Issuu on Google+


Ahmed bin Mahmûd SELÇUK-NÂME

X


T E R C Ü M A N O A Z E T E S İ nln b ir kültür hizm eti olarak yayınladığı 1001 T E M E L E S E R ’ln 101. kitabı A h m ed bin M ahm ûd’un (S E L Ç U K - N Â M E I) G A R A N T İ M A T B A A S I'n d a dizilm iş ve

KERVAN KtBATÇILIK BASIN SANAYİİ VE TİCARET A .Ş . Ofset tesislerinde basılmıştır.


Tereüman 1001 TEMEL ESER

Ahmed bin Mahmûd

Selçuk - Nâme I H azırlayan

ERDOĞAN MERÇİL

İSTANBUL 1977


7007 Temel Eser i iftiharla su n u yo ru z Tarihimize mânâ, millî benliğimize güç ka­ tan kütüphaneler dolusu birbirinden seçme eser­ lere sahip bulunuyoruz. Edebiyat, tarih, sosyo­ loji, felsefe, folklor gibi millî ruhu geliştiren,ona yön veren konularda "Gerçek eserler" elimizin altındadır. Ne var ki, elimizin altındaki bu eserlerden çoğunlukla istifade edemeyiz. Çünkü devirler değişmelere yol açmış, dil değişmiş, yazı değişmiştir. Gözden ve gönülden uzak kalmış unutul­ maya yüz tutmuş -Ama değerinden hiçbir şey kaybetmemiş, çoğunluğu daha da önem kazan­ mış- binlerce cilt eser, bir süre daha el atılmazsa, tarihin derinliklerinde kaybolup gideceklerdir. Çünkü onları derleyip - toparlayacak ve günümüzün türkçesi ile baskıya hazırlayacak değerdeki kalemler, gün geçtikçe azalmaktadır. Bin yıllık tarihimizin içinden süzülüp gelen ve bizi biz yapan, kültürümüzde "Köşetaşı" vazifesi gören bu eserleri, tozlu raflardan kurta­ rıp, nesillere ulaştırmayı plânladık.


Sevinçle karşılayıp, ümitle alkışladığımız "1000 Temel Eser" serisi, Millî Eğitim Bakanlı­ ğınca durdurulunca, bugüne kadar yayınlanan 66 esere yüzlerce ek yapmayı düşündük ve "Tercüman 1001 Temel Eser" dizisini yayınla­ maya karar verdik. "1000 Temel Eser" serisini hazırlayan çok değerli bilginler heyetini, yeni üyelerle genişlettik. Ayrıca 200 ilim adamımız­ dan yardım vaadi aldık. Tercüman'ın yayın hayatındaki geniş imkânlarını 1001 Temel Eser için daha da güçlendirdik. Artık karşınıza gu­ rurla, cesaretle çıkmamız, eserlerimizi gözlere ve gönüllere sergilememiz zamanı gelmiş bulu­ nuyor. Millî değer ve mânâda her kitap ve her yazar bu serimizde yerini bulacak, hiç bir art düşünce ile değerli değersiz, değersiz de değerli gibi ortaya konmayacaktır. Çünkü esas gaye bin yıllık tarihimizin temelini, mayasını gözler önüne sermek, onları lâyık oldukları yere oturt­ maktır. Bu bakımdan 1001 Temel Eser'den maddî hiç bir kâr beklemiyoruz. Kârımız sadece gu­ rur, iftihar, hizmet zevki olacaktır. KEMAL ILICAK

Tercüman Gazetesi Sahibi


—i ç i n d e k i l e r — N S ö Z V E ser ve M üellifi H akkın da IX Y azm alar IX E ser Üzerinde şim diye kada r yapılan çalışm alar X M üellif ve eserin yazıldığı tarih XH K aynaklar ile m tlnasebetl X IV Eserin devrin tü rkçesi bakım ından husûsiyeti XV Eserin önem i XV E serin sadeleştirilm esinde ta kip edilen usûl X V II B ib liy og ra fy a v e kısaltm alar X V III A h bâr-ı D evlet-i A l-i Selçuk 1 Sultân M es’ûd’un Sübaşısı’nı Selçuklu E m irleri ile m uhârebe etm ek için gönderm esi 18 Ç a ğ n B ey’in M evdûd b. M es’ûd'dan B elh’i alm ası 27 Sultân M es’ûd b. M ahmûd b. Sebüktegin’in öldü­ rülm esi ve Mevdttd’un pâdişâh olm ası 29 H orasan ’ın Sebüktegin sülâlesinin askerlerinden boşalm ası, Selçukluiar'ın bu b ölgey e m üstak il s&hib olup, ü lk eyi aralarında paylaşm aları ve H a lîfe K âim bi-Em rillâh’m Ç a ğ n B ey ’in kızı ile evlenm esi 30 E m irü ’l-M üm inln K âim bi-'Em rillâh’ın A rslan B esâsîrî ile arasında g eçen ola yla r v e Sultân T u ğru l’un B a ğd â d ’a gelm esi 37 M elik Ç a ğrı B e y D âvud’un hikâyesi v e A lp A rslan ’m Sultân M evdûd ile savaşı v e Sultân M evdûd’un yenilm esi 45 M elik Ç a ğ n B ey D âvu d b. M ikâil b. Selçu k’un ölUmtt 49 Sultân T uğrul’un ölüm ü 49 Sultân A lp A rsla n ’m saltanatı 51 V ezir A m îdü ’l-M ülk KündUrl hakkında b ilgi ve öldürülm esi 51 Sultân A lp A rslan ’ın K u talm ış b. Isrâ il ile savaşı ve on a g â lib olm ası 04

vn


— H orasan A m ld ’tn ahvâli ve ölümü 57 — Sultân A lp A rslan ’ın G ürcistan’ın bazı kalelerini alm ası ve G ürcü M eliki’ni h araca bağlam ası 59 — Sultân-ı A ’zam Adudü’d-D evle Ebu Şü câ A lp A rslan ’ın R û m üzerine seferi 69 — Sultân A lp A rslan ’m tekrâr K irm ân üzerine yürüm esi 69 — Fadlûn olayı ve kalesinin feth i 72 — Sultân A lp A rslan ’ın A bhâz M eliki B agrat üzerine seferi 76 — A lp A rslan ’ın Bizans İm paratoru R om an os ile (M ala zgirt’de) savaşı v e onu esir etm esi 80 — Sultân A lp A rslan ’ın Sem erkând’a gidişi ve Orada öldürülüşü 109 — Sultân C elâlü’d-Devle E bü’l-F eth M elikşâh’ın hüküm darlığı 115 — M elikşâh’ın am cası M elik K avurd ile savaşı ve M elik K avurd’un öldürülm esi 116 — M elikgâh'ın Sem erkand Sultânı’nın elinden T ırm iz'i alması ve Sem erkand üzerine yürüm esi ve H âkân’m firâ r etm esi 126 — H alîfe K aim bi-Em rillâh’ın ölüm ü 128 — A tsız’m M ısır askeri ile savaşı ve yenilm esi, M elikşâh’ın m ektub gönderm esi, T utuş’un A tsız’ı öldürm esi ve Şâm ’ı alm ası 133 — M üslim b. K ureyş'in H aleb’i Sâbık b. M ahm ûd’un elinden alm ası 136 — T ek iş H ân’ın isyânı, Sultân’m üzerine yürüm esi ve aralarının düzelm esi 139 — M elikşâh’m oğlu D avud’un ölüm ü 139 — E bü‘l-M ehâsin’in N izâm ü ’l-M ülk’ü Sultân’a gam m azlayıp, felâk etin kendisine ulaşm ası ve gözlerinin oyulm ası 142 —- T ek iş’in Sultân’a isyanı v e zindâna a t lm a s ı 144 — Sultân ı A ’zam M u’izzü’d-D ünyâ ve'd-D ln E bu ’l H âris Sencer b, M elikşâh’ın doğum u 149 — Sultân M elikşâh’ın B ağdâd’a gelişi v e kızım H alîfe ile evlendirm esi 150 — H âkan’ın Sultân’a isyânı, Sultân’in üzerine yürüm esi ve barışm aları 158 — A ğ ı r l a m a l a r 167

vm


— E S E R V E M Ü E L L İF İ H A K K IN D A —

T ü rkler tariih boyu nca yayıldıkları sahalarda m uhtelif devletler kurm uşlardır. İsim leri ba şk a ba şk a olm asına rag’men bu devletler bir devam lılık göstererek bugüne kada r g e l­ m iştir. M illi tarihim iz bakım ından bu devletlerin en önem li­ lerinden birisi şüphesiz B ü yük Selçuklu Im p aratorlu ğu ’dur. ö n o e X I. yüzyılda H orasan ve M âverâünnehr’de kurulan Sel­ çuklu D evleti, daha sonra y aptığı fetih lerle genişleyerek bü­ yük bir im paratorlu k olm uş ve B izan s D evleti’ni m ağlûp ede­ rek T ü rk ’ün askerî üstünlüğünü isbat etm iş ve A n ad olu ’da yüzyıllarca d ev am eden ve edecek olan T ü rk hâkim iyetinin tem ellerini atm ıştır. M illî tarihim izde önem li bir yeri olan Selçuklu tarihi h ak­ kında, m evcudiyetini bildiğim iz eserlerin değil, en kü çü k bilgi parçalarının dahi um um î istifadeye ve ilim âlem ine arzedilm esl tarihçinin en önde gelen vazifelerinden b iti olm alıdır. Selçuklu D evleti’n’n yıktlm asm dan üç asır son ra yazılm ası­ na rağm en, o devrin şa rtla n içinde ilg i çekici bir saha adde­ dilm esi gereken Selçuklu tarihine ait bulunm ası doîayısıyle, elim izdeki Selçuknftm e’nin, m uhtelif kaynaklardan toplan a­ rak te lif edilm iş bîr eser de olsa, değerlendirilm esinin faydalı olacağım düşündük. Y a z m a l a r : Sadeleştirdiğim iz eserin şim dilik elim iz­ de iki yazm a nüshası vardır. Bodleian (O x fo r d ) kütüphanesi nüshası, 165 varak olup, her sahifede 23 satır vardır. Bu nüs­ hada varak 26b den sonra Edirne yazm asında varak> 13b satır 9 dan, v a ra k 14» satır 5’e k ada r olan m etin eksikdir. Y a zı cinsi: nesih; bölüm başlıkları kırm ızı m ürekkeple yazıl­ mıştır. M üstenslh adı kaydedilm em iş olup, istinsah tarihi h.

IX


1011 (1602/1603) 'dir. ik in ci Bâdi E fendi (E d im e ) kütüpha­ nesi nüshası, nr. 2314 (E sk i 512), 72 varak olup, sahifeleıde satırlar 30-32 arasında değişm ektedir. E k seriyeti 31 satırdır. Baş an 9 varak tutan kısım düşm üştür. Y azı cinsi: tÂlik; b ö ­ lüm başları kırm ızı m ürekkeple yazılm ıştır. M üstensih ve is­ tihsali tarihi kayd olunm am ıştır. A n ca k k â ğ ıt ve yazı hususi­ yetleri bu nüshanın d a X V II. yü zyıla âit olduğunu g österm ek ­ tedir. E ser üzerinde yapılan çalışm alar: Sadeleştirdiğim iz m e­ tin üzerinde şim diye kadar fa zla çalışılm am ış, um um iyetle sa ­ dece varlığından bahsedilm iştir. E seri ilk zikreden N ev ’l-zâde A tft’î (1583-1635)’d r . A tâ ’î h. 1044 (1 6 34 )‘de tam am lam ış o l­ duğu eserinde (H sd& iku'l-haka’ik f i tek n ıil»ti'ş-Ş akâ‘ ik İs­ tanbul 1268,135.) m üellifin iıal tercüm esinden bahsederken şöyle dem ek. ed :r «A ra b i  l-i Selçu k tarihi yazm ıştır, A rabşan vadisine karib eser-i dil firîbd ir». Bundan sonra eserin K â ­ tib Çelebi (1609-1658) tarafından zikredildiğini g örü yoru z (K cş fu ’z-zunttn (nşr. Ş. Y a ltk a y a ve R . B ilg e), I., İstanbul 1941, sütun 283). Y irm i yıllık çalışm adan son ra tam am ladığı bu büyük bibliyogra fya sın da K âtib Çelebi, A l-i S elçu k tarihi m üelliflerini belirtirken şöyle diyor, «977 yılında vefat eden M üderris Ahm ed b. M uham m ed B u rsevî’nin  l-i Selçuk ta ri­ hine âit bir esari vardır. Bunda R ûm ’da hüküm darlık eden­ ler zikredilm ekte olup, yazılışında Arabşâih’ın A c â ’ibü ’l-M akdûr'u örn ek alınm ıştır ve bu tarihin tü rkçsye tercüm esi M u ­ ham m ed b. M ecdeddîn tarafından yapılm ıştır. «E ser hakkında daha sonra bilgi verenlerin sadece A t â ’î’nin kaydından istifa ­ de ettikleri görülm ektedir. Bunlar arasında zik ri gereken İs­ m ail B e 'îg E fen di (öl. 1729/1730) eserinde (T ârîh-i Bursa, Güldeste-i riyaz-i irfan ve vefeyâ t-ı dârişverân-ı nâdired&n, B ursa 1392, 303.) A t â ’î’yi kelim e kelimtekrarlam aktadır. Bundan sonra M ehm ed Süreyya (öl. 19C8), m üellifden bahse­ derken, onun bir de «A rab î tarih-i  l-i Selçuk» yazm ış oldu­ ğunu zikretm ekle yetinm ektedir *(Sicill-i O sm ânl yahud Teakire-ı m eşâhîr-i O sm aniye, İstanbul 1308, I, 200). B ağdatlı İs­ m ail P aşa da eserin sadece isminden bahsediyor (H ediyyetü 'l - arifin E sm â 'ü ’l-m ii'ellifîn v e  sâ rü ‘ 1 m usannifin, K i'isli R ifa t B ilge ve İbnülem in M ahm ûd K em al İnal neşri, İstanbul 1951, I, sütun 147). H. Eth6 her ne kadar BodVlıın nüshası­ nın m ünderecatm dan ve bunun 7jüh<l<'tll't-t<'v(lrlh’ln tercüm e­ si olabileceğinden bahsetm iş ve esi'rln İn vmIİIjiI yapm ış ise de, m üellifin ad-.nı teshit edem ediği iı.in, bunun Kfttib Çtelebi

X


de zik r edilen eser olduğundan haberdar değildir. Bursalı M ehm cd T ah ir (O sm anlı M üellifleri, İstanbul 1342, İÜ , 10), m üellifin eserleri arasında bu k itabı yaln ızca zikretm ekle y e. tinm iştir. M. Şe; ieddin GünaHay ( f -.îinnda Taril» v e M üver­ rihler, İstanbul . 9 -1342, 433-434) kitabında, A t â ’î ve K âtib Ç elebi’nin kayıtların ı aynen tekrarlam aktadır. F . Bab .' rer ; ö i e G egc!iichtssci;rtilıer der O sm anen und Ihre W erke, L<eip;;,ig 1927, s, 4, not. 3 i, K âtib Ç e’e b i’deki b il­ giyi aynen verm ekle beraber. H acı K aü fe'n in ba şk a bir eser hakkında verm iş olduğu bilgiyi m üellifim izin eserine verilm iş ek m alûm at addetm ek sûretiyle h atâ ya düşm üş v e bunun Cemâîeddtn A li b. Y usuf K ıftî’n 'n eserine zey l ola ra k yapıld ğını kaydetm iştir. B abin ger’in bu eserin herhalde arapça yazıl»p, Mehımed b. M ecdeddîn tarafın dan tü rkçeye tercüm e edilmiş olm ası hakkında zik rettiği O sm anlı M üellifleri, III, 10’nde bu hususda herhangi b ir b ilgi yoktur. A t â ’î, belki K â­ tib Çelebi ve herhalde B thâ’den sonra, eseri g örerek hakkında en isabetli tahm inde bulunan ve ondan k ayn ak ola ra k d a y a ­ rarlanan rahm etli h oca m Ord. P rof. M.H. Y m an ç olm uştur (T ü rk iy e T arihi Selçuklular D evri, İstanbul 1944, 11 v e 116, not. 2 ). Selçuklu tarihinin büyük üstâdı, bütün yukarıda b e ­ lirtilen eserlerin sadece tahm inlere m üsaade eden kayıtların ­ dan faydalanarak, kendi sevdiği tâbirle «Tarih-1 Âl-1 Selçuk»a dâir bu eserin bir yazm asının Edirne kütüphanesinde bulun­ duğunu keşfetm iştir. M.H. Y m anç, « . . B i r ya zm a nüshası Edirne kütüphanesinde bulunan ve M uham m ed b. M ecdeddîn' in «se ri olm ası m uhtem el olan  l-i Selçuk tarihinde A n ad o­ lu Selçukluları’na dâir verilen m alûm at pek m u h tasar ve ehem m iyetsiz ve hattâ yan lıştır» derken duyduğu hayâl sukûtunu belli ediyor. A n ca k X V I. yüzyılda tü rkçe bir Selçuk tarihinin yazlm ış olm asının arzettiğl ehem m iyet, ç o k k ’ ym et11 h ocam ın verm iş olduğu hükm ü ta h fife yetse gerektir. Türk Ansiklopedisi, "Ahm ed, M abm u d oğlu » maddesinde, Selçuknâme ve m üellifi hakkında, Slcill-i Osm ânî ve O sm anlı M üel ifleri’nden alındığı belli olan sathî bir b ilgi verm iştir. M em le­ ketim izde ilerlem ekte olan Selçuklu tarih} incelemelerinde, devrin esasen az olan kaynaklarından A h m ed b. M ahmud'un eserinden ist'fa d e etm ek de zarurî idi. N itekim son neşriyat bu zarureti kabûl c tmiş görü nm ek te ve Osman Turan eser­ lerinde -Selçuknâme'den yararlan m aktadır (Selçu k lu lar Tarihi ve T ü rk - Islâm M edeniyeti, A n k ara 1965, 15.: Stileyman-Şah

XI


I. (b . K u ta lm ış), m ad. İ A .; Tiirk cihftn h âkim iyeti mefk&resl tarihi, İstanbul 1969. 203.) M üellif v e eserin y azıldığı ta rih : Selçuklu tarihi h akkın ­ da yapılan son n eşriyatta eser, m üellifi m evcu t olduğu halde, h er halde şim diye k ada r a y n bir tetkike m evzû teşk il etm e­ m iş olm ası dolayısıyle, bir anonim tUrkçe Selçuknâm e o la ­ rak geçiyor. H er nekadar E d im e nüshasının mUellif adını ihtiv â eden varağı, k aybolan sahifeler arasında bulunm akta ise de, K âtib Çelebi’nin kaydından faydalan an M .H. Yınamç, b u ­ nun M ecdedffîn b. M uham m ed’in eseri olduğunu tahm in ede­ bilm işti. A n ca k kendisinin Bodleian nüshasından belki de haberdar olm ayışı, bu hususta kesin bir hükm e varm asın a ve asıl m üellif olduğundan şüphe edem eyeceğim iz BursalI A h ­ m ed b. M ahm ûd’un teşhisine m âni olm uş olm alıdır. Niteldim, birbiri ile tam uygunluk arzeden iki yazm adan, daha tam olan Bodleian nüshasında, m üellifin A h m ed adında b ir s a t ol­ duğu. Aihmed de um ar k i ola m erhum m ısrasında belirtilm iş bulunm aktadır. B urada adı g e çe n AJı m ed’ln g erek A t â ’î ve g erek se K âtib Ç elebi tarafın dan zik ­ redilen A h m ed b. M ahm ûd olduğunu k abul etm em ek için h er­ hangi bir sebeb olm asa gerektir. Bu h ükm e varırken te râ d m -i ahvâl ve b ib liy og ra fy a eserlerinde, h. 977 (1569/1570) yılında v efâ t ettiği bildirilen Bursalı Ahm ed b. M ahm ûd adında bir m üellifin zikredilm iş olduğuna dayanıyoruz. N itekim , bu z&ta oldu kça geniş yer veren A t â ’î, kendisinin aşağ ıda zikredece­ ğ im iz bir çok eserleri yanında bir Selçuklu tarihini yazm ış oldugunu kaydetm ekte ve ay rıca K âtib Çelebi de kendisini Sel­ çuk tarihi m üellifleri arasında gösterm ek sû retiyle dikkati bilhassa, onun üzerinde toplam aktadır. V erilen v efâ t tarihi (h. 977), B odleian nüshasında. Sultân Selîm ’ i eyle m ansûr m ısraı ile devrin hüküm darı olarak verilen Selim adının da O smanlı padişahı II. Selim (1524-1574) olduğunda şüphe bı­ rakm ıyor. Çünkü bu hususta akla gelebilecek olan Y avu z Sut­ tan Selim, bu tarihten 50 yıl ön ce İh. 926 (1 5 2 0 )'da v efâ t etti, ğ-i cihetle, h. 977’de ölen bir müellifin, onun zam anında böyle bir eser yazabilecek kadar olgun b ir yaşta htıltmmn.Hi ihtim ali çok za yıftır. Y ine devrin sadrâzamındım İmlim*!tl£l şüphesiz olan, N âm u sıfa tı Meıhemnıed oldıı. m ısraında şreçer M «hm rd adının ı t n l » ı m i i h < ( I i < Hokullu Meh-

XI!


m ed P aşa (1505-1579) y a âl t olduğunu tahm in ve tesblt etm iş oluyoruz. • M üellifim iz A h m ed b. M ahm ûd hakkında en esk i kay n ak olan A tâ -i (H adâ’iku ’l-h ak â'ik f i tek m ileti’ş - Ş a k â ’ik , s. 135), onun hayatı hakkında şu bilgiyi verm ektedir: Bursalı el M evlâ Â hm ed b. M ahmûd, M olla A ra b 'ın kardeş çocu ğu olup, onun tarafından yetiştirilm iştir. B abası Câmi-1 Sultân M u­ ham m edi» (B u gü n Y eşil câm i adı İle m eşhurdur) im am ı İdi. Bu ısebepden m ü ellif îm âm zâde lâkabı ile d e m ârufdur. A h ­ med, devrinin âlim leri yanında ders görm üş, Y ıldırım B âyezid kUlliyesı m üderrisi Fudeyl Efendi, Sahn m üderrisi Bursalı Şeyhi Çelebi ve M a'lûl Em îr E fen d i’nin derslerinden faydalan* «niştir. A t â ’l, onun ön ce B u rsa’d a B âyezid P aşa m edresesi'nde (Y eşil külliyesinin doğusuna düşm ektedir) 20, son ra İstan ­ bu l'da C â fer Çelebi medresesinde 25, daha son ra yine B u rsa’­ d a Veliyeddîn - oğ lu Ahm ed m edresesi'nde 30, bilâhıre yine Buns&'da K adri E fendi m edresesi (M urâdiye-B egikçiler a r a ­ sında) ’nde 40 akçe ile m üderrislik ettiğini ve 971 yılında (1563/1564) T op a l Şeyhî Çelebi'den boşalm asından sonra M olla Y ega n m edresesi (Y ıld ırım m ahallesin de)’ndie, 50 akçe iie «seccâdenişln ve tekye-zen » olduğunu ve h. 977 yılında (1569/1570) öldüğünü kaydediyor. Z eyn ller m ahallesindeki aynı adı taşıyan câm iin m ezarlığına göm ülm üştür. A tâ ’i'nin bu m ünâsebetle h asisliğini b elirttiği babasının aksine, e li fa z ­ la ca a çık ve iy i huylu bir kim se idi. A m ca -zâdesi g ib i dev­ rinde büyük şöhret kazanm ış ve d iğ er âlim ’ere karşı bilgisi i'e üstünlük gösterm iştir . Aihmed b. M ahm ûd’un y azdığı eserler, A tâ ‘1 v e onu mevzu «dinen m üellifler tarafından şu şekilde bildirilm iştir: 1 — Z eyla T n in «K enzü 'd-dekâyık şerıhUnin özeti, 2 — H an efî m ezhebine âit «K enzü 'd-dek âik»e hâşiyesi, 3 — M iftâhü'l-ulûm Şerh i»ne hâşiyesi, 4 — «V ikaye Şerhi»ne hâşiyesi, 5 — F ıkha âit «H âşiye ala şerh-i M evlânâ-zâde şerhi (H idâyetü ’l-îıik m et)’ ne hâşiyesi, 6 — *Şir’at-ı İslâm » tercüm esi. M anzum o la ra k tü rkçe «H üsrev ü Şîrîn» ve Şâh u G edâ» ad­ lı iki m esnevî y a zd ığı kaydedilm ekte ise de bunlar zam an ı­ m ıza intikal etm em iştir. Eseri T ü rk çeye çe v ird 'ğ i K âtib Çelebi tarafın dan bildiri­ len ve M.H. Y m a n ç tarafından da E d im e nüshasında teşhis

xnı


olunan Muhammedi b. M ecdeddin’e, adı ve yaşadığı devre b a ­ kım ından en yakın u ygunluk g österen zat, Şakâik-1 N u ’m ân lye’ yi tercüm e eden Edirneli M ehem m ed M ecdI .(öl. 1590/ 1591)'dir. A n c a k onun bu S elçu knâm e’y i T ü rk çeye çevirm iş olduğu hususunda b iy o g ra fik ve h al tercüm elerine dâir eser­ lerde u fak bir ip ucuna raslam ak m üm kün olm adı. Selçuknâm e’nin giriş kısm ında m evcud olan A slı arabiydi tam am ı, T ü rk î ile verdim intizam ı, beyti, her ne kadar, adı kitabın ba şk a yerinde zik rolunm ayan m ütercim in bunu filv â k i arapçadan tü rkçeye çevir­ diğini belirtir görü nü yorsa da, bu bey ti «asflı a ra p ça m etin ­ lerden tü rkçeleştirdim » mânasında, bizza t m ü ellif tarafından yazılm ış kabul etm eye daha m ü tem âyil bulunuyorum . Şim ­ dilik bilhassa belirtilm esi gereken cihet, ne bu eserin bir te r ­ cüm e olduğu, ne de bunun M uham m ed b. M ecdeddln adında bir şahsın tercüm e ettiği hususlarının açıklıkla tesbitlnin müm kün olm adığı keyfiyetidir. D aha ön ce de ifâ de olunduğu gibi, gerek m ü ellif ve g erek eserleri hakkında verilen bilgi tam am iyle A tâ ’î ’nin bir tek rârından ibaret k alm akta ve hele ba h ’s konusu eser hakkın­ da, ne onun görüldüğünü ne de elde tuttuğunu hissettirecek bir b ilgiye tesadü f edilem em ektedir. B u bakım dan eserin ne zam an yazıldığına dâir, m etinde veya kaynaklarda, herhangi bir k a y ıt bulunm am aktadır. A n ca k m etinde devrin hüküm ­ darı ola ra k S u ltan II. Selim ’in adanın geçm esi, eserin y a zıl­ dığı tarihi takriben tayin ve tahdîde im kân veriyor. Su 'tan H. Selim, h. 974 R e b î’ ü’l-evvelinde (E y lü l 1566) tahta çıkm ıştır. M üellif ise h. 977 yılında (1569/1570) ölm üştür. B u duru­ ma göre, eserin bitiş tarihinin 974 yılının son 9 ayı ile m ü el­ lifin öldüğü 977 yılı arasında olm ası lâzım dır. K aynaklar İle M ünasebeti: M üellif, eserindeki tarihi m a ­ lûm atı y azm ağa başlam adan önce, «im â m Sadrü’ddln E bu ’l H aşan A lt b. N âsır, Zübdettt’t-tevftrîh nâm kitabında, vesâir ashâb-ı tevârîh kütüb-ı tevârîhde  l-i Selçuk'tın ahvâlin bu veçhile zik rettiler» dem ek suretiyle bize k ayn akla n hakkında ilk bilgiyi verm ektedir. B u cüm leden anlnjjilncnğı üz^re m üel­ lifin ba şlıca kaynağı, Zübdetü’t-fev&rlh vcyıı diğer b!r adı ile A h bârü ’d-D evleti’s-S elçukiyye islm 'l enirdir B/lzılnrını da yardım cı ola ra k kullanm ıştır. Y aptığım ız ıırıı^lmumlan sonra m üellifim izin eserinde yardtnıcı oln rıık , ol !\1un tuza m ft t&* rUıi’l-M ülûk v o’l-Ü m rm , ri-H tıııll ri’ t Iftrllı, '/.llİHİt-Uk'n-nusra

XIV


ve nuhbetii’l-U sra, Tftrih-î m uhtasarü’d . D üvel ve Târih-i Güzide ad'.ı k ay n ak la n kullandığını tesbit etm iş bulunuyoruz. E serin dil husftslyetleri: Osm anlı E debiyatında X V I. y ü z­ yıl, süslü ve sanatkârâne nesir yazıcılığın ın g ittik çe geliştiği, fa k a t bir taraftan d a çetrefilleştiği devre olm uştur. Bu ifâde tarzı, bilhassa yüzyıl-n ikin ci yarısında edebiyat ınızda büsbUtün yerleşm iş v e nesirler, arapça, fa rsça terk ib ve kelim e­ ler ile gittik çe anlaşılm az bir hal alırken, bu dillere âit g ra ­ m er kaidelerinin kullanılm asında da ifrata gidilerok, tü rkçe cüm le dizisi şeklini kaybetm iştir. Bütün bunlara seci’ sanatı da ilâve edilince bu ta rz yazılm ış m etinleri ok u yu p anlam a sâdece belirli bir züm reye m ahsus hâle gelm iştir. Bu dıevre içinde tarih yazanlar da kendilerini bu süslü ve sanatkârâne yazm a m erakından kurtaram adıkları gibi, eser­ lerini ith â f ettikleri kim selere yaran m ak iç 'n bâzı olayları değiştirm işler ve tenkidden yoksun eserlerinde hayâlî unsurla­ ra geniş yer verm işlerdir. A n ca k bunun yanısıra, g erçek tarih anlayışına uygun ve herkesin ok u ya bileceği üslübda yazılm ış eserler de m eydana getirilm iştir. Selçuknâm e m ü ellifi A h ­ m ed b. M ahmûd da eserini, bir ta ra fta n m û 'e b e r kaynakla­ rın verd iği bilgileri âhenkli bir şekilde birleştirm ek sûretiyle kalem e a’ ırken, bir taraftan da g erçek tarih anlayışına uygun ola ra k zam anının süslü eserlerinin aksine, hem ş 'ir ve sanat hevesinden yoksu n olm ayan, ku lağa hoş gelecek şekilde müseccâ, hem de nisbeten k ola y anlaşılabilecek, T ü rk dil k a i­ delerine uygun, bir lisan kullanm ıştır. E serin Ö nem i: Eserin um um î Selçuklu tarihi bakım ın­ dan değ eri bahis konusu olduğunda, ilk nazarda, Aihmed b. M ahmûd’un Selçuknftmesi’nin son zamanlarda a rtık iyioe m a­ lûm olan Selçuklu tarihinin ana kaynakları ile yetinm ekten İleri g itm ediği anlaşılıyor. Bu bakım dan henüz bulunam ayan eski kayn akların hiçbirinden faydalandığını g österecek herh angi bir delil m evcut olm adığı gözönüne alınarak ehem m i­ yetsiz addedilm esi m üm kün g ib i görülürse de, X V I. yüzyıl içinde bilhassa B ü yük Selçuklu tarihini m evzu edinen bir Os­ manlI m ellifinin m evcu t olm ası ve arab ça kalem e alm an ese­ rin tü rkçeye de çevrilm iş bulunm ası vakıası bile dikkati ç e ­ kecek bir önem i hâizdir. Eserin dilinin a rzettiğ i ehem m iyet yanında belirtilm esi gereken bir cihet de, onun bir bakım dan X V . yüzyılda Y a zıcı-za de Alinin daha ziyâde A nado’ u Selçu k­ lu la rın ı m evzu edinen eserini, B ü yük Selçuklu tarihinin de ilâvesi ile tam am lam ış addedilebileceği keyfiyetidir. Bu ba­

XV


k-.mdan Y azıcı-zâ d e’nin tarihinin ta m tersi ve İlmî noktadan Ca onun tam am layıcısıdır. Ih tivâ ettiğ i m u fassal ve d oğru m alûm at İle B ü yük Selçuklular tarihi h ak k 'n d a yazılm ış, ter­ cüm e dahi olsa, ilk türkçe eseri teşkil etm esi eserin k ıym et ve önem ini artıran bir husûs sayılm ak gerekir. A y r ıc a m ü ellif enerini B ü yü k Selçukluîar’dan başlayarak O sm anlı D evleti’nin kuruluşuna kadar g etiriy or. B öy lece eser, o devirde b ir m üel­ lifin T iirk d ev letlerin n devam lılık husûsiyetini anlam ış ve bir tarih şuûruna sâhib olm asını gösterm esi bakım ından d a önemlidir.*

XVI


ESERİN SADELEŞTİRİLMESİNDE TAKİP EDİLEN USÛL Eserin elde m evcut İki y azm ası karşılaştırılarak Edisyon kritik yapılm ış, bundan sonra elde edilen m etnin sadeleştiril­ mesi yoluna gidilm iştir. A n ca k bunu yaparken Selçuknâm e m etninin dilinin sâde ligi gözönünde tutulm uştur. Bu bak'm dan eserin diline ve üslûbuna, anlaşılm ası g ü ç yerlerde d o ­ kunulmuş, g eri kalan yerlerde m üm kün olduğu kadar metne sâdık kalmağa, çalışılm ıştır. A n ca k devrin fiil kipleri bu­ günkü söyleyişe uygun şekle getirilm iştir. Bâzı ark aik türkçe kepm elerle, a rap ça ve fa rşça kelim elerin yanına bugünkü an lam lan parantez içinde verilm iştir. A y rıca m üessese ve teşkilât ile ilgili terim ler olduğu gibi bırakılm ış, «Tarihî de­ yim ler» kısm ında bunların ifa<ie ettiği m ânâlar açık lan m ış­ tır. B âzı ünvan ve isimleri dıe bugünkü şekliyle verm eyi ter­ cih ettim . Söz g elişi: R ûm M eliki yerine B izan s İm paratoru, Erm anus yerine R om an os’u kullandım . M etin içinde n um aralarla gösterdiğim , çok m eşhur olm a ­ yan y er isimleri, bâzı şahıslar ve yanlış ola ra k zikredilen olaylar h akkın da «A çık la m a la r» kısm ında bilgi verdim . Eserin başında ve içinde m evcut olan şiirleri, tarihî bir değer ta şı­ m adığı için alm adım . Y alnız M alazgirt savaşı ile ilgili iki şiiri önem i dolayısıyla o zam anki şeklyle aldım. H icrî tarihlerin milâdî karşılıklarını oku yu cu ya kolaylık sa ğlam a k için, he­ men yanında parantez içinde verdim . D iğer ta ra ffan eser fazla h acim li olacağın dan iki cilde ayrılm ıştır. B irin ci cild, önem i d ola yısıyla Sultan M elihşah ve V ezir N îzâm ü’l-M ülk’ ün ölümüne kadar olan olayları ihtiva etm ektedir. İkin ci cil­ din sonunda a y n c a bir indeks verilecektir.

F: 2

XVII


Y azm a olan bu eseri sâdelegtirip yayınlam akla, tarih se­ ven oku yu cu lara Osmanlı devrinde yazılm ış bir Selçuklu ta ri­ hini tanıttığım ız gibi, m üellifin kullandığını belirttiğim iz k a y ­ naklar içinden tercüm esi yapılm am ış olanlardan, yine S el­ çuklu tarihi üzerinde araştırm a yapm a k isteyen tarüı Öğret­ men ve öğrencilerinin istifade etm elerini de sağlam ış o la ca ­ ğım ızı Umıd ediyorum . D oç. D r. E rdoğan M E B Ç İL

XVIII


— B İB L İY O G R A F Y A V E K IS A L T M A L A R —

A h bar = Sadriiddîn E b u ’l-H asan A lî b. E b u ’l-Fevâris Nâsır b. A lî el-H üseynî, A h bârü ’d -D svleti’s-S elcu k ıyye, Mu­ ham m ed îk b â l neşri, L ah or 1933; N ecâti L ügal tercüm esi, A n kara, 1943. Barthold. T urkestan = Barthold, W ., T urkestan D ow n to th e M ongol Invasion, London 1968. Barthold, W ., A bazalar, mad. İA . Barthold, W ., G urganc, mad. ÎA . Barthold, W ., M angtşlak, mad. İA . Bayur, Y . H.. H indistan T arih1, İlkçağlardan Gurkanlt D e v ­ letinin Kuruluşuna Kadar (1526), I, A n k a ra 1946. Bosw orth, C. E., T he P olitical and D yn astic H istory o f the Iranian W orld (A .D . 1000 — 1211), The Cam bridge H isto ry o f Iran, V, C am bridge 1968. B osw orth, C. E., D ailam is in C entral Ira n : The K aku yid s o f Jibal and Yasd, IR A N , Journal o f the B ritısh In stitu te o f Persian Stud’. es, V olüm e V III, 1970. Bosw orth. C. E., T he Islam ic D yn a slies, E dinburg 1967. Bosvvorth, C. E.. Ghûrids, mad, EIZ. Busse, H., Iran under th e B ûyids, the Cam bridge H isto ry o f Iran, IV , L on don 1975. Büchner, V. F., Sâm dnîler, mad. İA . D .T.C.F.D, = D il v e T arih -C oğrafya F ak ü ltesi D ergisi. D iyâr M udar, mad. İA . E b u ’ l-Hasan A li b. Z ey d Beyhakî m aru f be îb n Funduk,

XIX


TĞrîh-i B ey h a k (nşr. A h m ed B eh m en yâr), tarihsiz ikin ci bas­ kı. F erit D evellioğlu, Osmanl*ca— T ü rkçe A n siklop ed ik L ü gat, A n k ara 1970*. GAşiye, mad. İA . H âce E b u ’l— F azl M uham m ed b. H üseyin B eyh akî D eblr. T<i. rih-i B eyh a k î (n şr. D r. Gani ve F e y y â z ), T ah ran hş, 1324. H alil Ediıem (E ld em ), D üvel-i Islâm iye, İstanbul 1972, H eller, B., N em rûd, mad. ÎA . Hinz, W ., Islâm ische M asse und O ew ich tet Leiden 1955. H andbuch der O rientalistik E rgân zun gs, I. H onigm ann, E., Bizans D evletin in D oğu S ım n (T rk. trc, F ik ­ ret Işılta n ), İstanbul 1970. H onigm ann, E., K erb elâ , mad. ÎA . H onigm ann, E.. M aarret-ün-N ûm an, mad. İA . H onigm ann, E., R akka, mad. İA . H uart, Cl., E y v â n , mad. lA . ÎA . — İslâm A nsiklopedisi. İbnülkalânisi, mad.. İA . lsld m K ayn akların a g ö re M alazgirt Savaş* (M etin ler ve Ç e­ v irileri), F. Süm er ve A . Sevim, A n k a ra 1971. K âdî M inhâc Sirac CüzzânI, T abakat-f N âstri (nşr, A b dü l’ l H ay y H a b ib i), K andehâr 1328 hş. K afesoğlu , M elikşâh = K afesoğlu , 1., Suttan M elikşâh D evrin * de B ü yü k Selçuklu İm paratorluğu, İstanbul 1953. K afesoğlu , 1.. Selçuklu âilesinin m enşei hakkında, İstanbul 1955. K afesoğlu , 1., Selçuk'un O ğullar* v e Torunlar», TM., X III, İ s ­ tanbul 1958. K afesoğlu , I., M ahm ûd G aznevi, mad. İA . K afesoğlu. I., Selçuklular, mad. İA , K öym en, B.S.Î.K . =■ K öym en, M .A., B ü yü k Selçuklu İm para. torluğu ’nun K u ruluşu, X— III., D.T.CJfJD.. X V no. 1-3 ve 4, X V I/3 -4 , A n k ara 1957-1958. K öym en, M .A., Selçuklu D ev ri T ürk Tarihi, A n k ara 1963 K öym en, M .A ., A lp A rslan v e Zaman*, İstanbul 1972. K öym en, M .A ., Tuğrul B e y v e Zaman*, İstanbul 107(1. K öym en, M .A., Sencer, mad, İA . K öym en, M .A ., T uğrul B ey, mad, İA . K ram ers, J.H., Kirm an, mad. İA . K ram ers, J. H ., K uhistan, mad, İA . L evi Della V ida G., Selmân, ııuııl t A.

XX


Dames, L.M ., Gazneliler, mad. İA , L ow ick, N.M., Fara‘ daki Selçuklu H âkim i R esû ltegin'in B ir A ltın 8ikkeıti (T rk. trc. E. M erçil) Tarih D ergisi, sa yı 28-29, İstanbul 1975. M afizullah K abir, Bm oayhid D y n a sty o f Baghdad (334/946447/1055), Calcutta 1964. M argoliouth. D .S., Bâharzî, mad. tA . M erçil, E., A h m ed b. M ahm ûd'un S elçu kn âm est (ölm . 15691570), Tarih D ergisi, sayı 23, İstanbul 1969. M erçil. E., T ü rk çe S elçu k n â m eye g ö r e M alazgirt Savaşı, Tarih E n stitü sü D ergisi, sayı 2, İstanbul 1971. M erçil, E., E m ir S avtegin , Tarih E n stitü sü D ergisi, sa y ı 6, İstanbul 1975. M inorsky, V ., Ş eki, mad. İ A . M ’ rza B a la , G ürcistan, mad. İ A . M uham m ed N a z m , T he L ife and T im es o f Sultân M ahm ûd o f Ghazna, C am bridge 1931. Pakalın, M.Z., Osm anl« Tarih D eyim leri v e T erim leri Sözlüğü, 1— 111, İstanbul 1946. Pritsak, O., Kara-H anlılar, mad. İ A . Ritter, H.. D am gan, mad. İA . Sev'm , Suriye Selçukluları = Sevim , A ., S u riye Selçukluları I (F etih ten T utuş’un ölüm üne k a d ar), A n k ara 1965. Sıbt îb n ü ’ l Cevzî Şem süddin E b u ’l-M uzaffer Y u su f b. K ızoğlu, M ir’atü’z-Zem an fi Tarihi’l-Â ya n (Y ay ın lay an A . S e­ v im ), A n k ara 1968. Sobernheim , M., B aalbek, mad. İA . Steingass. F., P ersian— E nglish D iction a ry, L on don 1947’ Strange, The Lands = Strange, G.L., T he Lands o f th e E astern Caliphute, Cam bridge 1930* Streck, A ka rkû f, mad. İA . Strothnı.ınn, R., M ûsâ K âztm , mad. İA . Sümer, ]?.. M alazgird Savaşm a katilan T ü rk B eyleri, Selçuklu A raştırm alart D ergisi, IV, A n k ara 1975. Sümer, O ğu z'ar = Sümer, F., O ğuzlar (T ü rk m en ’l er) Tarih• leru B oy TeşkilâU— D estanları, A n k a ra 1972*. Şeşen, R., A lp A rsla n ’ tn H ayatı ile iilgili A ra p ça K aynaklar, TM. X V III, İstanbul 1972. tjibay. H.S., Ebû H anîfe, mad. İA . TM. = T ü rkiyat M ecm uası, Turan, Selçuklular T arih i = Turan, O., Selçuklular Tarihi v e T ürk - İslâm M ed en iyeti, A n k ara 1965.

XXI


W enslnck, A.J., M escid -i B a râ m , mad. İA . Y ınanç. Selçuklular D evri = Yınang, M .H ., T ü rkiye Tarihi, Selçuklular D evri, İstanbul 1944. Yınang, M .H., Çağrt B ey , mad, İA . Y ver, G., Stagrib, mad. İA . Z am bau r = Zam baur, E.. M anuel de G&nealogis e t de Chronolo g ie P ou r VHistorie de Ytslam, Berlin 1955. ZetterstĞen, K .V., B ü veyh iler, mad. İA .

XXII


Ahbâr-ı Devlet-i Ai-i Selçuk : îmâm Sadreddîn Ebu’l-Haşan Ali b. Nasır Zübdetü’t - Tevârih adlı kitabında ve şâir tarih yazarları tarih kitâblarında Selçuk’un ahvâlini bu vech ile zikr ettiler. Eski za­ manlarda Hitâ1) ve Çin’de bir şâh ve Türkler için­ de bir pâdişâh vardı. Kötü huylu ve adı Yabgu idi. O pâdişâhın bir ser-askeri var idi, pehlivânlıkda şöh­ reti her tarafa yayılmış olup, adı Dokak idi. Dokak demek türkçede “demirden yay’’ demektir. O gayet bahadır ve güç işlere kadir olup, pehlivânlardan cna gâlib olur ve üstün gel'r kimse olmadığı için Dokak derlerdi. Bu Emîr Dokak gâyet akıllı ve tedbîr ve reyinde kâmil, sözü geçen ve fikrinde doğru kimse idi. O sebebden Yabgu işlerin idâresini Dckak’m eline vermiş ve kendisi boş kalmış olup, Dokak’m zamânında huzûra. ermişti. Bütün askerler Dokak’m idâresinde. istediğin eder ve askeri her nereye di­ lerse alır giderdi. Yine memlekette Yabgu görünüş­ te hâkim ve Dokak bütün husûsda Yabgu’nun ala­ nı vereni idi. Bir gün Yabgu dinsizliği, inâdı ve fe~ sâdı gereğince îslâm halkı ile ceng ve harbi murâd edinip, Müslümân ülkeleri ve Allah’ın birliğine ina­ 1


nan askerler üzerine sefer ve Kâfir yerinden Islâm diyarına geçmeğe kasd edip, bu husûs için Dokak ile münâr,ara ve müşâvere edip, görüşdü. Meğer tevfîk-i ilahı erişip, Dokak’ın kalbi îmân nûru ile dol­ muş, Islâma gelip, doğru yolu bulmuştu. Yabgu’nun bu sözünü işidip, kasdını bil'nce, makûl ve ge­ çerli sözler ile onu önlemeğe çalıştı. Dokak her ne denli «etme» dedi ise de, önlemek kâbil olmadı, çâ­ re olup bu husûsda Yabgu Dokak’ın sözüne boyun eğmedi. Nihayet Dokak’a din gayreti galebe edip, büyüklük ve kîn ile Yabgu’nun yüzüne bir tabanca (tokat) vurdu ki, aklı başından gidp, az kaldı he­ lak ola. Hemen bu hâli görüp, Yabgu’nun etrâfmda olan emîr ve sipâhi Dokak’a hücûm ve gazabları âteş üzerine atdılar. Her taraftan keskin kılıçlar:nı çe­ kip, havâle kıldılar ve bu kasd ile ki, Dokak’ı orada yok edeler. Dokak niçe onun gibi sıkılcımdan (sıkış­ tırma. tazyik) kurtulmuş ve niçe tehlikeli işlerden halâs olmuş k'mse idi. Gine orada bir niçesin yara­ layıp ve bir niçesin parçalayıp, korkmadan ve ziyân ve zararsız çıkıp gitdi. Hemen evine varıp, kendisi­ ne tâbi beyler ve askerleri bir yere toplayıp, gejen hâli ve dedikoduyu bunlara beyân ve doğru fikir r.e ise açıkladı. Onlar Dokak’ın sözünü dinleyip ve mâcerâyı anladıktan sonra «Cümlenizin fikri, senin fikrine mutâbık ve hepimi- sana uygunuz, emrin ge­ çerli ve hükmün bedenimizde kan gibi sâridir, sen buyur biz edelim, nereye gidel'm?» dediler. Bunlar bu ittifâkda iken, diğer taraftan Yabgu’yu dîvân* hâneden götürüp, sarâyma alıgitdiler, b'ra- yata­ rak aklı başına gelip, Dokak’ı sordu. Dokak’ın gay­ retini ve beyler ile ittifak edip, cümle ona itaat et­ 2


tiklerini bildirdiler. Yabgu bunu işidip, Dokak’dan korkuya düşdü. Sonra zarûrî dost görünmek için kalkıp ona varıp, Dokak ile barışdı ve geçen işden pişmanlık duyup, sevgi gösterip, görüşdü. Dokak da Yabgu’ya geçen işden dolayı özür dileyip, «Benim murâdm pâdişâhın devletin'n ve saltanatının devâmıdır. Bu etdiğim iş ve küstâhâne hareket pâdişâhı sakındığımdandır» deyip birbirlerine yalandan sev­ gi gösterdiler. Bu hâl üzerine bir zamân geçip, Yabgu’nun gönlünde Dokak kîni saklı ve kararlaşmış idi. Dokak dünyâdan geçip, ahrete göçdü. Selçuk adında b'r oğlu kaldı. Selçuk Dokak’dan bin defa daha bilgili, uzak gö­ rüşlü ve muktedir bir yiğit idi. Rey ve tedbîrde Do­ kak derecesinde ve aldığı tedbîrin çoğu kazâ ve ka­ dere uygundu. îyi ahlâk ve huy ile tam bir şöhret bu’muşdu. Yabgu askerinin büyüğü ve küçüğü kendiliğ'nden sevgi gösterip, emrine boyun eğmişti. O sebebden Yabgu zarûrî atası yerine onu ser-asker edip, bütün beyleri emrine itaat etti, sübaşı diye ad verip, rütbesini atasından üstün tutdu. Türkçede su­ başı, sultânın başkumandanı ve pâdişâhların kuman­ danı demektir. Selçuk bu mertebeyi bulduktan son­ ra günden güne derecesi yükseldi. Bu şekilde Selçuksuz bir iş bitmez ve onun emri olmadan kinime adımını atmazdı. Meğer Yabgu’nun bir avratı var­ dı. gâyetde akıllı ve son derece olgundu. Dâimâ Yabgu’ya «Bu senin iş, iş değil; hareketin hareket değildir. Getirdin bir dürman oğlu düşmanı mem­ lekete hâkim ve bütün işlerin üzerine geçirdn. Seç­ me hakkını eline verip, bütün ülkende selâhiyet sa­ hibi kıldın. Bütün asker onun eline bakar, her biri­


si senden ise de, ondan artuk (fa~Ja) korkar. Habe­ rin yok kendi elin ile mülkünü fesâda ve devletini düşmana verdin. Bu işler ile saltanatına ihtilâl ve kudretine son gelmesi yakındır. Selçuk asker ile it­ tifak edip, seni yerinden ayır a, memlekete sâhib olup, tahtına geçe otura. Bilmezi k ile sen kendi elin ile kendini öldürüp, evini yerle bir ediyorsun. Şimdi sana sözün doğrusunu ve kusurunu hep dedim. Bu fitnenin ortadan kaldırılması, için sana gerekli ve uygun olan, ne eylersen eyleyip, Selçuk’u yek etme­ ğe çok gayret gösterip, bu husûsda gerçekten çalış­ malısın. Net'cede senden saltanatın uzaklaşmayıp, devletin karâr ide. Bu şekilde devletinin sona erme­ sini ve saltanatının yıkılmasını önlemiş olursun.» dedi. Nihayet bu sözler Yabgu’nun canına te’sir ed p, Yabgu’nun ileri gelenlerinden Selçuk’un dostu olan bir hâdîm durumu öğrenip, ansızın Selçuk’a bir hile düzenlenir diye, Yabgu’nun gönlündekini Selçuk’a bildirdi. Selçuk durumu öğrendiği zamân evvelden de Yabgu’nun yanında durmakdan usanmıştı. Bu kerre de onun niyetini işidince, hemen ülksvi terk etmeğe kârar verdi. Sonra kend'sinin kabile ve aşi­ retleri ve emîr ve askerlerini toplayıp «Biz bir alay îslâm topluluğunun bir dînsiz Kâfire ve inatçı ser­ dâra h'zmet etmesi îmân gayreti değildir. Bilhacsa bize böyle hîle yapmak fikr nde olan ve oyun etmek niyetinde bulunanlara karşı bu diyardan başımızı alıp gideriz, varıp bir köşede kendimize bir yer edi­ niriz, başımıza müstâkil ve hâlimize râzı olup, otu­ ruruz. Korkuyu ortadan götürürüz» dedi. Bütün ora­ da bulunanlar «Gücümüz yetd kçe her birimiz sana itaat üzerineyiz. Buyur ne istersen edelim, nereye 4


gitmeli ise gidelim.» dediler. Sonra Selçuk kendisine tâbi olan Müslümânlar, beyler ve askerlerden pehlivânlar ve bütün gereçler, mallar, hayvanlar ve nöker ve hadım ağalan ile göç edip, Yabgu’nun mem­ leketi ucundan Cend2) taraflarını seçip, orada dur­ dular. O taraflarda olan bütün Kâfir âmillerinden kimini kati ve kimini esîr etdiler. Mahsûlleri ele geçirip, yurt tutup, o taraflarda yerleştiler. Yabgu dahi Selçuk’dan ifâde edilemeyecek şekilde korkmuşdu. Bu şekilde kurtulduğuna razı olup, boyun eğdi. Selçuk’a taarruz etmeyip, savaşmadı. Selçuk o diyârda çok yıllar durdu, yüz yıl ömür sürdü. Tesâdüf bir gece rüyâsmda âteşe işediğini ve bu âte­ şin kıvılcımının batıya ve doğuya yayılıp gitdiğini gördü. Sonra Selçuk bir rüya tabircisi getirip, rü* yâsım anlattı. O rüyâ tabircisi yorumlayıp, «Senin evlâdın pâdişahlar olacaklar, doğuya ve batıya hükm kılacaklar» dedi. Bundan sonra Selçuk Cend’de vefât etdi ve dünyâsını değişip, âhirete gitdi. Uç oğlu kaldı 3) : Emîr Mikâ’il, Emîr Mûsa ve Emîr Yabgu Arslan ki, îsrâ’il demek ile anılmış ve o isim ile meşhûr idi. Selçuk’un bu üç oğlu Mâverâünnehr’de Nûr-ı Buhârâ demekle anılan ve meşhûr mevzide sâkinler ve orada yurt tutmuşlardı. O zamân Sultân Mah­ mûd b. Sebûktegin zamanı 4) ve onun saltanat devri idi. Emîr Mikâ’il, Sultân Mahmûd’a hizmet ederdi5) ve onun çerisinin (askerinin) ileri gelenlerinden birisiydi. O târîhde Buhârâ’nın, adına Kadir Hân6) derler, ünvân sâhibi bir beyi vardı. Sonra halk ge­ lip, Selçuk’un evlâdından Kadir Hân’a şikâyetçi ol­ dular ve haklarında niçe türlü olmaz sözler söyledi­ 5


ler. Kadir Hân dahi halkı gözeterek, Sultân Mahmûd’a bu şikâyeti h kâye eder mektûb gönderdi. Sultân Mahmûd da Kadir Hân’ın hâtırını sayıp, halk­ dan bu zulmü gidermek için Ceyhun suyunu geçip, Mâverâünnehr’e vardı ve Selçuk’un çocuklarını ge­ tirip, durumu sordu. Selçuk’un çocuklarından kendi­ sinin hizmetinde olan Emîr Mikâ’il’e «Bir daha bu diyârda durmayın, halk sizden incinmes:n. Ayrıca Kadir Hân’ın hâtırmı da kırmayın. Bütün malları­ nız, gereçleriniz ve kabileniz ile bu ülkeden göçün, Ceyhun suyunun öte tarafına geçin. Horasan’da sâkin olun ve o yerlerde yurt tutun» dedi. Emîr Mikâ’il bu teklife rızâ göstermeyip, mücâdeleye ve sa­ vaşa başladı. İyilikle râzı olmayınca, Sultân Mah­ mûd emr etti, her birini tutup, ellerini bağladılar. Bütün kabileyi bir yerde topladılar ve o ülkeden sürüp, gözlerinden yaşlar akarak Cayhun’u geçirip, Horasan’a göç ettirdiler. Selçuk âilesi Horasan’a geçtiği zamân, Sultan Mahmûd’un çok acımasız ve merhamets'z bir hâcibi vardı. Ancak adı Arslan7) olan bu hâcib; uzak görüşlü, yerinde tedbîr alan ve olayları inceden inceye araştıran dikkatli bir kimse idi. Sultân Mahmûd’a Padişahım, gerçi bu tâifeyi Horasan’a geçirdiniz, fakat iyi em:r vermediniz. Bun­ lardan sizin saltanatınıza zivân ve Horasan ülkesi­ ne zarâr olmak ihtimâli vardır. Çünkü bunlar bir alay tenbel, hilekâr, savaş için yetiştirilmiş, f'tneci, kuvvet ve kudret sâhibi bahadırlardır ve ellerinden çok nesne gelir, çok işe kâdirlerdir. Şimdi yapılma­ sı gerekli olan; bunlar az iken ortadan yok edip, fit­ neler'nden ve dertlerinden kurtulmakdır» dedi. Sul­ tân Mahmûd Hâcib Arslan’m sözünü işidip, ona çok 6


