Issuu on Google+


DÜCANE CÜNDİOĞLU 21 Ocak 19 6 2 'de İstanbul'un Üsküdar ilçesinde dünyaya geldi. 2 Nisan 19 8 0 'de başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yayımlamak suretiyle devam etti. 1 9 8 1 'de Kur’an ilimle­ rini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih. Dilbilim (İlm-i Belagat), Düşüncebilim (llm-i Mantık) ve felsefe dersleri verdi. Şubat 1 9 9 8 den beri Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yapmakta olan Cündıoğlu. geleneksel ilimlere hayatiyet kazandırmak gayesiyle klasik mantık, psikoloji, ke­ lam ve felsefe metinlerinin neşir ve hazırlıklanyla m eşgul olmaktadır Eserleri: 1 9 9 3 'te Elmalılı Hamdı Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili: Kur'an-t K e­ rim ve Meal ini hazırlayıp notlandıran yazann 1995'ten itibaren ya­ yımlanmış başkca eserleri şunlardır: Başörtü Risalesi (1995): K u r'an'ı Anlam anın Anlam ı (1995): Sözün Özü: Kelam-ı İlahi'nin Tabiatına Dair (1996); Sözlü Kültürden Yazılı Kültüre: A nlam ın Tarihi (1997); Türkçe Kur'an ue Cum huriyet İdeolojisi (1998); K u r’an, Dil ue Siyaset Üzerine Söyleyişiler (1998). K ur'an ve Dile Dair (2005); Tarih ue Siyasete Dair (2005): K u r’an Çevirilerinin Dünyası (1999); B ir Siyasi P roje Olarak Türkçe İba­ det (1999); Bir K u ro n Şairi: M ehm ed A k if ue Kur'an Meali (2000); PhiloSopiaLoren (2004); A rasokaklarm Tarihi: Hatıralar ue Hatıratlar (2004); Keşf-i Kadim: İmam G azali'ye Dair (2004); F elsefe'nin Türkçesi: Cum huriyet-Felsefe-Eleştiri (2004); Düşün­ c e Düşlenir (2005), A k if’e Dair (2005), M ehm ed A kif'in Kur'an Tercüm eleri (2005); Meşrutiyet'ten C um huriyet’e Din ue Siyaset (2005); B ir M abed Bekçisi (2006); Bir Mabed İşçisi (2006); Bir Mabed Savaşçısı (2007): Daireye Dair (2007); Hz. İnsan (2009), Ölümün Dört Rengi (2009)


HAKİKAT VE HURAFE


Kapı Yayınlan 198 Edebiyat 31 HAKİKAT VE HURAFE D ü ca n e C ü n d io ğlu

1. 2 3 4-5.

Basım: Basım: Basım: Basım:

Mayıs 1999. Kitabevi Yayınları Temmuz 2004. Gelenek Yayınlan Temmuz 2006. Kaknüs Yayınlan Şubat 2010. Kapı Yayınlan

ISBN: 978-605-4322-07-7 Sertifika No: 10905 Yayına Hazırlayan: Mustafa Çevikdogan Kapak Tasanrru: Utku Lomlu Mizanpaj: Bahar Kuru © 1999. Dücane Cündioğlu © 2010; bu kitabın yayın haklan Kapı Yayınları na aittir. K a p ı Y a y ın la n

Ticarethane Sokak No: 53 Cağaioğlu / İstanbul Tel: (212) 513 3420-21 Faks: (212) 512 3376 e-posta: bi!gi@kapiyayiniari.com www.kapiyayinlari.com Baskı ve Cilt M elisa M a tbaacılık

Çiftehavuzlar Yolu Acar Sanayi Sitesi No: 8 Bayrampaşa / İstanbul Tel: (212) 674 9723 Fax: (2121674 9729 Genel Dağıtım A lfa B a sım Y a y ım D ağıtım Ltd . S ti.

Ticarethane Sokak No. 53 Cağaioğlu / İstanbul Tel: (212) 511 5303 Faks: (212) 519 3300 Kapı Yayınlan. Alfa Yayın Grubunun tescilli markasıdır.


h ak ik at ve h u rafe D ücane Cündioğlu

DENEME


Dâd u feryâd eyleyince derviş, dediler ki: ol mecnûn siyah-mest Ne bilsinler aşk şarabın içmeden hep mest-i müdâm idi derviş Melâmizâde Kemâleddin Efendi


içi n d e k i l e r

önsöz

xi

ben hakikatim

1

ya ben öleyim mi söylemeyince? ben ki şiirimi nesrimle yazdım

4

7

burnum değdi(ğinde) bumuna yokun sevda kuşun kanadında

12

sevda şimdi kimin kanadında?

15

söyle bana, denizkızı niçin ağlıyor? melâmet daşı

9

18

21

kurb-i sultân âteş-i suzan

24

akıntıya kapılmayanlan akıntı asla kapmaz ibn'ul-vakt hâlâ orada imiş ve/veya: vâveyiâ

27

30

33

hızır'm huzurunda hâzır olmak

36

edatlar tek başlanna bir anlam ifade etmezler hem dilsiz, hem dilsûz ey esirân!

42

45

ne yazık ki biz suçsuzuz

48 ix

39


peynir büyük, yol kısa

51

benim neslimin büyük günahı öz-eleştiri: özü-eleştiri

55

58

hurafelerimizin zerresini bile feda etmeyiz hakikat ve hurafe

onlarca hurafe, bizce hakikat

67

hurafesini kaybetmiş bir dünyanın çocuklan islâmsız türkiye, türkiyesiz İslâm

ihtilâl’den inkılâba

71

74

ahlâk ile siyaseti birbirine kanştırmak

77

81

gazete okuyan adamın imameti câiz midir? hiçliğin grameri

61

64

90

islâmcılığın dilsel hermeneutiği üzerine hakikatin zahiri, zahirin hakikati

96

93

86


önsöz

Kendilerini “hakikat dostu, hurafe düşm anı" görenlerin sayısının çok olduğu bir dünyada, her hurafe’nin bir hakikati olduğunu, dahası h u rafe ile hakikat arasındaki çizginin farkedilem eyecek kadar ince, ince olduğu kadar da belirsiz bulunduğunu; binaenaleyh h u rafe d o s­ tu ölunam adıkça, hurafelerim ize sahiplenem edikçe, h akikat d ostu d a olunam ayacağını kitlelere anlatmanın çok güç olduğunu bilmez d e­ ğilim; tıpkı mezarlıklarda birkaç kuruş karşılığında cenaze sahiplerine Kur'an okuyan veya onlara Kur an okutan hurafeperestlerin, aldıkları binlerce dolar karşılığında bu sahtekârları aşağılam ayı marifet adde­ den ve onlara kanan hakikatperestlerden (!) belki d ah a m azlum ve fa­ kat hiç kuşku yok ki d ah a soylu bir mevkide bıılunduklan hakikatini anlatmanın çok güç olduğunu bildiğim gibi. “Hakikat-perestlerle hurafe-perestler arasında ayınm yapabilecek hangi kıstaslar var elinizde?" suâli soruldukda, kimileri K u r’art, kimileri ak ıl, kimileri ise bilim cevabını vermekle meseleyi hail u fasl ettiklerini düşünürlerken, kimileri de iki aşın uca da prim vermemek niyet-i hâlisânesiyle güyâ kendilerini ifrat ve tefrite düşmekten kurtarmış oluyorlar ve böylelikle hurafe'yi olum suz ve hakikati ise olum lu bir yere yerleş­ tirip yine hakikat-hurafe ayıranını sürdürmekten geri kalmıyorlar. xi


Meselelerin bu düzeyde algılanm ası karşısında yargı bildiren öner­ melere aynlan alanın k aran lığa ve dahi su sk u n lu ğ a göm ülm esi elbet­ te kaçınılmaz bir sonuç. Yargılan askıya alıp şiir'in diline, dii'in dua ve tem ennisine (daha açıkçası: k elâm 'm sırr u esrarın a) sığınm ak seçe­ neğine yönelmeyi, sahile selâm etle varm ak isteyenler için çok görm e­ meli o halde. Tann'nın kendisinin ve sözünün dahi bir hurafe olarak telâkki edil­ diği m odem dünyada, şayet müslümanlar insan’m, tarih'in, insani ve ta­ rihî olanın hurafe olarak ilan edilmesi karşısında susarlarsa, hiç kuşku duyulmamak ki bir daha konuşm a imkânını da bulamayacaklardır. Hal böyleyken niçin pazarlık yapalım ve hiç de gerek yokken hurafelerimi­ zin masumiyetinden vazgeçm ek, asri sathîliğe râm olup hakikatimizi fe­ d a etm ek gibi sâdedilliklerde bulunalım? İşte bu nedenle H ak ik at ve H u rafe, herkese hitab etm iyor; bila­ kis, herkes’in dışında kalabilmeyi başarm ış küçük ve seçkin bir azınlı­ ğı; yani h akikat ile h u rafe arasındaki ue bağlacını kaldırabilme gözüpekliğini gösterebilenleri kendisine m uhatab alıyor; zira ancak ehl-i kıllet, e sa s itibariyle her hakikat’in bir h urafe, her hurafe’nin bir h a­ kikat olabileceğini lâyıkı veçhile takdir edebilir ve sad ece onlar hura­ felerinin zerresini dahi fedâ etm em ek hakşinaslığını gösterebilir. H akikat ve H u rafe'nin ateşi; söz’ün hurafesine, yazı’nın hakikatine olan güvenlerini kaybetmemek amacıyla yola revân olup sırf kıyılardan çakıltaşı topladıklan için evlerine dönmekte geciken /geç kalan haşan çocuklann dikkatini çekmek için yakıldı. Sahillerin bu haşan çocukları, biraz ötelerinde yanmakta olan ateşi görebilirlerse şayet, o ateşin yanıbaşında tıpkı kendileri gibi gecikm iş/geç kalmış bir arkadaşlannın daha olduğunu ve eve dönebilmek için (evet sadece eve dönebilm ek için) elindeki çakıltaşlanyla denizi doldurmaya çalıştığını farkedeceklerdir. D ücane Cündioğlu Çam lıca, 1 Nisan 1 9 9 9


ben hakikatim

H akikatle b eraber olm adan bizatihi hakikat olunabilir m i? H a ­ kikati tem sil etm eden “ B en H ak ik atim !” denebilir m i? “ B e n H aki­ katim !" d em ed ikçe, h a k ik a t ad ın a konuşulabilir m i? H akikati bilem ediğim iz, hakikati tem sil etm ediğim iz, kendim i­ zin hakikatin k en d isi olduğuna inanm adığım ız sü rece bu suâllerin cevabını verem eyiz; verem iy oaız d a zâten. L â sü p ü rg e sin i elimiz­ d en bıraktıktan so n ra “ B en H akikatim !" sözü d e çıkm az oldu a ğ ­ zım ızdan. Şim di b a şk a hakikatlerin d e varolduğunu kabul ed er h â­ le geldik. B a şk a hakikatlerin varolduğunu kabul ettiğim iz an d an iti­ b aren , başkalarının hakikatine saygı duym ayı, b a şk a hakikatlerle birlikte y aşam ay ı, hâsılı hakikatlerin başkalığına inanm ayı bir m a­ rifet ad d ed er olduk. “ H ak taaddüd etm ez!" dem işti atalarım ız. H akkın parçalan abileceğin e, hakikatin b aşk alaşac ağ ın a in anm am ışlar; hakikatin b a ş­ kalaşabileceğim akıllarına bile getirm em işlerdi. H akkın, hakikatin 1


ta a d d ü d etm ey eceğin e inandıkları için d e "B e n H ak ikatim !" diye­ bilmişlerdi. “ B en H akikatim !” diyem eyenler, başkalarının tanım ladığı, kim ­ lerin ve ne suretle girip girem eyeceklerine başkalarının k arar ver­ diği bir h a k ik a tle r d â ir e si içerisinde kendilerine bir yer bulm uş ol­ m aktan dolayı sevinebilirler; so n ra d a sanki bir anlam ı varm ış gibi "S iz bizi böyle kabul edin, biz d e sizi öyle kabul e d e c e ğ iz ” dem eyi gelişm işliğin bir tezahürü ad d ed ip bunu bir d e h ak a r a m a m ü c a ­ d e le si diye adlandırabilirler. B aşkalarının tanım ladığı bir hakikatler d âiresi içerisinde yer tutup ikam et e tm e k ... V E S O N R A “ B e n H a ­ kikatim !” diyebilm ek... İşte bu m üm kün değil! “ H erşey im kânla m üm kündür!” dem işti atalarım ız. M ü m k in ât âlem inde değişenlerin, değişebilenlerin peşinden gitm eyi başkalann a bırakm ışlar, on lar h ep sabit olan a, d eğişm ez olan a ehem m iyet verm işlerdi ve bunun içindir ki “B e n H akikatim !" diyebilmişlerdi. H uzur dolu, sükun dolu insanlardı atalarım ız. H u z u r ve sü k u n sözcükleri, sabit olm ak, sabit kalm ak, d eğişm em ek , b a şk alaşm a­ m ak m ân âsın a geliyordu bir zam anlar. “H azır o lm ak ” tâbirindeki h u zur: kım ıldam adan beklem ek, sabit kalm ak dem ekti, tıpkı sü k u n sözcü ğü gibi. “S ü k û n ’ul-arz” tâbiriyle dünyanın dönm ediğin e işaret edilir ve sü k u n e t sözcüğüyle sü b u tiy et kastedilirdi. B u nedenle, s a ­ bit olm ak, m uhkem bir m evzide ikam et etm ek, h u zu r ve sü k u n eh ­ li olm ak dem ekti. Huzurlu olm ak, sakin olm ak hâli, an cak d eğ işe­ n e iltifat etm em ekle, geçici olanı süpürüp atm akla, sabit ve m uh­ kem olanı izlem ekle, özlem ekle elde edilebilirdi. T ağ y ir ve tebdil (değiştirm ek), “ tahrif etm ek " dem ekti ve tahrif, lânetli bir işti. Şim di m o d e rn le r sabit olan a (sübutiyete), d eğ işm ey en e, d eğ iş­ m eden kalana değil de d eğ işen e, d eğişip gelişen e rağ b et ediyorlar. “S e n hâlâ o ra d a m ısın ?”' diye soruyorlar, o r a d a olm adıkları, o r a ­ d a kalm adıklan için de huzur ve sükun bulam ıyorlar. B u nedenle 2


değişm ezliğin sem bolleri olan bu iki sözcü ğün m efhûm unu, d e ğ iş­ m enin sonuçları haline getirem iyorlar. “ E şy a n ın h ak ik atle ri sa b ittir ” dem işti atalanm ız. Bu sözü am entülerinin b aşın a yerleştirm işler; so n ra d a “ ilim bu sü bu tiyetle ta h a k k u k e d e r ” diye eklem işlerdi. Şim di kim se hakâik’ul-eşy â ’nın sa b it olduğuna inanm ıyor, in anm ak istem iyor. B u yüzden kim se ilim sahibi olam adığı gibi, ilim sahiplerini d e tanıyam ıyor. D eğişen i bilm ek istiyor in sanlar, bildikleri değiştikçe, bilgileri de d eğişiyor ve bu biteviye sürüp gidiyor. B u oyn ak ve kaypak zem in de kim “ B en H akikatim !” diyebile­ cek, kim kendi hakikatiyle ay ak ta kalabilecek? Ö yle y a, kendi h a­ kikatleriyle ya d a kendi hakikatlerine istinaden ayakta k alam ay an ­ ların, başk alan n m tanım ladığı bir g e rç e k lik düzlem inde ay ak ta k a ­ labileceklerini mi san ıyorsunuz?! Bırakınız birileri ta a d d ü d eden hakikatfler) dâiresinde yer tut­ m ay a çalışsınlar ve h ak ara m a m ücadelesi verdiklerine inanm ayı sürdürsünler. Bırakınız o birileri bu oyn ak ve k ay p ak zem in e d e ­ m o k ra tik h a k la r p la tfo rm u adını takarak geçim lerini bu tür hikâ­ yeler an latm akla kazansınlar. K ulak asm ay ın siz bu bezirgân lara, kalkın a y a ğ a ve on lara B iz H a k ik a tiz deyin. Bakın işte o zam an , an c a k o zam an H ak k ’m (sa­ bit ve d eğ işm ez olanın) geldiğini, Bâtıl'ın (geçici olanın) zâil oldu­ ğu n u göreceksin iz; an cak o zam an B âtıl’ın bir köpük yığını, H ak k ’m ise durm aksızın ak an bir çağlay an olduğunu kavrayacak­ sınız. B u a ra d a siz siz olun ve aklınızdan şunu çıkarm ayın; H A K T A ­ A D D Ü D ETM EZ!

3


ya ben öleyim mi söylem eyince?

C ârûb -i L â. C â ru b F a rsç a bir sözcük ve ‘süpürge" an lam ın a geliyor. L â ise A ra p ç a 'd a ‘hayır’ anlam ında kullanılıyor. A n cak C ârû b -i L â tâbi­ rinde g eç en ne c â ru b bilinen ‘sü p ü rg e’ anlam ında kullanılmış, ne d e lâ bilinen ‘hayır’ anlam ında. T asavv u f! bir ıstılah olan C ârû b -i L ö ’daki ‘ L â ’ , her m üslüm anın bildiği L â ilah e illalla h 'ı (Tevhîd’i) tem sil etm ekte, c â rû b ise L â ’daki bu anlam ı güçlendirici, teyid ve tekid edici bir fonksiyon üstlenm ektedir: L â sü p ü rg e si. L â sü p ü rg e si'n in anlam ını kavram ak, bu süpürgenin m ahiyeti­ ni ih ata ve hatta izah etm ek, keşke bu kavram ın sözlük anlam ları­ nı açıklam ak k ad ar kolay olsaydı. F akat galibiyetin gerçek te m a ğ ­ lubiy et d em ek olduğu bir zam an da, L â sü p ü rg e sin d e n bah is a ç ­ m ak hiç d e kolay değil. B âtıl’a (geçici olana) rağbetin arttığı, cîfe-i dünyayı elde etm ek için k argalar gibi so fralara üşüşüldüğü bir d ö ­ 4


nem d e kim L â s ü p ü r g e s ini eline alacak ve Cife-i d ü n y a d e ğ il kerk e s g ib i m ak sû d u m u z /B ir b ö lü k a n k a la r ız K âf-ı k a n a a t bek leriz diyebilecektir? G üçlenm enin, büyüm enin ve dahi dünyayı ele geçirm enin m ak sû d -ı a s lî hâline geldiği zam an ım ızda, değil L â s ü p ü r g e s i'ni ele alm anın, bu tâbiri a ğ z a alm anın bile ateşle oyn am ak d em ek ol­ duğunu bilm ez değilim . N e ki birilerinin çıkıp “ Ey insanlar! N e re ­ ye gid iyorsu n uz!?" d em esi ve gidilen bu yolun, m erhum N ecib Fâzıl'ın deyişiyle bir ç ık m a z so k a k olduğunu söylem esi gerekm ez m i? Ö yle ya, Kıyam et'in çok yakın olduğunu hatırlam az olduk, unuttuk âd eta. C en n et ve c eh en n em , um duğum uz ve korktuğu­ m uz m ekân lar değil artık. M eleklerle dolu değil evlerimiz ve so fra ­ larımız. S a ğ ve solum uza niçin selâm verdiğim izi bilmiyoruz, bil­ m ek istem ediğim iz gibi yardım d a istem iyoruz. U yarm ıyoruz, uya­ ram ıyoruz kim seyi, kendimizi bile. S ö y lem ek , zo r iş söylem ek. Kişinin söylem ediğinde ölebileceği şeyleri y o k sa, sö y lem ese d e olur; karşı çıktıklanna karşı çıktığını, inkâr ettiklerine inkâr ettiğini söyleyem ez, bâtıla bâtıl, m ünkere m ü n k e r diyem ez. S ö ylem ed iğin d e, söyleyem ediğin de öleceğin e in anm az çünkü. A d am yerine konulm ak ad ın a, a d a m olm ayan lan ad am yerine koym ak ne d e acı! Üstelik o denli d e haysiyet kırıcı. İnançlarım ı­ zın, kabullerimizin ve inançlanm ız u ğrun a yaptıklarımızın h ak ol­ d uğuna itikad ettiğim iz halde, inanm adığım ız, reddettiğim iz ve b â­ tıl olduğunu bildiğimiz şeylerin h ak olduğunu söylem ek, so n ra d a T eoh id ehlinden sayılm ayı beklem ek. S ö y lem ek , gerçekten de ne zor iş söylem ek! Evet, kişinin sö y ­ lem ediğinde ölebileceği şeyleri y o k sa, sö y lem ese de olur. Söylem ed iğim izd e uğruna ölebileceğim iz şeylerin miktarı gittik­ çe azalıyor; söylem iyoruz, söyleyem iyoruz bu yüzden. K ınanm ak­ 5


tan , gülünç durum a d ü şm ek ten korkuyoruz; bize “ S e n d ah a bun­ ları aşm adın m ı?” d en m esin d en çekiniyoruz. K orktuğum uz, çekin­ diğim iz içip d e söylem iyoruz, söyleyem iyoruz. İşte biz bu nedenle, söylem ediğim izde ölm eyeceğim iz şeyleri söylüyor, bu nedenle b o ş konuşuyor, lâf u güzâf eyliyoruz. Öyle ya zor iştir “ B en hakika­ tim !” d em ek. L â s ü p ü r g e s i'ni eline alıp m eydanlara çıkm ak. Sin si ve korkak, âciz ve zavallı, özgüvenden yoksun ve ey yam ­ cı in sanlar “B en H ak ik atim !” diye m eydan a çıkam azlar. “ B en h a­ kikatim !” diyem eyenler bâtılı süpürem ezler, geçici olanı bırakıp B â k î o lan a yön elem ezler. Y unus gibi söylem eyince ölem ezler, öl­ m em ek için d e söyleyem ezler: Aşkın odu geldi yüreğim harlar Âşık olan dr u nâm usu neyler Behey Yunus, san a söylem e derler. Ya ben öleyim mi söylem eyince!? V elhâsıl, sizlere susm anızı, ağzınızı kapam anızı, uslu uslu yeri­ nizde oturup hiçbir şe y e karışm am anızı öğütleyenlere kulak a s m a ­ yın, süpürün hepsini gitsin!

