Page 1


MAXIME RODINSON

B A T I ’ YI BÜYÜLEYEN İSLAM

Türkçesi: Cemil M eriç

PINAR YAYINLARI Beyazsaray No: 31 Beyazıt • İstanbul Tel: 528 40 03


Pınar Yayınlan: 14

Kasım 1986

Dizgi-Baski: Dizerkonca M atbaası - İstanbul Kapak: Rıza Kurtuluş K apak baskı: Yatkın Ofset


İÇİNDEKİLER . . . Çevirenin g i r i ş i ....................................... ♦Legacy o f İslam»’m önsözü ..................................

5 9

I — BATININ İSLÂM DOĞU İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

13

Orta Çağ: çatışan iki d ü n y a .............................. Daha b a n şçı bir görüşün yayılış ve çöküşü . . Yakınlaşan birarada yaşama: düşman, iş ark^u daşı oluyor ............................. . . . Birarada yaşayıştan t a r a f s ı z l ı ğ a ........................ Oryantalizmin doğuşu . . . . . . . . Aydınlıklar Ç a ğ ı ...................................................... Ondokuzuncu asır: egzotizm, emperyalizm, uz­ manlaşma ................................................. . . . Avrupa-m erkezcilk s a r s ıl ı y o r .................................

15 29

1) 2) 3) 4) 5) 6) 7) 8)

30 43 46 51 58 75

II — AVRU PA’D A ARAP VE İSLÂM ARAŞTIRMALARI Leiden’de verilen bir 'konferans, (16 Haziran 1976) . 87 Sözlerimizi birkaç tezle ö z e t le r s e k ................................. 110 EK I Bernard LEWIS: İSLÂMDA SİYASET VE SAVAŞ

121

EK II M axime RODİNSON: RİCHARD SİMON VE DOGMALARDAN SIYRILIŞ

167


ÇEVİRENİN GİRİŞİ Rodinson’u 1966lardan beri tanırım. İlk okuduğum ki­ tabı, düşünce hayatım da geniş ufuklar açan ciddi bir in­ celeme idi. «İslamiyet ve K apitalizm ce1) A ym yıl Lozan Kulüp’de İslamiyet ve Sosyalizm üzerine uzun bir konfe­ rans verdim. Sonra Orta Doğu gazetesinde yedi makale yayım layarak eseri Türk okuyucusuna tanıttım. Bu arada Mısırlı sosyolog Enver A bdül Malik, «L’hom me et la Societe» dergisinde (Bkz. No: 7 ocak-jşubat 1968) «İdeoloji­ lerin M ukayeseli bir sosyolojisine doğru» başlığı altında ki­ tabı A vrupa kamu oyuna tanıtmıştı. Bu yazı da m eçhulü­ müz kalmamalıydı. Rodinson’un tartışma konusu yaptığı mesele bizim için hayati bir ehemmiyet arz ediyordu: İs­ lamiyet İktisadî bir kalkınma için faydalı b ir ideoloji ola­ bilir miydi, olamaz m ıydı? Konuyu Pınar Dergisinde yeni­ den ele aldım. Sonra Rodinson'un «M arksizm ve Müslü­ man Dünya» (2) isimli 700 sayfalık bir eseri daha çıktı (1972). Bu çok zengin ve gerçekten düşündürücü eseri de çevreye tanıtmak istedim. Rodinson’a karşı ilgim günden güne artıyordu. «Temps M odem es» de, «Ann6e Sociologique»’de çıkan makalelerini dikkatle izliyordum. Rodinson, eski bir marksistti. Fransa'nın en yüksek ve en tanınmış bir eğitim müessesesinde Orta Doğu sosyolojisi okutuyordu. Yanrn asırdır İslamiyet üzerinde çalışmaktaydı. Hem Pınar’da hem Birikim’de yayım lanan yazılarım Türk okuyu­ (1) İslam et Capitali'sme, Seuil, Paris 1966. Türkçe tercümesi, 1. baskı. Orhan Suda, Gün Yayınlan, 1969, 2. baskı Hürriyet Yayınlan, 1978. (2) Mantisine et Monde Musulman, Seuil, Paris, 1972.

5

,


cusunu bir diyaloga çağırıyordu. Davetim cevapsız kaldı. Nihayet Rodinson’un son eseri çıktı: «The W estem Image and W estem Studies o f İslam» (1974). Bu nefis araştırma O xford University Press’in yayım ladığı «The Legacy o f Islam» adlı derlem enin ilk bölüm ünü teşkil ediyordu. Ki­ tabı dilimize çevirerek bir gazetede (Yeni Devir) yayım ­ lamağa başladım. O sırada eserin Fransızcası çıktı (1981). Ben de tercümemi tekrar ele alarak okuduğunuz bu ki­ tabı hazırladım. Kitabın Fransızca baskısında İngilizcesin­ de olm ayan bir kısım var ki son derece önemlidir. Ayrıca eseri «The Legacy o f İslam» için 1968’lerde İngilizceye çe­ viren büyük oryantalist ve hukukçu Prof. Schacht, hacmin ioaplan yüzünden bazı çıkarm alar yapmış, onları da tercü­ meme ekledim. İslam dünyasım n batı düşüncesini nasıl büyülediğini anlatan Rodinson, daha ilk sayfalarda okuyu­ cuyu B em ard Lewis’in «Politics and W ar» adlı araştırma­ sına yolluyor. Bu çok değerli araştırmayı da İngilizce as­ lından çevirerek eserin sonuna ekledim. Rodinson, kitaplarından geniş ölçüde faydalandığım bir üstad. Hem çağım ızın insan ilimlerine hem de islamiyetin çeşitli yönlerine gerçekten vâkıf. Üstadın tek zayıf tarafı; yazarlığı. Belki hitap ettiği kitlenin Avrupalı uz­ manlardan oluşması kitabının birçok cüm lelerinin biz y a ­ bancılar için çok çetrefil görünm esine yol açmış. Bu itibar­ la, zaman zaman kısaltmaya gittiğimizi okuyuculardan sak­ lamayacağız. Kusurlarımız, yaptığımız işin güçlüğüne bağışlansın. «La Fascination de lTslam» girişinde eserini şöyle ta­ nıtıyor Rodinson: «Bu kitapçıkta boyutları farklı iki taslak var: İlki, daha uzun, olaylar ve örnekler bakım ından daha zengin. Bütün olarak basılması için uzun bir zaman gerekti. A z çok uz­ manlaşmış okuyucular bile yanlış anlıyabilir bu bölümü. Filhakika, amaç, ne bilginlere seslenen bir telif kaleme al­ maktı, ne de bir çırpıda okunacak h afif sıklet bir deneme. O kuyucular bu iki edebiyat türüne de alışıktılar. Birinci­ sine saygı gösterilir; İkincisi ise, kötülenir, daha doğrusu 6


çok kere küçüm senir ve ciddiye alınmaz. Biyografik ayrın­ tılar ve Batının İslâm Doğu ile ilgili görüşlerinin tarihini m erak edenler başka kitablarda daha bol bilgiler bulabi­ lirler. Aşağıda bu eserlerden söz edeceğim. Ben bu bilgi yığınından, sadece ana temayülleri belirteceğini sandığım anlamlı, tipik, örnek alınabilecek, konuşan parçalan seç­ mekle yetindim. Gerçi, geniş bir kitleye seslenecek okuna­ bilir bir kitab yazm ak istiyordum, am a asıl am acım bu ana temayülleri belirtmek, on lan n âmillerini ortaya çıkarm ak­ tı. Kimi, suçluyordu Doğuyu, kim i ise vicdan huzuru için­ deydi. Nasıl bir temele dayanıyordu bu şikâyetler? Bu vic­ dan huzurunda ideolojik kalıntıların payı neydi? Başlan­ gıçta b u n la n da gösterm ek istiyordum.» «Böyle bir yaklaşımın kökünde, sık sık görülen pole­ m ik açıklam alara karşı bir tepki yatıyordu. Bu açıklama­ ların ortaya çıkardığı gerçek problem leri ele alacaktım. Böyle bir yaklaşım, m üslüm anlarla (daha doğrusu sömür­ geleşmiş ülkelerle) batılılar arasındaki yaşanmış (veya yaşanacak) m ünasebetleri ön plana alıyordu. O kuyucular benden basit, tasvirî b ir tablo istemişlerdi. İyi am a başka b ir yöneliş daha yok m uydu? Denemem böyle bir davranı­ şa katkıda bulunabilirdi. Kafam da hep böyle bir am aç vardı». R odinson’un amacı, daha geniş bir problem i ele al­ mak; sosyolojik bir problem. «İslâm m uhibbi Şarklılarla» oryantalistler arasındaki çekişmeye fazla önem vermiyor. «Bir dünyanın öteki dünya ile ilgili görüşlerini onun içinde bulunduğu durum la izah ediyorum. Zaten bir tek görüş yok. Çevreye, İçtimaî tabakaya, bir dünyanın öteki dünya ile ilişkilerinde yer alan insanların içinde bulundu­ ğu durum a göre değişen bir çok görüşler var.» Kitabın birinci bölümü, îslâm m dünya kültürüne m i­ rasım inceleyen İngilizce bir eser için, 1968’de yazılmış. Bölümü hukukçu Schacht, İngilizceye çevirmiş. Am a h ac­ m in gerektirdiği fedakârlıklar yüzünden bir çok parçalar atlanmış. Schacht ölmüş (1969). Kitabın basılması 1974’de 7


m üm kün olmuş (*). Fransızca aslı birkaç konferansta kul­ lanılmış. Kitap şeklinde şimdi basılıyor. Kitap yazıldıktan sonra, birçok yeni bilgiler çıkmış ortaya, yeni m etinler yayımlanmış. A ynı konuyu işleyen başka eserler de basılmış. Meselâ M ontgom ery W att’ın «İslâm’ın Orta Çağ Avrupası üzerindeki Etkisi* (a). Papaz Youakim M oubarec de, 1977’de «M odem Zamanlarda ve Çağdaş Dönemde Hıristiyan Düşüncesi ve İslâmî Düşünc e * (3) adlı bir kitap yayımlamış. Yazar, Hişem Cahit’in «A vrupa ve İslâm* (4) adlı kitabını da çok beğenmiş. A m a okunm asını asıl tavsiye ettiği kitap, Edward W . Said’in «Oryantalizm*! (5) . İkinci bölüm, oryantalizm le ideolojiler arasındaki m ü­ nasebetleri ele alır. 1976*da Leiden’de verilmiş bir konfe­ rans. Konferansı isteyenler, Orta Doğu ve İslâm tetkikle­ riyle uğraşan Hollanda’lı oryantalistler. Edward Said’in kitabı oryantalistleri hem telâşlandırmış hem d9 meraklandırmiştı. Disiplinlerinin sosyal, etnik ve kültürel çevre ile olan münasebetlerini düşünmek ihtiyacındaydılar. Nitekim 1980*de Berlin Şarkiyatçılar Kongresi, Bodinson’u, «Irk merkezcilik ve Oryantalizm* konulu bir konferans vermeğe d e çağıracaktır. «Ortaya çıkan meselelere getirdiğim ce­ vaplar son derece tatm inkâr değil, biliyorum ama ben oku­ yucuyu aydınlatacak m alzemeyi gözler önüne sermeğe ve ona, dürüst bir düşüncenin sonuçlarım sunm ağa çalıştım. Yapabileceğim de bundan ibaret», diyor Rodinson. (1) The Legacy of İslam, 2. baskı, yayımlayanlar: SCHACHT ve BOSWORTH, Oxford, Clarendön Press, 1974. (2) «Revue des 6tudes Islamiques», Paris, cilt 40, 1972, cilt 41, 1973. (3) Beyrut, 1977, Lübnan Üniversitesi yayınlan, Tarih bölümü, No. 22. (4) Paris, Seuil, 1977. (5) İngilizcesi, Londra 1976, Fransızcası Paris 1980, Türkçesi İs­ tanbul 3982: «Oryantalizm (Doğubilim), Sömürgeciliğin ke­ şif kolu» çeviren: Nezih Uzel, Pınar yayınlan. 8


LEGACY OF İSLAM’ IMIN ÖNSÖZÜ «Legacy»yi iki anlam da kullanıyoruz bu kitapta: önce İslâmiyetin, insanoğlunun her alanda gerçekleştirdiği başan la r üzerindeki payı, anlamına. Sonra da İslâmın kendini kuşatan g a y n m üslim dünya ile ilişkisi ve bu dünya üze­ rindeki etkisi, anlam ına... Çevresindeki dinler ve m edeni­ yetler de islâmiyeti etkilemiş olabilir ama biz ne bu ko­ nuyla ilgilendik ne de Marakeş'den Afganistan'a, Türkiye’­ den Doğu Hint adalarına kadar İslâm medeniyetinin bü­ ründüğü çeşitli görünüşleri ele aldık. Amacımız, din ve m edeniyet olarak incelenen İslâmiyet hakkm daki genel bilgilerin oldukça uzun listesini daha da uzatmak değildir. Bu yeni baskının hedefi de m üteveffa Prof. Sir Thomas A m o ld ve m üteveffa A. Guillaume tarafından 1931’de ya­ yım lanan «Legacy o f Islam»ınkiyle birdir. Bu yeni baskıyı neden hazırladık? Niyetimiz 1931'deki Legacy o f İslam'ı yalm z bilgi bakım ından yenileştirmek m iydi? H ayır... problem leri yeni baştan ele almak ve çözüm leri m odem ilmin ışığı altında tartışmak istedik. Bunun içindir ki b ö­ lümlerin çoğu ilk baskmınkilere uymaz. Uyanlar ise çok farklıdır. «îslâm ın Mirası»

(Legacy o f İslam) İslâmiyeti yalnız

(1) LEGACY OF İSLAM aynı isimdeki eserin ikinci baskısı, ka­ pağında müteveffa J. ŞCHACHT ile C. E. BOSWORTH tara­ fından yayımlandığını okuyoruz. Eserin basıldığı yer Ingil­ tere, Oxford, University Press, yıl: 1974. 9


d in olarak değil, medeniyet olarak da ele alıyor. Nitekim kitabımızda İslâm ilahiyatı, felsefesi, mistisizmi, dinî ka­ nunları, esas teşkilât nazariyesi’ne ilâveten başka konular da işlenmektedir, ve b u bölüm ler eserin en geniş kısmı­ dır: islâmın siyasî, İktisadî, kültürel tarihi, islâmda güzel sanat ve mimarlık, islâmda tıp, ilim ve musiki gibi... Bi­ liyoruz ki âhenkli bir yazı kadrosu kurm ak editörün göre­ vidir. A m a editörün görüşleriyle kesinkes uyuşmak gibi bir zorunluluk yükletilmemiştir kimseye. Ve her yazar yal­ nız kendi yazısından sorumludur. A ym kişiler ve aynı k o­ nular Legacy o f İslam’ı bir çok cephelerden ilgilendirdiği için, zaman zaman birden fazla bölüm de ele alınmıştır. İslâmiyet, insan soyunun gelişmesine büyük katkılar­ da bulunmuş; bu katkıları ayrıntılarıyla anlatmak için ni­ ce bölüm lere ihtiyaç var. Nazarî olarak bu bölüm leri sı­ nırlam ak kabil değildir. A m a tatbikat bu bölüm lerin belli bir sım r içinde tutulmasım gerektiriyor. Yeni Legacy of İslam’la 42 yıl önceki Legacy o f İslam’ı karşılaştıranlar g ö­ receklerdir ki, bu baskıda, bellibaşlı bütün alanlan ince­ lemiş bulunuyoruz. Bununla beraber kitabımızda önceki­ lerde olm ayan iki sınırlama daha var. Birinci sınırlama şu: konum uz sünnî islâmiyettir. Birçok Şiî ve İbadî cemaat­ lerdeki îslâmiyetin hayli orijinal birtakım tecellilerine yer vermedik. A yn ca, daha çok klasik veya vüstaî İslâmiyet üzerinde durduk. İslâm tarihinde orta-çağ denince Napoly o n ü n Mısır seferine kadar uzanan zam an parçası akla gelir (1800). Bu hacim de bir eserin içine son zamanlardaki ve çağdaş islâmiyeti sıkıştırmak müm kün olamazdı. Bu İslâmî hareket çok canlı fakat henüz kesin bir hüviyet belirtmemektedir. C. E. Bosworth da, eserin tarihçesini şöyle anlatıyor .girişinde: 4slâm ın M ira sın ın bu yeni baskısı 1931’de yayım la­ nan orijinal baskıdan pek de farklı değildir. İlk Legacy of İslam’ın baş editörü Sir Thomas A m o ld kitap yayım lanm a­ dan önce öldü. Sonunda Prof. A lfred Guillaume yayımladı kitabı. Elimizdeki baskıyı ise Prof. Joseph Schacht tek edi­ 10


tör olarak üzerine aldı. Ne yazık ki o da 1969’da vefat etti. İslâm hukukuyla uğraşanlar içinde yeri doldurulm ayacak bir kalemdi, üstad. Elimizdeki kitapta imzasını taşıyan bo­ lüm: «îslâm da dinî hukukudur... Schacht bütün yazı arkadaşlarım kendisi seçmişti. Öl­ düğü zam an m üsveddelerin hepsi daktiloyla yazılmış ola­ rak elindeydi. Yabancı dillerde -kaleme alm an yazılar ise İngilizceye çevrilmekte idi. O xford University Press’in de­ legeleri bu sırada bana baş editörlüğü teklif etti. Benden istenilen, yazılann basılmasını tam am lam ak ve basılmakta olan kitabı gözden geçirmekti. Schacht, yazıların son şek­ lini görmemişti. Bazı kaçınılm az tekrarlara ve vurgularda çeşitliliklere rastladım. Çalışmalarımızdaki birçok problem ­ lerin birden fazla yorum unun veya çözüm ünün yapılabi­ leceğini ispat eden birer kanıttı bunlar. Hepsi de kendi alanında uzman olan yazı arkadaşlarımın görüşlerindeki çeşitlilik olduğu gibi kalmalıydı. Bununla beraber uygun dip-notlanyla bölüm leri sıraya koym aya çalıştım. Belli bir konu birçok bölüm lerde ele alınmışsa, okuyucu, endeks’e bakarak bir çözüm e ulaşabilir. Yeni Legacy o f İslam’la 42 yıl önceki Legacy o f İslam’ı karşılaştıranlar göreceklerdir ki bazı bölüm ler adlan de­ ğişik de olsa, aşağı y u k a n her iki ciltde de aymdır. Mese­ la güzel sanat ve mimarlık, edebiyat, hukuk ve ilahiyat, tabiat ilimleri, musiki. Başka bölüm lerde ise gerek hacim gerekse vurgulayış bakım ından büyük değişiklikler yapıl­ mıştır. Ümid ederiz ki bu yeni Legacy o f İslam, son y an m asır içinde gerçekleştirilen araştırm alan da yansıtacaktır.»

11


BATININ İSLAM DOĞU İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ


1.

ORTA ÇAĞ: ÇATIŞAN İKİ DÜNYA

Müslümanlar, batı hıristiyanlan için uzun zaman b ir tehlike idiler. Sonraları b ir problem oldular. Doğunun uzak bölgelerinde güç yer değiştirmiş, ele avuca sığmayan, yağ­ macı, üstelik hıristiyan da olm ayan bir kavim, geniş top­ raklan hıristiyanlann elinden almıştı. Olaydan 30-40 yıl sonra Burgonyalı bir vak’anüvis şöyle diyecektir: «Sünnet edilmiş bir topluluk olan ve Hazar denizinin üzerindeki Kafkas dağlarında Ercolia isimli bölgede oturan ve gittik­ çe çoğalan A gareniler (diğer b ir adı da Sarazen) silaha sanlarak im parator Aeraflia (H eraclius)m n topraklanna saldırdılar. Sarazen’ler her zaman yaptıklan gibi, şehirleri yağm a ederek ilerlediler* (*) Heraclius’tan sonra tahta çı­ kan im parator Constantinus ve Constans zam anlarında «Sa­ razen» ler korkunç talanlara giriştiler. Kudüs’ü zaptettikden ve öbür şehirleri yağm a ettikten sona, yukan ve aşa­ ğ ı M ısır’ı ele geçirdiler, İskenderiye’yi aldılar, bütün A f­ rika’yı tahrip ettiler.» İmparator onlara haraç ödemek zo­ runda kaldı (2). Felâket bu kadarla kalmayacak; İspanya’ya, İtalya kı­ yılarına, G alya’ya da yayılacaktı. A m a söz konusu olan, hep aynı barbar, aym yağm acı kavimdi. Ölümünden az önce 735’de «Angl kavm inin Din Tarihi» adlı kitabını tek­ ti) FREDEGAIRE’in olduğu söylenen Tarih’ten, IV, 66, İngilizce tercümesi: J. M. Wallace - Hadrill, Londra, 1960, sh: 53 ve dev.) (2) a.g.e., (sh: 68 ve devamı). Guizot tercümesi. 15


rar gözden geçiren Anglosakson keşişi sayın Bede son olay­ ları şöyle özetler: «Bu mevsim de baş belası Araplar Galya’yı ele geçirerek taş üstünde taş bırakmadı. Bereket ki çok geçm eden suçlarının hak ettiği cezaya çarpıldılar!3). Yazar, Poitiers savaşı (732) diye tanınan ünlü muharebeyi kastediyor. Anlaşılan bu kavim hakkında daha fazla bilgi edin­ m eye lüzum görülm üyordu. A raplar da, batının hıristiyan toplulukları için diğer bir çok barbar kavimler gibi, bir baş belâsı idi. 793 de (yanlış olarak Eginhard’a atfedilen) Şarlm an yıllıklarında şunlan okuruz: «İmparator b u işlerle uğraşırken çeşitli ülkelerde ko­ pan iki büyük musibetle karşılaşacaktı» (kastedilen Sakson lan n isyanı ile araplann Septimanya’ya saldırışları­ dır) (4) . Araplar zaman zaman Ispanya'ya sefer açtılar. Kâh başan kazandılar kâh bozguna uğradılah Arada Emevî ■emirleriyle ittifaklar yapıldı. Bu em irler kendilerine destek bulm ak için Aix-la-Chapelle’e geliyorlardı. Provans kıyı­ larına, Korsika’ya, Sardinya’ya saldıran Araplarla Galya’da cenk ediliyordu. Lucques’lü Boniface 828’de Tunus’a çıkarm a yapmıştı, fakat bütün bu olaylar Frankların te­ mel davranışında hiçbir değişiklik yapmadı. Vakanüvislerde batı sarazenleriyle arada bir on lan n yağm alarına katı­ lan M agribliler arasındaki münasebetler karışıktır. Sarazenler İslâmiyeti kabul etmeden çok önce de onlar hak­ kında birşeyler biliyordu hıristiyanlar. Sarazenlerin din değiştirmesi önceleri pek dikkati çekmedi. IV. asırdan iti­ baren hıristiyanlann kanaati şu merkezdeydi: «Sarazenler geçim lerini yağm a ve çapulla sağlamaktaydılar» (5) . Daha fazla bilgiye de ihtiyaç yoktu bu konuda. Yalnız âlimler, isimleri üzerinde tartışıyorlardı. Her ne kadar öteki ad­ (3) Historia ecclesiastica gentis Anglorum, V, 23 (îng. ter: Golgrave ve Mynors, Oxford, 1960 sh: 556-7.) (4) Annalesregni Francorum (Fr. ter. 1895, sh: 04). (5) Expositio totius Mundi et gentium, 20 (Fr. ter.) Paris, 1966. 16


la n Agareni, oğlu İsmail’le birlikte çöle sürülen cariye H acer’den türediklerini gösteriyorsa da, sarazen ismi İbrafaim’in kan sı Sarah’dan geliyordu. A şikâr sebeblerden dolayı bu konuda daha çok bilgi edinm ek istiyönler Ispanya’daki Hıristiyanlar yani Mozaraplardı. İdaresi altında yaşadıkları M üslüm anlann siyasî hâkimiyeti Arap kültürünün Hıristiyan im anının zaranna serbestçe yayılm asına yolaçmıştı. Efendileri ve efendileri­ nin düşünceleri hakkında, daha doğru olmasa da, daha ay­ dınlık bir bilgi edinmek ihtiyacını duydular. Doğudaki bü­ tün fethedilmiş topraklarda olduğu gibi, Hıristiyan ve M u­ sevi ahali arasında aşağılatıcı ve küçültücü m asallar dolaşıyordu. Günlük temaslardan doğan, daha gerçekçi intiba­ larla kaynaşan masallar. Doğudaki Hıristiyan vaizlerin de (Şamlı John gibi), Doğudaki Hıristiyan bilginlerin de tek amacı vardı: Islâm hakkm daki tahlillerini, Islâmiyetin müm kün olan her türlü etkisini önleyecek biçim de yap­ mak. Ne var ki, bir Eulogius, bir A lvarus’la taraftarlarının 850-859 arasındaki kısa zamanda harcadıkları savaşçı gay­ ret, Hıristiyan m ertebeler dizisini ve Hıristiyan halkını ayakta tutamayacak ve onlardaki şahadet susuzluğunu gi­ deremeyecekti. Kaldı ki bu çabalar, on la n düşm anlarım tanım ak!6) ve anlamak için gereken ciddi entellektüel emeklere de götürm üyordu pek. XI. yüzyılda İslam dünyası imajı biraz daha vuzuh ka­ zandı; sebepleri ise meydanda. Normanlar, Macarlar, Slav­ ların bir kısmı Hıristiyan oldular. Müslüman dünya tek düşmandı bundan böyle. Ispanya’da, Güney İtalya’da ve Sicilya’da İslâmiyete karşı sürdürülen savaşlar sadece savunm a amacı gütmüyordu. Hıristiyanlığın ağır ve dalgalı olan ilerleyişi, fetheden kavimlerle daha sürekli siyasî hat­ ta kültürel m ünasebetler kurm ayı gerektiriyordu artık. M a­ hallî savaşlar sona ermişti: İspanya’nın yeniden fethi (re­ ce) a.g.e. s. 114-131. (7) Bkz.: A. DUCELLIER, Le Miroir de l’Islam. (Islâmm Aynası), Paris, 1971. 17


conquista) uğrunda bütün A vrupa İspanyollarla omuz om u m döğüşmiek için seferber olmuştu. Normanlar İngil­ tere’den İtalya’ya geçiyordu. Ülkeler küçük parçalara bö­ lünmüştü. Papalık ideolojisinin kuruluş ve yükselişine bağlı olarak beliren Klüni (Cluny) akım ı her yanda itibar gö­ rüyordu. Kıta Avrupası üzerinde yoğunlaşan Karolenj imparatorluğunun ideolojisi yerine baştan başa dinî değer­ ler üzerine kurulmuş papalık ideolojisi geçiyordu. Papa 1077 (tarihinde Canossa’da im paratoru sembolik de olsa küçük düşürmüştü. Papaların yücelttiği hıristiyan birliğini kurm ak için papanın rehberliğinde gerçekleştirilecek muh­ teşem emellere ihtiyaç vardı. «Reconquista» bütün Akdeniz dünyasına yayılabilse, bütün hıristiyanlık için ne coşturu­ cu bir gaye olabilirdi... İtalyan ticaret sitelerinin iktisat alanında gittikçe artan bir başarıyla faaliyet gösterdikleri bir alandı Akdeniz dünyası. Bazılarına göre A vrupa’nın kafasında billurlaşan Müs­ lüman im ajı Haçlıların eseriymiş. Bazıları da Latin kilise­ sinin ideolojik birliğinden doğdu diyorlar. Bize göre ikisi de yanlış. Bu iddialar olsa olsa düşmanın çehresini daha aydınlık olarak seçm ek ve dikkatleri Haçlı ordularına yö­ neltmek imikânını sağladılar. XI. yüzyılda sayısı gittikçe kabaran ve gittikçe daha iyi teşkilâtlanan Hacı kafilelerinin Mukaddes topraklan ziyareti çok geçm eden çapulcu gö­ çebelere karşı silahlı saldın haline dönüştü. Kudüs’ün, Merkad-i İsa’nın eskatolojik değeri, kâfirlerin varlığı yü­ zünden (kirleniyordu. Oysa H ac’m günahlan bağışlattığına inanılıyordu. Üstelik kendilerini Doğunun hor görülmüş HıTistiyanlanna yardım etmekle yüküm lü sayıyorlardı. Bütün bunlar, m übarek topraklan ziyaret etmeyi m ümin­ ler (hıristiyamlar) için kutsal bir görev haline getirmişti. Çatışma böylece daha da yoğunlaşmış, hedefler kesinleş, inişti. Düşmanın çehresi ister istemez daha keskin hat liarla belirtilecek ve kafalardaki imaj basitleştirilecek ve biteviyeleşeoekti. Hacıların gözünde A raplar hidayetten yoksun, gereksiz ve ilgiye lâyık olm ayan kâfirlerdi. Yöne­ 18


ticiydiler am a sadece fiilî bir durum du bu. O nlan h iç yok­ muş sayabilirdiniz. Şarlman’m XI. a sn n başlarındaki efsa­ nevî hac’ı, im paratorun ahaliyle temas etmeden Kudüs’e uğrayıp geçtiğini anlatır. Bununla beraber aşağı yukan aynı tarihlerde yazılan ve aynı hayalî kaynaktan esinle­ nen «Chanson de Roland»da güçlü ve zengin bir İslâm dün­ yasıyla karşılaşırız: Hz. Muhammed sevgisi etrafında kay­ naşan bir İslâm dünyası. Hükümdarlar birbiriyle yardım­ laşırlar, emirlerinde sürüyle putperest paralı asker vardır: Habeşler, Slavlar, Ermeniler, Avarlar, PrusyalIlar, Hunlar, M acarlar (6) . Hauteville’li Roger Sicilya’nın istirdadına katılır (1060). VI. Alfons 1085’de Toledo’ya girer, Bouillon’lu G eoffrey 1099’da Kudüs’e ayak basar. Bu üç cephe Müslümanlarla daha yakın bir temas sağlar. İslâm hakkında yeni bir imaj oluşur. Giderek daha aydınlık ve daha vazıh bir imaj. Ne var ki, asırlar boyu bu imaj rekabetler yüzünden çarpıt­ m alara uğrayacaktır her zamanki giıbi... Hakikat şu ki Hıristiyan A vrupa’nın kafasında, çatış­ tığı bu düşman dünya ile ilgili, tek bir imaj değil bir çok imajlar vardır. O zamana kadar İslâm, Avrupalı yazarla­ rın düşüncelerinden öğreniliyordu daha çok. Şimdi ise kar­ şılarında bir İslâm dünyası vardı, şaşırtan ve sarsan bir İslâm dünyası. Kalın çizgilerle A vrupa’nın bu dünyayı kavrayışı ü ç biçim de olmuştur: İslâm dünyası, her şeyden önce, siyasî ve ideolojik bir yapıdır, düşman bir yapı. Fa­ kat bu dünyanın farklı bir medeniyeti de var, üstelik ya­ bancı bir İktisadî bölgedir de. Bu çeşitli görünüşler aynı kavm in içinde bile farklı tecessüsler ve tepkiler uyandırır. M üslümanlar arasındaki siyasî ayrılıklar m eçhul de­ ğildi. Fakat bu tefrikalar arasındaki güçlü bir tesanüt de vardı. Hıristiyanlık söz konusu olunca birlik yeniden kuru­ luyordu. Bu kardeşlik ortak bir görüş ve im ana dayanırdı. Islâm devletleri bir düşman güçler bütünüydü. A ra­ larındaki rekabet zam an zam an siyasî m enfaatler sağlı­ (8) Chanson de Bolland, 3220. 19


yordu. Pekâlâ herhangi biriyle geçici bir ittifak kurula­ bilirdi. Hıristiyanlar, Müslüman emirlerin hizmetine gire­ bilirlerdi bazan. «Chanson de Roland»ı okuyoruz: «Genç Şarlman, Toledo’nun A rab H üküm dan G alafre’ye yardım cı olur. Kızıyla evlenir. Kız da Hıristiyan olur tabii. Böyle olaylar Ispanya’da ve D oğu’da sık sık görülür. Ne var ki, düşmanlık ortadan kalkmaz ve her fırsatta canlanır.» Birçok yazan n altını çizdiği gibi Hıristiyan dünyam n ideolojik, politik bir yapı olarak Müslüman dünyaya karşı davranışı, bugünün kapitalist dünyasının komünist dün­ yaya karşı davranışına benzer. Strüktürler bakımından benzerlikler aşikârdır. Her iki durum da da ideolojilerinin birleştirdiği ama bölünm üş ve düşm an birçok ülkeleri ku­ caklayan iki sistem karşı karşıyadır. Devlet adamları, memurlar, m üşavirler ve casuslar, İs­ lâm dünyası hakkında bizim bilm ediklerimizi bilmekteydi­ ler. Yığınların veya din adamlarının anlattıklarına kıyasla bu bilgiler daha ayrıntılıydı. Yakındakiler yani Mukaddes Toprakların yöneticileri, M üslüman devletler arasındaki iç bölünm eleri iyiden iyiye bilseler gerek. Yoksa bazı frank yöneticilerin bazı İslâm hüküm darlarıyla sık sık anlaştık­ larım nasıl izah edebilirdik? Kudüs hüküm dan Am aury’ nin talebi üzerine Tyr’li G uillaum eün 1170’lerde yazdığı TarilTte bunun örneklerini görüyoruz. Guillame, Kudüs hüküm darının m üşavirlerinden olan bir arşövekti. Çok defa diplomatik görevler yüklenmiştir. Sünnilerle Şiîler arasındaki çekişmeyi, Anablarla Türkler arasındaki ayrı­ lıktan çok iyi bilir ve belirtir. Kendileri de aynı kavmin çocuğu olan M üslüman yöneticiler arasındaki geçimsiz­ liğin farkındadır. Musul A tabek’i Mewdûd, 1113’te Şam’da katledildiğinde, «bu işi Şam hüküm dan Tuğteğin’in yap­ tırdığını, hiç değilse, onun başının altından çıktığım» bi­ lir (9). Cö) GUILLAUME DE TYR, XL, 20 (Fransızca tercümesi, Paris, 1879, sh 413). bkz. R. GROUSSET, Haçlılann Tarihi, I, Paris 1934, sh. 275.

20


Devletler aracındaki münasebetleri, bu çevrelerden öğ ­ renmek kabildi. Bunu yaparken de durum Avrupa'nın du­ rumu ile karşılaştırılmaktaydı. Halife, M üslümanların pap a’sıydi; ayrıca en büyük hükümdarları, başkumandanla­ rı... 1200’e doğru kaleme ahnmış bir kitabta (Devision de la terre de roultre-m er) şunları okuyoruz: Bağdad bütün putperestlerin payitahtıdır, nasıl ki Rom a bütün Hıristi­ yanların başşehri is e (10). Joinville, XIII üncü asırda, Mem­ lûk devletinin iç düzenine ait birçok5şeyler bilm ektedir (n). Ne var ki Şarktaki Hıristiyan askerlerinin ve devlet adam ­ larının elde ettikleri bu bilgi hâzinesi kendi çevreleri dı­ şına taşmamıştır pek. Batı hariciyecileri, sadece Doğu p o ­ litikaları gerektirdiği ölçüde bu bilgilerden faydalanm ış­ lardır. Batı’da İslâmiyetin tarihine teferruatıyla vâkıf ol­ mak gibi b ir taleb yoktu. «Müşrikler» arasındaki siyasî çe­ kişmeler de pek ilgilendirm iyordu Ratı’yı. Oysa Haçlı seferleri, geniş bir püblik oluşturmuştu. Topyekûn, sentetik, eğlendirici, ve bir fikir sistemi olarak düşman ideoloji hakkında doyurucu b ir imaj istiyordu bu püblik. Geniş yığının b ir başka ihtiyacı daha vardı: teklif edilen imaj, ona, bir taraftan İslâmiyetin ne kadar iğrenç olduğunu kaba saba tâbirlerle anlatacak, bir yandan da harikuladeye karşı beslediği hayranlığı karşılıyacaktı. Dev­ rin edebî eserlerinde en sık görülen şey tablat-üstü idi. Haçlılar, M üslümanlarla münasebete girişince bu egzotik unsurlara şaşakalmışlardı. Dahası da var: her ideoloji akı­ mı, kutsal b ir tarih inşa eder kendine; zuhurunu, çağın fe­ lâketlerine karşı zorunlu bir ilaç gibi gösterir. Gücünün kaynağı, tabiat üstü veya hiç değilse imtiyazlı faktörler­ dir. Beşer tarihinin kaçınılm az sonucudur. Kurucusunu benzeri olm ayan vasıflarla donatır, bazen tanrılaştırır. Ni­ tekim her karşı hareket düşmanının aşağılık vasıflarını (10) DREESBACH, Der Orient in der altfrauzösischen Kreuzzugslitteratur, Breslau 1901. (11) JOİNVİLLE Histoire de Saint-Louis (Aziz Louis’nin Ta­ rihi) LVI.

21


açığa vurur. Tarih şeytanileşir birden. Kurucunun meş’um eylem leri bu şeytani tarihin belgeleridir. Böylece 1100-1140 arasında yaşayan Latin yazarlar, yı­ ğınların bu ihtiyacım karşılamak istediler. Dikkatler Hz. M uham m ed’in hayatına çevrildi. Söylentilerin doğru veya yanlış olm asına önem vermediler. R. W . Southem ’m dediği gibi, hakikati değil hayalleri konuşturdular. Latin yazarla­ rına göre «Muhammed bir sihirbazdı. A frika’da ve Doğu’da sihir ve hud’a ile kiliseyi yıkmıştı. Ve cinsî hürriyeti ilân ederek başarısını bir kat daha sağlama bağlamıştı.» Dünya folklorundan, klasik edebiyatlardan, İslâm hakkmdaki Bizans rivayetlerinden, hâttâ İslâmî kaynaklardan devşirilen masallar bu imajı allayıp pulladı (12). Daima böyle olur... Halka hitap eden eserlerdeki imaj, âlimâne ve ciddî eserlerde sunulan im ajdan daha uzun ömürlüdür. Bu imaj sonraları bir çok edebî eserlere de ak­ tarılacaktır. Müslümanlar, putperestlikle suçlandılar. Oysa kendileri de Hıristiyanlan çok tanrıcılıkla ve şirk’le suçla­ mışlardı. Baş putlan M uham med’di Trubadurlara göre — birkaçı müstesna— , Araplar M uham m ed’e tapmaktaydı­ lar. Heykelleri kıym etli taşlardandı ve çok cesimdi. Peki... hiçbir ciddî davranış yok muydu o devirde? V ardı... am a İslâmî araştırmalar alanında değil, geniş m â­ nâsıyla ilim tarihi alanında. X. asn n başlarından itibaren küçük topluluklar dünya ve insan haJkkındaki nazarî bilgi­ leri çoğaltm ağa teşebbüs ettiler. Bu bilgiler eski medeniyet­ lerden gelen Latince eserlerdeydi. Bu meraklı insanlar l Arapların eski dünyadan kalan bu eserleri dillerine çevir­ diklerini öğrenmişlerdi. Yavaş yavaş b u eserlerin Latinoeye çevirileri görün­ meye başladı. A rap ilminin hâzineleri İngiltere’ye, Loren’e, S aiem o’ya, bilhaissa temasların daha kolay gerçekleştiği (12) R. W. SOUTHERN, Westem Views of İslam in the Middle Ages (Orta Çağda Batının İslâm Görüşü), Cambridge 1962, Sh: 28.

22


Ispanya’ya yayıldı. Tercüme işi gelişti ve entelektüel faa­ liyetin bellibaşlı merkezlerinden biri olan Toledo’nun 1085 de düşüşünden sonra teşkilâtlandı (13) . Şüphesiz ki arap yazmalarında aranan hiç bir suretde İslâm veya İslâm dünyası hakkında bir imaj değildi, ta­ biat hakkında objektif bir bilgiydi. Bununla beraber bu bilgiyi sağlayan M üslümanlarla ister istemez tanışılmış oluyordu. Eserlerinden faydalanılan mütercimlerle de ya­ kın bir m uarefe kurulmuştu. Bunlar Mozaraplar, bazan da Müslüman dünyayı iyice tanıyan Yahudilerdi. İslâm dünyası hakkında daha sıhhatli bir bilgi ister istemez yayılacaktı bu yollardan. Nitekim XIII. yüzyılın ilk t yansında objektif bazı müşahedelere rastlıyoruz. Bunlar, eğlendirm ek için yazılmış bir sürü masal yığını arasında dikkati çekmektedirler. Bu iddiam ızı ispat eden bir yazar, Pedro A lfon so’dur. Huesoa’da vaftiz edilen (1106) bu zat, bir İspanyol Yahudisiydi. İngiltere hükümdarı Birinci Henry’nin doktoru oldu. Astronom i hakkında eserler çe­ virdi. Hz. M ühammed ve İslâmla ilgili objektif bilgiler ve­ ren ilk kitap da onun eseri. Bir yandan İslâmiyete karşı duyulan merak, bir yan­ dan da İslâmm ilmi mirasına karşı gösterilen ilgi... Bu tecessüsü m ihraklaştıranlann başında Cluny papazı M uh­ terem Peter’i (1094-1156) anm alıyız(14) . Neden İslâmiyete ait ciddî bilgileri onun yazılarında buluyoruz? İzah ede­ lim: ö n c e , İspanya’daki m anastırları ziyaret ederek İslâm dünyası ve m ütercim lerin faaliyeti hakkında dolaylı da olsa bilgi edinmişti. Sonra Yahudilik ve İslâmiyet gibi herezilerle (mezhep sapkınlığı) savaşmak, göreviydi. Bunun için geçerli ilmi delillere ihtiyacı vardı. O ldukça insaflı bir zat­ tı Cluny papazı. Kiliseyi tehlikelerden korum ak istiyordu. (13) Bkz. U. MONNERET DE VILLARD, Lo studio dell'islam in Europe nel XII e nel XIII Secole (XII. XIII. yüzyılda Avrupa'­ da İslâm Araştırmaları), 1644. (14) Dom. J. LECLERCQ, Pierre le Vânerable, (Muhterem Peter), 1946. 23


B iliyordu ki teşebbüsü pek iyi karşılanmayacak. Nitekim dostu ve zaman zam an m uarızı olan Clairaux’lu Bem ard onun bu görüşünü doğruladı. M uhterem Peter, İspanya’da bir heyet olarak m ütercim ler tuttu. Ingiliz Ketton’lu Robert 1143 de Kur’an tercümesini tamamladı. Tercüme heyeti bir çok Arapça m etinler çevirdi. Ve kendi başlanna birtakım seçm eler m eydana getirdi. Bunların hepsine «Cluny Corpus» adı verilir. Corpus, geniş bir kitleye hitap ediyordu. A m a daha da yaygınlaşabilirdi, olmadı. Daha çok polemik am açlar güden parçalar yazıldı ve hiçbir tefsir yapılmadı. Koleksiyondaki malzeme ne yazık ki İslâmiyet üzerine daha sonra yapılacak olan araştırmalarda temel olarak kullanıl­ madı. Böyle bir işe kimse girişmedi. Gündelik mücadelede b ir yaran yoktu bu metinlerin. Dinî polem iklerin muhatabı hayalî Müslümanlardı. O nlan da kâğıt üzerinde kolayca yok edebiliyorlardı. Mesele Hıristiyanların kendi imanlarını destekleyecek birtakım deliller uydurmaktı. Kaldı ki Latin batının kafa yapısı da İslâm dünyasındaki inanç sistemi­ ni bir inanç sistemi olarak incelem eğe elverişli değildi. Latinlerin m erakım çeken bir başka alan vardı, dinî peşin hükümlerini doğrulayacak bir başka alan: Felsefe. Önceleri felsefe ve tabiat ilimleri pek farklılaşmamıştı. Tabiat ilim leri hakkındaki m akbul el-kitaplan ilmi diye­ ceğim iz bir metodolojiyle, mantık ile, kozm os ve insan hakkındaki eserlerle desteklenmek gerekiyordu. Aynı yazar­ lar A risto’ya, İbn Sina’ya yöneldiler. Latin batı ise Aris­ to’yu zam anla ve parça parça tanıyacaktı. Crem ona’lı Gerrard (1114-1187) Toledo’ya gidip Yunanca metinlerin Arapça tercümelerini aradı. Maksadı onları Latinoeye çevirerek Bâtının felsefe hâzinesini zenginleştirmekti. A ynı yıllarda İbn Sina’nın Büyük Felsefî Ansiklopedi’si «Kitab el Şifa» da çevriliyordu Latinceye. 1180’de îbn Sina’nın felsefî eser(15) Bkz. D’ALVERNY, «Ortaçağda Kuran’m iki lâtince çe­ virisi» Archives d’histoire doctrinale et littâraire du Moyen - Age, 1947-48. 24


teri tamamlanmış ve A vrupa’da yayılm ağa başlamıştı C16) . Etkisi büyük oldu bu yayınların. Onu öteki filozofların ter­ cümeleri takip etti. Böylece Batı m ütefekkirleri arasında yeni bir M üslü­ man im ajı doğdu. İslâm dünyası, felsefenin heybetli bir be­ şiği idi. Halikın kafasında yaşayan gülünç ve iğrenç İslâ­ m iyet imajıyla, aydınların kafasındaki bu hürm etkâr im a­ jı bağdaştırmak pek güçtü. Filozof ilahiyatçılar îbn Sina’­ nın Müslüman dünyasına ait atıflarını Hıristiyan dünyaya aktanr. Mesela Roger Bacon (1214-1292), İbn Sina’nın im am lar için söylediklerini papalık müessesesine uygula­ m ağa çalışır. Sarazenler, bir bakım a filozof bir kavim ola ­ rak görülm eğe başlandı. Abelard, Muhterem Peter’in dos­ tuydu; 1142’de öldü. Onun yaşadığı dönem de filozof denin­ ce «M üslüm anları geliyordu akla. Bir asır sonra Aquinas’h St. Thomas, «Sununa contra Gentiles»e muhatap olarak sarazenleri alıyordu: Summa, Hıristiyanlığın iddialarını yalnız akıl yoluyla ispat edecek­ ti. «Çünkü M üslümanlarla putperestler Kitab-ı M ukaddes’ in otoritesine inanm ıyorlardı.» Kitap, Penafort’lu St. Raym ond’un isteği üzerine aşağı y ü kan 1261-1264 yıllarında kalem e alınmıştı. St. Raymond Ispanya’daki m isyonerlik faaliyetinde Sum m a’dan yararlam ağı düşünen koyu bir Hıristiyandı. İslâm dünyasına gösterilen alâka sadece siyasî veya askerî yönden değildi; hatta yalnız dinî ve İlmî sebeblere de bağlanamaz. Garip ve egzotik m asallara duyulan susuz­ luk da bu alâkanın kaynaklan arasmdadır. İspanya’nm yeniden fethini, M üslüman Sicilya’nın ete geçirilişini, doğu ­ da Latin devletlerinin kuruluşunu takib eden girift m üna­ sebetler, nasıl daha ayrıntılı ve daha aydınlık bilgileri zo­ runlu kılmışsa, bu defa da aynı bilgi susuzluğu kendini (16) Bkz. D’ALVERNY, «İbn Sina’mn batıda keşfi», Revue du Caire, 1951, «İbn Sina’mn Orta Çağda yapılan çevirileri ile ilgili notlar», Archives d’histoire doctrinale et litteraire du Moyen - A ge, 1952. 25


gösteriyordu. Ne var ki, elde edilen (b u malûmat, İslâmiyeti din olarak son derece "basitleştiren görüşleri de, eğlendir­ me am acıyla kalem e alınan çok yaygın fantastik hikâyele­ ri de unutturamıyordu. Bununla beraber îslâm dünyasının coğrafyası, iklimi, şehirleri, hükümet şekli, hayvan ve bitki örtüsü, ziraî ve sınaî ürünleri çok daha iyi biliniyordu artık. Sarazenlerin, göçebelerin, Tatarların (yani M oğolların) yaşayış tarzı da daha çok aydınlığa kavuşmuştu. A ynı sebebler yüzünden ilk tarihî araştırmalar da can­ landı. XII. yüzyılda V iteıb o’lu G odfrey (Alm an imparato­ runun sır kâtibi) yazdığı «Cihan Tarihi»nde Hz. M uham­ m ed’in oldukça sahih bir hal tercümesini yayımladı. XIII. a sn n başlarında Toledo başpiskoposu kardinal Rodrigo Ximenes, batıda yazılan ilk «Arap Tarihi»ni kaleme aldı. Kitap Hz. M uhammed ve ilk halifeler ile başlıyor, fakat daha çok araplann Ispanya’daki faaliyetlerini vurgulu­ yordu. îslâm dünyasının daha iyi tanınmasına yol açan bir başka saik de İktisadî menfaatlerdir. îslâm dünyası birçok Avrupalı tacirler için büyük bir önem taşıyordu. Ö nceleri batılı bezirgânlar, Müslüman Doğuyla ticaret­ lerini Rus ve Suriyeli gibi yabancı aracılar eliyle (yahut yahudiler gibi y a n yabancılar eliyle) yürüttüler. Fakat IX. yüzyıldan itibaren bu ticaret daha çök Bizans idaresindeki İtalyan sitelerinin elindeydi: Venedik, Napoli, Gaeta, Am alfi gibi. İskandinavyalIlar da önemli bir rol oynam ağa baş­ ladılar, hıristiyan olunca da batı hıristiyanlan arasında yer aldılar. Sonralan Hıristiyan dünyasının diğer kavimleri de onlara katıldı. Ticarî münasebetler ortak birtakım uygula­ malara yol açtı ve iki dünya daha yakından tanıştı birbiriyle. Arap parası batıda geçerli oldu. Doğu tarzında ti­ caret anlaşm alan benimsendi. Batılı bezirgânlar ilk defa olarak M üslüman korsanlarla karşılaştılar ve ödleri koptu. Önceleri İtalyanlar da korktu am a sonra toparlanıp karşı saldm ya geçtiler. Ticaret, hüküm etler seviyesinde münase­ betleri gerektiriyordu. Cam pagna şehirleriyle, bilhassa A m alfi ile, Araplar arasında ittifaklar kuruldu. Papamn 26


tehditleri, im parator II. Lui’nin yakınmaları d a para etme­ di. XI. yüzyılın başında A m alfi’liler Fatımî halifesi el Hakim ’in yerle bir ettiği Kudüs’deki Santa M an a kilisesini ye­ niden inşa ettiler. Filistin’le o kadar içli dışlı olmuşlardı ki her 14 Eylülde yıllık bir panayır kurdular. İki altın ödeyen herkes orada m allannı satabilecekti. İlk Haçlı seferlerinden önce A ntakya’da bir m ahalleleri bile vardı ihtimal. Şüphe yok M Haçlı seferlerinden sonra bu nadir temaslar daha da sıklaştı ve daha büyük bir önem kazandı. İtalyanlann ticaret uğrakları, zamanla çoğaldı ve giderek daha mühim bir rol oynam ağa başladı. İslâm dünyasıyla ticarî münase­ betlere girişen Avrupalı bezirganlar, Hıristiyanlara ne ka­ dar yürekten bağlı olurlarsa olsunlar, yeni tanıdıkları dün­ ya hakkında, diğer cemaatler arasında geçerli olan yüzey­ sel bilgilerle yetinemezlerdi. M üslümanlarla Hıristiyan b e­ zirganlar arasında dostça m ünasebetler kurulduğuna dair dağınık fakat manâlı şahadetler var. Bu şahadetler, çok ayrı bir çerçeve içinde ortaya çık­ maktadır: Doğu Sarazenleri ile H açlılar arasındaki m üca­ deleden esinlenen belgeler. Bu ilki düşman, bütün nefret­ lerine rağmen, birbirine saygı da duyuyorlardı. Bir İtalyan Haçlı neferi 1207’de kendileriyle savaştığı Türklerin yiğitliğini, uyanıklığını ve askerî meziyetlerini hayranlıkla dile getiriyordu. Ona göre bu değerlendirm e karşılıklıydı. Türkler, «Haçlılar da Frenk soyundan» diyorlardı. Dünyada şö­ valye denecek iki topluluk vardı yalnız: kendileriyle, Frenkler. O tarihlerde bu n la n söylem ek her babayiğitin k ân de­ ğildi. Haçlı şöyle devam ediyordu: «Türkler de İsa dinine inanmış olsa lar»!17) «kuvvetçe, cesaretçe, savaş bilgisince kimse onlarla aşık atamazdı.» (18) . Bir yıl sonra, en büyük düşman Selahaddin, batı ka­ tız) R. GROUSSET, Histoire des Croisades (Haçlılann Ta­ rihi), Paris, 1934-1936. (18) Histoire Anonyme dela Premiere Croisade (İlk Haçlı Seferinin Anonim Tarihi), çeviren ve basan: Louis Br^hier, Pa­ ris, 1924. 27


vim leri arasında büyük hayranbk uyandırdı. Savaşı insan­ ca v© şövalyelere lâyık bir tarzda sürdürüyordu Selahaddin. G erçi Haçlılar da pek aşağı kalm ıyordu ondan, bil­ hassa Aslan Yürekli Richard. Akkâ kuşatmasında yapılan mütarekede dost-düşman kardeşçesine kaynaşmış, birlikte raks etmiş, şarkı söylemiş, oyunlar oynamıştı. Haçlıları yü­ reklendirm ek için gelen A vrupalı yosm alar iltifatlarım bazı M üslüman savaşçılardan da esirgememişlerdi (19). ' Bu iklimde nice hikâyeler doğacaktı ve doğdu da... Bel­ li b ir dönem Eyyübi Sultam sevimsiz bir insan olarak ta­ nıtıldı. (Uydurulan masallar şüphe yok ki levantenlerden kaynaklanıyordu. Ülkenin hikâyesini bilen daha çok onlardı.) Öyle ki XIV. yüzyılda «Saladin» başlıklı uzun bir şiir yazıldı. Masal Hıristiyanlaştırıldı. Yazara göre Selahaddin’in annesi Ponthieu’lu bir kontes olup Mısır sahille­ rinde kazaya uğramıştı. Selahaddin de ölüm döşeğinde Hı­ ristiyan olmuştu (*°). A ynı yoldan Zengi ve Kılıç Aslan gibi M üslüman bü­ yükleri de Hıristiyan asıllı olarak gösterilmeye çalışıldı. Daha sonra Thomas Becket’in de Sarazen bir anadan doğ­ duğu iddia edilecekti. Filhakika, AvrupalIlarla İslâm hü­ kümdarları arasında evlenm eler oluyordu.

