Page 1


Prof. Dr. Faruk K. TİMURTAŞ

UYDURMA

OLAN

VE

OLMAYAN

YENİ KELİMELER S Ö Z LÜ Ğ Ü

UMUR KİTAPÇILIK Telefon ; 26 35 23

®

• •

Nuruosmaniye Cdd. 25/7 Cağaloğlu — İ s t a n b u l


UMUR YAYINLARI ; 8 İlmî Eserler Serisi: 3 • Bu kitap Aralık 1979 tarihinde Fatih Matbaası’nda dizilip basılmıştır. Kapak; Gürbüz AZAK


ÖNSÖZ Türkçemiz, bütün büyük diller gibi, devamlı gelişme hâlindedir. Son yetmiş yıl içerisinde yazı dilimiz esaslı şekilde değişmiştir. Bu değişme, daha çok sadeleşme yönünden olmuş­ tur. OsmanlI Türkçesi edebî dili XVII. yüzyıldan itibaren konuşma dilinden gittikçe uzaklaşmağa başlamış, XIX. yüz­ yılda bu, bir hayli fazlalaşmıştır. Yazı dilinin sadeleştirilmesi, konuşma dili ve yazı dili ikiliğinin kaldırılhıası çok daha ön­ celeri ortaya atılmakla beraber, ancak Tanzimat’tan sonra, gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır. Fakat, başarıya ulaşmak kolay ve çabuk olmamıştır. Konuşma diline dayanan yeni bir yazı di­ linin meydana gelmesi, 1911 yılında Genç Kalemler dergisi et­ rafında toplanan türkçü yazar ve şâirlerin ortaya attığı «.Millî Edebiyat D ve »Yeni d ih hareketinin kabul edilip benimsen­ mesiyle gerçekleşmiştir. Cumhuriyetin başlangıcında yazı dili ile konuşma dili tamamiyle birleşmiş durumdaydı. Arapça ve Fars­ ça tamlamalar, birleşik kelimeler, gramer şekilleri atılmış, Türk­ çe’de karşılığı olan yabancı kelimeler kullanılmıyordu. Atatürk’ün aDil inkılâbım Türk dilinin eskiliğini, zengin­ liğini, büyüklüğünü ortaya koymak; sadeleştirme hareketini tam hedefine vardırmak; eski terimleri türkçeleştirmek ve yenilerini Türkçe’den meydana getirmek maksadı güdüyordu. Bu inkılâp şuurlu bir başlangıçtı. Fakat, yazık ki, sonradan istnilen şekilde gerçekleştirilemedi. Hattâ son 20 - 25 yıldır esas gayesinden bir hayli saptırıldı. Sadeleştirmede ve özleştirmede esas noktalar Türkçede karşılığı bulunan yabancı asıllı kelimeleri kullanmamak; halk diline girmiş, Türkçede karşılığı bulunmayan, yeni mânâları kazanmış, kendisinden deyimler doğmuş, yâni türkçeleşmiş ke-


ilmelere dokunmamak; terimlere ise Türkçe karşılıklar bulmak olduğuna göre, yazı dilinde meselâ «.kamer, şems, mâh, âfitâb, yevm, sâl, dîde, ruhsâr, ebrm kelimeleri yerine elbette aay, gü­ neş, gün, yıl, göz, yanak, kaş» denecekti. İlim dilinde ise «mütevaziyü’l-adlâr), azm-i enfî, a’dâd-i a’şârî denmeyecek «eşkenan>, burun kemiği, «.ondalık sayılary> kelimeleri kullanılacaktı. Takat, «.akıl, zekâ, şart, sebep, hâtıra, imkân, hayat, hatırlamak, meselâ, mesele, ihtimâh gibi herkesin bildiği kelimeleri atıp yerine «us, anlak, koşul, neden, anı, olanak, yaşam, anımsa­ mak, örneğin, sorun, olasılık r> kelimelerini getirmek dili sade­ leştirmek olmuyor, halk dilinden uzaklaşmak oluyordu. Halk bu gibi kelimelerden nefret etmektedir. Sadeleştirmede ölçünün kaçırılıp aşırı özleştirmeye (tasfiyeciliğe) gidilmesi dilimiz için zararlı olmuştur. Yaşayan dilden uzağa düşülmüştür. Bir Dil Akademimiz 'bulunmadığı için, di­ limize girecek ve dilden çıkarılacak kelimelerin tesbiti ve yeni türetilecek kelimelerin meydana getirilmesi işi, tamamiyle keyjî davranışlara kalmıştır. Yalnız kurumlar, yazarlar değil önüne gelen herkes kelime türetmeğe kalkmıştır. Böylece gramer ve mânâ bakımlarından hatalı kelimeler dilimizi sarmıştır. Bunun sonunda uydurma bir dil ortaya çıkmış ve dili sadeleştirme, özleştirme hareketi uydurmacılık hâlini almıştır. Dilimizin içine atıldığı bu hazin mâcerâ, düşülen hatâlar, dildeki değişme, yenilenme ve gelişmenin geniş tahlili, mesele­ nin tarihçesi ve seyri etraflı şekilde ve hatalı türetilmiş, uydur­ ma kelimelerden bol örnekler vermek ve düzeltmeler yapmak suretiyle «Türkçemiz ve Uydurmacılık y> adlı kitabımızda ele alınmıştı. (1977’de yayımlanan ve fikir dalında Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanını kazanan eserin yeni baskısı yapıl­ maktadır). Bu yeni eserimiz sözlük mâhiyetindedir. Kitaba uydurma olan ve olmayan bütün yeni kelimeler alınmıştır. Ucylece gra-


tner şekli ve mânâ bakımından doğru ve uygun olan kelime­ lerin hem yayılıp yerleşmesine yardımcı olmak arzusu göz önün­ de tutulmuş, hem de yeni kelimeler kullanıp kullanmamakta te­ reddüt edenlere yol gösterilmek istenmiştir. Ayrıca ve bilhassa yanlış olanlarına işaret edilerek uyarma ve düzeltme vazifesi de yerine getirilmiştir. Kitaba yazı dilinde ve günlük hayatta geçen kelimeler alın­ mıştır. Çeşitli ilimlerle ve mesleklerle ilgili terimlere, ancak or­ tak dilde kullanıldıkları ölçüde yer verilmiştir. Türkçenin bün­ yesi ve kelime yapma yolları ile Türkçede türetme ve ekler bahsini ana çizgileriyle anlatan ve uydurma.^ olan veya yanlış kullanılan kelimeler için, açıklamak örnekleri içine alan bir giriş bölümünden sonra, kelimeler alfabe sırasına konmak suretiyle sözlük düzenlenmiştir. Yeni kelimeler 3 kısım halinde ele alınmıştır; dilimizin ya­ pısı ve mânâ bakımından doğru olanlar ayni ölçülere göre yan­ lış olanlar; şeklen veya mânâ bakımından yanlış oldukları hal­ de, çok kullanılmaları sebebiyle yerleşmiş gibi görünenler. Durum ''vaziyetn, basın «matbuat», batı «garp, mağribr), çeviri «ter­ cümen, gösteri «tezahürat-», uygun «muvafık» gibi kelimeler doğ­ rudur. Koşul «şart», özgürlük «hürriyet», bağımsızlık «istiklâl», uygarlık «medeniyet», olanak «imkân», olasılık «ihtimâl», neden «sebep», örneğin «meselâ, söz gelişi», doğal «tabiî» gibi keli­ meler ise hatalı türetilmiştir. Toplum «cemiyet», önem «ehem­ miyet», ilginç «enteresan», okul «mektep», olay «hâdise», gö­ rev «vazife», uzman «mütehassız» gibi kelimelere gelince bunlar, şekü veya mânâ bakımından yanlış olmalarına rağmen, yaygın hâle geldikleri için; eski deyimle galat-ı meşhur» sayılabilirler. Sözlük’ümüzde bu üç cins kelimeler ayrı kümeler hâlinde de­ ğil, bir bütün hâlinde alfabe sırasıyle bir araya getirilmiştir. Böylece aranan kelime çabucak bulunacak, yanlış mı, doğrumu olduğu hemen anlaşılacaktır. Kolaylık sağlamak için, her üç çe­ şit kelime için üç ayrı karakterde harf kullanılmıştır.


Bu Sözlük’ümüzle büyük bir boşluğu doldurduğumuza inanıyoTuz. türkçemiz gelişmekte, terimler yönünden devamlı ye­ mlenmekte ve değişmektedir. Yeni kelimeler meydana getiril­ mesi, daha uzun müddet bir ihtiyaç olarak kendini gösterecek­ tir. Bütün mesele, yeni kelimelerin dilimizin bünyesine ve kanunlarma uygun olarak doğru şekilde türetilmesidir. Dil bilgin­ lerinin ve hocalarm bu konuda yardımcı olmaları vazifeleridir. Otuz yılı aşkın bir meslek ve yazı hayatına sahip bir kimse ola­ rak bu Sözlük ile vazifemi yerine yetirmiş oluyorum. Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş Fatih, 9 Mart 1979


TÜRKÇE'NİN BÜNYESİ VE KELİME YAPMA YOUU^RI Dilimizin gelişmesini ve zenginleşmesini sağlamak, yeni kelime ve terimler türetmek, yeni meydana getirilen kelimelerin doğru olup olmodığmı anlamak içjn morfolojik yapı bokımmdan onu iyice incelemeğe ve bilmeğe ihtiyaç vardır. Dünya dilleri arasmda eklemeli (iltisâkî-agglutinante) diller arasmda yer alan Türkçenin belli başlı hususiyet­ leri şunlardır: 1. Çekim ve kelime teşkili sırasında kelime kökü de­ ğişmez. Ekler getirilmek suretiyle isim ve fiil çekimi, ya­ pılır ve kelimeler türetilir, 2. Türkçede çekim ve yapım ekleri dâimâ kelime kök ve gövdelerinden sonra gelir. Türkçede ön-ek (prefixe) yuktur. Gramer kategorileri değişiklikleri son-eklerle ya­ pılır. 3. Türkçede kelime kökü umûmiyetle tek heceli olur. Birkaç yapım eki almış kelimelerde tek heceli köke gitmek çok defa mümkündür. Bu tek heceli kök, umûmiyetle fiil köküdür. Mahdud sayıda câmid isimler dışında, prensip itibariyle kelimeler fiil kökünden türemiş kabul edilmek­ tedir. 4. Kelimelerde eklerin sıralanışı kök -f yapım eki -fçekim eki şeklindedir: bil-gin-ler-imiz, gül-dür-ücü-ler-e, baş-la-n-gıç-ı, göz-lük-ler-i-n-i. 9


5. Türkçede her ekin sadece bir fonksiyonu vardır. Bâzı Hind - Avrupa dillerinde olduğu gibi, bir ek hem ke­ miyet, hem şahıs, hem hal bildirmez. 6. Türkçede bir son-ek (suffixe) bolluğu vardır. Bâzan bir köke 9 ek getirildiği görülmektedir. Türkçe bir «son-ekler dili» dir. Fiil çatıları (binâlar) da eklerle ifâde edildiği için, Türkçede bir keime ile anlatılan mânâ, başko dillerde ancak bir cümle ile ifâde edilir. 7. Türkçede fiil çekiminde bâzı Batı dillerinde ol­ duğu gibi her şahıs için sîga ve şahsı gösteren ayrı ayrı ekler değil, bütün şahısları için tek sîga eki kullanılır; şa­ hıs ekleri sîga ekinden sonra gelir. 8. Türkçede kaidelerin hemen hemen hiç istisnası yoktur. Türk dili gramer bakımından tam bir intizama sa­ hiptir. 9. Türkçehin morfolojik sistemi çok açıktır. Kelime­ leri teşkil eden unsurlarda bir değişmezlik ve istiklâl var­ dır. Kolayca eklere ayrılabilir (çizgi arasında gösterilen). Türkçe kelimeler, Jean Deny'ye göre mozaika benzetile­ bilir. Dilimizde de, öbür dillerde olduğu gibi, yeni kelime­ ler ya türetme (derivation) veya birleştirme (terkip - composition) yoluyla teşkil edilir. Türetme kelimenin başına veya sonuna birtakım ekler getirmek demektir. Arapça ve Batı dillerinde, bunlar çekimli (tasrifî - flexionelle) ol­ dukları için, kelimenin ortasına da ekler gelebilir. Böyle dil­ lerde kelimenin kökündeki konsonantlar değişmez, vokal­ ler tamâmiyle değişebilir. Türkçede - yukarıda da işaret ettiğimiz gibi - sadece son-ek bulunduğundan, türemiş (müştak - derive) kelimeler, bir kelime kökü ile bir teşkil (yapım) ekinden meydana gelirler. Çekim sırasında veya 10


yeni kelimeler mevdana getirilirken, kök asla değişmez. Kelime kökünden önce, başka bitişmeli dillerde olduğu gi­ bi, ön-ek’ler getirilemez. Dilimizde kelime türetmesi ancak köklerin sonuna birtakım ekler getirilmek suretiyle yapı­ labilir. Birleştirme (tertip) iki veya daha fazla kelimenin bir araya getirilerek yeni kelimeler yapılması yoludur. Bir­ leşik (mürekkep - compose) isimler, isim ve sıfat tamla­ maları durumunda veya edat, zarf ve isim grubu şeklinde o lu rla r.- Ayakkabı, boşboğaz, sabaha karşı, en çok, cana yakın gibi. Birleşik fiiller ise. zarf ve isim gruplarıyla, ya­ hut yardımcı fiillerle veya iki fiilin birleşmesiyle y a p ılır; üzerine düşmek, can atmak, postu sermek, ayağa düş­ mek, gözünde tütmek, gözden düşmek, baş fetmek, ver­ mek veriştirmek, kırıp dökmek gibi. Dilimizde yeni kelimeler daha çok türetme yoluyla ya­ pılmaktadır. Kelime kökleri isim veya fiil olduğuna göre, türetme ekleri isme ilâve edilenler ve fiile getirilenler olmak üzere iki büyük bölüme ayrılırlar. Sonro bunlar, meydana getirdikleri kelimenin isim veya fiil oluşlarına göre de ikiye bölünürler. Böylece kelime yapma (teşkil) ekleri isim­ den isim yapan ekler, isimden fiilen yapan ekler, fiilden isim yapan ekler, fiilden fiil yapan ekler olmak üzere dört bölüm teşkil ederler. Dilimizde bütün bu eker, kelime so­ nuna getirilir. Türetme ekleri gördükleri vazife ve taşıdıkları mânâya göre de sınıflandırılırlar. Bunların bir kısmı sıfat yapar, nisbet bildirir; bir kısmı yer ve zaman ifâde eder; başka bir kıs­ mı ise iş, meslek', vâsıta v.s. gösterir. Eklerin birçok mânâ ve fonksiyonu vardır. Bunların ayrı ayrı ve iyice tesbit edil­ mesi gerekir. Eklere keyfî ve uydurma olarak mânâlar ve­ rilemez, başka vazifeler yüklenemez. 11


Ekler bu iki sınıflandırma dışında ayrıca işlek (canlı), az işlek ve işlek olmayan (ölü) olmak üzere üçe ayrılırlar. Bir dilde yeni kelimeler ancak canlı eklerle meydana ge­ tirilebilir. Bu hâl dil ilminin değişmez prensibidir ve durum bütün dillerde aynıdır. Bâzan az işlek bir ekin canlılık kazandığı görülebilir. Fakat bu, nâdir olan bir haldir ve şahısların eseri değildir. Halkın bilmeden, fark etmeden yaptığı; dil kanunlarına uygun olarak kendiliğinden mey­ dana gelen bir keyfiyettir. Yeni teşkil edilen kelimeler dil kaidelerine uygun ol­ dukları, yâni canlı eklerle ve ekin fonksiyonu ile mânâsıno aykırı olmadan meydana getirildikleri takdirde doğrudur­ lar. Aksi halde bunlar yanlış ve uydurma sayılırlar. Yeni kelimeler meydana getirirken bu noktaya dikkat etmek ge­ rekir. Bugün dilj sadeleştirme işinin bir çıkmaza girmesi ve halkın yeni kelimeleri beğenmemesi bundandır. Çünkü «Öztürkçe» ve «Arı Türkçe» adları altında ortaya sürülen kelimelerin çoğu gramer şekli veya mânâ bakımlarından yanlıştır, uydurmadır. Bâzı kelimelerde isme getirilmesi ge­ reken ek fiile, fiile getirilmesi gereken ek isme getirilmiş­ tir. Gramer kaidelerine uygun, mânâca yanlış olmayan ye­ ni bir kelime, uydurma bir kelime değildir. Uydurma ke­ lime yanlış eklerle yapılan: ses, şekil veya mânâca nok­ san olan kelimelerdir. Eklerin yanlış kullanılması ortaya ga­ rip kelimeler çıkarmaktadır. Eklerin yanlış kullanılmasının ortaya acâip kelimeler çıkardığını, örnekler üzerinde görmek faydalı olacaktır.. Bunların birkaçını göstermek umûmî bir fikir verecektir. Meselâ «ilginç» kelimesini ele alalım. Sevinç, korkunç, gülünç, kıskanç örneklerinde görüldüğü üzere «-ç» veya «-nç» olan bu ek, hep fiil köklerine getirilmektedir. Dili­ mizde «ilgimek» veya «iligmek» şeklinde bir fiil mevcut 12


olmadığına göre, «ilginç» yanlış ve uydurma bir kelimedir; fiile getirilmesi gereken «-nç» eki bir isim olan «ilgi» kelimlsine getirilmiştir. «Bağımsız» da böyiedir. Bağ isim ol­ duğuna göre, fiile getirilmesi gereken «-m» ekinin isim köküne getirilmesi yanlıştır. «Toplum» da öyledir. «Toplu» isimdir. Ayni şekilde geçit, öğüt, binit, umut gibi örnek­ lerden anlaşılacağı veçhile fiil köklerine getirilen ve üstelik işlek te olmayan «-t» ekinin «örgüt, karşıt, bağıt» gibi yeni yapılan kelimelerde isimlere getirilmesi de yanlıştır. Terbiyevî mânâsına kullanılan «eğitsel» kelimesinde ise, isme getirilen ve uydurma olan «-sel» eki, fiil köküne ge­ tirilmiş bulunmaktadır. Ekleri bu tarzda yanlış kullanma­ nın pek çok örneği vardır. Bir dilde az işlek ve ölü eklerle yeni kelimeler yapılamadığr halde, dilimizde işlek olmayan eklerle de kelime­ ler meydana getirildiği görülmektedir. Meselâ «zorun» böy­ le bir kelimedir. Kışın, yazın gibi zaman mânâsı taşıyan birkaç kelimede görülen, zarf fonksiyonuna sâhip, işlek olmayan «-n» ekinin «zor» kelimesine getirilmesi yanlıştır. Bu kelime ek bakımından olduğu gibi, mânâ bakımından da doğru değildir. «Zor olarak, zorla» mânâsı ifade eden kelime «mecburî» kelimesine karşılık olamaz. «Zorunlu» ve «zorunluluk» kelimeleri ise büsbütün yanıştır. Çünkü, zarf meydana getiren «-n» ekinden sonra «-lu» eki getiri­ lemez. Bütün bunların dışında «zor» kelimesi farsça asıllı bir kelimedir. Arapça asıllıdır diye «mecburî» kelimesini atıp, farsça bir kelimeye işlek olmayan bir ek ilâve ederek yeni bir kelime meydana getirmenin bir mânâsı olmasa gerektir. Dilimizin bünyesini, kelime kökünün ve eklerin ne ol­ duğunu bilmeyen kimseler, Türkçede mevcut olmayan ek­ lerle de yeni kelimeler yapmaktadırlar. Meselâ dilimizde 1,3


nisbet ifade eden bir «-sal, -sel» eki bulunmadığı holde, bu eklerle kelimeler meydana getirilmektedir. (Uysal ve kumsal gibi bir iki kelimede görülen ek, nisbet mânâsı ifâde etmemektedir). Ayrıca nisbet için kullanılan bu «-sai, -sel» eki, bâzan «-al -el», bözan sadece «-I» şekline girmektedir. Toplum-sal, bölge-sel, gen-el, öz-el: siyasa-l, doğa-l gibi. Bunlardan «-al, el» fransızca, «-sal, -sel» ve «-1» liydurmadır. Dilimizde böyle nisbet ekleri yoktur. Ayni şekilde, «okutman, eğitmen» örneklerinde olduğu gibi fâiliyet ifâde eden ve fiil köklerine getirilen «-man, men» eki de uydurmadır. Şişman, kocaman gibi birkaç kelimede gö­ rülen ek ölü bir ektir ve böyle bir mânâ taşımamaktadır. Başka bir uydurma ek de «-ç» dir. Dilimizde isim köküne getirilen bir «-ç» ekj bulunmamasına rağmen «araç» ke­ limesi teşkil edilmiştir. (Doğrusunun aracı olması gerekir). Ayni ekle yapılan «gereç» kelimesi îse, Türkçede mevcut olmayan «gere» kökünden meydana getirilmiştir. Bâzan yalnız ek bakımından değil, mânâ bakımından da yanlış kelimeler teşkil ediliyor. Bunlardan da birkaç ör­ nek vermek uygun olacaktır. «Vicdan» karşılığı «bulunç» Üeri sürülmüştür. «Vicdan»m terim ve deyim olarak «bul­ mak» ile hiçbir ilgisi yoktur. Fakat, vicdan kelimesi Arapça oslında «bulmak» mânâsıho gelen bir kelimeden türediği için, kelimenin bizde kullanılan mânâsı düşünülmemiştir. Arapçadan aynen tercüme etmek suretiyle uydurulmuş, mefhûm göz önünde tutulmamıştır. «İlişki» kelimesi de mâ­ nâ bakımından uygun değildir. Bu kelime «münâsebet» karşılığı olamaz. İlgi «alâka» demek olduğuna göre, «iliş­ ki» olsa olsa «taallûk» mânâsına gelir. «İzlemek» kelimesi­ nin bir tiyatro eserini, bir filmi seyretmek, görmek, bir mûsikî parçasını dinlemek mânâsına kullanılması da hata­ lıdır. Çünkü izlemek «izinin arkasından gitmek, aramak^ 14


mânâsı ifade eder. İzlemek yaşayan dilde «hayvanın veya eşkıyanın izini aramak, tâkip etmek» sûretihde kullanılır. Bu sebeple «tâkip etmeksin ancak maddî sahadaki kar­ şılığı olabilir. Perdede, sahnede ve televizyon ekranında bir oyun, bir film izlenmez; seyredilir, görülür. Bir dilde yeni kelimeler dilin bünyesine uygun: yâni ses, şekil ve mânâca doğru olarak teşkil edilmelidir. Böy­ le olduğu takdirde bunlar uydurma değil, usûlüne uygun olarak türetilmiş kelimeler sayılırlar. Her dilde her zaman yeni kelimeler türetilebilir. Bu o dilin, canlılığını ve geliş­ mesini gösterir. Türkçemiz kelime türetrnek bakımından son derece zengin ve kudretli bir dildir. Nfe var ki, dili sa­ deleştirmek ve zenginleştirmek maksadiyle meydana ge­ tirilen kelimelerin büyük bir kısmı, dilin yapısına dikkat edilmediği için yanlıştır. Halbuki dilimiz yeni kelime türetilmesine son derece elverişli ve müsâittir.

15


TÜRKÇE'DE TÜRETME VE EKLER Bütün diller-de çekim (tasrif) ve yapım (teşkil) olmak üzere iki çeşit ek bulunduğu mâlûmdur. Çekim ekleri isim çekim (decllnaison) ekleri ve fiil çekim (conjugaison) ek-~ leri .olmak üzere ikiye ayrılır. Orta öğretim dilbilgisi ders­ lerinde «takı» adıyla anılan çekim ekleri isim ve fiillerin çeşitli hâllerini, zaman ve sığaları, şahısları gösterirler. Bunlar kelimelere yeni bir mânâ kazandırmayan, sâdece onlan işleten, cümle içerisinde çeşitli hâllere girmesini sağlayan eklerdir. Çekim ekleri ile bir dilde yeni kelime hemen hemen türetilmez. Kelime türeten ekler teşkil ek­ leridir. Burada teşkil ekleri üzerinde duracağız. Daha önce belirttiğimiz üzere, dilimizde kelime yap­ ma ekleri, isim veya fiil kök ve gövdelerinin sonuna getiril­ mektedir. Yâni Türkçe’deki türetme ekleri son-ek (suffixe) mahiyetindedir. Kelime kök ve gövdeleri isim ve fiil olduk­ larına ve meydana gelen kelimeler de yine isim ve fiil du­ rumunda bulunduklarmo göre, Türkçe'de 4 türlü teşkil eki mevcut demektir. Bunlar şöylece sıra la n ır:

16

1.

İsimden isim yapan ekler,

2.

İsimden fiil yapan ekler,

3.

Fiilden fiil yapan ekler,

4.

Fiilden isim yapan ekler.


Bu eklerle yapılan kelimeler de böylece dört kısma a y rılırla r: 1.

İsiniden türemiş isimler,

2.

İsimden türemiş fiiller,

3.

Fiilden türemiş fiiller,

4.

Fiilden türemiş isimler.

İSİMDEN İSİM YAPAN EKLER İsimden isim yapan eklerin başlıcalari şunlardır: 1.

-ilk, -lik (-luk, -lük) eki :

Dilimizin en işlek eklerifıdendir. Bu ek ile pek çok ke­ lime türetilm iştir ve türetilmektedir. Ekin çeşitli fonksiyon­ ları v a rd ır: a) Yer isimleri, y a p a r: Yem’den yem-lik, saman'dan saman-lık, Arnavut-luk gibi. Bir şeyin orada çok olduğunu g ö ste rir: ağaç'tan ağaç-lık, kum’dan kum-luk, taş-lık, kömür-lük gjbi. b) Mücerred isimler yapar: İnsan-Iık, akıllı-lık, güzel­ lik, arkadaş-lık, dost-luk, üzgün-lük gibi. (Bu fonksiyonu ile ek, sıfatlardan da sonra gelmekte ve onları mücerret isimler hâline getirmektedir. Kelime türetmesinde sıfatlar isimler gibi telâkkî edilir). c) Bir şeye mahsus olanı gösterir, sıfat ve isim ola­ rak kullanılan kelimeler yapar: gece-lik (elbise), yaz-lık (ev), dolma-lık (biber), turşu-luk (patlıcan), ay-lık (kira) gibi. ç) Müşahhas isimler, âlet ve eşya isimleri ya p a r: ağız-lık, diz-lik, tuz-luk, kol-luk, göz-lûk gibi.

%7


2.

-cı, -d; -çı, -çi (-cu, -cü; -çu, çü) eki

İşlek bir ektir. Şu fonksiyonları v a rd ır; a) Meslek isimleri yapar: çay-cı, gazete-ci, balık-çı. simit-çi, oyun-cu, üzüm-cü, yoğurt-'çu, süt-çü gibi. b) Bir işin, bir hâlin itiyad şekline gelmesini gösterir; kavga-cı, yalan-cı, inat-çı uyku-cu, sulh-çu, gürültü-cü,, yaygara-cı gibi. 3.

-lı, -li (-İU, -İÜ) eki

Bu da işlek eklerdendir, çeşitli fonksiyonları v a rd ır: a) İsimlerden sıfat ya p a r: akii-lı, değer-li, süt-iü gibi.

tuz-lu^

b) Memleket, şehir ve yer isimlerine gelerek nisbet bildiren isimler yapar: İran-lı, İzmir-li, Beşiktaş-lı, Fatih-li, Trobzon-lu gibi. 4.

-sız, siz (-SUZ, -süz) eki

Yukarıdaki -lı, -li ekinin menfi (olumsuz) şeklidir. Onun birinci fonksiyonu ile ilgili olarak eksi mânâda sıfatlar ya­ par : akıl-sız, değer-siz, tuz-suz, sût-süz gibi 5.

-ça, -çe (-ca, -ce) eki

İşlek eklerdendir. Aslında çekim eki olan bu ekin> fonksiyonları şuhlardır: a) Millet ve kavim isimlerine gelerek o milletin kul­ landığı dili ve lehçeyi g ö ste rir: Fars-ça, Türk-çe, Fransız­ ca, İngiliz-ce gibi. b) Sıfatlara gelerek hâl veya miktar zarflan meydano getirir: akıllı-ca (akıllı olarak veya az akıllı), güzel-ce (gü­ zel şekilde veya az güzel), yovaş-ça, sessiz-ce gibi. Hât 18


zarflarında vurgu sondan bir önceki hecede. mil<dar zarf­ larında ise son hecededir. c) Görelii<, yakışırlık bildiren zarf y a p a r: insan-ca (insana yakışır şekilde), erkek-çe, bilgin-ce, baba-ca, kardeş-çe, arkadoş-ço, ben-ce (bana göre). 6.

-ki eki

İşlek eklerdendir. Şu fonksiyonları v a rd ır; a) Zaman bildiren kelimelere doğrud^an doğruya ge­ lir ve o zaman içinde olmak durumu bildirir; ai<şam-ki, dün­ kü, şimdi-ki, yarın-ki, bugün-kü gibi. b) Yer bildiren kelimelere geldiği zaman, o kelimenin lokatif (-do, -de) hâlde bulunması gerekir. Getirildiği ke­ limenin gösterdiği yerde mevcut olmak hâlini ifâde eder: masadc-ki, ev-de-ki, dışarı-da-ki, sen-de-ki gibi. c) Genitif ekli kelimelere getirildiği zaman, âitlik gös­ terir : benim-ki, babamm-ki, Alinin-ki, bakkalın-k,ı, onun-ki, kapıcının'ki gibi. İSİMDEN FİİL YAPAN EKLER : İsimden fiil yapan bellibaşlı ekler şunlardır: i.

