Issuu on Google+


İÇİNDEKİLER

EGEMEN DENİZ BAHAR – SÜBHÂNEKE ................................................................................ 2 ŞEHRAZAT NAİLE U. – AĞAÇSIZLIK ...................................................................................... 7 HALİL İBRAHİM ÖZTÜRK – BİTEVİYE UYANIŞ ................................................................ 10 GÜLTENNUR BATMAZ – KUŞ TANRI .................................................................................... 14 MERT SU KILIÇ – ÖMÜR SAYACI .......................................................................................... 16

1


EGEMEN DENİZ BAHAR

SÜBHÂNEKE Aklıyla sevip, aklına tutsak olanlara… Tepenin başında, sisler içerisinde bir aydınlığın beni çağırmasıyla irkildim: “Kurtar beni.” Gözyaşları kan olmuş akıyor beyaz elbisesine: “Kurtar beni.” Acısı tüm dünyayı saracak büyüklükte haykırıyor: “Kurtar beni.” Ağır ağır milyonlarca yıldıza doğru yükseliyor ve bir yıldız da o oluyor: “Kurtar beni.” Zihnim ve rüyalarım o kadar kalabalıktı ki uyandım. Kafamı bir an yastıktan kaldırıverdim. Odamın zifiri karanlığından başka bir şey göremiyordum. Kan ter içinde içimin yandığını fark ettim. Su içmek istiyordum. Dedemin bahçesindeki yaşama sevinci akan, bana o yazı hatırlatacak oluktan. Kapı kolunun sessizce oynadığını duydum. Bir karartı içeri sessizce girmeye meylediyordu. Gece lambasına dokunduğunda annemle göz göze geldik. Elinde, her gece getirdiği ballı süt ile yatağımın kenarına oturdu. Kaşlarını çatıp, kaygılı gözlerle bana bakıyordu. Sadece anneme sarılmak istiyordum, sarılmak ve bir daha uyumamak, o kötü rüyayı bir daha görmemek… “Oğlum ne oldu?” Kalbim sıkışıyor, ellerimi hissedemiyordum. Göz kapaklarım yerçekimine karşı koyamadan istemsizce kapanıyordu. Ne cevap vereceğimi bilmeden konuşmaya çalışsam da fayda yok. Sadece bir an hırıltılı bir sesle "Melek!" diyebildim. *

*

*

Lojmanlarda yetişmiş, dünyasını betonlar arasında kuran bir çocuğun köy hakkında yapacağı resimler, dağ yamacına yapılmış bir kulübeyi, kulübenin yanına yerleştirdiği üç beş ot parçasını, o ot parçası üzerinde otlayan birkaç ineği, ineğin su içtiği üzerinde tahtadan bir köprü bulunan, dağdan başlayıp nereye aktığı belli olmayan küçük bir nehri, dağ yamaçlarının bulutlarla kaplandığı, güneşin o bulutlar arasından gülümsediği, mevsimin hep bahar olduğu o resimlerden öteye geçmez. Babamla dedemin ezelden gelen düşmanlığı, dedemin hastalanıp yatağa düşmesiyle son bulmuş ve bu sayede de ben, yani lojmanlarda yetişmiş, dünyasını betonlar arasında kuran bir çocuğa göre bambaşka resimler yapabilirdim. İşte tüm hikayem böyle başlamıştı. Okulun son günü karne alma heyecanıyla okula gittim. Tüm sınıf hep bir ağızdan “Akdeniz, Karadeniz, biz karnemizi isteriz.” diye bağırıyordu. Küçükken ne de kötü kafiye uydururmuşuz, ne de kötü şairmişiz... Sonunda karnelerimizi alıp muradımıza erdiğimizde kimimiz mutlu, kimimiz ise kıyametin kendisi için koptuğunu düşünüyordu. Ben mutlu olanlardandım. Büyük bir heyecanla yılın son İstiklâl Marşı'nı okuyup çil yavrusu gibi dağılıverdik. Şimdi çocukluğuma bakıp düşünüyorum da devlet, o yaşlarda ne de çok söz verdirmiş bize, ne çok şey istemiş çocukluğumuzdan. Eve vardığımda annemle babamı arabanın bagajına bir şeyler taşırken buldum. Karne sevincimi paylaştıktan hemen sonra nereye gideceğimizi sordum. Babam, "Köye." dedi, "Tüm yaz oradayız. Deden seni yanında görmek istiyor." Dedemin hakkında babamın babası olduğu ve onun adını taşıdığım dışında pek bir şey bilmesem de her lafı geçtiğinde babamın yüzündeki hüzünden nasıl bir 2


adam olduğunu tahmin etmeye çalışırdım: Gök gürültülü yağmurlu gecelerde göğün içine gizlenmiş bir çift göz ve her şimşek çakmasında babamı azarladığını, babamın sesini çıkarmadan bizim sokağın başında durup tüm yağmuru yediğini, öylece evin dış kapısında kalakaldığını hayal ederdim. Oysaki babamın dedem hakkında tek kötü sözünü duymamıştım bugüne kadar. Babam vicdanlı adam, bir karıncayı bile incitmeyi zül addederdi. Babam öyle iyi bir insan ki ben o zamanlar babam yüzünden kendi gerçeğimi reddetmiştim. Çocuk nasıl yapılır, sorusunun cevabını öğrenmeye başladığım ama babam yüzünden emin olamadığım zamanlar... Babam ki anneme sesini yükseltmiş adam değilken anneme nasıl böyle bir şey yapabilirdi. Yok yok, babam yapmazdı. E o zaman babam anneme böyle bir şey yapmamışsa ben nasıl doğmuştum? Küçükken kendi kendime ulaştığım Aristo mantığı ile kendi varlığımı çürütmüştüm. Çok sonra anladım gerçeği, bu devirde babana bile güvenmeyecekmişsin. Tüm hazırlıkları tamamlayıp yola koyulduğumuzda biraz korku, biraz heyecan hakimdi çocuk zihnime. Babam üst üste sigara yakıyor, annem sesini çıkarmadan babama bakmak dışında hiçbir şey yapmıyordu. Normal şartlarda “içme şu zıkkımı” diyerek sesini en tize ayarlayıp o meşhur tiradını savururdu. Yol boyunca kimse konuşmadı. Bir dağın eteğinden kıvrayıp diğer dağa geçiyorduk. Birbiri ardına geçtiğimiz tünellerde babam tek bir korna dahi çalmamıştı ve ben çocuk aklımla bu duruma içerlenmiştim. Her çocuğun yolculuk boyunca yaptığı en güzel şeyi yapmış, uyumuştum. Babamın sert freni ile uyandım. Bir müddet kimse inmedi arabadan. Annemle babam sanki sözleşmiş gibi bir es süresince göz göze geldiler. Babam biraz gergin, biraz sinirli bir hareketle emniyet kemerinden kurtuldu ve arabadan çıktı. Sonra annem indi arabadan, bir baş hareketiyle de bana inmemi işaret etti. Kim ne talimat verse yapacak durumdaydım. Çünkü ne isteyeceğimi bilmiyor ve ne yapmam gerektiği o zamanki çocuk aklım için çok büyük geliyordu. Babam önde biz arkada ağır adımlarla yürüdük. Babamın araladığı sürgülü kapıdan bir avluya girdik. Avlunun ortasında bir dut ağacı, ağacın altında plastik bir sandalye. Sandalyenin üstünde iki eliyle destek aldığı ağaç baston ile duran bir adam. Esmer, gözleri nemli ve bize doğru gülümsüyordu. Elindeki bastondan güç alıp ayağa kalktı, kamburlaşmış belini dikleştirip bastonu bir kenara attı. Bana doğru bakıyordu. İki elini açmış öylece duruyordu. Göz göze geldik. Korkuyorum diyemezdim lakin o an hissettiğim duygunun “ürpermekle” bir ilgisi vardı. Babamın omzundan itmesiyle birkaç adım attım. Sonra ayaklarım kendiliğinden, benden bağımsız o gözlere doğru yolculuğuna çoktan başlamıştı. Yanına vardığımda beni koltuk altlarımdan tutup kucağına kaldırdı. Bunu yaparken çok zorlandığını fark ettiysem de sesimi çıkaramadım. Sıkı sıkı sarıldı bana. Bir an durup anlamsız yüzüme bakıp, bir daha sarıldı. Gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben yine dedemin alnındaki kırışıklıkları şimşeğe, gözyaşlarını yağmura, gözlerini ise güneşe benzetiyordum... Yaz yağmuru gibiydi dedem. İşte bu adam, gözleri ağlarken gülen, hafif kamburu çıkmış yürümekte zorlanan adam, yani dedem, Hüseyin Ağa, yani babamın babası, ömrüm boyunca unutamayacağım bir yaz yaşamamdaki ilk anımı oluşturuyordu. Köydeki ilk anım çaresiz bir çift hüzünlü göz ile başlasa da o yaz heybemde bir ömür hatırlayacağım anılar bırakmıştım ardımdan. Annem, köy hayatına ayak uydurmam için her sabah o güzel uykumdan uyandırır, yan komşunun birkaç yaş büyük safça oğlu Ramazan'ı da yanıma yoldaş vererek Kuran Kursu’na gönderirdi. Yine o günlerden birinde; caminin tüm köye sert bakışlar savuran çelimsiz bekar imamı Ahmet, elinde sopa bir o yana bir bu yana adımlayıp yarın için Sübhaneke'yi ezberlememizi emrediyor, şayet ezberlemeyen olursa nasıl asıp keseceğini köy çeşmesine gelen kızlara baka baka anlatıyordu. Ders 3


