Page 1


İÇİNDEKİLER 3 Fransızların Avrupa aşkı bitti mi? UĞUR HÜKÜM 8 Kanlı bilmecede yanıtsız sorular OSMAN ÇUTSAY 10 Maik Baumgärtner: “Alman güvenlik güçlerinin bu beceriksizliğini anlayamıyorum” 12 NSU cinayetleri tümüyle karanlıkta Alman yazar ve gazeteci Jürgen Elsässer’in tüyler ürperten iddiaları 14 Paralel toplum göçmenlerin mi çoğunluk toplumunun mu sorunu? Zeki Genç ile Münih’teki Göçmenler Günü ve anlamı üzerine 16 Dr. Altay Manço romanında bir gerçeğin altını çiziyor “Saf dil ve saf kültür yok, hepimiz meleziz!” SERPİL AYGÜN

20 Büyük ustanın ölümünden 60 yıl sonra “Django Reinhardt: Paris Swingi” sergisi Jazz eksik parmaklı dehasını unutamıyor UĞUR HÜKÜM

IMPRESSUM / KÜNYE Yayıncı | Verleger: BIM Bayerisches Institut für Migration e.V. Truderinger Strasse 280 d 81825 München Tel: 089 201 86 303 / Fax: 089 125 90 291 info(@)bim-institut.org info@avrupagun.eu www.facebook.com/avrupagun Sorumlu Yönetmen (V.i.S.d.P): Osman Çutsay Sanat Yönetmeni | Artdirektor: Ömer Yaprakkıran AvrupaGüN

|2


Kriz, halkları birbirinden uzaklaştırıyor

Fransızların Avrupa aşkı bitti mi? UĞUR HÜKÜM

Fransızların yüzde 67’si AB’nin kötü yöne gittiğine inanıyor, yüzde 64’ü de “AB” ve ortak para birimi “Avro” fikrinin kabul edildiği “Maastricht Antlaşması”ndan tam 20 yıl sonra, bugün bir halkoylaması yapılacak olsa “Hayır” diyeceğini söylüyor. Yunanistan’ın Avro bölgesinden çıkartılmasını isteyenlerin oranı yüzde 56, Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı çıkanların oranıysa yüzde 84. Ancak bu güvensizlik yalnızca Fransızlara özgü değil. Zira AB’nin diğer ayağı ya da ortadireği Almanya’da da kuşkular çoğunluk kazanmış durumda.

Almanların yüzde 64’ü de “Avrosuz” bir hayatın daha güzel bir hayat olacağına inanıyor. Hatta yüzde 49’u daha da ileri giderek AB’siz bir Almanya’nın daha başarılı olacağını savunuyor. PARİS - Fransız halkının, fikir babası-kurucusunun Fransız, ayrıca iki büyük hamisinden birinin Fransa olduğu bir düşünceye, yaygın seçkinci inanışla bir “ütopya”ya, giderek kurumsallaşan, başlangıçta toparlayıcı ve birleştirici bir yapıya bağlılık duyguları beslemesi, özellikle “cicim ayları”nda hayranlık, belki de bir nevi “aşk” duymalarından daha doğal ne olabilir? Hele hele bu düşünce, bu “ütopya”, bu yapı abartmasız 50 mil-

AvrupaGüN

|3


yonun üstünde insanın hayatına mal olmuş, Fransa ve Fransızları benzersiz bir yenilgi ve aşağılanmanın derin uçurumuna itmiş bir savaşın ardından doğmuşsa, bu insanların ona sahip çıkmaması mümkün müdür? Nihai amacı Avrupa’da, dünyada bütünleşme, yakınlaşma, barış biçiminde sunulan bir uygarlık projesi yüceltilmez de ne yapılır? Öte yandan, diğer hami Almanya milyonlarca kişinin ölümü, tarihte görülmemiş bir vahşetin sorumlusu sıfatıyla insanlık önünde mahkum edilmişse ve de suçunu teslim ediyor veya teslim etmek zorunda kalıyorsa, o da çaresiz kendine biçilen rolü oynamak, tarihin akışını tek başına götüremeyeceğini idrak ederek bu hamiliği üstlenecekti. İlk başta milyonların gönlünü kazanan, milyarların düşlediği böylesi bir proje ete kemiğe büründükten, genişlemeye başladıktan yarım yüzyıl sonra içine daldığı darboğazlar gittikçe daralıyor, yer yer çıkmaza dönüşüyor. En heyecanlı yandaşları, en inanmış uzmanları dahi ister istemez “Nereye kadar?” sorusunu sormaya başlıyorlar.

Fransa ile Almanya’nın zoraki nikâhı Her durumda, hepsi aynı heyecanla olmasa da, ilk biçimiyle benimsemese de bu ütopyanın Fransızlar için önemini kavramak amacıyla biraz geriye gitmekte yarar var. Fransa ile Almanya’nın “zoraki-gönüllü” nikâhlarından doğan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), sonraki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET ya da nam-ı diğer Avrupa Topluluğu veya Ortak Pazar) ve nihai markasıyla Avrupa Birliği (AB), bugün birbirinden çok farklı, zaman zaman zıt tanım ve anlayışların simgesi biçiminde varlığını sürdürmekte. ABD tarzı bir Federal Avrupa yanlısı siyaset, iktisatçısı, uluslararası ilişkiler uzmanı, Fransız işadamı, liberal planlamacı ve dünya ölçeğinde AKÇT’nin gerçek mimarı, AB tasarısının babası diye bilinen Jean

Monnet (1888-1979) Nazizmin azgın saldırganlığına karşı 1940 baharından itibaren Fransa ile İngiltere, Churchill ile De Gaulle ikilisini bir araya getirmeyi başarmıştı. Ancak askeri birlik savaşın sonuyla bitmişti.

Jean Monnet II. Dünya Savaşı mağlubunun, tıpkı ilk büyük savaşta olduğu gibi, rövanşı almak gibi bir motivasyona kapılmasından endişeliydi. Hedefi Avrupa’yı ekonomik ve endüstriyel işbirlikleri etrafında birleştirmek olan Monnet, savaş sonrasında –kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan- Almanya’nın Fransa’dan çok daha hızlı kalkınmasını yakından izlemekteydi. Jean Monnet 1940’ların sonunda savaş endüstrisinin ana kaynağı gördüğü ağır sanayinin demirbaş sektörleri kömür ve çelik üzerine gizli bir tasarı hazırladı. Öte yanda Soğuk Savaş başlamıştır. Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerin oluşturduğu Doğu Bloku küresel ölçekte bir cazibe merkezi, bir siyasi kutup oluşturmuştur. Yarısı bu blokta yer alan Almanya’nın Batı Bloku içersinde yerini sağlamlaştırmak gerekmektedir. Bir başka deyişle Avrupa kapitalizmi, konumunu, zedelenen emperyalist nüfuzunu canlandırma zorunluluğu hissetmektedir. ABD ilişkilerinin de verdiği ayrıcalıkla gelişmeleri iyi sezinleyen “Gölge Adam” Jean Monnet, önce Fransa Bakanlar Kurulu Başkanı (1947) ve Dışişleri Bakanı (1947-1952), dönemin en nüfuzlu siyasi yöneticile- rinden Robert Schuman’ı (1886-1963), Schuman da Almanya şansölyesi Konrad Adenaeur’i (1876- 1967) ikna eder. Fransa eski düşmanı, yeni dostu, ABD’nin Marshall Planı aracılığıyla ciddi oranda dizginlerini tuttuğu Almanya ise zaten böyle bir kılıfa çoktan ihtiyaç duymaktadır.

Çözülen “Ütopya”

GölGe AdAM JeAn Monnet AvrupaGüN

|4

“Güçlü Demokratik Devlet” projesi kabul görmediği için 1946’da doğrudan siyasetten çekilen Fransa’nın 1 numaralı lideri Charles De Gaulle (1890-1970) Avrupa’da siyasi ve ekonomik birlik fikrine komünistlerin de desteğiyle (General ve kurucusu olduğu siyasi parti RPF ile Fransa Komünist Partisi FKP 1954 yılında Avrupa Savunma Topluluğu tasarısını engelleyeceklerdir) son derece eleştirel bakmaktadır, hatta muhaliftir. II. Dünya Savaşı’nda yaşadıklarından ve ABD’ye fazla yakınlığından ötürü en başta İngiltere’ye karşı çekimserdir. İngiltere’nin de zaten o tarihlerde böyle bir işbirliğine pek niyeti yoktur.