-la, -le eki

Çok işlek bir ektir. İsimden fiil yapan eklerin en mü­ himi ve en işlek olanıdır. Her türlü isme getirilerek onİcra fiil mânâsı kazandırılır. Pek çok örneği v a rd ır: su-Iamak, süs-le-mek, hatır-la-mak, iş-Ie-mek, baş-la-mak gibi; Bu ekin fiilden fiil yapma ekleri ile genişletilmiş şekilleri de dilimizde çok kullanılmaktadır; con-lan-mak, kir-len-mek, 19


okll-lan-mak (dönüşlülük ifâde edenler); şaka-Iaş-mak, mektup-laş-mak, bir-leş-mek (müşâreket ifâde ederler), güzel-leş-mek, âdi-leş-mek, Avrupalı-iaş-mak, makine-leşmek, dar-laş-mak (müşâreket ifâde ederler) g ib i:

2.

-da, -de eki

Birden fazla heceli taklidî (onomatope) kelimelere ge­ lerek bunlardan fiil meydana getirir. Az işlek eklerdendir; şırıl-da-mak, gümbür-de-mek, tıkır-da-mak gibi.

3.

-ar, -er eki

Az işlek eklerdendir. İki fonksiyonu v a rd ır: a) Renk isimlerine gelerek bunlardan fiiller meydana g e tirir: ak'tan ağ-or-mak, mor-ar-mak^ şan'dan sar-ar-mak, Veşil’den yeş-er-mek, kızıl’dan kız-ar-mak, kara'dan karar-mak, gök’ten göğ-er-mek gibi. b) Değişik mânâda fiiller ya p a r: baş-or-mak, yaşor-mak, ev-er-mek, su'don suv-ar-mak gibi. 4.

-sa, -se eki

Az işlek eklerdendir. Umumiyetle arzu etmek, saymak (addetmek, kabul etmek) mânâsında fiiller meydana ge­ tirir : su-sa-mak, garip-se-mek, mühim-se-mek gibi. Ekin genişlemiş şekli olarak -(ı)msa-, -(i)mse- şekli de g ö rü lü r: az-ımsa-mak, ben-imse-mek, küçük'ten küçümse-mek gibi. FİİLDEN FİİL YAPAN EKLER Fiilden fiil yapma eklerinin çoğu, bina (çatı) mânâsı ifâde eden eklerdir. Cök işlektirler.

PO


1.

-l-e ki

Pasiflik (iş ve harekete mâruz kalma) ve meçhul (fâiii bilinmeme) binâsmı ifâde eder: yaz-ıl-mok, kır-ıl-mak, açıl-mak (kapı), tart-ıi-mok, sev-il-mek, ver-il-mek, diz-il-mek gibi. Ek bâzan dönüşlülük mânâsı da ta ş ır : aç-ıl-mak (çi­ çek vs.), üz-ül-mek, çek-il-mek gibi. 2.

-n- eki

Dönüşlülük mânâsı ifâde eder. Kendi kendine yapma ve kendi kendine olma mânâsı taşıyan fiiller meydana ge­ tirir : giy-in-mek, tara-n-mak, yıka-n-mak, soy-un-mak, döv-ün-mek gibi. Sonu -I- ve vokalle biten fiillerin pasif ve meçhul şekli -I- yerine -n- ile yapılır: bil-in-mek, kıl-ın-mak, oku-nmak, başia-n-mak gibi. 3.

-ş- eki

Müşâreket (ortaklaşma) mânâsı ifâde eder. Bir iş ve hareketin iki veyâ daha çok fâilier arasında ortaklaşa ve topluca yapıldığını g ö s te rir: yaz-ış-mak, güi-üş-mek, uç-uşmak., sev-iş-mek, koş-uş-mak, ağla-ş-mak gibi. Bu ek bâzan dönüşlülük mânâsı da ta ş ır : kız-ış-mak, tut-uş-mak, güzelle-ş-mek gibi. 4.

-dır, -dir (-tır, -tir) eki

Ettiriciiik (faktitif) mânâsı ifâde eder. İş ve hareketin başkasına yaptırıldığını g ö ste rir; yaz-dır-mak, ye-dir-mek, yapış-tır-mak, gecik-tir-mek, dol-dur-mak, öl-dür-mek, coştur-mak, küs-dür-mek gibi. 21


5.

-r- eki

Faktitif mânâsı ifâde e d e r: yat-ır-mak, iç-ir-mek, doğliT-mak, kaç-ır-mak gibi. 6.

-t- eki

Bu ek te faktitif eklerindendir. Bâzı tek iıeceli fiillere ve birden fazla heceli fiillerden vokalle bitenlere bu ek g e tirilir: söyie-t-mek, uzat-mak, kork-ut-mak, ak-ıt-mak gibi. FİİLDEN İSİM YAPAN EKLER Türkçe’de pek çok fiiliden isim yapma eki vardır. Fiil­ den yapılan isimlere fiil müştakları veyâ türemiş isimler adı verilir. Fiillerden isim türetilmesi, Türkçe için çok önemli bir noktadır. Çünkü, dilimizde bütün türetmelerde umûmiyetle tek heceli bir fiil kökü esas olarak alınır. Cok kullanılan fiilden isirn yapma ekleri şunlardır: 1.

-mak, -mek eki

Bu ek İle mastarlar meydana getirilir. Mastarlar umu­ miyetle bir hareket, oluş ve işin mücerred ismi olurlar : yaz-mak, koş-mak, bil-mek, ver-mek. büyü-mek gibi. Bir ekin esas fonksiyonu mücerret fiil ismi meydana getirmekle beraber, bâzan müşahhas mânâda isimler de y a p a r; çak-mak, kay-mak, ye-mek gibi. 2.

-ma, -me eki

Bu ek ile de mastar anlamında hareket ismi y a p ılır; unut-ma, bil-me, gül-me, kır-ma, çirkinleş-me gibi. Aynı ekle bâzı müşahhas isimlerin de meydana geti rildiğini görmekteyiz: çek-me, in-me, dondur-ma, dal-ma, bas-ma gibi.

22


3.

-ış, 4ş eki

Bu ek ile yapılan kelimeler de mastar mânâsında hareket ismi olarak kullanılır ve ümûmiyetle hareket ve olu­ şun tarzını b ild irirle r; bak-ış, yürü-yüş, bil-iş, bekle-yiş, gül-üş, yaşa-yış gibi. 4.

-(ı)m,-(i)m eki

Fiil ismi yapan bu ekin iki fonksiyonu v a rd ır: a) Yalnız bir defâda veya bir hamlede yapılan iş ve hareketi ifâde eder: at-ım, iç-im, tat-ım, yud-um gibi. b) Umumî mânâda hareket ismi veyd müşahhas isim meydana getirir -. al-ım, sat-ım, geç-im, giy-im'’, kuşa-m; biç­ im gibi. 5-

-gt, -gi i-gu, -gü); -kı, -ki eki

Bu ekin çeşitli fonksiyonları v a rd ır: a)

Âlet isimleri y a p a r: kes-ki, as-kt, sür-gü, yay-gı

gibi. b) Müşahhas ve mücerret isimler yapar: say-gı, ver­ gi. çiz-gi, sev-gi gibi. 6.

~ak, -ek eki

Oldukça işlek bir ektir, şu fonksiyonları va rd ır; a)

Yer isimleri yapar; yat-ak, kon-ak, sığın-ak, bat-ak

gibi. b) Âlet isimleri meydana getirir, bıç-ak, ölç-ek. tara-k, ele-k gibi. c)

Sıfatlar yapar; kork-ak, dön-ek, ürk-ek gibi. 23


7.

-ı, -i, -u, ü eki

İşlek ektir, çeşitli mânâlarda isimler meydana g e tirir; say-ı, koş-u, kork-u, ölç-ü, yaz-ı, yap-ı, çevir-i gibi. 8.

-ç, -inç, -inç eki

Oldukça işlek ektir. İki fonksiyonu v a rd ır: a) Mücerret isimler yapar; sevin-ç, usan-ç inan-ç. kıvan-ç, kazan-ç gibi. b)

Sıfatlar yapar; ğüUünç, kork-unç, kıskan-ç, gibi.

9.

-gaç, -geç, -gtç, -giç eki

Çeşitli fonksiyonları v a rd ır;

a) Alet isimleri yapar: kıs-kaç, süz-geç gibi. b) Değişik anlamda isim ve sıfat yapar: dal-gıç, bil­ giç, utan-goç gibi, 10.

~(ı)n, -(i)n eki

Az işlektir. Çeşitli mânâda müşahhas isimler y a p a r: yığ-ın, ek-ln, sök-üh, tüt-ün, gel-in, düğ-ün gibi. 11.

-ıcı, -

id (-ucu, -ücü) eki

Bu ek ile umumiyetle bir işi meslek veya îtiyad hâlin­ de yapanı gösteren sıfatlar meydana g e tirilir: al-ıcı, sat-ıcı, ûilen-ici, yak-ıcı, kes-ici, vur-ucu, kır-ıcı, at-ıcı, bin-ici gibi. Türkçe'de kelime türetme eklerini dört bölüm hâlin­ de göstermiş oluyoruz. Teşkil eklerinin bellibaşlıları ve iş­ lek olanlarını aldık. Az işlek ve ölü olanlarına yer verme­ dik. Bir dilde yen] kelimeler ancak işlek (canlı) eklerle ya­ 24


pılabilir. Yeni meydana getirilen kelimelerin şekil bakımmdan doğru olması mutlaka lâzımdır. Fakat, bu kâfi değil­ dir. Türetilen kelimelerin mânâ ve mefhum bakımından da hatâsız olması îcöb eder. Ayrıca bunların, dilin ses bakı­ mından da estetiğine uygun olması aranır. Ancak bu şart­ ları taşıyan kelimeler doğru sayılırlar. Öbürleri, yâni bu şortlara uymayan kelimeler uydurma ve yanlış kelimeler­ dir. Yeni kelimeler türetilirken bü hususların gözden uzak tutulmaması gerekir.

UYDURMA OLAN VEYA YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER İÇİN AÇIKLAMALI ÖRNEKLER Daha önceki bahislerde Türkçe'de kelime yapma yol­ ları (türetme) meselesi üzerinde durmuş^ dilimizin yapı­ sını, eklerin çeşitlerini göstermeğe çalışmıştım. Yeni türe­ tilen bir kelimenin doğru olabilmesi için bilinen bir kökten canlı (işlek) bir ekle yapılması, ekin fonksiyonuna göre mânâsının uygun olması icab etmektedir. Ayrıca teşkil edilen kelimenin ses bakımından da güzel olması lâzım gelmektedir. Bu dört şartı ihtivâ etmeyen yeni türetilmiş bir kelime doğru değildir; hatâlıdır veya uydurmadır. Uy­ durma ve yanlış kelimeler dilin gramerine aykırı olarak türetilen kelimelerdir. Dilin yapısına uygun ve mânâca da elverişli olan kelimeler uydurma değil, türetilmiş (müştak) kelimelerdir. Normal yolla türetilen ve dile mal olan kelimelerie; ek, mânâ ve ses bakımından yanlış olan uydurma kelimeleri birbirine karıştırmamak gerektir. Örnek olmak üzere dikkat çekici yanlış ve uydurma kelimelerin neden yanlış ve uydurma olduklarını belirmek ve izah etmek faydalı olacaktır. 25


ARAÇ, GEREÇ Husûsiyle Millî Eğitim ile ilgili konu ve hususlarda bu iki kelimeye sık sık yer veriliyor, «ders araçları ve gereç­ leri» gibi. Araç «vâsıta», gereç «malzeme» mânâlarına kullanılıyor. Her ik,i kelime de teşekkül bakımından yan­ lıştır. Çünkü, ekleri gramer kaidelerine aykırıdır, kökleri ise aydınlık değildir. Kelimeler ilk bakışta «-aç, eç» ekiyle yapılmış hissini vermektedir. Fakat, kendilerine yakıştı­ rılmak istenen mânâlara dikkat edilirse, «-ç» ekiyle türetildikleri ortaya çıkmaktadır. Halbuki, dilimizde bir «-ç» eki mevcut değildir. Tokaç, güleç gibi birkaç kelimede gö­ rülen «-aç. -eç» eki ise işlek bir ek olmaktan uzaktır ve onun gibi bir fonksiyona sahip olduğu bilinmemektedir. Araç kelimesine «vâsıta» mânâsı verilmek istendiğine göre, kelimenin kökü, bir isim durumunda olan «ara» dır. Ara kelimesine olsa olsa «-cı» eki getirilerek «aracı» keli­ mesi yapılabilir. Nitekim yaşayan dilde böyle bir kelime vardır ve «vâsıta, mutavassıt» mânâsına gelmektedir. Gereç kelimesini izah etmek hiç mümkün değildir, o büsbütün uydurmadır. Böyle bir kelime teşkil etmek için Türkçe’de «lâzım gelmek, lüzumlu olmak» mânâsına bir geremek fiilinin mevcut olması îcab eder. Halbuki, böyle bir fiil yoktur. Germek şeklinde bir fiil mevcut olmakla be­ raber, mânâ itibariyle bununla münâsebeti bulunmamakta­ dır. Kelime «gerek» ten türetilmiştir. Gerek'ten «k» yi ata­ rak «-Ç» veya «ek» i atarak «-eç» getirilmiştir. Bu tâmâ-

mîyle keyfî bir tasarruftur. Türkçe'de böyle bir kaide yokt'ir. Demek ki, araç ta gereç te uydurma kelimelerdir. 26


KOŞUL Şart mânâsına kullanılan bu kelime de birkaç bakım­ dan yanlıştır. Bir kere Türkçe'de fiilden isim yapan bir «-ul» veya «-1» eki yoktur. Kumul, çökül gibi bir iki mahallî ke­ limede böyle bir ek görülmekle beraber işlek değildir ve fiil köklerine değil isim köklerine getirilmektedir. Koşul eki bakımından yâni gramer cihetinden yanlış olduğu gibi, mânâ itibâriyle de hatalıdır. Koşmak fiilinin ifâ­ de ettiği mânâ şart’a uymamaktadır. Koşmak kelimesi di­ limizde daha çok «hayvanı çekeceği vâsıtaya bağlamak» mânâsına ku lla n ılır: Atı arabaya koşmak' gibi. Kelimenin ayrıca «bir şeyi beraber iş görmesi için birinfn yanına kat­ mak» ve mecâzen sürmek, «ileri sürmek» mânâları da bu­ lunmaktadır. Böylece «birini işe koşmak» ve «şart koşmak» gibi kullanışlar ve deyimler ortaya çıkmıştır. Şart koşmak deyiminde mânâ şart kelimesi üzerindedir, koşmak yar­ dımcı durumdadır; esâsen deyim bir birleşik fiil mahiye­ tindedir. Bir birleşik kelimede aslî kelimeyi atıp yardımcı durumda olan kelimeden yeni bir kelime teşkîl edilemez. Teşkîl edilen kelime, hangi kelimeden türetilmişse ancak onun mânâsını ifâde e d e r; terkip içerisinde bulunan diğer kelimenin mânâsını taşıyamaz. Koşul kelimesi, eki yanlış olmakla berâber, sâdece koşmak fiili ile münâsebeti olan bir mânâ taşıyabilir. Hiçbir zaman şart kelimesi ile aynı mânâya gelemez. İşte koşul kelimesi böylece şekil (gramer) bakımından uydurma, mânâ cihetinden yanlıştır.

BİREY, UZAY Dilimizde işlek, hattâ az işlek bir «-ay, -ey» eki yok­ tur. Sâdece halk ağızlarında ve Eski Anadolu Türkçesi 27


devresinde bulunan birkaç l^elimede (kuzey, güney, iley gibi) kalıplaşmış olarak görülmektedir. Bütün dillerde yeni kelimeler işlek (canlı) eklerle yapılırlar. İşlek olmayan ek­ lerle, hele ölü ve kalıplaşmış eklerle yeni kelimeler türetilemez. Halbuki, son zamanlarda ne olduğu bilinmeyen bu «-ay, -ey» ekiyle pek çok kelime teşkîl edilmiştir. Bun­ lardan birey «ferd», uzay «feza», deney «tecrübe», düzey «seviye», yQzey «satıh» kelimeleri en çok kullanılanlarıdır. Menşei ve mâhiyeti bilinmeyen bu ek; birey, düzey, yüzey­ de bir, düz ve yüz gibi isim köklerine, uzay ve dehey'de uzamak ve denemek gibi fiil köklerine getirilmiştir. Üstelik fiil köklerine getirilen ek «-ay, -ey» değil «-y» dir (uza-y, dene-y). Bir kere bir ek hem isim, hem fiil köklerine ge­ tirilemez. Sonra ek «-ay, -ey» midir, yoksa sâdece «-y» mi­ dir, o da belli değildir. Aynca birey ve uzay «ferd» ve «fezâ» kelimelerini mânâ ve mefhum bakırrundon da karşılayama­ maktadır. Bu sebeplerle birey, uzay, deney, düzey, yüzey ve bunlara benzeyen kelimeler yanlış, daha doğrusu ekin ne olduğu bilinmediği için uydurmadır. Bir ara matematik terimi olarak böîey, çarpay kelimeleri kullanılırdı. Bunlar daha sonra bölme, çarpma şekline sokularak düzeltilmiş­ tir.

SOYCUL Eki mânâ bakımından yanlış olan kelimelerden biri de «soycul» dur. Bu ek az işlek bile olmayan eklerdendir ve «tavşancıl», «balıkçıl» gibi birkaç kelimede kalıplaşmış ola­ rak görülmekte ve daha çok «düşkün, alâka duyan, men­ sup» mânâsı vermektedir. Hattâ balıkçıl ve tavşancıl ke­ limelerine «balık yiyen», «tavşan yiyen» mânâlarında bu­ lunmaktadır. Canlı bir ek olmadığına ve mânâ yönünden elverişli bir fonksiyona sahip bulunmadığına göre, «-cul» 28


eki ile kelime türetmek doğru değildir. Soycul «asîl» mâ­ nâsına kullanılmak isteniyor. Yaşayan dilde «soylu» keli­ mesi mevcut öldüğünden, yeni bir «soycul» kelimesine zâten ihtiyaç yoktur. Bu ekle yapılan bir de «adamcıl» kelimesi vardır, fakat ifâde etiği mânâ değişiktir. Kelimeye Şemseddin Sami Kamûs-ı Türkî'de «adam yiyen, adamdan ürken vahşî; fazla ünsiyet dolayısıyle insanın üzerine gelen hayvan» mânâ­ ları vermiştir. İkinci mânâ ile üçüncüsü birbirini tutmamak­ tadır. Günümüz lûgatlarında adamcıl’a verilen mânâ «in­ sandan ürkmeyen, insana alışmış olan, İnsana sokulan» dır. Bu sûretle eski kullanılışla, yeni kullanılış arasında büyük bir fark doğmuştur.- Meselâ, Mehmed Akif kelimeyi «insandan kaçan, vahşî» mânâsına kullanmıştır. Huyu dersen, bir adamcıl ki sokulmaz adam a... Bugün adamcıl’m yanında bir de «insancıl» kelimesi­ ne yer verilmektedir. Bu da adamcılın yeni mânâsına uya­ cak şekilde «insana düşkün, insanı seven, hümanist» de­ mek oluyor. Adamcıl kelimesinin iki ayrı mânâsı teşekkül etmiş iken, bir de insancıl kelimesi türetmek yerinde ol­ mamıştır. YAŞAM, YAŞANTI Yaşam ve yaşantı kelimeleri de hatâlı türetmeler so­ nunda ortaya çıkmıştır. Bunlardaki yanlışlık şekilden (ekin şeklî durumundan) değil, ekin fonksiyon ve mânâsından, mefhumdan ileri gelmektedir. Dilimizde işlek bir «-m» eki bulunmakla beraber, bunun ifâde ettiği mânâ sınırlıdır. Bu ekle daha çok fiillerden hareket ismi yapılır. Bunlar bir defâdo yapılan iş ve hareketi gösterirler: bir içimlik ayran, 29


bir atımlık barut gibi. Yaşam kelimesi ekin bu fonksiyonu­ na göre «bir kere yaşama» demek olur. Halbuki yaşam «hayat» yerine kullanılıyor. Aslında hayat mefhûmu ile yaşamak kelimesinin ifâde ettiği mânâ arasında fark var­ dır. Bunlar ayni şeyler değildir. Hayat, yaşama, yaşayış, ömür, canlılık, dirilik birbirleriyle münâsebeti olan kelime­ lerdir. Fakat, başka başka mânâlar taşımaktadırlar. Yaşantı kelimesinde de, kelime türetilirken ekin fonk­ siyon ve mânâsına dikkat edilmemiştir. Bu «-ntı» eki ile caha çok hoş olmayan, bayağı sayılan ve menfî olan mânölarda kelime yapılmıştır -. süprüntü, kaşıntı, kuruntu, bu­ lantı, kusuntu, çarpıntı, sıkıntı, kırıntı gibi. Üstelik bu ek işlek de değildir. İşlek olmayan ve menfî mânâda fiil ismi yapan «-ntı» ekiyle teşkil edilen «yaşantı» kelimesi hayat’ın değil, olsa olsa «kötü bir hayat, mâcerâlı bir yaşayış» ın karşılığı olabilir. Yaşam ve yaşantı kelimeleri telâffuz bakımından da hoş değildir. Bunların hayat kelimesi yerine kullanılması her bakımdan yanlıştır. Ardda nüans bulunmakla beraber, yerine göre ve îcab ediyorsa hayat kelimesi bir yana bı­ rakılıp yaşama ve yaşayış kelimeleri kullanılabilir.

ÖYKÜ : Hikâye karşılığı kullanılan bu kelimenin ne olduğu belli değildir. Dilimizin ne târihî devirlerinde, he de bugünkü lehçelerinde böyle bir kelime vardır. Eski ve yeni hiçbir rrıetinde öykü kelimesine rastlanmamaktadır. Kelimenin etimolojik îzâhını yapmak mümkün değildir. Öykü şeklinde bir kelime türetmek için, Türkçede öymek veya öykmek şeklinde bir fiilin bulunması îcâb eder. Böyle bir fiil ise 30


yoktur. Bu kelimenin hasıl teşkîl edildiği belli değildir. Bel­ ki de hikâye kelimesinin halk ağızlarmda aldığı hikye, hakye,, hekye, hiyke şekillerine benzetilerek yapılmış. Di­ limizde öykünmek (ağızlarda özgünmek, öykenmek, övkünnek gibi şekilleri de görülmektedir) diye bir fiil varsa da bu, «taklid etmek, birinin söz ve hareketini taklîd ederek Gİay etmek» mânâsına gelmektedir, hikâye ile bir münâ­ sebeti bulunmamaktadır. Eski Türkçe devresi metinlerin­ de (meselâ Dîvâhü Lügati’t-Türk’te) bir de ötmek «geç­ mek» ve ötgünmek «arzetmek, büyüklerden bir dilek is­ temek» fiillerinden gelme ötkünç kelimesi bulunmakta ise de, bununla da öykü kelimesi arasında bir liği kurmak im­ kânı yoktur. Dilimizde -kü ve -ü bulunmakla ‘ berâber, öymek veyâ öylemek fiilleri bulunmadığı için, öykü kelimesi ek bakımından değil, kök olarak yanlıştır ve uydurma ke­ limelerin tipik bir örneğidir.

DEĞİNMEK : Son yılların moda kelimelerinden biri de «değinmek» tir, «temas etmek» mânâsına kullanılıyor. Halbuki dilimizde temas etmek'in karşılığı «dokunmak» tır. Dokunmak hâlis Türkçe olduğu halde, onun kullanılmayıp konuşma ve ya­ zılarda «değinmek» e yer verilmesi, dilbilgisi ve şuûrundan, Türkçe sevgisinden mahrum bulunulduğunu göster­ mektedir, Değinmek kelimesi şekil yönünden değil, mânâ bakımından yanlış kelimelerdendir. Bu kelime Eski Anadolu Türkçesi devresi metinlerinde (XIV., XV. asır yazarlarının eserlerinde) «erişmek, yetişmek, varmak» mânâsına kul­ lanılmaktadır. Değinmek’in ve kökü olan değmek’in bu devirde «dokunmak» mânâsı yoktur. Bugün bile değmek kelimesi, meselâ «eli tavana değmiyor» gibj kalıplaşmış 31


sözlerde yine «ermek, yetişmek» mânâsı ifâde etmektedir. Değmek keiimesinin «dokunmak» mânâsma da gelmesi bir jıayli yenidir. Değinmek kelimesi ise, Türkçe'de hep «erişmek, yetişmek» mânâsına kullanılmıştır. Dokunmak mânâsına kullanılması dönüşlü (mütâvaat) olması dolayısıyle, dil mantığı bakımından doğru değildir. Çünkü te­ mas etmek'te dönüşlülük mânâsı bulunmamaktadır. «Te­ mas etmek» herkesin bildiği Türkoe’leşmiş bir kelime ol­ duğu için, onu kullanmakta sakınılacak bir şey yoktur. Fakat, o kullanılmak istenmiyorsa yerine «dokunmak» ve­ ya «değmek» kelimeleri kullanılabilir. Değinmek kelimesi­ nin kullanılması, yukarıda açıkladığımız sebepler dolayısiyle, yanlıştır.

EGEMEN: «Hâkim, hüküm süren» mânâsına kullanılan egemen ve «hüküm sürme, hâkimiyet» mânâsı verilen egemenlik, hem kök hem de ek bakımından yanlış olan kelimelerden­ dir. Bir kere Türkçe’mizde «yapan, eden, olan» mânâsı ifâ­ de eden bir «- man, - men» eki mevcut değildir. Böyle bir ek Almanca, İngilizce gibi Batı dillerinde görülmekte­ dir. Farsçadaki «- mend» eki de bu mânâyadır. (Farsça ek dilimizde bâzı kelimelerde «- man» şekline girmiştir. Meselâ Yunus Emre'de görülen danışman kelimesi dânişrnend’den bozmadır ve «bilgin» mânâsına gelmektedir.) Dilimizde şişman, kocaman gibi pek az sayıdaki kelime­ lerde görülen «-man» ekinin etimolojik îzâhı yapılama­ maktadır. Esasen bu kelimelere eski metinlerde tesâdüf edilmiyor. Hâsılı Türkçe'de «- man, - men» eki olarak işlek veya az işlek bir ek yoktur. Egemen kelimesinin böylece eki yanlıştır, kökü olan ege'nin ise ne olduğu belli 32


değildir. Eski Anadolu Türkçesinde sâhip mânâsına «eye» şeklinde bir kelime bulunmakla beraber (günümüz dilinde iye sûretinde diriitilmiştir), «ege» diye bir kelimenin var­ lığı ileri sürülemez. Belki bâzı Doğu Türkçesi lehçelerinde y/g değişikliği dolayısıyie «ege» şekli görülebilir. Ege'nin ağa’dan geldiği düşünülebilirse de böyle bir değişikliği bir sebebe bağlamak mümkün olamaz. Böylece egemen kelinrıesinin ek ve kök bakımından yanlış olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. Türkçe'de böyle bir kelime mevcut ol­ mamıştır. Son yılların ortaya çıkardığı egemen, Fransızca hegemon kelimesinden bozmadır, Türkçe jle ilgisi yok­ tur. Egemenlik ise, hegemoni kelimesine karşılık kullanıl­ maktadır.