6


ben ki şiirimi nesrimle yazdım

Deli sevdaların delirmekten çekindiği bir esn a d a ... itirazlar yerini öfkeye, kahr u g az ab a terkedip ah u enînler çılgınlığa inkilâb ettiği b irz a m a n d a ... çılgınlık yerini huzur ve sükunete bırakıp sevd a ateşi­ nin gönülleri yaktığı bir sırada... sükûtun sessizliği ortalığı kaplam ış... eller kan ncalaşm ış... kanncalar kan lan m ış... kabalar kalabalıklaş­ m ış... kalabalıklar kabalaşm ış... Artık ne S e n ve ben , n e d e sen ve B en dem ekten vazgeçm iş ad am ... yap tım , yap tın , y a p tıla r d a d e ­ m em iş bir d ah a... Diyecek olduğunda kekelem eye başlam ış... konuşam am ış... susm u ş... o susm uş, m elekler ağlam ış... o acı acı tebes­ süm etm iş, m elekler yine ağlam ış... çünkü m elekler h ep ağlarm ış... “ Nasıl konuşabilirim ki” diyesiym iş a d a m ... “sö z kâr etm iyor­ s a ? ! ” ve fakat d em em iş, d iyem em iş... h icab etm iş, hicabı hicranı o lm u ş... ad am , o lm u ş... a d a m o lm u ş ... a d a m , ö lm ü ş... “can ı ce ­ h e n n e m e” dem işler, canı c eh en n em o lm u ş... ceh en n em kızmış a te ş o lm u ş... a te ş büyüm üş A T E Ş o lm u ş... A dam y an m ış... âlem y an m ış... T ü rkçe su su n ca y an gın bile y an ar olm u ş... y an an y an ­ m ış, lâkin geriye küller değil, hicran kalm ış... 7


H uzura çıkınca huzur bulm uş, sükun bulm uş ve başın ı g ö v d e ­ sin d e n ay ırıp “ hicranım v a r” d em iş a d a m ... hicranın ruhunu muazzeb eylediğini, rızayı a z ab d a bulduğunu söyley ecek olm uş sö y le­ yem em iş... “T a m vaktiydi söyleseydin y a ” d em işler, ad am "kan gelm ed en vakit g elm ez ki" diye cev ap verm iş... K an gelm iş ve fakat yine vakit gelm em iş... vakit gelm iş ve fa­ kat bu se fe r kan k u rum uş... pıhtılaşm ış kan ise kim senin üzerine sıçram am ış, sıç ra y a m a m ış... “ H epim iz tem iziz” dem işler, “elimizi kan a bulam adık, iyiye iyi, kötüye kötü dem edik: bir tek c an ım ız vardı, onu d a çıkarıp ön ün üze atıverdik!” Böyle dem ekle en büyük günahı işlem işler; zira başk aların a d e ­ ğil, kendilerine yalan söylem işler. Evet, can bir tek can im iş am a bu c a n onların can ı d eğilm iş... Kendi canlarını değil, onun canını fed â etm ek istem işler... O nun canı cansızm ış o y sa ... o sa d e c e o im iş; çünkü bir kere o a d a m , o lm u ş ; a d a m o lm u ş ; ad am , ö l­ m ü ş ... “canı ce h e n n e m e " dem işler, canı ceh en n em o lm u ş... “ K o n u şsan a be a d a m !” dem işler kon u şam am ış, c e v ap v e rem e ­ m iş, sükûta d ü şm ü ş, o d a çaresiz sükût etm iş, şiir ok u yacak olm uş ok u y am am ış, “ İnşâd benim neyim e, ben ki şiirim i n e srim le y az­ d ım " diyecek olm uş d iy em em iş... “B e n k i...” dem ek le yetinm iş sa d e c e , ve fakat an layan an lam ış... D erken a şk gelm iş, a şk a gelm iş ve ad am şakım ış bülbüller gibi, a m a sa d e c e g ü l için... g ü lle r için şakım ış... S ö z ü terketm işken s ö ­ ze gelm iş, sö z gelm iş çünkü... O d a beklem em iş, terki terketm iş, sözden ayrılam am ış, sözü kendinden ayıram am ış, sö z verm iş, s ö ­ ze can verm iş, sö z için can v erm iş... İşte ad am böylece can d an geçip can a n a erm iş... Y az olm uş, yazan ölm üş; sö z uçm uş, yazı kalm ış; en nihayet “ h erkes m uradına erm iş" ve bu m asal d a bu rada bitivermiş.

8


burnum değdi(ğinde) burnuna yokun

“ Y o ra m a d a n dünyanın ne idüğünü, y ord u lar bizi o g âv u rlar” dem işti birgün b an a bir g e n ç a d a m . N e dediğin i, n e d em e k iste ­ diğini an lam ad ım , an lay am ad ım , so ra m a d ım d a bir türlü. B en im bu halim i farkedince, "Y o rm a kendini b o şu n a ” dedi: K im se id râ k e tm e d i m â n â sın d âu âm ızm /B iz d a h i h ay ra n ıy ız dâvâ-yı bî-mân âm ız ın . V E başladı kon uşm aya: Y alnızm ış dediğin e g ö re; yalnızlann arasın d a y aln ız olduğunu hiç bilm eden. A nnesinin yüzüne, n ed en se h ep küçüm en od alard a parm aklıkların arasın d an bakm ış, ışığa bak m ay a m ecali kalm am ış o k o c am an gözleriyle. Y alnızm ış kalabalıklann arasın d a; hele his­ setm ey e çalışırken kanlı ayaklannı kan gölünün ortasın d a, çığlıklannı duym uş ann esinin yalnız ve tek b aşın a. Yalnız ve tek b aşın a iken h issed em em iş ayaklannı, bir sü re so n ra d a çığlıkları çığlıkları­ n a k arışm ış kardeşlerinin. H ücresinde külçe gibi yığılmış kalm ış bir 9


halde ve korkuyla beklerken adının ok u n acağı ânı, unutm uş adını, hatırlayam am ış. A dını h atırlam ak istem em iş, hatırlam am ak için hiçbir şeyi. “ Kimliğimizi, kişiliğimizi oluşturanlar, bizlere yalnız b aşın a yü­ rüm eyi öğretm ediler m i?” diyerek sesin i yükseltti m ütehakkim bir edayla. V E so n ra , “ K endi kendim ize yetebileceğim ize, b aşk aların a m uhtaç o lm ad an , kim seden yardım alm ad an , tek b aşın a bu dün­ y ay a anlam verebileceğim ize inandırm adılar mı bizleri?” diye so r­ du, sanki cevabını biliyorm uşum gibi. “Y ol gösterilebilir durum da h issetm ek kendimizi, bize acı verir. N edendir bilinm ez h ep yol g ö sterm ey e alışm ışızdır ve yine o yüz­ dendir bütün san cım ız, sıkıntılanm ız ve dahi ızdırabımız. K endim i­ zi, yol gösterilebilir bir d u ru m a d ü şm ü ş olarak hissettiğim iz an d a ızdırab çek m ey e başlarız, zira h ep yolum uzu bulacak bir biçim de donandığım ıza, donatıldığım ıza inanm ışızdır. O halde nasıl kabul edebilir, nasıl ciddiye alabiliriz ciddiyetten nasibi olm ay an birtakım kılavuzlann çiziktirdikleri haritaları? Biz ki g en ç ad am lar, istem edik kim seleri yanım ızda ve h e p tek başım ıza aşab ileceğim ize inandık o dik yam açları. Y aln ız olursak, y aln ız kalabilirsek, y a ln ız yürüyebilirsek, varabiliriz, v aro lab iliriz dedik, sürülerin içinde tüm sürülere inat! Isıttığında vücudum uzu so ğ u k çeliğin so ğu k kabzası ve bir d e bir avuç ç e k ird e k doldurm uşken ceplerim ize, niçin korkacaktık karşı­ m ızdaki o acım asız d ü n y ad an ? G erçekten d e o korkulası dünyadan hiç korkm adı g e n ç yüreklerim iz!” “ Oflu Ş â ir ’e sözüm var, gitm em gerek " diyecek oldum ve fakat dinlem edi bile beni. O y sa m eşguldüm ve birçok işim vardı; suların üzerine yazı yazacaktım m eselâ. G en ç ad am teb essü m etti, “Hatırlıyorum , tam o n b e ş gün so n ­ ra an cak ayn aya bakabilm iştim ” diye d e ilave etti ardından. İzi alın­ 10


m ış parm aklarından m ürekkep lekesini çıkarm ak için karşısına geçtiğin d e aynanın, tan ıyam am ış yüzünü. Kendisi gibi aynanın da sırları dökülm üş çünkü! Şü p h elerim d e haklıym ışım ; şâirm iş bu ad am . Çünkü h em en bir ah b ab ın a ait olduğunu söylediği bazı m ısralar döküldü ağzından: Derm an arardım derdime, derdim bana derman imiş. Burhan arardım aslım a, aslım bana burhan imiş. S a ğ u solu gözler idim, dost güzünü görsem deyû Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş. Öğle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gay riyam. Bende görüp işiteni, bildim ki ol cânân imiş.

11


sevda kuşun kanadında

Bir varm ış bir yokm u ş, ne varm ış n e yokm u ş, var var iken, y ok yok iken, develer tellâl, p ireler b erb er iken, ben an n em in b e ­ şiğini tıngır m ıngır sallar iken, sallan an sallan tıd a, sallayan s o fa ­ d a , s o fa k o c am an bir o d a d a , o d a ise âlem in o rtasın d a iken, p e n ­ ceresi olm ayan ten cerey e, ten ceresi olm ayan p e n c e re y e , p e n c e ­ re d e bir büyük o rm an a b ak ar iken, kardeşim in elinde k afe s tir tir titrerken, kafesin içinde m inik bir kuş inim inim inlerken, d ü şm an elinde hayın bir ta ş dostların b aşın ı yarm ayı beklerken, b a b a a n n e ­ m in gözlerinden yaşlar ak ark en , n e oldu n e olm adı, bir oldu pir oldu, iyi oldu kötü oldu, an id en y er sallandı, se m â çöktü, volkan­ lar patladı, d ağ lar eridi, denizler taştı; bu a ra d a k a fe s kardeşim in elinden düştü, kafesin içinden ku ş kaçtı, hayın ta ş d ü şm an elinden çıktı, b ab aan n em in gözyaşları bitti tükendi, se c c a d e yok oldu git­ ti; derken beşikler durdu b ebekler su stu , p en cereler açıldı kuşlar uçtu, a ğ a çlar kesildi o rm an lar aşıldı, sular duruldu denizler kuru­ 12


du; âlem fe sa d a verildi, elâlem nifaka sokuldu; kimileri bağırdı, ki­ mileri çağırd ı, lâkin sö z kâr etm edi; g e c e oldu karanlık bastı, k a­ ranlıkta karın calar kararın ca, h er h ân e kad r u kıym etince, her â d e m kudret ve kuvvetince el verm ek istediler olm adı, attılar atıl­ m ad ı, sattılar satılm ad ı, b o şa koydular d olm adı, doluya koydular alm ad ı; ç are siz a şıp sa rp kayalıkları, çıktılar dik y am aç lara, tır­ m an d ılar yü ce d ağlara. V E d a ğ b a şın d a .... r a s tla d ıla r a k sa k a llı birisin e... bin yıllık bir h alıya bin y ıld an beri b a ğ d a ş k u rm u ş bir ç ın a r g ib iy d i... İçlerinden saç ları k ara , gözleri k ara, yaşı k ara , başı kara, b a h ­ tı k ara bir g e n ç kalkıp so rd u o n a: “A şk n e u stam , hayatın sırrı n e !? T e p e d e n tırn ağ a âşığ ım b e n ... K o sk o c a bir h ay at var ö n ü m ­ d e .. . ” U sta c ev ap verdi: Sevda kuşun kanadında, ürkütürsen tutam azsın; ökse ile s a ­ panla uurursun da soram azsın! H ayat sırrının suyunu çeşm elerden bulam azsın, ansızın bir de­ li çaydan içersin de konam azsın! D erken , se v d a kuşun kan adında göklere yükseldi, ceylanlar ka­ çıştı, k ara c ala r koşuştu, aslan lar kükredi, koyunlar m eled i... y ağ­ m ur dinm iş, dolu durm uş, pir-i fân î artık görü n m ez olm uştu; taşlar düştü, eller düştü, gözler düştü, a te ş düştü; d ü şen düşünce beşik sallan m ay a, b eb e k a ğ la m a y a başladı; başını o m u zlan n a çevirip ess e lâ m u a le y k u m ve ra h m e tu lla h dedi b a b aan n em , ve aleykum u s se lâ m ve ra h m e tu lla h diye m ukabele etti m elekler.

13


V E birdenbire bir nida koptu g aip ten ; bir m ünadı, “Y ü ce A l­ lah ” diye haykırdı: “ümidini kesm edi sizlerden .” M asal bitti, h erşey bitti ve sem an ın kapıları açılıp bir kuş a şa ğ ı­ lara doğru süzüldü yücelerden ... süzüldü... süzüldü... V E B â y e z id M e y d a n ı'ndaki gül bahçesinin ortasın a konuverdi. H âlâ anlatılır; rivayete g ö re o kuş, o gül bah çesin i kendisine m esken ed in m iş... K a r fırtına d em ed en , yağm u ra, tipiye, doluya aldırm adan o küçücük kanatlarını, b ah çe içinde sa y ıla rı g ittik ç e a z a lm a k ta o la n o re n g â re n k g ü lle rin üzerine germ ey e çalışırm ış ve um utla, özlem le h ep b a h an n geleceği günleri beklerm iş. İşte çocuklar, s e v d a , bu yüzden o kuşun kan adında imiş.

14


sevda şimdi kimin kanadında?

İ S T A N B U L büyüym üş, İstanbul büyü m ü ş, İstanbul büyük­ m üş. V E birgün büyük İstanbul’d a m artı sesleri, üzeri lekeli su la­ rı y alarken g ü n e ş uykudan u yan m ış ve b aşın ı k ald m p şehri ısıt­ m a y a , lekeli su lard a lekelen en m artıların kan atlarını k an atm ay a b aşlam ış. K anatları kanlı, elleri kınalı m artılar; elleri kanlı, kanatları şanlı şakileri hiç sevm em işler. G a zete paketleri açılm aya, sim itler tez­ gâh lard a boy gö sterm ey e, vapurlar bir bir iskeleye y an aşm ay a b a ş­ lam ış... H av a sisli ve puslu im iş... H av a kurşun gibi ağ ır im iş... Ş id ­ det şedîd im iş. Evlerini terketm iş evliler... K aldınm ları çiğn em e­ m işler, ayaklarını yorm am ışlar, başlan nı ıslatm am ışlar, şem siy ele­ rini evlerinde bırakm ışlar... Eşler bugün uğurluym uş, çünkü bugün eşler eşlerini uğurlam ış, bebekler ağlam ış, çocuklar su sm u ş, an n e ­ ler gü lm üş, e v et annelerin herbiri gerçek ten d e birer gül imiş. F a­ kat bakkal kızmış, k a sa p kızmış, m an av kızm ış... Bağırm ışlar, ça15


ğırm ışlar, yapraklarını yolm uşlar, dikenlerini kırm ışlar, köküne kib­ rit suyu d ökm ü şler... H âsılı on lar kızmış a m a O kız değilm iş, O bir erkekm iş. Bu yüzden kızm am ış, b ağırm am ış, cev ap verm em iş, s a ­ d e c e m ırıldanm ış: “ H epinizin canı ceh e n n e m e !" H epsinin canı c eh en n em e gitm iş, o d a canları sıkılm asın diye ceh en n em d e onları yalnız bırak m am ış... Kızan d a ceh en n em d e, kuzen d e ... Ç aresiz h ep birlikte halay çekm işler, şarkı söylem işler, ağıtlar yakm ışlar... o zam an çaresiz a te ş d e sön ü verm iş, a te ş s ö ­ nünce gün aydınlanm ış, p u s dağılm ış, sim itçiler simitlerini, g az e te ­ ciler gazetelerini satm ışlar... beyaz m artılar kanlı kanatlarını lekeli sulardan çekm işler, seslerini kısm ışlar, gözlerinde y aşlar kuzeye d o ğ ru kan at çırpm ışlar. İstanbul küçülm üş: İstan b u l olm uş. istan b u lu n sokakları, yollan, m eydanları artık ıssızm ış a m a okullar doluym uş, h ocalar od aların da, öğren ciler am filerde, h ad e ­ m eler kap ılard a, polisler otobüslerinde im iş... çünkü ölen ölm üş, ortaklık bozulm uş, y organ gitm iş k av ga bitm iş... A k sakallı biri d ağlard an inm iş, m eydan a gelm iş, “ hani nered e benim o ren gâren k güllerim ?" dem iş. “ Deli m isin b e a d a m ? ” d e ­ m işler an lam am ış, su sar gibi olm uş su sm am ış, kızar gibi olm uş kız­ m am ış, bağırır gibi olm uş b ağırm am ış, sa d e c e gü lm ü ş, evet o g e r­ çekten d e bir gülm üş. “ B ir zam an lar bu şehirde köp eklere dah i d o ­ kunulm azdı” d em iş. “ Siz ise güllere dokundunuz!” K ö pek lere dokunanlar lanetli idiler, lanetlendiler; güllere d oku­ n an lar d a lanetli idiler, lanetlendiler! A k sakallı ihtiyarın sözü anlaşılm am ış, çünkü bu topraklarda sö z anlaşılm azm ış, duyulurm uş... V E sö z duyulm uş... D erken ak sakallı, m eydandaki bahçeyi ara m ay a b aşlam ış... ara m ış... a ra ­ m ış... a ra m ış... B ah çey i b ulam am ış, gülleri g ö re m e m iş... Birden aklına sevdayı kanatlarında taşıyan o m inik kuş gelm iş... 16


Minik kuş bir duvarın dibinde yatıy orm u ş... üşüyorm uş minik ku ş... gözleri yaşlı, kan atlan kanlı im iş... A k sakallı yı görü n ce, d oğrulm ak istem iş d oğrulam am ış, kırık kanatlarını aç m ay a çalış­ m ış a ç a m a m ış ve fakat ara la m ış... “ B ak , sev d a hâlâ kan adım da" dem iş; lâkin ta n ım a z o ld u m en i t a n e d e n ehl-i riy a/şü k r kim hâlü m i ey a ş k d iğer-gû n e td ü n ... A k sakallı ihtiyar minik kuşu usulce eline alm ış, g ö z yaşlarını sil­ m iş, kanatlarını o k şam ış ve avuçlarını se m â y a yükseltip minik ku­ şun uçm asını beklem iş ve uçuverm iş m inik kuş. Bir sü re m eydanın ü stünde d aireler çizm iş, so n ra göklere yükselip gözlerden kaybol­ m uş. K im se bir d a h a n e o minik kuşu, n e d e o a k sakallı ihtiyan görebilm iş. V E şim di B â y e z id m eydanı bo m b o şm u ş. K u ş uçm uş, ak sak a l­ lı gitm iş, sev d a tükenm iş, m asal bitm iş. H erk es gökten d ü şecek el­ m ayı beklem iş a m a elm a düşm ekten vazgeçm iş.

17


söyle bana, denizkızı niçin ağlıyor?

M etafiziğini yitirm iş bir dünyanın çocuklan çaresiz. N'e y a p a ­ caklarını, n e y ap m alan gerektiğini bilm iyorlar. Ç ü nkü artık parlak sözleri, cazip slogan ları, kullanışlı formülleri kabullenm eye m ühey­ y a bir zihin yap ısın a sah ipler. G eçici olanı ön em siyorlar, kalıcı olanı terkedip geleceği belirleyici vasıftaki am elleri ihm al ediyorlar. Akıntıya kapılm ış gidiyorlar kısacası. G ün ü kurtarm ak ad ın a geleceklerini h eba ediyorlar. D ünyaları­ nı im ar etm ek arzusuyla ahiretlerini m am ur etm ekten vazgeçiyor­ lar. H aysiyetli sav aşçılar o lm ak tan sa, haysiyetsiz esirler olm ayı ter­ cih ediyorlar. Y orulm aktan, kan-ter içinde kalm aktan, ç a b a sarfetm ekten değil; tem bellikten, uyuşukluktan, uyuşm aktan ve bu a r a ­ d a “g elen e a ğ a m giden e p a şa m ” dem ekten hoşlanıyorlar. M etafiziğini yitirm iş dünyanın çocukları a c ın a ca k du ru m da. D üşm anlarının kendilerini yendiklerini düşünüyorlar; yenildikleri­ ni, h ata ettiklerini, h a ta etm ek te olduklarını d eğil. P arlak ve fa ­ 18


kat içi b o ş sözlerin ard ın d an gittiklerini fark etm ek yerine, h ay a­ tın gerçek lerin i kavradıklarını söy lem ey i yeğliyorlar. H aysiyetli sav aşçıların soylu d uruşların a özen m iy orlar, idealleri u ğru n a s a ­ v aşıp açlık ve sıkıntı çek ecek lerin e korkakların izini tak ip ed ip te ­ m erküz k am p ların d a dağıtılan bir ta s y iyeceği elde etm ey e çalışı­ yorlar. O halde can lan n ı sıkm am ak, başlarını belâya so k m am ak g e re ­ kir p aryalan n . Ç ünkü karşı koym ak soylulara yaraşır ve dahi öz­ gürlük özgürlüğün bedelini öd em ey e hazır asillerin hakkıdır. İki dünya ara sın d a kalm ak zordur, zira a ra d a kalm ak zordur. T ercih y ap a m a m a k , ne serd en ne d e yardan ge ç e m e m e k korkak­ ların şiarıysa şay et, balta girm em iş orm anların kuytuluk köşelerin­ d e baltalannı aram aları g erek m ez mi o sevd alan n ı to p ra ğ a g ö m ­ m ü ş savaşçıların ? A talan n a ihanet etti bu top rağın çocuklan . G eçm işlerinden utandılar, tarihlerinden utandılar, kendilerini büyük y ap an büyük­ lerinden, büyüklüklerinden utandılar. U tananların bu acım asız dün­ yad a bir yeri o lam ay acağın ı bilem ediler. V E hakaretlere uğradılar, tahkir edildiler, h akarete uğram ayı d a tahkir edilm eyi d e hakketti­ ler çünkü. Şım ard ılar, şım artıldılar, şım arttılar, en nihayet şımarıklıklannın cezasını ödediler; âlem i kör, el-âlem i se rse m san dılar. İstediler ver­ diler, istem ediler yine verdiler, bir zam an geldi istem edikleri kadar verdiler. Verdiler aldılar, verm ediler alm adılar, bir zam an geldi s a ­ d e c e verdikleri k ad ar alm ay a alıştılar. M etafiziğini yitirmiş dünyanın çocuklannm sa ç la n ağard ı, g ö ­ nülleri yaşlandı, gözleri y aşlan dı... sustu dilleri... yalan söyleyen dil­ ler su stu ... yalanı hakikate tercih ed en , hakikate değil yalan a m ey­ leden kalpler su stu ... gün geldi d ağ başındaki ak sakallı dahi sustu. Bunun üzerine denizkızı ağlad ı, deniz ağlad ı, kız ağladı. 19


Akıntıya karşı kürek çek m ez oldu çocuklar. A kıntıya kapılan ağabeylerinin ardından bak arken kendileri de su üstünde k ay ıp git­ tiler, k a y b o lu p gittiler ve bir sü re so n ra h ep si d e k a y b e d ip gittiler. Denizkızının ağ lam ası işte bundan. Çünkü deniz bitti, kız denizsiz kaldı. Kız gitti, deniz kızsız kaldı. V E o günden so n ra denizkızının içinde içini yakan bir sızı kaldı.