Fransa’da 1946’dan beri iktidarı elinde tutan merkez sol ve sağ ittifakının verdiği onayla Robert Schuman 9 Mayıs 1950 Bildirisi ile AKÇT’nin doğuşunu ilan eder. Fransa ve Batı Almanya’ya ek olarak Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalyan’ın katılımıyla 18 Nisan 1951’de Paris’te imzalanan AKÇT doğuş akdi, Paris Antlaşması adı altında 60 yıl önce, 23 Temmuz 1952’de yürürlüğe girer.

Fransızların yüzde 67’si AB’nin kötü yöne gittiğine inanıyor, yüzde 64’ü de “AB” ve ortak para birimi “Avro” fikrinin kabul edildiği “Maastricht Antlaşması”ndan tam 20 yıl sonra, bugün bir halkoylaması yapılacak olsa “Hayır” diyeceğini söylüyor. Yunanistan’ın Avro bölgesinden çıkartılmasını isteyenlerin oranı yüzde 56, Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı çıkanların oranıysa yüzde 84. Ancak bu güvensizlik yalnızca Fransızlara özgü değil. Zira AB’nin diğer ayağı ya da ortadireği Almanya’da da kuşkular çoğunluk kazanmış durumda. Almanların yüzde 64’ü de “Avrosuz” bir hayatın daha güzel bir hayat olacağına inanıyor. Hatta yüzde 49’u daha da ileri giderek AB’siz bir Almanya’nın daha başarılı olacağını savunuyor.

1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren, 1957 Roma Antlaşması’ndan doğan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun bütün Fransızları heyecanlandırdığını söylemek zor olsa da savaş sonrasının sürekli ekonomik ve sosyal büyümeyle geçen “30 Refah Yılı” ön kaygıları engellemeye yetiyordu. 1974 petrol kriziyle başlayan işsizlik sorunu ve tereddütler zaten yarısı “Avroseptik” (Avrupa Kuşkulu) Fransızların kılıfı parlak, içi “fesat” Birleşik Avrupa sürecine duyduğu güvensizliği hızlandıracaktır. Üye ülkelerin ekonomik bağımsızlığını gittikçe sınırlayan, güçlü ve zengini daha güçlendiren ve zenginleştiren eğilimler artıp yoğunlaştıkça, emekçi kitlelerin, çalışan halkların kazanılmış hakları kısıtlanıp, daraldıkça, ulusal irade ve egemenlik AB’li bürokratlara, yöneticilere, sermaye çevreleri, mali tekel ve gruplara kaydıkça, Fransızların da öfkesi kabaracaktır.

AB veya Maastricht Antlaşması diye bilinen temel paktı onaylamak için 20 Eylül 1992’de düzenlenen halkoylaması tarihi bir dönüm noktasıydı. Zira AET ayrıcalıklı bir ekonomik işbirliğinden mali (parasal) ve ekonomik bir bütünleşmeyi simgeleyen Avrupa Birliği’ne geçiyordu. Sosyalist Cumhurbaşkanı François Mit- terrand, sosyalist hükümet, Sosyalist Partisi (SP) yönetimi, sağ partiler ve en önde gelen liderleri Jacques Chirac, Valéry Giscard d’Estaing, Raymond Barre, Edouard Balladur toplu halde “Evet”ten yanaydılar. FKP başta olmak üzere, SP’nin sol ve ulusalcı kanadı, Yeşiller ve sağ kesimin tek önemli De Gaulle’cü kişiliği Philippe Séguin ve farklı gerekçelerle de olsa aşırı sağ “Hayır”dan yanaydı. Fransızların net çoğunluğu henüz Birleşik Avrupa düşünün büyüsünden çıkmamıştı. AB yanlısı “akil adamlar” ve hemen hemen medyanın tümünün “Evet” yönlendirmesine karşın yüzde 69,70 katılımın gerçekleştiği referandumun sonucunda Maastricht Antlaşması yüzde 51 gibi kılpayı bir onayla geçecekti. AB ütopyası çözülmeye başlamıştı. Fransızların düşkırıklığı bu tarihten 13 yıl sonra, 29 Mayıs 2005’te düzenlenen AB Anayasası referandumunda kendini çok daha net gösterecekti. Yüzde 69,34 katılımda Fransızların yüzde 54,67’si ülke egemenliğine gölge düşüreceği ileri sürülen AB Anayasası tasarısına kesinlikle “Hayır” diyecekti. Cepheler beş aşağı beş yukarı yine aynıydı. Solun solunun halkoylaması öncesi gerçekleştirdiği kitlesel seferberlik ve bilgilendirme kampanyası artan toplumsal sıkıntılar ve Brüksel yönetimlerinin duyarsızlığıyla birleşince semeresini vermişti. Bu vesileyle ortaya çok açık bir istem daha çıkmıştı. Uzun zamandır bir kesim demokrat aydın ve düşünürün, komünistler ve çeşitli radikal sol hareketlerin talep ettiği bu istem “Sosyal Avrupa” alternatifiydi. “AB ve hatta Anayasası’na ‘Evet’ ama bir şartla. Emekçinin, ücretlinin haklarını korumak ve sosyal adalet garantisi kaydıyla..”

“Aşkımız Bitti!” Çözülen ütopyalar, parçalanan düşler yalnızca Fransızlara has bir durum değil. Elbetteki Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda, İtalya’da yaşanan sosyo-ekonomik felaketler, AB’nin iki ortadirek üyesinin durumuyla kıyaslanamaz. Onlara özel parantez açmak gerekir. Bu ülkelerde yaşanan faciaları yalnızca AB bünyesinde ele almak daha da olanaksız. Dolayısıyla çalışmamızı başta çizdiğimiz çerçeveyle kısıtlayalım ve Fransa ile kısmen Almanya’ya dönelim. AvrupaGüN

|5


Dışardan bakıldığında son ekonomik krizden en az etkilenmiş gibi gözüken ülkenin Almanya olduğuna karar vermek çok kolay. Fakat anlaşılan Almanlar hiç öyle düşünmüyor. Gerek geçtiğimiz Mayıs ayında Pew Research Center’ın (PRC) gerçekleştirdiği bir çalışma, gerek temmuz ayı sonunda haftalık Bild am Sonntag’ta (BamS) yayınlanan bir kamuoyu araştırması ve son olarak gündelik Die Welt (DW) gazetesinin bastığı bir başka kamuoyu yoklamasının sonucu Almanların AB aşkının da bittiğini gösteriyor.

AvrupaGüN

|6

PRC’in kapsamlı çalışması Almanların yüzde 44’ünün Avro’nun hayırlı bir iş olduğuna inandığını sergilerken, bu rakam İspanyollarda yüzde 37, Fransızlarda yüzde 31, İtalyanlarda yüzde 30’a düşüyor. Bu arada Ifop-Fiducial Enstitüsü’-nün bir başka araştırmasına bakılırsa ulusal parasına en bağlı ulus yüzde 40 tercihle yine Almanlar. Halbuki eski paralarına dönmek isteyen Fransızlar ve İspanyolların oranı sadece yüz-de 25. Bu oran İtalyanlarda biraz daha yüksek, yüzde 28. BamS’a göre Almanların yüzde 51’i ülkeleri Avro bölgesinin dışına çıktığı takdirde durumlarının daha da düzeleceğine inanıyor. DW’in yoklaması bir adım daha ileri gidiyor. Buna göre Almanların yüzde 49’unun tercihi AB’den ayrılmak. Almanların yüzde 64’ü Yunanistan’a yardıma karşı, yüzde 71’i de Yunanlılar vaatlerini tutmadıkları takdirde AB’den atılmasını

istiyor. Alman halkının “egoizmi” diyebileceğimiz bu tepkiler, insan ve toplumların belleğinin zaafını göstermesi açısından uyarıcı, zengin olduğu kadar acı ve düşündürücü bir örnek. Kuşkusuz mevcut siyasi ve iktisadi sistemin acımasız bir iştahla kendi çocuklarını yiyebileceği varsayımını yok sayarsak... Fransızların Avrupa aşkının bitişine dair verilere göz attığımızda şu ilginç tabloyla karşılaşıyoruz: Yüzde 65’i, borçlarını ödeyemez veya azaltamazsa Yunanistan’ın Avro bölgesinden çıkartılmasını istiyor. Fransızların yüzde 60’ı 2005’te yapılan benzeri bir yoklamada Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyken bugün bu oran yüzde 84’e yükselmiş gözüküyor. Yine yüzde 60’ı Fransa’nın AB ekonomi politikasına daha fazla entegre olmasına karşı. yüzde 56’sı üye devletlerin hiçbirinin uzun vadede ulusal egemenliğini tek bir Avrupa devletine bırakacağına inanmıyor. Fransızların yüzde 76’sı AB’nin içinde olduğumuz krizde etkili ve olumlu bir rol oynayamadığına, yüzde 45’i Avro’nun krizden çıkışta bir engel oluşturduğuna inanıyor. Yüzde 61’i Avro’lu son 10 yılın Fransız ekonomisinin rekabet gücünü kırdığını, yüzde 63’ü işsizliğin artmasında birinci derecede rol oynadığını ve yüzde 89’u Avro’nun fiyat artışlarında baş sorumlu olduğunu savunuyor. Ancak “Fransa Avro’yu terketmeli midir?” sorusu yöneltildiğinde, adına isterseniz çelişki, isterseniz romantizm deyin, yüzde 65’i “Hayır” diye cevaplıyor.