incindi ve öfke ile «Sen taş kalbli ve haksızlığa meyi etmiş bir kimsesin. Bir alay imân etmiş topluluğun ve bir bölük Müslüman’ın şer’an öldürülmeleri ge­ rek olur, öldürülmeye gerekli suçlan yok iken ne d'ye bunca kan akıdıp, zulüm edeyim. Bir daha ba­ na buncılayın (bunun gibi) söz söyleme ve bu akla uygun işi bozma.» dedi, Kakıdı (kızdı) ve hâcibin ürerine şakıdı (parladı). Sultân emr etti, Ceyhun'u geçdikten sonra her birinin bağlannı. çözüp, serbest bırakdılar. Scnra M kâil’i getirip, ikramlarda bu­ lundu ve hil’at g'ydirdi. Selçuk oğullarının serbest olduklan, korku, zarar ve ziyândan kurtuldukları sırada. Sultân Mahmûd tarafından Horasan’ı idâre eden Ebû Shel denilen bir bey vardı8). Emîr Mikâ’il, Ebû Sehl’e yaklaşmak için hediye olarak üç at, on buhtî deve ve üçyüz koyun gönderdi. Kendisi dahi onunla buluşup, konuşup görüşmeden sonra «Bize Horasan’da bir yer ihsân olmağa imkân var mıdır?. Orada kabilem;z ile yurt tutardık» dedi. Horasan Be­ yi Ebû Sehl «Dandânakân’da9) yerleşmenize imkân vardır, orada oturun.» dedi. Sonra Selçuklular ora­ da konup, ol ülkede sâkin oldılar ve bir zamân bu hâl üzerine kaldılar. Sultân Mahmûd bunlan Hora­ san’a getirdiğine pişmân olup, bunlardan dâimâ korkmakda idi. Nihâyet Ebu’l-Kâsım Sultân Mah­ mûd b. Sebûktegin hicretin 422. yılı Rebîu’l-âhir ayında (Mart - Nisan 1031) 10) öldü. Yerine oğlu Ebû Sa’îd Mes’ûd tahta geçti. Sultân Mahmûd’un hüküm­ darlık merkezi Gazne idi. Gazne üçüncü ülkenin so­ nunda, Zâbulistâni1) diyârında bir şehirdir. Sultân Mes’ûd tahta geçtikten sonra, Gazne’de bir bölük asker seçip, Selçukluların işini bitirmeğe 7


gayret gösterdi. Onun gönderdiği asker vanp, Sel­ çuklular ile şiddetle savaşdılar. Selçuklular’dan ölen çokdu ve reisleri İsrail denen Arslan Yabgu da esîr olmuşdu12). Emîr îsrâ'l’i arslan gibi zincir ile bağ­ lı, Gazne’ye gönderdiler. O yörelerde bir kalede ha­ pis ettiler. Emîr Isrâil niçe zamân orada tutuklu kaldı, nihâyet o zindânda öldü13). Isrâil’in iki oğlu kaldı, birinin adı Kutalmış idi14). Selçuklular bu hâle gelip, böyle ayak altında kaldıktan sonra Sultân Mes’ûd’dan afv ve merha­ met dilediler. Ancak affa ve şefkata ihtimâl olma­ dı. Ayrıca Pâdişâh bunlara kızgın olduğu için, her­ kes bunlara zulüm ve eziyete başladı. Sultân Mes’­ ûd tekrar Tûs Beyi'ni gönderip, Selçuklular’ın ge­ reçlerin ve malların yağmalattırıp, niçe ziyân verd’rip, hayvanlarım dahi sürdü, Horasan’dan Gazne tarafına getirt di 15). Selçuklular bu şekilde eziyet ve sıkıntı içinde iken, Emîr Mikâil de öldü16). Üç oğlu kaldı17): Yabgu. Çağrı Bey Dâvud ve Tuğrul Bey Muhammed. Mikâil b. Selçuk’un evlâdından Tuğrul Bey hepsin'n büyüğü18) ve beyi idi. Selçuk âilesinin boylan Sebükteginîler'in19), zulüm ateşinden yanmış­ lar ve canlanndan usanmışlardı. Bu sebebden bü­ tün Türkler bir yere gelip, Tuğrul Bey’in etrafında toplandılar. Tuğrul Bey söyleyip, onlar dinlediler Tuğrul Bey’e durumlarını açıkladılar, nasıl hareket edeceklerini danışdılar. Neticede sözü buraya iletdiler ki, bütün hepsi ittifâk edip, çok yarak ve ya­ sak (hazırlık ve tertib) görüp, kalkalar Horasan’ı köy-köy ve şehir-şehir gezp, alalar ve her muk­ tedir olduklarını kılalar. Bu ittifâkdan sonra çok silâh ile harekete geçip, etrafı yağmalamak ve za­ 8


rar vermek ile meşgûl oldular. Bu şekil ürerine ge­ zip, Horasan’ın büyük kısmım istüâ etdüer, as­ kerleri çoğaldı ve mal gereçleri bolaldı (bollaştı), kuvvet ve büyüklükleri fazlalaştı. Sultân Mes’ûd bunların büyüklüklerini ve çoğaldıklarını işitip, Ho­ rasan ülkesini istilâ ve kendine isyân ettiklerini an­ ladığı zaman, bunlar ile ceng ve harbe niyet edip, kalabalık ordusu ile sürüp, Nîsâbûr’a geldi. Sultân Mes’ûd’un akıllı ve görüş ve tedbîrde olgun bir ve­ ziri vardı20). Sultân Mes’ud’un bu tedbîri ve fikri Vezîr tarafından uygun görülmedi ve Sultân’a «Siz bir büyük sultân ve ata ve dededen hân oğlu hânsınız. Bunlar bir bölük yırtıcı kabiledir, ancak savaşdan korkmazlar. Bunlar ile sizin savaşmanız doğru de­ ğildir. Çünki bunlar ölümü seçmişlerdir, ceng ve harbden aslâ, her ne derece olursa olsun, kaçmaz­ lar. ölümü seçmiş bir topluluğun elinden çok iş gel'r ve hasmma gâlib olur. Eğer askerinizden bazısı yenilip, bunlardan firâr edecek olurlarsa, saltana­ tın şerefi düşer, memleketin düdeni karışmış olur. Bmıların nazarlarında bizim heybetimiz ve kalblerinde büyüklüğümüz kalmaz. Belki daha uyçrun ela­ nı, bunlara iyi söyleyip, her birine geçinecek tîmâr, birer mikdâr akâr ve şehir ve ülke vermenizdir. O yerin öşr ve haracı ve bacı ile geçinip, her birisi sa­ na yakınlık duysunlar ve bu yol ile kötülüklerinden kurtulmuş olasın, sonra fırsat bulduğun zaman her birinin hakkından gelesin. Bu husûsda benim anla­ dığım şekilde doğru görüş ■ve tedbîr budur, geri kalan pâdişâhının emri ve hükmüdür.» dedi. Sul­ tân Mes’ûd bu sözleri işittiği zaman, vezirden hıya­ net ve Selçuklulara taraftar olduğunu anlayıp, kız­ 9


dı ve emr etdi. Vezîri döge söge, bin kötü hâl ve dü­ şe kalka zindâna atdılar. Sultân Mes’ûd öfke ile ve­ zirini hapis etdikten sonra askerin yarak görüp (silahlanıp), Selçuklular üzerine gitmesini, büyük ve küçük esirgemeyip kırmalarını buyurdu. O kala­ balık orduya Beg Toğdı adlı bir emîri kumandan tayin etti. Sonra Beg Toğdı askerini hazırlayıp, Nisâbûr’dan çkıp, Selçuklular’m üzerine gidip, hızla sürüp, Selçuklulara yakın bir yere kondular. Tuğ­ rul Bey ve askerleri, üzerlerine Gazne tavafından asker geldiğini anladılkan zaman, bir görüşe var­ dılar. Buna göre : kaçar şekilde hareket edip, hile edeler, çadır, davar ve malları her ne ki varsa dö­ küp gideler, ol yörelerde bası dere ve mağaralarda pusu kuralar. Düşman gelip, yağmaya meşgûl olup, koynu ve koltuğu dolup, ihtiyatsız oldukları zaman, Selçuklular çıkıp bildiklerini kılalar. Bu sözleşmeyi yaptıkdan sonra ordularından (ordunun konakladı­ ğı yer) çıkıp, gidip gizlendiler. Ga^jıe ordusu gelip, Sclçuklular’ıa bütün çadır, gereç ve mallarının ye­ rinde, fakat Selçuklular’dan tir can ve haber sora­ cak bir inşân yek ve ordularının boş olduğunu gör­ düler. Sâiâr (Kumandan) Beg Toğdı bu hâli görüp, bunları kcrkdı kaçdı sanıp, sevindi ve orada konak­ ladı. Gazne askeri orduyu yağmaya ve Eâlâr Beg Tcğdı da seyr etmekle meşgûl oldu. Bunlar tam ih­ tiyatsız ve yağmada, dürman yok sanın, kimi yatıp, kimi oturur iken, Selçuklular tabi (davul) ve nak­ kare çalıp, bir aradan hücûm edip, Ga^ıe ordusuna göz aldırmayıp, çoğunu kılırdan geçirip kırdılar. Ki­ mi at ayağı altında kalıp, k’mi kaçar iken kendi kı­ lıcı üzerine düşüp, öldü. Nihayet kaça bileni kaçıp,


kaçamıyanı kılıçdan geçip, Gazne ordusu Selçuklu­ ların ayaklan altında öyle bir şekilde çiğnendi ki, bu gibi bir duruma hiç bir zamân düşmemişdi. Sel­ çuklular çok toyup olup (ganimet alıp), ellerine sa­ yısız mâl geçti, kuvvet ve büyüklükleri fazlalaştı. Sâlâr Beg Toğdı. bir kaç kimse ile başını kurtanp, acele üe sürüp, Nîsâbûr’a geldi ve durumu bildir­ di21. Sultân Mes’ûd Selçukluların kuvvet ve büyük­ lüklerini ve kendi askerinin bozgununu işitdi, çok mahzun olup gözlerinden yaşlar akdi. Veziri’nin gö­ rüşüne uymadığına pişman oldu, ancak son pişmanlıkdan ne fayda buldu. Sultân Mes’ûd işine pişmân olup, hatasını anla­ dığı zaman, buyurdu Vezîr’i zindandan çıkardılar, huTÛruna getirdi ve gönlünü aldı, olan işden dolayı özür dileyip, hil’at giydirdi. Daha sonra, Selçuklu­ ların her bir ne durumuna göre hürmet edip, gön­ lünü almağa, mektûb ve armağan gönderip, çeşitli ihsanlar ile utandırmağa ve bu yol ile kendilerine kul etmeğe karar verdiler. Devlet ileri gelenlerin­ den Kâdî Sînî22) demek ile anılan meşhûr bir âlim ve fâzılı elçi tayin edip, murada ermek ümidi ile mektup yazıp «Emîr Çağn Bey Dihistân’a, Tuğrul Bey Nesâ’ya ve Emîr Yabgu23) da Ferâve’ye hân ol­ sun» deyip gönderdiler. Kâdî Sîjıî menşûrlar ve adı geçen hil’atler ile gelip, Tuğrul Hân, Çağn Bey ve Yabgu Arslan24) ile buluşup, Sultân Mes’ûd’un gön­ derdiği haberi, mektub ve armağanı ulaştırdı Tuğ­ rul Bey, Çağrı Bey ve Yabgu Arslan elçiyi tahkir edip, zerre kadar iltifât etmediler, hil’atleri red e'ip, Sultân Mes’ûd’un ümid kapışım kapadılar. Kâdî SîF: 3

11


nî’yi tahkir edip, aşağılayarak bir yere oturtdular, gelen mektûba bir cevap yazıp gönderdiler. Bu mektûbda «Bundan önce atan Sultân Mahmûd’dan, ata­ larımız nice zulüm ve ihanet çekdiler. O bizleri Mâverâünnehr’den vatandan ayırıp, bin bir cefâ ve yok­ luk ile sürüp, Horasan’a geçirdi. Sen de bize bu ül­ kede râhat komayıp, dâimâ ihanet üzerine oldun ve her türlü zulmü kıldın. Nice defa üzerimize yağ­ macı. ve asker gönderip, bizi yağma ve nice türlü ziyân ettirdin. Biz saygı ve sabır edip, nefsimizi zorladık, sana yalvardık ve merhamet ve şefkât di­ ledik, olmadı. Her kez, lûtf ve ihsân edin diye yal­ vardık, sen nâz etd'n. Evvelki kadar zulüm ve ce­ fâya başladın. Şimdi tamam mağlûb ve âciz olduk­ tan sonra bize baş eğip, sevgi gösterip, hürmet eder­ siniz. Şimdi bilesin ki, bundan sonra bizden sana sadâkat ve senin ile dost olmak ihtimâli yokdur. Sen:n üe aramızda keder ve düşmanlık kararlaşmışdır. Askerimizden herbirisi ürerinize tartılmış kılıç ve atılmış okdur, senden hiç bir şekilde dönüşü­ müz yokdur. Azmimiz, bütün memleketlerini elin­ den almak ve tahtına geçip, yerine sultân olmaktır. Er isen vaktinde hâzır olasın, etdiğ'n zulümlerin ce­ zasın bulasın, kaçmayıp karşı durasın, erlik nasıl olurmuş göresin.» dediler. Mektûb bu uslûb üzerine yazılıp son bulduğu zamân, getirip Kâdi Sînî’nin eline ulaştırıp, Sultân Mes’ûd’a gönderdiler. O da mektûbu alıp, ordan göçüp, kuş gibi Gazne’ye doğru uçdu. Az vakit iç'nde gelip erdi, Sultân Mes’ûd’un ürkerine girdi. Geçen hâli ve dedikoduyu bildirdi, mektûbu verip, okudu. Manâsını anlayınca Sultân Mes’ûd hayli kederlenip, memleketinin korunması 12


ve Selçuklular’ın zararının ortadan kaldırılması ça­ basında. oldu. Sultân Mes’ûd’un emirleri içinde şerefli ve ünvân sahibi Sûrî adında bir bey vardı. Bütün Hora­ san’ın korunma ve himâyesini ve halkını ona ısmar­ layıp, düşmandan çok çekinsin, diye tenbîh ederdi. Sultân Nîsâbûr da üçbin er kodı (bırakdı) ve Sûrî’ye Nîsâbûr haracından o üçbin ere ulûfelerinin veril­ mesini emretdi. Mes’ûd hicretin 426. yılının Zilkade ayının ondokuzunda Cumartesi günü (25 Eylül 1305) kederli ve mahzun olarak Herât’a yöneldi. Herât’a vardığı zaman, orada da biraz asker ile ser-asker kodı. Bu taraftan Sultân Tuğrul düşmanı ezme mak­ sadıyla asker toplayıp, Horasan ülkelerinden iyi bil­ diklerin alıp, bütün âmillerin vergilerden elinde olan malları yap yap (yavaş - yavaş) almağa başladı. Sû­ rî bu hâli görüp, Sultân Mes’ûd’a mektûblan yağ­ mur gibi yağdırır ve şikâyetler edip, «EŞer bir yol ile bunlar önlenmezse, ülkenin berbâd olup, fitne ve kötülüğe boğulmuş olması yakındır. Düşman bü­ tün Horasan memleketlerinde olan mallan alıp, gün­ den güne hâli iyi olmakda ve gönlü murâdını bul­ maktadır. îmdi (Şimdi) buna çâre cdur ki, harb âletleri ile donatılmış ve kalabalık bir ordu toplaya­ rak bütün düşmanın vücûdunu ezmekdir» derdi. Sultân Mesud, «Sûrî haklarından gelsin» diyerek bu hadiseyi anlamamazlıktan gelir, ihmâl ve tenbellik ederdi. Nihayet şikâyeti çoğaldı ve yardım isteği fazlalaştı. Sultân Mes’ûd emirlerden birini25) onbin seçkin er ile Horasan’a yardıma gönderdi. Horasan’­ ın beyi Amîd SûrTye mektûb gönderip, «Dinlenmeyip acele bütün asker'ni hâzır eyleyip, beklesin» dedi. 13


Horasan Amîd’i de Sultân’ın sözünü dinleyip, bütün askeri toplayıp, hâzır olup, emir bekledi. Sultân kendisi hicretin 427. yılı Recep ayının evvelinde (Ma­ yıs 1036) Sebüktegin hânedamnm merkezi olan Gaîv ne’ye yöneldi. Gazne’ye vardığı zaman biraz müd­ det orada râhat etdi, îd-i ahdâ’yı (Kurban bayramı) (4 Ekim 1036) orada geçirdi. O yıl Sultân Mes’ûd Hind vilâyetini oğlu Mecdûd’a verdi, Selçuklular kor­ kusundan oğlu Mevdûd’u ok, yay ve kılıç ile teçhiz edilmiş bir gurup askerle Belk ve Taberistan’a2,>) emîr edip, gönderdi. Hârezm’in padişahı îsmâil b. Hârezmşâh (Altuntaş) ’dan Sultân Mes’ûd kendine hıyânet ve düşman­ lık ve Selçuklulara sadâkat gördü, hicretin 424. yılı Muharrem ayının dördüncü günü (28 Ekim 1036) Teginâbâd26) ’a sefer ve o yana geçti. Tebinâbâd’a geldiği ve orada durduğu zaman, kend'nin emirle­ rinden Şâh Melik Cendî demek ile anılan ve o isim ile meşhûr bir emîri sayısız asker ile Hârezm’e gön­ derdi. Hârezm pâdişâhı. îsmâil b. Hârezmgâh bunu işittiği zaman, harekete geçip, askerini bir yere top­ layıp, bunlar ile savaştı. îki ay aralıksız ceng edip, dünyayı bir birinin başına dar ettiler. Neticede İs­ mail’in devletinin tal'hi döndü, snrp (yenilip) kaç­ tı. Selçuklu Emîrleri’ne iltica edip, onlara sığındı, yanlarında hayır buldu, onlardan oldu. Sultân Mes’ûd, Isfahân emîri Alâü’d-Devle Ebû Ca’fer’in27 iki yü"lü davrandığını ve Selçuklular ile ittifâk eylediğini gördü. Ebû Sehl Hamûûnî demek ile şöhret bulmuş olan Horasan Beyi Amîd’e em!r verdi. O sayısız asker ve kalabalık bir ordu ile Alâ ü’d-Devle’nin üzerine varıp, zarûrî o dahi karşılık 14


verip bir mikdâr savaştılar. Alâü’d-Devle karâr et­ meyip, askeri perişân oldu. Kendi bir kaç kimse ile baş kurtarıp, firâr etdi. Sonra Amîd Isfahân’ı zabt etdi. Mallardan iyi ve kötü her ne buldular ise al­ dılar, evini virân ve harâb kıldılar. Şeyh Hakîm Ebû Ali b. Sînâ, Alâü’d-Devle’nin veziri ve işlerinde yol göstereni idi. Ebû Ali’nin bütün eserlerini ve kitablarını ve mallarını aldılar, getirip o kitabları Gazne’nin kitab hazînesinde sakladılar. O kitablar Cibâl Meliki Haşan b. Hüseyin’in Gazne'yi almasına ka­ dar orada kaldı ve sonra o k'tabi arın hepsi yakıldı28) Sultân Mes’ûd’un Sübaşısıiu Selçuklu Emirleri ile muharebe etmek için göndermesi : Selçuklu Emirleri Horasan ülkelerinde yağma ile meşgûl olup, nice il ve köy tâlâıı edip, nice türlü ziyân verdiler. Sûrî’den ise durmadan mektublar gelir, aralıksız Selçuklular’dan şikâyet kılırdı. Sonra emirler, ileri gelenler, vezirler ve askerler birleşerek Sultân Mes’­ ûd’a «Selçukluları anlamamazlıktan gelmek ve on­ ların işinde tenbellik, saltanatın zarârı ve devletin yok edilmesidir. Korkusur bir kabile günden güne çoğalmakda ve ülkeleri yağmalamaktadır. Arala­ rında uyuşmazlıkdan eser olmayan bu kaynaşmış askerlerin durmadan malları ve gereçleri artmak­ tadır. B raz müddet daha böyle gider ise, ülkeleri elinizden almak için daha güçlü olurlar. Selçuklular büyük düşmandır, bunlardan korkmak ve hazırlan­ mak gerekdir. Siz onlara dikkat etmedikçe, onlann sizin memleketinize doymazlıkları ziyâde olmakda ve durmayıp il ve ülkelerinizi elinizden almaktadır­ lar. Şimdi gerekli olan, büyük bir ordu toplayıp, on­ ların üzerlerine varıp, hepsinin vücûdlarını aradan 15


yok edip, kurtulmaktır. Sir<e şimdi uyku, huzur ve rahat haramdır. Bizce yapılması gerekli olan ise bu­ nu size bildirmekdir.» dediler. Sultân Mes’ûd bu söz­ leri bir bir dinledi, canına te’sîr edip, içden inledi. Etraf ülkelere mektublar uçurup, her nerede asker var ise kısa zaman içinde gelmesini emr eyledi. Bü­ yük bir ordu toplandı, sonra kendinin beylerinden güvenüir bir emîri subaşı edip, Selçuklular’ın üze­ rine gönderdi. Bu Sultân Mes’ûd'un subaşı etdiği bey çok korkak idi. Sonra o kalabalık ordu ile ister istemez harekete geçip, Nîsâbûr’a gelip, Selçuklular korkusundan biraz müddet orada kaldı. Selçuklular ise Horasan’ın her tarafına hâkim ol­ makta idiler. O sebebden kervan işlemez ve yolcu­ lar dere ve derbend aşamaz olmuşlardı. Yollarda ko­ naklardan eser bulunmaz ve yük hayvanlarından bir haber alınmaz idi. O sebebden Horasan’da Yûsuf kıtlığına benzer bir kıtlık olmuştu. Gelip, Sübaşı’ya Selçukluların verdiği ziyânı ve yağmayı ve vilâyet n o sebebden karşılaştığı kıtlık ile belâyı hikâye ve şikâyet ederlerdi. Q söylenen sö~lere bakmayıp, korkusundan Nîsâbûr’dan dışan çıkmayıp, oturur­ du. Meğer Horasan’ın üzerine gelen ve yağmalayan Çağrı Bey idi. Kendilerinin öcünden Müslümânlann durumunun çok perişan olduğunu, dünyamn kıtlık ile dolduğunu ve halka ve askerlerine de açlık ve şiddet hâkim olduğunu gördü. Sonra Çağrı Bey ora­ dan göçüp gitdi, karargâhı olan Bâverd’e göç etti. Herkes kıtlıkdan ve şiddetden kurtuldu. Sultan Mes’ûd kendisi Horasan’a gelmek ve Sel­ çuklular ile savaşmak diledi. Yiyecek ve hayvan ye­ 16


mi kıtlığından hareket imkânı olmayıp, o kış Büst ile Teginâbâd’da oturdu. Sübaşı’ya mektub gönderip, azarladı. Sübaşı, Sultân’dan korkusundan Nîsâbûr’dan asker ile harekete geçip, gelip Herât’a sığındı. Subaşı Herât’da oturur iken, Çağrı Bey ansırdau Merv’i basıp, yağma edip, çok ziyân verdi. Sonra Sübaşı Sultân’dan korkusundan çekinerek ve Allah’a sığınarak, mecbûrî Herât’dan harekete geçip, Çağ­ rı Beyin üzerine yürüdü. îki asker birbir'ne bulu­ şup, şiddetle savaşdılar. Bir müddet savaşdıktan sonra, Sübaşı’nın askeri çok olduğundan Çağn Bey ve askeri duramayıp, «kaçmak da erlikdendir» de­ yip, firân tercih ettiler. Sübaşı, Çağrı Bey askeri­ nin yüzü döndüğünü (terketmek, yüz çevrimek) gör­ düğü zaman, sevinip murâdına erdi. Askerine «ardlarmca gitmeyin» diye tenbîh ve tehdîd ettdi. On­ lar dahi kovalamakdan vazgeçip, malları- yağmala­ mak ile meşgûl oldular. Ardlannca gitmeyip, orada kaldılar. Çağrı Bey kurtulduktan sonra, askerinin dağılanlarının hepsini gine yanma alıp, oradan Ezcâh29) ve Şâvuşkân30) adındaki şehirlerin üzer'ne varmak ve onları vurmak niyet edip, gitdi. Sultan Mes’ûd’un beylerinden Cûzcânân Beyi, Çağrı Bey’in bu niyetini öğrendiği zaman, Çağn Bey’in önünü kesdi, askerin önüne gelene kılıç vurun, doğradı. Çağrı Bey durumu gördüğü zaman korkuyu terk edip, büyük b'r savaşa girişti. Cû~câsân Beyinin askerini bir ân ve kısa bir zaman içinde kırdı ve ge­ riye sürdü. Cûzcânân askerinden kılıç yemekden çok az kişi kurtuldu. Cûzcânân askerinin hepsi sındığı (yenildiği) zaman Cûzcânân Beyi de ölüler arasında bulundu. Çağrı Bey bu galibiyete sevindi. Sübaşı bu 17


olayı duyduğu zaman korku ile aklı başından gitdi. Korku ile Herât’da kaldı. Selçuklular Horasan’ın uç­ larına yayılıp, bildiklerin kılıp, dünyâ yağma ile dol. du ve ziyân etrafa yayıldı. Horasan’ın şehirlerini ve köylerini alırlar ve kendi taraflarından emîr ve vâli tayîn ederlerdi. Sûrî bu hâli, harbi, fesâd ve karışık­ lığı görüp, kend si Selçuklular ile karşılaşmakdan ve savaşmakdan âciz olup, Sultân’a mektub gönderdi, Bu mektubunda sızlanıp, feryâd edip, Sultân’dan yar­ dım isterdi. «Eğer bize kısa zamanda sizden yardım gelmezse, Horasanın elden gitmesi ve devletimizin so­ na ermesi muhakkakdır.» derdi. Sonra Sultân Mes ud da Sübaşı’ya azarlayıcı bir mektub gönderip, bu şe­ kilde hitâb etti: «Ben Horasan memleketine seni vâli ve hâkim eyledim. Sen eşek arısını baldan, düşmanı da ülkeden u~»aklaştır. Vilâyeti gezip, düşmandan koruyasın; halka saygı gösterip, düşmana dalatmayasın (dalamak: ısırmak); halk da sana bağlı olalar, y'yecek ve hayvan yeminden ne istersen bulalar. Ülkelerin etrafını kalkıp dolaşırsan, düşman zafer bulmayıp, memleket sana itaat etmiş olur, düşmana fırsat verirsen düşmanm senden korkanı olmayıp, il ve vilâyeti yağma eder. Bu sebebden halka kıtlık erişip, hüsrân ve ziyân olur. Şimdi vilâ­ yeti düşmandan koruyup, halka saygılı olasın. Aksi halde bilmiş ol ki, sana benden zarâr erer» dedi. Sultân’m bu mektubu Sübaşı’ya ulaştığı zaman korkusundan sersem oldu. Daha sonra bütün asker ile kalkıp, Nîsâbûr’a erdi. Şehrin içine girdiği za­ man, askere bir gün yetecek kadar yiyecek ve hay­ van otu bulunmadığını, Selçuklular’ın hepsini yok etmiş olduğunu gördü. Oradan Dih!stân tarafına yü­ 18


rüdü bir şehre31) vanp orada dinledi. Orada haber aldı ki, Selçuklular tarafından Hâcib Pâk-rûb isim­ li bir şahıs bütün Horasan’da ne kadar öşr. harfte ve vergi var ise devşirmiş (toplamış) ve ondan baş­ ka halka salgın (keyfi vergi) da salınmış (vergi konulmuş). Sübaşı Sultan’a mektub yazıp, hürmet ettikden sonra bütün durumu bildirdi ve : «Ey Dün­ ya Pâdişâhı ve zamanın Hâkânı, bilmiş olasın ki, Selçuklular her birisi keskin ve kan dökücü kılıç gibi bir kabiledir. Hasmın göğsüne mızrak ve düş­ manın başına çıplak kılıçdır. Her birisi demirden yay, kimse eğemez, ve yakıcı âteşdir, kimse değemez. ölümden korkuları yok ve hileleri çokdur. Halkın kalbine dehşetleri dolmuş ve gönüllerini hey­ betleri almışdır. önce bunlar bizim ülkemizin fa­ kir ve zayıflarından idiler. Bunlar az sayıda iken ele geçirmediniz, şarab ve eğlence ile meşgûl oldunuz Şimdi onlardan saltanatınıza zayıflık ve zuliim erişdi. îhtiyâr, ilaç ve tedbîr kabûl edici olmaz, ben ne çâre bulayım ve ne tedbîr kılayım. Ey Pâdişâhım benim günahım nedir ki, beni azarlar, belki eziyet kasd edersiniz.» dedi. Sübaşı’nm mektubu elçi eliy­ le Sultan’a ulaştığı ve okuyup, manasım öğrendiği r(amân, pişman olup, iyice düşündü, bizzat Selçuklular’m üzerine sefer etmeği kararlaştırdı. Ancak kış ve şiddetli soğuk harekete mâni olup, gidemedi ve mûradına eremedi. Bu tarafdan Selçuklular’m elinden halk ağlayıp, sızlayıp, kuvvetsiz duruma düşüp, zulüm ve düşmanl'k gördüler. Neticede Merv’in bilginleri, fâzılları ve fakihleri toplanıp, Selçuklu Emlrleri’ne gittiler, «Bütün halk size itaat etmişdir, serkeşlik yapan ve 19


ayak direyen kimse yokdur. Bu ülkeler memleketiniz ve reâya da halkımızdır. Müslümanlar’a aman veren kimseye isyân ve haksızlık olmasın. Ülkede doğru­ luk ve adaletle hüküm sürüp, kötülüğü kaldırın. Hal­ ka saygılı olup, îslâm halkını aff ve ihsânınız ile himaye edin. Artık îslâm ülkelerine vâli ve hâkim ve Müslümanlar’m işleri üzerine kâim olcunuz, şim­ diden sonra size lâzım olan şer’ emrid’r.» deyip, yal­ varıp, yakardılar. Onlar da fakîhlerin sökünü kabûl edip, doğruluk, adâlet ve insaf elini açtılar. Halka saygılı olup, fakir ve zayıfları himâye ettiler, bilgin­ lere saygı gösterip, emirleri yücelttiler. Daha sonra Selçuklular’dan her biri, aldıkları ül­ kelerden kendine yerleşmek için bir yer tayin etti. Tuğrul Bey Nîsâbûr’u seçti. Çağrı Bey Dâvûd Merv’i ve Mâverâ-i Akabe’yi kabûl edip, orada oturdu. Hic­ retin 428. yılı Recep ayının ilk Cuma günü (23 Ni­ san 1037) Çağrı Bey adına Merv’de hutbe okunup, Horasan Sultanı ve şâhı oldu. O kış bu hâl ile ve kalb huzuru ile geçti. Kış bit'p, soğuğun şiddeti azaldıktan sonra, bahar mevsimi erip, çiçekler açtı, soğukdan eser kalmayıp, herkes taşrada yatıp kal­ mağa başladılar. Sübaşı Herât’dan sayısız asker ve kalabalık bir ordu ile kalkıp, Merv’e doğru yönel­ di, Çağrı Bey ile savaşa kararlıydı. Çağrı Bey bu­ nu işidip, Merv halkının küçüğünü, büyüğünü ve zen­ ginini ve fakirini bir yere getirip, bu durum hak­ kında sual sorup, «Bizden memnûn ve bizim ile it­ tifak üzerine misiniz, yoksa bozuşma üzerine misin;z?» dedi. Heps; «geçmiş zamâna göre, şimdi iyi hâlimiz ve kalb huturumuz vardır, sizden râzı ve size boyun eğip, sizin ile birliğiz» dediler. Çağrı Bey 20


Meı v halk'ndan bu söz ile tam teselli bulup, bütün acker şehirden taşra (dışarı) «çıkıp, hicretin 428. yı­ lı Şaban ayının altıncı Pazartesi günü (25 Mayıs 1037)32) Serahs kapısı önünde bağladı. îki asker, ya’ni Çağrı Bey askeri, Sübaşı askeri ile kar­ şılıklı durdu, birbirine sayısız gürz, kılıç, mızrak ve ok vurdu. Birbirinin önüne maksn ve kılıç ile ölüm hil’atin biçdiler, yerler onların ayakları altında didilip, te" - toprak olup, duman g; bi havaya yüksel­ di vo parlak kılıçların kanları yağmur gibi yağdı, tki asker hepsi bir yerden yürüyüş edip (saldırmak), biribirine katıldı, niçesin korkudan benzi alınıp, niçesi o can pazarında satıldı (öldü). Bu kadar bin in­ sanın b r aradan savaş semâma (zikrine) girmesi, o şekilde korkulu ve heybetli oldu ki, sanki kıyâmet gününden b r örnekdi. Sabahdan gün kararınca bu şekilde Savaktılar. Neticede Sübaşı mağlûb oldu, fira­ rı tercih etti. Oradan Sübaşı at boynuna düşüp (atı sürüp ilerletmek), kaçıp gitdi, Herât’a gitmeğe ni­ yet etti. Çağrı Bey ardına düşüp, Çarşamba günü­ ne kadar kovalayıp, ondan sonfa dönüp Tûs’a ge­ lip erdi. Nîsâbûr’un büyükleri, emirler ve askerler Ç.ığrı Bey’i karşılayıp, türlü hürmet ve saygı ile şehre koydular. Nîsâbûr’da bir müddet durup, ra­ hat ve huzûru seçti. Bundan sonra Selçuklular’m devletleri yüceldi ve saltanatları kuvvetde oldu. Tuğ. rul Bey’e «Sultân-ı mu’azzam ve Hâkân-ı a’zam rüknii’d-Dünyâ ve’d-Din nâsırü’l-îslâm ve’l-Müslimîn» denirdi. Siibaşı yenilip gitdikten sonra, korkusundan güçlükle Herât’a yetdi. Şehrin sağlam hisarında ha7irlık yapıp, kapısını berkidip (kuvvetlendirip), oturdu. Çağrı Bey b'raz istirâhatdan sonra Sübaşı’21


nın ardınca gitdi ve tekrar cenge niyet etti. Herât’a ulaştığı zaman, Sübaşı biraz ceng edip, sınıp (yeni­ lip) kaçtı. Çağrı Bey hisârı feth edip içine girdi. Herât’ı dahi kendisinin edip, iç’ne bey ve asker koy­ du. Diğer taraftan Sübaşı Gazne’ye erdi ve Sultân’ın huzuruna girdi. Ancak Sultân ona merhamet etme­ yip, kızdı, çeşitli hakâretler etdi, «Askerini kaybet­ tin ve öldürdün ve üç yıl içinde ülkeyi elden çıka­ rıp, düşmam yer me halef eyledin.» dedi. Sübaşı da «Tabîb yaşlıyı nasıl gençleştirebilir ve yolcu da serâbı nasıl şarâba dönüştürebilir?. Ey Pâdişâhım, sen uygun zamanında bunları ele geçirmedin ve bun­ ların büyük düşman olduğunu bilmedin. Bunlara tam kuvvet ve kudret buluncaya kadar fırsat verdin. Şimdi belâ tûfânı bağdan aştı ve meşakkat denizi çoğaldı tagdı, bana bir kıyışız denizin önüne dur ve b r yırtıcı arslana pençe vur dersin. Eğer arslana karşı varırsam beni parça parça eder ve eğer deni­ re gidersem beni boğar. Her iki durumda da benim için ölümün muhakkak olduğunu anladım. Ey Pâ­ dişâhım kendi düşen ağlamaz manâlı bir sözsözdür. Kendine etdin, ihmâl ve tenbellik yoluna gitdin. Her devlet n sonunda bir sadme ve her riyanın sonunda dedikodu vardır. Her günün bir kavmi ve her zamanın bir sultânı olur. Rızâdan başka kaza­ dan kaçacak yer, takdire râzı olmadan özge tedbir olmaz» dedi. Sultân Mes’ûd Sübaşı’dan bu sözleri işidip, insâf yoluna gidip, onu aff etti. Bundan sonra Sultân Mes’ûd, Selçuklulardan çok üşenip (rahatı kaçıp), silahlandı. Sayısız asker ve kalabalık bir ordu hazırladı. Bu ordunun önünde 22


Sânı ve Nerimânlar duramayacak kadar kuvvetliy­ di. Ayrıca asker, destan kahramanı Rüstem penjjelerini buramayacak kadar yiğitdi. Askerin önüne yüz fil koydular ki, bunların her b(irisi yüksek dağ­ lardan bir ömekdi. Sultân hâzinelerin kapısını açıp, askere akçe ve altım, taş ve toprak gibi saçdı. Çok mâl ve silâh verdi. Sonra azamet, cesâret ve hey­ bet ile kalkıp, Belh’e erdi ve hisâra girdi, oturdu. Çağrı Bey de ardından gider, elinden geleni yapar-, dı. Gerçi karsı durup, savaş yapmazdı, ancak çevre­ sinden alabildiğin alır, kıla bildiğin kılardı. Bir ge­ ce Belh halkı gafletde ve uykuya varıp, tam istirâhatta iken, Çağn Bey bir kaç işe yarar yiğit ile gi­ rip, fil-bânları (fil bakıcıları, muhafızları) öldürüp, Sultân’ın kapısında olan büyük fili çıkarıp, kimse­ nin haberi yok iken aldı gitdi, ordusuna geldi. Sul­ tân bu olayı duyup, büyük bir korkuya kapıldı. Sul­ tan her defa bir şehirden çıkıp gitse, bir başka ye­ re yönelse, Çağn Bey ve Yabgu ardından sürerler ve fırsat bulduklarında kırarlar (öldürürler) idi. Eğer Sultân bir kalede bir kaç gün otursa, veya bir şehirde istirahat etse, Emîr Çağrı Bey ve Yabgu Arslan32) o şehrin ve kalenin çevres;nde dolaşır­ lar, elleri ulaştığı yerden gereçleri yağma ederler veaskerden kimisini öldürüp, kimisini esîr ederlerdi. Sultân’un üzerine uzakdan hücûm ederler, ancak sa­ vaş yapmazlardı. Sultân iki yıl Selçuklular’dan bu hâl üzerine ıztırab çekdi. Hicretin «29. yılı Ramaza­ nı’nm başında (Haziran 1038)34) Sultân Mes’ûd yüzbin er ile Belh’den ç’kıp, Cûzcânân’a gitti. Cûzcânân’da Selçuklu! ar'm bir beyi bulunuyordu. Sul­ tân onu tutup, asdı ve şehir halkım iyil'k ile kendi 23


tarafına çekti. Cûzcânân’dan hareket ederek Merv’e geldi. Çağrı Bey, Sultânın arkasından, her nereye gitse ererdi. Nitekim, Sultân’m arkasından Cûzcâ­ nân’dan ayrıldı ve Merv’e yakın bir yer olan Buşeng el - Abâdî’de konakladı. Sultân, Çağrı Bey’in arka­ sında olduğunu gördi, ılgar edip (akma kalkmak, hücum etmek), Çağrı Bey’in üzerine sürdü. Çağrı Bey Sultân’ın niyetini anlayınca, oradan döndü, ge­ lip Serahs'a sığındı. Bu taraftan Sultân Tuğrul ile Emîr Yabgu Arslan, Sultân Mes’ûd’un Çağrı Bey üzerine hücûm ettiğini işidip, onlar da bütün asker­ leri, emîr ve kumandanları ile Çağrı Bey’e gelip, Serahs’da toplanıp, oturdular. Sultân’ı beklemeğe baş­ ladılar. Sultân bunların topluluklarım, çokluk ve kud­ retlerini işitdiği raman savaşmakdan vazgeçti, elçi göndererek bunlarla sulh ve iyilik yoluna gitmek istedi. Selçuklular tarafından Emîr Yabgu gelip, dostluk için Sultan’la görüştü. Sultân ikrâm edip, hürmet gösterdi ve değerli hil’atler giyd'rdi. Emîr Yabgu da Sultân Mes’ûd’dan ayrılıp, gelip Sultân Tuğrul’un ve Çağrı Bey’in yanma geldi. Sultân Mes’­ ûd’un mektub ve haberini, sor ve selâmını ulaştır­ dı, muradının sulh olduğunu söyledi. Sultân Tuğrul ve Çağrı Bey sulha râzı olmadılar, «Bu kadar kan­ lar akdi ve niçe ülkeler yerle bir oldu. Halk’n kal­ bine bizim korkumuz ve heybetimiz doldu. Bizim yanımızda, onların başına dünyâyı dar edecek ve onların askeri bizi gördüğü vakit firâr eyleyecek kadar asker vardır. Bizim onlar ile sulh işimiz de­ ğildir, sulh yerine başlarına vereceğimiz taş ve onlar ile pazarımız savaşdır» dediler. Sultân Mes’ûd bun­ 24


ların sulha râzı olmadıklarını anladığı zaman, dö­ nüp oradan gitdi, Herât’a yöneldi. Çağrı Bey, Sultân Mes’ûd gidince, Merv’e geldi. Merv’in halkım ken­ disine isyan üzerine buldu. Merv’in halkı, Çağrı Bey gelince, kalenin kapılarını yapdılar (kapadılar) ve itaat yolundan sapdılar. Yedi ay birbiri apdınca sa­ vaş olup, Çağn Bey bunlardan çok kimse öldürdü. Savaş sona erince, yenilip, kaçtılar. Çağrı Bey elin­ den hezîmet şarabın içdiler. Sultân Mes’ûd’un devlet'nin sona erdiğini ve saltanatın yok olduğunu "ördüler. Sultân Mes’ûd, Çağrı Bey’in Merv’e yaptığını işittiği zaman, yüreği yanıp, Çağrı Bey’i ve kötülü­ ğünü ortadan kaldırmak için Herât’dan kalkıp, Nîsâbûr tarafına gitmeğe karar verdi. Meğer Sultân Tuğrul o sırada Nîsâbûr’da sakin ve orada yerleş­ mişti. Sultân Mes’ûd’un üzerine geldiğini işitince, yanında çok asker olmadığından korkdu ve kardeş­ leri ile birleşmek niyet ederek, gece karanlığında Nısâbûr’dan firâr etti. Melik Çağrı Bey de Sultan Mes’ûd’un geldiğini işid'p, Merv’in etrafını ve köy­ lerinde olan mallan yağma edip, evlerini virân ey­ ledi. Sultân Mes’ûd da Nîsâbûr’dan gelip, Serahs’a girdi ve orada konakladı. Serahs’da iken bir gece düşünde (rüyasında), gözünden bir duman çıkıp, gözlerinden kan akdığım gördü. Uykudan uyandığı zaman bu rüyadan yüreği çok yandı. Bu rüyânın, hayat hil’atinin sırtından soyulacağına ve devlet sat­ hından isminin yıkanacağına delîl olduğunu bildi. Sonra bu sıcaklık ve büyük bir ordu ile kalkıp. Çağ­ rı Bey ile karşılaşmak ve savaşmak için Merv tara­ fına yöneld'. Sultân Mes’ûd askeri, Selçukîler as­ 2S


keri ile Dandânakân kapısında toplandıla», iki düş­ man birbirini orada buldular. Sultân Mes’ûd, Çağn Bey’in kendisi ile yüz-yüze savaşamıyacağım zan­ nediyordu. Çağrı Bey karşı durunca, Sultân Mes’ûd. Çağrı Bey’in üzerine geldiğine pişmân olup, işini sonu neye varacak diye şaşırmıştı. İki asker henüz birib ri ile keskin kılıçlar ve ok atıcılar ile savaşa başlamadan, Sultân askeri arasında bir ihtilâf ve ay. nlık olup, Sultân önlemeğe ve çâre bulmağa muk­ tedir olamadı. Nihâyet Sultân’m askeri biribirine düşmanca diş bileyip, biribirinin itefirine kılıç çeke­ rek, kan dökmekle meşgûl oldular. Çağn Bey bu du­ rumu ve Sultân askerinin arasında olan ihtilâf, ih­ tilâl ve harbi gördüğü zaman, Sultan askerinin üze­ rine bütün askerini sürdü ve hamle edip, yürüdü, toz toprak ci hânı bürüdü. Sultân askerinin çoğu korku­ dan bayıldı, Çağn Bey askerinin vurduğu kılıç, mız­ rak ve ok yaralanmış göğüs ve başlara ve parçalan­ mış zırh ve siperlere dokunurdu. Sonra o ân içinde Sultân’ın askerini dağıttılar ve kısa zamân içinde Sultân’ın askeri firâr ettiler. Sultân yüz kadar atlı ile canım kurtarıp, Rûzbâd35) yolunu tutup gitdi. Çağrı Bey askeri arkalarından kovaladı, birisi Sul­ tân’m ardından g'dip, önünü aldı. Sultân da dönüp, o şahsa bir kılıç çaldı ve ortasından ikiye böldü. Her bir parça bir tarafa yıkıldı. Çağn Bey askerinin geri kalanlan bu hâli görüp, Sultân’dan geriye çe­ kildiler. Sultân bu suretle ellerinden kurtuldu. Çağ­ rı Bey kendisi asker ile üç gün üç gece at arkasından inip, râhat olmadı, Sultân’ın yenilip gittiği tamamen bilininceye ve bir daha dönüp gelmeyeceği anlaşılıncaya kadar aramakdan vazgeçmedi. Sonra Çağn Bey 26


korkuyu bırakıp, Sultân’m otağına girip, tahtına geçip oturdu. Sultân’m ve askerinin çadır ve hâzi­ nelerini zabt edip, her bir kişiyi durumuna göre yiiceltdi ve her birisini zeng'n eyledi. O vilâyetin hal­ kına bir yıllık harâcı ve vergileri bağışladı, köyleri imâr ve vilâyetin halkını memnûn etdi. Esirleri serbest bırakıp, gönüllerini sevindirdi. Bütün halk Çağrı Bey’e cân u gönülden sevgi gösterdi. Sultân Mes’ûd yenilgiden sonra Gazne’ye geldi. Ganne’n'n halkı ve Sultan’ın hizmetinde bulunanlar, Sultân’m o itibarsız ve kederli durumunu görünce, göz yaşlarını döküp, ağladılar, «Savaşın böyle olma­ sı garib değildir. Savaşan kişi bazı memnûn, bazen de üzgün olur.» dediler. Üzüntüsünü giderecek söz­ ler ile gönlünü hoş ve teselli ettiler. Sultân Mes’ûd’un Çağrı Bey ile bu savaşı hicretin 431. yılının Rama­ zan ayının sekizinci, Perşenbe günü (23 Mayıs 1040) Dandânakân kapısında oldu ve dünyâya yayıldı. Çünki Sultân Gazne’ye geldi ve biraz müddet orada kaldı, oğlu Mevdûd’u kendinden sonra tahtında sul­ tân ve yerine hân tayin etti. Aynca Altuntak Hâcibi de, düşmandan koruması için Belh’e vâli tayin etti. Çağrı Bey’in Mevdûd b. Mes'ûd’dan Belh’i alma­ sı : Çağrı Bey, Altuntak’m Belh’e emîr olduğunu işitdiği zaman, askeri ile birleşip, Belh’in üzerine gitdi. Belh’e ulaştı ve orada konakladı, çadır ve otağ kurulup, Çağn Bey pâdişâhlık tahtına geçip, otur­ du. Emr eyledi, kâtibler ellerine kalem alıp, Altuntak'a mektub yazdılar. Manâsı bu id i: Allah-ı zü’l ■celâl ve fâni pâdişâhın adına bilmiş olsun ki, ŞulF:A

27


tân Mes’ûd’un devletinin tâlihi dönmüş ve sa’âdet kandili söyünmüş (sönmüş) bir kişidir. Şimdiki du­ rumda onun devletin n istikbâli olmıyacak, bu se­ bep ile sana da rararı dokunacaktır. Bu durumdan sakınasın ve bu husûsda ma’kûl ne ise düşünesin. Eğer başında akıl var ise bu nasihatimi dinleyip gelip tahtıma yüz sürüp, hisârı teslim edesin. Diğer kullarım gibi olasın, yanımda ikrâm ve saygı bulasın, veyâhud bana itâata gönlün yok ise kaleyi teslim edesin. Sen hangi cânibe istersen, başmı alıp gidesin ve eğer başka bir fikr'n varsa, bildirip vak­ ti gelince hâzır olasın. Çağrı Bey’in mektubu bu şekilde yazılıp, üzerine mühür vurulduktan sonra sü­ ratli bir peykin eline verildi, Peyk uçar gibi bir an­ da hisârm kapısına gitdi. Kapıcılara niye geldiğini söyleyip, durumu bildirdi. Altuntak’a haber gönder­ diler ve izin alıp, peyki hisara koyup, saraya götür­ düler ve Altuntak’ın önüne getirdiler. Peyk, Altuntak’m huzuruna ulaştığı zaman ağızdan Çağn Bey’­ in haberini söyleyip, mektubu verdi. Altuntak mek­ tubun manâsım anlayınca, Çağrı Bey’in mektubunu yırtıp, elçiyi öldürmek niyet etti, ancak bunu engel­ lediler. Sonra emr etti, binbir kötü hâlle elç'yi ha­ pis edip, zincire vurdular. Bu taraftan Çağrı Bey mektubunun tahkîr olunup, elçisinin zincire vurul­ duğunu işitdiği zaman, gelip Belh’i muhâsara etti. Altuntak da askeri ile hisârdan dışarı çıktı ve Çağ­ rı Bey’in karşısında yer aldı. Daha sonra iki asker birbiriyle savaşa başladı, iki tarafdan da birçok ki­ şi öldü. Bir mikdâr savaştıktan sonra Altuntak’m as­ keri onu terk etmeğe başladı. Altuntak askerinin yü? çevirdiğini görünce, çok sıkılmıştı. 2b


Bu taraftan Sultân Mes’ûd, Çağn Bey’in Belh üzerine geldiğini işidip, Altuntak’m Çağrı Bey’e mu­ kavemet edemeyeceğini anlamıştı. Bu sebebden oğ­ lu Mevdûd ve veziri Ahmed b. Abdüssamed ile bü­ yük bir orduyu hicretin 432. yılının Muharrem ayı­ nın onikinci Pazartesi günü (22 Eylül 1040) Altuntak’a yardım etmesi için göndermiş idi. Meğer o sı­ rada Sultân Mevdûd’un geldiğini Altuntak’a haber verdiler, memnûn olup, üzüntüden kurtuldu. Hemen bu sevinç ile, bütün askerin bir aradan Çağrı Bey as­ kerinin üzerine hücûm etmesini emr eyledi. Altun­ tak’m gayretini gören Sultân Mevdûd da bütün as­ keri ile savaşa girdi. Çağn Bey de dışardan asker geldiğini ve gelenin de Sultân Mevdûd olduğunu an­ ladığı zaman, gayrete gelip öyle savaşdı ki, yerler kıından uçsuz denize döndü. Bu kadar bin kişi bir­ birine girip, keskin ve kan dökücü kılıçlar ile sa­ vaştılar. O gün iki taraf askeri bu şekilde savaşıp, dünyâyı biribirinin başına dar ettiler. Nihâyet Sul­ tân Mevdûd’un askeri yenildi ve yerinden aynlıp, geriye döndü. Durumları kmlmaya yüz tutunca, ka­ rârları firara dönüşdü. Altuntak, Sultan Mevdûd’dan yardım göremeyeceğini ve Çağn Bey ile savaşmağa vc düşmanlığa imkân olmadığını anladı, Çağn Bey’-, don emân diledi. Çağn Bey de kabûl edip, Altuntak fjchri Çağn Bey’in eline verdi. Çağn Bey dahi gelip, Belh’in içine girdi. Yine Altuntak’ı Belh’e emîr edip, yanında bir kaç yiğit bey bırakdı. Sultân Mes’ûd b. Mahmûd b. Sebüktegin’in öldürülmesi ve Mevdûd’un pâdişâh olması : Tarh, yazarları, Gazne’nin havasının gayet soğuk ve kışın


şiddetli geçtiğini, Sultân McH’Od’uıı her kış Hind’e gittiğini ve kış mevsimini orada gtçirdiğ'ni kaydet­ tiler. Yine aynı senede kış olduğu zaman, alışıla geİ7 diği üzere Sultân Mes’ûd Hind’e gitmeyi ve kışı ora­ da geçirmeyi murâd edindi. Oğlu Sultân Mevdûd’u Altuntak’a yardıma gönderdi, sonra Hind ülkesinde kışlamak için hazırlandı ve bütün kabileler ve asker­ leri ile birleşti. Meğer Sultân Mes’ûd’un Muhammed adında bir kuvvet e/.hibi bir kardeşi vardı. Ba­ bası öldüğü zaman saltanata Mes’ûd’u tayin edip36) , kardeşi Muhammed dahi Sultân Mes’ûd’a kinlenmişti. Sultân Mes’ûd da Muhammed’i tutup, gözüne mîl çekip, kör etti. Bütün evlâdı, yakınları ve kullarıile Nağar37) adlı kalede hapis edip, bu yol ile kötülüğünü üzerinden gidermiş oldu. Sultân Mahmûd’un ölümünden beri, Muhammed o kalede mahbûs ve hayâtdan ümidini kesmişd1. Sultan Mes’ûd’ un Selçuklular elinden saltanatına bıkkınlık ve dev­ letine ihtilâl gelince, Selçuklular korkusundan kar­ deşini o kaleden çıkarmayı, bütün silâh ve gereç­ lerini hazırlayıp, evlâdları ve soyu ile Hind ülkesi­ ne gitmeyi ve orada düşmandan emîn clup, huzûr ve rahat içinde olmayı murad ed'ndi. Sonra karde­ şini z ndândan çıkarıp, meyi ve sevgi gösterdi. Muhammed’in beş oğlu vardı, dördünün aklı kendine dest ve biri akılsızdı. Muhammed’in akılsız oğlunun adı Ahmed idi, diğerleri Abdürrahîm, Abdurrahman, 3mer ve Osman id'. Sonra Sultân Mes’ûd, kardeşi Muhammed’i ve evlâdını, bütün kalelerde olan mal­ ları ve hâzineleri ne varsa alıp, üç bin yük kıymetli kumaş elbiseler, altın, akçe, kıymetli taş vs bütün yakınları ve köleleri ile yükleyip, kardeşi Muham-


med’i bir taht-ı revâne bindirdi. Horasan ülkesini terk ed p, Hind vilâyetine doğru yürüdü. Biraz müd­ det gidip, nihâyet Mârîkalah38) ’a vâsıl olup, orada konakladılar. Hcretin 432. yılının Rebî’ül-âhir ayı­ nın onüçüncü gecesi (21 Aralık 1040), Sultân Mes’­ ûd’un kardeşi a’mâ Muhammed askerleri tahrik edip, «Mallan ve hâzineleri size vereyim» diye onlara isteklendirdi. Çoğu Muhammed’e tâbi olup, Sultân Mes’ûd aleyhine isyanda birleştiler. Askerin çoğu, Sultan Mes’ûd’u bırakıp, Muhammed’in etrafında top­ landılar. Sonra Muhammed yerine akılsız oğlu Ahmed’i nâib (vekil) edip, Sultan’a tâbi olanlar ile Muhammed’e tâbi olanlar Hicretin 432. yılının Rebî’ül-âhiri’nin onbeginci Salı günü (23 Aralık 1010) biribiriyle karşılaştılar, ortalarında çok ceng ve harb elmadan Sultân Mes’ûd’un askeri yenildi, Sultân Mes’ûd ise esîr oldu. Muhammed’in o akılsı?, oğlu­ nun önüne getirdiler. O akılsız da Sultân Mes’ûd’u bu halde gördüğü zaman, onu aşağılayıp, tahkir edip, bağından tâcını alıp, yere vurdu. Kardeşi Abdürrahim bunu gördü ve o akılsızı kakıyıp urdu (azarla­ yıp, vurdu), Sultân’ın tâcmı yerden kaldınp, öpüp yüzüne sürdü ve saygı ile geri başına koyup, el ka­ vuşturup karşısında durdu. Sonra Muhammed emr etdi, Sultân Mes’ûd’u, hâtûnu Kadir Hân’ın kızı Sâre Hâ ûn ile mahzun ve gözleri yaşlı o civarda Gîrî denilen bir kalede gizlediler. Muhammed’i, oğlu Ah­ med, Sultân Mes’ûd’un katline tahrik edip, o akli­ nızın sözüne uydu ve emr etti, Mes’ûd’u bir kuyuya koyup, boğup, işini bitirdiler. O sırada Sultân Mevdûd, babası Sultân Mes’ûd’­ un emri ile Altuntak’a yardıma ve Çağrı Bey ile


savaşa gitmig ve o savaşta yenilgiye uğradıktan son­ ra yine Gazne’ye doğru yönelmişti. Babası Sultân Mes’ûd’un Muhammed ile savaşını ve kötü durumu­ nu ve Sultan Mes’ûd’u kati etdiklerini, o budalanın tahkirini ve Abdürrahîm’in saygı ve yüceltmesini öğ. rendi, babasını ölümüne acıyıp ağlayıp, Muhammed’in üzerine geldi. Hicri 432 yılı Şaban ayının üçüncü Perşenbe günü (8 Nisan 1041) Muhammed ile savaşdı ve Muhammed mağlûb oldu. Mevdûd; Muhammed ve Abdürrahîm’den başka onun bütün evlâdım, maiyyetini ve askerlerini kati etti. Sultân Mevdûd bu zafere çok sevinip, bir köy ve bir ribât inşâ ettirip, adım Feth-âbâd koydu. Bundan sonra döndü, yine Gazne’ye geldi, bir zamân orada kaldı. Sultân Mes’­ ûd’un bütün saltanat süresi on yıl iki ay iki gün ol­ du. Bir müddet sonra kati olunup, dünyâdan göç et­ ti. Yerine oğlu Mevdûd şâh olup, yedi yıl on ay pa­ dişahlık yaptı. Mevdûd öldükten sonra yerine kardeşi Abdürreşîd hân ve tahtmda sultân oldu39). Daha henüz genç idi ve Abdürreşîd’in Türk cinsinden bir gulâmı var idi, ona Tuğrul Bozan40) derlerdi. O gulâm, Abdürreşîd’e ihânet edip, kaçıp Selçuklular’a itâat et. di. Tuğrul Bozan Selçuklular'dan olduktan sonra, onlara «Abdürreşîd henüz daha bir oğlandır (Çocukdur), pâdişahlığa hak kazanmış ve saltanata lâ­ yık değildir. Memleketin hakkından gelemez ve as­ keri zabt kılamaz. Bana yardım edip, asker verirse­ niz, siz!n için Gazne’yi alayım ve Abdürreşîd’i tutup esir kılayım.» dedi. Selçuklular Tuğrul Bozan’ın sö­ küne uyup, pek çok asker ile ona yardım ettiler41). Abdürreşîd bunu işittiği zaman korkusundan aklı ba32