(19) R. GROUSSET, a.g.e., cilt: III. (20) S. DUPARC-QUIOC, Le cycle de la Croisade, Paris, 1955. Bkz. G. PARİS «La Lâgende de Saladin» (Selahaddin Efsanesi), Journal des Savants, 1893 ve ayn basım, Paris 1893. 28


2. DAHA BARIŞÇI BİR GÖRÜŞÜN YAYILIŞ VE ÇÖKÜŞÜ İslâmiyet, İslâmiyetin kaynaklan ve İslâm kavimleri ile ilgili kesin bilgilerin birikimi, siyasî ve ticarî alanda çoğalan pratik münasebetler ye bu m ünasebetlerden doğan karşılıklı saygı, kaynağı İslâm ülkelerinde bulunan İlmî veya felsefî doktrinlere gösterilen büyük itibar, ay n ca Ba­ tı zihniyetindeki iç gelişmeler, İslâm dünyasına bakış açı­ şım yavaş yavaş değiştiriyordu. Ne var ki, bu gelişmenin esas faktörü Latin dünyasının uğradığı büyük değişimdir. Hıristiyanlık m uzaffer bir ide­ oloji hareketi olarak sahneye çıkmış, Roma devlet yapı­ sından yararlanmış, kendine ideolojik ve siyasî bir yöne­ tim merkezi seçmişti. Hıristiyanlığın latin kısmında ideo­ lojik birlik devam ediyordu. Oysa bir an için ve kısmen Şarlman tarafından tekrar kurulan siyasî birlik çökm ek­ teydi. Papanın üstünlüğü için girişilen hareket, Clerm ont ruhani meclisinde kararlaştırılan m übarek toprak­ lardaki ortak seferle birleştirilerek ortak bir tasan çev­ resinde belli bir birlik sağlamıştı. Bu birliğin özel ve ba­ ğımsız bir siyasî merkezi yoktu. Merkezden gelen siyasî faktörler, güçlerini çok geçm eden göstermişler ve doğu seferlerine ideolojik birliğin dam gasını vurmuşlardı. Mo­ narşiler gelişiyor, millî hislere kadrolar sağlıyor, bu millî hisler, gittikçe daha çok güçlenen belirtiler gösteriyordu, ideolojik birliğin aleyhine, ağır ağır iç çatışm alar yayılıyor, ideolojik birlik ruhanî alana inhisar ediyordu zamanla. Başlangıçta siyasî yönetim am acıyla birleşen ideolojik bir hareket, iç gerginlikler yüzünden parçalanınca, müritler­ 29


den 'birçoğuna, ideolojik düşmanla yapılacak çatışma aynı dinin müminleri arasındaki mücadelelerden daha az önemli görülm eğe başlar (Bugün Doğu A vrupa’da ve Ç in’de açıkça gördüğüm üz gibi). Hele önceler! ikinci derecede önemli Olan ideolojik bir unsur —millî şuur gibi— bu iç gerginlik­ leri güçlendiriyorsa. Kaba polem ik görüşlerden, m anici (manikeen) bir «iblisleştirme»den yavaş yavaş daha ılımlı görüşlere ge­ çilm eğe başlanır. Hiç değilse belli çevrelerde. Çünkü, so­ kaktaki insan, hâlâ, Ortaçağda yayılmış bulunan eski im a­ jın etkisi altındadır. Şüphe yok ki ideolojilerin göreceliği gibi bir anlayışa varılmış değildi henüz. Yalnız böyle bir anlayışa yükselenler birkaç kimiden iibaret. Meselâ İslâm muhibbi ve arabizan im parator Hohenstaufen’li İkinci Frederik (1194-1250) gibi. Bu zat, felsefe, mantık ve matematik konularını M üslümanlarla ve arapça tartışırmış, Müslü­ man yaşayışının etkisi altında imiş, İtalya’da bir arab ko­ lonisi kurmuş. Bir de câmi yaptırmış t1) . A foroz edilen im ­ parator şaşırtıcı b ir haçlı seferi tertibetmiş. Sultan El Ma­ lik el Kâmil ile müzakerelere girişmiş, Emir Fahreddin ibn Şeyh ile dostmuş. 1229 anlaşmasıyla Sultan, Frank devle­ tine çeşitli topraklar, bu arada Kudüs-ü şerifi, Bethleem’i, Nazaret’i iade etmiş, e sk i Süleyman m âbedinin yerine kur­ durulan câmide namaz kılınyorm uş h e p (2). Papa Dokuzuncu Gregoİre, 1239’da İkinci Frederik’i aforoz etmiş. Suçu: İslâmiyeti sevmek, üstelik dünyam n ü ç şarlatan tarafından aldatıldığını da iddia etmek: Musa, İsa, Muhammed. İmparator, suçlam anın yersiz olduğunu söy­ lemiş. O labilir de. Yalnız kaynağı İslâm dünyası olan bu temanın, o dönem Hıristiyanlık âleminde de yaygın oldu­

(1) Bkz. E. KANTOROWICZ, Kaiser Friedrich der Zwite, Berlin, 1927-1931, yeni baskısı: Düsseldorf ve München, 1963, Cilt I, sh. 122, 170, 321 vs. (2) a.g.e., sh. 154 ve devamı; R. Grousset, a.g.e., cilt III, ,sh. 271. 30


ğu anlaşılıyor. Kaldı ki, T ou m ai’li bir papaz da, Ftederikten önce aynı küfürle suçlanmış (3) . Defalarca, Müslümanlar Hıristiyanlara örnek olarak gösterilmiş. Belki bir moralist kurnazlığı, belki de Ortaça­ ğın Kilise aleyhdarlığm ı belirten bir nükte. Ama, ne olur­ sa olsun, artık Müslümanlar da öteki insanlar gibi insan sayılmaktadır. Yanlış bir yolda da olsa, onlar da Tannya tapmaktadır. İkindi Frederik’in yaşadığı dönem de bu davranışın en tanınmış temsilcisi, saz şâiri, Eschenbachlı W olfram (1170-1220) dir. W illehalm adlı eserinde, O range’ın zabtı ile ilgili b ir Fransız Chanson de Geste’ini ele alır. Arablar da, Franklar da, şövalye faziletleriyle donanmışlardır. Şâir, her iki cemaatı da anlam ağa çalışır. Hıristiyan olan Arabel iki tarafı da tesamuha çağınr. Eschenbachlı W olfram bu daveti yorum larken şöyle der: «Hıristiyanlığın adını bile işitmemiş kimseleri davar gibi boğazlam ak insafa sığar mı?

(3) Bkz. E. Kantorowicz, a.g.e. sh. 455; L. Massignon, Ope­ ra Minora, s. I, Beyrut 1963, sh. 82-85; R. W. Southern, Orta­ çağda Batının İslâm Görüşü, 1962, sh. 75 not: 16. Üç sahtekâr hikâyesinin gerçekçi olmak iddiasındaki bir yorumu daha var: bir babanın üç oğluna verdiği halkalar; hangi halkanın geçerli olduğu belli değil; üç halka, üç dini gösteriyor. Hikâyeyi İkinci Frederik’le Selahaddin’i göklere çıkaran Novellino isimli kitabta da buluyoruz. (Onüçüncü asnri ikinci yansfl. Hikâyeyi Boccacio da almış: Dekameron, I, 3. Ordan Lessing’e geçmiş: Nathan der Weise, 1779. Çevirenin notu: Bu esrarengiz kitabla ilgili olarak Larousse’un on yedi cildlik Büyük Kamus’unda şu bilgileri buluyoruz: «Üç Sahtekâr, latincesi De Tribus İmpostoribus. Onyedinci yüz­ yılda bu ismi taşıyan eser büyük gürültü uyandırdı. Kitab, Mu­ sa, İsa ve Muhammed aleyhindeydi. Herkes bu kitabdan söz ediyordu, fakat kimse kitabı görmemişti. İsveç Kıraliçesi Christine, kitabı buldurmak için 30.000 lira ödemiş. Bulamayınca, za­ manın en ünlü tenkidçileri böyle bir kitab yok demişler. Bu­ 31


Bence büyük bir günahtır bu. Yetmiş iki dil konuşan in­ sanların hepsi de A llahın kullan*... W olfram , Parzival’inde, m odeli olan Troyes’li Chrâtien'in eserini baştan başa değiştirir. ParzivaTin babası Gahmuret, D oğuya seyahat eder. A m a h iç de haçlı ordu lan içinde değildir. Müslümanla n n başı Baruc (M übarek) un hizmetine girer. Baruc uğ­ runa hayatım feda eder. Cenaze m asraflannı Baruc öder. V e Bağdat'ta defnedilir. A rablar ona saygı gösterir ve ma­ temini tutarlar. W olfram hangi Doğu kaynaklanna dayan­ mıştır? Bilemeyiz. Yalnız seyyare isimlerini arabça imlalan yla yazar. Bir Hıristiyan efsanesi olan Graal’da da Is­ lâm dünyasından gelen nice unsurlara rastlıyoruz. W olfram, dini bütün bir Hıristiyandır. A m a Müslümanlara karşı hiçbir kini yoktur. Ne yapsınlar Isa’nın mesajından habersizdirler. Bu gelişmeyi hızlandıran iki hâdise v a r : 1. — M oğol tehlikesi ve İslâmın ötesinde putperest bir dünya olduğunun keşfedilmesi. gün de bu hükme katılanlar bir hayli çok. Gerçi 1753’te Viyana’da bir baskısı yapılmış kitabın. Ama diyorlar ki, tâbi, yer­ leşmiş bir kanaatten faydalanarak sahtekârlık yapmış. Bibliotheque Nationale’de mevcut nüshadaki basım tarihi 1598 ise de bu tarihin de sahte olduğu anlaşılıyor. İnanılması güç ama, Onyedinci Asır nasıl böyle bir inanca kapılmış? Kitabın daha sonra birçok baskılan çıkmış. Bir kelimeyle ne yazıldığı tarih belli, ne yazam. Kitabı, zaman zaman, Ibn Rüşd, Boccacio, Campanella, Guillaume Postel, Machiavel, Rabelais, Et. Dolet, Pogge, Arâtin, Muret, yazdı denmiş. Birçoklan da imparator ikinci Frederik’in kaleminden çıktığını iddia etmişler. Güya İm­ parator, kitabı, başvekil Pierre des Vignes’in eseri gibi tanıtmak istemiş. Muhakkak olan şu ki kitab, asırlarca gizli olarak elden ele dolaşmış. Yazar, hiç bir zaman ortaya çıkmamış. Yazıldığı devirde çok cesur sanılmış kitab. ileri geri laflar etmiş. Yazar, Mukaddes Kitaplardan aldığı metinlerle yıkmağa çalışmış Üç Peygamberi. Hülasa, ileri sürülen deliller, zamanımızda çok har­ cı âlem. Nükteler tadsız. 32


2. — Hıristiyanlık dünyası içinde ideolojik bölünmele­ rin alıp yürümesi. O nüçüncü asn n M oğol istilası kısmen daha önceki manici (manikeen) çerçeve içinde polem ik bir görüşe dayamyordu. Birçoklarına göre İslâm dünyasına karşı bir saldırıydı bu. İslâmiyeti yok edecek bir belâ idi. Latinler, İslâmiyet aleyhinde M oğollarla askerî bir anlaşma yap­ m ak için diplom atik temaslara geçtiler. Am a çabucak an­ laşıldı ki M oğolların Hıristiyanlarla hiçbir ilgisi yoktur. Bu itibarla, Hıristiyan dâvâsm a hizmet edecekleri mu­ hakkak değildi. Birçok Hıristiyan kavimlerini köleleştirmişlerdi. A m açlan bütün dünyayı ele geçirm ek Hıris­ tiyan topraklanın zaptederek, Hıristiyanlan esir etmekti. Bir kelime ile, M oğol tehlikesi İslâm tehlikesini bastınyordu. Hem askerî, hem de siyasî bir güçtü bu. Bu putperest topluluk bütün meseleleri içinden çıkılmaz hale getiriyor­ du. Artık İslâmla putperestliği aynı şey saymak mümkün değildi. Orta A sya ve Doğu Asya hakkında elçilerin ve tüccarların verdiği bilgiler çoğaldıkça, dünyayı ikiye ayı­ ran şema esnekleşmek ve ideolojik görüşte daha büyük göreceliğe yönelm ek zorundaydı. Artık Hıristiyanlar dün­ ya ahalisinin yarısı, hatta üçte ikisi değildiler. Halkın geri kalanı da M üslümanlardan oluşmuyordu. Hıristiyanlar, yamalı bir bohçaya benzeyen insanlann onda biri ve hat­ ta belki de yüzde biri idi. Neden tek T anncılık temeli üze­ rinde, İslâmiyetle bir düşünce ve duyuş birliğine vanlm asm dı? 1254*te Saint Louis’nin elçisi, Rubrock’lu Guillaume budistlere karşı nesturiler ve M üslümanlarla birleşiyordu. Bu şartlar altında, îslâm ideolojisini daha yakından tanıma ve anlama temayülü çok uzun sürmeyecekti. Roger Bacon (1214-1294), sonra Raymond Lulle (1235-1316) as­ kerî gücün yerine m isyoner gücü geçirmeliyiz, diyorlardı, y Bunun için de doktrini iyi bilm ek ve dilleri adamakıllı öğ­ renm ek lâzımdı. Vahyin ilahi planm da İslâmm müsbet bir katkısı vardı Bacon’a göre. Söz konusu olan hep Islâmiyeti çürütmekti ama onu daha derinden tanımak, daha bü­ 33


yük bir tarafsızlığa ve uzun dönem de daha büyük bir gö­ receliğe götürecekti ister istemez. Ondördüncü asırda, Dante, İbn Sina'yı, İbn Rüşd’ü ve Selahattin’i kadîm çağ­ ların kahram anları ve bilgeleri ile beraber Arâfa yerleş­ tirir. 1312’deki Viyana ruhaniler meclisi, Bacon’la Lulle’ün dilleri ve bilhassa ara'bçayı öğrenm e tavsiyelerini tescil eder. Am a iş işten geçmiştir. 1291*de Akkâ düşmüş, Haçlı­ lara bağlanan ümitlerin sonu gelmiştir. Artık Doğudaki müşriklere karşı savaş Batıyı harekete geçiremiyordu. Bir­ leşmiş Hıristiyan A vrupa’nın yayılm a tasarısı yerine millî siyasî projeler geçmişti. Yalnız Ispanya’da hâlâ bir reconquista hayali yaşıyordu, ama o da aynı tip bir millî proje ile kaynaşmaktaydı. Hıristiyan ülkelerinde Müslüman ve Yahudi tab’aya karşı uygulanan tolerans, artık Ispanya’ya özgü bir olaydı, egzotik bir olay. Çok uzun zaman sürme­ mesi gerdken b ir olay. Latin Avrupa, bakışlarını kendi iç kavgalarına çevir­ mişti. Kültür plam nda ilerliyor, ideolojik planda Islâmiyete büyük bir önem vermiyordu. Umurunda değildi İslâmiyet. İç ideolojik çatışmalar ağır basıyordu artık. John W ycliffe (1320-1384) için mühim olan Kilisenin ılsahı idi. Hıristiyan­ lık ana kaynaklarına kavuşsun, İslâmiyet kendiliğinden yıkılır. Rumların, Yahudilerin ve Müslümanların kurtulu­ şu, birçok batılı Hıristiyanmki kadar yakındır. Bu dü­ şünce de, ‘ü ç sahtekâr’ hakkm daki nükteler gibi yaygın­ laşır. Entelektüel bakımdan, büyük İslâm yazarları, yavaş yavaş özümlenir ve ortak kültüre katılır. Artık asırlarca felsefede İbn Sina, İbn Rüşd, Ali Abbas, Râzi, tıpta İbn Masawayh, vs.’nin eserleri istinsah edilecek, basılacak, yo­ rum lanacak ve incelenecektir. 1400’lerde ölen G eoffrey Chauser, örnek bir doktormuş. Usturlabla ilgili bir kitab yazmış. Kitabın aslı arabçadan latinceye çevrilmiş. Yazarı ise, M âşâ’allah. Chaucer, Canterbury’ye giderken bu zata Tabard İnn’de rastlamış (1390’a doğru). Arablar, Yunanlılarla beraber 34

klâsik sayılıyorlardı.


A m a Rönesans, Yunanlıları onlara tercih edecektir. Arabçadan Yunancaya yapılan tercüm eler eski çağların, Orta­ çağın gotik zihniyeti tarafından çarpıtılması olarak görüle­ cektir. Yenilik, kaynaklara çıkmaktır. Arabizm, kötüleyici bir mânâda kullanılacaktır. Barbar çağa karşı tepki göster­ mek lâzımdı. Arablarla ilgisi olan herşey, küçük görülüyor­ du. Petrarca (1304-1374) arap şâirlerinin üslûbundan n ef­ ret edermiş, şüphesiz tanımadığı arap şairlerinin. Am a yine de M üslüman Doğudan kültür aktarmaları her zam ankinden daha çok yapılmaktaydı. Edebî aktarma­ lar şüphesiz ki ticarî münasebetler sâyesinde artıyordu. Ticarî münasebetler daha muntazam ve daha sıklaşmıştı. Am a nazarî alanda, vaktiyle îslâm ideolojisine karşı bes­ lenen, öğrenm ek ve tanımak çabalarının yerine, hiç değil­ se bazı çevrelerde, kayıtsızlık geçiyordu.


3.

YAKINLAŞAN BİR ARAD A Y A Ş A M A : DÜŞMAN, İŞ ARKADAŞI OLUYOR

14. asn n sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu Hıristiyan olan Balkanlar Avrupası zararına genişliyor. Bu büyüm e ilahiyatla uğraşan çevrelerde İslâm dinine kar­ şı gösterilen alakayı canlandırıyor bir an. Hıristiyanlığın içinde bulunduğu çözülüş döneminde haçlı zihniyetinin di­ rilmesi pek kolay görülm üyordu. İlâhiyatçılar tereddüt için­ de idiler. A caba askerî m ücadele sahiden bir işe yaraya­ bilir m iydi? M isyonerlerin giriştiği ban şçı çabalar yeterli miydi, bu çabaların alışılan tarzda sürüp gitmesi bir fay­ da sağlıyor m uydu? Aslında Hıristiyanlık dünyasında­ ki ile aynı olan bu yeni mesajı taşıyanlarla yakınlaşmak kabil olamaz m ıydı? S outhem ’in sözünü ettiği görüş, bu dönem lerde ortaya çıkar. İstanbul Türkler tarafından alınmıştır. 1450 ile 1460 arasmdayız. Segovie’li Jean 1454’lerde İslâm fakîhleriyle tartışmalar yapmaya niyet eder. Ona göre bu yol, karşısındakileri Hıristiyanlaştırmasa da, yararlı olacaktır. Kur’ân’ı tercümeye kalkışır (Bu tercüme kaybolmuştur.) Cluny’li m ütercimlerin hatalarını düzeltm ek ister. 1400-1461 yılları arasında yaşayan Chalon Piskoposu Jean Germain bu teşebbüsü iyi karşılamaz. Hazret, haçlı zihniyetinin dirilmesinden, yani İslâmiyet’in askerî tedbirlerle püskürtülmesinden yanadır. Buna mu­ kabil, Jean Segovie’li Cuse’lü Nicolas (1401-1464) tarafın­ dan desteklenir. Bu zat da Kur’ân’ın felsefî ve tarihî açı­ lardan incelenmesini ister. II. Pie’nin Fatih Sultan Mehm ed’e (1460) yazdığı mektup da, bir parça Sögovie’li Jea n ’m etkisini taşır. Kurnaz bir dialektik şaheseri olan bu mektup, fikrî yoldan kandırm aya çalışır Fatih’i. Bir siyaset adamının kalem inden çıkmıştı ve samimiyetten uzaktır. 36


Osmanlı Türkleri büyük bir tehlike idiler Bfefı için. Ne var ki, 15. asrın yeni iklimi içinde ideolojik bir teh­ likeden çok, dünyevî ve kültürel tehlike olarak görünüyor­ lardı. Hıristiyanlığı savunmak için yola çıkanlar bile çok defa dinî bir gayretten fazla şövalyelik ideali için hareket ediyorlardı. Şüphesiz ki, birçoklan hâlâ haçlı seferlerinin rüyası içinde idiler. M üslüman topraklanm ele geçirm ek istiyorlardı. Daha çok da son zamanlarda elden çıkan top­ raklan; meselâ Balkanları. Öyle sanılıyordu ki, bu bölge­ lerde Türkler aleyhine bir ayaklanm a olacaktır. Ne var ki, şartlar H ıristiyanlan m üdafaaya geçm eye zorlar. Hü­ kümdarlar, siyasî menfaatlerini feda etmek için Hıristi­ yanlığın yayılması gibi bir emeli yeterli görmüyorlardı. Kalabalıklar da eskiden olduğu gibi haçlı seferlerine koş­ mak niyetinde değildiler. 1516’da VIII. Henri Venedik elçi­ sine bunları söylüyordu. Artık gerçekçiler için Devlet-i A li­ ye de başka devletler gibi bir devlet sayılıyordu. Fetihleri sayesinde bir A vrupa devleti olmuştu. Uzun zam andır h iç­ bir Müslüman devletin olmadığı kadar A vrupa’ya yakın bir devlet. Demek ki, onunla siyasî m ünasebetlere giriş­ mek zorunluydu. İttifak, tarafsızlık, savaş, dinî ideolojiye bağlı olmaktan çıkıp siyasî faktörlere bağlı olacaktı. Din kalplerin derinlerinde titizce korunuyordu ama, ciddî si­ yasî faktörlere bağlı olacaktı. Din kalplerin derinlerinde titizce korunuyordu ama, ciddî siyasî davranışlar sözkonusu olunca dinî hisleri (geçici olarak) paranteze alm ak da pekâlâ caizdi. A vrupa’da Osmanlı elçileri b oy göstermeye başladı. Hem de uzun süre kalıyorlardı bu ülkede. Meselâ Vene­ dik’te. Türklerle anlaşmalar yapıldı. Hayâlperest VIII. Şarl bir haçlı seferi için üs olarak kullanmak emeliyle İtalya’yı fethetmeyi düşünedursun, Papa 1490-1494 arasında, II. Be­ yazıt’tan kardeşi ve rakibi Sultan Cem’i bırakm amak için yıllık tahsisat alıyordu. Papa VI. Aleksandr Borgia 1493*de Bom a’da gizli ruhaniler m eclisi toplantısında kardinallar, piskoposlar ve Avrupah elçiler arasında padişahın elçisini tantana ile karşılıyordu. Com m ynes’de (Kommin) bir or­ 37


taçağ Kafası için şaşırtıcı olan şu cüm leyi okuyoruz: «Pa­ dişah... Venediklilere derhal elçi yolladı. Bu elçi Papa’nm talebi üzerine Fransa hüküm dan aleyhine vaziyet almaz­ larsa, onları perişan edeceğini ileri sürdü» 0) Filhakika, Pa­ pa padişaha b ir mektup yollamıştı (mektup elimizdedir). Bu mektupta VIII. Şarl’m taşanlarını haber veriyor, Vene­ diklilerin VIII. Şarl’a karşı m üdahalede bulunm alannı sağ­ layın diye tavsiyede bulunuyordu. Am a hiç olmazsa bir zaman N em çe’ye veya herhangi bir Hıristiyan devletine savaş açmamalı idi. Yoksa durum vahimleşirdi. Beyazıt da buna karşılık papadan Nicolas Cibo’yu kardinalliğe yük­ seltmesini ve daha önce Cem ı öldürtmesini isteyen bir ce­ vap yolladı. Karşılığında da 200.000 düka altın verecekti. Hıristiyanlığa da hiçbir zarar verm eyeceğini Kur’ân’a and içerek söz veriyordu. Anlaşm aya uyulduğu sanılmaktadır. İki yıl sonra, Milano, Ferrare, M antova ve Floransa Venedik’e saldırsın diye Türklere para verm eyi kararlaştırıyor­ lardı. Yine iki yıl sonra, Venedik ile Fransa, M ilano’ya sa­ vaş açm aya hazırlanıyordu. Milano dükü Ludovic Le M ore’ la diğer İtalyan prensleri Beyazıt’a haber göndererek Mi­ lano elden giderse haçlı seferleri başlayacaktır diyorlardı. Bunun üzerine Beyazıt Venedik’e harp ilân etti (2) . (1) Philippe de COMMYNES, Memoires VII, 19 (Hatıralar) Paris 1924-25, cilt III, Sh: 116. (2) V. J. PARRY, The Cambridge Modem History I, sh. 403. Milano düklüğü ile Türklerin arasındaki bu iyi ilişkiler, hem Venedik şehrine karşı olan ortak tutumdan, hem de padişahın devamlı rakibi olan Cenova şehrine Milano’nun hükmetmesin­ den kaynaklanıyordu. Bu ilişkiler, bir asır önce de Fransa’nın iç politikasını etkilemişti. Milano dükü Jean-Galeas Visconti (1385-1407) ile Beyazıt, hiç karşı karşıya gelmemiş olmalarına rağmen «birbirlerini çok seviyorlardı» çağdaş bir yazara göre (FroiSsart, Nicopolis Haçlı Seferi, «Chroniques» adlı eserde, Brük­ sel 1867-77 c. 15, sh: 492). Dük, Fransa sarayında olup bitenleri, Kral IV mcı Şarl’ın kardeşi Orlöans’lı Lui ile evlenmiş olan kızı Valantin sayesinde takip etmekteydi. Nevers kontu Jean idare38


20-30 yıl sonra, Kanımı Süleym an N em çe’yi fethedip Akdeniz'i bir Türk gölü haline getirirken, Birinci François onunla bir ittifak akdediyor ve iki taraf Charles Quint’e karşı (1535) askerî bir hareket yapm aya karar veriyordu. sinde haçlılar, 1396’da Nicopolis’te yenilince, Beyazıt Burgonyalı şövalye Heilly’li Jacques’ı serbest bıraktı, Jacques padişahın za­ ferini ve isteklerini'Paris’e iletecek, yolda da Milano’ya uğrayıp Jean-Galeas’a selamlarını sunacaktı. Nevers kontu Jean’m ba­ bası Burgonya dükü de, iki defa mektup yazarak, oğlunun affı için, Milano dükünden padişaha ricada bulunmasını istedi (J. DELAVİLLE LE ROUX, «Ondördüncü Asırda Doğu’daki Fransa* Paris, 1886, C. I, sh. 291, 301, 304) ilerde dük Korkusuz Jean ola­ rak tarih sahnesine çıkacak olan kontumuz ise, bu sırada, Orlöans’lı Valantin’in Milano aracılığıyla yolladığı bilgilerin, mağ­ lubiyetlerinde payı olduğundan şüphelenmektedir. Türk zindan­ larında çok zor iki yıl geçiren, silah arkadaşlarının çektiği acı­ yı gören, ölmelerine şahit olan Jean, intikam hisleriyle Fransaya döndü. Birçok başka sebebin de eklenmesiyle, öyle bir vahşî kin bürüdü ki hazreti, 23 kasım 1407 yılı Paris’in Vieille-duTemple sokağında, Orlöans’lı Lui’nin katledilmesi emrini verdi (Bkz. Froissart a.g.e. XV sh. 354, aynca d’Avout, «Armanyak’hlarla Burgonyalılarm Kavgası», Paris 1943). Yirmi yıl kadar son­ ra, Jean-Galeas’m oğlu dük Philippe-Marie (1412-1447) ile Beyazıt’m torunu 2. Murat (1421-1452) arasında da aynı dostane ilişkiler devam eder, birbirlerine «kardeş» demekte ve hediyeler yollamaktadırlar. Almanya imparatoru ve Macaristan Kralı Sigismond'un lehine savaştan vazgeçmesini ve bazı topraklan geri vermesini kendisinden isteyen bir Milano elçisine, 1433 yılında verdiği cevapta, Murat «zaten onun hatın için Macaristan’da büyük fetihlere girişmeyi bir çok defa ertelediğini» söyler. Az bir müddet sonra da Transilvanya’da savaşmaktan vazgeçerek, zengin hediyelerle yolladığı bir heyetle, 1433’de Roma’da taç giyen Sigismond’u kutlar (Bkz. B. de la BRONQUIERE, «Deniz aşın yolculuk» Paris 1892, sh. 191-196. Daha geniş bilgi için bkz. D. M. VAUGHAN, «Avrupa ve Türkler, bir ittifak Örneği (13501700)», Liverpool, University Press 1954). 39


A yn ca , hıristiyan mezhebini korum ak için de bir takım ideolojik tedbirler alm ayı ihmal etmiyordu Birinci François. Ne var ki, 1588’de İngiltere Kraliçesi Elizabeth İspanya hüküm darını putperestlerin başı olarak padişaha tanıtır. Bu defa teklif edilen ittifak, ideolojik plandadır: sıkı bir vahdaniyetçiliğin taraflan olanlar, bir sürü şüpheli mez­ heplere ayrılan katolikliğe karşı, birleşecektir C3). Bakire kraliçenin samimiyetsizliğini hesaba katsak da olay anlamlıdır. 15. ve 16. asırdakilere benzeyen pazarlık­ lar, haçlı devletleri zam anında da doğuda görülmüştü. Am a o sırada söm ürge politikası deniliyordu buna. Aynı şey, A vrupa’nın göbeğinde tekrarlanınca mahiyeti çok başka oluyordu. İtalya’da az-çok h atın sayılır devletlerin hepsi de zaman zam an düşm anlan aleyhinde Türklerle birleş­ miş, hatta bununla da kalmayarak, zalim devletlerin tehdit ettiği birçok topluluk, Türkler saldm rsa karşı koymayalım, birçok Hıristiyan Balkan devletleri gibi hâkimiyetlerini k a ­ bullenelim, dem eye kadar götürmüşlerdi işi(4). Demek ki, Türkler siyasî düzeyde A vrupa konserine ka­ tılmış bulunuyorlardı. A m a bu, her bakımdan konserin içinde sayılıyorlar demek değildi. Tabiî olarak, ideolojik çelişki unsuru, dinî düşmanlık, silinmiyordu. Norman Daniel güzel anlatmış: Ortaçağda îslâm dini ile ilgili imajın ana çizgileri değişmemişti henüz. Bu imaj hep düşmanca idi. Geniş ölçüde küçüm seyen ve anlamaya çalışm ayan bu imaj hep aynı kalıyordu. Bununla beraber, Hıristiyan ca­ miası içindeki dinî kinler öylesine şiddetli idi ki, İslâm sa­ nıldığı kadar kötü ve iğrenç olmayabilirdi. Ortaçağda İs­

(3) Bkz. N. DANIEL, İslam, Europe and Empire (İslâm, Av­ rupa ve İmparatorluk), Edinburg, 1966. (4) J. BURCKHARDT, Die Kultur der Renaissance in Italien (İtalya’da Rönesans Kültürü), Basel, 1860. 1. bölümün İngilizce tercümesi Londra, Phaidon Press, 1944 sh. 59, Bkz. F. BABINGER, Mâhomet II le Conquerant et Son Temps (Fatih II. Mehmet ve Zamanı), Fransızca tercümesi. Paris, Payot 1954, sh. 396 v.d. 40


lâmiyet Hıristiyanlığın bir sapıtışı, 'bir çeşit şizm olarak kabul edilmemiş m iydi? Dante, İslâmiyet’i böyle görm üyor m uydu? Şizmler çoğaldıkça çoğalmıştı. O nlann da İslâmi­ yet gibi siyasî bir uzantıları vardı. İslâmiyet’i de bütün bu ideolojiler arasında bir yere oturtm ak lâzım geliyordu. En zararlı şizmin İslâmlık olduğu söylenem ezdi herhalde (5). Kültür düzeyine gelince, bazılarına göre Türkler o za­ man m oda olan hayalî şecereler içine A vrupa kavimlerinin kardeşi olarak sokuşturulabilir. Mesela, neden Truvalılan n çocu ğu olmasmlardı, Fransızlar ve İtalyanlar gibi onlar da kral Priam’ın veya cedlerinin torunu olabilirlerdi. Başkalan olmaz diyordu. Böyle olursa, A nadolu’nun Türklere bırakılması gerekmez m iydi? İtirazcılar başka bir tez ileri sürüyorlardı. İskitlerin torunu olm alıydı Türkler. Böylece Hıristiyanlarla aralarındaki düşmanlık da izaha kavu­ şuyordu az çok (6) Demek (ki, kâfirlere karşı bir savaştan çok barbarlara karşı b ir savunma sözkonusu. H erodotos’u ve Ksenophon’u okumuş kimselerin çok hoşuna gidiyor­ du bu. İslâm denince Türk geliyordu akla. Türk kelimesi Müs­ lüm an kelimesi ile eş anlam dadır artık. Avrupa İranlılan da tanımaya başlamıştı. İraıılılann Osmanlı devletine kar­ şı duyduğu siyasî ve dinî düşmanlık yüzünden karmaşık birtakım siyasî pazarlıklar yapılıyordu. Uzaktan uzağa Hint Müslümanları ve on lan n dillere destan hüküm dar­ ları ile de ilişki kurulmuştu. Araplara gelince siyasî ba­ kımdan hiç bir önemleri kalmamıştı. Doğu denince tasav­ vur edilen tabloda ancak arada bir b o y gösterip kaybolu­ yor, en az Joinville dönem inden beri olduğu gibi, yağm acı (5) V. SEGESVARY’nin tezi, L’Islam et la Râforme, etüde sur Tattitude des Râfoımateurs Zuriohois envers rislazn (1510-1550) (İslâm ve reform, Zürih’li Reformculann İslâmiyet Karşısındaki Tutumları üzerine çalışma 1510-1550) Lozan, 1977. (6) Bkz. E. SOHWOEBEL, The Shadow of tiıe Crescent, The Renaissance Image of tiıe Turk (1453-1517) (Hilâlin gölgesi, Türk’ün Rönesansdaki imajı (1453-1517), Nieuwkoop, 1907. 41


göçebelerle bir tutuluyorlardı. Sarazen deyimi yavaş yavaş kullanılmaz olmuştu. Birtakım bilginler tarafından İskit asıllı yabaniler olaraik gösterilmekte ise de, Müslüman Türkler Avrupa'nın en güçlü devletinin sahibi olm akta devam ediyorlardı. İstan­ bul dillere destan güzellikleri ile onların elindeydi. Şimdi ulaşım imkânları gelişmiş ve bu sayede o bedialar da daha yakından tanınmağa başlanmıştı. BabIâli’nin debdebesi Avrupalınm gözlerini kamaştırıyordu, Devlet-i  liye’nin gücü dizlerinin bağını çözüyordu. Daha önce de altını çiz­ mişlerdi ya... 14. Louis 1687’de elçilerinin bütün bir mahal­ le üzerindeki imtiyazlarından vazgeçmesini, çünkü bu yüz­ den o mahallenin bir serseri yatağı haline geldiğini söyle­ mek küstahlığında bulunan papayı tehdit için, senin afo­ rozun vız gelir gibilerden Roma’ya bir ordu göndermişti. Oysa aym «Güneş Kral» İstanbul’daki elçilerinin zindana atılmasını, tokatlanmasını, haraca bağlanm asını ve elçilik memurlarının çeşitli hakaretlere uğramasını sineye çeki­ yordu (7).

(7) Bkz. F. GRENARD, Grandeur et Decadence de l’Asie, Paris, Colin, 1939 sh. 130. Türkçe tercümesi: «Asya’nın Üstün­ lüğü ve Düşkünlüğü» çeviren: Hamdi Varoğlu, İstanbul 1941. 42


4.

BÎR ARADA YAŞAYIŞTAN TARAFSIZLIĞA

Yakınlaşma, sıklaşan siyasi ilişkiler, İktisadî münase­ betlerin gelişmesi, D oğu’yu dolaşan yolcuların ve m isyo­ nerlerin sayıca artışı, A vrupa’da Hıristiyanlığın ideolojik birliğinin ve hâkimiyetinin sarsılışı yüzünden Müslüman Doğu’nun tarafsız olarak incelenmesi çok daha kolaylaş­ mıştı. Hatta siyasetçiler ve bezirganlar için böyle bir in­ celeme şimdi eskisinden çok daha zorunluydu. A m old von H arff’ın 1496’daki araştırmasından sonra aynntılı, aydın­ lık, geveziliğe kaçm ayan ve mümkün olduğu kadar objek­ tif tasvirler çoğalm ağa başlar. Artık yaşayış tarzlarının, Hıristiyan ahlâkına az veya çok aykın olup olmadıklarına pek bakılmaz. Ö rf ve âdetler objektif olarak tahlil edilir. Osmanlı devletinin siyasî, idari ve askeri düzeni üzerine mütalâalar alıp yürür. Gerçi bu mütalaalar çok defa eleş­ tiricidir ama, birçok bakım lardan etkin olduklan için de genel olarak hayranlık belirtir. Bütün olarak M üslüman Doğu zengin ve dört başı m am ur bir bölgedir. Üstün bir medeniyet, muhteşem abideler, erişilm eyecek kadar şata. fatlı saraylar... Rönesans bütün milletleri ve bilgileri kucaklam ak is­ tiyordu. O dönem in kültürel ifadesi tasannu’a kaçar. M üs­ lüman Doğu ile yakın Doğu araştırmalarında bu yapma­ cıklı ifadeyi buluruz. Ne var ki, D oğu’ya karşı duyulan m e­ rak, egzotizm değildir henüz. Başka bir deyişle, Batı, kendi yaşadığı dünyaya, sanat veya yaşam a tarzı yardımı ile, kendisininkine benzem eyen bir dünyayı taşımak istemez. A vrupa’y a dönünce birkaç seyyah, Türkler gibi giyinir. 43


Egzotizmin ilk izlerine henüz bu tek tük insanlarda rast­ larız. A m a daha çok Doğu dünyası batılı gibi gijrinir. Hat­ ta bu Doğu, Aristo (1474-1533)'da veya İl Tasso (15441559)'da olduğu gibi büyülü bir kisveye bürünmüş de ol­ sa... Parçalar ve konu gerçekten Doğu'dan alınmış. Kay­ nak baştan başa Doğu tarihi olsa bile (M arlowe'un -1587 Tam burlaine’ni böyledir) durum değişmez. Okuyucu veya seyirci bu masalımsı hikâyelere bayılır. Am a hiç kimse onlarda M üslüman D oğu'nun tarihine ve yaşayışına dair bilgiler aramaz. Ne var ki, yolcuların ve diplom atların getirdiği sahih bilgilerin baskısı da kendini yavaş yavaş hissettirir. Ma­ hallî renk ister istemez dikkate alınmaya başlar. Uzun zamandan beri İsa'nın veya Havarilerin resimlerini yapan­ lar, Sanhedrin’leri veya Doğu hüküm darlarım sanklı ola­ rak gösterirler. O tello’da M ağribli aslını ifşa eden o uğur­ suz mendil kalm ıştır yalmz, bir çingenenin babasına ver­ miş olduğu mendil. Bununla beraber 1670’de Moliere «Ki­ barlık B u d a la sın ın gülünç töreninde sahiden Türkçe cüm ­ leler aktanr. 1872*de ise Racine «Bayazıt»m önsözünde, Türklerin tarihi ile ilgili belgelerden faydalandığım ısrarla belirtir. C om eille’le yandaşlan Racine'e çıkışırlar. Sahneye çıkardığın kişilerden hiçbiri İstanbul'da yaşayan bir insan gibi konuşm uyor derler. Hepsinin sırtındaki elbiseler Türk, ama du ygu lan Fransız. Racine daha sonraki önsözlerde cevap verm ek lüzum unu duyar: «Ben trajedimde Türklerin yaşayışı ve ahlâkı hakkında bildiklerimizi ifade etmeye ça­ lıştım.» Egzotik konular ortaçağdan bu yana Batı edebiyatlan n d a aralıksız olarak karşımıza çıkar. Birçok yazarlar bu edebî eserleri hiç değilse ayn n tılan n da m ahallî renklerle zenginleştirmeye çalışır. Egzotizm 17. yüzyılda sanat ala­ nında açıkça göze çarpar. 18. asırda ise her alana taşar. Yine de Doğu medeniyetleri hakkında elde edilen sahih bilgiler sanat ve edebiyata geçerken çarpıtılırlar. Çünkü bam başka bir dünya görüşünün egem en olduğu bir b ü ­ tün içinde erimişlerdir. Bu dünya görüşü cihanşümul ol­ 44


duğunu sanır, hakikatte ise hiç de öyle değildir. Medeni yetlerin göreceliği soyut bir kavramdır. Bu kavram 18. asırda kesin olarak ifade edilir. Fakat bu soyut kavram dan her türlü ırk-merkezcilikten sıyrılmış bütünlere geçm ek ve egzotizmleri o bütünler içine yerleştirmek çok ağır ger­ çekleşebilecektir. Bu sürecin bugün bile sona ermediği dü ­ şünülebilir. Bu süreç A vrupa medeniyetinin merkezindeki ideolojiye yani Hıristiyanlığa atfedilen im tiyazın ortadan kalkışı ile başlamıştır. Başlamıştır ama, aynı imtiyaz bu kere de yeni ideolojilere, A vrupa’nın kültürüne, duyarlı­ lığına ve selim zevkine aktarılmıştır. Artık Islâm’ın değer­ leri ve fikirleri mutlak birer hata olarak dam galanmıyor. Bunun için İslâm dünyasını objektif olarak incelemek ka­ bildir. Uygulanan politika, yolcuların ve ticaretle uğraşan­ ların tarafsız müşahedeleri bu sürecin yollan n ı açmıştır. İlmin yeni akım lan da güçlendirm iştir süreci. Tarih çalışm alan da, sosyal düzeyde polem ik am aç taşısalar dahi, belli bir objektifliğe yönelmektedir. Kaldı ki, böyle bir polem ik amaç, gittikçe etkisini kaybetmekte ve ortadan kalkmaktadır. Parça parça hakikatler, ya polemik terkipler hazırlam aya yanyordu, yahut hakikati çarpıtı­ yordu. İlim artık hakikati hakikat olduğu için aramaktadır. Olaylar hep şuurdışı terkipler içinde birbiriyle kaynaşır. Fakat, peşin peşin, şuurlu bir ideolojik terkibe hizmet et­ sinler diye araştm lıp, seçilip işlenmiş olm am alan da bü­ yük bir aşamadır.


5.

ORYANTALİZMİN DOĞUŞU

Yüzde yüz ideolojik bir itişle önce diller öğrenilir ve malzemeler toplanır. Daha ortaçağda, Ispanya’da A rapça tetkikleri böyle başlamıştı: M isyonerlerin hizmetinde bir faaliyet. 1492’de Granada düşünce, bu çalışmalar da an­ lamlarını kaybettiler. Ortada Rom anca konuşan mağribî bir azınlık kaldı. Faaliyet, İbranî tetkikleri içinde kaynaş­ tırılarak Rom a’da devam edecekti. Zira Papa hükümeti do­ ğu kiliselerinin birleştirilmesini istiyordu. Üniversel bir kültür peşinde koşan hümanizmle siyasî ve ticarî çıkarlar* bu çalışmaları İslâmî tetkikler bütünü olarak genişletti. Guillaume Postel (1510-1581) mistik’ti, hatta deliydi, Hı­ ristiyanlığın coşkun bir savunucusuydu, bir Fransız va­ tanperveriydi, dünyanın en angaje bilginiydi. Buna rağ­ men dillerin ve kavimlerin incelenmesine büyük yardım ­ ları oldu. A yn ca, Doğu ülkelerinde çok önemli yazm alar topladı P). Öğrencisi olan Joseph Scaliger (1540-1609) an­ siklopedik bilgileri olan bir âlimdi. M isyonerlik çalışma­ larını bir yana bırakarak oryantalizmle uğraştı. 1586’da A vrupa’da Arapça, tipografinin emrinde bir matbaa ola­ caktı. Matbaayı kuran Toskanya büyük dükası kardinal M edicis’li Ferdinand’dır. Şüphesiz ki matbaa misyoner faaP) G. Postel’le ilgili olarak bkz. F. SECRET, Les Kabbalistes Chr^tiens de la Renaissance (Rönesansta Kabalist Hıristiy anlar) Paris 1964, sh. 171 vd., Y. MOUBARAC, Recherches sur la Pensee Chr^tienne et l’Islam (İslâmiyet ve Hıristiyan Düşünce üzerine Araştırmalar), Beyrut 1977, sh. 45 v.d. 46


liyetine de hizmet ediyordu ama, başlangıçtan itibaren ibn Sina'nın tıbbî ve felsefî eserlerini, nahiv, coğrafya, mate­ matik kitaplarını da basıyordu. A ynı faaliyet 16. asn n son­ larında ve 17. asrın başlarında Paris'te, Hollanda’da, A l­ m anya'da —bilhassa İbni Sina tıbbının daha iyi öğrenil­ mesi için— başlayacaktı. 16. asrın sonu ile 17. nin başlan, bütün alanlarda İlmî bir teşkilâtın gelişmesine tanık olur. İdeolojik, siyasî ve ya İktisadî birtakım tasan lan gerçekleştirmek uğruna kul­ lanılan, beslenen, desteklenen uzmanlaşmış bir teşkilât. Güçlü devletlerin him aye ettiği ve denetlediği İktisadî bü­ yüme birçok alanlarda bilginin gelişmesini, lüzumlu hatta vazgeçilmez kılıyordu. Yukardan gelen itişin eseriydi bu nisbî örgütleniş, belli ölçüde bir uzmanlaşmayı gerektiri­ yordu. Rönesansm ferdiyetçi ansiklopedizmine ters düşen bir uzmanlaşma. Bu eğilimlere dayanarak bilginin elde edilmesi ve yazılması için devletler kendiliğinden kurulan bu teşkilât ağını k oıu yor ve finanse ediyordu. A yrıca İlmî araştırmanın peşinden koşmanın sosyal bir görev olduğu düşüncesi de yayılıyordu. Uzmanlaşma ve bir dereceye kadar planlama sonucunda sayıları gittikçe artan araştırı­ cılar işbirliği yapm ak zorunda kalıyorlardı. Bu temayül yüzünden herkesin ufku daralıyor ve yükseliş emelleri sı­ nırlanıyordu. Bununla beraber «bölgesel bir tarafsızlık» da sağlıyordu bu eğilim. Uzmanlaşan bilgin kendini sınırlı bir iş görmekle yükümlü sayıyordu. Am a bu işi bilinçli olarak başarması lâzımdı. Terkip endişesinden kurtulmuş olduğu için, yaptıklarının ideolojik, felsefî ve sosyal neti­ celerini çıkarmasını başkalarına bırakabiliyordu. Niceleri bir neticeye varm ak sabırsızlığı yüzünden, Rönesans’ın ansiklopedik rüyalarını sürdürürken, gittikçe kesinleşen bir zümreye, «ciddî âlimler» zümresinin dışında kalan, az çok aydınlanmış fantezistler zümresine katıldılar. Yanla­ rında filozoflar vardı yalnız. Çünkü beşerî ilimlerin problematiği henüz yeteri kadar ilerlememiş ve genel felsefe­ nin alam dışına çıkamamıştı henüz. İdeolojik çoğulculuk (plüralizm) ancak din savaşlan nihayete erdikten sonra 47


A vrupa'ya yerleşecekti. Bu savaş içinde iken hiçbir kesim düşmanını nihaî olarak yenememişti. Onun için de çeşitli ideolojilere mensup âlim ler işbirliği yapabiliyorlardı. Bu da tarafsızlığı sağlayabiliyordu. Bu genel faktörler oryantalizm alanında da etkili ol­ muştur. Papalıkla birçok Hıristiyanlar kiliselerin birleş­ mesinden yanaydılar. Doğu Hıristiyanlan ile anlaşmak is­ tiyorlardı. Bunun için de on lan n dillerini ve kitaplannı ta­ nımak lâzımdı. İngiltere, Fransa, Birleşmiş Provansler için önemli olan daha çok Doğu ticareti ile D oğu’daki siyasî emelleri idi. Artan ulaşım kolaylıktan sayesinde Marunî âlim ler A vrupa'ya geliyordu. Nitekim Erpenius 1611'de Conflans'da M üslüman bir Faslı tacirle karşılaşacaktır. Katolik ve Protestanlar arasındaki tartışmalarda ön safta gelen Kitab-ı Mukaddes yorum u da Doğu filolojilerin ince­ lenmesine zemin hazırlar. «Arap dünyası» aleyhindeki tep­ kiye rağmen, tabipler hep İbni Sina ile ilgilenirler. Türk tehlikesi yüzünden Osmanlı İmparatorluğunu ve Islâmiyeti daha yakından tanımak ihtiyacı duyulur. Osmanlı devleti, inhitat dönemine girince daha büyük bir sükûnetle ele alınıp incelenebilir. A vrupa’nın gücü de, kültürü de art­ maktadır. Doğu saraylarında sayılan gittikçe artan A vru­ palI seyyahlara karşı duyulan tecessüs artar. Bu seyyah­ lar henüz sınırlı alanlarda, bilhassa askerlik sanatında pra­ tik reçeteler getirmektedir. Gittikçe sıklaşan bu ilişkiler, bu uğraşılar, bu şartlar, günden güne güçlenen bir oryantalistler ağının doğuşunu izah eder. İlk A rapça kürsüsü Paris’te College de France’da 1539’da kurulur, Guillaume Postel için. Gerçek bir rönesans adamı olan bu «yan ermiş» bilgin birtakım ders kitaplan yayımlar. Am a asıl hizmeti, yetiştirdiği öğrenciler­ dir. Mesela, bir Joseph Scaliger oldukça önemli bir Doğu kültürü ile donanmıştır. Kütüphanelerdeki yazma kolleksiyonlan sayesinde âlimler ciddî bilgiler elde edebilirler. Matbaa ve daha da çok A rapça harfler kullanan matbaa sayesinde, bu konular üzerinde çalışanlar birbirlerinin eserlerinden de kolayca yararlanabilir. Bir uzm anlar kafi­ 48


lesi vazgeçilm ez çalışm a araçlarını hazırlar; gramerler, lûgatlar ve ana metinler. Bunların başında HollandalI Erpenius (Thomas van Erpe) (1584-1624) gelir. İlk Arapça gra­ m eri ve sağlam filolojik yöntemlere dayanarak ilk ana m e­ tinleri yayım layan odur. Sonra onun şakirdi Jacop Golius (1596-1667). 1680’de Avusturya'da Lorrain’li Franz Meninski büyük Türk lügatini yayımlar. Doğu bilimlerini in­ celeyen kürsüler çoğalır. Paris, bu alanda tek şehir değil­ dir. F. Ravlenghıen (Raphelengus) (1539-1597), 1593’lerden itibaren Leiden’de A rapça okutur. VIII. Urhain, 1627’de Rom a’da bir propaganda koleji kurar, faal bir araştırma merkezi. Edward Pocock 1638’de, O xford’da bir A rapça kür­ süsü açar. Uzmanlar, ilim uğruna ilim peşindedirler. Çalışma araçlarını, malzemeleri, az-çok sınırlı İncelemeleri toplar­ lar. Bazan bu eserlerde toplumda egem en olan ideolojinin etkisiyle yerleşmiş genel görüşle çatışan unsurlar bulunsa da bilginler işlerini sürdürürler. Am açları şuurlu olarak yerleşmiş imajı düzeltmek veya egemen ideolojiyi yıkmak değildir. Çok defa tutucudurlar. Am a 17. asnn sonlarıyla 18. asnn başlarındaki genel hava on lan da etkiler. Artık Hıristiyanlığı göklere çıkarmak ve ne pahasına olursa ol­ sun İslâmiyet’e çatmak gibi b ir zorunluluklan yoktur. Hı­ ristiyan ideolojisine sadık olduklarına dair samimi veya yalandan birtakım beyanlarda bulunm akla yetinebilirler, bu da araştırmalarının muhtevasını bozmaz, tarafsızlıklan n a halel getirmez. İdeolojik görecelik bilginlerden önce aydınlarla aydın okuyucuları etkiler. A m a hava elverişlidir artık. Bilginler rahat rahat çalışabilirler. Müslüman D oğu’ya, karşı kon­ maz bir m erak duyanlar, gönüllerine göre iş görebilir. Barthelmy d ’Herbelot (1625-1695) topladığı oldukça bol malzemeye dayanarak Doğu Kütüphanesi adlı eserini ya­ yımlar. İslâm Ansiklopedisinin ilk taslağı olan Doğu Kü­ tüphanesi, d ’Herbelot’nun ölüm ünden sonra Galland tara­ fından 1697’de yayımlanır. Antoine Galland (1646-1715) 17. asrın başlarında «Binbir Gece M asa lla rın ın tercüme49


ysini yayım layarak (1704-1717) doğuya karşı beslenen mera­ kı bir tutku haline getirir (2). Artık Islâm dünyası D eccarin at koşturduğu bir âlem olarak görülmez. Egzotik bir me­ deniyetin vatanıdır Doğu, şairâne bir medeniyetin. O ma­ sal ikliminde serâzât cinler yaşar. A vrupa’daki peri masal­ larına bayılan Okuyucular için sihirli bir dünyadır Binbir Gece (3).