DOĞA. DOĞAL Tabiat kelimesi yerine «doğa», tabiî yerine «doğal» getirilmek isteniyor. Doğa ve doğal kelimeleri, şekil ba­ kımından olduğu kadar mefhûm bakımından da yanlış olan kelimeler için iyi bir örnek teşkil etmektedir. Bir kere di­ limizde nisbet ifâde eden «-1» diye bir ek yoktur; «-sal, -sel» ve «al, -el» nisbet ekleri de mevcut değildir. Doğa kelimesi doğmak fiilinden «-a» eki ile yapılmış bir kelime­ dir. Bu «-a» ekinin ne olduğu açık olarak belli değildir. Fiil köklerine getirilen «-a» eki zarf - fiil (koş-a koş-a) veya istek (yaz-a) eki olabilir. Birkaç kelimede görüldüğü gibi, fiilden isim yapma eki de olabilir. Fakat, işlek bir ek de­ ğildir. Hatta işlek bile sayılamaz. Kolıplaşmış şekilde bir­ kaç kelimede bulunan cansız bir ektir. Halbuki, bir dilde yeni kelimeler ancak canlı (işlek) eklerle yapılabilir. Doğa kelimesi şekil yönünden olduğu gibi mefhûm yönünden de 33


yanlıştır. Çünkü, Türk milletinin inanışına göre, tabiat ken­ di kendine meydana gelmemiş, doğmamış yaratılmıştır. Durum böyle olunca doğa değil «yaratıla» demek gere­ kir. Tabiatın ayrıca «huy, mizaç» mânâsı da vardır, bunu «doğa» hiç karşılayamaz. «Tabiî» kelimesinin de «tabiate mensûp» ve «normal» olmak üzere iki mânâsı vardır. Şek­ len yanlış olan doğal, «normal» in karşılığı olamaz. Başka dillerde meselâ Fransızcadaki gibi mefhûm olan natürel ve normal'i «doğal» ile karşılamak mümkün değildir. Doğal kelimesini «tabiata mensup» mânâsından ayrı olarak «nor­ mal» için de kullananlar, iki defâ yanlış yapıyorlar de­ mektir. UYDURMA EK (-RI) Eklerin yanlış kullanılması (fiil köküne getirilmesi ge­ rekenin isim köküne getirilmesi veya aksi), mânâ ve fonk­ siyonlarının değiştirilmesi, başka dillerden alınması, başka dillerdekine benzetilerek yapılması gibi durumlar dışında doğrudan doğruya uydurulan ekler de görülmektedir. Me­ selâ Fâzıl Hüsnü Dağlarca'ya ait şu mısrâlarda (Gece utonn giderim — Dağlara yanrı giderim — Duyar inanrı giderim) geçen utanrı, yanrı, ihanrı kelimelerindeki «-rı» eki böyle eklerdendir. Türkçede «-rı» diye bir ek yoktur. Bunu doğrudan doğruya yazar uydurmuştur. Ölü ekler­ den kelimeler yapılır, eklerin vazife ve mânâları birbirine karıştırılırken bir de ek uydurulursa,, dil tamamiyle altüst edilmiş olur. Buna kimsenin hakkı yoktur. Ek uydurmak, kök uydurmakla dil zenginleşmez. Bir anarşi ortaya çık­ mış olur. Yazarlar yalan yanlış ek ve köklerle kelime uydu­ ran kimseler değil, kelimeleri en güzel şekilde kullanan, bunlara gerekirse yeni mânâlar kazandıran kişilerdir. 34


İMGE — SİMGE Fransızca'ya benzetilerek uydurulan kelimelerden biri de imge’dir, «hayâl, tasvir, şekil, imaj» mânâsına kullanı­ lıyor. Dilimizin,,hiçbir devresinde ve hiçbir metninde imge kelimesi görülmez. Türkçe'de «im» diye bir kelime bu­ lunmakla berâber, bu «işâret, nişan, iz, alâmet, parola» mânâlarına gelmektedir. İşlek, hattâ az işlek olan bir «-ga, -ge» eki ise mevcut değildir. Sâdece başka, özge gibi iki kelimede görülen bu cansız ekle elbette yeni ke­ lime türetilemez. Esâseh im «hayâl, tasvir» mânâsı ifâde etmemektedir. İmge kelimesi, «hayâl, şekil» mpnâsına gelen Fransızca «image» kelimesinden, ortadaki a harfi atılmak suretiyle meydana getirilmiştir, tamâmiyle uydurmadır. Simge kelimesi ise imge'ye benzetilerek yapılmıştır, uydurmanın da uydurmasıdır. Simge «işaret, remiz» yerine kullanılmaktadır. Bu iki kelime eki de kökü de yanlış olan ve yabancı bir kelimeye benzetilerek uydurulan kelimeler­ dendir.

SERÜVEN «Mâcerâ, sergüzeşt» yerine kullanılan serüven keli­ mesi birkaç bakımdan yanlıştır. Önce ses bakımından üze­ rinde duralım. Dilimizin ses yapısına göre, ilk hecede «ö, ü» bulunmadığı takdirde, daha sonraki hecelerde «ü» sesi bulunamaz. Kelimenin ilk hecesinde «e» olduğundan, ikinci hecede «i» bulunması gerekir ve böylece kelimenin ses bakımından doğru sayılması için «seriven» şeklinde ol­ ması lüzûmu ortaya çıkar. İkinci olarak şekil yönünden de «serüven» Türkçenin yapısına uygun değildir. Çünkü, kelimenin ekleri ve kökü 35


belli değildir. Dilimizde ser diye bir isim kökü ve «-üven» veya «-ven» şeklinde bir ek mevcut değildir. Mechûl bir kökten ne olduğu bilinmeyen bir ekle yapılmış olan bu kelimenin Türkçe olmadığı muhakkaktır. Olsa olsa serüven, baş mânâsına gelen forsça «ser» kelimesiyle yine forsça bir ekten türemiş ve sonradan telâffuzu bozulmuş bir ke­ lime olabilir. Serüven kelimesi Anadolu halk ağızlonnda ve Türkçe’­ nin öbür lehçelerinde yoktur. Sadece Kırgız Türkçesinde «serüen» şeklinde görülüyor (Bk. Radloff Lügati). Bu du­ ruma göre serüven, farsça bir kelimenin bozulmuş şeklin­ den başka bir şey değildir. Nitekim mâcerâ mânâsına ge­ len «sergüzeşt» kelimesi de yine forsça asıllıdır ve baş demek olan «ser» ile yapılmıştır. Herkesin bildiği mâcerâ kelimesini kullanmak istemi­ yorsak, ne idüğü belirsiz «serüven» kelimesine yer ver­ memeli, canlı dilde bulunan meselâ «baştan geçen» gibi deyimleri tercih etmeliyiz.

ZORUNLU, ZORUNLULUK Farsça asıllı kökten yapılmış uydurma kelimelerden biri de ««zorunlu» ve «zorunluluk» tur. «Mecbûrî, mecbu­ riyet», «zarurî, zaruret» karşılığı olarak kullanılmaktadır. Aslında zûr şeklinde olan (zûr-ı bâzû: kol kuvveti gibi) ve dilimize zor şeklinde yerleşmiş bulunan kelime «güç, kuv­ vet» mânâsı ifâde etmektedir. Zorun kelimesini uyduran­ lar, zor’u Türkçe zannetmişlerdir. Halbuki, dilimizde «z-» ile başlayan kelime yoktur. Türkçede kelime başında «z-» sesi bulunmamaktadır. Zor kelimesi Tûrkçeleşmiş olmakla beraber, yine de 36


bundan zorun ve zorunlu kelimeleri türetilemez. Çünkü isim köklerine getirilen «-n» işlek bir ek değildir, kış-m, ilk-in gibi bâzı kelimelerde kalıplaşmış olarak görülür ve «ile, olarak» mânâsı verir. Bu duruma göre, zorun «zorla, zor olarak» demek olur. Zorunlu ve zorunluluk ise bundan yapılmıştır. Hem zorun'a, hem zorunluluk’o «mecburiyet, zaruret» mânâsı verilmesi (sorum ve sorumluluk'ta olduğu gibi), işi daha da karıştırmıştır. Bütün dillerde kelimelerin kısa söylenişi esas olduğuna göre, zorun ile birlikte zorunluluk’un da kullanılması büsbütün yersizdir. Bir çeşit ke­ kemeliktir. «Bu işi yapmak zorundasınız» misâlindeki zör’dan son­ ra gelen «-n» ekini, zorun kelimesindeki «-n» ile karıştır­ mamak gerekir. «Zorundayım, zorundasınız» gibi örnekler­ de geçen «-n» iyelik eklerinden sonra kullanılan yardımcı, bağlayıcı bir sestir (eski tâbirle nün-ı vikâye), bir kelime yapma eki değildir. Anlaşılan zorun kelimesini uyduranlar bu iki «n» ekini karıştırmışlar, iyelik eklerinden sonra «n» kullanılmasına aldanmışlardır. Zor kelimesi Türkçe’de ayrıca «müşkil, güç» mânâsı­ na da kullanılmaktadır. Bu bakımdan zorun, zorunlu keli­ meleri başka karışıklıklar da meydana getirmektedir. Fars­ ça asıllı bir kök ve ölü bir ekle teşkil edilen zorun, zorunlu, zorunluluk kelimelerini dile sokmakta bir mânâ ve lüzum yoktur. Arapça asıllıdır diye «zaruret, zarurî» ve «mecburî, mecburiyet» i beğenmeyip atmak ve yerine Farsça asıllı bir kelimeden yeni bir kelime uydurmak son derece garip bir harekettir. Bunun dili zenginleştirmekle bir münâsebeti olduğu asla ileri sürülemez. 37


KAPSAM, KAPSAMAK Son yılların moda kelimelerinden kapsam «şümûl, ihtivâ, ihâta, Istiâb», kapsamak «şâmil olmak, ihtiva et­ mek» karşılığı kullanılıyor. Şümûl, ihtivâ ve bilhassa istîâb kelimeleri eskimiş olduklarından elbette zamanla kullanılış­ tan düşecekler, yerlerini yeni kelimelere bırakacaklardır. Ne var ki, bu yeni kelimeler herkesin bildiği, canlı dilde bulunan kelimeler olmalıdırlar. Yaşayan Türkçede kapsa­ mak ve kapsam diye kelimeler yoktur. Şümûl ve ihtivâ ke­ limelerinin canlı dildeki karşılıkları «içine alma, kaplama» dır. Dilimizde canlı olan, herkesin kullandığı kaplamak kelimesi varken, bunu kullanmayıp kimsenin bilmediği kapsamak kelimesine yer vermek, millete ve diline ters düşmekten başka bir şey değildir. Dilimizde, isim köklerine getirilen «-sa-» eki «istek» «arzu» bildirir. Meselâ susamak «su arzu etmek, su iste­ mek» demektir. Bu duruma göre, kapsamak «kap arzu etmek» mânâsına gelir. Yaşayan dilde (günümüzün Tür­ kiye Türkçesinde) şâmil olmak, ihtivâ etmek mânâsına bir kapsamak kelimesi bulunmamaktadır. Türkiye Türkçesi dışındaki bâzı lehçelerle ilgili eski metinlerde kapsamak kelimesine rastlantlmaklo beraber, bu belki de bir yanlış okuyuştan ortaya çıkmıştır. Şümûl ve İhtivâ kelimelerini kullanmayacaksak, bun­ ların yerine «içine alma, kaplama» gibi canlı dilde bulunan kelimelere yer vermeliyiz. PARK YAPMAK Yüzyıllar boyu kullanılan ve artık Türkçeleşmiş bulu­ nan Arapça ve Farsça asıllı kelimelere karşı düşmanlık gösterenler. Batı dillerinden gelen kelimelere nedense ayni 38


hassaslıkla davranmıyor. Gereksiz yere bir sürü Fransızca. İngilizce kelime dilimize girmiş bulunuyor. Bu arada Türk­ çe kelimelerle terkipler yapılarak dilimizin tabiîliği, güzel­ liği bozuluyor. Dilimizin şivesine, işleyiş tarzına aykırı olan böyle bileşik kelimelerden biri «park yapmak» tır. Taşıma araçlarını, husûsiyle otomobilleri muvakkaten bir yerde bı­ rakmak mânâsına kullanılıyor. Yapmak kelimesinin yar­ dımcı fiil olarak kullanılması bir hayli yenidir. Dilimizde geçişli olarak daha çok «etmek, eylemek, kılmak» yardım­ cı fiilleri kullanılmıştır. Yapmak eskiden beri kendi gerçek mânâsiyle (meydana getirmek, imâl etmek, bina etmek) metinlerde geçmektedir. Ancak son zamanlarda Fransızca faire fiilinin tesiriyle yapmakta «etmek» fonksiyonunda yardımcı fiil durumuna girmiştir. Fakat böyle kullanışlar dilimiz için yanlış ve halkımız için sevimsiz olmuştur. Bu sebeple Türkçe’mizde park yapmak denemez, olsa olsa park etmek denebilir. Park yapmak denince, bir bahçe, park meydana getirmek mânâsı anlaşılır. Her bakımdan yanlış olan park yapmak sözü bir yana bırakılmalı, «beklemek, durmak, arabayı bırakmak» gibi ke­ limelerden, sözlerden biri kullanılmalıdır. BEKLEME YAPILMAZ Yapmak fiili Türkçe kelimelere de getirilmekte ve bâzan çok acayip şekiller ortaya çıkmaktadır. Meselâ, İstan­ bul'daki dolmuş duraklarında şu levhalar göze çarpıyor; «Dolmuş indirme ve bindirme yeri — Bekleme yapılmaz», Türkçe’de bekleme yapılmaz denilemez. Büyük hatâdır. Etmek gibi yardımcı filler yabancı asıllı isimleri masdar şekline sokarlar. Dilimizde beklemek fiili mevcut olduğuna göre, «bekleme yapılmaz» denmesi, çirkin bir kullanıştır, «beklenmez» demek gerekir. Trafik kaidelerine uymak 39


kadar, dilin kaaldeierine uymak da îcâb eder. Hattâ dil kaaideleri, trafik kaaidelerinden daha mühim ve üstündür, milletin varlığı yönünden daha hayatîdir. ÖZGÜR, ÖZGÜRLÜK Hür ve hürriyet kelimeleri yerine kullanılan özgür ve özgürlük gerek şekil, gerek mânâ ve mefhûm yönlerinden yonlıştır. Kelimenin kökü öz olduğuna göre, «gür»ün ne olduğunu tâyin etmek icab eder. Dilimizde gür diye bir ek yoktur. Olsa olsa bu «bol, çok, fazla» mânâsına gelen sıfattır. Öz ve gür isim cinsinden kelimeler -olduğundan özgür şekli ekle yapılan bir türetme değil, iki kelimeyi yan yana getirerek ortaya çıkarılan bir birleştirme (terkip) tir, Türkçede, sıfat tamamlanan hâriç; isimler ek almadan birbirine bağlanamaz, tamlama veya birleşik kelime hâline getirilemez. Özgür bir sıfat tamlamasından kalıplaşmış bir­ leşik isim olmadığına göre, bir ekin düşmüş olduğu düşü­ nülebilir. 15 yıl kadar önceki bir yazımda özgür kelimesini açıklarken, bunun «özü gür» olabileceğini söylemiştim. Muhterem hocamız Abdülkadir İnan, sonra Türk lehçele­ rinden birinde böyle bir kelime bulunduğunu ve bunun «müstehid» mânâsına geldiğini tesbit etti. Böylece özgür kelimesi hem şekil bakımından, hem de — özü gür'den geldiği kabul edilse bile — mânâ ve mefhûm yönünden, yanlıştır. Esasen bunu ortaya süren Dil Kurumu'nun söz­ lüklerinde bile istikrarlı bir durum yoktur. «Türkçe Sözlük» te özgür ve özgürlük hem hür ve hürriyet’in, hem serbest ve serbestî'nin karşılığı olarak gösterilmiştir. Ayrıca ser­ best ve serbestî’nin karşılığı olarak gösterilmiştir. Ayrıca serbest ve serbestî kelimeleri için erkin ve erkinlik keli­ melerine de yer verilmiştir. Halbuki, 1935 te neşredilen 40


«Türkçe'den Osmanlıcaya Cep Kılavuzu»nda özgür’e «âzâde. muhtar, serbest, serâzâd» mânâları verilmiştir. Ergin»’in «müstakil», erkinlik'in «istiklâl» karşılığı gösteril­ diği Kılavuzda, «özgen» hür, «özgehlik» hürriyet mânâları­ na gelmektedir. Kurum’un 1934 te hazırlanan «Tarama Dergisi» nde de özgür ve özgürlük kelimeleri bulunma­ makta, sâdece hürriyet mânâsına «erkinlik» geçmektedir. Böyiece hür ve hürriyet kelimesine sıra ile erkin - erkinlik, özgen - özgeniik ve özgür - özgürlük karşılıklarının veril­ diği ve hürriyet mefhûmunun «âzöde, muhtar, serbest, se­ râzâd olmak» mefhûmlanyle karıştırıldığı görülmektedir. Dil anarşisi işte böyle tutarsızlıkla ve hatblar sonunda or­ taya çıkmaktadır. Şekil ve mefhûm bakımlönndan yanlış olan özgür ve özgürlük kelimeleri hür ve hürriyet'in ye­ rini tutamamaktadır, tutamıyacaktır. BAĞIM, BAĞIMSIZLİK Şekil bakımından yanlış olan bağım ve bağımsızlık kelimeleri istiklâl ve müstakil yerine kullanılıyor. Bağ kö­ künden türetildiği anlaşılan kelimenin şekil bakımından yanlışlığı, itiraz edilemeyecek derecede açıktır. Çünkü, Türkçemizde isimlerden sonra gelen bir «- m» eki yoktur. Çok işlek olan ve kendisiyle pek çok kelime türetilen «-m» eki, fiil köklerine gelmektedir. (Al-mak’tan. ai-ım, seç-mek’ten seç-im gibi). Dilimizde «bağ-mak» diye bir fiil bulunmadığına göre, bağım ve bağımsızlık şeklinde kelimeler türetilemez. Türetilirse yanlış ve uydurma olur. Bağımsız kelimesi, sadece, bakımsız kelimesinin fonetik değişikliğe uğrayan şekli olabilir. (Türkçede iki sesli ara­ sındaki k’lar yumuşayıp ğ olm aktadır: toprak-ı toprağı, ak'tan ağarmak gibi). 41


Dil Kurumu sözlüklerinde bu kelimelerde de yine bir tutarsızlık, kararsızlık ve karışıklık vardır. Bugünkü Türk­ çe Sözlük’te istiklâl ve müstakil karşılığı bağımsızlık ve bağımsız kelimeleri yer aldığı halde, daha önceki Cep Kılavuzu'nda istiklâl için «erkinlik, yadbağmç», müstakil için «ergin, bağımsız» denmiştir. Metihler ve halk ağızla­ rından derlenmiş kelimelerden meydana gelen Tarama Dergisi'nde ise «bağımsız» kelimesi bulunmadığı, istiklâl karşılığı «başına buyruktuk, buyurganlık, kendi başına ol­ ma» gibi kelimeler gösterildiği gibi, «erkinlik» te hürriyet yerine kullanılmıştır. Hâsılı neyin ne demek olduğu, hangi kelimenin karşılığı olarak kullamlacağı iyice tesbit edile­ memiştir. Nasıl türetildiği belli olmayan ve «kimseye tâbi olmayan» mânâsı verdiği ileri sürülen bağımsız kelimesi, «m);- ile bağımsız şekline sokulmuş ve «müstakil» yerine kullanılmağa başlanmıştır. Şekil itibariyle tamamiyle yan­ lış olan bağımsızlık'm istiklâl kelimesine karşılık olmadığı, o mefhûmu ifade edemediği apaçık görülmektedir. Aslına bakılırsa istiklâl kelimesine bu mânâ ve mefhûmu biz Türk1er vermişizdir. Kelime Arapçada başka mânâya kullanıl­ makta ve kök itibariyle «kıllet» den gelmektedir. Yanlış ve uydurma olan bağım ve bağımsızlık kelime­ leri kullanıldığı takdirde, hatıra ve değerleri çok yüksek olan İstiklâl Harbi ve İstiklâl Marşı’na gölge düşmeyecek midir ? UYGAR, UYGARLÎK IVlânâ ve şekil bakımından yanlış olan ve nasıl türe­ tildiği açıklanamayan kelimelerden biri de uygar’dır. Uy­ gar «medenî» uygarlık «medeniyet» karşılığı kullanılıyor. Türkçede fiilden isim teşkil eden «-gar» şeklinde bir ek 42


bulunmadığına göre, bu kelime uydurmadır. Cep Kılavuzu devrinde medenî ve medeniyet l<elimeieri için «soysal» ve «soysallık» kelimeleri uydurulmuştu. Bü tutmayınca uygar ve uygarlık öne sürüldü. Hiçbir metin ve sözlükte bulun­ mayan bu uygar kelimesinin, uygur sözünden geldiği, daha doğrusu yanlışlıkla getirildiği düşünülebilir. Uygur Türkleri yerleşik medeniyetin, şehir medeniyetinin öncüsü olduk­ ları için, uygur kelimesinin medenî mânâsı ifade ettiği ka­ bul edilebilir. Nitekim, 1934'teki Tarama Sözlüğü nde uygur’a «medenî, mütemeddin» mânâsı verilmiştir. Anlaşılan sonradan el yazısında «u» ile «a» nm karışması sonunda, yâni yazıdaki hata dolayısıyle, bu uygoı^ kelimesi ortaya çıkmıştır. Uygar kelimesinin başka şekilde^ izah edilmesi mümkün değildir. Bu uydurma kelimenin yerine medenî ve ondan genişletilen uygarlık yerine medeniyet’ih kullanıl­ ması doğru ve isabetli olur. Arapça şehir mânâsına gelen medîne kelimesinden meydana getirdiğimiz medeniyet ke­ limesi, bizim malımızdır. Çünkü, Araplar medeniyet mef­ hûmu için başka kelime kullanmaktadırlar. Kaidelere uyyun olarak türetilen medenî ve medeniyet kelimeleri, ne olduğu bilinmeyen uygar ve uygarlık’tan daha Türk’çedir. KANİ Kanaat yerine kullanılan «kanı» kelimesi, oldukça ya­ yılmış olmakla beraber, birkaç bakımdan hatâlıdır. Önce, ek aldığı zaman, «kan» kelimesine benzemekte ve bir ses karışıklığına meydan vermektedir. Böylece meselâ «kanı­ ma göre şöyledir» denince, bu sözde kelimenin ilk anda «kan» mı, «kanı» mı olduğu anlaşılamamaktadır. Ses bakımından karışık ve sağlam olmayan bu «kanı» kelimesi mânâ ve mefhûm bakımından da yanlıştır. Kan43


mak kelimesinin birkaç mânâsı bulunmaktadır. Bunlardan birisi «doya doya içmek» tir, su için kullanılır. Kanmak kelimesinin bir başka mânâsı aldanmaktır, «Sakın aldan­ ma, inanma, kanma» sözünde olduğu gibi. İşte kanı ke­ limesini, kanmak'ıri bu mânâsından getiriyorlar. Kanı ke­ limesi, konmak kökünden «-ı» teşkil eki ile yapıldığı için yanlış olmamakla beraber, mefhûm yönünden isâbetli de­ ğildir. Çünkü, «kanaat» te aldanma mânâsı yoktur. Kanaat «görüş, inanış» demektir. Nitekim «iknâ etmek» te kandır­ mak değil, «inandırmak, kendi görüşüne getirmek» mânâsı taşımaktadır. Halkın da bildiği kanaat’in atılamıyacağı ve onun ye­ rini «kanı» nm alamıyacağı kanaatindeyim. Bu kanaatte oln:ıayanlar «kanı» yı değil, «görüş» ve «inanış» ı kullan­ malıdırlar. Zira, yaşayan dilde «kanı» diye bir kelime yok­ tur; kanaat, görüş ve inanış vardır. Kanmak fiilinden ya­ pılan kanı, olsa olsa «kanma, aldanmâ» mânâsına gele­ bilir. OLASILIK İhtimâl kelimesinin yerini kapmağa çalışan «olasılık» da uydurma kelimelerdendir. Olmak yardımcı fiilinden «-ası» ve «-İlk» ekleriyle teşkil edilen kelime «olacaklık». mânâsına gelebilir. Çünkü, «-ası» gelecek zaman bildiren bir partisip (sıfat-fiil) ekidir; göresi, giyesi (orta hece düş­ müş giysi olmuştur) gibi. Olacaklık mânâsı, ihtimâl mef­ hûmunu karşılamamaktadır. İhtimâl için belki «olabilirlik» denebilir. Olasılık kelimesinin «ihtimâl» i ortadan kaldırabilece­ ğine ihtimâl verilemez. Olabilir diyenler de yine ihtimâli dü­ şünüyorlar demektir. 44


UĞRAŞ, DÜŞÜfSÎ

Dilimizde türetmeler isim ve fiil i<ökierine getirilen ek­ lerle yapılır, hiçbir ek getirilmeden yeni kelimeler türetilemez. Son zamanlarda kelime köklerine hiçbir ek geti­ rilmeden bâzı yeni kelimelerin meydana getirildiği görül­ mektedir. Bunlardan oldukça çok kullanılanları uğraş ve düşündür; biri «meşguliyet», öbürü «fikir» yerine kullanı­ lıyor. Türkçemizde ek almayan fiil kökleri 2. şahıs emir şek­ lini gösterir. Bu duruma göre uğraş uğraşmak'tan, düşün düşünmek'ten emir olur. Fiilden isim yapmak için köke birtakım ekler getirmek gerekir. Böylece uğraşmak fiilin­ den uğraşma, uğraşış, uğraşı gibi; düşünmek kökünden düşünme, düşünüş, düşünce ve düşünü gibi isimler türe­ tilebilir. Meşguliyet ve fikir kelimelerini kullanmak istemeyen­ ler hiç olmazsa uğraş ve düşün değil, uğraşı ve düşünü demelidirler. BELLEK Bir psikoloji terimi olarak okul kitaplarında yer alan bellek, artık az da olsa bâzı yazarların kalemiyle gazete­ lere de girmiş bulunuyor. Bellek «hâfıza» demekmiş. Belle­ mek fiilinden «-k» eki ile yapılan kelime, şekil bakımından yanlış olmamakla beraber, mânâ ve mefhûm yönünden hatâlıdır. Bellemek «öğrenmek, bilmek» mânâsı ifade eder. Hâfıza ise öğrenmek değil, öğrenilen şeylerin zihinde sak45


lanmasını sağlayan meleke demektir. Hâfıza mefhûmunda öğrenilen, bilinen şeylerin zillinde saklanması hususu bu­ lunmaktadır. Esasen hâfıza «hıfz» kökünden gelir ki, saklama-koruma mânâsındadır (Muhafaza da ayni kökle ilgi­ lidir). Millet hâfızasmı kaybetmedikçe ve beüemek'in «öğ­ renmek» mânâsına geldiğini unutmadıkça,, hâfıza yerine «bellek» demeyecektir.

ANLAK Söylenişi çirkin ve mefhûm bakımından yanlış olan ke­ limelerden biri de «anlak» tır, «zekâ» yerine kullanılıyor. Zekâ, yalnızca anlamak mânâsı ifade etmez. Anlamak ze­ kânın hususiyetlerinden biridir. Anlamak zekânın bir yö­ nünü teşkil eden «idrâk» ile ilgilidir. Zekâ’yı do, İdrâk’i de «fehm» i de, «zeyreklik» i de hep anlamak fiili ve ondan yapılan isimlerle karşılamak uygun olmaz. Nüansa ve mefhûmlara dikkat etmek gerekir. Anlak kelimesinin tutunacağını sanmıyorum. Milletimiz «anlak» ı kabul edecek kadar zekâdan mahrum değildir.

KUŞKU Yerinde kullanılmayan, mânâ ve mefhûm yönünden isabetli olmayan bir kullanılışa sokulmak istenen kelime­ lerden biri de «kuşku» dur. Kuşku’ya «şüphe karşılığı ve­ riliyor. Halbuki, dilimizde ötedenberi mevcut olan kuşku «vehim, vesvese, işkil» mânâsı taşımaktadır. Bunlarda b'r korku, çekinme, sakınma, beklenmeyen ve hoş olmayan bir şeye uği'ama endişesi mânâları bulunmaktadır. Şüphe 46


ise bir şeyin doğru olup olmadığını bilmennek, tereddüde düşmek demektir. Şüphe'de bir hususun gerçekliğinden emin olamamak mânâsı mevcuttur. Şüphe ile kuşku mânâ ve mefhûm bakımından tamamiyle birbirinden ayrıdır. Şüphenin yerini kuşku'nun tutamıyacağından hiç şüp­ heniz olmasın. Bunun için kuşku duymağa değmez.

ETKİ «Tesir» karşılığı kullanılan ve son zamanlarda bir hayli yayılmış ve yerleşmiş bulunan «etki» de uydurma kelime­ lerdendir. Etki'nin yanlışlığı şekil bakımından^ değil, mânâ ve kavram yönündendir. Kelime, «-ki» ekiyle yapıldığı ve «-ki» eki fiilden isim meydana getiren işiek eklerden olduğıf için, şekil cihetinden doğru görünüyor ise de mânâ bakımından hatâlıdır. Çünkü, etki’nin kökü «etmek» keli­ mesidir. «Etmek» tek başına mânâsı olmayan yanında bu­ lunduğu isim ve sıfat mâhiyetindeki kelimeleri fiil hâline getiren bir yardımcı fiildir. Yardımcı fiillerden prensip iti­ bariyle yeni kelimeler türetilmez. «Yapmak» mânâsı ifâde eden «etmek» kelimesi, bâzan halk ağızlarında, zikredilmesi uygun olmayan veya ayıp sayılan kelimelerin yerini tutmak üzere kullanılır. Meselâ,, büyük ve küçük abdestini yapmak «etmek» kelimesiyle anlatılır. Böyle bir kullanılış İstanbul ağzında ve yazı di­ linde de görülür. Nitekim Mehmed Akif’in «Âsim» adlı ese­ rinde (Safahat Vi) manzum ilm ü haber kısmında bu şekil­ de bir kullanılış vardır; «-Üstüne etmek - Edeydi keşke», İşte bu kullanılış ile Güney illerimizde etki, «çocuk kaka­ sı» mânâsma gelmektedir. Halk ağızlarında etki, yerini tuttuğu kelimelere göre, 47


başka mânâlar do vermektedir. Türk Dil Kurumu tarafmdan yayınlanmış bulunan «Söz Derleme Dergisi» nden etkinin Gelibolu, Mustafa Kemâlpaşa (Bursa), Edirne ve İstanbul ağızlarında «eziyet, cefâ, zulüm»; Muğla’nın Ahıköy ağzında «büyü» mânâsına geldiği anlaşılmaktadır. Hiçbir ağızda etki'ye «tesir» mânâsı verilmemiştir. Bu mâ­ nâ sonradan Kurumca uydurulmuştur. Mânâ ve kavram bakımından yanlış olan etkiden et­ kili, etkililik, etkilemek, etkimek gibi kelimeler de meydana getirilmiştir. Bunlar da ayni sebeplerle yanlıştır. «Tesir etmek, tesirde bulunmak» mânâsına kimya terimi olarak kullanılan «etkimek» ise, büsbütün yanlıştır. Çünkü, bir isim olan etki kelimesi ayni zamanda fiil kökü olamaz, «etki-» şeklinde bir fiil kökü Türkçenin yapısına aykırıdır. Ne kadar yayılırsa yayılsın etki’nin «tesir»e tesir edeceği ve onu tesirsiz hâle getirerek ortadan kaldıracağı düşünü­ lemez.

