Page 1


Tahm isci-zâde Mehmed Mâcid GİRİT H A T IR A LA R I


TERCÜM AN GAZETESİ' nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi'nin 104. kitabı Tahmisc i —zâde Mehmet Mâcid'in (GİRİT H A T IR A LA R I) K E R V A N KİTAPÇILIK BASIN SA N A Y İİ VE TİCARET A .Ş . Ofset Tesislerinde dizilmiş ve basılmıştır.


104 Tercüman 1001 TEMEL ESER Tahmisci—zâde Mehmed Mâcid

GİRİT HATIRALARI Yayına Hazırlayanlar: İsmet M İROĞLU - İlhan ŞAH İN

İSTANBUL 1977


1001 Temel Eser'i iftiharla sunuyoruz Tarihimize m ânâ, millî benliğimize güç ka­ tan kütüphaneler dolusu birbirinden seçme eser­ lere sahip bulunuyoruz. Edebiyat, tarih, sosyo­ loji, felsefe, folklor gibi millî ruhu geliştiren,ona yön veren konularda "G e rçek eserler" elimizin altındadır. Ne var ki, elimizin altındaki bu eserlerden çoğunlukla istifade edemeyiz. Çünkü devirler değişmelere yol açm ış, dil değişmiş, yazı değişmiştir. Gözden ve gönülden uzak kalmış unutul­ maya yüz tutmuş -Am a değerinden hiçbir şey kaybetmemiş, çoğunluğu daha da önem kazan­ mış- binlerce cilt eser, bir süre daha el atılmazsa, tarihin derinliklerinde kaybolup gideceklerdir. Çünkü onları derleyip - toparlayacak ve günümüzün türkçesi ile baskıya hazırlayacak değerdeki kalemler, gün geçtikçe azalmaktadır. Bin yıllık tarihimizin içinden süzülüp gelen ve bizi biz yapan, kültürümüzde "K ö ş e ta ş ı" vazifesi gören bu eserleri, tozlu raflardan kurta­ rıp, nesillere ulaştırmayı plânladık.


Sevinçle karşılayıp, ümitle alkışladığımız " 1 0 0 0 Temel Eser" serisi, Millî Eğitim Bakanlı­ ğınca durdurulunca, bugüne kadar yayınlanan 66 esere yüzlerce ek yapmayı düşündük ve "Tercüman 1001 Temel Eser" dizisini yayınla­ maya karar verdik. " 1 0 0 0 Temel Eser" serisini hazırlayan çok değerli bilginler heyetini, yeni ✓ üyelerle genişlettik. Ayrıca 200 ilim adamımız­ dan yardım vaadi aldık. Tercüman'ın yayın hayatındaki geniş imkânlarını 1001 Temel Eser için daha da güçlendirdik. Artık karşınıza gu­ rurla, cesaretle çıkmamız, eserlerimizi gözlere ve gönüllere sergilememiz zamanı gelmiş bulu­ nuyor. Millî değer ve mânâda her kitap ve her yazar bu serimizde yerini bulacak, hiç bir art düşünce ile değerli değersiz, değersiz de değerli gibi ortaya konmayacaktır. Çünkü esas gaye bin yıllık tarihimizin temelini, mayasını gözler önüne sermek, onları lâyık oldukları yere oturt­ maktır. Bu bakımdan 1001 Temel Eser'den maddî hiç bir kâr beklemiyoruz. Kârımız sadece gurur, iftihar, hizmet zevki olacaktır. K E M A L ILICAK

Tercüman Gazetesi Sahibi


İÇ İN D E K İL E R Hazırlayanların önsözü Hazırlayanların girişi M ETİN Önsöz M EKTUPLAR Mektup I-II

: Şâir Abdülhak Hâmid'in Tahmisci-zâde Mehmed Mâcid'e Londra'dan gönderdiği mektup.

Mektup III

: Cambridge Üniversitesi'nde uzun seneler hoca­ lık yapmış olan Halil Hâlid Bey'in Girit ahvâ­ li hakkında Mehmed Mâcid'e gönderdiği mek­ tup.

Mektup IV

: Girit'te müslümanlara karşı yapılan baskı ve zulümlere karşı, hâmi devletlerin kayıtsız kal­ dıklarına dâir.

Mektup V

Hanya'da çıkan "Elefteron-vima" gazetesinin sâhip ve muharriri olan France Skaki'nin müslü­ manlara karşı beslemekte olduğu aşırı kin ve düş­ manlığa ve adanın hâli hâzır durumu hakkındaki siyasi fikirlerine dâir.

Mektup V I

: Yemin mes'elesinin ortaya çıkması üzerine, ada müslümanlarının karşılaştıkları güçlükler ve İtalya'n ınParis sefiri Mösyö Tittonni'nin Girit hakkındaki görüşlerine dâir.

Mektup V II

: Girit M illi Meclisi'nin açılışı sırasında cereyân

- 7-


eden olaylara dâir. Mektup V III : Atina'da çıkan "Em bros" gazetesinin yemin me­ selesinin çözümü hakkında ileri sürdüğü fikirlere dâir. Mektup IX

: Girit'te karma bir hükümetin teşkili hakkında Venizelos ve Kondoros taraftarları arasında cereyân eden müzâkerelere dâir.

Mektup X - X I: İki müslümanın Girit hıristiyanları tarafın­ dan şehid edilmesi ve M illi Meclis müslüman meb'uslarının bu hususta Fransız konsoloslu­ ğu nezdinde giriştikleri teşebbüslere dâir. Mektup X II

: Girit Millî Meclisi toplanmadan önce Fransız konsolosunun müslüman üyeleri dâvet ederek onlara hıristiyan meb'usların tahriklerine kapıl­ mamaları hakkında bazı tavsiyelerde bulunması­ na ve Kondoros'un M illi Meclis'in onayına sun­ mak üzere hazırladığı programa dâir.

Mektup X III : Kosti Komisi'nin, Kondoros programı hakkındaki şiddetli tenkitlerine dâir. Mektup X IV : Osmanlı devletinin ada üzerindeki hâkimiyet hakkını kesin bir dille tasdik eden 23 Kasım 1910 târihli büyük devletler notası ve buna kar­ şı hıristiyan meb'usların gösterdiği şiddetli tep­ kilere dâir. Mektup X V

: Büyük devletlerin notası karşısında galeyâna ge­ len Girit hıristiyanlarının adada müslümanlara karşı harp hazırlıklarına başlamalarına dâir.

—8 —


Mektup X V I : Resmo yakınlarında hıristiyanlar tarafından iş­ lenen cinâyetlere, Girit basınının bu husustaki tahriklerine, Hanya'da hâmi devletlerin Osman­ lılar lehine verdikleri notayı protesto etmek maksadiyle düzenlenen mitinge dâir. Mektup XVII : Atina'da çıkan "Pro in i" gazetesinde Girit mese­ lesi ile ilgili olarak yayınlanan mektubun tercü­ mesi ve bunun yorumuna dâir. Mektup X V III: Girit meselesi hakkında "Pro in i" gazetesinde ya­ yınlanan muhtelif telgrafların tercümesi ve yoru­ muna dâir. Mektup X IX : 1911 Haziran'ı sonlarına doğru toplantıya çağırı­ lacak olan Milli Meclis'in dağılıp dağılmaması me­ selesinin Yunan basını ve Girit umumi efkârında­ ki akisleri. Mektup X X

: Musa Ağa'nın Hanya’da Rumlar tarafından şehid edilmesine dâir.

Mektup X X I : Yunan

zenginlerinin

milli dâvâları

karşısında

hassasiyet ve fedakârlıkları ve buna mukabil Os­ manlı zenginlerinin bu konudaki ilgisizliğine dâir Mektup XXII : Osmanlı devleti tarafından Girit'e tâyin edilen kadıların adaya sokulmaması için Rumların gös­ terdiği tepkilere ve bu hususta düzenledikleri mi­ tinglere dâir. Mektup X X II

: Kadılar mes'elesi hakkında Rum basınının hıristiyanları tahrikine dâir.

Mektup X X IV : Kadılar mes'elesi ile ilgili olarak adada tertip edi­

-9-


len mitinglerin yorumuna dâir Mektup X X V : Adada müslümanlara karşı yapılan baskı ve zu­ lümlere dâir. ----------

Bir teşekkür telgrafı

—10 -


ÖNSÖZ Asırlarca Türk idaresi altında kalmış olan Girit Adası, bilindi­ ği gibi, Balkan Harbinden sonra Türk vatanından koparılan par­ çalardan birisi olmuştur. Adanın Türk idaresinden ayrılmadan önceki siyasî durumu, kütüphanelerimizdeki ve arşivlerimizdeki tasnif işlerinin tamamlanması ve bunların yayınlanmasiyle, daha da açıklık kazanacaktır. Bu hususta şimdiye kadar birtakım araştırmalar yapılmış ve hiç şüphesiz bazı noktalar aydınlığa ka­ vuşturulmuştur. Bugüne kadar bu konuda yayınlanmış olan eserlerin yeni bir halkasını da, elimizdeki bu eser teşkil etmektedir. Eser, yazma olup, bilhassa Girit'in Türk idaresinden ayrılmadan önceki siya­ sî durumu hakkında oldukça enteresan malumat vermektedir. "G i r i t H â t ı r a l a r ı"nın yazarı, Tahmisci-zâdc Mehmed Mâcid hakkında, bütün araştırmalarımıza rağmen, hiç bir bilgi bulunamadı. Eserinde verilen bazı malumattan, Mehmed Mâ­ cid'in, Girit Türklerinden olduğu ve orada önemli vazifelerde bu­ lunduğu anlaşılmaktadır. Yazar, Girit'te bulunduğu sırada, ada­ da meydana gelen olayları ve bu arada Türklere karşı girişilen tecavüzkâr hareketleri Türk umûmî efkârına duyurmak maksadiyle, İstanbul'da yayınlanan "Tanin" gazetesine muhtelif târihler­ de bir seri mektuplar göndermiş ve ada Türklerinin durumları hakkında bilgi vermeye çalışmıştır. Lozan Konferansından son­ ra, anlaşma şartları gereğince, ada Türklerinin hemen hemen hepsi Türkiye’ye göç etmiş olduklarından, Mehmed Mâcid de bu gelenlerle beraber Anadolu'ya gelmiştir. Eserin yazarı Türki­ ye'ye geldikten sonra, daha önce Girit'in durumu hakkında muhtelif gazetelerde neşrolunan mektuplarını ve bu arada ada­ nın ahvâli hakkında önemli şahsiyetlerin kendisine gönderdiği yazıları biraraya getirmiş ve bunlara ilâveten adı geçen esere bir de giriş kısmı ekleyerek, elimizdeki yazmayı tamamlamıştır. Edebi bir üslupla kaleme alınmış olan eseri yayına hazırlar ken, kolay anlaşılmasını sağlamak üzere, mümkün mertebe sa­ deleştirmeye çalışılmış; bu arada metin içinde geçen rum ca isimlerin doğru okunabilmesi için azami dikkat gösterilmiştir. Bununla beraber okuyucuların bu durumu yine de ihtiyatla kar­ şılamalarını hatırlatalım. Eserin mukaddimesinde, Osmanlı Türklerinin Girit'i fetih se­ bepleri üzerinde durulmakta ve yerli Rum ahâlinin daha önce Venediklilerin dayanılmaz zulüm ve baskılarına karşı Türkleri bir kurtarıcı gibi karşıladıkları belirtilmekte; Türklerin adaya gel­ mesiyle, yerli ahâliden tek bir âilenin bile adayı terketmek ihti­ yacını duymadığı ve herkesin huzur içinde yaşayışlarını sürdü­ rerek, dinî ve örfî inançlarına hiç bir zaman dokunulmadığı, ibâ-

-11


dethâne ve mekteplerinin idâresinin her türlü teftiş ve nezâret­ ten muaf tutulduğu zikredilmektedir. Bu arada, bilhassa 1900 senesinden itibâren ada Türklerine karşı yerli Rum ahâli tarafın­ dan yapılan her türlü baskı ve şiddet politikasına mukabil, dört büyük hâmi devletin, yâni Fransa, İngiltere, İtalya ve Rusya'nın nasıl kayıtsız kaldıkları olaylarla teyit edilmeye çalışılmaktadır. Eserin bundan sonraki asıl metin kısmını, mektuplar teşkil et­ mektedir. Burada da yine dört büyük hâmi devletin, adayı Türklerden koparmak ve Yunanistan'a ilhâkını sağlamak için elden gelen bütün gayretleri gösterdikleri belirtildiği gibi, ada Türkleri­ ne karşı yerli Rum ahâlinin silahlandırılarak her türlü baskı ve şiddet olaylarına girişmeleri; Girit Millî Meclisi’nde bulunan Türk m eb’uslarının mahallî idâreden uzak tutulması için, onla­ ra karşı sinsice ve metodlu bir şekilde plânların hazırlanması ve Meclis’te her türlü hareketlere maruz kalmaları; adada ve bu ara­ da Yunanistan'da yayınlanan Rum gazetelerinin yaptığı neşri­ yatla, Türklerin yokedilmesi için ada Rumlarının müşterek hare­ ketlere dâvet edilmesi uzun uzadıya anlatılmaktadır. Eserde, Girit mes'elesinin son devirleri hakkında verilen bilgi ve belgelerin açıkça ortaya koyduğu gerçek, o günün Girit mes'elesi ile, yıllardan beri bizi uğraştırmakta olan ve milletçe ıztırap kaynağımız hâlinde müzminleşmiş bulunan bugünün Kıb­ rıs mes'elesi ile Batı Trakya mes'elesi arasında, ibret verici bir parelelliğin bulunmasıdır. Çünkü, o günün Girit mes'elesinde Rumlar tarafından güdülen amaç ve kullanılan metod, bugünün Kıbrıs ve Batı Trakya mes'elesinde de kullanılmaktadır. Eğer "Tarih­ ten ders alm a"nın lüzumu takdir edilir ve bugünkü meseleleri­ miz daha iyi kavranılmak istenirse, Girit mes'elesine eğilmede büyük isabet vardır.

- 12 -


G İR İŞ 1071 Malazgirt zaferinden sonra, Anadolu'ya dâimi yurt edinerek Marmara, Ege ve Akdeniz kıyılarına kadar ilerleyen Türkler, bu denizlerde bulunan adalarla komşu olmuşlardır. Tür­ kiye ile hudut teşkil eden adalardan biri de, Doğu Akdeniz'in Kıbrıs'tan sonra en büyük adası ve Ege Denizi’nin kilidi duru­ munda bulunan Girit Adası idi. Girit Adası, Akdeniz'de stratejik bakımdan büyük önemi hâ­ iz bulunduğu hâlde, oldukça geç bir târihte Türklerin hâkimi­ yeti altına girmiştir. Bu adaya Türkler, fetih târihine nazaran çok daha öncesinden akınlara başlamış bulunuyorlardı; Aydın beylerinden Umur Bey, 1341 senesinden sonra, büyük bir donanma ile, Adalar denizinde hâkimiyet tesis etmiş ve bu ara­ da Girit sularına kadar uzanmıştı. Bu türk akınını müteâkib, 1427 senesinde adaya müteveccih diğer bir akın, ada müdâfileri tarafından bertaraf edildi ise de, artık Venediklilerin Girit'teki nüfuzu sarsılmış ve İstanbul'un Türkler tarafından fethinden sonra, burayı müdafaa zarureti daha kuvvetle hissedilmişti. V e­ nediklilerin Osmanlı Devleti ile dostâne ilişkileri devam ettir­ meğe çalışmalarına rağmen, ada, 1469 senesinde çeşitli isti­ kametlerde yapılan Osmanlı taarruzlarından kurtulamamıştır.

- 13-


1533 târihinden itibaren adanın bâzı noktalarına çıkarak, bol miktarda esir ve ganimet elde eden Osmanlılar, 1538'de vukua gelen Osmanlı-Venedik savaşında, Barbaros Hayreddin Paşa vasıtasıyle Girit Adası'nı da ziyâdesiyle hasâra uğratmışlardı. Böylece Girit'in sâhil şehirleri ve köyleri, Kanunî Sultan Sü­ leyman devrinde Türk gücünün ne olduğunu gayet iyi anlamıştı. II. Selim'den itibaren IV. Murad devrinin sonlarına kadar geçen devrede meydana gelen Girit ile ilgili olaylar, bu adanın Türk hâkimiyeti altına alınmasını zarurî kılıyordu. Esasen Kuzey Adriyatik kıyılarından Batı Afrika sâhillerine kadar, doğudaki adalarla birlikte, Akdeniz'in, Osmanlı Türkleri­ nin hâkimiyeti altına girdiği bir devirde, Girit'in Venediklile­ rin elinde kalması, askerî ve ticarî bakımdan büyük mahzur teş­ kil ediyordu. Bunun yanısıra adanın Venediklilerin elinde kal­ ması, Doğu Akdeniz'deki Türk hâkimiyetini tehdit ediyordu. Bu sebepten bu derece önemli bir mevkide bulunan adanın zaptedilmesi, artık kaçınılmaz bir hâle gelmişti. Osmanlıların Girit üzerindeki emellerini çok iyi bilen Vene­ dikliler, adadaki hâkimiyetlerini devam ettirebilmek için, bir ta­ kım siyasî çârelere başvurmuşlar ise de, neticede bunların hiç bîr fâidesi görülmedi ve Osmanlı Pâdişâhı Sultan İbrahim zama­ nında (1640-1648) Kızlar—ağası Sünbül Ağa vak'ası, adanın alınmasının zâhirî sebebini teşkil etti; Sünbül Ağa'yı Mısır'a götüren gemi kafilesinin, Girit sularında Malta korsanları tarafın­ dan, bu ada yakınında taarruza uğraması ve daha sonra da gaspedilen eşyanın Girit'te satılması, Doğu'da Venedik hâkimiyeti­ nin ölüm-kalım mücadelesinin başlangıcı olmuştur. Hanya fâtihi unvânı ile meşhur Silahdar Yusuf Paşa kumandasında, Girit'te Hanya civarında karaya çıkan Osmanlı Ordusu, 1645'de 45 gün­ lük bir muhasaradan sonra Hanya Kalesi'ni feth etmeğe muvaffak oldu. Daha sonra IV. Sultan Mehmed devrinde de devam eden Girit muharebeleri, takriben 25 sene kadar sürmüş olduğundan, Osmanlı devletinin zaman zaman sıkıntılı günler geçirmesine se­ bep olmuş ve nihayet bu muharebeler F âzıl Ahmed Paşa zama­ nında , 5 Eylül 1669 anlaşması ile Türklerin lehine sonuçlanmış­

- 14 -


tır; Suda, Spinalunga, Granbusa kal'aları hâriç, Girit Adası'nın tamamı Osmanlı hâkimiyetini kabul ediyordu. Bu durum aşağı yukarı hemen hemen ayni statüyü muhafaza etmek şartiyle 1715 senesine kadar devam etti. Ancak Damad Ali Paşa’nın Mo­ ra seferi esnasında bu kal'alar da zapt edilmek suretiyle adanın tamamı Osmanlı Türklerinin eline geçti. Bu suretle Osmanlı hâkimiyeti altına giren Girit Adası, im­ tiyazlı bir eyâlet şeklinde imparatorluğa bağlanarak Kandiye, Hanya ve Resmo sancaklarına ayrılmıştır. Adanın merkezi önce­ leri Kandiye iken daha sonraları Resmo olmuştur. Ada, Türklerin hâkimiyeti altına alındıktan sonra, yerli ahâ­ linin can, nâmus ve malı emniyet altına alındığı gibi, umumî emvâl ve emlâke de aslâ dokunulmamıştı. Böylece Girit, harab bir durumdan kurtularak asırlarca hasreti çekilen bir sulh ve süku­ na kavuşmuş oluyordu. Adanın fâtihleri olan Türkler, yerli ahâlinin cemâat işlerine dahi karışmayarak, onları, dinî mera­ simlerini yapmada ve ruhânî müesseselerini idarede tamamen serbest bırakmıştı. Dinî bakımdan böyle mutlak bir hürriyete sa­ hip olan Girit ahâlisi, mektepleri ile âdet ve göreneklerinin tan­ zim ve idâresi hususlarında da, her türlü tetkik, nezâret ve teftiş­ ten uzak kalmışlardı. Devrinin gerçekten mâkûl ve insaflı hükümleri ile G irit’te yer­ leşen Osmanlı Devleti, Venedikliler gibi adada ne bir cebir ve şiddet politikası gütmüş ve ne de sömürgeci bir zihniyetle hare­ ket etmiştir. Her şeyden evvel memleketin zirâî ve İktisadî kal­ kınmasını ve dolayısiyle müslim, gayr-ı müslim halkın refahını gözönünde bulunduran Osmanlı Devleti, yürürlüğe koyduğu âdi­ lâne vergi usulü ile daha önce yapılan zulümlere son vererek, ahâlinin İnsanî şartlar içinde yaşamasını sağlamıştır. Girit Adası üzerinde yaşayan yerli halka ve bilhassa hıristiyanlara her türlü haklar tanınmış olmasına rağmen, onları tat­ min etmek bir türlü mümkün olamamıştır. Daha ziyade Rus Çarı I. Petro zamanında başlayıp, gittikçe şiddetini arttıran Rus tah­ rikleri, Fransız ihtilâlî ile uyandırılan m illî cereyanlar, bunlara ilâveten Osmanlı Devleti'nin günden güne bozulan ve zayıflayan

-

15

-


iç idâresi, Girit Rumlarını Devlet-i aliyye'den ayrılmaya sevkediyordu. Bütün bunları gerçekleştirmek için Rumların kurmuş ol­ dukları Heteria cemiyetinin propagandası, Girit Rum halkını ha­ rekete geçirmeğe kâfi gelmişti. Osmanlı Devleti Tepedelenli Ali Paşa isyanını bastırmakla meşgul olduğu bir sırada, M ora ve adalarda çıkarılan isyanların, Girit Adası'na da sıçradığı görülmekte­ dir. İlk defa, İsfakya ve Hanya sancağı'nın dağlık köylerinde yaşayan Rumlar harekete geçerek, Türkler ile meskûn kasaba ve köylere hücum ettiler. Adada sükûn ve asâyişin sağlanması için, 1825'de Mısır Vâlisi Mehmed Ali ve oğlu İbrahim Paşaların vazi­ felendirilmesinden bir müddet sonra, yâni 1830 yılında Londra protokolü ile Yunan kırallığının kurulmasiyle, Girit'in Yunanis­ tan'a ilhak edilmesini isteyen Girit Rumları, tekrar isyân ettiler. 1831 târihinde, kendisine Girit Vâliliği de verilmek suretiyle meydana gelen isyânın bastırılması, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa'ya havâle olundu. Mehmed Ali Paşa isyânı bastırmakla be­ raber, Girit adasında kalmanın kendisine büyük bir menfaat sağ­ lamayacağını anladığından, burada daha fazla kalmak istemedi ve 15 Temmuz 1840'da imzalanan Londra Anlaşması mucibin­ ce adadan tamamen çekildi. Bunu üzerine ada, mülhakatı ile be­ raber, vezirlik rütbesiyle Girit muhafızı Mustafa Nâili Paşa'ya tevcih olundu. Bu suretle Girit'in doğrudan doğruya Osmanlı idâresi altına girmesinden az bir müddet sonra, buraya tekrar dönmüş olan Yunan mültecilerinin tahrikleriyle yer yer mahal­ li isyanların birbirini tâkip ettiği görülmektedir. 1864 târihinde Yedi Ada'nın Yunanistan'a verilmesi üzeri­ ne, Rumlar ile meskûn hemen bütün adaları elde ederek, büyük bir Yunanistan kurmak isteyen Yunanlıların, bu maksatla Girit'i Osmanlılardan çekip koparmak için, ahâlisini yeniden isya­ na teşvik ettiler. 1866'da Yunanlıların adaya gönderdikleri papaz ve öğretmenlerin tahriki neticesinde Girit'te meydana geti­ rilen isyan ilk defa geniş ölçüde bir ayaklanma hareketi oldu. Bu ayaklanmayı teşkilâtlandıranlar arasında Rusların Hanya kon­ solosu da vardı. Girit Rumları bu defa, adada mektepler açılma­ sı, limanlar inşâ edilmesi, bir ziraat bankası kurulması ve vergi­

-

16

-


lerin hafifletilmesi gibi birçok isteklerde bulunuyorlardı. Onla­ rın bu hareketlerini bir kısım Avrupa devletleri dahi destekliyor­ du. Bu isteklerinin hepsinin birden yerine getirilmediğini gören Rumlar, kendi kendilerine muvakkat bir hükümet kurarak, ada­ nın Yunanistan’a ilhakını ilân eylediler. Osmanlı Devleti G irit’te meydana gelen bu olaylara karşı, çok haklı olarak şiddetle mukabelede bulundu. Önce 8 Eylül 1866 târihinde Girit vâliliğine atanan eski sadrıâzamlardan Mus tafa Nâili Paşa vasıtasiyle, Girit'in her nahiyesinden müslüman ve h ıristiyan olmak üzere birer ikişer temsilci çağrılarak, adanın içişlerinin müzâkere yolu ile halledilmesi arzu ediliyordu. Girit âsilerinin yapılan bu teklifleri kabul etmemeleri üzerine, bunla­ rın tenkili için Ekim 1866'da Ömer Lütfi Paşa adaya gönderil­ di. Bunun üzerine âsi Rumlar dağlara, şehir ve kasaba halkı da sâhillere ve buradan yabancı devletlerin gemileriyle Yunanis­ tan'a gitmeye başladılar. Girit adasında bulunan Fransa ve Rus­ ya konsolosları, âsi Rumları tecâvüze uğramış zavallı insanlar gi­ bi göstererek onları himâye dahi ediyordu. Halbuki âsilere yardım için bilhassa Yunanistan'dan ve diğer hıristiyan devlet­ lerden gönüllüler de geliyordu. Bütün bunların yanısıra Rusya tarafından Girit âsilerine bol miktarda para ve silah yardımı ya­ pılıyordu. Adada sefâlete düçâr olan âilelere yardım etmek için buraya bir yardım hey'eti gönderen Osmanlı devletinin bu iyi niyetine karşı çıkan Fransa, yapılan işleri beğenme­ miş ve Rusya’nın da muvaffakatını almak suretiyle, halkın dilek ve şikâyetlerini öğrenmek için adaya milletlerarası bir ko­ misyon gönderilmesini teklif etmişti. Fransa bu mes’elede daha da ileri giderek adanın Yunanistan’a ilhakı veya muhtariyeti hu­ susunda, Girit halkının oyuna müracaat edilmesini teklif ediyor­ du, Fakat İngiltere ve Avusturya’nın bu müdahale şekline muha­ lefetleri karşısında, Osmanlı devletine yaptığı teklifi değiştiren Fransa, yeni bir teklif getirerek, Devlet-i aliyye'nin adaya yolla­ yacağı bir hey'et ile, milletlerarası bir komisyonun adada müş­ tereken çalışmalarını istiyordu. Fransa'nın bu teklifine Rusya ile beraber Avusturya, İtalya ve Prusya'nın da katılmasına rağ­

-

17

-


men, Osmanlı Devleti durumu pek haklı olarak kendi içişlerine bir müdâhale telâkki ettiği için, bu teklifi şiddetle reddetti ve adada kısa süreli bir mütârekeye taraftar olduğunu bildirdi. Bu sırada yabancı devletlerin tazyiki karşısında derhal hare­ kete geçen devrin Pâdişâh'ı Sultan Abdülaziz, Sadrıâzam  lî Paşa’yı, Girit mes'elelerine bir düzen vermek amacı ile Girit adasına gönderdi. 3 Ekim 1867 târihinde adaya varan  lî Paşa, Girit'in durumu hakkında, adadan yolladığı bir lâyihayı müteâkib, Sultan Abdülaziz, 30 Eylül 1867 târihli fermana bağlı bir nizam-nâme ile 20 Ocak 1868 târihli diğer bir fermânın eki Meclis-i umumî nizam-nâmesi hükümlerinin adada uygulanması­ nı istedi. Sultan Abdülaziz göndermiş olduğu birinci fermân­ da, Mart 1284 (1868) senesinden itibâren ada sâkinlerinin iki senelik a'şar vergisini afvettiğini, müteâkib iki -senelik verginin de yarısının alınmayacağını, diğer yarısına âit gelirin ise, ada dâhilinde ıslâhat işlerine sarf edileceğini belirtiyordu. Bütün bunların yanısıra adada İslâm ahâlisinin askerlik hizmetinden muaf tutulduğu sürece, hıristiyanların da askerî bedel vermeye­ cekleri zikrediliyordu.  lî Paşa, evvelâ bahis konusu fermanın ada halkına tanıdığı imtiyazları ilân etmiş ve nizam-nâmedeki maddeleri uygulama­ ya çalışmıştı. 30 Eylül 1867 târihli fermâna bağlı bulunan ni­ zam-nâme gereğince; Girit adası, Hanya, İsfakya, Resmo, Kandiye ve Laşit adları ile beş sancağa ve her sancak kazâlara ve kazâlar da nahiyelere taksim olunmuştu. Bu sancaklara tâ­ yin edilecek mutasarrıfların yarısı İslâm, yarısı hıristiyan ola­ caktı. Kazâlar kaymakamları da ahâlinin çoğunluğunun men­ sup olduğu din ve mezhebe göre İslâm veya hıristiyan olacaktı. İslâm mutasarrıflara hıristiyan, hıristiyan mutasarrıflara da bir İslâm muavin verilecekti. Vilâyette, sancak ve kazâlarda birer idâre meclisi bulunacak ve bu meclislerde halk tarafından seçil­ miş üçü İslâm ve üçü de hıristiyan olmak üzere 6 üye bulunula­ caktı. Vilayet merkezinde, sancak ve kazâlarda dâvaların görül­ mesi için kurulan Deâvî Meclisi üyelerinin yansı İslâm, yarısı hıristiyan ahâliden seçilecekti. Ahâlinin hepsi hıristiyan olan

18-


yerde üyelerin tamamı hıristiyanlardan olacaktı. İslâml ar ara­ sındaki dâvalara ise Ş e r’iyye mahkemeleri bakacaktı. Her köyde bir ihtiyar meclisi bulunacak, sancaklarda da İslâm ve hıristiyanlar için ayrı ayrı birer hıristiyan meclisi kurulacaktı. Girit vilâye­ tinde bunların dışında adanın y ol, köprü, ticaret, sanayi, m illî eğitim v.s. gibi işlerine bakacak bir de umumî meclis bulunacak­ tı. Osmanlı devletinin Girit'te yapmak istediği bu neviden ıslâhâta âit teşebbüsler, Rusya'nın yardımı ile Girit' i kendine bağla­ mak isteyen Yunanistan'ın menfaatine aykırı düştüğünden, Y u ­ nanistan'ın bu defa G irit'i ilhak gayesiyle açıktan açığa silah­ landırmaya başladığı görüldü. Bunun yanısıra adada bulunan hıristiyan ahâli arasında, Girit'i Yunanistan'a ilhak etmek için ye­ niden isyan çıkarmağa hazır bir radikal fırkası teşekkül etti. 1877—1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında, Girit Rumlarının bu fırsattan istifâde ederek, yeniden isyan ettikleri görüldü. Ancak Berlin kongresinde ne Giritlilerin, ne de Yunanlıların isteklerini nazar-ı dikkate almayan Büyük Devletler, 13 Temmuz 1878'de imzalanan muâhadenin 23. maddesi uyarınca 1868 nizam-nâmesinin uygulanmasına karar verdiler. Avrupa Büyük devletleri, Osmanlı İmparatorluğu tarafından vaad edilen hususların tat­ bik sâhasına konulmasını istedikleri için, Devlet-i aliyye Gazi Ahmed Muhtar Paşa'yı adaya gönderdi. Muhtar Paşa ile Girit Rum muhâlefet fırkası temsilcileri arasında Hanya civarındaki Halepa mevkiinde, 23 Ekim 1878'de imzalanan mukavele-nâmeye göre, Girit hıristiyanları kendilerine muhtar denilecek ka­ dar serbest bir idâre tarzı sağlamış bulunuyorlardı. Fakat buna rağmen Rumların birkaç sene sonra mevcut idâreden y ine mem­ nun olmadıkları görüldü. Esasen bu zamanda bâzı devlet adam­ ları dahi Girit'i gözden çıkarmaya başlamıştı. 1880'de Berlin anlaşması hükümleri gereğince, Yunanistan'a toprak terkedilmesi meselesine şiddetle muhalefet eden Sultan I I . A b dülhamid'e karşı, devlet adamlarından birçok kimseler, Girit'in Yunanis­ tan'a verilmesini tavsiye edecek kadar ileri gitmişlerdi. Bu arada 18 Eylül 1885'de Bulgaristan ile Şark î Rumeli eyâletinin bir­

19

-


leştirilmesini bahâne eden ada Rumları, adanın Yunanistan'a ilhâkını sağlamak için yeniden isyân ettiler. Bu durum karşı­ sında âsiler ile yeniden anlaşma yoluna giden Osmanlı Devleti, Şurâ-yı devlet Tanzimat dâiresi başkanı Mahmud Celâleddin Paşa ile Askerî Teftiş Komisyonu üyelerinden yâverân-ı şehriyârî Ahmed Râtib Paşa’yı adaya göndererek, 24 Temmuz 1878 târihli bir fermânla ada halkına malî ve idarî sahada ge­ niş haklar tanıdı. Hıristiyan ahâliye bu kadar müsâmahakâr davranılmış olma­ sına rağmen, onları memnun etmek bir türlü mümkün olamamış ve adanın Yunanistan’a ilhâkını sağlamak için Rum ahâli tara­ fından yeniden isyanlar çıkarılmaya başlandı. Asi Rumlar yer yer Türklerin meskû n bulunduğu şehirlere ve köylere de tecâ­ vüz ettiklerinden, adanın Rum vâlisi Nikolaki Sartinski Paşa görevinden azledilerek yerine Selânik vâlisi Rıza Paşa tâyin olundu; kısa bir müddet sonra ise Devlet-i aliyye tarafından vâli vekili ve fevkalâde kumandan sıfatı ile adaya gönderilen Şâkir Paşa, 25 K a sım 1889 târihli bir fermân ile umumî afv ilân ede­ rek adanın siyasî durumuna tekrar hâkim oldu. Bu arada ahâli­ ye daha önce bahşedilmiş olan imtiyazlardan bir kısmı tahdit­ lere tâbi tutulmuştu. Osmanlı devletinin almış olduğu bu tedbirlerden hâliyle memnun olmayan Girit Rumları, Ermeniler tarafından Devlet-i aliyye’ye karşı çıkarılan müşkilâttan da faydalanarak Halepa mukavelenâmesi hükümlerinin iâdesini istediler. Bu arada bir müddetten beri ada müslümanlarına karşı uygulanan Rum bas­ kısı, 1896 Nisan’ında Hanya’da karşılıklı çarpışmalara sebep ol­ du ve bu durum adanın her tarafına sirâyet etti. Halepa mukavelenâmesinin iâdesî hususunda büyük devletlerin tavsiyesini nazar-ı dikkate alan Osmanlı devleti, Hâriciye Nâzırı Tevfik Paşa ile altı devletin elçisi tarafından hazırlanan Halepa mukavele­ nâmesi meâlindeki bir nizam-nâme, 13 Ağustos 1896 târihin­ de İstanbul’da imza edilerek, bu durum umumî meclisin hıristiyan azâlarına dahi bildirildi. Böylece adada yavaş yavaş bir sü­ kunet devresi başladıysa da, altı devletin elçisi ile birlikte İstan-

20


bul'da kararlaştırılmış olan mülkî ve adIî ıslâhatın hiç bir za­ man asıl gayelerini gerçekleştirmede bir vasıta olamayacağını an­ layan Girit Rumları, bu sefer ıslâhâtın hükümsüz bırakılması için faaliyetlere başladılar. Onların bu husustaki faaliyetleri Yuna­ nistan tarafından da resmen desteklendi ve Yunan Prensi George'un adaya asker çıkarması üzerine, Girit mes'elesi daha gergin bir safhaya girmiş oluyordu. Hattâ bütün bunların yanısıra kara­ ya çıkan Yunan askerî kuvvetlerinin kumandanı Vassos 15 Ş u ­ bat 1897’de Yunanistan Kralı adına adayı zaptettiğini beyân ediyordu. Osmanlı Devletinin Yunanlıların bu hareketini ve âsilere her türlü yardımda bulunmasını büyük devletler nezdinde bir iki defa protesto etmesi üzerine, bu devletler 2 Mart 1897'de Yunan hü­ kümetine müşterek bir nota vererek, altı gün içinde Girit'teki askerî kuvvetlerini ve harp gemilerini çekmesini istediler. Yunan hükümeti 8 Mart'ta onların bu notasına verdiği cevapta, G irit’te­ ki âsayiş ve huzurun kendi askerlerine bırakılmasını, Osmanlı yardım kuvvetlerinin Girit'e çıkarılmasına büyük devletler mâni olduğu takdirde, harp gemilerini çekebileceğini bildirdi. Bilâ­ hare Yunan hükümeti Girit sularındaki harp gemilerini bir müd­ det sonra geri çektiyse de, daha önce karaya çıkarılmış bulunan askerî kuvvetlerini geri çekmedi. Bunun üzerine altı büyük dev­ letin 21 Mart 1897 târihinde Yunan bayrağı taşıyan gemilere karşı adayı abluka altına almaları neticeyi hiç bir zaman değiştirmemiş ve bu abluka 5 Aralık 1898 târihinde kaldırılmış­ tır. Büyük devletler 2 Mart 1897'de Yunan hükümetine karşı yu­ karıda bahis konusu olan notayı verirken, ayni gün Osmanlı dev­ letine de bir takrir vererek, 13 Ağustos 1896 târihli nizam-nâmenin, tatbik ve icrââtı bakımından adanın şimdiki durumu­ nu karşılıyamadığını, buraya bir idarî muhtariyetin verilebil­ mesi için Yunan askerinin tahliyesini müteâkib Osmanlı aske­ ri kuvvetlerinin de yavaş yavaş adada azaltılmasını ve büyük dev­ letlerin askerî kuvvetlerinin işgali altında bulunan müstah­ kem mevkilerde toplanmasının şart olduğunu belirtiyorlardı.