Kâr amaçlı mevcut neoliberal politikaların egemenliği sürdüğü, yurttaşların iradesi yeterince gözönüne alınmadığı, doğrudan temsilcileri söz sahibi olamadığı sürece, başta Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’nin çekirdek halkları, Fransızlar ve Almanlar, Belçikalılar, Hollandalılar ve İtalyanlar olmak üzere, Avrupa aşkının bitmesinden daha doğal ne olabilir? Geleceğin hayati sorusu da işte bu noktada düğümlenmektedir. Yaşlı Avrupa aşkın bittiği yerde nefreti ve onun kaçınılmaz sonuçlarını göğüsleyebilecek midir? Hangi duygu dünyası, hangi düşünce sistemi, hangi toplumsal ve siyasi tasarı batısıyla, doğusuyla Avrupalıları geçmişin hatalarını tekrarlamaktan alıkoyabilecektir? Bir başka benzer çelişki de, “AB’de kalmak Fransa’nın lehine midir?” sorusunu cevaplarken ortaya çıkıyor. Ama bu durum en azından bir önceki soruyla belli bir tutarlılık sergiliyor. AB’den ayrılmak isteyen Fransızlar yüzde 27’de kalırken, AB’ye bağlı Fransızların oranı yüzde 49’a yükseliyor. AB’ye bağlılık serbest meslek erbabı ve üst düzey çalışanlarda yüzde 72’yi bulurken, işçi ve memurlar arasındaki “AB sadakati” yüzde 36’ya düşüyor. “2012’de 20 yaşına basan AB veya Maastricht Antlaşması bugün oylanacak olsa nasıl davranırdınız?” sorusunun cevabı çok açık. Yüzde 64’ü “Hayır derdim” diyor, yüzde 67’si o tarihten bu yana AB’nin kötü yönde gittiğinin altını çiziyor. Kuşkusuz çok daha kötü koşullardan gelip kısa bir süre önce AB’ye katılan ülkeler ve halkları gelişmeleri şimdilik böyle algılamayabilir. Ancak kâr amaçlı mevcut neoliberal politikaların egemenliği sürdüğü, yurttaşların iradesi yeterince gözönüne alınmadığı, doğrudan temsilcileri söz sahibi olamadığı sürece, başta Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’nin çekirdek halkları, Fransızlar ve Almanlar, Belçikalılar, Hollandalılar ve İtalyanlar olmak üzere, Avrupa aşkının bitmesinden daha doğal ne olabilir? Geleceğin hayati sorusu da işte bu noktada düğümlenmektedir.

Avrupa aşkın bittiği yerde nefreti ve onun kaçınılmaz sonuçlarını göğüsleyebilecek midir? Hangi duygu dünyası, hangi düşünce sistemi, hangi toplumsal ve siyasi tasarı, batısıyla, doğusuyla Avrupalıları geçmişin hatalarını tekrarlamaktan alıkoyabilecektir?

AvrupaGüN

|7


Almanya’daki 8 Türk esnafın öldürülmesinden kimlerin sorumlu olduğu hâlâ tam bir kesinlikle söylenemiyor, çünkü birileri itiraz ediyor

Kanlı bilmecede yanıtsız sorular oSMAn ÇUtSAY

Alman medyasının NSU cinayetlerine yönelik ilgisi giderek artıyor. Özellikle 4 Kasım yaklaştıkça yayımlanan kitap, makale ve haberlerde, olayların arka planına yönelik bakışların da farklılaştığı gözleniyor. Örneğin “Das Zwickauer Terrortrio” (Zwickau’lu Terör Üçlüsü) adlı kitabın yazarlarından Maik Baumgärtner, toplanan bilgilerin imhasının ve engellemelerin başlı başına bir skandal olmasına rağmen bunlardan bir komplo teorisi çıkarmanın yanlış olacağını savunurken, cinayetler ve arka planındaki gelişmelere birçok karanlık gücün, mafyanın, gizli servislerin karıştığını düşünen araştırmacı sayısı artıyor. Derinlerde bir şeyler oluyor.

AvrupaGüN

|8

Ortada tam bir belirsizlik var. Aslında olmaması gereken bir belirsizlik bu. Sonuçta, olayın tüm kahramanları ya ortadan kalkmış ya da sağ ele geçirilmiş ve tutuklu durumda. Herkes birbirine soruyor, parlamentoda komisyonlar kuruluyor, devletin en üst düzeyde güvenlik yetkilileri art arda istifa ediyor, ama bilmece bilmece- liğini koruyor. Almanya’da 2000-2006 arasında 8 Türk ve bir Yunan esnafı, 2007’de de bir kadın polisi öldürdükleri ileri sürülen, bu arada çok sayıda banka soydukları da ortaya çıkan neonazi çete NSU ile ilgili puslu havada bir değişiklik yok. Kimilerine göre bir yıldır epey bir sis bombası atıldı, bunun etkisinin hemen kırılması zor. Süren belirsizliği protesto etmek üzere düzenlenen toplantılarda, aşırı sağın Almanya’da

ciddi bir tehdit oluşturduğuna dikkat çekiliyor. Özellikle Türk toplumu temsilcileri, soruşturmanın akibetinden kuşkulu ve gelişmelerden endişeli olduklarını gizlemiyorlar. Bu arada Alman medyasının konuya ilgisi artarken, son bir ayda yayımlanan kitap, makale ve haberlerde, olayların arka planına yönelik bakışların da farklılaştığı gözleniyor. Nitekim “Das Zwickauer Terrortrio” (Zwickau’lu Terör Üçlüsü) adlı kitabın yazarlarından Maik Baumgärtner, toplanan bilgilerin imhasının ve engellemelerin başlı başına bir skandal olmasına rağmen bunlardan bir komplo teorisi çıkarmanın yanlış olacağını savunurken, cinayetler ve arka planındaki gelişmelere birçok karanlık gücün, mafyanın, gizli servislerin vs karıştığını düşünen uzman sayısı artıyor.


Sorun yapısal Geçtiğimiz hafta içinde seri cinayetlerin kimin hesabına yazılacağının ortaya çıkmasından bu yana geçen bir yılın dolmasına birkaç gün kala yine toplantılar yapıldı. Nasyonal Sosyalist Yeraltı (Nationalsozialistischer Untergrund-NSU) adlı örgütün işlediği ileri sürülen ve 8 Türk küçük işletmecinin can verdiği cinayetleri incelemekle görevli Federal Meclis Araştırma Komisyonu Başkanı Sebastian Edathy, Alman güvenlik makamlarındaki göçmen karşıtı zihniyetten yakındı. SPD milletvekili Edathy, “Ortada bir yapı ve anlayış sorunu var” dedi. SPD Meclis Grubu tarafından önceki gün düzenlenen NSU cinayetleriyle ilgili toplantıda Federal Suç Dairesi Başkanı Jörg Ziercke de söz aldı ve “göç arka planına sahip polis sayısının artırılmasını” istedi. SPD Meclis Grubu yöneticilerinden omas Opperman da NSU terör hücresinin üzerindeki esrarın kaldırılmasının Almanya için bir dönüm noktası olacağını ileri sürdü. Almanya Türk Toplumu Başkanı Kenan Kolat, işlenen seri cinayetlerin üstünün örtülmesi çaba-

larının göz ardı edilemeyecek kadar açık olduğunu kaydederken, “Bu da gösteriyor ki, Almanya’da dev boyutlarda bir ırkçılık sorunu var” diye konuştu. Kolat, Alman iç istihbarat örgütünün mevcut yapısıyla işe yaramaz durumda olduğunu da belirtti.