(2) Bkz. M. ABDEL-HALÎM, Antoine Galland, sa Vie et son Ouevre, (Antoine Galland, Hayatı ve Eserleri), Paris, 1964. (3) Bkz. M. L. DUFRENOY, L’Orient Romanesque en France 11704-1789) (Fransa’da Romanesk Doğu 1704-1789) Montreal 194647, 2 cilt, 3, cilt, Amsterdam, 1975. 50


0,

AYDINLIKLAR ÇAĞI

Hıristiyan ideolojisi dışında, birtakım amel? tercihlere şahid oluruz önce. Bu tercihler etrafında hizipçi, «bölgeci» ideoloji çizgileri belirir. Bu çizgiler zam anla muhteva ka­ zanır, ve seslerini daha büyük bir cesaretle yükseltmeye başlarlar. Hıristiyan! ideolojiden bağımsız olmakla kalmaz­ lar, onunla rekabet de ederler. Onlar da, Hıristiyanlık gibi, topyekûn bir dünya görüşü olmak isterler: Aydınlıklar Ça­ ğının akılcı, ilerici, laik ideolojisi. Kurulu siyasî düzeni ko­ rumak ve kollamak isteyen Ortaçağ dünya görüşüne sa­ vaş açılır. Rönesans’dan beri süregelen «Ortaçağ obskürantizmi» ile savaş, şimdi Hıristiyanlığa karşı bir savaş gö­ rünümünü almıştır. Hıristiyanlığın vaktiyle dayandığı güçler bir ideoloji halinde kemikleşmiş ve din bu kabukdan kendini zamanında kurtaramamıştır. Bu yönüyle, daha çök Katolik ülkelerde, siyasî yapılara bağlı kalmıştır. Oy­ sa, yükselen güçler bu yapılara gitgide daha az tahammül etmektedirler. Artık Hıristiyanlığa rakib olan yeni idelojiyi tarafsız bir gözle, hattâ sonraları sempati ile ele almak kabildi. Rakib idelojide Hıristiyanlığa ay k ın birtakım değerler ara­ nıyor ve hiç şüphesiz, farkında olmadan, bulunuyordu da. XVII. yüzyılda birçok yazarlar Orta-Çağm peşin hü­ kümlerine ve aşırı hücum lara karşı İslâm’ın müdafaasını yüklenmiş ve İslâm dininin değerini ve samimiyetini ispat etmişlerdi. Bunlardan biri de Richard Simon (1638-1712) C1). Simon samimi bir Katolikti. A m a sağlam bir ilim temeline (1) Bkz. Ek II, Maxime RODİNSON, Dogmalardan Sıynlış».

«Richard Simon ve 51


dayanıyordu. Bunun için hem Incil’in tefsirinde hem de Doğu Hıristiyanlarının yazılarında gördüğü dogmatik tah­ riflere savaş açtı. «Levant kavim lerinin inanç ve âdetleri­ nin tenkidi tarihi» adlı eserinde (1684), önce Doğu Hıris­ tiyanlarının inanç ve âyinlerini ele aldı. Sonra da İslâm itikatlarını ve ibadetlerini inceledi. Bir Müslüman kelâmem in eserine dayanarak aydınlık ve veciz bir şekilde izah etti konuyu. Ne hakarete başvurdu ne tezyife. Zaman za­ man yerinde değerlendirmelerden, hattâ hayranlıktan bile geri durmadı. Arnauld, «İslâmiyet konusunda fazla taraf­ sızsın» diye suçlayınca «İslâm ahlâkçılarını okursan me­ seleyi anlarsın» cevabım verecektir. İslâmî konularda Sim on’dan daha çok ve daha derin bilgisi olan HollandalI bir Arabizan A Reland 1705’de, İslâm dininin sırf İslâmî kay­ naklara dayanarak tarafsız bir izahını yapacaktı. Filozof Pierre Bayie İslâmın insafına hayrandı. Kamusunun birin­ ci baskısında (1697) Hz. M uham m ed’in hayatım olduğu gi­ bi anlattı. Daha sonraki baskılarında yeni çıkan İlmî eser­ lerin ışığından faydalanarak Peygam ber’in hâl tercümesi­ ni zenginleştirecekti. Bir sonraki nesil tarafsızlıktan vaz­ geçip hayranlığa yönelecekti. Osmanlı devletinin her türlü dinî düşünceye göster­ diği müsamaha Bayie ve diğeı birçok yazarlar tarafından Hıristiyanlara örnek diye sunuluyordu. İki asır önce de İspanya Yahudileri Osmanlı İmparatorluğuna sığınmışlar­ dı. Şimdi de M acaristan ve Transilvanya Kalvinist’leri, Silezya Protestanları, Rusya’nın eski dinine bağlı Kazaklar Katolik veya Ortodoks zulümden korunm ak için kapağı Devlet-i A liyye’ye atıyorlardı. İslâmiyet akla uygun (ras­ yonel) bir din olarak görülüyordu Oysa Hıristiyan nasslar akla açıkça aykırıydı. Üstelik İslâmiyet, bir yandan in­ sanları ahlâkî bir yaşayışa çağırırken bir yandan da be­ denin, duyuların, toplum hayatının ihtiyaçlarını da kabul ediyordu. Kısaca İslâmiyet Aydınlıklar Çağında birçok in­ sanların benimsemiş olduğu deizm ’e çok yakındı. Tarih düzeyinde İslâmiyetin medenileştirici rolü bir kat daha yüceliyordu. Belli ki medeniyet, manastırlardan çıkmamış52


tL Kaynağı müşrik Yunanlılarla Romalılardı medeniyetin. A vrupa’ya Araplar tarafından getirilmişti. Leibniz’in (1646-1716) kanaati da bu merkezdeydi. 1720 de «Hz. M uhammed bir yalancı değildir» (2) başlıklı bir risale neşredildi. Yazan belli değildi. 1730’da Boulainvillers'li Henri İslâm peygam berini yücelten «M uhammed’in Hayatı» isimli kitabı yayımladı. Voltaire, İslâm medeniye­ tinin hayranıydı. Çağın zihniyeti, üniversite dışındaki ya­ zarları da etkileyecekti. Hukukçu ve Arabist George Sale (1697-1736) bunlardan biridir. Bu zat 1734’de Kur’an’m İn­ gilizce tercümesini yayımladı. Eserin başına da, daha sonra birçok yazarların faydalanacağı, uzunca bir giri; koydu. Öncülerden biri de Alm an âlimi Reiske (1716-1774). Kendi kendini yetiştiren bu zat, A rab edebiyat ve tarihi­ nin —zamanında benzeri olm ayan— parlak bir araştıncısıydı. Yorulm a nedir bilm eyen J. J. Reiske, hocaları Schultens ve Michaelis tarafından çok hırpalandı çünkü onlar A rapça ile ilgili incelemeleri «dinî filoloji» ve Kitab-ı Mukaddes tefsirleri içinde tutmak istiyorlardı. O büyük ilim adamı da İslâmm temelinde İlâhî bir yön olduğunu anlamıştı. O xford’da hoca olan Simon Ockley (1Ş78-1720) «Arapların Taıihi»ni yazarken (1708) Müslüman Doğuyu Batı karşısında göklere çıkarıyordu (3) . (Eser, oryantalizm araştırmalarının neticelerini geniş okuyucu kitlelerine ta­ nıtmak için girişilen ilk teşebbüstü). Bu âlimler derin araş­ tırmalarıyla ortaya yeni düşünceler getirmişlerdi. Voltaire gibi yazarlar bu yeni düşüncelerin terkibini yaptılar. Edward G ibbon (1737-94) insanlığın kültür ve fikir tarihinde İslâm dünyasına yüksek bir yer ayırdı. Bir gelenek kuru­ luyordu yavaş yavaş. Hz. M uham m ed insaflı ve bilge bir yönetici ve b ir kanun koyucu idi. Gerçekten de XVIII. a sn n M üslüman Doğuya bakışı (2) N. DANÎEL, İslam and the West, sh. 288. (3) Bkz. Paul HAZARD, La Grise de la Conscience Europöenne 1680-1715, Paris 1935, c. I, sh. 22. Türkçe tercümesi, «Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme», çeviren Erol Güngör, Tur Yar yınlan, İstanbul. 53


kardeşçe olmuştur, İyimserlik bu asrın hakikî dinidir. Bu zinde optimizm şöyle bir inanca yol açmıştı: insanlar fıtri kabiliyetleri bakımından eşittirler. Bu itibarla Batı, İslâm dünyası aleyhinde söylenen şeyleri tenkitçi bir görüşle ele alabilirdi artık. D oğu’da gaddarlık ve yabanilik var, diyor­ lardı. Doğruydu da... A m a Batı «sütten çıkmış gümüş ka­ şık» m ıydı sanki... Gösterilmişti ki esirlik OsmanlIlarda başka ülkelerinkinden çok daha yumuşaktı. Hıristiyanların da korsanlıkta onlardan geri olduğu söylenemezdi. İstibdat yüz karası bir siyasî idareydi. A m a incelenmesi de lâzımdı. Her yöntem gibi ekolojik ve sosyal sebeplerle izah edilebi­ lirdi. Doğunun içinde bulunduğu coğrafî şartlar despotiz­ mi geliştirmişti belki, am a bu, zaman zaman başka ülke­ lerde de görülmemiş m iydi? Coğrafî âmillerin çok mühim olduğuna inanan Montesquieu, İrandaki yönetim şekline öncü olarak Domitianus’u gösterir. M üslümanların cinsiyet meselelerindeki nisbî hoşgörüsü, Orta-Çağlarda Hıristiyanla n dehşete düşürmüş (yahut anlayamadıkları için hay­ ranlık uyandırm ıştı). Şimdi ise baş kaygusu erotizm olan Batı toplum u için çok cazib hale gelmişti cinsî hürriyet. Aydınlıklar Çağında M üslümanlar öteki insanlardan fark­ sız görünüyorlardı. Hem de çoğu, AvrupalIlardan üstündü. Asrın sonlarına doğru çeşitli vesilelerle Doğuyu ziyaret eden Thomas Hope (1770-1831) şöyle yazacaktı: «Türkler, yobazlığın etkisinde kalm adıkları zaman, hem dürüst hem de iyi kalplidirler.» «Candide»’in sonunda daha olgunlaşan kahramanlar, Türk bilgelerinin en ünlüsü diye tanınan bir dervişin ve çalışkan, kanaatkâr, siyasetle ilgisi olm ayan yaşlı bir Müslümanın öğütlerine uyarak aradıkları sulh-u selâmeti İs­ tanbul civarında bulurlar. Doğu ülkelerini birçok seyyah­ lar ziyaret etmekteydiler. Bunlardan bazıları, meselâ mis­ yonerler, dar görüşlüydüler. Sözde Doğuda yaşıyorlardı am a kendi iç dünyalarına mahpustular. Bazıları ise, m ese­ lâ James Bruce, Carsten Niebuhr, H. Maundrell, R. Pocock, J. de la Roque, N. Savary, Thomas Shaw çok ilgi çekici bilgilerle döndüler ülkelerine. Bu bilgiler daha önceki asır­ 54


da Doğuyu ziyaret eden Chardin ve T avem ier gibi seyyah­ ların aktardığı haberleri zenginleştirdi. M ary W ortley Montagu, İstanbul’un kadınlar dünya­ sına girdi. Haremlerin esrar ve masaldan uzak bir tablo­ sunu sundu çağdaşlarına (4). A vrupa’ya seyahat eden bir­ takım Hıristiyan Doğulular ise başka telden çalıyordu. İs­ tanbul’da bir saray saatçisinin oğlu olan genç J. J. Rousseau, Neuchatel civarında sahte bir papaza rastlar. Padi­ şahın tabası olan bu sözde papaz b ir Rum m aceraperes­ tidir şüphesiz. Uzun zam an M ısırda yaşayan Giovanni Paolo Marana isminde Cenevizli bir m aceraperest’e büyük ün sağlayan bir konu, Avrupa ahlâkı ve âdetleri hakkında alaycı bilgiler veren Türk casusu teması olmuştur. A ynı tema M ontesquieu’ye «İranlı M ektuplar»m ı yazarken de ilham kaynağı olacaktır!5). Şurasını da hatırlatalım ... A. Galland gibi yazarlar Müslüman Doğunun egzotik ve büyüleyici görünüşünü sun­ muşlardı A vrupa’ya. Bu rom antizm -öncesi eğilim hâlâ o kadar güçlüydü ki yeni bir şaheserin doğuşuna yol açmışti: W illiam Beckford’un «Vathek»i (1781). Beckford 1780’ lerde M adrid’de Mehmed adlı bir delikanlıya gönül ver­ mişti. Güçlü bir estetizm temayülü Vathek’e canlılık kazan­ dırır. Esoterizm asır sonunun ayırıcı vasfıdır. Bu dönem in temsilcisi «büyük kipti» Cagliostro’dur. Cagliostro, Doğuda uzun zam an seyahat etmiş olm akla övünürdü. W illiam Jones’u Doğu edebiyatlarına çeken, Cagliostro’nunki kadar hayalî bir estetizm olmuştur. O da Voltaire ve daha birçok yazarlar gibi, meselâ A rapça şiirleri klasik Greko-Latin vezinleriyle aktarmış, şekil ve m uhtevayı elinden geldiği kadar Avrupa ölçülerine uydurm ağa çalışmıştır. Bununla beraber ansiklopedistlerin temsil ettiği gerçekçi, pozitivist, (4) Bkz. B. LEWIS, «Some English Travellers in the East» (Doğuya giden bazı İngiliz seyyahlar) in Middle Eastem Studies vol. 4, No. 3, 1968, sh. 296-315. (5) P. HAZARD, a.g.e. I. sh. 20-23; M. L. DUFRENOY a.g.e. B. 157, vd. 55


ve üniversalist temayül, canlılığım korum aktaydı henüz. V olney (1757-1820) gibi yazarların düşüncesini biçim len, diriyordu. V olney’in «Suriye’de ve M ısır’da Seyahat» (1787) adlı eseri titiz tahlillerle dolu bir şaheserdir. Sosyal ve si­ yasî konularda dikkate lâyık bir uzak görüşlülük içerir. Yazar, şairaneyi bir yana iter, gerçeklerin müşahedesine adar kendini. Volney doğu dillerini biliyordu. îlmı ham ule­ sine diyecek yoktu. Fakat çalışmalarını zamanındaki me­ seleler üzerinde yoğunlaştırdı. Mısır seferinin plânlanışın­ da önemli bir rol oynayacaktı. Bu sefer, «Mısır’ın Tasviri» (1809-1822) gibi muhteşem bir âbidenin hazırlanmasıyla sonuçlanacaktı. Bugüne kadar bir benzerine rastlanmayan coğrafî, arkeolojik, dem ografik, tıbbî, teknolojik ve (keli­ me daha sonra doğacaktır) sosyolojik çalışmalar koleksi­ yonu. Hepsi de ciddî ve isabetli. V olney Doğu tarihini çok iyi tamyordu. Bununla beraber Doğu tarihini anlamak için en emin yolun Çağdaş Doğudan başlamak olduğunu ileri sürdü. Konuşulan A rapçayı daha iyi öğrenm eğe çalıştı. Orta-çağ Arap nahivçilerini çok iyi tanıyan, bununla be­ raber meramlarını zamanlarındaki A raplara anlatamayan bilim adamlarını eleştirir. Dikkatini günün meselelerine harcam ak ve olayların gerçek mekanizmasını kavram ağa çalışmak, insanı saf fi­ loloji araştırmalarına götürm ez pek. Bu hakikate bütün XVIII. asır boyunca şahid oluyoruz. İtalya’da Assemani gi­ bi M aruni’ler, Ispanya’da Casiri, yazm aların katalogunu vücuda getirirler. 1700’de XIV. Louis, 1754’de Marie-Therese tercüm an yetiştirmek için mektepler kurarlar. 1784*de W illiam Jones, Hindistan’da ilk ilmi Oryantalistler Derneği’ni tesis eder: «Bengal Asya Cemiyeti.» Bengal’in Müslüman bölgesinde hem İslâmiyetle, hem de klasik Hind dilleri ve edebiyatlarıyla ilgilenen Britanyalılar bir araya gelir. 1800 (6) Bkz. Jean GAULMIER, L’iddologue Volney (İdeolog Vol­ ney) Beyrut 1951, tez, ve Un grand tâmöin de la Revolution et de l’Empire, Volney (Volney: İhtilâlin ve İmparatorluk dönemi­ nin Büyük Şahidi) Paris, Hachette, 1959. 50


de Doğu Hindistan Kumpanyası, amelî am açlarla Fort W illiam College’i açar KaLküta'da. Kolejin himayesi altında, çok defa, yerli yazarlar tarafından îran ve Arab klâsikle­ rinden nicesi çevrilir ve yayımlanır. A y n c a pratik bir am aç güden el-kitaplan ve başka eserler hazırlanır. Hindistan’ın dışında da umumi kanaat hâlâ şu merkezdedir: Doğuyu tanımak vazgeçilm ez bir ihtiyaçtır. Ne var ki 1820‘lerde Batıcı bir davranış ağır basm ağa başlar. Daha önceki te­ mayül geçerliliğini kaybeder. 1835’de Lord M acaulay bütün Hiiıd eğitim sistemini, İngilizleştirirC7).

(7) Raymond SGHWAB, La Renaissance Orientale (Doğu Ronesansı) Paris 1950, sh. 208 v.d.. 57


7.

ONDOKUZUNCU A SIR : EGZOTİZM, EMPERYALİZM, UZMANLAŞMA

19. asırda birbiriyle kaynaşmış üç temayül görüyoruz: 1 — Çıkarcı ve emperyalist batıcılık, bu batıcılık öteki me­ deniyetleri küçümser, 2 — Romantik Egzotizm: Büyülü bir doğuya hayrandır, sefaleti arttıkça daha da cazipleşir d o­ ğu, 3 — Uzmanlaşmış erüdisyon, herşeyden önce eski çağ­ ların incelenm esine yönelir. Görünüşe aldanmayalım. Bu ü ç temayül arasında bir çelişki yoktur. Daha çok birbirini tamamlar. Romantik Egzotizm, ileri sürüldüğü gibi Batı ile Doğu arasındaki m ünasebetlerin değişmesinden değil (zaten d o­ ğu Egzotizmi romantik egzotizmin herhangi bir yönüdür) batının his dünyasındaki bir iç gelişmeden doğmuştur. Ya­ şadığı ülkeden kaçış arzusu değildir bu sadece, hayali­ mizde çizilen veya kendi çizdiğim iz yâdeller tablosunda en güzel ve bize en az benzeyen yönler aramakdır da. Gurbette her zaman bir gariplik vardı. Am a şimdi en ga­ rip olanın merakı içindeydi batı. Bu temayülün kökü A y­ dınlıklar Çağıdır. Rousseau’dan sonra batılı, coşkun duy­ gulardan, ferdiden, aşırılıktan ve yabaniden hoşlamr. İn­ giliz ön-romantizmi bu temayülden doğmuştur, «sözde» il­ kel şiire âşıktır. W illiam Jones’un tecessüslerini şarka yö­ nelten de b u tem ayül değil mi? Alm an Strum und Drang akım ı için de ayni şeyleri söyleyebiliriz. Bu akım içinde yer alan Herder (1744-1803) başka edebiyatlarla uğraştığı gibi doğu edebiyatlarına merak salar. Üstadın tarihî sen­ tez denemelerinde ön plâna İslâm'ın katkıları geçer. Çün-

58


kü ona göre Araplar «A vrupa’nın hocaları» idiler. Ne var ki egzotik dünyaları anlamak ve tanımak arzusu üniversalist ibir görüşten ayrılam ayacaktı uzun zaman. Klasik de diyebileceğim iz bu görüş D oğu’da da başka ülkelerde de her yerdeki ve her devirdeki insanı arar Goethe (G öte)’nin Hazreti M uhammed için yazdığı şiirler bilhassa — 1774'de­ ki «Mahomets Gezang»ı, Voltaire’in 1742'de yazdığı, «Mu­ hammed» le kıyas edilem eyecek kadar şairanedir, ama ma­ hallî renkten mahrumdur. Kırk küsûr yıl sonra Goethe, 1819’da 12 mektupla (nâ­ m e) «Batının Doğu Divanı»nı yazarken okuyucuyu ilk de­ fa olarak doğuya hicret etmeye çağırır. Şair bu eserde Hıdır pınarından yeni bir gençlik içecektir. Alimâne notlan ve Divanın sonundaki doğu bilgisiyle meş'bû düşünceler bunun bir delili: Yine de Avrupalı olduğunu gizleyemediği için okuyucularından özür diler. Bilir ki, Müslümanlara yabancı olduğu anlaşılacaktır. Şarkiyatçı Merks için, Goethe’nin D oğu’su «mevcut olm ayan bir fantasm agori»dir. Biraz aşın b ir hüküm. H. Lichtenberger: «evet diyecektir, çünkü Goethe’nin am acı ne doğuyu anlamaktır ne batıyı, onun tasvir etmek istediği insanın kendisidir. İnsan hem * doğuda vardır hem de batıda. Goethe bunu sezişiyle kavra­ mıştır» C1) . Goethe 1819’larda aşılmış bir çağın zihnî davranışını de­ vam ettiriyordu. Klasizm’e karşı tepki, A lm anya’da Fran­ sız devrim inin başansızlığı veya zaferinden ve Alm an mil­ liyetçiliğinin uyanışından doğan düşünce akımları içinde görülmemiş bir ölçüye varmıştır. Friedrich Schlegel (Şlegel) 1800’den itibaren, gotik ile oryantalizm in klasik’e kar­ şı el ele vermesini ister. «En üstün romantizmi doğuda ara­ malıyız» der ve bakışlarını H ind’e çevirir. Başlayan yeni dönemde, burjuva nesrinin aşılması, üniversel içinde klasik bütünleşm e ile gerçekleşm iyor artık. Büyüye, zincirlerini (1) Divan’ın Fransızca tercümesindeki «giriş*. Paris, 1940» Bkz. R. Schwab, a.g.e, sh. 386. 59


kıran öznele başvurmak, barbarın, bize benzemeyenin, garibin cazibesinden yararlanm ak zorundayız (2). Bu yöneliş, şüphe yok ki doğu incelem elerinin yeni bir itibar kazanmasına yardım etmiştir. Gerçek bir doğu RönesansıC3) görünüm ü kazanan bu yoğun ilgi, romantizme zengin bir malzeme sağlayacaktır. Ne var ki ilmi oriyantalizm Aydınlıklar Çağının (Aufklârung) uğraştığı alanla­ ra kök salacaktır. A vrupa’da yakın doğunun dilleri ve m e­ deniyetleri hakkında ciddî bir bilgi edinmek isteyenlerin hepsi de bakışlarını Yaşayan Doğu Dilleri Mektebine çe­ virir. Paris’teki mektep, 1795 martında şarkiyatçı Langles’in çabalan sonunda Konvansiyon tarafından kurulmuştur. Langles ilmi d eğ en çok şüpheli bir zattı. Doğu dillerinin ilmin ve fenlerin gelişmesine büyük katkısı olacağını ileri süren Langles, bu incelem elerin daha çok pratik faydası üzerinde durur. îşin garip yönü şu: Hareketin büyük ön­ cüsü Silvestre de Sacy olacaktır. Sacy geçm işin değerle­ rine bağlı, lejitimist ve jansenist. Meselâ, lengüistik! so­ yut ve üniversalist bir görüş açısından ele alır: Port-Royal mektebinin «genel gram ercinde ifadesini bulan bir zihni­ yet. Sacy bütün Avrupa oryantalizminin üstadı, Paris de yakındoğu çalışm aları ile uğraşm ak isteyenlerin merkezi olu r(4). Titiz ve kılı kırk yaran bir filoloğtu Sacy. Hüküm­ lerinde son derece ihtiyatlıydı. Metinlerle kesinlikle ispat edilem eyecek her hangi bir hükmü ilen sürmek istemez­ di. Pozitivizm sahneye çıkmadan önce poziitvist idi. A vru­ pa’nın uzmanlar dünyasını zorlu bir riyazete tabi tutacak­ tı, kendisi Janseist olduğundan böyle b ir riyazete alışıktı. (2) Bkz. G. LUKACS, Bröve Histoire de la littörature Allemande (Alman Edebiyatının kısa bir tarihi - 18. yüzyıldan gü­ nümüze kadar - ) Fransızcası, Paris, 1949, sh. 83 v.d. (3) Rönesans tâbirini o devrin yazarları kullanmaktadır. Bkz. R. Schwab, a.g.e. (4) H. DEHERAÎN, Silvestre de Sacy, ses Contemporains et ses Disciples (Silvestre de Sacy, Çağdaşlan ve Takipçileri) Paris 1938. 60


Çalışma üslubu bugün de oryantalist dünyam n geniş öl­ çüde benimsediği bir üslûptur. Zamanımızda bu davranış tarzım eleştirenler o yaşarken de yok değildi. Bu davra­ nışın yol açtığı düşünce darlığı (düşünce darlığı o davra­ nışın zorunlu bir neticesi değildi ya, nitekim en yetenekli şakirtleri bu darlıktan 'kendilerini kurtarmışlardır) daha, o zamandan V olney’i öfkelendiriyordu. Daha sonra da Renan’ı kızdıracaktı. Alim âne riyazet ise, geçmişe ait mese­ lelerle, yaşayan dünyanın meselelerini birbirinden ayırıyor ve bu yüzden geçmiş pek iyi kavranamıyordu. Bu davranış çok kere çevresinde egemen olan genel fikirlerin şuur dışı eseriydi. İhtiyatsızca sentetik hükümlere varmak istemeyi­ şi yüzünden kısır bir bilinem ezciliğe (agnostisizm) düşebi­ lir yahut açıkça ifade edilmeyen ideolojileri eleştirmeksizin destekleyebilir, hatta çok kere onlan heybetli bilgisinin bü­ yük itibarı sayesinde güvenilmeye layık saydırabilirdi. Bü­ tün bunlar m adalyonun bir yüzü. Diğer yüzünde ise, İlmî gelişme için vazgeçilm ez istisnaî meziyet ve üstünlükler var. Parlak ve aceleci sentezlere karşı güvensizlik (bazan geçerli ve mühim teoriler için haksız yere de olsa) sağlam bir temel üzerinde yeni binalar inşa etmenin vazgeçilm ez şartıydı. Zorunlu bir şart daha v a r d ı: teoloji ile münasebet­ leri kesmek. Fransa ve İngiltere’de 18. asrın manevî iklimi bu bağları koparmış bulunuyordu. Tercümanlar yetiştir­ mek gibi amelî bir endişe yüzünden Paris ve V iyana’da teolojik zincirlerden kurtulmuş bir eğitim doğmuştu. Böyle bir eğitimin eseri olan ve Fransız ihtilâlinin heyecanı için­ de kurulan Paris Doğu Dilleri Okulu —başında çok sofu Silvestre de Sacy— hem bilgin hem de laik oryantalist bir müessesenin örneğini sunuyordu. Alm anca konuşan ülke­ lerde üniversiteler hâlâ din adam lanm n elindeydi ve laik oryantalizm ister istemez amatörler tarafından temsil edi­ lecekti. Bunların ilk safında da o çok velût Josef Von Hammer-Purgstall (1774-1856)’ı görüyoruz. V iyana’nm Doğu Akadem isinden ve tercümanlıktan yetişen Hammer m filo­ lojik hazırlığı yoktu. A m a doğu üzerindeki bilgilerin onunla 61


kıyaslanacak hiçbir yayıcısı gösterilemez.,. A vrupa’nın ilk uzmanlaşmış oryantalist dergisini, «Fundulen des Orients» (1309-1818), o kurmuştu. A vrupa’nın bütün oryanta­ listleri ile doğulu aydınlar bu dergide çalışacaktır. Dergi hem m azi ile uğraşacaktır hem hâl ile. Bu tarafsızlık, uzmanın çıkarsız çalışması, derinleme­ sine ilmi araştırmaları teşkilâtlandırmak isteyen bir dev­ rin temayüllerine uygundur. Kapitalizmin görülmemiş bir sanayi hamlesine giriştiği bir toplum için pek tabii idi bu. Silvestre de Sacy’nin A vrupa’yı kucaklayan eğitimi bunun sonucu değil m i? A y n ca uzmanlaşmış müesseselerin man­ tar gibi fışkırması da başka bir delil. 1821’de Paris Asya Derneği. 1822’de bu dem ek kendine özgü bir gazete çı­ karır*. «Journal Asiatique». 1834’de «Journal o f the Royal Asiatic Society o f Great Britain and Ireland» çıkmaya başlar. Dernek 1823’de kurulmuştur. 1832’de Hint’te W illiam Jones ve arkadaşlarının «Asiatic Researches»i yerini, mun­ tazam aralıklarla çıkan bir yaym a bırakır.* «Journal of the Asiatic Society o f Bengal». 1841’de derneğin Bombay kolu kendi dergisini çıkaracaktır. 1842’de kurulan «American Oriental Society»de bir dergi yayınlar. 1847’de Leipzig’de iki yıl önce kurulan Alman Doğu D em eği «Zeitschrift der Deutschen M orgenlândischen Gesellschaft»ı çıkarır. Rus­ ya’nın Avrupalılaşm ası 18. asn n ikinci yansından itibaren orada da doğuya yönelmiş birtakım çalışmalar yapılmasına sebep olmuştur. 1804’den bu yana K haıkov’da ve bilhassa Kazan’m Müslüman bölgelerinde, Doğu İslâm dilleri, üni­ versite eğitiminde yer alır, Rus devletinin dahilî İslâm si­ yasetinin ihtiyaçlan yüzünden Kazan şehri büyük bir ge­ lişme kaydeder. İşte oryantalizmin doğuşu. Oryantalist kelimesi İngil­ tere’de 1779’da, Fransa’da 1799’da doğmuştur. Oryantalizm ise Fransız Akadem isi sözlüğüne 1838’de alınmıştır. Do­ ğuyu inceleme konusu yapan özel bir disiplin fikri geliş­ mektedir... Doğunun bir bölgesine, bir kavmine, bir ülke­ sine baştanbaşa hasredilen dergi veya dem ekler kurula62


m ıyor henüz. Çünkü, kendilerini bu işe adayacak uzm an­ lar yeterli sayıda değil. Böyle olunca uzmanlar çok defa birçok konularla uğraşırlar. Elbette ki bütün bu alanlarda aynı derinliği gösteremezler. Nasıl olsa oryantalist sayılı­ yorsunuz. Oryantalizm mefhum u bir derinlemesine ihtisas­ laşma belirtiyor ama bir kendi üzerine kapanış ve kopuş da söz konusudur. 18. asrın sentetik eserlerinde Doğu, ba­ tının yanıbaşında yer alıyordu. Üniversalist bir açıdan az çok kesin olarak belirlenmiş iki bölge Doğu ve Batı. Am a artık farkına varıldı ki önce orijinal metinlerin terkibine dayanan bir eğitim görm eden yani mahallî diller iyiden iyiye öğrenilmeden, Doğudan ciddî olarak söz edilemez. Şimdi eldeki zengin malzeme ile yapılması gereken ön çalışmalar daha da uçsuz bucaksız: metinlerin basılması ' ve tercümesi, İlmî olarak yazılacak gram er ve sözlükler, vakayinam eler vücuda getirmek vs. Uzmanların felsefî görüşleri olabilir ama, çalışırken bu görüşleri mümkün olduğu kadar paranteze almalıdırlar, uzmanlıkları dışında­ ki ilimlerin gelişmesini izleyecek vakitleri yok pek. Beşe­ rî ilimler henüz çocukluk çağında, kesin bir m etodoloji­ den mahrumlar. Bu olmadığı için de, elde ettikleri malze­ me yığınını teorik temellere oturtan sentezler halinde ifade edemezler. Bu işi çok genel felsefî doktrinlerle yapmak mümkün değildir. Yapm aya kalkışanlar, olsa olsa, görüş­ lerini açıklamayan bir ideoloji istikametinde çarpıtmış olurlar. ‘ Oryantalist müesseselerin işlemeye başlaması nisbeten çabuk oldu. 1829 ocağında «Les orientales» adlı eserine (eser Sadi’den üç epigrafla başlar, arap ve acem şiirle­ rinden örneklerle süslenmiştir) yazdığı önsözde Victor Hugo şöyle diyordu: «Doğu ile ilgili araştırmalar hiçbir za­ m an bu kadar ileriye götürülmemiştir. XIV. Louis döne­ minde herkes Helenist’di. Şimdi Oryantalist olduk hep. Hiç­ b ir zaman bu kadar aydın Asya denen uçurum a bu kadar eğilmemiştir bir arada. Bugün Çin’den Mısır’a kadar do­ ğunun her dilini inceleyen birer âlimimiz var.» Bilginler edebiyatçılara ve sanatçılara yol gösterir. Hugo’nun danış83


m an ian Em est Fouinet ile baron d ’Eckstein’dir; Goethe, da­ nışmanları Friedrich von Diez ve daha birçoklan. Edebî ve artistik oryantalizmi Müslüman şarka ait her türlü olay teşvik eder. Bilhassa 19. asırda Avrupa politika4smın büyük problem lerinden biri plan «Şark Meselesi». Romantik egzotizmin kalkış noktası şark meselesidir. Konu Yunan savaşından itibaren büyük bir önem kazanır. Byron ’u kendine çeken Doğu (1824'de orada ölür) Oryantalist resim için bir ilham kaynağı olur. Delacroix’nun «Sakız adası katliamı» aynı yıl sergilenir. Romantiklerin Doğusu, geniş yığınların hafızasında uzun zaman yaşayacak olan im ajı ile baştanbaşa bu tabloda ve «Les Orientales»dedir. Hugo eserinin ilk şiirlerini 1825’de yazmış; bir renk, bir debdebe, barbarca bir vahşet cümbüşü, haremler, saray­ lar, kesilen kelleler, çuval içinde denize atılan kadınlar, filikalar, hilalli sancaklarla süslü kadırgalar, lacivert kub­ belerin yuvarlaklığı, beyaz minareler, odalıklar, harem ağalan, vezirler, hurm a ağaçlan altındaki çeşmeler. Bu renkli tablolar keyfi yerinde batı burjuvalannın derin iç­ güdülerini, bulanık şehvaniyetlerini, şuuraltı mazoşizm ve sadizimlerini tatmin eder, hem de ucuzca. Heine'nin de söylediği gibi, batılılar doğuya gittikleri zaman bile, ora­ da bu imajı arayacak, gördüklerini insafsızca ayıklayacak, yerleşmiş bulunan görüşe uym ayan ne varsa görmezlikten gelecektir. Avrupa hassasiyetinin renklendirdiği bu imaj, bu has­ sasiyetin iç gelişmesi, aynı zamanda bir gerçeği de ifade eder. 19. asırda Müslüman Doğu hâlâ bir düşmandır, ama artık peşinen yenilmiş bir düşman. 1853’de Birinci Nicolas, sir Hamilton Seym our’a Avrupa'nın baş belâsı olan «hasta adam» dan, ölesiye hasta adamdan söz edecektir. Bu hasta adam Osmanlı devletidir. Am a uzun zamandan beri A vru­ pa'nın üstünlüğü su götürmez bir gerçektir. Türklerin Balkanlardan çekilmesi 19. asırdan bu yana bilinen bir olay. Yunanistan'ın bağımsızlığı ile bu çekiliş im parator­ luğun merkez bölgesine vanr. Fransızlar 1830'da Cezayir'i alırlar ve böylece sömürgeleşme başlar. 1839'da İngilizler <64


Aden’e yerleşir. Uzaklardaki Hindistan’dan söz etmeyece­ ğiz. M alezya’dan da öyle. Bugün Ingiltere’nin yönetimine girmiştir Malezya. Endonezya da HollandalIların elindedir. Doğu ayan beyan batının hâkimiyetine girmiştir. Er geç Avrupalılaşacaktır. Zaafı yüzünden acınacak haldedir. Yır­ tıcılığı bile kimseyi kızdırm ıyor artık. Baş eğen düşmana savaşı sen kazandın demek kolay ve hoş b ir şey. Barbar­ lık bir m izaç meselesidir deyip geçiliyor, bir tehlike olm a­ dıktan sonra bol bol öğebilirsiniz. Doğu ülkeleri, AvrupalIların göklere çıkarmak nezaketeni esirgemedikleri bir mazinin yozlaşmış şahitleri. Am a siyaset adamlarıyla iş adam ları bu yozlaşmayı bir kat da­ ha arttırmak için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. Kal­ kınmaları, çağdaşlaşmaları kimsenin um urunda değil. Za­ ten cazibeleri egzotizmlerinden ileri geliyor, onu da kay­ bederlerse ne değerleri kalacak. Şairin, sanatkârın, hü­ kümlerini şekillendirdikleri kalabalığın, doğu kalkınmasını düşündükçe keyfi kaçıyor, daha gerçekçi sebepler yüzün­ den politikacılarla iktisatçılar da böyle bir ihtimalin müm­ kün olduğunu düşündükçe telâşlanıyorlar. Doğulu orta çağda azgın bir düşman olarak görülür ama batılı ile aynı seviyededir. 18. yüzyıl ve Fransız ihtilâlinden doğan ide­ oloji için herşeyden önce insandır doğulu. 19. asırda ise bambaşka bir varlıktır. Doğulunun kaçınılmaz olan bu bambaşkalığı nezaketen övülür de. Böylece «homo islamicus» mefhum u doğar. Bu m efhum bugün de yaşamaktadır. Çeşitli medeniyetler vardır, herbiri belli bir bölgede gelişir, düşüncesini herkes kabul eder. Bu medeniyetler, milliyetçi talepler çağının etkisiyle A vrupa’da bile tama­ men felsefî bir kisve altında nazariyeleştirilir. Herkesin kendine göre değişmez bir özü vardır. Bilginler bu özü araştırmak için m odem dönemleri incelemekten vazgeçe­ rek klasik dönem ler içinde uzmanlaşmağa kalkarlar. Çün­ kü onlara sorarsanız klasik dönem lerde en saf özellikleri bulabiliriz. Bu yönelişi 19. asn n en çok uğraştığı iki be­ şeri ilim de açıkça g ö rü y o ru z: Dinler tarihi, tarihî ve m u­ kayeseli lengüistik. Dinler tarihi, burjuvazinin göreceli 65


(relativist) çoğulculuğu ile Hıristiyanlığın ideolojik teke­ li arasındaki kavgadan doğmuştur, doğu dinlerinin tetki­ kine büyük önem verir, bu dinler Hıristiyanlığın m a­ zide veya halde birer alternatifidirler. Bir yandan dinler tarihi, bir yandan da o dönem de —açıkça söylenmeyen— teorik idealizm, her m edeniyetin özünün, ana çekirdeğinin din alanında bulunduğunu, her şeyin dinle izah edilebi­ leceğini düşünmeye alıştırır. Bu disiplin tarihî ve muka­ yeseli lengüistiğe sıkı sıkıya bağlıdır. Mukayeseli lengüis­ tiğin kurucusu ise Silvestre de Sacy’nin talebelerinden biri olan Franz Bopp’tur. Bu ilmin keşifleri sen derece önem­ lidir. Netice olarak dile büyük bir rol yükletilir. Dilin, ka­ vim le aynı şey olduğu kabul edilir ve kavimler dillerinin özelliklerine göre tanımlanır. Diller akraba olunca kavimlerin ruhu (volkgeister) arasında da akrabalık var d e­ mektir. Kavimlerin ruhu onların en derin özüdür. Bundan dolayı kavim lerin tarihî gelişmesinde karşımıza çıkan her şeyi bu ruhla açıklayabiliriz. Biyolojik evrimcilik ve fizik antropoloji ilminin doğuşu, dikkatleri ırkların tasnifi üze­ rine çeker. Bu sınıflam a hemen büyük bir ilgiyle karşılanır. Çünkü ilmi bir davranışa benzemektedir. Tabiat ilimlerini andıran bu sınıflamada ırklar gayet kuvvetli etkinlikleri olan birer özdürler. Gittikçe gelişen uzmanlaşma, tabiat ilimlerinin kazançlarım lâyıkıyla değerlendirmeyi bir kat daha güçleştirir. Başka alanlarda uzmanlaşanlar bu ilim ­ leri ancak en harcıâlem, en mekanist biçim leriyle benim ­ serler. Doğu medeniyetlerinin incelenmesi hemen baştan başa filozoflara terk edilmiştir. Onların da kendilerine has bir problem atiği yoktur. Bildikleri tek şey metin tenkididir. Onun için kucağında yaşadıkları toplum lann genel yöne­ lişine ayak uydurm ak zorundadırlar. Evet, biriktirdikleri kesin verilere, sayısız belgelere rağm en uzmanların bilgisi somuttan gittikçe uzaklaşmak­ tadır. Bilgileri sağlam olm asına sağlamdır ama, bu bilgi bugün ortada olm ayan bir kültürün bütünü üzerinde yo­ ğunlaşmıştır. Mazide kalan bu kültüre hâlâ ezelî bir etki atfediliyor. Bu bilgiyi yöneten, kucağında yaşadığı döne­

66


min en harcıâlem telâkkileri: dinler tarihi, lengüistik ve fizik antropoloji ile desteklenen telâkkiler. Bütün bu ilim ler dinin, dilin ve ırkın etkinliklerini dikkate alan sınırsız bir tahminlemedir. Bu toplum lann bugünkü gerçek problem ­ leri, uzm anların incelem eye tenezzül etmedikleri birer alan­ dır, onlarla tüccarlar, seyyahlar, diplom atlar ve iktisatçılar uğraşır. Oysa 18. a sn n teorik bilgisi, uygulayıcıların yaşa­ nan dönem i anlamalarına yardım etmeye çalışırdı. 19. ve 20. asır başlanm n bilginlerinin ise bu alandaki nadir müdahaleleri hiç de hayırlı olmamaktadır. Çünkü ilim­ den çok peşin hükümlerle yapılmaktadır. Kendilerinden fikir isteyen ve söylediklerini uygulam aya çalışan kimse­ leri fahiş hatalara sürüklüyorlar. Herkes bilginlerin b ü ­ yük yeteneğine inanmıştır. Filhakika böyle bir yetenek­ leri vardır. Am a sınırlı ve yönlendirilmiş. Buna m uka­ bil kendilerini metinlerin terkibine adayan bu uzmanlar 1850lerden sonra pozitivist ve ilim ci akım lann etkisi al­ tında kaldıklarından ideal olarak olayların tesbitinde ve olaylardan çıkarılacak sonuçların belirtilişinde aşın bir ke­ sinlik isterler. G erçi bu ideal her zaman gerçekleşmez. Alimler, içinde bulunduklan toplumun düşüncelerine d a ­ yanarak doğu hakkm daki görüşlerini kurm ak ve ayârlamak arzusuna kapılırlar. Şuuruna varm adan dayandıkları, toplum lanndaki genel düşüncelerdir. İslâm dünyasını, şartlar uygun olduğu takdirde gelişe­ bilecek bir toplum olarak ele alan, daha az şematik gö­ rüşler, bilhassa siyasetle uğraşanlarda, teknisyenlerde, ik­ tisatçılarda karşımıza çıkar. Mesela Muhammet Ali'nin Mısır’ı, İngiltere aleyhtarı bir politikanın çerçevesi içinde Fransızlan az çok heyecanlandırır. Evet, estetik egzotizm­ den yana olanların büyük bir çoğunluğu, geçm işin özle­ mine tutulur ve Avrupalılaşm adan tedirgin olurlar. Am a birçoğu da doğu ülkelerine karşı büyük bir sevgi besle­ diklerinden onların gelişmesini ister ve b u ülkelerde doğan çağdaşlaşm a akım larına gönülden katılırlar. Burada da çeşitli yönelişler söz konusudur. Kimi kendi vatanının hâ­ kimiyeti altında bir kalkınmadan yansıdır (Lyautay, L.

67


Massignon, T. E. Lawrence), kim i yurduna karşı cephe alır (W . S. Blunt). Bir temayülden başka bir temayüle geçil­ diği de olur, bir insan öm rü içinde. Bu tercihler mazi veya hal ile ilgili apolojetik görüşlere bağlıdır. Bir bakarsınız Fransızlar nazari bir söm ürge aleyhtarlığını İngiliz düşma­ nı bir vatanperverlikle k an ştın p M ehdi’nin Sudan’ını gök­ lere çıkarırlar. Belli bir dönem de geçerli olan genel düşün­ celer, görüşleri etkiler. İngiliz şairi W . S. Blunt (1840-1922), A rap ve İslâm dünyasının, kısmen Ortaçağ yapılarına uy­ durularak ihya edilebileceğini ileri sürer. Böylece, ilk Arap ve Müslüman m illiyetçiliğinin nazariyesini yapanlara çok önem li bir malzeme sunar. 19 uncu a sn n ortalanndan sonra, A vrupa’nın Doğu hakkındaki görüşünü belirleyen olay em peryalizm ’dir. A v­ rupa’nın İktisadî, teknik, askeri, siyasî, kültürel üstünlüğü, gittikçe ezici bir mahiyet alır. Doğu ise azgelişmişliğini sürdürmektedir. İran ve Osmanlı İmparatorluğu, bir gün işe yarar ümidiyle, A vrupa’nın himayesi altına girmişlerdir. Doğrudan doğruya söm ürge olan alanlar ise, Orta A sya’­ da Ruslann, M ağrip’te ve Osmanlı İmparatorluğunda İn­ giliz, Fransız ve İtalyanların eline geçm iştir —bilhassa Mı­ sır ve Tunus’un işgal tarihi olan 1881’den itibaren— . Bu durum, zaten m evcut olan Avrupa-m erkezciliği daha da güçlendirir, ay n ca etrafını küçüm ser bir davranış içine girmesini de kolaylaştırır. Oysa, 18 nci asırda şuuraltı olan Avrupa-merkezcilik, o çağın üniversalist ideolojisi tarafın­ dan yönlendiriliyordu: Avrupa dışındaki medeniyet ve kavimleri saygıyla karşılıyor, on lan n tarihî gelişmesinde y a­ hut o günkü yapılarında evrensel insanlığa ait özellikleri ortaya çıkarıyordu. A vrupa kültürünün temelleri ile doğu kültürünün temelleri aynı idi, özellikler varsa onlar da çok sathî b ir düzeyde idi. 19 uncu asrın şuurlu ve nazarileşen Avrupa-merkezciliği, 18 inci asnnkiyle taban tabana zıt bir yanlışa düşer: doğu ile batı arasında giderilmesine im­ kân olm ayan başkalıklar vardır. Evrensel özellikler ve saikleşmeler (m ovitasyonlar) gözardı edilir yahut küçümse­ nir... O kadar ki müm kün olan tek üniversalite vardır.