çından gidip, Gazne’den çıktı, o yörelerde bulunan bir kaleye kaçtı. Tuğrul Bozan’dan korkarak o kale­ de oturdu. Tuğrul Bozan da gelip, Gazne’yi aldı, pâ­ dişâhın tahtına geçip, sultân oldu. Sultân’ın Celîle12) adında güzel bir hâtûnu vardı. Tuğrul Boran haber gönderip, ağlıya sızlaya o hâtûnu get'rip, zorla onunla evlendi. Bundan sonra Abdürreşîd’i saklandığı kaleden getirtdi ve şehîd etti. Abdürreşîd’in kardeşleri Süleymân ve Şücâ’yı ve Sultân Mes’ûd’un evlâdlarından kim varsa getirdip, bir ge­ ce içinde dokuz kişiyi öldürdü. Sultan Mes’ûd’un çok güzel yüzlü ve iyi huylu Ferruhzâd adında b'r oğlu vardı. Tuğrul Bozan onu öldürmeğe kıyamayıp, esîr etti. Tuğrul Bozan onbir yıl4S) süre ile devletde du­ rup, Selçuklular’ın vekili sıfatı ile Gazne’de alır ve­ rir, bildiğini yapardı. Gazne’de elde edilen öşr ve ver. gilerin, askerin giderinden fazlasını her yıl Selçuklu­ lar’a gönderirdi Tuğrul Bozan’m meydana çıkması ve adı. geçen kötülükleri hicretin 432. (1040/1041) yılında olmuştu. Tarih hicretin 443. yılma (1051/ 1032) ulaşmışdı ki, Sultân Mes’ûd’un yiğitl:kde ars­ lan gibi olan bir "Uİâmı vardı, adı Nûştegin idi. O Tuğrul Bozan’a çok kin beslemekteydi. Ancak Tuğ­ rul Bozan'a çok yakın, gece ve gündüz yanından gitmey p, hizmetinde idi. Nûştegin bir gün yine Tuğrul’ un hizmetinde iken, fırsat bulup, efendilerinin hak­ kına ve zamânına özenip, hemen keskin hançerini çe­ kip. vurup Tuğrul Bozan’ı öldürdü. Tuğrul Bozan’m ileri gelen adamları bu durumu görüp, onun üzerine keskin kılıçları ile hücûm ettiler. Nûştegin orada on. iki k'şiyi daha öldürdü. Kendi hirmetinde olanları yanma toplayıp, kuvvetlenip, düşmanın kötülüğünü


bu yol ile üzerinden uzaklaştırdı ve Sultan Mes’ûd’un Ferruhzâd adlı oğlunu zindândan serbest bıraktı. Ferruhzâd akıl, doğruluk ve cömertlik ile vasıf­ lanmıştı. Ferruhzâd’ın saltanatı zamanında, Selçuk­ lular gelip, Büst’iin hudûduna ulaştılar ve onun ül­ kesine girdiler. Ferruhzâd, Nûştegin’i b!r gurup as­ ker üe Selçuklular’a karşı, gönderdi. Nûştegin dahi gidip, Selçukluları yenip, geri döndürdü. Ferruhzâd hicretin 451. yılında, Safer ayının onaltmcı Cumar­ tesi günü (3 Nisan 1059) öldü, yerine kardeşi İb­ rahim b. Sultân Mes’ûd tahta geçti. Bu Sultân İbrahîm akıllı ve tedbîr almağa muk­ tedir bir kimse idi. Doğru düşünce ve tedbirlerinden birisi de bu idi ki, Sultân İbrahim’in saltanatı zamânı Melikşâh’m devletinin zamânıydı. Bir gün Me­ likşâh Gazne tarafına yöneldi, Gazne’yi Sultân İb­ rahim’in elinden almağa niyet etti, Isfirâr’a44) ge­ lip, bir kaç gün avlanmak için orada konakladı. Sul­ tân İbrahim bunu işittiği zaman, Melikşâh’ı üzerin­ den uzaklaştırmak ve kötülüğünü yok etmek için eli­ ne kalem alıp, bir hile düşündü. Melikşâh’m beyle­ rinin her birine mektublar yazıp, haber ve selâm ettikden sonra Melikşâh’ı bizim elimize vermek için ileri sürdüğünüz güzel görüş ve tedbîr beğenilmiş­ tir. înşaallâh bundan çok fayda ve kazançlar göre­ biliri?,. Her birinize lâyık olduğunuzdan fazla saygı gösteririz.» dedi. Sonra mektub bu üslûb üzerine tamâm olup, Elfic adındaki bir gulâmm eline verdi ve «Bu mektubu al, ansızdan bilmez gibi görünerek avda Melikşâh’m önüne çık. Seni görsün, niye gel­ din diye senden durumunu sorsun. Sen de zorla söy­ leyip, beni Sultân İbrahîm sizin beylere gönderdi de­ 34


yip, mektublan meydana çıkar. Ancak sakın kork­ ma, inşaallâh sana bir zarâr olmaz.» dedi. Sonra Elfic bir sel gibi hızla hareket ederek kısa zaman­ da Melikşâh’m av yerine ulaştı, tanımıyormuş gibi davranarak Melikşâh’m önüne çıka geldi. Melikşâh onu görüp, Gazne askerinden olduğunu bilip, «tu­ tun, getirin.» dedi. Melikşâh’m kuvvetlerinden bir kaç kimse Elfic’in üzerine doğru at koşturdular ve onu tutup Melikşâh'ın huzûruna getirdiler. Melik­ şâh gidiş - gelişden haber sordu. Elfic neye geldigini söylemeyip, inkâr etdi. Melikşâh «zor kullanın» deyip, Elfic’e işkence yapılmasını emr etti. Elfic da­ hi bu mertebeden sonra, niye geldiğini söyleyip, mektubları gösterdi. Melikşâh mektublann manası­ nı öğrendiği zaman, beylerinin iki yüzlülüğünden ve Sultân ibrahîm ile ittifâk eylemelerinden çok korkdu, Elfic’i salıverdi. Mektubları kimseye açıklamayıp, dönüp İsfahan’a gitdi. Sultân İbrahîm, Melikşâh’dan ve kötülüğünden bu hîle ile kurtuldu. Sul­ tân İbrahim’in bütün saltanat müddeti otuz yıl ol­ du45). Sultân İbrahîm öldükten sonra yerine oğlu Mes’ûd geçti. Mes’ûd da babası İbrahim’in yolundan gidip, halka doğruluk ve adâlet elini açtı, onlara lûtf ve iyilik ile davrandı. Melikşâh ile evlenme yolu ile ak­ rabalık kurmak isted*. Melikşâh’ın Gevher Hatun adında güzel bir kızı vardı-, güzelliği sebebi ile ona Mehd-i Irak derlerdi. Mes’ûd o talihli kız ile evlen­ di ve ağırlık olarak Gazne’den İsfahan’a çok mâl gönderdi. Gazne Sebüktegin hanedanımn elinden gitmedi, ıatlan Sultân Sencer zamânına ka­ dar bitmem. Sultân Sencer pâdişâh ve bütün ülke­ 35


lere gâh olduğu zamân, hicretin 511. yılında (1117 1118) Gazjne’yi Sebükteginliler'in elinden alarak bu şehre sâhib oldu. O ülkenin saltanatı Selçuklular elit ne vâsıl olup, Sebükteginîler’in nesli ve devletleri sona erdi, eser kalmayıp, ancak bir haber kaldı4®). Bu hikâye Sultân Sencer ile ilgili haberlerde yasal­ mış olacaktır. Horasan’ın Sebtiktegin sülâlesinin askerlerinden boşalması, Selçukluların bu bölgeye müstakil sâhib olup, ülkeyi aralarında paylaşmaları ve Halîfe Kâim bi-EmriIIâh’m Çağn Bey’in kızı ile evlenmesi: Sul­ tân Mes’ûd Horasan’dan göçüp gittikten ve yolda kardeşi Muhammed tarafından öldürüldükten sonra, Horasan Sebükteginîlerin askerlerinden boş kaldı. Selçuklular Horasan'a müstakil vâli oldular. Bağdâd Halifesi Kâ m bi-Emrillâh, Sultân Tuğrul’u da­ vet etti. Sonra Sultân Tuğrul Horasan’dan göçüp, Irâk’a gitdi ve hicretin 430. yılında (1038/1039)47) Sultân Tuğrul bütün Irâk’ı aldı ve o ülkede yerleşti. O yıl Tuğrul Hân, Şihâbü’d-Devle Kutalmış b. İs­ rail'i Cibâl-i Ermînîye’ye ve Azerbaycan’a gönder­ di. O dahi gidip, o ülkelerde savaştı, o diyârlan is­ tilâ etti. Arablar’ın Kureyş b. Bedrân denilen bir sultânı vardı, onun üzerine yürüdü. Musul’u ve Diyâr Mudar4s)’dan Musul yanında mevcut bütün yerleri Kureyş b. Bedrân’m elinden aldı49). Sonra Sel­ çuklu Emirleri feth ettikleri ülkeleri aralarında tak­ sim edip, her biri bir diyân vatan edinip, orada otur­ dular. Horasan’ın tamâmına Çağrı Bey sultân olup, Nîsâbûr’dan Ceyhun’a varıncaya kadar ne kadar ül­ ke varsa hepsine hân oldu. Bunlardan başka Cey­ hun’dan ileriye ne kadar diyâr feth ederse, onun ol­ 36


mak üzere söz ve karâr verdiler. Sonra Ceyhûn’dan ileri Harezm, Buhara ve Belh’i ve bütün o diyârı feth etdi. Sultân Tuğrul Bey’in ana bir karde­ şi ibrahîm b. Yınal’a Kuhistân"0) ve Cürcân ülkele­ rini verdiler." Ebû Ali demek ile meşhûr Haşan b. Mûsâ b. Selçuk’a ise Herat, Busene ve Gûr ülkeleri düşmüştü51). Hicretin 438. yılında52), Bağdâd halîfeleri içinde doğruluk ve adaleti ile vasıflanmış Emîrü’l-Müminîn Kâim bi-Emrillâh, Çağrı Bey demek ile meşhûr Melik Çağn Bey Dâvud b. Mikâil b. Selçuk’dan nikâhlanmak için kızını istedi. O dahi kabûl edip, Emîrü’l-Müminîn muradına kavuştu ve kızı nikâh etdi. Nikâhın sözleşmesinde yüzbin altzn ağırlık tayin olunup, Emîrü’l-Müminîn teslîm edip, kızı aldı ve murâdma erdi. Kâim bi-Emrillâh ile Çağn Bey ara­ sında bu isteğin yerine getirilmesine sebeb Sultan Tuğrul idi. Kâim bi-Emrillâh, Sultân Tuğrul’a çe­ şitli ikrâmlarda bulunup, yedi değerli hilat giydirdi, altın tuğlar ve bilezikler verdi. Veliahd edinip, bü­ tün hükm ettiği ülkeler ve idlerin üzerine hâkim ey­ ledi. Tuğrul Bey’e Sultân-ı maşnk ve mağrib (Doğunun ve batının Sultanı) diye ad verip, o adla Bağdâd’da hutbe okutdu. Sultân Tuğrul’un heybeti bü­ yüdü, kuvvet ve kudreti ve ülkesinin genişliği ço­ ğaldı. Emîrü’l-Müminîn Kâim bi-Emrillâh’m Arslan Besâsîrî He arasında geçen olaylar ve Sultân Tuğ rul un Bağdâd’a gelmesi: Kâim bi-Emr'llâh’m halife liği ve onun devleti ramanmda, Türklerin grubuna kumandan olan, Arslan Besâsîrî denilen bir kimse vardı. Besâsîr, Fars bölgesinden bir şehrin adıdır. 27


Burası Arslan’ın doğduğu şehirdi, onun için Besâsîr’î demek ile meşhûr ve onun ile aaıılmışdic Bu Ars­ lan Besâsîrî, Kâim bi-Emrillâh’a hürmet ve saygı göstermeyip, dâima muhalefet üzerine idi. Kâim biEmrillâh’m, Besâsîri’nin hareketlerine çok canı sıkı­ lırdı, amma belli etmeyip, susardı. Her zaman Be­ sâsîri’nin incitme ve eziyetinden boş kalmazdı. Nihâyet Kâim bi-Emrillâh çaresiz kalıp, Tuğrul Han’a mektub yazıp, Besâsîrî’den şikâyet ve olup bitenleri bir bir hikâye etti. Sultân Tuğrul’dan Besâsîrî’ye karşı yardım istedi. «Besâsîri’nin cefâ ve eziyetini ve zararlarını benim üzerimden kaldırın» dedi. Sultân Tuğrul, Emîrü’l-Müminîn’in isteğinin manâsım anla­ yınca, bir an bile durmayıp, askerine göç emri ver­ di ve Bağdâd tarafına göç etdi. Hicretin 449. yılının Zilhicce ayının ondördüncü, Çarşanba günü (11 Şubat 1058)53) kalabalık bir asker ve büyük bir or­ du ile kudret, haşmet ve heybetle Bağdâd’a doğru yürüdü. Onların ayaklan altında yer sarsılıp, ha­ vaya kalkan toz dünyâyı bürümüştü. Gece ve gün­ düz sür’atle hareket edip, kısa bir müddet içinde Bağdâd hudûduna yetişdi. Besâsîrî, Sultân Tuğrûl’un kendisinden ötürü geldiğini anlayınca, bir ân dur­ mayıp, firâr etti ve çöl yolunu tutdu, Suriye ülkesin­ den Rahbe adındaki bir şehre ulaştı ve o şehirde ko­ nakladı. Meğer o sırada Mısır’ın bir kudret ve kuv­ vet sâhibi Mustansır adında bir hânı var idi54), Besâsîrî ile dostluk ve muhabbet üzerine idi. Besâ­ sîrî’ye hil’at ve hediyeler gönderip, «Ben sana yar­ dımcıyım, Kâim bi-Emrillâh ile Tuğrul Hân’dan aslâ korkmayasın» dedi. Tarih yazarlar* dediler ki: Hükümdarlardan Be38


nl Büveyh55) denilen bir hanedan vardı. Onların sal* tanatiarı ve hükümetleri süresi bu dünyâda yüaryirmiyedi yıl olmuşdu. O nesil bu kadar saman bu dün­ yâda pâdişahlık etmişti. O müddetden sonra hepsi öbür dünyaya göç edip, ülkeleri başkalarının oldu, her birisi ne yaptı ise, ancak onu buldu. Meğer o zamânda Büveyhî sülâlesinden Melik Rahim denilen büyük bir bey vardı, Besâsîrî ile arkadaş ve müttef k idi ve aynı işi yapmaktaydı. Besâsîrî kaçıp git­ tiği halde, o gitmedi ve Bağdâd’da kaldı. Sultân Tuğrul Hicretin 450. yılında Safer ayının yirmisin­ de (25 Nisan 1058) Bağdâd’a geldi. Besâsîrî’yi bu­ lamayıp, Melik Rahîm’i buldu. Onun Besârîıî ile birleşdiğini ve Kâim bi-Emrillâh husûsunda olan kö­ tülüğünü öğrendi. Melik Rahîm’i tutup, zincire vunıp Rey’e gönderdi56. Daha sonra Taberistân’da Taberek adındaki muhkem kaleye hapis etti. Bu şe. kilde Kâim bi-Emrillâh’dan kötülüğünü uzaklaştır­ dılar. Sonra Melik Rahim o kalede öldü. Büveyhî sü­ lâlesinin nesli Melik Rahîm’de kesilip, onda nihâyet buldu. Bundan sonra Sultân Tuğrul hicretin 450. yılının Receb ayının yirmibeşinde (17 Eylül 1058) Bagdâd’dan memnûn ayrılarak, Besâsîrî’nin ardınca gitdi. Nusaybin’e ulaştığı zamân, orada Sultân Tuğrul’un kardeşi İbrahîm b. Ymal ile aralarında anlaşmazlık çıktı. İbrahîm, Sultân Tuğrul’dan ayrılıp, oradan göç edip, gine Irâk’a gitdi. Ne kadar işe yarayan ve yiğit asker varsa İbrahim’e tâbi olup, onunla gitdiler. Sultân Tuğrul bu durumu gördüğü zamân, Besâîrî kaygısı kalmayıp, oradan döndü. İbrahîm Yınal’m ardından sürüp, Irâk’a geldi. İbrahim Irâk’a * jn


gelince, orada olan asker de Sult&n Tuğrul’u bıra­ kıp, İbrahim Yınal tarafına döndüler. İbrahim’in askeri pek çok oldu ve kuvveti artdı. Sultan: Tuğrul becit (acele) ilerleyip, Hemedân’a ulaştı, İbrahim’­ in korkusundan hisara girdi, kapılarım berkidip (sağlamlaştırıp), hazırlık yaptı. İbrahim de ardına dan Hemedân kalesini kuşadıp, savaştı ve Sultan Tuğrul’un başına dünyâyı dar etti.. O sırada Çağn Bey’in oğlu Alp Arslan Sicistân’da hân idi57), Sul­ tân Tuğrul Alp Arslan’a mektub yazıp, imdâd iste­ di ve «Kardeşim bana muhâlefet ve isyân eyledi. Be­ nim ülkemi karıştırmağa ve devletimi yabancıya ver. meğe niyet eder, askerimin çoğu ona tâbi, bana ise karşı oldular. Şimdi, benim oğlum iyilik edip, gelip bana yardımcı olsun ve kardeşimden öcümü alıversin. Yaşama sevincime çok keder gelip, üzülmekte­ yim. Senin gelmeni bekliyorum. Amcana zarar ol­ masından korkuyorsan, mektub vardığı gibi, bu ta­ rafa acele ve sür’atle sefer edesin.» dedi. Mektub bu şekilde son buldu, bir şahsın eline verdiler. O da hisârm bir tehnâ kapısından geceleyin İbrahim’in askeri ihtiyatsız ve istirâhatda iken kuş gibi uçup, gece ve gündüz dere ve derbend geçip gitdi. Kısa bir süre içinde Sicistân’a vardı, Alp Arslan’la bu­ luşup, mektubu ulaştırdı, ayrıca ağızdan bütün du­ rumu söyledi. Alp Arslan vuku’ bulan olayı anladı, hemen o gün Sic stân’dan büyük bir ordu ile çıkıp, on günde Irâk’a ulaştı, gelip Hemedân’a vardı. Tuğ­ rul Hân hisârdan çıkıp, Alp Arslan ile buluşup, görüşdü, birbirlerine hâl ve hâtır sordular. Sonra Sul­ tân Tuğrul da askeri ile ve Alp Arslan hisârın bir tarafına yerleşip, çadırlar kurulup. Sultân Tuğrul, 40


İbrahim'in karşısına oturdu, korkuyu ortadan gö­ türdü. O gece geçip, ertesi Hicretin 451. yılının Cemâziyü’l-âhir’in ondokuzuncu gününde (2 Ağustos 1059) Tuğrul Hân ve Alp Arslan askeri ile, İbrahim b. Yınal’ın askeri karşı karşıya gelip, savaca başla­ dılar. İki tarafdan pehlivânlar çıkıp, birbiri ile birer ikişer, bir mikdâr ceng etdiler. Sonra ’ki asker hep­ si bir aradan birbirinin üzerine saldırdılar. İki düş­ man karışıp, birbirinin araşma gird'ler, sonsuz gürz ve kılıç vurdular. Hemedân sahrası kana boğulup, toz-toprakdan gündüz ile gece fark olmazdı. Netice­ de öğle zamânına dek şiddetli bir savaş olup, zafer rüzgârı Alp Arslan tarafına esip, İbrahim mağlûb oldu. İbrahim kendi ileri gelen adamlarından bir kaç kişi ile kurtulmak n:yet edip, başmı alıp bir tarafa gitdi. Alp Arslan fırsat vermeyip, ardından gitdi ve onu tutup, zincire vurup, Tuğrul Hân’ın önüne ge­ tirdi. İbrahim dahi esir olarak Tuğrul Hân’ın önün­ de durdu. Hicretin 451. yılının Cemâziyü’l-âhiri’n'n ondokuzuncu Çarşanba günü (2 Ağustos 1059) Tuğ­ rul Hân kardeşi İbrahim’in boynunu vurdu. Bu murâd hasıl olup Sultân Tuğrul maksadına kavuştuk­ tan sonra, Alp Arslan, Tuğrul’a vedâ edip, geri Ho­ rasan’a gitdi. Meğer, Sultân Tuğrul ile İbrahim arasında an­ laşmazlık çıktığı, oradan Sultân Tuğrul göç edip, kardeşi ile savaşmakla meşgûl olduğu sırada, Bağ­ dâd tarafı boş kalmıştı. Besâsîrî fırsatı ganimet bi­ lip, Kâim bi-Emrillâh’dan int:kâm almak için iler­ leyip, Bağdâd’m ürerine geldi. Diğer tarafdan Tuğ­ rul Hân’ın Kutalmış’ı. üzerine gönderip, Musul’u ve bazı kalelerini elinden aldığı Arab Emîri Kureyş b. 41


Bedrân da o „?;amândan beri Tuğrul Hân’a kin bağ­ lamış ve düşmanlık üzerine olup, intikâm için gayret ve fırsat gözed'rdi. Tuğrul Hân’ın başına bu hâl ge­ lip, kardeşi ile arasındaki anlaşmazlık olduğunu bi­ lince, Besâsîrî üe birleşip, Bağdâd’a gelip, karışık­ lık çıkarmak istediler. Hicretin 450. yılının Şevvâl ayının ortasında, Cumartesi günü (15 Kasım 10ü8)58), Bağdâd’a girip, Bağdâd halkının durumu­ nu bozdular. O sırada Bağdâd askerden tenhâ idi, Halîfe’nin ise yorgun bir hâli vardı. Bunlar ile Bağ­ dâd askeri bir miktâr savaştılarsa da, sonunda mağlûb oldular. Emîrul-Müminîn Kâim bi-Emrillâh b:r katıra binmiş, kendi sarayının avlusunda şaşkın ve beceriksiz bir hâlde durmaktaydı. Yanında Verfri59), gözleri yaşlı hâzır ve Allâh’m kazâsım gözetmek­ teydi. Sonra Kureyş b. Bedrân gelip, Halife’nJn ka­ pısını bozdağan (topuz, gürr,) ile döğüp «Çık yâ Şerîf, korku ile canına kıyma, sana âmân olsun.» de­ di. Halîfe’ye emırü’l - mümmîn demekten sakına­ rak, şerîf diye hitâb etdi. Sonra Kâim bi-Emrillâh’ı katırı ile götürdüler, Emîr Muhâriş Ukaylî’ye 60) verdiler. O da Halîfe’yi alıp gitdi, Hadîse kalesinde hapis etti. Ve îri ise hafife alarak, bir eşeğe bindir­ diler ve ardına bir yahûdîyi oturttular. O Yâhûdî arkasından Vezîr’in yüzüne tokatlar vurup döğer ve sakalım yolup scğerdi. Vezîr’i bu hakaret ile götü­ rüp asdılar. Mısır Sultânı Mustansır, Besâsîrî’ye yardım edip, ihtiyaç zamanında kullanması için asker göndermişdi. Bağdâd alındığı ve Kâim bi-Emrillâh’a bu iş yapıldığı zamân, hicretin 450. yılında, Şevvâl’in yirmibirinci günü (11 Aralık 1058) Bağdâd’da 12


hutbe Mustansır’ın ismine okunup, sikke onun adı* na basıldı603). Bağdâd etrafına saltanat ve devlet ve Bağdâd’da hilâfet Mustansır’ın diye hükümler ya­ zıldı. Bu durum ve Besâsîri’nin emri hicretin 451. yılının Şevvâli (Kasım/Aralık 1059)’ne kadar ge­ çerli oldu. Bu taraftan Tuğrul, kardeşi İbrahim Yınal’i kati edip, Emîrü’l-Müminîn’in durumunu duy­ duğu zamân, BesâsîrFye kînlenerek, Bağdâd üzeri­ ne yürüdü. Kureyş b. Bedrân’a mektub gönderip, Halife’yi ağırlayarak ve saygı göstererek çabuk I>âr-ı hilâfet’e götüresin, yoksa ibret için seni dün­ yâya seyr ettiririm.» dedi. Kureyş b. Bedrân kor­ kudan titreyerek Halîfe’nin yanma gitdi, ayağına yiiz sürüp, özür diledi. Hicretin 451. yılında Zilka­ de ayının onbirinci Pazartesi günü (19 Aralık 1059) oradan tam bir ikrâm ile Halîfe’yi alıp, Medine-i Dâr üs-Selâm’a61) geldi. Sonra Sultan Tuğrul, Halîfe’ye saygı gösterip, bütün askeri ile istikbâl etdi. Halîfo’nin otağını gördüğü zaman, kendini atdan aşağı ntdı, otağa girip, Halîfe’nin önünde yer öpüp, yüzü­ nü yere sürdü. Halîfe de kendi yür, yasdığım Sultan u^rul'un r'tn s bırakdı ve kendisine Benî Büveyh'den kalmış olan bir d!zi kırmızı yâkûtu getirip, Sultân Tuğrul’un boynuna takdı. Sultân Tuğrul da Halîfe’nin yüz yasdığım yerden alıp öpdü, yüzüne siirüp, sonra Halîfe’nin hatırı için üzerinde otur­ du. Ayrıca Halîfe, eşi Hatice Hâtûn’dan yâdigâr kal­ mış olan, oniki tane kıymetli ve iri inciyi de Tuğ­ rul Hân’a verdi. Sultân Tuğrul da Kâim bi-Emrillâh’a kardeşi ile arasında geçen mâcerâyı anlatıp, hizmetde kusuru olmayıp, gecikmeye sebeb ne ise zikr edip, özür diledi. Oradan harekete geçip, parlak !•:

5

43


bir şekilde Bağdâd’a girdiler. Halîfe’nin evine yak­ laştıkları zamân, Sultân Tuğrul atından inip, Halî­ fe’nin gâşiyesi67) omuzunda yürüdü. Bütün asker bu durumu görüp, hepsi atlarından indi. Bu manza­ ra ve heybet kimsede akıl bırakmayıp, toz dünyâyı bürüdü. Halîfe’nin hücresinin önüne gelince, Sultân Tuğrul Halîfe’nin katırının dizginini eline alıp, saygı ile özengisini tutup, utanarak onu aşağı indirdi. Bu olay adı geçen yılın sonunda olmuş, Zilkade ayın­ dan beş gün kalmışdı (3 Ocak 1060). Halîfe’nin Bağdâd’dan gidişi Ue, Bağdâd’a geri dönüşü arasında tam bir yıl olmuştu. Sultân Tuğrul, Halîfe’yi tahtına oturtup, murâdına erdikten sonra Besâsîrî’yi aramakla meşgûl oldu. Her tarafa bölük bölük asker gönderdi, bu as­ kerler durmadan Besâsîrî’yi ararlardı. Sultân Tuğ­ rul her kim bulur ise, ona mâl ve yer va’d etmişti. Nihâyet onu bulup tutup, Sultân’m huzûruna getir­ diler, fırsat vermeyip kati ettiler, başını gövdesin­ den ayırdılar63). Başım Bağdâd’a gönderip, kendisi Vezîr’i nereye asdı ise, başını oraya asdılar. Besâsîrî’nin hizmetinde bulunanlardan karışıklığa önder olanların hepsini öldürüp, fitneyi basdırdılar. Sonra Sultân Tuğrul, Halîfe ile bu şekilde biri k olup, Be­ sâsîrî’yi öldürüp, Kureyş b. Bedrân’ı da mağlûb edin, ce, bütün Arab Beyleri Sultân Tuğrul’a boyun eğip, ona tâbi oldular. Sultân Tuğrul Halîfe’ye vedâ edip, hicretin 452. yılında, Rebî’ü’l-âhir’in beşinci günü (9 Mayıs 1060) Bağdâd’dan çıkıp, kalabalık askeri ile Horasan’a gitdi. Bundan sonra Tuğrul Hân, Kâim bi-Emrillâh’m kızı [Seyy'de]ile evlenmek murâd edinip, Halîfe’ye 44


adam gönderdi. O da bu isteği kabûl edip, Sultân Tuğrul’un murâdı oldu. Sonra yiiz bin altın ağırlık tayin edip, yüz katar (birbiri ardınca sıralanmış hayvan dizisi) mal ve gereç tertîb ve süsleyerek, bü­ yük bir ordu ile Halîfe’n!n kızını alıp, Horasan’a gitdiler. Horasan’a geldikten sonra, nice gün toy (gen­ lik, şölen) ve düğün oldu. Hicretin 455. yılında Safer ayının onbeşinci Pazartesi günü (17 Şubat 1063), o talihli kız ile Sultân Tuğrul zifafa girdi. Melik Çağn Bey Dâvudan hikâyesi ve Alp Ars­ lan’m Sultân Mevdûd ile savaşı ve Sultân Mevdûd’un yenilmesi: Bir gün Çağrı Bey’e kendi beylerin­ den «Karabağ64) Beyleri sana itaat etmiş değillerdir, her birisi isyân üzerinedir. Sultân Mevdûd’a tâbilerdir, bütün Karabağ’m haracım ve vergilerini Gazne’­ ye verirler, ona itaati gerekli görürler.» şeklinde bir haber geldi. Çağrı Bey bunu işidip, çok askerle ha­ rekete geçip, Karabağ tarafına gitdi ve o ülkenin bey­ leri ile savaşa niyet etdi. Karabağ’a ulaştığı zamân, o tarafın beylerinden birisi Çağn Bey’e karşı- çıkıp, bir mikdâr savaştıktan sonra, sınıp (yenilip) kaçıp, h’sâra girdi. Çağn Bey hisân bekleyip, oradaki Bey güçsüz kalınca, âmân diledi. Çağn Bey âmân verip, o Bey h;sârin anahtarım Çağn Bey’e teslim etti. Sonra geliy Çağn Bey’le buluşup, bütün âlet ve ta­ kınılan altın ve gümüşden bin at ve sapı- tamamiyle yâkûttan altmış miskâlc yakın bir hançer hediye etti. Çağrı Bey, o Bey’e ikram edip, o hediyeleri aldı ve o hançer hicretin 548. yılına (1153/1154) kadar Selçukluların hazînesinde kaldı. Bundan sonra Çağn Bey hasta ve bir kan has­ 45


talığından zayıf ve kuvvetsiz oldu. Sultân Mevdûd, Melik Davud’un hastalığını işidip, Horasan’ı, el nden büsbütün almak ve zabt etmek için büyük bir ordu teçhiz edip, Horasan’a gönderdi. Melik Dâvud, Gultân Mevdûd’un niyetini haber aldığı zamân, oğlu Alp Arslan’ı yerine sultân ve vekil tayin edip, b r çok asker ile gönderdi. Alp Arslan Belh’e gelip, bir mikdâr Belh’de durdu, ondan sonra Gazne tarafın­ dan gelen asker, Alp Arslan’ın geldiğini bilip, yer­ lerinden ayrılmağa gücü ve Alp Arslan’ın üzerine yürümeğe hâlleri olmadı. Alp Arslan gelip gidenin olmadığını görüncs, Belh’den kalkıp, Gazneliler’in üzerlerine yürüdü. îki asker bir b'rini görüp, saf ve alay bağlayıp, savaşa başladılar. Neticede Alp Arslan gâlib oldu, Gazne ordusunu yenilgiye uğrat­ tı. Gazne ordusundan çok ar, kişi kurtuldu. Beyle­ rinden ve kumandanlarından bin kişi esîr oldu ve sayısız at, silâh ve gereç elde edildi. Ondan sonra, Alp Arslan oradan sıhhat ve selâmet ve birçck ga­ nimet ile dönüp, atası Melik Dâvud’un yanma dön­ dü ve babasını çok hasta buldu. Bu sebebden sev'nçi kedere dönüştü. Bundan sonra Melik Dâvud yine o hastalıkdan sağlığına kavuşup, bedenine sıhhat geldi. Güneş Hamel burcuna indiği ve bahar mev­ simi girdiği zamân, Melik Dâvud oğlu Alp Arslan ile Tırmiz kalesinin üzerine geldiler. Beyine 65) âmân verdiler, Gazne’ye gitdi, kaleyi aldılar. Sonra Melik Dâvud, Belh, Tırmiz, Toharistan, Vahş66), Velvâlec67 ve Kubâdiyân’ın68) beyliğini Alp Arslan’a verdi. Ali b. Şâdân’ı oğluna vezîr tavîn etdi. Ali b. Şâdân da vezirliği zamânında gayret ve iktidârı ile o vilâyetleri imâr ve halkı memnûn etdi. O ülke­ 46


lerde iyiliği, doğruluğu ve adaleti ile meşhûrdu. Ali b. Şâdân’ın ölümü yakınlaştığı zamân, Sultân Alp Arslan’dan, kendisinden sonra vezirliği Nizâmü’l Miilk’e vermesini istedi. Bundan sonra Hârezm Pâdişâhı6^), Melik Da­ vud’a isyân etdi. Melik Dâvud da bir grup asker tertîb ederek, Harermşâh’m üzerine gitdi ve Hârezm ülkesine yürüdü. B r haftanın içinde Hârezm ülke­ sinden önce Hezâresb’in 70) ve sonra Gürgenç71) kalesinin üzerine geldi, kısa zamânda onu da zabt etti. Bunun ardınca, birer birer Hârezm’in diğer şe­ hirlerini ele geçirdi. Bundan sonra büyük bir pâdi­ şâh olan, fakat imânsız ve kend'sine karşı isyân üze­ rine bulunan Kıpçak Şâhı’na mektub gönderip, dîne davet etti. O da kabûl edip, gelip Çağrı Bey’in elin­ de müslümân oldu. Aralarında çok iyi geçinip bir­ birlerine kız verip, evlenme yolu ile akrabalık kur­ dular. Bu tarafdan Sultân Mevdûd, etrafdaki ülkelerin beylerine Mel'k Dâvud’u şikâyet edip, her birinden yardım isteyip, her birine mâl ve memleket va’d et­ di. Sonra haber gönderdiği beyler onun mektubunu kabûl ve Çağrı Bey vilâyetinin üzerine yürümeğe ve savaşmağa niyet ettiler. Sultân da kendisine yar­ dıma gelen beyler ve asker ile buluşmak ve onları istikbâl etmek maksadıyla Gazne’den bir çok mâl ve büyük b;t ordu ile çıkdı, gider iken ecel yakala­ yıp, öldü. O emîrler ve askerlere vermek için ge­ tirdiği erzâk ve mallar kaldı. O yanında olan asker, Sultân Mevdûd ölünce, hiçbir şey elde edemeden gine dönüp, Gazne tarafına göç ettiler. Sultân Mev­ dûd’un haber göndermiş olduğu beylerin her birisi, 47


Sultân Mevdûd’un öldüğü haberini igitmeyip, Sultân Mevdûd’la buluşmak ür,ere yerlerinden kalkdılar. O beylerden brisi de Isfahan Şâhı Kâlicâr72) idi, sa­ yısız asker ile gelir iken, çölde bütün askeri öldü. Kendisi de hasta ve kuvvetsiz olup, yine dönüp, İs­ fahan'a gitdi. O gelen beylerin birisi de Semerkand Hâkâm73) idi, Tırmiz’in üzerine gelerek orayı yıkıp, halkın malım yağmaladı. Sonra Alp Ars­ lan Hâkân’a karşı varıp, kılıç vurdu ve onu geriye sürdü. Hâkân da kaçıp, Ceyhıın’ı geçip, Buhârâ ta­ rafından Ceyhun kenarına çadır kurup oturdu. Me­ lik Dâvud ile düşmanlığın faydası olmadığını gör­ dü, onunla birleşmeyi ve sulhu murâd edip, bu mak­ sadla Melik Davud’a haber gönderdi. Bu haber Me­ lik Davud’a ulaştığı zamân, kabûl edip, kendi ileri gelen adamlarından iki atlı ile Ceyhun’u geçip, Hâ­ kân ile buluştu. îkisi b r taht üzerine oturup, soh­ bet edip görüştüler. Düşmanlıkları dostluğa dönüş­ tü. Çağrı Bey yine oradan vilâyetine göç etti. Sul­ tân Mevdûd’a yardıma gelen beylerin birisi de Emîr Haşkâ74) idi. O da gelip, Hârezm ülkesini ele geçir­ meğe niyet etti. Çağrı Bey karşılayıp, onun askeri de Çağrı Bey’e karşı durmayıp, o dahi firâr etdi. Bu t arafdan Mevdûd Şâh öldüğü zamân, yerine Sultân Mes’ûd’un oğlu Ferruhzâd Gazne’de sultân oldu75). Sonra Selçuklulardan intikam almak, kö­ tülüklerinden emîn olmak için hazîne açıp, mâl sa­ çıp çok asker topladı, Horasana yürüdü. O sırada Dâvud Hân tarafından Horasan üzerine hâkim ve vâli Kutbeddîn Atabey Gülsarığ demek ile meşhûr bir emîr idi. Ferruhzâd’ın geldiğini işidip, Horasan’­ ın askerini bir yerde toplayıp, Ferruhwâd’a karşı, yü­ 48


rüdü. îki asker biribirini gördüğü zaman bir mikdar savaştılar. Sonra Gazne askeri gâyet çok oldu­ ğundan, Horasan askeri yenilip, Gülsanğ esîr oldu. Divânın ileri gelenlerinden ünvân sahibi bir çok kimae de tutuldu. Onların hepsini bağlayıp, ağlıya sız-, laya Horasan’dan götürdüler, Gazne’de zindana at­ tılar. Alp Arslan bunu işidip çok öfkelendi, atası Dâvud Hân’dan izin alıp, Horasan’a gelen Gazne asker'nin üzerine yürüdü, iki taraf arasında çok savaş olmadan, Gazne askeri yenilip, Sebüktegin devleti­ nin ileri gelen ve rütbe sahibi bir çok büyük adam­ ları esir oldu. Ferruhzâd bu durumu görüp, sulh yo­ luna gitdi. Alp Arslan ve Dâvud Hân’a haber gön­ derip, birbirlerinin ülkelerine girmemeyi, her biri hükm ettiği memleketle yetinip, iki tarafda olan esirleri salıvermeyi kararlaştırdılar ve bu üslûb üze­ rine sulh yaptılar. Sulh-nâmeyi Şeyh Ebu’l-Fazl Beyhakî yazıp76), bir raman bu hâl üzerine durdu­ lar. Melik Çağn Bey Dâvud b. Mikâil b. Selçuk’un ölümü : Çağrı Bey yetmiş yaşma gird'ği zamân, ömrünün sonu geldi. Daha önce yakalandığı hasta­ lığı günden güne fazlalaştı ve o gittikçe zayıfladı. Sonunda hicretin 452. yılında Safer ayında (Mart/ N;san 1060) öldü. Bütün ömrü yetmiş yıl oldu. Tâbûtunu Merv’e götürüp, orada gömdüler. Çok yas ve mâtem tutup, ruhu için çok iyilikler yaptılar. Dâ­ vud Hân’dan sonra yerine oğlu Alp Arslan sultân oldu, doğruluk ve adâletle hüküm sürdü. Sultân Tuğrul’un ölümü : Vezîr Amîdü’l-Mülk Ebû Nasr Kündürî’den rivâyet ve ondan hikâye olun­ 49


du ki, Bir gün Sultân Tuğrul’dan hangi yılda doğ­ duğunu kendisinden sordum. O da Mâverâünnehr’de filân zamân, filân hân ayaklandığı vakit doğdum ve o yıl oldum. Ebû Nasr O dediği zamândan vefatına dek hesâb etdim, bütünü yetmiş yıl oldu. Yetnrş yıldan sonra dünyâdan göç etdi.» dedi. Ebû Bekr Nîsâbûrî’den rivayet olunmuşdur ki: Tuğrul Hân iş­ lerinin bağında Horasan’da bir rüyâ görür. Bu rüya­ da Tuğrul Hân’ı güzel bir bulut üzerinde gökyüzüne doğru götürürler. Ancak gider iken burnuna güzel bir koku geliyordu. Bu hâl üzerine gider iken, Sul­ tan Tuğrul’a «Ne iht:yacın varsa dile, yerine geti­ rilecektir.» diye bir ses geldi. Sultân Tuğrul da «U' un ömürden başka istediğim ve beğendiğim bir nesne yokdur.» der. Sultân Tuğrul böyle söyleyince, yine bir ses «Sana yetmiş yıl ömür verildi.» diyerek, onun isteğni cevablandırır. Sultân Tuğrul yetmiş yaşma girdiği zamân, ömrünün sonuna gelmişti. Hasta olup, günden güne zayıfladı. Hayatından ürnid kapısı ve hastalıktan kurtuluş yolu kapandığı za­ mân, «Ben hastalığımda yünü kırpılmak için ayak­ ları bağlanan koyun gibiyim. O boğazlamak için bağladılar sanır, ıztırâb duyar. Salıverdikleri zamân yine ferahlar. Sonra bir daha boğazlamak için bağ­ ladıkları' zamân, yününün kırpılacağını sanır, sâk'n ve içi rahat olur. Boğazlayıp kanını akıtır, başını bedeninden ayırıp, kurban ederler. Ben de her bir kerre hasta oldukça, iyi olur ve hastalıkdan kurtu­ lurdum. Yine bu kerre de öyle olmaz sanırım, 'çün­ kü belirtilen zamân tamam olmuş ve ömrüm son bul­ muş.» dedi. Hicretin 455. yıluıın Ramazan ayının sekizinci Cuma günü (4 Eylül 1063) öldü. Sultân 50


TSığrul cömert, cesur ve bilgin idi. Allâh’a ibâdetten ayrılmam ve cemâ’ât (topluluk) ile devâmlı namaz kılar idi. Güzel tabiat sâbibi ve hayırlı işlere ve iyilik­ lere istekli olup, çok sadaka verirdi. Dâima hayırlı iş­ ler ve iyilikler yapardı. Mescid yapmağı sever, «Bir ev binâ edeyim, yanına bir mescid yapmazsam, Allâh’dan utanırım.» derdi. Sultân Tuğrul'un zamâm, mev­ simler içinde bahâr günlerine ve gül bahçesine ben­ zerdi. Sultân Alp Arslan’m saltanatı : Alp Arslan Tuğrul Hân’ın vefâtmdan sonra müstakil sultân ol­ du, halka adalet, merhamet ve cömertliği yaydı, zu­ lüm ve haksızlıkdan kaçındı. Halkdan harâc ve öşrden başka bir nesne almaz, şeriata uygun hüküm­ den öteye geçmezdi. Her yıl Ramazân ayında dört b n altın sadaka verirdi. Bin altın Belh’de, bin al­ tın Merv’de, bin altın Herât'da ve bin altın Nîsâ­ bûr'd a, ayrıca bin altın kendi huzûrunda fakirlere bağışlardı. Dâima iyilik ve cömertlik yoluna gider­ di. Vezîr Amîdü’l-Mülk Kündiiri hakkında bilgi ve öldürülmesi : Sultân Tuğrul’un Amîdü’l-Mülk diye zikr olunan ve Ebû Nasr demek ile meşhûr bir verîri vardı. Babası b;r dilılcân idi. Kendisi çocuk iken bilginlerden Muvaffak Nîsâbûrî’nin hizmetine gidip, ilimle meşgûl olmuştu. Ali b. Hüseyin Baharzî77) demek ile meşhûr, akıl ve anlayış ile vasıflanmış bir şahsı, kendisine ders arkadaşı yapıp, birbirle­ rini gece ve gündüz ilim öğrenmeye tahrik edip, iki­ si de okuyup, her ilimde becerikli ve sonsuz bilgi sâhibi oldular. Sonra Ebû Nasr Selçuklular’ın hiz­ metine girip, önce hâcib-i bâb, daha sonra da emîr-ı 51


hüccâb oldu. Sultân Tuğrul’un zamanında kuvvet ve kudret sâhibi bir vezir oldu. Bir gün Bağdâd’da Sultân’ın divânında oturmuştu. Ders arkadaşı Şeyh Ali b. Hüseyin Baharzî gelip divâna girdi, Ebû Nasr’a selâm verdi. Ebû Nasr da arkadaşına tam bir saygı gösterip, çok ikramda bulundu ve birbir­ lerine sevgi gösterip, durumlarını sorup, konuştu­ lar. Şeyh Ali b. Hüseyin Baharzî gider iken, Ebû Nasr «Yarın yine gelesin, birim ile b r kaç gün ka­ lasın.» dedi. Şeyh Ali o gece Ebû Nasr’ı öven akıcı ve güzel bir kaside yazıp, ertesi gün gelip, Ebû Nasr’a okudu. Ebû Nasr da Arab beylerine «İşte Acem'de bunun gibi olgun, fâzıl ve âlim kimseleri­ min vardır.» dedi. Bütün emirler Şeyh Ali’yi beğe­ nip, takdir ettiler. Sonra Ebû Nasr, Şeyh Ali’ye tı n altın armağan verip, onu memnûn etti. Tuğrul Hân vefat ettiği zamân, ondan sonra ye­ rine Alp Arslan sultân öldu. O da Ebû Nasr.ı ve­ zirliğe tayin etti. Bir gün Alp Arslan, Hârezmçâh ile akrabalık kurup ve birleşmek niyet edip, Hârezmşâh’ın kızı ile evlenmek istedi. Ebû Nasr’ı mek­ tub ve armağan ile «b ze kızım hâtunluğa versin» diye vekil edip gönderdi. Ebû Nasr da mektub ve armağan ile Hârezmşâh’m huzûruna vardı, mektubu verip, haberi söyledi. Hârezmşâh bunu kabûl etdi. Kızını Alp Arslan’a nikahlayıp, Ebû Nasr, Alp Arslan’ı vekâlet yolu ile temsil etti. Sonra bütün çeyizi ile kızı alıp, Alp Arslan tarafına yola çıktı. Ebû Nasr yolda iken, daha kırı götürüp, hizmeti yerine getirmeden, düşmanlan Ebû Nasr’ı Alp Arslan’a gammazlayıp «Ebû Nasr isyân yoluna gitdi, Hârezmşâh’ın kızını kendi nefsi için nikahladı» dedi­ 52


ler. Alp Arslan bunu işidip, Ebû Nasr’a çok kırılıp, değişti. Ebû Nasr’m idâmına niyet etti. Ebû Nasr bunu işidip, korku ve dehşetinden erkeklik organını kesip, kendisinin erkekliğini giderdi. Ebû Nasr, ken­ disine isnâd olunan kötülüğü yapmadığına Alp Arslan’ı inandırarak, idam cezâsından ve öfkesinden bu yolla kurtulmak istemişti. Ebû Nasr, Alp Arslan’m huzuruna vardığı zaman, Alp Arslan vezirliği Ni­ zâmü’l-Mülk Haşan b. Ali’ye verdi. Ebû Nasr’ı da zindana attırdı. O hapisde bir çok beyit ve şi’r yazıp söyledi. Vezîr Ebû Nasr önce Nîsâbûr’da Horasan Ami. di’nin78) evinde, sonra Merv’e götürülüp, bir evde eşi ve çocuğu ile hapis edildi, öldürmek için celllâd geldiği zaman kurtulmakdan ümidini kesdi. Bir kiri ve bir hâtûnu vardı, ve şâir hizmetkârları bir yerde toplandılar, bağrışıp, ağlamağa başladılar ve Ebû Nasr’a vedâ ettiler. Ondan sonra Amîdü’l-Mülk hücresine girdi, gusl edip, iki rek’sct namaz kıldı ve Allah’a duâ eyledi. Kendisini öldürmeğe gelen cellâ­ da yüz altın verdi ve «Benim senin üzerindeki hiz­ met hakkım ve sana vasiyetim şudur : Beni kolay­ lıkla öldürüp, acıma ve şefkat yoluna gidesin, son­ ra zemr,em suyu ile yıkanmış kefenim ile kefenleyes’n ve ağzımdan Nizâmü’l-Mülk’e; zararlı bir iş yapıp, zulüm yoluna gittin. Türkler’e vezir ve divân sâhiblerini öldürmeyi öğrettin. Bir kimse bir kuyu kazar ise, içine dügen ölür ve âdeti ortaya koyan, kıyâmet gününe dek, her o âdeti yapan kadar günâh bulur, diye söyle.» dedi. Bundan sonra Allâh’ın karâsma teslîm ve râzı oldu. Hicretin 456. yılının Zilhicce ayının onaltıncı Pazar günü (29 Kasım 1064) cellâd 53


gelip, onu şehîd etti. Şeyh Ali b. Bâharzî, Ebû Nasr'ın öldürülmesine ağlayıp, çok üzülmüş ve mersiyeler söylemişdir. Sultân Alp Arslan’ın Kutalmış b. İsrail ile sa­ vaşı ve ona gâlib olması : Sultân Aljî" Arsİan müs­ takil pâdişâh olup, bütün asker ona biat ettiği ve Horasan ve Irak’a şâh olduğu zamân, Selçuklular­ dan İsrail’in oğlu ve Rûm Melikleri (Türkiye Sel­ çukluları) ’nin atası Kutalmış, beylerini ve kuman­ danlarını bir yerde topladı. «Tuğrul Hân yerne ben değil, Alp Arslan sultân oldu. Ayrıca ben ondan yaş­ lı ve saltanata daha lâyığım. Şimdi onun pâdişâh olup, benim bakıp durmam, doğru değildir. Belki savaşup, başımıza ne yazıldığını görmek daha uygun, dur. Er gayret üzerine olur, gayretsiz er, kadından daha aşağılıkdır.» dedi. Bütün beyler ve ordu bağ­ rışıp, bir b'r «Bizim de fikrimiz siz'n gönlünüzdeki gibidir. Hemen bu husûsda emrine boyun eğeri", sen buyur biz tutalım, hangi tarafa dersen gidelim.» de­ diler. Kutalmış reislerden bu yardımı duyunca, niye­ ti bir iken bin oldu. Hemen ülkelerde çağrı ile sayı­ sız askv toplanmasını emr etti, sonra Sâve’nin dı­ şına çıkıp oturdu. Alp Arslan’a olan düşmanlığını meydana çıkarıp, sadakati ortadan kaldırdı ve kînle Rey’e doğru yürüdü. Askerinin atlarının ayağından kalkan toz dünyayı bürüdü. Rey hudûduna vardık­ ları zaman, yağmaya başladılar, köyleri tâlân ve ka­ sabaları harâb ettiler. Alp Arslan bunu ve Kutalmış’ın pâdiçâhlık sevdası ile yaptığı uygunsuz hareketi ve isyanını işitdi, Savtegin 79) adında bir emîri vardı. Bu Savtegin, Hâkister köyünde80) doğmuş ve ora­ da yetişip büyümüşdü. Hâkister rıbâtını da o yap­ 54


tırmıştı. Kötülükden emîn olmak için, İtendi arzu­ su ile erkeklik organını kesip, öyle hizmet ederdi. Alp Arslan’m yanında çok makbûl ve beğenilmekte idi. Sonra Alp Arslan, Savtegin’i bir mikdâr asker ile kö­ tülüğü ortadan kaldırmak için öncü olarak Rey’e gön­ derdi. Sultân Alp Arslan’m kendisi de hicretin 456. yılında (1064) Nîsâbûr’dan, Kutalmış tarafına doğ­ ru yola çıktı. Kutalmış’ın askerinden önde gidenler Abdullah -âbâd tarafında Milh vâdisine vardılar. O yerler tuzlu toprak idi. Kutalmış’m emri ile Alp Arslan’m geleceği yerlere su koyvererek, bataklık hâle getirdiler. Bu durumda askerin geçmesine âslâ imkân yoktu. Alp Arslan geldiği zamân iki asker b'rbirini gördü. Son­ ra Vezîr Nizâmü’l - Mülk bütün savaş aletlerini ku­ şandı, asker de uyarıldı, hepsi silâh üzerine olup, dü­ zen yerini buldu ve saflar teşkil edildi. Sultân Alp Arslan sağ kanada Emîr Kutbeddîn Gülsanğ ve Emîr Pehlivân’ı, sol kanada ordu kumandanı olan Emîr Savtegin ve Emîr Altuntak’ı aldı. Sultân ile be. raber kalbde (merkezde) Emîr Buldacı, Emîr Sun­ gurca ve Emîr Ağacı durdular. Ayrıca reisler ve bü­ yük emirlerden kim varsa onlar Sultân Alp Arslan ile kalbde bulunuyorlardı. Bu taraftan Kutalmış b. îsrâil, Alp Arslan’ın büyüklüğünü ve askerlerinin çokluğunu gördüğü zamân, geniş dünya başına dar ve kend'si şaşkın oldu. Ancak her ne hâl ise, onur derdinden askerlerini tertib ed:p, sağ kanadında kar­ deşi Emîr-i Ümerâ sl) ve sol kanadında Emîr Ay Buka durdu. Bu şekilde iki taraf askeri kîn ile birbirine karşı durdular. Sultân Alp Arslan kılavuza «Bizim için dağın eteğinden yol olsa gerek.» dedi. «Ey dün­ 55


yânın şâhı oradan askerin gitmesine imkân yoktur.» diye cevab verdiler. Alp Arslan bunu işid'p, hemen elinde bulunan kamçısını salladı ve askerine işâret edip, su salıverdikleri derenin içine atım sürdü. As­ ker Sultân’m bu durumunu görünce, hemen hepsi bir aradan at sürüp, Sultân’ın ardından vardılar ve o bataklığa girdiler. Suya ve bataklığa batdıklanna, bakmayıp, Kutalmış askerinin üzerine hücûm ed'p, at sürdüler. Kutalmış derenin Öte tarafından Alp Arslanın askeri ile bataklığa girdiklerini görmüştü, o bataklıklarda saplanıp kalmalarım ve zayıf duruma düşmelerini beklemekteydi. Sultân Alp Arslan da bü­ tün askeri ve seken atlan ile, bir nesneye zarar gel­ meden, korkusuzca o bataklıkdan ve dereden geçti­ ler. Alp Arslan’ın askerlerinden bataklıkdan çıkanı hemen Kutalmış’m askerinin üzer’ne hücûm edip, göz açdırmadan savaşa girdiler. Geri kalan askerde cen­ ge karıştı. Neticede Kutalmış askerinin durmaya kuv­ veti kalmayıp, hezimete uğradılar. Çoğu kılıçdan ge­ çip, işlen tamâm oldu. Emîr Sungurca, Kutalmışın alayının üzerine yürüdü, onlardan çoğunu öldürdü. Melik Kutalmış’m kendisi de yaralanmıştı, at boynu, na düşüp (atını sürüp) Gird-kuh82 adındaki hisâra g'rmek niyetiyle gitdi. Ancak çok zayıf olmuştu, bir koyun ağılına düştü. Oradan ileriye gitmeğe gücü ol­ mayıp, Kutalmış o koyun ağılında vefât etdi.83) Kutalmış’m askerinin ileri gelenleri, emirleri ye reisle­ rinden çok kimse esîr, oldu. Alp Arslan hepsini öl­ dürmek istedi. Nizâmü’l-Mülk gönlünü yapıp, her bi­ risi gelip, Sultân’dan özür dileyip, günâhları için töv­ be ettiler. Sultân da onları aff edip, her birisine du­ rumlarına göre saygı gösterdi. Savaş bitip, akşam 9®


olunca, Sultân Kutalmış’ın ardından gid'lmesini ve ne eylerlerse eyleyip onun bulunmasını ve cezasının ve. rilmesini emr etti. Sonra bir çok kimse Kutalmıg’ın gittiği semte yöneldi ve ardınca aramaya başladı. O ağıla vardıklara namân Kutalmış’m ölüsünü bulup, Sultân’m huzuruna getirdiler. Görüp, tanıdı ve Reyde Tuğrul’ Hânın mezarına götürülmesini ve orada gö­ mülmesini emr etti. Sonra tâbûtunu alıp, Reye git­ tiler ve Tuğrul Hân’ın tiirbes'nde gömdüler. O yıl Horasan A/nîd'i, Basra’nın âmili idi. Bas­ ra’da tahsil ettiği mâldan pek çoğunu Alp Arslan’a getirdi. Şeyh Ali b. Hüseyin Bâharzî, Horasan Amîdin hizmetinde kalmıştı. O tarihte Basra’da çok olay­ ları olmuştur. Horasan Amîdi’nin ahvâli ve ölümü : Selçuklu sülâlesine hizmet emirlerden meşhûr bir emîr var­ dı, Horasan Amîdi demek ile anılmaktaydı. Bu Hora­ san Amîdi henüz genç iken, Sultân Tuğrul’un ordu­ sunda kasap idi. Sonra Tuğrul Hân’ın Emîr-i âhûr’una hizmetkâr olup, bir müddet o iş üzerinde oMu. Sonra Emîr-i âhûr öldü, Horasan Amîdi yerine Emîr-i âhûr oldu. Emîr-i âhûrluk hizmetinde çok gayret ve dikkat gösterdi. Pâdişâh bunun Irzmetini beğenip, «çek iyi hizmetkâr» deyip, meş’aledârlara reis ta­ yin etti. Tesadüfen bir gece seferde gider iken, yağ bitti. Padişah karanlıkda kaldı, aslâ yakacak bir nes­ ne bulmak imkânı olmadı. Sonra Amîd Muhammed, Matbah Emlni’nden elli dinârlık bâdem yağı satın alıp, meş’aleleri tamamen yaktı. Pâdişâh şaşakalıp, «acaba yağı nereden buldu, ne tedârik kıldı?» derken, yağın kokusundan bâdem yağı olduğunu bildi, bu husûsu Amîd’e sordu. O da Matbah Emînî’nden bâdem 57


yağı aldığım söyledi. Pâdişâh görüsünü beğenip, gü­ zel buldu. Nîsâbûr’un gelirinin üzerine âmil tayin et­ ti. O yerin vergilerinin, öşrünün ve harâcınm üzerine ve o ülkenin bütün işlerine hâkim eyledi. O tarihde Nîsâbûr’da büyük bir kıtlık oldu, insanlar ölmekten korktular. O yoklukta yiyecek yönünden çok faydası olup, kıtlığı duyurmadı ve halk onun arkasında kıtlık azâbmı görmedi. Sonra Şultân Alp Arslan, Amîd’i Hârezm’e hân tayin etti. Verîr Nizâmü’l - Mülk, Amîd’i sevmezdi. Amîd’e maiyyeti ile bir Emîr gönderdi. Bu Emîr, Amîd’in hesâblarına bakıp, Amîd’in topladığı vergi ve haracı alacakdı. Ayrıca Nizâmü’l-Mülk Emîr’e, Amîd’e hakâret edip, küçük görmesini ısmarladı. O Bey Amîd’i aşağılama niyeti gösterince, Horasan Amîdi emr etti, o Bey’i bütün maiyyeti ile öldürüp, gövdelerini Ceyhun suyuna attılar. Bundan sonra Amîd, Sultân Alp Arslan’a hediye olarak yüz köle hâ­ zır edip, her birinin beline yüzer dînâr bağlayıp Pâdişâh’a hediye etti ve bir mektup yazıp, yaptığı işden dolayı ö'ür diledi. «Ben kulunuzun tahkîr olması ve bana kötülük yapılması, halkın küçük görmesine se­ bep oİup, Pâdişâh’ın malının toplanmasına engel olur. Pâdişâh’ın malını korumak için böyle yaptım, küstahlık yoluna gittim.» dedi. Mektub ve hediye Pâdişâh’a vâsıl olduğu zamân, bunları iyi bir surette kabûl edip, özrü yanında geçerli oldu. Horasan Amîdi, Selçuklular’dan Melik Dâvud’a, Tuğrul Hân’a, Sultân-ı a’zam Ebû Şücâ Alp Arslan’a, Melikgâh’a, Böri-Bars’a, Arslan Argun’a84), Berkyaruk’a ve Sultân Sencere hhmet etmiş, her birinin ya­ nında saygı görmüştü. Bir gün Melik Arslan Argun 53


b. Alp Arslan, Horasan Amîdi’ne bir husûsdan ötürü öfkelenip, önüne getirip, üzerine kılıç çekip, suçlarını sayarak, sövmekte idi. Her defasında konuştukça «Seni öldüreyim mi, yoksa boynunu mu vurayım, ne dersin?» derdi. Amîd’in korkusundan sesi çıkmayıp, dururdu. Meğer Arsl;m Argun’un bir maskarası var­ dı, her zamân ona arkadaş idi. O esnada çıka gelip, ansızın Amîd’in yüzüne bir tabanca (tokat) vurup, «Beni öldürme desene ey ahmak.» dedi. Bu hareket Arslan Argun’a hoş gelip güldü ve Amîd’in suçunu bağışladı. Amîd o maskaranın sebebi ile kurtulduğun­ dan ona bunun karşılığında bin dînar verdi. Halk «B r tokatın bir kişiyi ölümden kurtarıp, bir kişiye bin dinar kazandırması şaşılacak şeydir.» dediler. Ho­ rasan Amîdi hicretin 494. yılının Şevval ayında (Tem* muz/Ağustos 1101) öldü. Sultân Alp Arslan’m Gürcistan’ın bazı kalelerini alması ve Gürcü Meliki’ni haraca bağlaması : Sultân Alp Arslan Kâfirler üzerine gazaya (din uğruna sa­ vaş) karar verip, hicretin 456. yılının Rebî’ü’l-evvel ayınm ilk günlerinde (Şubat 1354) kalabalık bir ordu ile sefere çıkıp, Gürci tarafına yürüdü. Yolda g'der iken, Sultân’a şikâyette bulunup, «Kürd hırsızlardan bir alay fesâd sahibi toplanıp, Hulvân hudûdunda yol keser, o tarafa kervân uğramaz ve korkar.» dediler. Sonra Sultân o hırsızlar üzerine bir bölük asker gön­ derdi, varıp o hırsırjarı öldürüp, o yollan temizledi­ ler, birazını da esîr alıp getirdiler. O geri kalan hır­ sızlar günâhlarını söyleyip, tövbe ettibr ve o yolla­ rın himaye ve korunmasını üzerler" ne aldılar, o yol­ larda her ne kaybolursa kefîl oldular. Sultân o ta­ rafların beyliğini Emîr Bey Arslan adındaki bir beye F : '3