Caniler nerede aranmalı? 4 Kasım 2011’de Doğu Almanya’daki Eisenach kenti yakınlarında bir karavanın içinde intihar ettikleri ileri sürülen Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt’ın 8 Türk, bir Yunan ve bir de kadın polisi öldürdükleri ileri sürülüyor. Bu arada NSU’nun Mundlos ve Böhnhardt ile birlikte yaşayan üçüncü ve kadın üyesi Beate Zschäpe’nin cezaevindeki durumu ve bir yıldır dışarıya hiçbir bilginin sızmaması yeni soru işaretlerine neden oluyor. Kasım ayı içinde kendisiyle ilgili iddianamenin tamamlanacağı tahmin edilen Zschäpe hakkındaki spekülasyonlar hızla yayılıyor. Neonazi çevrelerin içinde olduğu kesinleşen, ama bazı araştırmacıların da bu çevrelere istihbarat için sokulduğunu savundukları Zschäpe’nin, resmi makamlarla bir pazarlık içinde olabileceği ileri sürülüyor.

AvrupaGüN

|9


Araştırmacı ve yazar Maik Baumgärtner endişeli

“Güvenlik güçlerinin bu beceriksizliğini anlayamıyorum” Berlin’de çalışmalarını sürdüren Alman yazar ve gazeteci Maik Baumgärtner, toplumda ve güvenlik makamlarında büyük bir ırkçılık sorunu olduğunu belirtiyor. Bir ay önce çıkan kitabı ve ulaştığı ilk sonuçlarla ilgili sorularımızı yanıtlayan Baumgärtner, olan bitenlere inanmakta hâlâ güçlük çektiğini söyledi.

- Sizce NSU cinayetlerinin ortaya çıkmasından tam bir yıl sonra nasıl bir noktada bulunuyoruz?

BAUMGÄRTNER - Güvenlik güçlerinin nasıl bu kadar başarısız olduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Seri cinayetler ve bombalı saldırılar devam ederken bunları soruşturanlar hakkında gazetecilerin ve araştırma konisyonlarının parça parça kamuoyunun önüne çıkardıkları ayrıntılar korkunç. Irkçılık ve ayrımcılığın Almanya’da marjinal bir olgu olmadığı, değişik araştırmalar ve medya haberleriyle iyice ortaya çıktı. Ama, önyargıların damgasını taşıyan soruşturmaların polisin çeşitli özel komisyonları aracılığıyla uzatılıp duracağını ve bunun yıllarca devam edeceğini hiç hesap etmemiştim. Böyle bir şey aklımdan geçmemişti. Henüz çok az şey biliyoruz. Cinayetin aydınlatılmasına yardım edileceğine, iş gelip birçok görevli kamu kurumu ve bu kurumlarda çalışanlar üzerinden karartılmış etkinliklere dayanıyor. Dosyalar imha ediliyor, bilgiler aktarılmıyor. Bu sadece kurbanların aileleri için korkunç bir şey değil, söz konusu kurumlara olan güven de genelde azalıyor. AvrupaGüN

| 10

- Cinayetler dizisiyle ilgili kitap, makale ve haberler, bu cinayetlerin aydınlatılmasını sağlayabilir mi?

BAUMGÄRTNER - Kanaat oluşturan her yayın -fakat komplo teorilerini kullananları dışarda tutmak isterdim- bu konu için önemlidir. Kitaplar bir üst bakış sağlamaya yardımcı olabilir ve bu olayla ilgili her gün yığılan yeni bilgileri ve skandalları tasnif etmek için bir temel oluşturabilir. Sağlam ve ısrarlı araştırmalar bu olayda özellikle önemli. Medya, ülkedeki dördüncü güç


- Bu skandal cinayetlerden Alman siyaseti nasıl bir sonuç çıkarabilir?

BAUMGÄRTNER - Güvenlik kurumlarının, özellikle de gizli servislerin tutumu üzerine ciddi bir tartışmaya ihtiyacımız var. Polisten nüfus müdürlüklerine kadar resmi makamlarda çalışanlar bir kültürler arası eğitimden geçmeli, bu bir standart olmalıydı. Kültürler arası yeterlilik, insanların günlük hayatta ayrımcılığa uğramaması için önemlidir. Siyasetçilerin, ırkçılığı kamuoyu önünde konu edinmesi ve açığa çıkarması gerekirdi. Ama ilo Sarrazin gibi insanlar kendilerini “sosyal demokrat” etiketiyle süsleyebiliyorsa, burada bir şeyler inanılmaz biçimde ters yürüyor demektir. Sivil toplumun aktif unsurlarının ırkçılıkla daha çok ilgilenmesini umuyorum. Neonaziler büyük bir sorun, ama ona karşı angaje olurken başka temalar ilgi alanı dışında kalıveriyor. Sürekli dikkatimi çeken şey, göçmen topluluğu ile çoğunluk toplumunun aktif güçleri arasında pek az işbirliği olmasıdır, birlikte pek az çalışıyorlar. Elbette çok iyi istisnalar var, ama ben daha çok ortaklık için hareket alanı bulunduğu düşüncesindeyim. - Peki, bu kanlı bataklıkta bir Türk parmağı olabilir mi, böyle bir olasılığa ne diyorsunuz?

MAIK BAUMGÄRTNER

olarak önemli noktalarda kendi rolünü oynadı, doğru sorular sordu ve işin peşini bırakmadı. Ama bir yıl sonra ısrar ve inatla bu olayı işleyen gazeteci sayısı fazla değil. Ben de NSU konusunda yaptığım okuma akşamlarında ve katıldığım toplantılarda şunu gözlüyorum: Halkta bir kendi tevekkül var. Birçok kişi artık bu NSU kısaltmasını duymak bile istemiyor, bununla ilgili yazıları okumuyor. Uzun yıllar neonaziler konusunu işleyen uzman gazeteciler, yaptıkları iyi araştırmaları redaksiyonlara kabul ettirmek büyük güçlük çekiyordu. Sorun hafife alınıyordu. Toplumda ve medyada şimdilerde ırkçılık ve ayrımcılık üzerine bir tartışma sürdürülmesini çok isterdim. Ama bu noktadan oldukça uzağız.

BAUMGÄRTNER - Hayır, hiç sanmıyorum. Olayın failleri Alman neonazileridir. Yeniden kurgulanan şeylerden sonra Türk makamları olayı soruşturan Alman tarafıyla çok iyi bir işbirliği içinde çalıştı. Hata, cinayetleri kovuşturan Almanlardaydı. Ancak tabii Kassel’daki cinayet mahallinde bulunan Andreas T.’nin, İslamcı çevrelerde bazı kaynaklara ve neonazi çevrelerde de bir kaynağa sahip olduğu, bunları yönlendirdiği doğrudur.

AvrupaGüN

| 11


NSU cinayetlerinde nedense yanıtlanmayan çok soru var

Karanlığın içinde ipucu arayanlar

Jürgen Elsässer’e göre NSU çetesi ve işlediği ileri sürülen cinayetlerle ilgili kesin konuşmak çok yanlış. Çünkü ortada kesinleşmiş bilgi yok. Aslında ortada bu cinayetleri kimlerin işlediğini gösteren maddi bir kanıt da yok. O zaman bu bilmecenin kurucuları çok başka yerlerde. Elsässer, tehlikeli sorular soruyor ve belki de bu nedenle ana akım medya tarafından yok sayılıyor.

