEN KONSANTRASYONUNU KAYBETMEZ Doğrusu güzel bir cevaptı Alimert. Söyler misin satranç nasıl bir spor ve senin gelişimine katkısı ne? -Satranç yediden yetmişe herkesin yapabileceği bir spor, oynayabileceği değişik bir oyun. Sistemi, kuralları var. Satranç oynarken karşınızdaki insan artık arkadaşınız, dostunuz değil rakibiniz olur. Maç bitinceye kadar böyledir bu. Satranç stratejiye dayandığı için masaya ciddi bir şekilde oturmanız gerekir. Zaman zaman ‘dikkat dağıtmak’ gibi psikolojik taktiklerin de uygulandığı satranca bir ‘savaş oyunu’ da diyebiliriz. İyi bir satranççı her türlü taktiğe rağmen konsantrasyonunu kaybetmeyendir. Zaten şampiyonlar da bunu başaranların arasından çıkıyor. Satrançta oyunun yönünü açılış belirler. Ben de seçtiğim açılışa ve rakibimin daha önce oynadığı oyunlara bakarak yolumu çizer, tuzak kurmaya çalışırım. Genelde hangi açılışı kullanıyorsun? -En sevdiğim açılışı söylemeyeyim isterseniz, bana kalsın ancak ‘savunma’ ya da ‘saldırı’dan çok, ortada durmayı tercih ediyorum. Yine de yüzde altmış saldırı, yüzde kırk savunmaya dayalı gerçekleşiyor diyebilirim. Satrancın bana katkısına dönersek... Örneğin sınıfta bir olay oluyor; herkes tek yönlü düşünürken ben ya da diğer oyun arkadaşlarım olaya farklı açılardan bakabiliyoruz. Ayrıca matematik anlamında çok faydalı oluyor. Dört işlemi kafadan yapabiliyorsunuz. Paylaşmayı öğretiyor. Yanı sıra davranış bozukluklarını gideriyor. Böylece öfke kontrolünü sağlıyor, ben ara sıra kaçırsam da...

Alimert annesinin de satranç öğrenmesini istiyor

8

Alimert, satranç dışında nelerle ilgileniyorsun? -Yaklaşık dört yıl basketbol oynadıktan sonra futbola yöneldim. Satrancı desteklemek için zaten spor yapmak gerekiyor. Çünkü uzun maçlar yapıyoruz. Benim dört saat kırk dakika oynadığım oyunlar var. Bu durumda kondüsyonunuz güçlü olmalı. Bazı turnuvaların yedisekiz gün sürdüğü dikkate alındığında dayanıklılık


açısından spor şart. Dediğim gibi futbol oynuyorum, maçları izliyorum. Bir de ‘su doku’ tarzı zeka oyunlarını seviyorum. İleride ne olmak istiyorsun? -Meslek olarak satrancı seçeceğim. Bir üniversite eğitimi alacağım elbette. Matematik okumak istiyorum. Satranç henüz bizde yeni yeni önemsenen bir spor. Pek çok kişi tarafından hala hafife alınıyor. Örneğin hafta sonları babam beni kursa götürüyor. Arkadaşları duyduğu zaman babama, “Niye böyle bir şey yapıyorsun?” diyorlar. Satranç oynamak isteyen pek çok arkadaşım var ama burada imkanlar kısıtlı. Ancak parası olan aileler çocuklarına özel ders aldırabiliyorlar. Bence satranç okullara ders olarak konsa daha iyi olacak. Benim okulumda kurs var. Nahil Filiz hocamız bizimle ilgileniyor. Bizi okullar arası yarışmalara götürüyor. Balıkesir’e yirmi altı kişi gittik. Beş-altı kişi derece aldı. Ayvalık’ta kahvelerde okey oynanması dikkatimi çekiyor. Hiçbir yerde satranç görmüyorum. Van’da her yerde satranç kafeler varmış. Bize ise en yakın kafe ta İzmir’de. Her ne kadar Ayvalık Satranç Spor Kulübü bizleri desteklese de hala bir mekanımız yok. Mekanımız olsa çok şey fark eder. Yine de bu sporun hak ettiği değere kavuşacağına inanıyorum. Bu nedenle satranççı olacağım. Dragan Solak matematik okumuş ama profesyonel satranççı. Hayatını böyle kazanıyor. Ben neden başaramayayım? Umarız idealin gerçekleşir Alimert... 23 Nisan’da yapılacak turnuva hakkında ne düşünüyorsun, kupayı alacak mısın? -İddialı konuşmayı sevmediğim için şöyle söyleyeyim; hiç satranç bilmeyen birisi gelip de bana “Ben seni yenerim!” dese bile, ona “Sen beni yenemezsin!” diyemem. Çünkü satranç sürprizlere açık bir oyundur. Yani bir anormallik olmazsa birinci olurum. “SATRANÇ OYNA, ALZHEİMER OLMA!” 23 Nisan senin bayramın ve inanıyoruz ki dergimiz yayınlandığında sonuçlanmış olacak 23 Nisan Satranç Turnuvası’nda birinci gelecek ve çifte bayram kutlayacaksın. Peki siz çocuklara özel bugünü sen nasıl geçirmek, neler yapmak istersin? -Ata’mızın armağan ettiği bir bayram olduğu için 23 Nisan’larda mutlu oluyorum, duygulanıyorum. Çocukluğumu doya doya yaşıyorum ama törenlerde fazla sıkmazlarsa daha iyi olacak. Dini bayramlar bana biraz daha cazip geliyor, ne yalan söyleyeyim. Sonuçta Ramazan ve Kurban bayramlarında harçlığım çıkıyor. Galiba bir mesaj daha verildi: “23 Nisan'larda harçlık istiyoruz.” Başka? -Evet! Bir de normal zamanlarda özgürlüğüm yüzde elliyse, o gün yüz de yüz olmalı diyorum, çünkü Çocuk Bayramı... Alimert Özsoy, bu güzel ve bilgilendirici söyleşi için sana çok teşekkür ediyoruz. Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı? -Var evet: “Satranç oyna, alzheimer olma!” Bu röportajın gerçekleşmesindeki katkıları için Ayvalık Satranç Kulübü Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Nebahat Dinler’e teşekkür ederiz.

AYVALIK SATRANÇ SPOR KULÜBÜ

A

yvalık Satranç Spor Kulübü Derneği 2006’da kuruldu. Bir yıl kadar sonra Balıkesir Gençlik ve Spor Müdürlüğü’nce 'Ayvalık Satranç Spor Kulübü' olarak tescil edildi. Kulübün kurucu başkanı Ahmet Hamdi Dinler’di. İzleyen süreçte İstiklal, Atatürk ve Gazi İ.Ö.O. öğrencileriyle Alibey adası Çocuk Yuvası’ndaki çocuklara satranç kursları verildi. Derneğin açılışından 2013 yılına kadar her pazar günü çocuklarla satranç çalışmaları yapıldı. Bu çalışmalarda Prof. Ozanay Omur ve Başkan Ahmet Hamdi Dinler’in evleri kullanıldı. Çalışmalar, 2015 yılından bu yana Ayvalık Gençlik ve Spor Hizmetleri Müdürlüğü’nün kapalı spor salonunda tahsis ettiği odada sürdürülüyor. Derneğin girişimiyle 2008’den beri her yıl Açık Satranç turnuvaları düzenleniyor. Son iki yazdır Ayvalık Belediyesi’nin sponsorluk desteği verdiği bu turnuvalara Türkiye’nin her köşesinden sporcular katılıyor. (IM) Suat Soylu, (FM) Tamer Tarik Selbes, (FM) Ege Köksal, (FM) Serkan Soysal, (FM) Mert Yılmazyerli bu sporculardan bazıları... Kulübün şimdiki başkanı, Mehmet Akif Ersoy Ortaokulu Fen Bilgisi öğretmeni Nahil Filiz.

SATRANÇTA UNVANLAR

GM (Grand Master-Büyük Usta) IM (International Master-Uluslararası Usta) FM (FIDE Master-FIDE Ustası) CM (Candidate Master-Usta Adayı) WGM (Woman Grandmaster-Bayan Büyük Usta) WIM (Woman International Master-Bayan Uluslararası Usta) WFM (Woman FIDE Master-Bayan FIDE Ustası) WCM (Woman Candidate Master-Bayan Usta Adayı) HGM (Honorary Grandmaster-Onursal Büyük Usta) HM (Honorary Master-Onursal Usta)

9


Turizm Haftası nedeniyle Ayvalık Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Ümit Özgültekin’le görüştük

A

AYVALIK TURİZM VE TANITMA DERNEĞİ 2010 YILINDAN BERİ AYTUGEB İLE KOORDİNELİ OLARAK ÇALIŞIYOR

günlerde Ayvalık’ın turizm potansiyelini arttırmak için kent estetiğine ağırlık verilmesinin gerekliliği üzerinde durulmuş ve bu konuda öneriler sunulmuş. Ayrıca yurt dışı tanıtımının önemi vurgulanmış, bir tanıtım ağının kurulması öngörülmüş. Turizm etkinlikleri kapsamında zamanın önde gelen yerli ve yabancı sanatçılarının yer aldığı konser/sergi/söyleşiler düzenlenmiş.

yvalık Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Ümit Özgültekin, İzmir doğumlu. 5 yaşındayken ailesiyle birlikte Ayvalık’a geldi. 1977 yılında Çamlık’taki bir pansiyonda turizme ilk adımını attı. Öğrenimini sürdürürken, okul dışı zamanlarında ve yaz tatillerinde çok sayıda pansiyon ve otelde çalıştı. Özgültekin’in profesyonel turizm hayatı, 1985’de Murat Reis Otel’de ünlü tur operatörü Ten Tour ile başladı. Ardından Bodrum, Çeşme, Kuşadası gibi turizm merkezlerinde acente ve otellerde çalıştı. Almanya’nın 7 havalimanında havalimanı acentesi sahibi ve Sky Havayollarının ‘Doğu Almanya Sorumlusu’ olarak görev yaptı. 16 yıl süren yurt dışı döneminden sonra Ayvalık’a döndü ve uzun süre Berk Otelleri’nin işletme müdürlüğünü üstlendi. Şimdilerde kendisine ait ‘İstanbul Pansiyon’u işleten Özgültekin, 1984’ten bu yana Ayvalık Turizm ve Tanıtma Derneği üyesi ve yaklaşık 7 yıldır da derneğin başkanı... Özgültekin’e, Ayvalık Turizm ve Tanıtma Derneği’nin kuruluş öyküsünü ve sonrasını sorduk... “Bilindiği gibi turizm açısından Ayvalık’ın yıldızı 60’lı yılların başlarında parlamaya başladı. Bunun üzerine profesyonel turizm politikaları geliştirmek ve Ayvalık’ı tanıtmak hedefiyle bir dernek kurma düşüncesi doğdu. İlk adımlar Targay Örnek ve Ahmet Yorulmaz tarafından atıldı. (Yeri gelmişken, kurucularımızdan Ahmet Yorulmaz’ın 2009’dan, vefat ettiği yıl olan 2014’e kadar derneğimizin yönetim kurulu üyesi olduğunu belirtmek isterim.) Ayvalık Turizm ve Tanıtma Derneği, bir grup gönüllünün de katılımıyla 1964 yılında ‘resmen’ faaliyete geçti. Derneğin ilk başkanı, geçen yıl aramızdan ayrılan Targay Örnek’ti. Dernek işe hızlı başlamıştı gerçekten... Önce Şeytan Sofrası turizme kazandırıldı. Ayvalık’ta ilk turizm danışma bürosu açıldı. Bugünkü amfi tiyatronun yeri belirlenmekle kalmadı, kurulması yolunda önemli adımlar atıldı. Zaten, derneğin eski karar defterleri incelendiğinde, üyelerin turizm konusunda öngörü sahibi oldukları açıkça fark ediliyor. Örneğin, daha o

10

Ümit Özgültekin

Ahmet Yorulmaz

Targay Örnek

Günümüze gelirsek... Dernek olarak 2009’da AYTUGEB’in kurulmasında görev aldık. Ardından belediyemizle birlikte ‘Yerel Sanatçılar Güçbirliği’ oluşturulmasına öncülük ettik. Balıkesir ve Çanakkale illerini kapsayan Güney Marmara Kalkınma Ajansı’nın kurucu meclis üyesi olduk. AYTUGEB ile çalışmalarımızı eşgüdümlü olarak sürdürdüğümüzü söylememe gerek yok. Turizmi daha canlı hale getirmek ve Ayvalık’a duyulan ilgiyi arttırmak için geleceğe dönük projeler hazırlıyoruz. Kentsel tarihi dokunun nispeten korunduğu bölgelerde ‘En Güzel Sokak’ yarışması düzenleyerek, turizmin kıyılardan içeriye doğru gelişmesini sağlayacağız. Bu sayede turizmden gelir elde eden kişi sayısı da artacak. Ayvalık’ın gastronomi ve yerel kültür özelliklerini tanıtmak amacıyla ‘Gastronomi, Sanat ve Kültür Festivali’ projesine ilişkin çalışmalarımız da sürüyor. Ayvalık’ın farklılıklarını ortaya çıkarmayı ve yaşatmayı ilke edinen derneklerle işbirliği yaparak ortak etkinlikler gerçekleştirmek de hedeflerimiz arasında... Bu çalışmalarda turizm deneyimlerimizi diğer derneklerin kendi alanlarındaki birikimleriyle birleştirerek bir sinerji yaratacağımıza inanıyorum.”

Ayvalık Turizm ve Tanıtma Derneği'nin logosunu, özgün Ayvalık resimleriyle her zaman hatırlayacağımız Mustafa Rüçhan çizmişti. Logodaki mavi renkler denizi ve gökyüzünü, sarı renk kumsalı, siyah renk ise zeytini simgeliyordu


Ayvalık standını Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünal da ziyaret etti

A

AYVALIK BERLİN 2016 TURİZM VE TİCARET FUARI’NDA TANITILDI

yvalık, Belediye ve AYTUGEB’in ortak çalışmasıyla, dünyanın alanındaki en büyük fuarı olan Berlin 2016 Turizm ve Ticaret Fuarı’nda bir kez daha tanıtıldı. 50. kez düzenlenen ve 9-13 Mart 2016 tarihleri arasında açık kalan Fuar’da Türkiye 56 otel, 13 seyahat acentesi, 11 valilik ve 47 turizm birliği tarafından temsil edildi. Ayvalık’ın ziyaretçilere her yönüyle tanıtıldığı standı Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünal da ziyaret etti. Bakan Ünal, Ayvalık’ın İngilizce anlatıldığı ve zengin görsellerin yer aldığı video filminin bulunduğu USB kataloğu inceledi ve Ayvalık hakkında ayrıntılı bilgi aldı. Standın diğer ziyaretçileri arasında TURSAB Başkanı Başaran Ulusoy, Türk- Alman Turizm Komisyonu Başkanı Hüseyin Baraner, milletvekilleri, İl Kültür-Turizm müdürleri, farklı şirketlerden tur operatörleri, TV yapımcıları, yabancı gurmeler, akademisyenler ve tatilciler yer aldı. Tüm konuklara Ayvalık’ı bütün yönleriyle yansıtan İngilizce kitapçıklar dağıtıldı. Ayrıca tur operatörlerine Ayvalık’ın ekonomisi, mutfak kültürü, çarşı-

pazarı, su altı zenginlikleri, mimarisi ve doğal yönlerinin tanıtıldığı USB kataloglar verildi. Fuardaki Ayvalık standında ev sahipliğini AYTUGEB Genel Sekreteri Ümit Özgültekin ve Nurhan Fidancıoğlu yaptı.

Ziyaretçilerin Ayvalık hakkındaki tüm sorularını en geniş şekilde yanıtlayan Özgültekin ve Fidancıoğlu, 2015- 2016 ITB Tatil Analizi Konferası’na da katılarak gelişmeleri izledi, dünya turizminin bugünkü durumuna ilişkin beklentiler hakkında bilgi edindi.

11


Türkiye’nin en köklü ve kapsamlı fuarı İzmir Enternasyonal Fuarı’nda yer alan çay bahçeleri/gazinolar 1950’li yıllardan itibaren büyük ilgi gördü ve çok kanallı televizyon dönemine geçiş sürecine dek Türkiye’deki eğlence hayatının kalbi olmayı sürdürdü. Özellikle müzik ve tiyatro dünyasının devlerini halkla buluşturan gazinolara Türkiye’nin her yerinden insanlar akın akın geliyor ve sevdikleri sanatçıları izliyordu. İzmir Fuarı

duayen sanatçıların yanı sıra birbirinden değerli orkestraları ve saz heyetlerini de ağırlıyordu. Zeki Müren’den Safiye Ayla’ya kadar pek çok ünlüye eşlik eden Ayvalıklı ritim saz ustası Çetin Akkoç da o günleri bütün hareketliliğiyle yaşayan sanatçılar arasındaydı. Akkoç ile o yılları ve Fethiye Mahallesi’ndeki yoksul baba ocağından Yunanlı General Trikopis’in yalısına uzanan ilginç, bir o kadar da renkli yaşamını konuştuk

GÜZELYALI HAVA HARP OKULU’NDA ASKER, FUAR SAHNELERİNDE 'DARBUKA ÇETO'YDU!

Gülbeniz Şentay

S

araybosna’dan göç eden fakir bir ailenin çocuğuydum. Evimiz Fethiye Mahallesi’ndeydi. Hamdibey’e çok yakındık. O zamanlar Ayvalık’ta meşhur sazendeler vardı. Kazım Abi, Mahir gibi... Hepsi Roman çocuklarıydı. Biri keman, diğeri cümbüş çalardı. Komşumuzdular. Bu mahalleden günün her saati, insanın kanını kaynatan müzikler yükselirdi. Müziği ben de çok seviyordum. Onları gördüğüm yerde hemen yanlarına koşuyor, parmaklarımla ritim tutuyordum. Kına gecelerinde çalıyorlardı. Eskiden kına geceleri kahvelerde yapılırdı. Öyle orkestralar falan yoktu. Altmış altı yıl öncesinden söz ediyorum. Bir gün bana “Senin ellerin kıvrak, sen de bizimle gel” dediler. On iki yaşındaydım. Bütün kına gecelerine birlikte gitmeye başladık. Sadece kadınlara çalardık. Bizden başkasını istemezlerdi. Böyle böyle darbuka çalmayı epeyce ilerlettim. O arada ortaokul bitti. Ayvalık’ta lise yoktu. Ben de çareyi askeri okula yazılmakta buldum. Astsubay oldum. Hava astsubay olarak İzmir’de görev yaparken bir konserde ritim sanatçılarımızdan biriyle tanıştım. Ona ‘kesmeyi tak diye nasıl attığını’ bana da öğretip öğretemeyeceğini sordum. Sol anahtarının hemen önünde 5/8’lik, 9/8’lik gibi şarkının ritmini belirten işaretler olduğunu, onları bilmem gerektiğini söyledi. Hevesli olduğumu görünce beni sahne arkasına aldı ve

12

darbukayı kucağıma verdi. Bir-iki dımbırdattım. “Çok yeteneklisin, sana ders vereceğim” dedi. Bu sanatkarın adı Süleyman Taşpınarlı’ydı. Ayrıca altmış yıldır arkadaşlığımızın sürdüğü Necdet Tokatlıoğlu’ndan da ritim dersleri almaya başladım. Nihayetinde bana üzerinde “1. sınıf ritimcidir” yazan bir sertifika verdiler. İzmir Fuarı’nda birkaç sanatçıya eşlik edince adım camiada duyulmaya başladı. İstanbul, Ankara gibi illerden Fuar’a gelen sanatçılar maliyeti düşürmek amacıyla bütün saz heyetini

beraberlerinde getirmez, kadro açıklarını İzmirli müzisyenlerle kapatırlardı. Örneğin, Fuar’da altı yıl üst üste özel darbukacısı olduğum Ahmet Sezgin’le çalıştım. Rahmetli Sezgin, Adnan Şenses’ten başkasına eşlik etmeme izin vermezdi. Fuar’ın en ünlü mekanları Recep Özgen Çay Sarayı, Safiye Ayla’nın Ayla Mehtap Çay Bahçesi, ismini Zeki Müren’in verdiği Manolya Gazinosu, özellikle kadın matinelerine ağırlığını koyan 2 bin kişilik Akasyalar Bahçesi ve Kürt Beşir (Öge)’nin Çamlık Senar Gazinosu’ydu. Milli Mücadele


gazisi olan ve örnek aile hayatıyla bilinen Beşir abi duyduğu hayranlık nedeniyle gazinosunun ismine Müzeyyen Hanım’ın soyadını eklemişti. İzmir’in sinemaları da önemliydi. En meşhurları Karşıyaka’da Hayal Sineması ve Güzelyalı’da Renkli Sinema’ydı...