59


verdi. Sultân oradan da gitti ve Merend şehrine var­ dı, orada birkaç gün oturdu.-Rûm’un 85) yolunda Emîr Tuğtegin denilen seçkin bir emîr vardı. O Emîr Türkmenler’den pek çok askere sâhibdi, onlar dâima Bizans ile savaş üzerine idiler. Bizans’a onlardan za_ rar ve ziyân ulaşırdı. Her zamân Kâfirler korkudan uzak değillerdi. O Emîr gelip, Sultân’m hizmetine girdi. Sultân, Emîr Tuğtegin’i o yolda kılavuz edin­ d i Sonra Vezîr, Sultân’a «önce Gürcistân’m alınması ve ondan sonra Bizans’a sefer yapılması uygun bir tedbîrdir.» dedi. Sultân Alp Arslan oğlu Melikşâh’i ser-asker edip, Gürcistân’a sefer emr etti. Melikşâh da Pâdişâh’m emri üe g'dip,, Hıristi­ yan harâmîlerinden (hırsızlarından) bir alay isyan etmiş düşmanların bulunduğu bir kaleye vardılar86). O kalenin üzerinde biraz savaşdılar, Gürcüler Müslümânlar’dan çok kimse öldürdü. Ancak Müslümânlar da Kâfirler’den çok kimse öldürüp, dünyâyı başlana dar etd-ler. Neticede Horasan Amîdi ve Nizâmü’lMülk’ün gayret ve ısrârı ile yürüdüler. Mel'kşâh kendisi eline ok ve yay alıp, bir ck atıp, kalenin be­ yini boynundan vurup, öldürdü. Diğer Kâfirler bu durumu görüp, kaleyi bırakarak firar etdiler ve dağ başlarına ve sarp yerlere çıkıp, durdular. îslâm aske­ ri ardlanndan kovalayıp, aradılar, hepsini kuçatıp, o Kâfirlerden bir er ve eser bırakmayacak şekilde hepsini öldürdüler. Ondan sonra Melikşâh, Siirmârî87) adındaki sağlam bir kaleye geldi. O kalenin içince akar sular, bağ ve bcstanlar vardı. O kalevi de asker kuşatıp, kısa zamânda feth etti. O hisarın yakınında bir kale daha vardı88). Onun da kolaylıkla fethi müm kün oldu. Melikşâh o kalenin zabtı güç diye, imâr et­ 60


mekten kaçınıp, harâb etmek istedi. Askere, «Yıkın.» dedi. Nizâmü’l-Mülk bunu işidip, Melikşâh’ı bu işden önlemek için «Bu sağlam bir hisârdır. Bu zabt olun­ ca, Kâfirlerin îslâm yurduna girmek için yollan ka­ panır ve îslâm halkı üzerine gelmelerine engel olur.» dedi. Sonra Melikşâh dahi Nizâmü’l-Mülk’ün sözünü kabûl ve emr edip, ustalar harâb olan yerlerini yine imâr edip, öncekinden daha üstün bir bina yaptılar, îçinde bir emîr ile biraz asker bırakdıktan sonra, ora­ dan kalkıp, Meryem-nişîn89) adındaki sağlam bir hisâra geldiler. Orası rahibler ve keşişlerin şehri idi. O şehirde Kafirlerin ülkelerinde olan rahiblerin re-, isleri otururdu. Bütün ülkelerdeki Kâfir beyleri ora­ yı ziyarete gelip, onlara sayısız mâl, gerekli şeyler ve sadakalar getirirlerdi. O şehrin kalesinin sağlam­ lığım anlatmak imkânsızdı. Usta onu hâlis yontma taşdan yapmış, her taşı biribirine demir çiviler ve lev­ halar ile kenetlemişti. Taşlar demir altında kalmış, sanki demirden bir hisâr olmuştu. Kuleleri gök yü­ züne ermişti. Hendeğinin bir yanında duran, bir yamnda duranı bilmez ve fark etmezdi. O hisârın dı­ şında Ceyhun gibi bir su akardı. O hendeği su ile doldurmuştu. Sonra Nizâmü’l-Mülk gemiler ve ka­ yıklar hazırlatıp, o hisâra her taraftan hücûm edip, dünyâyı Kafirlerin başma dar ettiler. Melikşâh ken­ disi gayretle savaşa girip, hisâra çıkmağa çalıştı. Ba. zi' kullan ile hisâra yakın gelip, kendisi duvara tır­ manmıştı. Bazı kulelerin üzerinden aştı, o sırada aya­ ğı kayıp, gök yüzünden iner gibi hendekdeki suyun içine düşdü, tekbîr getirip, sıçrayıp gemiye bindi. As­ ker Melikgâh’m hisârın fethi için bu çabasını görün­ ce, hisârın üzerine hücûm ettiler. Bütün askerler bir 61


aradan hücûm edip, neft yakıp, Kafirlerin üzerine at­ tılar, ayrıca taşa tuttular. Bir çok kimse hisara çık­ mağa niyet etti. Ancak hiç bir kimse o hisara girecek bir yol bulamadı ve hiç bir yiğit o duvarın üstüne çıkmağa muktedir olamadı. Sonunda hisarın duvarı­ nı delmek istediler, fakat âletler dayanmadı. Her ne kadar çalışdılarsa da, bir taş koparmak kâbil olma­ dı. Bir müddet bu şekil üzerine savaştılar. Nihâyet Allah’ın inâyeti yetişip, bir gece büyük bir zelrele olup, hisârm doğu tarafı tamâmen yıkıldı, yerle bir oldu. Hemen bu hâli görüp, göz açdırmadan Selçuk­ lu askeri hepsi bir aradan hücûm edip, h'sârı aldılar, Allâh’ın yardımı ile feth ettiler. Melikşâh, Nizâmü’lMülk ile şehrin içine girdikleri zamân, kiliseleri ya­ kıp, Kâfirleri öldürdüler. Kâfirlerin birazı da dîne gelip, İslâm dinini kabûl etti. Hisârm fethi tamâm olup, o ülkeleri kendilerine boyun eğdirdikten scnra, Kâfirlerin ülkelerinden bir diyara ve bir kaleye daha sefer yapmak istediler. Bu esnâda Sultân Alp Arslan’dan «şimdiden geri dönüp, geliniz ve Kâfirler ile savaştan vazgeçiniz» şeklinde bir haber geldi. Bu haber gelince, Melikşâh babası Alp Arslan’dan yana yöneldi. Yolda hangi hisâra uğradı ise feth etti. Sonra Mel'kşâh, Alp Arslan’ın hizmetine ulaştı, alınan kaleleri haber verdi. Sultân Alp Arslan oğlunun şehri almasına ve zaferine memnûn oldu. Bundan sonra Alp Arslan Sepîd-şehr90) üzerine yürümeğe karar verdi ve varıp orada büyük bir savaş yaptı. Sonunda Sultân zafer kazanıp, o şe­ hir de feth oldu. Bundan sonra Allaverdi 91) adında­ ki bir şehrin ürerine yürüdü ve burada da savaştı. Bu hisârm duvarının uzunluğu yüz arşındı ve eni î)2


daha fazla id!. O hisârm; doğu, batı ve kuzey taraf­ larını bir dağ çevirmişti. O dağların tepeleri gökyü­ züne uzanmış ve her tepenin üzerinde sağlam bir hisâr yapılmıştı. Her birisi silâh, gereç ve asker ile do­ luydu. Cfeyhun gibi büyük bir nehir o kaleye ve şeh­ re güney tarafından girm:ş ve dağı dolaşıp, çıkıp git' mişti. O su üzerinde hisârm bir köprüsü vardı. O hisâra kimse o köprüden başka yerden geçemez ve kuş dahi olsa uçamazdı. Sultân Alp Arslan şehrin önüne gelince, Kâfirler o köprüyü kaldırıp, Müslümânlar’ın hisarın yanma varmasını ve içeri girmesini önlediler. Sonra Sultân Alp Arslan gelip, h'sârin karşısında çadır kurup oturdu. Namâz kılıp, duâ ederek, çok yalvarıp yakardı* ve kalenin fethinde Allâh'a güven­ di. Sonra Islâm askerine o suyun üzerinde bir köprü yapılmasını emr etti. Asker dağlardan büyük ağaçlar kosip, jj?t.5rip bir k~ç gün içinde köprüyü yaptılar ve asker köprü üstünden yürüyüp, hisârm ürerine va­ rıp, şiddetle savaştılar. Müslümânlar’dan çok kimse öldü. N hâyet Kafirler kendilerini mağlûb olmuş gibi gösterip, Müslümânlar ile savaştan vazgeçip, karşı­ larından ayrıldılar. Sonra hisârdan iki kişi çıkıp, ba­ ğırıp çağırarak, Sultân’dan âmân istediler. «Bize akıllı ve doğru bir bey gönder, hisârı ona teslim ede­ lim ve sizin ile sulh yapıp, murâd ne ise ona b:küre­ lim.» dediler. Sultân da âmân verip, Emîr b. Mücâhid ve Ebû Semre’yî gönderdi. Onlar da varıp, hisâra gir­ diler ve Kâfirlerin beylerinin önüne gittiler. Kâfirler üzerlerine atılıp, ikisini de kılıçla parça parça etdiler. Bu taraftan Müslümânlar, Kafirleri itâat etdi bi. lip. savaştan vazgeçmişler, bunca günden beri din* 63


lenmem'ş asker, sıkıntılarım giderip, istirahat et­ mekte ve kimisi de uyumaktaydı. Kafirler, Müslümânlar boş bulunup, tamâmen istirahatta oluncaya kadar beklediler ve ansızın hepsi hisardan çıkıp, Müslümânlar’a kılıç vurdular. Müslümânlar da bu durumu görüp, hemen kalkıp, kılıç ve keskin hançe­ re el atıp, Kafirler ile savaşa girdiler. Sultân Alp Arslan bu sırada namazda idi, tam bir alçak gönül­ lülük ile namâzını bitirdi. Ondan sonra ata binip, Ka. firlerin üzer ne gitdi. Gürcülere göz açdırmayıp, yetiştiler. Kafirler durmayıp, kaçıp, hisâra girmek istediler. Müslümânlar âmân vermeyip, Kafirlerden çok kimse öldürdüler, hisârı onların elinden aldılar. Ancak hisârın bir büyük kulesinde Kâfirlerin yiğit­ leri toplanmıştı. Müslümânlar o kulenin üzerine gel­ diler, çok savaştılarsa da, almağa imkân bulamadı­ lar. Sonunda Sultân emr eyledi, bütün asker o kalenin çevresinde odun yakdılar. Alevler gökyüzüne kadar çıktı, bütün hepsi bağıra çağıra yandılar. Sultân dö­ nüp, otağına geldi. Bütün askerin eline sayısız gani­ met geçti, her birisi zenginliğe erişti. Tesadüf o gece şiddetli bir rüzgâr esip, o kaleden geri kalan ateşi ve kıvılcımı şehrin içine dağıtıp, bütün şehri yaktı, ön­ lemeğe imkân olmadı. Bu feth olunan hisâra yakın bir hisâr daha vardı. Sultân onun üzerine de sefer ya­ pıp, zafer kazanıp, o hisân da feth etti. Gürci M e lik i9 2 ) bu duruma gelip, elinden bu ka­ dar kaleleri alınıp, ülkesi yok olmaya yüz tutunca, Sultân’a sonsuz hediyeler ile elçi göndordi, çeşitli kü­ çüklükler ve bayağılıklar yapıp, itaat gösterdi. Sul­ tân da Emîr Tem'r-el Hâcib’i gelen elçi ile beraber, Gürcistan Meliki’ne gönderdi. Ayrıca bir mektup ya­ 64


zıp, «Sana mektubum vâsıl olunca, ya îslâm’a gelip, hak yolunu bulursun, ya da cizye kabûl edip, kılıçdan kurtulursun. Başka şekilde senin ile savaştan vazgeçmeğe imkân yoktur.» dedi. Mektup Gürcü Me. liki’ne vâsıl olduğu zamân, elçiye saygı gösterip, ciz­ ye kabûl etdi. Sultân’a elçi gelip, Gürcü Meliki’nin cizye kabûlünü ve itaatini haber verdi. Sultân da oradan geri döndü. Sultân-ı Azam Adudü’d-Devle Ebû Şücâ Alp Arşlar}’m Rûm üzerine seferi : Alp Arslan Gürcistan hisarlarının birazını feth edip, Meliki’ni de haraca bağladıktan sonra, Bizans ülkesine geçmek ve o ta­ rafta olan Kâfirlerin üzerine sefer yapmak istedi. Sonra kalabalık bir ordu ile yürüdü. Kars ve Ani adlarında birbirine yakın iki hisâr vardı. Sultân on­ ların halkı ile savaşa başladı. O hisârların hudûdun. da iki kale daha vardı93), onların halkı Sultân Alp Arslan’ın geldiğini işidip, beyleri ile hisardan çıkıp, imâna geldiler, müslümân oldular. Sultân bunların müslümân olmaları ile övünüp, memnûn oldu. O şe­ hirlerde olan islâm dinîne uymayan merasimleri değ'ştirip, kiliseleri mescid yaptı. Oradan ilerleyip, Ani kalesrnin üzerine gitti, o yerleri Kafirlerin elinden al­ mağa ve kötülüklerinden kurtarmağa karar verdi. Ani şehrinin etrafında dağlar vardı, her dağın tepe­ sinde bir hisâr yapmışlardı. Bu hisârlann her bir ku­ lesi sanki gökyüzüne uzanmakta ve şehri bu şekilde himaye etmekte ve korumakta idi. Bu Ani kalesi Bi­ zans'ın kilid noktası idi. Bizans onun ile korunur ve hazineler orada saklanırdı. Sultân Alp Arslan gelip, ansızın o şehrin yanında konakladı. Şehir halkı bun­ ların arasında kendilerine düşman olan askerlerden 65


kimse görmeyince, bunları tüccâr sandılar, «Ne bü­ yük kervan ve ne çok tacir geldi.» deyip, şaşakaldılar. O şehrin etrafında cennet bahçeleri gibi, korular, ça­ yırlar, bağlar, bostanlar ve gül bahçeleri vardı. Bu bahçelerin her biri meyva veren ağaçlar ve çeşitli ye­ mişler ile doluydu. Sultân Alp Arslan’ın askeri, o çayırların, ekinlerin, bağ ve bostanların içine girdiği zamân, korucular bu durumu görerek, onların üzeri­ ne yürüdüler ve vurup, çıkarmak istediler. Sonra Sultân’m askerleri korucuların üzerine hücûm edip, döğdüler. Korucular da bu harâret ile yanıp, şehir­ den yana döndüler, oradan kaçıp, bağıra çağıra «Şimden geri (Bundan sonra) memleket yabancının el'ne geçti» diye haber vermeğe gittiler. Alp Arslan da as­ keri ile bunların ardlarından gidip, göz açdırmadan yetişti. Şehir halkı durumdan habersiz iken, korucu­ lar ile berâber şehre girdi. Hemen keskin kılıçları çe­ kip, her taraftan Kafirlerin üzerine vurdular. Her ta­ raftan yağma ve zarar vermekle meşgûl oldular. Kâ­ firler bu hâli görüp, ne olduklarını anladılar ve baş­ larının çâresine baktılar. Savaş ve kavga kaygusu kalmayıp, şehri bıraktılar, kaçıp o dağların başında­ ki kalelere gittiler. Kalelerin içine girdikleri zamân, kapıları sağlamlaştırıp, savaşmaya başladılar. O dağ­ lardan kalelere çıkan, sanki her birisi bir h;sâr olan, sarp yollar vardı. O yollara ağaçlar bırakıp, arkaları, na bezler, taş ve toprak koyup, sağlamlaştırdılar, ka­ lelere asker çıkmasını önlemek için, bu şekilde bir sed meydana getirdiler. Alp Arslan o yolların üzerine geldiği zamân durumu gördü, emr etti, o ağaçların ve bezlerin arasına neft ile ateş bırakdılar. Bu yol ile bütün o bezleri ve ağaçları yaktılar, yollar açılm


diktan sonra îrsâra hücûm ettüer, her yerden savaşa girdiler. Sonra Kâfirler güçsüz kaldılar ve Sultân’a içeri girmesi için bir adam gönderip, cizye kabul et­ tiler. Sultân Alp Arslan da mâla râzı oldu, emr etti, Horasan Amîdi, beraberinde yetmiş hizmetkâr oldu­ ğu halde, cizyeyi aldılar. Kafirler Sultân’a ne istedi ise vererek, îtaat ettiler. Sonradan yine işlerine pişmân olup, ihânet ettiler, kalelerini sağlamlaştırıp, her taraftan savaş ve kavgaya başladılar. Aşağı ateş ve kızgın yağ atarak çok adam yakdılar. Hisardan aşağı ateş yağmur gibi yağar, kanın buhârı havâya bulut gibi çıkardı. Müslümânlar’ın aşağıdan yukarı attıkları taşa, Kâfirlerin attıkları ise göze veya ba­ şa gelirdi. Sultân bu durumu gördüğü zamân, emr etti; askerde ve etrâfda ne kadar çuval varsa bir yer. de topladılar, çuvalların' içini saman, yaprak, ot ve toprak ile doldurup, birbirinin üzerine yığdılar. Her taraftan bu çuvalları sağlam bir şekilde bağlayarak, o dağ gibi kulelerin üzerine duvar gibi bir h'sâr mey­ dana getirdiler. Sonra asker o çuvaldan hisârın üze­ rine çıkarak, Kâfirlere neft ve taş atmağa ve daha şiddetle savaşa başladılar, Kâfirlerin baş’na dünyayı dar ettiler. Kâfirler, Müslümânlar’ın bu hücûmunu, taş ve ateşten üzerlerine akanları görünce, bir mikdar fırsat bulab lmek için hîle yaptılar. Ne kadar güzel oğlanlar ve kadınları varsa, süsleyerek hisârdan çıkardılar ve Müslümânlar’ın karşısına koydular. N'yetleri asker bunlara meyi edip, esîr etmekle meşgûl olduğu zamân, savaştan vazgeçmiş bulunan Müs­ lümanları gâfil avlayarak öldürüp, mağlub etmekti. Sonra Sultân askerin ikiye ayrılmasını emr etti. Bir kısmı o kadınları ve oğlanları, takib edip, yakalarken. 67


askerin diğer kısmı savaştan ayrılmayıp, dnledi.

Kâfirleri

Bu şekilde savaş uzun müddet devam edip, bir an bile dinlenme olmadı. Nihayet hisârdan atılan ateşler, o çuvalları ve içindeki saman ve yaprakları tamâmen yakarak, bir birinden ayırdı. Onun bir yar. dimi olmayacağını gören Sultân Alp Arslan, o kale­ nin karşısına ağaçdan sağlam bir hisâr yapılmasını emr etti. O ağaçdan hisârm üstünü, ateşten korumak için, sirke ile ıslanmış keçe ile kapladılar. O sirke ile ıslanmış keçenin üzerine düşen ateş, bu suretle ağaç­ tan hisâra zarar vermeyecekti. Sonra o ağaçtan hisânn üstüne çıkıp, durdular. Kâfirin kalesinin üze­ rine yönelip, ok atarak ş'ddetle savaştılar, onlara im. kân bırakmadılar. Kâfirlerin hisâr duvarlarının ve burçlarının ürerine çıkmalarım', savaşmalarını ve ateş etmelerini önlediler. Kâfirlerin savaşacak gücü kalmayınca, hisâr duvarlarının yanlan boş kaldı. Müslümânlar her taraftan vurup, yıkıp, her taraftan h’sâra girmeğe başladılar. Nihâyet hisân aldılar ve Kâfirleri öldürüp, mâllanm yağmaladılar. Kâfirler kanlanyla yuvarlanıp, Müslümânlann ayakları al­ tında yerle b'r oldu. Sultân bu zafere sevindi, o hi­ sân ve şehri tekrâr inşâ ettirip, bir câmi yaptırdı, orada bir mikdar asker ile bir emîr bırakarak, Isfahân’a gitdi. İsfahan’a vâsıl olduktan sonra, çok eğlenmeyip, İsfahan’dan Kirmân tarafına geçti. Kirmân’a ulaş­ tığı zamân, kardeşi Melik Kavurd. b. Melik Dâvud orada idi, Alp Arslan’a karşı gelip, çok hürmet ve saygı gösterdi. Sultân Alp Arslan bir kaç gün karde­ 63


şi Melik Kavurd ile sevinçle yiyip, içtikten sonra ona vedâ etti ve göçüp Horasan’a gitti. Meğer Mangışlak’ın94) Kafşut adında bir emîri vardı. A^p Arslan, Emîr Kafşut’un kendisine ihanet ve düşmanl’k gösterdiğini, anlayıp, Mangışlak üzeri­ ne sefer tertibledi. Emîr Kafşut tarafına giderek, onu muhasara etti. Bir nice gün savaştan sonra Kafşut’u zorla kaleden indirip, Alp Arslan’m huzuruna getir­ diler. Alp Arslan, Emîr Kafşut’u azarlayıp, söylendi. Emîr Kafşut da. her suâline doğru cevâb verip, düşe manlık ve hainliğini inkâr edip, sevgi ve dostluk gös. terdi*. Sultân da Melik Kafşut’dan yine memnûn olup, geçmişi unuttu, yine lûtf, iyilik ve sevgi ile kalesi­ ne gönderdi. O savaşlarda mâl ve gerekli şeyler­ den ele geçirdiklerinin hepsini geri verdi. Oradan Sultân Alp Arslan büyük babası Emîr Selçuk’un [mezârmı] ziyâret arzû etdi ve dedesini ziyâret için Cend’e vâsıl oldu, sonra Sabrân’a95) git­ ti. Sabrân Meliki Cend Hân, Sultân Alp Arslan’ı bir çok hediyeler ile karşılayıp, saygı gösterdi. Sultân Alp Arslan oradan yine dönüp, Gürgenc-i Hârezm’e çitti ve Hârezm’.'n beyliğini oğlu Arslan Argun’a ver. di. Oradan Merv’e ve Râdçân’a98) geldi. Râdgân’a geldiği zamân, oğlu Celâlü’d-Devle Melikşâh’ı veliahd yaptı. Sultân emr etti, dîvân toplandı, bütün bey­ ler hâ"(ır ve Sultân’ın emrini bekler oldullar. Sonra Sultân büyük bir ziyâfet verip, bütün beylere hil’at giydirdi, her birne «Benden sonra Melikşâh’ı hân ve yerime sultân yapın.» dedi. Hepsi «başüştüne» de­ yip, itaat gösterdiler. Sultân Alp Arslan’m tekrar Kirman üzerine yü69


Sultân Alp Arslan yine Kara Arslan’ı Kirmân’a hân etdi. Bu Kara Arslan’ın güzel ve talihli bir kaç kızı vardı. Sultân Alp Arslan hu kızlan donatıp, di­ ğer gerekli şeyler ve akârdan (para getiren mülk) başka, her birine yüz bin dînâr verdi. Her birisini bir büyük beyle evlendirip, nice gün düğün olup, her bi­ risi muradına erdi. Bundan sonra Sultân, Kirmân Şa­ hı’na vedâ ederek, Fars yolundan Istahr tarafına git* ti Istahr bir şehir olup, onu Süleymân Peygamber inşâ ettirmişti. Ustalar onu garip bir şekilde yapmış, lardı ve gayet sarp bir hisardı, ayrıca silah ve gereç bakımından güvenilir bir durumdaydı. Bundan dola­ yı Pâdişâhı kimseye itaat etmez, müstakil saltanat sürerdi. Sonra Sultân o hisârı almağa karâr vererek, üzerine geldi. Çok savaş olmadıysa da, Pâdişâhı çare­ siz kalmış ve bu suretle kale zorla feth edilmişti. Pâ­ dişâhı da türlü hediye ve armağanlarla kaleden aşa­ ğı inip, Sultân’m hizmetine geldi, aff ve şefkat dile­ di. Sultân da özrünü kabûl edip, onu aff etti. Istahr Şâhı’mn getirdiği bütün hediyelerin içinde fîrûzeden bir kadeh vardı. O kadehin üzerinde Cemşid’in98) adı yanılmış ve bu ad geçmiş zamân yazısı ile kazılmıştı'. O kalenin hâzinesinden şimdiye kadar görülmemiş bir servet ve güzel eşyalar çıktı. Alp Arslan bu du­ rumdan memnûn olup, o kaleyi korumak için bir em!, rin idaresinde bir mikdâr asker bıraktı. O şehrin be­ yini orada bırakmayıp, kendi ile alıp gitdi ve başka bir kaleye nakletti. Fadlûn") olayı ve kalesinin fethi: O tarihde Fadlûn adında bir emîr vardı. Bu emîr Grence ve et­ rafında serdâr olup, kimsenin hâkimiyeti altında de­ 72


ğildi, müstakil hân ve başlı başına sultândı. Sonra Alp Arslan, veziri Nizâmü’l-Mülk’ü onu kendine tes­ lime ve itâata davete gönderdi. Nizâmü’l-Mülk gidip, Fadlûn’un ülkesine yakın oldu. Fadlûn da bunu işidip, niye geldiğini bildi, Nizâmü’l-Mülk’ü karşılayıp, çok saygı gösterdi. Oradan Nizâmü’l-Mülk ile Sultân Alp Arslan’ın huzûruna gelip, Sultân’m elini öptü, ikrâm ve bağışa kavuştu. Sultân’a dostluk ve itaat gös­ terdi. Sultân da Fadlûn’u Fars vilâyetine vâli tayin edip, o ülkenin işlerinin üzerine geçirdi. Sonra Fad­ lûn türlü saygı ve hürmet üe Sultân’dan ayrılıp kendi vilâyetine gitdi. Fadlûn gerçi Sultân Alp Arslan’a dostluk göstermişse de, gönlünde düşmanlık saklıydı. Sultân’dan ayrılıp, kendi ülkesine gelince, yine o giz­ li olan düşmanlığı ve isyânım meydana çıkardı. O yö­ relerde yüksek bir hisâr vardı, öyle bir hisâr idi ki, sanki Âdem oğlu sağlamlaştırmamış ve mimar eli değmemişti. Belki siyâh taşdan yüksek bir dağı oymujlar, hisâr yapmışlardı. Etrâfım bir tozun dahi duvarına ilişip, duramayacağı şekilde, yontup, tıraş etmişlerdi Yüceliği ve kalınlığı da ifâde edilemeye­ cek gibiydi. O hisâra bir kaç yerden kemer kapılar oymuşlardı. O kapıların kanatlarını, Sam ve Nerimanlar ve Rüstem gibi kahramanlar yerinden kopa­ rıp, hisâra giremeyecek şekilde, çek kalın demirden yapmışlardı. O kale savaş kuvveti, asker çokluğu ve hîle yapmak ile alınacak gibi değildi, sonra Fadlûn o hisâra g rip, yiyeceğini, silâh ve gerekli şeyleri ta­ mamlayıp, kapıları sağlamlaştırıp, oturdu. Alp Ars­ lan’a karşı duyduğu korkuyu ortadan kaldırdı. Bu taraftan Alp Arslan, Fadlûn’un isyânım ve hı­ yanetini işitt ği zamân Nihâin ü’l-Mülk’ü bir mikdâr 73


asker ile tekrar Fadlûn’un üzerine gönderdi. Nizâ­ mü’l-Mülk de acele ilerleyip Fadlûn’un olduğu ülke­ ye yakın geldi, ancak Fadlûn’un o kaleye girdiğini işittiği zamân, şaşırıp kaldı. Yanında olan beylere «O kale savaş ve asker ile alınamaz, hele yürüyün üzerine varalım, Sultân’ın emri yerini bulsun. Sonra ne olursa olsun, ya bir mikdâr savaşdıktan sonra dö­ nüp gideriz, ya da b z oturup, durumu Sultân’a bildi­ ririz. Ne emr ederse onun üzerine olur, Sultân’ın buy­ ruğunu jvıpanz,» dedi. Sonra kalenin üzerine geldiler, muhâsara kıldılar. Bir müddet savaş ve kan dökmek ile meşgûl oldular. Kaleden atılanlar gövdeye ve ba­ şa, Nizâmü’l-Mülk’ün askerinin attığı tamamen ta~a dokunurdu. Nihâyet gördüler ki, olur iş ve tedbîr de­ ğildir, savaştan vazgeçip, durumu Sultân’a bildrmeğe karâr verdiler. Bu sırada kaleden bağırın, çağırma ile âmân istediler. Nirâmü’l-Mülk ve diğer asker bu­ nu işidip, şaşakaldılar ve inanmadılar, hile yapılıyor sandılar. En son feryâd ve âmân sesi sınırsız olup, hakikî durumu sordular ve işin esâsını öğrendiler. Meğer sebebi şu imiş; o gecenin içinde kalede ne ka­ dar kuyu varsa soğulmuş (suyu çekilmiş) ve bütün sulardan bir damla kalmayıp, yok olmuş. Su yoklu­ ğundan kale halkı sıkıntıya düşüp, onun için bağırıp, çağırıp âmân istemişler. Nizâmü’l-Mülk âmân verin­ ce, o zamân kale halkı, kalenin kapısını açıp, Nirrımü’l-Mülk ve askerler içine girdiler. Orta yerine gel­ dikleri zamân, burada kaleden daha yüksek ve sağ­ lam bir kasr bulunduğunu gördüler. Fadlûn hisâr feth olduğu sırada, derd'me çâre olsun diye, yiyece­ ğini tamamlayıp, o kasrın içine girmiş ve durumun­ dan emîn olmuştu. O kasr üzerinde ne kadar çali'-tı74


larsa da, fethinde âciz ve kuvvetsiz kaldılar. Nihayet kasrın fethi mümkün olmayınca, bir hileye gittiler. Buna göre, Emîr Hezâresb, Fadlûn’un oturduğu şeh­ re gidip, orada bulunan Fadlûn’un hâtûnunu ve diğer akrabâ ve kabilelerini esîr edip, getirecek, Fadlûn bu­ nu işidip, tahammül edemeyip, kasrdan aşağı inerek, gelip teslim olacak ve itaat yoluna gidecekti. Sonra Emîr Hezâresb o iş için kaleden çıkıp, o tarafa gitti. Fadlûn bunu işidince yerinde duramadı, ağlıyarak Emir Hezâresb’in yolunu kesmek ve kötülüğünü ön. lemek için kılık değiştirdi. Kendi adamları ile kasr* dan ayrılıp, gizlice hisârdan çıkarak Hezâresb üzeri­ ne yürüdü. Nirâmü’l-Mülk’ün adamlarından bir kişi durumu öğrenip, Fadlûn’un çıktığını gprdü ve bunu Nizâmü’l-Mülk’e haber verdi. Sonra Nizâmü'l-Mülk’ün askeri Fadlûn’un ardından yetişdi, beraberinde olan askerini dağıttı. Fadlûn kaçıp, bir koruya girdi. Orada yakaladılar, saçından tutup, hakir ve ağlaya­ rak Nizâmü’l-Mülk’ün huzûruna getirdiler. Nizâmü’lMülk Fadlûn’u bir çadırda hapis ve üzerine vekil ta­ yin edip, muhafazası için bir mikdâr asker ve bir kaç yiğit bırakdı. Tesâdüf hisarın feth olduğu gece, Alp Arslan rüyasında, hisarın alınmış, ve Fadlûn’un da esir edil­ miş olduğunu görür. Uykudan uyandığı zaman, rüya tâbircısini getirtip, rüyasını danıgdı. Rüya tâbircis1 ’, bu rüyanın gerçek bir olaya uygun olduğunu anlat­ tı. Bir kaç gün sonra fetih haberi ile müjdeci geldi, bu r,afer ssbebiyle büyük şenlikler oldu. Ardından Nizâmü’l-Mülk, Fadlûn’u Sultân’ın huzûruna getirdi. Sultân, Fadlûn’a serzenişler ile hitâb ederek, azarla­ dı. Fadlûn ise Sultân’dan özür dileyerek, tekrar tövbe “: 7

75


etti. Sultân Alp Arslan da onun suçunu bağışlayıp, aff ve merhamet etti, yine eski ülkesini kendisine verdi. Bu suretle Fadlûn da muradına kavuştu. Saltan Alp Arslan’m Abhâz100) Meliki Bag­ ratlul) üzerine seferi : Tarih yazarları dediler ki : Abhâz’ın, dinsiz ve Müslümânlar’ın düşmanı olan, Bagrat adında bir meliki vardı. Sultân Alp Arslan dâima onun üzerine sefer yapmak ve ülkesine geçmek dilerdi. Birbiri ardınca engeller çıktığından gidemez ve el Kâfire gazâ edemezdi. Nihayet Bagrat, Müslümânlar’m ülkesinden, Berdea ürerine gelip, yağmala­ dı ve oraya ziyan verdi. Alp Arslan bunu işidip, b r an bile durmayıp, «Bagrat üzerine sefer m var» di­ ye bağırtarak, bütün askere durumu bildirdi, ve as­ kerden hiç kimsenin bu seferden geri kalmaması için gayret gösterdi. Kısa bir zamân içinde asker, emîr ve kumandanlar toplandı. Sonra Sultân büyüklük, ve heybet ile Bagrat üzerine yürüdü, O yörede Şekkî102) denilen güzel bir ülke ve bu ülkenin Efrenc beylerin­ den büyük bir hân olan, Ahsartân adında bir sultânı vardı. Ahtamar diye meşhûr hisâr da onundu. Sonra Ahsartân, Sultân Alp Arslan’m geldiğini işitti, çeşitli hediye ve armağanlar ile karşılayıp, bütün askeri ile çok saygı gösterdi. Sultân da emr etti, bütün bey­ ler onu karşıladı. Ahsartân otağın kapısına ulaştığı zamân, atdan inip, içeri girdi ve Sultân’ın yüzünü gö. rünce, «Ev îslâm Pâdişâhı, Hakk dînini bize telkin et (yeni müslümân olan kimseye imân esâslarını an­ latma) ve anlat. Doğru yoldan sapmak, bizi öldürdü. Doğru yola kılavuz olup, bizi kötülük ve dinsizlikten kurtar. Hıristiyan dininin bâtıl kötülüklerini bildik ve îslâm dîninin hak'katına inandık.» dedi. Sultân


bunların islâmı kabûl ett'klerine sevindi, tahtdan aşağı inb^ Ahsartân’ı kucakladı, yüzünü öpüp, saygı ile gönlünü hoş etti. Ahsartân dahi Sultân’ın ayağına yüz sürüp, el kavuşturup, karşısında durdu. Sonra Sultân emr eyledi, Ahsartân’a imân telkininde bulun­ dular. Ahsartân içinden bir kerre ah edip, bütün hiz­ metinde bulunanlar ile kelime-i şahadet getirdi. Sul­ tân ve bütün dîvân halkı memnûn olup, sevinçden ağladılar. Sultân emr etti, Ahsartân üzerine hazîne­ den yakut ve kıymetli taşlar saçtılar, ayrıca gerekli eşyâ ve hediyeler gönderdi. Sultân kendi bindiği atı da Ahsârtân’a bağışladı. Ahsartân Sultân’ın atma bindi, beyler ve hâcibler önüne düşüp, otağına ge­ tirdiler. Sultân büyük bir ziyâfet ver'p, otağına çe­ şitli yiyecek ve içecekler gönderdi. Sonra Sultân bir bilgin ve fâzıl kimseyi, Kur’ân’a saygıyı ve İslâm’ın merasim ve esâslarını öğretmesi için, Ahsartân’a hoca tâyin etti. Aynca Ahsartân’ı yine ülkesinde hân olarak bıraktı. O Şekkî nahiyesinin bataklık ve ormanlık bir çok yaman (fena, hoş olmayan) yerleri vardı. Bu sebebden Birans’ın ve Abhâz’m haramileri orada giz­ lenir, yol keser ve kervan basardı. Yolcular o yö relerde yolculuk edemez olmuşlardı. Sultân eırü e> ledi, bütün o ormanları yaktılar ve orada yol kesen harâmîleri öldürdüler. O ormanların ortasında bina­ sı demirden ve çivileri bakırdan yapılmış iki hisâr vardı. Hiç bir yol ile alınmağa imkân ve hîle ile feth olmağa çâre yoktu. Sultân o kaleleri böyle demir­ den ve sağlam görünce, alınmasından ve feth olma­ sından ümidini kesdi. Ancak o kalelerin beylerinin Ahsartân ile dostluk ve birbirlerine karşı sevgileri


vardı. O beyler Ahsartân’ın Alp Arslan’a tâbi oldu­ ğunu ve îslâmı kabûl ettiğini duydular. Onlar da îs­ lâm dînine girdiler, imâna gelip, kaleleri Alp Ars­ lan’a teslîm ettiler. Müslümânlar’ın Sultâm’na itaat üzerine oldular. Kısacası Sultân o taraflarda olan bütün kaleler ve ülkeleri kendisine bağımlı kıldı ve hepsi onun himâyesi altında oldu. Ayrıca ifâde ve tavsif edilemeyecek kadar çok ganimete sâhib od­ dular. Bundan sonra Alp Arslan, Şekkî ve Ahtamâr’m reisleri ile, Emîr Savtegin ve Ahsartân’ı kılavuz edi­ nip, Abhâz’a doğru yürüdü. Bagrat’m vilâyetine vâ* sil oldukları zâman, her tarafa akın yaptılar. Hal­ kından esîr olabilecekleri esîr edip, diğerlerini öl­ dürdüler. Eşya ve mallarını' alıp, yağma ve zıyân vermekle meşgûl oldular. Ulaştıkları köy ve şehir­ lerden zabt ettiklerini korudular, r&btı mümkün ol­ mayanları yakıp, yıkıp yağma ederek Tiflis’e var­ dılar. Bir mikdâr savaştan sonra o şehri de feth edip, içine girdiler. Orada Süleymân Peygamberin yaptır­ dığı bir hamam gördüler. Tarih yazarları dediler k i; yer yüzünde o hamamdan önce hamam yapılmamış­ tı, diğer hamamlar hep ondan sonra inşâ edilmişti. O hisârda Hıristiyanlar’m bir kiliseleri vardı.. Hıris­ tiyanlarca bu kiliseye duyulan hürmet, Müslümânlar’m Kâ’be’ye saygıları gibi idi. O kil'seye hürmet ve saygı gösterirlerdi. Sultân o şehri feth ettikten ve Kâfirler îslâma tâbi olduktan sonra, o kiliseyi temiz­ leyip, süsleyip câmi yaptı. Abhâz vilâyetinde Tiflis’e yakın Salîb adında bir hisâr daha vardı. O kale Hıristiyanların yiğitleri ve savaşçıları ile doluydu. Onların hiç birisi mızrak. 78


ok, gürz ve kıhçdan korkmaz ve yüz çevirmezdi. Yi­ ne o hisarda çok kiliseler vardı, îsâ Peygamber ve Meryem’in altından resimleri ve Havâriyyûn’un gümüşden şekillerim tasvir edip, her bir kiliseye koy­ muşlardı. îsâ Aleyhisselâm’ın üzerine nazil olan sof* ranın gümüşden resmini yaparak, her bir kilisede bunları zikr olunan şekil üzerine bulunduruyorlardı. Sonra Allah’ın Müslümânlar’a lütf ve bağışlaması, Vezir Nizâmü’l-Mülk’iin gayreti ile, kısa bir savaşdan sonra, o kale feth oldu. O ülke Alp Arslan’a bo­ yun eğdi ve o kalede bulunan doğru yoldan sapmış halk, Müslümânlar’m ayaklan altında çiğnendi. Abhâz Sultânı Bagrat bu hâli görüp, Alp Arslan’a bü­ yük hediyeler ile elçi ve mektub gönderip, âmân di­ ledi ve cizye kabûl edip, Sultân’m emrine râzı oldu. Mektub Sultân’a ulaştığı zamân, Bağarat’m isteği­ ni hoş karşıladı, b'r mikdâr cizye tayin olunup, iki taraf arasında uyuşma oldu. Bu durumdan sonra harbin ateşi söndü, Sultân kendi vilâyetine döndü. Kış mevsimi ve şiddetli soğuklar geldi, harekete im­ kân kalmayıp, bir tarafa kımıldamak mümkün ol­ madı. Sonra Bagrat yine Şeytân’m aldatmasına uyarak, eski isyanını ele alıp, Sultân’a isyânım ve düşmanlığını açıkça meydana çıkardı. Sultân Bagrat’ın isyânım iş dip, çok kızdı. Ancak kışın ve soğukun şiddetinden harekete imkân bulamadığından bahara kadar bekledi. Bagrat da, Sultân’a isvân et­ tiği zamân, «Sultân yine üzerime gelir.» diyerek as­ kerini bir yere toplayıp, Sultân’ın korkusundan ça­ dırda otururdu. Asker ve binek hayvanlarından soğukdan ölenler çoktu. Bahar olduğu zamân, Bag­ rat askerinde Sultân’a mukavemet edecek ve sava79


gacak kudret görmediğ'nden, tekrar âmân diledi. Sultân’a mektub ve armağan gönderdi. Sultân bu­ nu hoş karşılamayıp, Bagrat’ın âmân dilediğini ka­ bûl etmedi. Sonra Sultân yine Bagrat’m ülkeleri üze­ rine yürüyüp, atların ayaklarından çıkan toz dün­ yâyı bürüdü. Bagrat karşı duramayıp, kaçınca, vi­ lâyet sıkıntıya düştü. Sultân ulaştığı yerlerin ki­ misini zabt ve kimisini harâb ederek, Nemrûd b. Ken’ân’ın103) yaptırdığı şehre vardı. Nemrûd o şe­ hirde oturup, Allâh’a inâd ve tanrılık vasfı dava ederek, o şehirden göğe gitmek murâd edip, hikâye­ si dillerde anılmakta ve mâcerâsı illerde meşhûrdu. Sultân Nemrûd’un şehrini harâb ederek, civarında bir şehir ve bir mescid yaptırdı. Bu yol ile Bagraf­ ın vilâyetinden alabildiğini alıp, kimisini yağma­ layarak Gürcistan’da beş ay oturdu104). O yerlerin durumunu düzenleyip, lüzûmlu işlerini gördü. Sultân bu hâlde ve savamda iken, Türk Hâkânı’nın105) öldüğü haberi geldi. O ülkelerde vâli yok, şimdilik boşdur, dediler. Sultân oradan önce Gence’ye, sonra da Berdea’ya gitt:. Ceyhun gibi bir nehir olan Aras suyunu, atlar ile yürüp, bütün asker ile karşı tarafa geçti. O ülkeleri de kendi vilâyetleri arasına sokup himâyesi ve koruması altına aldı. Bü­ tün c vilâyetleri idaresi altına aldıktan sonra, dö­ nüp yine Fars’a geldi. Alp Arslan’m Bizans İmparatoru Romanos106) ile (Malazgirt)’de savaşı ve onu esîr etmesi : Sul­ tân Alp Arslan hicretin 462. (1039/1070) yılında Hemedân sahrasından hareket ederek, Kafirlerin ülke­ sine yürüdü. Ahlât vilâyetinden Erciş ve Malazgirt demek ile meşhûr şehirlere ulaştı. O şehirlerin iki-


«ini de kısa zamanda feth edip, halkının kimisini kat.l ve kimisini esîr etti. Sultân’m beylerinden Er-Basganio?) adında bir emîri vardı, Sultân’m kız kardeşini1»8) almış, bu /ııırctle Sultân ile akraba olmuştu. Bir husûsdan .">ııltün ile Er-Basgan’m arası açılmıştı. Er-Basgan Sultân’dan korkarak, Yâvekiyye fırkasından bir gu­ rup asker ile Bizans împaratoru’na sığınmak için ka_ çıp, Bizans ülkesine gitti. Sultân da Er-Basgan’m hı­ yanetin ve Bizans ülkesine gittiğini öğrendi. Afşin ılı-ınek ile anılan ve pehlivanlığı ile meşhûr bir emîr vardı. Bu emîr Bizans ülkelerini ayağı altına almış ve 0 vilâyetlere akın yapmış ve yağmada bulunmuştu. 1’.izans imparatorları içinde meşhûr olug, adı ve sa­ nı (şöhreti) vardı. Sultân Alp Arslan o seçkin Emîr’i bir gurup asker ile, Er-Basgan’ı>tutup, getirmesi için, «‘»un ardından gönderdi. , Sultân, Afşin’i gönderdikten sonra, kendisi de nrndan Meyyâfarıkln tarafına göçüp gitdi. Meyyâffırıkîn hududuna ulaştığı zamân, TeU-Bağdâd adın­ daki mevzide konakladı. Meyy'fârıkm Meliki Nasr 1). Mervân109) gelip, Sultân ile buluşdu. Hizmetine v.V' il olduğu zamân, Sultan saygı gösterip, hil’at giydirdi. Asker'n işlerine sarf olunmak için Nasr b. Mt-rvân’a yüzbin dînâr saldı (vergi tarhetmek, koy­ mak). O da halkdan devşirip (toplayıp), bir kaç gün irinde tamamlayarak Sult'n’a ulaştırdı. Sultân o malın halkdan alınd ğını öğrendi, kabûl etmeyerek, V'ne Nasr b. Mervân’a gönderdi, Birim çiftçilerin malına iht'yacımız ve halkın malını almağa iznimiz yokdur.» dedi. Emr eyledi, o malı nasıl topladılarsa, vine hepsini eski sahihlerine verdiler. Hattâ bir çift81


Çiden ancak bir yumurta alınmışdı, yine çiftçiye ver­ mek istedikleri zamân, «Bu kadar az nesnede ne var?» deyip, almakdan çekindi. Sultân’m kullan, «emir pâdişâhındır.» diyerek yumurtasını güçlükle eline verdiler. Sonra Nasr b. Mervân kendisine sa­ lman o yüzbin dînân hâslarından ve hazînesinden hazırlayıp, Sultân’m hizmetine ulaştırdı. Sultân ora­ dan gitdi, Süveydâ110) kalesine vardı, kısa zamânda Süveydâ kalesini ve o yörelerde olan hisârlan feth etdi. Sultân’m kullarından bir gurup asker ve yiğit­ ler Harrân’m ve etrafının üzerine vardılar, oraları yağmalayıp, zarar verdiler. Harrân ve etrafının hal­ kı kaçıp, sağlam bir hisârı ve sûru bulunan Râfika111) kalesine kapandı ve bir müddet orada otur­ du. Sonra Harrân halkı bir mikdâr mal üzerine Sul­ tân ile sulh yapıp, savaşdan vazgeçtiler. Sultân, h'cretin 463. yılının Safer ayının altıncı Salı günü (13 Kasım 1070), bir tarih yazarının rivâyeti üzerine Rebî’ü’l-evvel ayının ikinci, Perşembe günü (8 Aralık 1070) Ruha kalesine (Urfa) vâsıl olup, orada konakladı. Urfa halkı, Sultân’a itaat göstermeyip, hisâra girmesine izin vermedi. Burçlar üzerine man­ cınıklar, zenburekler112) ve d'ğer savaş âletleri ku­ rup, her tarafını sağlamlaştırıp, oturdular. Rahatlık ve sulhu aradan götürdüler, savaş ve kavgayı orta­ ya getirdiler. Alp Arslan’m askeri hisârm hendeğ’ni toprak ve taşlar ile doldurup, kaleniıj üzerine hücûm ettiler. Kaleden Alp Arslan’ın askeri üzerine ateş yağdırıp, taş attılar. Büyük bir savaş oldu. Meğer Alp Arslan’a Bizans îmnaratoru Romanos mektub ve elçi gönderip, o elçi Sultân’a Urfa kalesinde vâsıl olmuştu. Sonra o elçi Urfa Hânı ile Alp Arslan’m


arasını b'r mikdâr mal üzerine düzeltip, ellibin dînâr üzerine anlaşma olmuştu. Sultân da râzı olup, iki taraf uyuşduklan sırada, kale halkı «Bizim ile arasının bozulmadığını ve anlaştığımın bilmemiz için, savaşmak üzere hazırladığı gerekli vasıtaları bozup, o hendeği doldurup ağaçları yaksın. Biz de söz verilen malı ulaştıralım, iki tarafında dileği ye­ rini bulsun.» ded 1er. Alp Arslan da sözlerine itimâd eyledi, asker o hendek içinde olan ağaçları yakıp, bütün büyük taşları dağıttılar. Hisarın hendeği açı­ lıp, giriş yolu kesilince, kale halkı sözlerinde durma­ dılar, o söz konusu malı vermediler. Alp Arslan «Bozukluğun sebebi İstanbul’dan gelen elçidr.» de­ yip, elçiyi öldürmek istedi. Vezîr Nizâmü’l-Mülk, «Adâlet ve hükümdârlar arasında elçi öldürmek âdet değildir.» diyerek, bırakmadı. Sonra elçinin mektu­ buna cevâb yaz��p, oradan döndürdüler, yine İstan­ bul’a gönderdiler. Elçi gittikten sonra, Sultân kale­ yi almakdan ve savaşdan vazgeçp, göçmeğe ve Fı­ rat suyuna doğru gitmeğe niyet etti. Çünkü, a~jk (yiyecek) kıtlığından asker güçsüz, atlar yorgundu. Sultân ise, Afşin’den haber gelmediğinden kaygılı idi. Sonra Urfa’dan göç edip, gelip Fırat üzerine ko­ nup, Afşin’den haber gelinceye kadar oturmak niyet etti. Bu tarafdan Urfa halkı Sultân gidince, Sultân’m askerlerinden öldürülmüş olanların başlarını göv. delerinden ayırdılar. b r mektub yazıp, o başları, Bizans împaratoru’na ulaştırması ve vukû bulan olayı bildirmesi için, bir elçinin eline verdiler. Ay­ rıca o gövdelerin hepsini yakdılar. Sultân Fırat ırmağına Rebî’ü’l-âhir’in ondördün. cü günü (19 Ocak 1071) vâsıl olup, Bedâye113) is'm.