ETKEN, ETKİN Etken ve etkin kelimeleri de ayni şekilde «etmek» yar­ dımcı fiilinden türetilmiş bulunuyor. Bunlar da ayni sebep­ ten uydurmadırlar. Etken kelimesi ««müessir, âmil, mâlüm (fiil)», etkin kelimesi «foâl, fail» mânâlarına kullanılmak­ tadır. Fiilden sıfat yapma ekleri olan «-ken» ve «-kin» ayni mâhiyette, ayni mânâ ve fonksiyona sahip eklerdir. Bunlar arasında ne gibi bir fark görülmüştür ki, ayrı ayrı mânâda etken ve etkin kelimeleri türetilm iştir ? Bunu açık­ lamak kolay değildir. Etken ve etkin kelimeleri telâffuz bakımından ancak bir ses farkı taşımaktadır. Bu da bir ku­ surdur. Bunlar mânâ ve mefhûm yönünden yanlış olduk­ ları gibi, bu bakımdan da sakattırlar. 48


NEDEN

Yanlış kullanılan kelimelerden biri de neden'dir. «Se­ bep» yerine konmak isteniyor. Gazete ve radyolarda sık sık geçtiği için, oldukça yaygın hâle gelmiş bulunan neden'in, şeklen hatâlı tarafı yokso da kullanılışı yanlıştır. Neden kelimesi dilimizde eskiden beri mevcut olmakla be­ raber, sebep mânâsına isim olarak kullanılan kelime değil, bir soru zarfıdır. Belirsizlik bildiren «ne» zamiriyle, bir isim çekim eki olan «-den» ekinden meydana ge/en «neden?» öteden beri soru zarfı olarak kullanılmakta ve «hangi se­ bepten dolayı ?» mânâsı vermektedir. Neden'In isim olarak ve sebep mânâsına kullanılması uygun olmamıştır. Kelime, «-den» eki bir kelime teşkil eki olmayıp bir çekim eki ol­ duğu için, yalnız kullanılış ve mânâ bakımından değil, şe­ kil cihetinden de kusurludur. Bir soru zarfı olarak «neden?» şekil yönünden yanlış olmadığı halde, sebep mânâsına bir isim olarak kullanılmak istenen «neden» şekil ve yapt itibariyle hatâlıdır. Sebep kelimesi birçok deyim ve birleşik sözlerde geçmektedir. Bu gibi sözlerde «sebep» yerine «neden» i koyduğumuz zaman ortaya garip şeyler çıkmaktadır. Me­ selâ «sebepsiz yere üzülüyorsunuz» yerine «nedensiz ye­ re üzülüyorsunuz» veya «Kim sebep olduysa Tann’dan bulsun» yerine «Kim neden olduysa Tanrıdan bulsun den­ mesi tuhaftır. Ayni şekilde «sebepli sebepsiz» yeri-, ne «nedenli nedensiz», «bu hareketinize sebep ne?» yerine «bu hareketinize neden ne?» ve «hangi sebepten içi bfrak<;ıniz?» yerine «hangi nedenden işi bıraktınız?» denmesi garip kaçmaktadır. «Sebeplenmek» yerine «nedenlenmek» denemiyeceği de ortadadır. «Sebeb-i vücud» un karşılığı ise, neden’ie hiç verilemez. Örnekleri istedi49


ğimiz kadar arttırabiliriz. Bütün bunlar sebep yerine nede­ nin kullanılmayacağını çok açık olarak ortaya koymaktadır. Sebep yerine «neden» kullanılırken işlenen başka bir hatâ sebep'le ayni mânâya gelen ve bâzen küçük nüans­ lar taşıyan dîğer kelimelerin tamâmiyle ihmâl edilmesi­ dir. Ortaya «neden» çıktıktan sonra dolayısıyle, ötürü gi­ bi kelimeler unutulmuştur. Halbuki bunlar, özbe öz Türk­ çe kelimelerdir. Bunların terk edilmesi Türkçeyi fakirleştirmiştir. Bu kelimelerin de neden'le karşılanması doğru değildir. Meselâ «fırtına nedeniyle vapurlar işleyemedi» sözü yanlıştır. «Fırtına dolayısıyle vapurlar işleyemedi» demek gerekmektedir. Menfi mârjâda sebep için, dilimiz­ de «yüzünden» kullanılışı vardır. «Havanın kötü oluşu yü­ zünden sana gelemedim» denir, «Havanın kötü oluşu ne­ deniyle» denmez. Sebep, illet, ötürü,-dolayısıyle, yüzünden gibi kelimelerin hepsini bir uydurma «neden» ile kar­ şılamak, Tükrçenin zenginliğini inkâr etmek, yâhut bu zenginliği bilmemek demektir. Kanâatimize göre «sebep» yerine «neden» i kullan­ manın hiçbir mâkul sebebi yoktur. Hangi sebepten böyle bir davranışa düşülüyor bilinmez. Bu tutuma inandırıcı bir sebep bulmak imkânı yoktur, GEREKSİNME Son zamanlarda ortada pek çok dolaşan, bir kısım yarı aydmlarm dilinden düşmeyen uydurma kelimelerden biri de «gereksinme» dir; «ihtiyaç» yerine kullanılıyor. Ge­ reksinme kelimesi iki bakımdan yanlıştır. Bir kere dilimiz­ de «-sin» şeklinde isimden fiil yapan bir ek yoktur. Son­ ra gerek kelimesi ihtiyaç değil, «lüzum» mânâsına gel­ mektedir. İhtiyaç ile lüzûm'un ayrı ayrı mânâlar taşıdığı ise, Türkçeyi biraz bilenler tarafından bile fark edilebilir. 50


Dilimizin ne gibi bir ifıtiyâcı vardı !<!, «gereksinme» kelimesi uyduruldu? «İhtiyaç» varken gereksinme’ye muh­ taç olacKJğımızı hiç sanmıyorum. İNDİRGEMEK «İrcâ etmek» mânâsına kullanılan indirgemek keli­ mesi de uydurmadır. Türkçede fiilden fiil yapan «-ge-» di­ ye bir ek mevcut değildir. Dilimizde bilge, dalga, yonga gibi kelimelerde ve bunlara benzetilerek teşkîl olunan bölge, gösterge ve sömürge kelimelerinde bir «-ga, -ge» eki görülmekle beraber bu. fiilden fiil yapan bir ek değil, fiilden isim yapan bir ektir. İrcâ etmek yerine indirgemek kelimesini ^kullanmak yanlıştır. «İndirmek» veya daha iyi olarak «döndürmek» kelimelerine yer vermek uygun olur. Dilimizi indirgemek değil, aslına döndürmek durumunda olduğumuzu unutma­ mak gerekir. DÜŞÜN, DÜŞÜNSEL «Fikrî» mânâsına kullanılan düşünsel kelimesi de yanlıştır. Bu kelimenin meydana getirilişinde hem ek, hem kök bakımından hatâ vardıır. Türkçede nisbet ifâde eden «-sal, -sel» eki bulunmadığına göre, fik rî mânâsına dü­ şünsel diye bir kelime olamaz. Bu uydurma «-sal, -sel» ekinin oldukça yaygınlaştığı kabûl edilse bile, yine de «düşünsel» kelimesinin teşkili hatalıdır. Çünkü, kelimenin kökü olan «düşün» de yanlıştjr, uydurmadır. Düşün kelimesi düşünmek fiilinden getiriliyot*. Dilimizde «-mak, -mek» masdar eki kaldırılınca fiilde kalan kısım emir 2. şahsı gösterir. Böylece düşün kelimesi «sen düşün!» şeklinde bir mânâ ifâde eder. Bir 51


kelimenin hem fiil kökü, hem isim olması mümkün değil­ dir. Bir iki kelime müstesnâ bu kaaide mutlaktır. Düşün­ mek fiilinden bir isim türetmek için fiil köküne bir ek ge­ tirmek îcâp eder. Bu suretle dilimizde düşünce, düşünme, düşünüş, düşüngü (halk ağızlarında) gibi kelimeler bulun­ maktadır. Böylece düşünmek fiilinden «düşünü» şeklinde de bir isim türetilebilir. Fikir ve fikrî varken düşün ve düşünsel’i ortaya atan­ lara Allah akıl ve fikir versin demek yerinde olur. Biz fik­ rimizden memnunuz. Fikir’den ne zarar gördük ki, düşün diyelim. ÖZÜMLEMEK Özümlemek «temsil etmek» mânâsına geliyormuş, yâni «kendine benzetmek, kendine mdi, etmek». Bu keli­ me de uydurmadır. Çünkü öz isminden «-üm» ekiyle yeni­ den isim yapmak ve bundan «-le» eki ile fiil türetmek yan­ lış olur. Dilimizde isimden isim yapan bir «-m» eki yoktur. Böyle bir ek varsa da bu, fiilden İsim yapmaktadır, (alım, satım, biçim, ölüm, dönüm gibi). Özümlemek yerine «özümsemek» denilebilir. Çünkü dilimizde isimlere eklenip onlardan fiil meydana getiren «-imse-» şeklinde bir ek bulunmaktadır (azımsamak, be­ nimsemek gibi). Biz Özümlemek'i değil, özümsemek’! be­ nimseyebiliriz. Temsil etmek yerine «kendine mâl etmek» demek daha da uygun olur sanıyoruz. YSMELEMEK

«Tekrâr etmek, tekrarlamak» mânâsına «yinelemek» kelimesi uydurulmuş. Yine kelimesi bir edattır. Eski me­ tinlerde ve halk ağızlarında bu edatın yime, yana, gine, 52


gene, yene şekilleri de bulunmaktadır. Edatlar, zarflar ek almayan, tarîf edilmeyen gramer şekilleridir. Bunlara ke­ lime yapma ekleri de getirilemez. Bu sebeplerle yinelemek kelimesi yanlış ve uydurmadır. Ne kadar tekrar edilirse edilsin «tekrar etmek, tekrar­ lamak» kelimelerinin yerini «yinelemek» tutamıyacaktır. Yanlışlığı ortaya çıkan bir şeyi tekrarlamakta hiçbir fay­ da yoktur. YEĞLEMEK Son zamanlarda «yeğlemek» kelimesi de «tercîh et­ mek» mânâsına kullanılıyor. Bu kelime de yanlıştır. Keli­ menin kökü olan ve Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde yig ve yığ şekillerinde geçen «yeğ» daha iyi, daha üstün mânânsma gelmektedir. Daha çok sıfat olarak kullanı­ lan bu kelimeden eskiden dilimizde «tercîh etmek» mânâ­ sına «yeğ tutmak» birleşik fiili türetilmiştir. Böylece ter­ cîh etmek yanında Türkçede yeğ tutmak ve üstün tutmak fiilleri de bulunmaktadır. Fakat, hiçbir zaman «yeğlemek» kelimesi kullanılmamıştır. Türk milleti yeğlemek’i değil tercîh etmek, yeğ tut­ mak, üstün tutmak deyimlerini tercîh etmiştir ve edecektir.

YAPIT Yapmak kelimesinden türetilen yapıt, «eser» mânâ­ sına kullanılıyor. Birçok mânâlar ifâde eden, birleşik fiil­ lerde yer alan ve yanlış olarak «etmek» yardımcı fiilinin yerine de kullanılan yapmak kelimesinde «eser meydana getirmek» mânâsı yoktur. Birleşik fiiller dışında yapmak'ın gerçek mânâlarından en yaygın olanı «inşâ etmek, binâ etmek» tir. Nitekim yapı böyle bir mânâ taşımaktodır. 53


Dilimizde «-t» eki umûmiyetie yer bildiren isimler meydana getirmektedir, -çit, geçit gibi. Metinlerde ve halk ağızlarında bulunmayan, son zamanlarda teşkîl olunan ya­ pıt kelimesi de olsa olsa «yapı yapılan yer» mânâsına ge­ lebilir. Yapıt bu sûretle «eser» karşılığı değil, Fransızca'­ dan gelen «şantiye» yerine kullanılabilir. OZAN «Şâir» kelimesini atıp yerine «ozan»ı kullananlar git­ tikçe çoğalıyor. Dilimizde 14. asırdan beri görülen ve men­ şei, Türkçe olup olmadığı iyice tesbît edilemeyen ozan kelimesi «şâir» demek değildir. Ozan ile şiirlerini mûsikî ile söyleyen «saz şâir» leri kasd edilmiştir. Daha sonraki asırlarda «geveze, çenesi düşük, çok konuşan» mânâsına kullanılan ve terk edilen ozan kelimesinin yerini «saz şâ­ iri» ve «âşık.» kelimeleri tutmuştur. Ozan «saz şâiri» demek olduğuna göre meselâ Bâki, Yahyâ Kemâl, Mehmed Âkif, Necip Fâzıl, Fâruk Nâfiz için ozan denilemez. Ozan Karacaoğlan, Dertli, Âşık Ömer. Dadaloğlu, Seyrânı v.s. dir. Günümüzün büyük ozanı ise Âşık Veysel'dir. Dikkat edilirse Veysel’in başında bile ozan değil, «Âşık» sıfatı bulunmaktadır. Esâsen bugün saz şâ­ irlerine yurdumuzun her tarafındo «âşık» denmektedir. Ozan kelimesi ancak saz şâiri yerine kullanılabilir, geniş ve umûmî mânâsıyle şâir’in yerini tutamaz. İÇERİK Son yıllarda uydurmacıların çokça kullandıkları keli­ melerden biri de içerik'tir, «muhtevâ» mânâsına geliyor­ muş. Dilimizde içeri kelimesi bulunmakla birlikte, içerik diye bir kelime yoktur. Türk dilinin târihî gelişmesini ve 54


târihî gramerini bilenler, kelimenin iç isim köküyle «-eri» yön ekinden meydana geldiğini hemen anlarlar. Bu du­ rumda «-k» ekinin kelimeye yersiz eklendiği ortaya çıkar. Türkçede isimden isim yapan bir - k eki mevcut değildir. Ancak isimden fiil meydana getiren bir - k eki vardır (ac-ık-mak gibi). Muhtevâ. kelimesinin artck eskidiği ve herkes tarafın­ dan bilinmediği doğrudur ama, bunun karşılığı içerik de­ ğildir. Muhtevâ yerine «iç, öz» kullanılabilir. İÇERMEK İçeri ile birlikte uydurulan içermek’e «ihtiva etmek» mânâsı veriliyor. Uydurmanın da kendisine göre bir man­ tığı olsaydı, içerik'e bakılarak içeriklemek demek gere­ kirdi. Türkçe’de isimden isim yapon bir «-ar. -er» eki bu­ lunduğu malûmdur. Fakat, bu ek işlek değildir ve daha çok renk bildiren isim köklerine gelmektedir. İç ve dış gibi yer bildiren kelimelerden «- ık» eki ile fiil yapılmıştır. Nitekim taş «dış» kelimesinden taşıkmak ve taşıkarmak fiilleri tü­ retilmiştir (bugün bunlar çıkmak ve çıkarmak olmuştur). Bu durum da taşıkmak fiiline benzetilerek ancak içik-mek fiili meydana getirilebilir. İçermek fiili olunca dışar-mak (taş-ar-mak) fiili bulunması da îcab eder. İçermek kelimesi yerine ihtivâ etmek mânâsına pekâiâ «içine almak» fiili kullanılabilirdi.

AN.), AMİMSAMAK Güzelim hâtıra kelimesinin kaatili olan anı, mânâ ve mefhûm bakımından yanlış olan kelimelerdendir. Anmak fiilinden « - 1 » eki ile yapılan kelime, şeklen doğrudur 55


ama, hâtıra demek değildir. Anmai< «zikr etmek, kendi­ sinden baiısetmek» demektir. Dilimizde anmak, yâd et­ mek, zikr etmek birbirine yakm mânâda kullanılır. Hatır­ lamak ise değişik mânâdadır. Bir şeyi veyâ bir kimseyi aklımızdan, hatırımızdan geçiririz; bu, hatırlamaktır, fa­ kat anmak değildir. Söylendiği veyâ yazıldığı takdirde, hatırlanan şey veyâ kimse anılmış olur. Her hatırlanan anılmaz. Cok şey hatırlanır, hatıra gelir de ancak bir kıs­ mı anılır. Bâzen hem hatırlanır, hem anılır. Anmak kelimesi varken bir de anımsamak’ı îcad et­ menin bir mânâ ve gereği var mı? Dilimizde isim kökleri­ ne gelen « - ımsa - imse - » eki «kabûl etmek, saymak» mânâsı ifâde eder. Anımsamak böylece, olsa olsa «anmak istemek, zikr etmek istemek» gibi, bir mânâya gelebilir. Bunun «hatırlamak» ile ne ilgisi olabilir? Türk'ün hâtırasından bin yıllık kelimeleri silmek müm­ kün olamıyacaktır. Bunlar hep hatıra gelecek, hatırlana­ caktır. Kökü çok derinlere giden hâtıraları, millî hâfızadan silmenin imkânı yoktur. İLETMEK Uydurma olmayan, fakat yanlış kullanılan kelimeler­ den biri iletmek'tir. Eski metinlerde ve Anadolu halk ağız­ larında bu kelime «götürmek, berâberinde taşımak, nak­ le vâsıta olmak» mânâsına gelir. Meselâ bir eşyâyı veyâ bir haberi bir yerden bir yere götürmek iletmek demek­ tir. Halk ağzındaki kelimeleri, öz (!) Türkçeyi kullanmağo heveslenen bâzı kimseler bugün bu kelimeye «gönder­ mek» mânâsı veriyorlar. «Selâmlarımı iletirim», «saygıla­ rımı iletirim» gibi sözler yazı dilinde çok kullanılır olmuş­ 56


tur. Bu, tamâmiyle yanlış bir tasarruftur. İnsan kendi se­ lâmını, saygısını başkasına iletmez; sunar, arzeder. İietmek’te göndermek değil, «götürmek, taşımak, nakletmek» mânâsı vardır. Bu sebeple fizik terimi olarak nâkil yerine «iletici» denmesi yerindedir. DÜZ YAZI Edebiyat deyimi olarak «nesir, mensur» yerine düz­ yazı deniyor. Düz’ün zıddı eğri olduğuna göre manzum sözlere, manzumelere o zaman «eğri yazı» demek gere­ kecek, Hâlbuki manzum yazılar düz, düzğün, düzenli, dü­ zenlenmiş yazılardır. Söylediği fıer sözün, 'MolĞire’in Ki­ barlık Budalası gib'ı, «nesir» olduğunu zanneden kimse­ ler işte böyle eğri ile düzü birbirine karıştırırlar. Aslında «nesr» Arapça’da «saçmak, dağıtmak» de­ mektir. Mensur yazılar için belki dağınık, saçılmış sıfatları kullanılabilir. O zaman manzümeier düzgün, derli toplu sözler demek olur. Fakat, yerleşmiş, edebî terimler hâline gelmiş nesir, mensur; nazım, manzum gibi kelimeleri de­ ğiştirmekte, karşılıklarını aramakta, yerlerine uydurma kelimeler bulmakta bir fayda ve lüzum yoktur. KALITIM Kalıtım kelimesi şekil bakımından yanlış olan kelime­ lerdendir. «Veraset» ve «irs» mânâlarına kullanılıyor. Ke­ lime kalmak fiilinden türetilmiş; önce «miras» mânâsına «kalıt» yapılmış, sonra bundan kalıtım çıkarılmış. Kalıt kelimesi, mânâ eksikliği bir tarafa bırakılırsa, şeklen yan­ lış değildir; «kal-» dan «-t» ekiyle isim yapılabilir. Fakat,, kalıt isminden, fiil köklerine getirilen «-m» ekiyle «kalı­ tım» teşkil edilemez. Fiilden isim meydana getiren «-m» 57


ekinin, isimden isim yapmak için kullanılması doğru de­ ğildir. (Daha önceki bir yazımızda bağ isminden türetilen bağım, bağımsız, bağımsızlık kelimelerinin de — ayni se­ beple— uydurma olduğunu belirtmiştik). Kalıtım kelimesinin daha sonraki nesillere bizden mi­ ras kalacağını sanmıyorum. ACUN Kökü bilinmediği için Türkçe sanılıp kullanılan, hem de yanlış mânâya kullanılan bir kelime de acun’dur. Acun a «kâinat, evren» mânâsı veriliyor. Acun kelimesi Farsça «cihan» kelimesinin başta a'lı (elifli) şeklidir, Orta İranca’daki «achan» kelimesinden gelmektedir. Acun kâinat değil «cihan, dünyâ, zaman» mânâsınadır. Nitekim, Divânü Lugat-it-Türk’teki bir dört­ lüğün şu mısrâlarında bu mânâya kullüm im ıştır: Alp Er Tunga öldi mi? Isız ocun kaldı mı? Cihan ve dünyâ kelimeleri varken, acun’u yanlış mâ­ nâ vererek diriltmek istemenin bir fayda ve lüzumu yoktüT. ÖDEV, GÖREV «Vazife, vecîbe» mânâsına kullanılan ödev ile «vazife, memuriyet, resmî iş» mânâsına kullanılan görev kelime­ lerinde görülen «-v» eki Türkiye Türkçesinde bulunmayan bir ektir. Esâsen Türkçede başlangıçta «v» sesi mevcut değildi. Sonradan ortaya çıkan «v» sesi, «b» veyâ «ğ» den gelmekledir; var - bar, vermek - bermek, güvercingüğercin, kovmak - koğmak gibi. 58


Türkiye Türkçesinde mevcut olmayan «-v» eki, Şimal Türkoesinde (Kazan Lehçesinde) görülmektedir ve bu, bizdeki «-gi, -gı» ekine karşılıktır. Çünkü, Şimal Türkçesi, Türk lehçelerinin tasnîfinde «v» grubuna girmektedir. Mesefâ, Türkiye Türkçesinde dağ olan kelime Şimal Türkçe­ sinde «tav» şeklindedir. Görev kelimesinde Türk dilinin fonetik kâidelerine uymayan başka bir hatalı nokta daha vardır. Dilimizde ek ile kökü birbirine bağlayan yardımcı ses dar vokaller olan «I, i» veyâ «u, ü» dür: geniş vokal olan «a, e» yardımcı ses olamaz. Görev kelimesinde ise, kefime kökü «gör-» olduğuna göre, «v» ekinin «ü» yardımcı s&s alması îcap ederdi ve bu duruma göre kelime görüv» olurdu, (Ödev kelimesinde durum ayni değildir, onda kelime kökü «öde-» dir). Türkiye Türkçesinde ödemek ve görmek fiillerinden ancak «ödegü, ödeme» ve «görgü, görme» isimleri yapı­ labilir. Bunların ise «vazîfe» ve «vecîbe» ile pek mânâ mü­ nâsebeti yoktur. Ödev ve görev kelimeleri böylece ekleri bakımından uydurmadır. Mânâlarında ise bir eksiklik vardır. KENT Esâsı Türkçe zannedilen kelimelerden biri de şehir yerine kullanılan «kent»tir. Kent kelimesi, aslında İran dil­ lerinden olan Soğdça'dan gelme bir kelimedir. Şehir ke­ limesi Farsça asıllıdır. Eskiden şehir ile birlikte Arapçadan gelen «belde» kelimesi de kullanılmıştır. Eski Türkçe devresinde şehir mânâsına «balık» keli­ mesi bulunmaktadır. Uygurlar Devletinde Han-Balık, Beş59


Balık gibi şelıir isimlerine rastlanmaktadır. (Balık kelime­ si «balçık» ile ilgilidir. Bilindiği üzere. Uygurlar zomânındo Türkler yerleşik medeniyete geçmişlerdir. Evler toprak­ tan yapıldığı için, şehire balçık ile ayni kökten gelen ba­ lık denmiştir). Daha sonra balık kelimesi unutulmuş, onun yerini şehir ve belde kelimeleri tutmuştur. Fakat, şehir kelimesi daha yayılmış, halk diline de girmiştir. Hattâ bâ­ zı ağızlarda ve bâzı Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde (Meselâ Yunus Emre Dîvânında) kelime Türkçeleşmiş «şar» şekline girmiştir. Kent kelimesi Semerkand, Taşkent gibi şehir adların­ da kalıplaşmış olarak bugüne kadar yaşadığı gibi, Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde ve Anadolu halk ağızların­ da da görülmektedir. Fakat bunlarda şehir’den çok «bü­ yük köy, kasaba» mânâsına gelmel<tedir. Şehir kelimesi çok yayılmış, halkın malı olmuş, Türk­ çeleşmiş iken, onu atıp kent kelimesi üzerinde ısrar et­ menin mâkûl bir sebebi yoktur. Kentlerimizi şehir hâline getirebiliriz ama. şehirlerimizi kentleştirmek mümkün de­ ğildir. SAYGIN Son zamanlarda «muteber» yerine «saygın» kelimesü kullanılıyor. Şeklen doğru olan kelime, mânâ îtibâriyle yan­ lıştır. Daha iyi bir deyimle, mânâ bakımından yanlış kulla­ nılmaktadır. Saymak «hürmet etmek, îtibar etmek» mânâ­ sı taşıdığına göre, saygın ««hürmet eden, îtibar gösteren», mânâsı ifâde eder. Hâlbuki, «muteber» kelimesi «kendisi­ ne saygı duyulan, îtibar edilen» demektir. Böyle olunca„ «-gm» ekiyle aktif değil, passif fiil kökünden, yâni «sa-& 60


tan değil, «sayıl-» tan sıfat yapmak gerekir ve muteber karşılığı bu sûretle olsa olsa «sayılgın» olur. Saygın kelimesinin «muteber»! îtibardan düşürmesi beklenemez. Halkımız saygın'a îtibar etmemektedir. YANSIZ Yansız kelimesi «tarafsız, bîtaraf» karşılığı kullanılı­ yor. Bu da şekil bakımından değil, mânâ bakımından yanJış olan kelimelerden. Çünkî, yan «taraf» demek değildir. Arada münâsebet ve yakınlık bulunmakip berâber, fark da vardır. Eğer «y a n » ve «taraf» ayni mâpâya gelseydi; yâni eş-anlamlı olsaydı, o zaman «yan taraf» diye bir tûbir meydana gelmezdi. Yansız deyince hatıra yan tarafı olmayan, bir yanı sa­ kat ve/â noksan bir kimse geliyor. Bîtaraf kelimesi eskimiş olabilir, onun yerine «taraf­ sız» deriz, fakat «yansız diyemeyiz. Çünki, memleketimi­ zin hiçbir tarafında «yansız» kelimesi kullanılmamakta­ dır. GEÇTİĞİMİZ Son yıllarda çok kullanılan, fakat dillerden düşmediği derecede de yanlış olan bu kelime de «geçtiğimiz»dir. Geçtiğimiz hafta, geçtiğimiz ay, geçtiğimiz yıl v.s. deni­ yor. Geçtiğimizin doğrusu «geçen»dir. Çünki, geçmek fiilinin ifâde ettiği kavram zaman ile ilgilidir, zamana âittir. Geçip giden zarnandır; biz zarrıânı geçmeyiz, zamanı geçiririz. Haftayı geçtik; ayı, yılı geçtik diyemeyiz; hafta­ yı, ayı, yılı geçirdik deriz. 61


«Geçen» kelimesi daha kısa heceli olduğu ve diller daha çok kısa kelimeyi tercih ettiği hâlde, ortaya «geçti­ ğimiz» gibi bir deyimin çıkması Batı dillerinden, Bilhassa fransızcado mevcut olan bir kullanılışın yanlış tercüme­ sinden ileri gelmiştir. Fransızcado «posser» geçirmek, «ss passer» geçmek demektir. Zaman bildiren kelimelerle «passer: geçirmek kullanılır. Bizim fransızcayı yarım, türkçeyi hiç bilmeyen son devir züppelerimiz bunu «geçmek» diye anlayıp tercüme etmişlerdir ve ortaya böylece «geç­ tiğimiz hafta» gibi hilkat garibesi deyimler çıkmıştır. Gün, hafta, ay, yıl, sokak mıdır, tarla mıdır ki üzerinden geçip gidiyoruz? Zaman geçilmez, geçirilir. Dilimizde «tatilinizi nasıl geçirdiniz?», «geceyi nasıl geçirdiniz?», «ağustos ayını sıkıntıyle geçirdi.» gibi kullanılışlar vardır. Geçen ay, geçen bayram, geçen gün, geçen yaz şeklinde deyimler mevcuttur. Türkçeyi iyi bilen, aklı bûşında hiç kimse geç­ tiğimiz bayram, geçtiğimiz kış, geçtiğimiz hafta demez. Geçen deyimi varken, «geçtiğimiz» demek türkçeye ihânet etmektir. Ya «geçen», veyâ «geçirdiğimiz» demek lâzımdır. ÇEVREN Şekil bakımından yanlış olan, eki isâbetli kulanılmayan bir kelime de «çevren» dir. Ufuk demek oluyormuş. Dilimizde isme getirilen «-n» eki, işlek olmayan bir ektir ve daha çok «ile» mânâsı verir. Qevre «muhit» demek ol­ duğuna ve muhit ile ufuk arasında pek bir münâsebet bu­ lunmadığına göre, çevren nasıl «ufuk» demek olur? De­ mek ki, çevren yalnız şekil bakımından değil, mânâ bakı­ mından da yanlış bir kelime. Tam bir uydurma... 62