Fuar’da bulunan gazinolar, 1990’lı yılların ortalarından itibaren canlılığını kaybetti. Bu dönemde özel televizyonların kurulup yaygınlaşmasıyla birlikte sanatçılar da hayranlarına ulaşabilmek için televizyonu tercih etmek durumunda kaldı. Buna bir de gazinolarda fiyatların yükselmesi eklenince İzmir Fuarı’ndaki konser hareketliliği giderek hızını kaybetti. Sonraki yıllarda kapılarına, kaçınılmaz olarak, birer birer kilit vuruldu

Çetin Akkoç halk konserlerinde Sevim Tuna’nın özel ritimcisiydi

Fuar’da on iki yıl çalıştım. Zeki Müren, Safiye Ayla, Nezahat Bayram, Sevim Tuna, Bedia Akartürk, Şükran Ay, Adnan Şenses, Nevin Aypar, Recep Birgit, Gönül Akın, Neşe Can, Alaaddin Şensoy, Muhterem Nur, Hayri Pekşen, Sevim Tanürek, Necdet Tokatlıoğlu, Güzide Kasacı, Muazzez Türüng, Güneri Tecer, Nesrin Sipahi, İnci Çayırlı gibi dönemin klasikleşmiş, usta sanatçılarıyla aynı sahneyi paylaşma fırsatını yakaladım. Murat Derin’in derlediği ‘İnci Çayırlı’nın Anıları’ adlı kitapta da belirttiğim gibi, İnci Hanım, sağ olsun benim ritmimi sevdi. Çok güzel günlerimiz oldu. 'Taksim' denilen, doğaçlamaya dayalı musiki şeklinin en başarılı yorumcularından Tanburi Necdet Yaşar, gelmiş-geçmiş en büyük neyzenlerden Niyazi Sayın da refakat ederdi İnci Hanım’a; hep beraberdik. O zaman televizyon yok, sokaklarda araba gezer, hoparlörle konseri duyururdu. İnci Hanım’ın her çıktığı sahnede gazino ağzına kadar dolardı. Radyoda okuduğu repertuvarı okumaz, halkın bildiği

Mikrofonda Bedia Akartürk, ritim sazda Çetin Akkoç

Muhterem Nur ile bir film çekiminde

13


kadrosuna dahil edildim ve iki Fuar’da ekibinde yer alma şansına sahip oldum. Zeki Bey sanatını son derece ciddiye alan, önemseyen bir insandı. Nur içinde yatsın, Türkçeyi çok güzel konuşurdu. Diksiyonu mükemmeldi. Kıyafetlerini kendisi çizerdi. Sahneye çıkmadan önce kendi tasarımı olan giysileri görevliler hazırlar ve giyinmesine yardımcı olurlardı. Kuaförü, makyözü özeldi. Saz arkadaşlarından da kendilerine aynı özeni göstermelerini beklerdi. Programdan evvel hepimizi teftiş ederdi. İlkokul çocukları gibi sıraya dizilir, saç-sakal, tırnak kontrolünden geçerdik. Sakal muayenesini eliyle yapardı rahmetli. Boyasız ayakkabıya da, takım elbise altında beyaz çoraba da tahammülü yoktu. Çalıştığı mekanda asla gürültü istemezdi. O şarkısını okurken servis dururdu. Her sözü kanundu Zeki Müren’in. Ben de herkes gibi kendisine “Paşam!” diye hitap ederdim. Yerine göre kaprisleri olurdu ama sayesinde ekmek yiyenlere iyi davranırdı. Zeki Müren gerçekten de farklı bir sanatçıydı, 'Sanat Güneşi'ydi, 'Diva'ydı.

Klarnet ustası Mustafa Kandıralı, bugün de Çetin Akkoç’un en yakın arkadaşları arasında…

Akkoç, Zeki Müren’e İzmir Fuarı’nda iki yıl eşlik etti eserleri seslendirirdi. Programın başında bir ağır ya da yürük semai okur, arkasından da günün sevilen şarkılarına bağlardı. ZEKİ MÜREN, SAZ ARKADAŞLARININ SAKAL MUAYENESİNİ ELİYLE YAPARDI 1958 yılında Manolya Gazinosu’na

14

Zeki Müren teşrif etti. UdiBestekar Kadri Şençalar ve klarnet ustası-besteci Süleyman Şen’le Alsancak’ta bir düğünde birlikte müzik yapmıştık. Kadri abi oradaki performansımı çok beğenmiş ve geldiğinde beni Zeki Müren’e tavsiye etmişti. Zeki Bey’in kaldığı otelde yaptığımız provadan sonra onun

İzmir’deyken haftada iki gün saz arkadaşlarımla beraber Polis Radyosu’nun canlı yayınına katılırdık. Orada program yapanlar Türkiye’nin gelmiş-geçmiş en önemli sanatçılarıydı. Örneğin bir Ramazan Uğraş, yedi göbekten kemancıydı. Bir Deli Demir vardı ki kemanıyla İzmir’i ayağa kaldırırdı. Ali Şimşekay İzmir Radyosu’nun başkemancısıydı. Kanuncu Ahmet Canevi, Vedat Altıngediz, Turan Yalçın usta kanunculardı. Klarnette Edremitli olan Şükrü Tunar, dünyaca ünlü Mustafa Kandıralı, Süleyman Şen bir numaraydılar. Türkiye’de televizyonun olmadığı yıllardı. Fuardaki Amerikan Pavyonu her ağacın üstüne, her köşe başına televizyonlar yerleştirmiş bölgesel yayın yapıyordu. Bizler de her gece bir sanatçıyla gidip oradaki programa katılıyorduk. Eğer yayın bütün Türkiye’yi kapsasaydı yüzümüzü bu ülkede tanımayan kalmazdı. SANAT CAMİASINDA LAKABIM 'ÇETO'YDU, DAHA DOĞRUSU 'DARBUKA ÇETO' DİYE BİLİNİRDİM Fuar kapandıktan sonra dönemin en güzel, en gözde sinemalarında halk konserleri düzenlenirdi.


Edremitli Şükrü Tunar ve Ayvalıklı Çetin Akkoç O konserlerde Sevim Tuna’nın özel ritimcisiydim. Yalnızca ona çalardım. Başkasına izin yoktu. ‘Bağdat Yolu’ adlı şarkıyla bütün Türkiye’nin gönlünü fethetmişti. 'Sahnelerin cesur kadını' Sevim Hanım 1999 yılında akciğer kanserinden öldü. 65 yaşındaydı. Ben hep klasikleşmiş isimlerle çalıştım. Sadece Türk sanat musikisini icra edenlerin değil, Türk halk müziği sanatçılarının da ritimcisiydim. Halk türküleri dediniz mi akla gelen ilk isimlerden biri Nurettin Çamlıdağ’dır. Onu Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel, Osman Türen, Perihan Altındağ (Sözeri)’nin kız kardeşi Neriman Altındağ (Tüfekçi) izlerdi. Saz ustası Nida Tüfekçi de Neriman Hanım’ın eşidir zaten. Doğrusu günlerim çok renkli, çok zevkli, keyifli geçiyordu. Ancak izinlerim dışında çalıştığım geceler sadece üç saat uyku uyuyabiliyordum çünkü askerdim ve Güzelyalı Hava Harp Okulu’nda görevliydim. İşime gitmek üzere bindiğim troleybüste biraz kestirirdim. Yol yirmi dakikaydı. Biletçiler beni tanıyorlardı artık. Güzelyalı’ya vardığımızda, “Çetin abi! Kalk, geldik!” derlerdi. Biri silahların gölgesinde, diğeri sahne ışıklarının altıda adeta iki ayrı hayat yaşıyordum. Sanat camiasında lakabım 'Çeto'ydu, Daha doğrusu 'Darbuka Çeto' diye bilinirdim. Çünkü 657 sayılı devlet memurları yasası uyarınca benim bu işi yapmam yasaktı. Resmen kaçak

Hayati Hamzaoğlu, Çetin Akkoç, Erol Taş çalışıyordum. Her ne kadar bir soruşturma geçirdiysem de Allah razı olsun, komutanlarım benim fakir bir ailenin çocuğu olduğumu, anne ve babama, aileme baktığımı bilir, sahneye çıkmama göz yumarlardı. Sadece çoluk-çocuğun nafakası için değil, müziksiz yaşayamadığım için de bu riski aldığımı söylersem yalan olmaz. FUAR’IN DA, TURNELERİN DE VAZGEÇİLMEZİ DANSÖZLERDİ Fuar dışında sık sık turnelere de çıkılırdı. Diyelim ki o sırada Kayseri’de görevliyim. Otuz gün normal, on beş gün de mazeret iznimi kullanır, kırk beş gün süren turnelere katılırdım. Sayesinde Türkiye’nin her yöresini gezdiğim turneler, birer gecelik programlar olduğundan yorucu geçerdi çünkü sabah erkenden kalkıp iki yüz-üç yüz kilometre ötedeki bir başka kente gitmemiz gerekirdi. Dinlenmeye vakit bulamazdık ama halkla iç içe olmak buna değerdi. Bir defasında Ahmet Sezgin’le Adana’ya gitmiştik. Orada halk Sezgin’in arabasını omuzlarına alıp havaya kaldırmıştı. Elbette Fuar’ın da, turnelerin de vazgeçilmezi dansözlerdi ve biz ritim sazcılar oryantal müziğin baş aktörleriydik. Sanatlarının hakkını veren ünlü dansözler arasında Memnune Şimşek’i -ki herkes onu Zennube olarak tanır- Babuş’u, trafik kazasında ölen Özcan Tekgül’ü, filmlerde de oynayan Nimet Alp’i ve Türkiye kadar İtalya’da da ünlenen Nana’yı sayabilirim. Hepsi birinci sınıf

BİR BÖCEĞE KIYAMAYAN ATA’MIZ BANA MI KIYACAKTI!

S

afiye Ayla benim en sevdiğim sanatçılardan biridir. Fakat halk arasında Atatürk’ün; şarkı söylerken Safiye Ayla’nın yüzünü görmeye tahammül edemediği, “Kara Kız gözümün önünde söylemesin, sesi perdenin arkasından gelsin!” dediği söylentisi yayılmıştı. Bu dedikodu benim çok gücüme gidiyordu. Dayanamayıp bir gün, “Safiye Abla... İnsanlara, özellikle de kadınlara verdiği değer hepimizce bilinen Ata’mızın senin hakkında söyledikleri doğru mu?” diye sordum. Gülümseyerek, “Bak, Çeto! Biz Selahattin Pınar’la filan Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesinde her hafta muazzam fasıllar yapardık ve ben bahçedeki sofrada Ata’mızın yanında otururdum. Bir akşam beyaz gömleğinin üstünde iri, çirkin bir böceğin yakasına doğru tırmandığını görünce elimi kaldırıp böceği uzaklaştırmak istedim. Atatürk elimi tuttu ve bana, “Dokunma Safiye! Geldiği gibi gider o!” dedi. Şimdi sana soruyorum, bir böceğe kıyamayan Ata’mız, bana mı kıyacaktı? Atatürk beni kızı gibi severdi, inan!”

15


CEVAT ŞAKİR’LE TEK BİR FOTOĞRAFIMIN BİLE OLMAMASINA ÇOK HAYIFLANIRIM

1963 yılında günümüz dizilerinin aranılan ismi Bergüzar Korel’in dedesi Cambaz Osman’la turneye çıkmıştık. Tel cambazıydı Osman. Ayağına bağladığı su tenekeleriyle, telin bir ucundan diğer ucuna yürür geçerdi.... İki kızı vardı Osman’ın. Biri okuyucu, diğeri oryantaldi. Bodrum’da program yaparken her akşam Cambaz Osman’la bir bey geliyor, arka tarafta birlikte demleniyorlardı. Merak içindeydim. “Osman amca, kim bu her gece birlikte demlendiğiniz adam?” deyince Cambaz Osman, “Sorma Çetin! Hükümet tarafından buraya sürgün edilmiş biri o!” dedi. İyi de, merak etmiştim, kimdi? Sanatçı mıydı yoksa? Cambaz Osman sonunda açıkladı: “Bu adam yazar Çetin. Lakabı da Halikarnas Balıkçısı. Yani Cevat Şakir Kabaağaçlı o! Durum bildiğin gibi değil yani!” O akşam ben de onlarla birlikte demlenmeye başladım. Ne yazık ki Cevat Şakir’le tek bir kare fotoğrafımız yok. Hala, o gün yanımda bir fotoğraf makinesinin olmayışına hayıflanırım. Benin için o anları belgeleyememek büyük bir kayıptır.

16

Eşref Kolçak ve Çetin Akkoç

dansözlerdi. Romalı Perihan, Tülay Karaca, Seher Şeniz sonraki kuşağın temsilcileri oldular. Adını saydığım dansözlerin ancak yarısına eşlik edebildim. Asker olduğum için gündüz çalışamıyordum çünkü. En çok eşlik ettiğim dansöz, aslında bir hemşire olan Zennube’ydi. Sağlıklı, güçlükuvvetli bir kadındı. Sahnedeki performansı etkileyiciydi. Çekici bir kadın olduğu için erkekler çevresinde pervane olurdu. ‘Olayların kadını’, ‘aşk sanatının ustası’ derlerdi onun için. Aynı

zamanda ‘skandallar kraliçesi’ olarak anılıyordu. Adına şarkılar bestelenmesi boşuna değildi yani!.. Biliyorsunuz, Türk sinemasında özellikle şarkılara film çekmek bir dönem pek bir popülerdi. ‘Kırk Bir Aşk Hikayesi’, ‘Çıkar Yol’, ‘Bahtımın Rüzgarı’ gibi filmlerde ben de yer aldım ve yan rollerde oynadım. Şimdi sanırım şartlar daha iyi. Ancak o günlerde başrol oyuncuları dışında sinemadan ekmek yemek kolay değildi. Sigorta diye bir şey yoktu. Az para verilirdi. Türk


Çetin Akkoç uzun yıllar birlikte sahne aldığı Ahmet Sezgin’le…

biriktirdim ki!.. Örneğin Salim Avcı adında Ayvalıklı bir pilot astsubayımız vardı. Zorunlu uçuş saatlerinde “Sensiz uçmam!” diyerek mutlaka beni de yanına alırdı. Onunla birlikte bütün Türkiye’yi havadan dolaştım. O sıralar helikopterle Şeytan Sofrası’na da epeyce gelip gittik. Tepedeki meydana inerdik. 1978’de otuz yıllık sanat yaşamımı noktalayıp, Ayvalık’a döndüm. Hala oturduğumuz evi 1979’da pansiyon olarak işletmeye başladım. Yalı Pansiyon, Ayvalık merkezdeki ilk pansiyondur. 1800’lerde inşa edilen ve bir zamanlar General Trikopis’e ait olan bu tarihi yalıda Elia Kazan’dan Sezen Aksu’ya, kimler kalmadı ki! Dünyanın her yerinden müşterilerim oldu. Gelen sanatçı dostlarımın hangisini söyleyeyim, bilmem!

sinemasına emek verenlerin çoğu açlıktan öldü diyebilirim. Müzik piyasası bu anlamda daha iyiydi. HELİKOPTERLE ŞEYTAN SOFRASI’NA EPEYCE GELİP GİTTİK Ordudan emekli olmadan önceki son görev yerim Balıkesir’di. 9. Ana Jet Üssü’ndeki subay gazinosunun müdürüydüm. Oraya geçici görevle atanmıştım. Geçici görev süresi en fazla altı aydı ama ben tam yedi buçuk yıl orada kaldım. Oysa yanımdaki personel sürekli değişiyordu. Şahap Ar Paşa bana, “Bak Çeto, seni niye bırakmıyorlar, biliyor musun?” demiş ve Komutanlığın ‘Kara Kaplı’ kitabına düşülen notu göstermişti. Orada yaptığım işler nedeniyle gerekli olduğum yazıyordu. “İşte bu nedenle seni bir evrak gibi birbirimize devrediyoruz!” diye eklemişti.

Üç yıl önce pansiyonculuğu da bıraktım. Artık sadece İnci Çayırlı gibi birkaç sanatçı dostumu ağırlıyorum. Bir araya geldiğimizde mutlaka “Hadi bir meşk yapalım!” diyorlar. Günümüz şarkılarına eşlik edebilmek için darbukayı elimden bırakmıyor, sürekli alıştırma yapıyorum. Müzik kopabileceğiniz bir şey değildir. Ben de kopamadım zaten ve Ayvalık Musiki Derneği’nde şef Hacı Osman Bey’in nezaretinde on üç yıl ritim saz çaldım. Kalp ameliyatım sonrasında müziğe bir süre ara verdim ancak daha sonra Mesut Duran Müzik Derneği’nde çalışmalarıma devam ettim ve orada noktaladım. Başta Şefimiz, TRT sanatçısı Selim Gönüldaş ve Funda Öztolan olmak üzere der nekteki arkadaşlarımın her birine derginiz aracılığıyla ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

GENERAL TRİKOPİS’İN KIZ KARDEŞİ SEKİZ TORUNUYLA BİRLİKTE PANSİYONUMA GELDİ

Pansiyonculuk yıllarımın en unutulmaz anısı Yunanlı General Trikopis’in kız kardeşinin -mübadele öncesinde kendilerine ait olan yalıyı görmek amacıylasekiz torunuyla beraber pansiyonuma gelmesiydi. Elimde bir buket çiçekle gümrükte onları karşıladım. “Önce evinize, sonra memleketinize hoş geldiniz!” dedim. On beş gün boyunca yalıdan dışarı adım atmadılar. Yemeklerini bile lokantadan getirttiler. Doğdukları odayı gezdiler. Dedelerinden kalan eşyaların yanından ayrılmadılar. Çini sobanın, antika büfenin, Trikopis’in kütüphanesinin başında gözyaşı döktüler. Generalin Atina’da öğrenciyken bu eve sık sık geldiğini söylediler. Ayvalık’ı ziyaret eden Yunanlıların görmesi için yalının dış cephesine ‘Bu ev Trikopis ailesine aittir’ tabelasını asmamı istediler. “Bakın! Şimdi dostuz ama ben asker adamım ve atalarım bu toprakları kanlarıyla, canlarıyla savundular. O nedenle bu tabelayı dışarı asamam ama içeride durabilir” dedim. Tabela hala bendedir.