bittiğinde koşar adım camiden uzaklaştık. Yol üstünde meyve bahçeleriyle kaplı evi gördüm. Her çeşit meyvenin bulunduğu bu evin kime ait olduğunu sordum Ramazan'a: “Azrail Bekir'in.” dedi ve ekledi, “Sakın ha! Çalmayasın. Bizi çiftesiyle vurur.” Olgunlaşmaktan neredeyse düşecek elmadan birkaç tane aşırmanın kime zararı olabilirdi ki? Ramazan’ı gözcülük yapması için çitin ardına gönderdim. Saklana saklana bahçeye girdim, ağaca çıktım. Tüm ceplerimi elmayla doldurdum. Ağaçtan inip, kendimi bahçeden atacakken bir de ne göreyim? Yaprakların ardına saklanmış, onu almamı bekleyen kıpkırmızı ballanmış kocaman bir elma. Adem'i cennetten kovduracak cinsten. Tam elimi uzatıp alacakken Azrail Bekir Amca'nın ayyaş köpeği Simsar havlamaya başlamasın mı? Kendimi o bahçeden nasıl attığımı bir ben bilirim, bir de o ballanmış kocaman elma. Sadece Ramazan'a, “Koş!” diyebildim. Dakikalarca koştuktan sonra güvenli bölgeye yani dedemin bahçesine ulaşmıştık. Kıpkırmızı kesilen Ramazan'ın o şaşkın o korkak hali gözümün önünde şu an. Dedemin bahçesinden akan buz gibi sudan kana kana içtik önce. Kendimize geldiğimizde sıra elmayı pay etmeye gelmişti. Ramazan'a en ballısını uzattım. İstemedi, “Haram!” dedi. "Ne haramı Ramazan, göz hakkı diye bir şey var." dedim. Bir an durdu ve “Var de mi?” dedi, inanmak istercesine gülümseyerek. Sonraları biz bu göz hakkı meselesini biraz abartıp camideki hocanın da “Hata yapsanız da Allah affeder.” desturuna uyup, bir gün Kel Yusuf Amca'nın karpuz bahçesini talan etmiştik. Tüm köyü bir günlüğüne de olsa karpuza doyurmuştuk. Bu durum dedeme pahalıya patlasa da hoşuna gitmedi değildi hani. Şimdi geriye bakıp düşünüyorum da; çocukluk, bir insan hayatında yasadışı yaşama süreciymiş. Komşu bahçesinden erik çalınır, çete kurulup yan köyün çocuklarına baskına gidilirdi. En büyük silahımız sapanla serçe vurulur ve bu ölüm karşısında vicdan azabı çeker, serçe için cenaze namazı kılıp, defnederdik. Daha sonra serçenin kabristanının başında oturur, serçenin günahlarının affedilmesi için Allah'a dua ederdik. Çocuklukta, yasadışı eylemlerimizin cezasını Allah kesiyor ve ne de olsa Allah affediyordu. Elma maceramızdan sonra yorgun bedenlerimizi evlere zor atmıştık. Bir yandan uykunun çekiciliği beni cezbetse de diğer taraftan imamın Sübhaneke'yi ezberlemezsem yapacaklarını düşünüyordum, ki dedem imdadıma yetişti. Dedemin yardımıyla Sübhaneke'yi çabucak ezberlemiştim. Artık uyumam için tüm şartlara sahiptim. Ta ki kapının çalmasına kadar. Gelen Ramazan'dı ve saatlerce uğraşmasına rağmen duayı ezberleyememişti. Hemen aklıma bir şeytanlık geldi ve dedemin bana öğrettiği tekerlemeyi Ramazan'a dua yerine öğretmeye karar verdim. Güzel dostum Ramazan'a, bu tekerlemenin de dua yerine geçeceğine inandırmam çok zor olmamıştı. Birkaç saat Ramazan'la uğraşmamın sonucunda başarıya ulaşmış, Ramazan'ı evine gönderip, içimdeki büyük hinlikle yorgan altında bir sonraki günü düşünerek uykuya dalmıştım. Sabah olup caminin yoluna koyulduğumuzda Ramazan, sessiz sessiz bu tekerlemeyi büyük bir inançla tekrarlıyordu. Yaşça ve boyca en büyüğümüz olan Ramazan, hoca tarafından sıranın en başına koyulmuştu. Cin sakallı İmam Ahmet her zamanki gibi kasıla kasıla içeriye girdi ve nutuk çekmeye başladı. Sonra Ramazan'ı işaret ederek Sübhaneke'yi okumasını söyledi. Ramazan kendinden emin, heyecanlı bir şekilde okumaya başladı: “Sübhaneke sümsümteke, anan eke baban teke…” Sonun başlangıcına gelmiştik artık. Tüm öğrenciler hep bir ağızdan gülüyor, Cin Sakallı İmam Ahmet ise turpu andıran kıpkırmızı suratıyla Ramazan'a doğru hücuma geçiyordu. İlkin diğer öğrenciler gibi ben de bu duruma katıla katıla gülsem de sonrasında imamın Ramazan'a attığı tokatla herkes sus pus olmuş, ben ise buz kesmiştim. Başı önde içli içli ağlayan tüm günahlarıma ve haylazlıklarıma ortak güzel dostum Ramazan'ı 4