20


melâmet daşı

Sevgili d ostum . B e n , -bir m ütefekkirin deyişiyle- h a sb î te fe k k ü re inananlardan değilim . K endim i bildim bileli de hiç ta r a fsız olm adım . Tarafsızlı­ ğın b aşk a birşey, dürüstlüğün d ah a b aşk a birşey olduğuna inandı­ ğım dan , hem taraf oldum , hem de dürüst olm aya çalıştım . B u n e­ d enle, ta r a fsız fik irleri seslendirdiklerini iddia ed en zevatı d a hep tebessü m le izledim ve tabiatıyla n e kendilerini, n e de fikirlerini cid­ diye aldım . H a s b î te fe k k ü r adı altında kam uoyunun huzuruna çıkarılan görüşlerin; parlatılan, cazip hâle getirilen ve yaygm laştınlan sö y ­ lemlerin d e keza n e tür bir siyaseti tahkim ve tezyife yaradığını, ya­ rayabileceğini h e p m erak ettim durdum . Parlaklığın gözlerim i ka­ m aştırm asın a m ü saad e etm edim ; bunun için elim den geleni yap ­ m ay a, ister istem ez b aşk a taraflara bak m ay a, bu a ra d a durm adan etrafta d o laşıp “A aa! C am b az a bakın!" diyen şarlatanlann ellerin­ 21


d en kurtulm aya gayret ettim . G ayretlerim de ne d e rec e m uvaffak olabildiğim e gelin ce, bu bir bahs-i diğer. Lâkin gayret sahibi ol­ m ak, m uvaffakiyet sahibi olm aktan evlâdır deyû m uvaffakiyet s a ­ hibi değil, her dâim g ay ret sahibi olm aya ehem m iyet verdim . Ucuz ad am lard an , ucuz fikirlerden, ucuz işlerden h ep nefret et­ tim . H er ne k ad ar h asb î tefekküre inanm adığım ı söylediysem de ben h er zam an h asb î ad am lara, ivazsız-garazsız k on u şan , inandıklanntn bedelini öd ey en , öd em eyi g ö z e alan sâfî sad ak a t kesilm iş erlere kıym et verdim , d âv â la n n a râm oldum , iddialannı h ep yürek­ ten destekledim . Y anlış dediklerinde sözlerine y an lış d em ed im , yalnız kaldıklarında onları yalnız kom adım , acın acak hâle geldikle­ rinde bir tekm e d e ben vurm adım . Deliyse bizim d e lim iz dedim , sah iplendim , atm ad ım , itm edim , satm ad ım , en nihayet deli oldum , divâne oldum ; belki dağları delm edim , çölleri aşm ad ım , lâkin Ş i­ rin’e Ferhat, L ey la’ya M ecnûn gibi görün düm . Ariflerin soh b etin e erem ed im , velilerin huzuruna varam adım , ağy ârd an vazgeçtim , yi­ n e d e yârin zülfünü görem ed im ; hayfâ ki kitapların arasın d a din­ dirm ek istedim acım ı. A şk im iş h er n e uar âlem d e/İlim bir kıyl u k a l im iş a n c a k sözünü telaffuz ettim ve fakat bir türlü sırrına m azh ar olam ad ım . M eğer sad ra şifâ olm azm ış şu satr-ı m ü rte se m dedikleri. B en d e uzleti seçtim , inzivaya çekildim , d ah a ziyade tah am m ül gösterem eyip nâd an huzurundan itizal eyledim . Savm -ı sam t ad ay ıp cühelâ ön ünde sustum , fakat D u ta b ilse y d im su içerd ü m k ılard u m d e f i n i diyem edim , iftarımı erenlerin sohbetiyle açtım . D ostlar, S e n ki g e le sin m e c lise y er m i b u lu n m az /B â ş ü zre yerin uar d e ­ diler diye terki terkettim . D ağlara çıkm ış iken indim, eteklerinde hizm eti seçtim ; ez dil u can em ek verdim , öm ür verdim , can ver­ dim , vâ e se fâ yine c an â n a erem edim . G ayret ettim ise d e Fuzulî gibi, “ N e bilür oh u m ayan m ushaf-ı hüsnün şe rh in /Y e re gök d en ne 22


içün indügini K u r’a n u n ” dem eyi b ecerem edim ; açtım Niyazi'nin divanını, m u sh af-ı h ü sn ü n e çün t e fe ’ü l ey led im b en ; yine d e ara­ d ığım a nail olam adım . Hâsılı hiç sesli düşünm edim ; dü şü n cem e s e s , se sim e can verem edim . Ç o k istedim , lâkin bu can bu tende kaldıkça ölm eden ö n c e ölem edim . B âk i selâm lar. N ot: B u satırların yazılı olduğu kâğıdın ark a yüzüne şöyle bir beyit düşülm üştü: K e sd i m en şîfte d e n ehl-i s e lâ m e t y o lu n u /B e s ki e t r a f u m a c e m o ld u m e lâ m e t d a şı. B aşlık işbu beyitten alınm adır.

23


kurb-i sultân âteş-i sûzan

Sevgili dostum . Bir hikâyedir anlatılır: Sultanlardan biri, m em leketin; sözüne itibar edilir m eşh ûr bir âlim ini elde etm ek için' u ğ raşıp duruyorm uş. Lâkin her n e yap tıysa bu âbid ve zâhid âlimi kendisine râm e d e ­ m em iş. Altın keseler gö n d erm iş alm am ış, elçiler g ö n d erm iş dinle­ m em iş, fetvalar istem iş verm em iş. B u zât her d em ibadet ve ilim­ le m eşgul olur, talebeler yetiştirir, fakir ve fukarayı gözetir, nizâlan hail u fasl ed er im iş. N e S u ltan ’ m sarayın d a gözü varm ış, n e de Su ltan nezdinde m uteber ulem anın yerinde. Sultan d ah a d ay an am a m ış, ad am ların a şöyle bir em ir verm iş: “ Gideceksiniz ve bu zâta üç teklifte bulunacaksınız: ya kadılığı ka­ bul ed ecek, y a sara y d a çocuklarım ı yetiştirip eğitecek , y a d a s a r a ­ y a gelip so fra m a m isafir olacak. O n a bu üç tekliften en az birini kabul ettirm eden sakın geri d ön m eyin !” Sultanın adam ları d a o âlim in fakirhanesine gitm işler ve o n a. S u lta n ın k ad ılık teklifini iletm işler. Âlim zât, m azur görülm esini, 24


bu vazifeye lâyık olm adığını söylem iş. B u se fe r S u lta n ’m çocukla­ rına m ü re b b ilik yap m asın ı teklif etm işler. K abul etm esinin hem şeh zadeleri, h em d e S u lta n ’ı çok sevindireceğinden s ö z etm işler. B u teklifin kendisi için n e k ad ar büyük bir nim et olduğunu, b aşın a devlet kuşunun k on m uş olacağın ı, vs. anlatm ışlar. Âlim zât, S u lta n ’ın em rini yerin e g etirm ek ten , on u m em nun etm ek ten şe re f d u yacağın ı, lâkin sıhhatinin b u n a elverm ediği için bu vazifeyi yerin e g etirem eyeceğin i b ey an etm iş ve k ibarca bu teklifi d e red d etm iş. Bun un üzerine a d am la r, hiç d eğ ilse bir kez sa ra y a gelip S u lta n ’ın so fra sın a m isafir olm asını istem işler. B u teklifi d e kabul etm ediği takdirde S u ltan 'ın g ü cen eb ileceğim , h at­ ta hiddetlenip bunu bir h akaret kabul ed e c e ğ in i m ü n asip bir lisan­ la an latm ay a çalışm ışlar. Âlimimiz d e d ü şü n m ü ş taşın m ış ve bu so n teklifi k erh en kabul etm ek zo run d a kalm ış. E rtesi a k şa m sa ­ ray a gittiğinde, türlü yiyecek ve içeceklerle dolu m ükellef bir s o f­ rayla karşılaşm ış. K en disin e gösterilen y ere otu rm u ş, âfiyetle ye­ m eğin i y em iş ve y em ek faslı bitip biraz so h b e t edildikten so n ra kalkıp evine gitm iş. Peki so n ra n e o lm u ş? N e olacak, bir sü re so n ra bu âlim hem s a r a y a m ü reb b i olm uş, h em d e S u l t a n ’ın k ad ılığın ı yapm ış. B u gün ü n m ürebbilerini, kadılannı şöyle bir gözünün ön ü n e g e ­ tir. G ençliklerinde ihlas ve sam im iyetleriyle, ceh d u gayretleriyle tan ın an , takdir edilen p arlak ilim ad am lan n ın , g ö z kam aştıran aydm lann , büyük şâirlerin, yetenekli gazetecilerin, dirayetli yazarla­ rın, say g ıd e ğ e r hocaefendilerin, cesu r milletvekillerinin, velhâsılı kendilerine itim a d , sözlerine itib ar ettiğin o n c a zevâtın hâl-i pürm elâlini şö y le bir düşün. B iraz düşünüp taşındığında, bu insanların halkın gözü n d e büyürken sultanın g özü n d e küçülm elerine, halkın gözü n d e küçülürken, sultanın gözü n d e büyüm elerine hiç şaşırm ı­ yor, bu durum u hiç g arip sem iy o r m u sun ? 25


A cab a ne oluyor d a bekâr od aların da, kahveh ane köşelerinde, harçlıklarla çıkan dergilerde devlet kurup-devlet yıkan bu m üm taz gençler, gözleri açılır açılm az kolaylıkla ucuz siyasetlerin ucuz taşıyıcılan haline gelebiliyorlar? A ca b a ne oluyor d a büyük dâvaların küçük ve fakat nam uslu d âvâ ad am la n , biraz palazlandıktan so n ra küçük ve basit d âvâlan n şahsiyetini, haysiyetini ve dahi ehliyetini kaybetm iş büyük sözcüleri m ak am ın a iniyorlar? Evet, a c a b a ne oluyor d a yıllardır tan ın a n in sanlar birdenbire ta n ın a m a z bir hâl alıyorlar? D ostum , bu m edd u cezrin değişm ez kâidesi şudur: Kurb-i su l­ tân âteş-i sû z a n ; yani sultan’ın sofrasın a oturanlar, kısa bir süre son ­ ra hem m ü rebbi, hem d e kad ı olm aktan kaçınam az durum a gelir­ ler. (Yazdığın beyitteki ehl-i se lâ m e t n âm kim seler işte bunlardır.) B âki selam lar.

26


akıntıya kapılm ayanlan akıntı asla kapmaz

“A kıntıya kürek çek m ek ” tâbiri, her ne k ad ar eksiltili haliyle kullanılm akta ve bazılan bu tâbirden “akıntıya d o ğ ru kürek çekm e­ yi” an lam ak ta ise d e h er halde asıl anlaşılm ası gerek en bu değil. Çünkü m ezkûr tâbir y a “ gerçekleştirm esi (başarm ası) gü ç y a d a im ­ kânsız olan bir işe kalkışm ak” veya “beyhûde yere kendini yor­ m ak " gibi an lam lard a kullanılır. Binaenaleyh bu tâbir bu m ân âd a kullanılmak istendiğinde, aray a d o ğ ru sözcü ğü yerine k arşı sözcü ­ ğü yerleştirilmeli ve kastedilenin “akıntıya k arşı kürek çek m ek ” ol­ duğu bir biçim de belirtilmelidir. A kıntıya d o ğ ru (akıntı doğrultusunda) kürek çekm eye gelince, bu durum u ifade etm ek için “ak ın tıy a k a p ılm a k ” deyişini kullan­ m ak d ah a uygun o lsa gerek ; zira birilerinin kendi iradelerini kay­ bettiklerini, başkalarının iradelerine bağım lı hale gelip hâdiselerin kendilerini sürükledikleri istikam ete doğru gittiklerini gördüğüm üz­ d e, onların a k ın tıy a k ap ıld ık ların ı söyleriz. Böylelikle onlann di27


renm ediklerine, karşı koym adıklarına, ç ab a harcam adıkların a, sü ­ rüklendiklerine, sürüklenm eye razı olduklarına işaret e tm e k im kâ­ nı buluruz. Akıntıya kapılıp gitm ekle suçlan an insanlar, ince bir ta'rizin ko­ nusu haline gelm işler dem ektir. Nitekim “akıntıya kürek ç e k m e k ” deyişinin “akıntıya d o ğ ru kürek ç ek m ek ” şeklinde an laşılm ası d a m uhtem elen akıntıya kapılm anın g a y r -1 ira d î olm adığına, yani salt bir çaresizliğin, bir isteksizliğin so n u cu n d a m ey d an a gelm eyip bile­ re k /istey erek o doğrultuda gidildiğine işaret etm ek kaygısından kaynaklanıyor olm alıdır. G erçekten d e in sanlar akıntıya kapılır kapılm az, ö n ce d iren ­ m ek, karşı koym ak isterler. A n cak kısa bir süre so n ra karşı koyam ayacaklan n ı anlayınca kendilerini akıntı yön üne bırakırlar, bırak­ m ak zorunda kalırlar. B u durum da akıntının onları k ap m asıy la onlann akıntıya kapılm ası ara sın d a bir fark kalm az; zira akıntıya kapılm ayanları akıntı asla kap m az. in sanlar k en d ilerin in akıntıya kapıldıklarını d eğilt b a şk a la rın ın akıntıya kapıldıklannı söylerler. B u tâbir, gözlem in d ışa r ıd a n ya­ pıldığını ifade ed er. S a d e c e sahildekiler bu tâbiri kullanırlar; bir d e akıntının tesirinden kurtulm uş olanlar; yani “tam d a akıntıya kapıl­ mıştım ki kurtuldum ” diyenler. B a şk alan ise böylesi bir belâdan uzak ve fakat bu belâyı g ö r e ­ cek kadar d a yakın olduklan için birilerinin akıntıya kapıldıkların­ dan sö z etm ek im kânı bulurlar. Ç ünkü akıntıya kapılanlar -ellerini isteyerek bırakıp bırakm am aları ara sın d a d a bir fark olm adığındankendilerinin akıntıya kapıldıklannı söyleyecek durum da değillerdir. “Akıntıya karşı kürek çek m ek ”, (siz, isterseniz bunu “ak ın tıy a k arşı y ü z m e k ” diye d e adlandırabilirsiniz), tıpkı “akıntıya kapıl­ m ak " gibi b a şk a la rın c a kullanılan bir deyiştir. Y u k an d a bu deyişin, “gerçekleştirm esi (başarm ası) gü ç y a d a im kânsız olan bir işe kal­ 28


kışm ak ” şeklindeki an lam ın a işaret etm iş ve d iğer anlam larıyla bir­ likte bu deyişin ark asın d a fcmayıcı bir tavnn, bir d u d a k b ü k ü şü n , hatta bir a c ım a duygusunun bulunduğuna işaret etm iştik. B u rada dışarısının, s a h il olm asıyla b a şk a bir (cayı/c olm ası arasın d a fark yoktur; zira in sanlar ya selâm ette (sahilde) olduklanndan ya da akıntıya karşı kürek çekm eyi bırakanların bulunduğu bir kayıkta yolculuk ettiklerinden ötürü, akıntıya karşı kürek çekenlerin halle­ rine acırlar, on lan n d a en nihayet akıntıya kapılıp gideceklerine inanırlar, hatta in a n m a k n e kelim e, n ered eyse b ild ik lerin i düşü­ nürler. B u yüzden beyhûde y ere çırpınan o zavallılara (!) acırlar. İşte so ru n d a burada zaten. Ö yle y a, a c a b a bizler hangi tavrı d a h a ak ıllıc a buluyoruz: akıntıya kapılm ayı m ı, akıntıya karşı kü­ rek çekm eyi m i? İstikbalimiz hakkında üm itvar olm ak istiyorsak, ö n ce bu suâlin cevabını verm em iz gerekir diye düşünüyorum .

29


ibn’ul-vakt hâlâ orada imiş

Akıntıya karşı kürek çekenler, akıntıyı yararak ileriye d o ğ ru g i­ debileceklerine m i inanırlar? Eğer böyle düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz dem ektir. Ç ünkü an c a k h ayatlannda akıntıya karşı hiç kürek çek m em iş olanlar, akıntıyı yararak ileriye doğru gidebileceklerini zannederler; akıntı­ yı, akıntının gücünü küçüm seyen , akıntının itme kuvvetini takdir ed em eyen kim seler an cak akıntının yan labileceğine inanırlar. S ah ild e olanların, “akıntıya karşı kürek çekm ek ” deyişini bir kı­ n a m a n ın , bir ac ım a n ın ya d a bir d u d a k b ü k ü şü n ifadesi olarak kullandıklannı söylem iştik. O halde kimler akıntıya karşı kürek ç e ­ kenlerin suyu yarıp ileriye doğru gidebileceklerine in anm ak safdil­ liğinde bulunurlar? Evet kimler, akıntı karşısında ileri gidilebileceği zehabına kapılırlar? Sah ild e büyüklerinin ellerinden tutup denizde b o ğu şan lan seyrederken yürekleri b o ğ u şa n la rd a n y an a atan lar ta­ bii ki. Büyükleri, denizdekiierin ellerini n e zam an bırakacaklannı 30


bekleyip bilgiç bilgiç onların b o şu n a u ğ raşm am alan gerektiği ko­ nusunda ah kâm keserken (yani dudak büküp “ B ak san ıza, zavallılar b o şu n a akıntıya karşı kürek çekiyorlar” derlerken), hem en yanıbaşların d a du ran ve denizdekilerin akıntıyı yaracakları beklentisiy­ le yüreklerinde acı duyan küçükler... Yaşlılar, denizdekilerin geriye d oğru gideceklerini (akıntıya k a­ pılacaklarını) beklerler; gen çler ise onların ileriye doğru gidecekle­ rini (akıntıyı yaracaklarını) um arlar. O y sa her iki taraf d a gerçekte “ akıntıya karşı d u rm ak ” n e dem ektir bilmezler. Bir tarafı te crü b e ­ s i, d iğer tarafı ise u m u d u yanıltır. Y aşlılar g e ç m işi (olanı) dikkate alırlarken, gen çler g e le c e ğ i (olacağı) ö n e çıkarırlar. K ısacası n e tecrübe ve geçm iş, ne d e um ut ve gelecek , boğuşanların m aksadı­ nı an lam ay a kifayet eder. A kıntıya karşı kürek çekenler ib n ’ul-vakttır; geçm işin ve g ele­ ceğin değil, ânın (şim dinin) hesabını yap m ak la m eşguldürler. H em geriye doğru gitm eyi, sürüklenm eyi, akıntıya kapılm ayı iste­ m ezler; hem d e ileriye d oğru gidem eyeceklerini, akıntıyı yaram ayacaklannı d a bilirler; buna rağm en m ücadeleyi d e elden bırak­ m azlar, direnm eyi sürdürürler, akıntıya karşı kürek çekm ey e d e ­ vam ederler. Ç ünkü böyle yapm ad ıklan takdirde u aro lm a se b e p ­ lerini yitireceklerinin farkındadırlar. O h alde niçin, evet niçin bir hiç (!) uğruna b o ğu şu p dururlar? İleri gidem edikten son ra, akıntıyı yaram adıktan so n ra bu insanlar niçin akıntıya karşı kürek çekip dururlar? B u suâlin cevabı gayet basittir: olduklan yerde tutunabilm ek için, akıntıya kapılıp sürük­ lenm ektense aynı yerde say m ak için, ileriye d oğru gitm ek için d e ­ ğil, akıntının yarılam ayacağını bildikleri halde bulundukları mevzîyi terketm em ek için. A kıntıya karşı kürek çekm iş olanlar g ay et iyi bilirler ki dikine çekilen her kürek ya d a akıntıya karşı atılan her kulaç, sahibini iler­ 31


letm ez, sa d e c e yerinde saydırır, akıntıya kapılıp gitm esini önler. V E bu in sanlar sırf bunun için akıntıya karşı kürek çekerler, ileriye gitm ek için değil, geriye g itm em ek için çırpınıp dururlar. Y orucudur akıntıya karşı kürek çekm ek, bedeli ağırdır vaktin hesabını y ap m ak , geçm işi ve geleceğ i şim dide aram ak . H albuki akıntıya kapılanlan n durum u hiç d e böyle değildir. Suyun ü stünde kayıp giderler, hatta bir süre so n ra başları d ön m ü ş bir h alde bu em eksiz, çabasız seyr u si'ılûktan tat bile alm aya başlarlar. A ra sıra başlarını ark alan n a çevirip ark ad aşların a bağırırlar: “S iz h âlâ o ra ­ d a m ısınız?” diye. S iz h âlâ o r a d a m ısın ız ? B u sö z çok işitilmiştir akıntıya kapılıp gidenlerin ağzından. Ç ünkü akıntıya kapılıp gidenler, vicdanlannı soğu tm ak için en çok bu sözü kullanırlar ve arkadaşlarını akıntıya karşı kürek çekm ek le, h âlâ o r a d a olm akla, lüzum suz yere direnm ekle, vakitlerini b o şa h arcam ak la suçlarlar. İşte bu tür insanların K ur’a n ’d a g e ç e n s a b ır kavram ının gerçek anlam ını kavrayam am alarının en- tem el nedeni budur!

32


ve/vcya: vâvcylâ

A şk ’ın bir asliyeti vardı, haysiyeti vardı, m ahrem iyeti vardı; a ş k ’ın m ecazı ve hakikati vardı. U şşak zahiri kastetm ez, m ecaza başvururdu; n ad an h er n e k ad ar m u/cayyed an la sa d a on lar m u t­ lak o lan a işaret ederlerdi. Şim d i sü feh â, m e c a z ’ı h akikat’e (mukayyed olana) dönüştürdü ve m ahrem iyetin hürm etini ihlâl etti; sa d e ­ ce a ş k ’ ın kendisini değil, a ş k sözcüğün ü d e kirletti. B u yüzdendir ki ehli, artık bu sö zcü ğü kullanm aktan utanır hale geldi. Ş iir de p a ­ yına düşeni aldı; şiiriy y et d e. Aslı kalm adı, asaleti kalm adı, aslıusûlü kalm ayan h erşey gibi şiir d e şâirinin elinde değil, tâcirinin elinde. Fuzûlî’nin sesin i kim duydu? S e ssiz şâirlerden kim etkilenm edi? Şim di s e s var, görün tü var, şâir gibisi var; lâkin şiir hâlâ sessiz, görüntüsüz ve şâirsiz. “Ş âirsiz şiir olur m u ?” dem eyin, aslında her şi­ ir şâirsizdir. Şiir şâirinin elinden çıkm az; bilakis şiir şâirini bekler, şâir şiirini bulur. B ize d üşen her ikisini bir a ra d a bulm ak ve h em en 33


şiirsiz şâirlerin, şâirsiz şiirlerin dünyasını terketm ektir; tâ ki kulağı­ m ıza şiirin se si ulaşsın, o şiir şâirini bize tanıtsın, şâir şiirinin yanıb aşın d a bizi beklesin. Nice yıllardur ser-i kûy-i m elâm et beklerüz Leşker-i sultan-t irfânuz vilâyet beklerüz M elâm et beklenm eden vilayet beklenir m i? K ınanm ayı g ö z e al­ m ad an , kın an m a yurdunda n ö bet bekleyip bekçilik etm ed en , şiir şâiriyle buluşur m u ? “Ş âirsiz şiir olur m u ?” diye sorm an ın şim di tam zam an ı. Ç ünkü zam an , şiirsiz/şuursu z şâirlerin zam anı. Ehl-i temkînem meni benzetm e ey gül bülbüle Derde yoh sabrı anun her lahza min feryadı var Bülbülün gül için her an feryad ettiği gibi şâir d e her an feryad u figan ed er m i, etm eli mi bilinm ez; a m m â feryâd ettiğinde, kelim ât tıpkı cem a d â t gibi can bulup dile gelm eli değil m i? Girip büt-hâneye kılsan tekellüm cân bulur şeksiz Musavvirler ne suret kim der ü dîvâra yazm ışlar K u d e m â’nm sözleri, bir zam an lar cansız suretlere cân verirken, şim di sö z , şâir kisveli n âdanın dilinde kıyl u kâle inkilâb etm iş di­ y or ehli. Ehli olm asayd ı, aşk olur m uydu? Ö yle ya, şuur o lm asay ­ dı şiirin, şiir olm asaydı şâirin n e işi vardı m elâm et vadisinde? Şiiri an lam az, şâiri tan ım az bir adam ın şiir ve şâ ir üzerine ileri-geri kon uşm ası, suâller so ru p bilgiçlik taslam ası, erbâbını incitir bilirim. O y sa had bilmezlik, m eydanı b o ş bulm ak değilm iş sebeb-i hakikî. H ayrân o lan a, m üteessir o lan a, deli-divane o lan a câizdir deyû işitm iş d e kendi kendine konuşur olm uş. N e belîğ, n e d e bâliğ im iş ki b elağ at ustalarınca kınansın. Mükellef değilm iş ki fakîhlerce sîg ay a çekilsin. H iç âkil olm am ış ki ukalâ tarafından azarlan ­ 34


sın. O halde G ö z y a şu m d a n sûz-ı p in h ö n u m k ılu r â r if kıyas/Bîh a b e r tesir-i e n c ü m d e n d e g ü l a h te r-şin a s feh vasın ca m azeret b e­ yanından h alâs bulduğuna inansın d a bu fakîr, ac z zırhına bürünüp irfan oklarına karşı ceh lin i kendisine kalkan yapsın! Şim d i şiir zam an ı im iş... çünkü şiirin zam an ı im iş... san ki şiirin zam an ı var im iş. Z am an kötü im iş, çünkü kötünün zam an ı imiş, gü ya kötünün zam an ı var imiş. O ysa bir zam an lar m ah zâ a ş k iken her ne var âlem d e, ilim sırf bir kıyl u kâl im iş. N e olm u şsa olm uş, cahil ve/veya dem iş. V E işte o zam an vaveyla kopuverm iş.