— 21 -


Osmanlı Devleti onların bu müşterek takririne 6 Mart 1897'de verdiği cevapta, Girit'e idarî muhtariyet verilmesini kabul et­ mekle beraber, buraya vaz olunacak idarî usulün şekil ve sureti hakkında İstanbul'daki büyük devlet elçileriyle anlaşmaya va­ rılması selâhiyetini muhafaza ettiğini beyân ediyordu. Fransa, İngiltere, İtalya ve Rusya devletleri, adada tam bir muhtariyetin vaz ve te'sis edilebilmesi için, bu notanın verilmesi târihinden itibaren on beş gün sonra başlanmak üzere, Türk askerlerinin çekilmesini istediler. Bu arada Osmanlı Devletinin, Girit'e terhis edilecek 5.000 asker yerine yenisini göndermek hususundaki te­ şebbüslerine karşı çıkan büyük devletler, Girit üzerindeki Osmanlı hükümranlık hakkının bundan sonra da korunacağını beyân etmelerine rağmen, ada üzerinde Türk hükümranlık hak­ larının alâmeti olan Türk sancağının yalnız Hanya'da dalgalan­ masına müsaade etmişlerdir. G irit’te 1886 yılında patlak vermiş olan ayaklanmanın meyda­ na getirdiği siyasî buhranda, Büyük devletlerin ve bilhassa İngil­ tere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın bu buhranın başından beri ta­ kındıkları tavır, adanın Yunanistan’a ilhâkını sağlamak için elden gelen her türlü gayreti göstermeleriydi; nitekim adanın vâliliğine Yunan Prensi George’un tâyin edilmesi, bunun açık bir delili idi. Osmanlı devleti Prens George’un vâliliğe getirilme­ si şâyiasını duyar-duymaz, büyük devletler nezdinde teşebbüse geçerek, vâlilik için Goltz ile bilhassa K a ra Todori Paşa’yı nam­ zet göstermiş olmasına rağmen, Yunan Kralının oğlu Prens George’un seçilmesine mâni olamadı. Bundan sonra büyük dev­ letlerin himâyesi altında Prens George tarafından idâre edilen Girit adası, artık Osmanlı devleti için kaybedilmiş telâkki edi­ lebilirdi. 1899'da ise, adada, valinin maiyyetinde bulunan ad­ liye, mâliye, maarif ve dâhiliye işlerine nezârete memur üç müşâvirden mürekkeb, bir idâre meclisi ile her 5.000 nüfus için ve iki sene müddetle seçilmiş meb’uslardan müteşekkil bir Milli Meclis kuruldu. Prens George, 1900 târihinde Hanya’da hükümet konağının önüne resmen Yunan bayrağını çektirdikten sonra, müteâkib

22 -


senelerde de Girit'in Yunanistan'a ilhakını sağlamak için, gerek dört hâmi devlete yaptığı tekliflerden, gerekse bu amacın temini maksadiyle Avrupa merkezlerine yaptığı seyahatlerden müsbet bir başarı alamadı. 1901'de adada başlamış olan hoşnutsuzluk, 1905'de bir ayaklanma şeklini aldı. 1906 yılında Prens George vazifesinden çekilince, dört hâmi devlet yeni valinin seçilmesi­ ni Yunanistan'a bıraktı ve ayni yılın Ekim ayında eski nâzırlar­ dan Zaimis, adaya vâli olarak atandı. Zaimis, 1908 Mart’ında dört hâmi devlete, adadaki askerlerini geri çekmesi için 23 Tem­ muz 1906’da müşterek nota ile ileri sürülmüş olan şartlardan, milis askeri teşkilâtının muntazaman ikmâl olunduğu, müslümanların can ve mal emniyetinin sağlandığını bildirmesi üzeri­ ne, bu devletler adadaki askerlerini çekmeğe karar verdiler. Ada­ nın M illîM e c lis i, Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafın­ dan ilhâkı ve Bulgaristan'ın istiklâlini ilân etmesi üzerine, Girit'in resmen Yunanistan Krallığı'na katıldığını kabul etti; bu durum Türkiye'nin her tarafında düzenlenen mitinglerle protes­ to edildiği gibi, Osmanlı devleti de, yabancı kuvvetlerin adadan çekilmesinden sonra, Yunanistan’ın adayı bizzat işgal ederek Türklere karşı her türlü katliâmı yapacağı endişesini duyduğun­ dan, adanın derhal tahliyesini şimdilik durdurmak ve mümkün­ se ada üzerindeki hâkimiyet haklarını korumak için, dört dev­ let nezdinde teşebbüse geçti. Bu devletler, aralarında yapmış oldukları müzâkerelerde, tahliyenin 1909 Temmuz’unda tat­ bik edilmesine karar verdiler ve bilâhi re 13 Temmuz 1909'da Osmanlı devletine müştereken verdikleri bir nota ile, askerle­ rinin 26 Temmuz’da adadan çekileceğini Girit müslümanlarının emniyetini sağlamak ve ada üzerindeki Türk haklarını korumak için çekilişten önce Suda limanına birer istasyoner gönedereceklerini belirterek, Girit mes’elesinin daha münasip bir zamanda halledileceğini bildirdiler. Bu devletlerin Hanya'da bulunan mü­ messilleri adayı terketmeden önce halka beyannâme dağıtarak, adadan çekildikten sonra mahallî memurların bertaraf edemeye­ ceği olaylar olduğu takdirde, yeni tedbirler almaya selâhiyetîi olduklarını bildirdikleri gibi, Yunanistan hükümetine de mezkur

- 23 -


nota ve beyannâme şifâhen bildirilerek, adada Osmanlı devletini tahrik edecek hiç bir şeyin yapılmaması tavsiye ediliyordu. Hami devletler adadan askerlerini çektikleri gün, Hanya ka­ lesine Yunan bayrağı çekilmiş ve bu durum Türkiye'de büyük bir teessür uyandırmıştı. Bu devle t konsoloslarının, Hanya'da Yunan bayrağının çekilmesi üzerine mükerrer ihtarları başarı­ sız kaldığından, dört devletten her biri Girit'e ikinci bir harp ge­ misi yollayarak 18 Ağustos 1909’da sabah saat beşte Hanya ka­ lesinde henüz bayrağın çekilmediği direği yerinden çıkartarak, burada 50 kişilik beynelmilel bir muhafız kuvveti bıraktılar. Bundan sonra da Girit Rumlarının Yunanistan ile birleşmekten hiç bir zaman vazgeçmedikleri görülmektedir; Girit M ilIî Mecli­ sinin 9 Mayıs 1910'da Helenlerin Kralı adına açılması ve bu kral adına mebusların yemin ettirilmesi, müslüman mebuslar ile ihti­ lâflara ve hâmi devletlerin müdahalesine sebebiyet verdi, 30 Mayıs'ta ise Girit hükümet reisi Venizelos'un teklifi üzerine, meclisdeki müslüman meb'usları toplantılara artık kabul etmemeğe karar verdiler. Bu duruma karşı devletlerin Hanya'daki konsolos­ ları, ada üzerindeki Türk hâkimiyet hakları tanınmadığı ve müslüman meb'usların mecliste hazır bulunmalarına müsâade edilmediği takdirde, hâmi devletlerin müdâhale edebileceği du­ rumlar meydana gelebileceğini Venizelos’a bildirdiler. Girit hü­ kümeti bu notaya verdiği cevapta, adanın Yunanistan devlet teş­ kilâtının hâricinde düşünülemeyeceğini beyân etti. Daha sonra toplanan Girit Milli Meclisi, ada üzerinde Türk hakimiyet hak­ kının bulunmadığını ileri sürerek, Yunanistan'a iltihak yolunda bir de karar aldılar. Bu arada uzun müddet kendisini hükümetten uzak bulundu­ ran Girit vâlisi Zaimis'in memuriyet müddeti 1911 Eylül'ünde sona ereceğinden, Osmanlı Devleti Büyük Devletler nezdinde derhal harekete geçerek, Zaimis'in memuriyetinin uzatılmaması­ nı, Yunan Kralına bağlı başka bir yüksek komiserin atanmaması­ nı ve mes'eleyi kat'i surette halletmek için dört devlet arasın­ daki müzâkerelere kendisinin de katılmasını istedi. Hâmi devlet­ ler, Osmanlı Devletini aralarındaki müzâkerelere iştirak ettir­

-

24

- ,


memekle beraber, onun isteklerini nazar-ı itibâra alarak, ne Zai­ mis'in memuriyetini uzattılar, ne de başka bir komiserin tâyini­ ni kabul ettiler. Bu arada Girit'te idâreyi ihtilâlci bir meclis ele aldı ve Yunanistan ile birleşmelerini sağlamak için 25 mebus Yunan pa rlâmentosuna gönderilmek üzere seçildi. Büyük devlet­ ler bu duruma derhal karşı çıktı ve meb'uslar Atina'ya gitmek üzere vapura bindikleri zaman, yabancı harp gemileri tarafın­ dan durdurularak, bir İngiliz gemisi tarafından tevkif olundular. Bu arada Balkan Harbinin başlangıcında Girit mes'elesinin hal­ ledilmesi ve barışın korunması ile ilgili mülâhazalar ortadan kalktığı için, Yunan hükümeti 10 Ekim 1912'de her iki mecli­ sin birleşmesine muvâfakat etti ve ayni ayın 26'sında Yunan umumi vâlisi Dragumis Girit'in idâresini ele aldı. Osmanlı Devle­ ti ise, bu durumu bir taraftan hâmi devletler nezdinde protesto ederken, diğer taraftan da Atina'daki elçisini geri çağırttı; çok geçmeden çıkan Balkan harbini müteâkib, 30 Mayıs 1913 Lond­ ra ve 10 Ağustos 1913 Bükreş anlaşmalariyle ada resmen Tür­ kiye'nin elinden çıkmış oldu.

-25

-


GİRİT H A T IR A LA R I


1328 (1 9 1 2 ) senesi Ekim'inde vukua gelmiş bulunan Balkan Harbi, bizim için çok kötü sonuçlar doğurmuş­ tur. Bu fecî akıbetin kalplerimizde açtığı matem yara­ larının pek can yakıcı ve ebediyete kadar tesirini de­ vam ettirecek olan acıları, seneler, asırlar geçse bile Türk ruhunu kin ve intikam hisleriyle beslemekten ge­ ri kalmayacaktır. Hiç şüphesiz, o kan döken, o uğur­ suz harbin Türk vatanından koparıp attırdığı en kıy­ metli parçalardan biri de Girit adasıdır. Her ne kadar, târih, bu cennet gibi adanın Osmanlı Devleti tarafın­ dan fethine sebep olarak, 1054 (1 6 4 5 ) senesinde "D e ­ li" diye anılan Sultan İbrahim'in gazabına uğramasın­ dan dolayı Mısır'a sürgün edilen Darüsaâde Ağası Sünbül Ağa'nın bindiği Anbarlı kalyonunun Girit sularında Malta korsanlarının hücumuna uğrayarak kendisi­ nin şehit ve gemisinin yağma edilmiş olmasını gösterir­ se de, aslında bunun başka sebepleri de vardı. Şöyle ki; Osmanlı devleti, aşağı-yukarı dört asır sürmüş olan ge­ nişleme devrinde, Asya, Avrupa ve Afrika kıt'alarının en mühim, en mutenâ, en geniş ülkelerini ve bilhassa ta­ bii ve müstesna bir mevkie sahip bulunmakla öteden beri milletlerin gözünü dikmiş olduğu Çanakkale (Kal'a-i Sultaniye) Boğazı'nı ele geçirdikten sonra, "S u d a ” limanı gibi Akdeniz’de benzeri olmayan geniş ve emin bir limana sahip bulunan Girit'in, Venedik Cumhuriyeti gibi büyük ve kuvvetli bir düşmanımızın, hakimiyeti altında kalmış olması, siyasî ve ticarî men-

- 29 -


faatlarımız için mühim bir tehlike teşkil ediyordu. İşte bu sebepledir ki, Girit'in zaptı, Osmanlı devleti için ar­ tık bir zaruret hâline gelmiş bulunuyordu. 1055 (1 6 4 5 ) senesinde Hanya körfezine gelen Türk donanması, Hanya ve Resmo şehirlerini kısa zamanda aldı. Bu durum, bütün adanın kısa zamanda fethedile­ ceği ümidini doğurmuştu. Fakat Akdeniz'in düşman donanmalariyle dolmuş bulunması yüzünden, adaya ge­ rek harp malzemesi, gerekse yeni kuvvet gönderilme­ sinde büyük güçlüklerle karşılaşıyorduk. Öte yandan o sırada dünyanın en müstahkem kalelerinden sayılan ve bu sebeple fethi zor gibi görünen Kandiye Kalesi, ger­ çekten akıllara durgunluk veren bir direnişle uzun müddet mukavemet göstermiştir. Bu sebeple, ancak yirmi beş seneyi aşkın bir zamandan sonra ada tama­ men zapt edilebilmiştir. Osmanlılar, adaya ayak bastıkları andan itibaren, adanın yerli halkını teşkil eden Rumları, dinî inançla­ rında tamamen serbest bırakmış, ibâdethânelerine aslâ dokunmamışlardır. Mekteplerinin idâresini, her türlü teftiş ve nezâretten muaf olarak kendilerine bırakmış­ lar, âdetlerine ve bilhassa ana dillerine en ufak bir mü­ dahalede bulunmamışlardır. Denilebilir ki, Türkler gelmemiş olsaydılar, adada gitgide katolik âyini ve İtal­ yanca yayılacak, ortodoks mezhebi ve Yunan lisanı ise büsbütün unutulacaktı. Böylece adada can ve mal güvenliği sağlanmış oldu­ ğundan, kimsenin malına, canına aslâ dokunulmamış; memleket harab olmaktan kurtulmuştur. Türklerin gerçekten bu pek medeni tutum ve davranışları sebebi ile , yerli ahâliden tekbir âile bile vatanını terketmek ihti­ yacını duymamış, herkes huz u r içinde olarak yerli ye­ rinde kalmıştır. Bu sebeplerle, Venediklilerin dayanıl­ maz zulüm ve saldırganlıkları karşısında çaresiz kal­ mış üzüntü tesiriyle, ne olursa olsun hiç bir taraftan


yardım beklemedikleri halde, defalarca isyan teşebbü­ sünde bulunmalarına rağmen, esaret pençesinden bir türlü kurtulamayan Rumlar için Türkler bir kurtarıcı mevkiinde bulunuyorlardı. Osmanlı Devletinin bu siyasî cömertliği, asrımız­ daki en kudretli, en medenî hıristiyan devletlerinin bü­ yük bir dikkat ve itinâ ile tatbik etmiş ve etmekle ol­ dukları siyasî usullere tamamen aykırıdır. Zirâ bun­ lar, işgal etttikleri ülkelerde, kendi dinlerinden olma­ yanlara açıktan açığa baskı yapmayıp, birçok sinsi ve alçakça metodlar uygulayarak onları yavaş yavaş mad­ di, manevî nüfuzları altına alırlar; bunu bir an önce sağ­ lamak için de, kendi lisanlarını, onların resmî dili ola­ rak ilân edip, eğitim ve öğretim faaliyetlerini devam­ lı kontrolleri altında bulundururlardı. Osmanlı devletine gelince; O'nun, diğer fetihlerde ol­ duğu gibi, Girit fethinde de, almış olduğu siyasî ted­ birler hususunda gösterdiği kayıtsızlık, imparatorluk dâhilinde birkaç asırdan beri hükümet içinde hükümet bulundurmuş kapitülasyonlar felâketinin esâsını bir kat daha sağlamlaştırmaya yaramıştır. Bilindiği gibi pek çok zararlı yönleri bulunması sebebiyle millî vic­ danımızı yaralayan, vatanımızı harabeye döndürmüş olan bu kapitülasyonlar, aziz y u r d u m uzda daha düne kadar varlığını sürdürmekte idi. Halbuki Osmanlılar, idâreleri altındaki Rumların ana dillerine dokunma­ mışlar; İslâmî kabul etmekle nikâhladıkları yerli Rum kadınlarından doğma çocuklarına anaları tarafından Rumca öğretilmesine de kayıtsızlık göstermişler, ge­ rek şehirlerde gerekse köylerde müslüman ve hıristiyan halkın birarada yaşamalarına da imkân tanımışlar­ dır. Bütün bu tarihî hakikatler gözönüne alındığı tak­ dirde, bugün mübadele suretiyle mübarek Anadolu top­ raklarına can atan, gadre uğramış Giritli müslüman köylülerin Türkçeye vâkıf olamamalarının gerçek se­

- 31 -


bebi açıkça ortaya çıkar. Hakikat bu merkezde iken, aziz Türkiye'mizin şefkatine sığınmış kılıç artığı Girit Türkleri arasında mevcut, mahdut sayıda köylülerin Türkçe konuşamamaları hususu, anavatandaki bir ta­ kım zümreler tarafından pek haksız, pek insafsız bîr şe­ kilde tenkide uğramıştır. Hele bir kazada asayişi ko­ rumakla görevli bir zât ile, tesâdüfen aramızda geçen bir kouşmadan dolayı çok üzülmedim desem, yalan söylemiş olurum: Mübâdele suretiyle gelen bir Giritlinin, bir dağıtım işi için evvelce kaymakamlığa vermiş olduğu bir di­ lekçe, tahkik edilmek üzere sözü geçen memur beye havale edilmiş. Köylü, dilekçesinin neticesini öğren­ mek üzere o zâta müracaat etmek istemiş. Fakat Türk­ çe bilmediği için benden, kendisine yardımcı olma­ mı ricâ etmişti. Bunun üzerine beraberce gittik. Mü­ racaatımızın sebebini izah edip, o hususta bir cevap beklerken, memur bey, dilekçe sahibinin neden yal­ nızca müracaat etmediğini sordu. — Kendisi yaşlıdır. Anadolu'ya geleli az bir zaman oluyor. Bu yüzden Türkçeyi henüz kavrayamamış ve delâletimi ricâ etmiştir, efendim. — Fakat biz Türkçe bilmeyenlere gâvur deriz!.. — Beyim, afv buyurunuz! Girit müslümanları, hiç bir zaman gâvur olmamıştır; Girit Türklerinin mahdut bir kısmı Türkçe bilmemekle beraber, kalblerinde bes­ ledikleri Türk millî duygusu, Türk hamiyetperverliği, hiç bir zaman, hiç bir suretle sarsılmamıştır, sarsılma­ yacaktır da. Ben değil, Türk târihi diyor ki, bu unsur, yalnız son günlerde değil, tâ II. Mahıııud devrinde Y u ­ nan devletinin kuruluşundan (14 Eyliil 1829) şimdiye kadar geçen bir asrı aşkın bir müddetten beri Yunan parmağıyla Girit'de çıkarılmış olan devamlı isyanlara karşı, her zaman kahramanca çarpışarak vatanını müdafaa etmiş, kardeşleri olan Türk askerlerinin ada­

- 32 -


da giriştikleri askerî harekât esnasında, onların yanın­ da dâima ileri karakol vazifesini görmüş, bu yolda can ve mal fedâ etmekten bir an geri kalmamış, cidden kahraman, Türk oğlu Türk bir unsurdur, efendim. — Vatandaşlarınız olduğu için öyle söylüyorsunuz. — Tabiî değil mi, beyefendi? Bu konuşmadan sonra memur beyden ayrıldım; bü­ yük bir üzüntü ile evin yolunu tuttum. Kütüphânemin yanı başına oturduğum zaman sinirlerim hayli bozul­ muştu. Büyük edip, hak ve hakikat âşıkı Nâmık Ke­ mâl'in Girit müslümanları hakkındaki bir makalesini tekrar gözden geçirmek arzusiyle eski "Tasvir-i Efkâr” gazetesi nüshalarını karıştırmağa başladım. Nihayet istediğim makaleyi bulup, okumaya başladığım za­ man dikkatimi en fazla çeken şu satırlar oldu: "Girit'de felâkete uğramış olan kardeşlerimiz, ada­ nın karışıklığına bakarak mülklerini satıp başka yerlere göç etmek ellerinde iken, vatanlarının, anavatandan ay­ rılmaması için sabr ettiler; neticede şimdiki felâkete uğradılar. Millet uğrunda hâsıl olan bunca yaralar, merhemsiz kalmış, vatanı korumak için gece-gündüz çarpı­ şan vücutlar açlıktan takatsiz kalmıştır. Feryadlarını bizden başka kim işitsin? Onlar, vatanımıza elden gelen hizmeti yaptılar. Biz de, onlara elimizden gelen yardımı yapalım. Yardımseverlik ve insanlık böyle günde belli olur. Biz, âcizlerin gönlünü kazanmakla dünyada şân almış bir milletiz. Böyle şerefli bir ünvanımızın lekelen­ mesi yakışık alır m ı?" İşte, bu satırları ihtivâ eden gazete nüshasını alıp, adı geçen memurun gözleri önüne sermeyi düşündüm. Fakat bütün ruhumu kaplamış bulunan derin bir teessür, tekrar memur beyin yanına gitmeme mâni oldu. Türk askerlik târihinin çöküş devri başlarına rastla­ yan Girit adasının tamamım zapt etmek için 1055 (1 6 4 5 ) senesinden 1080 (1 6 6 9 ) târihine kadar sürmüş

-33

-


olan bir çeyrek asırlık şanlı bir savaşta, yüzbinlerce şehit kanları dökülmüş, akla, hesaba sığmaz hazineler harcanmıştır. Bütün bu emekler, meşakkatler ve feda­ kârlıklar hakkında gerçek ve etraflı bir malumat vere­ bilmek için büyük bir kitab yazılması gerekir. Yoksa, bu akla hayâle sığmaz himmet ve zahmetlerin tafsi­ lâtını bu kısa önsöze sığdırmağa kalkışmak, boşuna uğraşmak demektir. Fakat, emin olmalıyız ki, Girit adası üzerindeki haklarımızı yavaş yavaş ortadan kal­ dırabilmek için devamlı çalışmış olan amansız düş­ manlarımızın, gerek siyasi entrikalar çevirmesine, gerekse mazlum kanlarından seller akıtan câniyâne yol­ lara başvurmasına karşı, şanlı Türk ordusuyla ada müslümanlarının gösterdikleri fedakârlıklar, gerçekten ada­ nın işgâl ve fethinde gösterilmiş olan fedakârlıklardan daha az değildir. Bugün Girit'de, o şirin, o zümrüt gibi adada Türk ha­ yat ve varlığından eser kalmamıştır. Artık o diyarın minârelerinde semâya yükselen bir ilâhi ses işitilmiyor; artık bayramlarda yeni elbiseleriyle bezenmiş Türk yav­ rucuklarının sokakları çınlatan sevinç ve neşe dolu çığ­ lıkları bugün duyulamıyor; netice olarak, o diyarın burçlarında artık bugün Türk sancağı dalgalanmıyor... Evet, bütün bunlar, şüphesiz, târihî bir ger k çektir. Fa­ kat hiç şüphe yoktur ki, "İ d a " dağı tepelerinde vatan­ larını savunmak, Türklüğün şan ve şerefini yüceltmek için arslanlar gibi çarpışarak canlarını fedâ eden şehit­ lerin kemikleri, cesur Türk Milletinin edebi bir kahra­ manlık âbidesi olarak ibret nazarları önünde, bugün hâ­ lâ varlığını muhafaza ediyor. Bir zamanlar edebiyat ve şiirdeki kudretiyle temâyüz etmiş bir hocamız, Girit'i şu parlak mısralarla ne güzel tasvir etmiş! Bir manzara-i bedîfa pîrâ Bir m üşeccere-i letâfet-ârâ

-34-


Bir öyle lâtif deşt-i nâsût Guyâ, ki bedî'azâr-ı lâhût Bu cennet misâli adanın yeşil ovalarında uçuşan bül­ büllerin bugünkü terennümlerinde, sanki, Türklüğün adadan acıklı bir şekilde ayrılışından hâsıl olan bir has­ ret ve iştiyak kasidesi ağlıyor. Bir taraftan da, geçen senelerde Türklere âit büyük koyun sürülerinin yayıldı­ ğı yeşil otlakların arasından neşeyle akıp giden derele­ rin fışıltılannda, sanki, hunhar Girit palikaryalarının, sırf idâresizliğimizden, donanmasızlığımızdan fırsat bu­ larak, öldürdükleri, diri diri yaktıkları Türk kızlarının, beşikteki Türk yavrularının yürekleri yakan iniltileri hâlâ bugün yankılar yapıyor. Son zamanların kış mev­ simlerinde ise Girit topraklarının üstündeki bulutlu se­ mâyı yırtan gök gürültüleri, âdeta 1283 (1 8 6 7 ) târi­ hinde patlak vermiş olan ihtilâli bastıran ve eşkiyâ sürülerini imha eden Serdar Ömer Paşa'nın emrindeki 1 00 .0 00 Türk askeriyle yerli mücahidlerin top ateşleri­ nin ufukları sarsan, Akdeniz havzasını inleten müthiş gürültülerini andırıyor. Hele adanın batısındaki "Seli­ n e " kazası ovalarını süsleyen yüzbinlerce zeytin ağaç­ larının yerlere doğru eğilmiş dalları, sanki 1312 (1 8 9 6 ) senesinde adı geçen kazanın merkezi Kadano köyünde albay Vassos kumandasındaki 1 7 .0 0 0 kişilik bir düş­ man kuvveti tarafından kuşatılan ve tam kırkbeş gün­ lük bir mukavemetten sonra ecnebi askerlerin müda­ halesi üzerine Hanya'ya çekilen 7 0 0 kadar Türk'ün kah­ ramanlık hâtırası karşısında hürmetle sallanıyor. Türkler, Kadano köyünde, toplarla teçhiz edilmiş, Yunan askerlerinin de dahil olduğu üstün düşman kuvvetleri­ ne karşı canlarını fedâ edercesine bir mukavemet gös­ termekle, Plevne'nin küçük bir örneğini, yeniden dün­ yanın gözleri önüne sermişlerdi. Yine o târihte Akrator yarımadasında bulunan İs-

- 35 -


ternis köyü, eşkiyâlar tarafından kuşatılmak üzere iken, köydeki Türk âileleri daha önce davranarak sürat­ le kaçıp şehre sığınmışlardı. Fakat, köyün yardımse­ ver zenginlerinden Mehmed Ağa kaçmağa muvaffak olamayıp, karısı ve çocuklarıyla birlikte evinde mah­ sur kalmıştı. Birkaç gün devam eden müdafaası esna­ sında, pencerelerden yağdırdığı kurşunlarla cânilerden birkaçını yok eden Mehmed Ağa, bilâhare namu­ sunu eşkiyâlara çiğnetmemek için son kurşunlarını ka­ rısıyla kızlarına sıkarak onları öldürmüş ve nihayet ken­ disi de intihar etmişti. O'nun ancak bu suretle teslim olduğunu gören eşkiyâların bizzat kendileri, fecî ol­ duğu kadar, dünyada pek nâdir tesadüf edilir böyle mertçe bir hareket karşısında duydukları derin hayre­ ti bugün açığa vurmaktan çekinmemişlerdir. Cihan harbinde, 2 .0 0 0 müslümandan ibâret bir aske­ rî kuvvet, Yunan askeri olarak Girit'ten Selânik'e sevkedilir. Birgün, bu müslüman askerler, bir Yunan topçu bataryası tarafından kuşatılarak Alman ve Bul­ gar siperlerine hücuma zorlanmak istenir; itaat et­ medikleri takdirde hepsinin kurşuna dizilecekleri ken­ dilerine bildirilir. O zaman bunlar, hep birden, Türklü­ ğe yakışır bir cesaretle: "B iz, kanunların hakkımızda vereceği cezaya razıyız, fakat, hiç bir zaman Türk kar­ deşlerimizin müttefikleri aleyhine yürümeyeceğimizi beyân ederiz" diye cevap verirler. Eminiz ki, bu, ifti­ harla dolu Türk Târihinin en şanlı sayfalarını ebedi ola­ rak işgâl edecektir. İstiklâl savaşını müteâkip Anadolu'dan göç eden Rum muhacirlerinin Hanya'ya geldikleri günlerde, bir çete reisi, Provilia köyünde oturan Havva ismindeki gü­ zel bir kızı, önce hıristiyan yapmak ve sonra da onunla evlenmek sevdasına düşmüş. Bu arzusunu yerine getire­ bilmek için bir akşam arkadaşlarıyla birlikte kızı zorla kaçırıp, uzak köylere götürmüş. Kıza, hıristiyanlığı ka­

- 36 -


bul etmesini ve kendisiyle evlenmesini teklif etmiş. Fa­ kat, bu dindar ve iffetli Türk kızı, yapılan teklifi şid­ detle reddetmiş. Bunun üzerine tam kırk gün ölümle tehdit edilerek, hergün dövülmüş, elbiseleri parça parça edilm iş; ama bütün bu alçakça baskılar kızın metânetini zerre kadar sarsmamıştır. Nihayet müslümanların şi­ kâyeti üzerine konsolosların müdahalesiyle, kızın âilesine iâdesi sağlanmış. Bu, Girit müslümanlar ın ın dinî ve millî duygularını isbat eden en doğru bir ölçü teşkil et­ miyor mu? Bu suretle, bu bedbaht Girit adası, Türklüğün, Akde­ niz ortasında şanlı bir namus ve iffet heykeli olarak dünya harp târihinde edebî bir ibret ve kıvanç sayfası işgal edecektir. Sözün kısası, Girit adası ne Melik M ol­ la Ebu Abdullah es-Safir'in Padol tepesinde ağlayarak Kral Ferdinand'a teslim ettiği Gırnata gibi ve ne de Arnavud Hasan Tahsin Paşa'nın emri altındaki 4 0 .0 0 0 as­ kere bir silah bile patlatmadan Balkan ordularına teslim ettiği Selânik gibi, savunmasız olarak düşman tarafın­ dan zaptedilen bir müslüman memleketi değildi. Girit adası, ancak, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya'nın askeri müdahalesi üzerine Türk Askerlerinin adadan uzaklaşmak zorunda kalmasından ve yerli halkın sa­ vunma silâhları ellerinden alındıktan sonra Yunanis­ tan'a peşkeş çekilebildi.. Türk Askerlerinin adadan ayrılışı... Allahım, o ne korkunç, o ne acıklı manzara idi!... M illî târihimize esef verici bir sayfa kaydeden o çöküş tablosunun bü­ yük Türk Milletini ne derece elem ve kedere boğdu­ ğunu anlatmak gerçekten güç bir şey.. Bir Türk, dünyalar kadar sevdiği yavrusunun aman­ sız bir hastalıkla iki-üç gün içerisinde ölüp gitmesine, yahut elindeki ticarî sermayesinin, işlerin ters gitmesi yüzünden heder olmasına, veyahut binlerce liralar sarfederek yaptırdığı evinin, bir kaza neticesinde yanıp

37


kül olmasına sabreder. Fakat, aziz vatanının düşman eline düşmesi, bu arada âilesi ile birlikte milli varlığı­ nın mütemâdiyen düşmanın tecâvüz ve hakaret darbe­ leri altında ezilen bir esir durumunda kalması gibi bir felâkete karşı, tahammül, teselli ve sükunet kabul et­ meyen bir arslan gibi, düşmanın boğazına yapışacak za­ manı sabırsızlıkla bekler. Bu kabilden olarak, Türk as­ kerlerinin Girit'den çekilmesi üzerine ortaya çıkan acıklı manzara karşısında, ada müslümanlarının, ruhen, vicdanen gark oldukları üzüntünün, ne derece dayanıl­ maz ve ne derece ümit kırıcı olduğu pek kolay anlaşı­ lır. Bu vaziyet karşısında, bu talihsiz müslümanların di­ linde, her an: "Karar-yâb olamam gayri ben bu berzahda Bana makar olacak bir mezar kalmışdır" gibi kötü bir kanaat dolaşıyor, fakat ümitli bakışları yi­ ne İstanbul'un pembe ufuklarına yönelmiş bulunuyor­ du. Ah... hiç hatırımdan çıkmıyor: Sevgili Mehmetçikle­ rimiz 1314 (1 8 9 8 ) senesi Ekim'inde adadan ayrılıyor­ lardı. O târihten iki ay sonra, yâni 1899 senesi Ocak ayının birinci günü sabahında, mevsimin kış olmasına rağmen, ılık bir rüzgar esiyordu. Bilindiği gibi, dünya­ nın her yerinde bütün hıristiyan âlemi milâdi yılbaşı yortusunu, diğer büyük yortulardan daha büyük bir zevk ve sevinçle geçiriyor; bu münâsebetle hâli vakti yerinde olanlar, fakirleri mutlaka bir hediye ile sevin­ diriyor; o gün hıristiyanlar arasında yoğun tebrik ziya­ retleri yapılıyor; yer yer dolaşan küçük bando takım­ ları, birçok orkestra, hediye toplamak için hıristiyan evlerinin önünde çalıp duruyor. Bu kabilden olarak, öteden beri Türk Askerlerinin adadan ayrılışı hâdisesini müteâkip gelen yılbaşı gü­ nünde, gurur ve neşeleri bir kat daha artmış olan Han-

- 38 -


ya şehri hıristiyanları, sevinç çığlıkları içinde kaynaşı­ yordu. Ben ise, o sabah, henüz yatağımda, dinmek bil­ meyen bir ızdırab içinde kıvranıyor; bütün hayatımız­ dan, bütün ümitlerimizden, hülâsa herşeyimizden daha güzel, daha sevgili olan talihsiz adanın feci akıbetini uzun uzun düşünüyordum. Birdenbire evimizin yanıbaşındaki bir Rum evinin kapısı önüne gelen bir bando ta­ kımı, özellikle: "S iz, Türk'ü kesiniz, zâlimi parçalayı­ n ız " anlamındaki ilk mısraını kapsayan eski resmî Yunan marşını çalmağa başladı. Bunun üzerine hemen yorganı başıma çektim ; boğazımı sıkan tıkanıklık artık taşmaya, gözlerimden kanlı yaşlar boşanmaya başladı. İşte... Yunan devletinin kuruluş târihi olan bir asrı aş­ kın bir zamanden beri başlamış ve süregelmiş olması itibariyle, dünyadaki bütün İslâm cemiyetleri arasın­ da, milletleri uğruna en çok haksızlığa ve felâkete uğ­ ramış Girit müslümanlarının dünya târihi önündeki va­ ziyeti!.. (1) Türklüğün bu fedâkâr evlâtlarını, bütün bütün uçu­ ruma sürükleyip götüren bu şiddet devresi içinde, insanlık târihini utanç dolu sayfalarla ebediyyen leke­ leyecek olan iki alçakça olay cereyan ediyordu. Birinci hâdise: 23 Ocak 1312 (1 8 9 7 )'de Hanya'da Rumların müslümanlar üzerine kurşun yağdırmağa ve müslümanların da buna şiddetle karşılık vermesiyle âniden patlak ve­ ren kavga, adanın bir ucundan öbür ucuna kadar, esâsen önceden tertiplenmiş umumî ve kanlı bir isyân ha­ reketine bütün Rumların aynı anda katılması lüzumu­ nu ihtar eden bir işâret teşkil ediyordu. Gerçekten iki-üç gün zarfında isyan olanca şiddetiyle adanın her yerine yayıldı. Her tarafta silâh sesinden, top gürültü­ sünden; köyleri, şehirleri bir ateş yığını hâline çeviren yangın çatırtısından; yaralıların, dul kadınların, şehid yetimlerinin iniltisinden başka bir şey işitilmiyordu.