li mezvide konakladı. Meğer o sırada, Haleb’in Mah­ mûd b. Zûabe114) isimli bir emîri vardı, Sultân Alp Arslan’a itâat ve sevgi üzerine idi. Haleb’in içinde ve etrâfdaki kalelerde hutbeyi Sultân adına okudup, biri birine mektubları gelip gider, Sultân ile dâimâ dostluk kılardı. Sultân Fırat üzerinde konakladığı sırada, Mahmûd sultan Alp Arslan’ı karşılamağa gelmedi, saygı ve geçmişteki dostluğu göstermedi. Sebebi şu idi; meğer îbn Hân ll4a) demek ile anılan bir bey vardı, Mahmûd’un arkadaşı idi. O Bey, Mahmûd’u doğru yoldan çıkartarak, Sultân’dan korku­ tup, aklını karıştırmıştı. O sebebden Mahmûd Ha­ leb hisârının silâh ve gereçlerini hazırlayıp, oturdu. Sultân ile görüşmeyip, Sultân ile arasında olan dost­ luğa keder verdi. Sultân da öfke ile Fırat suyunu geçip, Haleb üzerine yürüdü. Emr etti; asker Haleb şehrine ve etrafına ve Humus tarafına akın yapıp, hepsini yağmaladılar ve zarar verdüer. Arab kabi­ lelerinden Benî Kilâb’a baskın yapıp, sayısız devele­ rini götürdüler.. O taraflarda olan Arahlar dağılıp, çöle firar ettiler. Sonra Sultân, Haleb Emîri Mahmûd’a mektub gönderip, hizmete gelsin diye davet etti. Mahmûd çekinip, Sultân’ın sözünü dinlemedi. Sultân haber gönderip, «Şimdiye kadar hutbeyi be­ nim adıma ckudup, bana itâat ürerine idin ve bana mektubların gelip giderdi, sevgi ve bağlılık göste­ rirdin. Benim kendi âdetim bana gelen beyleri öl­ dürmek ve idâm etmek değil, belki saygı ve ikrâmdır. Bana gelmekden kaçınmanın sebebini anlaya­ madım.» dedi. Sultân’dan bu çeşit haber gelince, Mahmûd annesini115) ve oğlunu değersiz hediyeler ile Sultân’a gönderdi, «Ben gelemem, çünkü Sultân’84


dan çok korkmaktayım.» dedi. Sultân’ın bu sözden öfkesi daha çok olup, Mahmûd’un ülkesini bütünüy­ le fesada vermeğe niyet etti. Tesâdüf o sırada Bağ* dâd Halîfesi 116), Nakîb-i Nukabâ’yı117) Mahmûd’a gönderip, onu şereflendirmek, saygı göstermek ve yüceltmek istemiş, Mahmûd ve oğullarına atlar ver­ miş ve hü’atler göndermişti. Nakib dahi gelip, Mah­ mûd ile buluştu, Halîfe’nin sözâinü ve JıiPatleri ulaş­ tırdı. Sonra Mahmûd, Sultân’ı Nakîb’e şikâyet ve geçen mâcerâyı hikâye etti, «Benim Halîfe’ye boyun eğmemden maksad, memleketimin rahat ve emni­ yet üzerine ve bayındır olmasını istememdendir. Şimdi bu Sultân Alp Arslan gelip, ülkeleri yağma ve bayındır olan vilâyetimi harâb ve virân etti. Bana o kadar mal saldı (vergi tarhetmek, koymak) ki, eğer o malı verirsem falar ve kudret ve kuvvetim kalmayıp, değersiz olurum. Beni kuşatdı, hizmetine davet eder, eğer varırsam hapis etmesi muhakkakdır, belki ölüm dahi var.» dedi. Bir mektub çıkar­ dı. «îşte şu mektûb Sultân Alp Arslan’m Hemedân'dan gönderdiği ve bana yerinde otur, bana gelme­ ne lüzum yok deyip, verdiği afv-nâmedir. Şimdi yine beni hizmetine davet eder, niyeti nedir bilmem?» dedi. Nakîb, «Getir mektubu kendisine iletip, mek­ tubuna muhâlefet etmesinin sebebini suâl ve gönlün­ de olanı bilip, sana durumu meydana çıkarayım.» dedi. Sonra Nakîb mektubu alıp, Alp Arslan tara­ fına gitti ve onunla buluşup, elini öpüp görüştü. Bir­ birlerinin hâl ve hâtırlarını sordular. Sultân Halîfe’­ nin durumu hakkında bilgi aldı ve Nakîb’e niye gel­ diğini sordu. Nakîb, «Mahmûd ile olan kavgayı ve geçen, njâcerâyı işidip, Halîfe’nin tarafından Mahm


mûd'u getirmeğe ve hizmetinize ulaştırmağa gel­ dim.» dedi. Alp Arslan da Nakîb’e, «Ya Mahmûd un bu husûsda cevâb ve suâli ve dedikodusu nedir?», dedû Nakib de mektubu çıkarıp, özrünü, sözünü ve gönlünün korkusunu açıkladı. Sultân «Bu mektub doğrudur. Ben ondan uzakta iken, bu mektubu kal­ bini hoş etmek ve ferahlandırmak için verdim. Şim­ di kendisine yakın geldiğim halde, onun bu yaptığı çirkin bir hareketdir. Bize bağlılığı ve sorumluluğu olan bir kişi, bir,im kendi ileri gelenlerimizden ol­ maktan vazgeçip, bizim geldiğimizi görüp, karşıla­ yacak iken, hisarına girip oturup, hisâr üzerine mancınıklar ve savaş âletleri kurar ve bizim ile sa­ vaş esaslarını başlatır, bunun g'bi fesâd ederse, biz onu kendi hâlinde bırakmayız. Hizmetimize getirme­ yip, huzûrumuza ulaştırmadıkça, bizim sultanlar ara. smda ne hizmetimiz ve hürmetimiz ve hükümdarlar içinde ne kadar şerefimiz ve rağbetimiz kalır.» ded:. Nakîb, Sultân’dan bu haberi aldıktan sonra, yanın­ dan çıkıp, Vezîr Nizâmü’l-Mülk ile buluşup, «Mah­ mûd Sultân’a yirmibin dînâr ve size beşbin Pe hiz­ met etsin. Siz Mahmûd’un hâtırına saygı gösterin. Mahmûd’un Sultân’ın huzûruna gelmesin1 ', Sultân’ın Şam’dan dönüşüne tehîr edin. Mahmûd’un Sultân a inadı yoktur, itaati sağlamdır. Ancak şimdi Sul­ tan ile buluşacak durumu yoktur, kusûru vardır. O zamana kadar anlayış üzerine olunsun.-- dedi. Son­ ra Nizânıü‘l-Mülk .i.ıhi istekli ohn- hu tt-küfi kabûl etti, Suitan’ı râzı etmeği ürerine aldı. Nakîb dönüp. Haleb'e geldi, Mahmûd’un yanı­ na girdi. Sultân ile geçen söylentileri ve Nizâm’ülMülk ile olan söz ve karârı haber verdi Mahmûd 86


bunu işidip, «Şimdi bende o kadar mal değil, beş para bile verecek imkân yokdur ve Sultan ile gerek şimdi, gerek Şam’dan döndüğü zamân buluşmak ihtimâl değildir.» dedi. Nakîb «Senin ile Halîfe ara­ sında sevgi olup, sana ikrâm edip, hil’at giydirdik­ ten sonra, senin Alp Arslan ile karşılaşmana rızâmız yokdur. Bu yaptığın hareket gerekli değildir, fay­ dasız iş yapıyorsun. Haleb halkına da, Urfa ve di­ ğer muhâlefet eden şehirlere yaptıkları gibi mi dav­ ranmalarını dilersin?» dedi. Nakîb ne kadar söyle­ di ise, Mahmûd’un râzı olmadığını gördü. Nihâyet, «Varayım yine Sultân ile buluşayım.» diyerek izin alıp, Haleb’den çıkıp gitti. Hemen oradan Bağdâd’a yöneldi. Nakîb gittiği zamân, Cumâde’l-âhîre’den iki gün kala, Pazar günü (1 Nisan 1071) Sultân Alp Ars­ lan Haleb’in üzerine geldi, Mahmûd ile savagdı. Âciz kalan Mahmûd âmân diledi. Sultân, «Gelip ben;mle buluşmadıkça aman olmaz.» dedi. Sonra Mahmûd geceleyin kaleden çıkıp, kcrku ile annesinin eline yapışdı. Annesi getirip, Alp Arslan’ın eline teslîm etti, £'te bu benim oğlum ve ciğerimdir. Senin eline verd'm, umarım ki, kusurunu aff edip, bağışlarsın. Sultân da umduklarından fa"la savgı gösterip, ricâ ettiklerinden daha çok kalblerini hoş etti, aff ve ba­ ğışlama yoluna gitti. «Şimdi yine kalene git, yarın hir:e gelesin, -çeşitli saygı ve hürmet bulasın.» dedi. Mahmûd yine Haleb’e gitti. Ertesi günü Sul­ tân emr eyledi, Vezîr Nizâmü’l-Mülk, emirler, ileri gelenler ve diğer dîvâna mensub büyükler, Haleb Emîri Mahmûd’u karşılayıp, saygı ile alıp, Sultân’ın huzûruna geldiler. Sultân ayağa kalktı, Mahmûd 87


Sultân’m elini öpüp, karşısında durdu. Ondan sohra Sultân yer gösterdi, hepsi oturdular. Sonra Sultân Mahmûd’a çeşitli hil’atler ve hediyeler bağışladı. Al­ tın ve gümüş takımlı at ve katırlar, altın ve gümüş kemerler, kös, bayrak, davul ve çadırlar verdi. Sul­ tân dönüp, Mahmûd’a hitâb etti ve hizmetine geç geldiğinden dolayı azarladı. Mahmûd dahi Ibn Hân’­ dan şikâyet ve kendisini korkuya düşürdüğünü hi­ kâye etti. Sultân da «Ibn Hân nerededir?» diye sor­ du. îbn Hân’ın, Sultân’m korkusundan silâhlanarak, Şam’a firar ettiği öğrenildi. Sultân, Dımaşk’dan Ibn Hân’ı dahi getirt'p, aff ve bağışlama yoluna gitti1! 8). Er-Basgan Sultân’dan firâr ve Yâvekiyye kavminden bir gurup asker ile ülkeyi terk edip, îstaııbul’ı arzulayıp, gittiği zamân, Derbend’e119) ulaştı. Orası bir hisâr olup, Meryem isimli bir kadın •ora-: öa emîr ve ser-dârdı. Sonra Er-Basgan o kadına ha­ ber gönderip, Derbend’den geçip, İstanbul’a gitmek için izin istedi. Meryem izin vermeyip, Er-Basgan’a muhâlefet edip, düşmanlık gösterdi. Bunlar bu hâl­ de konuşmalarda bulunur ve savaş tedbîri alırlar iken, bu taraftan Bizans imparatoru Romanos, ErBasgan’m geldiğini işrtti. Onun savaşa geldiğini sa­ nıp, kendi elinin altında olan beylerinden Mihâil120) isimli bir emîri, bir çok asker ve savaşçı yiğitlerle, Er-Basgan ile savaşmak üzere gönderdi. M hâil de büyüklük taslayarak ve kîn ile gidip, Derbend’e ge­ lip, Er-Basgan’a yakın oldu. Er-Basgan dahi Mihâil’in geld:ğini işidip, haber gönderdi, «Ben size sa­ vaş ve öldürmek için gelmed m. Bil ki, muradım Sultân’m korkusundan size ilticâ etmek ve Sultân’ın vereceği zarardan kaçınmakdır.» dedi. Mihâil


inanmayıp, «Yalan söyler ve hîle yoluna gidersin. Eğer murâd n bize sığınmak olsaydı, bizim ülkemi­ zi yağmalamaz, yakıp yıkıp, zarar vermezdniz.» di­ yerek ısrâr etti. Nihayet Er-Basgan ne kadar and içti ise de, Mihâil inanmadı, onun savaş için geldi­ ğini araştırdı. Sonra Mihâil Er-Basgan’ın üzerine yü­ rüyüp, iki asker bir b'ri ile karşılaştı, biri birlerine kılıç ve balta vurdular. Bir müddet savaşdıktan son­ ra Er-Basgan gâlib vs Mihâil mağlûb oldu. Ordusu durmayıp, yerinden ayrıldı, kaçabileni kaçdı, kaçamıyanı kırıldı (öldürüldü). Mihâil kendisi esîr ola­ rak zincire vuruldu. Mihâil kendisini yetmiş kantar altına satm aldı. Ancak adamları o altını getirip, teslim ettikten sonra Mihâil hap'sden kurtulacakdı. Bunlar bu hâlde iken, Er-Basgan’ın arkasından Afşfn geldi, Er-Basgan’m olduğu yere yakın bir yer­ de kaldEr-Basgan Mihâil’e bu durumu ve Afşin’in niye geldiğini açıkladı, «Eğar benim ile ittifak edip, beni Afşin’den kurtarırsan senden beş para bile al­ mayıp, seni salıveririm.» dedi. Mihâil dahi kabûl edip, bunun ii^rine birbirleri ile yım'nleştiler. Er-Bas­ gan ile Mihâil İstanbul’a gittiler. Bir kaç gün için­ de İstanbul’a vâsıl olup, kaleye girdiler. Romanos ile buluşup, durumu ve zikr olunan dedikoduyu bir bir söyleyip, emîn olup, oturdular, korkuyu ortadan götürdüler. Afşin dahi bunların ardından ilerledi, İstanbul boğazına, şimdi Üsküdar denilen çehre geldi. Bir kaç gün orada durdu, Bizans İmparatoru Romancs’a ha­ ber gönderd', «Er-Basgan’ı bize gönderin. Bizim ile drin aranızda sulh vardır. Eğer sulh üzerinde ka­ rarlı iseniz, Sultân’m düşmanını koltuğunuza alma­ 89


yın, Sultân’a muhalefet etmeyin. Er-Basgap kendi­ si sizin ülkenizi yağma ve harâb etmişdir. Onu ken­ dinize dost sanmayın, Sultân ile olan sözünüzden dönmeyin.» dedi. Romanos cevâb gönderip, «Bütün ded'ğiniz doğrudur. Ancak bize sığmanı geri vermek âdetimiz ve hûyumuz değildir. Bu işi yapamayız ve insâniyetsizlik yoluna gidemeyiz.» dedi. Afşin bu cevâbı aldığı zamân, Er-Basgan’ı vermiyeceklerini anladı, oradan dönüp, Romanos’un vilâyetini harâb ve yağma ederek yürüdü. Büyük şehir veyâhüd sağ­ lam kaleler dışında, harâb etmediği ve yağmalama­ dığı. hiç bir yer kalmadı. Afşin bu yol ile gidip, Mer­ yem’in derbendine geldi. Bu sırada kış mevsimi baş­ ladı, çok karlar yağdı. Afşin kar gidinceye kadar orada kaldı. Kış geçdikden sonra akın yaptı, Ahlât vilâyetine ulaştı. Eline h:ç kimsenin sâhib olmadığı derecede çok mal ve ganimet geçmişti. Oradan Sul­ tân’a mektub yazıp, süratli bir peyk ile geçen olay­ ları tamâmen bildirdi. Bu taraftan Romanos, Afşin’in kendi ülkesine yaptığı işleri, akın ve yağmalan işitince, hemen Is­ lâm diyârı üzerine gitmeğe niyet etdi. Hükm ettiği ülkede ne kadar Kâfir askeri varsa, silâh ve gereç­ leri ile hazır olmasını ve emrini beklemelerini bu­ yurdu. Sonra mektublar yazılıp, etrafdaki ülkelere bunlar için adamlar gitti, bütün isyân eden emir­ lere ve askerlere haber gönderildi. Bundan sonra Ro­ manos, acı haberler ile bir mektub yaran, Alp Ars­ lan’a göndermek için bir elçi hazırladı. Bu tarafdan Sultân Alp Arslan da, Ayteşin Süleymânî ile Mahmûd Hân’a emr edip, «ikiniz de Sâm’a gidin, hutbeyi Bağdâd Halîfesi Kâim bi-Emrillâh ismine 90


t kutup, sikkeyi onun adına bastırın.» dedi. Sultân kjncli oğlunu Haleb’de bırakıp, o ülkenin ibzerinc hâkim eyledi. Sultân bu durumda iken, Romanos'un elçisi gelip, orada Sultân’a vâsıl oldu. Elçiye Sultân’ın huzûruna girmesi için izin verdiler. Elçi Sultân’ın önüne mektubu koyup, okudu. Muradının Müsliimânlar’m ülkesi üzerine gelip, karışıklık çıkarmrk olduğunu bildiler, isteği ne ise tercümân ağzından anladılar. Romanos mektubda, «Bizden aldığın ve ülkelerinin iç'ne kattığın Menbiç ve Malazgirt’i yine bize veresin, aklını başına töplayasın ve su'h için verilen malı bize gönderesin. İşte asker ile üzerine varıp, sana ve ülkene çok işler yapacağım, bu bir destan olacak.» demişti. Alp Arslan bu sözleri işid'p, öyke (öfke) ile başını salladı ve kızdı ve hidde­ tinden duramaz ve yerinde oturamazdı. Elçinin mek­ tubuna cevâb yazıp. «İşte biz hâzırız, geleceği var ise gelsin ve birden alacağı var ise alsın.» dedi. El­ çiyi oradan döndürdüler, yine İstanbul’a gönderdi­ ler. O sırada Afşin’in gönderdiği adam da geld\ Sul­ tân Afşin’in iyi netice ile döndüğünü bildi. Sultân, Romanos’un cevâbından, askerinin yiyecek azlığı ve yorgunluğu ile ıztırâbından çok bezmiş, hüzün ve bıkkınlık gelmişdi. Haleb’de. Afş’n tarafından ne çı­ kacak diye durur ve onun iyi bir netice ile dönme­ si haberini '-«ekleyip, otururdu. Afşin’in mektubu ge­ lince ve sıhhat ile döndüğünü bilince, bir an bile durmayıp, hemen göç emr etti. Haleb’den dönüp, Fırât’a vâsıl oldu. Sultân çok sıkıntı içmde olduğun­ dan, gidişi firar eder gib'ydi, askerin yolda kala­ nına ve düşüp ölenine bakmıyordu. Sonra asker Fı­ rat’ı yüzüp geçer iken, çek at, katır, yük hayvan­ F: 8

91


lan, develer ve ağırlıklar mahvoldu. Bizans elçisi, Sultân’m askerlerinin yorgunluğunu, aslığını ve güç­ süzlüğünü öğrendi ve Fırat’ı geçer iken sayısız ge­ reç ve hayvanların yok olduğunu bildi. Bütün bu öğrendiklerini Romanos’a bildirdi. Romanos’un Alp Arslan üzerine yürümek için niyeti bir iken bin ol* du. Sultân Alp Arslan Fırat’ı geçtikden sonra Teb­ riz’e geldi, bir kaç gün Tebriz’de kaldı. Bu tarafdan Bizans imparatoru Romanos, Efrenc, Rus, Ermeni, Rûm, Farslar ve Guzlar (Oğuz­ lar)’dan altıyüzbin asker ve savaşçı yiğitler topla­ yıp, ikibindörtyüz araba hâzır eyledi. O arabaları dörtbinsekizyüz manda çeker ve yanında hizmet eden nice bin er bulunurdu. Bu arabaların üstünde man­ cınıklar, silâhlar ve diğer savaş âletleri vardu Ay­ rıca bir mancınık vardı ki,- onu binikiyü? er ancak çekerdi. O mancınık on kantar taş atardı. Hazîne­ sinde 1.000.000 dînâr para, yüzb:n eşi bulunmayan ipekli elbise, çok fazla ve sayısız altın ve gümüş oyan (gemi ile beraber at başlığı, dizginler ve ta­ kımları.), eyer ve diğer gereçler vardı. Romanos ile beraber otuzbeşbin bıtrîk bulunuyordu. Islâm ülke­ sini kendi sanı ve düşüncesi ürerine her birine da­ ğıttı. Kimine Mısır’ı, kimine Şam’ı, kimine Hora­ san’ı kimine Rey’i, kimine Irâk’ı ve kimine İsfahan’ı verdi, Bağdâd’ı alıkoydu. Halîfe ?çin, «O iyi ihtiya­ ra taaruz etmeyin, o bizim dostumuzdur, onu incit­ meyin. Şimdiden sonra İstanbul’da yerimize bir ve­ kil koyup, yazı Acem’de (Iran) geçirelim, kışın Irâk’a gidelim.» dedi. Islâm ülkesini harâb ve y s ğ ma etmeğe azmetmişti. İstanbul’da B'zans impara­ torlarının bir âdeti vardı. Onlar bir sefere ve bir 92


ülkeye savaşa gitseler, önce Ayascfya’yı ziyâret ederlerdi. Onun içinde, îsâ, Meryem ve Havârriyûn’un resimleri altından ve gümüşden mihraba konmuş­ tu. Bizans İmparatorları îsâ’n:n resminin karşısına gelip, yüz sürerler ve el kavuşturup, karşısında du­ rurlardı. İnançları gereğince yalvarıp, o resimden yardım isterlerdi. Sonra Romanos dahi Alp Arslan’ın üzerine sefere niyet ettiği zamân, Ayasofya’da o ulu putun önünde secde edip, Alp Arslan’a karşı yar­ dım istedi. Bu sırada Resûlullâh’m mu’cizesi görü­ nüp, o büyük put, îslâm halkının kıblesinden yana yüzü üzerine yıkılıp, altüst oldu. Bu durum Romanos’u çok küskün ve üzüntülü yaptı. Papazlar putu o durumda gördüler, yine yerine dikip, durdular. Romanos ertesi gün yine gelip, o putu Müslüman­ ların kıblesinden tarafa yıkılmış buldu, şaşa kal­ dı. Y'ne emr etti, kaldırıp, diktiler ve her tarafın­ dan zincirler ile bağladılar. Romanos üçüncü ;jünü yine gelip, zincirlerin kırılmış ve o putun Müslüman­ ların kıblesinden yana ayak altında yattığını gör­ dü. Çok şaşakaldı, düşünce ve ıztırab içinde oldu. An. cak ona kalbinin bu kederi engel olmadı, bu işareti ve başına iyilik gelmeyeceğini anlamadı. Sonra hey­ bet ve azamet ile İstanbul’dan çıkıp, îslâm ülkesi ürerine yürüdü, asker yer yüzünü bürüdü. Bir hây hûy, gürültü ve kavga idi ki, iş'denlerin aklı şaşar ve kaşlar havada uçamayıp düşerdi. Bizans impa­ ratoru Romanos bu kadar sayısız asker ile Islâm hal­ kının ülkesini harâb etmek niyeti ile ilerlemekte idi. Bu taraftan Alp Arslan’a Romanos’un çek asker ile üstüne geldiği ve Islâm halkının vilâyetine gir­ diği haberi geldi. Sonra Sultân düşünceye dalıp, şa­ i'd


şakaldı. Çünkü askerin çoğu zayıf ve hasta olduğun­ dan izin vermişti. Bu bakımdan yanında gâyet az as­ ker vardı, önceki askerden kimse kalmamış ve tekrâr d nç asker de gelmemişti. Ancak kendi kulların­ dan işe yarar dörtbin asker kalmışdı. Tekrâr asker toplamak için dönüp gitmeyi uygun görmedi. Çün­ kü memleket boş kalacağından Bizanslılar fırsat bu­ lur, yabancı ve Kâfirler eliyle îslâm vilâyetine dü­ zensizi k gelirdi. Sultân «Daha uygun olanı, durur ve baş’mıza ne yazıldı ise görürüz.» dedi. Sabrı ken­ dine dost edip, durmayı terc'h etti. Kendrsi ile se­ ferde olan Hâtûnu’nu121) ağırlıklar ve Vezîr Nizâmü’l-Mülk’le Hemedân’a gönderdi. Nizâmü’l-Mülk’e, acele dinç asker toplayıp, arkasından kendisine gön­ dermesini emr etti. Kendisi hemen birer yedek at­ ları ile o dörtbin kulunu alıp gitdi ve dönüp onlara, «Ben bu gazada nefsime zor ve her ne belâ gelir ise sabr ederim, nihayet mücâhidler ve gâziler sevâbım elde ederim. Eğer sağ kalırsam, "anîmet alıp, saadet ve devlet görürüm. Eğer ölürsem, şehitliğe ve Allâh’ın yanında yakınlığa ulaşayım. Ancak andım, benden sonra oğlum Melifeâh’ı taht’mda sultân ve yerime hân yapmanızdır. E^er övle yaparsanız her yerde fetih ve zafer üzerine olursunuz. Eğer sözü­ me muhâlefet ederseniz, işiniz dr.ğılır, düşmanlannırrdan size zarar gelir.» ded!. Hepsi itaat gösterip, «Baş üstüne» dediler. Sultân’ın yanında Kürdler’c’en onbin seçkin asker ve reisler de toplandı. Ancak Sul­ ta n’ın daha çok itimâdı yanında olan dörtbin kula idi. Onların her birinin büyük yiğitliklerine inancı vardı. Sonra Sultân o ondörtbm seçk'n asker ve re­ isleri ile, Efrenc, Rus ve İmparator Romanos’la saîi


vaşmstk için ilerledi, önce biraz asker ile bir Bey gönderdi. O Bey önce gidip, Ahlat’a yaklaştığı sı­ rada, Romanos’un, önünde bir haç bulunan karavulu ile karşılaştı. Hemen mücâdeleye girişip, bir m'kdâr vuruştular. Selçuklu öncü Beyi, Romanos’un karavuluna gâlib olup, dağıttı, beyini esîr alıp, o haç ile Alp Arslan’a gönderdi122). Alp Arslan o Bey’in burnunu kesip, o haç önce Hemedân’a, oradan da Bağdâd’a gönderildi. Islâm halkı memnûn oldular ve Müslümânlar’ın galebesinden ferahladılar. Ancak bütün Müslümânlar’a, Işlâm askeri çok az ve Bizans­ lIlar ise çok fazla olduğundan, korku, hüzün ve dehr,-et gelmi§t:. Sonra Bağdâd Halîfesi Kâim bi-Emrillâh bütün hatîblere ve Müslümânlar’a, minberler üzerinde duâ edip, Allâh’a yalvarıp yakarıp, Alp Arslan için fetih ve başarı dilemelerini emr etmiş­ ti. O minber üzerinde okunan duâyı Ebû Saîd kale­ me almıştı. O duâ budur : Ey Tanrım, Islâm sanca­ ğım ve şeriata âit bayrağı yükselt ve Alp Ârslan’ı Kâfirler üzerine muzaffer eyle. Islâm’a yardım eden­ lere kuvvet, müşrikliği (Allah’a crtak koşma) ve müşrikleri aşağı kıl. Müşriklik ve dinsizliğin ırkım yek et. Müdrikleri ve dipsizleri Müslümânlar’ın üre­ rinden uzaklaştır. Sana itaat ve dîne yardım niyet edip, dinsizler ile senin yolunda şahsı ve malı ile eihâd (dîn uğrunda düşmanla savaşma) edenlere yardımını yetiştir. Onların ihtiyaçlarını red etme, onlara yardım eyle. Onların düşmanlarım aşağıla, kollarını u%un eyle ki, nereye dilerlerse elleri ulaş­ sın ve murâdlarma kavuşsunlar. Alp Arslan’m san­ caklarını yükselt ve onu düşmandan koru, onu des­ teğin He kuvvetlendir ve yardımın ile sağlamlaştır. 95


Onun askerinin kalblerini zafer ve güvenle doldur, Kâfirleri onların üzerinden uzaklaştır, onların eli üe öldür, evlerini yerle bir eyle. Bayraklarında uğur ve tevfîkin ve azîz yardımın dâim olsun. O sen’n rızân için gönlünün isteğini terk etti, senin yolunda ken­ disini ve malını verip, gazâya gitti. Senin düşman­ ların ile cihâd niyet etti. Sen de Yârab Kur’ân’mda buyurup durursun ki, senin yolunda cihâd edenle­ re fırsat verip, düşmanlarına muzaffer kılarsın. Sen ey Allâh’ım, doğru söyleyensin, sen'n sözün ve va’din gerçektir, sen sözünde doğrusun. Şimdi Alp Ars­ lan ile olan dîn sâhibleri ve Allâh’m birliğine ina­ nan askerler, senin şeriatın yolunda nasıl gayret ve dikkat gösterirler ise, Sen de Ey Allah’ım onlar:n düşmanlarını yok et, onları zafer ve ihsânın ile şe­ reflendir ve düşmanlarının üzer-ne muzaffer eyle, isteklerine ulaştır. Yardımınla anları dîn düşman­ larından koru. Düşmanlarının hilesini onlardan uzak tut, himâye eyle. Lütfün sıfatlan onları da içine alıp, murâdlarma ersinler. Yardımlannla hepsini gâlib ey­ le, dîn düşmanı ve doğru yoldan sananların yardım­ cısı olanları bo~guna uğrat. Bağdâd’da ve bütün ül­ kede hatîbler, minber üzerinde Alp Arslan ve diğer gazilere bu şekilde duâ edip, Müslümânlar’a «Ey Müslümânlar, Allâh’a hâlis bir n:yet, dürüst b‘r azîm, alçak gönüllülük gösteren kalbler ve inanç ile yalvarıp yakann. Allâh onun eli ile dîn düşmanla­ rını üzerinizden uzaklaştmp, kötülüklerini engelle­ yip, kaldırana kadar Alp Arslan için fetih ve başa­ rı dileyin. Çünkü Allâh buyurur ki, «Ey Muhammed bunlara, eğer duânız olmaya idi, Tanrım size n'çin değer versin, de». Şimdi ey Müslümanlar Allah ta­ 96


rafına saygı gösterip, Allah’ın katına yalvanp, duâ edin. Allâh’dan esirgemesini isteyip, fetih ve başan dileyin. Allah ihsânım artırsın, Alp Arslan’a fetih ve zafer versin. Allâh lûtfu ile isyan edenleri öldü­ rüp, güç işleri kolaylaştırsın.» dediler. Bütün îs­ lâm ülkelerinde cihâd edenlere bu şekilde yalvarıp, duâ edilirdi. Bu taraftan Bizans İmparatoru Maîazgirt’e ulaş­ tı, orada Sultân’m adamlanndan kimi buldu ise âmân verdi. «Bu memleketler hep bizimdir, kendi memleketimizi incidip ne yapalım. Yürüyün ileri Alp Arslan’m üzerine gidelim, onun işini bitirelim.» dedi. Sultân Alp Arslan da hicretin 463. yılının Zil­ kade ayının onbeşinci, Çarşanba günü (14 Ağustos 1071), bazı tarih yazarlarının sözü üzerine Zilkade’nin yirmibeşinci günü (24 Ağustos 1071), Ahlât ile Malazgirt arasındaki Rahve adlı yere vâsıl olup, orada konakladı. Sultân’m askerinin azlığı ve Bizans askerinin çokluğu, Sultân’m ordusunun içinde duyul­ muş ve Müslümânlar’m kalb:ne korku girmişti. Son­ ra Sultân kendi askerinde cesaretsizlik müşahede edip, Bir,ans împaratoru’na elçi gönderip, «Onun ile bizim aramızda Halîfe’nin yaptığı sulha saygı gös­ tersin. Onun memleketi ona, bizim memleketim'z bize kalsın, biri birimize taani7, etmeyelim. Savaş olmadan îslâm halkmm ülkesinden dönüp, memleke­ tine gitsin.» dedi. Bizans împaratoru’na Sultân’m bu haberi vardığı zamân, cevâb gönderip, «Başşeh­ ri olan Rey’i almadıkça ve bizim ülkemize yaptığını onun memleketine yapmadıkça dönmek mümkün değildir ve onun ile sulh ihtimâli vokdur. Benim merkezim bundan sonra Isfahân ve Irâk’dır. Onun 97


söylediği söz benim kulağımdan uzakdır, Ben'm ni­ yetim kend sinin en uzak ülkelerine kadar gitmektir. Bu kadar büyük servet hare etmiş iken, geri dön­ mem, Hiç kimsenin karşı duramayacağı asker ve yi­ ğitler getiriyorum. Eğer gelip hizmetimi kabûl ve bana itaat edersen, sana yetecek kadar memleket vereyim, benim azabımdan ve ezici kuvvet' mden emîn olasın. Eğer yok dersen; benim ile beraber, öldürmek ile eksilmez ve ardı kesilmez sayısız asker ve ordu vardır. Hepsi lüzumlu eşya, mâl ve silâh ile dolu ondörtbin araba vardır. Kapısı bana bağlı du­ racak bir şehir ve kale ve bana karşı duracak bir ordu yoktur. Şimdi aklını başına toplayıp, kendine yarayan hangi iş ise karâr verip, ona göre bana ha­ ber gönderesin.» dedi. Romanos’un mektubu okunup, söylediği sözler ve isteği anlaşıldığı zamân, Alp Ars­ lan öfkelendi ve yıldırım gibi parladı, imân gayreti üstün gelip, emr eyledi, mektubun cevâbı yazıldı. Mektubda «Ey dinsiz Kâfir ve melûnlarm serdârı b'lmiş olasın ki, sen buraya kendi kendine gelme­ din ve bu işi sen kendi marifetin ile yapmadın. Bil ki, Tanrı lûtf edip, senin servet ve eşyalarını Müslümânlar’a ganimet etmek için seni buraya getirdi. Bilmiş olasın ki, Allâh’ın yardımı ile sen benim esi­ rim ve kölemsin. Askerinin kimisi esîr olacak, ki­ misi ds öldürülecekdir. Bütün servet ve mâlın, Müs­ lümanların mâlı ve Allâh’m birliğine inananların ga. nimetid'r. Kaçma, vakit geldiği zamân hâzır ol, sen;n ve askerinin esîr olup, boynuna nasıl zincir takdıklarını ve her birinizin nasıl ağlıya sızlaya sürüp çektiklerini ve hazînenin nasıl hazîneme taşındığım gör. Bütün servet ve eşyanın nasıl benim olduğunu, 98


bir mikdâr sabır eyleyerek gör. Erkek isen karşı dur.» dedi. Mektubun cevâbı bu şekilde yazıldıktan sonra Bizans împaratoru’na gönderildi. İmâm Ebû Nasr Muhammed b. Abdülmelik Buhârî, hanefi mezhebinde olup, Alp Arslan’ın hocası ve imâmı idi. Alp Arslan her husûsda onun sözüne boyun eğerdi. İmâm Ebû Nasr, Alp Arslan’a «S;n Tanrı’mn dînine yardım edersin ve umarım ki, Al lâh da sana yardım eder. Bu fethi sana kolaylık'a sağlayıp, bu gazâda gâlib ve muzaffer kılar. Ancak Kâfirler ile karşılaşmayı, hatîbler minbere çıktığı zamân yap ve savaşa o anda başla. Senin savaşın, hatîbleri mücâhidler, gâziler için duâ edip, yalvar­ dıkları ve onları övdükleri zamana rast gelsin, ih­ timâl ki, kabûlü yakın ola.» dedi. Alp Arslan’a, Bizanslılar’ın çevre yanlarına hendek kazıp, içine gir­ miş oldukları, haberi geldi. Alp Arslan işidip, mem­ nûn oldu ve «Kâfirlerin bizden korkduklarma şüp­ he yok, çünkü bu kadar olmalarına rağmen böyle yapmaları korkularına işaret eder. Bir askerin içi­ ne korku düştüyse, onlara hezîmet muhakkaktır.» de­ di. Sonra Bizans askerî, îslâm askerlerine yakın yer. de konaklayıp, Bizans imparatoru için kırmızı bir atlas çadır ve ipekden çadırlar kuruldu. Rcmanos ge^ip. bir altın taht üzerine oturdu ve üzerine çok kıymetli taçlar ile süslenmiş bir haç asdılar. önünde pek çok keşiş, kumandan ve rahibler durmakta, yüz­ ler'ni yere sürerek, Incîl okumakta idiler. Sultân Alp Arslan Cuma günü oluncaya kadar bekledi. Cu­ ma günü olup. Cuma namâzı vakti yaklaştığı sıra­ da, hemen Alp Arslan kadere razı oldu, sıçrayıp atdan indi. Kendi eli ile atına kolan verdi, kuyruğu99


hu döküp, çekti çevirdi. Ondan sonra tekrar atına binip, askerine «Bilmiş olun ki, bugün Allâh’dan başka, bir pâdişâh ve hükm edici bir şâh yokdur. Kullarına hüküm ve kazâ hep Tanrı’mndır. Ond"n başka bir verici, alici' ve hüküm kılıcı yokdur. Ben de sizin gibi Allah’ın bir kulu ve güçsüz bir insanı­ yım. Şimdi sizin ile îslâm dînine ve Peygamber’in şeriatına yardım edip, çalışalım. Kâfirler ile verişe­ lim, alışalım (savaşalım).» dedi. Sonra götürüp, ek ve yayı atdı, eline kılıç aldı, emr etti, bütün askeri de öyle yaptılar. Ondan sonra dönüp askerine «Kâ­ firlerin ordusu hesab edilemeyecek kadar çokdur ve onların yanında mancınıklar ve çeşitli savaş âlet­ leri vardır. Eğer biz onlar ile geniş yerden ve uzakdan savaş edecek olursak, bize karşı rafer kazanıp, yenmeleri muhakkakdır. Şimdi biz onlara karşı şöy­ le fırsat buluruz, boş bulundukları sırada basıp, ara­ larına greriz ve her taraftan kılıç vururuz. Mancı­ nıklar kurmağa ve savaş âletlerine yapılmağa za­ mân vermeyiz.» dedi. Sonra bu niyeti edip, Bizanslılar’m üzerine yürüyüp, savaşa gittiler. Bu taraftan Romanos mağrur, Müslüman aske­ rinin azlığından memnûn ve Alp Arslan’m kendisi ile karşılaşacağını düşünmüyor iken, Alp Arslan an­ sızdan o ondört bin askeri ile geldi, Bizanslılar’a gez açdırmadan hepsi birden savaşa girdi. O ondörtbin askerin hepsi bir aradan öyle bir nâra attılar ki, bütün dünyâ gümledi ve gök inledi, kulaklar duymayıp, işidenlerde akıl kalmadı. Bizanslılar’a man­ cınık kurmağa ve savaş âletler'ne el sürmeğe fır­ sat kalmadı. Hemen Kâfirlerin hareket edebileni kılıçma el atıp, savaşa girdi. Kâfir ve Müslüman biri 100


birine kılıç ve balta vurdu. Ansızın Bizanslılar’ın ba­ şına kıyâmet kopup, sanki gökden üzerlerine âfet indi. Her biri kılıç ateşine yanıp, kana boyandı, Ecel terzisi kılıçdan makas ile nicelere ölüm hü’atini biçti, niceler ölüm kadehini içip, bizim dünyâdan ayaklarını kesip, her nesneden vazgeçti. Dünya hayhûy, savaş, kavga ve çığlık sesi ile doldu. Atlann ayakları altından tozlar havâya kalkıp, o şekilde toz toprak oldu ki, gündüz geceye döndü. Şi’r : Oldu bir ceng ol zamân kim rüzgâr, Görmedi yer ancılayın kâr ü zâr, Seyl-veş hûm adüvnün çağladı, Korkudan tiğ ü teber kan ağladı, Varduğmca germ olup bâzâr-ı ceng, Gin cihan. Kâfirlere olmuşdu teng, Na’radan güm güm öterdi âsmân, Miğ-veş yağdırır idi tîğ kan, Sulh iç'n varır gelir idi tirler, 1228 Kesdi biçdi orada şemşîrler, Yığılıp meydân iç'nde küşteler, Küştelerden olmuş idi pugteler, Hevlü heybet şöyle dolmuşdu cihân. Sararıp geçmişdi mihr-i âsumân, Top olup meydân içinde başlar, La’l renk olmuşdu kandan taşlar, Durdu bir vsch ile harb ilet kıtal, Bir dahi çeşm-i cihân görmek muhâl. Bu şek'İde Kâfir ve Müslümân bir birine karışıp, savaşa durdu. Alp Arslan kendi kullarından bir alay bahadır ile her tarafa yürür, Bizans askerini biri birine vururdu. Arslan gibi öyle savaş ederdi ki, ü .2 rine kan ve beyin sıçramaktan pantere dönmüştü. 1C1


Deniz gibi olan Bizans askerinin içine timsah gibi dalardı. Yetiştiği Kâfiri kılıçı ile timsah gibi ikiye bölerdi. Alp Arslan bu usulde savaşır iken, ansızın Bizanslılar tarafından bir rüzgâr esip, meydânın to­ zunu Müslüman askerinin gözüne koydu. O rüzgâr gittikçe şiddetlendi, Müslümânlar’dan hiç birinin gö­ zünü açmağa fırsatı ve savaşacak hâli kalmayıp, durumları doğruluk üzerine iken, bozulmaya az kal­ dı. Alp Arslan bu durumu görüp, atından inerek sec­ deye vardı ve Allah’a duâ edip, dedi ki, şi’r : Ey mu’în ü nâsır ü hayy ü ebed, Lütfedip biz kullara irgür meded. Fazlın ile bizi mansûr eylegil, Düşmen-i bed-hâhı makhûr eylegil, Eyledim sana tevekkül yâ ilâh, Dost-ı düşmenden bizi etme tebâh, Secde edip rûyumu etdim turâb, Lütfün ile bize eyle feth-i bâb, Yüz sürüp dergâhına kan ağladım, Fazl ile ihsânına dil bağladım, Niyyetim olmuşdur ancak nasr-ı dîn, Her ne var gönlümde bilirsin hemîn, Gayrı kasdım var ise ey müste’an, îş bu an öldür beni verme aman, Gerçek ise dediğim irgür meded, Düşmenin şerrini benden eyle red, Nusret ü avnın erişdir ey Hüdâ, Ben kula feth ü zafer eyle atâ, Dergehinde eyledim rûyumu hâk, Eyle dîn düşmenlerin kahrü helâk, Etdi Alp Arslan bu vech ile duâ, Hacetini eyledi Allâh reva.


Alp Arslan iki rek’at namaz kılıp, Tanrı katında bu şekilde duâ ettiği zamân, çabucak duası hedefine ulaştı ve ihtiyâcı kabul oldu. O rüzgâr Bizanslılar ta­ rafından eser iken, hemen Müslümânlar tarafından esip, gittikçe şiddetlendi. Meydân yerinin tozu topra­ ğı Bizanslılar’m görlerine g'rdi. Hiç birisinin savaşa kuvveti kalmayıp, her birinin durumu berbat oldu. Müslümânlar bu durumu görüp, Bizanslılar’ın üzeri­ ne o şekilde hücûm ettiler ki, onları Şeytânlar’m as­ keri gibi öldürdüler. Neticede Cuma günü öğle zama­ nından güneş sararıncaya kadar (Akşama kadar) büyük bir savaş oldu. <->;i) Ondan sonra Bizanslılar bozulup, toplulukları kırıldı, firâra başladüar. Alp Arslan’m askeri yetişip, Romanosun sancaklarını baş aşağı edip, sancakların yanında olan beylerin ve yiğitlerin kim sini öldürüp, kimisini esîr ettiler. Bi­ zans askerinden az kimse kurtuldu. Sultân Alp Arslan Cuma günü akşamına, ve ertesi günü gecesi sabaha varıncaya kadar atından inmeyip, Bizanslılar’ı kovaladı. Bizanslılar’ın bütün servetini, mâlım ve erzâkını aldılar ve ganimet buldular. Romanos’un hâzinelerinin hepsi, Sultân’ın hazînesine geldi ve kul­ larının kimi öldürüldü ve kimisi de esîr oldu. Sultân­ ın bütün dediği Rcmanos’u buldu. Gevherâyîn’in, Nizâmü’l-Mülk ün alay edip, «Bu­ nu alalım, bize Bizans İmparatoru nu tutup, esîr edip, hizmetimize ulaştırır.» dediği, bir kulu vardı. Tesâdüf o kul, başında kıymetli taşlarla ve mücev­ her ile süslenmiş iki haç bulunan bir atimin durduğu­ nu gördü. Çevresinde askerinden bir grup kimse o kişiyi çevirmiş dururlar, savaşırlar ve her tarafını gözetirlerdi. Scnra o gulâm o şahsın üzerine hamle 10 3


eyledi, kılıç ile vurup, iki parça edip öldürmek istedi> O çevresinde duranlardan birisi, «Vurma, bu durân Rûm, Efrenc ve Rus Meliki ve B'zans İmparatoru Romanos’dur. O gulâm da atından inip, Romanos’in önce ellerini, sonra da rincir ile» atına bağlayıp, yedeğine alıp gitdi. Sultân askerinin içine gelip, cnu esirler arasına katdı. O gulâm, İm­ parator Romanos’u her gören esirin yüzünü yere sür­ düğünü gördü. Bu tutduğu esirin Bizans imparatoru Romanos olduğunu anladı. Sultân Alp Arslan’a bir müjdeci gelerek, İmparator Rcmanos’un zincirle bağ­ lı olarak götirildiğini haber verdi. Sultân akşam namâzını kılmakda idi, Romanos’u getirip otağa koy­ dular. Sultân namâzı kılıp, Allaha yalvarıp, dua ettikden sonra dönüp, Romanos’u zincirle bağlı ve esîr olarak gördü. Sultân Alp Arslan'ın Şâdî adında bir gulâmı vardı. Sultân onu Romanos’a göndermişdi ve o gulâm Romanos’u görmüş olup, tanırdı. Sultân ona, «Romanos bu mudur?.» diye sordu. O da «Budur.» dedi. Sonra Sultân, Romanos’u hapis edip, üze­ rine muhafız olarak bir mikdâr asker koydu. Bütün BizanslIları kovalayıp, kimini esir edip, kimini ka­ çırıp, hâzineleri ve mâllarını zabt ettikden sonra, Sultân emr ebti, Romanos’u huzûruna getirdiler. Sultân, Romanos’u ayıplayıp, azarladı ve «Ben sana Halîfenin elçilerini gönderip, Halîfe’nin yaptığı sul­ hu sürekli kılalım ve sizin ile eylediğimiz söz ve ka­ rârı imrâ edelim demedim mi?. Sana Afşin’i gön­ derip, senden düşmanımı istediğim zamân, sen türlü bahâneler ileri sürüp, özür dilemedin mi?, önceki gün sana haber gönderip; dön git, bizim ile yaptığın anda muhalefeti ve düşmanlığı bırak dediğim zamân. 104


Islâm halkını yok etmek için pek çok servet harca­ dım, sayısız asker topladım, diye cevâb göndermedin mi?. O ileri gitmen ve inadın, uyuşmazlık ve fesâdm »eni ne duruma getirdi, bağlı ve zincir ile seni benim önüme ulaştırdı.» diyerek üç kerre bozdağan (topuz, gürz) ile Romanos'a vurup, azarladı ve ayağı ile deyerek onu (tahkir etti. Romanos' «Ey Dünyâ Pâ­ dişâhı, bütün ülkeni harâb ve yağma etmek için, her türlü kavimden sayısız asker ve ordu topladım:, ta­ rif edilemeyecek ve anlatılamayacak kadar hazine­ ler harcadım. Zaferi sen kazandın, beni azarlamayı ve ayıplamayı bırak, fakat dilediğini yap ve istedi­ ğin yola g'.t.» dedi. Sultân «Eğer gâlib olup, zaferi sen kazansaydın bana ne yapardın?» dedi. Roma­ nos, «Fenalıkdan başkasını yapmazdım.» dedi. Sul­ tân, «Vallâh doğru söyledi, eğer başka söz söylemey­ di, yalandı, aslı yok idi. Bu akıllı ve metin bir adam, sözleri de doğru. Bunun gibi kimseyi öldürmeği akıl­ lılar uygun görmezler.» dedi, sonra Romanos’a, «Kendi hakkında tahminin nedir?, sana ne yapayım ve seni ne yola koyayım?, dedi. Romanos, «Üç ihti­ mâl vardır. Birincisi öldürüp, fedâ etmek; İkincisi, ülkede cezâlandırıp, gezdirmek; üçüncüsünü sana söylemekte fayda görmüyorum. Çünkü onu yapmaz­ sın.» dedi. Sultân, «Nedir?» diye sordu. Romanos, «Affetmek, para ve mâl kabûl edip, senin memlûkün ve kulun, Bizans ülkelerinde yerine nâib ve se­ nin tarafından hâkim olmak sıfatıyle, beni memle­ ketime göndermektir.» dedi. Sonra Sultân, «Seni af­ fetmek niyetindeyim. Şimdi kendin için bir mikdâr kurtuluş akçası söyle.» dedi. Romanos, «Sultân seç­ sin.» dedi. Sultân. «10.000.000 dîııâr (altm para)»


dedi. Romanos, «Bütün Bizans ülkesini versem yerindedir. Çünkü bana canımı bağışlıyorsun. Ancak ben Bizans ülkesine bey olalı beri, Bizans’ın serve­ tini tükettim, savaş ve askerlerin gideri için verdim. Şimdi Bizans halkı fakirdir, onlara bu kadar mâl salmak (vergi tarhefcmek, koymak) çokdur.» dedi, îki taraf arasında çok müzakereler oldu, sonunda şu husûslar kararlaştırıldı: Bizans İmparatoru kurtu­ luş akçası olarak 1.500.000 dînâr, her yıl 360.000 dî­ nâr cizye ödeyecek ve ihtiyaç oldukça Alp Arslan’a ve emriniz yerine gelsin. Geç gidersem yerime başka recekti. Müslümânlar’dan alman, Antakya ve Urfa gibi şehir ve kaleleri geri verecek ve Müslümân esir­ leri serbest bırakacakdı. Romanos bu şartların hep­ sini kabûl edip, o şehirler için, «Ülkeme vâsıl oldu­ ğum zamân, asker toplatıp, o şehirlerin üzerine gi­ dip, alayım. Ancak o zamân o şehirleri size teslîm edebilirim. Çünkü böyle olmayınca onları teslime gü­ cüm ve kudretim yokdur. Eğer beni serbest bıraka­ caksınız. bu işi çabuk yapın. Acele ülkeme gidip, başşehrime ulaşayım. Bu suıetb zikr olunan inekler ve emriniz yerine gels'n. Geç gidersem yerime başka bir kimseyi pâdişâh yaparlar, bu takdirde istekler yerini bulmaz.» dedi. Sonra Sultân emretti, Romancs’un elinden ayağından bağlarını aldılar ve serbest bıraktılar. Meğer Sultân, Bizans İmparatoru na ka­ deh sundurmak için and icmişdi. Sultân emretti, kendisine vermesi ve andının yerine gelmesi için Romanos’un eline bir kadeh sundular. Romanos kendi­ sine verdiler sanarak, içmek istedi, bırakmayıp, Sultân’ın dileğini söylediler. Romanos, kadehi Sultâna sundu, sonra el kavuşturup, karşısında durdu. Sul106


«tan içdikten sonrs, Romanos saçını çözdü, başını açdı ve yüzünü toprağa sürdü. Çünkü onların arasın­ da pâdişâhlara hizmet edildiği zamân âdet böyleydi. Sonra Bizans İmparatoru izin alıp, çadırına gitdi. Makâmına ulaştığı zamân, Sultân’m kullarının ve üzerine muhafız olan askerlerin arasında 10.000 dînâr bölüştürdü. Kendisi ile gelen kumandanların bi­ razını satın aldı ve birazını da Sultân serbest bırakdı. Ertesi gün Sultân, Bizans İmparatorundan ga­ nimet olarak almmış tahtm kurulup, süslenmesini emr etti. Romanos’u merâsimle alarak o tahta oturtdular. Sultân kendi eli ile onun başına tâc ve arka­ sına değerli hil’at giydirip, ikrâmda bulundu. On­ dan sonra Sultân, «Halîfe, îbn Muhallebân'ı sana el­ çilikle gönderdiği zamân, sen de Halîfe’ye hürmet etmeyip, karşında elçinin başmi açdırıp, yer öpdürüp, tahkîr ettiğini hatırlıyor musun?. Şimdi sen de Bağ­ dâd tarafına dönüp, Halîfe’ye hürmet için yer öp, başını aç.» dedi. O da emri yerine getirip, yine otur­ du. Sonra Sultân, Romanos'a «Ben Halîfe’ye itaat eden beylerin ve emirlerin en küçüğüyüm. Ben as­ kerimden birazcık asker ile sana bu kadar iş yap­ tım. Eğer Halîfe, dünyadaki hükümdarlara emr edip, senin üzerine gönderseydi, o vakit senin hâlin neye varırdı.» dedi ve devâm etti, «Şimdi sana itimâd edip, sözlerine inandım. Bundan sonra ülkene git.» Rcmanos, Sultân Alp Arslan’ın karşısında ayaıkda durdu, yüzünü yere sürdü. Ondan izin alıp, yola çıkdı. Sultân ona bir sancak verdi. Beyaz ipekden ya­ pılmış bu sancağın üzerinde «Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resülullâh - Tanrıdan başka ilâh yokdur F: 9

107


ve Muhammed onun elçisidir.» yazılmışdı. Yanına iki Hâcib ve kendi hâs kullarından (Hassa askeri) 100 kul verdi. Bunlar Kostantınıyye (İstanbul) ’ye kadar gideceklerdi. Sonra Sultân, Romanos'u bir fersah ka­ dar giderek uğurladı. Romanos atından inmek istedi ise de, Sultân ona andlar verip, bırakmadı. Sonra at üzerinde kucaklaştılar. Romanos vedâ edip, gitti. Ebû Ya’lâ Kalânisî 124) tarihinde dedi ki: Bi­ zans imparatoru Romanos’un Efrenc, ve Rus’dan &X) 003 askeri ve Sultân Alp Arslan’ın Türkler ve di­ ğer kavimlerden 400.000 askeri vardı. Söz önceki ve durum geçmişte belirtildiği gibidir. Çünkü Sultân’ın askeri o sırada dağılmış ve az kalmış idi. Sonra Sul­ tân olup geçeri olayları mektub ve elçi ile Halîfeye bildirdi ve Romanos’un tâcını, haçını ve alınan hâzi­ nelerden birazım gönderdi. Bütün Islâm halkı mıemnûn cldu ve Bağdâd’ı görülmemiş bir şekilde süsledi­ ler. Bu büyük bir zaferdi ve Peygamber zamâmndan beri Islâm'ın onun gibi bir zaferi olmamıçdı. Oradan Sultân dönüp, yine Rey’e ve Hemedân’a gitti. Bağ­ dâd Halîfesi Kâim bi-Emrillâh, Sultâna bir tebrik mektubu yazıp, şu şekilde h tâb etti: «El-veled esseyyidü’l-ecel el-müeyyed el-mansûrü’l-muzaffer essultânü’l-a’ram mâlikü’l-Arab ve’l-Acem seyyidü’lmülûku’l-ümem ziyâ ed-dîn giyâs el-müslimîn zahîrü’l-imâm kehf el-enâm adud üd-devle el-kâhire tâcü’l-mille el-bâhire sultân-ı diyârü’l-Müslimîn burhân-ı Emîrü’l-Müminîn». Ayrıca çok hürmet ve son derece saygı gösterdi. Guz(loğuz) Türkleri’nin reisi olan Atsız b. Vâk ,25) hicretin 463. (1070 -1071) yılında meydana çık­ tı. Remle ve Kudüs’ü aldı ve Şam’ı (Dimaşk) sıkıntı

ıoa


iğinde bıraktı. Şam’da yağma ve zarar meydana gel­ di. İslâm halkı elem çekdi ve Şam harâb oldu. Sultân Alp Arslan’m Semerkand’a gidişi ve ora» da öldürülüşü: Semerkand, Buhâra ve bütün Mâverâünnehr’in sultam Şemsü’l-Mülk Tegin b. Toğan l2S) denilen bir hân vardı. Alp Arslan’in kızkardeşi ile evlenip, Sultân ile akraba olmuşdu. Sultân bir hu. sûsdan dolayı ona incinmiş ve Melikşâh’ı bir mikdâr asker ile üzerine göndermişdi. Melikşâh Ceyhun’u geçip, Şemsü’l-Mülk üzerine yürüdü. Savaş netice­ sinde Şemsü’l-Mülk gâlib ve Melikşâh mağlûb olup, kaçtı. Onun eşyâlanm ve mâllarım yağma ettiler. O yağma olunan mâlların içinde çok süslü altın bir leğen vardı. Melikşâh, Şemsü’l-Mülk’üın memleke­ tinden ayrıldıktan sonra, Ceyhun'u geçip, Horasan tarafına geldi. Şemsü’l-Mülk, Sultân’m kızkardeşine, «Bunların benim üzerime gelmelerine ve bu tara­ fa geçmelerine sebeb sensin. Bunları benim memle­ ketime teşvik ve onlar ile ittifâk ettin.» diyerek öl­ dürdü. Bazı tarih yazarları, «çiftleşmede taham­ mül edemedi, öldü.» demişler. Sonra Alp Arslan kuskardeşinin öldüğünü işidip, Şemsü’l-Mülk’e kızarak üzerine yürümeğe karar verdi, askerini bir yerde topladı. Şemsü’l-Mülk bunu işittiği zamân, kızkardeşinm kendiliğinden öldüğüne ve onu öldürmediğine yeminler edip, haber gönderdi, Alp Arslan’ı inandır­ dı. Alp Arslan dahi andına itimâd edip, sözüne inandı ve Şemsü’l-Mülk Tegin üzerine gitmekten vazgeç* ti. Bundan sonra Alp Arslan, Şemsü’l-Mülk üe sev­ gi ve dostluk üzerine idi. Bizans İmparatoru’nu mağlûb ettikden sonra, Alp Arslan Şemsü'l-Mülk’ün ç o k

106


kızkardeşi ile nikahlanmak istedi. O da nikâhlayıp, sayısız çeyiz, ve sair mâl ve eşya ile kızı Semerkand’ dan Horasan’a gönderdi. Alp Arslan kızın üzerine girdiği zamân, Melikşâh’dan yağma edilen leğeni, kı­ zın çeyizinin içinde gördü. Çok gücendi ve üzüldü, «Bu leğeni burada görmen'n manâsı, ancak beni ayıplamak ve oğlumun yenilgisini bana haber ver­ mek ve hatırlatmakdır.» dedi. Çok huzûrsuz oldu ve kîn üe doldu. Ondan sonra Şemsü’l-Mülk Tegin üze­ rine gitmek için asker toplamağa ve Mâverâünnehr'e geçmeğe karâr verdi, İkiyüzbin asker ve ayrıca nice bin yay ak (yaya) yiğitler ile yürüdü, asker yer yü­ zünü bürüdü. Ceyhun’u geçmek için, bir kaç gün­ de, gemilerden büyük bir köprü, yani tombaz, yap­ tılar. Safer ayında (Ekim/Kasım 1072) kendisi ile olan bütün asker, yirmidört günde karşı tarafa geç­ ti. Askerine, bütün Müslümânlar m evlerine, kadın ve çocuklarını yağma etmek için emir verdi. Hiç bi­ rine merhamet etmemelerini ve a lmamalarım söy­ ledi. Askerin öncüleri Şemsü’l-Mülk’ün vilâyetine girdi, ucu Buhârâ çevresine ulaşdı. Eşya ve malla­ rı yağmalayıp, Müslümân âile ve çocuklara el uzadıp, türlü rezillikler yaptılar. Sonra halk Buhârâ’dan göçüp, Semerkand’a kaçtılar. Bütün sâlihler (iyi ve günah işlemeyen kimseler), ibâdet edenler, bil­ ginler, vâir.ler ve zâhidler (çok aşın sofu kimseler) ve halkdan zengin ve fakîr bir çok kimse toplanıp, bir nice gün oruç tutup, namâz kıldüar ve ibâdetle meşgul oldular. Sultân’m ortadan kalkması için Allâh’a güvenip, yalvanp, duâ ettiler. Sultân’dan Allâh a şikâyet ve bed-duâ edip, üzerlerindeki kötülük ve zaran kaldırması için çağrıda bulundular. Sultân 110


askeri ile nehri tamâmen geçtiği ve Buhara tarafı­ na yürüdüğü zamân, o gece bir rüya gördü. Bu rüya­ da, Şemsü’l-Mülk üzerine ulaşmadan önce bir şahıs gelir, bir bıçak ile Sultân’ı böğründen vurur. Sultân uyanıp, o yattığı yerden acı duyarak kalkar, sanki böğründe yaranın izi var gibidir. Sonra rüya tabircisi getirip, rüyayı açıklattılar. Rüya tabîrcisi, «Bu seferde yanınızda olan yakınınız ve itibarlı bazı adamlarınıza zarar gelmesi ihtimâli var.» dedi. Sul­ tân kuruntulu ve gönlü kaygılı oldu. O taraflarda Berzem diye anılan meşhur bir «ka­ le vardı. O kalenin kumandanı Hârezm’den Yûsuf admda bir emirdi ve gâyet yiğitdi. Alp Arslan aske­ rinin öncüleri o kaleyi kuşatdılar, sonra zorla aldı­ lar. Yûsuf’u tutup, Sultân’a geldiler. Yûsuf, Sultân’ın önünde durdu. İki oğlan iki yanından ellerini tu­ tup, Sultân’m emrine bakarlardı. Sonra Sultân o şahsın çirkin hareketlerini ve bozukluklarım yüzü­ ne karşı sayıp döktü. Sultân, ok ile vurup öldürmek için, dört tarafına kazık çakarak Yûsuf’un bağlan­ masını emr etti. Yûsuf bu durumu görerek, dönüp Sultân’a «Ey korkak, benim gibi bir kimse böyle bağlanarak mı öldürülür?. Yoksa senin gibi bir kim­ se beni nasıl kati edebilir?.» dedi. Sultân öfkelene­ rek, eline önce yay ve sonra nişân alıp, «koy verin.» dedi. Yanında duran oğlanlar, Yûsuf’u bırakdılar. Sultân yayı çekip, üzerine bir ok attı. Ancak attığı ok Yûsuf’a isâbet etmedi. O zamâna kadar Sultân’m ok atıp da, hedefine ulaşmaması ve atdığı kişiyi vurmaması olmamışdı. Yûsuf Sultân’m üzerine iler­ ledi, Sultân tahtından aşağı inmek isteyince, ayağı sürçüp yüzü üstüne düştü. Yûsuf elinde bir bıçak 111


ile yetişti ve Sultân’ı böğründen vurdu. Sadü’d Devle Gevherâyîn de orada bulunuyordu, Yûsuf’un Sultân’a hamlesini görünce, kendisini Yûsuf’un üze­ rine atdı. Yûsuf, Gevherâyîn’in hamlesini savdı ve onu da bir kaç yerinden yaraladı. Ancak çok te’sîr ve vurduğu bıçaklar gövdesinde yer etmedi. Sonra Sultân’ı başka bir çadıra götürdüler. Yûsuf’u arka­ sından kovaladılar. Fefraş Ermeni, Yûsuf’a yeti­ şip, boğdağan (topuz, gürz) ile başına vurdu, vurduğu gibi öldü. Türkler yetişip etrafını aldılar ve parça parça kıldılar. Sultân «Bir düşmanın üzerine gitme­ den ve bir sefere karâr vermeden önce, Allâh’dan yardım ve zafer dilerdim. Bu kerre askerimin çok­ luğuna itimâd ve ordumun büyüklüğüne güvendim. Dünkü gün asker gelir iken bir tepenin üzerine çıkdım, aşağıdan yukarı askerime ba<kdım, atımın aya­ ğı altından, askerlerin atlarının ayaklarının vuruşun, dan yerin türediğini duydum. Gönlüme gurur gelip, bu kadar çok askere sâhibim. Benim gibi bir hân ve ulu sultân yokdur, dedim. Tamğaç oğlunu (Şemsü'lMülk) ve ülkesini ve bütün Mâveraünnehr’i alacağı­ ma inandım. Günâhıma yatdım, Allah’ı unutdum. Başıma bunun gibi bir durum geldi ve Allâh isteği­ me ulaştırmadı.» dedi. Günâhım söylediği durum için Allâh’dan bağışlanmasını istedi. Saltanatı Melikşâh’a vasiyyet etti. Kardeşi Melik Kavurd’a Fars ve Şîrâz’ı verdi ve onun için bir mikdâr mâl tayin ederek, ayırdı. «Melikşâh’m hükümdarlığına râzı olan olsun, olmıyan ile savaşın.» dedi. Sultân Alp Arslan hicretin 465. yılının Rebî’ü’l-evvel ayının songünü (14 Aralık 1072), bir tarih yazarına göre ise, Rebî’ü’l-evvel ayının üçüncü günü, Cumartesi (17 112