gördükçe bir kez daha yerin dibine geçiyordum. Ve Ramazan, benim temiz kalpli saf dostum, ağzını açıp tek kelime bile etmemişti, o tekerlemeyi benim öğrettiğim konusunda. O tokattan sonra Ramazan'ı çetemizin toplanma yeri olan mağarada buldum. Ağaca yaslanmış, başını iki eliyle saklamış öylece duruyordu. Yanına gidip oturduğumda diyecek hiçbir şeyim yoktu. Bir müddet öylece kalakaldık. Sonra dedemin bana verdiği, Ramazan'ın da hep beğendiği çakıyı çıkardım cebimden. “Al Ramazan.” dedim, “senin olsun.” Kafasını dizlerinden kaldırıp, o kızaran suratıyla gülümsedi bana. Çakıyı eline alıp, uzun uzun inceledi. Sonra büyük bir heyecanla kocaman sarıldı. Barışmıştık artık. Tüm vicdanım, Ramazan'ın “Gel kan kardeşi olalım.” demesiyle rahatlamıştı. Güzel dostum bileğini hafifçe çizdi. Ramazan'dan cesaret alarak ben de çizdim ve bileklerimizden akan kanı birleştirdik. Kardeşliğimize kan bulaşmıştı ve o zamanki çocuk aklımızla dostluğumuzu kutsamıştık. Artık Ramazan'la kan kardeşi olmuştuk ve her anımız birlikte geçer olmuştu. O günden sonra Ramazan'la sıcak Çukurova gecelerinde, ivez sesleri eşliğinde, dam üstünde de beraberdik ve yıldızlar elimizi uzattığımızda değebileceğimiz uzaklıktaydı. Yine uykulu bir kurs sabahında, hala gözümüzde çapaklar cin sakallı cami imamı Ahmet'in gelmesini bekliyorduk. Biraz gecikmesi bize umut veriyor, hasta olup gelmemesi için içten içe dua ediyorduk. Kimimiz tespih savaşı yaparken, kimimiz de caminin minberine çıkmış, şarkı söylüyordu. Kapı aralandığında bu umudumuz bir kez daha suya düşmüş, bu defa da dersin çabuk bitmesi için duaya başlamıştık. Hoca; Allah'ın erdemi ve sıfatları üzerine konuştukça, Allah'la aramda bu cin sakallı cami imamının olması sinirlerimi bozuyor, Allah'ın bu adamı bize neden gönderdiğini düşünüyordum. Kapının hafifçe gıcırdayan sesini duymam, bu sorgulayışımı bitirmiş, herkes gibi benim de bakışlarımın kapıya yönelmesini sağlamıştı. "Gel Melek, köşeye otur." dedi imam. Süt beyaz teni, bizim ikindi savaşlarında bomba niyetine kullandığımız yaban kestanesi renginde saçları vardı. Çekingen adımlarla, başı önde imamın dediği yere oturdu. Beyaz elbisesi, saçına taktığı kırmızı kurdelesi ile başını öne eğmiş öylece duruyordu. Gerçekten de meleklere benziyordu. Acaba meleklere benzediği için mi adını Melek koymuşlardı yoksa ben, adı Melek olduğu için mi meleklere benzetiyordum? Bu sorunun cevabını şu an bile veremiyorum kendime. İmam kaldığı yerden konuşmaya devam etse de umrumda değildi. İçimde hakim olamadığım bir titremeyle ve biraz da başlarının beni fark edebileceği endişesiyle Melek'e bakıyordum. Tabii Melek'i göz hapsine alan sadece ben değildim. Bir an Ramazan'ı gördüm. Kesik kesik Melek'e bakıyor, imamdan yediği tokattan sonra kızardığı gibi yine kızarıyordu. Ders bitip tüm çocuklar dağıldığında bir güç bizi hala cami avlusunda tutuyordu. Galiba ikimiz de Melek'in çıkmasını bekliyorduk. Cin sakallı imam Ahmet önde Melek arkasında çıktılar ve camiye bitişik eve girdiler. Sonradan öğrendik; Melek cin sakallı cami imamı Ahmet'in yeğeniymiş. Yaz tatili için dayısının yanına gelmiş. O günden sonra Ramazan'la derslere gitmek için hiç olmadığımız kadar istekli olmuştuk. Bu konuyu hiç konuşmasak da ikimiz de Melek'i deli gibi görmek istiyorduk. Derslerin birinde Allah'ın tekliğinden bahseden imama, biraz Melek'in dikkatini çekmek için, galiba biraz da Allah'ın yalnızlığına üzüldüğüm için “Hocam Allah neden yalnız, kendine neden kan kardeşi Allah yaratmıyor?” deyiverdim. O an öyle kısa bir andı ki; Melek'in bir an başını kaldırıp bana baktığını, gülümsediğini görmemle cin sakallı imam Ahmet'in tokadını yemem kadar kısa. Tokadın acısıyla, daha çok da Melek’in karşısında incinen erkeklik onurumla ağlamaya başladım. 5


Koşa koşa eve gittim. Ağlama seslerimi duyup kendini dışarı atan dedeme hıçkıra hıçkıra durumu anlattım. Dedem, o güzel kaşlarını çatıp, hiçbir şey demeden kolumdan tutup beni tekrar camiye götürdü. Kapıyı sertçe açıp hocaya kükremeye başladı. “Benim torunuma bundan sonra bir fiske değil, sesini yükselttiğini duyarsam seni caminin minaresinden sallandırırım hoca efendi, bilmiş ol!” Melek ne olduğunu anlamaya çalışan gözlerle bana, cami imamı ise sesini çıkarmadan dedeme bakıyordu. Dedem, benim kahramanım, Melek'e karşı erkeklik onurumu kurtarmıştı. O günden sonra Ramazan'la ikimizin düşmanı olan imamın derslerine gitmeyi bırakmış, fakat ne tesadüftür ki her ders çıkışına denk gelen vakitlerde cami avlusunda oyalanmayı alışkanlık haline getirmiştik. Yine ders çıkışlarının birinde Melek, tüm duruluğuyla bize kaçamak bir bakış atmıştı. Ama Ramazan'a mı yoksa bana mı attığı meçhul olan bu bakışın belirsizliği ikimizi de içten içe mutlu etmişti. Ramazan’ın ellerini cebine koyup kasıla kasıla yürümesinden, benimse titreyen kalbimden belliydi. Ve o gün. Yazın bunaltıcı sıcağında, caminin üst yanında, sığınağımızda, yan köyle yapacağımız ikindi savaşları için ok yapıyor, bir yandan da savaşı nasıl kazanacağımız üzerine kafa patlatıyorduk. Ramazan, kestane bombardımanı ile başlamayı; bense, düşmanı kendimize çekip bir anda ok saldırısı yapmayı savunuyordum. Her zamanki gibi güzel dostum Ramazan, beni kırmayıp söylediklerime boyun eğiyordu. O an, bir silah sesiyle ikimizde irkildik. Ama bu ses bizim kullandığımız silahlarınkine benzemiyordu. Sesin camiden geldiğini anlamıştık. Koşmaya başladık. Bacaklarımız tutmasaydı da koşamasaydık, gidemeseydik oraya. Duvar kenarında gizlenip kalabalığın arasından ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Haykırmakta olan cin sakallı imam Ahmet'i köylüler kollarından tutup kenara çekiyordu. Son defa orada görmüştük onu. Ramazan'ın elimden tutmasıyla titremem arttıkça artıyor, içimden içeri bir şeyler akıyordu. Sadece durabildik. Beyaz elbisesi kana bulanmış Melek yerde öylece yatıyordu. Rengi sarıya çalan bir melek olabilir miydi? Cin sakallı imam Ahmet, tüfeğini temizlerken Melek'i vurmuştu; bizim de serin, yıldızlı gecelerimizi, çocukluğumuzu… O günden sonra Ramazan'la -yine- Melek hakkında hiç konuşmadık ama biliyordum ki çocukluğumuza ağır gelecek o acıyı tüm bedenimizde hissediyorduk. İşte o günden sonra ne çaldığımız eriklerin ne de yan köyle yaptığımız ikindi savaşlarını kazanmanın tadı vardı. Artık kuş da vurmuyorduk. İkindi savaşları için kullandığımız sığınak, bizim her şeyden, herkesten kaçışın yeri olmuştu. Uzun uzun susuyor, ikimiz de Melek'i düşünüyorduk. Belki de Allah doğru olanı yapmıştı onu yanına alarak. Eğer ben Allah olsaydım, sadece Ramazan'ı ve Melek'i yaratırdım. Bir de Azrail Bekir Amca'nın bahçesindeki kıpkırmızı ballanmış kocaman elmayı... Küçük bedenlerimizin tüm adanmışlığıyla elmayı Melek'e uzatır, o da dedemin bana, benim de Ramazan'a hediye ettiğim çakıyla elmayı üçe bölerdi... Galiba büyümüştük. Eylülün gelmesiyle eve dönme vakti gelmiş, Ramazan'la dostluğumuz üzerine yeminler edip bir sonraki yaz için sözleşmiştik. Ramazan'la son gecemizde, serinlemiş bir Çukurova akşamında, damda, yan yana, ayrılışın hüznüyle elimizi uzatsak değecekmiş gibi olan yıldızların altında sessizce göğü izliyorduk. Bir yıldız kaydı, Ramazan'ın gözlerinden de bir damla gözyaşı... Ramazan'a ne dilek tuttuğunu sordum. Elimi sıkıca tuttu, bir an durup hırıltılı bir sesle "Melek" diyebildi.

6


ŞEHRAZAT NAİLE U.