68


Avrupa m odelini bütün yönleriyle benimsemek. Bu benim ­ seyiş zorunludur, denir, hemen arkasından da, zorunludur ama A vrupa dışı kavimler için mümkün değildir, çünkü, on lan AvrupalIlardan ayıran çok belirgin özellikleri var­ dır. Öyle olunca da A vrupa modelini benimseme ihtimal­ leri belirsiz bir geleceğe bırakılır, şimdilik, yozlaşmış eg­ zotik kültürleriyle siyasî hâkimiyetimiz altında kalsınlar, denir. Doğulular da bu teşhisi haklı çık a n r gibidirler. Bazı­ ları A vrupa m odelini en sudan yönleriyle benimser. Bazı­ ları bu modele tamamen karşı çıkıp kültürlerinin en köhne değerlerine takılıp kalır, bu kültür içten içe gelişmekte de olsa on lan ilgilendirmez. A vrupa’nın hâkimiyetine karşı yığm lan n şiddetli tepkisi, îslâm fanatizm inin belirtisi di­ ye vasıflandırılır, eskileştirilir, ebedileştirilir ve küçüm se­ nir. Bilginler uzm anca çalışm alarını klasik çağlar ve bu çağlan n kültürüne en bağlı unsurlar üzerinde yoğunlaştın r ve bu alanda derinleşir, eser üzerine eser yazarlar, klasik çağın bütün etkinliklerini zamanımıza aktararak çok kere bilerek veya bilm eyerek böyle bir görüşü ilimle­ riyle desteklemiş olurlar (5). İslâm dünyası kendinden utanmaktadır. Bu da Hıristi­ yan m isyonerlerine cesaret veriyor, onlara faaliyet imkânı hazırlıyor. Saldırıya geçm eye çabalıyorlar, dinî gayretleri şahlanıyor. Karşılarında bir yandan İslâmî kanun var, bir yandan da çok açık bir propagandanın yol açabileceği tep­ kilerden korkan söm ürge yönetimleri. Zam anlarının ilmi de, norm al beşerî eğilim ler de onlarla beraberdir. Avrupa milletlerinin başarısı Hıristiyanlıktan ileri geliyor. İslâm dünyasının felâketlerine sebep de İslâm dini diyorlar. On­ lara göre Hıristiyanlık mahiyeti icabı gelişmeye elverişli, (5) Bu tutumla ilgili en fazla bilgi için bkz. N. DANIEL, İslam, Europe and Empire. Bu bilgileri tamamlamak ve bazen düzeltmek için 'bkz. A. HOURANI in Middle Eastem Studies cilt 4, no. 3 Nisan 1968 sh. 325 vd. 69


İslâmiyet ise gerilem eğe ve durgunluğa mahkûm. İslâmiyete karşı saldın elden geldiği kadar sertleşiyor. Orta çağ­ da ileri sürülen deliller tekrar ele almıyor, çağdaşlaştırma gibi bahaneler de süslüyor bu delilleri. Böylece ikide bir İslâmiyetin şeytandan esinlendiğini isbat eden birtakım aynntılar sergileniyor. Örnek m i istiyorsunuz? İşte Fran­ sız Katolikleri. Onlara göre terakkiye karşı bir cephe açıl­ mıştır: bir yanda kilisenin temsil ettiği hakikat vardır, öbür yanda M üslüm anlarla el ele vermiş Protestanlar, İngilizler, Fran-masonlar, ve yahudiler, hepsi de şeytanın askerleri. Bilhassa İslâmî tarikatlerC6) medeniyete karşı barbarca bir kin besleyen tehlikeli birer teşkilât olarak görülmektedir. Ne kadar garip ve ne kadar m anâlıdır ki kilise aleyhtarlarının vardığı hüküm ler de kiliseninkilerden pek farklı değil. Oysa bunlar helenizmi; düşünce hür­ riyetine dayanan medeniyeti, akla ve güzelliğe perestişi göklere çıkaran birer Voltaire’cidirler. Vedalarda ifadesini bulan Asya ruhunu benimserler. Bu ruh A vrupa üstünlü­ ğünün kaynağıdır. Karşısında Sami ruh vardır: İnsaf nedir bilm eyen bir katılık amili olan Sam i ruhun insanlığa ar­ mağanı skolastik doğmatizm, kör bir taassup, tembel bir kadercilik, plastik sanatlardan nefret. Yahudiliğin Hıristi­ yanlığın ve İslâmiyetin nekadar kötü yanı varsa, hepsi de bu kafanın eseridir (7). A ynı dönem de Panislamizm, s a n tehlike gibi, sık sık ortaya çıkan lan bir korkuluktur. M uzaffer Avrupa'nın g ö­ le) Lyon Afrika Misyonlan Derneği’nden papaz ROUQUETTE’in kitabı çok manidardır: Les Sociâtes Secretes chez les Musulmans, (Müslümanlarda Gizli Teşkilâtlar) Paris - Lyon, 1899. (7) Emest RENAN, biraz tereddütteyse de, böyle düşünü! . Bkz. Sorbonne'da 29 Mart 1883’de verdiği meşhur konferansı: «L’islamisme et la Science» (İslâmiyet ve İlim). Bu tutum bir Yunanlıda en uç noktasına vanr: D. KİMON, La pathologie de rislam et les Moyens de le dâtruire (İslâmiyetin patolojisi ve onu ortadan kaldırma çareleri) Paris, 1897. 70


zünde hâkimiyetine karşı koym aya kalkışan her kıpırdanış bozguncu bir faaliyet, meş’um bir suikast. İdeolojilerin ta­ rihinde sık sık rastladığımız değişmez b ir mekanizm aya burada da rastlarız: A vrupa bütün bu faaliyetlerin tek el­ den yönetildiğini vehmeder, bu karanlık em eller en ince noktalarına kadar programlanmıştır. Haince, gaddarca, makyavelce birtakım m etodlar kullanılmaktadır. Emperya­ lizm aleyhinde her tepki, yüzde yüz mahallî sebeplerden de olsa, panislamizme yükletilmektedirC8). Panislamizm ke­ limesi bile bir tahakküm teşebbüsü, saldırgan bir ideoloji, dünya ölçüsünde bir suikast belirtiyordu. Böyle bir görüş, Avrupalı yığınların şuuruna, basın, halk edebiyatı veya çocuk kitapları vasıtasıyla yerleşiyordu. Yerleşmekle kal­ mıyor, bilginleri de etkiliyordu. Hele bu bilginler hükü­ metlerinin söm ürge siyasetini yönetenlere öğütler verm eğe kalkışıyorlarsa. Çağdaş incelemelerle ençok ilgilenen Hol­ landalI Snouck Hurgronje (1857-1936) veya Alm an C. H. Becker (1876-1933) gibi bilginler panislamizm hayaletinden bir türlü kurtulamazlar. A zçok nüansla inceledikleri pan­ islamizm geriye dönük bir tepkidir onlara g ö re (9). Sokak­ taki adam ın kolayca inandığı bütün m asallara inanm azlar şüphesiz. Am a yine de geniş ölçüde birbiriyle uyuşmayan ve hem en hem en hiçbir teşkilâta bağlanm ayan eğilim lerde bir uyuşma ve teşkilât görm ekten de vazgeçmezler. Bilgi­ leri geniş olmasına geniştir, ne var ki b u bilgi yüzünden mazideki teokratik düzene dönmek gibi bir tehlike oldu­ ğunu ileri sürerler. Filhakika gerçek bir tehlike vardır bel­ ki am a kaçınılmaz değildir. Dikkat edilecek başka güçler de vardır. Desteklenmedikleri, yese düşürüldükleri için ge­ rici akım larla el ele verm ek zorunda kalan güçler. Kısaca bilginlerim iz orta çağdakini hatırlatan bir görüşe kapılı­

(8) Örnekler için bkz. N. DANIEL, a,g.e, sh. 385 vd. (ö) Bkz. Y. Y. WAARDENBURG, L’islam dans le miroir de l’Occident (Batının Aynasındaki İslâmiyet) Paris, La Haye 1963. sh. 102-106. 71


yorlar. Sanki politik-ideolojik bir mücadele varmış ve çer­ çeve hep eski çerçeve imiş gibi. Bununla beraber uzm anların büyük bir çoğunluğu bu problem lere hiçbir ilgi göstermiyor. Çevrelerinde geçerli olan görüşleri benim siyorlar sadece. Ne var ki bu görüş­ ler, gerek zihniyet gerek m etod bakımından çok az de­ ğişmektedir. Şarka ait incelem elerde hâlâ filoloji ağır ba­ sıyor. İlmin getirdiği malzeme çoğalmaktadır. İnceleme yöntem leri gittikçe daha sıkı ve daha ciddî, milletlerarası bilginler arasındaki münasebetler eskisine kıyasla, hem daha sık, hem daha teşkilâtlı. İlki Paris’te toplanan (1873) şarkiyatçılar kongrelerini hatırlayalım. Yine de toplumlann, kültürlerin, düşüncelerin tahlili ancak üç beş seç­ kin aydının şahsî himmetiyle ilerleyebiliyor. Beşeri ilim ler ağır ağır gelişmektedir. Ne var ki bu gelişme çizdiğim iz tabloya büyük bir yenilik getirmiş de­ ğildir. Sosyoloji, psikoloji, demografi, iktisat, Müslüman doğu ile uğraşan mütehassısların çoğunca bilinmemekte­ dir. Kendi alanları için bu ilimlerin herhangi bir faydası olacağına inanmazlar. Gerçi ilk sosyologlar, İslâm dünya­ sını da kendi tetkik alanlarından biri olarak görürler. Am a ele aldıkları ya klasik İslâm dünyasıdır, yahut m od em Müslüman dünyasındaki arkaik gelenek ve törenler. Ge­ nel sosyoloji ile uğraşanlar bilgilerini İslâmiyatçılardan edinmişlerdir. Pek iyi tanımadıkları bir sahada fazla iler­ lememek gibi öğülecek bir ihtiyatkârlık gösterirler. Doğru­ dan doğruya filolojik bir eğitim görmüş uzm anlar sosyo­ logların ortaya attığı bazı düşüncelerin etkisi altında ka­ labilirler. Am a hiçbiri uzmanlaşmış b ir sosyologun bilgi­ sine sahip değildir. İslam kavim lerinin etnografyası yeni pröblem atiklerin ençok etkisi altında kalan bir alandır. Dikkate lâyık eserler yayınlanmıştır bu alanda: Edmond Doutte (1867-1926) ve Edward W esterm arck (1862-1939). İs­ lâm milletlerinin çağdaş gelişmesine gelince bu konunun tetkiki küçümsenmiş, iktisatçılara, gazetecilere, diplom at­ lara, askerlere ve am atörlere bırakılmıştır. Çok defa bu top­ luluklarda arkaizm izleri bulm ağa çalışm akla yetinilmiş72


tir. Kaldı ki, sosyologların bu konuda ön bir filolojik ha­ zırlıkları olm adığı için somut tetkiklere girişmek isteyince Avrupa - Am erika toplum lannı araştırmaya bağlanıyorlar. Ne kadar gariptir ki, Avrupa - Am erika toplumlarınm in­ celenmesi zamanla «sosyoloji» kelimesinin somut mânâsı haline gelecektir. Sosyal yapılar ve sosyal gelişm elerle ilgili bir problematik m evcut olm adığı için tarih ilmi, başka alanlarda ol­ duğu gibi doğu alanında hâlâ tasvire dayanmaktadır. Oy­ sa tarih, kaynakların tahlilinde gösterilen tenkitçi favrı ke­ sinlikle tazelemiş bulunuyordu. Tarihe bu kesinliği getiren­ ler Barthold G eorg Niebuhr ile Leopold von Ranke’dir. Gustav Weil, A loys Sprenger, Reinhart Dozy, Michele Am ari gibi oryantalist tarihçileri de aynı çizgide sayabiliriz. O lay­ ları tesbit etmekte çok titiz, etkili olan tarihî faktörleri be­ lirtirken şüphecidirler. Olayların akışını izah için dönem le­ rindeki genel fikirlerin etkisi altındadırlar. Mesela (Hazreti M uham m edln tarihini tenkitçi bir görüşle yenileyen) Sprenger’i H egel’in Zeitgeist anlayışı etkilemiştir. Alfred von Kremer (1828-1889) şüphe yok ki İslâm tarihini bir bütün olarak ele alan ilk uzmandır. Kitabını «hâkim düşün­ celerin etkisi» doktrinine göre kurmuştur. Ancak bu hâkim düşünceler sayesinde İslâm’ın dinî ve sosyal sistemini kav­ rayabiliriz. Uzmanların çoğu, açıkça söylememiş de olsa­ lar, dinî ve daha genel olarak fikri faktörün ağır bastığına inanmışlardır. 1820-1850 arası Fransız tarihçileri ekolü, tahlillerini sosyal gruplar arasındaki iç m ücadelenin dina­ m iği üzerine kurmuştur. Fakat oryantalizm alanında bü­ yük bir etkileri olmamıştır. Doğuda altı çizilen m ücade­ leler «ırklar» ve dinler arasındaki m ücadeleler olmuştu da­ ha çok. Mesela şiilik, aryen ve İran kafasının Sami olan İslâm zihniyetine karşı bir tepkisi olarak açıklanmıştı umumiyetle. Bununla beraber devrindeki sosyal m ücadelelerin etkisi altında kalan filolog Hubert Grimme (1864-1942) ilk defa olarak Hazreti M uham m ed’in hayatında — çok sığ da olsa— sosyal faktörlerin tesirini araştırır. Kitab-ı M ukaddesin 73


tenkidi ve kadim îsrail tarihi üzerine tezleriyle şöhret ka­ zanmış olan ilâhiyatçı Julius W ellhausen (1844-1918) bir­ birini kovalayan şiî akım larım ve İslâmın başlarındaki ha­ nedan değişikliklerini bütün bir siyasî ve sosyal m ücade­ leler dinam iği olarak gösterir. C. H. Becker de aynı yoldan gider. Leone Caetani (1869-1935) İktisadî faktörleri sahne­ ye çıkarm a işinde ondan daha da ileri gider. Böylece 20. yüzyılın başlarında dönem in genel meselelerinin etkisi a l­ tında, alışılmış eklektik pozitivizmi sarsma eğilimi başgösterir. J?maç, sosyal yapıda ve dinamikte genel bir problematik kurm ak değil, sadece çağdaş A vrupa dünyasında ağır basan faktörleri doğu dünyası için de geçerli kılm ak­ tır. Uzmanların çoğu, çok defa aşınya kaçan ve tenkide açık olan bu çeşit teşebbüsleri şüphe ile karşıladılar. İh­ tiyatlı bir bilinem ezcilik’ten (agnostisizm den) uzaklaşma­ dılar.

74


8.

AVRUPA - MERKEZCİLİK SARSILIYOR

1914-1918 savaşı, başka alanlarda olduğu gibi, bu alan­ da da, Avrupa medeniyetinin kendi kendine olan güvenini, ayni çizgiler üzerinde sonsuz bir gelişme olacağı inancını sarstı. Röylece Avrupa-meıikezcilik tarihe karıştı. Doğuda kanalize edilmiş de olsa, arap isyanı, kemalist hareket, eski Rus im paratorluğu içinde yaşıyan milletlerin alt üst oluşu, Hindistan’daki, Endonezya’daki baş kaldırmalar, 1905-1914 arası Jöntürk ve İran ihtilâllerinin bir çeşit uzan­ tısı olan bütün 'bu meddi cezirler, A vrupa hâkimiyetinin tehlikeye düşebileceğini ihtar ediyordu. G eçerli bir izah arandı ve bulundu da: hayra karşı şeytanî bir ittifak. Rus­ y a ’da ortaya çıkan Bolşeviklik de b u iddiayı destekliyor, Masonların iblisliğini, durum un icabla n n a göre, yahudi katolik veya protestan melanetlerini güçlendiriyordu. Sa­ vaşın ferdasında, Spenglerin dehşet saçan kitabı çıkıyor­ du: «Der Untergang des Abendlandes* (1918-1922). Am e­ rikalı Lothrop Stoddard’ın kitabı ise daha da spesifikti: «The Rising Tide o f C olor against W hite W orld Supremacy* (Beyaz Dünyanın Hâkimiyeti Karşısında Siyahların Ayaklanışı) (1920). A ynı yazar, 1921’de bir başka eser daha ya­ yınlıyordu: «The New W orld o f İslam» (islâmiyetin Yeni D ünyası). Mânâlı 'bir başlık. Stoddard, b ir uzman değildi, •ama iyi incelemişti konuyu, ırkçı bir yanı olduğunu inkâr etmiyordu, derin değişiklikler sonucu «yeni bir Doğu çık­ mıştı ortaya, garip bir Doğu, bu doğu geniş ölçüde batı 75


etkisiyle oluşmuştu.» C1). Okuyucuya şöyle bir imaj sunu­ yordu yazar: yüzde yüz başka, düşman, itici, birtakım pren­ sipler çevresinde kümelenen bir dünya, Cehalet ve vahşete dayanan prensipler. Dinin ve geleneğin frenleri de, pek kalabalık olm ıyan aydinlar da, güçlükle engelleyebiliyor bu kuvvetleri. Ne var ki dikkatle bakılacak olursa, yaza­ rın tasvir ettiği âmiller, Batı tarihinde de etkindiler pekâlâ: yabancı baskı veya müdahale ile savaş, yoksul tabaka­ ların daha iyi bir hayata duydukları özlem, batı ideoloji­ lerinin de m eçhulu değildir. Doğu ile ilgili olan bu görüşe, genel olarak, Avrupa ile A m erika’daki okuyucular da katılmaktadır (hatta uz­ m anların çoğu da öyle düşünür). Daha çok, gizli ve güç zaptedilen vahşet, Batının medenileştirici hamleleri kar­ şısında zincirden boşanan yobazlık unsurları üzerinde du­ rulur. A m a yine de sarsıntı neticesiz kalmaz. Thomas Edward Lawrence (1888-1955)’in eserinde romantik bir egzotizm-Ie cihanşümül boyutları içinde kavranılan bir gerçek karşı karşıyadır, üstelik bol bol mahallî renk de vardır. Egzotizm sayesinde yerli em eller daha yakından tanınabilir. Meselâ Pierre Loti çizgisindeki üçbeş Türk dostunu hatırlayalım. Ne var ki söm ürgecilik düşmanlarının büyük çoğunluğu meseleyi dünya ölçüsünde ele alırlar. Mâzi de, halin özel durum lan da pek um urlarında değildir, bütün bunlar yok edilmesi gereken barbar bir çağın artıklarıdır onlara göre. Egzotizm sayesinde sömürge politikacıları, arkaizmleri sür­ dürmeğe, yerli tutucularla birleşmeğe çalışıyorlar. Onlara göre, m illiyetçi aydınlar ister İslahatçı olsunlar, ister dev­ rimci, A vrupa’nın soluk birer taklitçisidirler, soyut ve yan­ lış anlaşılmış birtakım düşüncelere kapılarak kendi değer­ lerini yıkm ağa çalışmaktadırlar. Kaldı ki bütün halk da

(1) Londra, Chapman and Hail, 1921, sh. 109. Fransızca ter­ cümesi: Le Nouveau Monde de lTslam, Paris, 1923. 76


aşağı yukarı onlar gibi düşünür. Çağdaşlaşma bir ihtiyacın cevabı değildir, uzmanlaşmadan doğan bir ihanettir. Ezoteristlerin görüşü de aşağı yukarı aynı çizgiye sokulabilir. Onlar M üslüman doğuda da Budist doğuda olduğu gibi, bilge b ir yaşama örneği, duyuüstü gerçeklerle bir temas, ermişler kanalıyla aktarılan sırlar aramaktadırlar. Onlara göre Îslâmî tarikatlar iblis tarafından ilham edilmiş ol­ m ak şöyle dursun, atalardan kalm a teozofik geleneği ak. taran birer hücredirler. Bir kısmı İslâmiyeti kabul ederek İslâm toprağında hayata gözlerini yumar, Rene Guenon gibi (1886-1951). A vrupa ile Am erika’da bu yeni zihniyet, ezoterik bir İslama karşı duyulan bu efsanevî görüş saye­ sinde birçok tarikat itibar kazanmıştır. Bunlar az veya çok İslâmiyetten esinlenmekte, bu da birçok yanlış anlaşılma­ lara yol açmaktadır; sünnı İslâmiyetten hatta bahaîlik gibi bir mezhepten kaynaklananlar da vardır. A vrupa’dan aynlan, bozucu unsur marksist Rusya da Fransız ihtilâlinden kalan sömürge aleyhtarı liberalizm gö­ rüşüne sadece bazı nüanslar getirir. İdeoloji haline getiri­ len ve müesseseleşen harcıâlem marksizm, ideolojik üst yapılara büyük bir önem vermez. Ona göre İslâm dünyası az gelişmiş dünyanın herhangi bir bölüm ünden ibarettir: Avrupa kapitalizmi tarafından söm ü rü len 'bir ülkeler top­ luluğu. M üslümanlar da öteki insanlar gibi, halk yığın­ larım sömüren «feodal» veya burjuva zalimlere karşı ayak­ lanacaktır; yeter ki hakikati görmelerine engel olan «peşin hükümler» dağıtılsın. Yerli proloteryanın sağlayacağı taze kuvvetler sayesinde böyle bir «şuurlanış» kendiliğinden gerçekleşecektir. Bu ülkelerde sanayi proleteryası son de­ rece zayıfmış, olsun, komünist partiler var ya; onlar dün­ ya proleteryasının nazarî ve stratejik düşüncesinin özünü temsil etmiyorlar mı? İleri batı ülkelerinin (hele sömürge­ leri olanların) komünistleri, içinde yetiştikleri dünyanın g ö­ rüşüne katılırlar. Onlar için Müslümanların medeniyetçe v geri kalm alarına sebep, dinlerinin geliştirdiği taassup gü­ cüdür. Günün birinde nasıl olsa akıllan başlanna gelir. O 77


zamana kadar, kendi vatanlarında bile devrimci rolü ba­ tılı seçkinler üstlenecektir (2). Sovyetler Birliği’nde yaşayan Müslümanlar, komünist Rus yöneticilerine göre, gerici peşin hüküm lerin etkisi al­ tında kalmış kişilerdir. Onları anlamak için egzotizm te­ mayülünün telkin ettiği rikkat duygularından sıyrılmak gerek (3). Feodal ve burjuva unsurlar yerle bir edilsin bir kere. Sosyalist iktidarın temelleri atılsın, bu yolda daha ilerlemiş olan Rus ağabeylerinin himmeti sayesinde bu peşin hüküm ler yavaş yavaş kaybolur. İslâmiyet de öteki dinler gibi yok edilecek bir dindir. Gerçi dine karşı savaş­ ta geçici dönemlerden, taktik yumuşamalardan söz edile­ bilir. M üslüman halkların millî bir kültürü vardır. Ve ge­ çerli yönleriyle korunmalıdır. Geçerli yönleri demek sos­ yalist bir içerikle canlandırılmış ve her türlü dinî referansdan arıtılmış demektir. Çok geçm eden daha ılımlı bir görüş belirir. Am a vazıh ve nazarî bir kisveye bürünem ez kolay kolay. Sovyet re­ jiminin başlarından itibaren, tatar komünist Sultan Galiev (1880-1940 dan sonra) îslâm dünyasını, sırf Müslüman olduğu için, komünist ideolojiyi benim sem eğe ve yaym ağa elverişli bir dünya olarak tasvir eder, (dolayısıyla İslâmi­ yet savaşılacak ya da yok edilecek değildir). Galiev, za(2) Bu konuda Cezayirli komünistlerin Fransız komünist partisi sekreterliğine yazdıkları mektup tipik bir örnektir. Mek­ tubu ilk yayımlayan: H. CARRfiRE d’ENCAUSSE ve S. SCHRAM, Le marcisme et l'Asie, 1853-1964. (Marksizm ve Asya 1853-1964), Paris 1965, sh. 268-271. (3) Taşkent gannda komünist Rus gazetecisi Marusya, Öz­ bekistan’da dolaşmaya çıkan Fransız komünist partisinden P. Vaillant Couturier’ye şöyle seslenir: «yolunuz açık olsun yalnız şairaneye ve romantizme kapılmayınız sakın.» (P. Vaillant Couturier, Les Râtisseurs de la Vie Nouvelle, (Yeni hayatın kuru­ cuları), 1, Au pays de Tamerlan (Timurlenk’in diyannda), Pa­ ris, 1932, sh. 9. 78


^arsız hale getirilire4). G aliev’in fikirleri ancak dışarıda ve daha çok Endonezya'da ve A rap ülkelerindeki bazı k o­ münistler tarafından tekrar ele alınacaktır. Hem de bu düşünceleri ileri sürenlerin geniş b ir kısmı komünist dün­ yanın hududu dışına çıkacak, ya marksizan birer milliyet­ çi, ya da sadece sosyalizan olacaklardır (5). Sömürgecilikten kurtulmanın karşı konulm az dalgası sonunda batı toplumunun sınırlı fakat etkin bazı kesim ­ lerinde îslâm dünyası hakkındaki imaj değişmeye yüz tu­ tacaktır. Toplumun üst tabakasındaki Müslümanların yü­ rüttüğü bağım sızlık uğrunda savaş, yüzde yüz milliyetçi yönleriyle, batının idare ve iş çevrelerinde sempati ile karşılanıyor. Zira bu Müslümanlar serbest teşebbüsün di­ namik ve akıncı özelliklerini elde etmek istiyorlardı. Bir yönüyle üniversalist olan kapitalizm için M üslümanlar da Avrupa ve Am erika’nın 19. asırdan beri izledikleri geliş­ me yoluna pekâlâ sürüklenebilirlerdi. İngiliz bayan Freya Stark, 1945’de «East is W est» (Doğu Batı’dır) başlıklı bir kitap yazar ve eserini «kardeşlen genç efendilere» ithaf eder. Kipling’in emperyalist ve egzotik davranışının yüzde yüz zıddıdır bu. Tabiidir ki Stark mahallî özellikleri göz­ den uzak tutmuyordu. Am a bu özellikler ikinci planda kalıyordu. İslâmiyet de öteki dinlere benzeyen bir dindi. O da müminlerine manevi yaşama gerekçeleri sunuyordu. Bu gerekçeler onların İktisadî faaliyetlerine engel olm a­ malıydı, bilâkis mülhit (ate) komünist ideolojinin saldm lan n a karşı bir set olarak kullanılmalıydı. Solun söm ürgeciliğe karşı olan ideolojisi bam başka bir doğrultu izliyordu. Liberal veya sosyalist köklerinden çı­ (4) Bkz. A. BENNINGSEN ve Ch. QUEQUEJOY, Les möuvements nationaux ehez les musulmans de Russie, 1, «Le Sultangal kivisine» au Tatarştan. (Rus müslümanlannda millî hareket­ ler, Tataristan’da Sultangalievizm), Paris, La Haye, 1960. Sultan Galiev ve Rusya Müslümanları, Hür Yayınlan, İstanbul 1981. 5) Bkz. M. RODINSON, Marxi’sme et monde Musulman (Marksizm ve İslâm Dünyası), Paris, Seuil, 1972, sh. 375 v.d. 79


kardığı üniversalizme dayanarak, mahallî özellikleri övü­ yor, göklere çıkarıyordu. Onun için üçüncü dünya sömürü­ len, ezilen, haşin ve bakir bir güçtü. Eski sefalet ve baskı dünyasını kesin olarak devirecekti bu güç. Böyle olduğu için de, bu topluluklara ait değerler hayranlık uyandıra­ caktır. Bazı Avrupalı çevreler, içinde bocaladıkları buh­ ranların, özel biçim altında, bu topluluklarda mevcut ol­ duğunu sanıyorlarmış, varsın sansınlar. Bu alanda aşırı­ ya kaçan bazı kimseler için İslâmiyet, mahiyeti itibariyle «ilerici» bir güçtür. Hatta İslâmiyeti benimseyen batılılar da görülmektedir. Bu temayül solcu katolikler grubu içinde daha çok dikkati çekmektedir. Bu grubun başında çok bilgin bir Fransız uzmam olan Louis Massignon (1883-1962) var. Mis­ tik bir tarih anlayışıyla m eşbu olan bu zat yoksullara ve zavallılara bütün gönlüyle bağlıdır. İlhamını asırlık bir Hıristiyan akımından alan bir bağlılık. Son yılların Hıris­ tiyanlığı içinde açık olarak ifade edilm eyen bu temayül M asignon’da en aşın ifadesini bulur. Tanrı tanımazlık âfe­ ti karşısında batılı yığm lan n Hıristiyanlıktan kopmasına sebep olan ananevi görüşlerin yeniden ele alınması kaçı­ nılmaz bir zorunluluktur. Hıristiyan dininin kaynaklanna dönm ek lâzım. Böyle olunca da öteki dinleri de düşmanca değil dostça ele almalıyız. Evet, dünya kilisesi hakikatin bütününe sahipti ama yoldan çıkanları hidayet yoluna getirm ek için ruhanî olm ayan hiçbir baskı yapılmamalı­ dır. Öteki dinler de muhtemel birer müttefik, tartışılabi­ lecek birer muhatab, saygın değerleri olan iyi niyet sahibi kimseler bütünü olarak kabul edilmelidir. Artık şeytanın aldattığı düşman birer kuvvet değildir bu dinler. 1965’de toplanan II. Vatikan’ın Ruhanî Meclisi İslâmiyetten şük­ ranla söz eder. Çünkü Allah, kudreti İlâhiye, Hazreti İsa, Hazreti Meryem, Peygam berler ve Havariler ile ilgili haki­ ce) Teolojien Ch. J. LEDITnin kitabı bu konuda çok ilginç­ tir. Mahomet, Israel et le Christ (Muhammed, İsrail ve İsa), Paris 1956. 80


katleri İslâmiyet yaymıştır. Ortaçağda bu hakikatlar İslâm iyetin kendini kabul ettirmek için uydurduğu birer yalan sayılırken, şimdi, İslâmiyetin geliştirdiği tek tanrıcılık me­ sajı yanında, aldandığı noktalar önemsiz sayılıyordu. Bu ideolojik yol ayırım ında Hıristiyanların Hazreti Muham m ed ile ilgili bir hüküm vermeleri nazikleşiyordu. Artık Hazreti Muhammed orta çağda olduğu gibi şeytanın avladığı bir şarlatan olamazdı. Hıristiyan ideologların b ü ­ yük bir bölüm ü hükümlerini belirtmekte çekimser davra­ nırken, İslâmiyet konusunda uzmanlaşmış bazı Katolikler Hazreti M uham m edi dindar bir dâhi olarak vasıflandırır­ lar. Bazıları daha da ileri gidiyor. Neden Hazreti M uhadmed hakikî b ir peygam ber olm asın diyorlar. Öyle ya A quin a s lı Saint Thomas da böyle b ir peygam ber türünden söz etmemiş miydi (6). M assignon çizgisinde birtakım Hıristiyanlar da, İslâm lann dinî tecrübelerinin ortaya koyduğu im an değeri karşısında kendi camialarının İslâmiyet konu­ sunda izlediği tarihî haksızlıklar önünde ve İslâmiyetin son zamanlarda bile nasıl küçüm sendiğini görerek İslâmiyeti korumuşlardır-, bu tutumları birer sapıtış veya hezeyan sa­ yılsa bile. Söm ürgeciliğe karşı olan sol —ister Hıristiyan olsun, isterse dinsiz— bir aşırılıktan başka bir aşırılığa düşerek, çok kere, İslâmiyeti ve İslâm dünyasındaki çağdaş ideo­ lojileri yüceltiyor. Mesela tarih düzeyinde, Norman Daniel, Peygam berin ahlâkî davranışını eleştirenlerin hepsini, em­ peryalist veya ortaçağ zihniyetinden kurtulmamış olm akla suçluyor, İslâmiyeti ve İslâmiyete ait özellikleri beşer ta­ rihinin alışılmış mekanizmalarıyla izaha yeltenenleri de. Daniel’e göre, anlam ak am acından vazgeçilip, düpedüz sar vunm aya dökülüyor iş. Kamu oyunun bu kesimi fazla coş­ kun. Bu heyecam aşın bulan bazı yazarlar, aynı m üba­ lağalı üslupla, İslâm dünyasının kendileriyle çatıştığı ve­ ya çatışmakta olduğu diğer kavim veya dinî hizipleri yü­ celtm eğe kalkıyorlar, başta A frika zencileri ve yahudiler. Bu büyük bir uzlaştırma teşebbüsü, gelgelelim, Avrupa-Am erika kam u oyunun birçok kesimi «olmaz öyle şey*

81


diyorlar. Önce yukarda andığım ız kişilerde Hıristiyan entegristleri var. Umumiyetle sağ temayüllü olan bu çevre­ ler, orta çağ veya emperyalist anlayışlara bağlıdırlar... Hı­ ristiyan ve A vrupa medeniyetini, Islâm barbarlığının ka­ baran dalgalarına karşı korum ak kararındadırlar. Uzman­ laşmış bilginlere gelince, on la n n da kimisi kayıtsız, kimisi yukardaki temayüllerin herhangi birini benimsemiş du­ rumda. Sonunda beşerî ilimlerdeki problem atikler doğu ince­ lemelerini de etkiler. Sayılan gittikçe artan uzmanlar, dik­ katlerini ortaçağ Islâm dünyasına da teksif etseler, daha yeni dönem lerin Islâm dünyasına da, problem leri sosyolo­ jik açıdan ele almaktadırlar (7). Uzun zaman yüzüstü bı­ rakılan ekonom ik tarih ve sosyal tarih, sayılan gittikçe ar­ tan uzm anlar tarafından işlenmektedir artık (8). îslâm la ilgili çalışm alar alanının bütününde, sırf filo­ lojik çalışmayı aşmak, kısmî de olsa terkibi görüşlere var­ m ak için bir cehid görülmektedir. Bu görüşlerin kaynağı, basit bir sağduyu veya felsefî mahiyette umumî fikirler değildir artık. Bir sosyal olaylar bütünü üzerinde çalışan

(7) Sosyolojik eğilimli ilk islamolojik kongre, 1961’de Bruxelles’de toplanır: «Colloque sur la Sociologie Musulmane» Cîslâm Sosyolojisi Kollokyumu), 11-14 Eylül, 1961 Bruxelles (tarihsiz). (8) Cl. CAHEN’in proğram-makalesine bakınız: «L’Histoire 6conomique et sociale de l’Orient musulman mediöval (Orta çağda Müslüman doğunun iktisadi ve sosyal tarihi) m Studia Islamica, cild 3, 1955, sh. 93-115. İslâm dünyasının (orta çağ ve çağdaş) iktisat tarihine aynlan ilk kollokyum, 1967de Londra’da toplandı. «Studies in the Economic History of the Middle-East from the Rise of İslam to the Present day» (îslâmiyetin doğuşun­ dan günümüze Orta-Doğünun iktisadi tarihi üzerine araştırma­ lar), Londra, O.U.P. 1970. Çok çeşitli perdelerden konuşan öncü­ ler arasında Jean Sauvaget, Bemard Lewis# Claude Cahen’i gö­ rüyoruz. 82


araştırıcıların vardığı neticelerdir, bunlar tutarlı şu veya bu olayı inceleyen tarihçiler, demograflar, iktisatçılar, sos­ yologlardır. A yrıca yerli uzm anlarla geniş bir işbirliği kurulmuş. Uzun zaman başlıca engel, ortaçağ kafasından kurtulmuş gerçek uzmanların az sayıda olmasıydı. Çalışma arkadaşı denilen kişi, çok kere bir haber ileticisi idi, aktardığı bilgi­ ler Avrupalı bilginler tarafından yeni baştan ele alınıp de­ ğerlendirilmeliydi. Gerçekten uzmanlaşmış ekiplerin yetiş­ mesini önleyen sosyal engeller, bir yandan İslâm Doğunun söm ürge durumundan, bir yandan da sosyal ve kültürel geleneklerden doğuyordu (9) . Bu güçlüklerin yalnız kısmen üstesinden gelinmiştir. Bunların yerine yeni müşküller be­ lirmiştir. A vrupa hâkimiyetinin izlerine ve artıklarına kar­ şı girişilen şiddetli savaş dönem inde başka müşküller de belirir; ideolojik tercihlerin keskinliğinden ortaya çıkmak­ tadır bu müşküller. Böyle dönem ler ideolojik aşırılıklara s-on derece elverişlidir. A vrupalı bilginler çok defa bu aşı­ rılıktan pirelenirler, saiklerini anlamağa çalışmazlar, kendi yargılarının ne gibi ideolojilerden esinlendiğini de unutur­ lar. A m a ne olursa olsun gerçek bir engel vardır karşı­ mızda. Sınırlı ve çok açık konularda, dinî veya milliyetçi ideolojiler de söz konusu değilse, bu engel rahatça aşıla­ bilire10). (9) Beşir FARfiS’in «Revue des Etudes Islamiques» (cild 10, 1936, sh. 221-242) deki makalesi aydınlatıcıdır: ♦Modem bir Arap yazarının, bilhassa Mısır’da, karşılaştığı lengüistik, kültürel ve sosyal güçlükler*. Yazarlar i;in mevcud olan bu güçlükler, be­ şerî ilimler alanındaki araştırıcılar için de geçerlidir. (10) Enver ABDÜLMAIİK, Avrupa Oryantalizminin eleştiri­ sinde bazı geçerli noktalara işaret ediyorsa da bu ciheti yete­ rince hesaba katmamaktadır. Diegâne'in 44 üncü sayısında (1963 sh. 109-142) «Oryantalizmin Geçirdiği Buhran». Cl. CAHEN’in (Diogüne 49. 1965, sh. 141-3) cevabı ile F. CABRÎEL’in (Diogdne 50, 1965, sh. 135-142’deki) «Oryantalizmin Savunması» adlı maka­ lesine bakınız. 83


Çok. bariz bir başka genel eğilim v a r : küçüm seyerek «eski çağlar» adı verilen dönem lerle ilgilenm ek(n). Dinin, arada bir de «soy»un özelliğini vurgulayan, her medeni­ yetin «saf» bir modeli olduğunu ve hiçbir medeniyetin ebedî olm adığını kabul eden bir «kültür» anlayışı, İs­ lâm ortaçağının incelenmesine imtiyazlı bir yer ayrılması­ n a yol açmıştı. İktisadî ve sosyal araştırmaların, sosyolojik yönelişin etkisi, iktisatçılarla, dem ograflarla veya antropo­ loglarla ilişkiler, daha yeni çağlara eğilmenin de eski dö­ nemleri incelem ek kadar önemli olduğunu gösterdi. Kaldı ki bu dönem ler için daha bol belgeler vardı. Osmanlı Dev­ letinin, Safaviler İranının ve Büyük M oğollar devletinin İslâm tarihinde birer doruk olduğu hatırlandı mesela (12). Hatta Batı ile sıkı ilişkiler dönemi, m odern ideolojilerin do­ ğuşu dönem i yeni yeni sorunlar atıyordu ortaya. Bunlar az çok m odem dir diye ne ihmal edilebilirdi, ne de hor g ö­ rülebilirdi. Öteki beşerî ilim lerde olduğu gibi, meseleler bütün cepheleriyle ele alınıp tartışılmalı, aydınlatılmalı idi artık. Bunun için de bilgileri asil ve adi diye yapay bir biçim de ayırmamak, çeşitli disiplinler arasında bir işbirliği sağla­ mak lâzımdı. Program larda ve istatistiklerde kullanılacak malzeme­ yi m üm kün olduğu kadar kusursuz bir şekilde hazırla­ mak ve sunmak çök yerinde bir temayül, kaldı ki, bu, hiçbir zaman başka temayüllerin doğm asını da engelleme­ miştir. Şimdi artık malzeme yığm ak kaygısının yerine, (11) CHESNEAUX’nun sunduku rakkamlı bilgiler için bkz. «Asya ve Afrika'nın çağdaş marksist araştırma ışığında uya­ nışı* (La Pensle, sayı 95, ocak şubat 1961 sh. 15-18). (12) Çok okumuş bir amatör olan F. GRENARD’ıır «Asya'­ nın Üstünlüğü ve Düşkünlüğü* (Türkçesi: Hamdi Varoğlu, İstan­ bul 1941) adlı eserine bakımz (Paris 1939)... Aym alanda B. LEWİS’in, Transactions of the Royal Historical Society. 5. seri cild 18, 1968 sh. 49-68 de yayınlanan «Moğollar, Türkler ve İslâm po­ litikası* başlıklı yazısına bakımz. 84


problem lerin mantıkî tartışılması geçmiştir. Her iki tema­ yülün de yararlı ve zararlı yönleri vardır. Fazla titiz bir ihtiyatkârlık görüş ufuklarım kolayca daraltabilir. Artık daha geniş görüş a çıla n söz konusudur am a bunlar da tu­ tarsız gevezeliklere dönüşebilir. Bu yöneliş de, yapılacakneşriyatı baltalayabilir. Oysa temel eserlerin basılmasına, taranmasına, saptanmasına ihtiyaç vardır. Zaten, m odem teknikler sayesinde, belli bir ölçü içerisinde de olsa, bu mal­ zeme daha çabuk elden geçirilebilir hale gelmiştir. Biraz aşın gidilerek, oryantalizm in sonu geldi diyenler olmuştur. Mesele yeni baştan ve bütün yönleri ile ele alın­ malıdır. Doğuyu inceleyen, sınırlan T an n ya d a eşyanın mahiyeti icabı çizilmiş bir çryantalist ilim yoktur. Sadece, bir zam anlar Doğu olarak adlandırılan ülkelerde görülen çok yönlü problem ler vardır, birçok ilim ler tarafından ay­ dınlatılması gereken, çeşitli olaylan n ortaya çıkardığı prob­ lemler. Söz konusu olan şu: filologların egemenliği sona ermiştir. Aşağı yu kan bir asırdır şöyle bir yargı ağır b a ­ sıyordu : bir dil sın ın m n içerdiği bütün problem leri çö­ zümlemek için filolojik bir form asyon kâfidir. Mantıkî ola­ rak savunulam azdı böyle b ir yargı. Şöyle bir ihtiyaçtan doğuyordu: belli bir alanın içinde doğan problem leri ciddî olarak incelem ek için filolojik bir hazırlığa ihtiyaç vardır... El altındaki malzeme çoğaldı, çalışma araçları gelişti, in­ celeme m etodlan ilerledi. Bugün şüphesiz ki filoloji aşama­ sını ortadan kaldıramasak da, filolojiye daha az zaman ayırabiliriz. Beşerî ilimlerdeki ilerleme bir şeyi daha gös­ terdi : karşımızdaki problem ler çok yönlüdür. O nlan sade­ ce esaslı bir dil bilgisi ile, sağduyu ile ve çok genel felsefî düşüncelerden esinlenerek çözümleyenleyiz. Doğu ile ilgili incelemeler, bilhassa İslâmî incelemeler, bugün daha da güçleşmiş ve genişlemiştir. Öteki bilgi dallan ile ilişki kur­ mak, bir zam anlar lükstü am a şimdi kaçınılmaz b ir zorun­ luluktur. Ufukta çok büyük üm idler belirmektedir. M ahi­ yetleri de oldukça mütevazi.

85


II — AVRUPA’DA ARAP VE İSLAM ARAŞTIRMALARI (Leiden’de verilen bir konferans, 16 Haziran 1976)


A vrupa’da A rab ve İslâm incelem eleri ile ilgili araş­ tırmalar, ilk bakışta, çok çeşitli alanları kucaklıyor. Her araştırıcı, giriştiği işin, meslekdaşınınkinden çok başka ol­ duğu inancında. N e var ki bu araştırmaların tablosuna az çok uzaktan bakılınca, ister istemez, şöyle bir intibaa va­ rıyor insan: hepsinin de ortak bir tarihî temeli var. Araş­ tırıcıların tümü, durumları ve yönelişleri bakım ından or­ tak meselelere dokunuyor. Bu ortak özellikler birçok âmillerin eseri. Bu amilleri şöyle sıralayabiliriz: 1. Belli bir insan eğilim ini etkileyen objektif baskılar. Bu eğilimi nasıl izah edersek edelim, m ühim olan varlığını tesbıt etmektir. Bu eğilim en gelişmemiş toplumlarda bile, çeşitli toplumlar-ı ve kültürleri incelem ek merakı şeklinde ortaya çıkar. Sözünü ettiğimiz baskılara gelince, bunlar da, her toplum a (göre değişen ihtiyaçların baskısıdır (önce ele aldığım ız konuda, bütün Avrupa toplum lan için or­ tak ihtiyaçlar vardır); A vrupa toplum lannm bütününde ilmi faaliyet belli m antık kalıplan içinde yürütülür (bu mantık kalıplan da geniş ölçüde ortaktır, bu kalıplann baskısı vardır. Bu faaliyete çerçeve olm ak için her toplum­ da müesseseler kurulm uştur (bu müesseseler de A vrupa toplum lannda birbirine benzer), bu müesseselerin baskısı. 2. A vrupa toplumunda ağır basan zihniyet ve duyar­ lılık eğilimleri. Bu eğilim lere yaygın ideolojiler diyebiliriz. Bu eğilimler, bütün A vrupa için, ana hatlanyla aynı ge­ lişmeyi gösterirler. 80


3. İnceleyen toplumun, incelenen toplum a karşı du­ rumundaki değişiklik. Bu alanda da bütün Avrupa benzer bir gelişme izlemiştir. Kaldı ki bu ortak temel üzerinde kolayca millî özel­ likler görülür: her ülkede sosyal ihtiyaçlar başka başkadır; eğitim ve araştırma müesseseleri ve topyekûn ilmi zihni­ yet milletten millete farklı gelişmeler gösterir; her ülkede zihniyet ve duyarlılığın kendine göre eğilim leri vardır; Müslüman Doğu karşısında, her ülkenin a y n bir durumu olmuştur (siyasî veya ticarî ve sair münasebetler bakı­ mından) . Bana kalırsa, bütün bu özellikler, dünyaca geçerli ide­ al bir ilmi m etodun m evcud olduğu gerçeğini çürütmez. Çürütmez ama, b u bir idealdir. Bu m etodu keşfetmek ve uygulam ak sosyal durumlara, kamu zihniyetinin eğilim le­ rine, başka bir deyişle, yaygın ideolojilere bağlıdır. Â lim ­ ler de bu kanunun dışına çıkamaz. Bu şartlanmaların, hiç değilse bugün için idrâk edilebileceklerin, şuuruna varm ak yararlı olur. 1.