ONUR Fransızca'dan alınan (o dildeki yazılışı honneur, oku­ nuşu onör) onur kelimesi, «şeref»in yerine geçirilmek is­ teniyor. Hâlbuki halkımız onur’u «kibir, vekar, gurur» mâ­ nâsına kullanmakta. Onurlu adbm, halk dilinde «vekarlı, kibirli adam» mânâsına gelir. «Şeref»imizden memnunuz. Ona dil uzatılması onurumuza dokunmaktadır. Çünki biz izzetinefis sohibi, haysi­ yetli, şerefine düşkün bir milletiz. Hem onurlu, hem şeref­ liyiz. Yalnız onurlu değiliz. Şeref kelimesi devam etmeli, onur da ^halkm verdiği mânâ çerçevesinde kullanılmalıdır. BEĞENİ Son zamanlarda bâzı çevrelerin sık sık yer verdikleri uydurma kelimelerden biri de «beğeni» dir. Beğeni «zevk» yerine kullanılıyor. Kelime şekil bakımından yanlış değilse de, mânâ ve kavram bakımından uygun düşmemektedir. Cünki zevk «beğenme» demek değildir. Zevk başka, be­ ğenmek başkadır. Zevk'te «tad, lezzet, hoşluk, haz» mâ­ nâsı, beğenmek’te «iyi ve güzel bulma; iyi ve güzel olarak seçme, ayırma» mânâsı bulunmaktadır. Bunlar birbirinden tamâmiyle ayrı mefhumlardır. Meselâ, bir kimse zevk sâhibi olmaz ama yine de pek çok şeyi beğenmeyebilir. Zevk ve beğenme mefhûmlarını birbirinin ayni zannetmek bü­ yük hatâdır. Zevk kelimesi halkın bildiği, rahatlıkla kullandığı bir kelimedir. Onu dilden çıkarmak istemenin he zevki olabi­ lir? Sonra, kelime etrâfmda birçok deyimler doğmuştur. Zevk'i atarsak «zevkini almdk, zevkini çıkarmak, zevkine 63


varmak, zevkini okşam ak/zevkini düşünmek, zevk sâhibi, bu işin hiç zevki yok» gibi deyimler ne olacak? O zaman halk uydurmacıların yaptığı işle «zevklenmeyecek» mi? Zevk kelimesine dokunup işin zevkini kaçırmanın âlemi var mı? Türkçe zevki olan elbette böyle mânâsız bir işe girişmez. ÖDÜN Nasıl yapıldığı bilinmeyen, tam mânâsiyle uydurma kelimelerden biri de «ödün» dür. «Tâviz» yerine kullanılı­ yor. Ödün kelimesinin yapılış şeklini îzah etmek mümkin değildir. Eski Türkçe devresinden gelen ve XI. asır metinierinde de geçen bir «öd» kelimesi var ise de bu «zaman» mânâsına gelmektedir. Bundan türetilen ««ödün» de «za­ manla» mânâsını ifâde eder ki, bu «tâviz» ile ayni mânâ­ ya gelen bir kelime olamaz. Ödemek fiilinden ise ödün kelimesi, meydana getiri­ lemez, olsa olsa «öden» teşkil edilebilir. Dilimizde ödümek diye de bir fiil bulunmadığına göre, ödün kelimesinin kö­ kü ve eki belli olmayan bir kelime olduğu ortaya çıkar. Tâviz'i beğenmiyorsak onun .yerine «karşılık, yerine konan şey» diyebiliriz. Bunun için uydurmacılığa töviz ver­ meğe lüzum yoktur sanıyorum. YÖRESEL — YERSEL — YEREL Dilimizde mevcut olmayan «-sel» ve «-el» ekiyle teşkil edilen yöresel, yersel ve yerel kelimeleri «mahallî» karşılı­ ğı kullanılıyor. Önceleri mahallî için yörese! uydurulmuş­ tu. Son zamanlarda yerel ve yersel de denilerek durum büsbütün karışık ve mânâsız hâle getiriliyor. Yerel ve yersel’in «mevziî» karşılığı kullanılması da yine uygun değil­ dir. Bir kere türkçede böyle ekler yoktur, sonra mevziî 54


«yaygın olmayan, yeri sınırlı» demektir. Mahallî'nin karşı­ lığı ise yöresel değildir, «yerli» dir. Mahallî’yi istemiyor' sak «yerli» yi kullanabiliriz. Yöresel, yerel, yersel kelimeleri Türkiye’nin hiçbir yöresinde, hiçbir yerinde kullanılmamaktadır. İşin acâyip ve dikkat çekici tarafı, yerel ve yersel kelimelerinin Dil Kurumu'nun «Türkçe Sözlük» ünde de bulunmayışıdır. Bir kısım yazarlar ve TRT uydurmacılıkta anlaşılan daha da ileriye gidiyorlar. Yerli, yâni bizden olmayan kelimele ri yaymağa, ortak dile sokmağa çalışıyorlar, PARASAL İşle uydurma «-sal» eki ile yapılmış acayip bir keli­ me daha: parasal. Bu kelime de Dil Kurumu Sözlüğü'nde mevcut değil. Bir kısım siyâsîlerin ve türkçeden habersiz bâzı öğretim üyeleri ile TRT'nin ortaya attıkları bir ucûbe. Farsça «pâre» kelimesinden gelen «para» türkçeleşmiştir ama, «parasal» türkçe değildir. Parasal yerine pekâlâ «pa­ rayla ilgili» denebilir. «Parasal sorun» parayla ilgili mesetedir. Hattâ sıfat tamlaması yerine isim tamlaması kul­ lanmak ve «para meselesi» demek daha uygun olur. Parasını ay sonuna kadar yetiştiremeyen küçük memûrun, bursu yetmeyen üniversite öğrencisinin, kredi ala­ mayan iş adamının, bütçe açığını kapatmağa para bula­ mayan hükümetin «parasal sorunu» değil «para mesele­ si» vardır. Aklı başında hiç kimse «parasal»

dememek­

tedir. Uydurmacılar, farsça asıllıdır diye bâri para kelime­ sini atıp «akçasal» deseler, kendi bakımlarından daha da iyi hareket etmiş olurlar.

65


EŞGÜDÜM Kavram anarşisinin ve kelime uydurmacılığının sorv; örneği «eşgüdüm» üzerinde duralım. Dil Kurumu'nun mâlûm Türkçe Söziüğü’nde de, uydurma kelimelerin yer aldığı öbür sözlüklerde de mevcut olmayan (sadece bi­ rinde «eşgüdem» şeklinde yer alıyor) bu kelime «koordi­ nasyon» yerine kullanılıyor. Eşgüdüm hem kelime teşkili,, hem mefhûm bakımlarından yanlıştır. Eş kelimesi d ilim iZ ' de isim ve sıfat olarak kullanılır. İsim olduğu zaman «çift olarak bulunan iki şeyden her biri; çift olarak yaşayan; erkek ve kadının birbirine nisbetle her biri, zevç ve zevce» mânâsı ifade eden eş kelimesi sıfat olarak kullanıldığı; vakit «eşit, müsavi» mânâsına gelir. Güdüm kelimesi ise,, gütmek fiilinden türetilmiş isimdir. Gütmek «hayvanları önüne katıp sürmek, otlatmak, yürütmek, sevk etmek, ta ­ şımak» demektir. Sevk ve idare yerine .«gütmek» in Türk milletine lâyık görülmesi bir tarafa bırakılsa bile, eşgüdümdeyimi yine yanlıştır. Cünki, eşgüdüm «güdümü eş olan, eşit güdümlü, şevki eşit olan» mânâsı vermektedir. Bu, koordinasyon yerine kullanılamaz. Koordinasyon «düzen, verme, taiızim etme, düzenleme, düzen sağlama» mânâsı taşır. Fransızca’dan dilimize girme koordinasyon kelime­ sini beğenmiyorsak, onun yerine pekâlâ «düzenleme, dü­ zen verme» diyebiliriz. Hattâ «işbirliği sağlama» bile de­ nilebilir. Eşgüdüm «koordinasyon, düzenleme» demek de­ ğil, bambaşka bir şeydir. Ses. şekil, mânâ ve mefhûm bakımlarından yanlış olan kelimelerle mânaca yersiz ve yanlış kullanılan keli­ meleri gösterirken, bir noktayı açıklamağı görekli görü­ yorum. Bize karşı olan, fakat bilgileri yeterli olmadığı içinsöylediklerimizi düzeltmeğe, ileri sürdüğümüz hususları; 66


çürütmeğe güçleri yelmeyenler bizi «kuralcı dilbilim»! esas almakla suçluyorlar. Yâni biz, gramer kaidelerine sıkı sıkıya bağlıymışız. Kaide dışı kelimeleri tanımıyor, ke­ limelerin doğru olup olmodığmı anlamak İçin onların kök ve eklerini inceden inceye araştırıyormuşuz. Hâlbuki, dil bir «reolite»vmiş; yeniden ortaya çıkanları, olan bitenleri olduğu gibi kabûl etmeliymişiz. Bunların kaideleri bulun­ malıymış. Dil hâdiselerinin bir «gerçek» olduğu, gramerin önce dilin sonra geldiği doğru olmayıp, önce dilin sonra grame­ rin geldiği muhakkak olmakla berâber, bu durum kimse­ ye kelime uydurmak imkân ve selâhiyetini vermez. Dil kendi kanunları içerisinde gelişen içtimöî ve tabiî (canlı) bir varlıktır. Dil içerisindeki gelişmeler, değişmeler ve yenilenmeler elbette ki, gramere akseder: Bunlardan zamanla yeni kaideler de çıkarılabilir. Sonunda bu kaide­ ler şüphesiz gramerde de yer alırlar. Fakat, bu demek de­ ğildir ki, şu veyâ bu adamın, veyâ falan kurumun meyda­ na sürdüğü, uydurduğu her kelime dilin kelime hazînesi içerisinde yer alacak ve bu, türetme bakımından yanlı.ş ve uydurma ekler için yeni kaideler çıkarılacaktır? Dilde,' kendi kanunlarına göre cereyân eden hâdiseler için kai­ deler tesbît edilir. Şahısların uydurmalarını kaidelere bağ­ lamak imkânsızdır. Dili sadeleştirmeği uydurmacılık hâli­ ne getirenler istiyorlar ki, uydurdukları her kelime ve ek için yeni kaideler konsun. Dünyânın neresinde böyle bir iş görülmüştür ve bu adamlar kendilerini ne sanıyorlar? Onların bu hâline şu hikâye çok uygun düşmektedir. Vaktiyle bir pâdişâhın ne dediğini bilmez, aptalca bir oğlu varmış. Vezir onu idâre etmek için büyük müşkilât çeker­ miş. Birgün bir mecliste konuşulurken şehzâde, «bir ok attım kepab oldu» demiş. Herkes bu genç ne diyor diye 67


şaşırmış. Vezir vazıyeti kurtarmai< için şöyle bir te'vile sapmış: «Geçen gün şehzadeyle ava gitmiştik. Kendileri bir ok attılar. Okun çarptığı taş, meğer çakmak taşıymış. Kıvılcımlar çıktı. O sırada oradan geçen bir tavşan bu ateşten pişti, kebab oldu.» Şehzâde zırvalarını te’vil ede­ cek birini buldu ya, aradan birkaç gün geçtikten sonra, yine bir sohbet sırasında «bir ok attım aşûre oldu» demiş. Zavallı vezir ne yapacağını şaşırmış, şehzâdeye dönmüş; «Vallâhi, ben dağbaŞında buğdayı, şekeri, nohudu, fasulyayı, üzümü, fındığı, dîğer malzemeyi bulamam; sen ne yaparsan yap!» demiş. Başta Türk Dil Kurumu mensupları olmak üzere bi­ zim uydurmacıların saçmalarını te’vil etmek, kitaba ve kaideye bağlamak, bunlarda bir mânâ olduğunu göster­ mek kolay değildir.

68


SÖZLÜK

Sözlük kısmındaki kelimeler, üç ayrı karakterde dizil­ miştir. Doğru teşkil edilmiş olan kelimeler «batone beyaz» karakterde dizilmiştir. Yanlış ve uydurma olan kelimeler «batone siyah» karakterde dizilmiştir. <citalik» karakterde dizilen kelimeler ise, şekil veya mânâ bakımından yanlış oldukları halde, fazla yayılmış ve dolayısıyla yerleşmiş olan «galat-ı meşhur» sayılacak kelimeleri göstermektedir.

69


açı açıklama açıklamak açıklık

dünya, âlem, kâinat zâviye tavzih tavzih etmek, izah etmek vuzuh

■açımlama

şerh

açınım açmmak açmazlık ad çekme

İnkişaf etme, açılma,^gelişme inkişaf etmek, açılmak, gelişmek ketûmiyet, ağız sıkılığı, sır saklama kur'a namzed zomir mersiye hüsnü niyet, iyi niyet sekap mayi mahrukat malî selis, selâset cereyan cereyan, seyelân (coğr.) nâr-ı beyzâ ibra etmek, temize çıkarmak iktibâs etmek, almak ahlâk küreyve-i beyzâ mürâl, iki yüzlü saha, açık ve geniş düz yer miralay, alay komutanı hile, düzen idrâk, anlama, anlayış

<acun

-aday

<odıl

^ağıt akağın akan yıldız ^ıkar yakıt

^çeli akıcı akıcılık

okım akıncı ak-kûr aklamak çktarmak ak-töre ak-yuvar tılabık alan albay aidatı

’^Igı

etme,

teşrih, i açm a

71


algılamok alındı alışkı alışkanlık alışılmış alıştırma alnaç al-yuvar amaç ana-erkil anayasa andaç anı anık anıklantak anımsamak anıt anlak anlam anlaşma anlaşmazlık anlatı anlatım anlatma anlık anmak ansımak ant antlaşma aracı araç aralık arama ardıl ardışık arı antlaşmak artam artçı 72

İdrâk etmek, anlamak, akıl erdirmek makbuz âdet itlyad, âdet haline getirme mutad, âdet edinilmiş temrin, ekzersiz cephe küreyve-i hamrâ gaye, maksat moderşâhî eşas teşkilât kanunu hâtıra, yadigâr hâtıra âmâde, hazır hazır etmek hatırlamak âbide zekâ mânâ, meâl itilâf ihtilâf hikâye, üslûp ifsde takrir zihin zikr etmek, mevzuu bahsetmek hatırlamak ahid,* kasem, yemin muatıede vasıta, mutavassıt vasıta ilk kânun, kânunu evvel taharri halef mütevâli, art arda gelen temiz, sâf, katışıksız tezkiye etmek meziyet dümdâr


artı asal asbafkan asalak osıcıl aşt aşama □şınma aşırma aşnı otacılık ataç ata-erkil atamak atanmak atar-damar atılım avunç avuntu ayça aydınlatmak ayırga ayırım ayırmaç ayırt ayırtı aykırı' aymaz aymazlık ayral ayrıksı aynlanmak ayrılaşmak ayrım ayrımlaşmak ayrıntı ayrışık azaltma azınlık

zâld (matematikte) esasî, başlıca reis muavini, başkan yardımcısı tufeyli, parazit menfaatperest, çıkarına düşkün mâdun, dalıa aşağı derecede olan,alı merhale, mertebe, derece erozyon intihâl kadim, arkaik atavizm, ceddaniyet ceddanî, atalardan gelen pederşâhî tâyin etmek (bir ;işe) tâyin edilmek şiryan hamle teselli teselli hHâl tenvir etmek nifak, tefrika tefrik, taksim fârika, ayırıcı vasıf nüans mugayir, muhâiif gafil gaflet müstesnâ müstesnâ, istisnâî infirâd etmek, ayrı durmak teferrüd etmek, tek olmak, sivrilmek fark, ayrılık tekâlüf etmek, birbirinden farklı olmak teferrüât, tafsilât, detay muhtelif, ayrı türden tenkîs, noksanlaştırma ekalliyet

73


azış azışık azışmak ozrak

şiddet şiddetli şiddetlenmek nâdir, az bulunan

B bağdaşmak bağı bağıl bağım bağımlı bağımlılık bağımsız bağımsızlık bağıntı boğıntılı bağıntıhk bağış bağışık bağışıklık bağışlamak bağıt bağıtlamak bağıtlı bağlaç bağlam bağlantı bağnoz bağlaşık bağlaşmak bakaç bakan bakanlık bakım bakımından bakımsız baltalama

74

Imtizöc etmek sihir izofî tâbiiyvet tâW tâbiiyyet müstakil istiklâl nisbet, izâfet, münasebet izâfî izâfiyet hibe, teberru muâf muafiyet hibe etmek, teberru etmek, affetmek akit akdetmek taahhüdiü rabıt edatı, bağlama edatı demet, deste irtibat mutaassıp müttefik ittifak etmek dürbün vekil, nâzır vekâlet, nezâret ihtimam cihetinden, itibariyle mühmel, ihmâl edilmiş sabotaj


barınak barış basılı basılmış basım basım-evl basm basınç baskı basma basmak başarı başarılı başarısız başarmak başbakan başkan başkanlık başkent başvurma başyapıt başyazman batı batkı bayındır beğeni belge belgi belgin belgisiz belgit belirgin belirlemek belirli belirmek belirsiz belirteç belirtmek belirti

melce, mesken sulh matbu, matbua matbu tabı’, tab’etme, tabâat matbaa matbOat tazyik tabı’; tazyik, istibdad matbu, basılmış: tab’etme tab'etme muvaffakiyet muvaffak muvaffakiyetsiz muvaffak olmak başvekil reis riyaset devlet merkezi, pâyitaht müracaat şaheser başkâtip garp iflâs, batma mamur zevk vesika işaret, remiz, şiâr sarih, açık gayri muayyen senet, hüccet bâriz, mütebâriz tâyin etmek muayyen tebarüz etmek, tebellür etmek gayri muayyen zarf tebarüz ettirmek, tâyin etmek alâmet, nişane, araz

75


belkiH bellek bellik bencil benük benzek benzeti benzetme berkitme*?' besin betf betik betim betlfnleınek betimsel bezek bezemeli bezeyici bezginlik bırakıt bicem biçim bildirge bildiri bildirme bildirmen bilecen bileduyuş bileşik bileşim bileşme bileştirme bilge bilgelik bilgi bilgili bilgi sayar bilim bilimsel 76

ihtimâli hofıza İşaret, marka, damga hodbin, hodkâm, egoist enâniyet nazire teşbih, bezetme teşbih takviye etmek, tahkim etmek gıda mektup, şekil, figür kitap, mektup, tahrirat tasvir tasvir etmek tasvirî süs, ziynet, tezyinat dekoratif, tezyini dekoratör fütûr tereke üslûp şekil beyannâme, deklarasyon tebliğ, mesaj, beyonnâme beyan, beyan etme, haber verme muhabir ukalâ sempati mürekkep, birleşik terkip, sentez kompozisyon, terekküp etme terkip hakim hikmet mölûmat, vukuf, ilim mâlûmotlı kompütür ilim, bilme İlmî


bilinç bilinçlendirmek bilinçlenmel( bilinçli bilindik bilinen bilinmedik bilinmeyen biliri<işi bilmezlenmeli bilmezlikten gelme birbirini tutmazlıi< bir cinsten birey bireycilik bireysel birim birleşik birleşim birlik bitek bitki bitim boğumlanma boş İnan boylam boyut bozut bölge bölmek böiü bölücük bölüm bölümce bölümlemek bölüp ayırmak bölüştürmek bucak budunbetim

şuur şuuriandırmak, şuurlu iıâla getirmek şuurlonmak, şuurlu hâle gelmek şuurlu mâlûm mâlûm meçlıûl meçhûi, gayri mâlûm ehlivukuf, eiılihibre tecâlıül etmek tecâhül-i ârifâne mübâyenet, ihtilâf, zıddiyet mütecâniB fert ferdiyetçilik ferdf vâhid-l kıyası, ünite müttefiid, müttefik, mürekkep in’ikod vahdet, ünite münbit nebat müntehâ, frltâm, final telâffuz bâtıl ItIkod, hurâfa tul buut fesat mıntaka taksim etmek taksim işareti (aritmetik) fıkra, paragraf kısım, şube, i^âb tefrika tasnif etmek ifrâz etmek tevzi etmek, payloştırmak nahiye etnografya

77


budunbllfm budunbuyrun buğu buiaşıcı bulaşmak bulgu bulgulamak bulucu bulunç bulunma hakkı bulunmayış buluşmo buluşmak bulutsu bunalım bunaltı bunama bunlu bunluk burgaç bundan böyle bundan dolayı bundan sonra bununla beraber buyruk buyrultu buyurmak buzdağı buzdolabı buzul büğet bükün büküntü bütünleme büyü büyülteç büyültme büyüksemek büyüteç büyütmek büzülme 78

etnoloji demokrasi buhor sâri sirayet etmek ihtivâ' keşfetmek, icod etmek mucid, iccd eden, kâşif vicdan hakkıhuzur gaybubet mülakat, telâki mülâki olmak nebülöz hafakan, sıkıntı, buhran sıkıntı, ic sıkıntısı, hafokon ateh buhranlı buhran girdöb, su çevrintisi, anafor badem â binâenaleyh bâdemâ mâmâfih, mâhazâ emir emirnâme, ferman emir vermek, emretmek aysberg frijider cümûdiye sed. bend, baraj tasrifîlik, insiraf, çekimlilik viraj, dönemeç ikmâl sihir, efsûn agrandissor, büyütücü agrandisman i’zâm etmek pertavsız i'zâm etmek, mübalağa etmek takabbuz


can atmak cankurtaran canlondırmak canlılık cansız caymak cezalandırma cılız cılızlık cinsel cinslik coşku coşu coşumculuk cumhurbaşkanı

çaba

çağ çağcıl çağdaş çağdaşlaşma çağırmak çağırtmaç çağlayan çağrı (çağın) çağırcı (çoğıncı) çağrılık çağrifim

çakılı çakım çalım çalıştın culıştırıcı çalışDa çapraşık

müsâraat etmek Imdad-ı sıhhiye,, ambulans, tahlisiye ihyâ etmek, yeniden faaliyete geçirmek vltollte câmld nükûl etmek, rücij' etmek tecziye nahif za’f-ı telif cinsî cinsiyet heyecan vecld romantizm reisicumhur

gayret, cehd devir, vakit, devre, zaman asri, modern muâsır, hem-asır muâsırlaşma, modernleşme dâvet etmek tellâl şelâle dâvet davetçi dâvetiye tedâi sâbit şerare jest antreman antrenör mesâi - muğlak, g irift

79


çarpık çarpan çarpım çarpma ço'-pma cedvali çaiuK çatalağız çatı çatışık çatışkı çatışma çovfan çekici çekilim çekilme cokim çekimlemek çekimsemek çekimsef çekince çekingen çekinme çekinmek çekinti çekmek çekül çelişik çelişiklik çelişki çelişme çelişmek çelmek çeşit çeşitli çeşitlilik çeviri çevirici çevirmen çevre çevrelemek 80

münharif mazrûb hâsıl-ı zarb zarb kerrât cedveli girift delta bina mütenakrz tenakuz tenâkuz, tesâdüm, müsademe şelâle, çağlayan câzip istifa istifa, ric'at câzibe, tasrîf tasrif etmek, çekmek istlnkâf etmek müstenkif tefılike muhteriz, ü rk e k . ihtiraz, istinkâf istinköf etmek, imtina etmek, il mek tereddüt tasrîf etmek şakul mütenâkız tenakuz tenâkuz tenâkuz mûtenâkız olmak nakzetmek nevi, tür mütenevvi' tenevvü' tercüme tercüman, mütercim mütercim muhit, etraf ihâta etmek


çevren çevri çevrilemek çevrim çevrinmek çevri yazı çıkak çıkar çıkarcı çıkarcı! çıkarma Çikarsama çıkat çıkış çıkışlı çıkıt çıkma çırpınmak çırpıntı çıvmak çizelge çizge çizgi çoğalma çoğaltma çoğul çoğun çoğunluk çokluk çok seslilik çok tanrıcı «oktanki çoktanlık çorak çökelmek çökeltmek çökelti çökme çökmesi yakın çözmek

ufuk tevil tevil etmek devir, devre tavöf etmek transkripsiyon mahreç menfaat menfaatperest menfaatperest tarh, ihraç; istihrâç intikal menşe neş'et neş'etli, mezun mahreç hâşiye, derkenar; neş'et ihtilâç etmek ihtilâç inhirâf etmek cedvel grafik hat tezâyüd, ziyadeleşme, tekessür iksar etme, tezyid etme cemi, çokluk ekseriyâ ekseriyet ekseriyet: ekseriyâ, çok defa polifoni politeist kadîm kıdem gayri münbit teressüb etmek tersîb etmek rüsûb inhitât, inhldâm, izmihlâl mâil-l inhidâm halletmek

81


çozum çözümlemek çözünmek çürük çürütmek

hal halletmek, tahlil etmek inhilâl etmek, çözülmek bâtıl (dâvâ) cerh etmek

dağıtan dağıtıcı dağıtım doğıtımcı dağıtman dal dalaş dalgı dalınç dolsayış damıtık damıtmak danış danışık danışıklı danışma danışmak danış/nan

tevzi eden, müvezzi tevzi eden, müvezzi tevzi, tevziat müvezzi müvezzi şube, branş arbede gaflet istiğrak istiğrak mukattar, damıtılmış taktir etmek müşavere, danışma istişare, muvâzaa muvâzaalı istişare Istişâre etmek müşavir Devlet Şûrası müddel müddeialeyh hal ve tavır muamele, hareket tarzı hareket etmek, muamelede bulunmak mesned, istinatgâh istinatgâh, mesned istinatgâh siper tesânüd müttekâ metin, tahammüllü

danıştay

dâvacı dâvâlı davranım davranış danranmak dayanak dayanca dayanç dayango dayanış dayangac dayantkii

82


dayanışık dayanışma dayanışmak değerbilir değer kira değerli değersiz değgin değin değinmece değinmek değirmi değiş değişen .değişik ' değişim değişkeme değişken değişkenlik değişmece değiştirme değiştiri değre değştrmek dek delgi demeç denek deneme denemek denet denetçi denetim denetmen denetleme denetlemek deney deneyim deneylemen deneyli

mütesanid tescnüd mütesönid olmak kadirşinâs râyice uygun kira kıymetli kıymetsiz müteallik, dâir, âit kadar kinâye temas etmek, dokunmak dairevî, yuvarlak mübadele, değişme tebeddül eden, mütebeddil muaddel, tâdil edilrriiş tehâlüf, istihale, mübadele •tâdil, değiştirme mütehavvil tahavvül mecaz tağyir, tâdil, tahvil tâdil daire tahrif etmek kadar matkap beyanat denenmiş, tecrübe edilen tecrübe, «ese» tecrübe etmek kontrol, murâkabe kontrolör, murâkıp murâkabe, kontrol murâkıp, müfettiş murâkabe, kontrol, murâkebe etme murâkabe etmek, kontrol etmek tecrübe tecrîb tecrübî tecrübî

83


deneysel denge dengelemek dengeli dengesiz denizaltı denk denklem denklemek denkleşim denkleşmek denkleştirmek denklik denkser denil deprem depremek deprenmek derey dergi dergin derglnlemek derinti derişik derişmek dernek derslik destek devim devimsel devimsellik devindirmek devingen devingenlik devinim devinmek 84

tecrübî muvazene tevzin etmek, aralarmda muvazene sağlamak muvazeneli, mütevâztn muvazenesiz tahtelbahir muâdil, mütevazin. müsavi, küfüv muâdele birbirine denk yapmak, denk getirmek teâdül, tevâzün denk olmak, teâdül etmek, tevâzün et­ mek muvazene kurmak, tevâzün husûle ge­ tirmek teâdül, müsâvat İnsaflı, munsif kadar, derece, mikdar zelzele hareket etmek, titremek hareket etmek, titreşmek vadi mecmua müdevven, derlenip düzene konmuş tedvin etmek gürûh toplanmış, mütemerkiz, mütekâsif toplonmak, temerküz etmek, tekâzüf etmek cemiyet dershâne mesnet hareket dinomik dinamizm tahrik ettirmek, hareket ettirmek müteharrik, hareket eden dinanizm hareket hareket etmek


devrim devrim devrimci devrimcilik deyi deyim deyiş dışalım dtşadönük dışadönüklük dışavurumculuk dışbükey dışgörünüş dışmiı dışişleri dışkı dışlak dışlamak dışrak dışsatım dış-ülkü dikey dikit dikleme diklemesine dil dilbilgisi dilbilim dile dolomo dilek dilekçe dilekçi dillendirmek dinenim dil uzotma dinci erki dingin dinginlik dinlence

inkılap ihtilâl inkılapçı ihtilâlcilik ifade vosıtası tâbir, ifade şiir, koşuk; ifade, üslûp ithalât ekstroverti ekstroversiyon ekspresyonizm konveks zevahir gayri zâtî, zâtî oln^oyon hariciye gaite, kazurat hârice âit hariçte bırakmak haricî ihrâcât ütopi, ütopya amut, amudî istalağmit amudî amudî lisan gramer lengüistik, dilbilimi vird-i zebân etme arzu, istek, talep arzuhal, istida müsted'î intak, konuşturmak ifade aleyhinde söyleme teokrasi sâkin sükûnet tatil, istirahat

85


dinlenme dinsel direnç direngen direnim direnme direnmel< direnti direşim direşken direşmek dirim dirimli dirimsel dirim selcilik dirim sellik dirlik (dirilik) dirlik dişil diyeiek diyem dize dizem dizge dizgeleştirmek dizgesel dizgi dizgici dizi dizin dizmen doğa doğacılık doğaç doğal doğalcılık doğalcı doğallık doğa ötesi doğru 86

istirahat, teneffüs dinî mukavemet, rezistans inatçı, anûd, muannid inat, taannüd mukavemet mukavemet etmek inot setjot sebatkâr sebat etmek hayat zihayat hayatî vitalizm hayatiyet, dirilik hayat huzur,, refoh, iyi geçinme müennes (ehçe, ağız, diyalekt meâl, anlam mısra âhenk manzume, sistem sistemleştirmek sistematik tertip mürettip seri indeks mürettip tabiat natürizm, tabigtçılık sâniha, fikre doğan tabiî, normal natüralizm natüralist tabiîlik metafizik müstakim (mat.)