AvrupaGüN

| 12

Almanya’da “Döner Cinayetleri” olarak bilinen ve ülkedeki aydınların bu aşağılamayı reddederek “NSU cinayetleri” diye adlandırdığı kanlı eylemler, ortaya çıkışlarının birinci yılında, henüz insanları tatmin eden yanıtlara kavuşmuş değil. Ancak çok sayıda yayın, kitap, yazar, genelde bilinenleri tekrarlayarak da olsa, konuyla yakından ilgileniyor. Bu çevreler ve yazarlar arasında tezleri ve enerjisiyle yıllardır Alman solunun içinde öne çıkan, solu “yaratıcı olmamakla” eleştiren ve solun da kendisini “ulusalcılıkla” suçlamaya başladığı Jürgen Elsässer, 2000-2006 yılları arasında Tür-

kiye’nin 8 yoksul çocuğunu katledenlerin arka planıyla ilgili cüretli sorular soruyor. Olayın patlak vermesinin ardından dergisinde ayrıntılı incelemeler yayımlayan Elsässer, daha önce, NSU’nun cezaevindeki kadın üyesi Beate Zschäpe’nin gizli servis ajanı olduğunu, ayrıca bu kanlı öyküde “Türk şeriatçılarla bozkurtlardan” ajan devşiren bir Alman istihbarat elemanı ile Türk asıllı ajan Mevlüt Kar’ın da önemli bir rolü bulunduğunu ileri sürmüştü. Beate Zschäpe’nin bir ajan veya bir kurban olduğunu, “istihbarat örgütlerinin içine başka istihbarat elemanlarının girdiğini” iddia eden Elsässer, ısrarla “Zschäpe’nin önce ortadan kaybolup sonra da adeta polise sığındığını” savunmuştu. Türkiye’ye kaçıp gözlerden kaybolan çok taraflı ajan Mevlüt Kar’a dikkat çeken Elsässer’e göre, NSU’ya yönelik kanıt ve belgelerin imhası tesadüf değildi. Bu imha işlemlerinin Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt’ın “intiharlarından” neredeyse hemen sonra yapılması ve istihbarat ile polisin en üst düzey yöneticilerinin değiştirilmesi, Alman araştırmacıya göre, ortaya yeni tehlikeli sorular atıyordu. Büyük bir skandalın içinden geçildiğini belirten Jürgen Elsässer, Mevlüt Kar’ın bulunmasını,


“intiharların yaşandığı” karavandan kaçan üçüncü şahsı gören tanığın ve DIA raporunu hazırlayan Alman olduğu söylenen istihbaratçının dinlenmesini de istemişti. Elsässer, dergisi Compact’ın bu ayki (kasım) sayısında yeni bir araştırmaya daha yer verdi. Yine birçok yanıtsız soru içeren bu araştırmada Der Spiegel’in 2011 ağustosunda yayımladığı bir haber ve bu haberin kahramanı “Mehmet” kod

adlı bir tuhaf örgüt üyesine değinildi. Zor işler hallettiğini belirten “Mehmet”in, Zürih’teki bir villada bulunan susturuculu cinayet silahını (Ceska 83) Alman yargısına hemen teslim etmeye hazır olduğu da kaydedilen yazıda, Alman makamlarıyla bu “itirafçı Türk”ün neden anlaşamadığı soruldu. “Mehmet” ve Mevlüt Kar’ın gerçek kimlikleri açığa çıkarılmadıkça, Elsässer’e göre, bu cinayetlerin arka planını aydınlatmak çok zor.

Neonazi cinayetlerinde korkunç olasılıklar Birçok çevrede “Alman solunun yaramaz çocuğu” kabul edilen Jürgen Elsässer, Almanya’daki Türk esnafa yönelik cinayetleri başından beri izleyen yazar ve araştırmacılardan. Aylık dergisi Compact’ta bu konuyu sürekli işleyen Elsässer, cinayetlerin arka planı ve bir yıl sonra gelinen noktayı yorumladı. - Ortaya çıkalı tam bir yıl oldu. NSU cinayetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? ELSÄSSER - Soruşturma daha yeni başladı. NSU üçlüsünün bu cinayetleri işlediğine dair ortada maddi kanıt yok. Cinayet silahı ve videolar NSU’nun kadın üyesi Beate Zschäpe’ye neredeyse “hediye edilmiş”. Beate Zschäpe büyük bir olasılıkla gizli servis için çalışıyordu. “Derin devlet” bu cinayetlere bulaşmış durumda. - NSU’ya yazılan bu cinayet dizisiyle ilgili art arda kitaplar, makale ve dosyalar, hatta haber programları yapılıyor. Siz, cinayetlerin aydınlanmasına yardımcı olacağı varsayılan bu yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz? ELSÄSSER - Bunların hiçbirinin herhangi bir ciddiyeti yok. Sansasyon ve kitapların da hızlı satılması hedefleniyor. Bu kitaplar arasında şu anda en bilineni Der Spiegel’de çalışan gazetecilerden John Goetz’e ait ve bu kitap soruşturmaları yürüten makamlar tarafından birçok bilgiyle “beslenmiş“ durumda. Cinayeti aydınlatma dediğimiz iş, bundan daha farklı bir iştir. - Bu kanlı bataklıkta Türk parmağı görmek komploculuk mu olur, böyle bir şey çok mu yanlış? Nazi Almanyası döneminde Türkistan Birlikleri vardı, SS’leri bile barbarlıklarıyla iğrendiren, hatta kor kutan bu kasapların “paçayı kurtardıktan sonra” Federal Almanya ile Türkiye’deki maceraları, hatta daha sonra da Mehmet Ali Ağcaların bu ülkedeki ilişkileri de çok yazıldı, biliyoruz. Sonuçta iki ülkedeki gericilikler hep bir bağlantı içindeydi. Sizin görüşünüz nedir?

ELSÄSSER - Bir Türk gizli örgütünün bu işe bulaşmışlığı tam bir belirsizlik içeriyor. Söz konusu örgütün “Mehmet” kod adlı bir üyesi, NSU olayı açığa çıkmadan birkaç hafta önce olaydaki silahı Alman yargısına vermeyi önermişti. Ayrıca, Türk vatandaşı Mevlüt K., ki CIA’nin kadrolu elemanıdır, Amerikan gizli servisi DIA’nın bilgilerine göre, 2007’de kadın polis Michele Kiesewetter’in öldürüldüğü Heilbronn’daki silahlı çatışmaya karışmıştı. Bir başka örnek: Andrea T., iç istihbarat (Hessen Anayasayı Koruma Örgütü) çalışanlarındandır ve 2006’da Kassel’daki internet cafenin sahibine (Halit Yozgat) karşı bir NSU cinayeti işlediğinden şiddetle kuşkulanılmaktadır. Bu şahsın da görev alanları arasında İslamcılardan ve muhtemelen Türk Bozkurtlarından muhbir devşirmek bulunmaktaydı. - Diyelim sizin tezleriniz doğrulandı ve haklı çıktınız. Alman siyaseti bundan nasıl etkilenirdi? Ne yapılmalı sizce? ELSÄSSER - En önemli iş, yabancı gizli servisler bataklığını kurutmaktır. Gerilla terör grubu Gladio türünden NATO yeraltı yapıları hâlâ çalışıyor ve bunlar sağcı, solcu ve İslami militan yapılara sızıyorlar. Bu karanlığa ışık tutmak için, yukarıda adı geçen Andreas T. iyi bir polis soruşturmasından geçmeliydi, öyle bir soruşturmanın konusu olmalıydı. Ama inanılmaz bir şey: Bu adam daha hâlâ yurtiçindeki gizli servis için görev yapıyor. Buna faili korumak denir! AvrupaGüN

| 13


Paralel toplum göçmenlerin mi çoğunluk toplumunun mu sorunu?

Günümüze ve geleceğe bizzat müdahale etmek için Münih’te “Göçe Bakan Bir Şehir Planlaması” başlığı altında düzenlenen bir toplantıda ilginç tezler ve tanıklıklar tartışıldı. Toplantıyı Zafer Ertem ve ekip arkadaşlarıyla birlikte düzenleyen ve tartışmalara katılan BİM Başkanı Zeki Genç, toplantının genel çerçevesini yorumladı. - 27 Ekim 2012’de Münih Arşivi’nde düzenlediğiniz toplantının ilk amacı neydi?