Haftada bir gece mutlaka gazinoda 'bingo' çekilişi yapılırdı. Cem Karaca gibi çok değerli sanatçılar o gecelere gelirlerdi. Sanatçıların arkasındaki orkestra erlerden müteşekkildi. Terhisi yaklaşan erlerin yerine yenilerini bulmak üzere Kütahya’daki 129. Er Eğitim Tugayı’na giderdim. Enstrüman çalanlar arasından işime yarayacak olanları seçerdim. Komutanlarına durumu bildirilir ve bu erleri tayyareyle Balıkesir’e getirirdim. Balıkesir’e ait öyle hoş anılar

17


Sahilkent Mahallesi Muhtarı

İ

SAFİYE AYLA ERDİL “57 SİTEDEN OLUŞAN SAHİLKENT’TE EVLER HIZLA EL DEĞİŞTİRİYOR”

lk sayımızdan bu yana sürdürdüğümüz muhtar söyleşilerimizin bu bölümünde, Ayvalık’ın en güzel mahallelerinden olan Sahilkent’in Muhtarı Safiye Ayla Erdil’le birlikteyiz.

mühendislerden oluşuyor… Hemen hepsi emekli. Sahilkent’e bahar aylarında gelir, kış bastırmadan İstanbul’a, Ankara’ya evlerine dönerler. Emekli olmadığı halde Sahilkent’te oturan yok denecek kadar azdır. Özetle, mahallemin yaş ortalaması çok yüksektir diyebilirim.

Sayın Erdil, sizi tanıyabilir miyiz? -1965 doğumluyum. Çanakkaleliyim. Üniversite öğrenimimi maalesef tamamlayamadım, yani lise mezunuyum. Evli ve iki çocuk annesiyim. Yirmi beş yıldır Ayvalık’ta yaşıyorum. Üç dönemdir Sahilkent muhtarıyım.

Sürekli oturan sayısı çok az olduğundan mahallenizde okul, sağlık ocağı gibi üniteler yok diye biliyoruz?

Mahallenizin sınırları nereden nereye uzanıyor? -Sahilkent Rahim Usta Anadolu Lisesi’nden Keremköy sınırına kadar uzanan bölgeyi kapsıyor. Mahallemiz denizle ana cadde arasında yer alıyor. Geniş bir araziye sahibiz. Hem polis hem jandarma bölgesindeyiz. Peki, nüfus ne kadar; yaşayanların sosyo-ekonomik profili nasıl? -Sahilkent elli yedi siteden oluşan bir mahalle. İlk kurulan site Şirinkent. Yanılmıyorsam otuz beş yıl gibi bir geçmişe sahip. Yazlık bir yer olduğumuz için nüfus çok değişken. Dört mevsim farklılık gösteriyor. Bu nedenle seçmen sayısı dahil belirli bir rakam veremiyorum. Kayıtlı nüfus farklı, oturan sayısı farklı. Yaz aylarında nüfus artıyor. Normalde yerleşik sayısı çok az. Sahilkent’te yaşayanlar üst gelir grubundan insanlar. Eğitim düzeyleri yüksek. Sakinlerimiz genellikle eski bürokratlar, milletvekilleri, sanatçılar, emniyet müdürleri, paşalar, doktorlar,

18

Safiye Ayla Erdil

Mahallemizin sakinleri gerektikçe Ayvalık Belediyesi’nin “Evde Bakım” gibi sosyal hizmetlerinden faydalanıyorlar. Ancak genelde çoğu sakinin yardımcısı var. Onlarla gelir, onlarla giderler. Bütün gereksinimleri bu sayede karşılanır. Fakat ambulans ve benzeri tıbbi destek gerektiğinde belediyeden yardım alıyoruz.

-Evet! Sağlık ocağı da, okul da, sosyal tesis de yok. Ancak Şirinkent başta olmak üzere büyük sitelerin kendi tesisleri mevcut. Sosyal tesisler insanların birbirleriyle diyalog kurmalarına katkı sağladığı için site yönetimlerine bu konuda istekler geliyor. Pek çok sitede çalışmalar sürüyor. İleride hepsi bu konudaki açıklarını kapatacaklar diye düşünüyorum. Son birkaç yıl öncesine oranla evler hızla el değiştiriyor ve artık evlerin yeni sahipleri çevre düzenlemesi kadar çocuk parkları, spor tesislerinin yapılmasını da önemsiyor ve site yönetimlerinden talepte bulunuyorlar. SAHİLKENT’TE YAVAŞLATILMIŞ BİR YAŞAM AĞIR BASIYOR Sosyal hayat nasıl? -Dediğim gibi, mahalle sakinleri belirli bir yaşın üstünde insanlar ve fazla hareket etmekten hoşlanmıyorlar. Sessiz, sakin, yavaş bir hayat istiyorlar. Gürültü istemiyorlar. Zamanlarının çoğunu bahçelerinde, toprakla uğraşarak geçiriyorlar. Lokallerde, kafeteryalarda bir araya gelerek sohbet ediyorlar. Çocuklarıyla, torunlarıyla denize gidiyorlar. Dediğim gibi


burada yavaşlatılmış bir yaşam ağır basıyor. Genç nüfus yok denecek kadar az ve zaten gençler, “Biz burada yapamayız, sıkılırız!” diyorlar. Miras yoluyla kendilerine kalan evleri de aynı gerekçeyle satıyorlar. Öyle bir sakinlik var yani. Yaz aylarında bazen hırsızlık vakaları olur, o kadar. Bir de sıcak havalarda ambulans çok gelir Sahilkent’e. İstemediğimiz bir durum bu ama yaş ortalaması bu denli yüksek olunca kaçınılmaz tabii. Mahallenizde yaşayanların genelde orta yaşın epeyce üzerinde olduğunu söylediniz... Yeri gelmişken Ayvalık Belediyesi’nin “Evde Bakım” gibi sosyal hizmetlerinden faydalanan sakinleriniz var mı, diye sorsak? -İhtiyaç doğduğunda belediyenin bu hizmetinden yararlanıyoruz tabii. Ancak genelde çoğu sakinin yardımcısı var. Onlarla gelir, onlarla giderler. Bütün gereksinimleri bu sayede karşılanır. Fakat ambulans ve benzeri tıbbi destek gerektiğinde belediyeden de yardım alıyoruz. Peki, Sahilkent’in sorunları neler? -Sorunlarımız Ayvalık’la ortak. Düne kadar en büyük sorun susuzluktu. İnanın on beş tonluk deposu olanlar bile geçtiğimiz yaz susuzluk çektiler. Gelinler, torunlar derken bazı evlerde on beş kişinin kaldığını biliyorum. Depolar on günlük kesintilere yetmedi. Tanker tanker su getirdik. Umarım bu yıl benzeri bir sıkıntı yaşanmaz. Mahallemizde kanalizasyon sistemine bağlı olmayan yapılar nedeniyle fosseptikler kokuyordu. Vidanjörlerden akmalar oluyordu. Ancak şimdi kanalizasyon bağlanıyor. Böylece bir sorun daha aşılmış olacak. Siteler arasındaki toprak yollara da çözüm bulunursa, ana şikayet konuları ortadan kalkacak. Sahilkentliler yol yapımı dahil bütün çözümler için belediyeyle maddimanevi ortak çalışmaya gönüllüler. Yeter ki hizmet gelsin…

Şimdiden Balıkesir spor tarihine geçtiler

AVRUPA ÜÇÜNCÜSÜ OLAN TAEKWONDO’CULARIMIZ HER TÜRLÜ ÖVGÜYÜ HAK EDİYOR

Ş

ubat ayında Antalya’da yapılan ve 18 ülkeden 257 sporcunun mücadele ettiği 2. Avrupa Çocuklar Taekwondo Şampiyonası’nda Avrupa 3.’sü olan Ayvalıklı sporcular, uluslararası taekwondo antrenörü Volkan Sersan’la birlikte Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer’i ziyaret etti. Minikler kategorisinde son iki yıldır Türkiye şampiyonlukları elde eden ve bu başarılarını sürdüren Ayvalıkspor Kulübü yöneticilerini, teknik kadrosunu ve sporcularını kutlayan Gençer, şimdiden Balıkesir spor tarihine geçen küçük yıldızları hediye çekiyle ödüllendirdi.

Rahmi Gençer şampiyonları ödüllendirdi

KÜÇÜKKÖYSPOR’LU KICK BOKS’ÇULAR BAŞARILARINI SÜRDÜRÜYOR

K

üçükköyspor, Mart ayında Antalya’da yapılan Kick Boks Türkiye Şampiyonası’nda Karma Döğüş Sanatları (MMA) branşında Yıldızlar, Gençler ve Büyükler kategorilerinde dokuz derece aldı. Beş 1.’lik, iki 2.’lik ve iki de 3.’lük elde eden kick boksçular, başarılarının sevincini Belediye Başkanı Rahmi Gençer’le paylaştı. Gençer, Küçükköyspor MMA antrenörü, milli sporcu Tuncay Talay ve kick boksçuları çeşitli hediyeler vererek ödüllendirdi. Antrenör Talay, buluşmada sporcularıyla gurur duyduğunu belirtti ve “Küçükköy Kick Boks MMA Spor Kulübümüz Türkiye de bulunan tüm kick boks kulüplerinin içinde yeni bir kulüp sayılır. Buna rağmen sporcularımın her defasında ulaştığı başarı bizleri mutlu ediyor,” dedi.

Sayın Erdil, mahalle sakinlerinden sizin istediğiniz bir şey var mı? -Sahilkentliler bana yeterince yardımcı oluyorlar. Ben Ayvalık’ın en şanslı muhtarlarından biriyim çünkü benim mahallemde görmüş-geçirmiş, hayatta isteklerini gerçekleştirmiş, artık sadece huzur arayan insanlar yaşıyor. Onlarla ilişkim çok iyi. Hassas, nazik, kültürlü, asla fevri davranışları olmayan mahalle sakinleri benden, ben de onlardan memnunum.

19


Ayvalık Yazıları HÜSEYİN GÜVEN yaverbey15@gmail.com

17 Nisan...

Y

ıl 1944. Cilavuz Köy Enstitüsü müdür ve öğretmenleri, yorgun bir günün sonunda akşam üzeri çaylarını içerlerken Müdür Halit Ağanoğlu sordu: “Arkadaşlar her şey iyi güzel de şu elektrik işini nasıl halledeceğiz? Işıksızlık elimizi kolumuzu bağlıyor.” Öğretmen İsmail Güçlü: “Tek çare, kendi santralimizi kurmak, bizim Susuz çayından faydalanabiliriz.” Müdür: “İyi ama bu başlı başına teknik bir iş, altından kalkabilir miyiz?” Şevket Özay: “Beş kilometre mesafeden dağı-taşı yarıp içme suyunu nasıl getirdiysek, bu Enstitü’yü taşıylatuğlasıyla kendi ellerimizle nasıl inşa ettiysek, onu da başarırız evelallah.” Zakir Güven: “Santral binasıyla havuzu biz inşa edebiliriz. Türbin, dinamo ve dağıtım şebekesi işini de fizik öğretmeni Remzi Çakır çözer. Baba köyündeki okulunu da evini de su değirmenine monte ettiği dinamoyla kendisi halletmişti.” Remzi Çakır: “Ben müsaade buyurursanız zaten bir plan çıkarmıştım. Yaz-kış ortalama 60 kilovat saatlik elektrik enerjisi üretebiliriz.” Ve yaptılar. Tam beş ay boyunca; gündelik eğitim-öğretim düzenlerini hiç aksatmadan, geceleri ve tatil günleri çalışarak, kendi küçük elektrik santrallerini kurdular. Ampullerin yandığı ilk gece, yine hepsi kendi üretimleri olan domates, salatalık, peynir, bazlama, bal, tereyağı, yumurta, ateşin üzerinde çevrilen tavuklar, çocukların mandolinlerinden geceye akan türküler eşliğinde küçük bir şölen düzenlediler Enstitü’nün bahçesinde. Müdür, gözleri dolu dolu yaptığı konuşmada; “Arkadaşlarım, bu başardığımız şey, koca ülkemizin uzak, küçük bir yöresinde karanlığa karşı kazandığımız zaferin göstergesidir. Şu ampullere bakınca, biz; adı gibi Susuz, cılız bir çayla bunu yapabildiysek, Aras’lar, Kızılırmaklar, Gediz’ler, Sakarya’lar, Dicle’ler, Fırat’lara kurulacak dev barajlarla yurdumuzu ne kadar aydınlık bir gelecek beklediğini hayal etmeye cesaret edebiliyorum,” dedi. Sazların çalındığı, türkülerin söylendiği, 1500 kişiden oluşan Enstitü ailesi; emeklerinin eseri olan ‘ışığın’ altında eğlendiği sırada alana ellerinde kazma, kürek ve kovalarla kalabalık bir köylü topluluğu nefes nefese girdi. Komşu Çiçekli köyünün halkı, bozkır gecesinin siyahında pırıl pırıl bir ışık görünce Enstitü’de yangın çıktığını düşünmüş, koşa koşa yardıma gelmişlerdi. Durum anlaşılınca hep birlikte yeni demlenen semaverlerdeki çayları yudumlayıp gecenin içine doğru sohbete devam ettiler. Evet, 17 Nisan; sürdürülebilseydi bugün ükemizde üretimden sosyal yaşama, ekonomiden kültüre, eğitimden insan ilişkilerine her şeyin çok daha farklı olacağı kuşku götürmez bir olayın, bir büyük Anadolu Aydınlanması’nın yıl dönümü. Köy Enstitüleri’nin kuruluşu. Toprağı Ulu Önder Atatürk tarafından işlenen, fidanı Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından yeşertilen, gövdesi İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç tarafından büyütülen bir ağacın tohumunun atıldığı tarih. Ve yukarıda okuduklarınız sayıları 21’i bulan Köy Enstitüleri’nden birinde yaşanmış, isimlerin ve olayın tümüyle gerçek olduğu, ömrünün on yılını ve Ziraat Şefliği yaptığı görevi sırasında biçer döver makinesine kaptırdığı bir bacağını bu uğurda vermiş olan babam Zakir Güven’den bizzat dinlediğim binlerce Enstitü gerçeğinden sadece biri. Emeği geçen herkesi saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.

20

MERAKLISINA NOTLAR -Köy Enstitüleri’nde, ilk mezunlarını verdiği 1942 yılından kapatılma sürecinin başladığı 1953’e kadar geçen, sadece on bir yıl içinde 1.308’i kız, 15.943’ü erkek olmak üzere toplam 17.251 öğretmen yetiştirildi. -1940-1946 arasındaki sadece 6 yıl içinde Köy Enstitüleri’nde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirildi ve üretim yapıldı. Aynı dönemde 750.000 yeni fidan dikildi. Oluşturulan bağların miktarı ise 1.200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapıldı. Sulama kanalları oluşturularak enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftliklere sulama suyu öğrenciler tarafından getirildi. -Köy Enstitüleri ve yöresel eğitim etkinlikleri 1- İzmir Kızılçullu: Tütüncülük, Bağcılık, İncircilik, Zeytincilik 2Eskişehir Çifteler: Tarla tarımı, Fidancılık, Hayvancılık 3- Kırklareli Kepirtepe: Sütçülük, Peynircilik Arıcılık, 4- Kastamonu Gölköy: Meyvecilik, Ormancılık, Keten, Kenevir 5- Sakarya Arifiye: Hayvancılık, Sütçülük, Balıkçılık, Meyvecilik 6- Antalya Aksu: Turfanda sebzecilik, Narenciye, Dokumacılık 7- Balıkesir Savaştepe: Zeytincilik 8- Isparta Gönen: Gülcülük, Dokumacılık, Halıcılık 9- Adana Düziçi: Pamukçuluk 10- Kayseri Pazarören: Sebzecilik, Tarla tarımı, Patatesçilik 11- Samsun Akpınar: Dokumacılık, Balıkçılık 12- Trabzon Beşikdüzü: Balıkçılık, Konservecilik 13- Kars Cılavuz: Hayvancılık, Sütçülük, Arıcılık, 14- Malatya Akçadağ: Kayısıcılık 15- Konya İvriz: Turfanda sebzecilik, Narenciye, 16- Ankara Hasanoğlan: Bağcılık 17- Sivas Yıldızeli (Pamukpınar): Tarla tarımı, Meyvecilik, Bağcılık 18- Erzurum Pulur: Meyvecilik, Sebzecilik, Hayvancılık, 19- Diyarbakır Dicle: Hayvancılık 20- Aydın Ortaklar: Tütüncülük, İncircilik, Bağcılık, 21- Van Ernis: Hayvancılık -Köy Enstitüsü çıkışlı sanat insanları Abdullah Özkucur, Adnan Binyazar, Ahmet Köklügiller, Ahmet Uysal, Ali Çiçekli, Ali Dündar, Ali İhsan Beyhan, Ali Kemal Gözükara, Ali Yüce, Arif Asan, Arif Baş, Aydın Aydemir, Bahattin Fırtına, Behzat Ay, Bekir Semerci, Dursun Akçam, Emin Özdemir, Enver Atılgan, Esef Işık, Fakir Baykurt, Feyzullah Ertuğrul, Fehmi Salık, Ferit Oğuz Bayır, Fethi Esendal, Fethi Ülkü, Feyzullah Ertuğrul, Fikret Madaralı, Galip Akın, Galip Candoğan, Halit Ağanoğlu, Hamdi Konur, Hasan Kıyafet, Hasan Kudar, Hasan Turan, Haşim Kanar, Hatun Birsen Başaran, Hayati Tahsin Yılmaz, Hayrettin Uysal, Hazım Zeyrek, Hürrem Arman, Hüseyin Avni Tatar, Hüseyin Başaran Hüseyin Ecer, Hüseyin Sezgin, İbrahim Osmanoğlu, İbrahim Şimşek, İsmail Safa Güner, Kemal Bayram Çukurkavaklı, Kemal Burkay, Kemal Üstün, Mahmut Makal, Mahmut Yağmur, Maksut Doğan, M. Asaf Aktan, Mecit Aşkan, Mehmet Adem Solak, Mehmet Başaran, Mehmet Cihangir, Mehmet Cimi, Mehmet Emiralioğlu, Mehmet Güner, Mevlüt Kaplan, M. Nuri Ayvalı, Musa Uysal, Mustafa Aydoğan, Mustafa Şanlı, Muttalip Çardak, Nadir Gezer, Nazif Evren, Nebi Dadaloğlu, Nedim Şahhüseyinoğlu, (Ressam) Nuri Odabaşı, Osman Bolulu, Osman Nuri Poyrazoğlu, Osman Şahin, Osman Yalçın, Ömer Polat, Pakize Türkoğlu, Rafet Özkan, Recep Bulut, Selahattin Şimşek, Seyfi Koryürek, Süleyman Edip Balkır, Şerif Tekben, Şevket Gedikoğlu, Şevket Yücel, Talip Apaydın, Turan Altıntaş, Ümit Kaftancıoğlu, Vehbi Polat, Yusuf Gür, Yusuf Ziya Bahadınlı


İlkokuldan beri fotoğraf makinası ile iç içe olabildiği için kendisini şanslı sayan Göksel Kantarcı uzun zamandan bu yana özellikle Ayvalık ve çevresini görüntülüyor. Ayvalık Ticaret Odası’nın, Güney Marmara Kalkınma Ajansı tarafından onaylanarak finanse edilen ‘Adım Adım Ayvalık’ projesi çerçevesinde yayınlanan ‘Bir Gezi Kitabı’nda da harika fotoğrafları yer almıştı. Kantarcı salt bu kitabı süsleyen çalışmalarıyla bile ‘fotoğraf sanatçısı’ nitelemesini hak ediyor