AĞAÇSIZLIK

“Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de övmek isterim.„ Bilge Karasu Hava kararmaya yüz yutmuştu, kızıllıktan çok koyu bir lacivert hakimdi gökyüzünde. Kafasını aniden cama çarpınca irkilerek uyandı Adem. Ağaçlıklar arasında ıssız bir tren istasyonunun önünde durmuştu otobüs. İpince bir muavin, otobüsün daracık koridorunda ilerleyip uyuyanları uyandırıyordu. Saatine baktı, yaklaşık dokuz saattir yoldalardı. Pencereye dönerek derin ve sesli bir şekilde iç çekti, yan koltukta oturan orta yaşlı iki kadın kendisini dikkatle süzmeye başlayınca utandı. Ulu orta yerde yüksek sesle “off!” demeyi çok severdi fakat bu kez, bilmediği bir dağ başında, kemikleri bile derin bir “off!” çekmek istemişti sanki. İnsan bedeni dar ve ağır bir şeydi. Elleri, kolları, ayakları, saçları ve hatta kirpikleri bile ağır geliyordu. Ne yapsın ne etsin, nerelere kaçsın, kime ne söylesin bilemiyordu. Bir kez daha iç çekti. Otobüsün yarısı boşalmıştı, son durak neresiydi ve daha ne kadar gideceklerdi bilmiyordu. Muavine soracak gibi oldu, vazgeçti. Yol hâlâ ağaçların arasından devam ediyordu. Otobüsteki insanlar bir büyük ağaç yutmuşçasına dikti, kimse eğilmiyordu. Herkes kendi köşesinde oturmuş, küçük bir darbe ile doğrudan devrilmeyi bekliyordu. İnsanoğlu böyleydi, beden aniden ağırlaşıp sonsuz bir uyku özlemine girince asla devinmiyor, devrilmek istiyordu. Derin bir nefes aldı. Otobüsün içi toprak kokuyordu, ayaklarının yerinde saçaklı ağaç kökleri vardı. Otobüsün içi nem kokuyordu, içlerinde terleyen birer ağaç gövdesi vardı, ellerinde ıslak yapraklar. Sarsıntılara aldırmadan başını tekrar cama dayadı, tekrar uyumak istiyordu ama olmuyordu. Sessizlik, uykuyu kolaylaştıran bir şey değildir. Sessizlik, uykuyu mecbur kılıyordu ve otobüste sessizlikten başka hiçbir şey kesif değildi. Tren istasyonundan dört saat uzaktaydılar. Kır saçlı otobüs şoförü, yalnızca kendisinin duyabileceği bir seste Kürtçe türküler dinliyordu. Muavinden pek hazzetmediği anlaşılıyordu. Uzun bir yolda daima yan yana gitmek zorunda olan insanların bile birbirini sevememesi şüphesiz ki ağaç yutmuşluklarındandı. Bir ağaç asla başka bir ağaçla birleşmezdi, en karanlık ve sık ormanlarda bile ağaç daima tekti ve yeterli bir yüksekliğe eriştikten sonra dallarına ayrılabilirdi ancak. Ağaç mıydı insan mıydı bilmiyordu. Her gece gövdesinin ağaç kokusunda uyuyan kadından çok uzaktaydı, hepsi buydu. Kalkıp şoförün yanına gitse, içindeki incir ağacının eğri büğrü dallarını anlatsa, ellerinin yaprak gibi kaşındığını söylese belki rahatlardı. Yerinden kalkmaya yeltendi, yapamadı. Gövdesi, köklerini sökebilecek kadar güçlü değildi. Bir süre sağa sola kıpırdandı, diğer ağaç yutmuşlar gibi dimdik oturmaya çalıştı ama içindeki incirin eğri gövdesi bunu engelliyordu. Sonra aklına çocukken anneannesinin anlattığı bir masal geliverdi, oturduğu yerde iyice eğilip büküldü. İçinin sıkıntısı arttıkça artıyordu.

7


Vaktiyle, Çukurova’nın köylerinden birinde bir adam yaşarmış. Adamın görünürde mutlu bir hayatı varmış, karısıyla çocuklarıyla kerpiç damlı evinde yaşarmış. Fakat herkesten gizlediği bir sırrı varmış adamın. Gece çöküp evdeki herkes uyuduğunda gizlice evden çıkar, köyün dışında bir yere gidermiş. Orada ne yapar ne eder kimseler bilmezmiş. Bir gün, babasının bu hallerinden şüphelenen küçük oğlu onu takip etmeye karar vermiş. Gece babası evden çıkınca o da takılmış peşine. Epeyce yürüdükten sonra babasının bir incir ağacının altına oturup kendi kendine konuşmaya başladığını görmüş. Biraz daha yaklaşınca, babasının gün içinde olup biten her şeyi incir ağacına anlattığını fark etmiş. Meğer adamcağız her gün canını sıkan, kimseye anlatamadığı ne varsa gelir hepsini incir ağacına anlatırmış. İçindekileri döküp dertleştikten sonra da uyumak için tekrar evine dönermiş. Köylülerce rivayet edilirmiş ki; yıllarca dümdüz gövdesi ve dalları olan incir ağacı, adamın anlattığı her dertle beraber günden güne eğilmiş de eğilmiş, bükülmüş de bükülmüş. Bu olaydan sonra Çukurova’nın tüm köylüleri evlerinin bahçesine birer incir ağacı dikmişler. Hanedeki derdi, gamı alsın diye. “Sen eğilme evladım, anlat incir eğilsin.” derdi anneannesi. Adem, bunu hiçbir zaman beceremedi. Anneannesi yaşıyor olsaydı; ona, artık incir ağaçlarının evlerin bahçesinde değil insanların yüreğinde yetiştiğini, herkesin kendi derdinden eğildiğini anlatmak isterdi. İncirin nardan, narın da incirden hiç haberi olmadığını söylerdi. Ellerinde nar taşıyan, basma eteklerinden nar taneleri saçılan kadınları anlatırdı. Selma’yı anlatırdı, kanayan ellerini anlatırdı. Adem, Selma’nın elini ilk tuttuğunda avuçları oluk oluk kanamıştı Selma’nın. Nar taneleri gibi ezilivermişti parmakları, her bir parmağı tane tane çatlayıp aşkı haykırıyordu sanki. Hikmetinden elbette sual olunmazdı ya Rabbi! Bugün Adem’in avucunda tuttuğu mütebariz bir pıhtıydı, biliniyordu. İncirin sütü narın kırmızısına boyanıyor. (ilk) * * * Asmaların hışırtısıyla uyuyakalan Selma, yüzüne düşen bir dalla uyanıvermişti. Hava daha yeni kararıyordu, vakit uyuyunca bile geçmiyordu artık. Terasın ucuna kadar gidip aşağı doğru sarktı. Akşam vakti şehrin her yanına çöken sıcak ve nemli hava başını döndürüyordu. İyice sarktı, düşmekten korkmuyordu. Yoldan geçen insanları izliyor, hemen hepsinin mutsuz olduğunu düşünüyordu. Mutsuzluk bir hastalıktı, nasıl ve nerede ortaya çıktığını ise hiç kimse bilmiyordu. Selma’ya göre yeryüzünün ilk mutsuz insanı Adem’di; çünkü er ya da geç, her erkek bir kadın yüzünden yaptığı şeyden pişman olur ve mutsuzluk duyardı. Demirlere sıkıca tutunup aşağı doğru biraz daha sarktı. “Adem’in mutsuzluğu bize bulaşıyor!” diye bağırdı. Boğulacak gibiydi, terasın demirleri karnını sıkıştırmıştı, geri çekildi. İbo Osman Mahallesi’ndeki gecekonduların arasından yükselen bu apartmanın teras katında, yaklaşık iki aydır delirmeyi bekliyordu Selma. Her gün eski evinin çatlak duvarlarına bakarak ağlıyor, ağlamaktan yorulunca terastaki asmaların altında uyuyordu. Dış dünya ile tek bağlantısı ara sıra terasındaki nar ağacını yoklayan börtü böcekti. Varsa önemli bir havadis karıncalardan, kel kertişlerden ve çıplak elöpenlerden öğreniyordu. Bazen hiç uğramadıkları oluyor, yine de ses etmiyordu. Beklediği haber kertenkelelerle değil kapıları pencereleri kırarak gelecekti, biliyordu. Her 8