35


hızır’ın huzurunda hâzır olmak

H iç sorm ad ım “ K im m iş bu ç o c u k ?” diye. A raştırm adım neyin nesidir, kimin nesidir diye. M ezarlıkları m esken edinm iş(m iş): m e ­ zarlıklarda yatar, m ezarlıklarda uyur, m ezardakilerle konuşurm uş. Ü stü başı p erişan m ış, yırtık pabuçlarının içinde ayaklan d on arm ış, çoraplarını ellerine giyen n iş ve fakat elleri d e d on arm ış. Servi al­ tında oturur ve yine servilerin altında soh b et ed erm iş babam la. S o ­ ğuk gecelerd e birlikte üşürler, birlikte ağlarlar, birlikte gülerlerm iş. Adını hâlâ bilm em o m ezarlıktaki garip gencin. H ikâyesi b an a âdem den m iras kaldı; zira o â d e ta h ân e halkından biri gibiydi. Birgün b abam bu gen ci eve getirm iş, yıkanıp tem izlenm esin e yardım ­ cı olm uş, an n em d e tem iz esvablar çıkarm ış giyinm esi için. S o b a ­ nın b aşın a oturtm uşlar, ön ün e bir ta s tarh an a çorbası koym uşlar. V E babam la uzun uzun konuşm uşlar. A n n em , “G a rip bir gen çti” diye anlatır aklına geldikçe. Y üzü­ nün güzelliğini, dilinin düzgünlüğünü över durur hâlâ. N e k on u ş­ 36


m uşlar, nasıl kon u şm u şlar duym am ış, duyduklarını ise anlam am ış. B a b a m k on u şm u ş o dinlem iş, o kon u şm uş b a b am dinlem iş ve fa­ kat saatler bo yu n ca her ikisinin ağzından d a bir tek sözcü k çıkm a­ m ış. “Su su y o rlar mıydı, konuşuyorlar mıydı bir türlü karar v erem e­ dim . Susu yorlardı d e se m değil, çünkü biliyordum ki konuşuyorlar­ dı. K onuşuyorlardı d esem değil, çünkü ağızlarından bir tek sözcük çıkm ıyordu” d e r an n em hâlâ. O g e c e evd e yatıya kalm ış. A n n em m isafirler için sakladığı yorgan lan n ı, çarşaflarını, yastık kılıflarını çıkarm ış, tem iz ve ütülü g e ­ ce giysileri verm iş. Lâkin sab ah ezan lan okun duğunda od asın da değilm iş o g arip gen ç. K im se farketm em iş gittiğini ve b abam a r ­ dından ç o k gözyaşı dökm üş. A nnem , “ Evlâdım , belki d e o gen ç Hızır’d ı” dem işti. V e itiraz etm em i ön lem ek m aksadıyla hem en “ U n u tm a!” diye uyarm ıştı beni: “ itikadı olm ayanın im anı o lm az!” B e n o sıralar b a şk a bir d ü nyada b aşkaian yla ve b aşk a işlerle m eşgul idim ve itik a d sözcüğünün ön ün e b â tıl sıfatını getirm ek suretiyle an n em in uyarısını kulak ardı etm iş, tenbihlerine aldırm a­ m ıştım . İtikadm ış, im an m ış, hızırm ış... bu sözcüklerin herbiri bir hurafenin in şasın d a şu u rsu z c a (!) kullanılan kerpiç taşlanydı benim için. İm an deyin ce, İtik a d deyince sah ih olm alıydı ve sah ih itik a­ dı olm ayanın sa h ih im an ı olm azdı b a n a gö re. N e d e hoşlanırdım “ b an a g ö r e ...” d em ek ten , “ b an a g ö r e ...” önekiyle başlay an cüm leler kurm aktan. “B a n a g ö r e ...” diye nutka başladım an n em in şaşkın b akışlan n a rağm en ve kitaplardan dev­ şirdiğim n e k ad ar bilgi v arsa, bilgin v arsa, bilgim v arsa hepsini bir çırpıda b o c a ettim so fay a. B abam ın bizi dinlediğini anlayınca he­ m en ciddileştim ve “ Hızır dediğiniz d e kim ? N ered e gördünüz siz H ızın ?” gibi sözler çıkıverdi ağzım dan. B a b a m ince bir teb essü m le m ukabele etti. T abii ki p ek m ân â verem edim bu ince (!) teb essü m e ve u m ursam az görü n erek kaldı­ 37


ğım yerden sözlerim e d ev am ettim . F ak at bir türlü an lam am ışlar­ dı, anlayam am ışlardı benim o hakâyık-ı akliyelerimi. D edim y a , b a ­ bam tebessü m etm işti. Ç aresiz sustum ve çıktım; on lan hızırlarıntn huzurunda bıraktım . Ne gariptir ki şim di, K üplüce M ezarlığı'nın önünden h er geçi­ şim d e, b abam ın eve getirdiği v e bir tek sözcü k bile sarf etm eden s a ­ atlerce konuştuğu o garip gen ci hatırlarım . A c a b a h âlâ o r a d a mı diye düşünür, b elki b irgü n o n a ben d e ra stla rım diye aklım dan geçiririm . Rahm etli b a b am , B eylerbeyi’ne yürüyerek ineceği zam an lar n ed en se h ep m ezarlık yolunu kullanır ve B o ğazı sey red e seyred e yürüm enin keyfini çıkarırdı. T ev afu k a bakınız ki kendisi şim di K ü p ­ lüce M ezarlığı’n d a m edfun ve hem B o ğ azı seyrediyor, h em d e re ­ fikiyle soh b et ediyor. B e n se on lara katılm ak yerine b aşım ı g ö v ­ d e m d e n a n ırm a y a uğraşıyorum .

38


edatlar tek başlarına bir anlam ifade etmezler

L a fız la r ağızdan çıkan seslerin adıdır ve anlam lı olanlan bulun­ duğu gibi, an lam sız olanları d a vardır. A nlam lı lafızlara k e lim e d e ­ nir ve kelim e üçe ayrılır: isim , fiil, e d a t (harf). • İsim lerin tek b aşların a bir anlam ı vardır ve bu anlam ya bir d urum a, ya d a bir n esn e'y e karşılık gelir; fakat bir eylem bildirmez ve bu özelliği nedeniyle herhan gi bir za m an a d a delâlet etm ez; isim zam an sızdır, zam ansızlıktır. İsimlerin geçm işi, şim disi ve g ele­ ceği yoktur; tıpkı özneleri olm adığı gibi. İsimlerin, kendi cinslerini niteleyerek s ıfa t (önad); b aşk a bir türü niteleyerek z a r f (belirteç) adını alm aları, h er n e k ad ar on lan n cüm le içindeki hâkimiyetlerini gö sterm ek tey se d e z a m irle r (adıllar) isimlerin yerini alm ak suretiy­ le bu gü cü zayıflatm ışlardır. Nitekim fiillerin, zamirleri g izli ö zn e olarak yan larında taşım alarının sebebi, isimlerin cümleyi istilâlan karşısında alınm ış bir tedbirden ibarettir. • F iillerin d e -isimler gibi- tek başlarına bir anlam ı vardır ve bu anlam bir iş, bir oluş, bir eylem bildirir ve fak at bir n esn ey e, bir 39


nesnenin kendisine karşılık gelm ez. İsim lere m ukabil fiiller z a m an a d a delâlet ederler; zira her fiilin bir zam an ı vardır, özn e ya g e ç m iş­ te, ya şim di, ya d a gelecek te eyler. “ Peki d ü n , b u g ü n , g a rın , s a ­ b ah , a k şa m birer isim değil m i; ve bu isimlerin her biri bir z a m a ­ n a delâlet etm iyor m u ?" d en ec ek olursa, deriz ki: B u isim lerin za­ m an a delâleti m a d d e le ri itibariyledir; su re tle ri itibariyle değil. O y ­ sa taksim , su re t itibariyledir. İsim eylem ve z a m an a, fiil d e belirli bir durum a delâlet etm e ­ diğine g ö re a şk ı nasıl tan ım layacağız? Ç ünkü aşk ın zam an ı yok­ tur, bu yönüyle fiil’d en aynlır; a şk eylem bildirir, bu yönüyle d e isim ’den aynlır. K ısac a zam an sız bir eylem in adıdır a şk ! Böyledir, zira ‘a şk ’ m a sd a rd ır ve m asd arlar eylem bildirirler, zam an bildirmezler; tıpkı â ş ık o lm a k gibi. Eylem e delâlet etm ele­ ri itibariyle fiille re , zam an d an m ücerred olm alan itibariyle isim le ­ re b en zeseler de m a s d a r la r yine d e bir durum u, bir nesn ey i g ö s ­ term ezler. G österdikleri an d on arlar, hareketsiz kalırlar; zirâ isimleşirler (ism-i m a s d a r olurlar) ve bundan böyle eylem .d e bildirm ez bir hâle gelirler; tıpkı A ş k gibi, A k ıl gibi, Z u lü m gibi, a şk , a k ıl, z u ­ lüm gibi değil! • E d a tla r a gelince, bütün kelim elerin tem elini teşkil ed en bu se s le r , tek başların a bir an lam ifade etm ezler; n e zam an bildirirler, ne durum , n e d e iş, oluş ve eylem . B u n dan edatların an lam lan ol­ m adığı gibi bir son u ç çıkanlm am alıdır. Bilakis anlam ları vardır ve fakat tek b a şla n n a bu anlam ın bir anlam ı yoktur; d e -d a gibi, den d a n gibi. E d a t, anlam ını tezahür ettirebilm ek için, bir ism e, bir fii­ le y aslan m ak zorundadır; zira bir cüm le içinde yer alm adık ça, o bir hiçtir. Bugün m üslüm anları birer e d a t hâline getirenler, on lan birer h a r f haline dönüştürenler, işte bu nedenle ciddiye alınm am alıdır di­ ye düşünüyorum . M üslüm anlan herhangibir durum a, herhangibir 40


iş, oluş ve eylem e delâlet etm ez hale koyanlar, dolayısıyla isim ve fiil olm a h assalan n ı kaybettirip on lan z a m a n sız (tarihsiz) kılanlar, hiç kuşkusuz ki n e şimdiki isim lerdir, n e d e fiilleri Bilakis asıl ve gerçek suçlular, bağlaçlard ır; bir görünüp bir kaybolan b a ğ laç lar. C üm lenin, cüm lelerin bağlaçlara olan ihtiyacı a s lî değil, h ep tezyini old u ğu n a g ö re , gayret edilirse, b a ğ la ç kullanm aksızm d a c ü m le(ler) kurulabilir. “ D ah a ortad a bir c ü m le yok ki!" diyorsanız, o halde niye boşu b o şu n a b a ğ la ç la rı sırtınızda taşıyorsunuz?!

41


hem dilsiz, hem dilsûz

Dil, d e ğ e rd e n b ağım sızlaşab ilir m i? Dilimizi d e ğ e rle rd e n arındırabilir m iyiz? D ü n y ag ö rü şü n ü içinde sak la m a y a n bir dil v ar m ı­ dır? B en im bu suâllere cevabım olum suz. Çünkü dilin d eğerlerden anndırılm asının m üm kün olabileceğine hiç in anm adım . “Dilden değerlerin tasfiyesi im kânsızdır” d em ek istem iyorum . Bilakis tam amiyle d eğerlerden ann dınlm ış bir dilin o lam ayacağın ı söy lem ey e çalışıyorum . Sözgelim i Cum huriyet idaresi, dili İslâm î d eğerlerden arındırm aya çalıştı; dili sad eleştirm ek, dili A rap ç a ve F a r s ç a ’nın ta­ sallutundan kurtarm ak ad ın a; İslâm î değerlerle örülm üş bir Türk­ ç e ’yi bu d eğerlerden arınm ış bir hale getirm ek m aksadıyla elinden geleni yaptı; bu kon uda hayli m e sa fe d e aldı. Şim d i yan m asır ön cesin d en çok farklı bir T ürkçe'yle kon uşu­ yor; çok farklı bir T ü rk çe’yle düşünüyoruz. Peki kendisiyle konu­ şu p düşündüğüm üz T ü rk çe, d eğerlerden arınm ış oldu m u, saflaştı 42


m ı? H ayır! S a d e c e farklı d eğerler yüklendi; böylelikle ö n c e m etafi­ ziğini, so n ra d a m antığını kaybetti. B ir m isal verelim : H ayatını kaybetti, h ay ata v ed a etti, vefat e t­ ti, g ö ç etti, rahm etli oldu, H akkın rahm etine kavuştu, R ab bin e k a­ vuştu. Refik-i A 'la ’y a çıktı, g ö ğ e çıktı, terk-i diyar eyledi, so n n e fe ­ sini verdi, şeh id oldu, şe h ad e t m ertebesini ihraz eyledi, geberdi, ceh en n em i boyladı, e şşe k cen n etin e gitti, nalları dikti, vs. B u tâbirlerin hepsi d e en nihayet şu biyolojik durum u imler: öldü. A c a b a niçin sa d e c e “ Filan öldü” dem ekle yetinm eyiz d e farklı tâbirler kullanırız? A c a b a niçin bir kim senin ölüm ün ü h ab er verir­ ken bile d e ğ e r yargılan m ızdan sıynlam ayız? M eselâ bir g az e te ila­ n ında şöyle bir cüm le o k u sak n e düşünürüz: Hepimizin başı sağolsun, sevgili kardeşimiz X geberdi; onun acısı­ na dayanamayan köpeği de Hakkın rahmetine kavuştu. T ü rk çe’de “sevgili kard eşier” in geberm ediğin i, “ k öp ek ler” in ise H akkın rah m etin e kavuşm adığını bilenler, m uhtem elen kendileri­ n e bir şa k a yapıldığını düşüneceklerdir. K ez â, b ab ası vefat etm iş bir kim seye, “Allah taksiratını affetsin, babanız n e zam an nallan dikm işti?” d en m ez; vey a hiç kim se bir akrabasın ın ardından , “ R ah ­ metli dayım ne iyi insandı, ceh en n em i bo ylam ad an ö n ce h ep bizi g ezm ey e götürürdü" diye söz etm ez; ya d a hiç kim seye “ D uyduğu­ m a g ö re halan e şşe k cennetine gitm iş; m erhûm enin cenazesi ne zam an kalkıyor?” diye sorulm az. Ş im d i bir de şu kıyasın önerm eleri üzerinde düşünelim : “Bütün insanlar ö lü m lü d ü r/So k rat d a bir in san d ır/O halde S o k ra t d a ölüm lüdür” ; ardından d a “ Bütün insanlar ölüm lüdür” ön erm esini, şu ayet-i kerim enin m ealinde dile getirilen ön erm eyle m ukayese edelim : “ H er nefis ölüm ü tadıcıdır." (Âlu İm ran: 1 8 5 , Enbiya: 3 5 ; A nkebut: 5 7 ) 43


“H er n efis" (ku llu n e fsin ) tabirini, hiçbir zo rlam aya başvur­ m aksızın şu şekle dönüştürebiliriz: “ Bütün in san lar". “Ö lüm ü tatm ak ” (z â ik a t ’ul-m eut) tabirini d e p ek âlâ şöyle ifade edebiliriz: “Ölüm lü o lm ak ” . Böylelikle “ H er nefis ölüm ü tadıcıdır" ayetiyle, “Bütün insanlar ölüm lüdür” ö n erm esi eşle şm iş olurlar. Retoriği h e sab a katılm adığı takdirde, bu eşleştirm e işlem inde bir h ata bulunabileceğini san m ı­ yorum . Ç ünkü bütün in sanlann ölüm ü tadıcı oluşuyla ölüm lü olu­ şu ara sın d a / g ö rü n ü r d e / bir fark yoktur. O halde e şle şm e gerçek ­ leşm iş g ö r ü n d ü ğ ü n e g ö re , “ M ezkûr K u r’an ayeti ile bu m açtık ön erm esi arasın d a hiçbir fark yoktur” diyebilir miyiz? B u suâlin cevabını siz veriniz! F akat bu ara d a unutm ayınız ki günüm üz İslâm cıları, bu tü r e şle ştirm e le ri y a p a b ild ik le ri ta k d ir­ d e tefekkür vâdisinde h ayat hakkı bulabiliyorlar; üstelik bunu d a bir m a rife t addediyorlar.

44


ey esir ân!

İslâm düşüncesini m odernleştirm e çabalan n ın , bilh assa X X . yüzyıl b oyun ca, kendisine istinad ettiği ve her fırsatta ö n e sürdüğü delillerden biri d e Efendim izin (s.a) söylediğine inanılan şu hadîs id i: “S iz dünya işlerini benden d ah a iyi bilirsiniz.” Bu hadîsin bu hâliyle Sah ih -i M ü slim 'd e yer alıyor olm asından d a güç alan bazı âlimler, ictihad kapısının açılm ası; İslâm âleminin içinde bulunduğu fikrî yoksunluğun (!) aşılm ası; m o d em dünyanın önüm üze getirip bıraktığı sorunların çözülm esi; a t a le t , tem bellik , h u ra fe , israiliy at, vb. ne kadar olumsuzluk varsa bütün buniann ıs­ lah ve tasfiye edilebilm esi için, yeni m eseleler üzerinde İslâm âlimle­ rinin yeniden ve köklü bir cehd u gayret gösterm esi gerektiğini sö y ­ lüyorlar, bu ictihad faaliyetinin meşruiyetini tem in etm ek m aksadıy­ la ö n e sürdükleri deliller arasın a bu sahih hadîsi (!) d e katıyorlardı. “ H urm a h ad îsi” diye d e bilinen bu hadîsin, bir gün gelip meşhûr “ Mevrid-i n a sd a içtihada m e sa ğ yoktur” şeklindeki M e ce lle kâ45


idesinin ilgasına neden o lac ağ ı, yani n assın (ayet ve hadîslerin) hüküm ferm â olduğu m eselelerd e d e ictihadların o rtay a çık m asın a yol a ç a c a ğ ı -hiç d eğilse ilk d ö n em sözcülerince- ön görü lm em iş, um ûrı d ü n y a hakkında bir bakım a Hz. P ey gam b er’den (s.a) d ah a bilgi­ li olabileceklerine in an an bu in sanlar, böylelikle İslâm düşüncesini m o d em çağın gereklerin e g ö re yeniden düzenleyebileceklerini id­ d ia etm işlerdi. Bu yüzyılın başın daki Y en i İlm-i K elâm ve İçtim aî U sûl-i Fıkıh tartışm aları, e s a s itibariyle bu yönelim lerin bir son ucudur. K ez a ictihad kapısının açılm ası, ıslahat ve tecdid program larının yürürlü­ ğ e konulm ası talepleri de. Peki son u çta n e oldu? İslâm düşüncesinin ve İslam fıkhının s e ­ viyesi nerelere ve h atta kimlerin eline k ad ar düştü? Dinî hayatı bir k en ara bırakalım , dinî tefekkürün derinliği, gücü, ç a ğ d a ş m eseleler karşısındaki hâkim iyeti ve sö z ü m o n a ö z g ü n lü ğ ü ne hâle geldi? A ca b a İslâm dünyasının h er tarafında m üslüm anlar siy âsî ikti­ darı kaybettikleri için m i bu durum a düşülm üştü? S iy a sî iktidar ele geçirildiği takdirde m eseleler hallolacak, m üslüm anlar d ü n y a işleri­ ni, eskisine nisbetle d a h a iyi m i düzenleyeceklerdi? Bütün bu su âl­ ler, T an rı ile S o r u n sözcüklerini y an y an a getiren bir bilinç düze­ yinde m i gerçek cevaplarını bulacaktı? Ç a ğ d a ş İslâm D ü şü n cesi, artık bugün m eşrûiyetini K u r ’an ve S ü n n e t gibi aslî kayn aklara uygunluğu ölçüsünde değil, m o d e m h ayata ve m evcut siy asî iktidarlara uygunluğu nisbetinde tem in ed er bir hâle gelm iş; n e yazık ki sa d e c e d ip n o t kabilinden zikredi­ len ayet ve hadîsler, ö n e sürülen görüşleri hem d in î, h em d e g e ­ çerli kılmak için yeterli görülür olm uştur. S iz d ü n y a işlerin i b en d en d a h a iyi bilirsiniz. B öyle bir sözü, P eygam b erin e yakıştıran bir zihniyetin, İslâm L aik lik m eselesin d e söyleyebileceği n e olabilir? B öyle bir zihniyet. 46


m eselâ fa iz m eselesin i, k ad ın m eselesin i nasıl ve n e surette ç ö z e ­ bilir? B ö y le bir zihniyet. Peygam berinin böyle bir sö z ü söy ley em e­ yeceğin den kuşkulanabilir m i? Kuşkulanır d a hakikati anladıktan so n ra, “ Y â R asûlallan! Um ûr-ı dini umûr-ı dün yadan ayırdığımız için, en nihayet h em dinimizi, h em d e dünyam ızı m ahvettik” diye­ bilir m i? F ak at bakınız Ş e y h G alip n e d em iş: B ö y /e b ir m e lik 'e e y e sir â n !/H ü r r iy e tim o lm a sın m ı k u rb a n ? D ü şm an ı h ep b a şk a taraflard a aradık ve hâlâ arıyoruz. D ü şm an bellediklerim ize h ep kızıp durduk ve h âlâ kızıp duruyoruz. K ur’an okurken m üsadif olduğum uz m ü şrik , k â fir, m ü n a fık , f â s ık sıfat­ larını h e p kendim izden g ay n sın a lâyık gördük v e h âlâ görüyoruz. N e ki “ Biz n ered e h ata yaptık ve h âlâ n ered e yap ıy o ru z?” d e m e ­ dik ve bize n e denli büyük bir c e zâ verilm iş olm alı ki h âlâ d e m e ­ m ekte ısrar ediyoruz.