Kasım 1072) vefâtetti 127). Tarih yazarları dediler ki: Hiç bir zamân Alp Arslan’m elinden ok ve yay düşmez, ok ve yaysız bir yore adım atmazdı. Hattâ çocuk iken mektebe ok ve yay ile gider, bir yere otursa ok ve yayı yanında du­ rurdu. Bir gün küçük yaşta hocaya gider iken, as­ kerden uğursuz ve çok zâlim bir adamın, sâkin ve sessiz bir şahsı döğdüğünü ve eziyet edip, söğdüğünü gördü. Alp Arslan bu durumu gördüğü zamân beklemeksi in o zâlimi bir ok ile vurup öldürür. On­ da küçük yaşta bu gayreti ve zulmü ortadan kaldır­ madaki çabayı gören halkın kalbine heybet ve bü-yüklüğü dolar. O hedefini bulan bir ok ile hüküm­ darlığa ve devlete ulaşır. Sonunda yine hedefini bul­ mayan bir ok hükümdarlığın sona ermesine ve ölü­ müne sebeb olur. Alp Arslan öldüğü zamân, ordu yabancı memleketde olduğundan, ölümünün duyularak asker ara­ sında anlaşmazlık ve karışıklığa sebeb olmasından ve düşmanın da zafer kazanmasından korkan Vezir Nizâmü’l-Mülk, Sultân’m vefâtından kimseyi ha­ berdâr etmeyip, Melikşâh’a «Sultân yine kendi mem­ leketine gitmeği ve Ceyhun’u geçmeği emr etti.» de­ di. Sonra asker geri dönüp, gelirken virmisekiz gün­ de 128) güçlükle geçilen Ceyhun nehri, şimdi gayli bir çalışma ile üç günde geçilmişdi. Askerin ardı kesilip, tamâm olmuşdu. Bu gayret’n sebebini ve sır­ rını kimse bilmedi. Nehrin karşı tarafına geçtiler, bu seferde Melikşâh da Sultân ile beraberdi. Uygun bir zamânda Melikşâh tahta oturdu. Sonra dîvân topla­ dı, bütün emirler, ileri gelenler ve divândaki görev­ liler hâzır bulundular. Nizâmü’l-Mülk, Melikşâh a 113


«Ey Pâdişâhım kullarınla konuşarak onları teselli et. Bunların her birine ikramlarda bulun, durumlarına göre hil'$t giydir.» dedi. Sultân, «îhtiyârlarınız, bana baba, orta yaşlılarını* kardeş, küçüklerini* ise oğul derecesindedir.» dedi. Bunların her birine güzel va’dlerde bulundu ve bol bahşiş dağıttı. Beylere ve askere 700.000 dînâr (altın para) verdi. Hepsi Melikşâh’a duâ edip, ona itaat ve sevgi gösterdiler. Oradan Merv’e geldiler, Alp Arslan’ı babası ve amca­ sı yanına gömdüler. 129) Sultân’ın öldürülmüş olması haberi Bağdâd’a ulaştı, Halîfe «Bunun gibi akla uygun gelmiyen ha­ beri kim söylerse, şiddetli üzüntü olur.» diyerek dedikoduyu önlemeğe çalıştı. Bir kaç gün sonra Sultân’m ölümü herkesçe duyuldu, hakikat oluşu üzerine haberler ve mektublar geldi. Halîfe, Alp Arslan için ağlayıp sızlayıp, bütün âilesi ve ileri ge­ lenleri ile yas tutdu. Bir kaç çarşı açılmayıp, halk bu mâteme uydu. Halîfe, Melikşah’a başsağlığı dile­ yen bir mektub yazıp, üzüntüsünü ve kederini gös­ terdi. Alp Arslan’ın İslâm dînine hizmetini, Müslümânlar’m işlerindeki dikkatini ve Allâh yolunda­ ki savaşım, Bizans askerini yenmekdeki gücünü, idâresi altında sayısız asker tutarak, kimseye zulüm ve taşkınlık ettirmediğimi, onun zamânmda yolların ve Müslümânlar’ın emniyet içinde olduğunu ve diğer güzel huylarım saydı. İyiliğini büerek, «Yeri Cennet bahçesi olsun.» dedi. Alp Arslan’m bütün hükümdarlığı ve devlet günleri onsekiz yü oldı. Amcası Tuğrul Bey in ölü­ münden sonra kendi başına on yü sultân oldu. Bir tarih yazarına göre, onbir yıl kendi başına hüküm­ 114


darlık yapmıştı. Bütün, ömrü kırk yıl ve iki ay ol­ muştu. Sonra bu dünyâdan göçtü. Kendisinden son­ ra, Melikşâh, Tekiş, Ayaz, Tutuş, Böri-Bars, Arslan Argun adlarında altı çocuğu kaldı. Alp Arslan’m ah­ lâkı iyi ve yaratılışı sevimli idi. Gâyet dîndârdı, adâlet ve insafı vardı. Savaşlarında zafer kazanır ve düşmanlarım yenilgiye uğratırdı. Dîn uğrunda sa­ vaşları çokdu. Beyler ve asker için pişen yemek, ek­ mek ve katıkdan başka, hergün elli koyun keser, ye­ mek pişirtir ve fakirlere verirdi. Çok cömertti. Sultân Celâlü'd-Devle Ebu’l-Feth Melikşâh’ın hükümdarlığı : Melikşâh, Selçuklu hükümdarları ara­ sında saltanatı sağlamlaştırmaya vâsıta olması ve sağladığı düzen ile meşhûrdu. Ona, dünyâ ülkeleri üzerindeki genişlemeyi Allâh »vermişti, diğerleri bu husûsda ona ulaşmış değillerdi. Bütün mutlulukla­ rından birisi de babası ile hiç bir yere sefere gitme­ miş olmasıydı. 13°). Tesâdüf babası öldürüldüğü se­ ferde onunla beraberdi. Babası hükümdarlığı ona vasiyyet edip, asker de onu kararlaştırıp, babası yeri­ ne sultân yaptılar. Melikşâh, amcası Kavurd b. Dâ­ vud Çağn Bey’e mektub gönderip, selâmlar etdi ve gönlünü hoş edecek sözler yazdı. Şerefü'l-Mülk Ebû Sa’d 131), Nizâmü’l-Mülk’e «Melikşâh’m Nîsâbûr’a gitmesi durumuna en uygundur. Çünkü orası, Nîsâbûr ve Horasan beylerinin gelip Sultân’a biat edece, ği ve Sâmânî sülâlesinin 132) askerinin toplanacağı bir şeh'rdir.» dedi. Bu söz Nizâmü’l-Mülk tarafından beğenildi ve uygun görüldü. Sonra Merv’den göçüp, hicretin 465. yılının Rebî’ü’l-ahîri’n'n onaltmcı Cu­ ma günü (30 Aralık 1072) Nîsâbûr'a ulaştılar. O çevrenin beyleri hepsi geldiler. Melikşâh’a biat ve


itaat ettiler. Melikşâh da Nîsâbûr hazînesinden sa­ yısız mal çıkarıp, emîrlerin her birine durumuna göre paylaştırdı, onlara saygı gösterdi. Melikşâh’m amcası Melik Kavurd ile savaşı ve Melik Kavurd’un öldürülmesi: Melik Kavurd, karde­ şi Alp Arslan’m vefatını öğrendiği zamân, hüküm­ darlık sevdâsı ile coşdu. Sonra yerinden kalkıp, as­ kerin kendisine biatim sağlamak niyeti ile, Melikşâh’dan önce Rey’e gitmek üzere süratle harekete geçti. Kendisi varınca, askerin kendisine uyacağım ve Melikşâh’ı bırakacağını sanırdı. O zamân kış mev­ simi idi. Denizden geçecek ve sefer edecek zamân de­ ğildi. Melik Kavurd yerinden kalkıp, gemiler ile Ummân’dan Kirmân’a geçti. Bu geçiş sırasında nice ge­ miler mahvoldu, bir çok asker boğularak bir kısmı da soğukdan Öldü. Kendisi ile az asker kalmış, kalan­ ların çoğu da soğukdan hasta ve sakat olmuşdu. İkibin atlı ve dörfcbin yaya asker ile Kirmân’a ulaştı. Rey ile Hemedân arasında Türkmen askeri vardı, onlara Melikşâh’dan önce yetişmek niyetiyle yola koyuldu. Diğer taraftan Sultân’a ve Nizâmü’l-Mülk'e, Me­ lik Kavurd’un yerinden kalkıp, Rey tarafına geçtiği haberi geldi. Bunlar da acele edip, Melik Kavurd’dan önce Rey’e ulaştılar. Rey kalesinde bulunan 5.000.000 dînâr (altın para) ve eşi bulunmayan 5.000 ipek el­ bise, silâh, at ve katırları aldılar. Orada bulunan bü. tün askeri kendilerine boyun eğdirdiler. Sonra Melik Kavurd’dan önce, Rey ile Hemedân arasında olan Türkmenlere geldiler. Türkmen askerine o mâlları durumlarına göre dağıtıp, her birini emirlerine uy­ durdular. Melik Kavurd. Türkmenler’e iki gün sonra


ulaştı, isteği olmadı. Melikşâh’m kendi metnlûku gulâmlar, Arab, Kürd ve Türkmenler’den yanında sa­ yısız asker vardı. Melik Kavurd, Melikşâh’a mektub gönderip, «Ben pâdişâhın büyük kardeşi ve arkada­ şıyım, sen küçük oğlusun. Benim şâh, senin de ve­ zîr olman gerekdir. Hükümdarlığa senden daha lâ­ yık ve daha selâhiyetliyim.» dedi. Melikşâh da cevâ­ bında «Oğul var iken kardeş mirâs yemez, senin bu dediğin sözü kimse demez.» dedi. Ayrıca Emîr Temirek, Melik Kavurd’a mektub gönderip, «Askeri­ nin azgınlarının sözüne itaat edip, kardeşinin oğlu­ na muhâlefet etme. Yavru, horoza mukavemet ede­ mez, gel yine tâbi ol. Aranızda dostluk ve sevgi ol­ sun.» dedi. Vezîr Nizâmü'l-Mülk de mektub gönde­ rip, çok nasihat ve yine sizi barıştırayım diye yemîn etti. Bu nasihati kabûl edip, doğru yola gitmedi. Me­ likşâh askerinin önünde, Emîr Savteg'n kılavuz ve öncü idi. Onun idaresindeki öncü kuvvetler, Melik Kavurd’un karavulu ile buluşdular ve savaşa baş­ ladılar. Melik Kavurd’un karavulu yenildi ve kaçıp dağıldı. Hicretin 486. yılının Camâziyü’l-evvel ayının yirmialtınc) Çarşanba günü (27 Ocak 1074) 133) iki taraf askeri biribiri ile savaşmak için saflar teş­ kil edip, Hemedân’m dışında karşılaştılar. Sultân’m sağında Emîr Savtegin ve solunda Emîr Temirek bu­ lunuyordu. Melik Kavurdun ünlü yedi oğlu vardı, bunların kimisi sağ kanadda, kimisi solda ve kimisi de babaları ile merkezde durdular. Kavurd, askerin kendisini gördüğü zamân, Melikşâh’dan yüz çevire­ rek, kendisine tâbi olacaklarını ve Melikşâh’a kılıç vuracaklarını, sanırdı. Ancak askerin Melikşâh’a is­ yan etmediğini gördüğü zamân, yaptığı işe pişmân 117


oldu, mecbûrî karşı durdu. Ondan sonra iki asker savaşa* başladılar. Melik Kavurd, Melikşâh’m sağ kanadının üzerine hücûm etti. Melikşâh’m sağ kanar di bozguna uğradı. 0 kanatta olan askerin çoğu âmân dileyerek Melik Kavurda boyun eğdiler. On­ dan sonra sol kanadın üzerine hamle edip, o kanadı da yenilgiye uğrattı. Nizâmü’l-Mülk merkezde idi, Kavurd ilerleyip, Nizâmü’l-Mülk’ün alayı üzerine ulaştı. Bir mikdâr savaştan sonra Melik Kavurd’un askeri yüz çevirmeğe başladı. Melik Kavurd, Nizâmü’l-Mülk’e karşı duramayıp, , yenildi ve savaş mey­ danından firâr etti. Onun oğulları Sultânşâh, İshak ve diğerleri hepsi esîr oldular. Melikşâh’a bildir­ diler ve «Öldürelim mi?» diye danıştılar. Melik' Ka­ vurd tutulmadan çocuklarının öldürülmesini uygun görmedi. Sultân o durumda Emîr Temirek’i Kavurd’un arkasından gönderdi. Emîr Temirek Hemedân dağ­ larında arkasından yetişip, Melik Kavurd’u âmân vermeden tuttu. Melik Kavurd, Emîr Temirek’e yalvardı, ‘ «Beni koy ver, bana mâni olma, Melikşâh’ı bırak bana tâbi ol. Sana çok mâl ve timâr vereyim ve sultân olduğum zamân seni kumandan yapayım.» dedi. Emîr Temirek. «Siz bizim reisimiz ve biz de sizin kullannızız. Kulun efendisi hakkında hüküm vermesi terbiyesizlikdir. Ben senin hakkında Pâdişâh’a ulaştırmakdan başka bir iş yapamam, edebsizlik yoluna gidemem.» dedi. Sonra Melik Kavurd’u alarak Melikşâh’a getirdi. Kavurd, Melikşâh a yak­ laştığı zamân atdan aşağı indi, huzûrunda yüzünü yere sürdü, el bağlayıp karşısında durdu. Melikşâh, Kavurd’a hitâb edip, azarladıktan sonra. «Ey amca 118


sen çektiğin bu kadar güçlük ve zahmet ve yaptığın işler için niçin halkdan utanmadın?. Kardeşin için bütün halk hüzün, ıztırâb ve elem çekdiler. Sen onun için matem tul adın ve kabrine aiyârete gitmedin. Belki zevk, sev i .iç ve memnûnlu fe gösterdin. Allâh o yaramazlığın be’ âsim verdi ve yaptığın yaramazlık­ ların zara - „n sana ulaştı.» dedi Melik Kavurd, «Vallâhi ben sana isyan etmedim ve taşkınlık yolu­ na gitmedim. Beni askerinin ısrârı ve gece-gündüz mektublar gönderip, doğru yoldan çıkarmaları ve Allah’ın kaza ve kaderi bu duruma getirdi» dedi. Sonra Melikşâh emr etti, Kavurdu Emîr Savtegin* in çadırında hapis edip, kötülük ve fesâdlanm ya­ tıştırdılar. Amîd Ebû er-Rırâ, Melik Kavurd’un ça­ dırına gelip, Kirman hâzinelerinin anahtarlarını ve ne gibi mâlların bulunduğunu sordu. Melik Kavurd, «Kirman dar bir yerdir, az hudûdu vardır. Bu sebeble geliri, giderine yetişmez. Kirmân mahsûlü ile Kirmân ordusunun işi bitmez. Asker dâima kıtlık ve gelir azlığı sebebiyle aşağılıkdan kurtulamaz. Benim bütün servetim, ancak Sultânın kullarından birine hediye olacak kadardır.» dedi. Bundan sonra bağlı olarak Melik Kavurd’u Hemedân’a götürdüler ve ora­ da hapis ettiler. Sultân o yılın Şaban ayının üçün­ cü, Çarşamba günü (3 Nisan 1074) Hemedân’a gel­ di, amcası Melik Kavurd’un öldürülmesini ve bu işi Sadü’d-Devle Gevherâyîn’in yapmasını emr etti. Sa­ dü’d-Devle Gevherâyîn kendi kullarından bir gözü kör bir Ermeni cellâd ile gelip, Melik Kavurd’un ya­ nma girdiler. Kavurd’un namaz kıldığım ve Allah’a yalvarıp, duâ ettiğini gördüler. Namazı bitirinceye kadar durdular, sonra boğmak için el attılar. Kavurd 119


günâhları için tövbe edip, Gevherâyîn'e yalvardı, «Beni Sultân’ın işkencesinden kurtar.» diye bir iyilik yapmasını istedi. «Bundan sonra ülkeye ve hüküm­ darlığa bakmayacağım, Su!»lâu’a muhalefet yoluna gitmeyeceğim. Bütün mâllarım, şehirlerim, kalele­ rim ve kullarım Sultân’in olsun. Ben bir mescid kö­ şesinde oturup, dünyâdan göç edinceye kadar Allâh’a yalvanp yakarmakla meşgûl olayım, veyâ zincirler' ile ve gece-gündüz bağlı kalayım, tek başıma olup, Allah’ı anıp, Allah fikrinden uzak kaimiyayım.» de­ di, yalvanp yakardı, fakat çâre olmadı. Sonra cellâd ileri gelip, Kavurd’un canım almağa niyet edin­ ce, bir saat savaştı. Cellâd’m boğmağa kudreti ol­ madı. Nihâyet Kavurd yorulup, giiçsüz kaldı. Cellâd fırsatını bulup, onu altına alıp, iki ayağını sıkıca bağladı ve kirişi boynuna kemend yaptı, çekip boğ­ du. Kavurd’un ölüsünü gecojeyüı götürüp giıtdiler, tbrâhim b. Yınal’in yanındı gömdüler. Kasd ettik­ leri ve istedikleri olduğu zamân, Melik Kavurd’un oğullarını getirdiler ve Melikşâh’ın önünde her biri­ nin gözlerine mîl çskip, kör ettiler. O oğlancıklar gözlerine mîl çekmeğe götürdükleri zamân feryâd edip, ağlarlar, işitenlerin cân ve ciğerlerini dağlan lardı. Büyük kardeşleri Sultân-şâh küçük kardeşle­ rini bağrına basıp, kucaklar ve öper, «Bu Allâh'm kozasıdır, ağlayıp sızlamayı bırakın. Kazâya uymak gerek, ölüm her kişiye gelir, sonunda her kişi etti­ ğini bulur.» dedi. Sonra îshak ve diğer çocuklara mil çekildi, Melikşâh orada hâzır ve bunların göz­ lerine mîl çökmelerine bakmaktaydı. O çocuklardan ikisi dayanamayıp, öldü. Sultân-şâh ve Kirmân-şâh ölmediler. Bütün bu yapılan işler Vezîr Nizâmü’l120


Mülk’ün tedbîrleri ile olmuştu. Nizâmü’l-Mülk, Melikşâh’ı (tahrik edip, «Görüş budur, böyle yapın.» de­ mişti. Askerler, Melik Kavurd ve oğullarına olan du­ rumu bildikleri zamân, Melikşâh ile Nizâmü’l-Mülk’ün üzerine hücûm ettiler. Mel'kşâh ve Nizâmü’l Mülk’e olan saygı ve hürmeti bıraktılar, herbirinin yüzüne karşı lâ’net okudular. Sultân’a olan itaati bırakıp, muhâlefet ettiler. «Alp Arslan’m vasiyyeti bu değildi. Belki Fars ve Kirmân’ı Kavurd’a vermiş, onu da kayırmış idi. Kavurd Bey’in hıyânet ettiğini düşünelim, Ya bu oğlancıklar ne yaptı?. Allâh o oğ­ lancıklara yaptığınızı size versin.» dediler. Sultân­ dan ayrılıp, şehirlere el uzattılar, yağmaladılar. Ül­ keye çeşitli zararlar verdiler. Melikşâh, askerden kendisine ziyân ve zarar ulaşır diye, çok korkdu. Sonra Nizâmü’l-Mülk, Sultân’a, «Buyruk ve hükümdârlıkda bozukluk ve ülkede karışıklık oldu. Yâ sen tedbîrini al, yahûd bana bırak. Bozuklukların orta­ dan kaldırılmasında doğru yol ne ise ona gidelim.» dedi. Sonra Melikşâh Vezîr’e «Bu işlerin tedbîri se­ nin olsun. Bu bozuklukların ortadan kaldırılmasında her ne yaparsan yap, ben sana muhâlefet ve inâd et­ mem.» dedi. Melikşâh bunun üzerine yemîn etti ve Vezîr’e çeşitli hiPatler ve her birinin üzerinde altın eyerler bulunan atlar verdi. Yirmibin dînâr (altın para) ve ipek kumaştan yüz tane elbise ve atlasdan büyük bir otağ bağışladı. Tûs Nizâmü’l-Mülk’ün tîmârı idi, Horasan’daki kalelerden birini ona ilâve etti. Ayrıca atabey diye ünvân verdi. Atabey, babanın yeriiıi tutan emîr demektir. Nizâmü’lMülk halk içinde çok saygı gördü. Askere ve beyle­ 121


rin her birine durumlaarma göre tîmâr verdi ve mâl bağışladı. Her birisini sakinleştirdi ve kalblerini ra­ hatlattı. Vezîr böyle bağışlarda bulununca, bütün asker Sultân’dan utanıp, cân u gönülden kul oldu­ lar. Scnra Melikşâh’m saltanatı, büyüklük ve kuv­ veti fazlalaştı. Nizâmü’l-Mülk de sabır, yiğitl-k ve cesâret sâhibi oldu. Hattâ güçsüz bir kadın iş için gelse ve on­ dan bir nesne arzu etse, durur ve kadın üe bütün dileğini konuşur ve onun iş.ni görürdü. Bir gün bir kadın gelip, bir dilekçe getirdi, kendisi ile onun ara­ sında vâsıta olması ve Nizâmü’l-Mülk’e ulaştırması için hâcibin eline verd'. Hâcib o dilekçeyi alıp, Nisâjmi'l-Mülk’e ulaştırmadı, bu sebeble kadının işi bitmedi Sonra Nizâmü’l-Mülk duyup, o hâcibe «Se­ nin hiTnetin bana gelemeyen yaşlıların ve güçsüz kadınların işlerini görmek ve dilekçelerini bana vermekdir. Bu işi görmedikten sonra sen neye yarar­ sın.» deyip, bunun gibi azarlayıcı sözler söyledi. O hâcibi işinden uzaklaştırdı. Bir yere asker çıkardığı ve sefere gittiği zamân, müııâdiler (tellâllar) «Eğer bir kimse bir kimsenin bir avuç samanını veya bir yumurtasını parasız alırsa, o onun kanı karşılığındadır. kendisini öldürülmüş bilsin.» diye bağırırlardı. Sujtân Melikşâh o yılın Ramazân ayını (Mayıs 1074 Isfahân’da geçirdi. Fakirler ve sâlihlere (dînin emrettiği şeylere uygun harekette bulunanlar) çok mâl bağışladı. Mahbûsları serbest bırakıp, gönülleri­ ni sevinçli kıldı. Kardeşi Emîr Tekiş’e Fars vilâyeti­ ni bağışladı 134). Bundan sonra Rey e geldi, bir kaç gün orada kaldı. Hicretin 466. yılında (1073/1074), Gazne Sultânı îbrâhîm b. Mes’ûd b. Mahmûd b. Se122


btiktegin asker çekip, Melikşâh’m ülkesi üzerine gel­ di. Bazı yerleri yağmalayıp, aldı. Sonra Melikşâh bu­ nu işidip, kardeşi Ayaz'ı üzerler'ne gönderdi. Ayaz Gazne askerleri ile savaşdı ve onlan mağlûb ederek geri döndürdü. Gazne askerlerinden yediyiiz kişi aman isteyerek, Ayaz’a itâat ve onun hiz­ metini kabûl ettiler. Ayaz o savaşdan dönüp, Belh’e geldi, üç gün sonra öldü. Sultân Isfahân'dan kalkmış, Rey’e gelmişdi. Belh’den Gazneliler’in yenilgisini ve kardeşi Ayaz’m ölüm haberi geldi, tki sevinçli olay bir arada olmuş, kardeşinin ölümü ile dileğine kavuş­ muştu. Çünkü Ayaz ile aralarında kırgınlık vuku bulup, bir birine kinleri içlerinde saklıydı. Nizâmü’lMfülk, Melikşâh'a «Kardeşinin ölümü için kara elbi­ seler giyip, hüzün göster, sevinç gösterme. Halk sa­ na söver.» dedi. Melikşâh dahi onun sözünü tutup, üzüntülü bir tavır takındı. Halka da o yüzle görün­ dü. Sonra yas ve mâtemden çıkıp, kardeşi Şihâbü’dDevle Melik Tekiş’e hil’at giydirdi. Kardeşi Ayaz’m hüküm ettiği memleketler olan Belh ve Toharistan’ı Tekis'e verdi. Gazne Sultânı îbrâhîm, Melikşâh üzerine asker gönderip, yenildiği ve firâr ettiği zamân, yaptığı işe pişman olup, Sultân’a sayısız hediye ve armağan ile bir mektub gönderdi. Yaptığı işe pişmanlık göste­ rip, günâhı için tövbe etti. Melikşâh’m güzelliği dün­ yaca meşhûr Gevher Melik adında bir kızı vardı. O sebebden ismi Mehd-i Irâk idi. Sultân Îbrâhîm o kı­ zı, oğlu Mes’ûd’a nikâhlamak istedi. Melikşâh da ka­ bûl edip, nikâh kıyıldı. Sultân İbrâhim dileğine ka­ vuştu. Bu esnâda Sultân’ın amcası Osmân, mektûb gön­ F: 10

123


derip, aynlıkdatı şikâyet etti, sevgi gösterip, Sultân ile görüşmek ve konuşmak istedi. Sultân da amcası­ nın hâtınna saygı için Serahs tarafına gitti. Amca­ sına yakın bir yere ulaştığı zamân, Amcası Sultân ı karşılayıp, saygı gösterdi. Amcası gelince, Sultân tahtından aşağı indi, onu kucakladı ve görüşdüler. Biri birinin hâl ve hâtırını sordular. Sultân Velvâlec beyliğ'ni amcasına verdi. Herât, Gur çevresini ve Garcistan’ı kardeşi Böri Bars’a bağışladı. Kavurd Bey’in oğullarının gözlerini kör etmek için Melikşâh mîl çekdirdiği zamân, mîl çeken kimce gözlerinin nûrunu gidermemeğe niyet edip, mil çekme, yi savsaklamıştı. Sultân-şâh’m ve sağ kalan iki kar­ deşinin gözlerinin nûru durur ve yine eskisi gibi gö­ rürlerdi. Ancak bir evde hap:s olunmuşlar ve üzer­ lerine güvenilir muhafızlar konduğundan kurtulmak­ tan ümidlerini kesmişlerdi. Ayrıca muhafızlar üçü ile de konuşmadığından kurtuluş için bir çâre bula­ mazlardı. Nihâyet bir hîle düşünüp, Sultân’dan hiz­ met için iki câriye istediler, «Biz hastayız, hizmetkârsız olamayız.» dediler. Sultân bunlara iki câriye verdi. Cariyeler gelip, bunların olduğu hücreye gir­ di. Bunlar ile o hücrelerinde durur, hizmetlerini gö­ rürlerdi. O câriyeler sebebinden muhâfızlar bunla­ rın üzerine her zamân izinsiz giremez ve durumla­ rım göremez oldular. Sonra bunlar muhafızların biri ile dost oldular ve kaçmak için tedbîr alıp, gayret gösterdiler. Kirmân’a adam gönderip, at istediler ve «Bize yardım edin.» dediler. Kirmân’a g'den adam­ lar atları getirip, şehrin dışında bir tenhâ yerde bırakdılar. Bunlarla dost olan muhafız vâsıtası ile at­ lan getirdiklerini bildirdiler. Sonra o iki câriye124


nin ellerini arkalarına bağlayıp, bir karanlık evin içi­ ne koydular ve evin kapısını sıkıca kapattılar. Evin damım bir taraftan delip, Sultân-şâh’ı ve kardeşle­ rini ip ile çekerek yukan çıkardılar. O gecenin için­ de hazırlıklarını gördüler ve atların durduğu yere ulaştılar. Atlarına binip, sürat ile yola çıktılar. Mu­ hafızlar durumdan öğle zamânı haberdâr oldular, o câri yeleri bağlı ve hapis olunmuş buldular. Melikşâh orada değil, Horasan'da idi. Çok kimse onların ar­ kalarından gitmedi, gidenler de ulaşamadı. Bunlar »üratle gidip, bir kaç gün içinde Kirmân’a ulaştılar. Babaları Melik Kavurd"un kalesine girdiler, emîn ol­ dular, Melikşâh’m hapsinden kurtuldular. Kirmân halkı bunların gelişine memnûn oldular. O yıl, Sultân-şâh gözlerinin sıhhati ve kardeşle­ rinin ve kendisinin hapr'sden kurtuluşu ve düşman­ larının elinden kaçışının şükrânesi (iyilik bilme niı/ânssi) olarak, Ebû en-Nasr Esterâbâdî demek ile ıni'fhûr bir kimseye otuzbin dînâr (altın para) ver­ di, «Git, Meseid-i Harâm’d ı 135) sarf et.» diyerek "önderdi. Ebû en-Nasr gelip, o para ile Mescid-i Ilarâm’ın onanma mubtâç yerlerini yaptırdı. Para­ nın birazım Mekke ve Medine fakirleri arasında üleşdirip, onları memnûn etti. Hârûn er-Reşîd’in zevce­ ni Züb yde Hâtûn çok altın harcayarak, Arafât’dan Mekke ye su getirip, akıtmıştı. Zamân aşımı ile o su yclu harâb olup, gitmişdi. Ebû en-Nasr o paranın birayım o su yoluna harcayarak, yaptırdı ve Mek­ ke’nin suyunu çoğalttı. Nice yıllardan beri Beyfuliâh (Kâbe) çıplakdı. Ebû en-Nasr Kabe’ye örtmek için Hind’de işlenmiş beyaz bir örtü getirmâşdi. Ka­ be'yi onunla örttü. Ondan sonra bütün işi bittiğin­ 125


den Mekke halkına vedâ ederek, çıkıp gitdi. Bu tarafda Melikşâh, Sultân-şâh’m firânm ve Kirmân’a giderek atalarının hisârmda oturduğunu öğrendiği zamân incinmeyip, Ummân ve Kirmân’ı onlara ver­ di 136). Her birin n gönüllerini alıp, hil’atler gönder­ di. Melikşâh’m Semerkand Sultânı’nm elinden Tırmiz’i alması ve Semerkand ü'«rine yürümesi ve Hâkân'ııı firâr etmesi: O sırada Semerkand’ın Şemsü’lMülk (Ebul-Hasan I. Nasr b. îbrâhîm) adında bir hâkânı vardı, Melikşâh’a mektub ve elçi gönderdi. Bu mektubu okuyup, duâ ve selâmdan sonra nice acı ve tatlı sözlerin yazılmış olduğunu gördüler. Netice olarak sözler şu şekildedir: Eğer sizin ile aramız­ daki dostluk bozulmasın derseniz, Tırmiz kalesini bi­ ze teslim edip, oradan elinizi çekin. Çünkü hâkânlar hükümdâr ola geldiklerinden bu yana orası Mâverâünnehir ülkesindendir. Eğer öyle yaparsanız, si­ zinle dostluğumuz ve eski sevgimiz sağlamlaştırıl­ mış olur. Eğer başka bir türlü olursa, bu işde kılıç ve ok hâzırdır. Sultân bu £‘izleri işittiği zamân, öf­ kelinden coşdu, emr etti, sayısız asker ve büyük bir ordu toplandı, Belh’e doğru yürüdü, asker yer yü­ zünü bürüdü. Be’h’e geldiği zamân, Belh ileri ge­ lenleri huzûrunda toplandılar. Su’ı'ân’m niyetini öğ­ rendiler, her birisi Hâkân’dan şikâyet ve yaptığı zu­ lümleri hikâye ettiler. «Sözlerinde durmayan uğursuz bir kavim ve yerilmiş bir halkdır.» dediler. Sultân ın Hâkân ile savaşa niyetini bir iken, bin eylediler. O esnada Sultân’a müjdeci geldi, «Oğlun oldu.» diye müjde verdi. Adını Muhammcd koyup, sevindi. Fa­ kirlere bağışlarda bulunup, köleler serbest bıraktı.


Müneccimler yıldız kitablarma bakıp, «Devleti gür olucuk, uzak ve yakın bütün ülkelere hüküm kılacak.» ■lorillcr. Sultân Belh’de iken, yine Hâkân’ıri elçisi Keldi. Hâkân’dan Sultân’a elli batman ağırlığı olan lıllyük bir topuz ve on batman ağırlığında bir kılıç K«*t irdi ve «Hâkân, işte şu kılıç ile savaşırız ki, o kı­ lı»; için demir zırh ile ekin yığını farksızdır ve bu Ki ırz ile vuruşuruz, cna insanlar değil dağlar daya­ nılmaz, buyurdu.» dedi. Sultân bu haberleri Hâkânın oleininden işittiği zamân, bir saat etraflıca düşündıikten sonra askerin atlarına binip, sahrâya çıkma­ larını emr etti. Sultân da askerle berâber ata binemk »ahrâya çıktı. Elçi de bakıp, Sultân’ın süsünü gördil. Sulıtân o gürzü eline aldı, yedi kerre başının üze­ rinde salladı, ondan sonra havâda döndürüp, seksen u'lım öteye atdı. Ondan sonra havâdan iner iken tut­ tu ve o kılıç ile, arslan gibi, bir büyük dişi devenin boynuna vurdu, başını gövdesinden ayırıp, yere bırııkdı. Ondan sonra eline ok ve yay alıp, elçiye «Hâkftn’a söyle, gürz ve kılıç Hâkân’ın olsun, ok ve yay bizim.» dedi ve elçiye bir yay verdi, Hâkân’a gön­ derdi. Nûştegin Ma’merî’yi de elçiye yoldaş yaptı. Elçi ile Nûştegin Ma’merî oradan ayrıldılar ve bir kaç gün gittikten sonra Semerkand’ın dışına ulaştılar. Henüz ordugâha vardıklarında, Hâkân’m atlarından bir azgın ve deli atııı boşanmış geldiğini ve karşısına kim gelirse öldürdüğünü gördüler. Nûşterpn ileri çıkıp, o atı boğazından tuttu, şâh damarı­ nı sıkarak durdurdu. Atı geriye sürdü, güçsüz bırak­ tı, sonra gemi olmadığı hâlde üzerine binip, Hâkân’ın sarayına doğru gitdi. O atı sağ ve salim, gemsiz zabt edip, yerine ulaştırdı. Ayrıca Melikşâh’ın habe­ 12T


rini ve o yayı Hâkân’m eline verdi. Hâkân’ın dîvânın, da olan yiğitlerden hiç birisi yayı çekmek değil, ki­ rişini bile takmağa gücü yetmedi. Hâkân, Sultân’â e’.çi gönderdikten sonra gelmiş, Tırmiz’i alıp, zabt etmişdi. Sonra Sultân da Nizâmü’l-Mülk ile sayısız asker ve büyük bir ordu hazırlayıp, hicretin 467. yılı­ nın Muharrem ayında (Ağustos/Eylül 1074) Tırmiz’e gelip, hisarın üzerine mancınıklar kurdular. Her tarafdan kesici taşlar attılar. Kale halkı korku­ dan titreyerek, âmân dilediler. Aman sesi Sultânın kulağına ulaştığı zamân, kale halkına âmân verdi. Âmândan sonra yine iki gulâm ellerine yay alıp, ka­ leden askerin üzerine keskin oklar attılar. Melikşâh bunu görüp, yine savaştı, her taraftan taş vurup, kaleyi zorla aldılar. Kale halkının hepsini esîr ettiler. Sonra Sultân yine aff edip, hepsini serbert bıraktı. Tırmiz kalesi yine Melikşâh’m oldu, sonra Emir Savtegin’e kalenin harâb olan yerlerinin tamirini emr etti. Sultân oradan harekete geçti, Emîr Mikâil askerin öncüsü idi, bu şekilde ilerleyerek Semerkand geç'tine ulaştılar. Orada otağ kurdular. Hâkân, Sultân’m gelmesi üzerine, Semerkand'da durmayıp, kaçtı, uzak şehirlere gitdi. Sultân ken­ disine karşı koyacak düşman bulamayıp, isteğini el­ de edemeyince, döndü yine Belh’e geldi 137). Hora­ san beyliğini kardeşi Tekiş’e bağışlayıp, onu o ülke­ yi idare etmekle görevlendirdi. Kendisi oradan Rey’e gtdi. Halîfe Kâim bi-Emrill��h’m ölümü: Halîfe Kâim b;-Emrillâhda göz sulanması olup, görür iken, kör olması ihtimâli belirmişti. Gözüne zarar gelmesin­ den korkup, gözün bozukluğunu ortadan kaldırmağa 123


niyet edip, bir kan alıcı getirdiler, o kan aldı ve doktorların, tedbîriyle yüz elli dirhem kan akıtdı. Tesâdüf Kâim bi-Emrillâh kan aldırdığı günün sonu­ na kadar uyumuşdu. Yanında hâzır ve emrine ba­ kan hiç kimse yokdu. Uykuda iken kan aldırdığı ye­ re sarılan bağ çözülüp, o derece kan akdi ki, bedeni güçsüz kaldı. Uyandığı zamân, bedeninde kuvvet kalmadığını, ömrünün sona ermeye yüz tuttuğunu gördü. Sonra yüzü, el ve ayağı şişdi. Yaşam müd­ detinin tamâmlandığmı ve ömrünün sona erdiğini anladı, torunu Muktedî bi-Emrillâh’ı getirtip, hali­ feliği ona vasiyyet etti. Hicretin 467. yılının Şaban ayının onikinci günü (3 Nisan 1075), bir diğer ta­ rihçiye göre, onüçüncü Perşenbe günü (4 Nisan 1075) öldü. Bütün halifelik müddeti kırkdört yıl sekiz ay ve yirmisekiz gün oldu. Bir diğer tarihçiye göre, se­ kiz ay iki gün idi. Bütün ömrü yetmişbeş yıl sekiz ay yirmidört gün idi. öldüğü gece şiddetli bir rüzgâr vardı ve çok yağmur yağıyordu. O gün bütün ileri gelenler, emirler ve reisler toplandılar, Kâim bi-Emr rillâh’m vasiyy.?tini tutup, Muktcdî’ye biat ve itaat ettiler. Muktedî çıkdı, halk üe ikindi namâzmı kıl­ dı, ondan sonra Kâim bi-Emrillâh’ın namazına salâ (cenâzeye çağırmak için minârelerde okunan salavât) okundu. Cenâzeyi götürdüler, musallaya yatır­ dılar. Muktedî kendisi imâmlık yapıp, namâji kılın­ dı. Kâim bi-Emrillâh kendisinin dinlenip, ibâdetle vakit geçirdiği edasında gömüldü. önce Kâim bi-Emrillâh’m veziri, Mcslema oğlu Reis er-Rüesâ Ebül-Kâsım idi. Sonra o Ars'.an Besâsîrî’nin eliyle öldürüldü, onun yerine Fahrü’d-Davle Ebû Nasr Muhammed b. Cüheyr vezîr oldu. Halî­ 12C


fe Kâim bi-Emrillâh orta boylu idi, organlarında ka­ balık. renginde ve benzinde sarılık vardı. Yüzünde çiçek hastalığının izleri görünürdü. Ancak yine de yüzü sevimJi idi ve düzgün söz söylerdi. Saçı ve sakab beyazdı. Allâh’dan korkan, aşın sofu, bilgin ve ibâdot eden bir kimseydi. Şeriat ve fıkıh işlerinde geniş bilgisi vardı ve devamlı oruç tutardı. Nûr yüz­ lü idi. Edebe son derece itinâsı ve itibân vardı. Yu­ muşak huylu ve cömertti. Halka merhamet ve iyilik ederdi.. Güzel inançı vardı, insaf ve iyiliklerin sahi­ biydi. Allâh’dan çok korkardı. Şüpheli olan nesneden çekinirdi. Çiftleşmeden vazgeçmişti, çok çekinirdi, o sebebden soyu azdı. Çiftleşmeyi terk etmesinin sebe­ bini böyle rivayet ve hikâye etmişlerdir: Bir gece eâriyesi iîe çiftleşip, kavuşurken, tesadüf önünde bir kandil vardı. Çiftleşme hâlinde kendisinin gölgesi duvar üzerine düşer, Kâim bi-emrillâh kendi gölge­ sine bakar, çiftleşme sırasında kendi şeklini çok çir­ kin görür. Hemen bu işden el çekerek, «Bir daha çiftleşme yapmayacağım.» der. Hadîse kalesinden geldikten sonra, güzel yemeklerden vazgeçip, az şey­ le yetinir olmuşdu. îftâr vakti bir tirit yemekle ka­ nâat ederdi. Bu sebebden çok zayıf ve son derecede nahîf olmuştu. Hizmet eden câriye Kâim bi-Emrillâh’m bu zayıflığını görerek, bir gün tiritini tavuk çor­ basında yapmış, o tiriti tavuk çorbasında ıslatmışdı. Kaîm bi-Emrillâh tiriti gördüğü zamân câriyeye «Bundan sonra bir daha böyle yapma, benim iste­ mediğim yola gitme.» diye ısmarladı. Sulehâya (di­ nîn emrettiği şeylere uygun harekette bulunanlar) çok sevgisi vardı, gece-gündüz onlarla konuşur ve arkadaşlık ederdi. Çok sadaka verir ve bağışlarda 130


bulunurdu. Bu husûsda çok şöhretli idi. Muktedî, Kaim» bi-Emrillâh'ın yerine halîfe ol­ duğu zamân, herkese eşit davrandı. Halifelik işin­ de dununu günden güne kuvvetlendi. Bağdad onun aamânında imâr ve halk da ondan memnûn oldu. Ye­ men, Suriye ve Kudûs’de onun adına hutbe okunup, bütün Islâm ülkelerinde adı iyilik ile anıldı. Müslümânlar onun zamânında Urfa ve Antakya’yı Bizanslılar’ın elinden alarak, İslâm yurdu yaptılar. Yüksek gayreti, cömertliği, halifelikde çok heybeti ve yiğit­ liği vardı. Tarih yazarları, Hıristiyanların Menbiç kalesi­ ni Müslümânlar’ın elinden aldığını ve Bizanslılar’ın yedi yıl bir ay buraya hâkim olduğunu söylerler. Mahmûd b. Zûâbe 138) hicret n 468. yılında (1075) oraya gidip, uzun müddet kuşattı. Neticede Bizans­ lIlar âmân dilediler. Müslümân askeri de âmân ver­ di. Menbiç Safer ayının yedinci, Pazartesi günü (21 Eylül 1075) feth oldu ve yine Müslümanların eline geçti. 139) Atsj.z Hârezmi, Guzlar’m (Oğuzların) reisi ve hâkimi idi. Sultân. Melikşâh o yıl kardeşi Tâcü’dDevle Tutuş’u Atsız’la savaşması için Suriye’ye göndermeğe niyet etti. Ancak bu iş Nizâmii’l-Mülkün görüşüne uygun değildi. Atsız da Melikşâh’m bu niyetinden haberdâr olarak, Melikşâh’a mektub yaz­ dı, saygı gösterdikten sonra, çok yalvanp yakardı ve «Ben senin işini kendi isteğimle yapan hizmetkâ­ rın ve sana tâbi kulunum. Ben kendi elim ile, size zahmet vermeden ve sizden asker gelmeden feth et­ tiğim bu ülkelerde, sizin tarafınızdan vekil ve hâki­ mim. Sizin için bu vilâyetlerde bulunuyorum. Bu ül­ 131


kelerde askerden artan serveti mümkün oldukça size gönderirim. Şimdi Tâcü’d-Devle Tutuş’u benim üze­ rime savaş için göndermek istemişsiniz. Beni düş­ manlarınızdan sayıp, hizmetinizden uzaklaştırmayı ve böyle yapmayı ne gerektirdi?.» dedi. Atsız’m mek­ tubu ve elçisi, Melikşâh’a vâsıl olduğu zamân, Ni­ zâmü’l-Mülk, Sultân’ı bu işden vazgeçirdi. Sonra At­ sıza Sultân tarafından, ipekli hi'l’at, atlar, kılıç, kalkan ve tâc gönderip, yüceltdi. Mekke'nin emîri lbn Ebî Hâşim, o zamâna gelin­ ceye kadar h u tbeyi dâimâ Mısır Sultânı adına oku­ turdu. Mekke’de Mısır Sultanı’mn 140) emri geçerli idi. Sonra îbn Ebî Hâşim, Melikşâh’ın kızkardeşi ile evlenme1; istedi. O sevdâ ile o yıl Mekke’de hutbe’yi Muktedî ve Melikşâh adına okutdu. Sultân Melikşâh hicretin 467. yılında (1074/ 1075), Herât Murğâbı 141) denilen şehre gitti. Emîrü’l-ümerâ 142) ve Sultân’ın diğer yakın akrabala­ rından büyükler, Sultân’la buluşmak isteyerek, gel­ diler. Sultân’m olduğu yere yaklaştıkları zamân, Ve­ rir, ileri gelenler ve dîvân mensubiarı bunlara saygı göster p, karşıladılar. Sultân hepsine hil’at verip, say­ gı gösterdi. Şihâbü’d-Dsvle Tekiş de Sultân’ı ziyâret gâyesi ile geldi. Sultân ona da hil’at giydirip, ikrâmda bulundu ve saygı gösterdi. Hicretin 4S9. yılında (1076/1077), Melikşâh adı­ na Medîne şehri emîri olan Hüseyin b. Mühennâ’nın üzerine Mısır Sultânı tarafından Muhît Alevî isimli bir emîr geldi. Medîne halkı Muhît Alevî ve askerle­ rine yardım ettiler. Mısır’dan gelen asker, Hüseyin b. Mühennâ’yı Medine’den çıkardılar. Bağdad Halî­ fesi ve Melikşâh adına olan hutbeyi, Mısır Sultânı


İHmine okuttular. Hüseyin b. Müsennâ’nm çıkarılı­ rının sebebine gelince, Mekke halkı hacca satılacak mal ile gelen tüccardan, malına göre bir mikdâr verKİ alırdı. Hüseyin b. Mühennâ da Peygamberi ziyâr«nte gelenlere az bir mikdâr mâl tayin etmişti. Onu kendisine göndermeyenlere, Peygamber’i ziyârete İzin vermezdi. O mâlı vermeyen Peygamber’in kab­ rine giremezdi. Sonra halk ileri gidip, «Tüccârdan ıılınan vergi, ticâret sebebi ve ellerindeki mâldan dolııyı alınır. Peygamber’in ziyaretçilerinden Kâfirler gibi cizye mi alınır?» dediler. Hüseyin b. Mühennâ’* nııı bu işini çok uygunsuz gördüler ve Medine’den Hürdüler.