G

YAŞAM, BİZE VERİLMİŞ BOŞ BİR FİLM, HER KARESİNİ MÜKEMMEL BİR BİÇİMDE DOLDURMALIYIZ

öksel Kantarcı Midilli mübadili bir aileden geliyor. 1962 Ayvalık doğumlu. İlköğrenimini Gazi İlkokulu’nda tamamlamış. Ayvalık Lisesi’nden mezun olmuş. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Endüstri Mühendisliği bölümünü bitirmiş. Üniversite hayatının başlarında babasını kaybedince Ayvalık’ta dede ve baba mesleğini devralmış. Kardeşi Gökhan’la 'geleneksel' anlamda zeytincilik yapıyor. Sezer Kantarcı ile evli. Çiftin Gökçe adında bir oğulları var. Göksel Kantarcı’nın iki büyük hobisi, fotoğraf çekmek ve basketbol oynamak. Tenis ve briçe de düşkün. Ayrıca bilgisayarla yakından ilgili... “Konumuz fotoğraf” diyelim ve sözü Göksel Kantarcı’ya bırakalım: “Fotoğraf çekmek beni en çok iki yönde etkiledi. Birincisi ve

Göksel Kantarcı fotoğraf ustası Ara Güler'le

21


önemlisi; insan doğuyor, bir yaşamı sürdürüyor, bunu bir şekilde paylaşıyor. Ama fark edemediği bir şey var, o anı yaşarken... ‘0 an!’ İşte bu sözcük bence çok etkileyici. Düşünsenize, yaşamınızda ‘o an’ bir daha yok. Deklanşöre bastığınızda o an ölümsüzleşiyor. Çok heyecan verici... Yaşamın o anı... Duygular/olaylar/insanlar/canlılar artık bilincimde ve bilgisayarımda depolanmış durumda... Geriye dönüp baktığımda, bir daha asla yaşanmayacak o anı tekrar izlemek, hatırlamak bazen çok keyifli, bazen üzücü, bazen buruk, bazen başka bir şey! Fotoğraf çekmenin beni etkilediği ikinci yöne gelince... Geriye dönüp baktığımda, ilkokul yıllarından bu yana ailemle, arkadaşlarımla... okulda, her yerde çekilmiş fotoğrafları biriktirmişim... Yıllar geçtikten sonra dönüp baktığımda çok çok iyi bir arşivimin oluştuğunu fark ettim... O kırık-yırtık siyah beyaz fotoğraflardan başlayıp bugüne, megabaytlarca yer tutan dijital fotoğraflarla dolu iyi bir arşivim var. Bu ne demek biliyor musunuz... Bu sizin yaşamınız... Bu yaşlarda bunlara bakıp anılarını tazelemek, paylaşmak... ‘0 an!’ İşte bu sözcük Ailenle, arkadaşlarınla bunları tekrar yaşamak bence çok etkileyici. çok değişik bir duygu... İşte bu nedenle, özellikle Düşünsenize, yaşamınızda genç arkadaşlarıma bir tavsiyem olacak... ‘o an’ bir daha yok. İnternette, sosyal medyada uçuşan Deklanşöre bastığınızda fotoğraflarını mutlaka arşivlesinler. Gün o an ölümsüzleşiyor. Çok gelecek dönüp baktıklarında çok heyecan verici... özel hazineleri olacak çünkü. Günümüzde  teknoloji her anımızı kaydedebiliyor. Bizler geçmişte bu kadar şanslı değildik. Ben şanslıydım, ilkokuldan beri fotoğraf makinası ile iç içe olabildim. O yaşlardaki siyah-beyaz çekimlerime bakıyorum. Foto Rüya’ya gider, makara filmi makineme takar, hemen çekmeye başlardım. Sonra tekrar Foto Rüya... Banyo yapar, baskıları negatifle alıp biriktirirdim. Fotoğraf konusunda değerli dostum Hasan Şalmanlı’nın ve büyük usta Ara Güler’in beni çok etkilediklerini söylemem gerek. Gün batımı, doğa ve portre fotoğrafları çekmeyi ve başkalarının çektiklerini izlemeyi özellikle tercih ediyorum. Madem ki adını andık, Ara Güler ustanın beni çok etkileyen sözüyle bitireyim: ‘Yaşam, size verilmiş boş bir filmdir. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın.’ Ben de her anınızı en mükemmel şekilde doldururken, deklanşöre basmayı da sakın unutmayın diyorum.”

22


23


İktisadi Vizyon UĞUR DÜNDAR

Ayvalık Belediye Başkan Yardımcısı

‘Ekonomi Günlüğü’ 2012-2015 sancılı sürecinde Türkiye ekonomisi

M

aliye Bakanlığı Araştırma Kurulu Araştırmacısı, Celal Bayar Üniversitesi Yüksek Öğrenim Vakfı Genel Müdürü, öğretim görevlisi olarak görev yapan ve son olarak Ayvalık Belediyesi Başkan Yardımcılığı’nı üstlenen yazarımız Uğur Dündar bugüne kadar 500’den fazla makale yayınladı. Ayrıca çok sayıda radyo ve televizyon programına katıldı, konferanslar verdi, tebliğler hazırladı. Uğur Dündar, ‘Ekonomik Krize Alternatif Bakışlar/İşler Ne Zaman Düzelir?’ isimli ilk kitabından sonra geçtiğimiz günlerde ikinci kitabını yayınladı. ‘Ekonomi Günlüğü’ başlığını taşıyan ve bir meslek mensubunun gözlemlerini içeren kitaptaki yazılar, genel olarak 2012 yılının ilk çeyreğinden 2015’e uzanan sancılı süreçteki Türkiye ekonomisini konu alıyor. Uğur Dündar’ın, kendine has yalın ve çok yönlü bakış açısıyla orta koyduğu özgün ve yenilikçi fikirlerin ekonomiyle ilgilenen bütün okurlar için ufuk açıcı olacağı kesin… Bu inançla, Uğur Dündar’dan bu ayki yazısında bizlere kitabını tanıtmasını rica ettik. Bizi kırmadı ve kitabının önsözünü paylaştı. (B.Ş.)

24

K

arakteristik özelliği kaynak-harcama dengesizliği olan Türkiye ekonomisinin buna ek olarak verimlilik sorununun öne çıktığı bir sürece girdiği gözlemleniyor. Literatürde ‘orta gelir tuzağı’ adı verilen dönemin halen içindeyiz. Türkiye bu dönemde, kaynak sorunu yaşayan her ekonomi gibi giderek dünya ekonomisini yakınsadı. Düşük büyüme oranları gösteren bir görüntü çizdi. Öte yandan hızlı büyümeye ihtiyaç duyduğu için özellikle uluslararası finansal hareketlere giderek daha bağımlı hale geldi. Süreci kendine özgü kılan iki unsur var: Öncelikle kamu kesimi kendi içinde denge sağlamak pahasına özel kesimin ve hanehalkının harcama gücünü soğurdu. Ekonominin daralma riski taşıdığı dönemlerde de telafi edici harcamalarla talep açığını doldurmaya çalıştı. Elbette ekonomideki gönüllü tasarruflarzorunlu tasarruflar değiş-tokuşu kaynak verimliliğini düşürdü. 2001 krizinden alınan derslerden olsa gerek bankacılık kesimi sağlam bir sermaye yeterliliği sayesinde kur riskini özel sektöre devretti. Özel sektörün döviz cinsinden borçlandığı, tasarruf oranlarının düştüğü bir ekonomik ortam Türkiye ekonomisini dünyadaki değişimlere daha duyarlı kıldı. Euro Bölgesi’ndeki durgunluk aşılmaya başladıkça bu defa finansal piyasalar üzerinde ABD Merkez Bankası (FED) baskısı oluştu. ABD ekonomisindeki toparlanma işaretlerinin bir faiz artışı ile sonuçlanacağı iyiden iyiye su yüzüne çıkmıştı. Orta Doğu’daki sorunlar, Rusya ekonomisindeki problemler, Arap Baharı, Türkiye ekonomisinin gerekleri ile diplomatik tutumu arasındaki mesafenin açılmasına yol açtı. 2013’e damgasını vuran Gezi Parkı protestoları başta olmak üzere 17/25 Aralık süreci ve 2014’ün iki seçimi; 30 Mart Yerel Seçimleri ile 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçiminin devamında 2015’deki 7 Haziran Genel Seçimi sonrasında oluşan atmosfer, Türkiye’yi farklı bir ekonomi-politiğe mecbur kıldı. Son üç yılda Türkiye ekonomisi %3’lük bir ortalama büyüme kaydedebiliyor. Özellikle

genç işsizlik ve kentlerdeki işsizlik sorunlarının giderilmesinde hatırı sayılır bir iyileşme sağlanabilmiş değil. Bütçe dengesinde olumlu seyir devam ediyor. Enflasyon ise maalesef sürekli hedeflerin üzerinde gerçekleşebiliyor. Cari dengede finansman kalitesi sorunu görülüyor. Türkiye ekonomisi verimlilik erozyonu nedeniyle milli gelirle aynı orandaki dış açıkla ancak daha düşük bir büyümeyi mümkün kılabiliyor. Yukarıda özetlenen sürecin ekonomi politikası bakımından tek avantajı, farkındalık düzeyinin yüksekliğiydi. Ekonomi politikasını tasarlayan tekno-siyasetçiler yumuşak inişi öngörmekte hiçbir zaman zorlanmadılar. Tasarruf yetersizliğinin, orta gelir tuzağının, yapısal reform ihtiyacının altını çizmekten çekinmediler. Buna karşın teşhis konusundaki çabukluğun tedavi konusunda yeterince gösterildiği söylenemez. Örneğin kredi artış oranları, kredi kartlarının kullanım şartları gibi siyaseten zor kararlar alınabilirken faiz oranı konusunda adeta ısrarlı bir yanlışta ısrar edilebildiğini görebildik. Son yıllarda, 2001 krizi sonrasında daha özerk bir kurum hâline gelen Merkez Bankası’nın bağımsızlık ölçüsü zorlandı. Uluslararası rezervler döviz ataklarına karşı ekonomiyi güçlü kılmıştı. Fakat enflasyon hedeflemesi rejiminde faizle birlikte döviz hedefi beyan etmek iddialı ve yanlış bir politikaydı. Dış ticaret açığına karşı hazırlanan ayrıntılı tedbirler işletilmedi. Ekonomi gündemi uzun süre siyasetten rol çalamadı. Orta ve uzun vadede sonuç verebilecek yapısal tedbirler hayata geçirilemedi. Ekonomik yapı bakımından son derece önem taşıyan eğitim, vergi ve yargı reformları tamamlanamadı. Oysa, Türkiye ekonomisi diğer pek çok ekonomiye göre iyi yönetildiğinde çabuk toparlanabilen dinamiklere sahip. Bu avantajı değerlendirmek için zamanı iyi kullanmak zorundayız. Yıllar itibariyle zaman zaman sözü edilen dirençli ekonomi tablosunun süregelmesi için artık özel sektörün ve hane halkının gelir-harcama profilini yükseltecek reformların yapılması gerekiyor.


Şehitlikler ziyaret ediliyor, Çanakkale ruhu yaşatılıyor

A

AYVALIK BELEDİYESİ’NİN KADINLARA ÖZEL ÇANAKKALE GEZİLERİ YOĞUN İLGİ GÖRÜYOR

yvalık Belediyesi’nin kadınlara özel “Kültür Turları” çerçevesinde başlattığı Çanakkale/“Kahramanlara Saygı” gezileri devam ediyor. Üç ay sürecek olan ve en az 5 bin kadının yararlanmasının hedeflendiği ücretsiz Çanakkale gezileri, Kültür ve Sosyal Yardım İşleri müdürlükleri tarafından düzenleniyor. İlk gezi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yapıldı. Bu geziye kırsal mahallelerde yaşayan 115 kadın katıldı.

Üç otobüsle yola çıkan kadınları arkalarından su dökerek bizzat Belediye Başkanı Rahmi Gençer uğurladı. Kültür turlarının önümüzdeki aylarda Bursa, İstanbul ve Konya gibi illerimizi de kapsayacağını bildiren Gençer, bu konuda dergimize şunları söyledi:

“Çanakkale gezileri, farklı gruplar halinde üç ay devam edecek. Ayvalık’ta, Çanakkale Şehitlikleri’ni görmeyen tek bir kadınımızın bile kalmamasını hedefliyoruz. Çünkü Çanakkale savaşları Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yoldaki en önemli mihenk taşlarından biridir. Sadece

bizim tarihimizin değil, dünya tarihinin en büyük kahramanlık destanlarındandır. Bu ruhu herkes yaşamalı, hepimiz yüreğimizde hissetmeliyiz. Düzenlemekte olduğumuz turlar sayesinde mayıs ayı sonuna kadar en az 5 bin kadınımız Çanakkale’yi ve şehitlikleri gezme fırsatı bulacak.” 18 Mart’ta başlayan ve Mart ayı boyunca düzenli olarak gerçekleştirilen “Çanakkale/ Kahramanlara Saygı” gezilerine, bugüne kadar 1400 kadın katıldı. Kırsal mahallelerden ve Altınova’dan başvuran katılımcılar için toplamda 32 otobüs kaldırıldı.

25


1960’lı yıllarda son derece bakir bir alan olan Sarımsaklı’da kumsala inen araziler elli yedi aileye aitti. Aileler bu topraklarda tarım yapıyorlardı. Küçükköylü Nazif Varol (Bambur) da o çiftçilerden biriydi. On beş dönümlük arazisinde ‘turfanda’ sebze yetiştiriyordu. Ama gözü hep o uçsuzbucaksız kumsalda ve güneşin altında pırıl pırıl parlayan tertemiz denizdeydi. “Bir gün bu denize, bu kuma insanlar akın akın gelecekler!” diyordu. 1965 yılında bütün bir köy halkını kendisine güldürme pahasına, tarlasına inşa ettiği evini pansiyona ‘çevirdi.’ Sarımsaklı’da bir ilk olan Varol Pansiyon’un ve kurucusu Nazif Varol’un ilgiye değer öyküsünü, Turizm Haftası’nın kutlandığı şu günlerde, çocukları Şevkat Varol ve Şeref Varol’dan dinledik

26

Nazif Varol

NAZİF VAROL SARIMSAKLI’DA PEK ÇOK ‘İLK’E İMZA ATTI VE ÖNCÜ KİŞİLİĞİYLE AYVALIK’TA TURİZMİN GELİŞMESİNE ÖNEMLİ KATKI SAĞLADI

N

azif Varol’un kızı Şevkat Varol’dan öğrendiğimize göre Varol ailesi Yugoslav göçmeni. Balkan Harbi’nden önce Karadağ’ın Taşlıca kasabasından gelip Küçükköy’e yerleşmişler. Şevkat Varol pansiyonun da içinde bulunduğu arazinin, babaannesinin Yugoslavya’dan gelirken getirdiği altınlarla alındığını söylüyor ve ekliyor: “O zamanlar kadınlar birbirlerine altınlarını ne yaptıklarını sorduklarında, ‘Sarımı (altınımı) sakladım! Sarım saklı!’ gibi biraz da şifreli bir yanıt alırlarmış. Hatta

Gülbeniz Şentay

rivayete göre Sarımsaklı adı da buradan geliyormuş.” Tarım yapılan yılları ve Varol Pansiyon’un geçmişini en yakın tanıktan, Nazif Bey’in oğlu Şeref Varol’dan dinliyoruz: “Asıl evimiz Küçükköy’deydi ama tarlayı ekip biçerken o iki katlı evde kalıyorduk. İşte babam bu derme-çatma binada pansiyonculuk yapacağını söylediğinde on iki-on üç yaşlarında bir çocuktum. Haber bütün köye yayılmış, arkadaşlarım benimle alay


eder olmuşlardı. Onların tavrı çok ağırıma gidiyordu. Sokağa çıkmaya utanıyordum. Babama bu sevdadan vazgeçmesi için adeta yalvarıyordum. Ama o, ısrarla ‘Bir gün olacak! Bir gün buraya yabancılar bile gelecek!’ deyip duruyordu. Sonuçta dört oda ve tek bir tuvaletin yer aldığı üst katı pansiyona çevirdik. Alt kat bizim yaşam alanımızdı. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeydik. Ne elektrik ne de su vardı. Bu nedenle odaların hiçbir lüksü yoktu. Dışarıya, su motorunun yanına bir duş koymuştu babam, o kadar. Aydınlanma için pompalı lüks lambalarını kullanırdık. Yıllar sonra bir jeneratör aldık, olay oldu ‘Varol Pansiyon’da cereyan var!’ diye. Oysa jeneratör karpuz kadar bir şeydi. Neyse, ilk sezon verimsiz geçti. Pansiyona tek-tük insan geldi. Ancak zamanla babamın kehaneti gerçekleşti ve biz tarladan kazandığımız paradan daha fazlasını pansiyondan kazanmaya başladık.” Şevkat Varol, “Babam ilk müşterisinin balayına çıkmış Aydınlı bir çift olduğunu söylerdi” diyor ve ekliyor: “Eski yol üzerindeki tahta tabelamızı görünce merak edip gelmişler ve balaylarını bizde geçirmişler. Ben o ailenin çocuklarıyla büyüdüm. Yıllarca her yaz geldiler. O zamanlar telefon olmadığı için rezervasyonlar mektupla yapılırdı. ‘Nazif Bey, şu numaralı odayı bize ayırın!’ diye yazarlardı.”

Şevkat Varol

VAROLPANSİYON’UN MÜŞTERİLERİ TARLADAN DOMATES TOPLAR, KIŞLIK SALÇALARINI YAPARDI

binanın sol tarafına ahşap evler inşa etmiş. Şeref Varol; içinde mutfağı, banyosu, duşu, tuvaleti olan bu evleri ilkel bungalovlara benzetiyor: “Müşteriler yemeklerini kendileri pişirirlerdi. Turfanda sebze yetiştirdiğimiz için ihtiyaçları olan her şeyi dalından koparır alırlardı. Domates, biber, patlıcan, sarımsak, soğan, kabak, maydanoz, marul... aklınıza ne gelirse bedavaydı. Her birisi artık dostumuz olan bu insanlar, ‘Yahu! Ben evimde bile bu kadar ucuza kalamazdım!’ derlerdi.”