ZEKİ GENÇ - Biz 27 Ekim’de Göçmenler Günü’nü kutladık. Şunu düşündük: Eğer bu ülkede ve bu şehirde kabul görmek istiyorsak, her şeyi bizzat yapmamız gerekiyor. Bu yıl Münih’in beyninde, yani arşivinde kutladık bu günü. Bildiğiniz gibi, bizim kendi hazırladığımız bir göç arşivi var ve o arşiv de bu toplantıyı yaptığımız yerde, yani Münih Arşivi’nde korunacak. Aslında kendi günümüzü kendi arşivimizde kutlamış olduk. - Program nasıl oluştu ve neler sunuldu? ZEKİ GENÇ - İki bölüm ve iki konu vardı. Birinci bölüm, “zaman tanıklarından” oluştu. Bu yıl konu “Göç ve Kadın”dı. Kadınlar kendi göç hikayelerini anlattılar. Beş ayrı ülkeden gelmiş beş ayrı kadının hikayeleri. Biri sığınmacı olarak gelmiş, biri savaştan kaçmış, biri işçi olarak, biri çocukken gelmiş... Hatta biri de çocuğunun tedavisi için gelmiş ve kalmış bu ülkede. İşte biz bu insan hikayelerini kaydedip saklıyoruz. Bunları zenginleştirerek Münih Arşivi’ne aktarıyoruz. İleride bunları kısa filmler halinde internet ortamına aktaracağız ve uzun versiyonlarını görmek isteyen-

AvrupaGüN

| 14

ler arşive girecekler. Bu bölümde son derece ilginç hikayeler, vurgular yaşadık. - İkinci bölümde neler tartışıldı? ZEKİ GENÇ - İkinci bölümde konu Münih’in 2030’a kadar nasıl planlanacağıydı. Her şey şehir planlamasıyla başlıyor aslında. Basit bir bina, yol planı değil, örneğin eğitim planlaması çok ama çok önemli. Çünkü artık kendi okullarımızı, anaokullarımızı, yaşlılar evlerimizi hep bizzat kurmamız gerekiyor. - Geleceği biçimlendirmek için mi? ZEKİ GENÇ - Gelecekten biz de sorumluyuz, “Başkası yapsın!” diyemeyiz. Bu ikinci bölümde Prof. Dr. Erol Yıldız konuştu. Erol Yıldız, şehir araştırmacısıdır. Ayrıca Yunan yazar Eleni Torossi, Offenbach’ta bir seçmen listesi oluşturup seçimlere katılmış ve belediye meclisine bir encümen seçtirmeyi başarmış Muhsin Şenol, Münih Belediyesi Planlama Dairesi Başkanı Klaus Illigmann da toplantımıza katıldı. BIM adına da ben söz aldım. - Göçmenlerin Münih ve diğer şehirlerdeki yeri mi tartışıldı daha çok? ZEKİ GENÇ - İlginç tartışmalar oldu. Örneğin Prof. Dr. Erol Yıldız’ın dile getirdiği ilginç vurgulardan biri şuydu: Yabancıların, şehirlerin belli bölümlerinde oturması, onların orada bir paralel toplum oluşturduğu anlamına gelmez. Bu insanlar aslında Almanların kaçtığı, yaşamak istemediği yerleri şehre yeniden kazandırıyor. Kendi içlerine kapanmıyorlar, canlandırıyorlar. Bu tez, önemli.


Ayrıca Eleni Torossi’nin de örnekleri hoştu. Kanada’dan örnekler verdi. Bir Yunan köyü olduğunu, orada herkesin Yunanca konuştuğunu ama sorulduğunda “Kanadalıyım” dediğini anlattı. Kanada’da bir Yunan köyü, herkes Yunanca konuşuyor, ama İngilizceyi de iyi biliyor. Sorulduğunda da “Kanadalıyım” diyor. Almanya’da ise insanlar dışlanıyor kendi dilleri üzerinde ısrarlı olurlarsa. Muhsin Şenol da diğer yerleşik büyük partilerin bizim sorunlarımızı anlamadığını savundu. Sonra bir paralel toplum tartışmasına geçtik.. - Paralel toplumun göçmenlerin sorunu olmadığını mı savundunuz? ZEKİ GENÇ - Evet. Bir ara Klaus Illigmann, “Biz iyi planlıyoruz, Münih büyüyor” dedi. Bunun üzerine ben başka örnekler verdim. Paralel toplum, paralel yaşantıların asıl çoğunluk toplumunda olduğunu anlattım. Gerçekten de öyle. Kiliseler örneğin... Şehirlerin belli bölümlerinde binalar hep kiliselerin elinde. Oraya sadece Hıristiyanlar girebiliyor. Hıristiyanlara ucuz kiralık ev olanağı var, peki ya biz? Biz dışlanıyoruz bu alanda. Partiler de evler almışlar, yandaşlarına veriyorlar, bizim Türklere vermiyorlar, kooperatifler de aynı şekilde. Hep birlikte dışlayıcı, paralel toplum yaratıcı rolleri var bunların. Şu andaki şehir planlaması beni ortada bırakıyor. Münih’te tam bir paralel toplum var ve bu toplumdan içeri biz Türklerin girmesi mümkün değil. İş bize düşüyor. Politik olarak müdahale etmemiz gerekiyor. - Münih bir tipik örnek yani... ZEKİ GENÇ - Evet, maalesef öyle. Münih’teki sistemin bu şehre sonradan gelenleri, özellikle göçmenleri dışlayıcı bir nitelik taşıdığını söyledik. İşte bu çemberi ekonomik güçle falan değil, mevcut siyaset üzerinde etkili olarak kırabileceğimizi de anlattık. - En önemli konu... ZEKİ GENÇ - Burada eğitim çok önemli. Örnek: Burada bizim çocuklarımız yabancıların çoğunluğu oluşturduğu ortaokullara gönderiliyor. “Mittelschule” dediğimiz o ortaokulların burada bir önemi yok. Ama bizim okul çağındaki çocuklarımızın, sınavlarda aldıkları sonuçlara rağmen öğretmen kurulları kararlarıyla falan daha geri durumdaki okullara çekilmesi mümkün. Kanaat kullanılarak bu sonuç yaratılıyor. Yasalara aykırı bir durum değil, kötü de değil, ama göçmen çocukların aleyhine sonuçlar veriyor. Eğer anne ve babalar müdahale etmezlerse okul çağındaki çocukların çok dezavantajlı çıktığını görüyoruz. Çocuklarımızın eğitimi büyük bir sorun... - Okul konusundaki ısrarınız sürüyor... ZEKİ GENÇ - Çocuklarımız nasıl eğitiliyor, diye sormamız gerek. Almanya’da devlet-eyalet okulları var, bir de belediye okulları var. Özel

okullar da var. Bütün bunlar sonuçta bizim vergilerimizle finanse ediliyor. Sistem çok karmaşık, içinde olmak şart. Okullar yabancı ailelerle işbirliğine gitmiyor. Böyle özel bir çaba harcamak istemiyorlar. Biz eğitimde de bir şehir planlaması yapılmasını istiyoruz. Kendi okullarımızı kurmamız gerekiyor. Alman toplumu zaten paralel toplum. Zenginler ayrı, Hıristiyanlar ayrı, parti yandaşları ayrı, kooperatifler ayrı... Herkes ayrı birbirinden kopuk paralelel toplumlarda yaşıyor aslında. Galiba bizim de kendi paralel toplumumuzu oluşturmamız gerekecek, sistemi aşamıyorsunuz çünkü. Çoğunluk toplumu da aşamıyor.

Prof. Dr. Erol YılDıZ, ZEKi GENÇ vE MUHSiN ŞENol

Örneğin, Müslüman iseniz çocuğunuzu iyi bir okula gönderemiyorsunuz. Ama kilise okulları da devletten alıyor okul giderlerini. Almanya’da devlet, kiliselere ait olanlar gibi, özel okulların da giderlerinin yüzde 85’ini karşılıyor. Yani benim ödediğim vergilerle bu paralar ödeniyor. Kısacası şehir yönetimlerine, şehir planlamalarına katılmamız şart... - Bu ilginç tartışmaları Alman ve Türk medyası izledi mi? ZEKİ GENÇ - Hayır, medya hiç ilgi göstermedi. Belki Kurban Bayramı etkinlikleri vardı, o nedenle Türk medyasını göremedik. Almanlar hiç ilgilenmedi. Konu şimdiki durumla değil gelecekle ilgili, onun için herhalde. Günümüzde Türklerin gündeminde bu planlama yok, ama Almanların da yok. Almanlar “Biz yaparız, siz de katılırsınız” havasındalar. Oysa biz buranın bir parçasıyız. Burada kalacaksam gelecekte ne olacağını birlikte planlamam gerekir. Bu toplantıda ve konuşmalarda hep o mesajı verdik: Biz buranın tarihinin parçasıyız. Ama kendi araçlarımızı da oluşturmak zorundayız. Kendimizi, kendi müdahalelerimizle anlatacağız. Medya gelecekte bunu anlayacak, ama bizim çok gerimizde kaldığını da görecek.