-39 -


O sırada adanın doğusundaki "İstiy e " kazasından ge­ len vatandaşlarımız, Rum barbarları tarafından camile­ re kapattırılıyor, dinamit veya petrolle ateşe veriliyor­ du. Üç-dört gün içinde adanın o ücrâ köşesinde kadınerkek, büyük-küçük binden fazla Türk kardeşlerimiz en vahşi, en alçakça bir şekilde imha edildi. O sırada Han­ ya'da bulunmuş olan Fransız konsolosu Blanc, Türklü­ ğe aşırı derecede düşman ecnebilerin en ileri gelenlerin­ den idi. Blanc'ın o müfrit düşmanlığı, Alman milletini hedef almış olsaydı, Türklerden değil, kimse tarafın­ dan kınanmaz, hattâ bahis konusu bile olmazdı. Zirâ, Fransa ile Almanya arasında eskiden beri mevcut olan tarihî, siyasî ve diplomatik münasebetlerin ve bunlar­ dan doğan büyük ihtilâfların mâhiyeti, az çok târihi iyi bilenlerce meçhul değildir. Hattâ diyebiliriz ki, Blanc'ın, en nihayet, Rum eşkıyâsı hakkında öteden beri açıkça beslediği derin teveccühler ve isyân hareketlerinin yayılması için bilfiil gösterdiği devamlı yardımlar dahi mâzur görülebilir. Fakat hıristiyanlık hislerini tatmin için âsilere gösterdiği iyilikleri yeter­ li görmemiş olan ve gâliba Lord Byron'un Yunan târi­ hinde işgâl ettiği mevki'e kendisi de erişmek sevdasına düşmüş bulunan Blanc, Fransa Dışişleri Bakanlığı'na çektiği bir telgrafla, "İs tiy e " civarında meydana gelen feci katliâmın güyâ Türkler tarafından hıristiyanlara karşı yapıldığı yolunda bir malumat vermek gibi, alçakça bir harekete tevessül etmişti. Blanc'ın çektiği bu telgraf, âni bir bomba tesiriyle Fransız kamuoyunu Türklük aleyhine galeyâna getirdi ve o gün, Paris Üniversitesi'ndeki Türk öğrencilerine saldırıda bulunuldu. Türk öğrencileri, uğradıkları âni tecâvüz karşısında, Paris gibi üç-dört milyonluk koca bir şehirde, hayatla­ rını güçlükle koruyabildiler. Fakat Girit'te tecâvüze uğ­ ramış, vatanlarını müdafaa etmek için çarpışan müslümanların, uzak bir noktada, sırf donanmasızlığımız yü-

-40-


zünden yardımsız kalan bir kısmı, büyük bir düşman kitlesi tarafından öldürüldüğü halde, Mösyö Blanc'ın, is­ ter siyasî çıkarlar, ister taassub sebebiyle olsun, Neron'un zulmünü gölgede bırakan bu feci katliâmın Türkler tarafından hıristiyanlar aleyhine yapıldığını bil­ dirmek ve bu uydurma yalanlarla zâlimi mazlum gös­ termek gibi çirkin bir casusluğa, alçakça bir propagan­ daya girişmesi sebebiyledir ki, adayı geçici bir zaman için işgal etmiş olan müttefik Avrupa kuvvetleri, ora­ ya, Türklerin vahşetinden (!) mağdur duruma düşm üş hıristiyan halkı kurtarmak bahanesiyle ayak basmıştı.. Gerçekten adaya çıkan askerlerden itilâf devletlerine mensup taburların, özellikle Fransız müstemleke müf­ rezelerinin müslümanlara karşı giriştiği aralıksız tecâ­ vüzler, pek şiddetli, pek alçakça ve pek terbiyesizce idi. Hele bir gün Hanya'ya bir saatlik mesafede bulunan Provilia köyündeki Fransız karakolu erlerinden biri, Türklüğe karşı beslediği aşırı kinden doğan âni ve cin­ nete benzer bir asabiyetle silâhına sarıldığı gibi şehre doğru yönelerek, tehditkâr bir tavırla: "Türk, Türk, T ürk ..." diye bağırıp koşarken yolda her rastladığı müslümana ateş ediyordu. Bu azgın canavar, yakalan­ dığı ana kadar sekiz nüfuslu bir âilenin reisi olan A li Şâhâne adında bir zavallıyı şehid ettiği gibi, dört-beş mâsum Türk kardeşimizi de ölüm derecesinde yarala­ mıştı. M ösyö Blanc bugün hayatta değildir. O , çoktan beri, hesap vereceği ilâhi mahkemeye çıkan ebediyet yolunu boylamış bulunuyor. Fakat onun, kahramanı olduğu suikast hâdisesi de, Türk ruhunun, Türk târihinin hâtırından asla çıkmayacaktır.... Zavallı Pierre Loti... sen, ey insanlığın bitmek tüken­ mek bilmeyen ruhî ızdıraplarına çâre bulmak için fedâkârca çırpınan insan! Senin, galiba Mösyö Blanc'ın ve yoldaşlarının, Türk Milletini aslı astarı olmayan türlü

-41 -


yalanlar ve iftiralarla itham etmelerine tahammül ede­ meyen ruhun, isyan etmiş olmalı ki, pek sevdiğin Türk milletinin doğuştan sahip olduğu meziyetlerini, asâletini her an anmak suretiyle, ayaklar altına alınmak iste­ nen siyasî haklarını ve millî menfaatlerini, o canlı, o ateşli kaleminle müdafaa etmeyi, bu dünyada bir gaye edindin! Bu suretle Türklere "B arbar" ismini vermek is­ teyenlerin bilâkis kendilerinin bu ünvana lâyık adamlar olduğunu kesin delillerle bir kat daha ispat ettin! Bu bakımdan, ebedî istirâhatgâhında rahat yat, ey insanlık âşığı! *

İkinci hâdise: Memurlarımız, kumandanlarımız ve askerlerimizin, medeniyetin babası oldukları iddiasında bulunan dört hâmi devletin (düvel-i erba'a-i hâmiye) (2) müfrezeleri tarafından vahşice adadan uzaklaştırıldığı günlerde idi. Bahis konusu devletler, yani İtalya, İngiltere, Rusya ve Fransa devletleri amiralleri tarafından bütün Girit halkına hitaben ilân edilmiş 4 Ocak 1898 tarihli Fran­ sızca ve Rumca beyannâmenin, bilhassa hırıstiyanları ilgilendiren kısmından, Türkçeye çevirdiğimiz aşağıda­ ki satırları aynen naklediyoruz: "Bundan başka amiraller, Girit meselesini kesin bir şekilde halletmek için ısrar ettiklerinde, müslüman hal­ kın emniyetini kendi üstlerine aldıklarını, devletlerine bildirmişlerdi. Buna binâen, müslümanlar, Avrupa as­ kerlerinin himâyesi altında bulunduğundan, amiral­ ler bunu en iyi şekilde yapmaya kesinlikle karar vermişlerdir. Bu duruma göre müslümanlar aleyhine gi­ rişilecek her tecâvüze, yabancı askerler aleyhine yapıl­ mış nazarıyla bakılacaktır." *

Yine aynı beyannâmenin Türklere ayrılan bölümün­

-42


den aşağıdaki sa tırları naklediyoruz: "Bugün, can, mal ve nâmusunuz emniyet altına alın­ dığından, ihtilâlin başından beri terk etmiş olduğunuz yuvalarınıza kısa bir müddet sonra dönebileceksiniz. Artık sizi korkutacak hiçbir şey kalmamıştır.” *

Muhterem okuyucularım! İkinci hâdise diye ibret nazarınıza arzetmek istediğim tarihi fâcia, fazla uzat­ madan ifâde edeyim ki, tercümelerini yukarıda kısmen nakletmiş olduğumuz Fransızca beyannamenin ihtivâ ettiği o muhteşem hükümlerin hiç birisi, hiç bir zaman tatbik edilmemiş olması hususudur. Bu, müslüman ahâ­ li aleyhine doğan kahredici ve elem verici vaziyetten başka birşey değildi. Zaman, sözkonusu beyannâmenin bir hiçten, bir hezeyândan, bir hayalden ibaret ol­ duğunu ispat etmiştir. Nâmık Kemâl'in şu mısraları ne mânidârdır! Sana senden gelir bir işde ancak dâd lâzımsa Ümidin kes zaferden gayrıdan imdâd lâzımsa Evet, mübarek vatanımızın sahip olduğu bunca geniş sâhillerin, bunca mühim adaların muhafaza ve müda­ faası için varlığına şiddetle ihtiyaç duyduğumuz kendi donanmamızdan bir yardım görmedikten sonra, bize Yunanlılardan daha düşman olan o dört devletin himâyesinden nasıl ümitli olabilirdik?.. Çok uzağa gitmeyelim, adı geçen beyannâme ilân edildiği gün adada 1 0 0 .0 00 'e yakın Türk vardı. Durum böyle iken, sözü geçen amiraller bildirisi sadece Fran­ sızca ve Yunanca olarak ilan edilmiştir ki, bu davranış­ la, bu devletlerin Türk milli haysiyetine ne derece saygı gösterdikleri hususu açıkça ortaya çıkar. Bütün bunların yanısıra, beyannâmede, Türk unsuru­ nun korkmaması gerektiği hatırlatılıyor.Halbuki Girit

—43 —


Türkleri her zaman kahramanca çarpışmış; hiç bir za­ man, hiç bir şekilde ve hiç bir yerde en ufak bir kor­ kaklık eseri göstermemişlerdir. Yalnız amirallerin, Türk ahâlinin korkmaması tavsiyesinde bulunması demek, bu unsurun karşısında, adı geçen dört devletin kayırmasiyle ve himâye etmesiyle şımarmış olan Girit eşkiyâsından bir güruhun mevcut bulunduğunu itiraf et­ mek istiyorlardı, demektir. Bu durum karşısında adı ge­ çen beyannâmenin, Girit'te ezilen, mağdur durumda bulunan hıristiyan ahâli olmadığını ispat eden en resmî bir vesikadan başka bir şey olmadığı açıkça bellidir. Fakat X X . Yüzyılın ne garip, ne iğrenç bir cilvesidir ki, o medeniyet âlemi, bütün o siyasî gücüyle bu vahşeti sonuna kadar savunmuş; "insanlık" adını ileri sürmek ve bu esas üzerine adadaki halka eşit muâmelede bulunduklarını iddia etmekten utanmamışlardır!.. Sözün kısası, yukarıda açıklandığı üzere, bahis ko­ nusu olan beyannâme, resmî ve kesin bir dille adada­ ki Türklerin her bakımdan emniyet içinde olduklarını öngörürken, O'nu ilân eden devletler, Girit eşkıyâlarını açıktan açığa desteklemişlerdir. Bu suretle tama­ men hâmisiz kalmış olan Türkler, en vahşi, en şiddetli hücumlara uğramışlardır. Bir durum, bilhassa beyan­ nâmenin ilânından Lozan Anlaşmasının mübâdele ile ilgili hükümlerinin tatbik târihine kadar, gitgide artan bir şiddetle devam etmiştir. Beyannâmede, şehirlerde tahammül edilmez bir yok­ sulluk içinde mahsur kalmış köylü Türk ahâlinin, köy­ lerine dönebilecekleri açıkça belirtildiği hâlde, o yolda hiç bir müsbet adım atılmamış; bu suretle müslümanların kazalarda bulunan emlâk ve arazileri, senelerce hıristiyanların elinde bir gelir kaynağı olarak kalmıştır. Bundan başka Tüklerin hedef olduğu diğer tecâvüz ve hakaretler, tasvir edilemez bir dereceyi bulmuştu: Bu cümleden olarak, beyannâmenin ilân edildiği gü­

-44 -


nün akşamında Akrotor civarındaki âsiler tarafından bilhassa Suda Limanındaki Avrupa savaş gemileri ara­ sında (!) demir atmış olan "Mukaddime-i hayır" adlı gemimiz sürekli bir yaylım ateşine tutulmuştu. Ertesi gün eskisinden daha tahripkâr, daha tehlikeli bir şekilde devam etmiş olan asâyişsizlik, ümitsizlik neticesin­ de ortalığı kaplamış bulunan işsizlikten, parasızlıktan ileri gelen korkunç bir sefâletle, tahammül edilemez bir hâle gelmiş bulunuyordu. Bütün bunların yanısıra Türklerden birçok zevâtın başlarından, o zaman­ larda bizce m illî bir başlık sayılan fesler kapılıp yırtıl­ mak, yerlere atılmak ve vahşi bir hırsla ayaklar altın­ da çiğnenmek; müslüman evlerinin kapıları birtakım edepsizler tarafından şiddetle vurularak Türklük, müslümanlık hakkında en kaba, en çirkin küfürler ve teh­ ditler savrulmak; bir meyhânede oturan birtakım haya­ sızlar, attıkları naralarla etrafı velveleye verirken, şap­ kalarını yoldan geçen nâmus timsâli islâm kadınla­ rının şemsiyeleri üzerine atıvermek; yortu günlerinde minâre alemleri nişan alınarak binlerce kurşun sıkıl­ mak; yine minârelerde ezan okunurken müezzini taşa tutmak ve birtakım çirkin seslerle alay etmek hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun herkes tarafın­ dan hürmet görmesi gereken ak sakallı yaşlılarımızdan birçoğu yol ortasında âniden tecâvüze uğramak; ka­ labalık caddelerde merkeb gibi, köpek gibi hayvanla­ ra, Mehmed, Hasan, Mustafa isimleriyle çağrılmak; mubârek Ramazan günlerinde müslümanlara zorla şarab içtirmek ve istavroz yaptırılmak; resmî dâirelerde ça­ lışan bütün Türk memurlarının görevlerine son veril­ m ek; mâsum müslümanların zeytinlikleri, bağ ve bah­ çeleri yağmaya uğramak; hıristiyanlar arasında eksik olmayan hırsızlık vak'alarını kasten müslümanların üze­ rine atmak; haince şehit edilen din kardeşlerimizden birçoklarının katilleri yakalanıp, cinâyetleri kat'i de-

-45 -


lillerle ispat edilmekte olduğu halde, beratlarına ka­ rar verilip, dört-beş aydan fazla içerde tutulmayıp serbest bırakılıvermek v.s. gibi ihanetler, hıyanetler ardarda devam ediyordu. Bunlardan başka yine mek­ teplerimizde din derslerimizin dışında, matematiğin, târihin, coğrafyanın ve diğer derslerin Rumca okutul­ masının mecburi tutulması gibi insanlık dışı hareketlere bütün dünyanın gözleri önünde devam edilmekte oldu­ ğu hâlde, medeniyet dünyasından (!), "Y a h u , bu vah­ şet yeter, bunlar da insandır!" diye bir ses yükseldiği işitilmemiş, aksine mes'ele Türk milletinin, Girit gibi Türkiye'nin ölü bir köşesinde kimsesiz kalmış bir kı­ sım fertlerini ilgilendirdiği için, ortaçağlarda bile gö­ rülmemiş, duyulmamış bütün bu rezâletler, kör olası o medenî gözler önünden pek âdi, pek önemsiz, dikka­ ti çekmek ten uzak birtakım manzaraları arzeden değer­ siz bir film gibi geçiyordu. *

Girit'e muhtariyet verilince Yunan Kralının oğlu Prens George, devletlerin yüksek komiseri sıfatiyle ada­ ya gelmişti. Bunu müteâkib şöyle böyle asâyişe benzer bir sükun devresinin başladığı görülmüş ise de, Girit pa­ likaryalarının doğuştan sahip oldukları vahşi duygular sebebiyle, bu zoraki ve göstermelik huzur devresi çok sürmemiş ve müslümanlara karşı hücumlar ve cinâyetler yeniden başlamıştı. Bilhassa yavaş yavaş, Prens George ile Venizelos arasında, adanın kesin olarak Y u ­ nanistan'a ilhâkı mes'elesinden dolayı ortaya çıkan bü­ yük ihtilâfdan doğan ve Prensin adayı terketmek mec­ buriyetinde kalmasiyle yatışmış olan kanlı Seriso (3) ihtilâli günlerinde müslümanlar, tamamen tarafsız bir tavır takınmış oldukları halde, iki tarafın ateşi arasın­ da kalmış ve ihtilâlden dolayı büyük can ve mal kay­ bına uğramışlardı. 1915 senesinde ise, adanın üç büyük şehriyle diğer

-46-


bir-iki kasabasına, bir gece içinde, âniden hücum etmiş olan on beş binden fazla hıristiyan zorbaları 6 0 kadar câmi'imizi tahrip ve yağma etmişler; bütün Kur'an-ı Kerimleri, bütün mukaddes levhaları, minberleri, avize­ leri, şamdanları, hasır ve halıları, herşeyi ayaklar altın­ da parçalayarak süprüntü gibi yollara atmışlar, mihrablara pislemek gibi alçakça, çirkince hareketlerde bulun­ muşlardır. Bu yüz kızartıcı hâdisenin başladığı esnâda evlerine sığınmak üzere yollarda koşuşan müslümanların çoğu feci şekilde dövülüp yaralanıyordu. Sözün kı­ sası, tahrip edilen câm i’lerin en büyüklerinden birkaçı kiliseye çevrilmişse de, geri kalanları Atina elçiliğimi­ zin, o zamanlar Yunan kabinesine başkanlık etmiş olan ve bilâhare Yunan ordusunun Anadolu'da kesin bir dabe yiyerek denize dökülmesi üzerine kurşuna dizilen Gonaris nezdinde giriştiği teşebbüsler sonunda müslümanlara iâde edilmişlerdi. (4) Son senelerde ise muhtelif cezalara mahkum olmuş ve bu yüzden firar etmiş olan birçok asker kaçakları, kendilerini şiddetle takip eden hükümet kuvvetleriyle hergün çatışmağa girişiyorlardı. Mesele gittikçe büyü­ müş ve fırkaların nüfuzları da, yavaş yavaş işin i ç i n e karışmış olduğundan, iş yine kanlı bir mücadeleye dö­ nüştü. Asker kaçakları şehirlerin kapılarına kadar da­ yandılar. Bu durum karşısında şehirlerin bir anda ateşe verilmesi tehlikesi başgösterdi. Nihayet sayıları birkaç bini bulan Venizelos taraf­ tarlarının iş başına gelmesi ve bu suretle âsiler hakkın­ da genel afv ilân edilmesi üzerine, bir ihtilâl ateşi sön­ dü. Fakat bu isyan devresinde en büyük darbeyi yiyen, en çok zarara uğrayan müslüm anlar olmuştur. *

Bu ihtilâl ve kargaşalık günlerinden, Lozan'da im­ zalanan ve Türklerle Rumların mübadelesini öngören sözleşmenin tatbik târihine kadar geçen üç seneye ya-

-47 -


kın bir zaman zarfında hergün yeni birtakım saldırılara uğramış olan müslümanlar, artık şehirlere en yakın yer­ lerde bulunan mülklerine bile gidemiyorlar, çiftlikleri­ nin hâsılatından kasten mahrum ediliyorlar; bu suretle dediğimiz üç sene zarfında ellerindeki beş-on kuruşu sarfetmek, ev eşyalarının bir kısmını satmak mecburi­ yetinde kalıyorlardı. Öyle ki, mübadele günlerinde ge­ milere bindiklerinde, pek çoğunun ceblerinde ancak çok az bir miktar para, ya bulunur ya bulunmazdı. *

Girit müslümanlarının başından geçmiş olup, buraya kadar yüzde ellisi bile anlatılamamış olan korkunç fe­ lâketlerin adayı kan ve ateşe boğduğu uzun senelerde Batı dünyası müteessir olmuyor, bir kerrecik olsun hıristiyan zorbalarının vahşetlerini ayıplayacak ufak bir insâniyet eseri dahi göstermiyordu. Halbuki hıristiyan­ lardan tek bir fert şöyle böyle, hatta nefis müdafaası sebebiyle canı yanmış bir Türk tarafından yok edilin­ ce mübâlaâğasız bütün hıristiyan dünyasının parlamen­ toları, bütün Avrupa basını sütunları büyük bir galeyân ile coşuyor; bu yoldaki bir olay, elçilerin hükümeti­ miz nezdinde şiddetli protestoların ı, Atina politikacı­ larının ayyuka çıkan şikâyetlerini gerektiriyordu.Bunlar yetmiyormuş gibi çoğu zaman da, birkaç Avrupa harp gemisinin limanlarımızda gösteriler yaptığı görülüyor­ du. Komşu düşmanlarımız ve bütün Avrupa dünyası nazarında Türk kanı, işte o kadar kıymetsiz görülüyor, onun dökülmesine vasıta olanlar, Yunanistan ve Avru­ pa'nın gözünde bir kahraman mevkiini işgal ediyordu. *

Girit'de seller gibi Türk kanlarının akmasına ve ne­ ticede koca adanın elimizden çıkmasına yol açan en mühim sebep, şüphesiz, donanmasızlığımız olmuştur. Bizim fikrimizce, az çok hatırı sayılır Yunan donan­ masından üstün bir deniz kuvvetine sahip olsa idik, Gi­

-48 -


rit adası, oradaki Rumların çoğunluğu teşkil etmesine rağmen, yine hiç olmazsa cihan harbine kadar hâki­ miyetimiz altında kalır, hatta belki de, Türklüğü Gi­ rit'teki fâciadan daha büyük zulümlere maruz bırakan Balkan Harbi patlak vermez, vermiş olsa dahi o zaman öyle bir yenilgimizle neticelenmezdi. *

Bugün bütün devletlerin hava kuvvetlerine büyük önem verdiği malumdur. Bugün çıkabilecek yeni bir savaşta, mesalâ koca bir şehir üstünde birden uçacak yetmiş-seksen düşman uçağının herbiri yalnız üçer bomba atsa, o şehrin bütün eserleriyle birkaç saat zar­ fında yerle bir olacağına gerçek nazarıyla bakılmakta­ dır. Buna mukabil o şehrin âit olduğu devletin de hava­ dan gelecek böyle bir saldırıyı önlemek için ayni harp vasıtalarıyla silâhlanması gerekir. Bendeniz, harp şart­ ları bakımından, hava ve deniz kuvvetlerinden hangisi­ ne Türkiye'nin daha çok ihtiyacı olduğunu takdir et­ mek yeteneğine sahip değilim. Fakat hergün Ameri­ ka'da, Fransa'da, İngiltere'de, şurada burada yeni yeni savaş gemilerinin denize indirilmeğe devam edildiğini basında okuyoruz ve bundan anlıyoruz ki, devletler bu­ gün hava kuvvetlerinin lüzumunu daha çok takdir edi­ yor ve hergün yeni yeni uçak filoları inşâsına girişmek­ le beraber, deniz kuvvetlerini de, arttırmaktan geri kal­ mak istemiyorlar. Sözü geçen Yunan albayı Vassos, 2 .0 0 0 piyâde ve topçu askeriyle Hanya fâtihi Yusuf Paşa'nın asırlar ön­ ce adaya çıktığı yerden gururla Girit topraklarına ayak bastığı gün, Türk sancağını taşıyan bir savaş gemisinin çıkmadığını gören m üslümanların duyduğu üzüntüyü tasavvur etmek mümkün değildir. Aylar, seneler geçti. Fakat ne yazık ki, o hasretle yolları bekleyen gözler, Türk donanması yerine, uğur­ suz bir sabah, Hanya Kalesinde, Yunan bayrağını ken­

-49 -


di eliyle çeken müteveffa Yunan Kralı Konstantin'i ta­ şıyan "A v e r o f" zırhlısının çıkageldiğini gördü.. Ne acıklı manzara! *

İstiklâl Savaşımız sonunda elde edilen başarı pek bü­ yüktür. Lozan Antlaşmasına bağlı Türk—Rum mubâdele mukavelenâmesi ise o millî başarının bir mahsulüdür. Girit'te kalan 30.000'd en fazla müslümanı muhakkak bir katliâmdan kurtarmış tek bir tedbir varsa, o da, mübadele mukavelenâmesi olmuştur. Bu tedbir, Girit müslümanlarının sadece memleketlerinden kaldırılıp Türkiye'ye nakl edilmeleri demek değildir. Yukarıda açıklandığı gibi, bu sözleşme sayesinde Girit müslüm anları doğrudan doğruya ölümü hayatla değiştirmiş­ lerdir. Bu öyle açık bir gerçektir ki, hiçbir zaman in­ kâr edilemez. Fakat herhalde itiraf edilmesi gereken di­ ğer bir gerçek daha vardır ki, o da, târih ve kaderin şev­ kiyle Yunanistan'da kalmış Türkler ve onların orada terkettikleri gayrimenkul mallar; bu, mübadele muka­ velenâmesi hükümlerinin tatbik cihetine hukukî, diplo­ matik ve kanunî bir şekil verilmesi hususunu dahi ko­ laylaştırmış olması keyfiyetidir. Bununla beraber bu iki gerçekten daha mühim, hatta daha esaslı bir gerçek vardır ki, o da, "İstaklâl Savaşı muvaffakiyeti olma­ saydı, Yunanistan'da kalmış Türkler için bir kurtuluş beratı demek olan azınlıkları mübadele mukavelenâmesiııe şâhid olamayacaktık" cümlesinde özetlenebi­ lir. Öte yandan bu mübadele hükümlerinin tatbikiyle Rumların Anadolu'daki 700 senelik cinâyet pususu, fesat ve eşkiyalık yuvası temelinden yok edilmiş oldu. *

Merhum A li Şahbaz'ın "Hukuk-u Düvel" adlı ese­ rinde Yavuz Sultan Selim hakkında kaleme aldığı pek kıymetli satırları, bahis konusu mes'elemizle ilgisi ba-

- 50 -


k ı m ın dan, aşağıya naklini uygun görüyorum: "Osmanlı sultanları arasında kabiliyet ve mahareti bakımından en başta gelenlerden biri olan Yavuz Sul­ tan Selim, ilerde olacak hâdiseleri keşf edercesine, ile­ ri bir görüşe sahip bulunmakla, ülkesi dâhilinde bulu­ nan gayrimüslimlerin islâmiyeti kabul etmelerini, aksi takdirde bu gibilerin Osmanlı ülkesinde oturmalarına izin verilmeyeceğini emretmişti. O zamanın Şeyhülis­ lâmı meşhur Zenbilli Ali Efendi, devlete vergi vermeği kabul eden gayrimüslim halkın dinî inançlarına veya Osmanlı ülkesinde oturmalarına müdahale etmenin şerî'ate uygun olmadığını söyleyerek, büyük bir cesaretle Padişahın kararına itiraz etmişti. Fikrinden kolay ko­ lay dönmemekle meşhur olan Yavuz Sultan Selim, bu itiraz üzerine verdiği karardan vazgeçmiştir." Gerçekten Zenbilli Ali Efendi, şeyhülislâmlığından dört asır sonra Yunan ordusunun Anadolu'yu istilâ et­ mesi üzerine, bu ordudan çok Anadolu'nun yerli Rum­ larının asil Türk milletinden yedi asırdan beri görmüş oldukları samimiyet ve şefkati, hunharcasına ayaklar altına alarak tâbi oldukları devletin varlığına haince suikast edeceğini; bu uğurda yüzlerce Türk kasaba ve köylerini ateşe vermek; kadın, çocuk ve ihtiyar demek­ sizin binlerce kardeşlerimizi boğazlamak suretiyle Ana­ dolu'yu bir virâneye çevireceklerini bilseydi, Yavuz Sultan Selim'e mâni olmak istemezdi, kanaatindeyim. *

Bazan saatlerce süren birtakım derin düşünce ve ha­ yallere daldığım zamanlar olur.. Acıklı hâtıralarla dolu olan hayatımın o feci anlarında uzun uzadıya birtakım tahminler ve kıyaslamalar yapmakla meşgul oluyorum. Meselâ o arada düşünüyorum ki, Allah göstermesin, Lloyd George'un ensesine basarak, Anadolu'yu işgal eden Yunan ordusunu ezici darbelerle yok eden kah­ raman Türk kuvvetleri yıldırım gibi yetişerek kurtulu­

- 51 -


şumuzu sağlamasaydı, bütün Yunanistan'da ve bilhassa Girit'te devamlı saldırıya uğramış olan Türkler, sevgili Türkiye'mizden başka dünyanın hangi bir yerinde bir sığınacak yer bulabilecekti? Bugün ise Yunanistan'dan çıkan mübadil ve muhacirler, hayat ve dünyanın zevki nedir? Asayiş ve huzur içinde ömür geçiren bir âilenin simasında beliren neş'e nasıl bir şeydir? Gerçek refah ve mutluluk neden ibarettir? Bunların hepsini, ancak Türkiye'nin mübarek topraklarına ayak bastıkları günden itibaren öğrenmiş ve anlamışlardır. Zirâ Yunan vahşetinin talihsiz kur­ banları olan bu zavallılar, insanlığın görmesi gereken hürmetten, senelerden beri tamamen mahrum bulu­ nuyorlardı.. *

Bu mukaddimeye son vermek üzere iken, dikkate alınması gereken tarihi bir gerçeği açıklamak mecburi­ yetini duyuyoruz: Girit'ten Türkiye'ye gelmiş olan binlerce Türk kar­ deşlerimiz arasında birtakım uygunsuz hareketlerde bu­ lunmuş, câhil, anlayışsız beş-on kişinin bulunduğunu itirâf etmemek kabul olmadığı gibi, Girit hıristiyanlarının müslümanlara karşı giriştikleri tecâvüzleri ayıplayan beş-on kibar hıristiyan âilesine de rastlan­ mış olduğu inkâr edilemez. Fakat dediğimiz gibi serse­ ri takımından birkaç kişinin yaptığı kötü hareketler, kalpleri vatan sevgisiyle dolu 100.000'den fazla Giritli müslümana hiçbir zaman teşmil edilemeyeceği gibi, Gi­ rit'te müslümanlara yapılan hareketlerden, tecâvüzler­ den bir dereceye kadar müteessir olmuş nâzik beş-on hıristiyan âilesi mevcut bulunmakla, mütecâviz Girit hıristiyanlarının yirminci asrı lekelemiş olan alçakça cinâyetleri, dünya durdukça afv edilemez, mâzur gö­ rülemez. *

-

52

-


Bu kitabın metni, muhtelif târihlerde, muhtelif gaze­ telerde yayınlanmış birtakım mektuplarımın Girit olay­ ları ile en çok ilgili bulunan bir kısmından ibarettir. Bi­ liyorum ki, bu yazılanın daha önce gazetelerde neşr olunmuşken, bunların şu halde dahi kitap şeklinde ka­ muoyuna sunulabilecek bir değeri yoktur. Yalnız artık elimizden çıkmış bulunan Girit'e, bu güzel adaya âit bu yazıların öyle dağınık bir halde kalmasına gönlüm razı olmadı. Bundan başka bunların toplu olarak neş­ redilmeleri hakkındaki tek gayem, kendi nâmımı değil, üç asır kadar idâremiz altında kalan Girit adasının, bu benim pek sevgili, pek kıymetli vatanımın hâtırasını ih­ ya edebilmekten ibârettir. Evet Girit gitti... Bu durum pek acı olmakla bera­ ber, inkâr edilemez bir gerçekti r. Evet, bu, bizim için pek korkunç bir felâkettir. Bizler, Girit hakkında, bel­ ki bugün için olsun, birtakım ümitler besleyemeyiz. Bu­ gün böyle bir fikir taşımak, büyük bir ihtimalle, boşu­ nadır. Millet, bu adanın elden gitmesiyle kalbinden açı­ lan yara ne kadar kanlı, ne kadar büyük olursa olsun, buna dayanabilecektir. Fakat Türk vatanının deniz kapıları önünde, Anadolu'nun bir top mermisi mesâfesi dâhilinde bulunan ve bilhassa m illî hudutlarımızın bir emniyet noktası olan Midilli ve Sakız gibi adaların el­ den çıkmasına Türk milleti hiçbir zaman, hiçbir şe­ kilde tahammül gösteremeyecektir. Yukarıdaki sebep­ lere binâen, bu adalar, hudutlarımızın dışında kaldık­ ça, Türkiye ile Yunanistan arasında daimî bir ihtilâfın süregeleceği bir gerçektir.