BAŞLANGIÇTAKİ YÖNELİŞ: GELENEKSEL ORYANTALİZM

Bugünkü durum ve eğilimler, az çok tutarlı, bütün bir düşünceler sisteminden geliyor. Bilmem ki bu sisteme, epistemö adını verm ek uygun m u? M ichel Foucault, az çok bu­ na benzeyen sistemlere epistemö demiş. Bu ortak düşünce, yahut bu ortak ilm î davranış, ondokuzuncu asırda çeşitli etkilerle şekillendi. Önce ilmî araştırmalar, insan ilimleri alanında gelişme gösterdi, bütün alanlarda olduğu gibi. Burada da araştır­ ma ve öğretim müesseselerinin artışına ve uzmanlaşmasına şahid oluyoruz. Daima artan bir vuzuh ve objektiflik arzu­ su karşısındayız. Çök önemli bir genel etken de şu olm uştur: g r e k o ­ rom en hümanizmini, klasik m odel - medeniyetlere, ilham, taklid ve referans kaynağı olarak, başka medeniyetleri ek­

90


lemek suretiyle genişletmek arzusu. Bu genel özlem preromantizmin ve romantizmin çocuğudur. Başka bir de­ yişle, A vrupa kafasındaki ve gönlündeki çok önem li bir dönemecin. Herkes bilir ki bu romantik akım, özele, millî hususiyetlerin araştırılmasına, mahallî renklere v s/y e yö­ neliktir. Yunan-Rom a modelinin üniversel bir değeri ol­ duğuna inanan onsekizinci asn n üniversalizmine karşı bir tepki idi bu. Tabiatıyla, bu dönemeç, M üslüman Doğu hak­ kında daha önceki etüd ve im ajlar temelini silmiş değildi. M üslüman Doğu ile daha kolaylaşan, daha sıklaşan, daha genişleyen amelî münasebetlerin de etkisini belirt­ meliyiz. Artık Batı’nm askeri, ekonom ik ve siyasî bakım­ dan üstünlüğü kabul edilmiştir. O dönem de geleneksel oryantalizmin genel ilmî tutu­ mu, diğer bütün iİim dallarında olduğu gibi, bana kalırsa şöyle ifade edilebilir: metodolojik bir tevazu. Genellemelere karşı bir güvensizlik sözkonusudur. Bir önceki dönemde m oda olan ve hâlâ denem ecilerle filozoflar tarafından öne­ rilen genellemelere hep çok erken gözü ile bakılmaktadır. Sık sik tekrarlanan bir hüküm şu: terkibden önce tahlil (çağın gözde darb-ı meseli: bir saatlik terkib için yıllarca tahlile ihtiyaç var. Araştırmaların gelişmesi için çok ye­ rinde, çok verimli, çok faydalı bir düşünceydi bu. Am a al­ tında başka bir düşünce de vardı: daha müphem, daha su götürür bir düşünce. Terkib tabiî olarak tahlilden doğar. İnanılır ki geniş ölçüde kolektif b ir çalışmaya ihtiyaç var: herkes bu çalışm aya katılmalıdır. Çünkü ferdler ancak minnacık bir bölüm ünün üstesinden gelebilir bu işin. So­ nuç olarak, genel eğilim, sıkı bir çileyi göze almak, ayrın­ tılarda tam bir aydınlığa varmaktır. Şüphe yok ki böyle bir duygunun ağır basışı ile İktisadî alanda Max W eber’in Protestanlığa bağladığı burjuva ahlâkı arasında yakın bir ilişki kurabiliriz. Oryantalizm alanında bu görüşü ifade eden tipik bir k a ç metin sunuyorum ... 1842’de Paris A sya Cemiyetine yıllık raporlarından bi­ rini sunan Jules Mohl şöyle diyordu: 91


«Geçen a sn n sonlarına doğru, Doğu edebiyatının bek­ lenmedik bir tarzda insan zekâsının alanını genişleteceği, dinler, kanunlar, siyasî müesseseler ve edebiyatlar tarihi­ nin şark edebiyatından hesab edilem iyecek faydalar sağ­ layacağı anlaşılınca, herkes oryantalizme merak saldı. Ne' var ki ilim, kendisinden yeni ifşalar ıbekliyenlerin isteği kadar hızlı yürüyemezdi. Bu çalışmalara sağlam bir temel, ancak metinlerin yayım lanm ası ve tercümeler sayesinde kurulabilirdi. Am a bu iş ağır gidiyordu Hareketi takib eden ve çabucak genel sonuçlar isteyen kimseler birtakım parçalar elde edebiliyor, bunların önemini kestirmek de çok güç, çünkü genişliklerini değerlendirem iyecekleri bir bütün içinde yer a lıy orla r»!1). Bu davranışa çok defa pozitivist adı veriliyor. Yepyeni bir ideolojiyi sistemleştirerek ifade ettiği için yerinde sa­ yılabilir ama bizce siantist (scientiste) dem ek daha uygun olurdu. Fakat hem en altını çizelim, araştırma alanlarında böyle bir davranış izleyen âlim lerden çoğu pozitivizmin veya siantizmin beraberinde getirdiği metafizik ve felsefî faraziyelere katılmazlar. Başarılacak bu muazzam işin şuuru, yavaş yavaş ger­ çekleşen bir program ilham ediyor. Âlim ler kendilerini uy­ duruyor bu programa. Böylece geniş bir bilgi, hatırı sayılır buutlarda bir korpüs (külliyat) ortaya çıkıyor. Klasik oryantalizm in ağır bastığı bu dönem in ne gibi kazançlar sağladığım bir bir aktaracak değiliz burada. Kı­ saca şunlan hatırlatalım: elyazm alannın katologlan ya­ pıldı, tenkidli basım lar hazırlandı, eserler çevrildi, notlar düşüldü, şerhler yapıldı. Bu kaynaklara dayanılarak, birçok çalışm a araçları hazırlandı: bibliyografyalar, repertuarlar, sözlükler, gram erler vs... Bugün de geniş ölçüde bunlardan faydalanıyoruz. Bugün de kalkış noktası olarak güvenle kullanacağım ız sağlam temeller o devirde atıldı: vekayi(1) J. MOHL, 27 ans d’histoire des atudes orientales (Doğu Tetkikleri Tarihinde 27 Yıl), 2 cild, Paris. Reinwlad, 1879-1780, cilt I, sh. 44. 92


nâm eler (vekayinâmeler yazılmadan, onları aşacak daha mükemmel tarihler hazırlayanlayız, burasını çok defa unu­ tuyoruz), tarihî coğrafya vs... Yukarda belirtmeğe çalıştığımız b u tutumdan, söz ko­ nusu külliyatın ortaya çıkması için gereken çalışmalardan âlimler de etkilendi; onların hem meziyetlerini hem de ku­ surlarını bu genel eğilimle izah edebiliriz. Bu meziyet ve kusurları, dönem in bütün yayım larında görüyoruz. Bence mühim olan, bir çıraklık aşamasından geçmek. Uzun ve gü ç bir çıraklık... Bu çalışm aların gerektirdiği çıraklık bilhassa dillerin öğrenilmesi, yazmanlarla uğraşma alışkanlığı, a y n ca sabırlı çalışmalar. Alimlerin kendilerini adamak zorunda olduğu bu çalışmalar, büyük bir zaman yutar (normal bir insanın çalışabileceği bütün zamanı). Genel disiplinlerle uğraşanlar bu işe nasıl karışabilir! Ge­ çen yüzyıl boyunca, oryantalizm le yalnız filologların meş­ gul olması bu şartlarla izah edilebilir. Bununla beraber, her dönem de ve her ülkede olduğu gibi bu dönem de de bir nazariye kurmak (teorîzasyon) öz­ lemi var. Ne var ki, ayrıntıları kılı kırk yararak incelemek kaygusu bu teorizasyonlan geniş ölçüde bastırdı. Zaman zaman bu ihtiyaç çeşitli yollardan kolayca karşılanıyor. Yazarların çoğu «umumî fikirler» ileri sürüyor. Bu umumî fikirler kâh zamanlarının felsefesinden kaynakla­ nıyor, kâh sosyal şuurdan, ya da kıyıda köşede kalmış dâ­ hiyane sezişlerden. Böyle olunca da ister istemez eklek­ tiz m i düşüyorlar, yahut da günün m odasına uygun her­ hangi bir izah tarzına sapılıyor. Bir örnek verelim: Martin Hartmann veya Leone Caetani gibi islâmcıların İslâmiyetin başlangıcı ile ilgili incelemelerinde müşahede ettiğimiz v7 düzeysel ekonom izm (bu ekonomizmin ilham kaynağı ka­ pitalist endüstriyel ekonominin aşın gelişmesidir, marksizmin etkisi bu gelişmeye nisbet edilirse, çok sınırlı kal­ mıştır) . Uzmanlar, bir an önce um um î neticelere varmak is­ tiyorlar. A m a form asyonlan sınırlı olduğundan, çok kere çürük veya hayâl mahsulü birtakım terkipler sunuyorlar. G3


Ayrıntılarla ilgili gözlem lere takılıyor, yakından incelemek fırsatım buldukları faktörlere aşın önem veriyorlar. En şuurlu ve en titiz ilim adamları, o devirde aşağı yu kan kurulmuş bulunan birkaç beşerî ilme dayanmaktadır: tarihî ve mukayeseli lingüistik, dinler tarihi, fizikî antropoloji... Üzülerek belirtelim, ilim adamları, bu disip­ linlerin sunduğu sınırlı neticeleri geniş alanlara uygula­ m ağa kalkışmakla büyük bir ihtiyatsızlık gösterdiler. Din­ ler tarihi gelişmişti, çok önemli, çok verimli bir gelişme. Şöyle bir tez ileri sürüldü bu gelişmeye dayanılarak: dü. şünceler — daha çok da dinî düşünceler— toplum lann topyekûn yaşayışını düzenler. Böyle bir yargıya varmak, ta­ rihî idealizme kaym ak demekti. Nitekim dillerin jenealojik tasnifine ve fizik antropolojinin neticelerine dayanıla­ rak, ıritçı bir görüşe düşülecekti. Bu disiplinlerle uğraşan bilginler oryantalistleri uyarm ağa çalıştılar ama boşuna... Daha o zamandan, birçok antopolog, mesela kafatası ölçü­ lerinin çok sınırlı bir değer taşıdığını, b u işaretlere dayana­ rak yapılacak tasniflerin temelsiz olacağını söyleyip dur­ du. Kendi alanlarında uzm an olan birçok bilginler tarihten söz ederken dolikosefal kavimler, brakisefal kavimler ayı­ rımı yapm ağa devam ettiler. Kaldı ki bu iş hâlâ sürmek­ tedir. Hatta, lingüistler de bir dili konuşmakla belli bir ırka mensup olm ak a y n şeylerdir diye ikazda bulundular. A m a bunun büyük bir faydası olmadı. Yine de her kavim kendine özgü, değişmez ve ezeli bir öz (essence) taşıyormuş gibi, kavim ler arî ve samî gibi kelimelerle etiketlen­ dirildi. Yazık ki, teorizasyon merakı bugün de kendini hisset­ tirmektedir. Evet, kazanç çok büyük ama kusurlar da on­ lar kadar önemli. Avrupa-m erkezcilik aşikâr. Bugün Avrupa-merkezciliğe veryansın ediliyor; «ne ahlâksızlık,» diye küplere biniyoruz. Abes bir davranış bu. Ne var ki, Avrupa-m erkezciliği de, onun zararlı etkilerini de tespit etmek zorundayız. Avrupa toplumu ve m edeniyeti bütün dünyaca geçerli bir model diye sunulmaktadır. A vrupa’nın her alanda m utlak üs­ 94


tünlüğü önceden kabul edilmiş (bu üstünlük belli bir alan söz konusu olunca doğrudur da, mesela tekniklerde). İş bu kadarla kalsa, bir diyecek y o k ama o medeniyet ve toplum da geçerli olaîı unsurlar mekanik olarak bütün ülkelere taşınıyor boyuna. Bunların bir kısmı dünyaca ge­ çerli, ama hepsi değil. Bunun için de bu mekanik aktarış­ lar umumiyetle zararlı olmuştur. XVIII. asırdan kalma b ir klasik m edeniyetler kavramı vardı. Klâsik m edeniyetler ötekilerden üstündü. İncelenme­ ye lâyık olan la n yalnız bunlardı (bilhassa altın çağların­ da). Klâsik medeniyetlere karşı duyulan bu hayranlığa ay­ nı medeniyetlerle ilgili «essentialiste» bir görüş de eklen­ mişti. Sanılıyordu ki hepsinin de değişmez b ir özü var. Bu öz, genel olarak dinlerde aranıyordu. Böyleee, «essentialiste» görüş, aynı zamanda, din-merkezci bir anlayış idi. Gene Jules M ohl’u okuyalım: «Dört büyük edebiyat var: Arab, İran, Hind, ve Çin edebiyatları. Bunların çevresinde diğer Şark kavimlerinin edebiyatları kümelenmiş. Onlar kendi başlanna birer me­ deniyet odağı kuramamış. Düşüncelerini o büyük millet­ lerin birinden veya bir çoğundan almışlar. Bu ikinci dere­ cedeki edebiyatlarda insanlık tarihinde devir açan orijinal eserler aram ak boş. Kalabalık bir bilgin topluluğu bu eser­ lerle neden uğraşsın? Bununla beraber, bu edebiyatların büsbütün gözden uzak tutulmaması arzuya şâyândır. İn­ şallah, idarenin ihtiyaçları, ticarî münasebetler, bir misyo­ nerin heyecanı veya bir edebiyatçının gayretiyle onlar da yavaş yavaş gün ışığına çıkar. Ve sunabilecekleri hakikat­ leri tarihçinin istifadesine arz eder. Çünkü bu milletler­ den her birinin, kendi ölçüsünde önemli vekayinâmeleri var...» (2). Hülâsa edelim: o dönemin kusurları arasında şunları sayabiliriz: XIX. a sn n ve X X . asır başlannın genel düşün­ celeriyle yakın ilişki... «Avrupa modeli önce gelir ve üs­ te)

a.g.e. cilt 1, sh. 25 vd.

95


tündür» saplantısı, çok defa ırkçılığa kayan bir «essentialisme», sık sık dinî bir görünüş arzeden bir idealizm. O dönem oryantalistlerinin bir hatası da, emperyalist uygulam alarla ve «exotiste) estetik görüşlerle münasebet­ leridir. Elbette ki kısmî bir m ünasebet... Konuyu kısaca ele alacağız (istendiği kadar uzatılabilir). Bu alanda da ne suçlamak, ne mahkûm etmek, ne öfkelenm ek gibi bir niyetim iz var. Mesele yalnız müşahede etmek ve bu mü­ şahededen neticeler çıkarmaktır. O dönemdeki çalışmaların çoğunda şöyle bir eksiklik var: Geçerli, ilmî problematikleri yok. Ne var ki, bu nok­ san, getirilen geniş bilgi yekûnunu küçüm semeyi gerektir­ mez. Çok defa yapıldığı gibi, bu çalışmalara dudak bükemeyiz. Evet... yerinde sualler sorulmadığı için bir çok nok­ talar aydınlatılmamıştır. A m a yine de muazzam bir mal­ zeme birikim var. Biz, o dönem araştırmacılarının bu mal­ zemeye katmak istedikleri veya bu malzemede görem edik­ leri nice hususlan, verdikleri bilgilere dayanarak çıkara­ biliriz. Büyük yanlış şuradan geliyordu: filolog herşeyi bilir sanıyorduk. Çin dilinde uzmanlaşan, çin felsefesi, çin ast­ ronomisi, çin tarımı üzerinde pekâlâ kalem oynatabilir di­ yorduk. Arada bir bu işi kıvırabiliyordu da, ama arada bir, yanlışlık ortada... Bu tarz çalışmaların göze çarpan özel­ liği eklektizmdir. Bir nevi uzman dilentantizm’i. Uzman­ lıkla diletantizm birbirine zıd kavram lar denecek. Am a bu zıddiyet yalnız görünüştedir. Uzmanlıkta derinleştikçe, bel­ li bir uzmanlık alanına bağlı olarak yetişen uzman, derin­ leştiği alanın dışına çıkıp hüküm ler verm eğe kalkışınca diletan kesilir. 2.

BUHRAN VE GÜNÜN PROBLEMLERİ

Toplum un zihniyeti baştanbaşa gelişiyor, yeni fikir akım lan yayılıyor, yeni durum lar ortaya çıkıyor. İşte bu­ günkü buhranın sebebleri. Temelde, insan ilimlerinin gelişmesi .var. Bu gelişme

£6


büyük ilerleyişlerin kaynağı olmalıydı. Yazık ki amelî güçlük ortadan kalkmış değil: filolojik bilgilerle genel teo­ rik ilimleri kaynaştırm a güçlüğü. Gerçekten de, bu ilimleri kucaklam ak gittikçe zorlaşıyor. İnsanoğlu bir sınırla karşı karşıya. Bu sın ın büsbütün aşabileceği ümit edilemez. Bir başka fak tör de Avrupa-m erkezicilğin karşılaştığı buhran. İlim arenasında, incelenen ülkelerin uzm anlan da boy gösteriyor. Söm ürgelerin kurtuluşu ve antikolonyalist ideolojinin etkisiyle, bilhassa genç nesiller, oryantalizmin bütün kazançlanm Avrupa-m erkezcilik ve kolonyalist zih­ niyet ile damgalı görm ek eğiliminde. Bu eğilimin kayna­ ğındaki duygulara ne kadar sevgi ve anlayış beslersek bes­ leyelim, şurasmı da unutm am am ız lâzım: bugüne kadar, incelmiş ilmî m etodlan en geniş ölçüde uygulayan A vrupa olmuştur. Bunun herhangi b ir ırk üstünlüğü ile münase­ beti yok. Bu m etodlar incelenen Avrupa dışı medeniyet­ lerde daha önce başlatılmış d a olabilir. Bugün, önemli olan, kişinin veya toplumun kendine bakışıdır kanaati, sık sık tekrarlanıyor. Çok defa sübjektif ve ilimdışı bir yargı. Herkesin kendi cemiyeti ve kendi kültürü hakkında son derece içten bir bilgi sahibi olması şüphesiz ki çok faydalı. Kendi üzerim izde bir deneme ya­ parsak bu gerçeği kesin olarak kavrarız. A m a şurasını da gözden uzak tutmamalıyız: başkasının bakışı da çok önem­ lidir. Yerel ideolojilerden uzaklaşmış olabilm ek son derece büyük bir faktördür. Hele bugünkü şiddetli savaş aşama­ larında siyasî hedefler öylesine kaçınılm az ki kavgada yer alanların olaylara tarafsız bir gözle bakmaları düşünüle­ mez. Bence, A vrupa’nın kazanç hanesino kesin ve dünyaca geçerli olarak kaydedebileceğim iz ilmî uygulam alar ara­ sında şunlar var: a)

Kaynaklara, tenkitçi bir bakışla nğilmek.

Denilecek ki bu tenkitçi bakış öteki m edeniyetlerin bü­ tün üstün araştırmacılarında da zaten vardı. Evet ama en üstün derecede sistemleştiren A vrupa’dır iYu görüşü. Bu sistemleştirme A vrupa dışı toplum üyelerinin hislerini 97


ayaklar altına alıyormuş. İyi am a bu tenkitçi yaklaşım A v­ rupa’da ve A vrupa’nın kendi kaynaklarına karşı başlatıl­ mış değil m iydi? İlim eski Roma tarihi ile ilgili gelenek­ leri ve Kitab-ı Mukaddes metinlerini eleştirerek bu alan­ daki silahlarını keskinleştirmiş ve m etodlannı geliştirmiştir. Bugün, gerçekleri tarih açısından ele alan ve böylece çeşitli kültürleri bütün olarak anlam aya çalışan yalnız A v ­ rupa’dır. Tarih merakı kötüye kullanılm ış olabilir. Am a historisizmin büyük bir ilerleyiş ifade ettiği de şüphe g ö ­ türmez. Hâlin şartlan içinde m aziyi yeni baştan kurmak ve fa ik lı kültür dünyalanna b ir başka dünyanın müesseselerini taşımak gibi hâlâ yaşayan b ir ideolojik temayül var. Böyle bir temayülü ancak historisizm etkisiz bıraka­ bilir. Çocukça bir idelojiden tabiî olarak doğan bu tema­ yül, yapay bilhassa siyasî ideolojilerle boyuna tazelendiği için, zararlı etkilerini geniş bölgelerde sürdürmektedir. Bu ideolojilerin zararlı neticelerini önlemek için kaynaklara, —bilhassa antropolojik ve etnolojik kaynaklara— çıkmak ve bir tarihçi kafasıyla düşünm ek zorundayız. Üçüncü dünya ülkelerinin çoğunda geçerli olan milli­ yetçi ideolojiler norm al olarak tarih zihniyetiyle çatışan temayüller geliştirmektedir. b) Dinî nasslardan ilk defa olarak kurtulan da m o­ d e m batı olmuştur. Hem de yalnız birkaç kişi, birkaç akım değil, dindar üyeleri de dahil, âlimler topluluğunun bütü­ nü, taJbiatüstünün tarihe ve toplumların işleyişine müda­ halelerini hesaba katm ayan bir davranış içine girmiştir. Yalnız Avrupa ilim, adamları, dinî, tarihî metinleri insan topluluklarının dinam izm ini açıklayan ortak kanunlardan başka hiçbir sebebe başvurm adan incelem ek cesaretini gös­ termişlerdir. c) XIX. asır Avrupası, dilbilim alanında da, Kopernikvari b ir devrim başarmıştır. Hint, Yunan, Arap ve da­ ha önceleri A vrupa gram ercilerinin kendi dilleri ile ilgili görüşleri çok İdesin ve isabetli idi şüphesiz. Ele aldıkları dilin yapısı ika ilgili kanunları anlamış ve açıklamışlardı. Noam Choımvky Port-Royal’in Dekartçı dilbilimine yeni bir 98


itibar kazandırdı. Bununla beraber, dilleri akış halindeki sistemler olarak ele alan, daha önceki dilbilim çalışmaları­ na hâkim değer ölçülerini bir yana iten XIX. asır Avrupası olmuştur. Bu asırda Avrupa, mukaddes ve klasik dilleri din dışlaştırmıştır. Dil olaylarının objektif olarak incelen­ mesi, dilin gündelik ve konuşmaya giren lehçe ve ağızla- \ n n ın küçümsenmemesi gerektiğini göstermiştir. Açıkça ispat etmiştir ki yazılan, okutulan ve işlenen diller konu­ şulan dillerin bir üstyapısından ibaret. Çok önemli ve devrim ci bir katkı bu. A rab Doğu tara­ fından henüz bütünü ile anlaşılamadı. Bugün ağır basan dilin yapısalcı incelenmesi, bu katkıya lâyık olduğu önemi vermese de, hatta onu görm ezlikten de gelse, gerçek ilmi lengüistiğin Ferdinand de Saussure’le başladığım da iddia etse bu gerçeği unutm am ak zorundayız. Önce bu katkı de­ ğerlendirilm eli ki dilcilerin getirdiği aydınlık, idrâk edile­ bilsin. Eski oryantalistlerin bu buhran karşısında tepkisi çok kere gözü bağlı bir direniş ve kemikleşme olmuştur. Fi­ lolojinin ağır baistığı disiplinlerle yetişmiş olduklarından, yeni problem atikler önünde aşın bir güvensizlik göster­ mişlerdi. Gerçi yeni problem atiklerin temsilcileri de gü­ vensizlik telkin etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı ya... Bilgileri de çok sağlam değildi, kendileri de pek ciddi değildiler. Gerçeklere yeni bir bakış getirmek heyecam ile eski davranışlan ve eski fetihleri küçüm süyor, bilmezlik­ ten geliyor ve kötülüyorlardı. Eski dilciler elbette ki tep­ kiyle karşılayacaktı bu davranışı. Ne var ki, onlar da ha­ tasız değildiler. Yeni anlayışlann büyük katkısını ihmâl ediyorlardı. Eski tip oryantalistlerin yerli uzm anlara karşı göster­ dikleri güvensizlik de çok aşın idi. Elbet, bunun da akla uygun sebepleri vardı. İncelenen ülkelerin uzm anlan, pren­ sip olarak, A vrupalı bilginlere karşı düşm anca bir tavır ta­ kınmaktadırlar. Hepsi de söm ürgeci kafasıyla, ırkçılıkla suçlanmaktadır, ama çalışm alannın büyük bir bölüm ü yi­ ne de benimsenir. Yazık ki, çok kere küvetteki bebek de su 99


ile birlikte atılır. A m a hakikatte yapılan şu: AvrupalIların çalışm alarından işlerine geleni alıyor ve yerli paçavralara sararak menşeini gizlemeğe çabalıyorlar. Çok kere çağdışı metodlardan kurtulamıyorlar, doğm atik ve antihistorik ide­ olojilere mahpuslar. Sarıldıkları milliyetçi ideolojiler de iş­ lerine yarıyor. Avrupa'nın çalışmalarında hoşlarına gitm e­ yen tarafları kolayca reddediyorlar. Sistemlerini destekle­ yecek ne bulurlarsa hoşlar safalar geldi. Sözcüleriymiş gibi sahneye çıkan fikir maceracıları, milletlerarası topluluklar­ daki söm ürge aleyhtan akım lardan faydalanm ak arzusu ile Avrupa kam uoyunu kendilerine çekm ek için akıllarına gele­ ni söyleyerek m üdafaa ettikleri davayı baltalıyorlar. Terö­ rist diyeceğim iz bu davranışlar karşısında ciddi oryantalist­ ler güvensizlik duym asın da ne yapsın? Am a bu yanlış bir tepki. Yerli uzm anlar arasında ciddileri de var, politikaya soyunmuş laf ebeleri de... Bunları birbiriyle karıştırma­ mak; A vrupa’nın katkılarım eleştiren çok yerinde itiraz­ larla uluorta hezeyanları ayırmak lâzım. Eski tip oryantalistler, XIX. asırdaki çalışmalara kı­ yasla, periferik ve marjinal sayılacak konularla uğraşan uzmanlara da şüpheyle bakıyorlar. Ne yapalım ... Yeniler, her zaman, kendilerinden öncekileri küçümsemiş. Şimdi de bu küçümseyiş ilm in bugünkü temsilcilerine karşı göste­ riliyor. Oysa bu disiplinler, zamanımızda, gerçek bir ilim hüviyeti kazanmışlardır. Mesela sosyoloji... Gerçi birçok­ la n bu alanda hâlâ hafiflik gösteriyor. Sosyologluğa özen­ meyen yok gibi... gazeteciler, edebiyatçılar, radyo ve tele­ vizyoncular... Herkes sosyolog. Eski tip oryantalistler, üs­ telik tutucu da olduklanndan, bu müdahalelere müthiş içerliyorlar, XIX. asırda gelişmemiş bulunan yeni ilimler konusunda fazla şüpheciler. Onun için de hem en hiçbiri eski araştırma alanlanndan dışa n çıkmaz: gelsin metinlerin tenkidli baskılan, gel­ sin vekayinâmeler, »kılı 'kırk yaran filoloji... Canım efen­ dim, derler bütün bu alanlarda yapılacak ne işler var! Haksız d a değiller. Haksız olduklan taraf: bu yeni problematikleri hiçe saymak. 100


3.

BUGÜNKÜ DURUM

Burada büyük akımların, eğilimlerin, mekteplerin —kendi gördüğüm gibi— b ir tablosunu çizmeğe çalışaca­ ğım. A z isim zikredeceğim. Çünkü bir palmares tertiple­ mek niyetinde değilim. Bana, «bu geniş alanı bütünü ile ele al» dediler, ben böyle bir çalışm anın bütününü ku­ caklayacak ehliyette değilim. Şu noktanın da altını çizeyim: A vrupa’daki panaromaya A.B.D.’yi almamak çok sunî bir davranış. Orda da aynı eğilim lere şahid olm uyor m uyuz? Kuzey Am erika’nın ken­ dine göre birtakım özellikleri olduğu inkar edilemez, iyi ama, A vrupa milletlerinde de böyle özellikler yok m u? Kuzey Am erika’daki araştırmalar, hiç değilse sayıca, A v ­ rupa’daki araştırmalara kıyasla daha yoğun. Çünkü Am e­ rika daha kalabalık ve daha zengin. A şağıda çok kısa bir tablosunu takdim edeceğim eği­ limler, akımlar, ve mektepler her üstadın yetişme tarzına ve m izacına göre çeşitli bölümlere ayrılabilir. Eski ham lenin d e v a m ı: Çalışmalar, eski eğilim lerinden fazla bir şey kaybet­ meden, devam ediyor. Yine de çoğu, bağlı oldukları ilim dallarındaki problematiklerin yenilenmesi sonucu, kendi kendini aşıyor. Hepsini saymak iddiasında değilim ama aşağıdaki çalışma gruplarını zikredeceğim : — Edebî veya doküm anter metinlerin, arşiv vesikala­ rının, kayıtların, paralan n vs. yazımı. — Repertuarların hazırlanışı. Bu alanda bilhassa enform atiğe bağlı yeni m etodlar kullanılmaktadır geniş öl­ çüde. Örnek olarak, uzun zaman önce başlatılan ve sonra bırakılan «Onom asticon»’un A rabicum ele aldığı çalışma­ ları yeni bir temel üzerinde sürdüren teşebbüsleri anabi­ liriz. A ynı konuda Sezgin, Cari Brockelm ann’m Arapça metinler üzerine giriştiği çalışmaları düzeltmiş ve zenginleştirmiştir. — Vakayinameler. Birçok yazarlar eski tarihçilerin gi­ 101


riştiği çalışmaları sürdürmekte, ayrıntılara ait birçok hu­ susları tashih etmeye çalışmaktadır. Kimi, kaynaklara kö­ rü körüne bağlanmakta, kimi, a şın bir eleştiriciliğe başvur­ maktadır mekteplere göre. — Arkeoloji, sanat tarihi, İslâm sanatlan estetiği çok ilerledi. Kazı teknikleri ve elde edilen neticeleri tahlil tek­ nikleri adamakıllı gelişti. Jean Sauvaiget’nin verimli çalış­ madan, arkeoloji, mimarî, şehircilik ve daha geniş bir b i­ çim de edebi olm ayan her türlü malzemeyi değerlendirerek global bir tarih yazm aya yönelikti. Bu tutum devam edecek, estetik olanın tarihi yazılırken, sübjektif izlenimlerin ye­ rini, sözü edilen sağlam temeller alacaktır. — Teknikler, töreler, zihniyetler, medeniyetler tarihi eşit bir şekilde ilerlemektedir. Uzmanlaşmanın getirdiği ko­ nular arasındaki bölünme, hâlâ çok büyük ölçüde kendini hissettirmektedir. İslâm dünyasıyla ilgili kesin, geniş, ayn ntılı bilgiler başka bir kültür alanında (bilhassa etnoloji ve antropoloji) elde edilen bilgilerle pek kaynaştınlam ama’k tadır. Birçok alanlara yeni yeni el atılmaktadır (me­ sela cinsî yaşayış kon u su ). Gustav von Grunebaum ’un tem ­ sil ettiği «kültüralizm»’de ise kültür, entellektüel ve artis­ tik boyutlara indirgenen soyut b ir bütündür. — İlimler tarihi. Yazık ki bu alanda da, hem doğu dil­ lerini, hem filolojik metodları, hem de, astronomi, matema­ tik, tıp vs. gibi ilim dallarını bilen uzman sayısı yetersiz. — Müesseseler tarihi. J. Schacht’ın İslâm hukuku ile ilgili çalışm alarını hatırlatalım. — Dillerin incelenmesi. Dillerin incelenmesi de çeşitli faktörler sayesinde oldukça ilerledi. Zamanımızda daha mükemmel lügatler yapıldı. Lengüistik m etodlannda da büyük gelişmeler var. — Etnografya, folklor ve antropoloji. Bu alandaki ça­ lışmalar da baştan başa yenilendi.. Söm ürge durumundaki ülkelerde çok sayıda gözlem yapılabilmişdi. Ama artık bu dönem geçmiştir. Yeni milliyetçi ideolojiler çok hassas, bu da gözlem leri zorlaştırıyor. «Modernleşme» de, eski örf 102


ve âdetlerden kalanları siliyor, törpülüyor. Buna karşılık metodlar gelişmektedir. — Edebiyat tarihi. Lengüistteki (semioloji vs.) gelişme­ ler sayesinde yenileşti. Yeni m etodlan savunanlar onlara çok güveniyorlar ve eski tarihî metod çizgisinde kalanları küçüm süyorlar. Yine de çalışm alar her iki yönde de devam ediyor. — Düşünceler tarihi. Düşünceler tarihi de edebiyat tarihine bağlanabilir. Üzüntüyle belirtelim ki birçok ya­ zarlar bu alanı teoloji tarihine hasrediyorlar. A m a yine de metin tercümeleri ve yayını, çeşitli yazar, dönem ve eğilim m onografileri şeklinde devam ediyor. Bunların hepsi de son derece faydalı. İlahiyat merkezci (theologocentrique) eğilim in devamı: «İslâm dinine bağlı toplum larda görülen hemen bütün olaylar bu toplum lann müslüman olmalarıyla açıklanabi­ lir» diyen fikir akımlarını bu başlık altında topluyorum. İslâm teolojisi tetkikleri, İslâm teolojisine sevgi le fakat uzaktan ve tenkitçi bir gözle eğilen çeşitli A vrupa’lı bilginler var. Akinoslu Saint-Thomas rasyonalizmine daya­ nan Hıristiyan âlimler: Louis Gardet ve Anavvati gibi. Bu âlimler, yetişme tarzları ve uzmanlık alanlarının etkisiyle her cins olayı ilâhiyat merkezci açıdan görüyorlar. Bunun­ la beraber, tahlillerinin büyük kısmı başka türlü düşünen kimselerce de ıkabule şayan görülmektedir. j — İslâm apoloj etiği. İslâm dünyasında hâlâ itibardıi. Avrupa kendini suçlu gördüğünden bu apolojetiğe kapşı eskisinden daha hoşgörülü. j — Louis M assignon’un tutumu. Pozitivizmin egem en olduğu bir dönem de mistik bir tutum belirtir Massignon. Çok büyük bir allame olan bu zat, İslâmiyetin m azisi hak­ kında elde ettiği her bilgiyi isabetli bir tahlil kıstası o I e u rak «şahsi zihniyet denemesi tezgâhına» alıyordja. Henry Corbin’in tarihötesi (metahistorique) metodu bu ttıtumu en aşın haddine çıkaracaktı. Corbin, İran m istik/felsefesini çok iyi biliyordu. Fenemenolojik araştırmalardaki çok kesin


teorik iddialar çıkarıyor, tarihe ve İçtimaî şartlandırmala­ ra boş verm ek gerektiğini söylüyordu. M üslüman felsefe­ sini, şiî düşüncenin temelleri üzerinde, yeni baştan kuru­ yordu. Oysa birçok uzm anlara göre şiîlik Corbin’in ele al­ dığı dönem den daha sonra gelişmiştir. F. Schuo, T. Burckhardt... Corbin kadar âlim değildirler, daha pratik bir dav­ ranışı temsil ederler ve aşırı bir ezoterizm’e vanrlar. Üstadlan Rene Guenon. — Bazen bu ilahiyat-merkezci tutumun içinde, bazen de dışında, çoğu zaman ikisinin arasında, yeni p ro b le m e tikler belirmektedir. Bunlar dinî anlayış, düşünce, «ruh» alanlarının ve dış belirtilerinin incelenm esini ve tahlilini ele alan verimli problematikler. Burada fenom enoloji’ye (waardenburg v.s.), sem ioloji’ye (T. Izutsu, M. Arkoun v.s.), strüktüralist m etodlann çeşitli uygulamalarına; temas et­ mek istiyorum.

Yeni disiplin alanları: Yeni disiplinler gelişti, kuruldu, ya ilmî bir nitelik ka­ zandı; yahut ta eski disiplinler yeni bölgelere, yeni alan­ lara uygulanm ağa başladı. Eskiden tarihin az çok yeni dönemlerine «eski çağ­ lar» adı veriliyor ve bunlar hiçbir ilgiye lâyık görülm ü,yordu. Son zam anlarda bu devrelere duyulan alâka çok arttı, am a hâlâ yeteri kadar değil. Mesela M oğol-sonrası îfcan, Osmanlı devleti gibi. Gerçi bir zam anlar Osmanlı devleti derinden derine inceleniyordu. Buna sebep de amelî ihtiyaçlar veya bu devletin kazanmış olduğu büyük Nüfuz­ du. Çağdaş devletlerin ve çağdaş hareketlerin tarihine gelin­ ce, buy konu da eskisine kıyasla daha çok ciddiye alınıyor. İktisadî ve sosyal tarih, bilhassa Claude Cahen’in 1955 teki sakınm asından sonra çok gelişti. Doğrudan doğruya bu k o n u k 1 e*e alan ilk kongre, 1967’de Londra'da toplandı. İslâm ^sosyoloji si eskiden beri uğraşılan bir konu. Reben Levy’ l 1930 yıllarında yayım lanan iddialı eseri bu104

\


na bir örnek (1). Sadece olaylara dayanm ayan her incele­ me, hiç olmazsa kelimenin yaygın anlamı ile, sosyolojik sayılıyor. Yirm inci asn n ilk onyıllannda Durkheim’in «Annee Sociologique»i, her sene, mazide veya haldeki İslâm dünyası ile ilgili bellibaşh eserlerin döküm ünü yaptı. Daha sonra Louis Massignon, aynı başlık altında bu işi sürdürdü. Ve College de France’daki derslerine «İslâm Dünyasında sosyografi» adını verdi. Bu mânâda, yayım lanan eserlere daha çok Sosyografik sıfatını vermek uygun olacaktır. C.A.O. von Nieuwenhuijze, son zam anlarda bunların bir terkibini yaptı (2) . Fakat doğrudan doğruya ve münhasıran sosyolojik eserler son zamanlarda yayım lanm ağa başladı. (Nieuwenhuijze,nin diğer eserleri gibi). Sadece davranış­ ların tasviri ile yetinmeyen, İslâm dünyasında geçen olay­ lardan toplum un genel teorileri düzeyinde neticeler çıkar­ mak isteyen, yahut hiç değilse bu olayları bu türden gö­ rüşler içine yerleştiren kitapları bu başlık altında toplaya­ biliriz. İslâm dünyasından alınmış bilgilere dayanan eserler de bu züm reye sokulabilir. Sonuç olarak şunlan söyleyebiliriz: birçok noktalarda, birçok kesimlerde, birçok aydınlarda islam oloji’nin gelenek­ sel infiradçıhğm dan kurtulm ağa çalışılmaktadır.

4.

YEREL GÖRÜŞLER

A vrupa'nın ve A m erika'nın çeşitli ülkelerinde kendi­ ne özgü birtakım eğilim ler belirir. Bunlardan kısaca söz etmiştik. Eğilimler, son düşünce akım larının ülkeye si­ li) Reııben LEVY, An introduction tothe Sociology of İs­ lam, (İslâm Sosyolojisine Giriş), 1931-1933, ikinci baskı, The Social Structure of İslam, (İslâmın Sosyal Yapısı), Cambridge 1957. (2) C.A.O. von NİEUVVENHUİJZE, Sociology of the Middle East, a stocktaking and interpretation, (Orta-Doğu Sosyolojisi), Leiden, Brlll, 1971. 105


azışma, üniversite yapılarının niteliğine göre değişir. Her ülkedeki doğu araştırmalarının geçmişi, bugünkü durum ­ larını geniş ölçüde tâyin eder. Ülkelere göre, yayım lanan eserlerin kuru kuruya sıra­ lanm asından ibaret kalmayan, o ülkelerde beliren etkenler alanına da, çeşitli alt-alanlann arasındaki nispetlere de ışık tutan tablolar hazırlamak çok faydalı olurdu. Burada benim ne böyle bir niyetim var ne de böyle bir imkânım. Toplantımızda hazır bulunanlardan C.A.O. Nieuwenhuijze H ollanda için yapmış bu işi. Ona bakınız. Bununla beraber, doğu Avrupa'nın «Sosyalist» ülkele­ rinde islamizan oryantalizm in bazı ana eğilimlerini de işa­ ret etmeden geçem eyeceğim . Bir zam anlar çok dikkate lâ­ yık bir gelişme olmuş, hatta cesur diyebileceğim iz bir ge­ lişme. Am a bugün oryantalizm alanındaki bu gelişmeler en babadan kalma detay araştırmaları içinde kaybolmuş. Sebebler m eydanda... A z çok orijinal düşünceleriniz varsa, üniversitede kolay kolay ilerliyemezsiniz. Hükümetin ve partinin güvenini kazanmış entellektüel tabakanın dışında kimse nazariyeleştirme (teorizasyon) işiyle uğraşamaz. Bu­ nunla, nazariyeleştirmenin hiçbir değeri yoktur dem ek is­ temiyoruz. Her zaman birtakım orijinal düşünceler ileri sürülebilir. îfade hürriyeti b ir yerde çok yararlı, ama her zaman değil. Batı'da her Allahın günü tatsız tuzsuz ne kitaplar çıkıyor. Eh... hürriyetin bedeli. Doğu A vrupa'ya dönelim. Demek ki bilginler, ister is­ temez, ayrıntıları işleyen eserlere harcıyor emeklerini, çok m ükemmel metin baskılan sunuyor, son derece değerli etnografik, tarihî, edebî malzemeyi içeren sözlükler yayım lı­ yor. Sovyetler Birliği’nde yayım lanan Türkçe sözlükler gibi. Bununla beraber, düşünceye dizgin vurulamaz. Y er al­ tında gelişen fikirler, bir gün, ister istemez boy atacak.

106


5.

GELECEĞİN VE İLERLEMENİN YOLLARI

İslâm dünyası ile ilgili araştırmaları nasıl bir istikbal bekliyor acaba? Bu araştırmaların verim li olabilmesi için ne gibi dileklerde bulunabiliriz? Bence yapılması gereken ilk iş: son ikiyüz yılın kazan­ dırdıklarım görm ezden gelmemek. Elimizde çok zengin bir malzeme var, bu n lan kısmen veya bütün olarak yeni baş­ tan yorumlamalıyız. Bu m alzemenin kaybı, toplum lanm ızm kültür düzeyi bakım ından tam b ir felâket olur. Biriken malzemeyi dikkate almasak da, geçen asırların ilim u ğ ­ runa harcadığı fedakârlıkları, o müselsel çilelerin kazan­ dırdığı değerleri unutmamalıyız. Araştırıcı, geçen asırlarda olduğu gibi, tarafsız bir anlayışa varm ak için elinden ge­ leni yapmalıdır. Tarafsızlık, varılması mümkün olm ayan bir idealmiş, varsın olsun! Gerçekleştirilemez diye böyle bir idealden vazgeçmek, araştırmalarını bilerek ve istiyerek belli bir um denin savunmasına harcamak, yağm urdan ıslanmak korkusuyla kendini ırmağa atmak gibi bir ha­ makattır. Sonra bilgin, şu hakikatlerin de şuuruna varm a­ lı: Sağlam temellere dayanan nazariyeler kurabilmek için belli bir zamanın geçmiş olması da lâzımdır. Marx doğru söylemiş: «İlim için şehrah yoktur,» ilimde adım adım iler­ lenir. Önce geri dönüp yürüdüğünüz yolu tespit ettikden sonra öne atlayabilirsiniz. Bilgin, Hippokrates’in vecizesini bir an bile hatırından çıkarmamalı. Bütün Batı ilmi bu ve­ cize ile başlar. Arap yazarları, büyük bir zevkle, dillerine çevirm işlerdir bu düşünceyi: «Hayat kısa; sanat uzundur. Fırsatı kaçırdın mı, yandın. Denemek tehlikeli, düşünce güç.» 0 ). Dahası da var, ilim, mazide pek önemsenmemiş konu­ la n da kucaklamak. Bir nazariyeleştirmeye yönelmeli; hiç değilse, böyle bir işin yollan n ı açmalı. Bu nazariyeleştirme, en son genel problematikleri göz önünde bulundur(l) Hippocrate, Aforizmalar (vecizeler), Darenberg tercü­ mesi, Paris, 1845. 107


malı, onlardan esinlenmeli ama teslim olmamalı onlara. Problematik olduklarım unutmamalı. Nedir problematik? Birtakım sonuçlar, geçici birer inşa, bir dönem in deney ve düşüncelerini tehlikeli bir genelleme payıyla meczetmeğe kalkışan birer inşa. İncelenen toplum lann bilginleriyle de beraber çalışmak, on la n da bu çalışmalara katmak şart. Bunun, yukarda da ele aldığımız, zorluklarına rağmen. Ayrıca, klasik olm ayan dönem ler (ki bunlara yanlış olarak «inhitat» dönem leri diyoruz), olaylar-dışı tarih (örf­ ler, zihniyetler vs.) gibi, klasik araştırm alann bir kenara ittiği marjinal alanlar üzerinde de durmalı. Demek ki, ger­ çekleri derlemekle yetinilmemelidir— böyle bir iş yapılır­ ken istense de istenmese de, şuurlu olsun veya olmasın, araştm cım n peşin hükümleri (şuurdışı veya şuuraltı) etki yapar. Bu fikirleri telkin eden ya toplum dur yahut araştın cın ın mazisi. Hiç değilse problemler, belirtilmeye çalışıl­ malı ve bir çerçeve içine yerleştirilmelidir. Bence bu çer­ çeve sosyolojik veya antropolojik davranış olmalıdır. Üstelik, bugünkü verileri de sözü geçen araştırmalar alanına katmak lâzımdır. Zamanımız da incelenmeli ve sor­ guya çekilmeli; bu da, global b ir tarih, sosyoloji, antropo­ l o ji anlayışı çerçevesi içinde yapılmalıdır. Böyle bir yakla­ şım, araştırıcının belli bir ölçüde incelediği milletlerin ak­ tüel sorunlarıyla, aktüel eğilim leriyle yani ideolojileriyle kaynaşmasını gerektirir. Tabii bu kaynaşma körü körüne olmamalıdır. Araştırm acı belli bir çevreye kök saldığım unutmamalı ve daha geniş alanları kucaklayan bilgisinden faydalanarak incelediği kavim lerde tartışılan konulan zenginleştirmelidir. Bence, bu kavim lerin görüş açısını bilmez­ likten gelm ek de yanlıştır, küçüm sem ek de. Yapılacak şey, bu görüşün köklerini araştırmak, kaynaklanm anlamak, geçerli yanlarım benimsemektir. Söz konusu olan, diyalek­ tik vetiredir. A raştıncı da katkıda bulunacak, yerli bilgin­ ler de. Saklamağa ne lüzum var? Bu ideal program ı ger­ çekleştirmek son derece güç. Şüphe yok ki çok tatsız an­ laşmazlıklar ve kuşkularla karşılaşmak mukadderdi. Am a ilim başka türlü ilerleyemez. 108


Yine de sevinmemiz lâzım. Eğer araştırıcı ilmin altın kanunlarına sadık kalırsa, ergeç birçok da taraftar bu­ lacaktır. Ektiği tohum lar bir gün boy atacak ve düşüncesi meyve verecektir. Ne olursa olsun insanlık var oldukça ilim de var ola­ caktır. İnsanoğlunun ezelî ihtiyaçlarından biridir ilim. Her toplum, şu veya bu biçimde, İlmî faaliyete katılmıştır. İl­ min büyük kategorileri var. Onlardan h iç birini feda ede­ meyiz.


SÖZLERİMİZİ BİRKAÇ TEZLE ÖZETLERSEK Bu sayfalan son bir defa gözden geçirince, içime kurt düştü: ya okuyucu söylediklerimi yanlış anlarsa? Bana öyle geliyor ki okuyucu, aşın bir iyimserlikle kapayacaktır kitabı. Sebebi açık. Ben oryantalistler (doğubilimciler) için yazdım ve konuştum. Onlara ders verecek değildim ya! Çalışm alannda birtakım temayüller görüyordum , olumlu te­ mayüller. Bu temayüllere güvenmem, on lan n sürüp gide­ ceğine, tablodaki gölgeleri yok edeceğine inanmam lâzımdı. Yok olduğu söylenemez bu temayüllerin, üstelik genç nesillerin sahneye çıkışı da bir kat daha güçlendiriyor onlan. Fakat genel panoram a ilk anda sanıldığından daha az elverişli iyimserliğe. Âdettir, hep geçmişe yükleniriz, bütün günâh sömür­ geciliğin doğurduğu ideolojidedir deriz. Büsbütün yanlış da değil. Ne var ki, bundan şöyle bir netice çıkarmakta fazla acele ediyoruz: söm ürgecilik sona erdi ya, bütün hataların sonu geldi, yahut söm ürgeciliğe karşı olduk mu hatâ işlemeyiz hiç. Bence, yanlış. Üzerimizde yalnız geçm işin baskısı yok, bugünkü durum un baskısı da var, hem de daha çok. Doğu ile uğraşan batılı uzmanlar, kendi toplum lannm çocukla­ rıdır (topyekûn imtiyazlı bir toplum un). Üstelik, kendileri de bu toplumun imtiyazlı tabakalarıdır. A şın neticeler çıkarmıyalım. Am a olay ortadadır. Görmemezlikten gele­ meyiz. Kendimizi bu durum un telkinlerine kaptm rsak, hem görüş açım ız bozulur, hem de yargılanınız.

110


Diyelim ki bir görüş açısının, bir yargının şartlanmış: olması tabiidir. Filozoflara sorarsanız bu durum un aşıl­ masına imkân yok. O halde yapılacak şey seçilen ideolo­ jinin telkinlerine tabî olmaktan ibaret. Böyle de sanılabilir. Ne var ki, tarafsızlık kelimesinden bile hoşlanm ayan kişiler haklı olduklarını göstermek için sağa sola çatıyor ve kendi görüşlerine tutarlılık kazandır­ m ağa çalışıyorlar. Şu neticeye varıyoruz: söz konusu olan şartlanma bütü­ nü ile önüne geçilm ez bir dert değildir. Orta-çağdaki görüş açılarım anlatırken ispat etmiştik. A m a m ucize-ilaçlar da yoktur. Birbirini tutmayan akımlar karşısında topyekûn bir altem atifden söz edilemez. Harika çözüm y ollan bulu­ namaz. Çelişkilerle beraber yaşam aya alışacaksınız. Neticeleri birkaç form ül halinde belirtmeye çalışalım: 1. Oryantalizm, Çin bilim, İran bilim vs. yoktur. Ken­ dilerine mahsus konular ve problematiklerle ayrılan ilmi disiplinler vardır. Sosyoloji, dem ografi, iktisat, lengüistik, antropoloji veya etnoloji gibi. Bu disiplinler çeşitli kavimlere veya bölgelere belli bir dönem e veya dönemlere uygu­ lanabilir. Ele aldığı kavim lerin veya bölgelerin özelliklerini inceleyebilir. 2. Doğu diye bir şey de yoktur. Dünya üzerinde —ba­ zılarının ortak nitelikleri olan— birçok kavimler, ülkeler, bölgeler, toplumlar, kültürler vardır. Bu konulardan her­ hangi birini inceleyen bilgi dalı belli dönemlerde, belli ni­ telikleri göstermek zorundadır. Yani konunun her niteli­ ğini kucaklamaz. 3. Hâlâ oryantalizm zindanına mahpus birçok oryan­ talistler var. Üstelik bu geto’dan hoşlanıyorlar da. Oryan­ talizm m efhum unun kendisi de birtakım zorunluluklardan doğmuştur. Öteki kültürleri incelemekle uğraşan AvrupalI bilginler birtakım zorunluluklarla karşılaşmış ve oryanta­ lizm kelimesini uydurmuşlardır. Kendi toplum lan öteki toplum lann üzerinde egemen olduğu için bu isim yerleş­ miş ve durum görüş açılarım ister istemez çarpıtmıştır. 4. Oryantalistler getolanndan hoşlanıyorlar bayağı... 111


Bu hoşnutluğu, uzmanlaşmanın zorunlulukları İle profesyonalizm in baştan çıkarm aları bir kat daha vahimleştiri­ yor. Profesyonalizmden kurtulm ak kabil mi ki? Uzmanlaş­ ma, ciddî ve derinlemesine İlmî çalışm anın vazgeçilm ez şartıdır. Kendine göre bir görüş açısı da yaratır, olayları «daraltan, çarpıtan bir görüş açısı... Profesyonalizmin cazi­ besine de can dayanm az hani: etrafımızı kuşatan hayran­ lığın verdiği zevk, her adım ında itibar ve çıkarla karşıla­ şılan bir yolda boyuna yükseliş, iyi tanıdığımız bir çevre­ nin içinde iktidara çıkmak için harcanan çabanın 'kışkır­ tıcılığı. Evet... çok sınırlı bir iktidar. Am a elde etmek için yine d e Sezarlara veya Napolyonlara lâyık gayretler harcanz. Daha sayayım m ı... profesyonalizm "uzmanlaşmanın yol açtığı çarpıtmaları daha da güçleştirir. Bu çarpıtmaların belki de önüne geçilemez. Bir ameliyatla canımızı kurtaran operatörün de mesleğinden gelen çarpıtmaları olabilir. Am a yine de kendimizi ona teslim ederiz. Şurasını da be­ lirtelim ki profesyonel uzm anlara sahip olm ayacak kadar yoksul olan azgelişmiş ülkeler bu mahrumiyetin acısına katlanm ak zorundadırlar. Diletanlara başvurmak çok kere daha kötü. Öteki disiplinlerin uzm anlan oryantalistlerin kendi get­ tolarına. kapanmasını bir kat daha kolaylaştırırlar. Am a inceledikleri problem on la n teşvik de etse, aşinası olma­ dıkları az çok doğu ile ilgili bir alanda araştırmalannı sür­ dürmekten çekinirler. Kendilerini savunmak için de «bu alan bir meslekdaşımrzın alanıdır» derler. U zm anlann p ro­ fesyonelce bir muhakeme tarzı. Marx, bir ülkenin yaşayışını ancak parlamento kav­ galarının prizması ardından görebilenlerin alışkanlığım belirtm ek için «parlamento salaklığı» deyim ini kullanır. Salaklık çeşit çeşittir. İlmî problem leri kendi uzmanlığının sınırlarıyla hudutlandırarak ve mesleğinin babadan kalma kurallarına uydurarak anlam ak da sık sık görülen başka bir salaklık değil mi! Bu davranışın bilgin için birçok psi­ kolojik avantajları var. kendine mahsus bir alan tâyin et­