O yıl halk yiyecek azlığından şikâyetçi oldu. SultAtı adâleti sağlamak için Basra ve Huzistân'a geldi, o yerlerin narhlarını gözden geçirdi, ölçek ve ölçü ftlctler ni teftiş etti. Orada ancak bir gece yattı, bozKiıtıculuklan ve halkın durumunu düzeltip, giıtti. Atsız’m Mısır askeri ile savaşı ve yenilmesi, MHİkşâh’a mektub göndermesi, Tutuş’un Atsız’ı öl­ dürmesi ve Şam’ı alması : Yukarıda adı geçen Atsız Hftrezmi denilen kimse Guz (Oğuz) kavmine serdâr iıll. Suriye ve Kudüs'ü almış, kendisüıe bağlamışdı. .‘.mııı’da oturur, ülkenin işlerini oradan görürdü. At«ı/.’in aklına Mısır Sultânı Mustansır’m elinden M i ­ mi r’ı olmak ve onu da kendi ülkesinden kılmak sevılıiHi düşdü. Bu maksadla sayısız asker toplayıp, Mııtır’ın üzerine yürüdü. Mısır Sultânı askerini ikiye lıC.lrrek, birazını pusuya yatırdı ve gökçek (güzel) bir tedbîr aldı. Mısır askeri, ardından ve önünden, iki taraftan Atsızı araya alarak, sıvaşdılar. Atsız 133


çok kötü bir mağlubiyete uğradı, kendisi çok az adam ile kurtuldu. Oradan kaçıp, yine Şam’a geldi. 143) Bu tarafda Melikşâh, Atsız’ın mâcerâsını, Mısır askerinin ona mağlûb ettiğini işittiği zamân, Atsız’ın öldüğüne inanarak, kardeşi Tutuş’a, Suriye’yi alma­ sı için mektub gönderdi. Bu Tutuş çok akıllı ve işle­ ri tedbirli gören ve durumdan haberli kimse idi. Sultân’ın mektubunu getirip, kendisine ulaştırdıkları ve haberin ne olduğunu bildiği zamân, acele etmedi. As­ ker ile kalkıp, yavaş yavaş Diyar Bekr’e ulaşdı, Atsız’ın durumundan haber sordu. Atsız’ın sağ ve Su­ riye halkının kendisine isyân ettiğini ve halkı öldü­ rüp, ülkeyi viraneye çevirdiğini ve Şam'da oturdu-. ğunu öğrendi Sonra Sultân’a haber gönderip, Atsız’m sağ olduğunu ve memleketin bozukluğunu bildirip, Sultân’dın yardım istedi. «Atsız hayâtda olunca, be­ nim yanımda olan asker jizdır. Onun ile savaşdan çekinirim. Bu kadar asker ile onun üzerine gidilmez ve savaşılmaz.» dedi. Atsız bu durumu duyarak, Sul­ tân’a bir çok hediyeler ile mâllar ve mektub gönder­ di. Mektubda çok yalvarıp yakararak, «Tutuş’u benim üzerime göndermeğe sebeb nedir?.» Ben de sizin em­ rinize aslâ muhalefet yckdur. Ben Sultâna boyun eğen ve işini kendi isteğiyle yapan kuluyum. Bu ül­ kelerden ne kadar servet ele geçerce, hepsi Sultân’m hazînesine ulaşır. Bundan scnra her yıl otuz bin dînâr (altın para) göndereyim.» dedi. Sultân da yine Tutuş’a mektub göndererek, «Suriye’ye taarruz et­ meyesin ve Atsız’ı incitecek yola gitmeyesin. Haleb bölgesine giderek, o tarafları almağa niyet edesin.» dedi. Sonra Tutuş, Hamânın üzerine yürüdü, sava­ şıp, zorla aldı ve içine girdi. Bütün işleri gördükten İÜ


sonra, yerine bir bey bıraktı. Oradan Ma’arretiinNumân’a 144) geldi ve bütün etrafını zabt etdi. Bu­ radan Humus üzerine gitdi. Humus Beyi, Tutuş’un geldiğini işiterek, şehirden çıkdı ve ona itaat edip, emrine uydu. Tutuş da yine Humus’u o beyin idare­ sinde bırakıp, bir mikdar kendi askerinden koy­ du 145). Hicretin 472. yılında (1079/1080), Mısır tara­ fından tekrar Atsız’m üzerine asker geldi ve Şam'da Atsız’ı muhasara etti. Atsız, Tutuş’a haber gönde­ rip, «Bana yardım edin. Vilâyet sizindir, sizin ol­ sun. Ben sizin vekiliniz olayım.» dedi. Bu haber ulaş­ tığı zamân, Tutuş ilerleyip, Şam’a geldi. Mısır aske­ ri, Tutuş’un geldiğini işitince, Şam’dan aynlarak tekrar Mısır'a döndü. Tutuş Şam’a vâsıl olup, Atsız ile buluşup, şehre girdikten sonra, Atsız’ın öçünden o vilâyetin virânlığım ve halkın perişanlığını gördü, çok acıdı ve ağladı. Şam’da daha önce 500.000 kişi oturmakta iken, şimdi ancak 3.000 insan kalmışdı. Şam’da daha önce 240 ekmekçi vardı, onun zamânmda halk azaldığın­ dan ancak iki ekmekçi kalmışdı. O çarşılar inşân ile dolu iken, onun zamânında çok tenhalaşmışdı. Kıy­ meti 3.000 dînâr (altın para) olan bir evi satmak için bağırdıkları zamân, 10 dînâra satın alacak kimse bu­ lunmazdı. 1000 dinarlık bir dükkânı bir dînâra ala­ cak inşân yokdu. Zayıf ve güçsüz insanlar kıymetli evleri ateşe verirler ve ateşden ısınır dururlardı. Yi­ yecek azlığından ve açlığın üstün gelmesinden köpek ve kedileri yerlerdi. Bu durumu kimse hiç bir tarihde Şam’da görmüş değildir, derlerdi. Bir kadının 135


dörder yüz dînârlık iki evi vardı. O evin birisini 14 kfr&t altına satıp, o altınla bir kedi satıp alıp, bir kaç

gün yemişdi. Tutuş, yaptığı zulümlerden dolayı, Atsız’ı yayının kirişi ile boğup, öldürdü 14®). Onun öl­ dürülmesi herkesi memnûn etti. Suriye'de Tutuş adâleti ile iyi bir isim bırakdı, vilâyeti imâr ve hal­ kı memnûn etti. Şam yine önceki durumuna kavuşdu. Müslim b. Kureyş’in Haleb'i Sabık b. Mahmûd’un elinden alması: Tâcü’d-Devle Tutuş Suriye emirliği­ ni ele geçirip, dileği olduktan sonra, Sâbık b. Mah­ mûd’un elinden Haleb'i almak istedi. O ülke için as­ ker topladı. Sâbık b. Mahmûd bunu işdip, Musul hâ­ kimi Müslim b. Kureyş ile ittifâk ederek, Tutuş’u ön. lemek istedi. Bu maksadla Müslim’e haber gönderip, sızlanıp şikâyet etti, derdine çâre umdu. «Sen bana diğerlerinden daha uygunsun. Haleb’i benim elimden başkaları alacağına sen daha lâyıksın, ikimiz de Ar&b evlâdı olduğumuzdan aramızda soy yakınlığı var.» dedi. Hamâ, Ma’arretüân-Numân ve Kefertâb 147) ’ı çekişme olmaması için, ona vermeyi va’d etti. Kendi­ si yalnız Haleb ile yetinecekdi. Gönderdiği mektubun sonunda «Eğer ben yiyecek olursam, benim yiyenim sen ol.» dedi. Sonra Müslim b. Kureyş de suvâr'leri* askerleri, maiyyeti ve hizmetkârları ile yerinden kal­ kıp, Haleb’in üzerine geldi. Ancak Sâbık’ın va’d ettiği sözlere uymadığını gördü. Sâbık, kapılan açıp Müs­ lim’i karşılamadı ve verdiği sözü tutmadı. Meğer Müs­ lim b Kureyş’in askeri Haleb Reis-i Alemi Hâgimî’nin oğlu Şerîf Ahmed’i esir etmişlerdi148) . Müslim onu ge­ tirtip, güzellikle kcnuşdu ve gönlünü yaptı, «Eğer ba­ na Haleb’i alıverirsen, seni çok gözetirim, değerin­ 136


den çok değer bulursun.» dedi. O da bu teklifi kabul HU. Sonra Şerif Ahmedi salıverdiler. O Müslim ile gizlice ittifak etti. Şerif Ahmed, kendiliğinden kurlulmuş gibi kaçarak, hisara ulaştı. Hisârdakiler onu görüp tanıdılar, sevinip kapıyı açtüar. Şerîf Ahmed l<;eri girdi. Müslim Haleb’in dışında çadırda oturur, Haleb'i muhâsara edip, dururdu. Sonra Şerîf Ahmed mlatnları ile anlaşıp, gece yarısı hisârm kapısını içer­ ilen Müslim'e açtılar. Müslim hisâra girerek, isteği­ ne kavuştu. Sabık ise iç kaleye gird’, kapısını sağlıımlaştırıp, bir kaç gün oturdu. Nihayet servet ve ik tâ ile kendisine âmân verildi, bu suretle luıvga son buldu. Sâbık bütün maiyyotindeki adamIhi i ile kaleden çıkıp gitdi, mâl ve mülkünü Müslim’e lef.lîm etti. Benî Zûâbe’nin 14H) devletleri ve beylikli'ri orada son buldu. Müslim hutbeyi Halife Muktedî ve Melikşâh ismine okutup, sikkeyi de onlarm adına l ı ı ı ı ı l ı r d ı . Haleb dahi Melikşâh’m ülkelerinden oldu. O yılın Receb ayında (Aralık 1079/0cak 1080), "ııllAıı Melikşâh avlanarak Ahvâz’a ulaşıp, orada lu 'linkindi. Orada İbn Fazlan demek ile anılan meş­ hur lıir Yahûdî vardı. Nizâmü’l-Mülk ün adamı olduı.nııılıın Basra’da âmil ve mâllar ürerinde o ülkede ■i' M İıır idi. Bu sebebden halk arasında çok değer ve illinin vardı. Hattâ o Yahûdi’nin bir gün hâtûnu öl' I«ı K/lılî’dan başka bütün Basra halkı Ibn Fazlan’ın krıllllıığimden sakınmak için cenâzenin yanınca giıMi, ı» Y n l ı f ı d î kadını mezânna kadar götürdü. Sultân Ahviu n gelince, Ibn Fazlan’ın Müslümânlar üzerine bu *ı kildeki sataşmasını işittiği zamân, öfkelendi. O Ya. Iıiı.ll'vi getirt'r>, öldürttü, Müslümânlar’ın üzerinden İn ı ullinıı gitti. Melikşâh o doğru yoldan sapmış olan 137


Yahûdî’yi teftiş etti ve Müsliimânlar’dan ne kadar mâl aldığını öğrendi, ondan 400.000 dînâr aldı. Hicretin 473. yılında, Muharrem ayında (Hazran - Temmuz 1080), Semerkand ve Maverâünnehr hükümdârı Şemsü’l-Mülk un öldüğü, ülkenin idaresi­ nin kardeşi Hasan’a geçtiği haberi geldi. ,r>°) Sultân Melikşâh bunu işittikten sonra, kardeşi Tekiş’e Cey­ hun’u geçip, Semerkand üzerine yürümesini emr etti. Ha9an bunu işidip, sekizbin Türk askeri ve y;ğitler ile, Tekiş’e karşı geldi, tki taraf Tırmiz ile Buhârâ arasında bir yerde 151) karşılaştılar. Bir m'kdâr savaşdan sonra Haşan gâlip ve Tekiş mağlûb oldu. Tekiş’in hezimetinden dolayı Haşan m eline çok ganimet geçti. O yıl Antakya ve Cebele beyi Firdevs, bir suçu sebebiyle Cebele kâdisım yakalayıp, hapis etti. Cebe­ le kâdîsı da îbn Ammâr’a şikâyet ve başına geleni hi­ kâye etti. O da Firdevs’e melotub gönderip, Cebele kâ_ dîsının serbest bırakılmasını dileyip, yalvanp yakar­ dı, aff ve bağışlanmasını ve kâdîlığımn yine verilme­ sini istedi. Firdevs’in yanında îbn Ammâr’ın dileği geçerli olup, sözünü kabul etti, Cebele kâdîsına kadı­ lığını yine verdi. Sonra îbn Ammâr, Cebele kâdîsı ile ittifâk edip, Cebele’yi ona teslim etmek üzere anlaş­ tılar. îbn Ammâr, kararlaştınlan bir gece yarısı de­ nizden Aynü'z-Zemân adındaki bir gulâm ile üçyüz Türkmen askeri gönderdi. Bunlar denizden gelip hisânn dibinde, Cebele kâdîsının hisârın kapısını açma­ sını beklediler. Cebele kâdîsı o gece hisâr kapıcıları­ na ziyâfet verip, hepsine ilaçlı yemek yedirdi, akıl­ lan başlarından tamâmen gitdikten sonra, hisârın 138


kapısını açdı. Gelen asker içeri girdi, Firdevs'in adamlarının hepsini öldürdü. îbn Ammâr bu yol ile hisarı aldı ve hutbeyi Bağdâd Halifesi Muktedî ve Sultân Melikşâh ismine okudup. sikkeyi onların adı­ na bastırdı, adâletle hareket etti. Tekiş Hân’ın isyanı, Sultân’m üzerine yürümesi ve aralarının düzelmesi: Hicretin 474. yılında (1081, 1082), Tekiş Sultân’a isyân edip, kardeşlik hükmüne saygı göstermedi. Melikşâh da Tekiş’in ardından as­ kerini hasırlayarak, Nîsâbür’a vardı. îki taraf askeri Belh yanında bir mikdâr savaşdı, neticede Tekiş ye­ nilgiye uğrayarak kaçtı, Tırmiz hisarlarından bir hisâra girip, oturdu. Sultân Melikşâh Ceyhun'u geçip, ardınca ilerledi ve Tekiş’in olduğu yere ulaşdı. Tekiş’­ in askeri mâllarını ve davarlarını dağlarda sarp yer­ lerde saklamışlardı. Sultân’ın askeri o davar ve mâl­ ları bulup aldılar. Tekiş’in askeri bu durumu duya­ rak, Tekiş’in üzerine saldırdılar, «Sultân ile sulh edip, itaat eyle. Yoksa hepimiz çıkar, Sultân a hiz­ met ederiz. Sultân'dan mâllarımızı alırız, kendimize ne faydalı ise onu yaparız.» dediler. Sonra Tekiş mecbûrî kabul edip, Sultân’a mektub gönderdi, sulh iste­ yip, itaat ve yaptığı işden dolayı pişmanlık gösterdi. Sultân da «Tırmiz’den çıkıp, evvelce kendisinin olan Belh’e râzı olsun ve gelip benimle buluşsun.» dedi. Tekiş Tırmiz’den çıkmayı kabul etti, ancak gelip, Melikşâh ile bulunmağa râzı olmadı. Sultân da onun bu derece itar.<tına kanâat getirip, Tırmiz'de Türkmeııler’den bir mikdâr asker bıraktıkdan scnra, Isf ıhân’a gitdi. Tekig ile Sultân bu yol ile dostluk üze­ rine olup, fciri birleri ile görüşmediler. Melikşâh’m oğlu Davud’un ölümü : Bu yılın Zil­ li

139


frcce ayının onbirinci Perşenbe günü (12 Mayıs 1082), Sultân Melikşâh’m oğlu Dâvud Isfahanda öl­ dü. Onun ölüm sebebi ile, Melikşâh’da bilinenin ve alışılmışın dışında hareketler göründü. İşitilmemiş sözler ve görülmemiş işler yaptı. Niçe defa kendisini öldürmeğe niyet etti, ileri gelenler bunu giderdiler ve kendisini öldürmek istedikçe engellediler, ölüyü elinden alıp, gusl (dîn gereğince yıkanma) edemedi­ ler ve kendisinden ayırmağa imkân bulamadılar. Nihâyet ölü bozulmaya ve koku çıkmaya başladı. On­ dan sonra binbir güçlükle yanma vardılar, ölünün üzerinden ayırdılar, alıp gittüer ve yıkayıp, gömdü­ ler. Türkler’in hepsi Isfahân’da toplandılar, saçla­ rım çözdüler, ölünün önünce ağlayıp sızlayarak g'fcdiler. Bütün kadınlar, maiyyet ve hizmetkârlar da böyle yaptılar. Atlara kara çullar (hayvan örtüsü) giydirdiler, saçlarım ve kuyruklarını kesip, eyerle­ rini ters vurdular. Melikşâh yemekden ve içmekden vazgeçti, ağlayıp sızlayarak sabrı arkada bırakdı, gece-gündüz gözlerinin yaşı akdi. Şehir halkı, bütün evler ve çarşılarda yas ve mâtem üzerine birleştiler, yedi gün bu durumda kaldılar. Tarih yazarı; o sırada Isfahân’dan gelmiş bir mektub gördüm. O mektuba bakdım. O mektubda «Isfahanda bir saatda bir hâl oldu ki, o durum hiç bir zamânda olmuş değildir ve açıklanmasına imkân yokdur.» yazılıydı, demiştir. Sultân Melikşâh bir müddet sonra av yerine çıkıp, ge~<er iken, yine ayrılık cânına te’sir edip, bu sebeble inleye inleye ağlayıp eline kağıd alarak, kısa bir mektub yazdı ve «Ey oğlum Dâvud sensiz av yerine çıkdım, cânıma âteş düşdü. Ayrılığın bana tesîr etti ve benden uzaklığın beni ağlattı. Ağlamak ile gece ve 140


gündüzüm bir oldu. Ayrılığın ile rahatsız oldum, yür«'ğlm yandı ve ciğerim parçalandı. Ey oğul senin lininiz durumun ve sıkıntın nedir?, ölüm acısını be­ limin na3il duydu ve mezârda çürümek seni ne hâle koydu?. Ey oğlum Dâvud mezârda zararlı hayvanlar vn kurtlar gövdeni nasıl dişloii ve toprak yüzlüne ve K/teüne ne işler işledi?. Sen de benim gibi hüzün, «İmi ve elemde misin?. Durumun nasıldır? Ey oğul nriıi kimden sorayım ve gönlüm görmek isterse nasıl Kttrrylm?. Vay benim sıkıntı ve ayrılığıma, vay be­ nlin dcrd ve özlemime.» dedi. Bu adı geçen ayrılıkla i Id Iu «özleri mektuba yazıp, ağladı. Bütün orada hâr.ır olanların yüreğini dağladı. O mektubu alıp, N.'zâmd’l-M'ülk’e ulaştırdılar, o da inleye inleye ağlayıp, 1<ıı Ik(iı. Bütün ileri gelenler ve dîvân mensublan ile m<*zA.ra gitdi. Mezâr yanında mektubu okuyup, çok K '/yaşı döktüler. Uzak ve y&km herkes bağırıp siz­ inııınnyı duyup, ağladılar. Sultân’m ileri gelenlerinden îbn Behmenyâr 152) ■InıMcn bir kimse vardı. Geçm şte Vezîr Nizâmü’lMlllk’ü Sultân’a gammazlamış ve «serveti boş yere lınmycr.» diye işaret yoluna gitmişti. Melikşâh’ın ı ,' lıı Ahmed’in atabeyliği ve lalalığı ile görevlendiriIriı Cnfcrek diye anılan bir meşhûr emîr vardı 153). M. lik Dâvud öldüğü zamân, Sultân’a bu ikis nin uyl'im uz davrandıklarını bildirip, bunlar Melik Dâvud’ un <":lı!iiğüne sevinip, çarab içmek ve eğlence ile meşj;fıl oldular, dediler. Caferek’in eline kadeh alıp, ccı, ırıık elindeki kadehi; Davud’un ruhunu aldığı, Ahıııi'd’i ve bizi ayrılığa bırakmadığı iç'n «Azrail aşkııı ı o içti diye, Sultân’a gammazladılar. Sultân bu sözlonlen alınmış ve ırtırâbdan aklı baamdan gitm'şdi.


Bu sözlerin doğruluğunu bilmek için ansızın Ibn Behmenyâr’m evini basdırdı. Dedikleri gibi, şarâb mec­ lisi süslenmiş ve eğlence tertiblenmiş olarak bulun­ du. Sultân erkek ve kadın şarkıcıları getirip, durumu sordu. Onlar da Sultân’a olanları bir bir söyleyiver­ diler, gammazlayanlarm sözlerinin hakikat olduğu­ na şahitlik ettiler. Melikşâh da emr etti, Caferek’in önce dilini üç parça edip, ondan sonra öldürüp, kanı­ nı akıttılar. Ibn Behmenyâr’ın gözlerine b r kaç de­ fa mîl çekip, kör ettiler. îbn Behmenyâr’a böyle olun­ ca, Nizâmü'l-Mülk’ün gönlü ferahladı, öfkesi sona erdi Bu yıJ Kutalmış oğlu Süleyman Tarsus kalesini Bizanslılar'ın el nden alarak feth etti. Trablus kâdîsı Ibn Ammâr’dan Tarsus’a kâdî ve hatîb istedi. Hicretin 476. yılında (1083/1084), Mısır Sultânı tarafından Baalbek 154) emîri olan Saykal, Baalbek’i Tutuş’a teslîm ederek itaat yoluna gitdi. O yıl Kavurd Bey’in oğlu Sultân-şâh K'rmân’da öldü. Sonra annesi hediyeler ve mâllar ile Sultân’a geldi. Sultân da ikrâm edip, Suîtân-şâh yerine karde­ şini Kirmân’a sultân eyledi. ıss) Ebıı’l-Mthâsın’ın - Nizâmü’I-Mülk’ü - Sultân’a gammazlayıp, felâketin kendisine ulaşmadı ve gözle­ rinin oyulması: Ebu’l-Mehâsm b. Ebî er-Rızâ denilen bir kimse vardı, Sultân’a arkadaş ve divân-ı resâil’in kâtibi idi. Sultân ona çok düşkün olu[,\ itimâd eder ve her sözüne inanırdı. İşlerinde tek ve müstakildi. Vezir Nizâmü’l-Mülk’e iltifâtdan vaz­ geçip, onun hakkında dil uzatmağa başladı Bir gün Erbu’l-Mehâsm Sultân’a. «Sultân’m mâlından NizâınüTMülk’iin her yıl kaybettiği serveti, 1.000.000 dî112


nâra (altm para) kabûl ettim. Eğer sözüm Sultân’m makbûlü olursa, kulunu görevlendirsin. Her yıl o ka­ dar mâl Sultân’m hâzinesine ulaşsın * dedi. Tâcü’l -Mülk Ebu’l Gana’m denilen ve Sultân’a hazine-d»r olan bir kimse vardı. O dahi Nizâm’ül-Mülk hakkın­ da, «Her yıl Kur’ân okuyanlara, fakirlere, sûiîler ve fakihiere Sultân’dan 300.000 dînâr veriyor. Eğer o mâl askere verilse, onun ile bir ordu toplansa, Kostantınıyye (İstanbul) alınır ve Kâfirlere türlü işler yapılır.» dedi. Melikşâh bu sözleri işitip, Nizâmü’l -Mülk’e çok gücendi ve gönlü kederli oldu. Nizâmü’l -Mülk bunu duyup, Sultân ile bu hususu görüşmek istedi ve Sultân’a büyük bir ziyafet verdi. Ziyâfetden sonra tenha kaldı. Onbinden fazla gıılânu vardı. Türkmen askerinden dahi nice bin askere kendisin­ den ulûfe verdi, hepsini hazırlayıp, Sultân’m hizasın­ da durdurdu. Ondan sonra Sultân’a. «Ey dünyanın sultânı ve zamânın hâkânı, ben vergi, öşr ve haracdan aldığım mâlı, senrn devletinin devâmı ve ülkenin korunması için askere ve senin yolunda baş ve cân veren yiğitlere hare ederim. Ey dünyanın sığınağı Sultân, ben yaşlı bir kişiyim. Eğer beni satmak için pazara çıkarsalar, kimse üç altına satın almaz. Sul­ tân gençdir. pazarda yüz dînâr etse olur. Böyle iken Allâh sana ve seni vâsıtan ile bana bu kadar mâl, devlet, saltanat ve kudret verdi. Seni imân etnr'ş kul­ larının üzerine hâkim kılıp, onların işinde görevlen­ dirdi. Allâh’ın dînini yüklenen bilg'nler, fakihler ve Kur’ânı okuyan hafızlara yılda 300.000 dînâr vermek çok mudur?. Ey Sultân sen her yıl savadan askere bu kadar mâl verirsin. Onların en iyi atıcısının attığı <;k bir mîl kadar yer gitmez. Onların vurdukları h°143


def kendiler'ne yakın olandır, uzaktakine ulaşamaz­ lar ve onu görüp vuramazlar. Ey zamâmn Sultânı, ben bu mâl ile sana öyle bir asker toplarım ki, onla­ rın duasının okuna hedef, arş-ı rahmândır ve onların oklarının arşa ulaşmasına kimse ve uzaklık engel olama". Bu zayıf kul, Sultân’dan kendisine zarar ulaşacağndan ve düşmanlarımın benim hakkımdaki söz. lerini doğru görmesinden korkar. Sultân’dan bu hiz­ meti ben kuluna vermesini ricâ ederim. Bu kulunu serbest bırakıp, gönlünü bu üzüntüden kurtarsın.» dedi. Sultân’a bir çek hediyeler ve kıymetli taşlar su­ nup, «Hep bunlar Sultân’mdır ve onun için hâzinede saklanmıştır. Beni Sultân’a gammazlayanların ve be­ nim hakkımda işârette bulunanların mâlı çokdur, kayıb’arınm senu yokdur. Eğer Sultân emr ederse, onların mâlları görülsün ve durumları sorulsun.» dadi. Sultân bu sözleri işittiği zamân, gözlerinden yaş­ lar aktı. Nizâmü’l-Mülk’e «Bütün dünyâ elinde, sana çok para ve servet veriyorum, her sözün yanımda hoş karşılanacak. Bana duâ eden bilginler ve sâl hler askerini çoğaltıp, onlara dâima lûtf ve bağış yo­ luna git O seni gammazlayan görülsün ve durumu sorulsun.» d^di. Sonra Ebu’l-Mehâsm’ı tutup, zincir­ le bağladılar, çok sıkı teftiş ettiler. îşin sonunda Sâve kalesinde hapis ettiler ve kurtuluşdan ümidini kesdi. Sonra iki gözüne bıçak saplayıp, Sultân’ın huzûruna. götürdüler. Pultân’ın önünde bir av köpeği, du­ rurdu, o gözleri köpeğe verdiler, o da yedi. Böyle olunca Nizâmü’l-Mülk’m hınçı geçti. Tekiş’in Sultân’a isyanı ve zindâıra atılması: Hicretin 477. yılında (1084/1085), Tekiş, Sultân’a karşı açıkça isyân etti. Sultân Musul’da iken, ağızdan 144


ağıza dolaşan haberler ve emirlerden gelen elçiler ço­ ğaldı. Bu haberlere göre, Tekiş Merv-i Rûd’a vâsıl olup, orada konaklamış, orada olan mâlları yağma­ layıp, şehri harâb etmişti. Tekiş daha sonra Merv-i Şâhicân’a ,55a) ulaşmış ve kale halkına hile yaparak, kapıyı açtırmış, içeri girmiş o gün şehri yağma et­ mek ve zarâr vermekle meşgul olmuşdu. Müsiümânlar’ın kadın ve çocuklarına el uzadıp, çeşitli ahlâkmzlık ve kötülükler yapıp, Ramazân günü Ulu Câmi’ ile şarab içmişlerdi. Yanında olan kötü adamlar, Kâ­ firlerin iyi görmediği işleri yapmışlar, doğru yoldan Hapmışlardı. Tekiş oradan Serahs’a ulaştı. Mes’ûd b. Yâhiz Türkmen, Sultün’ın vekili ve Serahs’da olan askerin kumandanı idi. O Tekiş ile geçmişte bir kaç» defa savaşmıştı'. Bu savaşlarda Tekiş yenilgiye uğra­ dığından ona hıncı vardı. Mes’ûd, kaleyi sağlamlaştı­ rarak mancınıklar kurdu, ve savaşla meşgûl oldu. Bu ('«nâda Mes’ûd’a Sultân’m Rey’e ulaştığı haberi gel­ di, çok sevinip üzüntüden bir miktar kurtuldu. Sultfljı Rey’e geldiği zamân, Tekiş’in şehirleri yağma ve harâb ettiğini işitti, önce bir mikdâr asker gönde­ rip, kend:si de ardından süratle, gece ve gündüz dur­ mayıp gitti. Kösleri develere yükletdiler, altı günde Rey’den Nîsabûr’a ulaştılar. Tekiş, Sultân’ın Nîsâbûr’a geldiğini bilmedi. Sonra Sultân, Serahs’ın emîri olan Mes’ûd’a kendi eli ile mektub yazıp, «Filân ge­ çi?, filân vakit hazır olup, kösün sesine kulak verip, bekleyesin. Hemen o zamân gayret göster'p, Tekiş’iıı askerinin önünden gelesin. Biz de arkasından va­ rıp, araya alırız.» dedi. Mektub bu şekilde yazıldı, bir câsûsun eline verildi, «Sakın Tekiş’in askeri seni görüp, senden haber sormasın.» diye ısmarlanıp, 145


gönderildi. Tesâdüf Sultân’m câsîısu ansızın, Tekiş’­ in karavuîu önüne çıkdı. Tekiş’in askeri onu görün­ ce, Sultân’m askerinden olduğunu anladı, hemen tu­ tup, Tekiş’in önüne getirdiler. Tekiş mektubu gör­ düğü zamân, çek dehşete. ıztırâb ve hayrete düşdü. Hemen o gece ağırlıklarından mümkün olanı aldı vs v saatte oradan göç etti. Yerinde kalan gereç, mâl­ lar ve ağırlığı düşmana kalmaması için ateşe verdi­ ler. Bu ateşe verilen gereç, mâl ve ağırlıklar gâyet çokdu. Tekiş oradan Merv'e ulaştı ve kaleye girmek istedi, Merv halkı kapıyı bağlayıp, savaşa başladı­ lar. önceden Tekiş’in askerinden kale içn de kalan­ ların hepsini öldürdüler ve kaleyi kötü olanlardan temizlediler. Sultân askerinin öncüleri, Emîr Bozan ile Serahs’a ulaştı, Mes’ûd b Yâhiz’in askeri ile birleşip, bir birler jıe yardımcı oldular. Emîr Porsuk da gelip, bunlar ile buluştu. Bunlar Tekiş ile savaşa başla­ mak üzere anlaştılar. Sonra yavaş yavaş Tekiş’in ardınca yürüdüler, ancak üzerine hücûm etmediler. Tekiş Belh’e ulaştı, crada bir kag gün oturup, sonra hisara girdi Kendisinin Beih'de olan mâlının hep­ sini çıkardı. Sultân Belh’e yaklaştığı zamân, Tekiş duramayıp firâr etd\ Veııec kalesine !r,,î) ulaştı. Hi­ tâm ı teçhizatını sağlamlaştırıp, orada oturdu. Sul­ tân ardınca gidip, Vensc’e yakın otlak ve sulak bir yere ulaktı ve orada konakladı Asker atlarını çayı­ ra saldılar, kaleyi kuşatıp, bir kaç gün kaldılar. O yekede Venec kalesine bakan yüksek bir dağ vardı. Sultân o dağın tepesine çıkdı, yukardan aşağa kale­ ye bakdı: Hisarda feth olmağa mümkün bir yer gör­ dü gelip- om.’ askere haber verdi. Bu esnada Ga-ne 1«>


t;ı rafından Sultân’a mektub ve elçi geldi. Maksadı, Sultân’dan Tekiş için aracılık yapmak ve a ff edilme­ sini sağlamakdı. Melikşâh Gazne elçisine, «İnşal­ lah bu iş tamâm olduktan sonra niyetimiz sizin üze­ rinize yürümekdir.» dedi. Tekiş için de, «Bu ken­ dini bilmezin bize karşı isyânı ve cesareti s id e n ­ d ir » dedi. Gazne elçisi çok akıllı ve olgun bir kimse idi. Gazne Sultânı’n:n ağzından şöyle konuştu, «Biz dâima önceden onlarla yaptığımız; andlaşma ve sön iizerineyiz. Onlar bizden inc’nrrıesin diye, ben Gaz­ ne’yi terk ettim, halkım, mâllarım ve eşyalarımın hepsini alarak Hin d ülkesine gittim. Bundan sonra benim onlar ile savaşmam ihtimâli yokdur. Belki be­ nim işim onlara alçak gönüllü davranmakdır.» Gaz­ ne elç:si bu sözler ile Melikşâh’ın öfkesini yatıştı­ rıp, Gazne Sultânı’na olan kinini giderdi. Tekiş’in askeri hisâr içinde güçsüz kalıp, yok olmaya yaklaştılar, yiyecek azlığından çok üzüldü­ ler. Her birisi Tekiş’e. «Ya Sultân ile b a rş yoluna git, yâîıûd gider Sultân’a itaat eder, seni ele veririz ve kendimize faydalı olan işi görürü".» dediler. Te­ kiş askerinden kendisine isyân ihtimâli görüp, Sul­ tân’a hile yapmağa karar verdi ve mektub gönder­ di. Elçi gelip. N:zâmü’l-Mülk’e ulaştı, neticede Tekiş idareyi Nızâmü’l-Mülk’ün eline vermişti ve «Eğer benim Sultân’a gelmemi uygun görürse, benim iç;n Sultân’dan söz ve aman alması makbûldur. Gelip huzuruna yüz süreyim. Benim Sultân’a olan korkum ve görüşmemem, o elimde olan kalelerden dolayıdır. Onların hepsini Sultâna vereyim.» demişdi. Sonra Nizâmü'l-Mülk Sultân’a geldi, elçinin söylediklerini haber verdi. Sultân. «Bundan daha kolay iş var. 147


Eğer dilersen, yine kaleleri kendi elinde "bırakıp, onunla sevgi yoluna gideyim. Kendisine güven vere­ cek yeminler edelim, gelsin benimle buluşsun, yine bütün kaleleri onun olsun. Eğer benimle buluşmakdan kaçarsa ve bütün sevgiden vazgeçerse, bu elin­ de olan kalelerden el çeksin, memleketimin bir tara­ fında bir mikdâr ülke vereyim, orada otursun. İster­ se Süleyman b. Kutalmış’ın ülkesi Tohâristân’ı ona bağışlayayım. Kendisine yol vereyim, benimle bu­ luşmadan gitsin, o ülkede otursun. Benim bundan başka sözüm ve bu husûsda dedikodum yokdur. Eğer bu dediklerimden birisine uymaz ise, onu elbette tu­ tar, boynunu vurunun,» dedi. Tesadüf elçi Sultân’­ dan haber almadan; Tekiş, kalenin dışında kapıya yakın güzel bir sarayda, meclis kurup, şarab içerdi ve sarhoşdu. Sultân’ın beylerinden bazısı bunu du­ yup, bir m'kdâr asker ile üzerine yürürler. Biraz, sa­ vaşırlar, bu sırada çok adam ölür ve yiğitin boynu vurulur. Sonunda Tekiş’in askeri, Tekiş’i kurtarıp, kaleye giderler. Tekiş bu baskından kurtulup, sar­ hoş olarak kaleye girdi. Bu sırada Sultân’a giden el­ çi, Tekiş’in huzuruna ulaştı, Nizâmü’l-Mülk’ün ağ­ zından Sultân’m dediklerini haber verdi. Tekiş de yine cevâb verip, elçiyi tekrar Nizâmü’l-Mülk’e gönderdi. Nizâmü’l-Mülk de «Haberler nedir?.» diye elçiden sordu. Elçi, «Haberler, Sultân’m isteğine uy­ gun.» dedi. Nizâmü’l-Mülk de durumu bilmediğin­ den, hayırlı haberler var sanarak, elç:yi alıp Sul­ tân’a geldi. Sonra elçi, Sultân’ın yanma girip; Te­ kiş, «kaleleri vermeden önce harâb ederim ve onun üe bir araya gelmek mümkün olmayacak işdir. Bir dağın başında ben, bir dağın başında o dursun, ara* 148


ınızda dere bulunsun. Oradan konuşup, anlaşmalar ih? ise olsun. Bana Harran’ı versin, istek yerini bul* H i ı n , Sultân dileğine kavuşsun. îş tamâm olsun derbana N'zâmü’l-Mülk’ü göndersin. Onun ile sağ* lııın anlaşmaları ve âmânı yaparız» dedi, diye koııııçtu. Sultân çok kızdı ve elçiyi öldürmek istedi. NixAmU’l-Mülk, Sultân’ın dizini öpüp, engelledi. Elçi­ yi çok döğüp, burnuna ip takıp, asker içinde gez­ dirdiler. Bu durum Sultân’m öfkesini giderdi, on­ dan sonra elçiyi kovdular, ağlıya sırlıya ve itibar­ ın7. olarak Tekiş’in yanma döndü. Bundan sonra bir­ leşme için savaş oldu. Nihâyet hicretin 478. yılında <’umâde’l-âhire’nin dokuzuncu, Perşenbe günü (2 Kkim 1080) Tekiş tutulup, Dâmagân’da Fîriz-kûh adındaki kaleye gönderildi ve orada zindânda esir olarak kaldı' Sultân-ı a’ am mu’izzü’d-Diinyâ ve’d-Dîn Ebu’lHâris Sencer b. Melikşâh’m doğumu: H:cretin 477. yılında, Receb ayının yirmibeşinci Cuma günü (27 Kasım 1084), Sencer b. Melikşâh doğdu. Cezire ta­ raflarında Sincâr adı ile anılan şehirde vücûda gel­ diğinden dolayı Sultân Sencer diye meşhûr oldu. Bazı kitablarda Huzeyfe b. Yemânî’den bir hadîs ri­ vayet ve bir haber hikâye olunmuşdur. Manâsı budur: Peygamber buyurmuş ki; son zamânda bir in­ san çıkıp, Ceyhun ırmağı tarafına yürüyecek, askeri yer yü~,ünü bürüyecek. Doğunun dışına niyet edip, büyük bir ordu ile Horasan Meliki’nin üzerine gide­ cek, Horasan Meliki mağlub olacak. Bu şahıs Hora­ san’ı alacak ve adı Cezire şehirlerinden bir şehrin adı olacak ve Merv’i dahi ele geç rerek, ona hâkim olacak, diğer meliklere üstün gelecek, hepsi ona tâ­ 149


bi olacak ve emrine itiraz eden bulunmayacak. Gün­ den güne devleti kuvvet ve kudrette olacak. O adam buğday tenli, büyük karınlı ve başlı ve iri, gür sesli ve gövdesinde ve yüzünde çiçek bozuğu olacak, sağ elinin üstünde bir ben bulunacak. Bu hâl üzerine, do­ ğu ve Çin, tarafından b'r ordu gelerek onu mağlûb edene kadar, kalacak. Ondan sonra o Sultân’m ülke­ si za’fa uğrayacak, Horasan’da karışıklık, fitne ve savaş başgösterecek. Sultân Melikşâh’m Bağdâd’a gelişi ve kızını Ha­ life ile evlendirmesi : Hicretin 479. yılında Cumâde’l-âhire ayında (Eylül-Ekim 1086), Sultân İsfahan’dan göç ederek, Receb ayının dokuzuncu günü (20 Ekim) Tekrît hisa­ rına ulaştı. O sırada Tekrit hâkimi Müeyyedü’l-Mülk idi. Sultân bir gece Tekrît’de yatdı. ertesi gün ora­ dan kalkıp, Musul’a gitti. Yolda Arab kavminden bir gurup gelip, Sultân’a Cezire askerlerinden ve o yerlerin beylerinden şikâyet ederek, «onlardan her zamân korkarız * dediler. Onlardan kendilerine âmân olması için, Sultân’dan yardım istediler. Sultân da bunlara kendi oklarından bir tutam ok verp, «Bu oklardan birer tane alın, bunları aranızda dağıtın. Elinizde benim okumu gören si"e taarruz eylemez ve zararlı söz söylemez. Yerlerinizden ayrılmayın, vatanınızı terk etmeyin. Bundan sonra size emniyet, huzür ve râhatdaıı başka nesne olmaz.» dedi, gönül­ lerini aldı. O taraflardan Sultân’a bir bedevi (çöl­ de yaşayan) gelip. «Sizin kullarınızdan birisi benim gönderimi (kargı, mızrak» aldı.» diye şikâyet etti. 150


î'nltfın o gulâmı huzûruna getirdi, gönderi alıp, elini kı-Mtikden sonra, gönderin üzerine diktirip, etrafda K<* rdi. Bu yol ile ülkeyi idare edip, halkın üzerin­ deki zulmü önledi. Sultân Receb ayının yirmibirinci Pazar günü l .'10 Kkim), Musul’dan gitti, sonra Caber denilen bir t;.ılının bey olduğu bir kaleye 157) ulaşdılar. Caber’in İt»!iin askeri hırsız ve kendisi de onların başı bir köI kdi. Y o ! keserler ve kervân basarlardı. Sultân ge­ lince^ isyân edip, savaşdılar. Bira- kalede savaşdıkıl.ııı senra, dışarı çıktılar. Çok şiddetli bir harb ve vuruşma oldu. Nihayet, Sultân’m kullarından üç ki~ tu, insan çıkmasına imkân olmayan bir taraftan hiMÛr.ı çıktılar, içeri k’mseyi bırakmadılar, önden ve arkadan kılıç vurarak bütün hırsızları ve Caber’i öl­ dürdüler. Dünyâyı o hırsızlardan temizlediler. Calırr'in Hâtûnu kalenin alındığını gördüğü zamân, kmd sini kaleden aşağa attı ise de, ölmedi. Fakat < H-uğunu kaybetti. Sultân’ın ileri galen adamları bu durumu duyup Sultân’a bildirdiler. Sultân da o Hâ­ tûnu getirtip, böyle yapmasının sebebini sordu. Hâ­ lim «Rezillikden korkdurn, ölümü seçtim.» dedi. Sultfuı’a bu cevâb hoş geldi, «Neredensin?» diye, o HâIfıtı’a sual serdu. Şam’dan olan o Hâtûnu namusun­ dan dolayı yanına adamlar koşup, vatanına gönder­ di. Sultân oradan Haleb’e gitdi. Haleb’e ulaştığı zarnân. Haleb Melik' Sâlim (b. Mâlik) Sultân’m huzûruna geldi. Sultân Caber’in kalesini de ona ısmarla­ dı, oraya Sâlim’i vâli ve hâkim eyledi. Sultân ora­ dan Antakya’ya yöneldi. Antakya Süleyman b. KuUılmış’ın hükm ettiği vilâyetden ve idâresi altında 151


olan ülkeden idi. Süleymân b. Kutalmış Sultân’a âsi olup, geçmişte öldürülmüştü. O r«amâna kadar, ora­ da yine Süleymân’m vek li 15S) otururdu. Süleymân m oğulları da orada olup, devlet idaresini Süleymânm vekili görürdü. Sultân Antakya’ dışında konakla­ dığı zamân, Süleymân’m vekili hediye üe Sultân’a gelerek, Süleymân’m oğulları için Sultân’dan âmân aldı. Sultân o yılın Ramazâm’mn birinci, Cuma gü­ nü (10 Aralık 1086), Antakya’ya girdi, yine o emîri, emirlik üzerine bırakmayı kararlaştırdı. Kendi tara­ fından şahne 159) ve bir mikdâr asker koydu, Süleymân’m oğullarını alıp gitdi. Her birisine Horasan’da durumlarma uygun tîmâr, il ve ülke verdi. Şeyzer Emîri’nin 16°) oğlu Ebu’l-Hasan hediyesi ile Sultân’a geldi. Sultân, Şeyzer Emîri’ni yine yerinde bıraktı. Humus Emîri îbn Mülâ’ib de çeşitli hediye ve arma­ ğanlarla Sultân’a geldi. Onun da beyliği yine elinde kaldı. Sultân Fırat suyunun karşı tarafına geçtiği zamân, asker içinde kıtlık oldu. Buğday ve arpa çok pahalandı. Oniki p'de bir dînâra (altın para) ve bir büyük çuval saman ü; altına ancak alınır ve bir kile (ölçek) arpa bir dînâra güç bulunurdu. Bu sebebden çok deve, at ve katırlar öldü, mâl, gereç ve ağırlıklar döküldü kaldı. Askerden çok kimsenin ayakta durmağa gücü kalmadığından yine yer'ne göç etti. Ağırlıkdari geri kalanı Fırat yoluyla Bağ­ dâd’a gönderdiler. Sultân da seferden vazgeçti, geri döndü. Urfa halkı Sultân’m bu durumu işidip, itaatden vazgeçtiler. Sultân’m b’raktığı beyi tutup, hisârdan çıkardılar, kaleyi yine kendi istedikleri bir beye verdiler. Sonra Sultân, Emîr Boşan’ı Urfa’ya gön­ derdi Emîr Bozan gelip, Urfa’yı muhasara etti ve 152


(Mart/Nisan 1087) aldı. ; '.ııllün oradan Bağdâd’a gitdi, Akarkûfa 1#l) ıılı*»,ıl iK> zamân, Vezîr Ebû Şücâ, bütün asker ve halk lı>|ilıııııp, Sultân’ı karşıladılar, saygı gösterdiler. Halir«* dahi diğer sultanlara yaptığından ve halîfeler­ den alışılmış olan saygıdan fazlasını gösterdi, her KÜn lıiHiın ve hayvanlara sayısız yiyecek ve içecek Kemlerdi. Halîfe, Sultân’a ziyâfet verdi, bu ziyâfet lı,m tavuk, geyik ve Turaç kuşu (Keklik e nsinden M ı kuy)’dan başka 2.000 koyun kesildi, Sultân ziyâfi'lden kalkdıktan sonra, bütün halk geri kalanlar­ dım yararlandı. Vezîr Ebû Şücâ gelip, Sultân’a HalîfeMeiı Helâm getirdi ve saygı, ikrâm ve sözlerini ha­ in-1 verdi ve kıymetli taşlardan bir tesbîh sundu. Sultftn dn iki dizi üzerine gelip, hürmet etti. Selâm ve kı mıı^ma işi bittikten sonra, Ebû Şücâ kalkıp, SullA ıı’ ı selâmlayarak, çadırından çıkıp gitdi. Nizâmü’l* Mülk de onunla beraber çıktı. Sultân Zilhicce’n'n lieüncü günü (11 Mart 1087), Akarkûf’dan kalkıp, Hnğdâd’m içine girdi. Bütün halk genç-ihtiyâr, ka­ tlın ve çocuk ayaklandı, sokaklar ve her taraf inşân ile doluydu. Her tarafdan Sultân’ı övüp, duâ ederlerd> Sultân her birisine selâm vere vere gider, hürmet ederdi. Sultân Bağdâd’a kızını Halîfe’ye vermek, düKÜıı ve gerdek işi için gelm’şdi. Musul’dan Isfahân’a çeyiz alıp, Bağdâd’a getirmeleri için adamlar göndermişdi. Vezîr Nir,âmü’l-Mülk otağını kendi askeri ile şeh­ rin dışına kurdu. Nizâmü’l-Mülk böyle yapınca, onu gören askerden hiç biri, bir kimsenin evinde konak­ lamağa gayret etmedi. Her biri dışarda çadırda otu­ rup. şehir halkı râhat oldular. Zulüm gören kimse­ '/.ıllılı ı'r’dt*

153


ler gelir, Sultân’a şikâyet ederdi. Sultân da her bi­ rinin durumuna bakıp, zulmü ortadan kaldırır, hal­ kı himâye ederdi. Hâtûnlar çadırlar arasında gezer, askerden hiç bir kimse onlara taarruz etmez ve ter­ biyesizlik yoluna gitmezd'. Bağdâd’da hiç bir zamân böyle olmamış ve bir sultân askerini bu şekilde zabt etmemişti. Melikşâh zamanına gelinceye kadar, dünjaya Melikşâh gibi heybetli sultân gelmiş değildi. Emirler, hâcibler ve Sultân’m ileri gelenlerinden başka kimse Bağdâd’a girmedi ve askerden bir kim* se, şehirliden bir kimsenin evinde konaklamadı. As­ ker ülkeye dağıldılar, her birisi dışarda çadırlarda oturdular. Bağdâd halkı, Sultân geldiği zamân, fi­ yatlar çok pahalanacak diye, yiyecekler toplayıp saklamışlardı. Asker dağınık olunca, kıtlık olmayıp, her yerden hubûbat ve y'yecek gelmeğe başladı, faz­ la ucuzluk oldu. Sultân azamet ve heybet ile bindi ve Ebû Hanîfe’nin ın~) ve Ma’rûfun mezarları­ nı ziyâret etti. Ondan sonra Mekâbir-; Şühedâ’ya gitdi, halk önünce ve ardınca dûâ edip, onu överlerdi. Oradan dönüp Mûsâ b. Cafer’in !<!4) ve Selmân-ı Fârisî nin 165) mezarlarını ziyâret etti. Eyvân-ı Kisrâ’yı 18fi) gördü, şaşkm ve bir müddet hayrân kaldı. Ondan sonra Zilhicce’nin ortasında Salı günü (23 Mart 1087), Kûfe’ye Meşhedeyn 187) ziyâretine gitdi.'Meşhed-i Hüseyin’e 108) ulaştığı zamân, Sultân orayı ziyâret edip, çok mâl üleştirdi ve sadaka ba­ ğışladı. Sûrdan yıkılanın tamiri için emir verdi. O iki meşhede iki şehir yapılsın diye, emirlerden biri­ sini görevlendirdi. Nizâmü’l-Mülk o şehitliklerde Sultân’dan daha çok bağışlarda bulundu. Zilhicce’nın yed'nci gecesi (15 Mart 1087), Halî154


fr'ııin minesi ve halası Sultân’ın Hâtûnu’na ,<“J) hoş-

Ki lılmiz demeye geldiler. Hâtûn da onlara

hürmet

.-ıtı vr İkramda bulundu. Sultân, hâzinesinden 20.000 •llııftr, 150 süratli at ve 150 ipekli elbise çıkartıp, I lııllfc’yi' gönderdi. Nizâmü’l-Mülk geceleyin Halîfe lir bulunmağa gitti. Vezîr Ebû Şücâ ile. Halîfe’nin Ilı-n gelen adamları Nizâmü’l-Mülk’ü karşıladılar, ellerinde mumlar ile Nizâmü’l-Mülk’ün önüne düşüp, I lııllle’yc* götürdüler. Halîfelerin demir kafes içinde ulıırmaları âdetdi, halîfeleri görenler dışardan göı lirlerdi. Yine o usûl üzerine Nizâmii'l-Mülk Halîfe'vl dı.şardan gördü, karşısında yer öpüp, yüzünü yeıı- Kürdü. Sultân adına Halîfe’ye elçilik yapıp, kalbi­ ni hoş etti, karşısında durdu ve duâ etti. Halîfe’den ' iını rpnvrk iv n kın istedi. Halîfe de elini parmak* lılulaıı çıkardı, Nizâmü’l-Mülk öpüp, yüzüne gözüne »lırdü, ondan sonra elçilik görevini bitirdi ve Halıfe'yi selâmlayıp makamına gitdi. O günlerde b r kadın Sultân’a gelip, bir şahısılmı şikâyet etdi. «Benim duvarınım üzerine çıkarak ı-vime girdi, bana c ’ uratrh. be ıim i’ e uygunsuz iş yaptı. Feryâd ettim, olmad��. Sörümü işitmedi, seni :'uit;'>n’a rikâyet ve bana yaptığın fesadı ederim de ilim, dinlemedi. Sultân’a i;cğdü ve bana vurup değılii.* dedi. Sultân emr etti, o şahsı huzûruna getir­ diler. Yaptığı sabit olup, itiraf ettikden sonra, Sul­ tân; o kaçımın rerefini bezup, zorla zînâ ettiğinden ötürü erkeklik organının ve duvara çıktığı için ali­ nin ayağının ve Sultân’a dil uzattığı İ J c dililin s'lrnesini ve bu şekildeki idâre ile halkı yasayıp, bo­ zukluğu gidermelerini emr etti. Sonra Sultân’m em­ rini yerine getirip. > şahsı hastahâne’ye götürdüler. F\: 12

lfK


üç gün yaşadı, ondan sonra öldü. Sultân o seferde çok geyik avladı. Bazıları 4.000 diye rivâyet etmiş, bazıları ise 10.000 geyik avladı­ ğını hikâye etmişlerdir. Sonra o geyiklerin başla­ rından Kûfe’ye yakın b'r yerde bir minâre ve yine ceylân başından onun gibi bir minâre de Isfahân’da yaptırmıştı. Hicretin 480. yılının Muharrem ayında (Nisan-Mayıs 1087), Halîfe ziyâfet için Sultân Melikşâh’ı sarayına davet etti ve binmesi için üzerinde siyah yastıklı Çin demir' nden eyeri bulunan süratli bir at gönderdi. Sultân o ata binip, hareket etti, Halife’nin oturduğu dairenin® kapısında atdan inip, Halîfe’nin bulunduğu tarafa girdi ve saygı ile selâm verdi. Halîfe ayağa kalkdı, Sultân’a kürsü koydular, oturdu. Nizâmü’l-Mülk el kavuşturup, karşısında durdu. Sultân’m emirleri bir bir Halîfe’nin huzuru­ na geldiler, el kavuşturup karşısında durdular. Ora­ da bulunan beylerin hepsinin sayısı kırk idi. Hepsi Halîfe’yi selâmlayıp, Nizâmü’l-Mülk her birisini ad­ lan ile Halîfe’ye bildirdi. Sultân’m dayısı olan Aytegin denilen emîr de, Halîfs’ye selâm verip, Halîfe’n'n önünde kıbleye karşı durup, iki rek’at namaz kıldı ve Halîfe’nin evinin duvarlarını eliyle okşadı. Ondan sonra Halîfe emr etdi, Sultân’a kıymetli ve ipekden çeşitli hil’atler getirip, giydirdiler, başına elmas bir tâc koydular ve boynuna gerdanlık ve kol­ larına iki altın bilerik ve bel ne mücevher kemer kuşatdılar. Halîfe kendi eli üe iki parlak kılıç kuşadıp, üzerine gümüş, altın ve kıymetli taşlar saçtı. Sultân Halîfe’nin elini öpmek istedi. Halîfe Sultân’a elini öptürmekten çek'ndi, yüzüğünü sundu. Sultân da alıp, öperek gözüne sürdü. Halîfe üç bayrak verm

156


<l:, o bayrakları önden kumandanlar götürdü. Sonra .Sultân Halîfe’yi selâmlayıp, dışarı çıkdı. Halk önün­ ce ve ardınca segirdip giderler, «Başann ve kudre­ tin çok olsun.» diye duâ ederlerdi. Sultân da Halîfe’yc mâllar, hediye ve armağanlar gönderdi. Nizâ­ mü’l-Mülk medresesine gitdi, hadîs dinledi, bilgin­ ler ile konuşdu. Onlara ve fakihlere durumuna gö­ re hil’atler ve mal üleştirdi, her birine hediyeler ver­ di. O yılın Safer aym:n başında (8 Mayıs 1087), Sultân’ın kızını 17°) nice gün toy ve düğünden son* ra Halîfe’ye verdiler. Bütün çeyizi 130 deveye yük­ lediler ve süslü hizmetkârlar ön tarafda gittiler ve yollarda gider iken çeyizin üzerine dirhem ve dînâr (gümüş ve altın para) saçtılar. Yine ertesi günü 74 dört katır ile altın, gümüş, kıymetli taşlar ve elb'seleri nakletdiler. Her birisi kıymetli taşlarla be­ zenmiş, kıymetli 12 sandık vardı. Her birinin üze­ rinde altın işlemeli örtü bulunan alt’n ve gümüş ta­ kımlı 30 at götürdüler. Sultân’m kızını kıymetli taş­ lar ile süslenmiş bir mahaffe içinde alıp gitdiler. Çevresinde yüzleri aya benzer 200 câriye ve önünde Ninâmü’l-Mülk ve Sultân’ın ileri gelen adamları, maiyyeti, hizmetkârları ve gulâmlan< bulunuyordu. Her birisinin elinde kâfurdan bir mum vardı, bu şe­ kilde gittiler. Dünyâ ışık ile doldu, sanki gündüz ol­ du. Bu şekilde gelini götürüp, Halîfe’nin sarayına tes­ lim ettiler, oradan dönüp gittiler. Çeyizin üç gün devâmlı nakl edilip, güçlükle son bulduğu rivâyet olundu. Ertesi günü Halîfe, Sultân’m yakınlarına bü­ yük bir ziyâfet, hil’atler ve hediyeler vererek, ağır­ ladı. Tarih kitablarmda o ziyafette, 4Ö.0C0 batman 157


(bir ağırlık ölçüsü) şeker sarf edildi, diye hikâye olunmujdur. Sultân zifâf gecesi ava gid'p, üç gün av yerinde kaldı. Sultân avdan geldikten sonra, Safer ayında (Mayıs-Haziran 1087), Nizâmü’l-Mülk ile beraber Bağdâd’dan Isfahân’a gitdi. Vezir Ebû Şücâ onları Nehrevân'a kadar uğurladı. Sultân Melikşâh’m o yıl Mahmûd adlı bir oğlu dünyâya geldi kendisinden sonra sultân oldu. O yılın Şaban ayında (Kasım 1087), Sultân Halîfe’ye mektub gönderip, kendisin­ den sonra oğlu Ahmed adına hutbe okunmasını iste­ di. Halîfe de kabûl edip, Melikşâh’dan sonra Ahmed iç;n minberler üzerinde dua olundu. O Cuma günü hatîbler üzerine dînâr saçıldı ve fakirlere mâl ve­ rildi. Sultân, oğlu Ahmed’i veliahd kılmış, «Benden sonra sultân, oğlum Ahmed olsun. Ben buna razıyım, bilmiş olun.» demişdi. Ancak Sultân’m dediği olma­ dı, Ahmed daha önce ölüp, kendisinden sonra yaşa­ madı. O yıl Hemedân’da büyük bir zelzele oldu, yedi gün bir düzeyde kaldı. Hemedân’ın evleri harâb ol­ du. halkın çoğu altında kalarak öldü. Geri kalan halk şehirde duramayıp, çöle firar etdiler. O yılın Zilhicce ayında (27 Şubat/26 Mart 1088), Halîfe’nin Sultân’m kızından bir oğlu dünyâya geldi, Halîfe memnûn eldu. Künyesini Ebu’l-Fazl ve adını Ca'fer koydu. Bağdid süslendi, bütün halk sevindi, oğlancığın üzerine gümüş ve altın saçdılar. Halk bir kaç «jün yediler ve 'çdiler. Hakan’ın Stıltân’a isyanı, Sultân’m üzerine yü­ rümesi ve barışmaları: Mâverâünnehr’in Hâkânı 171) 15fc


Şsytân’m aldatmasına uyup, Sultân’ a isyân etti. Sul­ tân da hicretin 481. yılında Hâkân’ın üzerine gitdi, Oeyhün’u geçerek, Kâşgar’a ulaştı. Sayısız asker ve büyük bir ordu ile Kâşgar’ın dışında konakladı. Sul­ tân daha Mâverâünnehr’e sefer etmeden önce, lafahân’da oturur iken, Bizans elçisi İsfahan’a gelmiş, cizye get'rmişdi. Nizâmü'l-Mülk elçinin işini görm e­ yip, cevâb vermedi ve «Ş'mdi Sultân’m meşgûliyeti var. Sizin durumunuzu bildiremem. Binim ile bera­ ber gidin, görelim nasıl olur?. Ola ki, -Sultân’dan cevâb alıp, sizi teselli edel m.» dedi. Sultân Kâşgar kapısına ulaştığı ve orada konakladığı zamân, Nizâ­ mü’l-Mülk Bizans elçisine cevâb verip, yine Bizans’a gönderdi, sonra «Tarihlerde ve halk arasında; Melik^âh öyle bir sultanmış ki, Bizans împaratoru’nun elçisi cizyeyi Kâşgar kapısında teslim etm’ş ve ora­ dan dönüp gitmiş denilsin, diye böyle yaptım.» dedi. Bundan sonra Hâkân, Bizans elçisini dilekçi (şefaat­ çi) düşürüp, Sultân’a te'sîr etmek istedi ve «Bütün dünyâ Sultân’ın oldu, eski meliklerden bizim hane­ danımız kaldı Sultân ör,rümüzü kabûl edip, bizi incitmeyip, bağışlasa ne olur? Eğer dilerse kulların­ dan basısının kızlarını evlâdımıza alalım, biz de on­ ların kullarından olalım.» dedi. Elçi ve Nizâmü’l-Mülk gönlünü yaptıktan sonra. Hâkân’ın özrünü Sultân'a haber verdiler. Sultân da bu isteği hoş karşıladı ve onu affetti. Hâkân. Sultân’ın huzüruna geldi, Sul­ tân da ona saygı gösterip, ikrânı da bulundu. Hâkân oradan dönüp ülkesine gitdi. Sultân da yine Cey­ hun’u geçip, İsfahan’a geldi, bir süre orada kaldı. O yıl Sultân’ın dayısı (A ytegin), Sultân'la git­ meyerek. Haleb’de Aksungur’un. yanTıds, kalmışdı. 159


Tesâdiif Aksungur, Dayı ile şakalaşır ve elindeki bı­ çak ile işâret edip, korkutur iken, bıçak can alacak bir yerine dokunup, ölümüne sebeb oldu. Aksungıır elinden bu hatânın çıkdığma ve Dayı’nın bu dunun­ dan ölmesine çok üzülmüştü. Aytegin, tâbûtunun doğuya gönderilmes'ni ve orada gömülmesini vasiyyet etmişdi. Sonra Aksungur ölüyü kefenletip, ağ­ laya sızlaya tâbût ile bir merhale gitdi, sonra yine Haleb’e döndü. Hicretin 482. yılında (1089), Sultân’m kızı, Halîfe’den Sultân’a şikâyet edip, Bağdâd’da durmakdan sıkıld’ğını gösterdi, «Halîfe’nin bana iltifâtı ve saygısı yok.» dedi. Sultân da Savâb Hadim’i yolla­ yarak, «kızımı göndersin, yine bana versin.» dedi. Halîfe kran gitmesine izin verdi ve göndermek .için hazırlık yaptı. Kız oğlu Ca’fer’i bile alıp gitmek dile­ di. Halîfe izin vermedi. Kız sert davrandı, Halîfe de zorlamaya dayanamayıp, mecbûrî boyun eğdi. Kız oğlunu da alarak, Rebî’ü’l-evvel ayının onaltıncı, Çarşamba günü (29 Mayıs 1089) Bağdâd’dan yola çıkdı. Vezîr Ebû Şücâ Nehrevin’a kadar gitdi. Sul­ tân o sırada Ceyhun’u geçmiş, Mâverâünnehr’de Hâkân’ın üzerine yürümüştü. Hicret'n 483. yılında (1090), Humus emîri îbn Mülâib sikkeyi Mısır Sultânı (el-Muştansır) ad?na kestirip, hutbeyi de onun ismine ckuttu. Bunu işi­ ten Tâcü’d-Devle Tutu^ ile Haleb Emîri Aksungur, thn Mülâib’in üzerine yürüyüp, savaşdılar ve dünyâ­ yı başına dar ett'ler. Sonra îbn Mülâib, bunlardan kendisi, halkı ve mâlı iç'n aman almağa mecbûr ol­ du. Hemen Humus’dan çıkıp, Mısır’a gitdi ve kileyi Tutuş’a teslim etdi. lö û