İşleri açıldıkça Nazif Varol pansiyonunu büyütmüş. Önce üçüncü katı çıkmış, ardından da

Şevkat Varol ağabeyinin sözlerine ek olarak, konuklarıyla aralarında son derece temiz, masumane

bağlar oluştuğunu vurguluyor: “Nasıl farklı bir tatil anlayışı vardı anlatamam. Odaların önünde güneşe asılmış patlıcanlar, biberler görürdünüz. Tarladan topladıkları domateslerle kışlık salçalarını yapardı bizim müşterilerimiz. Akşam oldu mu mangallar hazırlanırdı. Erkekler palmiyenin gölgesinde tavla oynarlardı. Sohbetler edilirdi. Gençler sahile iner, ateşler yakarlardı. Gelenler sadece bizimle değil, birbirleriyle de dost hatta akraba olurlardı çünkü çocukları arasında sonu evliliğe varan flörtler yaşanırdı. Bazıları ailelerini bir-iki aylığına bize emanet eder, işlerinin başına dönerlerdi. Fırsat buldukça gelir, birkaç gün de kendileri kalırlardı.” Zamanla babasının ahşap evleri brikete dönüştürdüğünü belirten Şeref Varol pansiyonculuğu o günün koşullarında sürdürmenin çok zor olduğunu ifade ediyor: "Tarlayı sulamak amacıyla bir kuyu açmıştık. Kuyudan bastığımız suyu havuzlarda toplar, pansiyonda ve duşlarda kullanırdık. Ayrıca traktörle gider, Badavut’taki kuyudan içme suyu getirirdim. Sahil yolu o vakitler topraktı. Yoldan sekiz yüz metre içerdeydi pansiyon. Şimdi tam önünden geçen yeni yol ise 1990 yılında yapıldı.” NAZİF VAROL “SARIMSAKLI’YA YABANCILAR GELECEK” DEDİ VE İLERLEYEN YAŞINA RAĞMEN İNGİLİZCE ÖĞRENMEYE BAŞLADI Şevkat ve Şeref Varol kardeşler, babalarının mücadeleci ve çok azimli bir insan olduğunu, bütün olumsuzluklara çözüm üreterek direndiğini dile getiriyorlar. Şevkat Varol, bu topraklarda tarım yapmanın hiç kolay olmadığını,

27


yabani domuzların cirit attığı, sazlıklarla kaplı araziyi temizlemekten babasının ellerinde yarıklar oluştuğunu belirtiyor. Ağabeyi de katılıyor ona: “Toprak çok verimsizdi. Deniz kumuydu çünkü. Gübreleye gübreleye güçlendi, ürün verir hale geldi. Babam gibi çok insan bu mücadeleyi verdi. İnanır mısınız, bu tarlalardan günde yirmi-otuz kamyon sebze çıkardı. Bütün bir körfezi, Trakya’yı beslerdi bu tarlalar. Ürün çoğunlukla at arabalarıyla komisyonculara götürülürdü. Traktör sahiplerine ağa gözüyle bakılırdı. Bu bakirliği 1985 yılına kadar korudu Sarımsaklı. O tarihten sonra binalar pıtırak gibi çoğaldı.” Tekrar Şevkat Varol alıyor sözü ve babalarına bütün aile bireylerinin destek verdiğine ancak Nazif Bey’in sağ kolunun ağabeyi Şeref olduğunu vurguluyor: “Ailece çalışırdık. Aramızda iş bölümü vardı. Biz kızlar annemle birlikte odaları temizlerdik. Çarşaflar elde yıkanırdı. Ağabeylerim babama yardım ederlerdi. En küçüğümüz Samet, çöpleri atardı. Herkesin görevi belirlenmişti. Örneğin biberleri toplamadan, konuk çocuklarla denize gidemezdik. Öyle yalın, öyle sıcaktı ki o yıllar! Pek çok eksiğimiz vardı ama pansiyon sakinleri bunu bilir ve gelirken mangallarını, tencerelerini, tavalarını getirirlerdi. Bazen tam yemek yerken, annem kaşığımı elimden kapardı, ‘Aydın Bey’lere kaşık lazımmış,’ deyip!” Babasının vizyon sahibi, son derece ileri görüşlü, aydın bir insan olduğunu, ‘Buraya yabancılar gelecek!’ dediği andan itibaren İngilizce öğrenmeye başladığının altını özellikle çiziyor Şevkat Varol: “Gerçekten de yabancıların ilgisi yoğundu. Hatta yerliden çok yabancı turist ağırlardık. Babamı eleştiren hatta ona gülen insanlar daha sonra arka arkaya turistik tesisler

28

Varol Kardeşler kurdular. Ne yazıktır ki Sarımsaklı imara açılırken doğal doku dikkate alınmadı. Rahmetli babam üç katlı, villa tipi evler dışında yapılaşmaya izin verilmesine karşıydı. Ancak sanırım destek bulamadı.” SARIMSAKLI’DA İLK ANİMASYONLAR DA VAROL PANSİYON’DA YAPILDI Çocukları, Nazif Varol’un vefatından dokuz yıl sonra, sahildeki otelin inşasına başlamışlar. Şeref Varol inşaatın on yıla yakın sürdüğünü ve yüz seksen yatak kapasiteli otelin 2003 yılında hizmete girdiğini belirtiyor: “İşimizi büyütmek durumundaydık. Varol Otel’de de tıpkı babamın dönemindeki gibi amatör bir ruhla fakat profesyonelce hizmet veriyoruz. Kardeşlerim Şevket ve Samet ile birlikte, kız kardeşlerimizin de desteğiyle tesisleri yönetiyoruz. Baba yadigarı Varol Pansiyon’un binası hala ayakta. İlk göz ağrımızı yıkmaya gönlümüz razı olmadı. Kardeşim Samet orada bir kafe-bar açmıştı. Şimdi ise seçkin bir kulüp olarak devam ediyor. Hikaye böyle işte...” Şevkat Varol, Sarımsaklı’da turizmin temellerini atan babası Nazif Varol’un ilkleri gerçekleştiren

bir insan olduğunu yineliyor: “Pansiyonculuğa başladığında elli dört yaşındaydı babam. Yine de o çetin şartlarla baş edebildi ve hep ilkleri gerçekleştirdi. Su getirdi, elektrik getirdi, yol getirdi, dil öğrendi, bizleri yetiştirdi. Yetmedi, pansiyona animatörler getirdi. Hafta sonları ‘Patlıcan Gecesi’, ‘Biber Gecesi’ gibi isimler verdiği eğlenceler düzenlerdi. Etraf gecenin adını taşıyan sebzelerle süslenirdi. Hokkabazlar gösteri yapar, akordeon sanatçıları eğlenceye müzikleriyle renk katarlardı. Neden sonra anladım ki meğer babam günümüzde beş yıldızlı otellerin, tatil köylerinin vazgeçilmezi ‘animasyon’u Sarımsaklı’da yapıyormuş da haberimiz yokmuş!.. Evet, o yıllar bir masal gibiydi, geldi geçti. Ne yazık ki kimse babamın adına hiçbir yere bir kayıt düşmedi. Küçükköy’deki müzede bile tek satırla olsun yer verilmemiş kendisine. Bu beni, bizi çok üzüyor. Babamı 1985 yılında kaybettik. O yılın baharında bir müşterimizden bir mektup aldık. Göz yaşları içinde okuduğumuz mektupta, ‘Nazif Bey’ciğim, ailece geliyoruz. Her zamanki yerimizi ayırınız!’ yazıyordu. Çok kötü olduğumuzu hatırlıyorum.”


ŞEVKAT VAROL

SABAH ERKENDEN KALKAR, ‘DENİZDEN YILDIZ ÇIKARMA’ YARIŞMASI YAPARDIK. OYSA YİRMİ YILDIR KUMSALDA DENİZ YILDIZINA RASTLAMIYORUM

B

en küçük bir çocukken etrafta kuş seslerinden başka bir ses duyulmazdı. Doğa, bütün nimetleriyle ayağımızın altındaydı. Sabah erkenden kalkar, ‘denizden yıldız çıkarma’ yarışması yapardık. Oysa yirmi yıldır kumsalda deniz yıldızına rastlamıyorum... Biz ne mayo bilirdik, ne de havlu. Annem pazenden bikini gibi bir şeyler dikmeye çalışırdı. Olmadı, külotun üzerine fanila giyerdik. Bahçeden kopardığımız langaları (uzun bir salatalık türü) tuzlansın diye deniz suyuna batırırdık. Denize ellerimizdeki salatalıkla atlardık. Öylesine temizdi deniz. Sudan çıkınca ya bir çarşafın ya da kumun üzerine yatardık. Ayağa kalktığımızda şöyle bir silkelendik mi bütün kumlar dökülür, üstümüzde altın tozları kalırdı. Kumun yapısı tamamen değişti. Kumumuz bitti! Altınova Barajı’nın kapakları kapatıldığı için artık alttan kum gelemiyor. Eskiden denize girdiğinizde tek bir çakıl taşı ayağınıza değmezdi. Kumsal incecik, pamuk gibiydi. Günden güne kum çekiliyor ve denize girerken ayaklarınız taşlardan zedelenebiliyor. LODOS ERTESİNDE DENİZİN GETİRİP KIYIYA BIRAKTIĞI ÇÖPÜ ALMADIĞIMIZDA, POYRAZ ONCA PİSLİĞİ DENİZE İADE EDİYOR

Kumsalın temizlenmesi güzel bir hizmet fakat kum temizleme araçlarının ekolojik sistemi alt-üst ettiğini düşünüyorum. Kumu eliyorlar. Bu sırada ‘cika’ dediğimiz midye ve benzeri ne kadar canlı varsa eleğin üzerinde kalıyor. Bu yöntem kumun yapısını bozuyor. Büyükşehir Belediyesi’nin bu konularda hassas davranmasını ve bir çözüm üretmesini bekliyoruz.

Ayrıca şiddetli lodos ertesinde deniz, içindeki bütün çöpü adeta temizleyelim diye getirip kıyıya bırakıyor. Sadece o günlerde iki-üç temizlik görevlisi gelip kumsalı temizlese diyorum. Çünkü denizin ayağımıza kadar getirdiği çöpü almadığımızda, poyraz onca pisliği denize iade ediyor. Denizimize, kumumuza sahip çıkmamız gerekiyor. Sarımsaklı olmadan Cunda da, Ayvalık da asla sağlıklı bir ilerleme gösteremez. Üniversitede okuduğum yıllarda arkadaşlarımı Ayvalık’a davet ederdim. Bodrum, Marmaris ve Kuşadası’nın moda olduğu yıllardı. Arkadaşlarım Ayvalık’a burun büker, biraz da hava atarcasına, "Biz bu yaz Bodrum’a gideceğiz" derlerdi. Ayvalık şimdi çok popüler ama ziyan edilmiş, talan edilmiş bir görünümü var. Her şey hızla yok ediliyor, tüketiliyor gibime geliyor...

29


Akademik Bakış

Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ aygokdeniz@yahoo.com

K

2016 Turizm Eylem Planı, Turizme Destek Tedbirleri ve Ayvalık

ültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre; 2015 yılında ülkemize gelen yabancı ziyaretçi sayısı 2014 yılına göre %-1,61 oranında azalarak 36 milyon 244 bin 632’ye geriledi. Bu azalmanın 2016 yılında bilinen nedenlerle daha da fazla olacağını şimdiden söyleyebiliriz. İçinde bulunduğumuz jeo-politik durum, Suriye ve Kuzey Irak’taki bölgesel savaş ve mezhepsel iç karışıklıklar Türk turizmini 2016 yılı için derinden etkiliyor. Ayrıca Rus uçağının Türk savaş jetleri tarafından düşürülmesi iki ülke arasındaki ilişkileri sıkıntılı bir noktaya taşıdı. Bu olay sonucunda Rusya’nın Türkiye’ye düzenlenen bütün charter seferlerini iptal etmesi ve vatandaşlarını “Türkiye’ye gitmeyin” şeklinde uyarması 2016 yazının Türk turizmi açısından sıkıntılı geçeceğinin en büyük işareti. Dahası, Ankara ve İstanbul’da art arda patlayan bombalar Türkiye’nin güvenli ülke imajına ciddi zarar verdi. Bu noktada hükümet ülke turizmindeki kırılganlığı ortadan kaldırmak için geçtiğimiz ay 2016 yılı için “Turizme Destek Tedbirleri” adıyla bir paket açıkladı. Bu pakette; 2016 Turizm Eylem Planı çerçevesinde turizm sektörüne yönelik teşvikler şöyle: 1-UÇUŞ BAŞINA DESTEK: 1 Nisan-31 Mayıs 2016 arasında tüm ülkelerden turist getiren ‘A Grubu’ seyahat acentelerine uçuş başı 6 bin dolar destek verilecek. Destek verilecek havalimanları; Alanya-Gazipaşa, Antalya, Muğla-Dalaman, Muğla-Bodrum tarifeli ve tarifesiz charter uçuşları İzmir Adnan Menderes ve Kütahya Zafer Havalimanları. 2-100 MİLYONA KADAR KREDİ: Turist getiren ‘A Grubu’ seyahat acentelerine kredi garanti fonu teminatıyla kredi kullanma imkanı sağlanacak. Destekten yararlanacak firmalar için turist getirecekleri ülke sayısı 26’ya çıkarıldı. Kredi başvuru tarihinden önceki yıl en az 400 bin turist getiren ‘A Grubu’ turizm acentelerine kredi garanti fonunun kefalet desteğiyle 100 milyon liraya kadar kredi kullanma imkanı sağlanacak. 3-KREDİLER YAPILANDIRILACAK: Turizm sektöründe muhtemel bir daralma ya da kredilerin geri dönüşünde yaşanabilecek sorunlar söz konusu olduğunda sektör firmalarının banka borçlarında yeniden yapılandırmaya gidilecek. Terör ve doğal afetler nedeniyle ödeme güçlüğü yaşayan işletmelere uygulanan yeniden yapılandırma,

30

ihtiyaç duyulduğunda turizm işletmelerine de uygulanacak. Bu kapsamda, bakanlık belgeli yatırım, işletme ve seyahat acentelerinin kullandığı kredilerin geri ödemelerinin ötelenmesi ya da yeniden yapılandırmasında kolaylık sağlanacak. 4-DENİZ TURİZMİNE ÖZEL TEŞVİK: Deniz turizmi tesisleri Ekonomi Bakanlığı’nın teşviklerinden faydalanabilecek. Yüksek gelir grubuna mensup turistlere hizmet veren deniz turizmi tesisleri yani kruvaziyer limanları, yat limanları, rıhtım ve iskelelerle çekek yerleriyle ilgili yasal düzenleme daha işler hale getirilecek. Böylece belgeli deniz turizmi tesisleri yeni yatırım ve tesis yenileme işlemlerinde bulundukları bölge teşviklerinden tıpkı konaklama tesisleri gibi yararlanacak. 5- İHRACATÇI SAYILACAK: Konaklama ve deniz turizmi tesisleri arasında bir önceki yıl 750 bin dolar döviz getirenler bundan sonra ihracatçı sayılacak. Bu destek kapsamına giren şirketler Eximbank kredilerinden yararlanma, sair bankalardaki kredi işlemlerinde kolaylık, yurt dışı fuarlara katılım desteği, resim ve harçlardan muaf olma gibi avantajlardan da yararlanacak. 6-EN DÜŞÜK TARİFE: Çevreye duyarlı konaklama tesisi belgeli işletmelere verilen mevcut enerji desteğine ek olarak, su, atık su ve katı atık bedellerinde, bulundukları bölge itibarıyla en düşük tarife uygulanacak. Aradaki fark Hazine tarafından karşılanacak. 7-SAHİL ÖDEMESİ 3 YILDA: Konaklama tesislerinin ecrimisil bedelleri 2016 ödemelerinin ertelenmesi ve takip eden 3 yılda üç eşit taksitle ödenmesi konusunda gerekli düzenlemeler yapılacak. Deniz kıyısında bulunanlar, tesiste kalan turistlerin denize girme ve güneşlenme amaçlı kullandığı Hazine mülkiyetindeki alanları yüz ölçümü üzerinden ödedikleri ecrimisil bedellerine de uygulanacak. 8-KİRALARA ERTELEME: Bakanlık tahsisli konaklama tesislerinden alınan kira bedelleri, bu yıl ertelenebilecek ve üç eşit taksite ödenebilecek. 9-PAY ÖDEMESİ ÜÇ EŞİT TAKSİTTE: Konaklama tesislerinin toplam ciroları üzerinden alınan pay bedellerinin 2016 ödemeleri ertelenecek ve üç eşit taksitte ödenebilecek.


Bu çerçevede açıklanan Eylem Paketi’yle turizm sektörüne doğrudan 255 milyon liralık bir hibe desteği sağlanmaktadır. Ayrıca turizm sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin 288 milyon liralık ödemeleri de ertelenmekte ve/veya 3 yıla yayılmış şekilde ödeme kolaylığı getirilmektedir. Bu teşvik ve sübvansiyonlardan Türk turizmi içinde özgül bir ağırlığı olan ve ağırlıklı olarak iç turizm anlayışının egemen olduğu bölgemizdeki işletmelerin de faydalanabileceğini ifade etmek isteriz. Bu arada; Ayvalık’la ilgili bazı güncel haberleri vermek istiyorum... Ayvalık Belediyesi ve Ayvalık Turizm Geliştirme Birliği; Ayvalık’ın marka görünürlüğünü arttırmak amacıyla geçtiğimiz aylarda “Düseldorf Bot Fuarı” ile “Berlin Turizm Fuarı’na (ITB)” katıldı ve reklam/tanıtım faaliyetlerinde bulundu. Bir diğer önemli gelişme de, Ayvalık Belediyesi’nin UNESCO Dünya Mirası alanındaki çalışmalarını önemli bir başvuru ile şimdilik sonuçlandırması oldu. Ayvalık Belediyesi, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü/Dünya Miras Alanları Şube Müdürlüğü’ne, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne “Ayvalık Endüstriyel Peyzaj Alanı” varlığıyla başvurusunu yaptı. Ayvalık’la ilgili bir diğer önemli gelişme; her yıl Nisan ayında kutlanan Turizm Haftası etkinliklerinin bu yıl farklı bir formatta ele alınması. 19-20 Nisan 2016 tarihleri arasındaki etkinliklere Ayvalık’ın turizm alanında en eski turizm derneği olan (1964’de kuruldu) “Ayvalık Turizm ve Tanıtma Derneği” ev sahipliği yapacak. Ayrıca 21-22 Nisan 2016 tarihleri arasında Ayvalık Kaymakamlığı, Turizm İlçe Müdürlüğü, Ayvalık Kent Konseyi, Ayvalık Belediyesi, Ayvalık Turizm Geliştirme Birliği’nin ortaklaşa organize ettiği 2 günlük “Boşnak Kültürü Çalıştayı” yapılacak. Aynı hafta içinde 14-17 Nisan 2106 tarihleri arasında Uluslararası “Slow Food” hareketinin “Slow Olive” etkinliği de Ayvalık’ta gerçekleşecek. Zeytin ve zeytinyağı konusunda ülkeler arasında köprüler kurulmasını hedefleyen etkinlikte Tunus, Ürdün, Lübnan, Filistin, Fas, Yunanistan, İtalya, İsrail, İspanya ve Portekiz’den 150’ye yakın katılımcı davet edildi. Ayvalık turizmi ile ilgili bir diğer duyurum ise; yine Ayvalık Belediyesi ve Alibey (Cunda) Adası Kalkındırma ve Koruma Derneği’nin 20-21 Mayıs 2016 tarihleri arasında Cunda’da düzenleyeceği “Mübadele Günleri” etkinlikleri... 2 gün sürecek etkinlikler arasında; “Mübadele Mutfağı, kültür sanat faaliyetleri, antika sergileri, müzik ve şiir dinletileri ve söyleşiler” yer alacak. Ayvalık ve Cunda; uzun bir kış uykusundan sonra güzel bahar aylarına sayısız kültür, sanat, resim, müzik, spor ve eğlence etkinlikleriyle yine Kuzey Ege’de farkını ortaya koyarak başlıyor. Önemli olan bu etkinliklerin kapsayıcı ve sürdürülebilir (Alaçatı, Seferihisar vb. gibi) olması. Bu arada Ayvalık ve Cunda’da her geçen gün, yöre mimarisine uygun, yöresel mutfağı ön plana çıkaran, restore edilerek yaşama katılan ve gelecek kuşaklara aktarılan çok sayıda butik otel ve pansiyon açılıyor. Bunlardan son ikisi Ayvalık merkezde Bacacan Butik Otel ve Orchis Butik Otel... Bu arada geçtiğimiz yıl Küçükköy’de Şeytan Sofrası yolu üzerinde Murat Reis Otel’in baştan aşağıya yenilenerek hizmete girmesi de Ayvalık turizmi için önemli bir kazanım.

Çocuklara hayvan sevgisinin aşılanması konusunda eksikliklerimiz var

AYVALIK BELEDİYESİ SOKAK HAYVANLARI İÇİN HAZIRLANACAK PROJELERE DESTEK VERİYOR

A

yvalık Hayvan Dostları Derneği, Ayvalık Belediyesi ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nün katkılarıyla Aydın Hayvan Dostları Derneği yöneticisi Fırat Ser’in sunduğu ‘Hayvan Sevgisi’ adlı bir stand-up gösterisi düzenledi.

Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi’ndeki gösteriyi Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Müftü Mehmet Emin Karataş ve çok sayıda öğrenci izledi. Öncelikli amacı gençlere ve çocuklara hayvan sevgisini aşılamak ve özellikle sokak hayvanlarının korunmasının gerekliliğine dikkat çekmek olan gösteriden sonra dernek yöneticileriyle bir araya gelen Rahmi Gençer, Belediye olarak sokak hayvanlarının yanında olduklarını söyledi. Gençer şöyle dedi:

“Bilindiği gibi, sokak köpeklerini baktığımız modern bir barınağımız var. Buradaki hayvanlarımızın zaman zaman sahiplenilmesinden mutluluk duyuyoruz. Ne yazık ki, Ayvalık’ta çocuklara hayvan sevgisinin aşılanması konusunda bazı eksikliklerimiz var. Bu olumsuz durumu böylesi etkinliklerle aşabiliriz diye düşünüyorum. Biz, Ayvalık Belediyesi olarak gelecek kuşaklara hayvan sevgisinin aşılanması konusunda geliştirilecek projelere destek vermeye hazırız.”

Bir başka sayıda buluşmak üzere sağlıcakla kalın...

31


CİHAT TEKER: “BİR ÇINAR AĞACININ ALTINDA 10 DAKİKA OTURDUM!”

B

en de çoğu Ayvalıklı gibi mübadil çocuğuyum. Babam Midilli’nin Sarlıca’sından, annem Ufturunda köyünden... Ayvalık’a ayak bastıklarında babam 17, annemse 6 yaşındaymış. Ayvalık’ta tanışmışlar, 1934 yılında evlenmişler. Dört çocukları olmuş, dördü de erkek... Evimiz Profitilya tepesinin bir alt sokağındaydı. Yıllarca oturduk o evde. Bazen babam bazen de annem bu evi tercih ettikleri için pişmanlık cümleleri kurar, şikayetçi

Ayvalık Ticaret Odası’nın yayını Yakamoz’un Mart 2013 tarihli 3. sayısında Cihat Teker’le yaptığımız söyleşiyi ‘kendi ağzından’ yazıp yayınlamış ve sunum yazısında şöyle demiştik:

“Bu sayımızın konuğu Cihat Teker... Ayvalık’ı iyi bildiği, içtenlikle sevdiği, kentimizin kendine özgü zenginliklerini paylaşmanın önemine/değerine inandığı ve ‘dost’ bir insan olduğu için... Cihat Teker boş durmuyor; Ayvalık’a olan sevgisini, özellikle sosyal medyada her fırsatta kanıtlıyor. Çok özel fotoğraflar buluyor, renkli anılarını aktarıyor, özgün yorumlarıyla geleceğe ışık tutuyor. Anlattıklarını seveceğinizden hiç kuşkumuz yok.” Sevgili Cihat Teker’in erken ve ani kaybından duyduğumuz üzüntü tazeliğini korurken, onu bu röportajla bir kez daha hatırlamak/hatırlatmak istedik. Üç yıl önce de belirttiğimiz gibi, anlattıklarını seveceğinizden eminiz... (B.Ş.)

olurlardı. Yokuşu biraz fazlacaydı çünkü, çıkmakta zorlanıyorlardı. Aslında ben de zaman zaman serzenişte bulunurdum, “Neden bu evi aldınız da, daha aşağılardan birine yerleşmediniz?” diye. Cevapları hazırdı: “Yunan askerleri saldırırsa daha arkalara kaçmak kolay olur diye düşündük, o yüzden burayı seçtik!” İnip-çıkmak her ne kadar insanı fazlasıyla yoruyorduysa da, kıvrım kıvrım sokaklarda sıra sıra uzanan bu evlerin manzaraları tek

kelimeyle muhteşemdi. Şimdilerde sattığımız o evleri İstanbul veya başka kentlerden gelenler restore ettiriyor ve zevkle oturuyorlar. O GÜZELİM CUMHURİYET İLKOKULU YIKILDI NE YAZIK Kİ...

1950 yılında doğdum. Dediğim gibi dört kardeştik. Rahmetli abim daha beş yaşındayken bana okuma-yazmayı öğretti. Altı yaşında, Cumhuriyet İlkokulu’na yazdırılmak üzere o zamanlar hükümet binası olan şimdiki Kız Meslek Lisesi’ne götürüldüm. Hoş, bina yakın zamanda boşaltıldı ya... O gün görevli memure hanım yaşımın küçük olduğunu ve bu nedenle kaydımı yapamayacaklarını söylediğinde nasıl ağladığımı anlatamam... Gözyaşlarım adeta sel olmuştu dersem, inanın. Ancak bir anda şansım döndü. Çünkü, önümüzden düzgün giyimli ve ciddi yüzlü bir adam geçerken memure hanımın hızla ayağa kalktığını fark ettim. Meğer bu kişi kaymakammış. Bana neden ağladığımı sordu. Durumu anlattım, “Okuma-yazma biliyorum” dedim. Hemen kaydımın yapılmasını söyledi. Her sınıfı ayrı güzeldi okulumun. Kışın sobalar gürül gürül yanardı. Hademe Fatma Hanım dünyanın en güleryüzlü insanıydı. Kucağında odunlarla sınıfa girer, onları sobalara atar ve hep gülümserdi (Rahmetler olsun ona). Ne var ki, epeyce zamandır, okulumun önünden her geçişimde üzülüyorum. O güzelim Cumhuriyet İlkokulu yıkıldı ne yazık ki. Şimdi yerinde çirkinin çirkini bir beton yığını var. İŞ BULMAK İÇİN ADETA YARIŞIRDIK

32


İlk öğretmenim Rengin Er’di, çok sevmiştim kendisini... O da beni sevmişti. İki yıl okudum onda. O sırada İstiklal İlkokulu’nda bazı onarımlar yapılacağı için oradaki bazı öğrenci ve öğretmenler bizim okula gönderildi. Ben de öğretmenimden ayrılmak zorunda kaldım. Artık Rahime Özdemir (Toygar)’ın öğrencisiydim. Önce pek sevemedim kendisini, sonra her şey normale döndü. Bizler okul tatile girdiğinde yaz aylarında çıraklık yapardık. İş bulmak için adeta yarışırdık. Pek çok yerde çıraklık yaptım: Terzilik, berberlik, su tesisatçılığı, oto tamirciliği... Daha bir yığın iş... Hem para kazanmaktı amacımız hem de sokaklarda aylak aylak dolaşmayı sevmiyorduk. Ve sonra ortaokula başladım. Ama bitiremedim, babam felç hastalığına yakalanınca 1962’de öğrencilik hayatıma mecburen nokta koymak zorunda kaldım. O yıllardan bir isim var aklımda: Zekeriya Özel... Özel Otel’in sahibiydi. Bizim dönemimiz onu hep hatırlayacak. Okula çok yakın otururdu Zekeriya Bey. İster kar olsun, ister buz; her sabah evinden çıkar, bornozunu bilhassa bana verir ve denize balıklama atlardı. 100 metre kadar yüzüp çıkardı. Bizler onu beklerken olduğumuz yerde tir tir titrerdik, o keyifle gülümserdi. Bir de rahmetli Feridun Onursal hocamızı unutamam. Her zaman bakımlı olan zarif hanımı okul çıkışı sandalla gelip onu kıyıdan alır ve eve doğru yola koyulurlardı. Hanımı daima dümende olurdu. Feridun Bey kıyıdan uzaklaşırken bize öyle samimi hareketlerle el sallardı ki, o sevimli halini yaşamım boyunca hatırlayacağım. İSMET İNÖNÜ’YE “YAPIN YOLU!” DEDİRTENLER MUHABİR ABİLERİMİZDİ

O yıllar gerçekten farklıydı... Arnavut kaldırımı döşeli ana caddemiz 27 Mayıs sonrasının aynı zamanda belediye başkanı olan kaymakamı Necdet Enünlü’nün çabalarıyla parke taş yapılacaktı. Neredeyse bir bayram sevinci yaşamıştık. Bu arada Ayvalıklı ağabeylerimiz bu işte gönüllü veya az bir ücret karşılığında çalışabileceklerini açıkladılar. Bu durum, gazetelerde de yer aldı ve o günlerin Başbakanı İsmet İnönü’nün kulağına kadar gitti. İnönü okuduklarından ve işittiklerinden

etkilenmiş olmalı ki, “Hemen yapın bu çocukların yolunu!” diye emir verdi. Sonunda yolumuz beton olarak yapıldı. (Bu konudaki haberlerin gazetelerde çıkmasının kahramanları Targay Örnek ve Ahmet Yorulmaz’dı. Targay Ağabey Hürriyet, Ahmet Ağabey Milliyet muhabiriydi.) PARALARIN ÜZERİNDEKİ ATATÜRK RESİMLERİ HEP AYNI TARAFTA OLACAK!

Okulu bırakınca çalışma hayatına atıldım. Yıl 1967... Esnaf Kefalet Kooperatifi’ne girdim. Ama ailece geçinmekte zorluk çektiğimiz için başka işler yapmam gerekti. O zamanlar sinemalar en büyük eğlence yeriydi. Askere gidinceye kadar Naci Özel’in Şehir Sineması’nda, gişede çalıştım. Hiç unutmam, ilk gece gişe hasılatını topladım, bir bez torbaya koydum ve Şehir Kulübü’ne gidip Naci Bey’e uzattım. Naci Bey torbayı aldı, açtı, şöyle bir baktı ve bana geri verdi. Verirken de, “Ben böyle para istemem!” dedi, başka da bir şey söylemedi. Şaşırmış durumda sinemaya döndüm. Diğer çalışanlar benim halimi görünce gülmeye başladılar. Meğer, Naci Bey’in bir takıntısı varmış; paraların üzerindeki Atatürk resimlerinin hep aynı tarafta olmasını istermiş. Olmayınca çok kızarmış. İşte o gün bugündür, bende de aynı alışkanlık var. Naci Bey çok renkli bir insandı hakikaten... Sayısız hatıram var kendisiyle ilgili. Örneğin, güzel bir film geldiğinde kendisi de izler, beğendiyse çıkış kapısının önünde -biraz da kasılarak- dikilir ve herkesten tebrik/ teşekkür beklerdi. Ama film güzel değilse, onu bulabilene aşk olsundu! Şehir Sineması’nın altında yukarıdan gelip deniz dibine kadar uzanan bir dehliz vardı. Çalışanlardan herhangi biri hata yaparsa cezası o dehlizde belli bir süre hapsedilmekti!

atmaktı. Ancak kendimi savununca bana hak verdi. Bir anda yumuşadı ve “Neyse, şimdi bunları bırakalım da birer çay içelim!” dedi. Askerlik dönüşü Salih Çakın’ın Singer mağazasında çalışmaya başladım. Salih Bey çok temiz, kalbi pırıl pırıl bir insandı. Aynı zamanda becerikli, elinden hiçbir işin kurtulmadığı bir ustaydı. İşe başlamamdan kısa süre sonra bana güvendi ve mağazasını teslim etti. Salih Çakın’la beş yıl çalıştım. Çevresi genişti, çok tanıdığı vardı. Ayvalık’ta ne zaman bir sinema filmi çekilecek olsa filmde rolü olan oyuncular dükkanımıza doluşurdu. Meğer Salih Bey’le çok önceden tanışırlarmış. İlk gelenler sonradan gelenleri de getirirlerdi. PARTİCİLİK DEĞİLSE BİLE POLİTİKA YAPTIM

Ve yıl 1976... Evlendim. Artım kendi dükkanımı açma zamanım gelmişti. İki yıl geçmeden beyaz eşya ve mobilya mağazamı açtım. Daha önce hep halkla iç içe olduğum işlerde çalıştığım için çok tanıdığım vardı. Müşteri potansiyelim gayet güçlüydü. Hayatımdan memnundum. O yıllarda birçok Avrupa ülkesini gezme olanağı buldum. Üstelik, artık üç çocuk babasıydım. Bu arada particilik değilse bile politika yaptım. Babadan CHP’li olmama rağmen 1985 yılında ‘istek üzerine’ ANAP’a kaydoldum. 1987’de Belediye Meclisi’ne girdim. Encümen üyeliği yaptım, belediye iç komisyonlarında çalıştım. Ayvalıkgücü yönetim kurulunda görev üstlendim. Böylece insan ilişkilerim daha da arttı ve güçlendi.

AYVALIK GAZETESİ’NDE KÖŞEM VARDI

Yukarıda birçok Avrupa ülkesini gezdiğimi söyledim. Evet, gittim, gezdim, gördüm ama oralarda geçirdiğim üçüncü günden sonra, “Ah Ayvalık’ım!” deyip bir an önce dönmeyi düşündüm. İnsan kendi memleketinin özlemini çekiyor.

Dedim ya, pek çok iş yaptım ben... Bunlardan biri de köşe yazarlığıydı. Ayvalık Gazetesi’nde ‘Köşe Penceresi’ adlı bir köşem vardı. Orada Ayvalık’la ilgili iyi veya kötü gördüğüm konularda yazılar yazdım. Belediyeye bol bol gönderme yapardım.

1996’dan beri emekliyim ve çalışmaya devam ediyorum. Son olarak yılların deneyimine dayanarak genç arkadaşlarıma tavsiyelerim olacak: Daima gülün; ister tanıdığınız olsun, ister olmasın karşınızdaki insanlara gülümseyerek yaklaşın.

Bir gün o zamanın Belediye Başkanı Mustafa Karal makamına çağırdı beni, yazdığım bir yazı nedeniyle... Kızmış görünüyordu ve belli ki amacı fırça

Şimdi 63 yaşındayım ve bana “Ömrün nasıl geçti, ey Cihat Teker?” diye soracak olursanız, “Bir çınar ağacının altında 10 dakika oturdum!” derim!

33


AYVALIK PANAGIA PHANEROMENI AYAZMASI-3

(19. Yüzyıldan Korinth Düzeninde Bir Prostylos Tapınak Yapısı) Prof. Dr. Ömer Özyiğit

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi (Geçen sayıdan devam) Arkeolojik Kazılar ve Stratigrafisi (Çiz. 1, Res. 1): Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazmasında bilimsel nitelikli arkeolojik kazılar, Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 28 Mayıs 2009 tarih ve 4842 Sayılı kararı gereğince, Ayvalık Belediye Başkanı’nın isteği üzerine Balıkesir Kuvayi Milliye Müzesi Müdürlüğü’nce gerçekleştirildi1.

kazılar da bu alanda yapılmıştı. Ortaya çıkarılan 17. ve 18. yüzyıl duvarlarının yönlerinin ayazma duvarları boyunca yani kuzeydoğu-güneybatı ve kuzeybatıgüneydoğu doğrultusunda uzandığı görüldü. 17. ve 18. yüzyıl yapılarının üzerine oturan ayazma yapısının duvarlarının da yine aynı doğrultuda ve aynı paralellikte inşa edildiğini görüyoruz. STRATİGRAFİ (Çiz. 1) 1) I. Yapı Katı (17. yüzyıl katmanı) (Çiz. 1, Res. 1-2) Ayazmanın güneybatısında yer alan ana giriş kapısının önünde kuzeydoğuya doğru 4,5 m. uzunluğunda ortaya çıkarılan duvar, Ayazmanın ana kapısı önünde dik açı yaparak kuzeybatıya yönelir. Bu duvar toprak harçla yapılmıştır. Temelde ele geçen duvarın kalınlığı oldukça fazla olup 0.90 m.’dir. Duvar (-0.40 m.) - (-0.53 m.) seviyelerinde ele geçti. 17. yüzyıla ilişkin olduğunu sandığımız bu duvar, Ayvalık’ın Osmanlı döneminde 17. yüzyılda da var olduğunu göstermesi yönünden önemlidir. Oysa Osmanlı yazılı kaynaklarında 17. yüzyıl Ayvalık’ına ilişkin bir ize rastlayamıyoruz. Bu duvarın kuzeybatısında, ona paralel başka bir duvarın varlığı ortaya kondu. Bu duvar II. yapı katına aittir.

Çiz. 1- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. Kazılar sonucu ortaya çıkan yapı katlarıyla birlikte genel plan

I. yapı katının bir yangınla sona erdiğini görüyoruz. Bu yangın tabakasına ait izlerin özellikle II. yapı katı temelinin altında oldukça iyi korunduğu anlaşılıyor. Ayrıca I. yapı katının güneydoğusunda pişmiş topraktan yapılmış bir su künk yolu ve bu su künk yolunun bir

Ayazmanın, kazılar başlamazdan önce tabanı tamamen 10-15 cm. kalınlığında bir beton tabanla kaplanmıştı ve zeytinyağı havuzları bunun üzerinde bulunuyordu. Yine kazı çalışmalarından çok önce bu havuzlar ortadan kaldırılıp içerisi boş bir mekan haline getirilmişti. Kazı çalışmalarına Ayazma yapısının içinin ön tarafında başlandı. Kazılar sonucunda Ayazmanın özgün tabanının korunmadığı ve yumuşak toprakla doldurulduğu görüldü. Kazılarda ortaya çıkan moloz dolgular nedeniyle söz konusu alanın daha önce de değişik zamanlarda kazıldığı ve oldukça büyük tahribata uğratıldığı anlaşıldı. Kazılar sonucunda dört ayrı yapı katı ortaya çıktı. Bu yapı katları III. ve IV. ayazmanın evrelerine ilişkindir. I. ve II. yapı katları ise 17. ve 18. yüzyıla ilişkin olan yapıların duvarlarıdır (Çiz. 1, Res. 1-2). Böylelikle bu alanın 17. ve 18. yüzyılda da iskan edilmiş olduğunu anlıyoruz. 19. yüzyılda ise belki de alan boştu ve bu boş alan bahçe olarak kullanılıyordu. Ayazma için yapılan

34

Res. 1-Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. Yapı içindeki kazılardan bir görünüm.


Res. 2- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. I. ve II. Ayazma havuzları. kontrol noktası ele geçirildi. Ancak oldukça tahrip edilmiş olan bu künk sırasının daha sonra 19. yüzyılda yapılan II. ayazmaya ait sarnıç tarafından kesilmiş olduğunu görüyoruz. Olasılıkla I. yapı katına ilişkin olan bu künk sırasının ve kontrol noktasının daha sonra ayazmanın kullanıldığı zamanda ve I. ayazma (III. yapı katı) sırasında da iptal edildiği görülüyor. 2) II. Yapı Katı (18. yüzyıl katmanı) (Çiz. 1, Res. 1-2) 18. yüzyıla ait yapıya ilişkin tek bir duvar ele geçirildi. Bu duvar, 17. yüzyıl duvarının hemen kuzeybatısında, deniz yönünde ve ondan yaklaşık 1,5 m. kadar paralelinde yer alır. Bu duvar güneybatı-kuzeydoğu doğrultusunda uzanır. 17. yüzyıl duvarı gibi ayazma yapısının ön mekanında yer alır. 18. yüzyıl duvarının uzunluğu 4.80 metredir. Bu duvar, I. yapı katındaki duvardan daha incedir. Kalınlığı yaklaşık 0.50 metredir. Yapım tekniği olarak da diğer duvardan farklılık gösterir. I. yapı katındaki duvarda toprak harç kullanılırken II. yapı katındaki duvarda kireç harç kullanıldığı görülür. 18. yüzyıl tekniğini göstermiş olmalıdır. II. yapı katı duvarı, I. yapı katı duvarından daha yukarıdadır. Üst kodu (-0.07 m.) - (-0.10 m.) arasında ölçüldü. II. yapı katının da I. yapı katı gibi iki sıra temel taşından oluşturulduğu ve korunarak günümüze kadar geldiği gözlenir.