gün terasın her köşesini iyice yokluyor, apartmanın yan duvarlarına, en kuytu yerlere bakıyordu. En olmadık yerlerden boy veren bir incir ağacı arıyordu. Bulamıyordu, bulamayacaktı. Adem gitmişti. Kamburunu sürüye sürüye ceketini alıp gitmişti buralardan. Selma’nın haberi bile olmamıştı bu gidişten. Her gün yaptığı gibi Adem’in çalıştığı marangoza gitmek için Barajyolu’na doğru yürümüştü. Yolda Adem’in iş arkadaşlarından biriyle karşılaşmış, gittiğini de ondan öğrenmişti. Ne yapacağını bilememiş, üstünden incir dalları uzanan bir duvarın dibinde saatlerce hiçbir şey yapmadan, tek kelime söylemeden oturmuştu. Teninin karası, narın da dikeniyle baş başa kalmıştı şimdi. Eve gidip terastaki nar ağacının tüm çiçeklerini kopardı. İncirin kamburu yoksa narın çiçeği de olmasındı. Asmaların altına oturup gözlerini kapadı. Adem’i unutacaktı. Sırt üstü yatmasını engelleyen kamburundan, incir dalı kemiklerinden kimseye bahsetmeyecekti. Boynunun tıpkı bir incir kabuğu gibi ince ve beyaz olduğundan kimseye bahsetmeyecekti. Uzanıp koparsa süt akacak kabuğundan, koparsa bembeyaz kesilecek boynu. Öpüverse incirin yaprakları dudaklarını yakacaktı sanki. Hepsini, her şeyi unutacaktı. Gözlerini açtı. Havsalası genişliyordu. Adem’e dair en güzel anını hatırladı ve gidip saksıdaki nar ağacına sarıldı. Narın dikenlerini tüm vücudunda hissedene kadar sıkıca sarıldı. “Aşk birine çok yakından bakmaktır.” diyor adam, tüm nar taneleri inanıyor sözlerine. Elleri, boynu, yüzü… Tüm bedeni oluk oluk kanadı Selma’nın. Kanlı bedenini terasın paslı demirlerine dayayıp yeniden aşağı sarktı. “Ağaçsızlık istiyorum! Ağaçsızlık istiyorum!” diye saatlerce bağırdı. Göğsü nar kesilmiş tüm kadınlar ağlıyor, eteklerinden saçılıveriyor nar taneleri. Tut! Kıpkırmızı kanlar akıyor giderlerinden. İncirin sütü narın kırmızısına boyanıyor. (son)

9


HALİL İBRAHİM ÖZTÜRK

BİTEVİYE UYANIŞ “O sözsüz şarkı sanki tek bir ağızdan sana ‘Değerin olmaz,’ diyor, ‘yaşarsan tek başına.’„ 8. Sone, William Shakespeare Uyandığımda, odaya hâkim baskın kokunun yabancılığına anlam veremedim. Başucumdaki abajuru açmak, bu anlamsızlığı aydınlatmak istedim fakat üzerinde bulunduğu komodin de dâhil olmak üzere hiçbir şey yerli yerinde değildi. Gözüm odanın karanlığına alıştığında daha önce bulunmadığım bir odada olduğumu anladım. Yere atılmış iki kişilik şilte üzerinde yatıyordum, kar beyaz nevresim, üzerimden kenara çektiğim ince bir pike vardı. Uzanamayacağım kadar uzaklıkta, odanın ortasında, yerdeki masa lambasını yerimden kalkıp açtım. Oda loş da olsa her bir köşesi görülebilecek kadar aydınlandı. Kapının yanında genişçe bir kitaplık vardı. Beyaz demirden iskeleti, kitaplar olmadan saksılık gibi görünen fakat ince kontrplaklardan raflar oluşturulmuş, zarif bir kitaplıktı bu. Kendimi alıkoyamadım, kitaplara göz atmak istedim. Özel bir seçki, özenle sıralanmış, kitapların birçoğunun aynından, farklı baskılarda, farklı çevirileri ve orijinal dillerinde, varoluşçu felsefenin önde gelen kitapları vardı; varoluş ve ölüm üzerine yığınla kitap… Bulunduğum odanın dışından kalabalık insanların uğultusuna benzer sesler geliyordu. Hatta bu sesler; grev, ayaklanma, protesto alanında oluşabilecek kalabalığın sesinden farksızdı. Odanın koyu kahverengi güneşliğini araladım, pencereden dışarı bakmak istedim fakat bu pek mümkün değildi. Camlar, siyah plastik boya ile boyanmıştı. Pencereyi açmaya yeltendim. Daha önce hiç açılmamış gibisine zorlukla açıldı. Temiz hava, bir an olsun kendime getirdi beni. Başımı dışarı uzattım, etrafı kolaçan ettim. Kalabalığa dair hiçbir iz yoktu. Anlamsızlık her bir detaya özenle yerleştirilmiş gibiydi. Bereket versin, meçhul kalabalığın uğultusu sonlandığında müzik devreye girdi. Uyanmaya başlamıştım. Duymuş olduğum, bir şarkının enteresan başlangıcından başka bir şey değildi. Lâkin hüznün en derin halini içinde barındırıyordu, sözlerini algılayamamış olsam dahi; gariptir, şarkı beni kendine çekiyordu. Odanın kapısını hafifçe araladım; kapı, geniş bir hole açıldı. Melodi, ağırlığıyla hakimiyetine almıştı geniş aralığı. Ortada bembeyaz tahta bir masa, yalnızca iki sandalye vardı. Duvarlar karmaşık çizimler barındıran tablolarla döşeliydi. Neredeyse bir çerçeve asılacak yer yok gibiydi. Tabloları takip ederken köşede sesine uyandığım etkileyici müziğin kaynağını gördüm: İki hoparlörü ile birlikte eski bir pikap. Pikaba doğru ilerlerken karşımdaki kapının aralığından gelen tıkırtıları duydum. Mutfaktan geliyor olmalıydı; zira bu ses, ancak çırpılan yumurtaların sesi olabilirdi. Mutfağın kapısına geldiğimde tavana kadar bembeyaz fayansların ışıltısıyla gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Görüntü netliğe kavuştuğunda tahmin ettiğim üzere geniş cam bir kâsede yumurta çırpan kadını gördüm. Nasıl olur da uyandığım evin mutfağında yumurta çırpan kadını daha önce hiç görmemiş olabileceğime şaşırdım ve zihnimi kurcalamaya, hatırlamak için çaba sarf etmeye çalıştım.