I Büyük Şâir Abdülhak Hâmid Beyefendi'nin Lond­ ra'dan âcizlerine göndermiş oldukları mektub: Azizim Mâcid Beyefendi, A'yâd-ı mübârekede bendenizi yâd ettiğiniz için gıyâben size bir mahabbet hâsıl etmiş olduğum gibi âhiren ihdâ buyurduğunuz eserle mektubdan dolayı da müteşekkir ve minnetdâr kalmış olduğumun ve dünyâ­ nın hemen her tarafında dûçâr-ı âlâm olan islâmın en büyük ıztırâbı Girit'te olduğunu bildiğim cihetle bu hâlin müsebbiblerine veyâhud nasrâniyyet müteassıblarına la'netden hâlî kalmadığım iş'âriyle istidâme-i teveccühât-ı necîbâne ve istifâza-i âsâr-ı edibânenize i'tinâ ve intizâr ederim. Londra'dan, 2 0 Temmuz sene 1907 Senâ-hân-ı mesâiniz Abdülhak Hâmid *

- 55 -


II Büyük Şâir'in âcizlerine gönderdikleri diğer mektub: Mîr-i vefâkârım azizim efendim, Hakk-ı nâçizânemdeki teveccühât-ı kıymetdârınızın bir nişâne-i nevîni olarak me'muriyyet-i âcizânemi teb­ rike vâki olan himem-i necibânenizden dolayı hasseten beyân-ı şükr-güzârî ve minnetdârî ederim. Girit ahâli-i islâmiyyesinin ahvâl-i melâl-iştimâli hakkında irsâl buyurmuş olduğunuz mektuba cevâb vermeyişim evvel emirde milletimin sâniyen me'muriyyetimin ol bâbda i'mâl-i nüfuza müsâid olmamasından nâşi idi. Cânib-i hükümet-i seniyyeden aldığımız emir­ lere imtisâlen ahvâl-i elime-i mezkure hakkında i'lâ etdiğimiz feryâdlara karşı frenklerin sağır ve tasvir olu­ nan faci'alara inanmakda ise gayet ağır oldukları tecârib-i adide ile sâbit olan umur-ı muhayyiredendir. Devlet-i aliyyenin izdiyâd-ı kuvvet ü miknetine ve memle­ ketimizde bir sadâ-yı m illî zuhuruna intizâr etmekden gayri yapılacak tedbir olmayup ehl-i salibin muhâcemât-ı hakk-şikenânesi ancak o zaman nihâyet-pezir olabilir. Bâki bekay-ı teveccüh ü mahabbetlerini recâ ile iktifâ ederim, efendim. Londra 22 Nisan sene 1908 Abdülhak Hâmid *

III İngiltere'nin Cambridge Üniversitesi 'nde birçok seneler muallim bulunmuş olan hamiyyet-perverân-ı vatandan muhterem Halil Hâlid Beyefendi'nin âcizle­ rine gönderdikleri m ektub:

— 56 —


Efendim Hazretleri, Girit'teki müslümanların ahvâl-i felâketini iş ’âr eden mektubunuz vâsıl oldu. Zâten ehl-i islâmın oradaki hâli bendenizce ma'lum idi. Mektubunuz, derd-i derunu tâzeledi. Siz İngiliz gazetelerine o bâbda makalât yazmaklığımı istiyorsunuz. İngilizler gazetelerinde ken­ dilerine eğlenceli, hoş ve acîb görünebilecek mevâdd hakkında makalât kabul ederler. Girit'te, bilmem nere­ de beş on bin müslüman perişân olmuş, katl edilmiş onlarca o kadar ehemmiyetli bir maslahat değildir. Ma'atte'essüf müslümanlar arasında, Avrupalılarda Şarklılar için biraz merhamet bulunabildiğine ve İngilizlerin yal nız tefâhürden ibâret olan insâniyyet-kârlıklarının müslümanlara dahi şâmil olabileceğine ka'il olanlar çoktur. Bendenizin Girit müslümanları içün ya­ pabileceğim bir şey varsa, büyük gazetelerden birine bir mektub yazmak idi. İşte, Times Gazetesine böyle bir mektub yazmış idim. Herifler zorla kabul etdiler, 21 Teşrin-i evvel (Ekim) 1907 târihli nüshalarında muhtasaran neşr eylediler. Mektubumu işte size o ga­ zeteden kesüp leffen gönderiyorum. Başka bir gazete­ ye daha yazmak isterim. Neşr etdirebilirsem size bildi­ ririm. Benim gibi hiç bir sıfat-ı resmiyyesi, serveti ol­ mayan bir adamın elinden gelen bu olabilir. Milyonlar­ ca ehl-i islâmın Avrupa pâyitah tlarında birer vekil-i hu­ sûsîleri, mürevvic-i efkâr olacak i'timâdlı adamları bu­ lunmuyor ki böyle şeylere baksın, frenk gazetecilerini ikrâmla, rüşvet ile ehl-i İslâm a müfit şey'ler yazdırma­ ğa teşvik etsin. Girit müslümanlarından hâl ü vaktine hâlâ halel gelmemiş ve birkaç zât kalkıpda Avrupa'ya bir hey'et-i iştikâiye gönderebilseler belki sadâlarını bi­ raz işitenler olur. Bâki, ihlâs efendim. Londra, 23 Teşrin-i evvel (Ekim) 1907

- 57 -


"T im e s" gazetesinin 21 Ekim 1907 târihli nüshasın­ da neşredilip muhterem Halil Hâlid Bey'in yukardaki yazısında zikrolunan mektubun aynen tercümesi aşağı­ dadır: -Girit'teki Müslümanlar, İngiltere'nin Cambridge şehrinde Trampinifton so­ kağında 28 numarada oturan Halil Hâlid Bey, Girit ilerigelenlerinden alıp tercüme ettiği ve 15 Ekim 1907 tâ­ rihinde gönderdiği iki mektup, Girit müslümanlarına yapılan zulümlerden bahsetmektedir. Girit'te İngiltere'nin işgali altında bulunan bölgede yapılan zulümler ve rezâletler, diğer yerlerdekinden kat kat fazladır. Rum nüfuzunun te'siri altında ka­ lan müslümanlar, haklarını isbât gücüne sahip değil­ dir. Bir muhabirin ifâdesi: Müslümanlar şehirlerde muhâsara altında olup, sıkıntı içinde vakit geçiriyorlar. Bir müslümanın dışarı çıkıp mallarının ne hâlde oldu­ ğunu, ekin ve mahsullerinin yerinde durup durmadığını kontrol etmesi hayatına mal olur. Bir ay zarfından so­ ğukkanlılıkla, birçok işkence ve zulümlerle Kandiye'de sekiz, Resmo'da bir, Hanya'da iki müslüman öldürül­ müştür ki, bu zulümler Girit müslümanlarını yoketmek ve adadan fîrâra zorlamak için kasdî olarak Rumlar tarafından icrâ ediliyor. Hâlid Bey diyor ki: Sultanın idâre ve himâyesini iyi görmeyen dört büyük devletin (Düvel-i muazzama), adayı, yerli müslümanların malını, hayat ve namusunu korumaktan âciz bulunan Yunan hükümetinin idâre ve nezâretine terketmesi ve müslüman ahâlinin mukadderâtını yerli zâlim Rumların eline teslim eylemesi adâlete uygun mudur? *

IV

- 58 -


Hanya'dan Mektup: Ada üzerinde, dünyayı param parça edecek güçte bu­ lunan dört büyük devletin müşterek işgali bulunduğu halde, feleğin en fecî dıramlarından kurtulabilmiş olan bir avuç müslümanın artık bir emniyet içinde yaşamak­ ta bulunması hususunu, siyasî târihin bilinemez hangi garip noktasına isnâd edeceğiz!.. Meğer "Devletler Hukuku"ndaki "S ö z galib gelenindir" hususu, bugün Gi­ rit müslümanlarının gözleri önünde ne acı, ne yürek ya­ kan hakikatlerle beliriyor... On beş gün önce Kandiye'de, iki gün önce de Hanya'nın Seline kazasında birer müslüman, her zaman olduğu gibi, vahşice şehit edil­ mişlerdir. Bu yeni fâcialar üzerine konsoloslar meclisi başkanlığına, bu acıklı durumu bildiren bir mektup takdim edildi. Büyük devletlerin ada mes'elesini tetkik için gelip-giden hey'et delegelerinden, hâlâ ne bir malumat ve ne de bir sonuç alındı.. Ne yazık! Hiç olmazsa hey'etin adaya gelişinden bir merhametli ses işitmek ümidinde idik.. Halbuki geçenlerde yine Seline kazasında bir İtal­ yan askerinin öldürülmesinden dolayı, dünya yerin­ den oynamıştı. Derhal İtalyan kît'aları kumandanı ta­ rafından, öldürülen erin âilesine verilmek üzere, olayın meydana geldiği kaza ahâlisinden 2 0 .0 0 0 frank top­ lanması istendi. Kaza halkı, bu parayı vermediğinden İtalyan kumandanı rastgele bir gümrüğe el koyarak 2 0 .0 0 0 frankı tamamen aldıktan sonra, gümrüğü tek­ rar Girit hükümeti memurlarına teslim etmiş idi. Şimdi ibret nazariyle şu hâle bakalım: Bir müslüman öldürüldüğü zaman, tıpkı adadaki yabancı askerlerden birisi öldürülmüş gözüyle bakılacağını, adanın idâresi Prens George'a verildiği gün, amiraller, devletleri adına resmen Girit hıristiyanlarına ilân etmemişler miydi? O eşitlik yaygaraları, o sahte medeniyetçilik nerde kaldı? Şahsî çıkarlarını ve dinî taassuplarını "m edeniyet ve in­

-59-


saniyeti h im â y e !" maskesi altında gizlemeğe çalışan dört büyük devletin gözleri önünde, gaddar bir şekilde bu kadar müslüman mahvedildi, müslümanları korumak üzere, şimdiye kadar ciddi bir teşebbüste bulunulmuş mudur?.. Bugünkü günde Avrupalıları eski devirlerdeki Roma halkına, Girit'i de Romalıların "G ladyatör" meydan­ larına, Girit hıristiyanlarını o meydandaki oyunculara -yani vahşi yaratıklara-, zavallı müslümanları da o oyun­ lara âlet ve kurban edilen esirlere benzeterek şu mektu­ buma son veriyorum ("Ş u râ -y ı Ü m m et" gazetesinin 23 Haziran 1906 târihli ve 95 numaralı nüshasından.) *

V Hanya'dan Mektup: Hanya'da bulunan Rum gazetecilerinin en mutaassı­ bı ve "Elefteron-vim a" gazetesinin sahip ve muharriri France Skaki'nin müslümanlara karşı beslemekte oldu­ ğu aşırı kin ve düşmanlık, çoğu zaman cinnet hâlini al­ dığından, neşriyatındaki fikir ve mütalaalar her defasın­ da şarlatanlıklarla, safsatalarla dolu bulunuyor. Bu çıl­ gın gazetecinin senelerden beri takip ettiği yol, dâima gerçeklerden uzaktır. O'nun gayesi, en kaba ve en çir­ kin ifâdelerle müslümanlara hücum etmekten ve bu su­ retle dindaşları arasında vatanperver geçinip, gazetesi­ nin iyi satılmasını sağlamaktan ibârettir. Fakat, haki­ kat ve ciddiyetten dâima uzak bulunan böyle bir mes­ lek sahibinin neşriyâtı, ilk bakışta, şahsi bir menfaat sağlamak gayesiyle yazılmış olduğuna dâir bir kanaat uyandırmaktadır. Bu sebepledir ki, bu neşriyâtın ekseriyâ bir kısım hıristiyanların bile nefretini kazandığı gö­ rülmektedir. Bu yazılanlar tetkikten geçirilecek olursa, böyle bir gazetecinin müslümanlar aleyhine sürüp gitmekte olan

-60-


kasıtlı neşriyâtına, ancak alaylı bir tebessümle muka­ bele etmek lâzım gelir. Ne çâre ki -safsata dolu bir li­ san ile de olsun- haksız ve yersiz tecâvüzlere uğradığı­ mız zaman, millî duygularınızın galeyâna gelmemesi ve kalemimizin itidâl üzere olması kabil olamıyor. Meşrutiyetin ilân edilmesi üzerine asîl Osmanlı'nın gayret ve üstünlükleri karşısında bütün medeniyet âle­ minin matbuatı sonsuz takdirlerle dolu uzun uzadıya neşriyat yaptığı bir zamanda, Osmanlıları "yeniçeri ve başıbozu k!" tâbirleriyle tavsif etmekten geri kal­ mamış olan France Skaki, ada U m um î Meclisi'nin üçüncü toplanma devresi zamanı yaklaşmakta oldu­ ğundan, bu münâsebetle gazetesinin 2 0 Mart 1326 (1 9 1 0 ) târihli nüshasında aşağıdaki beyân ve mütalaa­ larda bulunarak mayasındaki taassubu açığa vurmuş­ tur: "Giritlilerin yakında toplanacak olan Um um î Millî Meclisi, âdeta Rusya'nın gönüllü donanmasına benze­ mektedir ki, direkleri üzerinde dalgalanan sulh-bayrağı ile hareket hâlinde bulunduğu halde, birdenbire zuhur edecek cüz'i bir lüzum veyahut düşmanın tesâdüf edeceği ilk düşmanca hareketi üzerine, bütün harp levâzımatiyle hemen bir kruvazöre dönüşerek her türlü taarruza karşı koya koya hareket noktası olan li­ mana vâsıl olacaktır; Girit U m um î Meclisinin yönel­ miş olduğu tek nokta ve en hâlis gayesi, on sekiz ay­ dan beri devam etmekte olan ve hâli hazır iltihakı ta­ mamlanmakla beraber, adanın bu durumunun büyük devletler (Düvel-i muazzama) tarafından da tasdik edil­ mesine delâlet etmektir; verdiği emirlere ve talimata uyarak Girit'ten seçilmiş olan müslüman azâların hâli hazır iltihak adına yemin etmemeleri mes'elesinden do­ layı, Türkiye siyaseti, açıktan açığa Girit Millî Meclisi'ne el atmak niyetinde bulunuyor. Fakat müslüman vatandaşlarımız, yabancı bir hükümetin âleti olabile­

- 6i -


cek bir vaziyet alacak olurlarsa, kendileri yürürlükte olan kanunların dışında kalacak ve tabiatiyle hüküme­ tin büyük devletler nezdinde taahhüt etmiş bulundu­ ğu himâyeden mahrum edileceklerdir. Girit m üslümanlarının bu tutumlariyle kendilerini himâye etmiş olan yürürlükteki idâreyi aldatarak, Girit'i türkleştirmeğe çalışacakları âşikârdır. O hâlde kendileri, giz­ lenmiş oldukları örtüyü kaldırarak vatan toprakları üzerinde zehir saçan bir yılandan ibâret bulundukla­ rını göstereceklerdir. Bütün bunların yanısıra eğer müslüman vatandaşlarımız mutedil surette düşüne­ cek olurlarsa, boğazlardaki milliyetperverlerin ken­ dilerine havâle etmiş olduğu rolün tatbikinden sarfınazarla ikiden birini ifâ edeceklerdir: Müslüman üye­ ler, Kanûn-ı Esâsi'nin yalnız Girit'te gerçekten tat­ bik ve din, mezhep ayırt etmeksizin eşitliğe riâyet edildiğini ispatlamak için, ya Millî Meclis'de hazır bulunarak hıristiyan üyelerin yaptığını yapacak (yâni Yunan Kralı nâmına yemin edecek) ve bu suretle teş­ kil edilecek olan hükümetin beş bakanlığından yalnız birisinin değil, birkaç tanesinin kendilerine verilmesi mümkün olacak, ya da kendileri ayrı bir ırktan olduk­ ları için yemin etmeyecek ve bu suretle Millî Meclis'in çalışmalarına katılamayacak olurlarsa, c üz'i bir azınlı­ ğa sahip olmaları sebebiyle, gürültüsüz patırtısız Osmanlı Hükumeti'ni her zaman meşgul etmekte olan ada mes'elesinin büyük devletler tarafından tamamen ç ö ­ zümlenerek bir karara bağlanmasını bekleyeceklerdir. Müslüman vatandaşlarımız hiç bir zaman zannetme­ sinler ki, kendi hatırları için Millî Meclis hâli hazır ilti­ hak nâmına yemin ettirilmiyecektir. Kendilerini bu yönden düzeltmeyecek olurlarsa, atacakları her adım, sivri ve zehirli dikenlere rastlayacak ve bu hareketleri­ nin sorumluluğu yine kendilerine âit olacaktır." İşte France Skaki'nin adanın, hâli hazır durumu

-62-


hakkındaki siyasî fikirleri burada son buluyor. Otuz milyon Osmanlı, Girit'teki müslüman kardeş­ lerinin geleceğinin ne gibi hunharca ihtirasların tehdidi altında bulunduğunu bir dakika bile unutmamakta ve Girit hıristiyanlarının en ufak bir tecâvüzüne bile mey­ dan vermemek için kesin bir kararlılıkla dâima uyanık beklemektedir. Bundan dolayıdır ki, France Skaki'nin neşriyatı bi­ zim için hiçbir şekilde endişe verici olamaz; bilâkis bü­ yük memnuniyetimizi bile câlibdir. Zirâ senelerdenberi Girit müslümanlarının maruz kaldığı büyük baskı ve tecâvüzlerden dolayı şikâyet eden Osmanlı gazeteleri­ nin haber ve beyânlarını, mübâlâğadan ibâret birtakım uydurmalar gibi telâkki etmiş olan Avrupa ricâli, şim­ di Bay France Skaki'nin Girit müslümanları hakkındaki fikirlerini mütalâa edecek ve bu medeniyet asrında ne gibi vahşi ve insanlık dışı hislerin beslenmekte olduğu­ nu görecektir. Niçin müslümanız? Niçin hâlâ adada kalmakta direniyoruz?.. İşte Bay France Skaki'nin, bu şaşkın gazetecinin mesâî hayatını huzursuz eden devâ bulmaz dert!... Bu sebepledir ki, Bay France Skaki, müslümanlar Yunan Kralı nâmına yemin etmeyecek olurlarsa, ma­ hallî kanunlardan hâriç tutulacaklarını, her türlü siyasî haklardan ve himâyeden mahrum edileceklerini söyle­ dikten sonra, bütün bu mahkumiyet ve mahrumiyetle­ re karşı sükut edilmesini (yâni Osmanlı Hükümeti'ne ve Düvel-i muazzama'ya şikâyet olunmamasını), yoksa neticenin fenâ olacağını pervasızca müslümanlara tav­ siye ediyor. Avrupa siyasetçileri, bu gâfilce beyânatın ehemmi­ yetsiz olduğunu takdir ederek, belki üzüntümüzü biraz fazla görür; fakat bilinmelidir ki, müslüman halka hücum için her an fırsat bekleyen köylü ve câhil hıristiyanların mutaassıb fikirleri, o gibi zararlı telkinler tesi­

- 63 -


riyle bir kat daha zehirleniyor ve bu tesir sebebiyledir ki, müslümanlar çoğu zaman şiddetli saldırılara uğra­ dıktan başka, uzak mesafelerde bulunan köylerdeki bağ, bahçe ve tarlalarına gitmeğe cesaret edemiyor; bu suretle dahi Girit'teki müslümanlar aleyhine düzenlen­ mekte olan ve on dört senedenberi devam etmekte bu­ lunan bu alçakça tecâvüzlere son verilmek mümkün olamıyor. Biz, Bay France Skaki'ye samimi bir ihtarda buluna­ cağız ki, o da, geçen seneleri tamamen unutarak bugün bir Osmanlı meşrutiyetinin dünyanın her tarafından hürmet ve itibar gören mevcudiyetinden gâfil olmama­ sıdır. (Tanin Gazetesinin 3 Nisan 1326 (1 9 1 0 ) târihli ve 582 numaralı nüshasından) *

VI Hanya'dan Mektup: Yemin mes'elesinin ortaya çıkması üzerine bütün ada müslüm anlarının siyasî işlerinden başka d in î mes'eleleri de karışıklığa uğradı. Bir müddet önce Kandiye kadı vekilinin ölümü üzerine müslümanlarca seçilmiş olan Mehmed Kâznn Efendi'nin hükümetten tâyin-nâmesini almak için önce Yunan Kralı nâmına yemin et­ mesi isteniyordu!.. Fakat Mehmed Kâzını Efendi tabiatiyle yemin etmediğinden uzun zamandanberi Kandiye'deki müslüman kardeşlerimizin dinî mes'eleleri ç ö ­ züm beklemekteydi. Resmi dâirelerde çalışan çok az sayıdaki müslüman memurlardan azledilenlerin, ölen­ lerin yerine gelecek müslümanların, Yunan Kralı nâ­ mına yemin etmeleri gerektiğinden buraya herhangi bir müslümanın tayin edilmesi mümkün olamamakta ve dolayısiyle bu gibi memuriyetler hıristiyanlara veril-

- 64 -


mekteydi. Fakat ölen bir kadı vekilinin yerini müslümandan başka kim işgal edebilirdi? O mukaddes ma­ kam böyle açık kaldıkça ve bu suretle dinî mes'elelerin halledilmesi kabil olmadıkça, müslüman halkın hâli ne olacaktı? İslâm mektepleri hocalarından birinin azl veyahut ölümü hâlinde hocalığın lağvedilmesi mi lâ­ zım gelecekti? Resmi dâirelerde çalışan ve vazifesinden uzaklaştırılan müslüman bir memurun yerini ise ne za­ mana kadar hıristiyanlar işgal edecekti? Demek ki bu durum daha devam edecek olursa, kısa bir müddet son­ ra resm î dâirelerde ehemmiyetsiz hizmetlerde bulunan az sayıdaki müslüman memurlardan bütün bütün eser görülmeyecek ve hâlâ Girit’te eşitlik kaidesine riayet ediliyor denilecekti.. Yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı, ada müslümanları çok güç ve sıkıntılı bir durumda bulunmakta­ dır. Dayanılmaz bir azabtan ibâret olan bu yemin mes'elesinin sür'atle halli hakkında müslüman üyeler ilgili makamlar nezdinde gerekli teşebbüslere geçmek­ tedirler. Atina'da çıkan "P roini" gazetesi, Roma muhabirin­ den aldığı şu malumatı yayınlıyor: "Aldığım malumata göre İtalya'nın Paris sefiri Mös­ yö Tittonni, görev yerine gitmek için Roma'dan hare­ ket etmek üzere iken, vedâ etmek maksadiyle kendisi­ ni ziyaret etmiş olan bir Yunan dostu (ihtimal ki Robert Galli), Girit mes'elesinin çözüm şekli hakkında fi­ kirlerini sorduğunda ona şu cevabı vermiştir. "Girit mes'elesi, siyasetten ziyâde bir muharebe ile halledilebilir." Mösyö Tittonni'nin bu fikri çok önemlidir. Zira, o senelerdenberi Dışişleri Bakanlığı yapmış ve bilhassa o sıralarda Girit mes'elesi en buhranlı devresini geçir­ miştir.. Mösyö Tittonni muhatabına ilâve olarak demiş ki:

65 -


"E ğer Yunanlıları seviyorsanız kısa zamanda hazır­ lansınlar, şayet savaş için hazırlanmazlar ve sınırları­ nı korumazlarsa Girit mes'elesinin çözümleneceğinden ümitlerini kessinler. Zirâ devletlerin (Düvel-i muazza­ ma) Girit mes'elesini Yunanlılar lehine halletmek arzu­ sunda bulunmaları muhtemeldir; fakat Yunan hudut­ larını muhafaza etmeğe muktedir değildirler. Türkler, Teselya'yı istilâ edeceklerine dâir tehditlerde bulun­ dukları bir sırada devletlerin elinden ne gelir?" (Tanin Gazetesinin 26 Nisan 1326 (1 9 1 0 ) târihli ve 605 numaralı nüshasından.) *

VII Hanya'dan Mektup: Nisan'm 2 6 'sına rastlayan Pazartesi günü sabahleyin Girit M illî Meclisi açıldı. Meclis binasının dışındaki meydan, erkenden dolmaya başlamıştı. Meclis'in kapı­ sına giden yol üzerinde bir bölük milis askeriyle jandar­ malar dizilmişti. Meclis kapısının üstünde Yunan bayra­ ğı dalgalanıyordu. Başkanlık kürsüsünün üstünde iki bü­ yük Yunan bayrağı arasında Yunan Kral ve Kraliçesi­ nin resimleri asılmıştı. Orada bulunan Yunan subayları resmî elbiselerini giymişlerdi. Saat iki buçukta hıristiyan üyelerin tamamı Meclisteki yerlerini almışlardı. Meclis üyeliğine seçilmiş olan 16 müslüman üye dahi ada üzerindeki Osmanlı hükümranlık hakları ile islâmî menfaatlara vuku bulacak her türlü taarruz ve tecâvüz ihtimallerine karşı, gereken müdafaada bulunabilmek ve buna binâen müslümanlara resmen vekâlet etmek sı­ fatını kazanmak maksadiyle, toplu olarak gelip Meclis­ te hazır bulunmuşlardır. O anda dinî merasime devam ediliyordu. Müslüman

-66-


üyeler yekvücud olarak başkanlık kürsüsüne yakın bir noktada yer almışlardı. Dinî merasimin sona ermesin­ den sonra Meclis Reisi Mösyö Skolozi kürsüye çıkarak yüksek sesle Girit Millî Meclisi'ni Yunan Kralı adına aç­ tığını beyân etti ve arkasından bütün hıristiyan üyeleri: "Yaşasın iltihak" diye çılgıncasına bağırdılar. Müslüman üyeler iki reddiye tanzim etmişti. Bunlar­ dan biri Meclis'in Yunan Kralı adına ve Yunan kanun­ larına göre açılışını, diğeri Yunan Kralı adına Meclis Başkanı tarafından teklif edilmiş olan yemini protesto ediyordu. Bu reddiyelerin suretleri şunlardır: "Bugün Girit Milli Meclisi'nin Yunan Kralı adına ve Yunanistan kanunlarına ve nizamlarına göre açılışını, vekilleri bulunduğumuz müslüman ahâli adına protesto eder ve işbu pro testo-nâmemizin Millî Meclis zabıtları­ na derc ve kaydını talep ederiz." İkincisi: "A d a üzerindeki Osmanlı hükümranlık haklarından ve Osmanlı hükümetinin, büyük devletlerin (Düvel-i muazzama) muvaffakatiyle adaya bahşetmiş olduğu muhtar idâreden başka bir noktaya istinat ve iştirak et­ mediğimiz cihetle, Millî Meclis Başkanlığı tarafından Yunan Kralı adına teklif edilmiş olan yemini, vekilleri bulunduğumuz müslümanlar adına protesto eder ve iş­ bu protesto-nâmemizin Millî Meclis zabıtlarına kaydı­ nı talep ederiz." (5) Bu reddiyelerin başkanlığa verilmesi vazifesi, üyeler­ den Naim Beyzâde Hüseyin Bey'e havâle edilmişti. Açılış merasiminin protestosu ile ilgili birinci reddiye, Hüseyin Bey tarafından başkanlık makamına verildiği ve başkanlıkça kabul edildiği halde, yemin mes'elesini protesto eden ikinci reddiyeyi de yine Hüseyin Bey başkanlığa yanaşıp reise vermek üzere iken, hıristiyan üyelerden Daskaloyani hücum edip bu reddiyeyi Hüse­ yin Bey'in elinden kapıp yırttıktan sonra yere atmış­

-67 -


tır. Yine hıristiyan üyelerden Manusaki de vâki tecâ­ vüze karşı itirazda bulunmaya başlamış olan Hüseyin Bey'in ağzını şiddetli bir darbe ile kapatmıştır. Bu es­ nada müslüman üyeleri meclisten kovmak düşüncesiy­ le: "o k s o ", "o k s o " yâni "d ışa rı", "d ışarı" sesleri Mec­ lis salonunu sarsıyordu. Müslüman üyeler soğukkanlı­ lıklarını zerre kadar kaybetmeyerek, reisin "Oturuma son verildi" diyen yüksek sesi üzerine yavaş yavaş mec­ listen ayrılıp özel toplantı yerlerine çekildiler; derhal aralarından üç zât, temsilci olarak konsoloslar hey'eti­ ne başkanlık eden Fransız konsolosunun ikametgâhı­ na giderek, o anda Fransız konsolosluğunda toplan­ mış bulunan dört devletin (Düvel-i erba'a) konsolosla­ rına hâdiseyi anlattılar. Konsoloslar, yapılan tecâvüzü derhal kabinelerine bildireceklerini bu üyelere söyle­ mişlerdir. Parçalanarak yere atılmış olan ikinci reddi­ yenin bir sureti Meclis Başkanlığı tarafından bilâhare bir vasıta ile istenmiş ise de, bu istek müslüman üyelerce reddedilmiştir. Meclis'de vukua gelen tecâvüzü nakleden ve bu su­ retle de Osm anlı hukukunun korunmasını talep eden bir beyannameden ve Meclis başkanlığına verilip kabul edilmiş olan açılış hakkındaki birinci reddiye ile yır­ tılmış olan ikinci reddiyenin birer suretinden ibâret özel evrak, Fransızca tanzim edilmiş protestonâme ile beraber öğleden sonra müslüman üyelerden bir hey'et vasıtasiyle konsoloslar hey'eti başkanlığına takdim edilmiştir. (Tanin Gazetesinin 4 Mayıs 1326 (1 9 1 0 ) tâ­ rihli ve 613 numaralı nüshasından.) *

VIII Hanya'dan Mektup:

-68

-


Atina'da çıkan " E m bros" gazetesinin 15 Mayıs 1910 tarihli nüshasında "Y em in mes'elesinin muhtemel çözüm ü" başlığıyle görülen bir yazıda şu şekilde söz ediliyor: "Giritlilerin ısrar etmemeleri ihtimalinden ötürü, müslümanların meclise katılmasının kabul edile­ ceği hakkında hâsıl olan zan ile yemin mes'elesinin hallolunacağı muhtemel görünmektedir. Zaten Venizelos'un da beyan ettiği gibi, Giritlilerin, müslüm anları kabul etmemesi, müslümanların takındığı tavırla Düvel-i muazzama'nın tahkir edilmiş olması yüzünden ileri gel­ miştir. Fakat mâdem ki bizzat tahkir edilmiş olan hâmi devletler (Düvel-i hâmiye), müslümanların meclise iştirakini teklif edip duruyor, o halde Giritlilerin büyük devletlere karşı besledikleri hürmet noktai nazarından ısrarlarında devam etmeyecekleri ümit edilir." "E m b ro s" gazetesinin bu beyanatı mütalaa edilince, yemin mes'elesi hakkın mdaki ısrarların Yunanistan için tehlikeli bir sonuç doğuracağı anlaşıldığından, Girit hıristiyanlarına itaat ve itidâl tavsiye edildiği anlaşıl­ maktadır. Ada müslüm anları, Yunan basınının Girit hıristiyanlarına itidâl tavsiye etmesi, veyahut onları fesa­ da teşvik eylemesi hususunda vazifeli değildir. Fakat söz konusu basının, müslümanları, dört büyük hâmi devleti tahkir etmekle suçlaması karşısında asla sükune­ timizi muhafaza edemeyiz. Çünkü böyle büyük bir ifti­ ra, Girit müslümanları için pek çirkin ve pek menfur bir ithamdan başka bir şey değildir. Dört büyük hâmi devlete karşı müslümanların gösterdiği itaatin hiçbir za­ man sarsılm adığına hâli hazırdaki durum şahittir. Z â ­ ten, evvelâ ikinci reddiyenin münderecâtı kimseye kar­ şı tahkir edici bir kelime ihtivâ etmemekle beraber, müslüman üyelerin meclise kabul edilmemeleri hak­ kındaki kararın çıkarılmasını doğurabilecek canlı bir sebep teşkil etmekten bile pek uzak bulunuyor.

- 69 -


İkinci olarak, hıristiyan üyeler; Yunanistan'a iltiha­ kı savunan fikirlerini resmî bir dâirede, bir mecliste, ne şekilde olursa olsun alenen beyân etmekte nasıl kendi­ lerinde bir hak, bir selâhiyet görüyorlarsa, tabiatiylc ada halkını teşkil eden asli unsurlardan birinin resmi temsilcisi durumunda bulunan müslüman üyeler de ayni hakka sahip bulunuyorlar. Bu noktadan hareketle onlar da fikirlerini beyân etmeğe selâhiyetlidirler. Bununla beraber arada cüz'î bir fark görülüyor ki, o da, müslü­ man üyelerin bu devredeki ifâdelerinin önceki toplantı­ lardaki ifâdelerine göre biraz daha açık olmasıdır. De­ mek ki, mes'elede aslında bir farklılık yoktur. Asıl gaye sadece bir protestodan ibârettir. Bundan başka Kanun-î Esasî (Anayasa), söz ve fikir hürriyetini, özellikle bir unsurun resmî temsilcisi sı­ fatını hâiz olan herkese bahşetmiş bulunuyor. Müslü­ man üyeler, sahip oldukları hakların ötesinde bir tecâ­ vüz hareketinde bulunmadılar ki, kendilerinin Millî Meclis'e kabul edilmemesini gerektiren bir kararın çıka­ rılmasına sebebiyet vermiş sayılsınlar. Gerek hıristiyan üyeler ve gerek hâli hazırdaki icrâ hey'eti, o gerçeği olduğu gibi söylemeli, müslüman üyeleri, sırf Yunan Kralı adına yemin etmedikleri için mü­ zâkerelere iştirak ettirmediklerini beyân etmeli idiler. Müslüman üyelerin protestonâmesi parçalanıp atıldık­ tan, hatta bir müslümanın yüzüne yumruk vurulduktan ve bilâhare hepsi meclisten kovulduktan sonra tabiatiyle bu haksız saldırıları gerektirmiş bir sebebin gösteril­ mesi, bu suretle hâdiselerden doğan mes'uliyetin müm­ kün mertebe hafifletilebilmesi ve hatta bir kısım azânın, yâni müslüman üyelerin Millî Meclis müzâkereleri­ ne iştirak etmemiş veyahut ettirilmemiş olması nede­ niyle, maaş alamayacağına dâir bir an önce bir kararın çıkarılabilmesi için uygun bir sebebin bulunması lâ­ zımdı. Bunun üzerine bütün o sebepleri, güyâ müslü-

- 70 -


man üyelerin Millî Meclis'teki sert konuşmalarının teş­ kil ettiği bildirildi.... Fakat medeniyet âlemi bu nokta­ ları insafla tetkik etmelidir. Bu mes’elede oldukça insaflı davranmış olan ve Han­ ya'da çıkan "Neâerevna" gazetesi, 11 Mayıs 1910 ta­ rihli nüshasında: "M ösyö Venizelos tarafından müslümanların meclise kabul edilmemesi, kendilerinin ye­ min etmemesinden değil, ikinci protestonâmelerinin münderecâtından ileri gelmiştir, şeklindeki iddia doğ­ ru değildir. Müslüman üyelerin kabul edilmemesi, sâ­ dece yeminden kaçınmaları sebebiyledir" diyor. Hat­ ta Millî Meclis'in 8 Mayıs 1910 târihine rastlayan ge­ nel toplantısında, taassubu ile meşhur olan Sfakyani Kondoros bile "Neâerevna" gazetesinin ifâdesine paralel fikirler beyân etmiştir. Gariptir ki, nezâket, terbi­ ye ve bilgi bakımından ada hıristiyanları arasında üs­ tünlük iddiasında bulunan Kandiyeli Mişe Lidaki ile Luiyazi'nin Millî Meclis’te söz konusu mes'ele hakkında müslümanlar için kullandıkları çirkin sözleri, Kondo­ ros, bütün taassubuna ve mahdut bilgisine rağmen kul­ lanmaktan haya etmiştir. Hele senelerdenberi ada Um um î Meclisi başkanlığına seçilegelmekte olan Kan­ diyeli mâhud Mişe Lidaki'nin Milli Meclis'te: "İkinci protestonâmeden sonra müslümanlarla arkadaşlık et­ meğe kalkışacak hıristiyanın, değil Millî Meclis'te, ada­ da bile kalması mümkün değildir" demeğe kadar var­ ması müslüman halkı âdeta büyük endişelere maruz bırakacaktır.. Adadaki müslümanlar, vatandaşları hıristiyanlarla dâima iyi geçinmek arzusunda bulunuyor ve buluna­ caklardır. Onun için burada eski dertlerden, eski yara­ lardan, eski siyasî fâcialardan bahsetmek istemeyiz; ama üzüntü sebebiyle müslüman üyelerin küçücük bir müdafaasmı çok görmüş olan hıristiyan üyelere, na­ zarlarını biraz geçmişe çevirmelerini hatırlatmaya mec­

- 71 -


bur kalıyoruz: Müteveffa Aleksandr Kara Todori Paşa Girit'te vali iken, merhum Şakir Paşa'nın fermânı gereğince seçim­ lerin yapılmasını emr ve Umumî Meclis'i toplantıya da­ vet etmiş ve toplanmış bulunan bu U m um î Meclis'in huzurunda çok önceleri vefat etmiş olan Sfaka: "U m u m î Meclis'te hallolunmayan mes'ele, dağlar başında silahla halledilecektir" demişti. Nikolâki Sartinski paşa vâliliği zamanında dahi Niko Lazoridi, Yani Miyaki, Aristidi Kriyari, Minoisihaki adındaki mebuslar tarafından Um um î Meclis'te adanın Yunanistan'a ilhakı istenmişti. Osmanlı Devletinin başında o zamanlar Sultan II. Abdülhamid bulunuyordu. Hıristiyan üyelerin bu cür'etkâr sözlerine karşı Osmanlı Devleti itidal ile hareket ediyor, adada söz ve düşünce hürriyetinin muhafazasına çalışıyordu. Bu durum, denilebilir ki, hükümetin (Osmanlı hükümetinin) ilgisizliğinden ileri geliyordu Fakat her meclisteki azınlık, bir teklifte bulunursa çoğunluk onu reddedebilir, ama hiçbir zaman adaleti, eşitliği, memleketin temel haklarını savunma iddiasında bulunan bir Millî Meclis, bir kısmı üyeleri fikir ve hissiyatından dolayı kapıdışarı edemez. Gerçekten Mösyö Venizelos, yayın organı olan "K i riks" gazetesinde Millî Meclis'in toplanmasından önce müslüman üyelerin yemin etmeden meclise kabul edilmelerini uygun buluyor, Kandiye'den Mösyö Mişe Lidaki de Mösyö Venizelos'un bu fikrine mütemâyil görünüyordu. Fakat adadaki iki büyük cemaat reislerinin bu fikirlerini cemaatleri mensuplarından bir ferdin bile asla tasvip etmemiş olduğu, bu düşüncelerin sadece Venizelos ile Mişe Lidaki'nin şahsî düşünceleri olduğu bir gerçektir. Gerekirse bilâhare bu noktayı aydınlatırız. Bununla beraber hâli hazırdaki durum bunu ispat etmiştir.