47


ne yazık ki biz suçsuzuz

H eid egger, “ Dil varlığın m esken id ir” (D ie S p r a c h e ist d a s H au s d e s S e in s ) der. Dil olm asaydı, n e varlık üzerine, n e d e v a ro ­ l a n la r ) üzerine konuşabilirdik. Dil sayesin d ed ir ki varolan(lar)ı s a ­ yabiliyor, sıralayabiliyor ve tasn if edebiliyoruz. Evet, dil olm asayd ı uaro/an(lar) üzerine düşünem ezdik d e. Ö yle ya, dünyam ız dilimiz­ den ibaret değil m i? B u durum , d il-siy aset ilişkileri için d e geçerlidir. Dilimizin sınırlannı aşa n , bu sınırlann dışına ta şa n bir siyasetin takipçisi o lam a­ yız. Nitekim dilimizin sınırları, siyasetim izin sınırlannı belirlediği içindir ki dilimiz gibi siyasetim izin d e ufuklan daralm ış bir durum ­ d a. O halde hiç çekin m eden şu yargıda bulunabiliriz: — Dilin sınırlannı belirleyenler, siyasetin sınırlannı d a belirlerler. M üslüm anlar, g e ç e n yüzyılın ortalan n d an itibaren İslâm siyasetbilim geleneğinin kavram larını terkedip b a şk a bir dünyanın (fark lı bir dünyanın) kavram lanyla düşünm eye, d ü n y ad a olup-bi48


tenleri ise, içselleştirm ek için büyük ç a b a harcadıkları bu kavram ­ lar vasıtasıyla tasavvur etm ey e başladılar. Dillerinden v azgeçin ce, dillerini d e ğ iştirin c e bu dile uygun olarak tan ım lanan dünya tasavvurlan d a , siy aset etm e biçimleri d e, siy asî yap ılan kavram a tarzlan d a değişti. B ir zam an lar ş û r â , m eşv e re t, m e şrû tiy e t gibi p arlak terim ler­ le kon u şm ak , d ü şün m ek ve siy aset dünyam ızı bu kavram lar üzeri­ ne bina etm ek revaçtaydı. Ç ünkü bu kelim eler, artık m u h a le fe ti d e tazam m u n ed en bir m eşrûiyet zem ininde algılanıyorlar, siyasî yapının ç o ğ u lc u karakteri, ister istem ez m evcut iktidan zayıflatıcı bir süreci tahkîm etm ekten b a şk a bir işe yaram ıyordu. B u n a m u­ kabil s a lta n a t, m u tla k iy e t. istib d a d gibi terim ler, n e gariptir İd s a ­ d e c e 'sö v m e ' sad ed in d e kullanılıyor, p arçalan an bir im paratorlu­ ğun bakiyesi, “kılleti: azalm ayı, küçülm eyi, a n a göv d ed en k o p m a­ yı istem ek ” m ân âsın a gelen istik lâl kelim esinin om uzların a yükle­ niyordu. Şim di ise in san h a k la rı, d e m o k ra si, ç o ğ u lc u lu k , h o şg ö rü , bi­ r a m d a y a ş a m a k , vb. kavram larla düşünüyor, dilimizi d e siyaseti­ mizi d e bu kelim elerle tayin ve tezyîn ediyoruz. Bizi biz y ap an bir üslûbun, bizi biz y a p a n bir d avran ış biçim inin, bizi biz y ap an bir hatt-ı hareketin sahibi değiliz. Saldırıyorlar püskürtüyoruz, suçlu­ yorlar reddediyoruz, tenkid ediyorlar m ukabele ediyoruz. F ak at h ep si bu kadar. Bir süre so n ra, saldırm ak için p ü s k ü r t­ tü k le rim iz i, su çlam ak için red d ettik lerim izi ve tenkid etm ek için m u k a b e le e ttik le rim iz i bizzât kendimiz kullanm aya başlıyoruz. D ah a ö n ce karşı çıktığım ız kelim e ve kavram lan kısa bir zam an da içselleştirdiğim izi, b aşkalan n ı suçlarken farkında olm ad an g eçm iş­ te savunduklarım ızı şim di su çlam aya başladığım ızı anlam ıyoruz. A nlar an lam az d a geçm işim izi tah rif, bu d a m üm kün olm azsa in­ k âr ediyoruz. B u ara d a ; kazandığım ız, ele geçirdiğim iz, em ek ver­ 49


diğimiz, bizzat inşa ettiğim iz bir dünyanın değil, bilakis tevarü s et­ tiğimiz bir ilim geleneğinin, m irasçısı olduğum uz bir siy aset tarzı­ nın m üm essilleri bulunduğum uzu hiç düşünm üyoruz. İstihsal ettiklerimiz yüzünden üzerim ize gelm iyorlar; bütün su ç (!) ister istem ez m u h afaza ettiğim iz değerlerim izde, bir türlü kendi­ sinden kaçam adığım ız tarihim izde ve en önem lisi kurtulm ak için elim izden geleni yaptığım ız kim liğim izde. Kimliğimizi, tarihimizi ve değerlerim izi reddettiğim izde ise su ç unsurlan ortad an kalkıyor. Nitekim bugün m üslüm anların y an a yakıla biz s u ç su zu z diye çığır­ m alarının bir nedeni d e bu değil m i? K eşke günüm üz m üslüm anları, biz su ç lu y u z diyecek k ad ar c e ­ saret sahibi olabilselerdi. K eşk e akidelerinin bir su ç teşkil ettiğini anlayabilselerdi. K eşk e su ç la rın d a n utan m asalardı. Belki o za­ m an, uğruna m ü cadele ed ecekleri bir şeyleri olurdu.

50


peynir büyük, yol kısa

Dini sa d e c e devleti değil, toplum u d a biçim lendiren bir unsur olm aktan çıkarıp onun toplum üzerindeki belirleyiciliğini yok et­ m eye çalışanlar; bir zam an lar, kaybedilen ülke to p rak lan n a, kay­ bedilen ih tişam a, kaybedilen özgüven e işaretle bütün bu m enfî g e ­ lişm elerin seb eb i olarak dini ve dinî kültürü gösteriyorlardı. N e y a­ p ıp yapm alı bir a n evvel d in 'den kurtulup Ç a ğ d a ş B atı Uygarlığ ı’nm izlerini takip etm ek suretiyle ad am o lm ay a çalışılmalıydı. Devleti ve vatanı kurtarm ak ad ın a â d e ta d in fe d a edildi; âlim ­ lerimiz ö n c e itibar, so n ra c an kaybına uğrad ı, dinî geleneklerim iz h u r a fe ilan edilip zavallı halka bu hurafelerden kurtulm a çağrılan yapıldı; hatta bununla yetinilm eyip bu ülkenin in san lan zorla bu h u rafe le ri (!) terketm eye m ecbur tutuldular. Uzun bir sü re bu ül­ ked e doğru-dürüst dinî e se r yayım lanam adı; m em leket evlâtları okuyabilecekleri dinî eserler bulam adılar. T ürbelere çap u t b a ğ la­ m aya karşı çıkm ak bir m a rife t addedildi. K em alisti d e , İslâm cısı d a 51


halkı, cehaletle ve bu tür hurafeleri hâlâ sürdürm ekle suçladılar. T ü rb e ziyaretleri,

kan dillerde cam i gezm ele ri,

m ezarlıklard a

K u r a n tilavetleri; cahil ve h u rafep erest halkın bir türlü v a z g e ç e m e ­ diği “atalar d in fn 'ın (!) kalıntılarıydı. Âlim lere itibar ed ip hürm et gö stere n ler, ruhban sınıfına hiz­ m et etm ek, A llah 'la kendi araların a a r a c ıla r k o y m ak su çu n u işli­ yorlardı. Ö y leyse ıslah edilm eliydiler; edildiler d e . (Şim di kendile­ rine d an ışabileceğim iz, ön lerinde diz çökebileceğim iz âlim lerim iz y o k artık!) T arih e ve geleneklere itibar edip hürm et gö stere n ler, a t a la r d i­ ni ni y aşatm ak ve şirke girm ek suçunu işliyorlardı. Ö yleyse ıslah edilmeliydiler; edildiler d e. (Şim di kendisine atıf y ap ab ileceğim iz bir tarihimiz ve bir gelen eğim iz yok artık!) M azi m enfî bir kategori halini alıverm işti; istik b a l ise özlen en, beklenen ve elde edilm ek istenen m uhayyel bir dünya. O lm ayan bir g elecek ad ın a, varolan bir g e ç m iş inkâr edildi: ö n ce O sm an lI­ lar, so n ra Selçuklular, derken A b b asîler.ve Em evîler. Elde birkaç yıllık H u/e/d-yı R â şid în dönem inin kaldığı / k a l a c a ğ ı zannedilm işti ki şim di o d a d o k to ra tezlerinin say falan n d a reddedilir h âle geldi. G en ç m üslüm an, kendi tarihinden utanır olm uştu. Sırtındaki küfe­ leri ata rsa, s u lta n la r tarihinden kurtulursa, d ah a m uhkem bir m ev­ zide konum lanabilirim san m ıştı. Din ile dinî gelen eğin , ak id e ile kültürün, ah k âm ile e d e b ’in arası ayırılıverdi: S o n u n d a dini kurtar­ m ak ad ın a dinî geleneklerim izi, akidemizi tashih etm ek ad ın a kül­ türüm üzü, ahkâm ı y a şa m a k /y a şa tm a k ad ın a edebim izi kaybettik. Peki so n u ç? Şim d i gelen eğ i olm ayan bir din, kültürü yok edilm iş bir ak id e, ed e b 'd en tecrid edilm iş bir ah k âm var ellerim izde. H içbir e m e k sarfetm ed en , ciddi hiçbir eğitim gö rm ed en , g az e te p ro m o sy o n la ­ rıyla tem in ettiğim iz birkaç kitabı kanştırıp lü tfe n birkaç k öşey a52


zısı ok u m ak la, m e c b u re n birkaç televizyon program ın ı izlem ekle kavrayab ileceğim iz bir elinin m üşterileri haline getirilm iş durum ­ dayız. “T a n n ’yla aran ıza aracılan sokm ayın , hurafelerden kurtulun, atalar dinini terk ed in !” dediğim izde, -ne k ad ar sam im iyetle söyler­ se k söyleyelim - gü y a a n la m lı birşeyler söylem iş olduğum uzu farzediyoruz. O y sa aracıları atıp ulem âyı lanetli ruhban sınıfının m ü­ m essilleri ilan ettik de n e old u ? Bakın bakalım din’le aranıza koy­ duğunuz yeni aracılar kim ? H u rafelerden kurtulduk d a n e oldu? Bir düşünün bakalım şim di yeni hurafeleriniz n eler? A talar dinini terkedıp g eçm işte olan , geçm işi hatırlatan n e v a rsa reddettik de ne old u ? Bir kıyaslayın bakalım , atanız İbrahim ’in, İshak'ın ve İsm a­ il'in diniyle şu an d a tem sil ettiğiniz, yaşadığınız, yaşattığınız din arasın d a n e gibi bir alâk a var? “ Baktık, düşündük, kıyasladık. N e olm uş yani, d ah a iyi bir du­ rum da olduğum uz kesin değil m i?” diyenleriniz olabilir. B u hurafeci ad am ın (!), insanın âsabın ı bo zan suâller so rm asın a kızabilirsiniz d e- Ö yle y a, çözü lm üş olduğu düşünülen problem lerin çözülm em iş olabileceği kuşkusunu o rtay a ata n , so n a erdiği sanılan bir yolun belki d e hiç ad ım lan m am ış olabileceği ihtim alinden sö z ed en ve oturup tam d a istirahat ed ecekleri zam an in san lara “Kalkın ve y o ­ la revan olu n !” diyen birini han gi akıllı ciddiye alabilir ki? Akıllılar şim di tezgâhlarının başın d a. D uyduğum a g ö re , onlar, eski h ocalan n ın sa ç m a -sa p a n yazılannı okuyup “ N e k ad ar d a d e ­ ğişm iş bu a d a m !? " d em ekten kendilerini alam ıyorlarm ış ve hatta o n a çok kızıyorlarm ış. G eçen lerd e bu zâtla karşılaşınca, eski tale­ belerinin kendisi hakkındaki kanaatlerinden sö z açtım . A cı acı te­ b essü m etti. S o n r a şöyle bir fıkrayla m ukabeled e bulundu: Fareye d em işler ki: “B a k şu ra d a büyük bir peynir p arç ası duruyor; gidip a k a n a !" F are bir peyn ire, bir d e peynirin durduğu yere bakıverm iş, 53


“B u işte bir gariplik v ar” d em iş; “hem peynir büyük, h em d e yol çok k ısa!” V E b aşk a birşey söylem eye ihtiyaç duym adan çekip gitti. A r­ dından şaşkın şaşkın b akarken , nedendir bilinm ez aklım a şu m ıs­ ralar geliverdi: M ansûr ene'l-hak söyledi/Haktır sözü, hak söyledi. N âdân mu kay yed anlad{/Ammâ ki mutlak söyledi.

54


benim neslimin büyük günahı

Benim neslimin büyük günahı tarihini bilmemek, tarihine inanma­ mak ve bilhassa tarihinden kendinde birşey devam ettiğine inan­ mamaktı. Gördüğümüz feci terbiyenin tesiri altında, tarih’i bir me­ zar ve bütün vekâyîi birer ceset gibi düşünüyorduk. Mazimiz bir dağdı: Onu çıkmıştık, şimdi inmekle meşgul idik ve talihin bizi iniş tarafında dünyaya getirdiğine kızmaktan başka yapacak birşeyimiz yoktu. D eğerli ilim ad am ı Ali Birinci, Şükrü H anioğlu'nun m eşhu r ki­ tabına yazdığı bir eleştiri yazısını, m erhûm A h m ed H am di A k se­ ki’ye ait bu satırlarla noktalar." Sizi bilm em a m a , oku duğum da bu p a sa j beni çok etkilem işti; zi­ ra m erhûm A ksekili’nin dile getirdiği nedam eti bütün hücrelerine kadar y aşa m ış biri olarak ben de aynı soruyu d efalarca kendi ken­ d im e sorm uştum : Türk Dünyası Araştırmaları, sy. 56, Ekim 1986. 55


B e n im n eslim in bü yü k g ü n a h ı h a n g isiy d i? Benim neslim in bir bölüm ü, g e n ç y aşta hayata veda etti. Bin­ lerce g en ç 1 2 Eylül öncesinin o puslu d ön em in de büyük dâvalar adına yok edildiler. Bir kısmı sak a t kaldı, bir kısmı işsiz. Bir kısmı karanlık işlere girdiler ve yine bunlan n bir kısmı canlarını kaybetti, bir kısmı haysiyetlerini. S iy a se te ve ticarete atılanlar d a oldu; ve her zam anki gibi, haysiyetsiz olanları, zeki ve m uhteris olan lan si­ yasetçi oldular, tüccar oldular, işveren oldular, milletvekili ve hatta bakan oldular, a m a ad am olam adılar. 1 2 Eylül so n rası d a d eğişen p ek birşey olm adı. B u se fer 7 0 'lerde olup bitenlerin değişik bir türü sah n ey e konuldu. Ç o k şe y oku ­ duk, çok şey öğren dik ve fakat tarihim izden yine bihaber kaldık; hatta tarihim izden d ah a tiksinir olduk, reddettik tüm üyle ve böyle­ likle ruhum uzu kurtardığım ıza inandık. G erçekte ruhum uzu kurtarm ış mıydık bilem iyorum , a m a yine son uçta tarih siz kaldığımız m uhakkaktı. H epim iz g e le c e ğ e bak an , hayalleri, hülyalan olan ve fakat geçm işi olm ayan , g e ç m işe b ak ­ m ak istem eyen gen çler idik. K ısacası “gördüğüm üz feci terbiyenin tesiri altında, tarih’i bir m ezar ve bütün vekâyîi birer ceset gibi dü­ şünüyorduk.” Y a şim di? D eğişen p ek birşey yok. H içbir bedel ö d em ey ip tez­ gâhlarının başlarına geçen dünün gençleri, bu tür nefis m u h ase b e ­ lerinden şiddetle kaçınıyorlar, çadırlarını kurduklan yerlerden kal­ kıp yola revan olm aya güç yetirem iyorlar. O nlann b irarad a g ö r­ m ekten nefret ettikleri iki kelim e var: n efis ve m u h a se b e . B u n e ­ denle ö z e le ştiri yerine m u h aseb e-i n e fs yapıldığına kızıyorlar. (Çünkü ilki m a d d e te n , İkincisi m an e n terakkiye yol açar.) Bugünkü gençler biraz şanslı olm alı ki siyasî m erkez onların ç o ­ ğunu ölüm e sürm ek yerine, k on serlere ve futbol m açların a sü rü ­ yor. G eri kalanlarına ise şimdilik küçük ve zararsız roller veriliyor. 56


Kimileri direniyorlar ve bunun bedelini d e ödüyorlar; diğerleri ise çözülür çözülm ez büyük kitlenin ara sın a katılıyorlar. Bu gençler m az i den en d ağ d an indiklerini değil, istik b a l d en en küçüm en te­ p elere sıçrayacaklan n ı düşünüyorlar. Durum bu kadar ümitsiz m i? Hayır! Çünkü m â z î denen d ağd an indiğini düşünenlerin veya istik b al d en en tep elere sıçram ay a çalı­ şanların yanısıra. bu topraklarda bir yerlerde hâlâ o m â z î denen d a ­ ğ a tırm anm ayı isteyen gen ç zihinler var. O halde istikbale inat, “ Bircfe Y akın T arih ve B iraz U zak H u r a fe ” ok u m aya ne dersiniz?

57


öz-eleştiri: özü-eleştiri

Öz-eleştiri m a d d î, m uhâsebe-i n efs ise m an e v î terakkî’ye yol açar; zira öz-eleştiri y a p a n kim seler, yaptjklan h atalardan p işm an olm alan sebebiyle ve tabii ki bu h atalan tekrarlam am ak am acıyla bundan böyle kendilerine zarar verm eyecek m evzilerde konum lan­ m ayı seçerler; ileride p işm an olm ayacakları işler y ap m ay a b a şlar­ lar. Bu tür kim seler için öz-eleştiri, bir bakım a in san ı e n a y ilik ten k u rta ran bir a y d ın la n m a h ali anlam ını kazanır. Kişi, yaptıklannın, o gün e k ad ar kendisine zarar verdiğini, kendisini geri bıraktı­ ğını, belli yerlere (!) gelm esini engellediğini m ü şah ed e ettiğinden oturup öz-eleştiri y a p a r ve bu dünyanın tek akıllısının kendisi o lm a­ dığını itiraf etm ek m ecburiyetinde kalır. Başkaları gibi olm aya k arar verir kısaca. M eselâ artık sivri laf­ lar etm ez, herkesle birlikte güler, herkesle birlikte ağlar, yıllardır küçüm sediği kalabalıklann ara sın a katılır, ağzından düşürm ediği sözleri düşürm eye, ağzın a alm adığı laflan alm aya başlar. Y ararını 58


d a gö rü r bu tavrının. Belki, kendisini seven , sözlerine itibar ve itim ad ed en zayıfların d esteğin den m ahrum olur a m a , bu arad a, kendisini aşa ğ ıla y an , kendisini ad am yerine koym ayan kuvvetlile­ rin gözü n e girer. M uhalefeti, m uhalif olm ayı değil, iktidarı, güç ve kuvveti se ç e r. M u h a lif o la n la r e leştirir; m u k te d ir o la n la r b e ğ e n ­ m ez deyû eleştiriyi bırakıp beğ en m em ey e başlar. Öz-eleştirisi, kendisini m a n e v î bakım dan takviye etm ez, aksin e m a d d î bakım ­ dan terakkî ettirir. K aybolan yıllanna, h eb a olan yeteneklerine acır. “ B en im on lardan neyim ek sik ?” diyerek ö z ü n ü eleştirir ve en nihayet ö'zfölgür olm ak yerine o n la r gibi olur. D eğişir, y e n i/y e p ­ yeni biri haline geliverir ve sık sık “Biz artık bunlan aştık” d em eye başlar. O z -eleştiri'nin aksin e m u h âseb e-i n e fs böyle değildir. Çünkü m u h aseb e-i n e fs, insanın, yaptığı hatalan farkedip d ah a büyük bir m ü câh edeye koyulm ası dem ektir. İdeallerini küçültm esi değil, bü­ yültm esi dem ektir. Kişinin, kendisini büyüten/büyülten ideallere uygun bir büyüklüğe u laşam am ak tan ötürü nefsini h e sab a çek m e­ si dem ektir. Yükleri azaltm akla, atm akla alâk ası yoktur m uhâsebei nefsin. B ilakis nefsin yükü artar ve cerem esi büyük olur büyük d â­ vaların. M uhâsebe-i nefsin b a şk alarıy la d a alâkası yoktur. “ Kim ne d e r? B ö y le düşün ürsem , şöyle y ap arsa m kim hakkım da ne düşü­ nür, n e y a p a r ” suâllerinin yeri bulun m az/bu lun am az h e sa p defte­ rinin say falan n d a. Nefsini h esab a çeken kim se b aşkaların a derdin­ den şikayet etm ez, tabib aram az, kurtulmak istem ez, başkalarına ağ lam az, başk alan n ın yan ında inlem ez. İşte bu yüzden acı vericidir nefsi h esab a çekm ek. Y ürek ister kı­ nanm ayı g ö z e alm ak ve dahi kınayanlann kınam asına aldırm am ak. Oz-eleştiri, kişiye b a şk a la rın ı farkettirir, kişi b a şk a la rı için ken­ dinden v azgeçer, b a şk a la rı adına kendisi olm ayı terkeder. O ysa 59


m uhasebe-i n efs, nefsin geçm işiyle, nefsin kendisiyle irtibat kur­ m ak dem ektir; nefsin tarihini yeniden oku m ak dem ektir, bir d ah a okum ak, bıkm adan u san m ad an nefis defterinin sayfalannı kanştırm ak dem ektir. M uhasebe-i n efs, kişinin kendisiyle ilgilenm esi, kendisini farketm esi dem ektir. Kalabalıkların ara sın d a, kalabalıkla­ ra rağm en varolduğunu a n lam ası/k av ram ası dem ektir. Kişinin kendisini farketm esi sebebiyle b aşk alan n d an vazgeçip kendisi ol­ m aya karar verm esi dem ektir. İşte bu yüzden zordur, çok zordur, “a ş k d e rd iy le h o şe m e l ç e k ilacım d an tabîb; k ılm a d e rm a n kim h elâk ü m zeh ri d erm â n u m d a d u r ” dem ek, diyebilm ek. G erçekte zor, gerçekten zor.

60


hurafelerimizin zerresini bile feda etmeyiz

B ö yle bir yazı başlığı, hiç kuşku yok ki “ İslâmiyeti hurafelerden arın dırm ak” sloganının cazibesine kapılm ış olanlanm ızm canını sı­ kacaktır; h atta bu başlığı aşın bir tepkinin ifadesi olarak tanım la­ y an , “ ifrat karşısında tefrite d ü şm ek ” şeklinde niteleyen ve bu a ra ­ d a beni d e h issi (m übalağalı) davranm akla suçlayan d ostlar olacak­ tır. H urafelere karşı sa v a ş açm anın ve hurafeleri dinden kazıyıp at­ m anın m o d a olduğu günüm üzde, bilen-bilm eyen herkesin hurafeşikenliğe soyun du ğu bir zam an d a h u rafe le ri savunm anın, h u ra fe ­ lerin ve h u ra fe c ile rin yanında yer alm anın, “sav u n m ası güç bir m evziye y erleşm ek ” d em ek olduğunu biliyorum . A n cak bunu, “laf olsun torb a d o lsu n ” kabilinden ucuz sevdaların p eşin d en k oşm ak am acıyla yap ıyo r değilim . “ H u rafelere karşı çıkm ak” ve “ Dini h urafelerden an n d ırm ak ” ed ebiyatının , dışı p arlak ve fakat içi k of m o d e rn b ir sö y le m oldu­ ğ u n a, bu söylem in ise kayn ak ve kavram lannı K u r ’a n ’da n değil. 61


m üslüm anlar için Y ahudilikten d e H ristiyanhktan d a tehlikeli bir din haline gelm iş bulunan m o d e r n iz m ’den aldığına inanıyorum ; zira günüm üz m üslüm anlarını karşıtlarından fa r k s ız hale g e tire ­ nin d e işte bu m o d e rn iz m adlı “ ç a ğ d a ş din" olduğu k an aatini ta­ şıyorum . B u dinin en yaygın ve en etkili slo gan lan n d an biri, “ hurafeleri reddetm ek” ve p ek tabii ki “ dini hurafelerden arındırm ak"tır. O halde soralım , nedir ad ın a h u r a fe d en en bu şe y !? S oralım b a k a­ lım, hurafelere karşı çıkm ayı kimler öğretti bu zavallı m üslüm anlara!? Soralım d a öğren elim nedir bu h u ra fe le r ve kimdir bu hurafe c ile r!? B u suâller m u vaceh esin de biraz olsun düşünen kim seler, h u ra ­ fe kelim esinin “olum suz bir an la m ” taşıdığında elbette tereddüt e t­ m eyeceklerdir. Öyle ki hiçbir aydın, hurafelerin k a rşısın d a ve h a­ kikatlerin y a n ın d a yer aldığını ilân etm ekten k a ç ın a m a y a c a k tır. H er ç a ğ d a ş yurttaş (hatta hurafecilerin kendileri bile) hurafelere karşı çıktıklannı b ilh assa belirtmeyi bir rnarifet san acak tır. Bir yan ­ d a h u ra fe le r, diğer y an d a h a k ik a tle r. N e garip değil m i, h e rk e s h akikatsever ve hakikatin yanında. Y in e h e rk e s h urafe düşm anı ve hurafenin karşısında! M azlum lann yan ında yer alm ayı becerem eyen siyasîlerin, z a ­ limler karşısında hakkı, hakikati dile getirm ekten çekinen aydınlan n , kalbinden çok m idesini düşünen akadem isyenlerin, h atta laik­ lerin, kem aiistlerin, laik ve kem alist olm ayaniann , sağcıların , sol­ cuların, m üslüm anların, m üslüm an olm ayaniann , velhasıl toplu­ m un her kesim inin, her katm anının hurafelere karşı çıkm akta bu denli büyük bir ittifak içerisinde olm aları sizi hiç şaşırtm ıyor m u, bu g a r â b e t biraz olsun sizleri düşündürm üyor m u? Alın size kolayca dövebileceğiniz bir hurafe: T ü rb elere ç a p u t b a ğ la m a k ! 62


A c a b a bu h u rafey e karşı çıkm ak için m üslüm an olm ay a lüzum var m ı? M üslüm anın dinine şov en ler d e tıpkı İslâm 'ı övenler gibi bu tü r h u rafelere karşı çıkm ıyorlar m ı? A c a b a bu hurafeye karşı çıkışın kayn ağı g erçek ten d e K u r ’an m ı? İnsanlar K u r a n okuduk­ ları için m i, y o k sa d a h a ziyade m o d e rn le ştik le ri için m i türbele­ re çap u t b a ğ la m a y a karşı çıkıyorlar? H urafelere karşı o lm ad a ra ­ dikallerle u zlaşm acılar arasın d aki e s a s a ta a llu k e d e n b ü tü n fa r k ­ ların birdenbire ortad an kalkm ası sizce bir tesad ü f m ü? B u in san ­ lar g e rç ek te d in i m i hurafelerden anndırıyorlar-, y o k sa to p lu m u m u din den ? B u suâller üzerinde derin lem esine düşünm eyi gereksiz buluyor­ sanız, o halde vurun türbelere çap ut b ağlayan zavallı halka! H orla­ yın onları. Dini bulandıran, bidat ve hurafelerin esiri olan bu s a ­ vunm asız in san lan , güya K u r ’an ad ın a ve fakat gerçek te edinm iş olduğunuz m o d e rn alışk a n lık la rın ız adına yerin dibine geçirin! Nasıl olsa, halkın hurafesini savunan kim se yok; ç a ğ d a ş hurafele­ rin avukatı ise çok. B a n a gelince, ben, h u ra fe ile h ak ik at arasın d a -sanıldığının ak ­ sine- çok ince bir çizgi bulunduğuna inandığım dan, asıl b a şta n çı­ karıcı olanın “g erç ek hurafeler” değil, “sah te hakikatler” olduğu­ nu iddia ediyorum . V E işbu h a k ik a t nedeniyledir ki ey esirân, h u ra fe le r e karşı m ü­ cadelenizde sizleri takdir etm iyorum !