Res. 3- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. Yapı içindeki II. Ayazma havuzunun kazılması sırasındaki bir görünüş. 37 cm. kalınlığındaydı. Ön cephesinde üç ayrı niş bulunuyordu ve ortadaki derin olan niş, adak nişi olarak kullanılıyor olmalıydı. Üstünde de kanatlı bir melek vardı ve alçıdan yapılmış bu meleğin yüzü kopmuş durumda kazılar sırasında ele geçirildi. Yandaki nişler ise kör niş biçiminde olup fazla yüksek değildi ve iç içe dikdörtgenlerden oluşuyordu. Ayrıca ortada altıgen motifler bulunuyordu. Nişler birbirlerinden küçük pilasterlerle ayrılıyordu (Res. 2-5). Havuzun bu bölümü yaklaşık 65 cm. yüksekliğinde ele geçti. Havuzun kuzeybatı tarafındaki kenarı daha iyi korunmuş durumda bulundu. Havuzun kuzeybatı ve güneydoğu tarafındaki yan kenarları yaklaşık 10 cm. kalınlığındadır. Bu kenarlar, yine yaklaşık olarak 50 cm. yüksekliğinde ele geçti. Havuz, kireç harçlı tuğla örgüsüyle yapılmıştı. Dıştaki kabartmalar bu tuğla üzerinde alçı ile oluşturulmuş, içerisi ise kireç harcıyla sıvanmıştı. Havuzun genişliği 2,45 m olarak ölçülmüşse de orijinal uzunluğu saptanamadı. Arkası, II. ayazmaya

III. yapı katı ve IV. yapı katları da ayazma yapısına ilişkindir ve bu yapı katları 19. yüzyıldandır. I. ayazma III. yapı katını oluşturur. II. ayazma ise IV. yapı katına aittir. 3) III. Yapı Katı (I. Ayazma - 1867) (Çiz. 2-3, Res. 2-4) I. ayazma, II. yapı katının üzerinde ele geçti. Bu ayazmaya ilişkin havuz ve iki su kuyusu ortaya çıkartıldı. Kazılar sırasında ilk rastlanılan I. ayazma havuzuna ilişkin kalıntılardı ve I. ayazmanın güneybatı yönündeki II. ayazma yapısının yaklaşık ortalarına rastlayan havuzun güneybatı yönündeki ön cephesi, kazılar sırasında ortaya çıkarılan ilk kalıntıydı (Resim 2). Havuzun bu kenarı, diğer yan kenarlarından daha kalın olarak yapılmıştı. Bu kenar, yaklaşık

Çiz. 2- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. I. Ayazma havuzunun rölövesi (1867).

35


vardı. Yine bu kuyunun biraz daha güneydoğusunda ve II. ayazmanın duvarı altında kalan bir ikinci su kuyusu daha ele geçti; fakat bu su kuyusu, II. ayazma sırasında kapatılmıştı ve olasılıkla kullanılmıyordu. Ayrıca I. ayazmanın duvarlarının bir bölümünün II. ayazmanın duvarları altında olduğu anlaşıldı ve bu duvarların kuzeybatı ve güneybatı yönlerinde yer aldığı görüldü. Buna göre I. ayazmanın genişliği, en az 7,5 m kadardı. Uzunluğu da bu boyuttan daha fazla olmalıydı. I. ayazma, birinci ve ikinci yapı katları üstünde ele geçti. Tahrip olan havuzun güneybatı kenarındaki üst seviye 0.89 m.’dir. I. ayazma su kuyusu bileziğinin üst seviyesi 0.81 m. idi. Buna karşın II. ayazmanın tabanı daha da yukarıda 1.00 m. seviyesinde yer alıyordu. II. ayazmanın yapımı sırasında, I. ayazmanın tümden büyük bir tahribata uğramış olduğu anlaşılıyor. Res. 4- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. I. Ayazma’nın yazıtı. ait havuzun yapımı sırasında tahrip edildiği için ele geçmedi. Bu havuzun orta nişinde ele geçen bir yazıt havuzu tarihleme konusunda oldukça önemliydi (Res. 4). Yazıtta Yunanca şunlar yazılıydı: “Khioslu Kaptan Mihalis Papazis'in harcamaları ile. Eylül 1 1867” II. ayazma yapılırken I. ayazma tahrip edilmiş ve onun yazıtı da I. ayazmanın havuzunun orta nişinin içerisine yerleştirilmişti. Havuzun önünde 0.16 m. seviyesinde çakıl taşı mozaik yer alıyordu. Daha yukarıda, 0.30 m. seviyede ise havuzun güneydoğu bölümünde killi tüf taşı ile kaplı bir döşeme ortasında I. ayazmanın su kuyusu yer alıyordu. Su kuyusunun yaklaşık 50 cm. yüksekliğinde bileziği de

Res. 5- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. I. Ayazma’nın Restitüsyonu.

36

4) IV. Yapı Katı (II. Ayazma - 1890) (Çiz. 3, Res. 3) III. yapı katı, ayazmanın son yapı katıdır. Bugün görülen megaron biçiminde ve prostylos tapınak biçimindeki ana yapıdır ve 1890 tarihli yapının alınlığı üzerindeki yazıda bu açıkça görülür. Bu ayazmaya ilişkin havuz, yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarıldı (Res. 3). Çıkarılan havuz oldukça tahrip edilmişti ve korkulukları da kırılarak havuzun içine atılmıştı. Havuzun uzun kenarları, kuzeydoğu ve güneybatı yönünde, yani ana yapının uzun kenarlarına koşut olarak uzanıyordu. Havuz 4 m uzunluğundadır. Havuzun genişliği ise kuzeybatı-güneydoğu yani yapının genişliği boyunca olup, 3 m kadardı. Arkadan kuzeydoğu yönünden 9 basamakla içine iniliyordu. En üst basamağın seviyesi 0.85 m. idi. Havuzun tabanı ise -1.00 m. seviyesindeydi. En üst basamakla havuzun tabanı arasında 185 cm. seviye farkı bulunuyordu. Havuzun üzerinde tonoz yapısı olduğu saptandı ve dikine tuğlaların sıralanmasıyla oluşturulan tonozun havuzun tabanı üzerine çöktüğü kazılar sonucunda anlaşıldı. Havuzun her bir yönünde nişler bulunuyordu. Bu nişler olasılıkla aydınlanma feneri koymak için veya belki de Panagia’nın tasvirini yerleştirmek içindi. Havuzun güneydoğusunda, uzun kenarındaki niş büyük boyutlu değildi. 55 cm. uzunluğunda 40 cm. genişliğindeydi. Karşı tarafındaki yani kuzeybatı yönündeki niş ise havuza suyu getiren künkün bulunduğu bir nişti. Bu niş, karşısındakiyle aynı boyuttaydı. Yani uzunluğu 55 cm. genişliği 40 cm. idi. Havuzun dar taraflarındaki nişlerin sayısı daha fazlaydı. Yapının gerisindeki yani kuzeydoğu yönünde merdivenlerle inilen havuzun dar tarafındaki bölümde, merdivenin iki yanında yer alan nişler oldukça uzundu. Bunlardan kuzeybatı yönündeki niş 90 cm. yüksekliğinde ve 75 cm. genişliğindedir. Diğeri ise daha dar bir alanda yer aldığı için 35 cm. genişliğinde 80 cm. yüksekliğindedir. Her iki niş de uzun kenarlarındaki nişlere göre biçim açısından farklıydı. Üst bölümleri, diğerleri gibi düz olmayıp, beşik tonoz biçiminde yarım daire şeklindeydi. Dördüncü kenarda yer alan niş ise, yapının ana giriş tarafı olan güneybatı köşesinde bulunuyordu. Havuzun bu duvarında da üç ayrı niş vardı. Bu nişlerin formları da yine karşısındaki dar taraftaki nişler gibiydi. Yani üst tarafları beşik tonoz biçiminde yarım daire şeklindeydi. Ortada daha küçük bir niş, yanlarda ise daha büyük nişler yer alıyordu. Yanlardaki büyük


nişlerin yükseklikleri yaklaşık 1 m. kadardı. Biri 97 cm. diğeri 105 cm. yüksekliğindeydi. Bu nişlerin genişlikleri ise 70 cm. kadardı. Ortadaki niş daha küçük olup, 40 cm. genişliğinde idi; fakat tabanı diğerlerinden daha yüksekte bulunuyordu. Uzunluğu diğerlerinden daha azdı. Yaklaşık 45 cm. kadardı. Havuzun içi kireçle sıvanmıştı ve su seviyesinin de doğal olarak 50 cm.’yi aştığını sanmıyoruz. İçeri giren hastalar 50 cm. kadar su içerisinde su dökünüyor olmalıydılar; ancak havuzun üstü tümden tonozla kaplı olmasına karşın, içerisini aydınlatan fenerin ve içindeki insanların daha rahat hava almasını sağlayan bir pencere açıklığının tonozda bulunması gerektiğine inanıyoruz. Bu açıklık, aynı zamanda papazın aşağıda suyla kutsanan kişiye bir takım dualar okumasına da yarıyor olmalıydı. Havuzun kenarlarını örten korkuluklar, parçalar halinde ve oldukça bozulmuş durumda havuzun içerisinde ele geçti ve bunların içte ve dışta geison ve sima profili gösterdikleri görüldü. Havuzun dört tarafını çeviren bu korkulukların merdiven tarafındakilerin dışında diğerleri aynıydı. Merdiven tarafındaki korkulukların profilleri biraz daha değişikti. Merdivenin iki yanında paravanalar bulunuyordu. Bu paravanalar, merdivenden havuza inen hastanın iki yanını örtüyordu. Bunların yükseklikleri orijinal olarak tümden ele geçmedi. Paravanın yüksekliği 2 m’nin üzerinde olmalıydı. Paravanaların profilli başlık bölümleri de bulundu; fakat parçalı olarak ele geçti. Korkulukların yükseklikleri de tam orijinal olarak ele geçmedi; 60 cm. yüksekliğinde ele geçen korkulukların özgün yükseklikleri, biraz daha fazla olmalıydı. Kazılar sonucunda 1890 yılında yapılan II. ayazmaya

ait bu havuz yapısının ötesinde ortaya çıkartılan diğer bir yenilik de büyük sarnıç yapısıdır (Res. 1). Bu sarnıç, oldukça büyük bir yapıydı ve yapının içerisinde güney köşesinde başlayıp, narteksin altından geçerek dışa kadar ulaşıyordu. Yaklaşık uzunluğu ise oldukça fazlaydı. Dışta bahçe duvarlarına dek dayanan bu sarnıcın yaklaşık uzunluğu 8 m ve genişliği de 4 m’dir. Bu uzunluk sarnıcın önce, yapının ise daha sonra yapıldığını gösterir. Sarnıç, pronaos yani narteks bölümünün tamamen altında yer alıyordu. Sarnıcın tavanı, içindeki dört ayrı sütun tarafından destekleniyordu ve bu sütunlar üzerinde pronaos ve yapının ön duvarı yükseliyordu. Ziyaretçi çoğalınca ve belki de sular azalınca sarnıca su biriktirmenin zorunluluğu ortaya çıkmış olduğu anlaşılıyor. Sarnıcın yapı içerisindeki üst seviyesi 33-36 cm. olarak ölçüldü. Yapının ana taban seviyesi 100 cm. olduğuna göre, ondan yaklaşık bir 65 cm. kadar aşağıda bulunuyordu. Sarnıcın ağzı, narteksin ön tarafında yani yapının güney köşesinde yer alıyordu. Bu sarnıcın yapının son evresine ait olduğu açıktır. Yani 1890’da II. ayazma ile birlikte yapılmış olmalıdır. Önce sarnıcın, sonra ana yapının ve II. ayazma havuzunun oluşturulduğunu anlıyoruz. (Devam edecek) 1

Söz konusu kazılar iki ayrı dönemde ele alındı. 18 Ekim 2011 günü başlayan kazılar yıl sonuna dek 30 Aralık 2011 tarihine kadar sürdü. Yıl sonu nedeniyle ara verilen kazılar, 11 Ocak 2012 günü yeniden ele alındı. Kazılara 2 Mart 2012 tarihinde tamamen son verildi. Kazılar, Balıkesir Müzesinden Arkeolog Tarkan Özal, ayrıca Ayvalık Belediye Başkanlığı’ndan KUDEP isimli Koruma Uygulama Denetim Bürosu Arkeoloğu Birgül Özçam ve Foça Kazı Başkanlığından da Uygur Akın’ın katılmasıyla gerçekleştirildi. Birgül Özçam 18 Ekim 2011 ile 1 Aralık 2011 tarihleri arasında görev yaptı. Ayrıca Balıkesir Müzesinden Arkeolog Nihat Murat Güven de kazılara ikinci dönemin sonlarında katıldı. Böylelikle Ayazma yapısında 18 Ekim 2011 tarihinde başlayan kazı çalışmaları, 2 Mart 2012 tarihinde tamamen sona erdirildi.

Çiz. 3- Ayvalık Panagia Phaneromeni Ayazması. II. Ayazmanın yan giriş kapılarının restitüsyonu.

37


Ege Lokantası’nın sahibi Yurdaer Güven’den sonra Altınova’daki özel tatları tanıttığımız dizimizin ikinci bölümünde adı Taş Fırın’la özdeşleşen ve 80 yaşında olmasına rağmen dur-durak bilmeden çalışan ‘dededen fırıncı’ Osman Kadayıfçı’yı konuk ediyoruz

İŞİN SIRRI EKMEĞİN PİŞMESİNDE. İYİ BİR EKMEĞİN PİŞKİN OLMASI GEREKİR

Gülbeniz Şentay

A

ltınova’nın hemen girişinde, İnönü Caddesi üzerinde, sol kolda yer alan Taş Fırın’ın yarı aralık kapısından içeri giriyorum. Soğuk ve yağışlı bir havada sıcacık bir yerde olmak inanılmaz keyif veriyor insana... Burası oldukça küçük bir mekan. Boy boy ekmekler çoktan pişirilmiş, raflara dizilmiş, karton kutulara özenle yerleştirilmiş, alıcısını bekliyor. Dükkanda kimseleri görmeyince arka tarafa, işin mutfağına doğru sesleniyorum. Az sonra Osman Kadayıfçı başında şapkası, üzerinde işliği, önünde önlüğü; fırının bulunduğu bölmeden çıkıyor, yanıma geliyor. Hamur yoğurmaktan beyazlaşmış elini sıkıp kendimi tanıtıyorum. Birer tabure çekip oturuyoruz. Hemen söze giriyor: “Taş Fırın’ın öyküsü dedemle başlar, ben üçüncü kuşağım. Dedem 1893 yılında Altınova’ya yerleşmiş. Anlayacağınız, Bulgaristan muhaciriyiz. Babam Altınova’da dünyaya gelmiş. O da babası gibi fırıncıydı. Vefat ettiğinde seksen beş yaşındaydı. O öleli kırk yıl kadar oluyor. 1953’ten bu yana fırını ben işletiyorum. O gün bugündür de vergi

38

mükellefiyim. Yaşım seksen. Eskiden dedemin fırını başka bir yerdeymiş tabii. Yıllar önce bu dükkanı babam yapmış. On yaşından beri buradayım. 1946 seçimlerinde ekmek sattığımı hatırlarım. Şimdi içinde bulunduğumuz dükkan o zamanlar fırınımızın bahçesiydi.” SABAH YEDİ DEDİN Mİ, GÜNÜN İLK EKMEĞİ FIRINDAN ÇIKAR Altınovalıların övgüyle söz ettikleri, hatta köftelerine apayrı bir lezzet kattığı için özel olarak alıp, bayatlattıkları bu güzel ekmekleri yapmak için gece saat üç buçukta işinin başına geçiyor Osman Kadayıfçı: “Sabah yedi dedin mi, günün ilk ekmeğini çıkarırım fırından. Zor iştir fırıncılık. Yıllardır birkaç saat uykuyla yetiniyorum. Uykusuzluğa alışmışım, bana sıkıntı vermiyor. Fakat yaz sıcaklarında biraz zorlanıyorum. Lakin, mesleğimi çok seviyorum. Çocukluğumdan beri bu işin içindeyim, nasıl sevmeyeyim? Ya da sevmeden yapılır mı bu iş?” Günde kaç çeşit undan, kaç çeşit ve kaç tane ekmek


yaptığını merak ediyorum. Delikanlı çevikliğiyle ayağa fırlıyor. Tek tek ekmeklerini tanıtıyor: “Malum, günümüzde ekmekler çok çeşitlendi. Biz de müşterilerimize normal ekmek dışında kepek, tam buğday, çavdar, yulaf, mısır, tava, cevizli Kafkas ekmeği gibi seçenekler sunuyoruz. Kış aylarında haliyle satışlarımız düşüyor. Günde seksen-yüz tane büyük ekmek çıkarıyoruz. Küçüklerle beraber bu sayı iki yüz elliyi buluyor. Yazın Altınova çok kalabalık oluyor. Mekanımız küçük, üç kişi çalıştığımız halde halka yetişemiyoruz. Dükkanda bana ablamın oğlu yardımcı oluyor. Bir de çalışanım var. Yine de ben neredeyse yirmi dört saat buradayım çünkü mesaisi biten evinin yolunu tutuyor. Mecburum yani.” Ona ekmeklerini böylesine özel kılan şeyi, yani sırrını soruyorum, mütevazılığı elden bırakmadan yanıtlıyor: “Hakikaten ekmeklerim beğeniliyor, satılıyor. Allah bereket versin. Bence işin sırrı, ekmeğin pişmesinde. İyi bir ekmeğin pişkin olması gerekir. Benim ekmeklerim pişkindir, fazla tuz içermezler. Yanı sıra kaliteli un kullanırım, sağlıklı koşullarda üretim yapmaya özen gösteririm. Ocakta yanan yakıtın ekmeğin tadını etkilediği söylenir söylenmesine de, ne kadar doğrudur bilmiyorum. Ben fırında kıpçık yakıyorum. Kozak fıstıklarının kabuğuna ‘kıpçık’ deriz biz. Onun ekmeklerime farklı bir lezzet kattığını sanmıyorum ama eğer insanlar ekmeklerimi özel buluyorlarsa, bunun nedeni galiba işimi iyi ve hakkıyla yapıyor oluşum. İzmir’den, İstanbul’dan, Ankara’dan, Bursa’dan Altınova’ya gelenler dönerlerken de mutlaka uğrar, benden ekmek alır; evlerine, akrabalarına, dostlarına götürürler. Hoşuma gider tabii. Gerçekten ekmeklerim güzeldir, dayanıklıdır. Hanım buzdolabına koyuyor, bir hafta yiyoruz. Bir şey olmuyor yani...”

Nevruz ateşini Kaymakam Namık Kemal Nazlı ve Belediye Başkanı Rahmi Gençer yaktı

BAHARIN MÜJDECİSİ NEVRUZ AYVALIK’TA DA KUTLANDI

N

evruz Bayramı, bütün yurtta olduğu gibi Ayvalık’ta da kutlandı. Programını Ali Çetinkaya Ortaokulu’nun hazırladığı etkinlik Pakmaya Kenan Kaptan Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin bahçesinde düzenlendi. Kutlamaya Kaymakam Namık Kemal Nazlı, Belediye Başkanı Rahmi Gençer, Belediye Başkan Yardımcısı Gökay Bacan, daire amirleri, öğretmenler ve öğrenciler katıldı. Etkinlikte, ‘Nevruz’ konulu kompozisyon, şiir, resim dallarında dereceye giren öğrencilere ödülleri verildi, Ali Çetinkaya Ortaokulu korosunun konseri ve halk oyunları gösterisi izlendi. Son olarak Kaymakam Namık Kemal Nazlı ve Belediye Başkanı Rahmi Gençer geleneksel Nevruz ateşini yaktı. Nevruz ateşinin üzerinden protokol üyeleri ve Belediye Başkanı Rahmi Gençer de atladı.