112


mek. Bu alanın en yetkili sahipleri hazretle meslekdaşlandır. Dışardan atfedilen her bakışı, ne kadar isabetli olur­ sa olsun, reddeder. Mazereti de yok değildir. Teslim etmek lâzım ki her uzm am n faaliyeti, ancak çetin emekler paha­ sına kendini aşabilecek ölçüde sınırlayıcıdır. Bununla beraber ilmî çalışma sonunda elde edilen neti­ celer vardır ki son derece değerlidir ilmî çalışma bakı­ mından. 5. Bütün bu davranışları bir kat daha vahimleştiren bir cihet de birçoklarının konform ist bir tutuculuğa sap­ lanmış bulunmasıdır. Bu, kökenlerinden ve sosyal durum ­ larından gelen istatistikî bir netice. Belki de kaçınılm az bir sonuç. Kaldı ki çıkış durumları bir olanlar arasından aşın devrim ciler de zuhur edebilir. Tutuculuk çok defa içten gelir. Konform izm ise tutucu­ luğun bir belirtisidir: kurulu düzenlere bağlılıktan uzak­ laşmak yalnız hatalı bir tutum değil, yakışıksız bir davra­ nıştır da. Herkes bilir ki ilerlemiş kapitalist bir toplumun çok işlek bir sindirim mekanizması vardır. Bu mekanizma, yoldan çıkanlan ödüllendirir çok defa, ve yoldan çıkışı m oda haline getirir. Ne var ki, babadan kalma yapılar g ü ç­ lerini korurlar. Tutuculuk sonunda zafer kazanır. Netice olarak, birçok durumlarda, araba izinden uzaklaşmamak yahut biraz ayrıldıktan sonra tekrar eski yerine dönm ek fayda sağlar. Böylece başan ya ulaşılmış, meslekî ve sos­ yal yükseliş elde edilmiş olur. Tutuculuk, değişiklikten korkmaktır, çekinmektir, kuş­ kulanmaktır. Her istikrarsızlık endişe vericidir. İstikrar­ sızlık son zamanlarda m oda oldu ve kelime kötüleyici bir anlam yüklendi. Yanlış... İstikrarsızlık tarihin kanunudur. Gerçi yeniden istikrara kavuşmak da başka bir kanun. Tutucu için hareketin hiçbir değeri yoktur. Bugünün yapılan ebediyen kalacaktır, çünkü varlıkların özüdürler. Tutucu, tepeden tırnağa «öz»cüdür (essentialiste). Bugü­ nün yapılan ebedidir, çünkü ezelî «essence»lara uygun­ dur. Binbir çeşit «essentialisme» var: soya, ulusa, ideolo­ jiye, hatta sınıfa ve devlete dayanan «essentialisme». Bu­ 113


nunla beraber, «essentialisme* bir başkaldırmayı, bir devrimi desteklemek konusunda da yardım cı olabilir. Am a bunun için devrim ,. «essentialiste»in savunduğu yapıyı b ir an önce mümkün kılacak yeni b ir istikran gerçekleştir­ meli. Bir «essence»a ayrıcalık tanımak, onu oluşturan, onu aşındıran, onu yıkan m ekanizm alan dikkate almamaktır. Başka bir deyişle, onun yalnız «idee»sini ele almaktır, yani bir çeşit idealizm. Tarihî m addeciliğin ne olduğunu ise, lâyıkı ile bilen yök. Geçerli olan tek tanım şu: tarihî idea­ lizme karşı savaş, binbir kılığa giren fakat yine de tanın­ ması mümkün olan, her an yeni baştan doğan ve çok defa kendi kendini doğuran b ir canavara karşı savaş, üstelik, bu canavarı «üreten», «materyalist» olduğunu söyleyen ve sanan filozoflarım ızdır. Tutucu çoğunluk için bugünün başkaldırmaları A ’dan Z ’ye yersizdir. Elinden geldiği kadar bu isyanlan inkâra çalışır tutucu. Mitlerin arkasına sığınarak haklı çıkmağa yeltenir. Başkaldıranlann çok kere çürük çarık eylem leri­ ni dolar diline. Söylenilenler doğru olmasına doğru, ama ötesini de görm ek lâzım. Bu, tutucuların mitleştirmelerini de m azur gösteremez. Tutuculuk mekanizmasının ancak kısa bir zamandan beri, o da kısmen vazgeçtiği, aynı öl­ çüde iğrenç eylemleri de unutturamaz. 6. Tutucu, tutuculuğun şanm dandır diye, hem düşün­ celer hem de eylemler alanında, istikrarsızlıkla uzlaşmış sandığı ne varsa reddeder. Irkçı «essentialisme»in ileri sürdüğü açıklamalar geniş ölçüde kabule şayan değildir şüphesiz, hele bunların ırkçı ve essensialiste oldukları itiraf edilmişse. D ekolonizasyon’ un kazandığı başan birçok kişileri hidayete erdirmiştir, am a bu ihtidalar bazan y a n yarıya içtendir, bazan da hiç içten değildir. Şüphe yok ki, artık olaylar ilahiyat m erkez­ ci bir görüşle açıklanmıyor, daha doğrusu böyle bir izah eskiden olduğu gibi itibar görm üyor. Kam uoyunun orta kesim inde şüpheler uyandınyor oryantalistler. Am a bu 114


kesim de nazarî olarak red ettiği birtakım davranışlar içine kolayca yuvarlanıyor. Din bayrağına sanlan siyasî akımların kazandığı ba­ şarı, b u çeşit eylemlerin gelişmesine yardım ediyor. Bu çeşit izahlar yüzeysel de olsa bütünüyle reddediliyorsa bunun nedeni marksist problem atiğin uyandırdığı bü­ yük korkudur. Sosyal mekanizmaların bütününe karşı beslenilen çekingenliğin başka sebebi olmasa gerek. Hele bu görüşler ideolojik faktörlere bir türev yeri veriyorsa, (hatırlatalım ki derivasyon —türev— deyim i M arx’m de­ ğil, Pareto’n u n du r). Ekonomik, politik, sosyal stilizasyonlan n belli bir planda, belli bir yerde öncülüğünü ileri sü­ ren her düşünce, tutucuya, G oulag’m korkunç gölgesini ve bağım lı dünyadaki yığınların ayaklanacağı hayaletini hatırlatıyor. Sosyalist devletlerle yöneticilerin stratejik it­ tifakı, sözkonusu ayaklanmayı kanalize ettiğinden bu duy­ guyu bir kat daha güçlendiriyor. Yeni bağım sızlığına ka­ vuşmuş olan ülkelerdeki hükümetlerin otoriter tutumları da öyle. Apolitizm maskesine sanlanlar da dahil, siyasî va­ ziyet alışlar da topyekûn ve bilhassa maziye ait görüşleri kışkırtıyor. Bu çekingenlikler, bu korkular ve tutuculuk yüzünden toplumun strüktüre bir görüşüne varılmak is­ tenmiyor. Netice olarak açıklamalarda eklektizm e gidili­ yor. Taraflarca ileri sürülen faktörler arasında şöyle bir ortalama yapm ak isteniyor. İmkânsız bir denge kurmak için harcanan ümitsiz bir çaba. Birbirini tutmayan bir sürü faktörün peşpeşe sıralan­ ması, başarı arayanlar için birçok avantajlar sağlıyor. Entellektüelin başlıca kaygısı da başarı değil mi? Nereye bak­ sanız değişiklik, göz kamaştırıcı bir tablo, unsurların ve ışıkların boyuna yer değiştirmesi. İnsan ırkı ve millî kül­ türlerin binbir cephesine de saygı göstermiş oluyor. Birçok aydın, yeni problem atikler peşinde. Kendilerini böylelikle ifade edebileceklerini sanıyorlar. Nice tercihler­ le karşı karşıyadırlar. Am a hakikatte bu tercihlerin hepsi de bir sığınaktır. Faaliyette bulunm aları kabil bu aydın­ ların. Bu faaliyet yararlı da olabilir. Mesela yeni strüktüra115


list teknikler çerçevesi içinde. Bu teknikler sahiden yeni­ likler getirmektedir.. A m a sınırlı bir alanda: lengüistikte, edebiyat nazariyesinde, az çok antropolojik tahlillerde vs. Tarihte, uzun dönem leri ele alan, zihniyetleri inceleyen akım lar da aym rolü oynuyor. Başka örnekler de sayabi­ liriz: psikanalist tahlilleri, gibi, matematik m etodlann uy­ gulanm ası gibi vs. Bunların hepsi de aynı işi görür. Dilin rolünü, oldu­ ğundan fazla büyütm ek de —ne kadar m übalâğalı olur­ sa olsun— arada bir büyüleyici araştırmaların konusu ola­ bilir. Bütün b u davranışlar, heyecan vericidir. Sadece şunu söyleyebiliriz: bunlardan her biri inhisarcılığa yol açabilir. Eski davranışlar kadar aldatıcı olan bir toptancılığa sü­ rükleyebilir insanı. Bu akımlara katılanlar şöyle bir inanç taşıyorlar: devrim ci bir teşebbüse girişmişlerdir. Bu teşeb­ büs derinleşip geliştikçe, sayısı boyuna artan araştırıcıları da sürükleyecek ve böylece kabul edilen dünya görüşlerini alt-üst edecektir. Bu inanç ise, inhisarcı ve çok kere bağ­ naz coşkunluklara yol açmaktadır. G örm üyorlar ki, bu alt­ üst oluş sadece kısmîdir ve geneli kucaklamaz. Hatta bü­ tünü yerli yerine koym ağa da mânidir. Bilhassa, bu yola sapanlar, iktidar gibi son derece mühim bir problem i göz ardı etmek hatasını işlerler. Oysa bu derece mühim bir boyutu ihmal etmek, bir toplumun mekanizmasını anla­ mamak demektir. Bu yenileştirici teşebbüsler, tutucularca, hiç değilse bi­ raz geniş düşünebilenlerce, hoş görülüyor. Oysa, ekonomik, sosyal ve politik sitüasyonlara büyük yer veren bir bütün­ cü görüş karşısında çileden çıkıyorlar. Düpedüz siyasî suç­ lamalar bir yana, bu gibi düşünceleri ileri sürenler redüksiyonizmle suçlanıyor. Sanki her hangi bir faktöre strate­ jik bir önem atfetmek, başka bütün faktörleri ona indirge­ me demekmiş. Sanki bütün faktörleri ideolojik faktöre (da­ ha çok dinî faktör) irca etmek alışkanlığı açıkça eleştiril­ miş gibi. Tutucu oryantalistler zamanım ızdaki sosyal veya si­ lle


yasî hâkimiyet faktörlerinden doğan başkaldınşlara özel bir önem veriyorlar. Bunlan durum lan başka olan sosyal faktörler arasındaki m ücadeleler olarak kabul ediyorlar. Am a aynı faktörler geçmişte de etkili olmuştur, denince küplere biniyorlar. Onlara göre tarihde devamlı strüktürler yoktur. Bugünün olaylarını, hatta kelimelerini geçmişe aktarmak kepazeliktir. Sıkıştırılınca, historisizme sığm ıyor­ lar. Bugünün şartlarını maziye aktarmak yanlıştır, diyor­ lar. Böyle zir davranışı yerinde sayabiliriz hatta çok fay­ dalı da görebiliriz. Dünkü ve bugünkü ideolojilerin ne fecî anakronizm ler doğurduğunu bir düşünelim. Am a tutucu­ lar da hadlerini tecavüz etmemeli. Ondördüncü asnn dâhi sosyologu: İbni Haldun, «Bir su damlası, nasıl bir başka su damlasına benzerse, mazi de istikbale o kadar benzer» di­ yor. Hadi biz o kadar ileri gitmeyelim. Am a İbni Haldun'un sosyoloji idraki kusursuzdur. Demek istiyor ki zamanlar, makamlar ve sosyal birlikler içinde hep aynı kalan strüktürler vardır. Çünkü mümkün olan her insan cemiyeti belli kanunlara baş eğer. Aynı türde bütün topluluklar da aynı kanunlara bağlıdır.

j j

! I i

7. Üzerinde uğraştığımız disiplinlerin uzmanlarından çoğu, çözüm yolu diye, kendilerinden önce gelenlerin yap­ tıklarını sürdürüyor, hiçbir sual sorm uyorlar kendilerine, bilgi üstüne bilgi yığm ağa devam ediyorlar. A rada bir, y i­ ne de h atın sayılır bir ilerleme yapmış olalım diye, ola­ ğanüstü bir teori kurarak, bilinen unsurları yeni baştan katılaştırarak, tarihleri, yerleri veya olayları tepetaklak ederek, ilmi ilerlettiklerini sanıyorlar. Yahut da, dar bir ilmi uygulam anın elde ettiği neticeleri, bir genel teori dü­ zeyine çıkarm ağa kalkıyorlar. Netice nadiren müsbet olu­ yor, çok kere acınacak durumda. Muhakkak olan şu ki, bu uzmanlar, kendi araştırma­ ları konusunda bile, dönemlerinin, sosyal tabakalarının, hocalarının fikirlerinden etkilendiklerini bilmiyorlar. Bu düşünceler, çıkardıkları neticelerden çoğunu, ortaya attık­ ları suallerin hepsini, açıktan açığa ileri sürmedikleri, iç­ 117


lerinden geçirdikleri sualleri sıfatlandırıyor, çalışmalarını belli bir yöne sürüklüyor, içinde yaşanılan toplumdan ve çevreden kopm ak kolay m ı? 8. Bu eleştiriler, yapılan bütün çalışmaları unuttur­ mamak, küçümsetmemek, göz ardı ettirmemek. Yazarların açıktan açığa ifade ettiği veya im a yolu ile belirttiği dü­ şünceler, tartışılabikrmiş. Varsın tartışılsın. Champollion toplum için ne düşünüyorm uş? Umurumuzda mı? Champollion hieroglifleri okumuştur. Yukarda söyledim, şimdi sadece hatırlatacağım: her türlü JdanovizmC1) teşebbüsleri karşısında, bu hakikatlerin altını çizmek şart. Bugün Jdanovizm teşebbüsleri aşın-soldan geliyor, yarın bakarsımz 6ağdan gekr. Bu fikirler bağım sızlığına yeni kavuşmuş ül­ kelerdeki otoriter iktidarlarca da destekleniyor. Bir müesseseyi yerm ek söz konusu olunca iki çeşit ilmin var olduğu teorisi ortaya atılır. Bu teori de, aynı cinsden başka birçokları gibi, yerinde gözlemlerin çarpıtıl­ masından ibarettir. Tam bir felâket. Evet, her ilmî çalışma, her araştırma, -bir toplumdaki hâkim tabakaların düşün­ celerinden etkilenir. Am a bu etki doğrudan doğruya değil­ dir. Genellikle hâkim tabakaların siyasî yönelişi ile ilmî çalışm alar arasındaki münasebet, çok çelişkili, çok dolay­ lıdır. Kaldı ki, her ilmî yargı, kucağında doğduğu toplumun yapısı ve tercihleri üzerinde, küçük de olsa, bir tepki uyan­ dırabilir. Am a bu tepki de çok defa dolaylı, karışık ve çelişkilidir. (1) Çevirenin notu: Jdanov (A ndrey A leksandroviç) Sovyet siyaset adamı (1896-1948). Bir öğretm enin oğlu idi. 1919’da Kom ü­ nist Partisine girdi. 1934’de Leningrad bölgesi parti sekreteri oldu. Stalin’in en yakın yardım cılarından biri oldu. 1939’da Politbüro’ya girdi, dış siyasette önem li bir rol oynadı. Kuşatılan Leningrad’da m ukavem eti yöneterek ün kazandı. (1942-43). S.S.C.B.’de K om ü­ nist Partisi M erkez Komitesi Sekreteri iken sanat ve edebiyat alanında «burjuva s a p m a la r ın a karşı am ansız bir m ücadeleye girişti. Y azar ve sanatçıları «sosyalist gerçekçilik» ilkesine uy­ m ağa zorladı.

118


İster sağ olsun, ister sol, totaliter bir rejimde, İlmî ça­ lışmanın geçmişteki kaynaklan veya istikbaldeki netice­ leri meselesi, âlimlerin, hükümetin siyasetine uygun bir çizgide seferber olmalarını gerektirir. Oysa böyle bir se­ ferberlik, ilim için çok tehlikelidir, savunulması gerekir zannedilen yönelişler için bile öldürücü olabilir. Böyle bir seferberlik söz konusu olunca, araştırmanın göreceli fakat gerçek özerkliği, herhangi bir netice alınmak isteniyorsa araştm cıla n n hür olm ası gerektiği ileri sürülmelidir. U m u­ miyetle, insanlann hürriyet içinde hareket edebildikleri bir bölge vardır. Eğer toplum dâvasına gerçekten bağlı isek, bu hürriyet bölgesini kendimize karşı bile korum ağa ç a ­ lışmalıyız. İnsanlık her zam an ve her yerde görevlerine başkalarının karışmamasını istemiştir. A şın uzmanlaşma yüzünden, bütün kavranmayabilir. A m a seferberlik çılgın­ lığına tutulunca, uzmanlaşma bir sığmak, istikbali kurta­ ran bir hürriyet bölgesi olabilir. Uzmanlaşmaya dayanarak daha hür bir çalışm a gerçekleştirilebilir. 9.— İlmî çalışm anın karşılaştığı çıkm azlardan kurtul­ m anın doğa-üstü tedbirleri yoktur. Oryantalistlerin du ­ rum u da, b u çıkm azlardan biridir. Liberal burjuva cem iyetinin hâkim ideolojilerine, or­ yantalistlerin boyun eğişi b ir hakikat. A m a bunu önle­ mek için karşı ideolojilere bağlanm ak da bir çare değildir. Müesseseleşmiş m arksizm de bir işe yaramaz. Marksizm in yaptığı tenkidler çok kere isabetlidir. Nazariyelerde geçerli unsurlar bulunabilir. A m a bu yola angaje ol­ mak da, tenkit ettiğimiz mitlere benzeyen aldatıcı ve meşum mitlere sürükleyebilir inşam. Soy-millet-halk, esansiyalizm ve idealizm, kıyafet değiştirerek çıkabilirler. Çok defa sınıf ve (sosyalist) devlet gibi kavram lar idealist bi­ rer «essen ce» haline getirilerek, düşüncenin yolunu tıkar. Bağımlıların, eski sömürgelerin m illiyetçi ideolojileri de pek işe yaramaz. M illiyetçilik düzeyinde kalan bir ten­ kit, belli bir milletin veya milletler grubunun savunulması yerine, başka bir milletin veya başka bir milletler grubunun yüceltilmesini geçirir. Entelektüel tedhiş ile, bu tedhişin 119


yardakçıları ne elde ettiler! Bunlar üçüncü dünyada imti­ yazlı bir tabaka olan entelektüellerin ve bürokratların ek­ meğine yağ sürmüştür. Halkın işine yaramamıştır. Tenkit­ leri yerinde olabilir am a köleleşmemek ve pasifleşmemek şartı ile. Meselâ başkası bize bakarken, kötü niyetli olabi­ lir. Am a bu haddizatında bir suç değildir. Korunması ge­ reken bir hakdır. Kendimizi bütün olarak tanımak istiyor­ sak, başkasının görüşünü de tanımak zorundayız. 10. Bir zamanlar, Doğu diye anılan çeşitli bölgelerin halkları, kültürleri ve toplum lanyla ilgili çalışm alar sürüp gidecek. Bu çalışmalara incelenen bölgenin ve ele alman ülkenin uzm anlan da günden güne daha çok katılacak. A m a gerek onlar, gerekse batılı uzm anlar ideolojilerin ve sosyal şartların önlerine çıkardığı engelleri kolay kolay aşa­ mayacaklar. Bu engeller dönem im ize ait faktörler de ola­ bilir, çağlar boyu her entelektüel çalışm a için kaçınılmaz olan engeller de. Belki de bilgiler biriktikçe kendiliğinden bir ilerleme olacak. Am a hiçbir şey araştırıcılan önlerine çıkan engel­ lerden kurtaramayacak. Mazide de birtakım baskılar ve çelişkiler vardı. Anlayış, bugün de var olan bu badireleri aşarak ilerleyecektir. Teorik ilerleyiş, ne verilerden hareket ederek kendiliğinden, ne büyük bir dahiyane düşüncenin uygulanmasından, ne cemiyetin topyekûn bir görüşünü he­ saba katmayan nazariyelerden, ne de yalnız bir alanı in­ celemekten geçer. 11. G ünün geçerli, olan düşünceleri, ilmi çalışmaları etkiler. O nlardan pek etkilenmez. Başkasının algılamaları, başkasını olduğu gibi değil, tehdit ve üm id olarak neler ifade ediyorsa, kendi tutku ve çıkarlarıyla ilgili olarak ele alır. Mühim olan bir iç akımı güçlendirm ek veya ör­ neklemektir. Hiç kimse, kendi dışında bir milleti ve kültür dünyasını başkasının hayrına sevmez, sevgileri de, nef­ retleri de belli sebeblere dayanır. İdeolojiler nasıl oluşursa, im ajlar da aynı yollardan geçer. Yeni yeni fark edilm eğe başlanan geniş bir alan bu. 120


EKİ BERNARD LEWIS

İSLÂMDA SİYASET VE SAVAŞ (')

( l ) In The Legacy o f İslam, ikinci baskı, O zfo rd 1974: «The W a r an d the Polities» sh. 156-209.


M üslümanlar da Hıristiyanlar gibi hem hükümet sür­ düler hem de savaş yaptılar. Onlar da dinlerinin bütün faaliyet alanlarım kucaklamasına çalıştılar. Ne var ki, Müslümanlarla Hıristiyanların davranış tarzında hem bi­ çim hem de nitelik bakım ından büyük farklar vardı. Hıris­ tiyanlığın kurucusu, peşinden gelenlere, «Sezar’a ait olan­ ları Sezar’a, T an n ’ya ait olanları T a n n ’ya vereceksiniz» demişti. Hıristiyanlık, 300 yıl boyunca ezilenlerin dini ola­ rak gelişti. Sonunda Sezar’m kendisi de Hıristiyan oldu. Artık kilise devletleşecek, devlet kiliseleşecekti. Oysa İslâ­ miyetin kurucusu için kendinden başka bir Konstantinos yoktu. O yaşadığı müddetçe, M üslümanlar hem siyasi, hem de dinî bir topluluk oldular. Hükümdarları Peygamberdi. Ülkeyi yöneten, adaleti dağıtan, vergi toplayan, ordulara kumanda eden, diplom asiyi yöneten, savaşı sürdüren hep O ’ydu. ilk İslâm nesilleri için zulme direnmek, yabancı ve düşman bir devlet idaresine karşı kafa tutmağa çalışmak mecburiyeti yoktu artık. Devlet, kendi devletleriydi. Ve A l­ lah’ın lütfü onlar için bu dünyada başarı, zafer ve salta­ nat olarak tecelli ediyordu. Kısaca, Hz. M uham m ed’le sahabeleri için Tanrı ile Sezar arasında bir seçim yapm ak söz konusu değildi. Oysa (Hz. İsa bir yana) nice Hıristiyanlar böyle bir tuzakla karşılaşmışlardı. İslâmiyette Sezar yoktu. Yalnız ALLAH vardı. Resulü de Hz. M uham m ed idi, O ’nun adına tebliğde bulunuyor ve yönetiyordu. Kaynak da tekdi, sulta da tek. V e Allah, Peygamberin her iki görevde de desteği idi. Teb­ liğlerin muhtevasını da, yönetim in temellerini de tâyin eden 123


aynı vahiydi. Hz. M uham m ed’in ölümüyle ruhanî görevi de, nübüvet görevi de sona ermiş bulunuyordu. Am a dinî ve ona bağlı olan siyasî vazifesi bitmemişti henüz. Bu va­ zife, İlahî şeriatı insanlar arasında yaymaktı. Peki ama şim­ di Müslümanların başkam kim olacaktı? Peygamberin y e ­ rine geçecek kimseye halife denildi. Eskiden böyle bir müessese yoktu. Peygamber vâris bı­ rakmadan ölmüş. Bu da yeni kurulan İslâm camiasını buh­ ran içine atmıştı. Camianın kendisini teşkil eden unsur­ lara bölünmesi gibi büyük bir tehlike vardı: Kabileler yeni kabile başkanlan seçebilir, eski alışkanlıklarına dönebilir­ lerdi. Allah’ın kelâmı kaybolabilir veya unutulurdu. Birkaç sahabenin kararlı ve uyum lu davranışları sayesinde böyle bir tehlikenin önü alındı. Yeni bir başkan seçildi ve kabm edildi. Müslümanlar, onun ve haleflerinin yönetimi altın­ da fetihten fetihe koştu ve Müslümanlık yeni yeni katılma­ larla bir dünya dini ve dünya devleti haline geldi. İlk Müslümanlar için bütün dünyam n İslâmiyeti kabul etmesi sadece bir zam an sorunuydu, çok uzun bir zaman da de­ ğildi bu... Camiayı ifade etmek için Arapların kullandığı kelime ümmet idi. Belki de İbranice millet anlam ına gelen um m ahdan alınmıştı. Klasik Arapçada ümmet hem etnik hem de dinî cemaatler için kullanılırdı. Ortak vasıflarla kaynaşan topluluklara da ümmet denilirdi. Kur’an’da sık sık geçer. Hıristiyanlar, Yahudiler, Araplar, salih kullar ve peygam ­ berlerin peşinden gidenler için kullanılır. Başlangıçtan itibaren İslâm ümmetinin iki vasfı var­ dır. Önce siyasî bir toplumdu. Yavaş yavaş devlet, daha sonra da im paratorluk haline gelen b ir kabile. Sonra dinî bir cam ia oldu. Peygam ber tarafından kurulan ve onun vekilleri tarafından yönetilen bir camia. Başlangıçta k a ­ bule şâyan tek model vardı onun için: Arap kabileleri veya kabileler topluluğu. Ne var ki Hz. Muhammed hayattay­ ken bu m odel gerek m uhteva gerekse önem bakımından değişikliklere uğradı. Halifelerin yönetim i esnasında bu değişiklikler genişledi ve hızlandı. Hilâfet îslâm m kurduğu 124


bir yönetim tarzıydı. A krabalığın yerine din geçiyordu. Camia içindeki kişiliğin ve cam iaya bağlılığın en son ter meliydi din. Âdetleri camianın kanunu olarak ya kutsal­ laştırdı yahut on lan n yerini aldı. Kabilenin şeyhi, kabile fertlerinin iradî ve değiştirilebilir n zası ile camianın baş­ kanı idi. Hz. M uham med’in otoritesi ise doğrudan doğruya A llah’dan geliyordu. Halifeler, peygam berliğin ruhanî va­ sıflarına ve imtiyazlarına tevarüs etm ek gibi bir iddia güt­ müyorlardı. Bununla beraber peygam berin kurduğu üm­ metin reisi olarak onun dinî vârisiydiler. O n lann da vazi­ fesi ilâ-yı kelimetullah, İlâhî emirleri bütün insanlara yay­ maktı. Şeriat ahkâmını fakihler düsturlaştırmıştı. Hali­ fenin vazife ve selâhiyetlerini de tâyin eden şeriatdı. Bu vazifeler, islâm m yayılmasını ve M üslüm anlann huzur içinde yaşamasını sağlamaktı. Son zamanlarda İslâmm «yönetici müessese»siyle «dinî yön»lerini birbirinden ayır­ mak m oda oldu. Klâsik halifelikte hükümet demek din müessesesi demekti; bunun dışında bir hükümet yoktu. Batı­ dan gelen Cermen istilâcılannm önünde hem bir devlet vardı, hem de bir din: Roma im paratorluğu ile Hıristiyan kilisesi. Bunlar çeşitli istikametlerde gelişmişlerdi. Kay­ naklan da aynydı. Her biri kendine göre müesseselerini sürdürmüş, mertebeler dizisini ve kanunlarını korumuştu. İstilâcılar her iki müesseseyi de benim sediler ve kabul et­ tiler. Kendi am aç ve ihtiyaçlannı Roma ve Hıristiyan mü- v esseseleri içinde ifade ettiler. Orta Doğu ve Kuzey A frika’­ nın Arap istilâcılan ise kendi imanlarını getirdiler ve ken­ di müesseselerini yarattılar. Onlar için kilise ve devlet aynı şeydi. İkisinin de en üst başkanı halifeydi. Dinî ve dünyevî, maddî ve manevî, rahipler ve lâikler hatta kut­ sal din-dışı gibi kelime çiftleri İslâm dininde uzun zaman karşılıksız kalmışlardır. A ncak çok sonraları m efhumları ifa d e için yeni kelimeler uydurulmuştur. Halife hem papa­ yı hem de im paratoru tek şahısta toplar, deniyor. Yanıltıcı bir kıyas. Halifenin papalannkine benzer bir görevi hatta rahibinkine mümasil bir görevi yok. Din adamlarının (ule­ ma) meslekî terbiyesinden de mahrumdur. İşi ne açıkla­ 125


maktır ne de dini yorumlamak; onun görevi dini yücelt­ mek ve korumaktır; insanın bu dünya üzerinde iyi bir M üslüman olarak yaşaması, ve ahirete hazırlanması için gereken şartlan hazırlamaktır. Bunları başarmak için İslâm m sınırlan içinde kanun ve nizamı korumak ve bu sı­ n ırlan dış düşmanlara karşı m uhafaza etmek zorundadır. Hattâ mümkünse bu sınırlan genişletmelidir, ta ki bütün dünya M üslümanların olsun. Halifenin birçok sıfatlan vardır. İslâmm reisi olduğu için İmam (Kelamcılarla fıkıhçılar halifenin vazife selâhiyetlerini anlatırken imam lafzını tercih ederler.) Devlet reisi olarak Emir el-Mü'minin diye anılır. Resmî yazılarda siyasî ve askerî selâhiyetleri söz konusu olunca daha çok bu sıfatı kullanılır. Resmî yazılarda çok kullanılan bir ünvan da halife’dir, daha çok tarihçiler tarafından kullanı­ lan bir kelim edir bu. Eskiden halife-i Resulullah (Allah Resulünün halifesi) denirdi; sonralan daha kısa ve daha güçlü bir tâbir kul­ lanılmağa başlandı: halifetullah (Allahın halifesi). Fıkıhçılan n muhalefetine rağm en bu ünvan, gayri resmî olmak­ la beraber, geniş ölçüde kullanılmıştır. Çok dikkate lâyık değil mi! Batı siyasetçileri ülkeden, tahtdan, devletten ve­ ya halktan söz ederken, klâsik îslâm için Allah, kadir-i mut­ laktır. M üslümanlar Allah'ın ümmetidir. İslâmm mülkü A llah'ın m ülküdür Tek kelimeyle ne varsa A llah'a aittir. Halifelik gibi merkezî bir müessese, îslâm ulemasının ve m ütefekkirlerinin ister istemez dikkatini çekecekti ve çekti dö. İslâmda da başka ülkelerdeki gibi siyasî sulta'nm mahiyetini inceleyecek ve işleyiş tarzını tedbit edecek kim­ seler vardı. Batıda bu işi ilâhiyatçılar, filozoflar, politika­ cılar, anayasacılar ve İçtimaî ilimle uğraşanlar üstlenir, îslâm dünyasında durum biraz başkadır. Devlet üzerinde uğraşan en mühim İslâm yazarları Sünnî fakihlerdir. îs­ lâm kelâm ının ve şeriatın mahiyetini belirten eserleri aynı zamanda hem teolojik hem de hukukîdir. Kalkış noktalan Allah'ın insanla ilgisi ve insan işlerine kanşmasıdır. İn­ san siyasî bir hayvandır ama yaradılıştan kavgacı ve yır­ 120


tıcıdır. Bir başına hayırla şerri birbirinden ayıram ayacağı gibi düzenli bir sosyal hayat da kuramaz. V ahiy ile İlahî kanun bu eksiklikleri telâfi eder. Îlahî kanunu i ’lâ ve tat­ bik etmek için yüce bir mürşide ihtiyaç vardır. Bu mürşid Halife yahut, fakihlerin ve ilahiyatçıların tercih ettikleri bir tabirle îm am ’dır. Böyle bir reisin seçilmesi ve seçimden sonra ona itaat, Islâm cam iasının borcudur. Bu dini veci­ beye itaatsizlik hem bir suç hem de bir günahtır. Madem ki Allah tektir ve tek bir şeriat vardır, dem ek ki dünya üzerinde A llah’ı temsil edecek ve şeriatı tatbik ettirecek tek b ir H alife olacaktır. Halife kim olacak ve nasıl seçilecekti? Mezheplerin bu soruya verdiği cevap başka başkadır. Üzerinde anlaşmaya vanla n cihet şu: halife, kâhil (yetişkin), erkek, hür, kafa­ ca, vücudça, seciyece sağlam, akıllı ve cesur olmalı ve şe­ riat ahkâmı hakkında yeteri kadar bilgi sahibi bulunm a­ lıdır. Sünnîler de Şiîler de, halifenin Peygam ber sülâlesin­ den olması üzerinde anlaşmaya varmışlardır. A m a sülâle tâbirinden anladıkları farklıdır. Sünnîler için Kureyş’den olması kâfiydi. Şiîler için akrabalık münasebeti gittikçe daraltılmıştır. Önceleri Kureyş iken sonraları Peygamberin ailesi, sonra da kızı Fatma’dan gelen torunları anlaşıldı. Seçim tarzı da ihtilâf konusu yapıldı. Şiîlere göre İmam’ı Allah intihap ederdi. (Lewis, bundan sonra halifenin seçilişini, biat merasi­ mini ve halifelerin nasıl ve niçin azledilebileceğini anla­ tıyor). Seçimle gelen 4 halifeden 3’ü katledildi ve hilâfet babadan oğula geçm eye başladı. İki sülâle çıktı ortaya: Emeviler, Abbasiler. Bu iki hanedanın idaresi eski çağla­ rın otokratik devletlerinkine benzer; M edine’nin patriyarkal yaşayış1 uzaklarda kalmıştır. Teb’anın itaat vecibesi bâkidir hatta daha da kesinleşmiştir. Halifenin vazifeleri ise pek yerine getirilmemektedir. Nazari ile ameli arasındaki uyuşmazlıkları çözümlemek için fakihler sık sık tevile başvururlar. Ananevi İslâm devletinde din adam lan aynı kelâm dünyasını bölüşürler yöneticilerle. Evet... hilâfet seçime dayam r ama halife se­ 127


lefleri tarafından tâyin edilebilir. Evet... İslâmm en büyük hüküm dan halifedir. Fakat vekiller de onun yerine iş g ö­ rebilirler. V e «bir asi çetesi» hem idareci hem de savaşçı sıfatıyla hukukî bir m erci olabilir. Fıkıhçı bu yoldan hi­ lâfetin hanedana dayanan b ir monarşi olduğunu kabul ede­ bilir, halife de çok defa bir kukladan ibarettir. İslâmiyetin siyasî vahdeti birçok a y n devletçiklerin varlığım gerekti­ rebilir. Halifelik, sonunda, bu devletçikler içinde erir gider. Daha sonraki fakihler, fasit gerçekle uzlaşmada daha ileri gittiler. Sonunda fakihlerin anayasayla ilgili hüküm ­ leri terk edildi, ve şu neticeye vanldn Otorite, kaynağı ne olursa olsun, nasıl elde edilirse edilsin anarşiden hayırlı­ dır. «İstibdat dahi anarşiden daha iyidir,» temasını benim­ sedi fakihler. «İktidan olana boyun eğilmeli» idi. Mühim olan askerî güçtü, en geniş mânâsıyla İslâma saygıydı bu. O sıralarda din adam larının siyasî düşünceye katkısı resmî bir ibadetle im anı yüceltmekten ibaret. Bu konuda en dik­ kate lâyık düşünceler filozoflardan, tarihçilerden, edebiyat­ çılardan ve iş adam larından geldi. İslâmm siyasetinde ortaya çıkan değişiklikler onlar için ibretle gözlenmesi gereken hâdiselerdi. Seçime dayanan halifelik ancak 30 yıl sürmüştü. Peygam berin ölümüyle, Hz. Ebu Bekir’in halife olm asından (632), Hz. A li’nin kat­ line ve M uaviye’nin halife olarak tanınmasına kadar (661). Muaviye, kendi oğlu Y e zid i halet tâyin etmiş ve Arap şeyhlerini bu karannı kabul etmeğe razı eylemişti. Hilâ­ fet, ondan sonra bir tek ailenin eline geçiyordu. Sonralan Abbasiler de aynı usulü devam ettirdi. Çok defa halife, birbiri ardından hüküm sürecek iki veya daha çok vâris tâyin ediyordu. Bu iş nadiren başarılı oluyor, çok kere fe-. lâketlere yol açıyordu. Sonralan, halifeyi vezirlerle kuman­ danlar tâyin etmeğe başladı. Hilâfetin mahiyeti böylece değişirken, bu değişiklikler hem fark ediliyor, hem de mukavemetle karşılanıyordu. Emeviler, M üslümanlar tarafından tasvip gördüler, bunun­ la beraber iki cepheden muhalefete uğradılar. Evvelâ ha­ lifelik ünvanlanna itiraz edildi. Haricîler, dayandıklan sal­ 128


tanat ve irsiyet umdesine karşıydılar. Onlara göre üm m et'in reisi M üslümanlar tarafından serbestçe seçilmeli ve üm ­ met onu istediği müddetçe makamında kalmalıydı. Seçile­ bilm e nesep ve sülâle gibi herhangi bir sınırlamaya tâbi tutulmamalıydı, tek ölçü olmalıydı: değer. Sünnî’lere göre halife olm ak için hür olmak ve Kureyş kabilesine mensup bulunm ak lâzımdı. Haricîler ise ne hür olması lâzım dır ne de Kureyş kabilesinden; müminlerin rızasını elde eden her­ kes halife olabilir. Şiîler her iki tarafa da muarızdılar. Evet, halife Ku­ reyş kabilesinden hür bir A rab olm alıydı ama Peygam ber kabilesinden olmalıydı. Bu daha dar tarif Emevileri hilafet­ ten uzaklaştırıyor ve bu makamı zorla elde eden Abbasilere hak veriyordu. Şiîler, Abbasilere m uhalefetde daha da ile­ ri gittiler. Halife ancak Hz. M uham m ed’in amcazadesi ve dam adı A li ile kızı Fatma’dan doğm uş olmalıydı. Bu ve buna benzer itirazlara rağm en bütün İslâm ül­ kelerini kucaklayan bir tek halifenin mevcudiyeti uzun zam an yürürlükte kaldı. Filhakika pederşahî bir idare olan Emeviler devrinde halife, İslâmlarm fethettiği bütün ül­ kelerde biricik hâkimdi. Mahallî valilerle kumandanları halife seçer veya azlederdi. Hilâfetin birliği prensibi ilk defa olarak 756’da ihlâl edildi. Şöyle ki: Emevî hanedanın Doğudaki bozgunundan kurtulmak isteyen bir Emevî pren­ si Ispanya’ya kaçarak Abbasilere m eydan okudu ve Müs­ lüman Ispanya’nın hâkim i oldu. Abbasi ordularının saldı­ rısını püskürterek doğu halife devleti dışında bağım sız bir em irlik kurdu. Siyasî bölünm eler hızla birbirini kovalayacaktı. Sınır­ larda başladı ve çabucak merkeze yayıldı. Ispanya’dan son­ ra Merâkeş ve Tunus’da da bağım sız birer sülâle kuruldu. (8. yüzyılların sonları, 9. yüzyılların başlan ). Doğu İran’da da başka hanedanlar ortaya çıktı. (9. yüzyılın sonunda, 10. yüzyılın başlan n d a). Sonunda Mısır, Suriye, Arabistan, hat­ ta Irak’m b ir kısmı 10. asn n ortalannda halife devletinden aynldı. Hilâfetin fiili hâkimiyeti payitahtla civan n a inhisar ediyordu ancak. Zamanla bu ralan bile Halifenin hâki­ 129


miyeti dışına çıktı. Halifeler, kendi askerî başbuğlarının kuklası oldular. Bu bağım sız hanedanlar çeşitli menşelerden geliyordu. İçlerinden daha küçük ve daha zayıf olanlar mahallî idi­ ler. Bazan bu prenslikler toprak sahibi soycular tarafından kurulmuştu, daha sık olarak ise aşiret reisleri tarafından, arada bir ise haydutlar ve benzeri kanun-d ışılar. Hanedan kurucuları daha da sık olarak subaylar veya parayla tu­ tulmuş askerlerdendi. Bunlar bir vilayetin valiliğine atanır­ lardı. Bir müddet sonra vilayetleri istiklâl ilân eder, sonra d a m akam lan babadan oğula geçerdi. İran’da böyle valiler çok defa Iran menşeli idiler veya Iranlı olmuşlardı. Ülke­ lerine bağlıydılar ve yönetimleri İran’ın siyasî, içtimai, ve medenî geleneklerini sürdürüyordu. Başka yerlerde hü­ küm darlar ülkelerinin uyruğu değildiler. Önce A raplar sonra Türkler. Yerlerini çok defa yabancı askerler ala­ caktı. Ispanya’nın Emevi emirleri devletlerini halifenin m u­ halefetine rağm en kurdular. V e hep dışında kaldılar ha­ lifeliğin. Başka yerlerde devletin hüküm ran emirleri ba­ ğımsız olm alarından memnundular, şekil üzerinde ısrar etmiyorlardı. Çok kere halifelerin bütün İslâmlar üzerin­ deki üstünlüğünü kabul ediyor, buna mukabil halifeden bir tâyin beratı koparm ağa can atıyorlardı. Zamanla hali­ fe meşrû bir otorite haline geldi; halifenin rızasıyla hü­ kümdarlık, isyan, gasıp veya savaş gibi vasıtalarla, elde edilen hüküm darlıklardan daha muteber sayılıyordu. Ha­ lifenin bu gibi yöneticiler üzerindeki metbuiyeti şahsî ve siyasî âmillere göre değişiyordu, hakikatte pek büyük bir etkisi de yoktu... Çok defa bağım sız bir emirlik, merkezi iktidarın doğ­ rudan doğruya m uhalefetine rağm en kurulabilirdi. Bu gibi .yönetimler devam ettikleri takdirde, yöneticiler* halifeyle uyuşm anın bir yolunu arıyorlardı. A m a istisnalar da yok değildi. Şiî veya haricî düşüncelerin etkisinde kalan asiler, kendi bölgelerinde halifenin hiçbir selâhiyeti olm adığını söylem ekle kalmıyor, halifelik ünvanına bile itiraz ediyor­ 130


lardı. Bu gibi meselelerde birbirini resmen kabul etme pek söz konusu olmaz. Buna rağm en zımnî b ir tesamuh meç hul değildir. Bir istisna tanıyoruz: Fatimiler sülâlesi. Bu hanedanın Tunus’da tahta çıkışı (909) orta-çağ İslâm tarihinde ikin­ ci büyük devrim hareketinin zaferidir. Birbuçuk asır önce Abbasiler de böyle bir ihtilâl sonunda iktidara geçmişti­ ler. Fatimiler, mahallî reislere pek benzemez, doğuda ve batıda hanedan kuran asi asker ve ikbalperest valilerden değildirler. İslâmdaki büyük bölünm elerden birinin yani İsmailı şia'nm başıydılar. Bu sıfatla Abbasilerin metbuluğunu red ettiler. Abbasiler, on lan n nazarında, gâsıptılar. «Hem irsiyetçe hem de Allah'ın buyruğu ile İmam biziz», diyorlardı. Halifelik, on lan n hakkıydı. Bütün İslâmları fe­ tihler ve ihtidalar sayesinde dâvalanna kazanacaklardı. Abbasiler nasıl Emevileri devirmişlerse onlar da Abbasileri devirecekti. Bu gayelerine oldukça yaklaştılar. Y an m asır Kuzey A frika'da hüküm sürdükten sonra doğu 'ya yöneldiler. 969 da M ısır'a galebe çaldılar, ve yeni bir payitaht kurdular. Kahire. Mısır'dan güçlerini yaydılar. Filistin'i Suriye'yi, batı ve güney Arabistan'ı hatta kısa b ir zaman için de ol­ sa (1057-1059) Musul ve Bağdat’ı ele geçirdiler. Devletle­ rinin zirveye ulaştığı dönem. Bundan sonra Fatimiler dev­ leti zevala yüztuttu. 1711 de tamamen yıkıldı. Mısır, Selâhaddin’in emrinde Abbasilerin metbuiyetine ve sünnî mez­ hebine girdi tekrar. 10. ve 11 .asırlarda sünnî Islâmm ve Abbasî halifeliği­ nin ikbali tezelzüle uğradı. İslâm dünyasının yarısında Fatimî halifesi hüküm sürüyordu. Geri kalan y an sı için de hem dinî hem de siyasî bir tehlikeydi. Abbasiler alanında bile Şia'nın iktidar dönem iydi... hem düşünceler dünya­ sında hem dünyevî hükümranlıkta. Gittikçe artan bir et­ ki... Bu arada halifeler İranlı ve şii saray nazırlanm n et­ kisi altındaydılar. Uzak batı’da Kurtuba’nm Emevî emir’i görülmemiş bir durum la karşı karşıya idi. îki halife vardı: Tunus’da şiî» bir halife, Bağdat'da sünnî bir halife. Emevî 131


emir, 929’da kendi hilâfetini ilân ederek Fatimî sapıklığın­ dan korum ağa çalıştı. A rtık İslâm’da ü ç halife vardı, 1031 de Cordoba (Kurtuba) ’daki hilâfet çökerek halifelerin sayı­ sı ikiye indi. 117l’de Fatimî hanedanı da yıkılarak tek halief kaldı: Bağdat’daki Abbasî halifesi. Böylece birlik prensibi ihya edilmiş oldu. Bu ihyâ’da birçok faktörlerin payı olmuştur. Birincisi, Fatimî devletinin iç inhilâli ve bölünüşü. İkinci âmil ise, doğuda Türk sultanlarının yönetim i altında yeni bir si­ yasi ve askerî gücün sahneye çıkışı, Bu İslâm dünyasında yeni bir hükümranlık biçim inin en yüksek noktasını temsil eder. IX. asır boyunca nazarîyede taşra valileri, fiiliyatta da bağım sız hüküm dar sülâ­ leleri olan em irlerin hâkimiyeti İslâmî hükümet biçim le­ rinin kabul edilmiş b ir nümûnesi olmuşlardı. Tatbikatla meşrulaşmıştı bu yönetim. Baştakiler Halifeye tâbi olduk­ larım beyân ediyor, halife de onlara hüküm sürmek be­ ratı veriyordu. Böyle bir ruhsatın bedeli giderek ucuzladı. Zamanla halife kendi payitahtında bile nüfuzunu kaybetti. Yönetim askerî kum andanların eline geçti. 935’de durum düzene girdi. Merkezdeki emir, emir el-umera adını aldı. Demek ki devlet içindeki em irler arasında başta gelen O idi. 946’da Bağdat ve İrak’m yeni efendileri olan İranlı Büvehy O ğu llan da aynı ünvanı benimsedi. Bu ünvan, hü­ kümranlık ifade etmeğe başladı. Hilâfetten a y n ve bir çok bakım dan hilâfete üstün bir ünvan... Büveyh’ler eski îran’ın şehinşah ünvam m da canlandırdılar ve onu arapça mukabili olan melik el-mülük tâbiriyle birlikte kullandı­ lar. Eyaletlerin sahipleri hükümdardı, ama payitahtın sa­ hibi hüküm darlar hüküm dan idi. Eyaletlerden merkeze doğru yeni bir hükümranlık dü. zeni kurulmaktaydı. Halifeliğe bağlı b ir düzen ama siyasî ve askerî işlerde ondan üstün haklara sahipti. XI. asn n ortalanna doğru bu oluşum tamamlanmıştı. Selçuk Türkleri güneybatı A sya’nın büyük bir kısmına hâkim olmuşlar ve sultanlıklar kurmuşlardı. A rapça sultan kelimesi yönetim veya sulta mânâsına 132


gelen soyut bir kelimedir. V e eski zam anlardan beri hü­ kümet karşılığı kullanılmıştır. Devletin aşağı yu kan yö netenler anlamına geldiği bir toplum da sultan kelimesi hem o makamı elde bulunduranlar için hem de makamın kendisini belirtm ek için kullanılm ağa başlar. Fatımîler de sultandı, Abbasiler de. X. asırda sultan, bağımsız idareci­ leri belirtm ek için kullanılır, üstün bir güç tarafından ata­ nan veya azledilen emirlerden ayırmak için. İlk defa ola­ rak XI. asırda resmî bir ünvan olur, Selçuklu hüküm dar­ larının resmî ünvanı olarak. Selçuk protokolünde sultan, halifenin dinî üstünlüğüne eş siyasî bir üstünlük belirtir. Hülâsa halifeler, şiî Büveyh’ler zam anında olduğundan daha iyi b ir durumdadırlar. Selçuklular dinibütün sünnîlerdi. Dinî ve dünyevî m isyonlarının idraki içindeydiler. Buveyh’ler gibi akıllarına esti mi azletmiyorlardı halifeyi. Onlara büyük saygı gösteriyorlardı. A m a gerçek iktidarı da bütün olarak kendilerinde topluyorlardı. Böyle yapm a­ nın haklan olduğunu açıkça söylüyorlardı. Sultan Sancar 1133’de halifenin vezirine şöyle yazıyordu: «Cenab-ı Hak, bu dünyam ı!hâkim iyetini bizlere verdi...» Başka bir deyişle hükümranlık Selçuk H anedanı’na ait­ tir. A llah’ın bir ihsanıdır bu, ye dinî bir makam olan halife tarafından da tasdik edilmiştir. Sultanlık da halifelik gibi tek’dir ve cihanşümuldür. İslâm camiasının tek dinî reisi vardır: Halife. Demek ki İslâm devletinin nizamından, güveninden ve yönetiminden sorumlu bir tek sultan ola­ bilir. Selâhiyetin halifeyle sultan arasında bölüştürülmesi öylesine muhkemleşti ki Selçukluların zayıfladığı bir d ö ­ nemde Halife bağımsız bir siyasi gü ç göstermeğe yelte­ nince sultanla veziri saltanatın haklarına tecavüz ediyor­ sun diye halifeye itirazda bulundular. Halifenin imamlık gibi kutsal bir vazifesi vardı. Hükümet işlerini sultanlara bırakmalıydı. Hükümranlıkta ikiliğin ortaya çıkışı siyaset ve devlet işleriyle uğraşan yazarların gözlerinden kaçmadı. Müslü­ man yazar için esas fark Batı yazarlarında olduğu gibi d i­ ni ile dünyevî arasındaki fark değildi. Saltanat da dinî 133