-72-


Bunları açmaktan maksadımız, Millî Meclis'e müslümanların kabul edilmemesinin sebebi, güyâ ikinci protestonâmelerindeki sert ifâdelerden ileri geldiği­ ne dâir bir kısım Avrupa basınında uyanmaya başla­ yan kanaata karşı hayretimizi belirtmektir. Bununla beraber ümit ederiz ki, hakikat ve adalet yakın za­ manda tecelli edecektir! (Tanin Gazetesinin 27 Ma­ yıs 1326 (1 9 1 0 ) târihli ve 6 3 6 numaralı nüshasından) *

IX Hanya'dan Mektup: Adanın vaziyeti her gün başka bir tereddüt devresi geçiriyor; karma bir hükümetin teşkili hakkında Venizelos ve Kondoros arasında cereyan etmiş olan uzun müzakerelerin olumlu bir sonuç vereceğinden ümit kesilmiştir. Son Millî Meclis'in kararı gereğince, hükümetin iki üyesi, lüzumu hâlinde üçüncüsünü teklif etmek yetkisine sahip bulunuyor. Bu noktadan hare­ ketle Doktor Mari, Venizelos'un yerine hükümet üyeli­ ğine tayin edilmiştir. Şu şartla ki, üyelerden her biri on beşer gün müddetle nöbetleşe hükümet başkanlığı­ nı ifâ edecektir. Garip tesâdüflerdendir ki, bugün hükü­ met üyelerinin üçü doktordur. Bundan dolayı kolera­ nın adaya sirayetinden daha çok emin olmamız gereki­ yor, yoksa burada koleradan başka her fenalık mev­ cut!... Venizelos üç gün önce istifasını vermiş; karma hükümetin kurulmamasında araya giren sebepler, Kondoros'un, hem muhaliflerden ikisinin iş başına getiril­ mesi, hem de kendisinin hükümet başkanlığına getiril­ mesi konularında ısrar etmesinden ileri geliyor. Bunu ise Venizelos taraftarları şiddetle reddetmiş. Bununla beraber özel istihbarata göre, Kondoros'un hükümete

- 73 -


alınması hakkında şimdi gizli müzakereler yapılıyor. Bunun asayişin korunmasını sağlamak için yapıldığı anlaşılıyor. Müslümanlar aleyhine, bilhassa son günler­ de tertiplenegelmekte olan cânice saldırılar, daha ziya­ de Kondoros taraftarlarına yükletiliyor; Kondoros, fe­ sadı teşvik edici olmasa bile, kendisi bir kere iş başına gelmesiyle, herhalde eşkiyaların süregelmekte olan sal­ dırganlıklarına set çekileceği ümit edilmekte imiş. Kosti Komisi hükümete alındığı takdirde, Kondoros hükü­ met başkanlığının nöbetleşe olmasında da bir sakınca görmüyormuş. Fakat Komisi'nin rakibi Kriyâri, "Kisam o " kazasından bir zâtın henüz iş başına gelmemiş ol­ masından dolayı, senelerden beri fırka ile birlikte bulu­ nan Kisamoluların mağdur olduğunu bazı yerlere tel­ kin ve ilân ile adı geçen kaza halkını, Komisi'nin tâyi­ ni aleyhine ayaklandırmaya muvaffak oldu. Kisamolu Doktor Mari dahi bu fırsattan faydalanarak hükümet üyeliğini elde etti. Şimdi fırkaların ihtilâfiyle müslüman ahalinin gele­ ceği arasında büyük bir münâsebet vardır. Meselâ Kon­ doros arzu ettiği gibi hükümet üyeliğini alamayacak ve kırkbeş gün sonra toplanacak olan Millî Meclis'te ç o ­ ğunluğu kazanamayıp da idareyi tamamen kendi eli­ ne geçiremeyeceğiııi anlayacak olursa, müslüman üye­ lerin meclise girmesini men edebilecek her yola başvu­ racağı ve bu suretle hakikaten ada için yeni ve tehlikeli bir felâket devresinin açılacağı muhakkaktır. Zirâ, na­ sıl olursa olsun müslüman üyelerin meclise girmek hu­ susundaki kesin kararları değişmeyecektir. Onları tard, tahkir ve idam etsinler, bunlar; müslüman üyelerin se­ bat ve fedâkârlığını kıramayacaktır. Zirâ hergün de­ vam etmekte olan siyasî cinâyetlere, âlemi kör sanıp da hergün çevrilmek istenilen siyasî entrikalara müslü­ manlar artık tahammül edemez. Böyle bir zamanda ise durumun vehameti şimdiden takdir edilebilir. Zâten

_ 74 --


Kondoros taraftarları, mevcut durumdan usanmış ol­ duklarını, Avrupa'nın yeni bir müdahalesinin mes'elenin hallini çabuklaştırabileceğinden ümitli bulunduk­ larını, öteye beriye pervasızca söyleyip duruyorlar. De­ mek ki onlar, Avrupalıları tekrar aday çıkarabilecek bir sebebin bulunmasını istiyor gibi görünüyor. Biz, tabiî bu heyecan veren tertiplerin, oyunların ciddiyetine inanmak istemeyiz. Fakat Venizelos taraf­ tarlarından birtakımı dahi, durumun yeni bir tehlikeli devreye girmesini süratlendirebilecek başka birtakım sebeplerin yakında zuhur edebileceğini söylüyorlar. Hatta Hakkı Paşa'nın seyahatini bahane ile Türkiye'nin güyâ üçlü ittifaka temayül gösterdiğine dâir haber sü­ tunlarında görülmekte olan birtakım mesnetsiz bilgile­ re dayanarak, biraz kahraman görünmek gayretinde bu­ lunduklarını dahi saklayamazlar. Bundan başka biraz ileri giderek Venizelos ve Poliyorgi, Yunan Millî Meclisi'ne girebilmek gibi bir başarıyı Yunanistan'a temin edecek ve bu mes'elede Türkiye'yi ric'ata mecbur ede­ cek olan sebeplerin en önemlisinin Türkiye'nin üçlü it­ tifaka meylinden dolayı, İngiltere ve Fransa'da uyanan aksi kanaatten ibaret bulunduğu inancını beslemekte­ dir. Kim bilir, bu hülya ile ileride daha ne gibi büyük ba­ şarılara mazhar olacaklarından ümitli bulunuyorlar! Ada müslümanlarına karşı saldırılar devam ediyor; Os­ manlı hükümetinin bu hâlin devamına müsaade etme­ yeceğinden eminiz. Fakat bu konudaki teşebbüslerine biraz daha hız vermelidir, kanaatindeyiz (Tanin Gazete­ sinin 7 Eylül 1326 (1 9 1 0 ) târihli ve 738 numaralı nüs­ hasından). *

X Hanya'dan Mektup:

- 75 -


Hüseyin adındaki zavallı bir kardeşimiz, Eylül'ün onbirine rastlayan Cumartesi günü akşamı saat dörtbuçukta "B a rb o " denilen mevki'deki evine gitmek üzere şehirden çıkarken kale-kapısı ve oradaki jandarma karakolunun on adım ilerisinde dört hıristiyan tarafın­ dan bıçakla kasten şehit edilmiştir. Karakoldaki jan­ darmalar katilleri takip edecekleri yerde, işin soruştur­ ma cihetine gittiler ve son anlarını yaşamakta olan onyedi yaşındaki gencin başına dikilerek, kimler tarafın­ dan vurulduğunu, katilleri tanıyıp tanımadığını sorma­ ya koyuldular. Bî-çâre gencin bu suallere verdiği cevap, ruhunu Allahına teslim etmekten ibâret olmuştur. Bu hunharca cinayet üzerine ötedenberi devamlı saldırdara uğramakla, yüreği yaralı olan mazlum müslümanların duyduğu üzüntü son derece büyük olmuştur. Cinâyet gecesinin sabahında Millî Meclis’in müslüman üyeleri, konsoloslar meclisi başkanlığını ifâ eden Fran­ sız konsolosuna gidip bir müddetten beri vukua gelmekte olan kasıtlı siyasî cinâyetlere ilâve olmak üze­ re şehir içinde işlenmiş dün akşamki cinâyetten dola­ yı, müslümanların çok tehlikeli olan durumunu açık bir dille anlatmışlar; bu hususta, büyük devletlerin alacağı âcil ve âdil tedbirleri beklediklerini beyân etmişlerdir. Fransız konsolosu, adanın geleceği hakkındaki kötüm­ serliğini gizleyemeyen (bu nokta çok önemlidir) ve müslüman üyelerin ağızlarından çıkan tesirli sözlere karşı kayıtsız kalmak istemediğini imâ eden bir ifâde ile şunları söylemiştir: "Yarınki Pazartesi gününde kon­ soloslar meclisi toplanacağı gibi, hükümet üyeleri konsoloshâneye davet olunarak kendilerine katillerin derhal yakalanması ve cinâyet sonunda katilleri takip etmediklerinden dolayı, Kale-kapısı karakolundaki jan­ darmaların şiddetle cezalandırılması hususu ihtar olu­ nacak, hâli hazırdaki tehlikeli durum ise vaktinde ilgili makamlara bildirilecektir"

- 76 -


Müslüman üyeler, k o n s o lo sun bu beyanatı üzerine konsoloshaneden ayrılmışlarsa da, konsoloslara yazılı bir muhtıra verilmesini dahi uygun gördüklerinden, der­ hal bu muhtırayı kaleme alarak akşam üzeri Fransız konsolosuna göndermişlerdir. Söz konusu muhtıra şudur: "Bir müddettenberi ada müslümanlarına karşı hıristiyan vatandaşlar tarafından işlenegelmekte olan siyasi cinayetler malumlarıdır. 11 Eylül 1910 târihine tesadüf eden Cumartesi günü akşamı şehrimizin Kale-kapısı’nda ve oradaki jandarma karakolunun on adım ilerisinde Hüseyin adındaki bir müslümanın hıristiyanlar tarafından kasden öldürülme­ si olayı adadaki müslüman halkın şimdiki vahim duru­ munu tâyine kâfidir. Müslümanlar aleyhine köylerde işlenegelmekte olan cinâyetler, şimdi de şehirlerde işlenmeye başlamıştır. Bu durum müslümanlar için esef vericidir. Bundan do­ layı vukua gelen tecâvüz ve cinâyetlerden hapishânelerde kalan hıristiyanların miktarını hükümetten sor­ manızı büyük bir teessürle istirham edeceğiz. Zira, bu­ gün müslümanlar öyle güç bir vaziyet içinde bulunuyor­ lar ki. evlerinden çıkacakları zaman bir daha geri döne­ ceklerinden emin olmadıklarından, çoluk çocuklarıyla vedalaşmaları gerekiyor. Maktül, annesinin ve iki hemşiresinin tek dayanağı o ld uğundan, bugün bu âile sokakta kalıyor demektir. Bundan dolayı mümkünse bu âileye mahallî hükümet tarafından geçimini temin edebilecek bir maaşın tah­ sisi hususunda delâletinizi ricâ ederiz." Şehir içinde işlenen cinâyet, Giritlilerin müslümanlara yaptıkları zulmü, artık kat'î ve tevil kabul etmez bir şekilde hâmi devletlerin gözleri önüne koymuştur. Hükümet, yakaladığı dört beş hıristiyanın merhum Hü­ seyin'in katilleri olduğunun anlaşıldığını bildirmiştir.

- 77 -


Bir iki güne kadar bu şayianın doğruluk derecesi anla­ şılacaktır. (Tanin Gazetesinin 2 6 Eylül 1326 (1 9 1 0 ) târihli ve 755 numaralı nüshasından.) *

XI Cinayetler Devam Ediyor: Muhabirimiz 18 Eylül târihiyle yazdığı ikinci mek­ tupta diğer bir cinayetten daha bahsediyor: Artık biz bî-çâre Girit müslümanlarının kurbanlık koyundan farkımız kalmadı. Dün "Y e n i " köyünden sekiz kadar dindaşımız daha gün ağarmadan pusuya yatmış iki câni, en geride kalmış olan Haydar ve A hmed Ağalara iki el ateş ederek kaçtılar; kurşunlardan biri Ahmed Ağa'ya isâbet ederek bî-çâreyi şehit etti. (Tanin Gazetesinden.) *

XII Hanya'dan Mektup: Birkaç gün önce takdim etmiş olduğum kısa mek­ tupta Millî Meclis'in Eylül'ün yirmiyedisinde toplana­ cağını yazmış isem de nakil vasıtasının vaktinde rastla­ mamış olması nedeniyle Kandiye ve Lâşid azalarının merkeze gelememelerinden meclis, tabiatiyle birkaç gün ve belki de bir hafta sonra müzakerelere başlaya­ caktır. Eylül'ün yirmi beşine tesâdüf eden Pazartesi günü Fransız konsolosu tarafından yapılan özel davet üzerine Millî Meclis'in buradaki müslüman üyeleri, dört bü­ yük devlet konsoloslarının toplanmış oldukları Fransız

- 78 -


konsoloshanesine gidip orada dört konsolosla görüştü­ ler. Bu esnâda konsoloslar meclisine başkanlık eden Fransız konsolosu söze başlayarak, müslüman üyelere şunları söyledi: "Sizi buraya davet etmekten maksadı­ mız, birkaç gün sonra müzakerelerine başlayacak olan Millî Meclis'in ilk toplantısında hıristiyan üyeleri, ümi­ dimiz hilâfına, tekrar iltihakı ilân ve meclisi Yunan Kralı adına açtıklarını beyân edecek olurlarsa, siz vak­ tiyle buna karşı iki protestonâme ile kat'î muhalefeti­ nizi resmen bildirmiş olduğunuzdan, bu protestonâmeleriniz, gerek Millî Meclis'in ve gerek konsoloshânelerimizin resmî zabıtlarında kayıtlı bulunduğundan tekrar reddiyeler vermek ve bundan dolayı asâyişi sarsabile­ cek birtakım heyecanlı münakaşalara yol açabilecek davranışlardan sakınmanızı tavsiye etmekten ibârettir. Evvelâ malumunuzdur ki, hükümetlerimiz sizin bu meclise yeminsiz kabul edilmeniz için donanmalarını buraya sevketmeye ve bu kadar zahmetlere katlanmaya mecbur olmuştur. Bu suretle yemin etmeden meclise girmeniz, ilhâk aleyhindeki kesin tutumunuzun açık bir delilidir. İkinci olarak bütün dünya ile, bütün Avru­ pa ile beraber, gerek siz ve gerek biz biliyoruz ki, hükü­ metlerimizin Osmanlı Hükümetine yaptıkları resmî teb­ ligat gereğince, Girit hiçbir zaman Yunanistan'a ilhâk edilemeyecek, hatta farzedelim ki, adadaki yirmibeş veya otuz bin müslüman ilhâka razı olduklarını beyân edecek olsalar bile, emin olunuz ki, iltihâkın olması mümkün olamayacaktır. Bu sebeple meclis toplandı­ ğında, hiçbir faydası olmayacak mükerrer reddiyeler vermekten, veyahut hissiyatınızı açığa vurmaktan ka­ çınırsınız, ümidindeyiz. Fakat en sonunda hıristiyan üyeler, ümit ettiğimizin aksine hareket edecek olur­ larsa, siz bir protestonâme hazırlayıp bize getirirsi­ niz." Müslüman üyeler, konsolosun bu ifâdelerine karşı

- 79 -


şöyle dediler: "Nasıl mümkün olabilir ki, hıristiyan üye­ ler tekrar iltihâkı ilân ve Meclisi Yunan Kralı adına açtıklarını beyân etsinler de, biz sükut edelim? O hal­ de bizi seçmiş olanların nazarında yerimiz ne olacak­ tır?” Fransız Konsolosu buna cevâben: "Meclisin ilk top­ lantı gününde her ihtimale karşı sizin takip edeceği­ niz yolun konsolosların tavsiyesi üzerine çizilmiş ol­ duğunu halka açıklar ve dediğimiz gibi bir protestonâme tanzim ederek bize getirirsiniz" dedi. Bunun üze­ rine müslüman üyeler konsoloshâneden ayrılmışlardır. Konsolosların, müslüman üyelere yaptıkları yukarı­ daki tebligat, birçok bakımdan dikkat ve tetkike değer. Evvelâ, birkaç gün sonra çalışmalarına başlayacak olan Millî Meclis yeni açılmıyor ki, müzakerelerinin ilki, hıristiyan üyelerin iltihak isteğinden ibâret olsun ve bun­ dan dolayı müslüman üyelerin yeni protestonâmeler tanzim etmesi mecburiyeti baş göstersin. Bir Millî Mec­ lis, ancak seçimler sonunda yeni açılıyor ve bu suretle yeni açılan böyle bir mecliste mutad merâsimin ya­ pılması zaruridir. Şimdiki Millî Meclis ise 26 Nisan 1326 (1 9 1 0 ) târihine rastlayan Pazartesi günü yeni açıl­ mış ve mutad merasimi yapılmış olan Girit Millî Meclisi'nin üçüncü toplanma devresi müzakerelerine başlı­ yor. İkinci olarak, hıristiyan üyeler meclisin ikinci top­ lanma devresinde teyid etmiş oldukları bir hareketi ayni meclisin üçüncü toplanma devresinde hangi fikir ve maksada dayanarak icrâ edecekler? Fakat denilecek ki, bu bir ihtimaldir. Öyleyse hiç lüzumsuz ve tamamen saçmasapan olan bu gibi tehlikeli ihtimallerin bertaraf edilmesi için ümit ediyoruz ki, konsoloslar, hıristiyan üyelere gereken ihtarda bulunmuş olacaklar ve bu su­ retle memleketin gelecekteki siyasî durumuna daha sağlam bir yön vermiş olacaklardır. İşin hakikati bu merkezde iken Yunan basınının bu

- 80


mes'ele hakkındaki bozgunculuğunu bir kere gözden geçirelim: Atina'da çıkıp "M avromihali"nin yayın or­ ganı olan "E m b ro s" gazetesinin 26 Teşrin-i evvel 1326 (26 Ekim 1910) tarihli nüshasında şöyle bir haber var­ dır: "Adanın müslüman üyeleri hâm i devletler konso­ loslarına müracaat ederek Millî Meclis çalışmalarının tehir edilmesi hususunu protesto etmişlerdir." Biz bu haberi okuduğumuz zaman, ilk bakışta şaşır­ mıştık. Zirâ bir gazete ne kadar ciddî, ne kadar gerçek­ çi olursa olsun, zaman olur ki, asabî, sabırsız ve bilhas­ sa mutaassıb bir muhabirinin gerçeğe uymayan haber­ lerine kurban olabileceğini düşündük. Fakat bilâhare Yunan basını noktai nazarından yapmış bulunduğu­ muz yorumda aldanmış olduğumuzu anladık; bahis ko­ nusu mes'ele hakkmdaki haberini tekzip etmiş olaca­ ğını görmek ümidiyle "E m b ro s" gazetesinin 27 T eş­ rin-i evvel 1326 (2 7 Ekim 1910) târihli nüshasını ele al­ dığımız zaman büsbütün şaşırdık; gerçekten kalbimiz­ de derin bir nefret uyandı. Bu nüshanın baş makalesi baştan aşağı bir rüyadan, bir zırvalamadan ibâret olan yukarıdaki protestonun te'sir ve mâhiyeti hakkında uzun bir tetkikat ile dolu olup, müslüman üyelerin İs­ tanbul'dan talimat aldıklarına, bundan dolayı kendile­ ri aleyhine mecliste birtakım sert münakaşalar açacak­ larına ve bu suretle tehlikede kalacak olan mahallî asâyişin korunmasını sağlamak için bir an evvel meclisin dağılması gerektiğine dâir birtakım malumat ile son buluyor. Bizim, "E m b ro s" gazetesine vereceğimiz cevap şu kısacak cümleden ibârettir: Hakikate, ciddiyete dayan­ mayan bir millet hiçbir zaman yükselemez. G eçenki mektubumda, Kondoros'un Venizelos fır­ kası ile birleşerek hükümet kuracağından bahsetmiş idim. Fakat iş çatallaşıyor gibi görünüyor: Kondoros, Millî Meclis'in onayına sunmak maksadiyle birçok

-

81

-


önergeden oluşan bir program kaleme almış ve bunu meclis üyelerinden çoğuna göndermiştir. Bu progra­ mın birinci maddesi, çok büyük bir siyasî önem taşı­ maktadır; Avrupa ve Türkiye gerçekten ilk def'a böy­ le fevkalâde bir siyasî teklif karşısında bulunacaktır. Kondoros, bu birinci maddede diyor ki, adanın en so­ nunda Yunanistan'a iltihakının mümkün olamayacağı­ nı anlayacak olursak, o zaman Prens George'un ayrıl­ masından sonra adaya bahşolunan idareyi, yâni Zaimis statükosunu istemekliğimiz lâzım gelir. Bu teklifin fevkalâde olduğunu, pek büyük bir siyasî önem taşıdı­ ğını söylüyoruz, zirâ bunu, bu teklifi her zaman, Y u ­ nanistan'ı diline dolamış olan Kondoros'un ağzından işitiyoruz. Hükümet teşkili mes'elesiııi güçleştiren asıl madde budur. Zirâ gerek Kondoros ve gerek Venizelos fırkasından ilhak taraftarı olanların bir çoğu Kondo­ ros'un bu teklifinden dolayı incinmiş gibi görünüyor­ lar. Programın başlıca maddelerinden biri de adlî hey'etin lağv olunması teklifidir. Yunan kanun ve nizamla­ rınca adlî hey'etin hüküm yürütebileceği malumdur. Başka bir madde de adadaki milis askerlerinin beşyüze indirilmesi teklifidir ki, bu suretle adadaki Yunan zabı­ ta kuvvetlerinin yarısı çekilecek demektir. Bunlardan başka nazarı dikkati çeken diğer bir hâdise vardır ki, o da Millî Meclis Başkanlığı'ndan meclis üyelerine gönde­ rilmiş davetiyelerin muhtariyet mühriyle mühürlenmiş olmasıdır. (Tanin Gazetesinin 7 Teşrin-i sâni 1326 (7 Kasım 1910) târihli ve 797 numaralı nüshasından.)

X III Hanya'dan Mektup:

-

82

-


V enizelos, buradan ayrıldıktan sonra yayın organı olan "K irik s" gazetesinin baş muharrirliğini, siyasi fır­ kanın en muktedir, en nüfuzlu azasından Kosti Komisiye vermişti. Bu suretle Venizolos'un ayrılışından bu yana "K irik s" gazetesinin baş makaleleri muntazaman Kosti Komisi'nin imzasiyle yayınlanıyor. Kosti Komisi, bu gazetenin 2 T eşrin-i sâni (Kasım) 1910 tarihli nüshasında, adanın Yunanistan'a iltihâkı­ nın imkân hâricinde olduğu görülecek olursa, Girit ile Yunanistan arasındaki siyasî bağları te'yid ve te'min maksadiyle hâmi devletlerin 10—23 Temmuz 1906 târihli notasının, yâni ada prensini teklif etmek hakkını Yunan Kralına bahşetmiş olan Zaimis statükosunun ta­ lep edilmesi hakkındaki teklifi kapsayan K ondoros programını şiddetle tenkit ediyor ve 1908 senesinin Eylül'ünde verilmiş olan iltihak kararı gereğince hüküm yürütmekte olan şimdiki idarenin devamını kesin bir dille destekliyor. Kosti Komisi bu makalesinde, şimdi­ ye kadar devletler tarafından değiştirilmemiş ve değiş­ tirilmek kabiliyetini dahi göstermemiş, hâlihazır ida­ re devam edecek olursa yalancı bir anayasa ile iki sene­ den beri idâre olunmakta olan Türkiye'nin pek yakın görünen çöküşünden istifâde ederek, adanın daha ko­ lay bir şekilde Yunanistan'a iltihak edeceğini söylü­ yor ve Türkiye'nin çöküşünü birtakım delillerle isbat etmek istiyor. Girit Rumlarının Türkiye hakkında bes­ lemekte oldukları bu fikirlerle, ileride ne gibi şeyler ümit ettiklerini göstermek için Komisi’nin bahsettiği delilleri aşağıya tercüme etmeyi faydalı buldum: 1—Türkiye'nin mâlî gücünün II. Abdülhamid zama­ nından daha perişan bir durumda bulunması ve hatta küçük Yunanistan'ın bile borç aldığı kadar para bula­ bilmek için hükümetin güçlük çekmesi. 2 —Devlet i dâresinin ancak örfi idâre ve idâmlar sâyesinde yürütülmesi. 3 —Patrikhânelere sağlanmış imtiyazlarının lağvedil­ mesi hakkında cesurca teşebbüslerde bulunulması ve

83


çeşitli kavimlerin dinî ve millî inançlarının tehlikede kalması. 4 —Herkesin tasdik ettiği gibi, Yeni Osmanlılar tara­ fından Adana'da katliam tertip ettirilmesi. 5 —Seçim kanununun açık maddelerine rağmen, Türk unsurundan başka diğer unsurların nüfus miktarı­ na nisbeten Meclis-i M eb’usan için üye seçilmesine m âni olunması. 6 —Anayasa (Kanun-i Esasî) ve patrikhane imtiyazla­ rına aykırı olarak kiliselere mahsus bir kanunun yürür­ lüğe konulmasiyle Hazret-i İsa büyük kilisesinin takiba­ ta uğraması ve Millî Meclis azalarının hapsedilmesi. 7 —Devletler hukukuna ve anlaşmalara aykırı olarak Yunan ticaret gemilerinin muhasara altına alınması ve genellikle Yunanlılar ve Osmanlı tebaası Rumlar için vahşice takibat yapılması ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmaların çiğnenmesi. 8 —Adaletin ve insan haklarının çiğnenmesi ve Türk boyunduruğu altındaki kavimlerin korkutulması gaye­ siyle silâhların kullanılmasında ölüme kadar varan iş­ kenceler yapılması. 9 —Yunanistan'ın nazarı itibara alınmaması ve ona ilelebed unutulmayacak darbeler indirilmesi. 10—Muhtelif kavimlerin ve bilhassa Bulgarların bir­ takım anarşik hareketler yapmaya zorlanmasıyla, Ma­ kedonya'nın Abdülhamid zamanındaki kargaşalığa düş­ mesi ve böylece devletlerin yeniden müdahaleye kalkış­ makta olması. 11—Arnavutluk mes’elesinin hâlâ Türkiye için teh­ likeli bir yara teşkil etmesi. 12—Arabistan ve Suriye kanlar içinde yoğrulduğu hâlde, bu kargaşalıkların önüne geçilememesi. 13—Ecdâdın takip ettiği siyasete aykırı olarak Avru­ pa devletlerinden birisine m eyl ile, diğerinin gücendirilmesi ve böylece müthiş birtakım tehlikelerin davet

-

84

-


olunması. Kosti Komisi, şahsî kanaatine göre bir gerçek olan yukarıdaki delilleri saydıktan sonra diyor ki: "İşte yu­ karıdaki sebeplerden dolayı Yeni Osmanlılığın çökm e­ si pek yakındır. Ümitsiz değil, bilakis ümitli olmalıyız. Zirâ târih kanunlarına göre şarkta bir buhranın çıka­ cağı gün uzak değildir. Fakat bu seferki buhran esna­ sında Yunanlılar, Bulgarlar, Arnavutlar, Sırplar, Kara­ dağlılar birlikte hareket edeceklerdir. Bu suretle taksim edilecek olan Osmanlı Avrupası sonunda Girit mes'elesi de halledilecektir. Bu sebeplerden dolayıdır ki, biz şimdiki iltihakı elden geldiği kadar savunmalıyız." Bu hafta çıkan 5 Teşrin-i sâni (Kasım) 1910 tarihli "Sindağm a" gazetesinin baş makalesinde şöyle deni­ liyor: "Kondoros'un vatan için zararlı ve Girit ile Y u ­ nanistan halkının fikirlerine tamamen aykırı olan ma­ lum teklifinden sonra hükümete alınması mümkün de­ ğildir. Yalnız mecliste bu teklifi geri alacak olursa, o takdirde hükümete alınabilecektir. Fakat en sonunda mutlaka iki fırkadan oluşan bir hükümetin teşkili ge­ rekecek olursa, o zaman Kondoros'un şalisi hâriç kal­ mak ve yalnız partisine mensup diğer bir kimse hükü­ mete alınmak lâzımdır. Zirâ iltihakı batırmak ve ba­ ğımsızlık bayrağını çekmek isteyen bir kimse hükü­ mete sokulmamalıdır." Birkaç gün önce Venizelos'un muhtariyet noktai nazarından Kondoros ile ayni fi­ kirde olduğuna dâir bir şâyia çıkmıştı; hatta bu şâyia Atina gızeteleriııden birkaçı ile yayınlanmıştı. Bugün buradaki hükümet bir ilâve yayınlatarak telgrafla V enizelos'tan aldığı izin üzerine söz konusu şâyiayı yaIanladı.(Tanin Gazetesinin 13 Teşrin-i sâni 1326 (13 Kasım 1910) târihli ve 803 numaralı nüshasından.) X IV

- 85 -


Hanya'dan Mektup: Osmanlı Devl eti'nin ada üzerindeki hâkimiyet hak­ kını kesin bir dille tasdik eden 23 Kasım 1910 târihli büyük devletlerin notası, geçen Kurban Bayramı­ nın ikinci gününde buranın konsolosları tarafından hü­ kümete tebliğ edildi. Bu notadan dolayı Girit hıristiyanları büyük bir ma­ teme, derin bir ızdıraba boğuldular. Millî Meclis'in hı­ ristiyan üyelerini kaplayan hayret ise tarif edilemez. Notanın tebliğini müteâkib öteden beri Kurban Bayra­ mı münasebetiyle iki gün için tatil edilmiş olan Millî Meclis, tatil müddetini birkaç gün daha uzattı. Bu ta­ til günleri zarfında hükümet partisiyle muhalefet par­ tisi, gece-gündüz yaptığı özel toplantılarında yeni nota hakkında geniş müzakerelerde bulunmuş ve böyle bir zamanda izleyeceği politikayı tartışmıştır. Bu özel toplantıların sonunda vukuf ve iktidariyle tanınmış on üye seçilerek nota üzerine hâmi devletlere verile­ cek cevabın kaleme alınması görevi bunlara verildi. Bu on üye gece-gündüz devam eden uzun müzakere­ lerden sonra verilecek cevabı kaleme almış ve bunun üzerine Millî Meclis Başkanı Meclis üyelerini 6 Kânun-ı evvel 1326 (6 Aralık 1910) târihinde toplantıya çağır­ mıştır. O günkü toplantıya müslüman üyeler de katılmıştır. Bu oturumda eski zabıt okunduktan ve onaylandıktan sonra Hükümet başkanı Manosos Kondoros büyük dev­ letlerin notasını okumuştur. Bunun üzerine muhalefet partisi başkanı Kandiyeli Mişe Lidaki ayağa kalkarak aşağıdaki açıklamayı yapmıştır: "Girit halkının yaralı kalbine senelerce ızdırab veren böyle büyük yaralar henüz kapanmamıştır. Bu nota, Osmanlı Devletinin ada üzerindeki hâkimiyetinin iâde olunacağı düşüncesiyle Girit halkını yine büyük ızdıra-

-

86


ba sürüklüyor. Prens George buraya geldiği zaman ve ondan sonra 1908 senesine kadar geçen devrede ve bil­ hassa büyük hâmi devletler Girit'in saadetiyle kayıtlı olmak ve bahis konusu devletler tarafından tensib edil­ mek üzere yüksek komiserini inhâ eylemek hususunda Yunanistan Kralı'nın hak ve selâhiyetini tasdik eyledik­ leri 1906 târihinden itibaren Osmanlı Devleti’nin metbuiyet hakkı bir isimden ibaret kalmıştır. Doğu Ru­ meli'nin Bulgaristan'a ilhakı ve Bulgaristan'ın istiklâlini ilân etmesiyle Balkan dengesinin değişmesi üzerine, Gi­ rit halkı da Yunanistan'a katılmayı hak saymış ve bu suretle büyük devletlerin 15 Ekim 1908 târihli notalariyle Girit halkına iyilik severcesine vaad ettikleri iltiha­ ka dayalı idâre teessüs etmiştir. Büyük devletlerin gös­ terdiği iyilikseverliğin açık delilleri: 1909 senesi notasiyle verilen teminat -ki düzen ve asayişin muha­ fazası o zamandan beri iş başında bulunan hükümete ona dayanarak verilmiştir- Osmanlı Devletinin ada üze­ rindeki metbuiyet hakkının yalnız bir formaliteden ibâret olduğuna bizi iknâ etmekte idi. Girit halkı, bü­ yük devletlerin iyilikseverliği hususunda büyük delille­ re sahiptir; bu kadar kuvvetli hâmilerin iyilikseverliğini celb etmek konusunda liyakat göstermiş olan zayıf bir halka karşı olan bu delilleri, büyük devletlerin geri ala­ caklarına asla inanamaz. Bununla beraber ümidimiz boşa çıktığı takdirde, Gi­ rit halkının, ecdadının vasiyetlerini rehber etmekten başka yapacağı birşey yoktur (Evet, evet! sesleri). Gi­ ritliler her fedakârlığı göze alarak kazanılmış hakları­ nın korunmasından ve hiçbir fedakârlıktan çekinme­ yeceklerine karar vermişlerdir." (Gürültülü ve sürekli alkışlar, yaşasın iltihâk sesleri.) Mişe Lidaki'nin nutkunu m üteâkib meclis başkanı bütün hıristiyan üyelerin imzalarını taşımakta olup, bü­ yük devletlerin kon soloslarını verilmiş olan protestonâ-

- 87 -


meyi okumuştur. Bu protestonâmeyi aşağıya aynen tercüme ediyorum: "Türkiye'nin ada üzerindeki hakları 1898 târihinden beri büyük devletlerin müteaddit notalariyle metbuiyet hakları diye belirlenmiş ve 24 Eylül 1908 târihinden beri ise bütün halk tarafından ilân olunan ve 15 Ekim 1910 târihli notalariyle söz konusu devletler tarafın­ dan büyük bir iyiniyetle tetkik edileceği vaad edilmiş olan iltihak kararından sonra, sözde kalan mezkûr hak­ lar dahi kaldırılmış ve bundan sonra da 13 Temmuz 1910 târihli notalarıyla büyük devletler ( Düvel-i muaz­ zama) tarafından tanınmış olan şimdiki hükümetin ilân edilen iltihâk kararına dayanarak, Yunan Kralı adına yemin etmiş olduğunu nazarı dikkate aldıktan sonra büyük devletlerce hükümete tebliğ edilmiş olup, Tür­ kiye'nin ada üzerindeki haklarını "hâkim iyet hakkı" di­ ye adlandıran 29 Kasım 1910 târihli notadan haber­ dâr olmuş olan Yunanlıların, Girit Millî Meclisi, Girit halkının derin üzüntülerini ilân ve büyük velinimetleri­ nin lütuflarını görmüş olan küçük bir toplumun hakları­ nın korunması ve Yunanistan'a iltihâkının milletlerce tasdiki hususunda savunurken ilelebed güçsüz kalması­ na dayanamayacakları ümit ve kanaatiyle bu tâbirin (yani hukuk-ı hâkimiyet) kullanılmasını protesto eder. (6 Aralık 1 9 1 0 ).” Bu protestonâmenin okunmasını müteâkib oturuma son verilmiştir. Müslüman üyeler ise protestonâmenin okunmaya başlamasiyle beraber meclisi terketmişlerdi. En nihayet cereyan etmiş olan yukarıdaki siyasî du­ rum üzerine parti çoğunluğunun, karma hükümet teş­ kil etmek lüzumunu duyduğu görülmüştür. Meclis Baş­ kanı, çoğunluk partisi adına üç gün önce muhalefet partisi başkanına yazdığı bir mektupta, şimdiki fevka­ lâde zor durumu nazarı dikkate alan çoğunluk partisi-

-

88

-


nin karma bir hükümetin kurulmasına hazır olduğunu bildirmiştir. Muhalefet başkanı bu mektuba verdiği ce­ vapta, bütün hükümet dâirelerinde ıslahat yapılarak bü­ yük tasarruflarda bulunulması, henüz tedâvüle çıkarıl­ mamış Girit pullarının satılarak bedellerinin silâhlanmaya sarfedilmesi, veznede saklı bulunan bir milyon drahminin de ayni gaye için ve doğrudan doğruya ve­ rilmesi, iltihâk olmadığı takdirde mutaasıbcasına bir mukavemetle gereken müdafaanın gösterilmesi gibi bir­ takım şartlar ileri sürerek, bunların çoğunluk partisi tarafından kabûlü hâlinde karma hükümet kurmak hakkındaki çoğunluk partisinin teklifini kabul ettiğini be­ yân eyledi. Mişe Lidaki'nin bu mektubuna meclis başkanının verdiği cevapta, ileri sürülen şartların çoğun­ luk fırkasınca kabul edildiğini bildirdi. Bunun üzerine karma hükümet kurulması hususunda fırkalarca anlaş­ ma hâsıl oldu. Bugün sabah Meclis azâları umumî toplantıya çağrıl­ mış, ilk oturumda Hükümet Başkanı Kondoros, hükü­ metin istifasını başkanlık makamına vermiştir. Bunun üzerine Manosos Kondoros bağımsız fırkasından, Pistolaki ve Kokinaki çoğunluk fırkasından, A ngelaki ve Plomidaki azınlık fırkasından ibâret olmak üzere beş azâdan oluşan karma bir hükümet kurulmuştur. (Tanin Gazetesinin 23 Kânun-ı evvel 1326 (23 Aralık 1910) târihli ve 8 4 0 numaralı nüshasından.) *