BİZ HİLE-MİLE DİYE BİR ŞEY BİLMİYORUZ Ekmekte yapılan ve gazetelerde, televizyonlarda sergilenen hile haberlerini anımsatarak onun bu konudaki düşüncesini almak istiyorum. Yüzüme şaşkın şaşkın bakıyor: “Vallahi biz hile-mile diye bir şey bilmiyoruz. Bazı maddelerle ekmeğin büyütüldüğünü filan duyuyoruz tabii, izliyoruz. Ama bizim buralarda ekmek un, su, maya ve tuzla yapılır!..” Dergimize ayırdığı zaman için teşekkür edip, yanından ayrılmadan önce Osman Kadayıfçı’yla birkaç dakika daha söyleşiyoruz. Bana evde nasıl ekmek yapacağımı öğretiyor. Sır değil!.. Un, su, maya, tuz... Ona göre bu kadar basit. Laf arasında artık yaşlandığını ve bir gün çok sevdiği mesleğini bırakmak zorunda kalacağını söylüyor ama içi rahat. Gururla; bildiği her şeyi aktardığı oğlunun kendisinden daha donanımlı olduğu vurguluyor: “Oğlum bu işin okulunu okudu. Çeşit çeşit ekmek yapmayı da bana o öğretti zaten.” Seksen yaşındaki Osman Kadayıfçı’nın enerjisi, işine olan sevgisi-saygısı, çalışma azmi, sevdası beni çok şaşırtıyor... Onun ‘özel’ ekmeklerini tatmak isteyen okurlarımız için bir not düşelim... Taş Fırın ekmekleri sadece Altınova’da, Taş Fırın’da satılıyor ve ‘yetişen alıyor!’

39


Erdinç Sayar, Cunda’daki kurşun madeninde 1958 yılında elektrik teknisyeni olarak çalıştı. Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nü yeni bitirmişti. Henüz on dokuz yaşındayken madende yöneticilik yapan bir yakını aracılığıyla işe alındı. Ne var ki, kendi deyişiyle madencilik serüvenine ancak altı ay dayanabildi. “Bir zamanlar nasıl bir tehlikeye atılmış olduğumu ancak yıllar sonra, Soma’da 301 madencinin diri diri toprağa gömüldüğü gün çok daha iyi anladım. Madencilik gerçekten çok zor, çok riskli bir iş. İnsan gençken bunu fark etmiyor!” diyen ve bugün 77 yaşında olan Sayar’a ‘madencilik serüvenini’ sorduk

CUNDA’DAKİ KURŞUN MADENİ DENİZ SEVİYESİNİN ALTINDA OLDUĞU İÇİN GALERİLERİN TAVANINDAN ŞAKIR ŞAKIR SU AKARDI

Gülbeniz Şentay

A

li Onay’ın, abisi Hüsnü Onay ve Ahmet Nejat Uysal’la birlikte işlettiği kurşun madeni Pateriçe’nin içindeydi. Sabah ilk Cunda motoruna biner, adaya geçerdim. Eskiden ufak, üstü kapalı motorlar çalışırdı Cunda’ya. Aşağıya, mahzene inerdik. Cunda iskelesinin karşısında madenin yazıhanesi vardı. Oradan bisiklete atlar, madene giderdim.Yarım saat pedal çevirirdim. Taş, toprak, çukur, tümsek öyle bir yoldu, yol denebilirse. O gün iş başı yapardım, nöbetim ertesi gün vardiyayı devredene dek, tam yirmi dört saat sürerdi. Aynı yoldan aynı şekilde Ayvalık’a dönerdim. Çoğu Balıkesir’den, Balya’dan gelen işçilerse madenin yatakhanelerinde kalırlardı. Evleri yoktu çünkü. Biz, iki arkadaştık. Nuri Gümüşgil, makinistti. O benden çok daha deneyimliydi. Her konuda yardımını gördüm onun. Maden 1955 veya 56’da faaliyete geçmişti. Benim işe girdiğim dönemde hareketliydi. Yeni galerilerin aydınlatmalarını yapıyordum. Kabloların izolasyonu, lambaların nem almayacak şekilde cam kafeslere yerleştirilmeleri hep benim işimdi. Kuyunun genişliği dört buçuk, beş metrekare kadardı. Derinliği elli iki metreydi. Yani deniz seviyesinden en az yirmi beş-otuz metre aşağıdaydı. Biz aydınlatma dışında, sürekli çalışan iki jeneratör ile on beş-yirmi su motorundan sorumluyduk. Kare şeklindeki kuyunun belli noktalarından aralara, galerilere girilirdi. Her biri yaklaşık yirmişer

40

Erdinç Sayar metre uzunluğundaydı. Aralarında üçer-beşer metre mesafe bırakılan bu galeriler ara istasyonlara ve birbirlerine merdivenlerle bağlanırdı. Madende böyle beş-altı galeri bulunuyordu. Madenin girişiyle dibi arası tam yüz on iki basamaktı. Galerilerin güvenliğini ‘Çavuş’lar sağlardı. Hepsi işinin erbabı adamlardı. Ellerinde keserleri, testereleri, penseleri galerinin çökmemesi için ağaç çakar, destek yapar, mazgal koyarlardı. Çünkü kurşunun görüldüğü yere sadece kazma vurulmaz, zaman zaman ufak dinamit lokumları da kullanılırdı. ÖLÜMÜN ADI KÖMÜR MADENİNDE “GRİZU” İSE KURŞUN MADENİNDE DE “SU”DUR Genelde madende iki vardiya

çalışılırdı. İşçiler en az on beşer kişilik iki ekip halinde kuyuya inerlerdi. Motorları stop ettirme lüksüne asla sahip değildik. Zira maden deniz seviyesinin bir hayli altında bulunduğu için galerilerin tavanından şakır şakır sular akardı. Yarım saat elektrik kesilsin, su motorları çalışmasın, madeni su basardı. Kömür madenleri için grizu en büyük tehlikedir. Kurşun madeninde ise ölümün adı 'su'dur. Bu nedenle suyu sürekli tahliye etmemiz gerekiyordu. Aydınlatmada 24 voltluk akım kullanırdık. 220 volt kullanmak, su içinde çalışıldığından yasaktı fakat motorlarda 380 volt akım vardı. Yani motorların susması faciaya davetiye çıkarmaktan farksızdı. Ben de çalışırken çok dikkatli davranmak zorundaydım. İşin şakası yoktu. Buna rağmen


hafifsenmeyecek bir kaza geçirdim. Okulunu okuduğum için kendime çok mu güveniyordum yoksa boş bulunduğum bir ana mı denk gelmişti bilmiyorum ama elektriğe kapılıverdim. O şiddetle dört metre kadar gittim gittim geldim, gittim gittim geldim... Allahtan madeni yukarı çeken vinç operatörü başıma geleni görmüş ve ana kumandanın şalterini indirivermişti. Onun sayesinde kazayı ucuz atlatmış, ölümden dönmüştüm. Bütün bunların yanı sıra, içeride biriken su kurşun oksitli, zehirli bir suydu. Tenle asla temas etmemesi gerekiyordu. Bu nedenle hem biz, hem işçiler ayağımıza çizme, üstümüze muşamba giyer, elimize eldiven takardık. Altmış yıl öncesinin korunma imkanları böyleydi. İşçilere koruyucu ilaçlar falan verilir miydi bilmiyorum. Herhalde doktorlar gerekeni yapıyorlardı. Gördüğüm kadarıyla zehirlenmelere karşı çalışanlara yoğurt gibi takviye gıdalar verilmiyordu. İşçiler yemeklerini kendileri pişiriyorlardı zaten. Sabah saat dokuz buçuk-on gibi bir traktör gelir, ekmeklerini getirirdi. Patates, soğan, fasulye, pırasa, neye ihtiyaç varsa bırakır giderdi. İçme suyu dahi yoktu madende. Cunda’dan varillerle, bidonlarla gelirdi su. Şartlar bu denli iptidaiydi. Madende gece-gündüz çalışılırdı. Meşakkatli bir işti. Yerin metrelerce altında kazmayı vururdun, bir parça toprak koparırdın. Kurşun damarını görünce geldiği yöne doğru yürür giderdin. Kazmayla, kürekle alamadığın yerde matkapla, olmadı dinamitle kurşunu çıkarırdın. Gündüz gelen marangozlar destek yapar, galerinin çökmemesi için uğraşırlardı. Çıkarılan ham kurşun taşıyla, toprağıyla, çamuruyla beşer-onar kiloluk çuvallara konur, el arabalarıyla vinçin önüne taşınır, oradan yukarı çekilirdi. BİR İŞÇİ KUYUYA DÜŞÜP ÖLDÜĞÜ İÇİN MADENDE SİGORTA İŞİ CİDDİ TUTULUYORDU Kurşun, İzmir’de faaliyet gösteren bir İtalyan firmasına satılırdı. Cunda’nın arka tarafındaki iskeleye yanaşan gemi yüklenen madeni alır işlenmek üzere İzmir’e götürürdü. O çamur yığınlarının içinde az miktarda altın, kalay ve manganeze de rastlanıyordu. Kendime anı olarak küçük bir parça ayırmış ve saklamıştım. Altmış yıl önce

Erdinç Sayar ile birlikte yıllar önce çalıştığı kurşun madenini gezdik

Ali Onay Maden adasında da kurşun çıkarmıştı

Ben Ali Onay’la çalışıyordum. Personelle o ilgileniyordu. İşçilere hep iyi davranırdı. Efendi bir insandı. Çok cana yakındı, herkesle hemen dost oluveren bir yapısı vardı. Biraz otoriterdi ama öyle de olması gerekiyordu. Rahmetli gerçekten efendiydi

kaldırıp attım. Keşke saklasaymışım. Gün gelip de bunların yazılacağı aklımın köşesinden geçmemişti ki... İçinde sadece kurşun değil, her şey vardı. Pırıl pırıl ışıldıyordu. Neyse, dediğim gibi normal şartlarda rutin çalışma bu şekildeydi. Ancak günde en az beşaltı defa benim aşağıya inmem gerekirdi çünkü ya bir ampul sönerdi veya su motorlarından birisi stop ederdi. Yüz on iki basamağı inip çıkmaktan avurtlarım çökmüş, tam

41


yedi kilo vermiştim. Nöbetlerde doğru düzgün uyku da uyuyamıyorduk çünkü tam dalacak gibi olduğunuzda aşağıdan çağrılıyorduk: “Lambalar yanmıyor!”, “Motor stop etti!” İner tamir eder yukarı öyle çıkardım. Sonunda dayanamadım. Ailem de istemedi ve beni oradan aldılar.

23 NİSAN AYNI ZAMANDA “DÜNYA KİTAP GÜNÜ”DÜR

İ Pateriça'daki kurşun madenine ait binalar hala ayakta Bütün zorluğuna ve tehlikesine rağmen altı ay çalıştığım kurşun madeninin bendeki yeri ayrıdır çünkü ilk sigorta numaramı orada aldım. O yıllarda kimse kolay kolay sigortalı işçi çalıştırmazdı. Pek çok insan sigorta nedir bilmezdi. Daha işe ilk girdiğim gün sigortam yapılmıştı. Daha önce bir işçi kuyuya düşüp öldüğü için sigorta işini sıkı tutuyorlardı. EFENDİ BİR İNSAN OLAN ALİ ONAY İŞÇİLERE HEP İYİ DAVRANIRDI Ben Ali Onay’la çalışıyordum. Personelle o ilgileniyordu. İşçilere hep iyi davranırdı. Efendi bir insandı. Çok cana yakındı, herkesle hemen dost oluveren bir yapısı vardı. Biraz otoriterdi ama öyle de olması gerekiyordu. Rahmetli gerçekten efendiydi. Şirketin muhasebesi Ahmet Nejat’ın elindeydi. Satışa da Ali Bey’in ağabeyi Hüsnü Onay bakardı. 1960 yılına kadar çalıştı maden. İhtilalden sonra yürütemediler. Ankara’ya banka kredisi almaya gitmişlerdi. Ancak 27 Mayıs ihtilali olunca kredi de, dinamit de alamadılar ve iflas ettiler. İflaslarında sadece buldukları iki damarı işlemekle yetinmeleri ve yeni kuyular açmamaları da rol oynadı diye düşünüyorum. Hiç sondaj çalışması yapmamışlardı. Bana gelince... Madenden ayrıldıktan sonra Murateli köyünün katipliğini yapmaya başladım. Özel İdare’ye bağlı olan köyün defterini tutardım. Bir altı ay da orada çalıştıktan sonra askere gittim. Teskeremi alıp döndüm. Vakıflar’ın fabrikasında işe girdim. İtalya’dan gelen makinelerin montajında bulundum. Elektrik teknisyeni sıfatıyla yirmi yıl Vakıflar’da görev yaptım. Emekliliğin ardından kendi dükkanımı, ‘Sayar Elektrik’i açtım. Şimdi işleri oğlum yürütüyor. Ben de ona destek veriyorum. Dükkanım, doğduğum evin hemen karşısında. Sefa Caddesi, 1. Sokak No:11’de dünyaya gelmişim ben. İnsanın her an baba evini karşısında görebilmesi hoş bir duygu... (Bu bölümü hazırlarken verdiği destek için değerli dostumuz İsmail Denizeri’ye teşekkür ederiz.)

42

spanya’nın kuzeydoğusunda yer alan ve ülkenin on yedi özerk bölgesinden biri olan Katalonya’da yüzyıllardan bu yana süregelen bir gelenek var. Buna göre erkekler her yıl 23 Nisan günü kadınlara bir gül veriyor. Bu gelenek, 23 Nisan 1923’ten itibaren yöredeki kitapçıların girişim ve katkılarıyla yeni bir içerik kazandı. Kendilerine gül verilen kadınlar, gül veren erkeklere ‘teşekkür için’ kitap hediye etmeye başladı. Böylece, bizde Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanan 23 Nisan, Katalanlar tarafından ‘Bir gül sevgi için, bir kitap her şey için!’ sloganıyla kutlanan bir şenlik gününe dönüştü. HEM SHAKESPEARE HEM DE CERVANTES 23 NİSAN’DA ÖLDÜ Bu arada UNESCO da boş durmadı ve Katalanlar’ın anlamlı gününün toplumsal katkısından yola çıkarak 1995 yılından itibaren 23 Nisan’ın ‘Dünya Kitap ve Telif Hakları Günü’ olarak kutlanmasını kararlaştırdı. Bu kararın alınmasında, 23 Nisan’ın Shakespeare ve Cervantes gibi iki büyük yazarın ölüm tarihlerine denk gelmesi de rol oynadı.

“A

yvalık mutfağı, Girit ve Midilli göçmenlerinin getirdiği beslenme kültürünün derin izlerini taşıdığı için pek çok Ayvalık yemeği Rumca isimler almıştır: Kydonia, akivadis, papucaki, vb. Ayvalık’ta özel günlerde yapılan pek çok yemeğin doğuş yeri de Girit ve Midilli adalarıdır. Örneğin sura, Midilli mübadillerinin getirdiği, Kurban Bayramı’nda yapılan bir yemektir. Kuzu kolundan yapılır, zeytinyağıyla pişirilir ki bu durum da kırmızı et yemeklerinde bile zeytinyağının kullanılabildiği bir mutfağa özgüdür ancak. Yine Midilli göçmenlerinin getirdiği ada köftesi, fazlaca kekik içerir ve zeytinyağında kızartılır. Yine ilginç bir isme Shakespeare sahip olan çurlama, Girit mutfağından kalma bir ziyafet yemeğidir.”


Dünyanın 100’den fazla ülkesinde kutlanan ‘Dünya Kitap ve Telif Hakları Günü’nün temel hedefi okuma ve yazmanın geliştirilmesi... Kitapları yaratıcı, endüstriyel, standartların oluşumu, siyasi, ulusal ve uluslararası yönleriyle gündeme getirmek... Yanı sıra, konuyla yakın ilişkisi olan telif haklarına dikkat çekmek. Dünya Kitap Günü, ülkemizde de 2001 yılından bu yana kutlanıyor. Fuarlar açılıyor, okuma ve anma günleri düzenleniyor, kitaplar özel indirimlerle satılıyor; hastane, cezaevi, bakımevi, okul-köy kütüphanelerine kitap yardımları yapılıyor. En önemlisi çocuklara ve gençlere okuma alışkanlığı kazandırılması adına kapsamlı etkinlikler gerçekleştiriliyor. Bir bakıma 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile kitap şenliği bir arada kutlanıyor, bayram sevinci ikiye katlanıyor.

Ayvalık Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi GÖKAY BACAN Yayın Yönetmeni

2016’NIN DÜNYA KİTAP BAŞKENTİ WROCLAW...

BÜLENT ŞENTAY Yayın Koordinatörü GÜLBENİZ ŞENTAY Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

U

NESCO, 2001 yılından beri her yıl bir kenti ‘Dünya Kitap Başkenti’ olarak ilan ediyor. Seçilen kent, kitap/kütüphane/ yayıncılık vb. alanlarda çok çeşitli faaliyetlere yıl boyunca ev sahipliği yapıyor.

ERSİN PİLAS Grafik Tasarım KEMAL OKUR Katkıda Bulunanlar Prof. Dr. ÖMER ÖZYİĞİT Doç. Dr. AYHAN GÖKDENİZ HÜSEYİN GÜVEN UĞUR DÜNDAR

Dünya Kitap Başkenti olarak ilk kez, 2001 yılında Madrid seçildi. 2016’nın Dünya Kitap Başkenti ise Polonya’nın Wroclaw kenti... Cervantes

NİSAN 2016 YIL: 2 SAYI: 20

Wroclaw

Dünya Kitap Başkentleri

2001: Madrid-İSPANYA 2002: İskenderiye-MISIR 2003: Yeni Delhi-HİNDİSTAN 2004: Antwerp-BELÇİKA 2005: Montreal-KANADA 2006: Turin-İTALYA 2007: Bogota-KOLOMBİYA 2008: Amsterdam-HOLLANDA 2009: Beyrut-LÜBNAN 2010: Ljubljana-SLOVENYA 2011: Buenos Aires-ARJANTİN 2012: Erivan-ERMENİSTAN 2013: Bangkok-TAYLAND 2014: Port Harcourt-NİJERYA 2015: Incheon-GÜNEY KORE 2016: Wroclaw-POLONYA (Coğrafi eşitlik gözetilmesi nedeniyle 2017 yılı için Avrupa ve Kuzey Amerika dışındaki ülkeler aday gösterebilecek.)

Yayın Türü Yerel, Aylık, Süreli Adres: Fevzipaşa-Vehbibey Mah. Sahil Boyu Cad. 1. Sokak No: 1 Ayvalık Tel: 0(266) 312 10 21 aydabirayvalik@gmail.com

Basım Yeri Anadolu Ofset Tel: (0212) 567 89 93 Davutpaşa Cad. Kazım Dinçol San. Sit. 81/87 Topkapı, İstanbul Sertifika No: 16231

Bu dergide yer alan yazılar, yazarların kişisel görüşleridir, Ayda Bir Ayvalık sorumluluk üstlenmez. Yazı, fotoğraf ve konular izin alınarak kullanılabilir.

43


(Fotoğraf Cenap Kazaz’dan alınmıştır.)

…Ve Ayvalık Atatürk’e, Cumhuriyet’e, demokrasiye, bağımsızlığa ve barışa olan yürekten bağlılığını her 23 Nisan’da coşkuyla ve kararlılıkla bir kez daha ortaya koyuyor.

23 NİSAN RUHU SONSUZA KADAR YAŞAYACAK...

1960’lı yılların başları… Cumhuriyet Meydanı’nda 23 Nisan kutlaması… Bayrama yakışan güzelikte güneşli, pırıl pırıl bir gün. 7’den 70’e herkes, sadece ülkemizin değil dünyanın ilk ve tek çocuk bayramının tadını çıkarıyor.

Ayda bir ayvalik 20 web  
Advertisement