63


hakikat ve hurafe

Bir önceki yazıda “dini hurafelerden an n d ırm a” ad ın a yapılan h a k ik a t sa v a şç ılığ ın ın e s a s itibariyle d in î değil, a sr j bir tutum ol­ d u ğun a dikkat çekm iş, d a h a d a önem lisi, h u ra fe k arşıtlığ ın ın h e ­ sab ı verilm em iş kavram lar ve kaynaklar kullanan dışı p arlak ve fa­ kat içi kof bir söylem den ibaret bulunduğunu söylem iştim . H âlen bu kan aatim i m u h afaza ediyorum ; zira bu söylem karşı­ sında, “hurafelerim izin zerresini bile fed a etm eyiz!” şeklinde köklü bir tavır alınm adıkça, h u ra fe ile h a k ik a t arasındaki in ce çizginin ihlâl edilip “hurafelere karşı çıkm ak” ad ın a h ak ik atin tahribi sü re­ cek, buna m ukabil h a k ik a te sa h ip le n m e k gibi bir lafazanlıkla bin­ leri insanlann zihnine m o d e rn h u rafe le ri zerketm eye d evam e d e ­ cektir. B u nedenledir ki “ türbelere çap u t b a ğlam ak ” gibi, ço ğ u k im se­ nin hiç düşün m ed en bir çırpıda reddedebileceği bir m isalle işe b a ş ­ lam aktan çekinm edim . 64


T ek rar ediyorum , bu hurafeye karşı çıkm ak için m üslüm an ol­ m aya, K u r'an o k u m ay a, ilahiyat hocalığı y ap m ay a, aydın geçin­ m ey e, ilim ad am ı kisvesi taşım aya, vs. lüzum yoktur. Bu ve benze­ ri h urafelere karşı çıkm ak için biraz şehirlileşm ek, biraz m odern­ leşm ek, biraz ç a ğ d a ş eğitim alm ak, biraz d a p arlak sözlere k an m a­ y a m üheyya sıradan bir zekâya sah ip olm ak yeterlidir. B iraz düşünün lütfen! H akikate u laşm ak, hakikati sahiplenm ek ve hakikat savaşçılığı y ap m ak bu k ad ar k o lay bir iş m idir? Nasıl oluyor d a yediden yetm işe, âlim inden cahiline, dinlisinden dinsizi'n e , radikalinden uzlaşm acısın a, sam im isinden hâinine k ad ar he­ m en h erk es h a k ik a tin ne olduğunu, ne olm adığını, neyin h u ra fe olu p neyin olm adığını bu k ad ar iyi bilebiliyor? N asıl oluyor d a in­ san lar gözleri kapalı hem en h u rafe le ri teşh is edebiliyorlar ve hu­ rafelere karşı sav aşm a k tan hiç mi hiç çekinm iyorlar? Biraz düşünün lütfen! B a şö rtü sü zulmü gibi, d in î m ahiyet taşı­ m ası bir y an a, İn sa n î bir fec aat karşısında bile sükût edip dilsiz ke­ silenler, birtakım hurafelere karşı çık m ad a nasıl oluyor d a birer a s ­ lan kesiliyorlar? A ca b a niçin? Evet niçin hurafeler sözkon u su oldu­ ğ u n d a h a k ik a t sa v a şç ılığ ı b u k ad ar kolay bir m e sle k , bu k ad ar ucuz bir k a h ra m a n lık haline dönüşebiliyor? A c a b a neden hurafe­ ler, hiçbir gayret gösterm eksizin , hiçbir şey o k u m ay a, ö ğ ren m ey e ihtiyaç duym aksızın birçok sıradan zekânın bir çırptda reddedebi­ lecekleri bir h ed ef halini alm ış bir d u ru m d a? C evab ı çok basit. Ç ünkü hurafeler ve h u rafe tanım ları, h âkim sö y le m tarafın d an üretiliyor ve hiçbir ücret istenm eksizin herkesin istifadesine sunuluyor. H urafelere karşı çıkm ak için hâkim söy le­ m in etkisi altına girm eniz yeterli. Ü stelik hiçbir bedel ödem enize d e g e re k yok! Ç ünkü h e rk e s sizin gibi düşünüyor; h e rk e s hurafe­ lerden nefret ediyor; herfces hurafelere karşı. Sizin yap acağın ız, h e rk e s gibi yap m ak , h e rk e s gibi olm ak. 65


Zavallı ve sav u n m asız halk, m ağlup edilm iş bir zihniyet, gü cü ­ nü kaybetm iş bir dünya görü şü , sizin gibi h erk es in yan ında yer a l­ m ış bir h a k ik a t s a v a şç ısın a ne yapabilir? Kim korkar o zavallı ve b îçare hurafecilerden?! Ü stelik ağzınız biraz laf y ap ıy o rsa, bir iki ayet, bir iki h ad is d e okum ayı becerebiliyorsanız, kim ve nasıl tü r­ b e lere ç a p u t b a ğ la m a k gibi ap talca ve çağdışı (Kur’an dışı?) bir eylem i savunabilir? Kendinizi şöyle bir d urum da konuşuyorken hayal edin: H u rafe ­ lere karşı çıkıyorsunuz, hakikatleri, (bahusus K u r ’a n h a k ik a tle rin i) savunuyorsunuz, bir sürü yanlış şeyler söylüyorsunuz ve karşıtlannız (!) bile size diyorlar ki: “ H urafelere karşı çıkm anızı takdirle kar­ şılıyoruz, a m a ...." İzleyiciler d e, eleştirm enler d e, destekleyenler d e, nefret edenler d e h ep birden k oro halinde şu sözü tekrar edi­ yorlar: — Zât-ı âlilerinizin hurafelere karşı çıkm asını takdirle karşılıyo­ ruz, a m a ... B u b ağlam d a, a m a sözcüğü n den sonrasının bir anlam ı var m ı­ dır? H âk im S ö y le m , olduğunu söylüyor. B en ise aksini savunuyor ve diyorum ki: Asıl n um ara, a m a sözcüğünün öncesindedir!

66


onlarca hurafe, bizce hakikat

H u r a fe hakikatlerim ize b aşkaların ca yakıştırılan yafta! H u ra fe zavallı zekâlan n bir çırpıda reddebileceklerini zannettikleri hakikat! H u r a fe dedelerim iz, ninelerimiz. H u r a fe asaletim iz. H u r a fe n am usum uz, iffetimiz, dinimiz, dilimiz, m azim iz, d e ğ e r­ lerimiz, itikadımız, am elim iz, örf ve âdetlerim iz, kültürümüz. H âsılı bizi biz y ap an her ne varsa o! H akikat onların g e rç e k adını verdikleri zanniyât. H akikat so r­ gulananın değil, kabul edilenin adı. H erk ese g ö re , h erkesçe, her­ k e s için. Onların kendi gerçekleri, kendi gerçekliklerinden ibaret hakikat vehm ine kapıldıkları se rap . B u yüzden zanniyât değil sa d e ­ c e , hem m akbulât, hem m eşhûrât, hem d e vehm iyyât! O nların hakikatleri onların olsun, bizim hurafelerim iz bize ye­ ter! H urafelerim iz, evet, bizim hurafelerim iz; yani bizim hakikatleri­ m iz; yani bizim gerçeklerim iz, bizim gerçekliklerim iz. 67


H urafeleri reddeden ler asaletlerinden vazgeçenlerdir. O nlar başkalannın h a k ik a t diye adlandırdıklarına kolayca teslim olanlar­ dır. S ö zü m o n a hurafelere karşı çıkanlar herkesleşenlerdir. O nlar yaygın olanlan , pazarlanabilir olan lan , m üşteri bulabilenleri sorgusuz-suâlsiz tasdik edenlerdir. “ H urafâttan H ak ik a te ...” diye bütün hakikatlerimizi p e şk e ş çektiler; m endublan biz kendiliğim izden terkedersek, belki o z a ­ m an vacibleri d e koruruz san dılar. N etice itibariyle hem m endubları verdiler, hem vacibleri, hem m ekruhları, hem haram ları. P a ­ zarlık yapılabileceklerine, pazarlığın netice vereceğine inandılar safça. N am ah rem in elini m ahrem iyetim ize değdirdiler. “ Biz H akikatiz" diyebilselerdi; hiç kuşku duym aksızın -yani burhan-ı kât'ı ile- hakikat ehlinin hurafelerinin dahi h a k ik a t olduğunu söyleyebilirler, h urafe olm ak la/h u rafâttan sayılm akla su çlan an o m u h teşem h a k ik a t tasavvurunu bir çırpıda feda etm ek gafletine düçar olm azlardı. Bakınız, sö z ü m o n a g e ç e n yüzyılın en büyük putkırıcılarından N ietzsch e’nin hurafe düşm anlığı hakkında H eid egger ne diyor? Şimdiye kadarki değerlerin karşısında ‘hayır’ demek, yeni değer koymaya ‘evet' demenin sonucudur. Nietzsche’nin düşüncesine göre, bu 'evet’te şimdiye kadarki değerlerle ne bir uzlaşma, ne de bir uyuşma bulunduğu için, bu ‘evet' içindeki koşulsuz ‘hayır’, ye­ ni değer koymanın bir parçasıdır. Şu andaki değerlerin yinelenme­ sine karşın yeni 'evet’in koşulsuzluğunu güven altına almak uğru­ na; yani değer koymayı karşı akım olarak değerlendirmek uğruna, Nietzsche, yeni değer koymayı Hiççilik olarak tanımladı. Eski değerleri h u ra fâ t ilan edenler, değerin değerini reddedi­ yor gözüken ve fakat biteviye yeni d eğerler koym aktan kendilerini alam ayanlardı. 68


N e uğrunaydı bütün bu çab alar? S ö z d e hakikatler uğrunaydı. B aşk alan n ın hurafelerini tahkim etm ek uğrunaydı. H eid eg g er’in deyişiyle yeni ‘evet'in koşulsuzluğu n u güven altına alm ak uğruna; yani d e ğ e r koym ayı karşı akım olarak d eğerlen dirm ek uğruna idi. M ezarlıklanm ıza kasdettiler, sem lerim izi sükûtla çürütm eye kalkıştılar, bizi ölülerim izden değil sa d e c e , m azim izden de, tarihi­ m izden d e k o p arm ay a çalıştılar. T ürbelerim izden uzaklaştırm akla bizi başk alan n ın hakikatleri (!) içinde boğdular; türbelerden nefret ettirip m üzelerde dolaştırırken bizleri gözüm üzün içine b ak a baka ruhum uzu çaldılar. K arakap lıkitap ’tan sö z d e deliller tem in edip teh eccüdü unutturdular; yerine bizleri ekran karşısına çaktılar. H ay asızca reçelim ize el atan lar çocuklanm ızı nutellayla zehirle­ diler; şerbetim ize tuz dökenler evlatlarımızı renkli asitlerle yaktılar; un helvam ızı, aşurem izi küçüm seyenler kandillerde lahm acun d a ­ ğıtm aktan çekinm ediler. H urafelerim ize saldıranlar, bizi hurafelerden arındıracaklarını söyleyenler, bizi eskidiğini düşündükleri hakikatlerim izden etm ekle kalm adılar, on lan n yerine bizi yeni hakikatlere sundular. S u n akları d a sunulan gibiydi. A saleti yoktu, hüviyeti yoktu, haysiyeti yoktu. Kimliksiz, kişiliksiz, haysiyetsiz hurafelerdi h ak i­ k a t diye bizi kendisine kurban etm ekten kaçınm adıkları şeyler. B u toprakların çocuklarına yalan söylediler. Kendi uydurdukla­ rı yalanlara kendileri inanm akla kalm ayıp yalanlarına h a k ik a t diye inanılm asını istediler; bizim hurafelerimizi alıp yerine kendi hura­ felerini verdiler; bizim hakikatlerimizi perd eleyip kendi hakikatleri­ ni vitrine koydular. Evet bu toprakların çocuklarına yalan söylediler; V E “B e n H a ­ kikatim ” d em elerin e asla izin verm ediler. O n lar d a ben diyem edik­ leri için se n dem eyi becerem ediler. 69


“ B en ben d eğilem , ben dediğim sen sin h e p / R uhum dediğim , sensin dediğim sen sin h e p ” diyen /diyebilen ehl-i dil’in torunları, hurafelerini kaybettikleri günden beri sükûta göm üldüler. Bizden koşulsuz hurafelerim izi terketm em izi isteyenlere karşı ortay a koyacağım ız y e g ân e tavır, hurafelerim izi koşulsuz sav u n ­ m aktan b aşkası olam az. B in aen aleyh bu h en g âm ed e ötekisiyle p a ­ zarlık yapabileceklerini düşünenler, yani “ K arşı taraf ifrata d ü ş­ m üş, bari biz d e tefrite d ü şm eyelim !" diyenler, hiç kim senin kuş­ kusu olm asın ki henüz neyin pazarlık konusu edildiğini bile an lay a­ m am ış safdillerdir.

70


hurafesini kaybetmiş bir dünyanın çocukları

Hakikatleri sonuna kadar savunmaya, hurafeleri ise hiç çekinme­ den reddetmeye devam edeceğim. Kimseden korkum yok! Dini hurafelerden arındırmadıkça İslâm'ın nurlu yollannda yürüyenle­ yiz. Biz hakikat erleri hakikat için canımızı bile feda ederiz, yeter ki hurafeler ortadan kalksın, hakikatler anlaşılıp ortaya çıksın! Fa­ lan filan. B u sözler, hiç çekin m eden altına im za atabileceğiniz sözlerden değil m i? San ıyo ru m öyle. Çünkü bu ülkede, hurafelere karşı çık­ m ak ve İslâm ’ı hurafelerden arındırm ak, ne gariptir ki h em en her­ k esin şiarı haline gelm iş. Fakat hiç kim se kendisine şu suâli so r­ m uyor gibi: — H a k ik a t d e neyin nesi? B en neyin h ak ik atin i savunuyo­ rum ? H u r a fe nedir ve ben h u ra fe adı altında neye karşı çıkıyorum ? Bizler in san h a k la n gibi, ö z g ü rlü k gibi, d e m o k ra si gibi, bilim gibi birtakım kavram lar kullanıyoruz ve ne tür bir içeriğe sah ip ol­ 71


duklarını h e sab a çekm eksizin, d a h a d o ğru su h esab a çekm ey i d ü ­ şünm eksizin bu tür bir yığın p arlak sözler sarfetm eyi bir m arifet s a ­ nıyoruz. B u n a m ukabil h u r a fe sözcüğün ün olum suz bir içerik ta şı­ dığından zerre k ad ar kuşkulanm ıyoruz ve yine hurafelere karşı çık­ m anın çevre kirliliğine karşı çıkm ak gibi ap açık bir kesinlik taşıdı­ ğına inanıyoruz. [B urada h em en bir cevize (vecize değil!) uydurabilirsiniz: “ H urafelerin zihinleri kirletm esi, kim yasal atıklann d o ğ a ­ yı kirletm esinden d ah a tehlikelidir!"] S eviyeyi biraz yükseltelim ve tü r b e le r e ç a p u t b a ğ la m a k g i­ bi bir h u rafe y erin e, d a h a ciddi bir h u rafe ö rn eğ i bulalım k en d i­ m ize: S altan a t yanlısı olm ak! B u ç a ğ d a ş d ün yad a kim ister sa lta n a t ya n lısı olarak görü lm e­ yi? Yanlısı olunabilecek bir saltanatın bulunm adığı ve bilakis d e ­ m okrasi rüzgârlarının estiği dem okratik bir d ü nyada h an gi ap tal (!) “sa lta n a tı sa v u n m a k ” safdilliğine düşebilir? B elirli bir saltan ata karşı çıkm anızı anlayabilirim . Filan y a d a falan kişinin sultasını reddetm enize d e bir se s çıkarm am . S am im i ve hatta nadir d e bulunsa bilgili bir d em o k rat olabilir, dem okratik sistem i savunabilir ve tabiatıyla m utlakî rejim ler ile saltan at y ön e­ timlerini eleştirebilirsiniz. A n c ak insanlık tarihinin ve bilh assa k en­ di tarihimizin d a h a d ü n e k ad ar yabancısı olduğu bir zihnî yönelim i e s a s ittihaz ed erek bütün geçm işi nasıl d e m o k ra tik o lm a m a k la suçlar ve kolayca K ur’a n ’ı bu bir iki günlük yönelim lerin destek çi­ si, fetvacısı haline getirebilirsiniz? Bugün kabul g ö rm ü ş in a n ç la r­ d an (!) hareketle ve bu kabul görm üşlüğün h âk im sö y le m haline gelm esinden istifadeyle nasıl olup d a bütün bir İslâm tarihinin ü ze­ rine çizgi çekebilir, bu insanları K u r’a n ’a (d em o k rasiy e?) riayetkar olm am akla niteleyebilirsiniz? K u r'a n ve İslâm s a lt a n a t a k a rşıd ır! 72


B u p arlak sözün altına kim im zasını atm az ? H e rk e s atar! O halde siz d e h e rk e s gibi yapın ve h e rk e s gibi olun: saltan ata karşı çıkın! Birileri size, “ N ereden biliyorsunuz K u r’a n ’ın ve İslâm ’ın sal­ tan ata karşı çıktığını?” diye sord u ğu n d a, “ H e rk e s böyle söylüyor, ben d e h e rk e s gibi düşünüyor ve h e r k e s e katılıyorum ” dem ekten b a şk a verebileceğiniz ciddi bir cevabınız var m ı? “O lm ası mı g e re ­ kir?” diye itiraz edebilirsiniz; zira h e rk e s sizin yanınızda. H e rk e s sizin yanınızda a m a so ru n d a bu rada. M üslüm anlar ön ­ c e h e rk e s gibi davrandılar, h e rk e s gibi d üşün m eye başladılar, s o ­ nunda d a h e rk e s gibi oldular. B u n eden le teorik düzeyde ne salta­ natı, n e m utlakiyeti, n e m eşrûtiyeti, n e d e cum huriyeti tartışm a şan sım ız kaldı. S altan a t d ışan , d em o krasi içeri. F ak at biraz tah am ­ mül ed ip şu soru n u bir konuşm ayı deneyelim ! H ayır, bu m ümkün değil. S a lta n a t h u ra fe dir, d em o k rasi h a k ik a t. H u rafe kötüd ü r, h a­ kikat iyi. K ötü m e rd û d dur, iyi m e m d û h . M erdûd sa lta n a ttır, m em dûh d e m o k r a si. S altan at h u ra fe dir, d em o k rasi h a k ik a t. Bu .totolojinin adı d a te fe k k ü r ! N e diyelim , h a k ik a t adını taşıyan hurafeleriniz sizin olsun, hu­ ra fe adını taşıyan hakikatlerim iz bize yeter! Birbuçuk asırd a hurâfattan h akikate gelm iştik, şim diki yolculuğum uz ise hakikatten hurafâta.

73


islâmsız türkiye, türkiyesiz İslâm

İslâm sız bir Türkiye düşlenebiiir m i? Bir zam an lar kimileri böyle birşeyin m üm kün olabileceğini zan ­ nettiler ve bu kon uda ellerinden geleni d e yaptılar., is lâ m s ız bir T ü rk iy e in şa edebileceklerine inandı bu insanlar. U lem ası y ok edil­ m iş, tarihi silinm iş, inançları zayıflam ış, hatta tam am e n kaybolm uş bir Türkiye. T edrisâtı tevhid etm ekle; m edreseleri, tekke ve zaviyeleri k a­ p atm ak la; in sanlara zorla şa p k a giydirm ekle; “Devletin resm î dini, din-i Islâm 'dır" m addesini A n a y a sa 'd a n çıkarm akla; alfabeyi d e ğ iş­ tirm ekle; dinî eğitim i azaltm akla; hatta kaldırm akla İslâm sız bir Türkiye’nin kurulabileceğini düşündüler. Ö yle ki “Halkın ibadetle­ rine karışılır; inanç ve hurafeleriyle (!) alay edilir; 1 8 se n e bu ülke­ d e ezan lar T ürkçe okutturulur ise, niçin böyle birşey m üm kün ol­ m a sın ?” diye h esap lar y ap m ak tan çekinm ediler. Bir zam an lar dinî kitap yayım lam ak yasaklandı; yayım lananlar ise im ha edildi bu ülkede. B iraz gayret edilirse, İslâ m sız b ir T ü r­ 74


kiye kurulur san dılar. B a tı’ya ait n e v a rsa ülkeye getirdiler. Kıya­ fetleri değiştirdiler; evlerin sa d e c e dışlannı d eğil, içlerini d e istedik­ leri gibi düzenlediler. “ K en tleşirsek köylülükten d e, köylülüğün m üm kün kıldığı din d e kurtuluruz” dediler. K ısm en bazı başarılar d a elde ettiler. F akat İslâm sız T ü rk iy e P ro je si tutm adı. İslâm , h âlâ bu toprakların en kuvvetli, en köklü, en sağlıklı h arcı. N e garip tir ki bu din, kimi in san lara bir zam an lar, “B en im an n em in d e , b a b aan n em in d e başı örtülü” dedirtirken, şim di, “ Ne y ap alım benim kızımın d a, benim yeğenim in d e , benim kız ark a­ d aşım ın d a b aşı örtülü" dedirtebiliyor. S a d e c e b a şlan örtülü oldu­ ğ u için okullara alın m ayan , jo p la n a n , itilen kakılan kız çocuklann a rağ m e n ; sa d e c e b aşları örtülü old uğu için devlet dairelerine s o ­ kulm ayan, h atta oralard an kovulan kadınlara rağ m e n , bu to p ra k ­ larda m ilyonlarca kız ve kadın b askılara d iren ip örtü sü n e sah ip le­ nebiliyor. Evet, İslâ m sız T ü rk iy e P ro je si tutm adı; tutm ayacak d a. Peki y a T ü rk iy esiz İslâ m ? Böyle bir p ro je tutabilir m i, böyle bir proje bu ülkenin insanlarının zihninde kök salabilir m i? B u topraklarda y aşa y an in sanlar, bu toprakların dışında kendileri için bir ülke h a­ yal edebilirler m i? B u topraklann insanları, “ M adem öyle biz de inançlarım ızı b a şk a bir ülkede y aşa m ay a çalışırız” diyebilirler m i? H an gi gü ç bu in san lan , kendi topraklarından kovabilir? H an gi güç, bu in san lara “ Gidin buradan, dininizi d e yanınızda götü rü n ” diye em redebilir? İslâm ’ın evrenselliği, üzerinde yaşadığım ız bu topraklardan vaz­ geçm em izi gerektirecek bir biçim de yorum lanabilir m i? Bu ülkede bir zam an lar K o m ü n istle r M o sk o v a ’y a ! diye bağınlıyordu; peki m üslüm anlar n ereye gid ecekler? B u toprakları m üslüm anlar fet­ hettiler; ve d ü şm a n a karşı bu top rak lan yine m üslüm anlar m üda­ faa ettiler. O halde kim ve hangi seb ep le m ü slü m a n la rı bu to p ­ 75


raklardan tehcir edebileceğin i düşünebilir? O halde kim ve hangi se b e p le m ü slü m a n la rın bu top raklardan hicret edebileceklerine inanabilir? B u top raklarda İslö m stz bir T ü rk iy e inşa edilem ediği gibi, bu to p fak lard a y aşay an in san lan n zihinlerinde T ü rk iy esiz b ir İslâm d a inşa edilem edi. Peki bunu engelleyen n e? Niçin bu projeler tut­ m adı, h âlâ d a tutm uyor? O kur-yazar takımının gayretleri m i? Aydınlann, ilim adam larının telkinleri m i? B ask ı ve şiddet yetersizliği m i? G elip g eçen hüküm etlerin tâvizleri m i? Günlük politikalar m ı? B u ve benzeri sebeplerin han gisi, İslâm sız bir T ürkiye’nin veya Türkiyesiz bir İslâm ’ın inşasını geciktiriyor, h atta im kânsız kılıyor? S o ru lar... so ru lar... so ru lar... Peki cevap lar?! C e v a p yok! Ç ünkü, duyd uğum a g ö re bu ülkede c ev ap lar yazla­ rı tatile çıkıyorm uş.