10


Keskin hatlara sahip, sarı saçları omuzlarına düşen, uzun boylu bu kadın da kimdi? Kadın, kendine çevrilmiş endişeyle karışık korku dolu gözlerimi fark ettiğinde, şefkatle: - Ah! Müziğe uyanmış olmalısın. Ne kadar müthiş değil mi? İnsan kayıtsız kalamıyor bu adamın sesine, dedi. Anlamsızca hâlâ kadını hatırlamaya çalışırken, bir yandan da her şey normalmiş gibi konuşmak istiyordum. Ama bir türlü zihnimde sıraya dizdiğim kelimeler ağzımdan dökülmedi. Konuşmak için çabaladım. Takatsiz kaldım. Yavaşça, bir o kadar da çaresizce yere yığıldım. Kapı pervazına yaslandığımda şarkının son sözlerini pürüzsüz algıladım: “The story is old, I know but it goes on.” II. Ve uyandım. Başucumdaki abajuru yaktım. Odanın loşluğunda bir an daha uyanmak için çabalasaydım, başarısız olacak ve sanki rüya beni tekrar içine çekecekti. Kurtulmak için yataktan ve odadan kaçtım. Salondaki masaya oturdum. Rüya öylesine pürüzsüz ve netti ki, kusursuz bir senaryonun başrolüydüm adeta. Detayları henüz zihnimdeyken bunu kayıt altına almak istedim ve masanın üzerindeki teksir kağıtlarına rüyanın her bir detayını yazdım. Uzun bir süre, sabahın bu vaktini rüyamı yazarak geçirdim. Bittiğinde rüyanın devamını görmüşçesine, yaşamışçasına yazmaya devam ettim. Fakat sabah mahmurluğu üzerimde hüzne bürünmüştü. Hüzün, kurgulamaya uğraştığım rüyamı apayrı bir yere götürüyordu. Devam edemedim, hafakanlar bastı. Aile yadigârı Grundig pikaba plaklar arasından rastgele seçtiğim bir plağı yerleştirdim. The Smiths’in hiç beğenmediğim, tamamen arşivleme hastalığından bulundurduğum “Strangeways, Here We Come” albümüydü bu. Plağın ortalarından iğneyi bırakmışken, kapı tokmağı üç kez çalındı. Bu ahenk öyle tanıdıktı ki. Hemen kapıya yöneldim. Açtığımda kapımı gözlerinin içi gülen bir kadının çaldığını öğrendim. Kokusu, kapı aralığından ilk hissettiğimdi ve tanıdıktı. Elim pervazda; ondan bir merhaba, evine geldiğin adama söylenmesi gereken bir tür giriş cümlesi, bir adım beklerken, o gerçek bir adımla elimi indirerek içeri girdi. Hemen önümden geçerken kokuyu yakından hissettiğimde, artık emindim ki bu koku rüyamda uyandığım odaya hakim olan kokuydu. İçeri girerken “Bu ses de ne böyle, müzik falan mı yoksa?” dedi. Düşündüm. Henüz dinlemişçesine bilindik bir melodiydi. Bu, dedim, Morriss… Dememe kalmadan şarkının ilk cümlesi, sözümü kesti: “Last night I dreamt that somebody loved me.” Salona geçtiğimde, masadaki oturduğum sandalyeye kurulduğunu gördüm. Şarkının adı işte bu, duyduğun ilk cümle, dedim. Mırıldanırcasına “Öyle mi?” derken, masanın üzerindeki kağıtları karıştırmaya başlamıştı. “Bunlar ne?” diye sordu. Ne de çok soru soruyordu. Önemli bir şey değil, sabah sabah bir şeyler karaladım sadece, dedim. Ama aldırış etmedi. Cümleler içinde kayboldu. Hızlı hızlı göz gezdirirken bir yerinden seslice okumaya başladı. Kadının kendinin böylesine yığılmasına tepkisi “Hikmet!” olmuştu. Kadın, telaşla aniden yanına oturdu, elinden tutup peş peşe: “İyi misin? Neyin var, ne oldu böyle?”Kadının sorularına tekrar cevap vermek için çabaladı, birkaç deneme sonrasında, “Adımı nereden biliyorsun?” diyebildi. “Gel, yüzünü yıkayalım, kendine gelirsin,” diyerek belinden tutup kaldırdı onu. İlk iki adımında hayli zorlandı fakat sonraki adımlarında kendine gelmeye başladı. Kolu kadının omuzlarında olmasa da yürüyebileceğine dair hissi duydu. Buna rağmen kolunu çekmedi, hatta elini kadının açıkta kalan omzu üzerine dokunduğunda kendine daha da geldiğini hissetti. 11


Kadın, adamı bir yandan tutup bir yandan da ancak iki kişinin girebileceği kadar küçük banyoya girmeye çalışırken; adam, önce kapıya tutunup ardından lavaboya dayanarak kadının, yüzünü yıkaması için eğildi. Kadın, bir eliyle onu belinden sarıp tutarken, diğer eliyle yüzüne su serpiyordu. Soğuk suyun kendine getiriciliği ile yüzünden damlayan damlalar, akıp giden suya katılırken, doğrulup aynaya baktı. Aynada beliren aksi, yaşadığı anlamsızlığı kuvvetlendirdi. Gördüğü çehre kendinin olamazdı. Bembeyaz yüzü, üzerine bir de birkaç günlük sakalı ile birlikte daha önce hiç uzatmadığı bıyıkları; kendini tanıyamayacak kadar farklılaştırmıştı. “Bu ben olamam.” dedi, “Bıyığım var, üstelik sakallarım… Uzamışlar.” Ellerini yüzünde gezdirerek, şiş ve morarmış gözaltlarına dokundu, bıyığına geldiğinde şaşkınlığı artık bastırılamayacak kadar yüzeye çıkmıştı: “Nasıl olur bu? Sen de kimsin?” Okuması bittiğinde heyecanlı bir filmin sonunu merak edercesine ardı arkası kesilmeyen sorularına devam etti: - “Kim bu kadın Hikmet? Devamı yok mu bu yazdıklarının?” - Devamı elbette var. İşaret parmağımla şakağıma vurarak ekledim: Hepsi burada. Ve güldüm. Ona kapıyı açtığımda açık kalan pencereye doğru esintiye sürüklenip yere düşen son kağıdı eğilip aldım. Pikaba doğru yürürken okumaya başladım. Heyecan içerisinde, alelacele konuşuyordu. Buna rağmen kelimeler ağzından düzenle çıkıyor, vurgularında alt dudağı tatlı bir kıvrım yapıyordu. Kadında eşine rastlanamayacak bir gizem vardı. Duygularını gizlercesine gözleri bir anda hiç olmayacak yerlere kayıyor, adamla göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Bir gün öncesinden son yıllarına, son yıllarından tanıştıkları ana kadar yaşadıklarını onunla yaşamamışçasına, kusursuzca ve hiç durmamacasına anlatıyordu. Durursa Hikmet’in düşünmesine müsaade edecek ve o düşünürse de düşüncelerini değiştireceğinden endişe ediyordu. Üstü kapanmamış yaranın pansumanı kıvamındaki konuşmanın sonu geldiğinde Hikmet, gözlerini ayırmadan Ekin’e bakıyordu. Ekin, tüm bu söyledikleri kadar şimdi gözleriyle söylemediklerini konuşuyordu. Dirseği masanın üzerinde, eli başında, sakince “Demek o kadın bendim Hikmet?” dedi. Evet, dedim, sendin Ekin. - “Çok acı, günlerdir bana ulaşmak yerine, bunları mı yazıyordun?” dediğinde küstahça gülüverdim. Günlerdir benden kendisine ulaşmasını bekleyip kendisi hiçbir çaba göstermeyen bu kadına: - Acı, dinginliktir Ekin, dedim. Sana ulaşmak yerine hiçbir şey yapmıyordum. Zira şu aralar ne konuşabiliyor ne de yazabiliyorum, diyerek onu teskin edici cümleler sarf ettim. - “E, napıyorsun peki?” - Genelde uyuyorum. Uyandığımda da yataktan çıkmıyorum. Yatak odasının güneşliği gün ışığını engellemeğe kâfi olmadığında, ben de camları boyadım. Gördüğüm ruyâları yazdım. Yazdıklarımı okudum. Yaşamadığım bir takım şeyleri, yaşamışçasına hatırlamak harikulâde bir duyguymuş meğer. Yazdıklarıma baktığımda insanlar ve harcıâlem zorunluluklardan müstesna, ne güzel şeyler 12