XV Hanya'dan Mektup: Ada üzerindeki Osmanlı hâkimiyet haklarını kesin ve açık bir dille tasdik etmiş olan 12 ve 29 Aralık 1910 târilıli notanın, büyük hâmi devletlerin konsolosları

- 89


tarafından hükümete teslimini müteakip, çoğunluk fır­ kasının böyle zor bir zamanda bir karma hükümet kurulması lüzumunu duyması üzerine muhalefet fırkası başkanına bu hususta yazdığı mektuba karşılık aldığı cevapta birtakım şartlar ileri sürülüyordu. Söz konusu şartlar, henüz tedavüle çıkarılmamış olan Girit pulları­ nın satılarak bir buçuk milyondan ibaret olan bedellerinin silahlanmaya tahsis edilmesinden ve vez­ nede fazla olarak bulunan bir milyon frankın aynı gaye için doğrudan doğruya sarfolunmasından ve vatan mü­ dafaası yolunda fedakârca bir metanet gösterilmesin­ den ibâret bulunuyordu. Bilindiği gibi bahis konusu şartlar çoğunluk fırkasınca kabul edilmiş ve bu suret­ le beş üyeden oluşan bir karma hükümet kurulmuştur ki, devletlerin, Osmanlı hâkimiyet haklarını tasdik eden kesin notasına rağmen Yunan Kralı adına yemin etmiştir. Yukarıda açıklanan şartlar, yoğun harp hazırlıkla­ rına yeterli görülmemiş olmalı ki, karma hükümet ku­ rulur kurulmaz ilk icraatı, yeni ek vergiler koyup, on­ ları Millî Meclis'e tasdik ettirerek bütçenin bir buçuk milyon olan açığını kapatmak ve böylece yeniden si­ lâhlanma için harcanacak meblâğı kolaylıkla tedârik edebilmek gayretini göstermekten ibâret olmuştur. Fa­ kat bu yeni vergiler de kâfi gelmemiş, hükümet, bütçe­ nin bir buçuk milyon franklık açığı bulunduğunu Mil­ lî Meclis huzurunda resmen belirtmişken, Milli Meclis yeniden silâhlanma için sarfedilmek üzere bütçeden yarım milyon frankın ayrılmasını kararlaştırmıştır. Fa­ kat bununla da kanaat olunmadığından, beş yüz bin frankın tahsisi kararını müteâkib, Millî Meclis içinde resmen yardım toplama defterleri açılmış ve 114 hıristiyan üyeden her biri yardım defterine iki yüz frank ve daha fazla bir meblâğla kaydolunmuştur. Fakat bununla da yine kanaat hâsıl olmamış, yardım defter-

- 90-


leri Hıristiyan halka da teşmil edilmeye başlanmış ol­ duğundan gittikçe mühim miktarda para toplanıyor. Özel istihbaratımıza göre, Hıristiyanlık duygularının bu galeyanı, büyük devletler tarafından kesin ve açık bir dille ada üzerinde Osmanlı hâkimiyet haklarının tasdik edilmesi üzerine, sanki yakın bir zamanda veya âniden hâriçten gelebilecek her türlü taarruza karşı vatanın müdafaası emniyet altına alınmak gayesine matuf bulu­ nuyor. Millî Meclis'te yol yapımı, telefon kurulması, liman­ lar inşâ edilmesi vesâire gibi hizmetler için birçok üye­ ler tarafından çeşitli teklifler yapıldığı bir sırada. M o­ ralaki adında bir mebus kürsüye çıkarak, bugün mem­ leketin geçirmekte olduğu buhran devresinde, birçok tasarruflar yapılmak suretiyle bir an evvel silahlandı­ rılması ve dört-beş milyondan fazla bir meblâğ temin edildikten ve vâki him âyelerinden dolayı devletlere teşekkürle, artık himâyelerini kaldırmak hususunda ricâda bulunulduktan sonra, hâkimiyet haklarını fiilen geri alması için Türkiye'ye çağrıda bulunulması gere­ kirken, o gibi boş tekliflerden söz edilmesine şaşırdı­ ğını söyledi ve şiddetle alkışlandı. Zervos adında diğer bir mebus da kürsüye çıkarak, yapılacak tasarrufların belirlenmesi hususunda gizli toplantı ve müzakereler tertip etmesi için Milli Meclis’in birkaç gün tatil edil­ mesini teklif e tti. Bu teklif derhal kabul edildi ve Millî Meclis 20 Kânun-ı evvel 1326 (2 0 Ar alık 1910) târihin­ den 15 Kânun-ı sâni 1326 (15 Ocak 1911) târihine ka­ dar tatil edildi. Bunca harp hazırlıklarıyla Millî Meclis'in özel ve giz­ li toplantısına ve adanın çeşitli yerlerinde büyük hami devletlerin notası aleyhinde yapılmış olan birçok mi­ tingler karşısında müslüman halkın içinde bulunduğu durum gerçekten düşündürücüdür. Bunların yanısıra Millî Meclis'te iki gün önce onay­

- 91 -


lanmış olan yeni milis kuvvetleri nizam nâmesi, müslü­ man halkın hissiyatını rencide etmektedir. Büyük bir üzüntü ile belirtmek isterim ki, bu nizâmnâme tatbik edilmekle, müslümanlardan büyük bir çoğunluğun göçetmek gibi bir felâkete sevkedilebilmesi uzak de­ ğildir. Bu nizâmnâmenin birinci ve yedinci maddeleri gereğince, her Yunanlı belli bir süre askerlik yapmaya mecbur tutulur. Eski yönetmelikte "her Giritli" tâbiri kullanılagelmiş iken, şimdi bu tâbirin yerine "her Y u ­ nanlı" tâbiri konuluyor. Demek ki, bundan böyle as­ kere alınacak Girit müslümânları Osmanlı tabiiyetini kaybedecek ve Yunan tabiiyetine girecektir. Fakat bu­ nu kabul etmektense derhal hicrete razı olmak, Girit müslümanları için büyük bir şereftir. Bunun üzerine müslüman mebuslar tarafından meclis başkanlığına ve­ rilen bir önerge ile yönetmeliğin birinci ve yedinci maddelerindeki sakıncalara dayanarak müsülmanların askerlikten tamamen hâriç tutulması istendi. Fakat do­ ğacak netice şimdilik tâyin edilemez. Girit adliyesinin bilâhare verdiği bir hüküm ve karar, değil yalnız bizi, bütün dünyayı hayrete boğsa lâyıktır. Bilindiği gibi ikiüç ay önce Kale-kapısı'nda jandarma karakolunun on beş adım ilerisinde on yedi yaşındaki bir müslüman, hıristiyanlar tarafından kasten şehit edilmişti. Yakalan­ mış olan katil sorguya çekildiğinde, suçunu itiraf et­ mişti. Şimdi bu katilin muhakemesi yapıldı. Verilen kararı öğrenmek ister misiniz? Katilin beş, evet, ancak beş sene hapsine dâir verilen kararı işitirseniz şaşma­ yın; zirâ Girit adliyesi böyledir!... (Tanin Gazetesinin 3 Kânun-ı sâni 1326 (3 Ocak 1 9 1 1 ) târihli ve 8 6 0 nu­ maralı nüshasından.) *

XVI

-92

-


Hanya'dan Mektup. Bugün muhterem "Tanin"inim ize bir hâdiseyi yazmakla üzülüyorum. Osm anlı ajansı ihtimal ki sizi olay­ dan haberdar etmiştir. Ancak Resmo'dan aldığımız aşağıdaki mektup size gereken tafsilâtı verecektir: "Dün akşam alaturka saat iki sularında Resmo'dan bir buçuk saat mesafede " A m balaki" köyünde işlenen cinâyet, Resm o müslümanlarını kedere boğmuştur. Adı geçen köyde birbirine bitişik iki evde oturan Hüseyin, Hasan, Ali ve daha iki müslüman birdenbire avluda bulunan köpeklerin hırsla havladığını işitince, ne oldu­ ğunu anlamak için evin kapısını açar açmaz karşıda pusu kurmuş olan onbeşi aşkın mütecaviz hıristiyan tarafından üzerlerine ateş edilerek, bunlardan Hüseyin, biri sağ göğsünden girip arkasından çıkan ve diğeri sağ kaburgalarından girip sol kaburgalarından çıkan iki kurşunla, Hasan, sol memesinden girip kolunu delerek çıkan bir kurşunla öldürülmüşler; Ali, sağ eline isâbet eden üç-dört kurşunla korkunç şekilde ve Ü m mi T âhir adındaki kız ise elini sıyırarak geçen bir kurşunla yara­ lanmışlardır." Bu hunharca cinayetten dolayı ada müslümanları derin bir yas içindedir. Hükümetin aldığı ted­ birler buraca henüz malum değildir.Fakat hâdiseler­ den anlaşıldığına göre, Girit hıristiyanları artık gerek hükümete, gerekse, fırka reislerine karşı isyankâr bir vaziyet almışlardır. Hıristiyanların ileri gelenlerinden bazıları diyor ki: "Girit'in bedduası var: Her sekiz on senede bir defa mutlaka bir ihtilâl kargaşalığı içinde yuvarlanmağa m ahkûm dur!.." Bu kabil sözlerle yakında yine adada düğünlerimiz olacağını imâ etmek istiyorlar; fakat bu düğünler aca­ ba kimler arasında vukua gelecektir? Bir zamanlar Os-

- 93 -


manlı Hükümeti ve askeri bilfiil adada bulunuyordu. Hıristiyanlarca bu iki kuvvetin aslı astarı olmayan zul­ münden kurtulmak ve fakat hakikatte Yunanistan'a il­ tihâk etmek sevdasiyle o iki kuvvete karşı gelmek, on­ larla pençeleşmek, vatanseverliğin gereği sayılıyordu. Fakat bugün Avrupalılarla mı çarpışılacak? Hayır. Zi­ râ buna inanmak için insanın pek safdil olması gereki­ yor. O hâlde üç yüz bini aşkın hıristiyan arasında kal­ mış olun otuz bin müslüman mı kastediliyor?.. Hıristiyanların en akıllılarından birisi de diyor ki: "Büyük devletler, Girit mes'elesini askıda bırakıp, kesin bir sonuca bağlamayınca bu cinâyetlerin devam etme­ si tabiidir. Bundan dolayı arasıra başgöstermekte olan bu gibi feci durumlara şaşmamalıdır. Avrupalılar galiba ortalıkta kan deryalarının aktığını g ö rmeyince, bu mes'eleye kesin bir son vermek fikrinde değildirler." Hıristiyanların avam takımı da diyor ki: "B u birbiri­ ni takip eden cinâyetler, Türkiye'de sürdürülmekte olan boykotajın ve Yunanlılar aleyhine alınmakta olan ted­ birlerin aksi sadâsıdır!.." Bu çeşit telâkki ile Girit'te­ ki talihsiz müslümanların kanını dökmeye kendilerini haklı ve selâhiyetli göstermek istiyorlar. Fakat bu hun­ harca cinâyetler acaba Türkiye'de boykotajin ilânından sonra mı başlamış? Acaba Türkiye’de boykotajin ilâ­ nından önce Girit müslümanlarının uğradığı sayısız tecâvüzler unutulacak mıdır? Girit basınının tahrikleri de halkta şiddetli bir tesir uyandırdıkça uyandırıyor. Hele m âhud France Skaki'nin taassub ve kinle yoğrulmuş neşriyatı cahil hıristiyanları bir an önce müslümanlar üzerine hücuma sevketmeye fazlasiyle yeterlidir. Müslümanların suçsuz olduğu meydandadır. Hiçbir zaman fesat çıkarmaya kalkışmamalardır. Birkaç defa fesatçılıkla suçlanmışlar, fakat hamdolsun neticede hâ­ diseler aksini ispat etmiştir; bir zamanlar bilinmeyen

-94 -


sebeplerden dolayı milis kuvvetlerinden bir er, dar bir sokakta intihar gayesiyle bıçakla kendini yaralar, fakat kopardığı feryad üzerine yetişmiş olan jandarmalar ve ahâliye: "Beni müslümanlar vurdu" der. Bunun üzerine hıristiyan halk heyecana gelir, müslüman mahallerine dökülürler, söylemediği küfür bırakmazlar ve böylece büyük bir kavganın çıkmasına ramak kalır. Fakat dörtbeş gün sürmüş olan tahkikat neticesinde yaralı er, ken­ di kendisini vurduğunu itiraf eder. Geçenlerde de nıüslüman mebusların, büyük devletle­ rin ciddi teşebbüsleri üzerine meclise kabul edilmelerini müteâkib meclis âniden çalışmalarına ara vermişti. Hatta o vakit "T a n in " gazetesi başyazarı: "Müslüman mebuslar kabul edildi, fakat ortada meclis y o k !" de­ mişti. İşte böyle bir zamanda müslüman mebuslar, ortalıkta bir kargaşalığın çıkmasına sebebiyet verme­ mek ve büyük devletlerin insanlığa yaraşır adaletini beklemek suretiyle ne konsolosluğa müracaat etmiş, ne bir protesto vermiş ve ne de başka bir siyasi teşeb­ büse girişmişlerdir. Fakat buna mukabil Bay France Skaki araya bir nifak tohumu ekmek maksadiyle bir ilâve neşreder ve bununla müslüman mebusların konsoloshânelere gidip protestoda bulunduklarını ilân eder. Fakat bir gün geçmeden bunda da hile olduğu an­ laşılır. Yine geçenlerde Millî Meclis açılacaktı, fakat kış mü­ nâsebetiyle Lâşid sancağı mebusları vaktinde gelme­ mişti. Bunun üzerine meclis de zamanında açılmadı ve açılışını birkaç gün tehir etti. İşte böyle bir zamanda dahi Yunan basını meclisin geç açılışından dolayı müs­ lüman mebusların konsoloslara müracaatla durumu pro­ testo ettiklerini ilân etti, fakat iki gün geçmeden bu­ nunda kasıtlı bir yalandan ibâret olduğu anlaşıldı. Yine geçenlerde Royter Ajansının Hanya muhabiri, bilinmeyen sebeplerden dolayı müslümanların Kandi-

-95 -


ye'de hıristiyanları öldürdüklerini, hıristiyanlara âit yerleri yıkıp yaktıklarını bildiren bir telgraf verir; bütün Avrupa, bütün Türkiye hayretlere, üzüntülere kapılır, fakat yine bir gün geçmeden telgrafın tamamen uydur­ ma olduğu ortaya çıkar. Yine geçenlerde Yunan basını, Millî Meclis'in açılı­ şından önce, müslüman mebusların mecliste asayişi bozmak gayesiyle birtakım münakaşalar çıkaracakları­ nı haber vererek, Girit hükümetine meclisin dağıtılma­ sı lüzumunu hatırlatıyordu. Fakat mecliste müslüman mebusların takındıkları olgun tavırlar bu iftirayı da ta­ mamen yalanladı. Yine birkaç gün önce Şeyh Şemseddin Efendi vaaz vermek üzere din kardeşlerini Rüştiye mektebine da­ vet etmişti. Fakat bu toplantı kötüye yorumlanarak hıristiyanlar tarafından dedikodu mevzuu yapılır, ancak birkaç gün sonra hakikat meydana çıkar ve bunun bir siyasî konuşma değil, bir dinî konuşma olduğu anlaşılır ve böylece hıristiyanlar da müsterih olur. Hat­ ta bizim France Skaki bile bütün taassubuyla bu mes'ele hakkında yayınladığı bir ilâvede de ılımlı bir dil kul­ lanmıştı. Şimdi bütün basiret sahiplerinin, bütün medeniyet âleminin vicdanına hitap ediyorum, Girit hıristiyanları müslümanların iyi niyetlerini, mertçe davranışlarını anlamak için daha ne gibi deliller görmeye ihtiyaç du­ yuyorlar? Hıristiyan yayın çevrelerinde "T a n in " gaze­ tesi mutaassıbâne fikirler yaymakla suçlanıyor; fakat bu yalandır. Biz muhterem ''Tanin"in ciddî sütunla­ rında duyururuz ki, Girit müslümanları, dünyanın bu en talihsiz insanları, millî duyguları ve siyasî mes'eleleri bir tarafa bıraktıktan sonra, hıristiyanları bir vatan­ daş olarak telâkki ediyorlar. Bunu korkuyoruz diye söylemiyoruz; zirâ Girit müsülmanlarının kalbinde öy­ le korku filan bulunmuş olsa idi, bugün ada üzerinde

- 96 -


tek bir müslümanın varlığı görülemiyecekti. Fakat müslümanlar da böyle mertçe bir karşılık görmek ister. Ayın yirmi dördüne rastlayan Cuma gününde "C emiyet-i müteşebbise" imzasiyle Hanya'nın muhtelif mevki'lerinde bir afiş yapıştırılmış olduğu görüldü. Bu afiş, hıristiyan halkı ada üzerindeki Osmanlı hâ­ kimiyet haklarını tasdik eden devletlerin malûm son notasını protesto etmek üzere ayın yirmi altısına tesâdüf eden Pazar günü şehir dışındaki Belediye bahçesi yanındaki Talimhâne Meydanı'na çağırıyordu. Afişi haber alan ve konsoloslar meclisine başkanlık eden Fransız konsolosu Mösyö Bertran, hükümete başvu­ rarak izahat istemiş ve tertip edilmekte olan mitingin, asayişin bozulmasına sebep olacağı hakkındaki endişe­ lerini bildirmiştir. Hükumet o ânâ kadar böyle bir mi­ tingin yapılacağından haberi olmadığını ve fakat mitingten sonra halkın sessizce dağılması için her türlü güvenlik tedbirlerini alacağını bildirmiş ise de, Mösyö Bertran bir türlü emin olamıyordu. Nihayet hükümetin asâyişin korunması hususundaki sorumluluğu tama­ men üzerine aldığını beyân etmesi üzerine, Mösyö Bert­ ran tatmin olarak, geri dönmüştü. Pazar günü alafranga saat bir buçukta çanlar çalma­ ya başlıyor, miting meydanına koşuluyordu. Nihayet üç bine yakın bir kalabalık Talimhâne Meydam'na top­ landı. Önce Millî Meclis Hanya mebuslarından Andon Katsoraki konuştu. Katsoraki konuşmasında, Giritli­ lerin vatanperver ve fedakâr çabalariyle gerektikçe asâyişi ve müslümanları muhafaza etmek hususundaki me­ denî vasıflarını (!) dile getirdikten sonra, hıristiyanların gayelerini savunmakla yükümlü bulunan hıristiyanlık politikasının, anlaşılması kabil olmayan sebepler­ den dolayı dünyanın bir küçücük köşesini işgal eden Girit'in az, fakat kahraman halkına karşı gösterdiği bu âni değişmeden ötürü Giritlilerin derin üzüntülerini be­

-

97

-


yân ve fakat her ihtimale karşı halkın daima hazır, kuv­ vetli, uyanık bulunması lâzım geldiğini ikaz etmekle beraber, birlik olmayınca asayişi sağlayamayacaklarını, asâyiş sağlanmadıkça kendilerini medeni bir halk gibi gösteremiyeceklerini, böyle olunca medeniyet dünya­ sının teveccühlerini kazanamıyacaklarını, onu kazan­ maksızın da millî hedeflerine varamayacaklarını söyle­ miştir. (Tanin gazetesinin 12 Kânun-ı sâni 1326 (12 Ocak 1911) târihli ve 8 6 0 numaralı nüshasından.) *

X V II Hanya'dan Mektup: Atina'da çıkan "P roini" gazetesi 24 Şubat 1911 tâ­ rihli nüshası ile Roma'daki muhabirinden aldığı mektu­ bu yayınlıyor. Çok önemli olan bu mektup, Girit mese­ lesinin şimdiki durumiyle ilgili bulunduğundan aşağıya tercüme ediliyor: "Girit mes'elesi Avrupa siyasî sahnelerini işgal etmek için durmadan sebepler gösteriyor. Bu mes'ele dikenlikle sarılmış güzel bir tohumdur; bundan do­ layı buna herhangi bir cihetten dokunmak arzusunda bulunacak kimsenin dikeni tutmaması mümkün değil­ dir. Bu dikenlerin batmasından doğan ızdırabı daha zi­ yâde büyük devletler duyar. Bunun böyle olması ise zi­ yâdesiyle adâlete uygundur. Zirâ artık bundan böyle pek muğlak ve müzmin bir şekle girmiş olan Girit me­ selesini sarmış bulunan bu dikenlerin doğmasına sebep, büyük devletlerdir. Girit mes'elesi patlamaya hazır bomba hâline gelmiştir. Devletler ise Girit mes'elesinin hallini zamanla tesâdüfe terkedip gidiyor. Girit mes'elesinin zor safhalarından biri de Girit ko­ miseri Mösyö Zaimis mes'elesidir. Soracaksınız ki, bu-

- 98 -


gün komiser var mıdır? Aslına bakılacak olursa Girit'te komiserin mevcut olmadığı âşikârdır; fakat resmî yön­ den tetkik edilecek olursa —yâni Türkiye ile hâmi dev­ letler noktai nazarından— iki seneden beri "A igina"da oturmakta olan Yunan siyasîsi Mösyö Zaimis'e hâlâ resmî sıfatiyle bakılmaktadır. İstediğiniz kadar gülün, hakikat bu merkezdedir. Avrupa, Mösyö Zaimis'e hâlâ Girit komiseri sıfatiyle bakmakta ve bu sebepten ken­ disi dört hâmi devletin emri altında bulunmaktadır. Bu öyle bir gerçektir ki, geçen sene Başbakanlık Mösyö Dragomis'e verilmeden önce, yâni Yunanistan'ın mahvolmak tehlikesi içinde kalmış olduğu bir zaman­ da, Mavro Mihali kabinesinin düşmesi üzerine kral (Y u ­ nan kralı), bilgi ve tecrübesinden istifâde etmek maksadiyle Mösyö Zaim is'i hükümeti kurmaya davet etmeği tasarladığından, Mösyö Zaim is "Aigina"da ikamet et­ mekte ise de hâlâ Girit komiseri sıfatını taşıması ne­ deniyle bu davetin kabulüne imkân olmadığını krala bildirilmişti. Bu mes'elede kimse bizi yalanlıyamaz, zirâ o takdirde gerçeği yalanlamış olur. Vatanına yapacağı hizmetlerden kendini alıkoyan ve bundan dolayı siyasî hayatına zarar getiren, şimdiki kararsızlıktan bıkmış olan Mösyö Zaim is, bahar mevsi­ minde kendi mes'elesi için hâmi devletlerin ne gibi ta­ savvurlarda bulunduklarını öğrenmek üzere ortaya kur­ nazca bir mes'ele atıvermiştir. Yâni Mösyö Zainıis Gi­ rit'te komiserlik dâiresinde bırakmış olduğu şahsî eş­ yalarını geri almak için selâhiyet verilmesini istemiştir. Devletlerin kendisine ne cevap verdiklerini biliyor mu­ sunuz? "Allah aşkına ağzını kapat! Bu sözleri ağzına alma, ev eşyalarını almaya kalkışma, bu, Girit mes'elesinin tekrar canlanması için kâfidir". Büyük devletler bu yolda cevap vermişlerdir; bu yazdıklarımız roman değil, resmî bilgilerdir. Bunlar tarafımızdan bir müddet önce yine açıklanmışken yalanlanmadı, yalanlanmak

-99 -


da mümkün değildi; zirâ bu bilgiler Roma'daki büyük devletler sefirlerinden bir diplomatın lûtf ve nezâketine istinâd eder. Yukarıda açıklanan gerçekler, büyük hâmi devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya) kapla­ mış olan Girit kâbusunu isbata kâfi gelir, fakat bütün arzuları hilâfına Girit'te her gün çıkan yeni olaylar karşısında hayrete düşüyorlar. Geçenlerde de kısa bir telgrafla beyân etmiş olduğum gibi cereyan etmiş olan son hâdiseyi dinleyiniz: Bilindiği gibi Mösyö Zaimis'in senelik komiserlik tahsisatı olan y üzbin frank, Girit hükümetinin geçen seneki bütçesine dâhil edilmişti. Hâmi devletler, bu paranın Girit bütçesine kaydolun­ ması için Girit hükümetini razı etmekle gerçekten mâhircesine, hilekârcasına bir oyun oynadılar. Bu meblâğın Girit bütçesine kaydedilmesi Mösyö Zaimis'in Gi­ rit'teki komiserliğinin hâlen devam ettiğini isbat eden bir delil makamındadır. Hâmi devletlerin bu politik oyununu anladınız mı? Girit hükümeti ya hâmi devletlerin bu hilesini anla­ mış bulunmasından, veyahut haklı görünmek maksadiyle resmen yapmış olduğu beyanatı gereğince tasar­ rufa riâyeten olmalı ki, sözü edilen meblâğı bu seneki bütçeye koymaktan vazgeçmiştir. Şimdi ise ne olacak? Hâmi devletlere batıp da ızdırap veren diken işte budur. Bu tahsisat ne olacak? Bu meblâğ kimler tara­ fından ödenecek? Girit hükümeti bu meblâğı kaldırı­ yor, acaba devletler bu parayı ödemeye mecbur kala­ caklar mı? Dört hâmi devletten herbirinin yirmibeş bin frank ödemeyecek kadar bencil olmadığı muhak­ kaktır. Fakat yukarıda bahsettiğimiz gibi şimdi başka bir mes'ele vardır. Dedik ki devletler Girit bütçesinde bu tahsisatı kayıtlı görmekle Girit hükümetinin sessiz, fakak pek m ânidâr bir suretle Mösyö Zaimis komiser­ liğinin mevcudiyetini tasdik etmekte olduğunu biliyor­ du. Fakat bu tahsisat şimdi bütçeden kaldırıldıktan

- 100 -


sonra Girit üzerindeki Zaimis komiserliğinin gölgesini tutan son iplik de koparılmış olur. Dikenin nereye do­ kunduğunu anladınız mı? Tabiidir ki Mösyö Zaimis bu­ gün bu mes'eleden faydalanarak kendi mevkiini tayin ile siyasî mesleğine mühim bir zarar getiren bir tered­ düt hâli içinden çıkmak arzusunda bulunacaktır. Bir tereddüt hâli, ki, Mösyö Zaimis'i huy edinmiş olduğu ciddiyet ve vatanperverlikle yardım etmek ihtiyacında bulunduğu vatanın siyasî işlerine karışmaktan alı­ koyuyordu. Demek ki kendisi, dediğimiz gibi bu fır­ sattan faydalanmak isteyecektir. İşte hami devletleri rahatsız eden asıl mes'ele budıır. Bu bilgileri bize veren kaynaktan bu defa da haber alıyoruz ki, hâmi devletler arasında bu mes'ele hakkın­ da müzakereler cereyan ediyor. Okuyucularımıza hâmi devletlerin alacağı kararlar hakkında malûmat verece­ ğ iz ." Muhabirimizin mektubu burada sona eriyor. Fakat bu muhabir bilmeli ki, Girit hıristiyanları tarafından il­ tihak ilân edileliden beri, Zaimis statükosu lağvedilmiş bulunuyor. Fakat Girit, Osmanlı Hükümeti' nce lıâmi devletlere teslim edilmiş olduğundan, ada hıristiyanlarının iltihak sadâsı Avrupa devletleri câmiasında iltifat görmemiştir. Bu hâdiseden sonradır ki, büyük hâm i devletler, Osmanlı Devletinin ada üzerindeki hâkimiyet haklarını kesin ve açık bir dille resmen tasdik ettiler. "P roini" gazetesinin R oma muhabiri, büyük devletlerin Osmanlı Hükümetine verdikleri bu kesin ve açık tebliği tetkikten geçirecek olursa, Girit'te uygulanacak idarî sistemin ne gibi esaslara dayanacağını şimdiden tayin etmekte güçlük çekmez sanırız. Girit hıristiyanları bilhassa Osmanlı emelleriyle bağ­ daşmayan bir şartı ihtivâ eden Zaimis statükosunu ken­ di kendilerine lağvetmiş olmalarından bugün ihtimal ki pişman bulunsunlar ve ihtimal ki Mösyö Zaimis'in tah-


sisatını bu seneki bütçeden kaldırmış olduklarından, yarın da pişmanlık duysunlar. Bu hususu Millî Meclis'in toplanmasından önce şimdiki Mâliye ve Dâhiliye vekili Manosos Kondoros'un yayınlanmış olan siyasî progra­ mı dahi ispat etmiştir. Fakat ne olursa olsun bugün bu pişmanlıklardan hiçbir fayda sağlanamaz. Bizim fikri­ m izce Girit hıristiyanlarının akla, mantığa, devletler politikasına uygun bir idarenin kurulmasını temin ede­ cek bir yol izlemeğe başlamaları vatanî bir görevdir. Gerçekten Mösyö Kondoros'un mahut programını Mil­ lî Meclis'in h ıristiyan mebusları hep birden reddetmiş ve iltihak kararında sabit kaldıklarını beyân etmişler­ dir. Fakat ne yapalım ki, Osmanlı hâkimiyetini tasdik eden devletler notası gözlerimizin önünde gerçek bir heykel gibi dikilmiş bulunuyor. Ona boyun eğmeye­ cek olan kuvvet hangi kuvvettir? Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasındaki büyük ayrılık, Girit mes'elesi­ nin uzun müddet askıda kalmasından meydana gelmiş­ tir. Bu ayrılıktan doğan zarar ve ziyanın büyük bir kıs­ mı Yunanistan'a âittir. Türkiye ile Yunanistan arasında meydana gelecek olan ciddî bir ittifakın ise ne gibi siya­ sî ve İktisadî menfaatler sağlayacağını düşünmek zama­ nı Girit hıristiyanları için artık gelmiştir kanaatinde­ yiz. Yunanistan'ın varlığının Osmanlı Devletinin varlı­ ğına bağlı bulunduğunda, en büyük Y unan siyasetçi­ leri müttefiktirler. Bulgaristan ile Yunanistan arasında mevcut ve asırlar geçse bile giderilmesi kabil olmayan büyük siyasî ve İç­ timaî anlaşmazlıklardan dolayı ciddî bir anlaşmanın meydana gelmesi mümkün olamayacaktır. Bilhassa Os­ m anlı Devleti her ikisine cevap verecek güçte bulun­ dukça, son günlerde aralarında husule gelmiş gibi görü­ nen anlaşmanın tesirsiz kalacağı âşikârdır. Osmanlı Hü­ kümetini, bu anlaşmanın ciddi olmasını temenni etmez zannedenler ahmaklık etmiş olurlar. Fakat Osmanlı Hü-

- 102 -


kümetinin bu anlaşmadan dolayı meydana gelecek za­ rarlara müsaade edeceğini zannedenler daha büyük bir ahmaklık göstermiş olurlar. Girit hıristiyanları bu ger­ çekleri ne zaman takdir edecek? Bugün şarkın huzur ve asayişini arzu eden bütün sulh taraftarlarını düşündüren, kötümser kılan bir şey varsa, o da Girit mes'elesinin artık kat’i bir sonuca bağlanma­ mış olmasıdır. Zihinler âdeta takattan düşmüş, sabırsız­ lanmaya başlamış gibi görünüyor. Geçenlerde Yunan subaylarından umum Girit milis kuvvetleri başkuman­ danı Mompharato, Yunanistan'dan çağrılmış olduğu gibi, bu defa da vekili bulunan Dalyani dahi geri çağrı­ lıyor. Yunan subaylarının birer birer geri çağrıldığını ve yerlerine diğerlerinin gönderilmediğini gören ada hıristiyanları müteessir oluyorlar. Mahut Françe Skaki, gazetesinin son nüshasında diyor ki: "Eğer çağrılmış olan başkumandanın yerine bilhassa Giritli olan Venizelos başkasını göndermiyecek olursa, Girit hıristiyan­ ları artık yuvadan çıkmış olacaktır" (Tanin gazetesinin 8 Mart 1327 (1 9 1 1 ) târihli ve 915 numaralı nüshasın­ dan.) *

XVIII Hanya'dan Mektup: Geçenlerde Girit'in umum milis ve jandarma kuvvet­ leri kumandanı Mompharato'nun ve arkasından vekili Dalyani'nin Atina'dan çağrılması üzerine mahallî Rum basınının, ada hıristiyanlarının derin üzüntü ve acılarını tehditkâr bir dille beyân etmiş olduğunu yazmıştım. Atina'da çıkan "P roini" gazetesi Hanya'daki muhabi­ rinden sözü edilen mes'ele hakkında aldığı telgrafı 11 Mart 1911 târihli nüshasında yayınlıyor. Bunu aşağı­

- 103 -


ya tercüme ediyorum: "Kondoros hükümeti Girit'teki Yunan subaylarının geri çağrılıp çağrılmaması mes'elesinde gerçekten dip­ lomatik bir başarı sağlamıştır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti uzun zamandan beri bir taraftan Mompharato'nun Girit'e dönmesine izin verilmemesini ve diğer ta­ raftan askerî ıslâhat yapmak gayesiyle adada bulun­ makta olan diğer Yunan subaylarının geri çağrılmasını talep etmişti. Hükümetimiz, Yunan subaylarının geri çağrılması hakkında alınacak her türlü kararın adada yeni bir savaş doğuracağını ve fakat savaşın sonuçların­ dan doğacak mesuliyeti y üklenemiyeceğinden, istifa­ sını vermeğe mecbur kalacağını zamanında hâmi dev­ letlere bildirmiştir. Büyük devletler, yaptıkları müza­ kerelerden sonra, Yunan subaylarının geri çağrılmasiyle ada alt-üst olacağından, bunun imkânsız bulun­ duğunu etraflıca düşündüklerinden sözü edilen subay­ ların yerlerinde kalmalarını kararlaştırmışlardır. Kon­ soloslar, gerek subayların yerlerinde bırakılması ve ge­ rek Mompharato'nun avdeti hakkındaki kararı bugün hükümete bildirmişlerdir. Mompharato mes'elesi hakkındaki diplomatik başarı bütün Yunan subaylarının geri çağrılacağına dâir olan şâyiadan dolayı ızdırap du­ yan Girit ahâlisi arasında bir sevinç doğmasına sebep olm uştur." Yukarıdaki telgrafın ne dereceye kadar gerçeğe yakın olduğunu bilemeyiz. Ancak ortada bir gerçek varsa, o da, bu hafta Mompharato'nun Atina'dan Han­ ya'ya dönmüş bulunması keyfiyetidir. Bu hâdiseden anlaşıldığına göre, Girit hıristiyanları millî gayelerine erişebilmek için "Asayiş ihlâl edilecek" sloganını hâ­ mi devletlere karşı bir tehdit silâhı olarak kullanmaya başlamış bulunuyorlar. Zirâ bugünlerde cereyan etmiş olan diğer bir olay bu fikri teyit etmektedir: Proini

-104 —


gazetesinin Resmo muhabiri adanın şimdiki siyasî du­ rumu hakkındaki fikrini anlamak maksadiyle Millî Meclis mebuslarından Hiralamia Kaloida ile mülâkat etmiştir. Adı geçen gazete bu mülâkatı Mart 1911 târihli nüshasında neşrediyor. Bu mülâkata göre Kaloida, muhabire demiş ki: "Adanın iç ve dış siyasî durumu acınacak bir halde­ dir. Malî imkânların ve asayişin yetersizliği adayı harab ediyor. Dayanılamayacak bir dereceye gelmiş olan bu durum ise halkı silâh zoru ile hakkını istemeğe mec­ bur edecektir. Halk memleketin silâhlandırılmasını ve Avrupa'ya hey'et gönderilmesini ilgililerden talep ede­ cektir." Hâdiselerin hergün resmî ve gayrı resmî bütün dünya siyasî çevrelerini meşgul etmek için üst üste ortaya koyduğu çeşitli garip durumların mâhiyetini incelemekle uğraşanlar biliyorlar ki, içinde bulundu­ ğumuz medeniyet devri dünyada en çok takdir ve önem kazanmış çok az sayıda gazetelerin dünyanın çe­ şitli yerlerindeki muhabirlerine, büyük, pek büyük bir vazife yüklemiş bulunuyor. Bu vazife her türlü tarafdarlıktan sakınmak şartiyle gerçeği olduğu gibi yaz­ maktan, bildirmekten ibârettir. Bunun aksine hareket edenler, ciddiyete, insaniyete hürmet etmemiş alçak­ lardır. Bu sözleri yazmaktan maksadım, "N ew York-Herald" gazetesinin Atina muhabiri geçenlerde gazetesi­ ne çektiği bir telgraf ile şahsî mütalâasını kamuoyunun gözleri önüne sermektedir: Atina'da çıkan mâhut "P roini" gazetesi 13 Mart 1911 târihli nüshasında, Londra'dan aldığı 12 Mart 1911 târihli aşağıdaki telgrafı yayınlıyor: "N ew York-Herald gazetesinin Atina muhabiri her türlü şüpheden uzak olup, İstanbul'dan aldığı özel ma­ lûmat üzerine gazetesine çektiği telgrafda Selanik İtti­ hat ve Terakki Merkezi, Girit'teki müslüman halkı isya­