76


ahlâk ile siyaseti birbirine karıştırmak

A c a b a ‘ahlâkî' olm akla nitelediğim iz fiiller dışında öylece bir yerde duran (zâtıy la kâim ) bir cevher ya d a bir d iğer deyişle ed im ­ lerimizin kendileri dışında ve fakat on lara d ışan d an yüklediğimiz, yüklem ek zorunda olduğum uz bir a h lâ k m a n z u m e si var m ıdır? A c a b a hayatın diğer cepheleriyle, m eselâ hukuk, iktisad, siya­ set, bilim, vb. sah alarla ilişkiye girm eksizin, salt kendi başın a tasa v ­ vur olunabilir bir zâtiyete sah ip bir ah lâk ’tan sözedebilir miyiz? A c a b a kendisine a h lâ k dediğim iz şey (iyi ile k ötü), bizâtihi ak­ lî ve olgusal yargıların kendilerinden elde edilebilir m i, y ok sa iyili­ ği ve kötülüğü biz bu yargılara dışarıdan m ı yüklem ekteyiz? S ö z g e ­ limi bilimin, iktisadın, siyasetin asla tâb î olm aktan k açın am ay aca­ ğım ız kendine m ah su s bir ahlâkı var m ı? B en , h er n ed en se ahlâkı işin içine karıştırm aktan kaçınan ve y ap ıp etm elerini, eyledikleri işin g ereğ i olarak izah eden insanlar­ dan h ep kuşkulanıverm iş, tanım ı yap ılm am ış o lsa bile a h lâ k sö z­ 77


cüğünün kendisini irkilttiği insanların, d âim a birtakım m eşku k işler çevirdiklerine kail olm uşum dur. M eselâ bilim adam larının ekseriye­ ti, kendilerine y aptıklan işlerin n e k ad ar ahlâkla bağdaştığının s o ­ rulm asından h oşlan m azlar v e m u h atap ların a “N e y ap alım , oyunun (b ilim in ) kurallan böyle gerektiriyor” derler. Ç o ğ u işadam ının durum u d a böyledir; zira on lar d a aynı şekil­ d e kendilerine yaptıklan işlerin n e k ad ar ahlâkla bağdaştığının s o ­ rulm asından h oşlan m azlar v e m u h atap lan n a “ N e y ap alım , oyunun {tic a re tin ) kurallan böyle gerektiriyor” diye cev ap verirler. K e z a siy asetçilerin tavrı d a farklı değildir. O n lar d a diğerleri gibi -hatta d a h a ziyade- güttükleri siy asetin ahlakıliği ü zerin e k o ­ n u şu p tartışm ayı sevm ezler. Ç ü n k ü siy asetin ken d isin e m a h su s bir ah lâk ı, ken d isin e m a h su s kuralları old u ğu n a inanırlar. P e k ta ­ bii ki bize h em e n , o d u y m ay a ç o k alıştığım ız m e şh u r sö z ü sö y le ­ yiverirler: “ N e y ap alım , oyun un (siy ase tin ) kuralları b ö y le g e re k ­ tiriyor." Birgün Zeki Velidi T o g a n , L en in ’e “ S e n bize sö z verm iştin, h a ­ ni T ataristan ile B aşkurdistan bağım sız olacaktı?” dediğin de, Lenin -hiç istifini bozm adan- kendisine şu m ukabelede bulunm uş: “S e n siy a se t ile ah lâk ı birbirine karıştırıyorsun!” S iz e bu veya benzeri sözlerle karşılık verenlerin duru m lann a bakınız, on lan n ah lâk a ihtiyaçlannın olm adığını göreceksiniz; zira varsıl ve güçlü olanların, bu d ün yad a pek ah lâk a ihtiyacı olm az, ol­ m uyor. O halde a h lâ k , sa d e c e zayıflann sığındığı bir m elce m i? Y o k ­ sullar ile güçsüzler mi h ep ah lâk a ihtiyaç duyarlar? H ayır! B en hiç d e böyle düşünm üyorum ; zira yoksullann d a, güçsüzlerin d e sık ça ahlâksızlık yaptıklarını biliyorum. Varsıl ve güçlü olanlar, nasıl güçlerini ve varlıklarını korum ak m aksadıyla ah lâktan , ahlakî o lan d an kaçınıyorlarsa, yoksul ve gü çsü z olanlar 78


d a aynı şekilde yoksulluktan ve güçsüzlükten kurtulmak am acıyla ahlâkîliği ö n em sem iyo rlar, ön em seyem iyorlar. V E bilm iş bilm iş yüzüm üze bakıp utan m ad an şöyle diyorlar: “ N e yapalım oyunun (h ay a tın ) kuralları b ö y le!” Yoksulluklarının, güçsüzlüklerinin, oyunu, kurallarına g ö re oy­ nam alarını gerektirdiğini söylem ekle, gü y a kendi gerçekliklerinden g ü ç devşiriyorlar ve böylece, y ap ıp etm elerinin (ah lâ k sız lık la rı­ nın) m eşruiyet kazanm ış olduğunu san ıyorlar; tıpkı kendileri gibi o lm ay a özendikleri varsıl ve güçlü kim seler gibi. Bilem iyorum , a c a b a siz d e benim gibi bu tür cevaplarla karşı­ laştığınızda kendinizi a p ta l gib i hissediyor m usun uz? Ş a y e t h isset­ m iyorsanız, ya d a bugüne k ad ar h issetm em işsen iz, Lenin ile Zeki Velidi T o g a n arasın d aki k on u şm ad a han gi tarafın güçlü ve akıllı, han gi tarafın zayıf ve ap tal bir kon um d a bulunduğunu an lam ay a çalışın. A c a b a siz hangi tarafta olm ayı isterdiniz? S iy a se t ile ahlâkı birbirine k an şü ran , kanştırdığı için d e b aşarısız olan tarafta mı, y o k sa siy aset ile ahlâkı birbirine kan ştırm am ayı becerdiği için b a­ şarılı olan tarafta m ı? B u ra d a kelim e oyunu yap ıp e sa se n “ B aşarılı mı başarısız mı ol­ m ayı isterdiniz?” türünden cevabı gü ç bir suâlle sizi yanıltm aya ç a ­ lıştığımı sanabilirsiniz. O y sa sizi yan ıltm aya çalışm ıyorum ; sad e c e “başarılı veya b aşarısız olm ak ” ile “ahlâklı v ey a ahlâksız olm ak ” arasın d aki çizginin sanıldığından d a h a in ce olduğuna işaret etm e­ ye çalışıyor; günüm üzde b aşarılı olm ak için, â d e ta a h lâ k sız olm ak gerektiğin e dâir yaygın bir inancın her yere, h erk ese ve her kesi­ m e sirayet ettiğini vurgulam aya uğraşıyorum . H a y a t d en en yolun hangi cad d esin d e, han gi so k ağ ın d a seyreylerseniz seyreyleyin, yaptığınız işin ya d a takip ettiğiniz meslekin ahlâkîliğini bah is m evzûu etm ek zorundasınız; bu sorulardan k aça­ m az, kaçınam azsınız çünkü. 79


G erçek te varsıl ve güçlü olanların, hatta yoksul ve güçsüz olanlann dahi ah lâk a ihtiyaçları olm ayabilir; d ah a açık çası, insanların çoğu neyin ahlâklı, neyin ahlâksız bir tutum olduğunu anlayıp kav­ ram aya vakit ayır(a)m ayabilir ya d a ayırm ak istem eyebilirler. K e n ­ dilerine bu tür suâller sorulm asın d an d a hoşlanm ayabilirler. F akat d âvâ sahibi insanlar böyle davranabilirler m i? Bilim ad am ı d a olsalar, tüccar d a olsalar, siyasetçi d e olsalar, hatta ve hatta gazeteci ve y azar d a olsalar; d â v â ve id d ia kelim e­ lerinin aynı kökten geldiklerini biliyorlarsa, asla ve k at’a!

80


ihtilâl’den inkılâba

A slında her kelim enin bir hikâyesi vardır. İhtilâlin d e öyle... İlginç bir kelim edir ih tilâl; bizim bugün kullandığım ız anlam ın çok d ah a u zağın d a duran an lam lan var. A n cak biz bu sözcü ğü n anlam ı (m ânâ) kad ar, bu an lam sa y e ­ sin de ulaştığım ız kavram ın d a (mefhum ) izini sü rm ek istiyoruz. İh tilâl in köken ine b a k ac ak olursak, biraz d a eski T ü rk çe’den hatırlayacağım ız bazı tanıdık kelim elerle karşılaşınz: h a le l (çoğ. hi­ lâl) m eselâ . H alel’in an lam haritası şöyle: i.

açıklık, aralık, boşluk, çatlak, yank.

ii. bozukluk, eksiklik, kanşıklık. iii. h asa r, zarar, ziyan, kayıp, zayiat. İlk anlam ını tam am ıyla açık kılmak istersek, şu örn eği verebili­ riz: z a m a n a r a lığ ı; bir adım d a h a atalım : z a m a n d ilim i. 81


K eza bir d iğer örn ek: “ iki n esn e arasındaki açıklık ve aralık ” ; yani m e sa fe . Böylelikle sözcüğün hem z a m a n , hem d e m e k ân itibariyle bir açıklığı, bir aralığı ifade ettiğinde hiç bir kuşku kalm ıyor. Peki nasıl olm uş d a bu kelim e “bozukluk, eksiklik, kanşıklık" anlam ı kazan m ış? 1. Ö n ce bir düz çizgi tasavvur edelim ve bu çizginin akışını m uh­ telif yerlerinden kesintilere uğratalım . Bu kesintileri b o şlu k olarak adlandırabilir m iyiz? Elbette. O halde bu boşluklann yerine niçin açtkltk, a ra lık veya y arık, ç a tla k sözcüklerini kullanm ayalım ? 2. Akışı, sürekliliği o lu m lu görd üğüm üz takdirde, bu akışın ke­ sintiye, dolayısıyla kesintilere uğram asın ı d a bir b o z u lm a , bir b o ­ z u k lu k , yani bir k o p u ş olarak kavram aktan kaçm am ayız. Ç izgim i­ zin akışında aralıkların, açıklıkların oluşm asıyla sü re k lilik d e isteristem ez e k sik lik le m âlul hâle gelecektir. ‘Bütünlük’ algım ızın p a r ­ çalan m ası, dağılm ası zihnim izde karışıklığa yol açacağ ın d an aralık ve boşluk’tan bozukluğa, bozukluk’tan karışıklığa ulaşm am ız hiç de zor olm ayacaktır sanırım . 3. Bütünlük ve sürekliliğin ih lâl edilmesiyle birlikte bozukluğun, eksikliğin, kanşıklığın ortaya çıkm ası nasıl d oğal ise, bu ikincil anlam lann d a kolaylıkla h asa r, za rar, ziyan, kayıp, zayiat gibi sözcükler­ le adlandırılabilecek bir m ahiyet kazanm ası aynı şekilde doğaldır. Ar­ tık bütünlük ve süreklik duygusunun kaybedilm esi, h asar görm esi sözkonusudur. B u ise zarar ve ziyandan başka bir m ân â taşım az. Dikkat edilecek olursa, yukarıda özellikle bir kelim e kullandık: ih lâl. N e garip değil mi h a le l ve ih lâl aynı köktendir; tıpkı ih tilâl gi­ bi. (h-l-l) Y ukanda zikrettiğim iz bütün an lam lan hiç çekin m eden ih lâl ve ih tilâl kelimelerinin karşısına koyabiliriz. 82


İh tilâl kelim esinin toplum sal ve siyasal an lam ı, gerçek te yaygın anlam ının tam aksidir: “siy asal sürekliliğin kesintiye u ğram ası, d o ­ layısıyla toplum sal bütünlüğün d ağ ılm ası.” B u kelim enin bir d e psikolojik karşılığı var: ihtilâl-i ş u u r; yani zihin bozukluğu; yani bilincin süreklilik ve bütünlük algısının h asa r g ö rm e si... Ö zetle, ne ih tilâl, n e d e ih tilâlci kelim esi olum lu bir anlam ta­ şım az; en azından kökeni itibariyle... B u yüzdendir ki T ü rk çe’d e bu kelim e, siy asî iktidar tarafından ve m uhalefeti tan ım lam ak am acıy, la kullanılmıştır; bu olum suzluğu telâfi etm ek için m uhalefet e rb a­ bın ca tercih edilen kelim e in kilâbdır. 1 9 6 0 'ta n so n ra: d e u rim ... 8 0 ’den so n ray sa: m ü d a h a le . N e tuhaf değil mi, bu dört kelimenin dördü d e A rap ça kökenli­ dir. Üçünün A rap ç a olduğu bilinir a m a bunlardan bir tanesi (devrim) u y d u ru k ça diye yaftalandığından, çoğu kim se, bu sözcüğü, kökeni­ ni m erak etm eksizin kullanır. Birçok ciddi sözlüğün d e bu karm aşa­ y a katkı sağladığı h esab a katılacak olursa, gerisini, vann siz düşünün! İlk so ru şu: İçinizde devrim kelimesinin Türkçesini bilen var m ı? İkincisi d e şu : Peki, bu d iğer üç kelim enin, yani inkilâb’ın, devrim ’in ve m ü d ah ale’nin anlam ı olum lu m u? Soruların cevabını usulca bir k en ara koyup biz ö n ce inkilâb’tan başlayalım . Bakışım ızı in k ilâb kelim esinin köken ine çevirdiğim izde çok ta ­ nıdık bir kelim eyle karşılaşırız: k alb . T ü rk çe ’d e g ö n ü l ve yü rek le karşılanan bu kelim enin fiil olarak kullanımı (k alleb e) çeşitli an lam lara sah ip m iş gibi görü n ü y orsa d a e n tem eld e yatan anlam ı "bir şeyin altını üstün e getirm ek ”tir; y a­ ni çevirm ek, döndürm ek, yuvarlam ak, devirm ek, değiştirm ek... D olayısıyla k a lb kelim esi d e isim olarak bütün bu hareketlerin (tahavvülâtm , hâlden hâle geçişin) sebebi olan yeti için kullanılır. 83


B u yetinin hangi o rg a n a ait olduğu ihtilaflıdır. Antik Y u n an ’dan beri halk bu yetinin g ö ğ ü s kafesinin solun d a olduğuna inanırken, âlim ler tam d a ak sin e d im ağ d a, yani beyinde olduğunu p ek âlâ bi­ lirlerdi. (Bir örn ek olarak birçok âlim in yanısıra H an efî m ezhebinin im am ı Ebu H anife'nin d a h î bu yetinin d im ağd a bulunduğunu açık ­ ç a ifade ettiğini söyleyebiliriz.) B u rad a dikkat çek m ek istediğim iz bir d e ğ e r h u su s d a bu h a re ­ ketin, iki h areket türünden, yani dairesel ve d oğru sal (müstedirm üstakim ) hareketten sa d e c e ilkini ifade ediyor olm asıdır. B u du­ rum da bir şeyin altını üstüne getirm ek (çevirm ek, döndü rm ek, yu­ varlam ak, vs.), â d e ta bir kürenin veya bir topun altını üstüne getir­ m ek dem ektir; y o k sa bir bifteğin d eğil... Biftek bir şey e inkilâb e t­ m ez, sa d e c e ters-yüz olur. G eo m etrik olarak ifade e d e ce k olursak, yer değiştiren bu d urum da bifteğin yüzeyleridir. Kalbin hareketi, duyguların hareketidir; yani se v in m e k ve ü zü lm e k gibi duyguların... Nitekim T ürkçe g ö n ü l kelim esinin a n ­ lamı d a buna yakındır ve “sev in ç/sev in m e yetisi" an lam ın a gelir. B u an lam d a hem en g ö n e n m e k (sevinm ek, mutlu olm ak) veya g ö ­ n en d i rm ek (sevindirm ek, mutlu etm ek) fiillerini hatırlayabiliriz. Ni­ tekim Y unusum uz şöyle der: Gönüle gireni gönendi derler Gönüle sen de gir kim gönenesin. Y ani bir gön ü le girince, bir gönlü kazanın ca kişi sevinir, m utlu olur. S e n d e bir gön ü le gir ki sevinesin, mutlu olasın! Y ürek kelim esine gelince, bu kelim e d e tıpkı k alb gibi, g ö n ü l gibi, duyguların hareketini ifade eder. Kolaylıkla bulunacağı üzere kökü, yür-m ek veya aynı an lam d a yür-ü-m ektir; c e saret ve atıl­ ganlık gibi m uayyen duyguların yürüm esini (hareket etm esini) s a ğ ­ layan yetiye yü rek denir; sevinç ve türevleri gibi m uayyen duygu­ 84


ların hareketini sağ lay a n yetiye ise g ö n ü l. (H er iki kelim enin d e kullanım alan ların a dikkat edilirse, işaret ettiğim iz aynm ın d a h a iyi k avran acağın ı söyleyebiliriz.) K ısac ası, T ü rk çe olan g ö n ü l ile yü rekin an lam ve işlevlerini. A ra p ç a olan k a lb kelim esinin tek b aşın a karşıladığını söyleyebili­ riz. (A ra p ç a'd a bir d e fu a d . -çoğulu e f ’ide- kelim esi bulunm aktadır ki bu kelim e d a h a ço k a k ıl an lam ında kullanılır.) K öken in de kalbin bulunduğu in k ilâb , bugün d a h a ço k “sosyal ve siy asî d eğişim ve dönüşüm leri" tan ım lam ak için kullanılmakta­ dır ki siy asî ve sosyal yapının altının üstüne getirilm esi, â d e ta kü­ renin tersine çevrilm esi dem ektir. Altta olanlar üste çıkar, üstte olanlar d a alta in erse bu bir inkilâbdır. M eselâ " F r a n s ız İn k ilâb t” , kelim enin bu anlam ıyla tam bir m utabakat halindedir. M onarşi yı­ kılır ve aristokrasi imtiyazlarını kaybedip b aş-aşağıy a inerken -ki bu durum da ay ak lan ters istikam ettedir-, halkın tem silcileri d e kürenin üstüne çıkarlar. A m a çok ilginçtir ki b u 'a lt' ve ‘ ü s t’ kavram lan hiç, a m a hiç inkilâb etm ez (değişm ez). İnkilâb ed en ler sa d e c e alt­ takiler ile üsttekilerdir. Alttakilerin ü ste çıkm alan ve üsttekilerin al-aşağı edilm eleri, y a­ ni bulundukları yerd en alınıp aşa ğ ıy a çekilm eleri için alttakilerin (halkın tem silcisi olduklannı iddia edenlerin) şiddet kullanm asına ihtiyaç vardır; ak si takdirde, buna “yer d eğiştirm e’’ vey a “n ö bet d e ­ ğiştirm e’’ ; yani ‘d e m o k rasi’ adı verilir ki bazıları bu işlem in dahi gerçekte halkı ilgilendirm ediğine inanırlar. C um h uriyet id aresi, bir inkilâb idaresidir ve bu teşebb ü sü n h e­ nüz T ürk çe karşılığı bulunam am ıştır. (H er n e k ad ar bazıları d ev ri­ m i kullanıyorlarsa d a bu kelim e T ürkçe değildir.) T ürk devlet g elen eğ i ih tilâl ve in k ılâb a yabancıdır; zira Türkler ihtilâl ve inkilâb y ap m a k yerine, y a eskisini ay ak ta tutm aya ç a ­ lışmışlardır, y a d a çözüm ü yeni bir devlet kurm akta bulmuşlardır. 85


gazete okuyan adamın imameti câiz midir?