doğruculuk doğrulamak doğrultu doğrulu doğu doğu bilim doğu bilimci doğum doğurgan doğuştancılık doğunç doğunçluk doğunçtan doğuşlu doku dokubilim dokunaklı dokunca dokundurma dokundurmaca dokunsa! dokunulmazlık dokunum dolanlı dolaşım dolay dolaylı doloysız dolunay dolunca donoınak donatı donatım donatmok donatman doruk doygu doygun doygunluk doyum

verlzm (fels.) teyld etmek, tasdik etmek istikamet müstakim şark, gündoğusu şarkiyat, doğu bilimi şarkiyatçı, müsteşrik tevellüd velûd nativizm, fıtriyye (fels.) irticâl sâniha, fikre doğan irticâlen asil, necip nesiç histoloji, doku bilimi müessir, insanın içine işleyen zarar târiz, sitem telmih, târiz lemsî,-dokunumla ilgili masûniyet lâmise, dokunma duygusu entıika deveran, dolaşma havali, etraf bilvâsıta, vasıtalı bilâvasıta bedir istiab, içine alma tezyin etmek • teçhizat teçhiz, tefriş teçhiz etmek, süslemek mücehhlz, teçhiz eden zirve, şâhika rızk müstağni, meşbu, iyice doymuş istiğna, işba hâli kanaat, tatmin; ganimet

87


duyumsama duyumsamak doyurucu döl döllemek dölüt döl yatağı döndürme döndürmece döndürii dönel dönem dönemeç dönence döner

dördül dördün dördüz dörtgen

İstiğna istiğna göstermek tatminkâr zürriyet, nesil ilkah etmek, döl sahibi etmek cenin rahim irca, tohvil, iade iade tevcih devrânı ^ (mat.) devre, devir viraj medar, etrafında dönülen nokta mütedâvi avdet etmek, rücû' etmek, tahavvül \ı9 tegayyür etmek tur, dönme, dolaşma rücü', avdet mütâvaol (dllb.) tahavvül etmek tahvil etmek tahvil, dönüştürme ■ tahavvül istihaliyye, transformizm terbi, dörtleme (edeb.) murabba (edeb.) rübâî (edeb.) murabbo, kare terbi (gökb.) teröne dört kenarlı (mat.)

dörtlük dörüt dörütmen döşeli döşem döşemci döşeme döşemek

kıt’a (edeb,) sanat sanatkâr mefrüş, döşenmiş tesisat, döşeme tesisatçı zemin, mefrûşat tefriş etmek, yaymak, kaplamak

dönmek dönü dönüş dönüşlü dönüşmek

dönüştürmek dönüştürüm dönüşüm dönüşümcülük

dörderleme dörderli

88


dura duraç durağan durak duraksamak duraksatıp dural durgu durgun durma durmaksızın duruk duruksun durum durumsomak duruşma duyar duyarga duyarlı duyarlık duyarlılık duygan duyganlık duygu duyguculuk duygudaş duygudaşlık duygulandırmak duygulanım duygulanmak duygulu duygululuk duygun duygusal duysal duyu duyum duyumsal duyum yitim!

fâsıla taban, kaide sabit, sabite mevkıf, tevakkuf mahalli, takti yeri (edeb.) tereddüt etmek terdit (edeb.) sâkin (fels.) sekte, vakfe sâkin, râkid sekte mütemadiyen sâbit, statik müteddit vaziyet, hâl tereddüt etmek muhakeme, mûrâföa hassas, duygulu lâmise hassas hassasiyet hassasiyet hassas hassasiyet his hisşîlik, santimantalizm sempatizan (ruhb.) sempati (ruhb.) mütehassis etmek, hislendirmek his etme, duygu alma (ruhb.) mütehassis olmak, hislenmek hassas, hisli hassasiyet, hislilik hassas, duygulu, duyar (ruhb.) hissî ihsâs? hasse (ruhb.) ihsâs, duyma (ruhb.) ihsâsî anestezi

89


duyurmak duyuru duyuş dürtü düş düşey

ilân etmek, tebliğ etmek ilân, dâvötiye intiba, seziş muharrik, tohrik eden rüya şakulî

düşgörü düşgiicii düşkü

tahayyül muhayyile menkûbiyet, düşkünlük

düşlem düşlemek

fantazi hayâl etmek

düşsel düşük düş-ülke

hayâli, ütopik sâkıt, düşünülmüş ütopi, ütopya

düşün düşünce

fikir, düşünce fikir, mütâlaa, mülâhaza

düşünceleme düşüncü düşüncülük

tefkir, düşündürme idealist idealizm

düşündeş düşünme düşünsel

hemfikir tefekkür fikrî

düşüntü düşünü

mülâhaza fikir, düşünce

düşünür düşüt (*üz anlatış

mütefekkir cenin-i sâkıt, düşük fesahat

düz clzer düze

cedvel doz, belli miktar

düzep düzelme düzelti

tesviye âleti salâh tashih

düzeltici düzeltmen

musahhih, tashih eden, düzelten tashih etme musahhih

düzen düzence

nizam, tertip, hile disiplin

düzeltme

90


düzengeç düzenlemek düzenleşik düzenli düzensiz düzey

regülatör, düzenleyici, nâzım tertip etmek, tertiplemek koordone tertipli, muntazam tertipsiz, nizamsız, gayri muntazam seviye

düzgü düzgül düzgülü düzgün düzgüsel

düstur normal normal, muttarid muntazam, müstevî kaidevî

düzgüsüz düzlem düzlemek düzme

anormal müstevî tesviye etmek, dük hâle getirmek sahte, uydurma

düzmece düzmecelik düzmeci •düzmecilik düzün düz yazı

sahte, düzme sahtelik, sahte sahtekâr sahtekârlık ritm nesir, mensura

eder edilgen edilgi

fiyat meçhûl, possif infial

edilgin edim edimsel

münfail amel, fiil, iş fiilî

edlmselcllik edinç edinik edinilmiş

aktüalizm müktesebat, kazanılmış şeyler müktesep, kazanılmış kisbî

edinmek edlnsei edinti egemen

iktisâp etmek, kazanmak kisbî müktesebat hâkim, hükümran

olma

91


egemenlik eğik eğilim eğim eğindirmek eğltbillm

hökimiyet, hükümranlık mâii meyil, temayül meyil meylettirmek pedagoji, terbiye ilmi

eğitblllmci eğitbflimsel eğitçî eğitici eğiticilik eğitim

pedagog, terbiyeci pedagojik müret3t>i, terbiye edici terbiyevî, terbiye edici mürebbilik terbiye

eğitimci eğitim cilik eğitimsel eğitken eğitmek eğitmen

terbiyeci terbiyecilik terbiyevî terbiyeci terbiye etmek mürebbi

eğitsel eğitsellik eğreti (iğreti) eğretiden eğretileme eğri eğrilik

terbbiyevî terbiyeyîiik âriyet, müsteâr, ödünç muvakkaten istiare (edeb.) münhani, muavvec inhinâ, i'vicâc

ek ekenek ekim ekin ekinç

lâlıika, ilâve, zeyil; munzam ekime elverişli toprak teşrinievvel, ilk teşrin, birinci teşrin. kültür kültür

ekinli eklnlHik ekinsel ekinsiz eklnslzllk

kültürlü kültürlülük kültürel kültürsüz kültürsüzlük

eklem eklemek eklemeli

mafsal ilâve etmek. iltisak? (dil)

92


eklenti eksen eksi eksik eksiklik eksikli eksilme eksilti eksiltme elcil elçi elçilik elerki

müştemilat mihver, dingil nâkıs, çıkarma işaretinin adı (mat.; noksan, natamam, nâkıs nâkîsa, noksan muhtaç tenâkus hazif münâkaşa diğerkâm sefir sefaret demokrasi, demokrotjk

elerkll eleştirel eleştiri eleştirici

demokratik tenkldî tenkit, değerlendirme münekkit, tenkitçi

eleştirimcilik eleştirisel eleştirme

kritisizm, intikadiye tenkidi tenkid

eleştirmeci eleştirmen eleştirmenlik elgin elindeilk

tenkitçi, münekkit tenkitçi, münekkit, eleştirici münekkitlik, tenkitçilik garip cüz’î irade, irâde-l cüz'iyye

eliyle elverişli el yazması el koyma

vasıtasıyle müsait, kâfi manüskri müsâdere

emek emekçi emekli emeklilik en en az en çok enez

sa’y işçi, proleter mütekait tekaütlük arz asgari azamî zayıf

93


engebe engebeli engel engellemek engelleyici

ârıza ânzalı mâni', mânia, mahzur mâni’ olmak men' edici, mâni’

engel olmak engin enlem er erat erdem

mâni' oimak vasi', geniş, açık arz dairesi nefer (askerlik) efrâd (askerlik) fazilet

erdemli erden erdenlik erek erem eremlemek

faziletli bâkir, bâkire bekâret, bakirlik hedef, gaye rıza râzı olmak

eren ergen ergenlik ergi ergimek ergin erginlik

evliya âkil bâliğ bülûğ mazhariyet, nâiliyet zevâban etmek kâmil, reşid rüşd, kemâl

ergitmek eril erfn erinç erfncsIz

izabe etmek müzekker âkil bâliğ rahat, huzur huzursuz, rohatsız

erinlik erişim erişkin erk erke

bülûğ muvâsala kâhil, olgun kudret, iktidar, kuvvet, göç enerji, kudret

erkin erkincilik ortelemelc esen

serbest, hür, liberal liberalizm, hürriyet, serbest? tâlik, tehir, tecil etmek sıhhatli, söllm, sağ

94


esenleşmek esenlik esin esindirmek esinlemek esinlenmek esirgemez eski eserler eskil esMsel eskimle eslemek esnek esneklik esrik esriklik esrimek esritmek esritici eş anlamlı eş değerli eş değerlilik eşey eşeysel eşgüdüm eşit eşitçe eşitlik eşitlikçi eşitsiz eşitsizlik eşsesll eş zamanlı eş zamanlılık etken etkenlik etki etki yapmak etkilemek etkilenmek etkili

vedâlaşmok, selâmlaşmak sıhhat, selâmet, sağlık ilham ilham etmek ilham etmek mülhem olmak, İlham olmak fedakâr âsâr-ı atika arkaik, antik arkaik arkaizm itaat etmek elâstikî elâstikıyyet sarhoş, mest sarhoşluk, mestlik sarhoş olmak, vecde gelmek vecde getirmek, sarhoş etmek müskir, sarhoş edici, sekir verici sinonim, müteradif muâdil muâdelet cins cinsî düzenleme, düzen verme, tanzim « müsavi, muâdil seyyânen, müsâvi olarak müsövât müsavatçı gayri müsâvi gayri müsâvât kononim senkronik senkronizm âmil, müessir, faktör, aktif müessiriyet, aktivite tesir tesir etmek, müessir olmak tesir etmek müessir olmak tesirli, müessir

95


etkimek etkin etkinci etkincilik etkinlik etkisiz etmen ettirgen evcil

tesir etmek faâl, aktif, müessir, tesirli aktivist aktivizm aktiflik, faaliyet tesirsiz âmil, ’ aktör kıyası, müteaddi, fa ktitif ehlî

evcilleşmek evcilleştirmek evirmek evre evren evrenbilim

eiılîleşmek ehlîleştirmek çevirmek, taklîb etmek safiıa, meriıale kâinat kuzmoloji, kevniyyât

evrensel evrim evrimcilik eylem

ciiıonşumûl, üniversel tekâmül, İstihale, evolüsyon tekâmüliyye', evolüsyonizm fiil, ameliye, aksiyon, hareket

eylemli eylemsiz eytişim eytişimsel ezgi

amelî, fiilî, fiilen passif diyalektik, cedel diyalektik, cedelcl nağme, melodi

ezgisel ezme ezici ezici çoğunluk ezinc

melodik, ezgiyle ilgili püre kahir ekseriyet-l azîme, kahir ekseriyet azâb

F faydalanmak felçli fıkra

müstefîd olmak, istifâde etmek meflûc anekdot, kronik

fizikötesl fiziksel

metafizik, mâba’det-tabîa fizikî

96


gecikme geciktirme gecegm geçenek geçer geçerlik geçersiz geçici geçiş geçişli geçişmek geçişsiz geçmelik geçmiş gedik gelecek gelecekçi gelenek gelenekçilik gelenekleştirmek

rötar, teahhur tehir muvakkat koridor revâçlı, mokbûl, muteber revaç hükümsüz, gayri muteber muvokkot mürûr, intikal müteaddi (fiil) tedâhül etmek lâzım (fiil) mürûriye mâzi rahne istikbâl, âti fütürist an'ane an’anecUik, an’anoperestlik an'aneleştirmek

geleneksel gelgit gelir gelişigüzel gelişim gelişmek geliştirmek genel genelge genellemek genelleştirmek genellikle geniş zaman genlik gensoru gerçek gerçekçi

on’anevî medd ü cozr varidat, irad lâlettâyin inkişaf inkişaf etmek, neşvünemâ bulmak inkişaf ettirmek umumî tâmim, sirküler tâmim etmek tâmim etmek, umumileştirmek umumiyetle muzâri refah istizoh hakikî, reel, realite realist

97


gerçekçilik gerçeklemek gerçekleşmek gerçekleştirmek gerçeklik gerçekten gerçeküstücülük gerçi gereç gerek gerekçe

realizm, hakikiyye teyid etmek tahakkuk etmek tahakkuk ettirmek realite filhakika, hakikaten sürrealizm vakıa malzeme icab, iktiza, lüzum esbûb-ı mûcibe, mucip sebepler

gerekli gereklilik gerekmek gereksemek gereksinim gereksinme gereksinmek gereksiz gereksizlik gerektirmek geri almak

lüzumlu, vâcib, lâzım lüzum, vücûbî sıygası icab etmek, lâzım gelmek lüzum duymak, ihtiyaç duymak ihtiyaç ihtiyaç muhtaç olmak lüzumsuz lüzumsuzluk • icab ettirmek, gerekli bulmok istirdad etmek

geri bırakmok geri çevirmek geri istemek geri vermek gerici gericilik gerilemek gerilim gevşekl^ gezegen gezgin

tehir etmek İade etmek iadesini taleb etmek iade etmek mürteci irtica ric’ot etmek tansiyon, tevettür rehâvet seyyâre seyyah

gezginci gezi gezici gezicilik gezmen gider

seyyar, seyyah seyahat seyyar, eeyyah seyir, seyohat seyyah mosraf

98


giderek gidermek giriş girişik girişim girişmek girme girmelik giysi giz gizem gizemci gizemcillit gizemli gizemsel gizil gizli göç göçmek göçmen gökbilim gökçe gökçek gökçül göksel gömmek gömü gömük gömüt gömütlük göndermek gönence gönenç gönenmek gönül hoşluğu göre görece görececi görececilik

tedricen, peyâpey, gitgide izale etmek, telâfi etmek duhûl, medhai girift teşebbüs teşebbüs etmek, tevessül etmek duhûl duhûliyye elbise, libas, (aslı: giyesi) sır sır, esrar mistik, mutasavvıf mistisizm, tasavvuf esrarengiz mistik, tasavvufî potansiyel mahrem, hafî muhoceret, hicret muhaceret etmek, hicret etmek muhöcir astronomi mavimsi, mavimtrok lâtif beyaz benekli mavi semavî defnetmek defîne medfûn, gömülmüş mezar, kabir mezarlık irsâl etmek refah refah memnun olmak, faydalanmak, rahat bir hayat geçirmek rıza tevfikan, nazaran izâfî, nlsbî relativist relatlvizm, izafiyet

99


göreli görelilik görenek görev görevlendirmek görevli görevliler görevsizlik görgü görkem görme görsel görü görüm görüntü görünü görünüm görünüş görünüşe göre görüş görüfçü görüşme gösterge gösteri gösterişsiz göstermelik gözbağcı gözdağı vermek göze gözetJm gözgü gözlem gözlemci gözlemek gözlemevi gözlemlemek gözükmek gücenik güceniklik gücü yetmek m

îzâfî, relatif izâfet, izafiyet adet, usul, tarz vazife tavzif etmek vazifeli, memur, muvazzaf personel vasifesizlik tecrübe, ödâb-ı muaşeret ıhtişom (asJı; muhteşem, iıeybeîli) rüyet basarî görüşle ilgili olan manzara rüyet tıayâlet, hayâl, tayf manzara, peyzaj zevâhir monzoro zâhiren mütâlea, telâkki ziyaretçi mülâkat, müzâkere müş’ir tezâhürot, nümâyiş mütevâz) numunelik llllzyonist, sehhâr, büyücü tehdit etmek, korkutmak hücre, su kaynağı nezâret, himâye, tarassud ayna müşâhede (tarassud) müşâhld tarassud etmek rasadhane müşahede etmek tezahür etmek muğber, münfail, dargın iğbirâr, infial, dargınlık muktedir olmak


guç güçlü güçsüz güdü güdüm güdümlü güldürmen güldürü gülmece günce güncel güncelleşmek güncellik gündelik gündem gündüzlü güney günlü günlük gün-öte gürel güreli gürellik gürlük güven güvence güvenç güvenilecek güvenilir güvenli güvenlik güvensizlik güzel sanallar

enerji, kudret, kuvvet, tâkat kavi âciz gütme, sevk sevk, gütme sevk edilebilen, dirlje komik komedi mizah iıatıra defteri, gazete, jurnol aktüel aktüel olmak aktüalite yevmiye ruznâme neiıarî, gündüzcü cenup tarihli yevmî (gazete); muhtıra (defter) eve, en yüksek yer dinamik, enerjik enerjik dinamizm feyiz itimat teminat, garanti itimat şöyân-ı Itimad ciddî, emin, emniyetli, şâyân-ı itimod emin, emniyetli emniyet, asayiş emniyetsizlik, adem-i itimad sanoyi-i nefîse

H

haberleşme haktanır hâldeş

muhabere hakşinas hemhal

101


halkbilgisi holk oyu fıammodde tıazırlık sınıfı hepten

folklor, halkiyat referandum, ârâ-yı umumiyye madde-l Ibtidâiyye ihzari sınıf tamamiyle

hiççilik hoş görü hoşgörücü hoşgörür

nihilizm müsâmcho, tesâmüh, tolerans toleranslı, müsamahalı müsamahakâr

ılgım ılım ılıman ılımlı ılımlılık

serap itldâl mutedil (coğr.) mutedil (psik.) mutedillik

ıra ırakgörür ısı ısı ölçer

seciye, karökter teleskop hararet kalorimetre

ısıtma ışıklandırma ışık ölçer ışıldak ışın ışm ölçer

teshin tenvirat fotometre projektör şuâ radyometre

I içbükey içe bakış içe dönük içe dönüş içe kapanış içerik içermek

102

muka'or, konkav (ayna) derunî murakabe entroverti (psik.) entroversiyon (psik.) atizim (psik.) muhtevâ tazammun etmek


içgüdü içişleri içitlm içitmek içken içlek idem icllk Jçrek İçsel İçsellik içten içtenlik iç tepi içtüzük iç uyum ikici il^icilik ikil ikilik ikincil ikircim ikircimli il ilçe ilenç ilenmek ilerleme ilerici ilericilik iletim iletişim iletken iletkenlik iletki iletmek ilgi ilgilendirmek ilgilenmek ilgili

insiyak, sevk-i tabiî datıiliye zerk zerk etmek oyyâş mânevî tazammun (mant.) dâhili, iç çam aşırı

bâtını, mahrem dahilî lirizm derunî, samimî samimiyet ilcâ dâhili nizâmnâme derunî âhenk dijalist (feisf.) düaiizm tesniye, ikili çokluk (gram.) düalite tâli tereddüt mütereddit vilâyet kaza tıedduâ, inkizâr, lönet bedduâ etmek, lânenlemek terakki terakkiperver terakkiperverlik nakletme, götürme haberleşme, komünikasyon nâkil,, götüren, iletici nâkiliyet, iieticilik minkale (geom.) götürmek, nakletmek alâka alâkadar etmek alâkalanmak alâkalı

103


İlginç ilgisiz ilgl5izlil< İlinek ilinti ilintili ilişik ilişki ilişkin ilk çağ ilke İlkel ilkelcilik ilkeleşmek ilkelleşmek İlkellik ilksizlik im İmge Imgecllik imgelem imgeleme imgelemek imgesel imlep imlemek imren imrence imsel inak inakçı inakçılık inaksal inan İnanca inanç inançlı inanlı 104

alâka verici, enteresan, ilgi çekici alâkasız alâkasızlık, kayıtsızlık araz (fels.) nisbet, mensubiyet, oidiyet, taallûk mensup, âid, müteallik münasebet, alâka, irtibat, taalluk; merbût, âid, melfûf münasebet, aidiyet, temas, alâka müteallik, âid, döir kurûn-ı ûlâ prensip, umde, temel düşünce iptidâi, primitif primitifizm umdeleşmek iptidaileşmek iptidaîlik sermediyet, süreklilik işâret iıayal, imaj imojizm muhayyile, imajinasyon tahayyül tahayyül etmek hayalî işaretleyen işoretlemek gıpta, imrenme gıpta edilmiş, mazbût, imrenilen işarete âid nas, doğma dogmatik, nassî, naşçı nossiyye, dogmatizm dogmatik, nassî itimad; iman, itikad, akido: teminat itikad, imon, inan mutekid, mümin. mutekid, imanlı


inanlılık inansız inansızlık

imoniılık imansız imansızlık

Incelem inceleme incelemek

rapor tetkik, etüd tetkik etmek

incelik indirgeme indirgemek

zarafet irca etme irca etmek

indirim indirimli indirimsiz indirme inme insanbilim

tenzilât tenzilâtlı tenzilâtsız tenzilât, tenzil etıpe felç, nûzül antropoloji

insanbilimci insancı insancıl insancılık insanüstü irdeleme

antropolog hümanist insan sever, insana sokulan, ehli hümanizm fevkalbeşer tetabbu', tetkik, etüd

irdelemek İstek istem istemli istemsiz istenç isteneli

tetkik ve tetabbu' etmek arzu, talep talep, irade ihtiyârî, iradî gayri iradî, gayri ihtiyârî irade iradeli, iradî

istençsiz ister iş bırakımı iş birliği

iradesiz, gayri iradî icap grev teşrik-i mesâi

iş bölümü işcll işgüder işitim işitsel işkil

vazife taksimi amelî maslâhatgüzar sâmia sem'î şüphe, vesvese, vehim

105


işkillenmek işkilli işlem

işlemez işlev İşlevsel işteşlik'

işyar itilim

itilme itki ivdirmek ivecen ivecenlik ivedi ivedilik ivgen ivgenlik ivmek iye iyelik iyicil

iyillkpl iyimser iyimserlik iyi niyet izdefn izdüşüm

izinli izlemek izlenim izlenimci izlenimcilik izleyen

şüphelenmek, vesveselenmek, vehme düşmek vesveseli, vehimli muamele, ameliye âtıl fonksiyon, üf'ule fonksiyonel müşareket memur ihtibâs Ihtlbâs sevk-i tabiî, sâik tacil etmek, çabuklaştırmak acûl, aceleci acelecilik, acûlluk aceleci, savruk; acele, isti'câl acelecilik, savurukluk, müsta'celiyet acele eden, koşan koşma, acele etme acele etmek, koşmak sahip, mâlik sâhiplik, mülkiyet hayırhâh. iyilik etmeği seven hayırhâh, hayırperver, hayırsever nikbin nikbinlik hüsnüniyet tema, tem irtisam mezun tâkip etmek intiba empresyonist empresyonizm muakkip

K kabarma kaçak 106

med, denizin yükselmesi fira ri


kaçınık

kaçınmak kakışık kakışma

kolan kaldıraç

kalım kalımlı kalımlılık kalımsız kaimsizlik

kalıntı kalıt kalıtçı kalıtım kalıtsal

kalkışma kamu kamul kamulaştırmak kamuoyu kamusal kamutanrıcılık kamutay kanı

kanık (esk.) kamklanmak kanıkmak kanıt kanıtlamak kanıtlı

kanun koyan kanun koyucu kapalı kapalılık kaplam

münzevi, köşesine çekilmiş istinkâf etmek, imtina etmek, çekin­ mek tenafür, kakofoni tenafür, kakofoni mütebâki, artan manivela beka, yok olmayıp mevcut olarak kal­ ma bâki, pâyidar, zevalsiz, ölümsüz beka fâni, yok olan, geçici, ölümlü fânilik bakıyye miras mirasçı, varis veraset, irs ırsî teşebbüs (yerinde olmayan veya gü­ cün yetmeyeceği bir işe) âmme, halk, mâşerî varlık âm, müşterek İstimlâk etme efkârı umumiye, halk efkârı mâşerî vahdet-i vücud, panteizm Büyük M illet Meclisi kanaat, düşünce elindekiyle yetinen, kanaatkâr, doymuş kanaat etmek, yetinmek mutmain olmak delil ispat etmek delilli, müdellel vâzı’-ı kanun vâzı’-ı kanun hafi, mestûr, örtülü, gizli örtülü olma, gizlilik, ibhâm (anlatışta) şümül, kaplama

107


kapsam kapsamak kapsar karacı karaduygu karaduygulu

koralomo karamsar karamsarlık kararlılık karasal kargoşo kargaşacı kargaşacılık kargaşalık kargımak (esk.) kargış (esk.) karışmak karışım karma karmaşa

karmaşık karmaşmak (esk.) karmaştırmak (esk.) karşı karşıcı karşı duygu karşılaştırma karşılaştırmak karşılık karşılıktık karşın

karşınlık karşıt karşıtçı karşıtlam

108

şümûl, kaplama, Icine alma şâmil olmak, içine almak, ihtivâ etmek şâmil, içine alan müfteri, kara çalon, İftiracı melankoli, kara sevda melankolik müsvedde bedbin bedbinlik istikrar berrî, kora İle ilgili anarşi, karışıklık, fitne, çekişme anarşist anarşizm anarşi, karışıklık, fitne, fesad, çe­ kişme beddua etmek, lanetlemek beddua,' lânet, tel’in müdahale etmek mahlut, karışık olan madde muhtelit, karışık mudile, kompleks, karmaşık olma hâli mûdil, kompleks, birbirine girmiş, ka­ rışık, çetrefil ihtilât etmek, karışmak, karışık hâl almak karıştırmok, karmaşık hâle getirmek muhâlefet muhâllf antipati mukayese mukayeseli mukabele, cevap, bedel . mütekabil rağmen muhalefet zıt, muhalif aleyhtar, muhalif mukabele, paradoks, antitez


karşıtlaşmak karşıtlık kas kasıl

zıtloşmak zıddiyet, tezad, zıtlık, mübâyenet odele

kasılım

takallüs, kasılma ikinci teşrin, teşrinisani kramp iştirak etmek mohlût, karışık, sâf olmayan .

kasım kasınç

katılmak katışık katışıksız katkı katma katman katmanlaşmak

kavram kavşak kayırmak kayıtlamak kayıtlı kayıtsız kayıtsızlık kaynak

kayra kayşa

kazanmak kazı kazıbilim

kendi eliyle kendiliğinden

adelî

saf ilâve mülhak, munzam, katılmış tabaka iobakalaşmak mefhûm mülteka, iltisak yeni, birleşme yeri sahip çıkmak, himaye etmek; iltimas etmek takyid etmek kaydı yapılmış, kaydedilmiş; şarta bağlı lâkayd, umursamaz, ilgisiz lâkaydî, lâkaydlik, ilgisizlik menba, mehaz, menşe lütuf, ihson, âtıfet heyelân, kayma, kaynaşma iktisap etmek hafriyat arkeoloji bizzat bizatihi, binefsihi

kendince

indî

kent kentçilik kentleşmek kentli kentsoylu kentsoyluluk

şehir şehircilik şehirleşmek şehirli burjuva burjuvazi radde, derece, mertebe

kerte

109


kesene kesenek kesenkes kesik kesiksiz kesilmek kesim kesin kesinleme kesinleşmek kesinleştirmek kesinlik kesinti kesintisiz kesit kestirme kestirmek keşik keşikleme kez (esk.) kılavuz kılavuzluk kılgı kılgılamok kılgılı kılgın kılgısal kınamak

kınamsımak kıpı kırılma kırılmak kırım kırso)