yaşadığımı fark ettim. Ruyâ âleminde derinliğe indikçe düşüncelerimiz daralıyor, zamanı umursamıyoruz. Hiçbir şeyi umursamıyoruz. Bu âlem varken, insan içine çıkmağa ne lüzûm vardı. Arzu etmedim. Hayatımı ilişkiler kurmağa… dedim ve durdum. Bu cümleye devam etseydim, yetkinsizliğimi dışa vuracaktım. Öyle yapmadım. Suçlu onlarmışçasına: İnsanların ağız kokusunu çekmek beni haddinden fazla yoruyor çünkü. Artık bunda ısrarcı olmamın da bir manası yok, dedim. Adeta benden çok üstünmüşçesine bakışını takınıp: - “Hep insanları eleştiriyor, yaşı geçkin biriymişçesine konuşuyorsun. Nedir bu eski kelime kullanma takıntın?” dedi. - Onlar eski değil, tecrübeliler. Tecrübe bir durumu açıklamak için her daim yardımcıdır. İnsanlarla konuşmak yerine en genç yarım asır evvelki yazılmış kitaplarla hemhâl olmamdan olsa gerek. Ayrıca kelime dağarcığından bir insanın yaşı değil, bilgisi tahmin edilebilir. - “Bu böyle ne kadar devam edebilir ki?” dediğinde kendime daha fazla hâkim olamadım ve zaaflarımı üstünkörü cümlelere dökmeye başladım. - Dünyaya ve insanlara, davranışlarımla veya minnetlerimle bağlanmak bana zor geliyor Ekin. Kolay yolunu bulamadım, herkesin yaptığını yapmağa çabaladım ama bende farklı şeyler vardı. Ruhuma takılı kalan bir ökse, yaşamı anlamlandırdığımda onu elimden kaçırmayacağım, biliyorum. - “Yapma Hikmet! Bu sen değilsin. Camus’nün cümleleri bunlar. Her geldiğimde ruh halin uzun bir yolculuğa çıkmışçasına yorgun ve kararsızlaşıyor. Kendine gelmelisin, kendine gelmelisin, kendine gelmelisin…” III. Salondaki kanepede uyuyakalmış olmalıydım. Uyandığımda pikabın önünde dizlerinin üstüne çökmüş, plakları karıştırıyordu. Sabahın aydınlığı üzerinde apayrı bir güzelliğe bürünmüştü. Gergin ayak bilekleri, kızaran topukları, açıkta kalan omzu; sırf bu gördükleriyle insan, bu kadında farklı bir güzellik olduğunu fark edebilirdi. Bense yeni uyanmış olamayacağımı, asıl bu gördüklerimin rüya olacağını düşünmüyor değildim. Bazen hayat, rüyalar kadar gerçeküstü; rüyalar, hayat kadar çekilmez olabiliyordu. Hayatı rüyadan ayıransa –galiba- alışkanlıklar… Üzerimde beyaz ince bir pike vardı. Uzun gecenin şahitleri; sehpanın üzerinde artakalan yarım şişe hüzün, yaşanılanları sürdüren kahve fincanları ve küllükte unutulup çaresiz ve içten içe yanan sigaralardı. Tüm geceye tanıklık eden hüznün ağırlığı derin bir uykuya sürüklemişti beni. Öyle ki uyuduğum sürece başa sarıp duran müziğe dahi aldırış etmemiştim. Aynı plak dönüp durmuştu, pikapta, kafamın içinde ve hayalimin orta yerinde. Uyandığımı fark edip arkasını döndüğünde tüm bu seremoninin sonlanacağından ürpermiştim. Bu duyguyla yüzümün aldığı hali gördüğünden hayallere mahsus bir gülümseme takındı. Diz çöktüğü plakların önünden öylece bana bakıyordu. Daha evvel salonumun böylesine aydınlandığına şahit olmamıştım. Aydınlıkla birlikte konuşmaya başlaması, kestane rengi saçlarından süzülen damlaların güzelliği gibi, tekrar tekrar yaşanan en yüce rüya olmalıydı: “Ne kadar seçkin plaklar bunlar. Bu dönemde böylelerine sahip olmak yoğun emek gerektirir. Sahi, uyandığımda… Tüm evi hâkimiyetine alan müzik neydi Allah aşkına?” 13


GÜLTENNUR BATMAZ

KUŞ TANRI

“Uzak bir ülkenin kuş tanrısını öldürmüş gibisin göğe böyle bakarsan sonrası kötü.„ Sami Baydar Büyümekçe es geçilmiş yerlerine gövdemin, şark diyelim. Şarklı avuçlarımla susuzluğunu gidermek isterim gecenin. (Senin olan gecenin) Ellerim, gövdemin en doğusunda. Coğrafi ölçütler değil elbet bunlar. Şarklı avuçlarımın dili sükûttur. Bilmezler ki anadilidir tüm yalın(ız)ların. Öğrenmezler. İlgisi yoktur çünkü Yemen illeriyle, Doğu Avrupa'nın o görkemli mimarisiyle, çok uluslu şirketlerle. Belki, olsa olsa Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin tren raylarına bakan eskil bir bankında hava kararmaktayken bir başına oturmuş kumral bir çocuk adamla ilgisi vardır ve ne şark-i avuçlarım, ne kumral çocuk adam, ne raylara bakan bu eski bank kimselerin ilgisini celb etmemektedir. Etmeyecektir. Etmemelidir de. Tüm bunlar sükûtu ve yalağuz kelimesini tedavülden kaldırmaz. Kaldırmamıştır. Kaldırmayacaktır. Sükût araftır. Sükûtun üzerinde yerleşik düzene geçildiği görülmemiştir. Kelimeler kutsanmıştır. Dış kelimeleri. Kelimeler kuşanılmıştır. Atlar dokunuşsuz kalmıştır. Sükût olsa olsa göç yolları üzredir. Sükût olsa olsa görkemli bir kervansaraydır. Bakarlar, sevinirler, derin bir nefes alırlar, konarlar ve göçerler. “Gitmek dediğin ne her sabah bir gemi kalkıyor.” Sükûta ve adalara göçelim. Aynı anda. Mahur besteyi de alıp yanımıza. Sükût üzerinde yerleşik düzene geçelim. *

*

*

Kara kara gözleri vardır, ismi İbrahim’dir. Gecenin bu ıssızlığında Akarsu Yokuşu’nun başındaki Firuzan Apartmanı’nın karşı kaldırımında elinde dörde katlı bir mektup öylece oturmuş, 3. katın açık perdelerinden içeri bakarken neyin düşünde, düşünümündedir? Nuran, büyük pencerenin önünde dedesinin Ankara'daki evinden üşenmeyip buraya dek taşıdığı kahverengi kadife minderli geniş sallanan iskemlenin üzerinde, kucağında açık bir kitap rüyalardadır. Nefesinin buğusu üzerine sağ el serçe parmağıyla yazdığı cümle günler var ki içine ve dışına, varlığının her zerresine sinmiş, silinmemektedir. Her gece bu cümleyle uykuya dalmakta, her sabah güne ağzında bu cümleyle uyanmaktadır.

14


"İbrahim gönlümü put sanıp da kıran kim." Nuran'ın duman rengi kedisi yumuşacık ayakları arasından hiç zorlanmadan düşüne sızmıştır. Düşte gezinen kedinin hafif gölgesi Nuran'ın bedenini karartmaktadır usul usul. Nuran penceresi önünde beyaz, ince bir çiçektir. Kucağı kitaplı, ayağı kedili, nev-i şahsına münhasır bir çiçek. Sağ el serçe parmağında hala pencerenin soğuğu ya da pencerenin buğusuna yazdığı cümlenin soğuğu. Belki de İbrahim'in olmayışının soğuğu. Hiç olmamışlığının. İbrahim gönül kırmaz. Putlara da bir gönül biçilmiştir putperestlerce. İnsan muhayyilesinin acziyetiyle. İbrahim bilir. İbrahim'in putları da kırmaktan imtina etmesi bu sebepledir. Nuran, bunu bilse uykusunda sık sık sıçramayacaktır. İbrahim, Nuran kendisine özlenen pişmanlıklarını hatırlatsın istemektedir. Şöyle bir mırıldansa, başlangıcını hatırlatsa yetecektir. Gerisini, İbrahim kendisi getirecektir. Burası Akarsu Yokuşu. İbrahim'in elinde, kim bilir nereden bulduğu bir dal. Sımsıkı kavramış dalı. Kapılmıyor yokuşa. Nuran'ın kalbi de evinin kapıları gibi çift kanatlı. Beyaz. Tek kanadı her daim kapalı. Neden? Nuran, Mahur Beste’yi tanır. Sever. İbrahim de öyle. İbrahim Nuran’ı, Nuran’ın Nuran olduğunu bilmeden bilir. Sever. Çok sever. Pencere önünde her gece kitap okurken tüm masumiyetiyle uykuya dalışıyla sever. Uykusunda titreşen mahur besteyle, sık sık boyun damarlarını titreterek zarif bedenini yoklayan sıçrayışlarıyla sever. Elmanın kabuğunu incecik ve parçalamadan soyuşuyla sever. Kuş tanrı, İbrahim’den putları kırmasını istemektedir. İbrahim kabul etmez. O gece hafif hafif çiseleyen yağmur altında ne konuşmuşlardır, ne yapmışlardır, kuş tanrı ve İbrahim hiç kimse bilmemektedir. Nuran’ın uykusunda sıçrayışları sabaha karşı kesilmiştir. Nuran’ın üst kat komşusu Albay Refiğ Beyefendi, başının üstündeki siniyle Akarsu Yokuşu’nu hiç zorlanmadan ama uykulu gözlerle tırmanan toy simitçi çocuktan iki simit istemiştir. Simitçinin ardından İbrahim girer apartmana. 3. Kata tırmanır, basamakları ikişer üçer çıkarak. Nuran’ın eşiğine tüm gece elinde sıkı sıkıya tuttuğu dörde katlı mektubu bırakır ve yeniden eski yerine, apartmanın tam karşısındaki kaldırıma döner. Nuran o sabah uyandığında ilk işi, garip bir insiyakla salon kapısının her daim kapalı duran kanadını açmak olmuştur. O sabah ağzında o her günkü cümlenin sıkıntılı acılığı haniyse yoktur. Sağ el serçe parmağı ama hala soğuktur. Pencerenin buğusuna yazdığı cümle çoktan silinmiştir oysa. Sabah gazetesini ve ekmeğini almak üzere kapıyı açar. Kapının önündeki dörde katlı mektubu bulur. Ekmek ve gazete dışarıda kalır. Ekmek ve gazete masal dışıdır çünkü. Hayatın olağan akışıdır. Burası Akarsu Yokuşu’dur. Mektubun katlarını açar. Birkaç açık mavi tüy süzülür mektubun içinden. Tüyleri alır. Penceresinin önündeki iskemlesinde mektubu okur. Pencereden dışarı bakar. Mahur beste çağrışımlı İbrahim’i görür karşı kaldırımda. Gülümser. Pencereyi açar. Kalbinin her daim kapalı tuttuğu o diğer kanadını açar. İbrahim uzak bir ülkenin kuş tanrısını öldürmüş gibidir. Nuran’ın putlarını kırmamak için. Önce göğe, sonra Nuran’a bakar. Bu şehirden her sabah bir gemi kalkar. Nuran’ın serçe parmağı ısınmaya başlamıştır.