B u suâlin e s a s sahibi ben değilim ; bilakis bu suâl, yıllar ön ce ( 1 9 1 0 ’da) K azanlı C arullah el-H afdî adlı bir okur tarafından S ıra tı M ü stak im m ecm u asın a yazılm ış bir m ektupta yer alıyor: Bizim Golça şehrinde bir imam, “Gazete okuyan adamın imame­ ti câiz değil, namazı fâsîddir" demiş; bu imamın dâvasına delil ola­ bilecek birşeyi kütüb-i şeriyyede [dinî kaynaklarda] bulmak kabil midir? Sırat-ı M ü stak im m ecm u ası ise, bu suâli şu şekilde cev ap lan ­ dırm ış: Gazete okuyan adamın imameti caiz olup olmayacağı gibi bir me­ seleyi kütüb-i şer'iyede aramak, o mukaddes eserleri -mâzallah- bi­ rer ‘herze mecmuası’ suretinde telakki etmektir. Daha doğrusunu isterseniz, kütüb-i fıkhiyyemizde musarrah şerâit-i imameti [imam­ lığın şartlarınıl hâiz beş-on zât bulunursa, bunlann içinden gazete 86


okuyanı fazla bir meziyeti, âlem-i İslâm hakkında fazla bir vukufu hâiz olacağı için diğerlerine tercih olunur. İlk b a k ışta C arullah el-H afdî'nin suâli ne k ad ar 'm ân âsız ve a b e s ’ , Sırat-ı M üstakim 'in cevabı ise n e k ad ar ‘m uknî ve hakîm ân e ’ geliyor değil m i? Ö yle y a, belki de bu alıntıyı okuduktan so n ­ ra kimileri (!), “m atbaan ın ülkem ize 2 0 0 yıl k ad ar g e ç g elm esi n e­ deniyle geri kaldığım ız” şeklindeki o m eşh û r yalanı hatırlarına g e ­ tirip b u ra fe c i zih n iy etin geriliğine d âir ilginç bir m isali d ah a d a ­ ğarcıkların a kattıklarından ötürü sevinirlerken; kimileri d e (!) “ C a ­ nım , her kesim in içinden böyle in sanlar çıkabilir. S iz asıl Sırat-ı M üstakim ’in cevab ın a bakın" gibisinden o n lara bir c e v ap yetiştir­ m ey e çalışabilirler. “Asıl ap tallar, b aşk alan n a ap tal m uam elesi yapan lardır” şeklin­ d e m alum bir özdeyiş vardır ve filhakika denildiği gibidir de. B u b a ­ kım dan ben, Carullah el-H afdî'nin suâlini m â n â sız ve a b e s bul­ m akta acele edilm em esi gerektiğini düşünüyorum . Nitekim B u h a­ ra ulem asından A yaz M ahdûm d a tıpkı el-H afdî gibi bu işi ciddiye alanlardan dır ve üstelik o, b aşk alan n a suâl so rm am ak ta, bilakis kendi görüşü n ü kendisi tem ellendirm ektedir: Usûl-i cedide haramdır; zira okuma ve yazmayı öğrenmek, Kur’an okumak için alet olsa da aynı zamanda gazeteleri mütalaa etmeye de alet olabilir. Bu ise Hazreti Emtr'i gaybet etmenin yo/unu öğ­ retecektir. Ahalinin Kur'an'ı doğru okumaktan mahrum olması, Hazreti Emîr’in gaybet etmesine nisbeten daha kârlı olacağından, elbette bu Kur’an okumaya alet olacak okuma ve yazma ilmini terk etmek mâkul bir şeydir.**

Sırat-ı Müstakim. V /120, sh. 120. Sırat-ı Müstakim, 111/64. sh. 189. 87


A yaz M ahdum ’un bu izahını lâyıkı veçhile takdir edip e d e m e ­ yeceğinizi bilem em . F akat şu rası m uhakkak ki bir sü re so n ra usûli c e d id e su re tin d e oku m a yazm ayı öğren m ek, gazeteleri d e m ü­ talaa etm eye alet oldu; gazeteleri m ütalaa edenler ise çok g e ç m e ­ den H azreti Em îr’i g a y b e ttile r ve ardından, evet h em en ardından gazetelerin şöyle m an şet attıkları görüldü: Dün İstanbul, halifesiz birinci Cumasını yaşamıştır. Nitekim daha önce, camilerde okunacak hutbelerde hiçbir şahsın adının zikredilmemesi ve hutbelerin millet ve Cumhuriyet'in refah ve saadeti nâ­ mına okunması. Evkaf Müdüriyeti'nden bilumum camilere tâmim edilmişti.* A cab a gerçekte, g az ete okum akla H azreti Em îr’in gaybeti (m iislü m an larm b a şsız k alm ala rı) arasın d a bir alâka var mı; yok­ sa bu suâl, m üslüm anlar B izan s’ı fethederlerken, hıristiyan din adam larının meleklerin cinsiyetini tartışm aları türünden a b e s le iş­ tigal vasfını hâiz bir zaafın g ö ste rg e si m i? İlk şıkkı ciddiye alanların, e s a s itibariyle ciddiye alınabilecek kim seler olduklarını düşünebiliriz; ikinci şıkkın yönlendirdiği yere doğru koşan lara gelince, on lar “ Biz buralan aştık ” dedikleri için, asla hatırı sayılır bir siyasetin ad am ı olam ayacaklardır. Ç ünkü bil­ dim bileli, birşeyleri (!) aştıklarına kendilerini iknâ etm iş olanlar, yolculukları sırasında h ep m ukaddeslerini arkalarında bırakm ış olanlardır. Nitekim tepelerde (vitrin d e) olanlara şöyle bir bakınız, kahir ekseriyetinin, artık bedelini öd em ey e katlanabilecekleri herhangibir m ukaddeslerinin kalm adığını göreceksiniz; zira m ukad­ deslerini terkettikleri içindir ki o tep elere tırm anm alarına, o vitrin­ lere çıkm alanna izin verilmiştir. Bu yüzden gençlik yıllannda bir

8 Mart 1340 tarihli İstanbul gazeteleri. 88


lo k m a , bir h ırka diyenlerin; bir süre so n ra bin lo k m a, bin hırka dem ey e b aşlam alan n ın (ahlâkla siyaseti birbirine kanştırm am alarının) ardında d ah a b a şk a seb ep ler ara m ay a lüzum yoktur. O yunun kuralları, oyun a dahil olan larca ön em senir; oyunun kurallannı ö n em seyen ler ise, oyunbozanlık y ap am azlar; dolayısıy­ la onların şu kuralı sin eye çekm ekten b aşk a şan sları kalm az: K u r a lı ko^ıan o yunu k az an ır; o yu nu kazanan kuralı koyar. H al böyleyken, bu zavallılar ne yap sın lar? İşlerini güçlerini bıra­ kıp bir d e g az ete okuyanlann im am etinin câiz olup olm adığını mı tartışsınlar? N ered e? K eşk e bu m eseleleri tartışabilecek k adar ciddi ve d e ­ rinlikli bir siyasetin ad am ı olabilselerdi.

89


hiçliğin grameri

Türkiye'de üç tür kitap satan çarşı vardır: Birincisi eski Osmanlılann eserlerini satan Bayezid'deki sahaflar-, İkincisi Tanzimat'ın ki­ tap çarşısı Bâbtâli; üçüncüsü Garp eserlerini satan Beyoğlu. Fa­ kat millî hayatımızı tedkik edip eser basanların çarşısı yoktur. Bu da hükümet eliyle olmalıdır. Milli eserler yazılırken, bunlara örnek olacak eserler -bilhassa Garp milletlerinin klasik eserleri- de aynen tercüme edilmelidir. Ziya G ö k alp Cum huriyet kurulurken böyle söylüyordu. S o n ra ne oldu? T an zim at'ın kitap çarşısı, Cum huriyet’in kitap çarşısı olu­ verdi. Sah afların sad e c e ism i kaldı, m üsem m asının bir kısmı J a ­ p o n y a’ya, diğer kısmı d a A vru p a’ya hicret etti. B ey o ğ lu ’na gelin­ ce, orası hâlâ levantenlerin vazgeçilm ez uğrağı. B u ara d a Devlet de -Ziya G ö k a lp ’in işaret ettiği- G a rp eserleri­ ni örn ek alan m illî e se rle r (!) yayım ladı. H üküm etten hüküm ete yayım lanan eserlerin renginde bazı değişiklikler olduysa bile, bü­ 90


rokratlar, “işe yarar (kalıcı) hiçbir şeyi y a p m a m a k " şeklinde bir p ren sib e titizlikle bağlı kaldıklarından, d ev let k itap la rı terkibinde k ita p la r kısm ı değil, d ev let kısmı d ah a baskın çıktı. S o n u n d a öy­ le bir noktaya gelindi ki büyük tan tanalarla Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı koltuklarına oturan “büyüklerim iz” fare doğurdular. H âsılı eskinin o koyu sınırları silikleşti, belirsizleşti, nered eyse yok oldu. Bu yeni bir durum du ve durum un yen iliği Ö zal d ö n em i­ nin bir sonucuydu. G erçekten de 1 9 9 0 'h yılların en önem li husu­ siyeti. toplum daki fikir gruplan (“ katm anları" mı deseydik ac ab a?) arasın d aki sınırları ortad an kaldırm ak şeklinde tezahür etm işti. İşçi sendikalarıyla işveren sendikaları elele verince sendikaların rengi kalm adı, sarısı kırmızısı birbirine karıştı. Partiler arasın d a d a fark kalm adı; sosyal d em okratlar liberallerin, liberaller sosyal d em o k ­ ratların, İslam cılar ise her iki tarafın d a fikir ve sloganlarına sah ip ­ lendiler. A ydınlar d a bu siy asî yönelim e koşut bir çizgiye dahil ol­ m ak ta gecikm ediler. Sözgelim i bir taraf N ecip Fazıl hakkında, “ Gericidir a m a iyi bir şâird ir", d iğer taraf d a N azım H ikm et h ak­ kında “ Dinsizdir am a iyi bir şâirdir” dem eyi, entellektüel m ü sam a­ hanın, h atta derinliğin bir g ö sterg esi olarak sundu. Sınırlar ortad an kalktı d a iyi mi oldu? Sınırları koyanların sınırları kaldırdığı bir ülkede, insanın kendi koyduğu sınırları h assasiyetle korum ası n e k ad ar d a zor! Tıpkı “S e n hâlâ oralard a m ısın?" suâlini m üstehziyâne bir biçim de dillendirenlerin zım nen “ Biz buraları aştık" e d â la n n a katlan m ak gibi birşey bu. Z ekâî gibi, H ûm â-yı h im m etim , bâd-ı h ev ây a rağ b e tim yoktu r/K a n a a t k u şe sin d e rû zig âra m in n etim y o k tu r dem edikçe, kim kendi sınırlannı koruyabilir; kim kalkıp d a birtakım m evhum sınırlardan sö z edebilir? Y a d a Fuzûlî gibi, C îfe-i d ü n y ay a çok m e y le tm e d im k e rk e s gib i/B ir h û m â -ta b ‘ım g ıd â b e ştir b a n a bir

91


ü stu h â n m ısralarını vird-i zeban eylem edikçe, kim özgürlükten, d ay an ışm ad an , özgürlük için, özgürlükler için sav aşm a k tan d e m vurabilir? Kim fikirden, n am u stan ve dahi fikir n am usundan bah is açabilir? B en ö z g ü rlü k istiy o ru m ! Unutm ayınız ki bu üç kelimelik sö z dizgesinde, üç değil, d ö rt an lam birimi vardır: Bir, ben kelim esinin anlam ı; iki, ö z g ü rlü k ke­ lim esinin anlam ı; üç, istiy oru m kelim esinin anlam ı; V E dört, bu üç kelim enin y an a y an a gelm esiyle oluşan sö z dizgesinin (c ü m le n in ) anlam ı. Dizgenin kendine m ah su s anlam ını h esab a katm aksızın, dizge­ yi oluşturan birimlerin bir anlam ı olabileceğini ya d a bir d izgeye dahil oldukları halde bireysel (birimsel) anlam larını m u h afaza e d e ­ ceklerini san an ları, işte böyle bir gram atik zorunluluktan dolayı ciddiye alam ayız. Ç ünkü on lar bize, birşey olm ak ad ın a, h içb irşey olm ayı teklif ediyorlar. O y sa m eu cu d (varlık), m a d u m a (yokluğa) m ukaddem dir!

92


islâmcılığm dilsel hermeneutiği üzerine

Ö m e r A . A ksoy, Nurullah A taç ’la ilgili hatıralarını aktanrken, kendisinin, arkadaşlarıyla oynadığı bir dil oyunundan sö z eder." Oyunun m ekanizm ası basittir: A rap ç a sözcüklerin m asdarları üze­ rinde değişiklik y ap acak (farklı harekelendirecek) ve m eselâ m e ş­ ru ta sözcüğün ün e sa se n şa r t olan m asdarını şo r t olarak okuyup, sö z cü ğ e -aynı zam an d a dişil olduğundan dolayı- şo rt g iy m iş k ad ın anlam ını vereceksiniz. O yunu bir m isalle d ah a açalım : şâ k ir sözcüğün ün m asdarı şü k r, anlam ı d a şü k re d e n dem ektir. F ak at siz, sözcüğün m asdarını ş e k e r olarak okuyup, sö zcü ğe -aynı za m an d a ism -i f â il oldu­ ğundan dolayı- şe k e r yiyen anlam ı verecek; kısacası, A rap ç a bir sözcü ğü n m asdarını T ürkçe düşünerek anlam landıracaksınız. A taç ve arkadaşlarının buldukları böyle birçok örnek vardır: m e 'z u n = Ö zen p astah a n esin d e oturan; te r e d d i= rad y o dinlem ek; *

Türk Dili, sy. 80. Mayıs 1958. 93


te r a k k î- rakı içm ek; te b e n rıî= ban y o yap m ak ; s a b it= sap ıtan ; tek e !lü m = kilim satın alm ak. Ticanilerin A tatürk büstü kırdıkları bir sırad a Ö m er A sım Aksoy. A ta ç ’a sorar: “M e b sû ten ta k d is n e d e m e k ?” A taç düşünür taşınır ve fakat cevabı bulam az. Bunun üzerine A ksoy açıklar: ‘‘Büst kırdığı için k o d ese k o y m ak .” (Oyunun kuralını hatırlayınız: b a st= b ü st. k u d s= k od es) A taç bu yeni gelişm eden çok m em nun olur; zira böylelikle ken­ di kuralının sad ece sözcüklere değil, sözlere de uygulanabileceği o r­ taya çıkmıştır. Birgün kendisi, A k so y 'a, “Sö y le bakalım ” d er; "T e ­ fe k k ü r ü n anlam ı n ed ir?” A ksoy cevabı bulam ayınca, A taç cevap verir: P o k e r o y n a m a k 1. Fakat hem en kendisine, “P o k e r sözcü ğü , te fe'ü l babına girince, te fe k k ü r değil, te p e k k ü r olur" diye haklı bir itirazda bulunulur. N e ki A ta ç ’ın cevabı çoktan hazırdır: “Ö yle am a, A rap ça'd a p harfi olm adığından, bu harf / y e kalbolunur." B ir yönüyle G ü n eş Dil T eorisi'n i hatırlatan ve sözcüklerin kök(en)leri üzerinde o y n an arak sürdürülen bu oyun sa d e c e e ğ le n ­ dirici değil, aynı za m an d a d ü şü n d ü rü c ü d e. Ç ünkü sözcükler A rap ç a, fakat m antık T ü rk çe. A c a b a günüm üzün m üslüm anlan, farkında olm aksızın düşünce dünyalarını böylesi bir oyun oyn ayarak mı zenginleştiriyorlar? B a ş ­ ka bir dünyanın sözcük ve kavram larını alıp birtakım oyunlarla o n ­ lara İslâm î bir m uhteva mı kazandınyorlar? Sözgelim i, “K ayn akla­ ra (K ur'an ve S ü n n e t’e) dön ü yoruz" iddiasıyla inanç köklerine her ğttiklerinde, zaten o ra y a giderken yanlarında götürm üş oldukları şeyleri o rad an tekrar geri mi getiriyorlar? H er ayet ve hadîs oku ­ yuşlarında, o ayet ve h ad islere kendi yükledikleri anlam ları, sanki o kaynaklardan çıkarıyorm uş gibi mi yapıyorlar? Benim bu suâllere cevabım , -istisnaların hakkını verm ek kaydıyla- m üsbettir: zira radikalinden m uhafazakârın a, selefîsinden sû94


fisine bugün m üslüm an çoğunluğun, ad ın a d ü şü n c e dedikleri iş­ lem , e sa se n A taçların oynadığı oyunu ciddiye alarak oyn am aktan ibaret. N e gariptir, bu kadar ağır bir yargıyla karşılaştıkları halde, bir­ ço k insan kendisini bu yargının k ap sam ı dışında tutacak ve belki d e bu satırların yazarının haklı olduğunu düşünecektir. Böylesine ağ ır bir yargıya sahiplenm enin, böylesine büyük bir dâvanın sav cı­ sı olm anın ne kıymeti var? B e n ce hiçbir kıym eti yok, çünkü bu yar­ gının d o ğ ru lu ğ u n a inandıklarını söyleyenlerin en sevdikleri oyun d a zaten aynı oyun. G erçekte hiçbiri bu oyunun cazibesinden kur­ tulam adığı için, biz d e hiç çekinm eden k a h ro lsu n sa h te a fe rin le r! diyebiliriz. Y argıyı ağır bulanlar, hadi h a k sızlık d em eyelim a m a m ü b a la ­ ğ a edildiğini düşünenlerin söyleyecekleri n e v ar? Bir hiç, k o sk o ca­ m an bir hiç! Ç ünkü onların şeytanı, onları itid al kisvesiyle aldatı­ yor. H âsılı bugün şâkirlerin ellerinde şek er yem ekten başka bir m arifetleri k alm am ış ve en nihayet kendilerini oyun a kaptırdıkları için hem şükr'ü, hem d e Allah T eâlâ'n ın şükredenleri sevdiğini unutm uşlar. N e diyelim , Allah şe k e rle rin i artırsın!

95


hakikatin zahiri, zahirin hakikati

Um udu tükenm iş insanların işi zor! Ç ünkü

insan

um ud ettiğinde, edebildiğinde yaşayabiliyor.

U m utlan tükendiğinde, g e le c e ğ e üm itle, um utla, h ey ecan la b a k a ­ bilmek im kânlanndan m ah ru m olduğunda, in sanoğlu â d e ta y a şa ­ m a sevincini d e kaybediyor. K üsüyor hayata. G e le c e ğ e bakm ak, geleceği düşünm ek im kânsız hâle geldikçe, zihinler geçm işi de unutuyorlar, g eçm işe d e bakam ıyorlar. G elec ek y ok sa, g e ç m iş d e yok! G e ç m iş olm adığında, g eç m işe b ak m ak heyecanı yitirildiğinde tabii olarak g e le c e k d e anlam ını yitiriyor; yorum lanam ıyor, tah ay ­ yül ve tasavvur edilem iyor... V E “ g eçm iş y ok sa g elecek de yok " d em ek kolaylaşıyor ister istem ez. Ö yle ki günlük düşünceler, anlık h e sap lar zihnimizi istilâ ediyorlar. G e le c e k dediğim izde yarını, g e ç m iş dediğim izde ise a n c a k dünü hayal edebiliyoruz. Evet, um udu tükenm iş insanların işi zor! Çünkü insan um ud e t­ tiğinde, edebildiğinde yaşayabiliyor ve an cak um udu v arsa varola­ 96


biliyor. Bu yüzden um uda doğru yolculuk edenlerin um uda varabil­ m eleriyle varolabilm eleri arasın d a hiç d e ciddiye alabileceğim iz bir fark bulunm uyor. N edir o ad ın a u m u d dediğim iz şey ?! Evet um ud ettiğimiz n e­ dir? Bizler n ey i um uyor ve um ud ediyoruz? “Zihnim izde yaşattığı­ m ız d ü n y a” ile “içinde yaşadığım ız, y aşa m ak ta olduğum uz dünya" arasın d aki çelişkileri, tutarsızlıkları çözm eyi m i? Ş a y e t bu çelişkiyi ç ö zm e k se bütün um udunuz ya d a um utla­ rınızın ön ü n d ek i en büyük en g el ise bu çelişki, yaklaştırın kula­ ğınızı siz e bu y a m a n çelişkiyi ç ö ze b ileceğ in iz o b a sit form ülü h e ­ m en fısıld ayıvereyim ve fısıld am ak la k alm ay ıp bir türlü itiraf e t­ m ediğin iz, ed em ed iğin iz, kendi ken d in ize bile itiraf etm ek ten çekin diğin iz o m u h teşem çelişki-çözücü cev ab ı size a ç ık ç a s ö y ­ ley eyim : — Zihninizde yaşattığınız dünyadan vazgeçip bizzat yaşadığınız d ü n y aya katılm ayı deneyin. Y o k e ğ e r bunu bu şekilde ifade ed ecek k ad ar yürekli değilseniz, “zihninizdeki d ü n ya” ile “ içinde yaşadığınız d ü n y a’ nm e s a s itiba­ riyle bir karşıtlık içerm ediğini kabul etm ekle işe başlayın. M eselâ “ akılcı o lm ak " gibi, “ gerçekçi o lm ak" gibi, “oyunu kurallarına g ö ­ re o y n am a k ” gibi beylik sözler bulun kendinize ve akılcı olm ak g e ­ rektiğinden, gerçekleri dikkate alm ak lâzım geldiğinden dem vurup tez elden ad am idadına girm eye bakın. M eselâ “ Bütün m üslüm anlar zengin olm alı, ben de bir m üslüm anım , o halde ben de zengin olm alıyım ” gibi kıyaslar yapın! İnanın b a n a , kim se size, bu akıl yü­ rütm enin m atlûbunun (sonuç önerm esinin) su re t itibariyle yanlış olduğunu söyleyem eyecek, hatta muhalifleriniz bile istem eye iste­ m eye İlm-i K ıy as’ın ilk şekline itibarla bu son ucun bu rh an değeri taşıdığını itiraf etm ek zorunda kalacaklardır. in sa n sa h ip o lm ad ığ ı şey i te rk e d e m e z ! 97


Bu n eden le o lsa g erek ki gençlerin h ayat karşısındaki vaziyetalışları, h ay ata karşı duruşları, o rta y a şlıla r ve bâ-husûs y a şlıla r karşısında bir kıym et ifade etm ez. S a h ip olm adıklarını red d eder bir d urum da olm akla suçlanır gen ç yürekler; ve to p lu m sa l h a fız a h e ­ m en “ B ek â ra avrat b o şa m a k kolaydır” vecizesiyle yaralam ay ı b e ­ cerir, o, h ayat karşısında aldırm azlık ve dahi um ursam azlık zırhına bürünm üş tufeylileri. Bir düşünün bakalım , kimler istiyor, kimler talep ediyor bizlerd en “zihnimizdeki dünya "yi (hayallerimizi, hülyalarımızı) bir k en a­ ra bırakm am ızı ve ad am gibi bir an evvel “ içinde yaşadığım ız düny a ”ya intibak etm em izi? Evet, çekinm eyin ve bir düşünün bakalım , kimleri teselli ed er, kimleri iknâ ed er o ad ın a “akıllı olm ak, ge rçe k ­ çi o lm ak ” dedikleri silk üzre seyreylem ek? Aklı elde ed e m em iş, aklının sm ırlannı teftişe çıkm am ış, çıka­ m am ış kim senin, aklı terkedip kalbin p eşin e d ü şm esi, sanıldığı k a­ d ar kolay değildir; k o la y n e kelim e, m ü m k ü n bile değildir. O hal­ d e hiç tereddüt etm eyelim ve k o la y kelim esini “ sah ip olm adıkları­ m ızdan, sahibi olam adıklanm ızdan vazgeçm en in ” y ü k le m i y ap ıp sahibi olduklanm ızın fedailiğine soyunalım . Ö n ce m ülkiyetim izden başlayalım : m âlik olduklanm ızı, kâdir olduklanm ızı, sah ib oldukla­ rımızı terkedelim . Ö yle ki en nihayet elim izde bir tek te rk kalsın, so n ra hiç düşün m ed en on u d a terkedelim . İn san , te rk e d e m e y e c e ğ i ş e y e s a h ip o la m a z ! H av a yine kurşun gibi ağır. V E şiddet şedıd. K a lm a d ı h ü zn ü n ç a re si. Ç ünkü ayırm ış başını göv desin d en a d a m , sahillerden çakıltaşı top lam akla vaktini h eb a ediyor; um ud topladığını san ıy o r ü s­ telik. K o c a bir topluluk sah ile d o ğ ru yürüyüşe çıkm ışlar. K um gibi k a­ labalıklarm ış. B u yüzden sah ild e çakıl taşı toplayan ad am sa y m a ­ m ış, say a m am ış gelenlerin kaç kişi olduklarını. H ep si h ep bir ağ ız­ 98


dan bağın yorlarm ış: “ Bütün m üslüm aniar zengin olm alı, ben de bir m üslüm anım , o halde ben d e zengin olm alıyım .” Evet, h ep si d e bir ağızdan ve nered eyse hiç ara verm eden tüm güçleriyle böyle çığırarak yaklaşıyorlarm ış sahildeki adam ın yanı­ na. Y aklaşm ışlar, yaklaşm ışlar ve en nihayet adam ın yan m a gel­ m işler; “ B ırak elindeki çakıltaşlarını d a kon uş bak alım ?” dem işler. A dam y a v aşç a yerinden doğrulm uş, üstünü başını silkeledikten so n ra o n lara şöyle dem iş: — Sizin bildiğiniz sa d e c e h ak ik atin zâh iril Ş ay e t zâh irin h ak i­ katin i bilseydiniz, kıyasın su re tin e değil, m a d d e sin e bakardınız ve hiç vakit geçirm ed en hem en tevbe ederdiniz. K alabalık tevbe etm ek yerine alay etm iş. A dam d a çaresiz on­ lara bir teklifte bulunm uş: “M adem tevbe etm iyorsunuz, bari şu kı­ y as üzerinde biraz olsun teem m ül edin: Bütün insanlar bir anne-babadan doğmuştur. Hz. İsa da bir insandır. O halde Hz. İsa da bir anne-babadan doğmuştur. K alabalık su sm u ş, ad am kon uşm uş: “ Evet, dediğim gibi, sizin bildiğiniz sa d e c e hakikatin zahiri!” Böylelikle z a h ir su sm u ş, h a k ik a t k on uşm uş; “ hakikat B e n im " d em em iş a d a m ; sa d e c e “ ben H akikatim ” dem ekle yetinmiş. İşte tam d a o sırad a h a k ik a t bir h u ra fe suretine bürünüvermiş!

99



Hakikat ve Hurafe / Dücane Cündioğlu