110

sözleşme, mukavele, abone aidat, iltizam kat'i, kesim kupür mütemadi, devamlı, kesilmeyen inkıtaa uğramak sektör, bölüm, parça, kısım kat'î teyid kafileşm ek, kesin bir hâl almak kat'ileştlrmek, k a fi hâle getirmek ka fiye t, k a filik inkıta, ödenen bir parodan kesilen kı­ sım , aralıksız, devamlı- vergi kesilmedert ödenen makta 1. tahminî, muhammen; tahmin 1. tahmin etmek nöbet, sıra münavebe kere, defa rehber, yol gösteren rehberlik ameliyat, tatbikot, pratik, tatbik tatbik etmek amelî, pratik, tatbikî amelî, pratik, tatbikî amelî, tatbikî, pratik takbih etmek, ayıplamak, beğenme­ mek, zemm etmek, tenkld etmek; istihza etmek muaheze etmek, tenkld etmek an inkisar 1. münkesir olmok. münfail olmak, gü­ cenmek 1. kotliâm kır durumunda olan, kırlık


kısa kısaltış kısılma kısınmak

kısıntı kısır döngü kısıt kısıtlamak

1, muhtasar, mücmel İhtisar takobbuz tutumlu davranmak, Imsâk etmek kısma, azaltma, kasır fâsid daire hacir hacir altına almak; sınırlamak, daralt­ mak

kısıtlı kısmak kıstak

mahcûr takyid etmek, lahdid etmek, azoltmak berzah

kışkırtı kışkırtıcı kışkırtma

teşvik, tahrik, kışkırtma tahrik eden, müşevVik, teşvik edici tahrik, teşvik haşin 1. sevinç, memnuniyet, hoşlanma 2. övünç, İftihar, mefharet, kendine güvenme ve öğünme memnun, sevinçli 1. memnun olmak, sevinmek, hoşlan­ mak 2. iftihar etmek, öğünmek

kıtık

kıvanç

kıvançlı kıvanmak kıya kıyıcı kıyıcılık kıyım

cinayet 1. zâlim, merhametsiz, gaddar 1. zâlimllk, merhametsizlik, gaddarlık 1. gadir, zulüm, haksızlığa uğratma

kimi kimlik kimyasal kip

bâzı, bâzan hüviyet kimyevt katıp, sıyga

kiralama kişi kişilik kişilik dışı

istîcâr, kira ile tutma şahıs, adam, insan şahsiyet, mürüvvet, insaniyet gayri şahsî, şahsî olmayan

kişiliksiz kişisel klşlselcink koçdk

şahsiyetsiz

şahsi personalizm kahraman, yiğit

111


koruyucu koruyuculuk koşa

hamasî şiir, kahramanlık şiiri, destan şemmî, koklama duygusuna ait taaffün etmek müteaffin şube, dal, kısım bazubent, kola takılan işaretli bağ mukayyed olmak, muhafaza etmek, himoye etmek, sahip çıkmak, gö­ zetmek zabıta, polis, emniyet emir, buyruk kumanda, askerî birliği ve işleri idare vazifesi kumandan, oskerî bir birliğin başı kumandanlık mevzu, süje misafir mihmandar misafirhâne misafir etmek, ziyafet çekmek m isafirlik, misafirhane misafirperver mevki, vaziyet, yer, durum, stüasyon 1, konferans, hitabe 2. muhavere, mükâleme, musâhabe, sohbet konferansçı, katip, konuşan sohbet, musâhabe mesken, ikametgâh bekçi, muhafız sıyânet, vikaye, muhafaza, himaye melce, siper, tahaffuz yeri, sığınak mahfaza kendini muhafaza, müdafaa etme, savunma muhafaza, müdafaa, savunma hâmi, himaye eden, koruyan, vâki himaye, koruma, muhafaza, vikaye muvazi, paralel, müterafık

koşaç

bildirme (haber) eki

koçaklama kokusal kokuşmak kokuşuk kol kolçak kollamak

kolluk (esk.) komut komuto komutan komutanlık

konu konuk konukçu konuk evi konuklamak konukluk konuksever konum

konuşma konuşmacı konuşu konut

korucu koruma korunak koruncak

korunma korunum

112


koşuk koşukçu koşuklama koşuklaşım koşuklu koşul koşullar koşullandırılmak koşullandırmak koşullanmak koşullu koşun koşut koşutçuluk koşutluk

kov kovalama kovma kovumsama kovuşturma

koyak köğ

köğtik kök köken

kökleşmiş kökten köktenci köktencilik körelmek kösnü kösnüciil

kösnük kösnül kötücül

kötümser kötümserlik

manzume, koşma, nazım nâzım, manzume yazan nczm etme müşoare manzum şart şerait, şartlar şartlandırılmak, alıştırılmok şartlandırmak, alıştırmak şartlanmak, alışmak şartlı saf, sıra, dizi (asker) muvazi, paralei parelelizm muvazilik, muvâzât, porelellik dedikodu, çekiştirme, ardından konuş­ ma takip, arkasına düşme, izleme tard istiskal tâkibat, soruşturma ve oraştırmo vadi, dere boyu vezin (şiirde) mısra menşe, cezir menşe, kaynak müstakar, kararlı, yerleşmiş cezrî, esaslı, radikal radikal, radikalist radikalizm, cezriyye dumûra uğramak şehvet şehvetperest kösünme zamanı gelmiş hayvan, kız­ gın, azgın şehvânî, şehevî bedhâh, başkalarının kötülüğünü is­ teyen bedbin bedbini, bedbinlik 113


kötü niyet kötüye kullanma kullanılmış kullanma kullanım kumla kumul kural kurallaşmak kurallaştırmak kurallı kuralsız

kuram kuramcı kuramsal kurgu

kurgusal kurma kurmay

kurtulma kurtulmalık

kurtuluş kurucu kurul kurultay

kuruluş kurum kurumlaşmak kuruntu kuşak kuşatma kuşku kuşkucu kuşkulanmak kuşkulu kuşkusuz

kut (esk.) kutlamak 114

suiniyet sui istimâl müstamel istimâl, tasarruf, yararlanma istimâl, tasarruf, teamül plaj, kumluk yer, kumsal kum tepesi kaide kaideleşmek kaideleşfirmek kaideli kaidesiz nazariye, teori nazariyecl, teorisyen nazarî, teorik montaj, kurma spekülatif (fels.) montaj, tasis etme erkânıharp ■ halâs, necat fidye halâs, necat, rehâ, selâmete erme müessis, bâni heyet kongre tesis, müessese, teşekkül müessese müesseseleşmek vehim, hayâl, aslı olmadığı holde zi hinde kurulan şey, evham nesil muhasara, cbluko şüphe (aslında: endişe, tasa, telâş işkil, kuruntu, vehim, korku) şüpheci şüphelenmek şüpheli şüphesiz saadet, devlet, kudsiyet tebrik etmek, kutlulomak


kutlu kutlulamak kutsal kutsallaşmak kutsallık

kutsamak kutsuz kuz kuzey kuzey batı kuzey doğu kuzeysel

küçümsemek küçültme küskün küşüm

küşümcülük küşümlenmek

mübarek, uğurlu tebrik etmek mukaddes, kudsî mukaddesleşmek mukaddeslik, kudsiyyet takdis etmek uğursuz kuytu yer, az güneş alan şimal (kuzay olması gerekir) şimâl-l garbî şimâl-l şarkî şimâlî istihfaf etmek, istisgar etmek, ehem­ miyet vermemek' tasgir muğber şüphe, kuşku şüphecilik, kuşkuculuk şüphelenmek, kuşkulanmak

M

mayası bozuk memnunlukla meydana çıkmak

meydana gelmek meydana getirmek milletvekili

mirasçı muştu muştucu muştulamak mut mutlu mutluluk mutsuz mutsuzluk

cibilliyetsiz maalmemnuniye tekevvün etmek, tahakkuk etmek, tebeyyün etmek, tezâhür etmek, sübût bulmak teşekkül etmek teşkil etmek meb’us vâris müide müjdeci müjdelemek saadet, baht, talih, uğur mes’ut bahtiyar saadet, baht, bahtiyarlık bedbaht bedbahtlık

115


N neden nedensel nedensellik nelik nesne nesnel nesnelcilik nesneleşmek nesneleştirmek nesnelleşmek nesnelleştirmek nesnellik ne yapıp yapıp ne yazık ki nice nicel nicelik nicelilcsel nite nitel nitelemek nitelik nitelikli niteliksel niteliksiz niteliksizlik nitese! noktalama nüfusbilim

sebep sebebi illiyet mâhiyet obje, madde, şey objektif, İlmî oblektivizm objeleşmek, eşyaJaşmak objeleştirmek objektifleşmek objektifleştirmek öbjektiflik behemehâl maatteessüf, maalesef ne kadar kemmî kemiyyet kemmî nasıl keyfî, keyfiyete âit vasıflandırmak, tavsif etmek keyfiyet, vasıf, kalite vasıflı, kaliteli keyfî, keyfiyete âit vasıfsız, kalitesiz vasıfsızlık, kalitesizlik keyfî tenkit demografi

O odak okul okullu

okuma okur okutman

116

mihrak mektep mektepli kıraat okuyucu, kari lektör, okutucu


olabilir olabilirlik olağan olağan dışı otağan üstü ola ki olanak olanoklı olanaksız olası olasıcılık olasılı olasılık olay olaybilim olaylı olaysız

oldu bitti olgu olguculuk

olumlu olumluk olumsal olumsollık olumsuz olumsuzluk oluş oluşmak oluşum omur omurga omurilik omuzdaş omuzdaşlık onam onama onamak onarım

onarmak

mümkün, kobil, muhtemel imkân, ihtimâl tabiî, olelâde gayri tabiî, anormal hârikulâde meğer ki imkân mümkün gayri mümkün muhtemel ihmâliye, probabilizm ihtimali ihtimâl hödise, fenonen fenomenoloji hâdiseli hâdisesiz emri vâki’ vak'a pozivitizm müsb&t tercümeihöl mümkün imkân menfi menfilik, negativizm teşekkül, tekevvün teşekkül etmek teşekkül, tekevvün fıkra amOd-ı fıkarî murdar ilik, mühâ-i şevki hempâ arkadaşlık, tesanüt, dayanışma tasvip, kabûl tasvip etme, tasvip, kabûl tasvip etmek, kabı]| etmek tâmirat, töm ir löm ir etmek

117


onay onaylamak onaylı onaysız ondalık onsun ongunculuk ongunluk

onmak onur onurlandırmak onurla

onursal onursuz

oran oranlamak oranlı oransız orantı orantılı orta ortoç orta cağ ortak ortaklaşa ortoklaşacılık ortaklaşma ortaklaşmak ortaklık ortalama ortam ortaşık orun

otlak oturum oy

oylamak 118

tasdik, tasvip tasdik etmek, tasvip etmek tasdikli, musaddak tasdik edilmemiş aşarî, aşar totem totemizm saadet, kutluluk, bereket, feyiz şifâ bulmak, iyileşmek, felâh bulmak, ısloh olmak, kurtulmak şeref, haysiyet, izzet-i nefis, kibir şereflendirmek şerefli, izzet-i nefis sahibi, vakorlı; kibirli fahrî vakarsız, haysiyetsiz nisbet, tenâsüp; biçim, ölçü, tahmin tahmin etmek, ölçmek biçmek m ütenâsip,'biçim li; endamlı, yakışıklı nisbetsiz, biçimsiz; hantal nisbet, tenasüp mütenâsip vasat fer'-i fiil, partisip, sıfot-fiil kurûn-ı vustâ şerik, müşterek müştereken, kollektif kollektivizm iştirak, müşareket iştirâk etmek, ortak olmak şirket vasatî vasat, muhit, çevre teşarük, ortak olma mevki, makam mer'a celse rey, görüş rey vermek, reye sunmak


oylum

oymak oyun oyuncu oyunculuk oyunlaştırmak ozan ozansı

hacim, cirm aşiret piyes, temsil aktör, aktris aktörlük dramatize etmek şâir (aslı; halk şâiri, âşık) şâirâne

Ö oç ödeme ödemek ödence ödenek ödenti ödev ödevli ödevdi

ödül ödüllendirmek ödün ödünlemek ödünlü ödünsüz öğe öğrenci öğrencilik öğrenim öğrenmelik

öğreti öğretim öğretmen

öğretsel öğür öğüt öğütlemek ölçek

intikam tediye tediye etmek, tanzın etmek tazmin tahsisat âidat vazife, vecibe, külfet muvazzaf, mükellef vozifeşinos mükâfat (aslı: öğdül ve mânâ farklı) mükâfatlandırmak ivaz, tâviz tâviz vermek tövizî tavizsiz unsur, eleman; cüz, uzuv, üye talebe talebelik tahsil burs doktrin, meslek tedris, tedrisat muallim, öğretici didaktik, tâllmî, öğretici akran, menus nasihat nasihat vermek, tavsiye etmek mikyas

119


ölçü ölçülü ölçüm ölçün ölçüsüz ölçüştürmek ölçüt

öldürüşme ölmez ölüm ölümlü ölümlülük ölümsüz ölümsüzlük önce öncel önceiem ek

öncelik öncesir öncesizlik öncü öncül öndelik önder

önek önei önem önemli önemsemek önemsiz önerge öneri önerme önermek öngörmek öngörü öngörülü öngün önlem 120

ı/ezin (şiir ve musikide) mutedil, uygun, hesaplı tahmin, takdir standart itidalsiz, dengesiz, aşırı, gelişigüzel kıyaslamak, mukayese etmek kriter, mısdak, kıstos mukotele lâyemut vefat fâni, geçici fânilik lâyemut lâyemut olma, ebedîlik makabil selef takdim etmek, öne olmak takaddüm ezelî ezeliyet pişdor önde gelen, ilk; mebde, prensip (mant.) avans lider, şef prefiks vâde, mehil ehemmiyet mühim, ehemmiyetli mühimsemek ehemmiyetsiz takrir teklif teklif, kaziyye teklif etmek derpiş etmek, göz önünde tutrhak basîret, dûrendişlik basiretli, dûrendiş arife tedbir


önlemek ön seçim önsel önsezi ön söz ön tasar ön tasan ön yargı ören örge örgen örgencillk

mâni' olmak, engel olmok intihâb-ı evvel apriori, kablî hiss-i koblelvuku’ mukaddime proje, avanproje ilk proje, avanproje peşin hüküm harabe, virane, yıkıntı motif uzuv, organ organizm

ergenleşmek örgenllk örgensel örgenselllk örgüt örgütçü örgütçülük örgütlemek

organlaşmak uzviyet, organizmö uzvî uzvîlik teşkilât teşkilâtçı teşkilâtçılık teşkilâtlandırmak

örgütlendirmek örgütlenmek örgütlü örgütsel örgütsüz örneğin örnek

teşkilâtlandırmak teşkilâtlanmak teşkilâtlı teşkilâta âld teşkilâtsız meselâ nümüne, şekil, suret, m odel,, benzer. misil, çeşit, misâl nümûne vermek, misâl vermek numunelik kıyas, analoji tahsisât-ı mesture methiye medhetmek. senâ edmek mefharet, fahr iftihar, övünme iftihar etmek hikâye hikâyeci, hikâye yazarı

örneklendirmek örneklik örnekseme

örtülü ödenek üvgü övmek övünce

övünç övünmek öykü öykücü

121


öykücülük öykülemek öykünce öykünmek ,öyküsel öz özdek

özdekçi özdekçilik özdeksel özdeş özdeşlemek özdeşlik özdevim özdevimsel özdevimsedik öz deyiş özel özelci öz eleştiri özelik özelleşmek özelleştirjnek özellik özellikle özen özenci özencillk özendin

özenbirmek özengen özenli özenmek özensiz özensizlik özenti özentici özentili özerk özerklik 122

hikâyecilik hikâye etmek fabl taklid etmek hikâyeye ait muhteva madde, cisim (asıl mânâsı; kök) maddeci, materyalist , materyalizm, maddecilik maddî ayni, eşit aynileştirmek, ayni kılmak ayniyet otomatizm otomatik otomatiklik vecize hususî . hususî teşebbüscü otokritik, kendi kendini tenkid hassa hususileşmek hususileştirmek hususiyet bilhasso, hususiyetle itina, ihtimam arroıör, hevesli amatörlük teşvik teşvik etmek amatör itinalı itina etmek, heveslenmek itinasız itinasızlık, ihmâl taklit, taklitçilik hevesi; özenme işi taklitçi ihtimamla yapılmış, itinalı muhtar muhtariyet


özet özetlemek özetleyiş özetleyim özge özgeci özgecil

özgecilik öz geçmiş

özgü özgül özgülemek özgüllük özgün özgünlük özgür

hulâsa hulâsa etm ek

icmâl brifing gayri, başka, diğer diğerkâm diğerkâm diğerkâmlık tercümeihâl hâs, mahsûs karakteristik, nev’î tahsis etmek neViyyet orijinal orijinalite hür, serbest

özgürlük

hürriyet, serbestî

özgürlükçü

hürriyetçi

özgürlükçülük özgürlüksüz özlem özleme özlemek özleşmek özleştirme özleştirmeci özleştirmecilik

hürriyetçilik hürriyetsiz hasret hasret, iştiyak hasret duymak, iştiyak duymak, göre­ ceği gelmek öz hâle gelmek, sâflaşmak tasfiye etme (dilde) tasfiyeci tasfiyecilik

özleştirmek Özletmek özlük işleri özlülük özne öznel

tasfiye etmek hasret çektirmek zât işleri îcâz, veciz olma fâil sübjektif, enfüsî

öznelcilik öznellik özsel

sübjektivizm sübjektivite, sübjektiflik muhtevaya âit haysiyet, izzetinefis, şeref; narkisizm vecize

öz sevi

öz söz

123


oz su özümleme özümlemek özümseme özümsemek özümsenmek öziinlii

öz veri özverili öz yaşam

usare assimilosyon. temsil temsil etmek assimilosyon, temsil assimile etmek, temsil etmek temessül etmek derunî, zötî fedakârlık fedakâr otobiyografi

P paralı

parasız porça parlamak pormağı olmak pay paydaş pekin pekinlik pekiştirmek pekitmek püskürtec

rastlamok rastlantı

rastlantısal Tuhbilim

ruhbilimci

ruhbiltmset ruh çözümcü ruh çözümsel ruhçözömü ruh -hastası ruhsal

124

ücretli (asıl mör)âsı: zengin, bedava olmayan) bedelsiz, bedavo, meccönen pasaj, kısım iştiâl etmek, tutuşmak dahli olmak, medholdör bulunmok hisse, sehim hissedar muhakkak, mevsûk mevsûkıyet tahkim etmek, tekit etmek, takviye etmek tekit etmek pülverizatör

tesadüf etmek, rastgelmek tesadüf, rast gelme tesâdüfî ruhiyet, psikoloji, ruhbilimi psikolog, ruhiyatçı psikolojik, ruhbilimi ile ilgili psikanalist psikanalitik psikanaliz psikopat ruhî, psikolojik


sabuklama

sağ beğeni sağ duyu

sağ düşünce sağ görü sdğ görülü sağ görüşüz sağın sağ istem sağlamak sağlık sağlıklı sağlıksal sağlıksız sağ töre sakınca sakıncalı sakıncasız

sakıngan sakınmak sakıntı sakıntılı sakıntısız saldırgan saldırganlık saldırı saldırmak saldırmazlık salgı salgılamak salgın salık salıklamak salık vermek salıverme salt

salt çoğunluk

hezeyan zevki selim aklı selim, hissi selim fik ri selim basiret basiretli basiretsiz sahih hüsnü niyet temin etmek sıhhat, âfiyet sıhhatli sıhhî sıhhatsiz örf, ahlâk mahzur mahzurlu mahzursuz Ihtiyatkâr, ihtiyatlı, çekingen ictinâb etmek, ihtirâz etmek, çekinmek ihtiyat ihtiyatlı ihtiyatsız mütecâviz, tecâvüzkâr tecâvüz, mütecâviziik hücum, taarruz, tecâvüz hücum etmek, taarruz etmek adem-i tecâvüz ifrâz, ifrâzât ifrâz etmek sarî, müstevli; istilâ tavsiye, târif târif etmek tavsiye etmek tahliye etme, serbest bırakma mutlak (asıl mânâsı: yalnız, tek, sırf) mutlak ekseriyet

125


saltçılık saltık sanın Samanyolu san sanal sanatçı

sanatlı sançmak sanı

sanık sanrı sapık sapıklık sapınç saplantı sapmak saptamak sarkaç sarkıl sarkıt

sarmal satıcı sav savaş savaşçı savaşçılık savaşım savaşkan savaşmak savcı savcılık savlamak savlı

savruk savsak 126

mutlakıyet mutlak: mutlaka kehkeşan şöhret, şan; lâkap, unvpn mevhûm sanatkâr musanna’ rekz etmek, saplamak, batırmak, di­ lemek zan, vehim, hayâl maznun, suçlu olduğu sanılan birsam gayri tabiî olan, sapmış, anormâl gayri tabiîlik, anormallik, doğru ve ta­ biî yoldan sapma, dalâlet dalâlet fikr-l sâbit, idefiks inhiraf etmek tesbit latmek rakkas rakkasî istalagtit helezonî bayi tez, iddia, dövö (asıl mönösi; söz, ha­ ber) harp, mücadele muhârib, cengâver muhâriblik, cengâverlik muharebe, mücadele cengâver muharebe etmek, mücodele etmek müddel umumî müddei umumîlik iddia etmek tezli, iddialı tertipsiz, dağınık, dikkatsiz ihmalkâr, ihmâlci


savsamak savsaklamak savsaklık savunca sanvunmd savunmak savunu savunucu savunuculuk sayaç

saydam saydomlaşmak saydamiık saygı saygıdeğer saygılı saygılılık saygın . saygınlık saygısız saygısızlık sayı sayı sıfatı sayıbilim

sayılama sayılı sayım sayın

sayışmak Sayıştay

saylav saymaca

saymak sayman saymanlık

İhmâl etmek ihmâl etmek, geciktirip yapmamak Ihmâlkârlık tez müdâfaa müdâfaa etmek müdâfaa müdafi’, müdâfaa eden müdâfilik sayıcı, muaddid şeffâf şeffaflaşmak şeffâfiyet hürmet, ihtiram muhterem hürmetkar hürmetkârhk muteber itibar, kredi saygı göstermiyen, lâübâli, münase­ betsiz hürmetsizlik, lâübâlilik, münasebetsiz­ lik adet, miktar, numara, nüsha sıfat-ı adediyye matematik istatistik, ihsâriyât mâdûd, sayılmış tâdâd, sayma muhterem, saygı değer hesaplaşmak, mahsüb etmeR, takas etmek divan-ı muhâsebât, muhâsebat divan/ meb’us, milletvekili itibârı, izöfî tâdâd etmek, kabûl etmek, addetmek: hürmet etmek muhasip muhasiplik, muhâsebe

127


sayrı

sayrıl sayrılar evi sayrılanmak sayrılık

sayrımsak sayrımsamak seçenek seçi seçiciler kurulu

seçilmek seçim seçkin seçkinlik seçme seçmeler seçmece seçmeci seçmecilik seçmek seçmeli seçmen seçmenlik sekizgen

sepettopu sepi sepici sergen sergi sergilemek sergilik serüven sesbilgisi ses bilim

sesçil sesdeş sesli sessiz sevecen

128

lıasta, keyifsiz marazı, patolojik hostahane hastalanmak hastalık mütemâriz temârüz etmek alternatif intihap jüri Intihâb olunmak, intihâb edilmek intihâb, intihâbât mümtaz mümtaziyet 1. ihtiyar, 2. seçkin, seçilmiş antoloji, mûntahabât seçmek şartı ile eklektik eklektizm intihâb etmek, ihtiyar etmek; fark et­ mek, ayırt etmek muhayyer müntehip, seçici müntehiplik sekiz kenarlı, sekizli, müsemmen basketbol debböğlık, tabaklık debbağ vitrin teşhir yeri, meşher teşhir etmek vitrin, camekân mâcerâ, sergüzeşt fonetik, savtiyat fonoloji fonetik, savtâ homonim vokal, sâit, ünlü konsonant, sâmit, ünsüz şefkatli, müşfik


sevecenlik

sevi sezdiri sezdirmek sezgi sezgicilil< sezgisel sezmek sıcakölçer sığa sığınak sığınık

sığınmak sıkı düzen sıkı yönetim sınama sınamak sınav

sınıf gacme sınıflama sınıfta kalma sınıflandırma sınık sınır sınırdaş sınırlamak sınırlandırmak sınırlayıcı sınırlı sınmak sıralaç

sıvı sim

simge simgeci simgecilik simgelemek simgeleşmek

şefkat sevgi, aşk ima ima etmek, hissettirmek sezme, seziş, kads, tahaddüs tahaddüsiye taiıaddüsî hissetmek, kestirmek termometre kapasite melce mülteci iltica etmek disiplin, zabturabt örfî idare tecrübe tecrübe etmek imtihan terfi etme tasnif ipka tasnif etme, kısımlara ayırma kırık, bozulmuş, dağınık hudut hemhudut tahdid etmek, sınır koymak sınırlamak, tahdid etmek tahdîdî mahdûd, sınırı olan, sınırlanmış kırılmak, dağılmak; bozulmak, mağlup olmak klasör mâyi’ işaret, işmar remiz, timsâl, senbol senbolist senbolizm senbolize etmek senbolleşmek

129


simgesel simgesellik sin sindirim sindirimse) sindirmek sinirbilim sinirce

sinlii< siyasa siyasal soğutmak soğutkan soğutmaç soluk solungaç solunmak solunum somut somutlomak somutlaşmak somutlaştırmok somutluk sona ermek son deyiş son ek sonlu

sonrasız sonrasızlık son söz sonsuz sonsuzluk sonuç sonuçlandırmak sonuçlanmak sorgu sorgu hâkimi soru sorum

130

senbolik senboliktik kabir, mezar hazım

hazmı hazm etmek nevroloji nevzoz kabristan siyaset, politika siyasî, politik massetmek, emmek mûberrid, soğutucu soğutucu, milberrid nefes galseme teneffüs etmek teneffüs, nefes alıp vermemüşahhos müşahhas kılmak mûşahhaslaşmak müşahhaslaştırmak müşahhastık nihayet bulmak epilog, son söz süffIks mütenâhi, sonu olan ebedî ebediyyet, ebed hâtime namütenahi, bînihöye nâmütenâhilik netice neticelendirmek, intâc etmek' neticelenmek istintak müstantık suâl, istifhâm mes’ûliyet


sorumlu sorumluluk sorumsuz sorumsuzluk

sorun sorunsal soruşturma soruşturmok soy soya çekim soya çekme soy ağaçı soydaş soy kırımı soylu soyluluk soysuz soysuzlaşma soysuzlaşmak soyut soyutçuluk soyutlama soyutlamak soyutlanmak soyutluk söbe sömürge sömürgecilik sömürgeleşmek sömürgeleştirmek sömürgen sömürgenlik sömürmek sömürü sömürücü sömürücülük

sönüm

mes'ül mes’ûliyet mes'ûllyetsiz mes’üliyetsizlik, adem-i mes'ûliyet mesele, problem problematik tahkikat, tahkik tahkik etmek ırk veraset, irsiyet veraset, irsiyet, atavizm şecere ırkdaş katliâm, jenosid asîl, necîb asâlet, necâbet alçak, ahlâkı bozuk, hususiyetini kay­ betmiş tereddi tereddi etmek mücerret, abstre abstraksiyonizm tecrid tecrld etmek tecerrüd etmek mücerretlik beyzî, oval müstemleke, koloni müstemlekecilik, kolonizm müstemlekeleşmek müstemlekeleştirmek istismorcı istismarcılık istismar etmek istismar istirmarcı istismarcılık itfa, söndürme

131


sönüınlemek sövgü söylem söylen söylenbiHm söylence söylenge söyleniş söylenti

itfa etmek, söndürmek küfür, sövme sözü şive m it, üsture m itoloji, esatir efsâne monolog teJâffûz

söyleşmek söylev söyleyiş söz sözcü

rivayet, şâyia sohbet, musahabe diyalog müzâkere etmek nutuk diksiyon kelâm, kavil raportör

sözcük

kelime

sözcülük sözde söz dizimi sözel söz etmek söz gelimi söz gelişi söz götürmez söz konusu sözle sözleşme sözleşmek

raportörlük gûyâ sentaks, nahv lafzî bahsetmek meselâ meselâ gayri kabili itiraz bahis mevzuu, mevzûu bahis şifahen, şifahî olorak mukavele mukavele akd etmek şifâhî lügat kitabı lügat kitabı yazan, hazırlayan mezkûr nüfuzlu şifâhî zâbit hidrofil kabahat, cürüm iftirâ etmek

söyleşi söyleşim

sözlü sözlük sözlükçü sözü edilen sözü geçer sözül subay sucul

suç suç atmak

132


suçbilimi suç işlemek suçlamak suçlanmak suçlandırmak suçlu suçsuz suç üstü sungu

sunmak sunu sunuş susku

suskun suskunluk susturmak sürdürmek süre süreç

süre duran süre durmak süre durum süreğen süreğenleşmek süreğenlik

sürek sürekli süreklilik süreksiz süreksizlik süreli sürgün sürmek sürüm sürümlü sürümsüz sürüngen sürüp gitmek

kriminoloji cürüm îka etmek itham etmek itilam edilmek teorim etmek, ithâm etmek kabahatli, mücrim mâsûm cürmü meşhûd, meşhûd suç takdime arz etmek, takdim etmek □rz, sunma mârûzot, sunma sükût, susma sükûtî sükûtîlik iskât etmek devam ettirmek, uzatmak müddet vetîre âtıl devam etmek, temâdi etmek atâlet müzmin müzminleşmek müzminlik devom, temâdi devamlı, uzun, mütemâdi, çok süren devamlılık devamsız devamsızlık mevkut, peryodik nefy, kovma, menfâ, sürülen kimse nefy etmek, kovmak; devam etmek, uzamak revaç, itibar; tedavül, arz revaçta olan, sürümü çok olan, satı­ lan (mal) revaçta olmayan, satılmayan (mal) zâhife temâdi etmek, devam etmek