İşbu öykünün azmettiricileri, Hüsnü Arkan – Yalnız Değiliz ve Sami Baydar – Kuş Tanrı’dır. 15


MERT SU KILIÇ

ÖMÜR SAYACI

Michael Haneke'ye ve rahatsız edici güzelliklerine... SAAT 14.25 Büyükten biraz küçük, küçükten bir hayli büyük odasında ağzı açık bir şekilde uyuyor. Ağzı açık şekilde uyuduğu tek kişilik yatağının başucunda saçma sapan bir şey olan komodin. Komodinin üzerinde bir kitap, kitabın üzerinde çoğu içilmiş bir bardak su. Suyun içerisinde baloncuklar. Büyükten biraz küçük, küçükten bir hayli büyük olan odada bunların dışında, bir de ne işe yaradığını anlayamadığım kocaman lacivert bir leğen. Gereksiz Bilgi: Bardağın altındaki kitap, Sevgi Soysal'ın Tante Rosa'sı değil.

SAAT 15.03 Birkaç dakikadır yatakta normalden fazla dönmeye başladı. Galiba uyan... Uyanıyor. Uzun zamandır uyuyor olmalı ki, hemen başucundaki komodinin üzerinde duran çoğu içilmiş bir bardak suyun kalanını da daha başını yastıktan kaldırmadan içmeye çalışıyor. Yatarken içemeyeceğini anlamasını sağladığı kadar suyu döktükten sonra doğruluyor ve sırtını yatağın başlığına dayıyor. Artık suyu rahatça içebilir. Öyle de yapıyor. Suyu içtikten sonra boş bardağı, sanki bardağın tek yeri orasıymış gibi aldığı yere koyuyor. Üzerindeki örtüyü bir kerede kenara atıyor ve yatağın ortasına oturuyor. Eliyle yastığın altından top haline getirilmiş çorabını alıyor ve bir ritüeli yerine getirircesine çoraplarını giyiyor. Çoraplarını giydikten sonra odadan çıkıyor, bir süre sonra da sifonun sesi geliyor. Gereksiz Bilgi: Yatağın üzerine serili çarşaf ile yastığın kılıfı aynı renk ama farklı desenlerde.

Saat 15.12 Buradan bakınca hangi mevsimde olduğumuzu anlayamayacağımız giyimiyle kapının hemen yanındaki basamaklara oturmuş ayakkabılarının bağcığını bağlıyor. Bağladıkça toz çıkıyor bağcıklardan. Bağcıklardan çıkan tozu garip bir şekilde içine çekiyor. Artık temiz hava gelmeye başladıktan sonra oturduğu basamaklardan kalkıyor ve kapıyı kilitliyor. Kapıyı kilitledikten sonra anahtarı sağ arka cebine koyuyor. Gereksiz Bilgi: Ayakları taraklı.

16


Saat 15.19 Apartmanın dış kapısında durmuş önünden geçen insanları izliyor. Böylesine izlemesinden belli ki onlarla beraber nasıl yürüyeceğini düşünüyor. Ve nihayet yürümeye başlıyor. Yürüyebilmek sanki o an için yapabileceği tek eylemmiş gibi yürüyor. Dışarıdaki bütün uyarıcılara aldırmadan. Yaklaşık üç dakika daha yürüdükten sonra tabelasında kocaman “Aykut Eczanesi” yazan eczaneye giriyor ve yine yaklaşık üç dakika sonra da elinde bir poşet ile eczaneden çıkıyor. Gereksiz Bilgi: Aykut Kocaman, Fenerbahçe formasıyla 215 maçta 140 gol attı. Saat 15.32 Evin girişine birkaç adım kala olan esnaf lokantasına giriyor. Kapının hemen yanındaki yemekleri, öylesine baktığı her halinden belli bir şekilde, izliyor. Yemeklerin hemen arkasında duran aşçıya istediği yemekleri söylüyor. Tamamıyla boş olan lokantanın masalarını bir bir süzüyor ve anlamsızca gidip bir masaya oturuyor. Masaya oturduktan sonra tam karşısına ilaç poşetini koyuyor ve kısa bir süre sonra da garson elinde yemeklerle geliyor. Bir porsiyon ıspanak ve az pilav istemiş olacak ki garson bunları önüne koyuyor. Yemekleri masaya koyduktan sonra garson elinde tepeleme dolu ekmek sepetiyle geliyor. Sepetin ucuyla poşeti ileri ittikten sonra poşetin yerine ekmek sepetini koyuyor. Garsonun gitmesini beklemeden ekmek sepetini kenara alıp poşeti eski yerine koyuyor. Yemeği mola vermeden bir görevmişçesine yiyor. Yemeğin bitmesiyle, masadan poşeti ve açılmamış olan bir şişe suyu alıp kalkıyor. Hesabı ödeyip dışarı çıkıyor. Gereksiz Bilgi: Ispanak yoğurtluydu. Saat 15.43 Telaşlı olduğu dışarıdan anlaşılır bir şekilde apartmanın kapısının önünde ceplerini kontrol ediyor. En son baktığı pantolonun sağ arka cebinde anahtarları buluyor. Eğilip kapıyı açıyor. Eşikten geçiyor ve apartmanın uzun koridorunda yürüyor. Koridorun sonuna vardığında, dar ve bol kıvrımlı merdiveni tırmanmaya başlıyor. İlk kata vardığında poşetin içerisinden bir tane ilaç kutusu ve bir kurşun kalem çıkarıp, poşeti kenara atıyor. Kalemi cebine koyuyor. Kutudan bir tane ilaç çıkarıp az bir su ile yutuyor ve merdiveni tırmanmaya devam ediyor. Evinin olduğu kata geldiğinde hızlıca kapıyı açıyor. Ayakkabılarını çıkarıyor ve doğruca odasına gidiyor. Odasına varır varmaz ilaç kutusunu yatağına bırakıyor. Komodindeki kitabın üzerinde duran boş bardağa şişede kalan suyu boşaltıyor. Tam dolu olmayan bardağı, eline alıp yatağın ortasına bağdaş kurup oturuyor. Yanındaki ilaç kutusundan, kalan ilaçları bardağın içine atıyor ve cebinden kalemi çıkartıp bardağı karıştırmaya başlıyor. İlaçların tam olarak çözünmesini beklemeden bardağı kafasına dikiyor. Hala içerisinde katı olan ilaçlardan dolayı içmekte zorlanıyor, bir süre daha içmeyi denedikten sonra, ağzını iyice açıp ilaçları yutmaya başlıyor. Tamamını içtikten veyahut yuttuktan sonra sırtını yatağın başlığına dayıyor ve öylece bakıyor. Gereksiz Bilgi: “Çoğu insanın ölümü aldatmacadır. Ölecek bir şey kalmamıştır geriye.”

Öykü bitti. Şimdi başka bir şeyden konuşabilir miyiz? 17


18


19


Aylak Fanzin - 2