AvrupaGüN

| 15


Dr. Altay Manço romanında bir gerçeğin altını çiziyor

“Saf dil ve saf kültür yok, hepimiz meleziz!” SErPil AYGÜN

AvrupaGüN

| 16

Tüm diller aynı, melezdirler. Diller yaşayan organizma oldukları için değişmeye muhtaçtırlar. Değişmezlerse zaten Latince gibi olur, ölür giderler. Dilin yaşaması için değişmesi kendini yenilemesi lazım. Ama dil aynı zamanda iletişim için bir araçtır. Birbirimizi anlamak için belirli bir dili kullanmamız lazım, ama arada başka dillerden kabullenmiş, sahiplenilmiş bazı kelimeler de geçiyor. Dolayısıyla da biz bu melezleşmeye hükmedebilirsek, kontrol altında tutabilirsek ve dilin birinci kuralı olan karşılıklı anlaşmayı sağlayabilirsek, o zaman o melezleşme tehlike değildir, bir yozlaşma değildir. Yaşamın bir ürünüdür, bir parçasıdır. Onu kabul edemeyen dil zaten yok olur, güne uymaz. Bu demek değil ki bazı kelimelerin Türkçesini bulmayacağız. Onu da bulabiliriz bu da bir zenginliktir bu dil için.

BRÜKSEL - 1986 yılından beri göç üzerine araştırmalar yapan psikolog Altay Manço’nun 6 yıl üzerinde çalıştığı romanı “% 100 MelezleşmeMétissages” artık piyasada. 223 sayfadan oluşan kitapta Altay Manço, bilimsel bilgileri eğlenceli bir roman olarak okuyucuya sunuyor. Kim Türk, kim Avrupalı, yüzde 100 saf bir dil, yüzde 100 saf bir kültür var mıdır, kimliğimizi oluşturan öğeler ne kadar saftır?... Bu gibi soruları çeşitli insan ilişkileri ve AB-Türkiye bağlantıları üzerinden ele alan Psikolog Dr. Altay Manço, dille oynayarak eğlenceli bir şekilde, kimliğimizdeki melezleşmeyi, karmalığı fark etmek, bunu bir dert olarak değil bir zenginlik olarak yaşamak ve içimizde oynanan bu oyunun yönetmeni olmak gerektiğini aktarıyor romanında. Psikolog Dr. Altay Manço, sosyolog olan kardeşi Ural Manço ile birlikte Belçika’nın Fransızca Konuşan Liege Bölgesi’nde oturuyor ve 26 yıldır göç süreci üzerine çalışmalar yapıyor. Sadece Türk göçmenler değil, farklı göçmen topluluklar üzerine de incelemeleri bulunan Altay Manço, Belçika dışında Lüksemburg, Kanada ve İsviçre gibi farklı ülkelerde de araştırmalara sahip. Dr. Altay A. Manço, Belçika Liège Üniversitesi’nden sosyal psikoloji doktorası aldı. Daha sonra Liege ve Paris


Üniversiteleri’nde öğretim üyeliği yaptı. Kuruculuğunu yaptığı Göç Tetkik Enstitüsü (GÖÇTE/IRFAM) yöneticileri arasında yer alan Dr. Manço’nun L’harmattan yayınevinde basılan romanı Fransızca kitapevlerinde bulunabileceği gibi “www.editions-harmattan.fr” adresinden sipariş edilebiliyor ya da e-book olarak indirilebiliyor. - Sizi göçmenler üzerine yaptığınız araştırmalardan tanıyoruz daha çok. Bir roman yazma fikri nerden çıktı?

ALTAY MANÇO - Konferanslarımda bu bilimsel çalışmaları anlatırken, çeşitli insan hikayeleri ile örneklendiriyordum ve o zaman farkettim ki bu bilimsel çalışmaları hikayesel bir şekilde anlatınca özellikle sosyal alanda çalışan profesyonellerin daha çok dikkatlerini çekiyor. Hatta benim konferanslarımı dinleyen göçmenlerin sadece Türkler değil, Faslıların, Afrikalı vs. “Benim hikayemi siz nerden biliyorsunuz?” dediklerini duydum. Ben onların bireysel hikayesini anlatmıyordum aslında. Bu hikayeler kimsenin bireysel hikayesi değildi ama birçok kişinin hikayelerinden, okuduklarımdan, duyduklarımdan birleştirilmiş hikayelerdi. İnsanların bu hikayelerde kendilerini bulmaları, sosyal alanlarda çalışanların bu anlatıma ilgisi, bana bu yolda ilerlemem gerektiğini gösterdi. - Peki bu romanda nasıl bir hikayeden bahsediyorsunuz, biraz anlatır mısınız?

ALTAY MANÇO – Şimdi birkaç tane hikaye var. En başta iki insan var. Birincisi Türk asıllı bir göçmen kızı. Ailesiyle sorunları var. Moda alanında bir kariyeri kucaklamak istiyor ve ailesi tasvip etmiyor bunu. Bu durum bir ayrışma, bir yırtılma yaratıyor aile ile kız arasında. Acı veren bir yırtılma bu iki taraf için de ve tekrar dikilmek istenen bir yırtılma. Bu kız, bu ilişkiyi nasıl dikeceğini düşünürken yolu Türkiye ile hiçbir ilişkisi olmayan bir Belçikalı profesörle kesişiyor. Doğu dilleri profesörü ve Türkiye ile ilişkisi de yaptığı iş ile ilgili. Bu Türk göçmen kızı hiç Türkçe konuşamazken, hiç Türkiye’ye gitmemiş bu profesör Türkçe konuşuyor. Bu da bir melezleşme. Ama bu profesörün de sıkıntıları var. Her ikisi de hayatında bir şeyleri dikmeye çalışırken karşılaşıyorlar ve birbirlerine yardımcı olmaya başlıyorlar. Biri genç, diğeri biraz daha yaşlı. Hikaye bu, ama bu hikaye yol alırken o genç kızın ve profesörün tanıdıkları, iletişim halinde oldukları insanlar da hikayenin içine giriyor ve onlar da hikayelerini beraberinde getiriyorlar romana. Dolayısıyla kompleks bir hal alıyor roman. Bu olaylar meydana gelirken arkada jeopolitik bir dekor var. Bu

da Türkiye’nin AB ile ortaklık arayışı. “Acaba Türkler Avrupalı mıdır, Avrupa Türkiye’ye kadar uzanabilir mi, kim Avrupalıdır, Türkler Avrupalı değilse nedir?” gibi kimlikle ilgili pek çok soruyu beraberinde getiren bir ilişki bu da. Aynı zamanda o kişilerin yaşadığı “Ben kimim, benim ailem kim, acaba tam olarak onlara mı aitim, yoksa kısmen mi aitim, kısmen aitsem ait olmadığım kısmımı onlara kabul ettirebilir miyim, onlar ne kadar kabul eder?” şeklinde bir pazarlık gerçekleşirken, arkada da uluslararası bir pazarlık meydana geliyor. Bu iki pazarlık arasında da bir paralellik oluşturdum.

Baklava nedir, nereden gelir? Şimdi Arap’ın bilgisini al, Bizans’ın katman şeklinde yapısını al, Türk’ün getirdiği yufkasını al, Osmanlı mutfağının zenginliğini, kuruyemişini, balını al. Sonuçta baklava bir grup ürünü oluyor, baklava da yüzde 100 karma bir ürün oluyor. Anadolu’dan kaç tane kültür geçmişse katman katman aynı baklava gibi etkisini bırakmış. Şimdi baklava Türk müdür, Arap mıdır, Yunan mıdır, Kıbrıs mıdır, diye birbirimizin kulağını, saçını çekeceğimize, “Bunun tarihi budur” diye kabullenirsek, daha pozitif olacağımızı düşünüyorum. Ama Ordu’da baklava böyle yapılır, Halep’te şöyle yapılır, Selanik’te daha başka. Bu farklılıklar olabilir, o da güzel.

– Sizin bu romanda sorguladıklarınız son günlerde Belçika’da oldukça tartışılan bir konu. Bildiğiniz gibi Anvers’te Flaman Milliyetçi Partisi (N-VA) Başkanı Bart De Wever İslam karşıtı filme tepki gösteren gençlerin Anvers’te gerginlik yaratmasından sonra “Bu insanlar bu kente ait değil!” gibi sözler sarfetti. “Kim bu kente ait, kim değil?” tartışması başlattı bu durum. Hatta Flaman De Morgen gazetesi inisiyatif alarak “allochtoon” (yabancı, buralı olmayan) kelimesini kendi yayın organında kaldırdı ve “Kim bu ülkeye ait, kim değil?” gibi konuları tartıştı. Tam da böylesi bir zamanda okuyucu sizin romanınızın sonunda bu sorulara bir cevap bulacak mı?