133


şaka şakalaşmak şokımak şarkiyatçı . şaşkı

şaşma şaşmak şaşılacak şenlik şimdiki zaman şölen

tadım takmak

takma ad tamlama tamlanan

latife mülâtafe terennüm etmek müsteşrik hayret tahoyyür. hayret etme tahayyür etmek, hayret etmek şâyân-ı hayret festival hâl, hâl-i hâzır ziyafet

tatmo, tat alma yeteneği, zâlka musallat f4kir nâm-ı müsteâr terkip muzâf

tamu tanı

muzâfünileyh aded-i müretteb, aded-i tâm cehennem tonımo. teşhis

tanık tanıklamak tanıklık tanılamak tanım tanımlamak

şâhit işhâd etmek, tanık göstermek şâhltlik tanımak, teşhis etmek tanıtmo, tanıtım, târiz tanıtmak, târif etmek

tanıt tanıtlamak tanıtmak

beyyine, şâhit, hüccet, ispat ispat etmek takdim etmek prospektüs şaşmak, hayrete düşmek acayip, garip ilâh

tamlayan tam sayı

tanıtmalık

tanlamok tanmalı Tanrı

134


tannbilim i tanrıcılık tanrıça

tanrısal 4anrı tanımaz tanrı tanımazlık tansunak

tansık tapı

tapınak iapınç

tapınış tapınmak tapma tapmak tarım

tarımsal tarihsef tartışı tartışma tartışmak

tasarı lasanm tosorımlomak tasarlamak tasım tasımlamak taslak taşıl taşıma taşınır taşınır mal toştnmoz mal taşıt taşlama taşlamak tecim tecimen tecimevi tecimsel

ilâhiyat, teoloji teizm ilâhe İlâhî ateist, mülhid ateizm, ilhöd hayran olmak, hayrete düşmek mucize, hârika mâbûd mâbed, ibâdethâne ibâdet, tapınma, tapınış ibâdet, tapınma ibâdet etmek perestiş kulluk etmek, tapınmak ziraat zirâi tarihî münazara münâkaşa münakaşa etmek lâyiha, proje tasavvur tasavvur etmek tasavvur etmek, zihinde hazırlamak kıyas kıyas etmek kroki, tasarlanmış ilk şekil fosil, müstehâse nakil, nakletme portatif, nakledilir menkul mal gayri menkul mal nakil vasıtası, vasıta-i nakliyye hiciv tahaccür etmek ticaret tüccar ticarethane ticarî

135


teğet teğmen

tek tek tek tek tek

başına düze düzen düzenk düzenlik

tekel tekelci tekelcilik tekelleştirmek

tekellik tekif tekilleştirm ek tekillik tektanrıcı tektanrıcılık tensel tepke tepki

tepkili tepkimek terim

terimsel ters orantılı

tike tikel tiksinç tiksin dik tin

tin çözüm 4in çözümsel tinsel tinseici tinselcilik tinsellik titrem

titreşim titreşmek tolunay 136

mümâs, değen mülâzım münferiden monoton, yeknesak, muttarid monoton, yeknesak, muttarid monotonluk, yeknesaklık monotonluk, yeknesaklık inhisar Iniıisarcı infıisorcılık Inhisarlaştırmak mutlakıyet, monarşi müfret müfret hâle getirmek müfret olma hâli monoteist monoteizm bedenî, maddî refleks aksijlamel, reaksiyon İet aksülaniel yapmak ıstılah ıstılâha ait mâkûsen mütenasip cüz’, kısım cüz'î, kısmî menfür menfûrluk ruh psikanaliz psikanalitik rûhî. rühânî, mânevi spritüalist spritüalizm rûhîlik, rühânîlik ton ihtizaz ihtizaz etmek bedir


toplam toplama toplamak ioplanak

toplanma toplanmak toplantı toplar damar topluluk toplum

toplum bitim toplumbilimci toplumbilimsel toplumcu toplumculuk toplumsal toplumsallaştırma toplumsallaştırmalc toplumsallık toplu tartışma tortu töre törebiUm

töreci törecilik töre dışı töredışıcı töredışıcıiık törel tören töz tözcülük tuğay tuğbay tuğgeneral

tutak tutamak tutanak

tutar

yekûn, mecmû cem’, iktltaf cem' etmek içtimagâh, meclis İçtima, temerküz İçtima etmek İçtima veri t cemiyet, cemaat cemiyet içtimaiyat, sosyoloji sosyolog sosyolojik sosyalist sosyalizm İçtimaî, sosyal sosyalizasyon sosyolize etmek sosyallik forum rüsûb âdetler, ahlâk otılâkıyot, etik ahlâkçı, moralist moralizm lâahlökî, amoral amorollst amoralizm ahlâkî merasim kök, asıl, cevher cevheriyye iiva tuğay komutanı, albay mirliva kabza delil, beyyine zabıt, mazbata, zabıt varakası meblağ, miktar

137


•tutorlı tutarlılık tutarsız tutarsızlık tutku tutkulu tutkun tutkunluk tutkusol tutsak tutsaklık •tutu

tutucu tutuculuk tutuk tutuklama tutuklam ok tutuklu tutukluluk

tutulu tutum tutumlu tutumluluk tutumsuz tutumsuzluk tüketici tüketim tüm tümce tümdengelim tümdengelimse) tümel tümevarım tümevarımsal tüm leç tümlemek tümlenmek tümler tüm sayı

138

insicamlı insicamlılık insicamsız insicamsızlık ihtiras, iptilâ, düşkünlük İh tira s lı' mübdelâ, meftun, meclüb, âşık meftûniyet, ibtilâ Ihtisaslı esir esirlik, esaret rehin, ipotek muhafazakâr muhafazakârlık mevkuf, tutulmuş tevkif, tutma tevkif etmek, tutmak mevkuf, tutuk, tutulmuş mevkuifiyet mevkuf, tutulmuş hareket, tavır; iktisat muktesit, idareli muktesitlik müsrif, idaresiz müsriflik müstehlik istihlâk bütün, tamam cümle tâlll, dedüksiyon dedüktif külli istikra, endüksiyon endüktif mütemmim, tamlayıcı ikmâl etmek, tamlomak ikmâl edilmek, tamamlonmak mütemmim, tamlayıcı tam sayı, aded-i mürefteb


tür türdeş türdeşlik

türe türel türeti türetici türetme türetmen türen türsel türsellik türüm tüze tüzeci tüzel tüzel kişi tüzük

uçak uçucu uçuculuk uğramak uğraş

uğraşı uğraşmak uğiraştaş uğurlama ulaç ulam

ulamo ulamak ulaşım ulaştırma ulu gönüllü ululamak ulular sözü

nevi, çeşit hemcins, mütecânis tecânüs, mütecânislil< lıukuk, adalet adlî, hukukî buluş, icat, ihtiva türeten iştikak muhteri, mucid müştak nev'î nev'iyyet tekevvün, sudur adatet. adliye, hukuk hukukçu hükmî, hukukî hükmî şahıs nizâmnâme

tayyare pilot pilotluk mâruz kalmak meşguli/et, meslek meşguliyet, meslek iştigal etmek meslektaş teşyi etmek zarf-fiil, rabıt sigası zümre, kategori, makule, grup, takım bağlama, vasıl, ekleme, ilâve bağlamak, ulaştırmak, ilâve etmek muvâsala, münâkale münakalât, muvâsalat âlicenâb tâzim etmek, tevkîr etmek kelâm-ı kibâr

139


ulus

ulusal ulusallaştırmok ulusallık ulusçu ulusçuluk uluslararası umar umarsız umarsızlık ummak umut umutlu umutluluk umutsuz umutsuzluk uruk us us alır usa vurmak usçu usçuluk usdışt usdışılık

uslamlama uslamlamak ussal ussallaştırma ussallık utku uyak uyaklı uyaksız

uyanca uyaran uyarı uyartigan

uyarılmak uyarlama

140

millet m illî miMîleştirmak m illiyet milliyetçi m illiyetçilik beynelmilel, mliletlerarsı çâre çaresiz çâresizlik ümid etmek ümit ümitli üm itiilik nevmîd, ümitsiz nevmîdî, ümitsizlik kabile, oymak akli, terbiye mâkûl. Dklo' uygun muhakeme etmek rasyonalist, akılcı rosyonalizm, akliyye, akılcılık akıl dışı, irrasyonel irrasyonalizm, akıldışılık muhakeme yürütme (fels.) muhakeme etmek, muhakeme yürüt­ mek aklî rasyonalizasyon, aklileştirme aklilik .zafer, yenme kafiye, ayak kafiyeli kafiyesiz dikkat mûnebbih, ikaz eden ikaz, tenbih kabil-i tenbih ikaz’ edilmek adaptasyon, adapte etme


uyarlamak

uyarlık uyarma uyartı uydu uyducu uydulaşmak uyduluk

uyduruk uygar uygarlaşmak uygarlaştırmak uygarlık uygu uygulama uygulamak uygulamalı uygulanmak

uygulayım uygulayım bilim uygulayımblllmse! uygulayımsal uyruk uyrukluk uyum uyumlu uyumluluk tiyumsuz uyumsuzluk uyuntu

uyurgezer uyuşmazlık uyuşum uz uzaduyum uzam uzamak uzatmak uzay

adapte etmek, İntibak ettirmek mutabakat, uygunluk ikaz, tenbih ikaz, ihtar peyk peykçi peykleşmek peyklik uydurma şey, sânla medenî (uygur'dan bozma) medenîleşmek medenîleştirmek medeniyet tekabül, tetabuk tatbikat, tatbik, pratik tatbik etmek tatbikî, pratik tatbik edilmek teknik teknoloji teknolojik tekniğe ait tebaa tebaalık, tâbiiyet ötıenk, armoni, mutâbakat âtıenkli, uyumu olan ahenklilik âhenksiz dhenksizlik uyuşuk, miskin uykuda gezen, şâir fl'lmenâm ihtilâf uyuşma, anlaşma, İmtizaç, mutabakat becerikli, işe yatkın, usta, ehil telepati vüs'at, mekân imtidad etmek temdîd etmek fezâ

141


uzaysal uz bilim uz görü uz görür uziletişim

uzlaşım uzlaşma uzlaşmacı uzlaşmacılık uzluk uzman uzmanlaşmak

uzmanlık uzunkafalı

üçgen üçleme üleşmek üleştirmek ülke ülkü ülkücü ülkücülük ülküleştirmek ülküsel ülküselleştirmek ün ünlem ünlü ünsüz ürem

üreme üremek üreteç

üretici üretim üretmek

142

fezâya alt İhtisas, irfan, kültür durendişlik, basîret, uzağı görma dürendiş, uzağı gören telekomünikasyon uzlaşma, uyuşma uyuşma, uzlaşım telifci telifçilik ehliyet, ustalık, hozâkat mütehassıs mütehassısloşmak, mütehassıs olmak ihtisas, mütehassıslık dolikosefol

müselles teslis, triloii bölüşmek, paylaşmok tevzi etmek, dağıtmak, payloştırmak memleket, diyar mefküre, ideal mefkûreci, idealist mefkûrecilik, idealistlik, idealizm mefkûreleştirmek ideal idealizasyon şan, şöhret nidâ, ünleme namlı, meşhur; sadalı, vokal sadasız, konsonant, konson fâiz tenâsül doğup çoğalmak, artmak jeneratör, elektrojen müstahsil istihsâl İstihsâl etmek


üretmen ürkü

ürperiş ürün

üst üstelemek üstenci üslenme üsten mek üstlenmek

üstü kapalı üye üyelik üzgü üzünç

varlık varlıkbilim

varlıklı varlıksız varmak var oluş var oluşçu var oluşçuluk var sayım var sayış var saymak varsıl vorsılluşmak vazgeçme verecek verecekll vergici veri verim verimli

müstahsil panik râşe mahsûl mâfevk İsrar etmek, tekit etmek müteahhit, üstüne alan taahhüt, angajman taahhüt etmek, üstüne almak üstüne almak, deruhde etmek zımnen âzâ âzâhk eziyet, eza, cefa keder, melâl, üzüntü

mevcudiyet, servet ontoloji zengin, servet sahibi fakir, yoksul muvasalat etmek, vâsıl olmak mevcudiyet egzistansiyalist egzistansiyalizm faraziye, ipotez, var sayma faraziye, ipotez, var saymo farz etmek zengin zenginleşmek feragat etme, sarfınazar etme borç, deyn, zimmet borçlu, medyûm tahsildar mu'tâ, «donne'» semere, mahsûl, randıman semereli, randımanlı, mahsûldâr, münkit, müsmir

143


verim lilik verimsiz verimsizlik vurgu vurgun vurguncu vurgunculuk vuru vuruş

yaban yabancıl yabanctihk

yabanıl yabanıllık yabansı

yabansılık Yabansımak

yad yadsıl

yadsıma yadsımak yadsın yadsınlık yağı

yağmurluk yakarı yakarış yakarmak

144

semereli olmak, münbitlik, prodüktivi­ te semeresiz, gayrimünbit semeresizlik, rand'ımansızlık, goyrl münbitlik aksan ihtikâr, spekülâsyon muhtekir, spekülatör ihtikâr, vurguncu olma darbe darbe, darb (musiki)

kır, ıssız yer; yabanî, yabancı egzotik egzotizm yabanî, vah'şî, ehlî olmayan yabanîlik, vahşet, vahşîlik garip, acayip, tuhaf acayiplik, tuhaflık, garabet tuhaf, garip, acayip bulmak; yabancı görmek yabancı, gurbet; başka, bigâre, tanı­ dık olmayan menfi nefy, inkâr inkâr etmek, tanımamak garip garâbet, gariplik düşman pardösü dua, yalvarma, yakarma, tazarru, ni­ yaz münâcât, dua, yalvarma, yakarma, tazarru yalvarmak, tazarru etmek, niyaz et­ mek, dua etmek, münâcâtta bulun­ mak


yakınma yakınmak

yalın

şikâyet, şekvâ şikâyet etmek mütekorib (fizik) bir şeyin olmasını yakın görmek: ya­ kın olmak, tekarüb (fizik) mahrijkat, yakacak takribi, aşağı yukarı yaklaşma, ele alma bakma tarzı yakın olma, iktirân brülör tekzip tekzip etmek alev serap alev sâde, çıplak

yalıncak yalınç yalınçlık yalınlaştırma yalmlık

çıplak basit basitlik sâdeleştirme sadelik

yalıtım yalıtımcı yalıtkan yalıtmak yalman

tecrit, izole tecritçi, izoleci mücerrid, tecrit eden, İzolatör tecrit etmek, İzole etmek sarp, dik yer; sivri kısım infirâd, yalnız kalma tutumu

yakınsak yakınsamak

yakıt yaklaşık yaklaşm yaklaşma yakmaç

yalanlama yalanlamak yalaza yalgın yalın

yalnızcılık

yaltakçı yaltaklanmak yaltaklık yalvaç, yolovaç yalvaçlık yanılm ak yamuk yamukluk yanal

yonoşlık yanay

mütebasbıs, dalkavuk tabasbus etmek, dalkavukluk etmek tabasbus, dalkavukluk peygamber, resijl risâlet, peygamberlik eğrilmek bir yana doğru eğik, yamılmış; şibik, m ü n lıa rif (geomet.) eğiklik yanda olan; alaca, iki renkli iskele profil

145


van bölüm yandaş yandaşlık yangı yangılanmak yangılı yanıkçı yanıkmak

yanılgı yanılma yanılsama yanılmaz yanıltı yanıltmaca yanıltmaç yamt

yanıtlamak yanıtlanmak yankı (yanku) yankılanmak yanlı

yansı

yansilama yansılamak (yansımak)

yansıma yansımak yansıtmak yansız yansızlık

yantutar yanlutarhk yantutmaz

146

fasıl taraftar, birinden yano olan taraftarlık, birinden yana olmak iltihap, ufunet iltihaplanmak mültehib, ateşli, iltihaplanmış yanıp yakılan, şikâyetçi, müşteki yonift yakılmak, sızlanmak, tozallum< etmek hatâ, sehiv, yanlış, yanılma hatâ, hatâya düşme ga1at-ı his, illüzyon lâyuhtî, hatâ etmez hatâ, sehiv muğalata, zihnini karıştırıp yanıtlma sür'atle söylenirken yanılmaması güç, olan söz cevap cevap yermek, cevaplandırmak cevaplondırılmak aks-i sada, sesin bir yere çarpıp geri, dönmesi yankı vermek, yankı yapmak, in'ikâs.; etmek taraftar, tarafgir eğri, çarpık, yanpiri; aksi, muârız,, muhâiif ( akis, in'ikâs mânasına., kullanılması yanlıştır) taklit, ses taklidi, onomatope çarpık yürümek, yürüyüşü taklit ede­ rek -alay edip eğlenmek- taklit et-mek aksetme aksetmek aksettirmek tarafsız, bitaraf bîtaraflık, tarafsızlık tarafgir, taraftar tarafgirlik, taraftarlık bitaraf, tarafsız


yantutmazbk

yapay yapaylık yapı yapıbilim

yapıbilgisi yapım yapımcı yapımcılık yapım evi yapın

yopıntı yapısal yapısalcı yapısalcılık yapıt yapma yapmacık yapmacıklı yapmacıksız yaptırım

yaradılış yarar yororcı yararcılık yararlanma yararlanmak yararlı yararlık yararlılık yararsız yararsızlık

yoroşık

yaratı

bîtaraflık, tarafsızlık sun'î, yapma sun’îlik bina, bünye, inşaat morfoloji (dilbilim.) morfoloji (dilbilim.) imal, inşâ, inşaat, teşkil (dilbilim.) imâl eden, prodüktör imalâtçılık, prodüktörlük imâiathâne mâmûl yapma, düzme, uydurma, varmış gibi düşünülen (fels.) ^ yapı ile yapılış ile ilgili, strüktürel, bünyevî strüktüralist strüktüralizm eser, telif sun'î, düzme, sahte yapma, sun’î tavır, gösteriş, tasannu gösterişli, tasannulu (şiir, resim) gösterişe önem verilmeden yapılmış yaptırma, kuvve-i müeyyide (sosy.) hilkat, tabiat, fıtrat, bünye, mizaç faydalı, yarayan; fayda, menfaat pragmatist, ütilitarist pragmatizm, ütilitarizm, nef'iyye intifü, fayda elde etme faydalanmak, istifade etmek faydalı işe yarama, faydalı olma, faydalı hiz­ mette bulunma faydalılık faydasız faydasızlık yokışır, uygun, münâsip, muvafık, lâ­ yık; yaraşma, yakışma, yakışık, münâsebet, uygunluk kreasyon, yaratma, yaratış

147


yaratık yaratım yaratımcıhk yaratış yargı yargıcı yargıç yargıçlık

yargılamak yargıtay yarı yarıyıl yarım yon? yarışçı yarışma yarışmacı yarlığamak yarlık (yortıg)

yo9 yasa yasal

yasalaşmak yasalaştırmak yasallaştırmak

yasama yasamak

yaşam yaşam öyküsü yaşam dyküsel yaşamsal yaşamsallık yaşantı yaşdaş

yatay

148

mahlûk kreasyon, yaratma, yaratış kreosyonizm. yaratmacılık yaratma, ibdâ etma, kreasyon hüküm, hüküm verme, muhakeme et­ me dâvaya bakma, kazâ hüküm veren, hâkim, dâvâya bakan, kadı hâkim (aslı: yargıcı) hâkimlik muhâkeme etmek, dâvâya boKmak temyiz mahkemesi nısıf, nîm, yarım sömestr nısıf, yan; nâkıs, eksik müsâbaka müsâbık müsâbaka müsâbık. yanşan, yarışmaya Katılan mağfiret etmek, affetmek, bağıçlamoK ferman, irade, buyrultu mâtem kanun, nizam (aslı; yasak, yasağ) kanunî kanunlaşmak kanunlaştırmak kanunileştirmek teşrî, kanun yapma işi kanun yapmak, kanun koymak; (as­ lı; tanzim etmek, düzen vermek, ter­ tip etmek, düzenlemek) hayat, yaşama hâl tercümesi, biyografi, hâl hikâyesi biyografik hayatî hayatilik hayatın bir bölümü, hayat tecrübesi aynı yaşta olan, yaşıt ufkî


yotılı yatırım yatırımcı yayılma yayım yayımcı yayımcılık yoyımlamak yayımlanmak yayımlatmak yayın yaymaç yaymak yayman yozok yazar yazarlık yazgı

yazgıcı yazgıcılık yazı bilimi yazıbllimci yazıcı yazık yazıklanmak yazım

yazın yazıncı yazıncılık yazınerl yazınsal yazınsallık yazışma yazışmak yazıt

yazman yazmanlık yeğ yeğin

leylî plasman, envestisman; mevduât yatırım yapan, mûdi' intişar neşir, yayma, neşretme nâşir, editör nâşirlik, editörlük neşretmek, yaymak neşredilmek, intişar etmek, yayılmak neşrettirmek, yaydırmak neşriyat radyo neşretmek editör, nâşir kalem muharrir m uharrirlik kader, alınyazısı kaderci, fatalist kadercilik, fatalizm grafoloji grafolog kâtip günah teessüf etmek, esef etmek imlâ, yazma, yazış edebiyat edebiyatçı edebiyatçılık edip, edebiyatçı edebî edebilik muhabere, mükâtebe muhabere etmek kitobe kâtip kâtiplik, sekreterlik daha iyi, üstün, müreccah şiddetli, hızlı, çok, fazla

149


yeğinleşmek yeğinlik yeğlemek

yeğni yeğnilik yeğnilmek yengi

yenik yenilgi

yenilmek yenilik yenmek yerbilimi yerbilimci yer çekimi yerel yerellik yerey yergi vergici yerinç

yerinmek yerme yermeci yermek

yermeli yer öte yer yuvarlağı yetenek yetenekli yeteneksiz yeteneksizlik

yeter yeterli yeterlik yeterlilik

150

şiddetlenmek şiddet tercih etmek, yeğ tutmak hafif hafiflik hafiflemek zafer, galibiyet, galebe, yenme mağlûb mağlûbiyet, yenilme mağlûp olmak, kaybetmek teceddüt galip gelmek, mağlûp etmek, kazan­ mak jeoloji jeolog arz câzibesi mevziî, mahallî m evziîlik,. mahallilik arazi hiciv, satir heccâv teessüf, hayıflanma, yerinme eseflenmek, üzülmek, mahzun olmak zem, hiciv zemmeden, heccâv zemmetmek, hiciv etmek, kötülemek: beğenmemek; nefret etmek, tik ­ sinmek pejoratif eve kürre-i arz kabiliyet kabiliyetli kabiliyetsiz kabiliyetsizlik kâfi, elverir, yetişir kifâyetli, ehliyetli, ehil, yeterliği olan kifayet, ehliyet kifâyetlilik


yetersiz yetersizlik yeti yetingen yetingenlik

yetinmek yetişek yetke

yetki yetkili yetkililik yetkin yetkinlik yetkisiz yetkisizlik yetmezlik yığılışma

yığmak Yığışım yığmak yıkı

yıkık yıkım yıkıntı yıkkın yılcağı Vildahk yıldırak

yıldın yıldırımsavar yıldızbilimi yıldızbilimci yılgı

yıllık yır yinelem

kifâyetsiz, ehliyetsiz kifâyetsizllk, elıliyetsizlik kuvve, meleke, fakülte kanoatkâr kanaatkârlık iklifa etmek formasyon otorite salâhiyet salâyiyetli, salâhiyettar salâhiyetsiz kâmil, mükemmel, olgun kemâl, mükemmeliyet salâhiyetsiz salâhiyetsizlik kifâyetsizllk izdiham tahaşşüd, tahşîdât konglomera, çimentolanmış moloz külçesi tahşîd etmek (asker.) harabe harap, viran yıkma, viran etme; büyük masraf;,tahribât enkaz, harâbe, virane harap, viran mevsim vakayi' nâme parpar parlayan, şa’şaapâş, dırohşan; şimşek terör, tedhiş siper-i sâiko, paratoner astroloji, ilm-i nücûm astrolog, müneccim dehşet, ürkme, ürküntü sâlnâme, almamak şiir, şarkı, türkü tekrir, tekrar etme

151


yineleme yinelemek yitik yitim

yitirme yitirmek yitmek yoğalmak

yoğaltıcı yoğaltım yoğaltmak

yoğrum yoğun yoğunlaşmak yoğunlaştırmak yoğunluk

yoksul yoksullaşmak yoksullaştırmak yoksulluk yoksun yoksunluk

yoksunmak yoksuzluk yokumsamak yoldüzer

yol açmak yollamak yolluk yolsuz yolsuzluk yontu yontucu yontuculuk yordam yorgu

yormak 152

tekrir, tekrar tekrarlamak, tekrar etmek kayıp, zâyi' zıyâ', yitme, kaybolmo kaybetme, zâyi’ etme kaybolmak, zâyi' olmak kaybolmak, zâyi' olmak yok olmak, kaybolmak, ortadan kalk­ mak müstehlik istihlâk, tüketim yok etmek, istihlâk etmek teşekkül, yetişme kesif (esas mânâsı; koyu, kaba, katı. iri, cesim) tekâsüf etmek teksif etmek kesâfet, kesif olma fakir fakirleşmek fakirleştirmek fakirlik mahrum mahrumiyet mahrum olmak yoksulluk inkâr etmek buldozer sebebiyet vermek Irsâi etmek, göndermek harcırah uygunsuz, yersiz, düzensiz, usulsüz suistimâl, usulsüzlük heykel heykeltraş heykeltıraşlık meleke tâbir tâbir etmek


yo m

yorum yorumcu yorumculuk yorumlamak yoz yozlaşma yozlaşmak vön yönelim

yönelmek yönelti yöneltmek yönerge yönetici yöneticilik yönetim yönetimevl yönetimsel yönetmek yönetmelik yönetmen yönetmenlik yönseme yöntem yöntembillm yöntemblllmsel yöntemli yöntemlilik

yöntemsel yöntemsiz yöntemsizlik

yöre yöresel yöresellik yörünge yurt yurtlandırmok

tefsir tefsir tefsirci, müfessir tefsircilik tefsir etmek mütereddi, bozulmuş, soysuzlaşmış tereddi, bozulma tereddi etmek, bozulmak, soysuzlaş­ mak cihet, taraf, istikamet temayül, meyil teveccüh etmek, yüzünü çevirmek istikamet tevcih etmek, bir şeye yön vermek tâlimat, direktif idareci İdarecilik idare idarehane, idare yeri idari idare etmek tâlimatnâme rnüdür, idareci müdiriyet, müdürlük temâyül metod, usul, sistem; tarz, yol, kaide metodoloji metodolojik metodlu metodluluk, ıttırad metodik metodsuz metodsuzluk havâli, etraf, civar mahallî mahallîlik mahrek vatan, memleket, mesken yer yurt sahibi etmek, iskân etmek

153


•yurtlanmak yurtluk yurtsama yurtsamak yurtsever yurtseverlik yurttaş yurttaşlık yutak yuvak yuvar yücelik yüceltmek yüklem yükleme yükselteç yükselti

yükseltme yüküm yükümlenmek yükümlü yükümlülük yükünme yükünmek

Yüreklendirmek yüreklenmek yürekli Yüreklilik Yüreksiz Yüreksizlik yürürlük yürütme yürütmek yürütmenin durdurulmas/ Yürütülmek yürütüm

yüzey 154

yer yurt sahibi olmak, tavottun et­ mek mâlikâne, arazi, ocaklık daüssıla, yurdunu özleme daüssılaya tutulmak, yurdunu öz lemek vatanperver vatanperverlik vatandaş vatandaşlık bel'ûm, hançere, gırtlak silindir, üstüvane; loğ taşı küreyve ulviyet, rif'a t i ’lâ etmek müsned, fiil, haber (dilb.) tahmil amplifikatör, müşeddide . râkım, irtifâ l[coğr.) terfi, terfi ettirme mükellefiyet, mecburiyet taahhüt etmek mükellef, angaje, mecbur mükellefiyet tözim tâzimde bulunmak cesaret vermek, teşci' ve teşvik etmek cesaretlenmek cesur, cesâretll cesaret, cesurluk cesâretsiz cesaretsizlik mer’iyet, geçerlilik icrâ icrâ etmek, tedvir etmek, ifa etmek tehiri icrâ tedvir olunmak infâz saltıh


yüzeyse) yüzeysellik yüzgeç yüz ktzartıcı

sathî sathîlik yüzen, misbah hayslyetşlken

yüzlemece yüzleşim

vicâhen, yüz yüze gelerek

yüz ölçümü yüzünden yüz yıl yüz yıllık yüzyüze

zaman aşımı zamandizin zamansıra

zamansırasal zincirleme zoralım zorba

zorbalık zorlayıcı zorunlu zorunluk zorunluluk

muvâcehe, yüz yüze gelme mesâha-l sathiye sebebiyle (menff mânâda) asır asırlık rüberû

müruru zaman kronoloji kronoloji kronolojik müselsel, müteselsil müsâdere müstebid müstebitlik mücbir, icbâr edici zarurî, mecburî zaruret, ıztırâr, mecburiyet zaruret, ıztırâr, mecburiyet

155


YAYINEVİMİZİN DİĞER KİTAPLARI :

ECEVİrİN GÜNAH GALERİSİ : 20 TL. Yazan : Uğur TEKİN (Mevcudu kalmadı)

PARTİ LİDERLERİNİN RUH PORTRELERİ : 40 TL. Üç kişilik bir heyet tarafından yazılmiştır, O HOLDİNGLER ve Türkiye’de Holdingleşme H areketleri: 20 TL. Yazanlar: Alâattin ALAK (FIRAT) — Alâattin BÜVÜKKAYA

DİSKOM ÜNİZM : 60 TL. Yazan : Refik SÖNMEZSOY O DARBE : 60 TL. Yazan ; Refik SÖNMEZSOY

Genel Dağıtım ; ANDA


DERS KİTAPLARI SERİMİZ :

OSMANLI TÜRKÇESİNE GİRİŞ : 200 TL. Yazan ; Prof. Dr. Faruk K. TİMURTAŞ

OSMANLI TÜRKÇESİ METİNLERİ : 300 TL. (Eski Yazı) Yazan : Prof. Dr. Faruk K. TİMURTAŞ O

İsteme adresi: UMUR KİTAPÇILIK Nuruosmaniye Caddesi No: 25/7 Tel: 26 35 23 Cağaloğlu - İSTANBUL

Uydurma Olan ve Olmayan Yeni Kelimeler Sözlüğü / Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you