- 105 -


na sevk ve tahrik etmek ve bu suretle büyük devletle­ rin müdahalesini sağlamak ve bu iş için silâhlar satın al­ mak maksadiyle büyük meblâğlar harcanmasını tasvip ettiğini bildirmiştir." Zavallı Girit müslümanları!... Yeryüzünün en bed­ baht insanları olan bu bî-çârelerin hedef olduğu bun­ ca ızdıraplar, mahrumiyetler kâfi değilmiş gibi şimdi de isyan çıkaracak bir durumda bulunmakla itham edil­ meleri, doğrusu yirminci asır için bir lekedir. Zirâ dedi­ ğimiz gibi Girit müslümanları birçok defalar zulme he­ def oldukları halde vazife icâbı müdafaalarını Osmanlı Hükümeti ile hâmi devletlere havâle etmiş ve intikam almak için olsun fesatça bir harekette bulunmayı hiç­ bir zaman akıllarına getirmemişlerdir. Bu apaçık bir gerçektir. Yoksa sinsi bir düşünce ile adada, yakında bir ihtilâl bombası patlamak üzere bulunuyor da bun­ dan doğacak mesuliyetin şimdiden müslümanların sır­ tına yüklenmesi için mi gayret sarfediliyor?... Geçen­ lerde Millî Meclis çalışmalarına başladığı ilk günlerde, Viliyam Fiç adındaki bu Amerikalı muhabir —belki de özel bir maksatla - burada bulunmakta idi. Kendisi meclis başkanlığına gönderdiği bir beyannâmede Girit'in Yunanistan'a iltihakı için mensup olduğu gazete­ nin her türlü gayret ve fedakârlığı iftiharla yapacağını bildirmişti. Meclis başkanı da bu beyannâmeyi meclis­ te okumuş ve meclisin hıristiyan üyeleri adına adı ge­ çen muhabire gönderdiği cevabî mektupta teşekkür etmiştir. Girit müslümanları herkesin arzu ettiği bir şeyi is­ temek ve takip etmekte hür olması hasebiyle, ne Girit hıristiyanlarının iltihaka gönül bağlamasından ve ne de bu durumun meydana gelmesi için bir Amerikalının yardım etmek arzusunu göstermesinden şikâyetçi ola­ bilirler. Yeter ki bu Amerikalı kendi fikrine göre ha­ reket edip mert ve masum bir halka ihtilâlcilik lekesini

- 106 -


haksız yere sürmek sevdasından vazgeçsin.. Zâten bu koca Amerika muhabiri Girit'e geldiği zaman hıristiyanlarla dostluk kurmaya çalışmış ve onlarla konuş­ muştur. Müslüman halkın da bir itirazı, bir şikâyeti, in­ saniyet adına onun da savunacak bir hakkı olup olmadığını sormak maksadiyle bir İslâm mebusuna veya İslâm ileri gelenlerinden bir zâta müracaata tenez­ zül etmemişti; fakat biz bundan da müteessir değiliz. Bize üzüntü veren bir şey varsa, o da, "N e w-York—Herald" gibi pek mühim bir gazete idâresi tarafından şark ahvâlini tetkik maksadiyle buralara kadar öyle alçak bir muhabir gönderilmiş olması keyfiyetidir. Dolaşan şâyialara ve Rum yerli basınının verdiği haberlere göre, Millî Meclis'in dağıtılıp, yeniden genel seçimlerin yapılması düşünülmektedir. Bu işi için iki sebep gösteriliyor: Biri, Millî Mec­ lis'in kanun yapmakla meşgul olmamış bulunması, di­ ğeri millî mes’eleyi, yâni "iltih â k ı" ileriye götürme­ miş olması. Meclisin dağıtılmasını gerekli görenler ise, bunun aleyhinde bulunanlardan azdır. Aleyhte olan­ lar, yeni seçimlerin yapılmasiyle asayişin bozulması ihtimalini ileri sürerek, böyle bir durumda millî mes'elenin zarar görebileceğini beyân etmektedirler. Şu anda Resmo'dan aldığımız bir mektup, üzücü bir haber ihtivâ ediyor. 18 Mart 1327 (1 9 1 1 ) târihiy­ le gönderilmiş olan mektubu aşağıda aynen veriyoruz. "Şeh re üç saat mesafede bulunan Palelimno köyün­ den Hasan Ağa, ticaret için gittiği Modros köyü yakı­ nında hıristiyanlar tarafından iki kurşunla şehit edil­ miştir. Cenazesi bugün şehre getirilerek defn edildi. Ş e ­ hidin suçu müslüman olmasıdır. Mevlâ kendisine mağ­ firet ve bize sabır ihsan buyursun. İşte hıristiyanlar yine saldırmaya başladılar. Allah yardımcımız olsun. A m in ."

-

1.07

-


İşte üzüntü verici bir olay ki, yalnız bir müslümanın kalbini değil, vicdan sahibi her insanı müteessir etme­ mesi kabil değildir. İşte yeni bir fâcia ki, medenî ol­ makla övünenleri baştan-aşağı mahcup etse lâyıktır, h âmi devletlerimiz acaba ne zamana kadar bu alçakça hareketlere karşı böyle ilgisiz kalacaktır?.... Geçen­ lerde Makedonya hıristiyanlarına baskı ve tecâvüzde bulunulmuş diye, Osmanlı Hükümetini tenkit eden bir itiraz sadası, bir şikâyet velvelesi İngiltere parlamento­ sunu çınlatmıştı. Acaba öyle parlamentolarda, öyle öy­ le müdafaayı, Girit müslümanları için de neden işite­ miyoruz?... Bu unutkanlık acaba neden ileri geliyor?.. Bunun hikmeti nedir?... Şimdi "New-York-Herald"ın Atina muhabiri Viliyam Fiç dostumuz dahi gözlerini iyice açacağını, fesat çıkarmaya çalışanların kimler ol­ duğunu görüp, ona göre fikir düzelteceğini zannetmek için bize müsaade edecek olursa, kendisi için yukarıda kullanmış olduğumuz tabirden şahsını tenzih eder inancındayız. Bütün bu üzücü durumlar ise, bir sabır ve itidal ile, bir basiretle mukabele edilmesini diğer Os­ manlı memleketlerindeki din kardeşlerimize tavsiye ederiz; zirâ kanunlarımız bize bunu emreder. Mâhut "P roini" gazetesi, 15 Şubat 1911 târihli nüs­ hasında, Serfice mebusu Boşo Efendi'nin yakında Ati­ na'ya gidip Venizelos'a karşı olan muhalif parti baş­ kanlığını deruhte etmesine dâir Atina siyasî çevrelerin­ de cereyan eden müzakereler hakkında dolaşmış olan bir söylentiyi yayınlıyor. "Paşa N ikola" adında bir Yunanlının İstanbul'dan uzaklaştırılmasından dolayı son günlerde Yunan bası­ nı bir şikâyetvâri dedikodu ile doludur (Tanin gazete­ sinin 29 Mart 1327 (1 9 1 1 ) târihli ve 9 3 6 numaralı nüs­ hasından) *

- 108 -


Hanya'dan Mektup: Önümüzdeki Mayıs ayı başlarında yapılacak seçimler ve Haziran sonlarına doğru toplantıya çağrılacak Millî Meclis'in dağılıp dağılmaması hususu bura kamuoyunu fazlasiyle meşgul etmektedir. Millî Meclis dağılacak ve yeni seçimler yapılacak olursa, asayişin bozulması işten bile değildir. Bunun il­ tihâk mes'elesi için zararlı olacağını söyleyen Hıristi­ yan mebuslar, yeni seçimlerin Yunanistan'da yapıla­ cak seçimlere kadar ertelenmesini tavsiye etmektedir­ ler. Fakat muhalefet partisi yeni seçimlerin yapılması­ nı istemediğinden bu gayesini gerçekleştirmek için ka­ sıtlı olarak asayişi bozacağına dâir bir söylenti dolaşı­ yor. Dolaşmakta olan bu söylentiyi teyid eden birta­ kım şeyler vardır: Atina'da çıkan "P roini" gazetesinin 20 Mart 1911 tarihli nüshasında "Pethaki" imzasiyle Resmo'dan gönderilmiş bir mektup neşrediliyor ki, meali şudur: "Bugünlerde birtakım mühim hâdiseler çıkacağını bu mektubumla bildiriyorum. Girit halkı şimdiki sürüncemelikten bıkmış olduğundan silâhlana­ rak dağlara çekilecek ve artık adanın bir ucundan öbür ucuna kadar Yunanistan'a iltihakı ilân edecektir. Bu uğurda, burada silâhlı çeteler teşekkül etmekte olup, iltihak için son ve büyük bir harekette bulunacaklar­ dır." İşte görülüyor ki, açık ve imzalı olan mektuplarla mahallî asayiş tehdit edilmeğe başlanmıştır. Hatta im­ zasını koymuş olan bu kahraman Pethaki, bizim tanı­ dığımız bir kimse değildir. Galiba bu zat Millî Meclis mebuslarından ve eski müsteşarlardan Pethaki'nin akrabasındandır. Mektubunu yayınlamış olan Proini ga­ zetesi bile hayretini izhar etmiştir. Biz ise sâdece de­ riz ki, büyük Hâmid'imizin (Abdülhak Hâmid), "M ah­ cup oturur gazapla kalkan" mısraı, bahis konusu mek-

- 109 -


tubun mâhiyet ve önemini tâyine kâfi gelir. Bununla beraber devam etmekte olan hükümetsizlik ve fakr-u zaruret yüzünden vahim olayların kendi kendine pat­ lak vermesi ihtimali uzak değildir. Mahkemelerin çıkar­ dığı ilâmlar, ada dahilinde yürürlüğe konulamıyor. Köylüler silâhlarını göstererek mahkeme mübaşirlerini kovuyorlar. Bundan dolayı büyük bir yekûn teşkil eden avukatlar, âdeta bir mâli sıkıntı içindedirler. Öyle ki, bunlardan bazıları mesleklerini terk edip, başka bir iş tutmak mecburiyetinde kaldıklarını söylüyorlar. Atina gazetelerinin Hanya'dan alıp verdikleri haberlere göre de burada yortulardan sonra silâhlı gösteriler tertip edile­ cek ve hükümetin düşmesi, Millî Meclis'in dağılması is­ tenecektir. Atina gazeteleri bu hareketleri tasvip etmi­ yor; Girit hıristiyanlarına itidâl tavsiye ediyor ve bu yolda bir hareketin, büyük devletlerin yeni bir müda­ halesini gerektirebileceğini söylüyor; fakat dikkate şâyândır ki, fırkaların birbirlerine olan kinleri nedeniyle, hıristiyanlar arasında kanlı bir mücadele çıktığı zaman en çok tecâvüze ve taarruza hedef olanlar, tamamen ta­ rafsız ve kendi işleriyle meşgul bulunan mazlum müslümanlardır. Hıristiyan, hıristiyanı öldürmekle ada asâyişi haklı olarak ihlâl edilmiş sayılamaz. Bundan dolayı birdenbire müslüman halka taarruz başlıyor; bunun üzerine iş başında bulunan hükümete hâmi devletler konsoloslarınca baskı yapılıyor. Bu suretle hükümetin durumu sarsılıyor ve bu sebeple muhâlifler dahi çoğu kere arzularına kavuşuyorlar; fakat türlü türlü cinâyetlere kurban giden müslümanlar bu post kavgası esna­ sında dahi karanlık günler, buhranlı anlar geçiriyorlar. Zavallılar son derece tahammül ediyor, fedâkârca bir metanet gösteriyor ve hayatlarının son derecesine kadar da göstereceklerdir. "S abah " gazetesi yazarların­ dan Rasim Bey, dünya târihinde pek az görülmüş olan böyle bir sebatı galiba lâyık olduğu şekilde takdir et-

- 110 -


memiş olmalı ki, geçenlerde yayınlanan târihine, Girit müslümanlarını bir kat daha üzüntüye boğmuş olan bir fıkrayı sokmuştur. Ada müslümanları öyle bir târih­ ten, gerçeğe uymayan fıkralar değil, cesaret veren bir ses işitmek istiyordu. Şüphesiz ki, Rasim Bey'in da­ yandığı kaynak sağlam değildir. Bu sebeple Rasim Bey'in mes'elenin gerçek yönünü burada çıkan gazete­ lerden öğrenmiş olduğunu zannetmekte isek de, ya­ kında kendi tarihinin karşısında başka bir târih bula caktır ki, bunun bizimle kendileri arasında bir hasbihale vesile olacağı şüphesizdir. İstanbul'un son günlerdeki karışık durumu, diğer bütün Osmanlılar gibi, bizi de üzmektedir. Haysiyet ve basiret sahipleri önce vatanın çıkarlarını gözönüne alır, ondan sonra asabî kırgınlıklardan ileri gelen intikam duygularını yatıştırabilecek vasıtaları arar. Vatanî çı­ karlar uğruna intikam alma hevesini feda etmeyende, haysiyet aramak boşunadır. (Tanin gazetesinin 12 Ni­ san 1327 (1 9 1 1 ) târihli ve 9 5 0 numaralı nüshasından). * XX Hanya'dan Mektup: Birkaç gün önce galiba 7 Nisan tarihiyle takdim et­ miş olduğum mektupta demiştim ki: "Hıristiyan, hıristiyanı öldürmekle adanın asâyişi ihlâl edilmiş sa­ yılamaz; bu sebepten birdenbire müslümanlara taar­ ruz başlıyor". Mümkündür ki, sözü edilen mektubum, bu mektubu yazdığım dakikaya kadar elinize ulaşmış olsun. Fakat dün akşam şehrimizde kasten işlenmiş olan yeni bir cinayet, talihsiz müslümanları pek derin mateme boğmuştur. Zâten geçenlerde Resmo'da aynı şekilde bir müslümanın öldürülmüş olmasından ümit­

- 111 -


sizliğe düşmüş olan müslümanlar, bu defa büsbütün ümitsizliğe kapılmışlardır: Dün akşam saat on ikide, yâni ezan okunurken dük­ kânını kapayıp evine gitmekte olan kunduracı esnafın­ dan Musa Ağa, yolda dört Hıristiyan tarafından şehit edilmiştir. Şehrimizde onun gibi yumuşak huylu, nâmuslu ve yalnız kendi işiyle meşgul az kimse vardı. Bü­ tün hayatı boyunca en ufak bir kötülük yaptığı görül­ memiş, işitilmemiştir. Zavallı, geride altı tane mini mi­ ni yetim bırakmıştır. En büyüğü dokuz yaşındadır. Bu masum ve talihsiz yetimlerin merhum babalarından başka bir dayanakları, ondan başka geçimlerini sağla­ yacak kimseleri yoktur. Sokakta kalmış olan bu zaval­ lılar ne olacaktır? Heyhat! Hâlimiz nereye varacak?.. (Tanin gazetesinin 17 Nisan 1327 (1 9 1 1 ) târihli ve 955 numaralı nüshasından.) *

XXI Hanya'dan Mektup: Son günlerde Yunanistan'da medeniyetimizin yük­ selmesini yalnız hükümetin gayret ve himmetine terketmekle rahat bir uykuya dalmış olan Osmanlı zenginleri­ ni uyandırabilecek ibret verici bir olay meydana gel­ miştir. Bu olayı, "T an in " gazetesi birkaç gün önceki nüshalarında verdi idi. Bugün bahis konusu hâdisenin tafsilâtını gözler önüne sermek, kanaatimizce, fayda­ lı olacaktır: Geçenlerde Londra'da vefat etmiş olan Yunan zenginlerinden Marino Korialenio adındaki vatanperver, Yunanlılara âit Yedi ada'dan Kefalonya'nın merkezi Argostoli kasabasında doğmuştu. Mü­ teveffa, oniki milyon frank servetinden iki milyonu­ nu akrabasına, geriye kalan on milyonunu vatanına,

- 112 -


yâni Yunanistan'a veriyor; yayınlanmış olan vasiyetnâmesini aşağıya aynen tercüme ediyorum: Argostoli’deki Aya-paraskevi b kilisesi için yirmibeş in, yine Argostoli'de bir hastahâne ve bir kız okulu inşâsı için ikiyüzellibin, bu okulun üzerinde tesis edi­ lecek babasına âit evin bakım ve onar ımı için yirmibeş bin, yine Argostoli'de çocuk mektepleri inşâsı için iki­ yüzellibin, A rgostoli yakınındaki Kotavo bataklığı­ nın kurutulması için dörtyüzbin, Atina'daki Yardım­ laşma Cemiyeti için bir milyon, İngiltere'deki Haron okulu seviyesinde Atina'da fevkalâde bir erkek yüksek okulu yapımı için bir milyon, Atina'daki Ayasofya Çocuk hastahânesi için altıyüzyirmibeşbin, spor sa­ lonları tesisi için üç yüzyetm iş beş bin, Atina'daki rasathâne için ikiyüzbin, Atina'daki Musiki Cemiye­ ti için üçyüzyetmişbin, Atina Ziraat Cemiyeti için ikiyüzellibin, Atina'da askeri kışlalar inşâsı için iki­ yüzellibin, Atina’daki spor cemiyetleri için ikiyüzelli­ bin, Atina'da umumi bir hastahâne yapımı için iki milyon, Yunan donanmasına yardım olarak bir mil­ yon, tıp mekteplerinde diploma aldıktan sonra dok­ torların bir müddet için staj gördükleri ameliyat mek­ tebi için ikiyüzellibin, Atina'da faydalı eserler neş­ retmekle meşgul bulunan cemiyet için ikiyüzellibin. Atina'da Avrupa ayarında cezaevleri inşâ edilmesi için altıyüzyirmibeşbin, Argostoli'de bir müze inşâsı için yüzellibin, Atina'da Evangelizm os hastahânesi için ikiyüzellibin, Korfo adası'ndaki Yetimler evi için ellibin frank. İşte Koryalenio'nun vasiyetnâm esi burada son bu­ luyor. Bu vasiyetnâmeyi kısaca, bir-iki cümle ile de ter­ cüme edebilirdik. Fakat Yunan zenginlerinin vatanları­ nı kalkındırmak, medeniyetlerini ilerletmek için nasıl fedâkâr olduklarını, ne gibi yüksek fikirler besledikleri-

- 113 -


ni, dünyada ne için servet toplamaya çalıştıklarını etraflıca göstermek içindir ki, yukarıdaki vasiyetname­ nin harfiyen tercümesini uygun gördük. Fakat Yuna­ nistan yalnız bu Koryalenio'yu mu çıkarmıştır? Sinfiroslar, Averoflar vesâire Yunanistan'a daha çok mil­ yonlar bırakmamışlar mı? Atina'da içinde her dört senede bir olimpiyat oyunları oynanan stadyum, Averof'un vatanına bahşettiği paralarla yapılmıştı. Bu stad­ yum sâyesindedir ki, her dört senede bir Atina'yı en az iki-üç büyük hükümdar ziyaret ediyor; orada elli bin­ den fazla yabancı toplanıyor; bu suretle Yunanistan, hem ticarî ve hem de siyasî bakımdan fayda temin edi­ yor. Yeniden inşâ edilmiş olup, yakında Pire limanı­ na gelecek olan Averof zırhlısı, yine Averof'un hibe et­ tiği paralarla yapılmıştır. Atina'daki akademiler, üniversiteler, muhteşem ti­ yatrolar, hastahâneler, yetimhaneler ve bunlara benzer diğer birçok yüksek kuruluşlar hep Sinfirosların ve diğer Yunan zenginlerinin yardımları sayesinde meyda­ na gelmişlerdir. Küçük Yunanistan böyle büyük vatan­ perverler, büyük insanlar çıkarmış ve çıkarıyor. Bun­ ları gördükçe, insanın hayran kalmaması, bu vatanper­ verliğe imrenmemesi mümkün değildir. Şimdi bu sa­ tırları yazdıktan sonra Atina'da çıkan Proini gazetesi­ nin Roma özel muhabirinden alıp 19 Nisan 1911 târih­ li nüshasiyle neşrettiği telgrafı gözden geçirelim: "Tribuna gazetesinin aldığı bir telgrafa göre, Mösyö Veııizelos, müteveffa Korialenio'nun bıraktığı parayı donanma sandığındaki fazla paraya ilâve ederek ilk Y u­ nan zırhlısını, İngiliz tezgâhlarına sipariş ettiğini ve bu­ nun adının Korialenio olacağını beyân etmiştir. Sipariş edilmiş olan bu yeni zırhlının yarı bedeli zâten mevcut­ tur. Fakat müteveffa Korialenio, bundan önce Yunanis­ tan'a daha birçok paralar göndermişti ki, bunlar şimdi­ ye kadar kralın ve veliahdın ellerinde bulunuyordu. Bu

- 114 -


meblâğ dahi hesap edildikte, bilâhare ikinci bir Y u ­ nan zırhlısı sipariş edilecek ki, bu iki zırhlı için top­ lam doksan milyon frank ödenecektir." Bu telgrafın ne dereceye kadar gerçeğe yakın oldu­ ğunu bilemeyiz. Ancak Osm anlı Hükümetinin iki zırh­ lı sipariş etmiş bulunduğu ve vefat etmiş olan zen­ gin bir Yunanlının vatanına böyle büyük bir servet bı­ raktığı keyfiyeti dikkate alınacak olursa, Yunan hü­ kümetinin yukarıdaki harp siparişlerini yapmış bulun­ ması uzak bir ihtimal değildir. Zâten bu haberlerin doğruluk derecesi bir güne kadar anlaşılacaktır. Geçenlerde Mösyö Venizelos Patras'tan geçerken, oradaki Giritliler klübü başkanı, Girit'in durumunun ne merkezde olduğunu kendisinden sormuştu. Mösyö Venizelos cevap olarak demişti ki: "Girit'i öyle nâzikâne teşebbüslerle bize vermezler. Yunanistan'ın yüz elli bin öğretmen ve muntazam bir orduya sahip ol­ masını temenni edelim ." Fakat aradan iki-üç gün geçer geçmez, Patras'taki Giritliler klübü başkanının, Mösyö Venizelos'tan böyle sözler işitmediğine ve Atina gaze­ telerinden birkaçının tamamen yalan ve mesnetsiz ola­ rak bu gibi neşriyatta bulunmuş olduğuna dâir bütün Yunan basınında bir tekzibnâmesi görüldü. Biz bu tekzibnâmeden doğrusu memnun kaldık. Zirâ Yunanis­ tan'ın, Osmanlılığa karşı olan gerçek tutumun neden ibâret bulunduğunu gösterten bir uyanıklılık içine gir­ meğe başladığı anlaşılıyor. Osmanlılar, öyle asil, öyle ciddî ve sâdık, öyle iyiliksever bir millettir ki, dünyada hiç bir devletin ve özellikle komşuları olan devletlerin hakkına en ufak bir tecâvüzde bulunamaz. Bilâkis bü­ tün devletlerle, bütün komşulariyle dost geçinmek ister. Bundan dolayıdır ki, sipariş edilmiş olan Osman­ l ı ve Yunan zırhlıları yarın-öbürgün birbirine top mermileri atacakları yerde, bu iki donanmanın ciddî bir ittifak kurarak şarkın saldırgan düşmanlarına karşı ken­

- 115 -


dilerini savunmak politikasını en çok Yunanistan'ın na­ zarı dikkate almaya mecbur olduğunu hatırlatmadan geçemeyiz. Fakat kuvveti ve meşrutiyet idaresi sayesinde Avrupa'yı dâima bir harp tehlikesi karşısında bulundurmakta olan şarkın sükûn ve asayişini sağla­ maya çalışan kahraman bir milletin kardeşleri Girit'te yok edilecek, Yunanlılar Girit üzerinde birtakım haklar iddia etmeğe devam edecek, Yunan basını Osmanlı Hükümetinin Girit'e göndereceği kadıların Girit hıris tiyanları tarafından idam edileceğini yazacak kadar ce surlukla bir tecâvüzde bulunacak olursa, artık yukarıda bahis konusu edilen ittifakın gerçekleşmesi mümkün olabilecek midir? Osmanlılar ciddî oldukları kadar, kar­ şılarındaki dostlarından da ciddiyet görmek isterler. Gi­ rit, Osmanlının bir göz nurudur. Oradaki müslümanların dini mes'elelerini halletmek üzere Osmanlı Hüküme­ ti tarafından gönderilecek olan kadıların hıristiyanlar tarafından öldürüleceğini Yunan basını ilân ettikten sonra, artık Yunanistan Osmanlılardan ne dostluk, ne samimiyet bekliyebilir? Buradaki kanaate göre, son günlerde cereyan etmiş olan en mühim hâdise, muhalefet partisi mebuslarının Kandiye'de parti başkanı Mişe Lidaki'nin başkanlığı al­ tında yaptıkları toplantıdan ibârettir. Muhalefet parti­ si, bu toplantıda cereyan etmiş olan müzakereleri müteâkib, ada hıristiyanlarına bir beyanname yayınlamış­ tır. Muhalefet partisi ileri gelenleri ve bu beyannamele­ rinde, asayiş bozulmasın diye Milli Meclisin dağılmasını tasvip etmemekle beraber, kanun yapmak maksadiyle tekrar toplanmasını lüzumsuz bulduklarım ve yalnız zuhur edebilecek fevkalâde millî hâdiseler meclisin toplanmasını gerektirecek olursa, o zaman kendileri­ nin de bu yönü destekleyeceklerini, devletler, hâli ha­ zır iltihâkı eski muhtariyete döndürebilecek bir emâre göstermemiş olduklarından, Girit hıristiyanlarının şim-

- 116 -


diki durumu muhafaza ve müdafaa etmeleri lâzım gel­ diğini, asayişin ve müslümanların korunması, ada­ yı savunacak kuvvetlerin tamamlanması ve bu suretle iltihâkın resmiyet kazanması için fırsat kollanması gerekeceğini ilân ediyorlar. Atina belediyesi İtalya parlamentosu üyelerinden Yunan dostu Galli'ye Atina'da seçilme hakkı verilme­ sini ve Yunanistan'a yaptığı büyük hizmetlerden do­ layı, Atina caddelerinden birine onun isminin verilme­ sini kararlaştırmış ve bu kararını kendisine bildirmiş­ tir. (Tanin gazetesinin 3 Mayıs 1327 (1 9 1 1 ) târihli ve 971 numaralı nüshasından.) * XXII Hanya'dan Mektup: "Kadılar gelirse, vapurdan çıkarken öldürülecekler. Girit hıristiyanları buna kesin karar vermişler.” İşte birkaç günden beri ada hıristiyanlarının ağzında dolaşan sözler!... Bu ta assu bnaraları ada ufuklarını sar­ sıyor... Zavallı ada müslümanlarını talih hergün daha de­ rin, daha dar bir mahremiyet çukuruna itiveriyor. Ne çâre ki, bütün bu sözler, bu ah-u vahlar tamamen faydasız, bu yanıp yıkılma sadâları artık insanlığın ku­ lağına bıkkınlık vermeye, dünyanın alaylı kahkahasını celb etmeye başlamış olsa gerektir; ve bu pek tabii ve mantıkîdir. Zirâ Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının son günlerdeki tutarsızlığı, düzensizliği Osmanlılığın imhası için çalışan şu veya bu düşmanın hücum etmek yolları­ nı aramasına, veyahut memleket dahilindeki Osmanlı teb'alarından birisinin çeşitli tahriklere aldanarak so­ ğukluk göstermesine meydan veriyor. Osmanlı mebusları emin olsunlar ki, Girit hıristiyan-

- 117 -


ları bugün bu fırsattan faydalanmak istiyor. Geçenler­ de ada jandarma ve milis k u v v etleri kumandanı M ompharato, ihtimal ki hâmi devletlerin karar ve zorlaması üzerine, Atina’dan çağrılmış idi. Mompharato'nun ay­ rılışını ihtimal ki, diğer Yunan subayları da takip eder­ di. Fakat yeminlilerin isyanını, Osmanlı Meclis-i Mebusanı ile Osmanlı Hükümetinin uyumsuzluğunu naza­ rı dikkatten uzak tutmamış olan ada hıristiyanları bu fırsattan güzelce istifade olunabileceğini anlayarak, "Asayiş ihlâl edilecek" diye tehditlerde bulundular. Bunun üzerine M om pharato birkaç gün sonra Atina'­ dan Hanya'ya iâde edildi ve bu suretle diğer Yunan su­ baylarının da mevkii bir kat daha sağlamlaştırıldı. Bu tokat acaba Meclis-i Mebusan'ımızı uyandırmaya kâfi gelmemiş mi?... Şimdi kadılar mes'elesi ortaya çıkıyor, yine hıristi­ yanlık taassubu kabarıyor, ortalıkta tehlikeli kaynaş­ malar oluyor, zavallı müslümanlar da yeniden tehdit­ lere maruz kalıyor. Niçin böyle olmasın? Büyük devlet­ ler, Türkiye'de meşrutiyetin şahsiyetlere ve türlü türlü ihtiraslara oyuncak olmaya başladığını farkedince, Gi­ rit hıristiyanlarına yardım etmekten geri kalır mı? Burada bir müddetten beri "A h â li Rabıta-i Milliyes i" adı altında gizli bir cemiyet teşekkül etmiş bulunu­ yor. Bu cemiyetin asıl gayesi, hıristiyan halkı, zuhur edecek millî mes'elelerin müdafaasına hazırlamaktan ibarettir. Kadılar mes'elesinin zuhuru üzerine bu ce­ miyet, üzerinde bir kartal resmi ve onun etrafında "Ahâli Rabıta-i Milliyesi" sözleri yazılı bulunan bir mü­ hürle mühürlenmiş bir beyannâme yayınlamıştır. Bu beyannamede hıristiyan halka hitaben şöyle deniliyor: "Tercümanlar mes'elesinde söz dinledik. Zirâ kapi­ tülâsyonlar münâsebetiyle Avrupa büyük devletleri teb'asının da menfaatları nazarı itibara alınmak icâb ediyordu. Yunan bayrağının adanın birkaç yerinde çe­ kilmemesi mes'elesinde te söz dinledik; zirâ hıristiyan

- 118 -


hâmi devletler, mitralyözleri altında kendi elleriyle bayrağın çekildiği direği kesmişlerdir. Müslüman me­ murların, Yunan kralı adına yemin etmemesi hususun­ da da boyun eğdik. Zirâ bu mes'ele şimdiki iltihâkı lağveder bir mahiyette değildir. Fakat kadılar mes'ele­ sinde de boyun eğip de kazanmış olduğumuz hakların çiğnenmesini ve bu suretle tekrar esaret altına girmeği kabul edelim mi? Hiç bir zaman... Vatanımız uğruna ecdadımızın yaptığı mücadeleleri sürdürerek ölmek ter­ cihe şâyândır..." Bundan başka Hanya, Resmo ve Kandiye'de miting­ ler yapılmış ve hıristiyanların her ihtimâle karşı hazır silâh bulunması hatırlatılmıştır. Kadılar mes'elesi ise gayet basit bir mes'eledir ve Osmanlı Hükümeti esasen bu mes'elede haklıdır. Çünkü Osmanlı Hükümeti tarafından Girit için tayin edilecek kadıların, Şeyhülislâmlık makamından gerekli res­ mî mektubu ve bilâhare Girit hükümetinden tayinnâme alması hususu Girit anayasasına tamamiyle uygun­ dur. Fakat ada hıristiyanlarının işine gelmeyen iki nok­ ta vardır: Birincisi Osmanlı Hükümeti tarafından kadıla­ ra maaş bağlanması, ikincisi bu kadıların ilâmları için Girit hükümetinin yapacağı muamele hakkında hâsıl olan tereddüt üzerine hâli hazır iltihakın sekteye uğra­ yabilmesi şüphesi. İtalyan parlamentosunun Venedik mebusu ve Yunan dostu m âhut Galli, sarıklı vahşilerin (!) Girit'e gelmesi­ ne hükümetin izin verip vermeyeceğini Dışişleri Bakan­ lığından sormuştur. İtalya'da Galli'ye, Fransa'da Deni K oş'a karşı çıkabilecek Osmanlı dostları kazanmak yollarını aramamız icâbederken biz hâlâ birtakım ha­ vai işlerle, türlü türlü ihtiraslarla, lüzumsuz dedikodu­ larla uğraşıp duruyoruz. Bize gerçekten uyanmak aca­ ba nasip olmayacak mı? Yunan ordusunu nizama koymak için Yunanistan'a

- 119 -


giden Fransız subaylarından birisi birkaç gün önce Ma­ raton geçitine yakın bir noktaya hareket etmişti. Ora­ dan geçen bir kafile Yunan askerine bir nutuk çekmiş­ tir. Subay, Maraton geçitini göstererek: " Ş u tarafa ba­ kınız! Yirmi dört asır önce sîzlerin idâre ettiğiniz me­ deniyet, vahşeti orada yok etmişti. Acemlerin ric'at ve hezimeti, vahşetin yenilgisi ve medeniyetin zaferi oldu. Bugün aşağı-yukarı ayni dur um gözüküyor. Siz, ışığı, medeniyeti temsil ediyorsunuz. Türkler de vahşeti, zul­ mü, cehaleti temsil ediyorlar. Maraton savaşlarının can­ landırılması sizden bekleniyor!..." demiş. İşte bize vahşi ve cahil diye bağıran bir ses... Ses çı­ karmadığımızı görecek olursa, kim bilir daha neler ba­ ğıracak? Gerçekten öyle anlar vardır ki, sükût en kuv­ vetli, en manidâr bir cevap yerine geçer. Fakat düş­ man bu sessizliğin, bu manidâr sükûtun sağlam ve yük­ sek bir meşrutiyet binası içinden geldiğini bilmelidir. Bu ayın başlarında Hanya, Resmo ve Kandiye şehir­ lerinde nâhiye seçimleri yapıldı. Hanya ve Kandiye şe­ hirlerinde hıristiyan adaylar seçilmiştir. Zâten Girit'te bu seçimler başka şekide de sonuçlanamazdı. Zirâ bu nâhiye seçimleri yalnız şehirlere münhasır bulunmuş­ ken, bir müddet önce kazalara mensup birçok hıristi­ yan seçmenler Hanya ve Kandiye şehirlerine âit seç­ men listelerine kaydedilmiş ve bu suretle bu iki şehir hıristiyanlarının sayısı kasten arttırılmış olduktan baş­ ka, seçim gününde bilhassa Manya şehrinde zor kullanı­ larak beşyüze yakın müslümanın oy vermesine engel olunmuştur. Kandiye'deki müslüman adayı hıristiyanla­ rın bu oyunlarını görmüş olduğundan erkenden istifa­ sını vermiş ve bu suretle müslümanlar seçimlere katıl­ mamıştır. Resmo'da ise müslümanlar büyük ço ­ ğunlukta olduğundan iki müslüman adaydan Bakizâde Hüsnü Bey seçilmiştir. Zâten orada Hıristiyan adayı yoktu. Gerçekten Hanya m ü slüman adayı beşyüz oyu da almış olsaydı, seçilemezdi.