>

^

bir müessese idi. Şeriat e dayanan ve şeriat’ı ayakta tutan bir müessese... Devlet ulem a arasındaki münasebet Selçuk sultanlarıyla halefleri dönem inde halifeler zamanında ol­ duğundan çok daha sıklaştı. Müslüman yazarların daha da çok îranlı m üelliflerin ifade ettiği gibi gerçek ayrılık iki tür otorite arasındaydı: peygam berane otorite, hükümdarane otorite. XI. asır İran yazarlarından birinin dediği gibi: «Bilin ki Cenab-ı Hak, Peygambere ayrı, hükümdar­ lara a y n bir gü ç ihsan etmiştir. Dünya halkı da bu iki güce boyun eğmeli ve Allah’ın gösterdiği doğru yoldan sapmamalı.» Peygamberi Allah seçer ve gönderir. Vazifesi şe­ riatı tebliğ ve tanzim etmektir. Peygamberin kurduğu d ü ­ zen İlâhidir. Ne var ki, insanın kurduğu hükümetleri hü­ küm dar yönetir. Hükümdar, sultasını siyasi ve askerî y ol­ dan elde eder ve korur. Bu otoriteye sahip olduğu için em ir verm ek ve b u em irleri çiğneyenleri cezalandırm ak onun hakkıdır. Emirleri şeriata ayk ın olmamalıdır. Şeriatı bilir ve adaletle uygularsa A llah otoritesini takdis eder. Kendisi de tebası da her iki cihanda aziz olur. Her çağda peygam ­ bere ihtiyaç olmamıştır. Nitekim Hz. M uhammed’den beri peygam ber gelmedi. Am a her devirde hükümdarlar lâzım. Çünkü hüküm dar olm ayınca nizam bozulur ve anarşi do­ ğar. Sünnîlikle siyasî iktidarlar arasındaki münasebet çok iyi anlaşılmış ve sık sık ifade edilmiştir. İslâm yazarlarının bazen eski İran hikmetine ait bir vecize, bazan da pey­ gam berin bir hadisi olarak naklettikleri şu sözlerle hülâsa edilir: «İslâm (yahut din) ve hükümet ikiz kardeştir. Biri olm adıkça öteki yaşayamaz. İslâmiyet temeldir, hükümet bekçi. Temeli olmayan çöker; bekçisi olm ayan mahv olur.» Selçuklular ve daha sonraki sultanlar imanın ve şeri­ atın koruyucuları olduklarım İsrarla belirtirler. Hüküm­ ranlık otoriteleri de üzerinde durdukları bir konu. Hatta adil b ir sultan,peygam berin otoritesinin bir kısmına sahip olduğunu ileri sürebilir. Halifelik ile saltanat arasındaki fark, dinî ve dünyevî arasındaki farka irca edilemez. Daha çok Bagehot’un tâ­ biriyle hüküm etin «şayam hürmet» bölüm üyle «etkili» bö­ 134


lümü arasındaki farktır. Halife otoriteyi, sultan iktidarı temsil eder. Halife, hükümet eder ama yönetmez. Sultan, her ikisini de yapar. Bir m üddet için Büyük Selçuk Sultanlığı tek cihanşü­ mul sünnî müessese olarak saygı görmüştür. Başka hüküm ­ darlar da eski zamanlarda olduğu gibi g a y n resmî olarak sultan ünvanım kullanmaktaydılar. A m a sikkelerinin üze­ rine basm aktan da çekiniyorlardı b u unvanı. Ne var ki, Selçuklular devleti çökünce sultan daha geniş ölçüde kul­ lanılır oldu. Devletin başı olduğunu iddia eden ve hiçbir m etbu’ tanımayan her sünnî kendine sultan ünvanım ver­ di. Nitekim sultan ünvanı Kuzey Afrika, Mısır, Türkiye, İran, Hindistan ve başka ülkeler yöneticileri için de kulla­ nılır oldu. 1258'de Irak'ı istilâ eden M oğollar son Bağdat halife­ sini katlettiler. Müessese zaten ölmüştü. M oğollar böylece bu hayaleti de ortadan kaldırmış oldular. 1517'ye kadar Kahire’de M emluk sultanlarından maaş alan bir gölge-halife’ler dizisi görüyoruz. Bunlann hiçbir güçleri yoktu. V e Mısır dışında pek tanınmıyorlardı. OsmanlIlar Mısır'ı fet­ hettikten sonra bu gölge-Jıalife'lerin sonuncusu İstanbul'a gönderildi. B iıkaç yıl sonra da herhangi bir vatandaş ola­ rak ülkesine döndü. Artık halife diye birşey kalmamıştı. Sultanlar İslâmın en üstün başbuğ sıfatıyla yönetiyorlardı ülkelerini. Her sultan kendi kendinin halifesiydi. Halife kelimesi, artık sultanların birçok ünvanlanndan biri ol­ du. XVIII. asırda yeniden canlam ncaya kadar eski anla­ mından pek az şey taşıyordu halifelik. Halifelik sona ermişti. İslâm dünyası parçalanmıştı. Birbirinden a y n ve çok kere hüküm ranlık için savaşan bir sürü devletçik... Buna rağmen aynı ümmetten olmak duy­ gusu hep güçlü ve etkili kaldı. İslâm dünyasının siyasi bir­ liğini ayakta tutamayacak kadar cılız bir güçtü hilâfet. A m a uzun zam an İslâm dünyasında devam lı ve istikrarlı siyasî bir kavram ın ortaya çıkmasını da önleyecekti. İs­ lâm hüküm darlanm n sıfat ve lakaplar cetveli Hıristiyan yöneticilerinden çok başkadır. Hıristiyan A vrupa'da Pa­ 135


pa'yla iki Roma im paratorundan başka Frankların, Got'lan n , daha sonra da Fransızların, îngilizlerin ve diğer ülke* Jerin kırallan vardı. İslâm dünyasındaysa etnik ünvanlar seyrekti. Kullanıldıkları zam an bile çok önem taşımaz. Müslüman yöneticilerin taşıdığı ünvanlar manâlıdır hep. Bununla beraber hüküm darın üzerinde hak iddia ettiği ül­ ke veya kavimlerin isimleri pek zikredilmez. M oğollardan önce bu susuş, o dönem in siyasetindeki istikrarsızlığı ve değişikliği belirtir. O zamanlar birbirini izleyen iki sülâ­ lenin aynı toprak parçalarına hükmettiği ııadirattandı. Bu­ nunla beraber M oğollardan sonra bile sınırlar daha kesin ve daha devam lı olduğu halde bu alışkanlık süre gelmiştir. XVI. yüzyılın başlarında OrtaJDoğuda üç büyük monarşi vardı. Bu m onarşiler m odem tarihçilerin Türkiye sultanı, Mısır sultam, ve İran şahı diye adlandırdıkları kişiler ta­ rafından yönetiliyordu. Hükümdarların kendileri bu ünvanla n kullanmazdı am a komşuları on la n aşağı y u kan bu isimlerle anardı. Müslüman b ir hüküm dar için hüküm ­ ranlık alanının hududu tek kelimeyle ifade edilirdi: İslâm. Her ü ç hüküm dar da İslâm lann reisi olm ak iddiasmdaydılar. Irka veya araziye bağlı ünvanlar ancak rakiplerini kü­ çüm sem ek için kullanılırdı. Meselâ Türk sultanlarıyla İran şahlan yazışmalarında kendilerinden İslâmm hüküm dan olarak söz ederlerdi, kom şulanndan ise Rum sultam ya da Acem şahı ünvanlarını tercih ederlerdi. Belli ülkelerin sa­ hipleri vardı şüphesiz. Bazılan çok uzun zamandan beri yönetmekteydi bu ülkeleri. İslâm devletleri içinde en büyü­ ğü ve en uzun ömürlüsü Türkiye idi. G erçi Türkiye diye bir ad bilinmiyordu. 1923'de Avrupa'dan alınıp Cumhuri­ yet tarafından resmen kabul edilinceye kadar da bilinmeyeoekti... İran'la Mısır ise eski isimlerdi, zengin hâtıralan ve tedayileri olan isimler. İran, a y n bir dilin ve kültürün vatanıydı; Mısır, hem coğrafyası hem de tarihiyle ünlü bir ülke; yüz yıllardan beri bağım sız bir Islâm devletinin üssü. Yine de protokollarda da, sikkelerde de, belge ve yazıtlar­ da da görünmez. A ncak XIX. yüzyılda Müslüman A vrupa­ lIların düşüncesini benim seyerek m illiyetçilik açısından 136


kavm î veya vatani tâbirler kullanm ağa başlar ve hüküm, ranlıklannı da bu m efhum lar ilgili olarak yeniden sınır­ larlar. Bugünkü millet devlet dünyasında bile yeni tasnif­ lerin pek canı gönülden kabul edilm ediği ve daha eski bağlılık biçim lerine özlem duyulduğu görülmektedir. İslâm’ın içinde devlet ve milletlerin gelişmesini önle­ yen ortak bir hüviyet şuuru İslâm cam ialarıyla dış dünya arasındaki m ünasebetleri de etkiledi. «Küfür tek millettir» demiş Peygamber. Hadisin Peygambere ait olduğu şüpheli ama ifade ettiği inanç gerçeğe uygundur. Nitekim İslâma göre dünya ikiye ayrılır: Dar-el-İslâm, Dar el-Harb. Dar elİslâm, İslâm kanunlarının geçerli olduğu bütün toprakları kapsar. Geniş mânâda İslâm Ülkeleri. Dar el-Harb, dünya­ nın geri kalan bölümleri. Nasıl semada tek bir Allah varsa yeryüzünde de tek bir hüküm dar ve tek bir kanun vardır. İslâm devleti yönettiği kâfirleri korum akla mükelleftir; ta­ biî kâfirler A llah’a şerik koşm ayacak ve Kuran’m kabul et­ tiği dinlerden birine mensub olacak. Zamanla bütün kâinat İslâmiyeti kabul edecek yahut İslâm kanunlarına boyun eğecektir. Bu arada M üslümanların bu am aç gerçekleşin­ ceye kadar m ücadele etmesi şarttır. Bu vazifenin adı ise: cihad’dır. Cihad’a sanlana mücahid denir. Kelime, Kur’an-ı Kerim’de defalarca geçer. Anlamı: Kâfirlere karşı savaştır. İslâmın ilk asırlarında, dinî ve dünyevî yayılm a çağlarında kelimenin tabii mânâsı bu idi. Cihad, İslâm uğruna açılan kutsal savaştı, imanın emret­ tiği dinî bir vecibe... Bütün olarak câm iaya terettüp eden m a’şerî bir vazife. Ne var ki, sınır bölgelerinde, savaş böl­ gelerinde, daha doğrusu, hüküm darın münasip gördüğü yer ve zam anlarda her M üslümana düşen ferdi bir vecibe haline geldi. Bütün dünya İslâm oluncaya kadar aralıksız sürüp gidecek bir vazife... Demek ki M üslümanlarla dünyanın geri kalan insanla­ rı arasında dinî ve şer’î bir savaş durum u vardı. Bütün insanlar İslâm olmadık;a veya İslâma boyun eğm edikçe sürüp gidecekti bu durum. Bir İslâm devletiyle İslâm ol137


i m ayan b ir devlet arasında ba n ş anlaşması imzalamak hu­ kuken imkânsızdı. Savaşa son verilemezdi; olsa olsa zaru­ ret veya maslahat icabı bir mütarekeyle ara verilebilirdi. Böyle bir ateş-kes fakihlere göre ancak geçici olabilirdi. Süre olarak on yılı aşamazdı. Müslümanlar, istedikleri zam an tek yanlı olarak ateş-kesi bozabilirlerdi; yalnız muhasemat’a başlam adan önce karşı tarafa durum u bildir­ mek kanun icabıydı. Kanun aynı zamanda savaşların na­ sıl başlayacağını, savaş içinde nasıl davranılacağını, tut­ saklara ve sivil ahaliye nasıl muamele edileceğini de dü­ zenliyordu. Cihad kanunu da İslâm fıkhı'm n birçok kanunları gi­ bi, esas şeklini hicretin ilk yüzelli yılında aldı. Bu tarihte cihan halifeliğinin m uzaffer orduları Fransa'ya, Çin'e, ve Hind'e doğru ilerliyorlardı. İslâmın bütün dünyada m uzaf­ fer olması yalnız kaçınılm az değil aynı zamanda yakındı da. Bundan sonra hem milletler arası hem de anayasa ko­ nularında hukukî m evzuat ile siyasî olaylar arasında ge­ niş bir uçurum açıldı. Siyaset adam ları bu uçurumu gör­ mezlikten geldi, fakihler ise örtbas etmeğe çalıştılar. Dün­ ya hilâfeti minnacık devletlere bölününce karşı konmaz ve aralıksız cihad da sona erdi. îslâm dünyasıyla dünyanın geriye kalan bölüm leri arasında karşılıklı bir hoşgörü m ü­ nasebeti kuruldu. Dünyanın geri kalan bölüm ü yine «dar el-harp» idi. Ne var ki, fethedilm esi tarihî zaman çerçe­ vesinden çıkıyor, mesihî zaman çerçevesine bırakılıyordu. Şimdilik her iki dünya arasında az çok devamlı sınırlar vardı. Bu sınırlar içinde savaştan çok b a n ş hüküm sürü­ yordu. Banş, karadan veya denizden yapılacak saldm larla bozulabilirdi; sınır nükseden bir anlaşmazlık dolayısıyla yer değiştirebilirdi. Fakat orta-çağlardan bu yana bu nevi hudud değişmeleri M üslüm anlann aleyhine olduğu gibi leyhine de olmuştur. Bu değişiklikler ve bunların sonunda Müslüman olma­ yan ülkelerle siyasî ve ticarî m ünasebetlerin gelişmesi fa ­ kihlere çözülm esi gereken yeni yeni meseleler sunuyordu. Fakihler, bu meselelere ustaca yorum larla karşılık bul138


chılar. Cihad vecibesi belli b ir tarife bağlanarak hafifle­ tildi. Evet... dar el-harb ile yapılacak ateş-kesler kısa bir zaman için geçerli olabilirdi. Am a b u ateş-keslerin gere­ kince tekrarlanması neden caiz olmasmdı! Böylece huku­ ken düzenlenmiş bir b a n ş söz konusu oluyordu. Bazı fıkıhçılar, bir ara-durum kabul ettiler: Dar el Harb ile İslâm arasında bir Dar el Sulh veya Dar el-Ahd vardı. Bunlar İslâm olmayan fakat İslâmiyetle anlaşma yapan, İslâmm egem enliğini kabul ederek ona cizye veren, bu sayede is­ tiklâllerini ve kendi yönetim biçim lerini koruyan devlet­ lerdi. İslâm ülkelerinde yolculuk eden bir savaşçıya veri­ len seyahat tezkeresinin adı am an’dır. Taşıyıcısı da mustamin. Her yetişkin Müslüman bir veya birkaç Müslüman olmayana aman verebilir. Müslüman devletinin reisi ise bir belde, bir ülke halkına veya ticarî bir am aç güden bir topluluğa maşeri bir aman verebilir. A m an’m uygulanışı, İslâm ülkeleriyle Hıristiyan arasında diplomasinin ve ti­ caretin gelişmesini geniş ölçüde kolaylaştırmıştır. Hıristi­ yan bezirgânlar bu sayede Müslüman ülkelerinde ikamet edebilmişlerdir. Son Haçlı Seferlerinden zamanımıza kadar aman müessesesi M üslüman ülkelerinde Hıristiyan devlet­ leriyle b an şçı temaslar ve iletişimler için bellibaşlı hukukî temelleri sağlamıştır. A vrupa’nın ticarî ve diplomatik uy­ gulam aları yöneticilerin geniş ölçüde gerçekleşmesini ko­ laylaştırmıştır. İslâm devleti ve camiası bilhassa batıya ve doğuya doğ­ ru genişlemiştir. Kuzeye ve güneye gelince... A vrasya’nın boş ovalan ve çölleri ile A frika’nın cangıl'lan pek çekici olmamıştır. İslâmın bu bölgelerde ilerleyişi ağır ve geç ol­ muştur. Fatihlerin ve misyonerlerin bellibaşlı çabalan da­ ha ziyade kalabalık ve mamur memleketlere yönelmiştir: Batıya doğru Kuzey A frika’ya ve A vrupa’ya, doğuya doğru İran’dan Orta A sya’ya, Hindistan ve Çin dolaylanna. Her iki yanda da korkunç düşm anlar mevcuttu. Batıda Hıris­ tiyan devletleri ve kırallıklan; doğuda büyük İran İmpa­ ratorluğu; ve bunun da ilerisinde steplerin ve orm anlann savaşçı ahalisi. 139


Hemen hemen başından beri iki mücadele arasında, yani doğu ile batı arasında köklü bir fark vardı. İran im ­ paratorluğu Müslüman akıncıları ile doluydu. Topraklan da ahalisi de İslâm egem enliği altındaydı. M üslüm anlann ilerlemesine engel olan Bizans sınırı saldınlar karşısında geriliyor, fakat ayakta duruyordu. Hıristiyan Roma im pa­ ratorluğu hâlâ canlıydı ve İstanbul’da bir Sezar hüküm sü­ rüyordu. Sezar’m donanm ası ve orduları yalnız Bizans im­ paratorluğunun kahntılannı korum akla kalmıyor, Hıris­ tiyan A vrupa’yı da istilâ ve fetihlerden koruyordu. Batının tarihî geleneği Poitiers’deki (732) Fransız za-Y ferini Hıristiyanlığın İslâm’dan kurtarıcısı olarak kabul eder. İslâm geleneği ise Poitiers savaşından pek söz et­ mez; etse bile ufak tefek bir olay diye zikreder. Am a ge­ rek tarihte gerek efsanelerde İstanbul surları altında ge­ çen nihaî kavgaya büyük yer verir. Şüphe yok ki İslâmın bu konudaki görüşü hakikate uygundur. Fransızlar Poitiers’de sınırlarına varan ve hızını kaybeden bir gücün son şahlanışını durdurdular. İstanbul’un savunucuları henüz taze ve zinde olan bu gücün ilerlemesine engel oldular. Doğu A vrupa’dan Ren’e giden yol Arapların A m uderya’ya gitmek için izledikleri yola kıyasla daha kısa ve daha ko­ laydı. İstanbul’u fethedemediler. Bu başarısızlık Bizans im ­ paratorluğunu ve onunla beraber Batı Hıristiyanlığım İran ve Orta A sya’nın kaderini paylaşmaktan kurtardı. A rab fethi ve bunun neticesi olarak İran’ın siyasî ba­ kımdan silinişi, yalnız İran’ın değil fakat İslâmiyetin ka­ deri üzerinde de önem li etkiler yapmıştır. Bizans’ın ileri gelenleri, Suriye’den, Mısır’dan ve Kuzey A frika’dan İs­ tanbul’a çekilebilir, eski tab’alannı yeni efendilerinin in­ safına terk edebilirlerdi. Sakit İran imparatorluğunun ileri gelenleri için böyle bir kaçış im kânı yoktu. Hindistan’a ka­ çan küçük bir zümre dışında İranlılar bulundukları yerde kalm ak ve yeni tahakküme baş eğm ek zorundaydılar. İran zadegânı, orta sınıfı ve din adamları hüner ve tecrübe ha­ muleleri ve yakında kaybedilmiş ikbal ve ihtişam hatıra­ larıyla İslâm toplum unun ve kültürünün, hükümet ve mu* 140


halefetinin gelişmesinde o kadar büyük bir rol oynam a­ larında şaşılacak b ir taraf yoktur. İran’ın eski inançları mânâsını kaybetti; daha sonraki nesiller bozgundan ve ümitsizlikten kurtulmak için İslâma sığınacaklardı. İslâm doğuda zafer kazanmıştı, İran baştan başa zaptedilmişti; Hüsrev im paratorluğu can vermişti. Zerdüşt inancı can çekişiyordu. İranlIların siyasî kabiliyetleri de dinî inançları gibi İslâm dâvasının emrindeydi. İran’ın do­ ğu sınırları ötesinde nice kavim ler ve büyük krallıklar vardı. Am a bu n lan n hepsi de M uham m ed’in cihanşümul tebliği için ciddî bir tehlike olmaktan uzaktı. Hindistan ve Çin, İslâm klâsik oluşma dönem ini yaşarken İslâmm şuu­ runu çok uzaktan etkilediler; bu ülkeler müşrik ve putpe­ restlerin yurdu idi ve vahye mazhar olmamışlardı. İslâmiyete kazandırılmalarının zamanıydı. Steplerin savaşçı fa ­ kat uysal ahalisi için de aynı şey söylenebilirdi. İhtida edince İslâm dâvasına taze bir kan getirmiş oldular. Do­ ğuda İslâmm gelişmesini engelleyecek bir sınır yoktu. Her yeni fetih İslâmiyete yeni kaynaklar kazandırıyordu. Batıda durum çok farklıydı. Fethedilen toprakların Hı­ ristiyan ahalisi biliyorlardı ki sınırların ötesinde hür bir Hıristiyanlık vardır. Bu şuur onları ayakta tuttu ve yok olm aktan korudu. Bu ülkelerin İslâmlaştınlması daha yavaş gerçekleşti. Za­ manımıza kadar birçok Hıristiyan azınlıklar süre gelmiştir. Daha önemlisi de şu: Hıristiyan im paratorluğu doğrudan doğruya İslâmiyete meydan okuyordu. Batıda, doğudan çok farklı olarak, İslâm bir rakip tanımak zorundaydı, hatta bir akran. Başka bir vahiy eseri din ve bir cihan devleti. / O da bütün insanlığa bir tebliğ sunuyordu. İslâmiyeti ka­ bule yanaşmak şöyle dursun kendileri insanları Hıristiyan­ lığa çağırıyorlardı. Bu teşebbüslerinde başarısız oldukları da söylenemezdi. Demek ki Hıristiyanlarla savaş başka sınır ülkeleriyle savaştan mahiyetçe farklıydı. Sırın ülkeleri müşrik kavimlerin İslâmlaştınlmasında sadece birer merhaleydiler. Hı­ ristiyanlıkla savaş ise dinî ve siyasi düşm an bir düzenle 141


savaştı. Bu düzen îslâmın dünyadaki rolünün dayandığı esasları inkâr ediyordu. îslâmiyetle Hıristiyanlık arasındaki mücadele askerî bakım dan 4 veçhe arz eder: ikisi saldın, ikisi karşı-saldın. Bu safhalaın her birinde geniş toprak parçalan fetih yoluyla bir yandan bir yana aktanlm ış ve bunun her iki taraf üzerinde büyük etkileri olmuştur. İslâm dünyasıyla Hıristiyanlık arasındaki uyuşmazlık Peygamberin yaşadığı sıralarda başlamıştır. Nübüvetinin ilk yıllarında esas savaş Arap müşriklerine karşı yapılır­ ken Peygamberin gerek Yahudilere gerekse Hıristiyanlara karşı davranışı dostça ve hürmetkârâne idi. İslâm lann başı olarak her iki cam iayla temasa geçti. Bunu anlaşmazlıklar takip etti. Önce M edine’de yoğun olarak temsil edilen Yahudiler düpedüz düşmandılar. Hıristiyanlar ise muhtemel birer müttefiktiler. Sonra M edine’deki camianın etkisi ge­ nişledi. Müslümanlar Arabistan’daki Hıristiyan kabilelerle çatıştılar. Kuzey sınırlarında Hıristiyanlarla ve Yahudiler­ le ilişkiler savaşa dönüştü. İslâm geleneğine göre, Hicret’in 7. yılında (M.S. 628) Peygam ber M edine’den Bizans im paratoru Caesar ile İran Şehinşahı Husrev’e birer mektup yolladı. Onlara ya İslâlâmiyeti kabul etmelerini yahüt da kâfirlerin vermesi ge­ reken cizye’yi sunmalarını teklif etti. Bu rivayet ne derece doğrudur? Bilemeyiz... Hz. M uhammed iki büyük hükümran n İslâmiyeti kabul edeceğine inanıyor m uydu? Âlim le­ rin bu konudaki görüşleri f arkhdır. İslâmm ilk fethi, H ayber’dir; M edine’nin kuzeyinde, Suriye yolunda bir vaha... H ayber’de Yahudiler oturuyor­ du, içlerinde M edine’den kovulan kimseler de vardı. 628 de M uhammed 1.600 kişilik ordusuyla H ayber’e yürüdü ve 6 hafta içinde bütün vahayı işgal etti. Yahudilere, ailele­ riyle orda kalm ak ve ibadetlerini sürdürm ek izni verildi. Topraklan ve malları fatihlere devredildi ama tarlalannı ekip biçebilecekler ve hasadın yansını fatihlere verecek­ lerdi. Daha sonra Hayber Yahudileri Halife Ömer tarafından 142


vahadan çıkarıldılar. Zira m übarek A rab topraklarında îslâmiyet’den başka bir dine yer yoktu. Daha sonraki fetih­ lerde Hz. M uham m ed’in yahudilere kabul ettirdikleri şart­ lar h afif değişikliklerle aynen tatbik edilecekti. Kuzeye yani Hıristiyan topraklarına yayılış Hz. M uhammed’in son yıllarında başladı. Hz M uhammed’den sonra gelenler, Hı­ ristiyan dünyasının geniş bölüm lerini İslâmiyete kazandır­ dılar: yakın doğuda Hıristiyanlığın doğduğu ülkeler, kuzey A frika’nın bütünü, İspanya, Fransa ve İtalya’nın bir kıs­ mı, ve Akdeniz adalarının bir çoğu gibi. Orta-çağ M üslümanları için Arapların İslâmm altınçağm daki bu zaferleri dinlerinin hak dini olduğunu ve Allahîm M üslümanlardan yana bulunduğunu ispat eden İlâ­ hî birer işaretti. Şüpheciliğin egem en olduğu bir çağda, tarihçiler daha rasyonel izahlar aradılar. Arab fetihlerinin askerî tarihi hakkında pek az şey biliyoruz. Am a bu yetersiz bilgilerin ışığında şunları söy­ leyebiliriz: Araplar, diğer im paratorluk kurucularından farklıydılar. Özel bir taktikleri de yoktu, teknik bir üstün­ lükleri de. Düşmanlarına karşı galebe sağlayacak araçlar­ dan mahrumdular. Ne M akedonyalIlar gibi mızraklı alay­ ları, ne Romalılar gibi lejyonları, conquistadore lar gibi at­ lan, ne de söm ürgeciler gibi yangın kuleleri vardı. Hatta tersine, zamanın iki büyük askerî gücüne saldm rken hem maharet hem silah hem de sayı bakımından çok gedideydiler. Büyük birliklerle savaş konusunda tecrübesizdiler. Önceleri muhasara bilgisinden de mahrumdular, muhasara için lüzumlu silahlardan da. Müstahkem şehirleri sadece kuşatabiliyor fakat teslim alamıyorlardı. D onanm alan yok­ tu. Hatta karada bile düşmanların zırhlı süvarilerine karşı koyacak güçten mahrumdular. Birçok şeyleri yoktu ama, mübalâğa da etmeyelim. 7. yüzyılda yerleşik ve gelişmiş devletlerin teknolojik du­ rumuyla bozkır veya çölden gelen akıncıların durum u ara­ sında doldurulam ayacak bir uçurum yoktu. Kaldı ki diğer bakımlardan Arablar da düşmanlarının kullandığı silahlara sahiptiler. 143


Üstelik düşm anlarına kıyasla büyük üstünlükleri de viardı. Bu üstünlüklerden biri hem lojistik hem de stra­ tejikti: deveyi kullanıyorlardı, bu sayede çöle de hâkimdi­ ler. Gerçi devenin savaşta büyük değeri yoktu. Am a taşıt olarak önemi çok büyüktü. İnsanları, teçhizatı ve malze­ meyi nakil işinde emsalsizdi. M odem denizci devletler için deniz ne ise Araplar için de çöl oydu. Düşmanlarının h a­ beri olm adan deve sayesinde diledikleri gibi dolaşabiliyor­ lardı çölde. Fethettikleri eyaletlerde hükümet merkezlerini çölün ucunda kurdular. Şehir zaten mevcutsa, Şam gibi, ^ onu kullandılar. Yahut da yepyeni bir şehir kurdular Kü:fa, Fustat, Kayravn gibi. Bu garnizon şehirler A rab im para­ torluğunun Bombay'ı, Kalküta'sı, Singapur'udur, çölün li­ m anlan... Bunların aracılığıyla eyaletlere sızılmış, sonra eyaletler fethedilmiş, ve bir süre yönetilmiştir. A raplan n başka bir üstünlüğü de maneviyatlarydı. Araplar, mukaddes bir savaşın muharipleriydi. İmanla, vecidle doluydular. İlahî yardım a güveniyorlardı. Bu güven birbirini kovalayan zaferlerle bir kat daha güçleniyordu. Düşm anlan ise uzun zaman eğitilmiş, çoğu paralı, asker­ lerdi. M ahirdiler ama am açlan yoktu. Bir taraftan kendi saflan içindeki anlaşmazlıklar, bir taraftan da sivil ahali­ nin düşmanlığı canlanna okuyordu. Arap savaşçılan ise toplumsal durum, kast ve imtiyaz gibi engellerle karşı kar­ şıya değildiler. Bizans’ın veya İran'ın sahip olmadığı par­ lak başbuğlar çıkıyordu aralânnda. Kendi üstünlüklerine sanlan Araplar, çok kısa bir za­ m anda mahrum bulunduklan silahları ve teknikleri telâ­ fi etmek imkânını buldular. İslâm öncesi Arabistan'da alı­ şılmış savaş biçim i karr wa - farr idi (vur,kaç). Kabile sa­ vaşçılarına çok uygun bir teknik ama disiplinli ordularla savaşırken hiç de elverişli değil. Siret’lere göre Peygam­ ber, savaş nizamı getirmiştir, (tâbiye). Bedir savaşında birkaç yüz askerini saflar halinde dizmiş. Bizans ve İran'la savaşırken A raplar daha geniş birliklerle nasıl harb edi­ leceğini çabucak öğrendiler. En şaşılacak taraf da, Suriye, M ısır ve Kuzey A frika'nın yerli Hıristiyan ahalisinin yar144


damıyla Arapların uzıın müddet hâkim oldukları Akdeniz' de Bizans vesair Hıristiyan donanm alarını bozguna u ğ ra ­ tacak savaş gemileri inşâ etmeleridir. Araplar, yeni kazandıkları deniz gücü sayesinde İs­ tanbul’a karadan ve denizden defalarca saldırdılar. 674’de M arm ara’daki Erdek yarım adasını işgal ettiler. Ve bir savaş üss’ü kurdular. Bu üss’den bahar ve yaz aylarında İstanbul’u m uhasara ettiler yıllarca. 678’de İstanbul sur­ larının önünde büyük bozguna uğradılar. Ve geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu, Müslümanların mukaddes savaşla­ rında uğradıkları ilk gerçek mağlubiyetti. Bundan sonra nisbî bir durgunluk dönemine şahid oluruz. Bu dönemde Müslümanlarla Bizans arasındaki .çatışmalar sınırlarda tutsaklan kaçırm ak ve ganimet elde etmek için yapılır. 8. asrın ilk on yıllarında yeni bir ilerleme kaydedilir. Doğuda Arab ordu lan Cakarta ve İndus’a varırlar. Batı­ da, Berber yardım cılarıyla Cebelitarık boğazını aşar ve İspanya’nın fethine girişirler. Merkezde Emevî Prensi Maslama, sınırlardaki kumandayı ele aldı ve Anadoluya bir­ çok saldınlarda bulundu. Bu ilerlemenin en yüksek nok­ tası Araplar tarafından girişilen 716-717’de İstanbul’un fet­ hi teşebbüsüdür. Bu sefer de bozgun ve gerileme ile so­ nuçlandı. Bununla beraber İslâm efsanelerinde ve folklo­ runda bilhassa cihad’la ilgili son kahramanlık hikâyele­ rinde ve saga’larda büyük bir ün taşır. Bir yandan bu hi­ kâyeler bir yandan da o dönemde dilden dile dolaşan ke­ hanetler Müslümanların cihad konusundaki davranışların­ da nasıl bir değişiklik olduğunu gösteren örneklerdir. Kâ­ firlere karşı yapılan en yaman savaşlar eski ve hamasî bir geçmişe aittir. İslâmların son zaferi ise uzak ve mesyânik bir gelecekte gerçekleşecektir. 717’de İstanbul’dan çekilen Müslüman ordular ilerle­ mekte devam ettiler, ülkelerinin uzak doğu ve uzak batı­ sına doğru... Ne var ki, yayılışlarının sınırına varmışlardı artık. Batıda, Sicilya’nın fethi (827-902) tek büyük başan oldu. Doğuda ise İslâm ordu lan Hindistan ve Çin hudutlannda durakladı. Bizans sınırlan 782’ye kadar nispeten 145


sakindi. 782’de A bbasi hanedanından bir başka prens or­ dusuyla Anadolu’dan İstanbul’a dayandı. Galip oldu, Bi­ zans’ı cizye’ye bağladı ve yurduna döndü. Bu zafer genç emir Harun’un itibarını artırdı. Bir vakanüvisin söyledi­ ğine göre: Harun’un babası halife Mehdi, Harun’u ikinci veliahd nasp etmiş ve ona Reşid ünvanını vermiştir. Bu, A rab halifelerinin İstanbul’a yaptıkları son büyük savaş olmuştur. İstanbul’un fethi daha sonraki bir tarihe ertelenmişti. Cihad’m sona ermesi için birçok sebepler var­ dı. Eski fatihlerin heyecanı ve savaş tutkusu uzun zaman­ dan beri küllenmişti. Ganimet veya şahadet susuzlukları doyum a uğramıştı. Cihada koşan akıncılar yerine şimdi düzenli ve paralı ordular vardı. Bu ordular A raplann boz­ guna uğrattığı ordulardan pek farklı değildi. Abbasiler, payitahtlarını doğuya doğru kaydırmışlardı. Halifelik ar­ tık bir doğu im paratorluğu olmuştu. Artık savaş canı g ö­ nülden yapılmıyordu. Batı sınırdaşlarıyla münasebetleri asgariye inmişti. Bu arada Akdeniz ülkelerinde üss’ü olan İslâm devletleri m ücadeleye devam ediyordu. Am a onlar da öteki İslâm devletleri gibi kahramanlık çağının sona erdiğini kabul ediyorlardı. Dar el-islâm ile Dar el harb ara­ sındaki sınırlar daim a bâki kalacaktı ve ister, istemez İslâm olm ayan devletlerin varlığı kabul edliecekti. Bu m eyanda büyük Hıristiyan karşı-saldm ’sı da başla­ mış bulunuyordu. İslâm dünyasının zâfı ve bölünüşleri de Hıristiyanlara cesaret veriyordu. İslâm dünyasına ilk sal­ dıranlar putperest kavim ler oldu: Doğuda Hazar’lar, Batı­ da V iking’ler. Ne var ki, bunlar sadece birer episod idi.' Yalnız büyük bir etkileri oldu. Hıristiyanlar uyandılar ve kaybettikleri topraklan elegeçirm ek kararını verdiler. Elden çıkmış topraklan yeniden fetih uçlardan başladı, Ispanya’da bazı Hıristiyan beylikleri, yarımadanın kuzey ucunda geçici olarak yaşamak çaresini bulmuşlardı. Hudütlannı sağlamlaştırmağa ve ülkelerini genişletmeğe kalk­ tılar. Önce Frenklerin sonra N orm anlann İslâm ülkelerine saldm şı da onlara yardım etti. Doğuda, K afkasya’nın Hı­ ristiyan ahalisi, G ürcü’lerle Ermeniler tekrar baş kaldırdı146


lar, ve Müslüman efendilerinden gittikçe artan bir hürriyet koparm ayı başardılar. X. asrın ikinci yansında Bizans im ­ paratoru, M üslümanlara karşı saldm ya geçecek güçteydi. Bu saldm ların sonunda Girit, Antakya, Sisam geri alındı. Kuzey Suriye’nin ve M ezapotamya’nm birçok kısım lan ya ilhak edildi ya işgal. Bizans akıncıları güneyde Kudüs’e ka­ dar uzandılar. t XI. asırda Hıristiyanlann îslâm topraklannda ilerle­ mesi selleşti. Doğuda Gürcü kırallığı, İslâm saldm lan m püskürttü ve genişleme dönem ine girdi. Bu dönemde, Ka­ radeniz'den Hazer denizine kadar bütün Kafkas bölgesini hâkimiyeti altına aldı. Ispanya’yla Portekiz’de yeniden fe ­ tih harekâtı Toledo ile Coim bra’ya ulaştı. Akdeniz’de Hı­ ristiyan istilâcılar Sardunya Ve Sicilya’yı Müslüman yöneti­ cilerden geri aldı. Nihayet 1098’de Batı Avrupa Hıristiyanla n Suriye ile Filistin’in bazı bölgelerini işgal ve bir m üd­ det için ellerinde bulundurdular. Bu uğurda yapılan savaş­ lar Hıristiyan âleminde Haçlı Seferleri diye bilinir. M üslümanlar arasındaysa Haçlılar adıyla tanınmazlar. Ne gariptir ki Haçlı seferlerini anlatan Arap vakanüvisleri, başka bakımlardan çok zengin oldukları halde bu istilâcı­ ları doğuya getiren hareketle ilgili pek az bilgi içerirler. Haç ve haçlı kelimeleri çağdaş İslâm yazarlarında hiç g eç­ mez. Kaldı ki Arapçada karşılıkları da yoktur. Nispeten uzun bir zaman sonra A rapça yazan Hıristiyanlar tarafın­ dan kullanılmağa, başlamıştır bu kelimeler. Müslüman çağ­ daşlan için Haçlılar düpedüz Frenk veya kâfir anlammadır. Haçlılar, birçok barbar ve imansızlar arasından, İslâm dünyasına saldıran topluluklardan herhangi biriydi. A yın c ı vasıflan savaştaki kıyıcılıktan ve kıyıcılık sayesinde elde ettikleri başan idi. Haçlıların A vrupa’daki etkisini anlatan birçok eserler yazılmıştır. İslâm ülkelerinde nasıl bir etkileri olduğu ise daha az incelenmiştir. İslâmm başlangıcından beri ilk defa olarak Müslümanlar, askerî bozgun yüzünden, eskiden be­ ri İslama ait olan topraklan Hıristiyan idarecilerine bırak­ mak ve büyük sayıda Müslüman ahaliyi Hıristiyan idare­ 147


sine terk etmek zorunda kalmışlardır. Her iki olay da şa­ şılacak bir sükûnetle karşılanmıştır. Hem doğuda hem de batıda Müslüman yöneticiler, yeni komşularıyla ilişki kur­ mak istemişlerdir. Hatta icab ederse Müslüman kardeşle­ rine karşı Hıristiyanlarla ittifaklar kurmuşlardır. Fakihler için zaruret şeriatın m übah kıldığı bir mahzurdu. «İkti­ darda olana boyun eğilmelidir,» şu şartla ki: Müslüman­ ların ibadet etmesine ve şeriatın hükümlerine uymasına engel olmasın. Böyle bir hükümdarın ülkesi, bazı fakihlere göre, Dar el-islâm’m bir parçası olarak kabul edilebilir. Önceleri Müslüman dünya Levanten kayıbm a tamamen kayıtsız kaldı. Başlangıçtaki cihad uzun zamandan be­ ri sona ermişti, ve cihad ruhu unutulmuştu. Yaşatılan bir şiddet ve değişiklik çağıydı. Müslüman topraklan boyuna saldınlara ve işgallere uğramaktaydı. Saldırılar, bir yan­ dan Orta A sya ve Berberler Afrikasm dan, bir yandan da Hıristiyanlardan geliyordu. Halep’te, Şam’da ve Kahire’de bile Filistin’in ve Suriye kıyılarının elden çıkması hemen hemen hiçbir heyecan yaratmıyordu. Öteki bölgelerde ise farkına bile varılmıyordu bu kayıpların. Devrin parçalan­ mış Suriye’sinde, H açlılann, Doğudan Tûrklerin kurduğu devletler mahallî siyaset dengesinde çabucak yerlerini al­ dılar. Bazıları düşman oldu birbirine, bazıları dost. Bu hu­ sumet veya muhabbetlerde ne dinin ne de soyun etkisi vardı. Bâtıda Hıristiyanlığın kaybedilen toprakları geri alma­ ları tam bir zafer oldu, nihaî bir zafer... Müslüman efen­ diler ve arkalarından Müslüman tab’a İspanya ve Porte­ kiz’den çıkarılmış ve çok geçmeden m uzaffer İspanyollar’la Portekizler Kuzey A frika sahillerine inmişlerdi. Doğuda, Haçlılar bir süre daha tutunmayı başardılar. Bu, Avrupa’­ dan gelen sürekli yardım lar sayesinde oldu. Am a bulun­ dukları yerlerde pek güçlü değildiler ve Müslümanların zincirleme saldırılarıyla daha da zayıfladılar. Nihayet Fi­ listin’deki Latin gücünün son kalesi olan Akkâ 1291’de M emluk’la n n eline geçti. Şimdi Doğuda Haçlı ordularının iki bakiyesi kalmıştı: 148


Kıbrıs Latin kırallığı ile Kilikya’daki Fransız - Ermeni kırallığı. Dikkate lâyıktır ki, her iki hüküm dar da Müslüman topraklarında Melik diye anılmazlar. Ünvanlari: Mütemellik’dir. Yani İslâmm meşru hakkı olan topraklan gasp et­ mişlerdir. Her iki ülke de, zamanı gelince, Müslümanlar tarafından alınmışlardı (Kilikya’yı Memluklar, K ıbns’ı Os­ manlIlar.) Haçlı zihniyetinin kalıntıları A vrupa'da bir müddet daha yaşayacaktı. Ve bu zihniyet birtakım ufak tefek sa­ vaşlar kışkırtacaktı. Önce M ısır’ın Memluk saltanatına, sonra da Osmanlı Türklerinin yeni ve tehditkâr kuvvetle­ rine karşı... Ne var ki, A vrupa’nın um urunda olriıuyordu bunlar. O, başka şeylerle meşguldü artık. Hıristiyanlar, Haçlıları unutmuşlardı am a Müslümanların gönlünde cihad dipdiriydi. Yeni baştan im an uğruna bir mukaddes savaş düzenlendi. İlk amaç, kâfir istilâcıların ele geçirdiği ülke­ leri yeniden almak; sonra, bu işi zaferle biterse, Islâmiyeti şimdiye kadar tanımamış olan bölgelere ve kavimler© İs­ lâmî tebliği ve gücü yaymaktı. Haçlıların iki asır süren idareleri ele geçirdikleri ül­ keler üzerinde büyük bir etki yapmadı. Hep egemen bir azınlık olarak kaldılar. Batı A vrupa menşeli bir avuç katolik, çeşitli adamları ve hizmetkârlarıyla baronlar, rahip­ ler ve bezirgânlar... Aşağı y u kan bütün köylüleri içine alan ahali yığını Müslümanlardan, doğu Hıristiyanlanndan, bir avuç Yahudiden ibaret yerlilerdi. H açlılar buraları terk edince bu topraklar kolaylıkla İslâm dünyasıyla kaynaş­ tılar. Bununla beraber haçlı orduları iki bakımdan silinmez bir iz bıraktılar. Birincisi: zim m i’lerin durumu kötüleşti. İslâmî genişlemenin ilk günlerinde, zimmi’ler birtakım tahdidlere bağlıydılar. Bu tahdidlerin çoğu, yeni fethedilen ülkelerdeki İslâm garnizonlarının güvenini sağlamak için alınmış tedbirlerdi. Mevzuatda yer almalarına rağmen bu tahdidlerin birçoğu sıkı bir şekilde uygulanmazdı. Bir ke­ limeyle zim m i’ler gerek sosyal ve ekonom ik gerekse dinî bir hürriyet içindeydiler. Hıristiyan dünyasıyla girişilen 149


uzun çatışmalardan doğan küskünlükler, Hıristiyanlarla M üslümanların bir arada yaşadığı yerlerde korunm a ihti­ yacı, Hıristiyan hükümdarlarının ve din adamlarının örnek olduğu zulum lar... Bütün bu âmiller elele vererek davra­ nışı daha da sertleştirdi. Haçlılardan buyana, Müslüman­ larla Hıristiyan ve Yahudi teb’a la n arasındaki ilişkiler da­ ha mesafeli ve daha çetin oldu. Ziraim ler toplum olârak tecrid edilmişlerdi; ayrı bir muameleye tâbidiler, fakat ara­ da bir de olsa zulme uğruyorlardı. Haçlıların eseri olan ikinci devam lı değişiklik İslâm dünyasının A vrupa’yla münasebetlerinde vaki oldu. Onbirinci asırdan önce İslâm dünyasıyla A vrupa arasındaki münasebetler yok denecek kadar azdı. Şarleman ile Ha­ run Reşid elçi teati etmişler. Sık sık tekrarlanan bu teati­ den yalnız Frenk vakanüvisi Einhard bahseder. Böyle bir şey olmuşsa hiç de mühimsenmemiş olacak ki M üslüman tarihçiler bundan hiç söz etmemişler. Toskanya’lı Bertha’nm daha sonra Halife el M uktafi’ye yolladığı sefaret er­ kânı (906) da garip bir hâdise olarak zikredilir. İslâm dün­ yasının uzak batısında, Kuzey A frika ile İspanya’da bile A vrupa’yla diplom atik alış verişler çok azdı. Cordoba ha­ lifesi im parator O tto’ya İspanyol yahudisi İbrahim b. Yakub el-Turtuşi’yi elçi olarak göndermiş. (X. asrın ortala­ rında) . M üslümanların orta-çağ başlarında Frenk Avrupası hakkmdaki malumatı geniş ölçüde bu kaynaktan gelir. İb­ rahim ’in seyahat hatıraları kaybolmuş. Daha sonraki Arap coğrafyacılarının yaptığı alıntılar sayesinde bu hatıraları öneriyoruz. Haçlılar, bilhassa SicilyalI el İdrisi ve Endülüslü İbn Said gibi batılı İslâm coğrafyacıların yazılarından faydala­ narak yeni bilgiler getirdiler. Daha önemlisi de Avrupalı Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki eskiden sınırlı olan ticarî ve kişisel münasebetlerin artması olmuştur. Haçlı seferleri sürerken, A vrupalı bezirgânlar — daha da çok İtalyanlar— Latin idaresi valtındaki Memalik-i Şar­ kiye İskeleleri’ne yerleştiler. Buralarda kendi kanunlarıyla yönettikleri örgütlenm iş cemaatler kurdular. Bu iskelele150


*

rin yeniden M üslümanların eline geçm esi Avrupalı bezir­ ganların faaliyetine son vermedi. A ksine... M üslüman ida­ reciler, hem kendileri hem de uğraşanlar için kazanç kay­ nağı olan bu ticaretin sürüp gitmesinden yanaydılar. Çok geçm eden A vrupalı bezirganların M ısır'da ve haçlıların hiçbir zam an egem en olm adığı başka ülkelerde kolonileri göriilür. Müslüman fakihlerinin anlayışına göre A vrupa kolo­ nileriyle yapılan anlaşmalar klâsik man müessesesinin de­ ğişik bir şeklinden ibaretti. Doğuda oturan bezirganlar ise müstamin haklarından yararlanm akta idiler. Hakikatde ise anlaşmanın modeli A vrupa menşeli idi. İtalyan ticaret cum­ huriyetlerinin Bizans im paratorluğu ve haçlı devletleriyle akt ettikleri anlaşm alar örnek alınmıştı. İki yanlı bir an­ laşma veya muahede m efhum u İslâm hukukunu da m eç­ hulü idi* İslâmî uygulam anın da. Böyle bir müessesenin kabul edilişi A vrupa etkisinin büyüdüğünü göstermekteydi. Böyle bir anlaşmanın özünde M üslüman bir idarecinin Hı­ ristiyan bir devlete bahş ettiği imtiyaz yatıyordu. Bu im ti­ yazla, Hıristiyan devletin tebası -Müslüm an d evletlerin Hı-riatiyan devletin -tebast; Müslüman devletlerin Hıristiyan tebalan için koydukları ehliyetsizlik engeline bağlı olmar dan M üslüman ülkeleriyle alış veriş yapabiliyor ve o ül­ kede ikamet edebiliyorlardı. A vrupa devletleri Türkiye'nin, Mısır'ın ve Akdeniz'in diğer İslâm ülkelerinin idarecilerin­ den bu şekilde birçok ruhsatlar elde ettiler. Osmanlı döne­ minde bu imtiyazlara kapitülasyon deniliyordu. Çünkü capitula ismi verilen bölüm lere ayrılmışlardı. A vrupa ticareti parlak bir gelişmeye m azhar olurken A vrupa orduları bir sürü büyük bozguna uğruyorlardı. Haçlı ordu lan zap ettikleri her yerden çıkanlmışlardı. Vak­ tiyle Hıristiyanlann elinde olan geniş bölgeler İslâm akıncilan tarafından zapt edilmişti. Bir kere daha İslâmm İlk devirlerinde olduğu gibi Hıristiyanlık aleyhine cihad açıl­ mıştı. V e b u defa Müslümanlar Avrupa'nın göbeğine ka­ dar ulaşabilmişlerdi. Haçlı ordularını bozguna uğratanlar, onlann işgal et­

151


tiği ülkelerden gelmiyordu. Hatta feth ettikleri veya teh­ ditleri altında bulunan kavimler arasından da çıkmamış­ lardı. Bu yeni saldın daha uzak doğudan geldi. İslâmın yeni bir devletinden: Türklerden dem ek istiyoruz... Türkler haçlılardan önce geldiler ve bir bakıma bu geliş haçlılan kışkırttı. Müslümanlar, Türklerle önce Orta Asya sınırla­ rında karşılaştılar. Onları tutsak olarak ele geçirip bil­ hassa askerlik alanında kullandılar. Bu asker-tutsaklara memluk denildi. Umumiyetle A frika’dan gelen köleler ya evlerde istihdam edilirdi yahut da arazide. M emluklar da hukuken köle sayılıyordu, fakat zamanla imtiyazlı bir kast haline geldiler, askerî bir kast... Müslüman devletine gittikçe büyüyen bir kudret bah ­ şediyorlardı. Çocukken tutsak olarak ele geçiriliyor, uzun bir meslek terbiyesinden geçiriliyorlardı. Efendilerine gö­ nülden bağlıydılar. IX. asırdan beri Halifeler, Türk asker­ lerine ve kumandanlarına teslim ettiler idareyi. Türkler önce askerî sonra da siyasî hâkim iyet kazandılar. Kum an­ danlar vali oldu; valiler de hanedan kurdular. İslâmda ilk Türk idarecileri IX. asırda ortaya çıktı. XI. asırda Orta A sya’dan Mısır’a kadar hem en hemen bütün idareciler Türkdü. Bu Türk yöneticilerinin çoğu Orta Asyalı idi. İslâm dünyasına tutsak olarak katılmışlardı. Yetiştirilirken ka­ bul etmişlerdi Islâmiyeti. Askerî mertebeler dizisinde yük­ selmiş ve general yahut da paralı asker olmuşlardı. Hudut­ ların ötesindeki Türk kabileleriyle pelç ilişkileri yoktu. Da­ ha çocukken bu kabilelerden koparılmış, uzaklaştırılmış­ lardı. Daha sonra bu Türk kabileleri Batıya yönelecek, hem İslâmiyetin hem de Hıristiyanlığın kaderi üzerinde büyük etkiler yapacaktı. Orta Asya Türkleri hiçbir zaman Araplar tarafından m ağlûp edilmediler. Onları İslâmiyet fethetti. Çoğu Türk olan gezici sofiler ve dervişler, Jakarta’nın ötesindeki he­ nüz İslâmiyete boyun eğmemiş kabileler arasında dolaşı­ yor, İslâm ve putperest dünyanın sınırlan içinde gelişen yeni im anı tebliğ ediyorlardı. 152


Bozkır kavimlerinin batıya göçü XI. asırda kemalini buldu. Bozkır kavimleri iki ana yoldan ilerliyorlardı: Hazer’in kuzeyinden güney Rusya ve doğru A vrupa’ya; Hazer’in güneyinden İslâm ülkelerine. Kuzeyli akıncılar, ara­ larındaki hâkim Türk kabilesinin adıyla anılırlar: Kıpçaklar. Güneyden gelenler ise yine kendilerini yöneten hane­ danın adını taşırlar: Selçuklular. Kıpçaklar, Polovtski ve Cuman’lar adıyla da tanılırlar. Bir zaman, Ural nehrinden M acaristan sınırlarına kadar çok geniş b ir alana yayılmışlardı. Aşağı yu kan eski Türk­ lerin oturduğu yerler... Hazarlar, Peçenekler, V olga Bul­ garları gibi Türkik kavim ler tarafından yönetilen eski Türk­ lerin topraklan... XI. a sn n ortalanndan itibaren XIII. asır­ da M oğolların gelişine kadar bu topraklara Kıpçaklar hâ­ kimdi. M oğollann fethinden sonra bile Kıpçaklar, M oğol efendilerini özümlemeyi ve ülkelerindeki M oğol hanedanlanna kendi seciyelerini aşılamayı başarmışlardı. K ıpçaklann gelişinden önce İslâmiyet, Don ve V olga havzalanndaki Türkik kavimler arasında mesafe almıştı oldukça. Kama ve V olga ırm aklannm kavşağında bir site ve bir devlet kuran Bulgarlar X. yüzyılda İslâmiyeti yay­ mak için çaba harcıyorlardı. Hatta 986’da Kievli prens Vladm ir’i ihtida ettirmek istediler ama boşuna... Türkik kabileleri üzerinde daha başarılı oldular. Kıpçaklar, Doğu A vrupa’ya göçtükleri zaman henüz putperestiler. Bazılan Hıristiyan oldu ve Slavca konuşan kavimlerle kaynaştı. Diğerleri ise M üslümanlığı kabul etti. V olga’daki M o­ ğol hanlığında büyük bir rol oynayanlar bunlardı işte. XIII. asn n 30. ve 40. yıllarında M oğollann Doğu A vrupa’yı fethetmeleri ilk defa olarak bozkır kavimlerine siyasî bir çerçeve sağladı. Moğollar, Saray’da (aşağı V olga) bir hü­ kümet merkezi ve Cengiz H an’ın torunu ve Rusya fatihi Batu Han’a bağlı bir hanedan kurdular. M oğollann nü­ fusu azdı. Kıpçaklara dayanıyorlardı. Zamanla Kıpçak di­ lini benim sediler ve Kıpçaklarla birleştiler. Devletlerinin adı Rusçada ve Avrupa dillerinde Altın Ordu diye bilinir. 153


Altın Ordu kelimesinin Doğu kaynaklarında karşılığı yok­ tur. Kıpçak hanlığı diye geçer. XIII. asrın sonlarında, XIV. a sn n başlannda bu hanlık İslâmiyeti benim seyince bir Müslüman devleti Baltık De­ nizinden Karadeniz’e kadar bütün doğu A vrupa’ya ege­ m en olur. K ın m ’da, büyük ırmak vadilerinde, hepsinden de çok, V olga boylarında kurulan yerleşme merkezlerinde kalabalık ve etkin bir M üslüman nüfusu görülür. Altın O r­ d u ’nun yıkılışından sonra kurulan bağımsız İslâm hanlık­ larının payitahtı olan nice mam ur beldeler kurulur: Ka­ zan, Astragan, Bahçe Saray gibi. Selçuk oğullarının başkanlığındaki güneyli istilâcılar ? başlangıçtan itibaren Müslümandılar. Büyük sultanlar ola­ rak İslâmm kalpgâhm ı yönetm eğe başladılar. Selçuk sul­ tanları İslâmm toprak bütünlüğünü ve siyasî birliğini onar­ makla kalmadılar, İslâmiyete büyük bir canlılık da getir­ diler. Daha önceki devirlerde bu canlılık bir hayli sarsıl­ mıştı. M emluklar gibi Bağdad’a ve başka diyarlara giden kar­ deşlerine benzemiyorlardı. Selçuklularla beraber gelen serazad Türkler sınırlardaki cihad ruhunun bütün ateşini ve coşkunluğunu koruyorlardı. Türklerin Orta A sya’dan İran yoluyla Mezapotamya’ya doğru ilerleyişleri İslâmiyet için uyanış devresi... Türk or­ du la n kâfirleri püskürtür ve rafizi’leri yok ederken sünnî fakihleri ve kelam cılan İslâmiyetin başlangıcından beri ilk defa olarak devlet ile samimî ilişkilere girdiler. Şiî dü­ şüncelere karşı sünnî fikirleri düsturlaştırma ve yaym ağa giriştiler. Türklerin misyonu ve otoritesi birçok metinler­ de görülebilir. Meselâ 972 de kalem e alınan Kaşgarlı Mahm ud’un divan-ı Lügati Türk’ünün girişinde. M üslümanlarla Hıristiyaiılar Bizans hudutlannda bir­ likte yaşıyorlardı. Cihad ateşi ise Jakarta’la n n ötesindeki uzak ülkelerde sm ır-savaşçılan arasında için için tutuşu­ yordu. Bu sınır kavim lerinin Batıya gelişi İslâmî yayılışın ilk günlerini hatırlatan bir hızla cih ad’ı yeniden tutuşturdu.