, Hicretin 484. yılının Şaban ayında (Eylül 1091), Suriye’de büyük bir zelzele oldu. Onun gibi zelzele hiç bir ramân vuku bulmamış ve görülmemişdi. O zelzele Teşrinevvel’de (Eylül) oldu. O ülkenin halkı­ nın kalbine korku ve dehşet doldu. Antakya hisarı­ nın çoğu yıkıldı, doksan burç yerle b'r oldu. O yılın Ramazânı (Ekim/Kasım 1091)’nda, Ha­ lîfe kendi veriri Ebû Şücâ yanında çok makbûl iken, bir kaç sebebden ötürü görevinden uzaklaştırdı. O sebeblerden birisi; Nizâmü’l-Mülk’ün onu giderip, oğlunu Halîfe’ye vezîr yapmak istemesi ve Halîfe’ye dâimâ gammazlayıp, Ebû Şücâ’ya diş bilemesi idi. Bir sebeb de, Sultân Mel'kşâh’m yakınları bunun hizmetinden memnun olmayıp, Halîfe’ye şikâyet et­ tiler. Bir diğer sebeb de, Arz Dîvânı gözetmez ve her işi Halîfe’nin isteği üzerine yapmazdı. Son se­ beb şu idi; tesadüf o esnâda Sultân Semerkand’ı feth etti ve Bağdâd’a müjdeci geldi. Halîfe memnun oldu, müjdeciye hil’at verip, ikrâmda bulundu. Müjde davulları çaldırdı ve şehri süsletti. Ebû Şücâ, «Bu müjde, ne müjdesidir, ne oldu?. Kafirlerin şehirlerin­ den bir şehir mi feth oldu?. Semerkand halkı bir alay Miîslümândır. Kâfir kanı dökülür gibi, onların da kam döküldü ve onlara Kâfirlere olan iş oldu. Bu ne müjde ve ne sevinç yeridir.» dedi. Ebû Şücâ’nm bu sör,ünü düşmanları Sultân’a bildirdiler. Sul­ tân öfkelendi, Halîfe’ye elçi gönderip, onu azlettirdi. Görevinden uzaklaştırıldığını öğrenince, üzüntü duymayıp, sevinç gösterdi. Kendisinin hizmetinde bu­ lunanlar ile Bağdâd’da oturup, başka bir tarafa git­ medi. Nizâmü’l-Mülk, Ebû Şücâ’m Bağdâd’da otur­ duğuna râzı olmayıp, gitmesini istemekteydi. Bu 161


maksadla Halîfe’ye haber gönderip, Bağdâd'dan ufaklaştırdı. Sonra Ebu Şücâ hacca gitmek iç'n Halîfe’den izin alıp, Bağdâd’dan çıkdı. Nizâmü’l-Mülk hacca gideceğini ve hayırlı işe niyetini işittğ i zamân Ebû Şücâ’ya acıdı. Nizâmü’l-Mülk de hacca gitmek niyetinde idi, Ebû Şücâ’ya haber gönderdi, «Ben de t enin gibi olmayı, hacca gitmeyi umarım.» ded!. Ebû Şücâ gelen kimneye, «Halîfe divitimi kapadı, açma­ dım. Eğer açmış clsaydım, cnlara cevâb için kitâb yarardım. Ancak bizden duâ ve sonsuz övgüler su­ nun.» dedi. Nirâmü'l-Mülk o yıl vezirlik hizmetini terk ed'p, hacca gidemedi. Ebû Şücâ görevinden uzak­ laştırılınca, yerine îbn Mavsalâya vezîr oldu, Emınü’d-Davle diye lakab verilip. ıkrâm buldu. O yılın Ramazânı (Ekim /Kasım 1091)’mda Sul­ tân berabcr'nde Nizâmü’l-Mülk olduğu halde yi­ ne B a ğd id’a geldi. Bağdâd hudûduna gird'ği zamân, îbn Mavcalâyâ onları karşıladı ve bütün Bağdâd as­ keri ile Sultân’a saygı gösterdi. Sultân oradan Meşhedeyn ziyâretine gitdi v-j Meşhed-i Kûfe’yi ziyâret etti. Kendisi ile, eğlu ve Halîfe’nin Sultân’m kızın­ dan olan çccuğu Ca’fer de bsrâberdi. G yılın Zilhic­ ce ayında (Ccak-Şubat 1032). Sultân gece vakti Dic­ le ırmağ nı gezinmeye çıkdı. iki kıyıdan ne kadar gemi varsa toplandı, Sultân hepsinin mumlar ile süs­ lenmesini emretti. Bütün halk her tarafelan b’ rle^ip, ateşler yakdılar. Dünya ateş ile dolup, gece gündü-/? döndü. O geceye «leyle-yi sıdk» diye ad vermişlerdi. Arab şâirleri o geceyi tarif edip, nice kasîdieler ve onun hakkınca türlü şiirler yazmışlardır. O yıl Tâcü’d-Devle Tutuş, Aksungur ve Bozan, Trablus’un üzerine gitdiler. O hisârda Celâlü’i Mülk H2


Ibn Arnmâr emîrdi. Bunlar Trablus’a ulaştığı ramân, Celâlü’l-Mülk haber gönderdi, «Sultân bana ferman verip, ben m bu hisardaki emirliğimi kararlaştırmış­ tır. Siz niçin benim üzerime gelirsiniz, Sultân’m em­ rine muhâlefet edersiniz?.» dedi. Tutuş, Celâl’in bu söâinü kabûl etmeyip, mancınıklar kurup, savaşmak diledi. Aksungur savaşmadan durdu. Tâcü’d-Devle Tutuş, Aksungur’a «Sen bana tâbi iken, başka tara­ fa baş çekip, muhâlif olmanın manâsı nedir? » diye sordu. Aksungur, «Ben sana tâbiyim. ancak Sultân’m yakınlarından bir kişi ile, Sultân’a isyanı olma­ dıkça neden savaşalım?.» dedi. Tâcü’d-Devle Tutuş, Aksungur’un sözüne öfkelenip, Trablus üzerinden kalkıp, Şam’a döndü. Aksungur Haleb’e ve Bozan da Urfa’ya gitdi. O yıl Sultân Melikşâh, Sadü’d-Devle Gevherâyîn’i o ülkelerde savaçması ve Yemen vilâyetini alarak, Sultân’m memleketleri arasına sokması için sa­ yısız asker ile Yemen’e gönderdi. Sadü’d-Devle de gi­ dip, kaleden başka L\tün ülkeyi zabt etti. Melikrâh dünyâya şâh ve Mısır ile Mağrib )7- ) ’den l>aşka bütün ülkelere sultân oldu. Niyeti kendisi Mı­ sır’ın üzerine gidip, orayı da kendi ülkeleri içine sokmakdı. Ömrü yetmedi, namân kendi isted'ği şekilde gitmedi. Hicretin 485. yılının Muharrem ajanda (Şubat/ Mart 1092), Sultân Bağdâd kapısında olan camiin inşasına başladı. Sultân (kıble) takdirine bakıp, bü­ tün müneccimleri, rasad bilginlerini orada hâzır etdi. O isin ve binanın yapımının yürütülmesi için Kâdî’l-kudât Ebû Bekr Şâmî'yi görevlendirdi. Çevre­ sine çarşılar yapılmasını emretti Sultân o senenin 1(53


Rebî’ü’l-evveli’nin ortasında (25 Nisan 1092), Bağ­ dâd'dan çıkıp, Isfahân’a gitdi. O camiin imâreti ekle, nip, devamlı çalışma ile b'tirilmedi, ancak hicretin 524. yılında (1129/1130) tamamlandı. O yılın Rebî’ü’l-evvel ayının ortasında (25 Ni­ san 1092) Pazartesi günü, Zuhal ile Merîh yıldızlan Ceretân (Yengeç) burcunda öğle vaktinde birleşti­ ler. Bu burcda şimdiye kadar böyle bir şey vukû bulmamışdı. Tesâdüf o yıl Melikşâh ile Nizâmü’l-Mülk öldüler. Yıldızlarla uğraşanlar, «Bunun gibi büyük sultânın ve vezirin ölümü bu birleşmenin teshinden­ dir.» ded 1er. Sultân Melikşâh, Halîfe’ye incinip, o yılın Ramasân ayının birinci günü (5 Ekim 1092) onu Bağdâd’dan çıkarmak niyeti ile, Isfahân’dan Bağdâd’a yö­ neldi. Nizâmü’l-Mülk de beraberinde idi, yolda Sul­ tân’dan ayrılmış geri kalmışdı. Tesâdüf Ramazân’m onuncu günü (14 Ekim 1092) yolda öldürüldü, şe­ hitliğe yet'şip, saâdat buldu. Sultân Ramazân’ın onseki.inci günü (22 Ekim 1092), Bağdâd’a ulaştı. Şehre girdiği zamân Halîfe’ye haber göndererek, Bağdâd’ı terk etmesini büdirdi. Halîfe bir ay süre is­ tedi. Sultân, «bir saate izin yokdur.» dedi. Nizâmü’lMülk öldürüldüğü zamân; Sultân, Tâcü’l-Mülk Ebu’lGanâim’i verir edinmişti. Halîfe ona haber gönde­ rip, durumu bildirdi ve on gün süre istedi. Tâcü’lMülk, Sultân’m yanma girdi ve Halîfe’nin dediğini haber verdi, «Ey Sultânım eğer halkdan bir kimse, b r yerdan bir vere ve vatanından geç etmek istese, cn günden önce gidemez, eşyasını nakl edemez. Ha­ lîfe ne yapsın, ne yol üe gitsin?, dedi. Melikşâh en güne râzı oldu. Halîfe Bağdâd’dan göçmek için ha­ 164


zırlık görür iken, Sultân Melikşâh hastalanıp, bir kaç gün sonra vefât etdi. O tasavvurlar boşa gitdi. Halk Melikşâh’ın ölümüne, Abbasî Devleti’nin kerâmeti ve Hâşimiye’nin büyüklüğündendir, dediler. Me­ likşâh, Bağdâd’da kendisi bir halîfe tayin edip, emr ve yasak etmeği kend si yapmak istedi. Bu suretle Abbâsî Halîfeler’inden emr ve yasak etmek husûsu gidecekdi. Ancak ümid ettiği olmadı. O yıl Basrada bir dolu yağdı. Dolunun en küçü­ ğü beş ratl 173) mikdâr ağırlığmdaydı. Büyükleri oniki ratldan fazla idi. Dolu, kireç ve kiremid ile ya­ pılmış binâları yıkıp harâb etdi ve hurmâ ağaçlarım kırdı. Bir çok genç ve yaşlı insan öldü. — Birinci cildin sonu —

1Ö5


— A Ç I K L A M A L A R

* F azla bügl İçin bk., E. M erçil Ahm ed b. Ma*ımud’un Seîçuknâm esl (ölm . 1569.1570), T arih D ergi»!, Sayı 23, İstanbul 1969, s. 219-232. 1 H itâ (v e y a H a tâ ) Ç in ’in kuzey kısm ına ve îs k itlcr ül­ kesine verilen isim, bk. Steingass, Persian— E ngîish D iction ary. L on don 1947:'.. 2 Cend; O Juz Y ab'rıısu’ nun oturdukları Y en ik en t’den u /a k olm ayan ve Sirderyâ ırm ağının sâhilinde bir şehir, bk. W . Barthold, Turkestan <lown to the M on gol Invasion, London 1968:) s. 102.; F. Sümer. O ğu zlar (T ü rk m en ler), Tarihleri-Boy Teşkilâtı-D estan la n . A nkara 19722, s. 34, 38. 3 Selçuk'un M :kâil. Arsîan (îs r â il), M üsâ ve Y û su f ad'arında dört oÇ"u vardı, fazla bildri iırn bk. 1. K afesoğlu , Selçuk’ un o ğ u lla n ve torunları, TM ., X III, İstanbul 1Ö58, s. 117-121. 4 Mahmûd b. Sebüktegln. Gazneliler D evleti sultânı olup, 999-1030 y ılla n arasında saltanat sürmüştür. ft Selçuk'un oğlu M ikâil'in Sultân M ahm ûd'a hizm et ettiği husüsunda kaynaklarda bir bilgi bulunm am aktadır. A y . rica M ikâil'in m uhtem el ölüm tarihinin 990 yılı civarın ­ da olm ası, onun M ahmûd'un hükümdârlığ'i zam âm nda yalam adığını gösterm ektedir. Burada bahis konusu ol ması gereken şahıs İsrail yani Arsîan Y a b g u 'd m . Ahhârti’d-D evletrs-'eicu k iy .v e adlı kaynak M ikflii l’e î s r i 'I ’i karıştırm akta, dolayısıyla ondan iktibas eden m üellifimiz de aym hatayı tekrarlam aktadır. A y rıca bu husûsda ba­ kınız. M .A. K öym en, B üyük Selçuklu tm paratorlu gu ’nun Kurulucu, 1, !),!'.( .I '.!•.. XV', sa>> 1-3, Ankara 1976, s. 119 n ot: 1.

167


6 K a d ir Hân, Karamanlılar D evletl'nde ön ce o r ta k k ağan olarak hüküm sürmüş, daha son ra 1026-1032 y ılla n a ra ­ sında büyük kağan olm uştur. 7 E bu’l— H aris Aralan Câzib, G azneliler'in T u s şehri vâlisidir ve 1028 yılında ölm üştür 8 M uhtem elen burada d a AhbârU’d-D evlet Is-Selcuklyye’de yanlıg ola ra k geçen bir olay, m üellifim iz tarafından aynen naklediliyor. Bu olay k an aatim izce G azneli Sultânı M es’üd (1030-d0l2) devrinde olm uştur. M ûsâ Y abgu , T u ğru l ve ÇaÇrı B ey ler H orasan di­ vân reisi S û rî’y e b ir m ektub göndererek, N esâ ve F erâve'n in kendilerine ihsan edilm esini istem işlerdi, fa z ­ la b ilgi için bk., K öym en, B.S.Î.K ., II, D.T.C.FJD. XV', sayı, 4, A n k ara 1958, s. 48 vdd.; Sümer, O ğuzlar, s. 78. 9 D endânekân: M erv ’in gUney batısında olup, o ra y a bir 'konak m esafededir, bk. Süm er, O ğu zlar, s, 01 10 Sultân M ahm ûd'un ölüm ü, 421 yılı R ebîü ’l-âhir (30 N i­ san 1030)'inde vuku bulm uştur, bk. İ. K afesoğlu , M ah­ m ûd G aznevî, m ad. 1A. 11 Z âbu listân: G azne çevresin de H elm und ve H vaş-rûd a ra ­ sında bir bölgenin ismidir, bk. M . N azım , T h e L ife and Tim ea o f Sultân M ahmûd o f G hazna, C am bridge 1931, s. 34 not. 4. 12 Bu hadise Sultân M ahmûd devrinde olm uştur. A rs'a n Y abgu , Suliân M ahm ûd'un huzûruna çağrılm ış ve bu ra­ d a tev k if edilm iştir, bk. K öym en, li.S .İ.K , I. s, 155 vdd. 13 A rslan Y a b g u H indistan’da K âlincâr kalesine sürülmüş (1025) ve orada ölm üştü r (1032), bk. 1. K afeooglu, Selçuk ’un oğulları ve toru n ’a n , s. 118-119. 14 A rslan Y a b g u ’nun d iğ er oğ lu Reaûltegin’dtr, bk., M.H. Y :nanç, T ü rk iy e Tarüıi, Selçuklular D evri, İstanbul 1844, e. 44. R esûltegin için fazla bilgi husûsunda bk., N.M. Lüwick. F a rs’daki Selçuklu H âkim i Resfiltegin’in B ir A ', tın Sikk esi (T ü rk çe tercüm e. Ti. M erçil), TarBı D ergisi, sayı 28-29, İstanbul 1975, s. 55-62. 15 Bu Tus B ayi’nin Arslan C âzib ve olayın Sultân M ahm ûd devrindeki bir ola yla karıktırılm ış olm ası muhtem eldir, bk. K öym en, B.S.t.K.^ s. 29. 16 E m îr M ikâil’in ölüm tarihi için bk. not. 5. 17 M ikâil’in Ç ağrı B ey ve T u ğru l B ey adında iki oğlu vard’ , bk. 1. K afesoğîu , Selçu k’un oğulları ve toru n la n , s. 121 18 Ç a ğ n B sy 990, T u ğrul B ey de m uhtemelen 993 yılında

n,

168


doğduğu na göre, M ikâil’in oğullarından Ç a ğ n B ey, T u ğ. rul BeyM en daha büyüktü, d oğ u m tarihleri için bk. M .H . Y ınanç, Ç a g n B ey, m ad. İA , ve M .A . K öym en. Tuğrul B ey, mad. İA . 19 Sebükteginller ismi ile, Sebü ktegin tarafından kurulm uş ola n Gaznıeliler D evleti (977-1186) kasdedilm ektedir. 20 Sult&n M es’û d ’un bu sırada veziri, A h m ed b. M uham m ed b. Abdiissam ed E bû N a sr idi v e 9 Nisan 1033’de bu göre* ve ta yin edilmişti. 21 Selçuklular ile Gazne İller arasındaki ilk savaş N esâ y ö re ­ sinde vıe 29 H aziran 1035'de olm uştu, bk. Süm er, O ğu z­ lar, s. 79 v e K öym en, B .S J J İ. II, s. 59 vdd. 22 Gazneli elçisinin tam adı Kftdl Ebû N a sr Stnl id i 23 v e 24) Burada zik ri geçen E m ir Y abg u ve Y abg u Aralan, aslında M ûsâ Y a b g u olacakdır. bk, K öym en. B .S .İK ,, n , s. 69 vd. 25 B u kum andan B ü yü k H ftcib Sübaşı olup, em rinde 10.000 atlı ve 5.000 piyfide vardı. B u ordu 20 Şubat 1036’d a H o ­ rasan’a hareket etti, bk. K öym en, B.S.İJK., II, s. 73. 26 Metinde bu şekilde geçm ektedir, aslında T ek m âbâd olacakdır, bk. Aiıb&r, s. 6 (trk . trc., s. 4 ). T eginâbâd, Sicistan bölgesinde Kandeh&r şehrinin g ü n ey doğusun da bir kasaba, bk. G. Le., Strange, The Lands o f tîıe E a stera Ca. Hphate, Cam bridge 19302, s. 347. 27 B u şahıs, K âkeveyh oğulları'ndan olup, m etindeki gibi A lâ Üd-Devle ve A lâ ed-DIn olm ak üzere iki ünvânla zikredilm ektir, bk, E . Zam baur, M a tu el de Gfinealogie et de O hronologie P ou r l’h istolre de I’Islam , Berlin 1955, sı 216 28 Bu ola y h. 545 (1150-1151)’de olm uş, G urlular’dan A lâed-D în H useyn G azneliler D evleti hüküm darı Behrâm ş&h’ı m ağîûb ederek G azne’ye girm iş ve şehri yakıp yık­ mıştı. l»u sebeıp e A lâ ed-JDÎn'c «Cihân-sûz-D iinyayı y a ­ k an » lakabı verilm işti, bk. C.E. B osw orth, Ghûrids, mad. Eİ2. 29 M uhtem elen Serahs’m k u zey batısındaki Hâber&n bölges'nin mühim köylerinden E zcâ h ’d ’ r, bk. Strange, The Lands, s. 394 'İ0 Şâvuşkân, M erv’e 4 fersah u zaklıkda bir köydür, bk. Şıhâb ed-Dîn E bl AbdullâJh Y â k û t b. Abdullâh el-H am avî, M u’cem ü’l— Buld&n, B ey ru t 1955-1957, II, s. 316. 169


31 Bu şehrin adı m etinde Sâbür. Ahb&r (a. 8, trk. tre., 6 ) 'da N îsâbûr olarak geçm ektedir. 32 A slında savaş bir y ıl sonra h. 429 y ılı Şaban ayında (May ıs/H a zira n 1038)’da olm uştur, bk. K öym en, B.S.I.K., IX, s. 86-87.; Sümer, O ğuzlar, 85 33 N ot 23 ve 24’de belirtildiği üzere bu Selçuklu reisi Mûsâ. Y a b g u ’dur. 34 Bu hareket tarihi h. 430 yılı Şaban ayının ortasın da (12 M ayıs 1039)'dır, bk. H âce E bu’l-Fazl M uham med b. Hü. seyn B eyhakî Debîr, Tarih-i B ey haki (nşr. D r. Gani ve F ey y â z) Tahran hş. 1324, s. 569. 35 Rûzbâr, Sicistan bölgesinde Büst ile K andehâr arasında bir kasaba, bk. Strange, The Lands, s. 344. 36 A slında G azneli Sultân M ahmûd öldüğü zamân (3 0 Nisan 1030) yerine oğlu M u h am m et’in getirilm esini v asiyet et­ miş olduğundan G azn ed ek i devlet büyükleri, onu sultân yaptılar. A n cak M ahm ûd’ un diğer oğlu M es'ûd buna k a r­ şı çıkmış, halk ve askerleri kendi tarafın a çekm esini bil­ m işti N eticede M uham m ed tahtan indirilip, yerine M es’ ­ ûd Sultân oldu (1030). F azla bilgi için bk. Y .H . B ayyr. Hindistan Tarihi, İlkçağlardan O urkanh D evletinin K u­ ruluşuna K adar (1526), I, A n kara 1946. s. 184-186. 37 N ağar, Sind’de bir m em leketdir ve Gazne ile arasında 6 günlük m esafe vardır, bk. Y âkût, V., s. 295. 38 M ârikalah (v eya M ârgala) Sind ile Cehlem nehirleri arasm da bir geçit, bk. L..M. D am ts, Gazneliler, mad. İA . 39 Sultân M evdûd'dan sonra G azneliler tahtına kısa süreler­ le II. M es’ûd ve Bahâ üu-L-evle A li geçm iş, onlardan sonra A bdürreşîd Sultân olm uştur (1050), bk. C.E. Bosworth, Tho Islam ie D ynasties, Edinburg 1967, s. 181. 40 Bu isim Selçu k-nâm c’n ‘n kaynaklarından biri olan Ahbâr (s. 14, trk. trc., s. l l ) 'd a A rap harfleri ile «B ozan» şeklinde görünüyor. A n cak eseri neşr eden «N a zâ m ola­ rak okum uştur. B iz arap harfleri ile olan yazıiış na b a k a ­ rak, bu ismin Türk isimlerinden -sBozans olabileceği g ö ­ rüşüne vardık, söz gelişi: Selçuklu emirlerinden U rfa vâ. iisi Boizan gibi. 41 Seîçuklular'ın T u ğru l’a, yardım e tm e :i ''v â y e f i ga.'&icz A.htârü‘d -D ıv lrti’s-Se.Yuklye adlı k â ‘ ” T\kf p zikredilm iştir. A slında Tuğrul, H orasan’ı S erçu k '«lar‘flan ?eri a l-ra ’ : için Sultân A bdü rreşîd'd?n yeni kuvvet istemiş, ancak Seîçuklular’ın ü z?r:np Efidficeği yerde hu gelen kuvvete

170


da yanarak G azn e'ye yürüm üş ve n eticede Gazneltler D ev. letl tahtını ele g eçirm iştir (1053), bk. Bayur, HincSlstâa tarihi, I, s. 207. 42 Bu H âtûn’un ismi’ m etinde CelHe ola ra k geçm ek te ise de, A hhâr’da bu kelim e g ü zel m ânâsında kullanılm ıştır. Bu­ rada yanlışlıkla isim ola ra k yazıldığı anlaşılm aktadır. A y rıca yine A h bâr (s. 15, trk. trc., s. 1 1 )'3a T u ğru l’un, Sultân’m kızlarından birisi ile evlendiği zikredilm iştir. 43 T u ğru l B ozan 11 yıl hüküm sürm em iştir. T arihçi’ Cüzcânl (T ah akât-ı Nâsırî, nşr. A b d ü ’l-H ayl H abîbî, K andeîıâr hş. 1328, I, s. 279) onun 40 gün, îb n Funduk (Tarih-1 B ey. hak, nşr. Ahm ed Behm enyar, s. 178) ise 57 gün Gazneli tahtında oturduğunu zikrediyorlar. A y rıca daha sonraki Gazneli hüküm darların tahta g eçiş sürelerini g ö z önüne alırsak, T u ğru l’un 11 yıl hüküm sürdüğü hakkında v e ri­ len bilginin yanlışlığı a çık ça o rta y a çıkar. 44 îsfizâr, H erâ t’m güneyinde bugünki adı ile S ebzvâr şeh­ ri, bk. Strange, The I^amds, s. 412. 45 G azneliler Davleti sultânı İbrahim 1059-1099 yılları ara­ sında 40 yıl saltanat sürmüştür. 46 Sencer daha m elik liği sırasında, Gazneli sultânı Aralanşâh zam ânm da (1115-1118) G azne’y e g irm işti (1117). G azneli D evleti o tarihde Selçuklular’a tâbi olm asına ra ğ ­ men, sona erm em iş ve 1186 yılm a kadar devam etm iştir, bk. M .A , K öym en, Sencer, mad. tA . ve Bayur, Hindistan T arihi I., s. 209-211. 47 Sultân T u ğrul B ey zikredilen bu tarihde H orasan ’d a G az­ neli i-jltâ m M es'üd ile Selguklu devletini kurm ak için m ücâdele ettiğinden Ira k ’ı alm asına im kân yoktur, bk. K öym en, T u ğrul B ey v e Zam anı, İstanbul 1976, s. 11-13. 48 D iyâr M udâr; Sum eyaât’dan  n e’ye kadar F ırat bölgesi­ ni ve aynı zam anda Belih civarını ihtivâ eden ve m erkezi H arrân olan bölge, bk. D iyâr M udar, m ad. I a . 49 Kutalm ış b. İsra il’in A zerba ycan seferi h. 430 değil, h, 437 (1045) yılında olm uş v e M usul tarafın a da sefer yapm am ıştır, bk. O. Turan, Selçuklular Tarihi v e T ü rk İslâm M edeniyeti, A n k ara 1965, s. 75-76. 50 Kuihistan, farsça d a d a ğ l'k ülke m a rC rn c "■cîlr. K u h l^ 'in ism ini taşıyan v ey a taşım ış olan tîrk a ;; coğra fî m evki vardır. M et'nde adı geçen bölge H orasan K uhistan’ı olup, N îşâbûr’un güneyinde bulunan ve güney-doğnda Si.stan’a P : 13

17 1


51

52

53

54 55

56

57

58 59 60

kada r uzanan bir ülkedir, bk. J.H. K ram ers, K uhlstan, mad. ÎA . B u rada Mûsâ. Y abgu ile oğlu H aşan birlbirine k arıştırıl­ mıştır. A slın da bu yerler M ûsâ Y a b g u 'y a verilm işti, bk. K afesoğlu, Selçuk’tın o ğ u lla n v e Torun la n s. 119, 124 M etinde h. 438 ola ra k g österiliyorsa da; H alîfe, Ç ağrı B ey ’in k ızı H adice Aralan H âtûn ile Şaban 448/E kim 1056 tarihinde evlenm iştir, bk. K öym en, T u ğru l B ey, s. 40. Bu tariıh Sultân T uğrul B ey ’in B a fd a d ’a İlk gelişi gibi gözükü yor. T u ğru l B ey'in B a ğd a d 'a ilk gelişi Ram azan 447 (A ra lık 1055) tarihindedir, bk. K öym en, A y n ı eser, s 38. M ısır’daki F a tım î H alîfesi el-M ustansir 1036-1094 yıl­ ları arasında hüküm et sürm üştür. B ü veyh oğu llan D evleti’n:n kurucusu D eylem li bir askeri lider olan îm âd ü ’d— Devle A li b. B ûye idi. Ali 933’dıe E rracân ’ı, 934 yılında d a Fars bölgesinin m erkezi Şîrâz’ı ele g eçirdi ve Büiveyh oğulları devletini kurdu. Şiî ola n bu hânedân a— F a rs ve H ûzistan, b— K irm an, c — Cib&l, d— Irak olm ak üzere 4 ayrı kolda hüküm sürm üştür. F a zla bilgi İçin bk. K.V. Zettersteen, BUveyhiler, mad. ÎA .; H. Bu®se, Iran under th e Bûyids, The Cam bridge H lstory o f Iran, IV, L>ondon 1975, s. 250-304.; M afizullah K abir, The B uw ayhid ) D yn asty o f Baghdad (334/846— 447/1055). C alcutta 1964. Sultân T u ğrul Bey, Büveyhî E m îri M elik ür-R ahîm ’i B a g d a d ’a İlk gelişinde yani 1055 yılında hapis ettirm iş vıe B üveyhiler’in I ıa k ’daki hâkim iyetine son verm işti, bk, Turan, Selçuklular Tarihi, 86 ve K öym en, T u ğ n ıl Bey, s. 39 B u sırada Sistân (S icistâ n ) Selçuklular'dan M ûsâ Y a b g u ’ y a tâbi idi. A lp A rslan ’ın H orasan ’da bulunm ası gerekir, nitekim m etinde de İbrahim Y m al öldürüldükten sonra A lp A rsla n ’m H orasan ’a döndüğü zikrediliyor. Besâsîrî B a gd a d ’a 8 Zilkade 450 (27 A ralık 1058)’de g ir­ di, bk. K öym en, T uğrul Bey, s. 52. H a lîfe’nin vezîri R eis ür-Rüesâ E bu’l-K âsım b. M eslem e idi, bk. A h bâr, 62 (trk. trc., s. 42). M uhariş U kaylî, K ureyş b. Bedrân’m am casının oğlu olup, H adîse h âkim i idi, bk. M .A. K öym en, Selçuklu D evri Tiirk Tarihi, A n k ara 1963, s. 181 ve 184.


B0» Besâsîrî B ağdad’a 8 Zilkade 450 (27 A ra lık 1058)'de g ir­ diğine g öre, F âtım î H alifesi el-M ustansir adına hutbe okunm ası ve sikke basılm ası bu tarifeden son ra olm alı­ dır. 61 Medine-i D â r üs-Selâm , Bağdadi şehrine verilen isim len den biridir. 62 G âşiye: örten nesne, özellikle ey er takım ı techl zâtından eyer altına konan keçe, ay rıca hüküm dâra m ahsus gâşi­ ye, saltanat alâm etlerinden birisi olup, g idiş alaylarımda hüküm darın önünde taşınırdı, bk. G âşiye, mad. İA. 63 Su'tân T u ğrul Bey, H u m artegin Tugral, Anûşirvân, Y aruhtegin, Savtegin, G üm üştegin ve Erd-em g ib i k u m an ­ danlarının idaresinde 2.000 kişilik bir kuvveti B esâsîrî üzerine gönderdi. Bu Selçuklu birliğinin bir hücûm u s o ­ nucu, B esâsîri yaralı ola ra k ele geçirild i ve son ra d a başı kesildi (11 Zilh icce 451/18 O ca k 1060). F a zla b ilgi için bk. K öym en, T u ğrul B ey, s. 54 ve E. M erçil, E m ir Savte. gin, T arih Enstitüsü D ergisi, sa yı 6, İstanbul 1975, a 64. 64 M uhtem elen B a d gis'e bağlı yerlerden K a ra b a ğ ’dır, bk. A h bâr, s. 26 not. 3 (trk . trc. s. 18 not. 1 ). 65 Bu kale kum andanının tam adı, E m lrek B eyh akî H aşan Ahm ed b. M uham m ed idi, bk. Barthold, Turkestan, 303 66 VaJış; H uttal bölgesin in kuzeyinde y er alan bir ülkedir, bk. S trange, The Lands, s. 438. 67 Velvâlec, BeHı’in batısında büyük bir şehir, bk. Strange, The Landa, 428. 68 K ubâdiyan (v ey a Kabad.'yan— K uvaziyan) bölgesi, V ahş ve Kâfim iıhan arasındadır. B ölgen in m erkezi dle K u b â­ diyan adlını ta şır ve T ırm iz’den iki günlük m esafededir, bk. Barthold, Turkestan, s. 71-72. 69 Bu sırada H arezm hâkimi, Selçuklular’ın m eşhur d ü ş­ manı Şâh M elik idi, bk. Turan. Selçuklular Tarihi, s. 65, 70 H ezâresb; H ive civarında ve A m u D erya (C eyhun) neh­ rine yak ın bir şehirdir. 71 G ürgen ç (Ü r g e n ç ); H arezm ’in kuzeyinde ve bu bölgenin baş şehri olup, yanından A m u D eryâ nehri geçm ektedir, bk. W . Barthold, G urganc, m ad. IA . 72 Bu şahıs sâbık H em edan hâkim i K âkûye hânedânından Ebû K âlicâr G erşâsp idi ve h. 443 ( 1051/1052)’de Hûzistân’da öldü, bk. C.E. B osw orth, D ailam ls in Central i n : The K âkûyide o f Jibal and Y azd, Iran, Journal o f the B ritish İnstitute o f Persian Studies, 1970, III. 83. 173


73 M etinde Sem erhand H âk âm ola ra k geçen hilkümdâr, m uhtem elen K arahanlılar’dan B örl T egin İb ra h im b. N a sr’dır. K aynak larda T a m g a ç H an ola ra k görü len İb ra ­ him b. N a sr aşağı yukarı 1052/1053— 1068 yıllarında B atı K arahanlı D evleti hüküm darı idî. İslâm eserlerindie adı g e çe n K arahanlılar’m en m eşhurudur v e ideal bir hüküm, dâ r ola ra k görünür, bk. B osw orth, The P olitical and D yn astic HPstoty o f the Iram an W orld ( A D . 1000-1217), The C am bridge H istory o f Iran, V, C am bridge 1868, s. 5253.; O. P ritsak, K arahanlılar, m ad. İA ., s. 262. 74 E m îr H aşkâ (v e y a K a ş g a )’nın kesinlikle h angi devlete b a ğlı olduğu anlaşılam ıyor. B osw orth (A y n ı eser, s. 53) onu KaraJıanlı kum andam , Y :nariç (Ç a ğrı B ey, mad. İA .) ise G azneli tarafdarı olarak gösteriyorlar. 75 Ferruiızad bu sırada değil, an cak 1053 yılında Abdtlrreşîd ’den son ra Gazneliler tahtına oturm uştur, bk. L.M. Dam es, G azneliler, mad. İA. 76 M eşhur tarihçi E b u ’l-Fazl M uham m ed Hüseyn Beyhakî (995-1077) ’nin kalem e aldığı bu anlaşm a, Ç ağrı B ey ile G azneli sultânı İbrah im (1059-1099) arasında yapılm ış­ tır, bk. M-H. Y ınanç, Ç ağrı B ey, m ad. İA . ve M A . K öymıen, A lp A rslan ve Zam anı, İstanbul 1972, s. 6-7. 77 A li b. el-H asan BâJharzî devrinin m eşhûr şairlerindendir, 1074 yılanda ölm üştür, fa z la b ilgi için bk. D .S. M argolıoutlı, B&harzI, m ad. İA . 78 M etinde biraz aşağıda görü leceği üzere H orasan A m îd i’ nin adı, M uham m ed b. M ansûr en—N esevî idi. 79 S a vtcgin Selçuklu D evleti'nin genişlem esinde ve şehzâde ısyanların-n bastırılm asında mühim hizm etlerde bu’ unan büyük em irlerden bir.lsid'r, E y lü l/E k im 1084 tarihinde İsfa h an ’d a ö ’ müş ve g eriye büyük bir servet bırakm ıştır. F a zla b ilgi için bk. M erçil, E m îr Savtegin, s. 63-74. 80 H âkister; İran ’ın kuzey-doğusunda L âyin kasabası k öy ­ lerinden birisidir, bk. M erçil, ayn ı eser, s. 63 not. 1. 81 B urada Em îr-i D m erâ olarak geçen K utalm ış’m k a r ­ deşinin ism i daha ön ce zikredildiği üzere R esûltegin idi, bk. not 14. 82 G irdkûh; D am gan şehrinin kuzeyinde ve t i r günlük me­ safede bulunan bir kaledir, bk. H. Ritter, D am dan, mad. İA . 83 A lp A rslan ile K utalm ış arasındaki bu savaş O cak 1064’ d e olm uş ve K utalm ış da bu tarihde ölm üştür, fazla bilgi 174


için bk. Turan, Selçuklular Tarihi, «. 98 ve K öym en, A lp Arslan, s. 81-84. 84 M etinde bu şehzadenin ism i A rslau A r g û şeklinde g e çi­ yor, asl-nda A rslan A rg u n ’dur 85 Rûm ; K om a ve Bizans İm p a ra torlu k la n ’na delâlet eden bir tâbir olup, bazen R om alılar D evleti, bazen de «B iza n s­ lIlar» için kullanılm ıştır. F azla bilgi için bk. F r. Babinger, Rûm , mad. ÎA . B iz de daha iy i anlaşılm ası için metinde R ûm geçen yerlerde «B izans veya BizanslIlar» tâbirlerini kullandık 88 Burası m uhtem el ola ra k Biurakan (A n b erd ) ism ini taşı­ yordu. A n bsrd (v eya A m p ier), E cm iacin 'in takriben 20 km. k u zeyin dedr, bk. E. H onigm ann, B izans D evleti’nin' D oğu Sınırı (trk. trc. F ik ret Işılta n ), İstan bu l 1970, s. 175 ve 184. 87 Sürm arî, A ra s nehri boyundaki şim diki Sürm elü’dür, bk. Honigm ann, aynı eser, s. 175 ve 184. 88 Bu kale m uhtem elen H ag ios G regorios adını taşım akta­ dır, burasının yeri kesinlikle tayin edilem em iştir. H on ig ­ mann (ayn ı eser, s. 175 ve 184), burasının yeri için müs­ tahkem bir m anastır olm ası müm kün bulunan Surb Grig o ri’yi tercih ediyor. 89 M eryem — N işin; m uhtem elen Şirek'deki M arm araşen'dir, bk. H onigm ann, aynı eser, s. 184. 00 Sepid— Şehr (B eyaz ş e h r ); K artli ve K ars arasında, sı­ nırda m uhtem elen bugünkü K op s m evkiinde, M arm araşen m anastırının 5 km. kuzey—-batısında bulunm akta idi, bk. H onigm an,, ayn ı eser, s. 185 not. 1 91 A llavcrdi ( L a l ) ; B orçla nehrinin sol sahilinde bir şehir, bk. H onigm ann, aynı eser s. 185 not. 1 ve K öym en, A lp Arslan, s. 29 !>2 Bu G ürcü M el'k i’nin adı IV. B a ^ ra t (B a g a ra t) idi, bk. Y m anç, Selçuklular Devri, s. 58. !>3 M uhtem elen Sel— V orda ( ? ) ve N ora adındaki n rn tıkalard’ r. H er ikisinin de yerleri kesinlikle bilinm iyor. Eunların K a rs çayı yanında Çıld’ r gölü güneyinde bulunm a­ ları muhtem eldir, bk. Honigm ann, aynı eser, s. 185 ve not. 8 1*4 M angışlak; H azer D enizi’nin doğ u sahilinde, dağlık ara­ ziden oluşan b ir yarım ada, bk. W . Barthold, M angışlak, mad. İA . C5 Sabran (S a v r a n ); Sir D eryâ’nm sol lu yısu r'a , K araçuk

175


dağlarının eteğinde ve Y e si’ye bir günlük m esâfede bu­ lunan m üstahkem bir şehir, bk. Süm er, O ğuzlar, SS 96 R âdgân; H abûşân ve T u s şehri arasında bir kasabadır, bk. S trange, The Landa, s. 393—394. 97 C îruft; İran ’ın K irm an eyâletinin güney k ısm ı olup, bu ­ gü n Şehr-i D akiyânûs ism i verilen yerde bulunuyor, bk. K ram ers, J.H., K irm an, m ad. İA . 98 Cem şid, İra n ’ın efsânevî gahlarındandır. 99 M etinde Fadlûn ola ra k g eçen em ir, F a rs bölgesi Şebânkâre em irlerinden F azlû ye’dir. B a zı kayn ak lar bu em îri G ence E m îri Fadlûn ile karıştırm ışlardır. Bu husûsda bk. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 109. 100 A b h a zy a (A p h a z y a ): K a fk a s dağlarının ana silsilesinden K aradeniz sâhiline kadar uzanan ve ku zeyde G a g ry ile güneyde In gu r m unsabı arasındaki arazidir, bk. W . Barth o 'd A bazalar, mad. İA . 101 Bu ıhükümdâr G ürcistân K ıralı IV . BagTat (102 -1072) dir. X. yüzyıl sonunda Abhazıstan k ıral hanedanı sona erip, hâkim iyet akrabalık sebebi ile B a gra t oğulların a g eçtik ten son ra G ürcistan hüküm darlarının «Abhaız kı­ ralı ünvânı devâm etm iştir. B u nedenle IV. B agrat da m etinde Ablvâz m eliki olarak görünüyor. F azla b ilgi için bk. M irza Bala, G ürcistan, mad. İA . 102 Şekki; G üney K a fk a s y a ’nın doğu kısmında, A zerba ycan topraklarında bir arâzi ve şehir, bk. V. Minorsiky, Şekl, mad. İA . 103 N em rud b. K en ’ân: adı K itâb-ı M ukaddes’de v e İslâm en­ b iyâ kıssalarındaki dîni rlvyetlerde geçen efsanevî hüküm dâr, fa z la toilgi için bk. B. Keller, Nem rûd, mad. İA. 104 Sultân A lp A rslan ikinci G ürcistan seferine 1067 yılın­ d a başlam ış v e beş ay süren bir sefer sonucu 1068’de y u r­ duna dönm üştür. F a zla bilgi için, bk. K öym en, A lp A r s ­ lan, s. 36-40, 105 B u T ü rk hüküm darı, B atı K arahan’ ılar D evleti H âkânı Ebû Ishak İbrahim b. N asr olm aldır, ay rıca bk. not. 73. 106 Bu Bizans İm paratoru IV. R om an os D iogenes (10681071)’dir. 107 E rba sgan ’ın ism i tarihçiler tarafından m uhtelif şekiller­ d e okunm aktadır, söz g elişi; Erhasgan-oğlu, Erbasan, K urtçu, E l— Basan gibi. 108 Sultân A lp A rsla n ’ın kız kardeşinin ismi, G evher H âtûn’ dur, bk. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 120 176


109 Bu M eyyâfarık în M eliki. M ervân üer’den N izâm ü ’d-D evle Nasr (1061-1079) idi. 110 Bugünkü Siverek’dir, bk. H onigm ann, aynı eser, s. 135 n ot. 2 111 R a fika, H alîfe M ansûr tarafından 772 yılında el-R ak k a’ rnn yanında kurulmuş yeni bir şehir, bk. R a k k a, m ad. ÎA . 112 Zenburek (v e y a Z en b erek ), m uharrik k u vvetle kullanılan çelik v eya pirinçten yapılan bir o k adıdır. Bu oku n dört yüzü vardı ve isâbet ettiği y eri delerdi. A yn ı zam ânda h ayvan ile taşm an esk i küçük toplara verilen isim, bk. M .Z. Pakalm , O sm anlı Tarih D eyim leri v e Terim leri Söz­ lüğü, III, İstanbul 1946, s. 552. M etinde o k manâsında kullanılmıştır. 113 Bediâye, M enbiç'in kuzey-doğusnnda bulunan bir yöre, bk. H onigm ann, Bizans D evletinin D oğu S ın ın , III no.lu h a­ rita ve A . Sevim , Suriye Selçukluları I (F etihten Tu tu ş’ un ö lü m ü n e K a d a r), A n kara 1965, s. 70. 114 Bu za t M irdasîler’den M ahmûd b. N a sr’dır. M etinde «Zuftbe» şeklinde okunabilen isimin aslında M ahm ûd’un am ­ cası ola n A tıy y e ’nin künyesi Ebû Zuâbe oldu ğu taîımin edilebilir, Halil Edhem , D üvel-i îslâm iye, İstanbul 1827, s. 158; Zam baur, s. 135. 114“ N üshalarda bu şekilde geçm ektedir. Osman Turan (S el­ çuklular Tarihi, s. 111), bu beyin K arahanlılar haneda­ nına m ensup, İsminin de H akan-oğlu (H an -oğlu) Hârûn olduğunu kayd etm ektedir. H onigm ann (B izan s DevtetİnİB D oğu Senin, s. 116) da bu înmi Hârûn b. H akan ola­ rak verm ektedir. M5 B u hanım ın ismi M enladır, bk., Sevim , Suriye Selçnklnla n , s. 40 116 Bu sırada A b bâ sî H alîfesi K âim bi-Emrillâıh idi. 117 N akîb-i N u kabâ: N a k îb (N ak ip) esn af teşkilâtı reislerin, den birine verilen ünvân. A y rıca tekkelerde şeyh vekili m akam ında bulunan sülûkü ilerlem iş dervişler hakkında d a kullanılan bir tâbirdir. Çoğulu «nukabâ» dır. Bk. P a­ kalm , O sm anlı T a r'h r e T erim leri Sözlüğü, II, s. 648. Bu sıraaa B ağdad N akîb-i N ukabâsı, T jr M b. M uham med Zeynebî idi, bk. Sevim , Suriye Selçukluları, s. 36 v e 38. 118 Osman Turan (Selçu klu lar Tarihi, s. 11.8)’a rföre, Sultân A lp A rslan daha U rfa önünde M ahm ûd’u çağırd ığı za­ mân, H akanoğlu ölm üş bulunm akta idi. A. Sevim. (Suri­ 177


y e Selçukluları, s. 28) de H an oğlu ’nun ölüm tarihini h. 462-463 (1070/1071) olarak verm ektedir. 119 D erbend, K ay seri’nin kazalarından Pınarbaşı (Z a m a n tı). dır. B u Jıusûsda bk, H caigm ann , B izan s D evletinin Sının, s. 63 not. 3 ve 6.; Turan, Selçuklular TarfiM, s. 105 v e 123. 120 N üshalarda bu şekilde g eçiy or. A slın da M anuel K om aen os’dur, bk. Turan, aynı eser, s. 123. 121 Sultân A lp A rslan ’m bu H âtûnu’nun ismi Seferiye'dir. bk, Sıbt Îbnii’l-Cevzl Şem süddin E bû’l-M uzaffer Y u su f b. K ızoğlu, M ir’âtil’z-Zem an fî T arihi’l-Â ya a (Y a y ın ­ layan Ali S evim ), A n k a ra 1968. s. 147. 122 B u ön cü ku vvetleri arasındaki savaşta Selçuklu askerle, rine E m îr Sanduk kum anda ediyordu. E sir düşen v e bur. nu kesilen BizanslI kum andan ise E rm eni V asilakas idL F a zla b ilgi için bk. Y ınanç, Selçuklular D evri, s. 72.; K ö y ­ men, A lp A rslan, s. 50 122» B u m ısrada vezin îcâbı «va rır veyâ gelir» kelim elerin­ den birisi fazladır. 123 M alazgirt savaşı 26 A ğu stos 1071 tarihinde olm uştur. 124 îb n ü ’l-iKalânisi E bû Y a ’lâ H am za b. Eked el-Tem îm î, Şam ’ın tanm m ış bir ailesine mensup arap tarihçisidir ve 1160 yılında ölm üştür, bk. Îbniilkalânisî, m aâ. İA . 125 Son araştırm alarda U v a k o ğ lu A tsız ola ra k adı geçen fou O ğu z beyinin ism in'n çeşitli yazılışları için bk. Sevim, Suriye Selçukluları, s. 41. 12S O sırada B atı Kara-Hanlı D evleti, H âkânı, E bu’l —H aşan I. N asr b. İbrahim (1058-1080) idi, bk. O. P ritsak, Kara* Hanlılar, mad. İA . 127 A lp A rsla n ’m ölü m tarihi 24 K asım 1072’dir. B u husûsda bit. R . Şeşen.A lp A rslan ’m hayatı ile ilgili A ra p ça k a y ­ naklar, TM ., X V II, İstanbul 1972, s. 111. 128 B iraz yukarıda askerin 24 günde Ceyhun’u g eçtiğ i zik ­ redilmişti.. Şimdi ise bu g eç'şin 28 günde Olduğunu belir, ten m ü ellif çelişkiye düşüyor. 129 A lp A rslan ’ın babası Ç ağrı B ey M erv’de göm ülm üştü, A lp A rslan’da ora y a göm üldü. A n ca k am cası T u ğru l B ey R e y şehrine göm ülm üştü, bk. Turan, Selçuklular Tarihi, s. 94. Bu bakım dan Seiçuk-nâm e m üellifi v e dayandığı k ayn ak h ata ya düşüyor. 130 A n ca k daha ön ce görüldüğü üzere G ürcüler üzerine ya­ 178


pılan seferde M elikşâh, babası A lp A rslan ile berâberdl, bk. AJıbâr, s. 35 (trk. trc., s. 24) 131 Şerefü’l-M ülk Ebû S a’d M uham med, Sultân M elikşâh devrinin m âlî işlerde tanınm ış şahsiyetlerinden birisiydi, daha fazla b ilgi İçin bk., I. K afesoğlu , Sultân Melikş&h Devrinde B üyük Selçuklu İm paratorluğu, İstanbul 1953, s. 147 ve 169. 132 Sâm ânîler; Sâm ân-H udât adlı bir şaihsın soyundan gelen Iranlı sü’ âle olup, Jıânedâmn bağım sız ilk htiküm dân I. Is m ail b. A h m ed (892-907) Mi. Sâm ânîler, M averâtinnehir ve H o ra sa n d a hüküm sürmüşler, bu yerlerin dışında da ülkelerini genişletm işlerdir. Bu hânedân 999 yılında Kara-H anlılar tarafından ortad an kaldırılm ış, daha sonra II. İsm ail e 1—M u n ta şır’m 1003-1005 y ılla n arasında d ev ­ leti d 'riltm e teşebbüsü b a ş a m ’ z kalm ıştı. F a zla bilgi içia bk. V. F. Bildhner, Sâm ânîler, mad. ÎA . ve Bartlhold, Tur­ kestan. 133 M elikşâh ve .K avu rd arasındaki bu savaş 15 N isan 1073’de olm uştur, bk. M erçil. Errrr Bavtegin, s. 70 ve not 41. 134 M elikşâh F a rs vilâyetini kardeşi T ekiş’e değil, Em îr R üknü’d-Devle K u t'u g T e^ in ’in idaresine verm işti, bk. Aî>bâr, s. 58 (trk . trc., s. 40) 135 M escid-i H a râ m ; M ekke’de K a ’be'nin bulunduğu sahada­ ki câımim adı, bk. A.J. W ensinck, M escid-İ Harâm , mad. ÎA . 136 Sultân-şâh'dan ön ce K irm an Selçukluları tahtına k ısa fa8’ lalarla K irm ân-şâh (1073) vo H üseyin (1074) hâkim ol­ muştur. Onlardan, sonra SulM n-şâh (1074-1085) hüküm sürmügtür, bk. H alil Edhem , B ü vei-i îslâ m 'y e, s. 214. 137 K ara-H anlı hüküm darı Şem sü’ l-Mü’ k, S em erksnd’dan çe­ kilm işse de, daha sonra sulh istem eğe m ecbûr kalm ış ve V ezir N izâm ü'l-M ülk a r a c iığ ı ile de sulh g erçek leş­ mişti. Sultân ’M.elikşfth., ftem sü’l-M ülk’ü affed erek yerin­ de bıraktı ıh. 466/1073— 1074), bk. K afesoğlu, M elikşâh, s. 28-29. 138 Bu em îr M irdâs oğ u lla rın d a n H aleb hâkim i Maîıtnûd' dur. Malhmûd ön ce 1060/1061’de, sonra ikin ci kez 10651074 yıllarında hüküm darlık yapm ıştır, bk. Bosworth, The Is la m 'c D ynasties, s. 57. 139 Bu sırada M enbiç’i M irdâs oğ u lların d an Celâl üd-Devle II. N asr (1074-1076) ile Türkm en emirlerinden Ahm ed179


140 141 142 143

144

145

146 14-7 148

149

150

151 152

Şâh berâber za bt etm işlerdi, Sevim , Su riye Selçukluları, 8. 61. B u sırada M ısır h âkim i F âtım îler'den e i —M ustanslr (1036 . 1094) idi H erâ t’m güneyindeki köylerden biridir, bk. S trange! The L and», s. 410. B urada adı g eçen E m îrü ’l— Üm erâ, Sultân Mielikşâiı’m am cası O sm an’dır, bk. K afesoğlu , MelikşâJı, s. 20,29-30. A tsız’m 1076 yılında bağlayan v e 1077 yılı başında m a ğ ­ lu biyeti ile neticelenen bu M ısır seferi h akkın da fa zla b ilg i için, bk. Sevim, S u riye Selçukluları, s. 52-56. M aarret iin-Numân, K u zey S u riye’de bazen k ısaca el— M arre de denilen bir şehir, bk. E. H onigm ann, Maarret-ttn Numân, mad. İA. A dı geçen bölgeleri o tarihlerde M usul em îri Ş eref lldD evle M üslim b. K ureyş ita a t altına alm ıştı. A n ca k Müs­ lim , H um us’u alm ak isterken buranın em îri îb n M ülâib, S elçu k lu la rd a n T utuş’a m ü racaat etm iş ve kendisini ku r­ tarm ıştı. Ç ok geçm eden M üslim tekrar H um us üzerine yürüm üş, îb n M ülâib’in yalvarm ası zerine onu yerinde bırakm ıştı, bk. Sevim, Suriye Selçukluları, s. 75-76. A ts ız ’m ölüm ü 1079 yılında olm uştur, fazla b ilg i için bk. Sevim, aynı eser, s, 60. K efertâ b ; Suriyede Maarret. ün-Nûm ân ve H am a arasın­ d a bir şehirdirH aleb R eîsi’nin ism i lb n ü ’ l-H uf eytî, oğlunun ki ise Ebû M ansûr idi. Ebû M ansûr (yan i m etindeki adıyla Ş erif A h ­ m ed) dah a ön ce V ü ık m en leı’e esir düşm üş ve on lar ta ­ rafın dan M üslim b. K u reyş’e verilm işti, bk. Sevim , aynı eser, s, 74. M etinde bu şekilde geçen Benî Zûâbe D evleti, aslında .1023-1089 yılları arasında Haleb ve K u zey Suriye'de hü­ küm süren B enî Mirdâs, yani M irdâs oğulları D evleti’dir. Şem sü’l-M ülk’ün ölüm ünden son’-a Balı K ara-H anlılar D evleti’nin başına Ehû Şü câ el-H izr (1080-1081) geç­ miştir. (Metinde okunam ayan bu ismi tesbit etm ek müm kün o l­ madı. A m td üd-Dev!e îb n B ehm enyâr, öncp F er? em îri H um arteg in ’in veziri idi. îdâ recilik de g österd iğ i ba^an ile şöh­ ret (kazanmış ve sonra Sultân M elilcşâh’m hizm etine g ir­ mişti, bk. K afesoğlu , M elikşâh, s. 198

180


153 M etinde em ir ola ra k g eçen C aferek, aslında Sultân Ait likşah'ın m askarası idi N izâm ü’l-M ülk’ün oğlu babasının taklidini y aptığı için C a ferek ‘1 öldürtm üştü, bk, K a fesoğ ­ lu, M elikşâh, s. 198-199. 154 B aalbek; Suriye'de A n tl—Lübnan dağlarının batı eteğ in ­ de, B lkâ’ çukuru kenarında, Şam — Hum us dem ir yolu üzerinde bu’ unan bir şehirdir, bk. M . Bobernheim , Baaibek mad. İA . 155 Sultân-şâh’ın yerine kardeşi Turan— şâüh (1085-1097) geçm iştir. 156 O rtaçağlarda B ü yü k M erv'i, M erv-i R ûd’dan ayırm ak iıçin verilen isim, bk. Strange, The Lands, s. 398 156 V en ec kalesi; B uhara bölgesinde bir şehir ola n N esef (N ahşebJ’in yanındadır, bk. K afesoğlu , M eükşâh, s. 58 n ot: 86. 157 K alenin ism i de Caber’dir, bk. K afesoğlu , aynı eser, 8. 91 ve n ot: 28 158 A n ta k y a ’da nâib ola ra k Süleymân-ş&h’m vezîri H aşan b. T&hir iş-Şehristânî bulunm aktaydı, bk . K afesoğlu , a y m eser, s: 93. 159 B ir a y a M elikşâh tarafından bırakılan kum andan A lp-oğlu Y ağ -sıy an ’dır, bk. Sevim» Suriye Selçukluları, s. 98. 160 Bu sırada Şeyzer emîri, E bu ’l— M urhaf N asr idi, bk. K a ­ fesoğlu, M elikşâh, s. 92. 161 A k a rk û f; B a ğd a d ’m batısında, y a y a olarak, iki buçuk saatlik bir m esafede, o ’ du kça m ü h im bir h arabeler g ru ­ bunun ism idir, bk. Streck, A k a rk û f, mad. .ÎA, 162 Ebû H anîfe (699-769), H an efi m ezhebinin kurucusu olup, as 1 adı N um ân b. Sâbit’dir, ve îm ân ı Â za m lakabı ile meşhurdur, H.S. Şibay, Ebû H anîfe, mad. İA . 163 M âruf KerhI, Ebû M ahfuz b. F îrû z m eşhûr îs lâ m velîlerindendir, 816 yılında öldü, bk. T. Y azıcı, M ârû f K erhi, mad. ÎA . 164 M ûsâ b. C a fe r (M ûsâ K â zım ), 12 im âm ı kabûl eden gire­ rin 7. im âm : olun, 74ö’de d o jm u ş 799’da ölm üştür, bk. R. iStrothmann, M û s i K âzım , m ad. ÎA . 165 Selmânü’l— Fârisî, sahâbeden ve îslâm, m enkıbelerinin en tan’ nnıış şahsiyetlerinden birisidir, mulhtemelen 656 y ı­ lında ölm O ş'ür, bk. L eyi D ella Vida, Selm ân, mad. ÎA . 103 İran ’daki Sâsânî hü,küm dârlann:n kabûl resmine m ahsûs gâyet büyük bir divanhanenin adına eyvân (ivân ) dsnirdi, K tesiphon sarayındaki bu eyvânın bir kısm ı B ağdad’m

181


167

168

169 170 171

172

173

182

güneyinde bir yerdedir v e burası E yvân -ı K isrâ adı İle meşhûrdur, Cl. H uart, Eyvftn, mad. ÎA . Hz. A li ve oğ lu H üseyin’in türbelerine M eşhedân (v eyâ M eşhedeyn) denilm esi âdet idi, bk. E . H onigm ann, Kerbelâ, mad. ÎA . P eygam berin torunu H üseyin'in türbesidir. H üseyin’in türbesi, Ir a k ’ın başlıca şehirlerinden olan ve B a ğd a d ’m 10D km. Güney-Batısm da bulunan K ei'belâ’dadır, bk. H on’ gm ann, ayn ı «ser. Sultân M elikşâh’m hanım ı T erk en H âtûn’dur. Su ltân M elikşâiı’m kızının adı Meh M elek H âtûn’dur, bk. K afesoğlu , MeUkşâb, s. 96. Sultân M elikşâh, bu sefierinde ilk ola ra k kendisinden şi­ k â y et edilen B atı K ara-H anlı hüküm dârı A h m ed H ân 'a k arşı yürüm üş v e onu esîr alm ıştır. Ondan son ra D oğu Karahanlı Deıvleti üzerine giden Sultân’ın huzûruna bu devlet H âkânı Ebû A li el-H asan b. Süleym ân gelip itâat etm iştir. M etinde adı geçen M âverâünnehir hâkânı Aıhm ed H ân’dır, bk. O. P ritsak, K ara-H anlılar, m ad. İ A .; Turan, Selçuklular T alih i, S. 152. M a g rib ; A fr ik a ’nın Trablus, Tunus, C ezâyir ve F a s’ı içine alan k'sm ın a verilen isim, bk. G. Y ver, M agrib, mad. ÎA . O zam ân b ir ratıl 130 dirhem : 406,25 gr. idi, bk. W . Hinz, Islami&che M asse and Gevvichte, Leiden 1955, H andbuch der O rientalistik E rgan zun gsband I, s. 31.



Selçuk-Nâme - 1 / Ahmed Bin Mahmud