- 120 -


Zira hıristiyan adayı büyük bir ekseriyetle seçilmiştir. Fakat müsülm anlann hakkının bu şekilde çiğnenmesi pek güç geliyor (Tanin gazetesinin 10 Mayıs 1327 (1 9 1 1 ) tarihli ve 9 7 8 numaralı nüshasından) * XX III Hanya'dan Mektup: Adada çıkan bütün Rum gazeteleri son günlerde ortaya çıkan kadılar mes'elesi üzerine ateşli makaleler yayınlıyor, hıristiyan kamuoyunu heyecana getirmek için son derece gayret sarfediyor. Özellikle mâhut Elefteron-vima gazetesi büsbütün pusulayı şaşırarak aşı­ rı taassup nedeniyle aklına gelen saçmalıkları halkın gözleri önüne sermekte tereddüt etmiyor. Terbiyeye, nezâkete tamamın aykırı olursak Türkiye ve bilhassa büyük hâmi devletler hakkında kullandığı iğrenç lisan­ dan dolayı beliren hayret ve nefretimizi bildirmek maksadiyle adı geçen gazetenin 19 Mayıs târihli nüshasının baş makalesini kısaca aşağıya tercüme ediyoruz: "Gerçekten kadıların tayin edildiği haberini bildiren telgrafın doğru olduğu anlaşılırsa, Girit'in bir ucundan diğer ucuna kadar heyecana gelmemesi ve evladını Avrupa'nın soğuk ve keyfî politikasını dikkate almadan artık fedâkârlığa çağırmaması mümkün değildir. Dev­ letlerin alçakça politikasının bu kararı gerçekleştirdik­ ten sonra hükümetin bir dakika bile yerinde kalması câiz olmadığından derhal istifasını vermeli ve iltihak hakkındaki arzu ve düşüncelerimizin son kefeni demek olan bu mes'eleyi idâre etmek için halkı ve Millî Meclis'i davet etmelidir. Eminiz ki, elleri silâhlı ve içi in­ tikam hisleriyle dolu olarak ayaklanacak olan halk ile Millî Meclis elele vererek târihin icâblarına yaraşır şe­

- 121 -


kilde savaş meydanına atılarak bütün Yunanistan'ın şansını yükseltecek. Bu mücadele, Türkiye'nin hâki­ miyet haklarını temsil eden kadıların yeşil sarıklarını adaya getirmeye çalışanların hepsine karşı yapılacak­ tır. Ada şehirleri harabe hâline gelmeden, kadıları, ne Türkiye ve ne de Avrupa Girit'e sokmaya güç yetiremeyecek. Girit hıristiyanları ise İda ve A k dağlar durduk­ ça mücadeleden vazgeçmeyecektir. Giritliler! Hazır olun! Hilâlin yine hıristiyan devlet­ lerinin yardımiyle haça vurmak istediği darbeye karşı kanlarımızı akıtalım, bizim mahfımız Türkiye'nin me­ zarını hazırlayacaktır." Girit hıristiyanlarının en akıllısı, en büyük vatanse­ veri, en tecrübeli bir politikacısı olarak ta n ın m a k ta olan Mişe Lidaki, Millî Meclis'in açılışı sırasında müs­ lüman mebusların verdiği protestoları müteâkib Millî Meclis huzurunda "B u protestolardan sonra müslüman mebusların mecliste hazır bulunmasını tasvip edecek hıristiyan mebusların, değil yalnız meclis içinde, adada bile kalması mümkün değildir" demişti. Fakat çok geç­ meden karşılarında Osmanlı meşrutiyet idaresini bu­ lan büyük devletlerin müşterek müdahalesi üzerine müs­ lüman mebuslar Millî Meclis salonunda Mösyö Mişe Li­ daki ile beraber uzun müddet müzakereler yapmışlar­ dır! Biz buna benzer diğer birçok hâdiseleri hatırladık­ ça Elefteron-Vima gazetesinin sahibi Mösyö France Skaki'nin yukarıdaki saçmalamalarına ne derece önem vermek lâzım geldiğini biliyoruz. Dünya târihi, dün­ yadaki millet ve toplulukların hiç birinde bu kadar mecnunca palavracılığa şahit olmamıştır. Mösyö France Skaki'nin fikrince ada hıristiyanları yalnız Tür­ kiye ile, Avrupa ile değil, hattâ gerekirse bütün dünya ile çarpışabilir. İnsan, zaman gelir ki, hiddete kapılır, teessüre mağ­ lup olur da düşünmeden ağzından birtakım uygunsuz

- 122-


sözler kaçırır. Fakat Mösyö France Skaki'nin kalemin­ den çıkan sözler gibi saçmalar, safsatalar işitilmiş şey­ ler değildir. Kendisi İda tepesine, Ali dağlara güvendi­ ğini söylüyor. Fakat düşünmez ki, medeniyet binasının temellerini vahşet dağları teşkil ediyor. İçinde bulunduğumuz ayın on dokuzunda kadılar mes'elesini görüşmek maksadiyle çoğu muhalif fırka­ ya mensup milletvekillerinden oluşan birçok politika­ cı, Millî Meclis salonunda toplanmıştır. Mebusların ta­ mamı, memleketin Avrupa kararına karşı direnmesine oy birliği ile karar vermişlerdir. Bundan sonra bu di­ renişin ne şekilde yürütüleceğini müzakere ettiler ve neticede önümüzdeki Çarşamba günü halkı silâhlı gös­ teriler yapmaya çağırmayı kararlaştırmışlar. Bunu müteâkip Resmo, Kandiye ve Laşid sancaklarındaki arka­ daşlarına, alınan kararı bir telgrafla bildirmişler ve on­ ları da kararlarına katılmaya çağırmışlar. Silâhlı göste­ rilerin hedef ve gayesi, hükümeti, Millî Meclis'i jandar­ mayı, milis kuvvetlerini, kısacası memleketin bütün resmî kuvvetlerini lağvederek ortalığı anarşiye çevir­ mekten ibarettir. Bu bir şayia değil. Milli Meclis sa­ lonunda toplanan mebusların en seçkinlerinden birisi­ nin ifâdesidir. Böyle bir anarşi ortamında müslümanların uğraya­ bileceği felâketleri yalnız Cenâbı Allah bilir. Müslümanlar bundan haklı olarak büyük bir endişe ve ızdırap duyuyorlar. (Tanin gazetesinin 27 Mayıs 1327 (1 9 1 1 ) tarihli ve 9 9 5 sayılı nüshasından.) * X X IV Hanya'dan Mektup: Talihsiz Girit, yine cihan tarihinin ibret sayfalarına

- 123 -


geçecek bir uğursuz hadisenin heyecan dolu sahnesi ol­ du. Girit mes'elesinin, A kdeniz'in ortasında kurulmuş bu fecî görüntülü tiyatronun her gün perde perde arz ettiği acıklı sahnelerin takip ettiği neticeyi keşfet­ mekte dünyanın en meşhur siyasîleri âciz kaldıklarını itiraf etseler lâyıktır. Bununla beraber bu mes'elenin Kesin olarak hallini tesadüfe, zamana terk etmek poli­ tikasının sürüp gitmesine gayret edenler, genel sulh için ne gibi tehlikeli bir gelecek hazırlamakta olduklarını ar­ tık takdir etmelidirler kanaatindeyiz. Bu tehlikeli gün­ lerin insanlığın başına açabileceği korkunç hadiselerin Balkanlara kadar yapabileceği yıkıcı tesiri müteâkib, bütün medeniyet dünyasının uğrayabileceği felâketi büyük devletler, şüphesiz gözden uzak tutmaz ve emi­ niz ki, büyük devletler bu gerçeği bizden duymaya muhtaç değildir. Fakat biz hadiselerin cereyan ettiği ortam içinde bulunuyoruz; bundan dolayı her şeyin mahiyetini, hakikatini daha yakından tetkik etmekte olduğumuzu söylersek mübalağa etmiş sayılmayız. Ada hıristiyanlarının ileri gelenleri köylü halkın öteden beri fesada, ihtilâle yatkın görünen fikirlerini, bilhassa son günlerde o derece galeyana getirmeye çalışmışlardır, ki, hükümet otoritesinde gözden kaçmayan önemli bir ak­ saklığın meydana gelmesine muvaffak olmuşlardır. Hükümet otoritesinin halk nazarında o derece sarsılmasından doğabilecek vahim sonuçları düşünmelidir. İşte bu tehlikeli noktayı dikkate alaraktan yukarıda temas ettiğim son hadisenin ayrıntılarını aşağıya nakletmekle milletimizin dikkatini çekmek isterim: Geçenki mektubumda kadılar mes'elesinden dolayı buradaki hıristiyan ileri gelenlerinin bir miting yapıl­ masını kararlaştırdıklarını yazmıştım. Üyelerin ç o ­ ğunluğu muhalif partiye mensup bulunan miting hey'eti, kazalara beyannameler göndermiş ve lâvedilmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunmakta olan ilti-

- 124 -


hâk mes'elesinin müdafaa ve muhafazasını sağlamak maksadiyle köylü halkı silâhları ile birlikte şehre çağır­ mıştır. İçinde bulunduğumuz ayın yirmi beşine tesadüf eden Çarşamba günü Hanya'ya yakın ve önceki ihtilâl­ lerde hıristiyan eşkiyâların müdafaa mahalli olmakla tanınan Buçonarya mevkiinde şehirden çıkan, köyler­ den gelen silâhlı hıristiyanlar toplanmakta devam edi­ yorlardı. Şehirdeki hıristiyan mağazalar tamamen ka­ panmıştı. Mitinge katılanların sayısı mahallî Rum ga­ zeteleri altı bin civarında göstermekte ise de, bizim tahkikatimize göre iki bin beş yüzü geçmiyordu. Nuu t klar atıldı, binlerce, milyonlarca kurşun sıkıldı. Han­ ya ovası sanki yakında görülecek bir ihtilâl fırtınasının şekavet dolu manzarasını arzediyordu. Nihayet, bini aşkın nüm âyişçiler grup grup şehre girerek caddeler­ de dolaşıyor, kurşun atmaya devam ediyordu. Zavallı müslümanlar şaşkın, yüzlerinde bir hüzün vc ızdırap dolaşıyor, çıkabilecek kanlı olayları bekliyor­ lardı. Silâh sesleri akşama kadar devam etti. Kim bilir?... bu hal, vatanseverlik perdesi altında iş­ lenen bu rezalet, İstanbul'da, İzmir'de, Selânik'de vuku bulmuş olsaydı, Türklerin vahşetine, taassubuna ve saldırılarına dâir Avrupa basınında ne acı sözler görülecek­ ti. Hele Senyör Galliler'in, Mösyö Deni Kuşenler'in şi­ kâyet ve itiraz feryadları parlamentoların duvarlarını sarsacaktı.. Dünyanın her yerinde icâbında mitingler düzenlenir, halk hissiyatını dile getirir. Bu meşrutiyetle idare olu­ nan milletlerin bir hakkı, bir yetkisidir. Fakat binler­ ce insanın savaşa gider gibi tepeden tırnağa silâhlı ola­ rak bir yere toplanması ve hiçbir sebep ve mecburiyet olmaksızın saatlerce silâh atıp ortalığı velveleye verme­ si ve bu suretle azınlıkta kalan masûm insanların bir ızdırap içinde kıvranması gibi haller acaba dünyanın

- 125 -


neresinde görülmüştür? Hele Girit'in köylü hıristiyanları bir kere silâhlı olarak şehre girmeğe ve silâh atmaya güçleri yettiğini görünce, artık kanuna, hükümete karşı olan cüz'i itaatlarının ne derecelere kadar sarsı­ labileceği takdir edilmelidir. Hele Senyör Galli'nin par­ lamentodaki beyanatı, Tribuna gazetesindeki neşriya­ tı, Girit hıristiyanlarını boşuna ümitlendiriyor, cesa­ retlendiriyor. Boşuna ümitlendiriyor; zira Girit hıristiyanları artık kendileri bile iltihâktan ümitsiz olduk­ larını gizliden gizliye söylüyor, bu gerçeği ne kadar acı olursa olsun itiraf ediyor. Ada hıristiyanları bu acı ger­ çeği, adanın Yunanistan'a katılmasını arzu etmedikle­ rinden değil, belki Senyör Galli'den ziyâde Girit mes'elesinin gelecekteki siyasî safhalarına değinen esaslı nok­ taları derinliğine kavramış bulunmasından itirafa mec­ bur kalıyor. Bu arada şunu da belirtelim ki, vatan hay­ siyeti gibi milletlerin millî vekarı için bir namus ve şeref ölçüsü olan bir mes'ele olmamış olsaydı, hiç şüp­ hesiz, bu itiraf sesini açıktan açığa işitirdik. Girit hıristiyanlarının Senyör Galli'den ziyade, ada mes'elesine vâkıf olduğunu biliyoruz; zira Senyör Galli, Osmanlı Hükümetinin ada üzerindeki hakimiyet haklarını resmen tasdik etmiş olan devletler arasında kendi devleti İtalya'nın da bulunduğunu unutuyor; çünkü Senyör Galli, "hukuk-u hakim iyet" teriminin kesin­ lik ifade ettiğini anlamak istemeyen bir mutaassıbtır; çünkü Senyör Galli, Avrupa büyük devletlerinin feda­ kârlıklarla korumak istediği genel barışı, Girit hıristiyanlarını teşvik etmek suretiyle bozmak isteyen bir ha­ vaidir.. Kısacası Putsonaria mevkiinde yapılmış olan silâhlı mitingte şu kararlar alınmıştır.: "Bugünkü günde (2 5 Mayıs 1 9 1 1 ) Türkiye’nin adaya kadı göndermek hususundaki isteğini görüşmek maksadiyle Putsonaria mevkiinde toplanan Hanya ve Isfakya

- 126 -


halkı, Türkiye'nin bu talebinin devletlerin bilfiil tanıdı­ ğı 1908 senesi Eylül'ünün iltihak kararına dayanarak Girit halkının kanlı fedakârlıklarla kazandığı hürriyeti ortadan kaldırdığını gözönüne alarak ve hâmi devletle­ rin iyilikseverliğini beklemekle yakın bir zamanda, ada­ da hakim olan hali hazır iltihak dâvasını tasdik edecek­ lerini ümit ederek aşağıdaki kararı alır: Girit halkı, kadıların adaya tayini düşüncesini şiddet­ le protesto eder ve kazandığı hürriyetin ortadan kaldı­ rılması demek olan kadıların adaya çıkmasını yasaklar. Bu durum meydana geldiği takdirde, asayiş bozulacak ve hükümet lağvedilecektir. Miting hey'eti bu protestonâmenin bir suretini konsoloslara vermek için bir hey'et teşkil ettirdiği gibi, gerektiğinde halkı çağıra­ rak her an tedbir alacaktır." (Tanin gazetesinin 31 Ma­ yıs 1327 (1 9 1 1 ) tarih ve 9 9 9 sayılı nüshasından.) * XXV Hanya'dan Mektup: Resmo'daki talihsiz müslüman kardeşlerimizin özel­ likle son günlerde hıristiyanlar tarafından uğradıkları hunharca saldırılar dayanılmaz bir hal almıştır. Eylül sonlarından bugüne kadar yalnız Resmo sancağında on şehit ve dört yaralı vardır. Bu ondört talihsizin katil­ lerinden bir tanesi dahi olsun yakalanıp da mahkûm edilmemiştir. Fakat son günlerde adı geçen sancakta Hıristiyanların tecâvüzleri pek vahşiyâne bir hal almış­ tır. Resmo'ya girmek zorunda kalmış olan bu zavallılar, tabii iş bulamayacaklarından birkaç güne kadar emni­ yet altına alınmayacak ve bu suretle yerlerine iâde etti­ rilmeyecek olurlarsa, göçten başka bir çâreleri kalmı­ yor. Dün Resmo'dan ve Umumî Meclis üyelerinden

- 127 -


dört zat buraya gelmişlerdir. Bugün sabah beraberce İngiliz konsolosuna gidilerek durumun vehâmeti, hü­ kümetin acizliği, zâten onun bir ihtilâl hükümeti ilân edilip o şekilde işleri idâre etmekte olduğu, memleket­ te baştan başa anarşi hüküm sürdüğü etraflıca anlatıl­ dıktan sonra, büyük devletlerin himâyesi, mümkünse Resmo'ya bir harp gemisinin gönderilmesi talep edildi. Alınan cevap şundan ibâret olmuştur: "Hakkınız var, büyük devletler haklılığınızı kabul eder, durumu yaz­ dık, fakat yine yazacağız." Tabiî konsolos bundan faz­ lasını söyleyemez. Onun vazifesi, gördüğünü, işittiğini hükümetine bildirmektir. Asıl ilgisizliği hâm i devletler göstermektedir. Şöyle ki, ellerinde olduğu halde in­ sanlık nâmına olsun, bahis konusu cinayetlerin durdu­ rulmasını sağlayacak tedbirleri almıyorlar. Savaş dolayısiyle hükümetimizin ne kadar meşgul olacağını biliyorum. Fakat bunca sıkıntılarla beraber mukaddes vatanlarında direnen Girit müslümanları için Osmanlı Hükümetinin yeniden ciddi ve müessir bir teşebbüse geçeceğinden de ümitliyiz. Burada bazı Rum gazeteleri bile Resmo hıristiyanlarını kınayan bir dil kullanarak diyor ki, "B u cinâyetlere son vermeliyiz; zi­ râ Türkiye'de milyonlarca din kardeşlerimiz vardır; on­ ların hayatlarını, menfaatlerini düşünmeliyiz." (Tanin gazetesinin 8 Şubat (1 9 1 2 ) târih ve 1247 sayılı nüshasından.) Bir Teşekkür Telgrafı (6) Girit üzerindeki meşru haklarımızın müdafaası yolunda Millî Meclis içinde uğradığımız tecâvüz, bütün İslâm ve Osmanlı âleminde büyük bir teessür uyandırdı. Büyük hâmi devletlerin her türlü nasihat ve ihtarları hi­ lâfına N âim Bey-zâde Hüseyin Bey kardeşimize yapı­ lan tecâvüz ise medeniyet dünyasınca kınanmaktadır.

- 128 -


Milletvekili adını lekeleyen saldırganların şu haksız ha­ reketlerini bütün gücümüzle protesto eder, büyük devlet­ lerce tasdik edilmiş olan Girit'teki meşru haklarımızın etkili bir şekilde korunması için canını bile fedâ et­ mekten bir an bile geri durmayacak olan Osmanlıların şânına lâyık bir fedâkârlıkla gösterdiğimiz vatansever­ likten dolayı hepinizi tebrik eder, Allahın yardımı ve insanlığı sevenlerin gayretleri ile haksız saldırılardan yakında kurtulacağınızdan emin olunuz. Millî müdafaa uğrunda gösterdiğiniz fedâkârca sebat ve metânetinizin devamını Allahtan temenni ederiz. 8 Mayıs 1326 (1 9 1 0 ) Kırşehir mebusu, Avukatlar Cemiyeti Başkanı Mahmud Mâhir; Ayândan Giritli Nuri; Kafkasyalı Doktor Kara Bey; Hikmet gazetesi imtiyaz sahibi Şehbenderzâde Hilmi; Şeyhu'l-mebusân Halep mebusu N âfi; Amasya mebusu İsmail Hakkı; Berat mebusu Aziz Viriyon; Hilmi-zâde Nesimi; Ankara mebusu Talât; "Jön Türk" imtiyaz sahibi Celâl Nuri; Kaur-zâde Mu allim Mehmed Aziz; muharririnden Ahmed Agayef; Kaurzâde Osman Nurettin; Gümülcine mebusu İsmail; Ağazâde Mehmed Behçet; Karesi mebusu Abdülaziz Mecdi; Debre mebusu merhum İsmail Paşa-zâde Mehmed Fuad; İpek mebusu Mahmud Bedri; Midhat Paşa dâm âdı Süleyman Nüzhet; Dolma-zâde Ahm ed; Kerek mebusu Tevfik; Bağdat mebusu es-seyyid Mustafa N u­ ri; Bağdat mebusu Şevket; Mirza Said Paşa-zâde Mirza Said; Priştine mebusu Hüseyin Fuat; Kerkük me­ busu Mehmed A li; Avukat Abdurrahman Adil; Kudüs mebusu Said el-Hüseyni; Redif Paşa-zâde Halil; Niğde mebusu Hayri; Doktor Sarac-zâde İbrahim Hulusi; Bağ­ dat mebusu Baban-zâde İsmail Hakkı; Üsküp mebusu Necip Ziraga; Eğin klübü merkez başkanı Hoca-zâde


Ah med Hilmi; Zor mebusu Hızır Lütfi; Erzincan mebusu Osman Fevzi; Üsküp mebusu Said; muharri­ rinden Yunus N âdi; Kasım-zâde Hâmid; Bursa mebusu Mehmed Tâbir; Suriye mebusu Rüşdü; Musul mebusu Davut; Avukat Ah med Sâki Giridi; Sivas mebusu Ömer Şevki; Erzurum mebusu Pastırmacıyân; Asmaaltı tüc­ carlarından Potamos-zâde Haydar; Muş mebusu İlyas Sâmi; muharririnden Bahtiyar; Kırşehir mebusu Ali Rıza; Selânik mebusu Rahmi; İktisat mütehassısların­ dan Hıfzı; Bingazi mebusu Ömer Mansur; ulemâdan Seyyid Tâhir; Ömer Naci; Asmaaltı tüccarlarından Arkir-zâde Mustafa Vasfî; Lâzistan mebusu A hm ed; Ç o ­ rum mebusu Mehmed Münir; Taşlıca mebusu Ali Vas­ fı; Asmaaltı tüccarlarından Osman; sarraflardan Serkis; Çankırı mebusu Behçet; Çankırı mebusu Mehmed Tevfik; tüccardan Eğinli İsmail Hakkı; Süleymaniye mebusu Said; Kastamonu mebusu Ahmed Mâhir; Trablusgarb mebusu Mahmud Naci; İşkodra mebusu Rıza; tüccardan Eğinli Agop Koryan; Lazkiye mebu­ su Emin Arslan; tüccardan Eğinli Hacı Osman-zâde Ethem ve Bahaeddin; Tekirdağ mebusu A dil; Çorum mebusu Ali Osman; Priştineli tüccarlardan İlyas; Mer­ sin mebusu Arif Hikmet; Bursa mebusu Abdullah Sabri; San'a mebusu es-Seyyid Abdülkadir; Asmaaltı tüc­ carlarından A li Bey-zâde Hasan; Kozan mebusu Hemparsom; Prizren mebusu Yahya; tüccarlardan Eğinli Şükrü Süleyman ve Mehmed Muammer kardeşler; Karesi mebusu Ali Galip; Sivas mebusu Mustafa Ziya; Suriye mebusu Hâlid Berazi, tüccarlardan Kauroğlu İb­ rahim; Konya mebusu Sâlim; Konya mebusu Hacı Mustafa; San'a mebusu Miralay es-Seyyid Ahm ed; Siirt mebusu Abdürrezzak; tüccardan Hâfiz A li; Denizli me­ busu Ahmed Muhib; Konya mebusu Abidin; Hacı Fazlı-zâde Ahmed Fâzıl; Yemen mebusu Nedim ; Akkâ mebusu Esad; İstanbul mebusu Hüseyin Cahit; Trab-

- 130-


lusgarb mebusu Ferhat; Mamuretülaziz (Elazığ) eski v â lisi Nusret; Trablusgarb mebusu Mustafa Kaddar; mu­ harririnden Resmolu Cevat; Ayândan Süleyman; Kerbelâ mebusu Mehdi; Yemen mebusu es-Seyyid Ahmed el-Kisi; Medine mebusu Abdürrahim H âşim ; Osmanlı ticarethanesi sahibi Yusuf Ziya; Halep mebusu Emirizâde Mehmed Bahaeddin; Şam mebusu Şefik el-Müeyyed; Sivas mebusu Hüsnü; Girit tüccarlarından Mustafa Galip; Hudeyde mebusu Zühtü; Trablusgarb mebusu Sâdık; Mamuretülaziz mebusu Asım ; Maraş mebusu Fehm i; Bolu mebusu Mustafa Zeki; Bolu mebusu Habib; Mekke mebusu Hüseyin Hüsnü; Bingazi mebusu Yusuf Şitvan; Kayseri mebusu Ömer Mümtaz; Erga­ ni mebusu İbrahim; Manisa mebusu Şekib; Malatya mebusu Ahm ed; Tüccardan Hacı Şerif-zâde Hüseyin; Diyarbakır mebusu Feyzi; Amasya mebusu A rif F â­ zıl; Siroz mebusu Midhat; Bursa mebusu Ömer Fey­ zi; İsparta mebusu Eşref; Şam mebusu Muhammed Aclani; Kastamonu mebusu Şükrü; Trabzon mebusu Ali-zâde Osman; Trabzon mebusu Mahmud; Trabzon mebusu İmadüddin; Çerkes emirlerinden Hüseyin Tosun; Kütahya mebusu Rüştü; Bursa mebusu Ahmed Hamdi; Gümüşâne mebusu Hayri; Tokat mebusu Şeyh Lütfi; Ertuğrul mebusu Mehmed Sâdık; Elbistan mebu­ su A li; Aydın mebusu Mehmed; Urfa mebusu Safvet; Kayseri mebusu Hacı Kasım; Tüccardan Kaur-zâde K â­ zım ; Adana mebusu Mehm ed; İsparta mebusu Sâlim.

- SON -

- 131 -


- A Ç I K L A M A L A R -

(1) Şâir Abdülhak Hâmid’in, Londra'dan bana gönderip kitaba dercedilmiş bulunan iki mektupdan, bilhassa 20 Temmuz 1907 tarihlisi, bu tarihi gerçeği, daha canlı bir şekilde teyid ediyor. (2) Türklük noktai nazarından "Düvel-i hâdime" (yıkıcı, yakıcı devletler) tabirinin kullanılması daha uygun olur. (3) Hanya'ya dört saat mesafede olup Venizelos fırkasını teşkil eden ihtilâlcilerin toplandıkları ve isyânın merkezi yaptıkla­ rı bir köyün ismi. (4) Tam engizisyon devrini hatırlatan bu câmi'leri yıkma olayı­ nın, şüphesiz, müslümanların vicdanında uyandırdığı tees­ sür, pek derindi. Bu sebeple ortaya çıkan güç durumun önemli noktaları hakkında detaylı bilgi vermek ve ayni za­ manda Türkiye'nin yardım ve müdahalesini ricâ etmek üze­ re Girit müslümanları adına bir-iki hey'et Atina'daki elçili­ ğimize gitti. O zaman Atina sefirimiz olan Galib Kemâli Bey, hey'etlerin şikâyetini dinledi ve Atina'da ilgili ma­ kamlara başvurarak câmi'lerin müslümanlara geri verilme­ sini sağladı. Hey'et üyelerinden olmam dolayısiyle, Galib Kemâli Bey bu mes'elenin halli hakkında bana iki adet mek­ tup göndermişti. Bunların suretlerini aşağıda veriyorum: Atina: 8 Ekim 1915 Beyim, Mektuplarınızı ilişikteki evraklarla birlikte aldım. Teşekkür ederim. Bugünlerdeki meşgaleleri yine tasavvur edersiniz. Kandiye ve Hanya olayları hakkında günü gününe teşebbüse geçilmiştir, hatta krala bile söyledim. Bütün zararlar ödene­ cek, yıkılan yerler onarılacak, câmi'ler iâde edilecek ve zor­

-

133-


balar cezalandırılacaktır. Din kardeşlerimizin gösterdikleri metanet takdire lâyıktır. Haklarının verileceğinden emin ol­ sunlar; neticeyi beklesinler. Sonsuz saygılar. Galib Kemâli *

Atina: 13 Ekim 1915 B eyim ,

Gerek Hanya, gerekse Kandiye'de tahrip edilen câmi' ve di­ ğer yerle rin onarımı, zarar ve ziyanların ödenmesi hükü­ metçe kararlaştırıldı. İlgili yerlere dün akşam telgrafla emir verildi. Şâyet oralardaki asayiş kuvvetleri yeterli değilse buradan lüzumu kadar gönderilecek; câmi'ler iâde edilecek­ tir. Dün akşam beni ziyarete gelen Adalet Bakanı, alınan bu kararları hükümet adına tebliğ etti. Fâzıl Bey ve arkadaş­ ları da (Kandiye ilerigelenlerinden Tütüncü-zâde Fâzıl Bey) dün geldiler, görüştük. İnşaallah mesele yakında iyi bir şe­ kilde halledilecektir. Sabrediniz dostum. Sonsuz hürmetler. Galib Kemâli *

N O T: Beyan edildiği gibi câmi'ler iâde edilmiş ise de, Yunan hü­ kümeti onarım ve ödemeler hakkındaki resmi taahhütlerini yeri­ ne getirmemişti. (5) 16 Türk azânın, yüzlerce Rum azâsı ve birkaç bin Rum din­ leyicisi arasında kaldığını ve Hanya'da kendilerine yardım­ cı olacak hiçbir kuvvet bulunmadığını düşünmeyerek büyük bir cesaretle ve açık bir lisanla Türkiye hükümetini talep et­ mesi üzerine, Türkiye Meclis-i Mebusanı azâlarının büyük çoğunluğunun imzâlariyle Girit müslüman azâlarına uzun

-

134

-


bir teşekkürnâme gönderilmişti. (6) Daha önce zikredildiği gibi, Girit Milli Meclisi'ne mensup hıristiyan mebuslar tarafından alınan iltihak kararına mu­ kabil müslüman mebusların kahramanca karşı koyması üze­ rine, İstanbul Meclis-i Mebusân üyeleri, ulemâ, eşraf ve tüc­ carları tarafından müslüman mebuslara çekilen ve "Yeni Gazete"n in 10 Mayıs 1326 (1910) târihli ve 626 sayılı nüsha­ sından naklonunan telgraf-nâmedir.

-

135

-


Tercüman

f

1001 TEMEL ESER SERİSİNDE Ç IK A N KİTAPLAR V Y U M I S E M R E O IV A H I M IU D IH K A N U N N A M E S İ i t O SM AN LI TO PRAK î- H U Z U R M ESELESİ M m i l , Y t l Z Y Il î » . ( S t A M M E D E N İY E T İ T I III K IY f S l M IlÇ 9 R F <t- A M A C I A l A I VE AD ETLER 3 V ( U R K I Y E Y I B Û 'l E I- E S R E F O « l U O t V A H I S ' C R U i E E Û T A R İH İ ÇORDUM 3 ?- L t l I Ç l T U 'l .1 A K A V IK £ 80Z0U N 3J- T U R K L E R İH S U * J. M E Y L A H A . h a y a t i ESER LER İ KUTUSU 31- A H M E T H A R A M İ l - E M ı i SULTAN S- B U H R A N lA R lK 'ıZ D E ST A N I 3 S -A M A K -I HAYAL It - T U A K U RIH M A N E V İ C l* V 3»- K A l t S H A M E . C . I KA aR U S H A A l E . C II IIP İR Z A3M»A- N LA 3f- M U N ?C 0 M | IA ?l IS T Û H 3 U L T A R İH İ. C, I IJ - T Ü R K İY E M E K T O P lA f ll. » • M U H E C C İM 8 A J I 1717-1713 T A R İH İ. C. II 1J. N E C A T I 3 £ Y D IV A a 35- T Ü R K İY E T A R İH İ I 1«. B A R B A R O S -A s ir o n o n O M lM " H A Y R I (ItllN l 'A J A HİN î i - T Ü R K İY E T A R İH İ II H A T IH A L A III. C ! ı T ( u « ı ı ı i ı i ra u II-R A R R A R O .S 4 ). T Ü R K İY E T A R İH İM İ H A Y M ( l l ll N I'A f A 'M I H -O h M H IU n ?« ! !!" H A T IR A L A R I, C II 41. T Ü R K İY E T A R İH İ IV İ t - S O S Y A L İS T U U E IE R O E K İ R V E « • ÎU . IK IY E t a r i h i v S A V A T IN K A O E R İ S i l i l i 8 l| llf< | K l" 1 ?- T E Ş R İF A T VE 4 J - r U l K I Y t T A R İH İV I T E Ş K İL A T IM IZ I I - T Ü R K İ Y E 'M O O R T I I - T I J IK IY C T A R İH İ VII Y lll. 1 S M - IM I "P lp r t ll" H K J T A R - IÎA lH if l. C . I I S - B I İY U K S A H C A S l H K I T A S I E A H ! Y E . C II U O lC E S İN D E M - M U SAM EAED nAM E « r B I . ’ A H S TA R İH İ. C l M - f A T Ü 'l H T A K IN I iT - 8 İZ A N $ T A R İH İ. C.ll JJ- İI A M A Z A N - N A N I i S E N V A R U 't A J IK IN . C.l ¡ti E N V A R U ’l K I N . C . I I KEM AL M - E N V A R U 'L A S IK IN M i l H - T A R IH Ç E 4 V A K 'A - I i v -an h a d i s , c ı ZA Û R A î ? . 7 » ! H A D İS , : II ÎS - E V R A K - lP E S a J A N sı- m e v lA n A İS - K A R A C A 0 6 1 A N C i i a l e d d i N '! r û m i -7- C A V Ç t K l; i H M - IS T A N İ L ; T Ü R K T Ü R K İY E K A L E L İN İ IS I! K - M U H A N M E O İY E . O-l V , M U H A H M 1 0 IY E . C.ll

O iojfU kÇajı 5>n

JÎ-UAZİMUSTAFA

^

JT- V U K A M M I I I İ Y E . C III i i - h 'L I H A M M E O l Y E . C I V i * - T U R K If E 'O S S A V A T L A R (E 2EM EA UER W - 0 £ IH İT U R K İM P A R A T O R L U Ğ U Î t - M İ R 'A T U 'L M E M A U K ',2- TASVtR-1 A H L A K 4 3 -T U R K lri İf t l. C I S S -T Ü R K İY E m i . C.ll SS E S l A f İS - S O V Y E T •.IPARATORLUO U

Slmılilf TC 0I|H>!'01

t.’- sO v y i; t IM P A R A T O İIIU C U 'Î I I I I H ( l l ı T W l H l ı ' C.R « - ZAFERNAM E M - O E V L E T V E A İL E AH LAKI I t - V A K 'A I C E O I D 7 1 -H U ZU R U A K lO F E V O E M A O O İY U H M E S L E K - ! O A L A .E T I 17- K D C A S E K 3 A H 8 A S I R İS A L E S İ z y H A Y D A R Ç E L E 31 R U Z ft A H t S J M - T A R İ H İ C IL M A N İ 75- S İ Z L İ N O T L A R >5. F A T İH SU L T A H M E H M E O 'E M A Î- H A T lE R >!■ K IR IM K A R B I ; i - Ç A N A K K A L E İÇ İM D E V U İII IU L A R B E M JJ- L 5İH 0 * T A - A 'İY A II- N E H C U - Î . S U l U K f l S İ Y A S E T İ L - M U IU K d - TU R KLE » ln ^ f iA J I DÜST U RLAR I E î- Y IR K 'I S E K IZ Ç E L E 3* K i H M E D E F E N O I'M İN ELA N SA S İP A R E T H A M E S I

S V T l R K -IS L A M T ; . 'IH lH I> t N . C . I İ V T U « K - IS L A H T A I İH İH O IN . C . II n E S <1 Y U RT IS - Y E V I K A ’ I N E V L E V İH A N E S İ 1?. K A R K O P O L O S E Y A H A T N A M E S İ. C.l II - K A R K Û P Û lO S E Y A H A T N A M E S İ. C.ll IV TU R KU R 51- TCIT - K A V İ S V 8 A S < M l? A G E L E V L Ç R C .l it 8 A V M IZ A ÇELE N L ER c . ıı 13- 6 A < IM I2 A Ç E L E N L E R . C .ııı I I - 1 S K İ. 1 SE R L E » W Ö IK l© N O t S I. C ı K - E S K It S C R ll« . W İ K L D P I P İSİ. C ı: AVRU PA O AKI T Ü R K İY E C I S*T Ü R K İY E t II i i - Iİ S S 0 E T Ü R K İY E . C.l * . It S S 'O E T U t K IY E . C . I I t(C- A M M f D f £ H I M 3 £ Y IN H A T I K A I A 'I ÎO I- ÎE IÇ U K - K A M I. C . I •02- S E L Ç U K - H A M E . C . II t a M E V I A N A VE E T R A F iV O A K IL E R R l i * M S I | « M I I> t " H i SIFîıT H A T IR A L A R I

Gayemiz kâr değil, gur« ' v? ^î^mettir HER KİTAP SADECE

AVRUPA'DAKİ

Genel Dağıtım: #ANOA

Girit Hatıraları / Tahmisci-zade Mehmed Macid  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you