154


Selçuklular Kafkasya’da Gürcülere ve Ermenilere karşı İslâm hâkimiyetini yeni baştan kurm ağa çalıştı. Daha da önemlisi Türklerin Doğu ve Orta A nadolu’yu fethiydi. Bu­ raları uzun zaman İslâmm ilerlemesine engel olan Hıris­ tiyan Rum im paratorluğunun kalesidir. Anadolu’nun fethi sınır savaşçıları tarafından sağlam7 laştırılmıştı fetih. Fetih işlerinin başlarında Sultan, bir Sel­ çuk şehzadesini yollamış ve yeni toprakların yönetimini ona tevdi etmişti. Sınır savaşçıları savaşarak batıya ilerler- » ken doğudan subaylar ve mem urlar gelip kazanılan top­ rakların yönetimini ellerine aldılar. Onların gayretleri sa­ yesinde A nadolu’da, payitahtı Konya olan güçlü bir Türk devleti kuruldu. XIV. a sn n başlarına kadar burada hü­ küm süren Selçuk hanedanı Rum Sultanları olarak m a­ ruftur. Bunu takip eden dönem de Güney batı A sya’daki İs­ lâm ülkeleri batıdan ve doğrudan iki istilâya uğradılar. Haçlıların istilâsı yalnız doğu Akdeniz ülkelerini etkiledi. Çabucak püskürtülen bu istilânın büyük etkisi olmadı. Haçlılara karşı saldırıyı Selçukluların emrindeki ikbalperest bir Türk subayı Zengi başlattı. Zengi kendine Mezo­ potam ya’da ve kuzey Suriye’de bir beylik kurdu. Oğlu Nureddin, babasının yaptığı işi dini heyecan ve siyasî tut­ kuyla sürdürdü. Bu teşebbüsü başarıyla taçlandıran ise Selâhaddin’dir. Selâhaddin de Mısır ve Suriye’de bir ha­ nedan kurmuş ve Lâtin devletlerine son darbeyi indirm iş­ tir. Selâhaddin kürt’dü. Am a yönetim i de ordusu da Türk usulüne göre kurulmuştu. Halefleri ise orduyu da rejimi de baştanbaşa Türkleştirdiler. Filistin’de Haçlı ordularının son artıklarını M ısır’daki Kıpçak Memlukları XIII. asırda temizleyecekti. Doğudan gelen M oğol istilâsı çok daha tehlikeliydi, u lâmiyetin doğuşundan beri ilk defa olarak M üslümanlar İslâmiyetin doğduğu topraklarda putperestler tarafından vy küçültüldüler ve m ağlûbiyete uğradılar. Bağdad halifeliği yok edildi. Orta A sya ve İran, Müslüman Anadolu ve Irak putperest bir im paratorluğa ilhak edildi. Bu imparatorlu155


ğun hükümet m erkezi doğu A sya’daydı, 1267’den (berij Pe­ kin. Bu istilânın İslâm topraklarına yaptığı zarar arada bir abartılmıştır. Şüphe yok ki İslâmiyet için büyük bir darbe olmuştur bu istilâ. İslâm hükümetini ve toplumunu dar­ m adağın eden bir saldın... Bir ara öyle sanıldı ki İslâmiye­ tin istikbali tehlikededir. Nitekim İran’daki M oğol hanlan, Mısır’daki son İslâm hisarını tehdid ediyor ve Avrupa’daki Hıristiyan devletleriyle ortak düşm an olan İslâmiyete kar­ şı ittifak kurmağa teşebbüs ediyorlardı. Tehlike geçti. A vrupa’yla pazarlıklar bir netice verm e­ di. Ve bir asır içinde batı A sya’nın M oğol hâkimleri avaneleriyle birlikte İslâmiyeti kabul ettiler. Bir çoğu da Türkçeyi ve Türk alfabesini benimsedi. Geriye baktığımız za­ man görüyoruz ki Türklerden sonra Bozkır kavimlerinin güney-batı A sya’ya ikinci göçü olan M oğolların gelişi İslâm m siyasî ve askerî gücünün zayıflaması değil artması olmuştur. Türklerin ve Türkleşmiş M oğollann himayesi altında kurulan kırallıklann, daha önceki zamanlarda eksik olan bir vasıflan vardı: istikrar, sebat ve dayanma. Bu vasıflar on lan n hem siyasî müesseselerinde hem askerî etkinliklerine görülebilir. XIV. asrın Arap tarihçisi İbn Haldun, Türklerin İslâm dünyasındaki âdeta üniversel olan üstünlüklerini, İslâm lann hayrı için A llah’ın bir inayeti olarak görür. Hilafetin zayıfladığı ve yozlaştığı, kendini hü­ cum lara karşı koruyam ayacak hale geldiği bir dönemde Hikmet-i İlâhiye, Türkler arasından yeni koruyucular ve yöneticiler çıkardı. Murad: «İslâmın sönm eye yüz tutan soluğunu canlandırm ak ve M üslümanların birliğini yeni­ den kurmak» dı. Türklerin hâkimiyeti dönem inde İslâm dünyası kay­ bettiği mücadele gücünü yeniden kazanmış ve sayısız cihad’lara girişmiştir. Bu cihad’lar İslâm dünyasına, bazı­ ları bugün de bâki kalan, önemli toprak kazançları sağ­ lamıştır. Doğuda en göze çarpan ilerleyiş Hindistan ol­ muştur. Arapların VIII. yüzyıldaki Hindistan saldırılan akim kalmış ve Müslüman devletlerinin Hindistan’a yerleş­ 150


meleri XI. asırdan itibaren birbiri arkasında gelen Türk as­ kerlerinin ve yöneticilerinin eseridir. Batı’da Avrupa içlerine^ büyük akın olmuştur: birisi Kıpçak M oğol hanlarının Altın O rdu’su tarafından, diğeri Osmanlı Türkleri tarafından. Osmanlı devleti önceleri bir sınır savaşçıları beyliği idi. R u s 1Selçuk saltanatı yıkıldıktan sonra A nadolu’da or­ taya çıkan birçok devletçikten bir tanesi. A vrupalılann verdiği ad, ilk hüküm dan Osman’ın isminden bozmadır. Rivayete göre 1299’la 1326 arasında hüküm sürmüş, Osman. Bu beylik A nadolu beylikleri içinde ne en büyüğü idi ne de en güçlüsü. Bununla beraber Bizans im paratorluğundan arta kalan ülkelerin en batısm daydı ve cihad için büyük im kânlar sunuyordu. Bütün A nadolu’dan gönüllüler top­ luyordu bu cihada. Bu fırsatlardan faydalanan OsmanlI­ lar, büyük bir devlet ve bir im paratorluk medeniyeti kur­ dular. JFatih Sultan Mehmed 1453’de İstanbulu fethetti. İslâm ordularının asırlardan beri gözdiktikleri bir hedefti bu. Os­ manlI devletinin zirveye ulaştığı dönem Kanun-i Sultan Süleyman dönemidir. A vrupa’da Osmanlı orduları Yuna­ nistan’ı, Balkanları ele geçirdiler. Sonra M acaristan’a yü ­ rüdüler ve 1529’da V iyana’yı kuşattılar. Doğuda Osmanlı donanması, Hind okyanusunda Portekizlilere meydan oku­ du. Batıda Osmanlı devletinin metbuluğu altında olan Ku­ zey A frika’nın İslâm hâkimleri İslâmm deniz gücünü batı Akdeniz’e çıkardılar. Hatta İngiliz adalarına ve İzlanda’ya kadar açık denizlerde korsanlık yaptılar. Bir kere daha İslâmiyetin ilerleyişi Hıristiyanlık için öldürücü bir teh­ like oldu. Haçlı seferleri sona ermiş, onun yerini Cihad al­ mıştı. Elizabeth devrinde Türklerin tarihini yazan Richard Knolles Türklerden «Dünyanın bugünkü dehşet kaynağı* diye söz ederken A vrupa’nın ortak duygularını dile ge­ tiriyordu. Hıristiyan A vrupa’yla İslâm Osmanlı arasındaki uçu­ rum zamanımızdaki hür dünya ile Sovyet Rusya arasın­ daki kopuşa benzetilir bazen. Bu karşılaştırma yersiz de157


ğildir büsbütün. Her iki durum da da Batı, gelişen ve inan­ mış bir im paratorluğun tehdidi altındaydı. Am a arada bü­ yük farklar var, ortak yönler de yok değil şüphesiz. Me­ selâ her iki devletde de coşkunluk ve nass’çılık hâkim. Yalnız Türkler çok daha insaflı idiler. XV. ve XVI. asır­ larda ilticalar batıdan doğuya idi, doğudan batıya değil. Ispanya’dan sürülen Yahudiler, Türkiye’ye sığınmışlar:; Kaldı ki bu, ilk iltica hareketi değildi. A vrupa’da Osmanlı hareketi sona erince, asırlarca idare ettikleri Hıristiyan nMilletler hâlâ oradaydılar. Dilleri, kültürleri, dinleri, bir ölçüde m üesseseleriyle... Halbuki bugün Ispanya’da da, Sicilya’da da ne Müslüman, vardır, ne A rapça konuşan.

/

Osmanlı idaresinden faydalananlar yalnız Müslüman­ lar, yalnız Yahudi mültecileri veya kiliseyle anlaşamayan Hıristiyanlar da olmamıştır. Fethedilen ülkelerdeki köylü­ lerin de kaderleri, lehlerine değişti. Osmanlı devleti, çatış­ ma ve düzensizlik yerine birlik ve huzur getirdi. Bunun çok önemli İktisadî ve sosyal neticeleri de olmuştur. Fetih savaşları sırasında eski toprak aristokrasisi yıkıldı. Sa­ hipsiz kalan topraklar zeamet olarak Osmanlı askerlerine dağıtıldı. Osmanlı düzeninde zeamet, geliri toplayanların hakkıydı aslında; nazari olarak bu hak ^ h ib in in hayatıyla sona ererdi. Sahibi askerlikle ilişkisini keserse elinden alı­ nırdı zeamet, irsiyetle intikal etmezdi. Köylülere gelince... onların topraklan babadan oğula geçerdi. Ne parçalanır, ne de belli ellerde toplanırlardı. Önceki durum lanna göre çiftliklerinde daha hürdüler. Vergiler mütevaziydi ve kom ­ şu ülkelere nazaran daha insanca tahsil edilirdi. Bu em ­ niyet ve refah Hıristiyanlan Osmanlı idaresine bağlam ış­ tır. Batıdan gelen milliyetçi fikirler patlak verinceye kador Osmanlı ülkesinde sürüp giden uzun ömürlü asayişin kay nağı da bu olsa gerek. XIX. asırda Balkanları ziyaret eden Avrupalılar, Balkan köylülerinin refahından ve memnuni­ yetlerinden söz ederler. Durum XV. ve XVI. asırlarda daha da göze çarpan bir zıddiyet ifade eder. A vrupa’da büyük ayaklanmalar çağıdır bu. Aleyhinde o kadar atılıp tutulan devşirme usulünün de nice iyi tarafları vardır. Bu usulle

158


en hakir köylü sadrazam lığa kadar yükselebilirdi. Nite­ kim de bir çok lan yükselmiştir. Çağdaş Hıristiyan dünya­ sında imkânsız olan İçtimaî bir seyyaliyet... Osmanlılar yalnız tehlikeli bir düşman değildi, Hıristiyanlan büyülüyordu da. OsmanlIların hoş görüsü ve Os­ manlI diyanndaki imkânlar birçok ikbalperesti bu ülkeye çekmiştir. M ağdur köylüler, efendilerinin düşm anlanndan medet umuyorlardı. Luther bile 1541’de yayım ladığı bir eserinde H ıristiyanlan uyanr: sizin gibi gözü doym az prenslerin, toprak ağalannm ve burjuvaların idaresi alın­ da yaşamaktansa Türklerin idaresi altında yaşamak fakir­ lere daha hayırlı gelebilir... A vrupa’nın şövalyeleri Türklere karşı yiğitçe savaşmışlardır am a A vrupa köylüleri böyle bir zafere pek kulak asmıyorlardı. Kurulu düzenin koru­ yucuları bile Türk devletinin askerî ve siyasî düzeninin üstünlüğünden etkilenmişlerdi. A vrupa’da kaleme alm an Türk tehlikesiyle ilgili sayısız eserlerin bir çoğunda Türk düzeninin üstünlüğünden ve onu taklit etmenin faydala­ rından söz edilir. Osmanlı orduları, Osmanlı donanm ası Hind Okyanu­ sundan çekildi. Yine de Osmanlı askerî gücünün heybetli manzarası, Osmanlı gücünün gerçek zevalini gizleyecekti bir müddet. M acaristan’da Türklerle Hıristiyanlar uzun ve netice vermeyen bir savaş sürdürdüler. 1683’de Türkler V iyana’yı ele geçirm ek için ikinci bir hücum daha yaptı­ lar. A m a çok g eç’di artık. Bu, OsmanlIların son ve kesin bozgunu oldu. Şimdi Avrupa için Osmanlı devletinin zaafı bir problem olmuştu: Şark Meselesi. Dünyanın bazı bölgelerinde, daha çok tropikal A fri­ ka’da ve Güney Doğu A sya’da İslâmiyetin gücü ilerlemek­ te devam ediyordu. Batıda ise tam bir bozguna uğramıştı Osmanlı. Mazideki zaferleri bir zaman için bu bozgunu gözlerden saklamış ve geciktirmişti am a önleyememişti. Avrupa Hıristiyan dünyasının birinci büyük cihad’a verdiği karşılık Yeniden Fetih ve Haçlı Seferleri olmuştu. İslâmın ikinci ilerleyişi dalgasına verdiği cevap: zirveye erişen emperyalizm. Emperyalizm, A vrupa’nın iki ucunda 159


tabii olarak başladı. îberya ve Rusya gibi bir zaman İs­ lâm idaresine bağlanmış ülkelerde... Aşağı yu kan bütün İslâm dünyasını yutuncaya kadar yayıldı. Türklerin büyük göçü Kuzey A frika’ya şöyle bir do­ kunmuştu am a Ispanya’ya hiçbir zaman ulaşmamıştı. Bu­ nun için de Türklerin, uzak batıdaki İslâmm üzerindeki etkileri pek büyük olmamıştır. Bu rolü başka bir kavim, Berberiler oynamıştır. XI. ve XII. asırlarda A frika’nın Berberileri, A sya’nın bozkır kavimleri gibi, İslâm devletlerinin ■sendelemekte olan düzenlerini sildi süpürdü. Yeni bir si­ yasî ve dinî düzen kurdu. Türklerinkine benzeyen askerî yiğitlikleri ve cihad aşkları ile yeni ve güçlü devletler te’sis etti Berberiler ve yeni bir hızla cihad’ı başlattılar. Güç­ leri, kısa bir zamanda, A frika’dan İspa n yaca sıçradı ve bir müddet için Hıristiyanların karşı saldırısını durdurdu. A m a yalnız bir müddet için. Batıda İslâmiyete taze bir güç aşılayamadılar. M oğollar gibi siyaset ve askerlik alanlarında bir yenilik yaratamadılar. Berberiler şehirlere yerleştikten sonra heyecanlarını kaybettiler. Böylece İslâm gücünün zevali sonuna yaklaştı. 1492’de İslâm gücünün İspanya’daki son merkezi Katolik hükümdarlarının ordulan tarafından zapt edildi. Böylece A vrupa’nın karşı saldırısı başlamış bulunuyordu. Portekizliler 1267’de, İspanyollardan aşağı yukan 250 yıl önce, yeniden fetih hamlelerini tamamlamış oluyorlar­ dı. Ceuta’yı ele geçirerek savaşı düşman topraklarına sü­ rüklediler. XV. asırda Merakeş’e yerleşmek için büyük bir hamle yaptılar. Başka bir deyişle Kazablanka ile Tanca’yı zapt ettiler. Portekizlilerin kuzey A frika topraklarında ge­ nişleme teşebbüsü M erakeş’lilerin el kasr el Kebir sava­ şındaki zaferiyle sona erdi (1577). İspanyollar da o ünlü Yeniden-Fetih hareketlerinde bozguna uğrayan Müslüman düşm anlannı A vrupa’dan A frika’ya kadar kovaladılar. 1497 ve 1510 arası Kuzey A frika kıyılannda birçok şehir­ leri ele geçirdiler: Melilla’dan Trablusşam’a kadar birçok şehirleri. Bu teşebbüs de işe yaramadı. İspanyollann istek­ leri hududlu ve ihtiyatlı idi. Islâmın ihyası için herhangi 160


b ir teşebbüsü önlem ek ve kendi k ıyıla n ve gemilerini M üs­ lüman korsanlara karşı korum ak istiyorlardı. Akdeniz’de Osmanlı deniz güçlerinin başan lan n dan sonra İspanyol’lar K uzey A frika’yı istilâ etmekten vazgeçtiler. Onlar da Por­ tekizliler gibi birkaç müstahkem mevkii küçük garnizon­ larıyla elllerinde tutmakla yetindiler. Batının doğuya gerçek karşı darbesi tamamen başka b ir istikametden gelecekti. V asco de Gama Calicut’a gel­ diği zaman Hıristiyan ve baharat peşinde olduğunu açık­ ladı. Portekizlileri A sya’ya sürükleyen saiklerin güzel bir hülasasıydı bu iki kelime. Y olculuklan da cihad arzusuna karşı uzun ve geç kalmış bir cevap değil miydi! Doğuya giden Portekizliler arasında dini m isyon duygusu çok güçlüydü. Y olculuklan dinî bir mücadele olarak görülüyor, aynı düşm ana yani İslâmlara karşı Haçlı seferlerinin ve «yeniden-fetih» hareketlerinin bir devamı olarak kabul edi­ liyordu. Portekizliler Doğu denizlerine vardıklarında, düş­ m anlan, M ısır’ın, Türkiye’nin, İran’ın ve Hindistan’ın Müs­ lüm an devletleriydi. V e on lan n hâkimiyetlerini yıktılar, Portekizlilerden sonra İspanyollar, Fransızlar, İngilizler ve HollandalIlar gelecekti. Bu milletler, kendi aralarında, A f­ rika’da, ve güney A sya’da XX. yüzyıla kadar devam eden geniş bir A vrupa hegem onyası kurdular. Aynı «yeniden-fetih» ve karşı saldın hareketleri orta çağlarda İslâmın fethettiği öteki A vrupa ülkelerinde de görülebilir. Meselâ Rusya’da. Altın Ordu döneminde İslâm m Rusya’da egemenliği M ağribilerin İspanya’daki ege­ m enliğine kıyasla daha kısa ve etkileri bakımından daha sınırlı olmuştur. Yine de «Tatar boyunduruğu» R uslann hafızasında derin bir iz bırakmıştır; tıpkı Yunanistan’da Türklerin, Ispanya’da m ağribilerin hâkimiyetleri gibi. N i­ tekim bu hâkimiyeti sona erdirmek için verilen m ücadele de Yunanistan ve Ispanya’nın yaptığı savaşlara benzer. Rusya’nın kendini toparlaması XIV. asnn son çeyre­ ğin e rastlar. 1380’de büyük M oskova prensi Dimitri Donskoy, Tatarları Kulikovo’da bir meydan savaşında bozguna uğrattı. Bu zafer her ne kadar Rus tarihi ve efsanelerinde 161


kutlanmaktaysa da kesin bir zafer değildi, zira iki yıl son­ ra Tatarlar tekrar kuzeye indiler, Rus topraklarım yakıp yıktılar ve M oskova'yı aldılar, haraca bağladılar. Altın Or­ duya indirilen öldürücü darbe Doğudan gelecekti: meşhur Timurlenk 1395'de Altın Ordululara saldırdı ve onları boz­ guna uğrattı. XV. yüzyılda Altın Ordu hanlığı parçalandı. Elindeki topraklar Kazan, Astragan ve Kırım hanları ara­ sında paylaşıldı. Nitekim V olga ve U ral'lann doğusundaki bağım sız bozkır devletçikleri de aym akibete uğradı. Bu bölünm eler sayesinde MoskovalI Büyük îvan 1480 d e cizye ödemekten kurtuldu. îspanyollar ve Portekizliler gibi Ruslar da eski efendilerinin izinden gitmeğe kalkıştı­ lar. Bunda daha da başarılı oldular. V olga Tatarlarıyla girişilen uzun ve çetin bir çatışmadan sonra Ruslar 1552'de Kazan'ı aldılar. Kesin bir zafer oldu bu. Kazan elde edil­ dikten sonra 1556'da Astragan'ı zapt etmek nispeten ko­ lay bir iş oldu. Bu galibiyetle Ruslar, V olga ticaret yolpnu kontrolleri altına aldılar ve Hazer denizine ulaştılar. A r­ tık Ruslar A sya'da diledikleri gibi ilerliyebilirlerdi. Batı A vrupa’nın denizci devletleri A frika'yı dolaşarak G üney ve Güney Doğu A sya'ya yerleşirken Ruslar da ka­ radan Karadeniz'e, Hazer denizine, Pamir'e ve Pasifik ok­ yanusuna doğru ilerlediler. V e Kırım ’ı, Dağıstan'ı, Kuzey Azerbeycan'ı, V olga’nın, Kazakistan'ın ve Orta Asya'nın M üslüm an ahalisini kendilerine kattılar. Rusya ve Batı Avrupa'nın A sya ve A frika’ya yayılması silâhça üstünlükleri sayesinde olmuştur. Ruslar Doğu yö­ nündeki ilerlemelerinde hiçbir esaslı gü ç tarafından engel­ lenmediler. Denizci devletler, Atlantik fırtınalarına, ve birbirleriyle savaşa dayanacak surette inşa edilen gemile­ riyle hiçbir A sya ülkesinin rekabet edem iyeceği bir deniz gücüne sahiptiler. Yalnız Avrupa'da Osmanlı İmparator­ luğu vardı. Çöküşünde bile İslâm devletlerinin en güçlüsü olan bu imparatorluk, Hıristiyan A vrupa’nın Balkanlara, Ege’ye, ve İstanbul’a doğru ilerlemesine inatla karşı koydu. 1606’da neticesiz kalan bir savaştan sonra Osman­ lIlar ve AvusturyalIlar her iki im paratorluğun sınırında 162


bulunan Zitvatorok’da bir muahede imzaladılar. Bu mua­ hede bir dönüm noktası olmuştur. Şöyle ki: İlk defa olarak savaş, İstanbul’da galibin m ağlûba imzalattığı bir ateşkesle değil, taraflarca müzakere edilen ve sınırda eşit kuvvetler arasında imzalanan bir muahedeyle nokta­ lanıyordu. Bu m uahede’de ilk defa olarak Habsburg hü­ kümdarı, artık eski Türk vesikalarında olduğu gibi, Viyana kralı olarak değil im parator ünvanıyla anılıyordu. XVII. asır bir eşitlik tâviziyle başladı ve bir bozgunun kabulü ile sona erdi. İkinci V iyana bozgunu ve bunu ta­ kip eden Türk hezimeti AvusturyalIlarla müttefiklerine su götürmez bir zafer sağlamıştı. 1695’deki Karlofça mua­ hedesi Türkiye tarafından m ağlûp bir kuvvet olarak im ­ zalandı. Yine ilk defa olarak Türk nazırlan askerî başansızhğı diplom atik yollarla hafifletm ek için Batıdaki dost devletlerin hayırhah hizmetlerine başvuruyordu. Türkler cihad stratejisini unutuyorlar; var olma siyasetini ve yeni diplomasi sanatını öğreniyorlardı. Diplomasi, M üslümanlar için hiç de yeni bir sanat değildi. Hz. M uham m ed’in kendisi de elçiler kabul etmiş ve yollamıştı. Ve bu alış veriş halifeler ve diğer Müslü­ man yöneticiler tarafından da sürdürülmüştü. Haçlı se­ ferlerinden bu yana Hıristiyan A vrupa’dan Müslüman saraylanna sık sık elçiler gönderilmiştir. Bununla beraber diplomasinin uygulamaları ve hedefleri Müslümanlar ara­ sında sınırlı kalmıştır. A vrupa devletleri XVI. yüzyıldan itibaren İstanbul'a devamlı elçiler yollam ağa başladı. O zamana kadar İstanbul’da daimî sefaret heyetleri yoktu. Osmanlılar XVIII. asrın sonlarına kadar, diğer Müslüman devletler ise daha sonra bile A vrupa’da devamlı sefaret heyetleri bulundurm ağa teşebbüs etmediler. Hıristiyan hü­ kümetler ile ufak tefek meseleleri düzene sokmak için ya şu veya bu Avrupa devletine gönderilen özel ve geçici el­ çileri veya kendi payitahtlarına yollanan Avrupalı elçileri tercih ettiler. Bu çeşit münasebetlerin başlıca am acı ticari idi. Zaten üzerinde tartışılacak başka konular da yoktu pek. Siyasi 163


sürtüşmeleri savaşlar hallediyordu ve çözüm yolu zafer­ den geçiyordu. M üslümanlarla haraç verm eyen diğer Hı­ ristiyan devletler arasındaki siyasî münasebetler asgariye indirilmiş. Bu asgari de M üslüman devletler nezdindeki gayrimüslim memurların keyfine bırakılmıştır. Üzerinde çök konuşulan Birinci François ile Kanunî Süleyman ara­ sındaki «ittifak» geniş ölçüde AvrupalIların hayalinde m ev­ cuttur. Türkler için ise sınırlı bir işbirliği söz ko* nusuydu. Ve tabiatiyle Türk vakanüvisleri bu olaya büyük bir yer ayırmamışlardı. K arlofça muahedesinin müzakeresi esnasında savaş tazminatı İngiliz ve HollandalI murahhasların himmetiyle hafifletilmişti. Milletler arası diplom asinin önemi konusun­ da Türk hükümetine bir uyarıydı bu. Ne yazık ki bu ilk dersten sonra da bu yolda ilerleme ağır oldu. A vrupa’ya karşı duyulan tecessüs hâlâ pek sınırlıydı. Avrupalı diplo­ matlarla temas Bab-ı Â li’nin baş tercümanı aracılığı ile yapılıyordu. Baş tercüman Rumdu. XVIII. asrın sonlarına kadar Osmanlı im paratorluğu Hıristiyan devletleriyle hiç bir ittifak anlaşması imzalamamıştır. Türkiye, Rusya ve Avusturya ile savaş halindeydi. İsveç de Rusya ile sava­ şıyordu. Az sonra Prusya da bu savaşa katılacaktı. İsveç ve Prusya ile 1789 ve 1790 da anlaşma imzalanacaktı. Kazazker Şanizade Efendi, bir Hıristiyan devletiyle imzala­ nan anlaşmanın şeriat kanunlarına aykırı olduğunu ileri sürerek bu anlaşmaya karşı çıktı. Kur’andan şu âyeti zik­ rediyordu: «Siz, iman edenler! Benim de, siftin de düşma­ nınız olanları dost telâkki etmeyin.» Baş müftü ise şu ha­ disi ileri sürerek: «Allah Islâm dâvasına yardım edecek­ tir...» diyerek Şanizade Efendiyi susturdu. XVIII. asır boyunca Türklerin ikbali parladı. 1718’de Pasarofça anlaşmasıyla Osmanlı im paratorluğu biraz dah arazi kaybına uğradı. Müteakiben düşm anlan arasındaki anlaşmazlıktan yararlanarak bir miktar toprak kazandı. Yalnız «talih-i harp» uzun zaman gülmeyecekti Osmanlıya. 1768’de Rusya ile savaş çıktı. Bir dizi berrî ve bahrî hezimet­ ten sonra 1774’de Türkiye Küçük Kaynarca muahedesini

164


imzalamak zorunda kaldı. Bu m uahedeye göre, Kırım Ta­ tarları üzerindeki eski m etbuluğundan vazgeçiyordu. Kırım Tatarlan istiklâllerine kavuştu. Sultan a y n ca Rus imparatoriçesine İstaribul’daki Rus kilisesi üzerinde de bir hi­ m aye hakkı tanıyordu. îm paratoriçe bu hakka dayanarak Sultanın Hıristiyan ortodoks tebalan üzerinde de bilkuvve bir himaye hakkı elde edecekti. Buna karşılık Sultan da Kın m Müslümanları üzerinde dinî bir otorite sahibi oluyordu. Bunun hiçbir ciddi mânâsı yoktu. Nitekim Ruslar birkaç yıl sonra Kırım’ı ilhak edince muahededeki bu hüküm unu­ tulup gitti. N e var ki, bu hüküm, İslâm dünyası içinde birtakım başka neticeler de doğurdu. Hilafet asırlarca önce ölmüştü. Gerçi Osmanlı padişah­ ları halife ünvanım kullanıyorlardı ama bazısı çok küçfük olm ak üzere nice İslâm hükümdarları da bu ünvanı kullanmaktaydı. O zamanın geleneklerine göre halife, îs­ lâm hükümdarlarının kendi hudutları içinde kullandıkları sayısız ünvanlardan biriydi. H içbir hüküm darın sınırlan dışında dinî bir otorite iddiası yoktu. Kaldı ki İslâm dün­ yası içinde böyle b ir hak kimseye tanınmamıştı. Küçük Kaynarca m uahedesinde yer alan K ınm Tatarlan üzerinde dinî bir kazâ iddiası kısmen padişahın haysiyetini kurtar­ mak, kısmen de K ın m ’la bütün bağlan koparmamak için bir vesileydi. Zira padişahın düşm ana bırakm ak zorunda kaldığı ilk Müslüman ülkesiydi Kınm . Bundan evvel elden çıkarılan topraklar sadece bir avuç M üslüman yöneticinin idare ettiği Hıristiyan topraklanydı. K ınm ise kadîm bir İslâm ülkesiydi, ahalisi Müslümandı. Onu kaybetmek, çok acı bar darbeydi. Am a ne yazık ki bunu birçok benzeri felâketler takip etti. Böylece İslâm dünyasım n geniş topraklan Hıristiyan hâkim iyeti' altına girecekti. Kala kala bağımsız iki İslâm devleti kalacaktı. İran şahı şüî idi. Bütün ülkelerin sünnîleri tahiatiyle sünnî b ir hüküm dar arayacaklardı. İlk defa olarak Küçük K aynarca muahedesinde belir­ tilen Osmanlı halifeliği nazariyesi birkaç yıl sonra yeni bir delile kavuşacaktı: Kahire’deki son Abbasi halifesinin, 165


hilâfetini, Mısır’ın Osmanlı fatihi Selim'e devretmesi olayı. Bu iddiaya göre o tarihten beri hilâfet Osman Oğullarının hakkıydı. Hilâfetin devri hikâyesi açıktan açığa masal. Osman­ lIların hilâfet iddiası XVIII. asn n sonlarında da XIX. as­ n n başlannda da pek desteldenmemiştir. XIX. asn n ortalan ndan itibaren Osmanlı iddialan gittikçe artan bir şiddet­ le yayılmış, ve büyük ölçüde kabule mazhar olmuştur, bil­ hassa Rusya’da, Orta A sya’da ve Hindistan’da. Osmanlı hi­ lâfeti ve onunla birleşen pan-islâmizm (İttihad-ı İslâm) harekat* IDoğu’da Batı Avrupa hâkimiyetinin sürüp gittiği o dönem de İslâm lann mâneviyatını yükseltmeğe yardım etmiştir. Hilâfet 1924’de kaldm ldı. Yeni bir hilâfet yaratmak için girişilen teşebbüsler hiçbir netice vermedi. Bu arada İslâmiyetle Hıristiyanlığın karşılaştırılması yeni biçimler kazanmıştı. Batı hâkimiyeti altında bulunan Doğu için başka, Batı için bambaşka. Batı A vrupa irade, iman ve so­ nunda güç yokluğu yüzünden idare ettiği İslâm dünyasını elinde tutamaz oldu. Bununla beraber birtakım İktisadî ve kültürel etkiler sürüp gidiyordu, tabiî zayıflayarak... Siyasî ve askerî etkiler ise tamamen silinmişti. Oysa Doğu Avrupa ele geçirdiği ülkeleri m uhafaza etmekle kalmamış etkisini yepyeni alanlara da yaymıştı. Artık Hıristiyan da değildi. Yeni bir amentü bulmuştu kendine. İslâmm değer­ lerine ve ölçülerine m eydan okuyordu. Asırlardan beri ilk defa İslâm dünyasının büyük bö­ lümü bağımsız devletlerden m eydana gelmiştir. Yönetici­ leri alternatifler arasında seçim yapacak durumdadırlar. İslâmm geleceği yapacakları tercihe bağlıdır.

166


EKİL MAXIME RODINSON RICHARD SIMON VE DOGMALARDAN SIYRILIŞI1)

(1) «Richard Simon et la D6dogmatisation», Les Temps M6demes, No. 202, mart 1963.


Anladık, tarih ezelî bir yeniden başlayış değil. Bir asır,, başka bir asra göz kırpar boyuna, suç ortağı gibi. İdeoloji­ lerin tarihi, oluşumları ve çözülüşleri, anlamlı benzerlik­ lerle doludur. Onikinci asırda Fransa, asırlık bir ideolojinin egem en­ liği altındadır: Katoliklik. Yüzyıllardır yaşayan bu ideoloji içten içe değişmiştir. Am a hep aynı belgelere ve aynı te­ mel doğm alara (nass’lara) dayanır. Önce Ortaçağın herezileri, son zamanlarda, da protestanlık, adamakıllı sarsmış­ tır bu ideolojiyi. Herezilerle Protestanlığa revizyonist di­ yebiliriz ; hepsi de çağdaşları olan teori ile pratiğin yeni baştan gözden geçirilm esini talep etm ek için, aym temel belgelere dayanırlar. Kilisenin onlara nasıl ihanet ettiğini gösterm ek için, İnciller’i gözüm üze sokarlar. Kilise de, bir­ çok ideolojinin yaptığı gibi, kutsal metnin lafzına, canlı ananeyi, hayatı, durumların gelişmesini çıkararak cev a p verir. Kitab’la anane, kendini bütün kiliselere kabul et­ tiren ikilemin dayandığı hâd, bunlardır. Muhterem peder Congar’m, anane kavram ına ayırdığı tarihî ve teolojik anketin de gösterdiği gibi, mesele katolikler için çok gün­ celdir. A m a katolik kilisesinin sınırlarını da adamakıllı aşar. 1638’de, Dieppe'te, bir dem ircinin oğlu olarak dünyaya gelen Richard Simon bu problem lerin üstüne üstüne gider. Bu m anyak bilgin öyle pek ahım şahım biri değildir. Huysu­ zun tekidir. O da çağdaşı Spinoza gibi, korkunç bir makinayı harekete geçirir. Richard Sim on’un üzerinde pek du­ rulmamıştır, kitaplarının yeni baskılan yapılmamıştır. İste­ 109*


diğiniz an bulamazsınız. Bereket son zamanlarda koca bir kitap yazıldı hakkında: «Richard Simon ve Kitab-ı M ukad­ des tefsirinin kaynakları» (1960, Desclâe de Brouwer). Ki­ tabın yazan Steinmann da, Richard Simon gibi, Kilise’ce hoşgörülm eyen bir adam. «İsa'nın Hayatı» adlı eseri mah­ kûm edildi ve Kitab-ı Mukaddes ile ilgili neşriyat yapması yasaklandı. Richard Simon kler oldu. Önce Rouen’da Cizvitlerin mektebinde, sonra da Sorbonne’da öğrenim gördü. Nihayet 1662’de Oratoire’a girdi. Bilimsel mizacı çok erken ken­ dini göstermişti. Ne skolastik felsefeden hoşlanıyordu n « mistikten. Buna karşılık eski metinlere bayılıyordu, on­ la n 6orguya çekmek, incelemek, lâfızlann arkasırfr « iz le ­ nen gerçekleri dile getirm ek istiyordu, ö n c e Yunanca, La­ tince öğrendi, sonra sami dillerine geçti. Kilise babalannı ve bilhassa Kitab-ı M ukaddesi inceledi. Bütün bu eser­ leri incelerken yazarlara yeni bir davranışla, tarihî zih­ niyetle eğiliyordu. Am acı onlardan dinî ve ahlâkî öğütler çıkarm ak değildi: onlarda bir çağın akislerini yeniden ku­ rabilecek düşünce akım larını da arıyordu. Bu metinleri hakkıyla anlıyabilmek için zamanın içine yerleştirmek lâ^ zımdı. Bunun için de, onların nasıl yazılmış olduklarını in­ celemeli, basmalı, istinsah etmeli, çevirmeli, yazmaları el­ den geçirmeli, tarihleri saptamalı, aktarırken yapılan yan­ lışlan ortaya çıkarmalı, düzeltmeliydi. Birçoklarının «ol­ masa da olur» saydıklan bu uzun ve çetin incelemeye Siv mon, tenkit adını veriyordu. Bu araştırmaları yaparken, Kilise’ye hizmet ettiğine inanıyordu. Kilise hakikatti, hakikati ortaya çıkarmak, Ki­ lise’ye hizm et etmekti. Böylece, katoliklerin protestanlara karşı giriştikleri kalem savaşını desteklemiş oluyordu. Katoliklere göre, Kitab-ı Mukaddes, son derece açık ve ber­ raktı, herhangi cahil bir mümin, A llah’ın kelâmından, ah­ lâk ve im an kurallan çıkarabilirdi. Simon, onlara, Kitab-ı Mukaddes metinlerinin çok çeşitli zamanlarda ve şartlar­ da aktanldığım ve bu yüzden de değişikliklere uğradığını gösterecektir. Evet, bu metin ilahî bir ilham dır şüphesiz. 170


Am a Allah’ın kelâmı mekanik olarak nakledilmiş değildir. Kitab-ı Mukaddes yazarları (İsaie, Esdras, Saint-Luc, SaintPaul) yaşayan kimselerdi. Herbirinin, kendine göre, bir dilif bir kültürü, bir üslûbu vardı. Tanrı, onlara ilham ettiği fikirleri, kişiliklerine uygun olarak aktarmalarına müsaa. de ediyordu. Bunu da nazar-ı dikkate almak lâzımdı. Menşelerinden itibaren gelenek, Kitab-ı M ukaddes’e el atmıştı, muhtevasını genişletmiş, derin mânâsım, her çağ diline uygun biçimde, anlatmıştı. Hatta gelenek, Kitab-ı M ukad­ desken önce vardı, M usa’dan önceki din adamları için de, İncillerin yazılmasından önceki Hıristiyanların da uyması gereken bir im an kuralı mevcuttu. Bütün bu düşüncelerin desteklerini kilise babalarının eserlerinde bulmak kabildi. Simon, bu düşünceleri gelişti­ riyor ve 1076 sonlarında baskıya vereceği kocam an bir ki­ tapta uyguluyordu. «Eski A h d’in Eleştirel Tarihi» adını taşıyan eser, hem bir ilim âbidesidir, hem de Kilise’nin sa­ vunucusudur. Oratoire’m başpapazı olan Paris A rşövek’i kitabı tasvip ediyor. Eser, krala ithaf edilmiş. 1678 yılının bir perşembe günü... Kitap m atbaadan çıkmak üzeredir, basılm ayan yalnız ilk sayfa. Bir meslektaşı Bossuet’ye bir belge sunuyor: çıkacak eserin önsözü ile içindekiler. Bossuet, kurulu düzenin baş ideologudur, bir nevi Jdanov, birkaç sayfaya göz atar at­ maz, meseleyi anlıyor: kitap bir küfürler yığınıdır, hemen polis müdürlüğüne gidiliyor, eser toplatılıp yaktırılıyor. Bereket artık insanlar yakılmamaktadır. Simon, ken­ dini korum ak için kalem e sarılıyor. Bossuet cevap veriyor: her çağda bütün kiliselerin şahit olduğu bir dialog. Bilgin­ ler, entelektüeller Kilise’yi m üdafaa etmek istiyorlar, çün­ kü Kilise hakikattir, onlar da hakikatin silâhıyla müceh­ hezdirler. Kilise korkuyor kitaptan, siyasetçiler, dogm atikler Si­ mon gibi düşünmüyorlar. Madem ki Kilise’nin prensipleri doğrudur, ayrıntılar üzerinde tartışmak neye yarar? Yal­ nız faydasız değil, zararlı da bu. Cahil halkın kafasım karıştırmak tehlikeli olabilir. Kilise’yi savunmak iyi bir 171


şey şüphesiz am a sorum suz aydınların ileri sürdüğü delil­ lerle değil, papazların itina ile seçecekleri delillere daya­ narak. M üminlerin kafası bulandırılmayacak. Am a uz­ manlar ve tedirginler inanmıyacakmış, canlan cehenne­ me... Nicole da, Bossuet de bu küstah filologu adamakıllı haşlıyorlar. Diyalog eşit şartlar altında olm uyor: Simon Oratoire'dan çıkarılıyor, kitabı Devlet Şûrası tarafından toplattınlıyor ve yasaklanıyor. Gerçi Hollanda’da basılıyor kitab, Hol­ landa protestan bir ülkedir. Keşke yazar da protestanlara sığınsaydı, Bossuet’nin çok hoşuna giderdi. Fikrî bağım ­ sızlık ve belâlara sokuyor Allahım! Simon, Bossuet’ye bu zevki tattırmıyor, Kilise’den ayrılmıyor, boyun eğiyor ve kasırganın geçm esini bekliyor. Söylediklerini başka bir şe­ kilde anlatm aya çalışıyor. Kilise, hakikati nasıl olsa kabul edecektir samyor, vaktiyle protestanlan da böyle davran­ maya teşvik etmişti. En iyi tenkit, içerden yapılan tenkittir. Düşüncelerini açıklamaya devam edecektir. Kilise ba­ balarının her biri a y n bir telden çalmıştı, onlar bugünkü Kilise gibi düşünmüyordu, meselâ, Saint-Augustin birçok yenilikler getirmişti. Bossuet, Sim on’a yetişmek için soluk soluğa kalıyor, bütün kilise babalarının aynı şekilde dü­ şündüğünü ispata çalışıyor. Simon Kiliseyi revizyonizm ’le suçlamaktadır. Bossuet, bütün gayretlerine rağm en resmen mahkûm ettirem iyor Sim on’u. Devir değişmiştir artık, ye­ ni bir zihniyet esmektedir A vrupa’da: 18. asır başlamıştır. Simon, düşmanı öldükten sonra da yaşıyacaktır. Ölün­ ceye kadar tartışacak, saldırıya uğrayacak ve Dieppe’e çe­ kilerek yaşam ım sürdürecektir. Birgün dzvitlerden kor­ karak bütün müsveddelerini ateşe atacak ve 11 Nisan 1712 de, dindar b ir Hıristiyan olarak hayata gözlerini yuma­ caktır. ÜÇ ASIR SONRA TECELLİ EDEN HAK Richard Sim on’un kemikleri uzun zaman hakkın tecel­ lisini bekledi. Eserine saldıranlar daha çok protestanlarla 172


rasyonalistler oldu. Katolikler arasında da Bossuet’nin ka­ fası ağır basıyordu. A m a öyle bir an geldi ki, karşı taraf­ taki ilmi hareketlerden habersiz görünm ek mümkün değildi artık. M ünevver bir laik tabakası vardı, tenkitlerin etkisi altında kalan bu tabakayı hesaba katmak lâzımdı. Ondokuzuncu asn n sonlannda Kilisenin içinde oluşan aydın muhalefet, hareket zamanının geldiğine hükmetti: m odem ist buhran. Muhalefet, doktrinin, yeni düşüncelere uyacak şekilde ele alınmasını ve anlatılmasını istiyordu. O da, bütün revizyonizm ler gibi, doktrinin ruhuna sadık kalmak iddiasmdaydı. Eski form ülâsyonlar tarihin malıydı ve orada kalmalıydı, aşılmış bir manevî dünyanın mahsu­ lüydüler ve ancak o dünya ile açıklanabilirlerdi. İzahların m odern ilimle uyuşması için, mukaddes metinlerin tarih içine yerleştirilmesi şarttı. Bichard Simon da bunu isteme­ miş miydi? Ne var ki böyle bir çıkışın zamanı gelmemişti henüz, modernistler mahkûm edildiler, bazıları boyun eğ­ di, birtakımı boyun eğmiş göründü ,geriye kalanlar da yavaş yavaş imanlarını kaybettiler. Am a sonunda işler yoluna girecekti: 30 Eylül 1943’de XII. nci Pie, bir beyanname yayım layarak Sim on’un fikir­ lerini benimsediğini ilân etti. Kitab-ı M ukaddesi anlamak için, ilhama mazhar olan yazan n kişiliğini ve nasıl bir ede­ bi cereyanın içinde bulunduğunu belirtmek lâzımdı. De­ mek ki, bir katolik, «Neşideler Neşidesi»nin Süleym an’ın kaleminden çıkmadığını, Josüe’nin güneşi durdurmadığını, Yunus’un ü ç gün balık kam ında kalmadığını çekinmeden ilân edebilirdi. Bununla beraber, çok ileri gitmemek lâzım. Entegristler tetiktedir, ne var ki Kilise eski kilise değildir, artık. DOGMALARI YIKMAK MI LÂZIM? Richard Simon olayından ne gibi dersler çıkarabiliriz? Önce, sosyolojik bir ders. İdeolojiler paralel bir şekilde ge­ lişirler. Richard Simon, insanlık tarihinde benzerlerine sık sık rastlanan bir fikir* adamıdır, «dogm alardan kurtarma» 173


bonzorlorlnl sık sık gördüğüm üz bir süreçtir. Fertler, iyice yerleşmiş bir idelojinin ifraz ettiği kalın kabuğu çatlatmak istor zaman zaman. Sâikler çeşit çeşittir: soyut rasyonel düşüncenin verdiği sarhoşluk, akla güven, tabiat ilimleri alanlarındaki deneyimler, ideoloji sömürücülerinden iğ­ renme, ilahi hidayetten emin oluş. Bazıları binanın yalnız bir kısmı ile ilgilenir, kusurları düzeltmek suretiyle bütü­ nü sağlamlaştıracaklarına inanırlar. İdeolojilerin büyük >> düşmanlarından biri tarihi zihniyettir, metinler yazılırken o kelimeler ne ifade ediyordu, doktrinler hangi akınlann eseridir, dinî tarihin arkasındaki gerçek tarih neydi? Bü­ tün bu n lan araştırıp ortaya çıkarmak, ideolojilerin kutsal niteliğini sarsmak dem ek değil m idir? Niyetleri ne olursa olsun bu tür araştırıcılar ideolojilerin kökünü kazırlar. Politikacılar işin böyle olduğunu çok iyi bilirler. Sonra alacağım ız amelî dersler de var. Kilise, Richard Simon'unkine benzeyen bir tahlili kabul etsin diye ikiyüz altmışbeş yıl beklemek zorunda m ıyız? «ilerici* katolikler diyorlar ki, Kilise Sim on'u okumuş olsaydı, Voltaire’ciliğe karşı mücadelesinde daha güçlü olurdu. Acaba öyle mi? İlericiler, insan tabiatına fazla güveniyorlar demek, hakikati kabul etmenin bir kuvvet olacağına inanıyorlar. Am a kiliseler bu düşünceye katılmaz ki! Onlar için, önemli olan etki yapmak. Bilginler, yaptıkları işin doğm aya zarar verm ediğine inanırlar çok defa. Karanlıkları aydınlatmak ve lüzumsuz saydıkları bazı masalları ortadan kaldırmak gibi bir kaygılan vardır. Am a binanın bir bölüm ü üzerinde tartışmak, bütünü üzerine şüpheyi çekmek demek değil midir? İman mazide değişiklik geçirm iştir demek, istikbalde de değişebilir mâ­ nasına gelmez mi? Saf bir mümin öyle bir düşünceyi, başı dönm eden nasıl benimseyebilir? Ebedî olmayan hakikat, hakikat m idir? Onun için ömrü feda etmek caiz mi? İn­ sanların elini kolunu bağlayan hakikatlere kuşku ile bak­ malıyız. Tabiî herşey şartlara bağlı. Uzun zaman akıntıya karşı koyabiliriz. Hareketi yöneten politikacılar, sistemi sarsan 174


tenkitçilerin sandıklarından çok daha zararlı olduklarını, başlıyan bir «dogm alardan kurtulma» yı sınırlamanın gü ç olduğunu bilirler, ellerinden geldiği kadar çatlaklan doldu­ rur, binanın yıkılan kısım lannı onanrlar. Ayrıntılara ait bazı tavizlerde bulunur, bütünü ne pahasına olursa olsun korum aya çalışırlar. A m a bir gün baş eğmek ve benimse­ mek gerekir. Bir yol kavşağındadır insanlar. D ogm alan ye­ niden yorum layarak bir «dogm alardan kurtulma»ya gitmek (dedogm atisation), eski form ülâsyonlara yeni bir ruhi aşı­ lamak, nasslan yeni temeller üzerine yerleştirmek şarttır artık. Birçok kere böyle olmuştir, yine de olabilir. Bu, bü­ yük kazançlar da sağlar: bazı tasfiyeler ile kadrolar v© yapılar yerinde kalabilir, hareket bir müddet daha yaşamak imkânı kazanır... A m a bunun da tehlikeleri vardır. Kişi­ lerin tam mânâsıyla «dogm alardan kurtulma»sı az çok bü­ yük döküntüler vücuda getirir, imanın seviyesi düştükçe düşer. Am a öyle dönemler vardır ki yeniliğe karşı gelmek intihar etmektir, bilhassa bu yeni düşünce de ideoloji’leşiyorsa yani «mobilisatrice» oluyorsa. Am a ne çıkar? Hakikati, feci de olsa, akıntıya karşı gelmek de olsa, seçmek zorunda olanlar için bu sakınca­ ların ne değeri olabilir? Onlar kararlarım vermişlerdir. Bugünün nünadisi, yan n ın kurucusudurlar.

175


Batıyı Büyüleyen İslâm / Maxime Rodinson  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you