ALTAY MANÇO – Bunun olmasını umut ediyorum. Ben cevabın olduğunu düşünüyorum ama bu okuyucuya bağlı tabii ki. O yüzden yazdım bu

AvrupaGüN

| 17


PSiKoloG AltAY MANÇo

kitabı. Bu bir eğitim ürünü. Tabii ki hayal ürünü kahramanlardan kurgulandı, ama temelinde bir arzu var. Bir farkındalık var. Biz hepimiz çokkültürlü insanlarız. Yani onun için hepimiz Anversli olabiliriz. Anvers hepimizi kaldırabilir. Anvers’in toprağını biraz kaldırmak yeterli, dibinde ne olduğunu görmek için. O yüzden hepimiz çokkültürlüyüz. Fakat bunu göstermek istemiyoruz. Seçmek unutmaktır diyorum. Bazı şeyleri seçip, bazılarını arkaya atmak istiyoruz. Ama o arkaya attıklarımız bir hayalet gibi gelip bizi tekrardan yutuyor. Dolayısıyla onlar mı bizi yutacak, yoksa biz mi onları kabulleneceğiz? Hayaletlerimizle barışacak mıyız? Sorun bu! Ben bu farkındalığı taşıyorum. Verdiğim eğitimde, araştırmalarımda bu farkındalığı getiriyorum gündeme. Roman da bu farkındalığı insanlara yaymakta daha kolay bir yol olduğunu düşündüğüm için ortaya çıktı. – Kitapta dil ve kültür bakımından melezleşmeye pozitif bir yaklaşımınız var galiba?

AvrupaGüN

| 18

ALTAY MANÇO – Roman olduğu için bu bir dil ürünü ve dili de Fransızca. Tabii bunun da anlamı var. İnsanları dile getiriyorum. Bunun iki anlamı var. Bir, onları dillendiriyorum. Çünkü onlardan bahsediyorum. Onların ağızlarına laflar yerleştiriyorum ve onların düşündüğü şeyleri yaymaya çalışıyorum. İkincisi, bu roman çıkınca

internet sitemizde yayınlandı. Bir haftada 300 tıklama aldı. Facebook sayfası var romanın ve 150-160 üyesi oldu hemen. Bunlardan birçoğu buralı Türkler. Yani dile geliyorlar, Fransızcaya geliyorlar. Şimdi “karma”ya gelince, dille oynuyorum. Komik bir romandır, insanları gülümsetmeyi amaçlıyor. Kelime oyunları var. Bu kelime oyunlarında fark edecek okur, aslında farkında olmadan çok dilli konuştuğumuzu. Türkçenin içinde Farsça var, Arapça kelimeler var. Fransızca kelimeler var. Kuaför diyoruz. Pantolon diyoruz. Fransızcadan geliyor bunlar. Kullandığımız dil kendiliğinden melez. Fransızca da melez. Tüm diller aynı, melezdirler. Diller yaşayan organizma oldukları için değişmeye muhtaçtırlar. Değişmezse zaten Latince gibi olur, ölür gider. Dilin yaşaması için değişmesi kendini yenilemesi lazım. Ama dil aynı zamanda iletişim için bir araçtır. Birbirimizi anlamak için belirli bir dili kullanmamız lazım, ama arada başka dillerden kabullenmiş, sahiplenilmiş bazı kelimeler de geçiyor. Dolayısıyla da biz bu melezleşmeye hükmedebilirsek, kontrol altında tutabilirsek ve dilin birinci kuralı olan karşılıklı anlaşmayı sağ- layabilirsek, o zaman o melezleşme tehlike değildir, bir yozlaşma değildir. Yaşamın bir ürünüdür, bir parçasıdır. Onu kabul edemeyen dil zaten yok olur, güne uymaz. Bu demek değil ki bazı kelimelerin Türkçesini bul-


mayacağız. Onu da bulabiliriz bu da bir zenginliktir bu dil için. - Peki bu bakış açısını, kültürde nasıl ifade ediyorsunuz?

ALTAY MANÇO – Melez veya karma diyebiliriz. Melez, aynı cinsten ama iki ayrı gruptan hayvanın çiftleşmesinden meydana gelen bebektir. Karma derseniz, karmada çiftleşme söz konusu değil. Bir iletişim bir etkileşimden sonunda ortaya çıkan yeni kültürel yaklaşımlar, ürünler oluyor. Karma, hayatın bize getirdiği şeyler. Hiçbir şey saf değildir. Her şey değişmeye mahkumdur. O yüzden hiçbir şey yüzde 100 değildir. Ama her şey yüzde 100 karmadır. Bu paradoksal bir olay. Yüzde 100 olan bir şey karma olamaz, karma olan bir şey yüzde 100 değildir, en az yüzde 50 olmalı ya da yüzde 5, yüzde 95 falan olmalı ama “karma yüzde 100” budur işte. Hepimiz bir karmayız.

Baklava örneğinden yola çıkalım. Baklava nedir, nereden gelir? Londra Üniversitesi Doğu Dilleri Bölümü’nde bu konuda araştırmalar yapılmış. “Baklava”nın ismi “bakla”dan gelir. Bitkisel bir şey yani. Arapçadan gelir bakla. Yani bir kere bu baklavanın Araplarla bir ilişkisi var. Türkiye’de de zaten daha çok Arap dün-

yası ile sınırı olan doğu bölgesinde ünlüdür. Daha da geçmişe bakınca baklavadan önce Bizans’ta tarihi bir tatlı var. Susam üst üste gelirmiş ama susamlar yekpare değil. Bu yüzden taşınması zor. Katmanlı kırılabilir bir tatlı imiş. Ama taşınabilir satılabilir olması için de yekpare bir katman gerekiyor ki, o da yufka. Yufka nedir? Fırını olmayan bir aşçının yapabildiği ekmektir. Yufka kimde var? Fırını olmayan göçebe toplumlarda. Türklerin anayurdu Orta Asya’daki göçmenlerde var. Şimdi Arap’ın bilgisini al, Bizans’ın katman şeklinde yapısını al, Türk’ün getirdiği yufkasını al, Osmanlı mutfağının zenginliğini, kuruyemişini, balını al. Sonuçta baklava bir grup ürünü oluyor, baklava da yüzde 100 karma bir ürün oluyor. Anadolu’dan kaç tane kültür geçmişse katman katman aynı baklava gibi etkisini bırakmış. Şimdi baklava Türk müdür, Arap mıdır, Yunan mıdır, Kıbrıs mıdır, diye birbirimizin kulağını, saçını çekeceğimize, “Bunun tarihi budur” diye kabullenirsek, daha pozitif olacağımızı düşünüyorum. Ama Ordu’da baklava böyle yapılır, Halep’te şöyle yapılır, Selanik’te daha başka. Bu farklılıklar olabilir, o da güzel. Sonuçta baklava tıpkı kendi yapısı gibi tarihin katmanlarını üzerinde taşıyan bir ürün. Bunu kabul etmek de yüzde 100 karma olduğumuzu irdelememizin yollarından bir tanesi. İşte benim felsefem de bu: İnsanlardaki, kişiliğimizdeki bu çokluğu fark etmek ve bu çokluğu bir dert olarak değil bir zenginlik olarak yaşamamız gerekiyor. Bunun için hükmetmemiz lazım bu oyuna. İçimizde oynanan bu oyunu yönetmemiz, kendi hayatımızın yönetmeni olmamız lazım. Bunu anlatıyor bu roman.

AvrupaGüN

| 19


Büyük ustanın ölümünden 60 yıl sonra “Django Reinhardt: Paris Swingi” sergisi

Jazz eksik parmaklı dehasını unutamıyor UĞUR HÜKÜM

Çingenelere göğüslerini gere gere “Çingene olmaktan gurur duyuyorum” dedirtebilmiş bir sanatçıdır. Jazzda çığır açan, Avrupa’dan dünya jazzına tür katan tek müzisyendir. Gitarı jazzın özgün ve temel enstrümanı olarak dünyaya kabul ettiren bir besteci ve yorumcudur. Django 2010’da 100 yaşındaydı ve jazz âlemi ile Fransa bu eşsiz evlâdını, ona hasrettiği “Django Reinhardt Yılı”nda saygıyla anmıştı. Şimdi ölümünün 60’ıncı yılına hazırlanıyoruz.

AvrupaGüN

| 20

PARİS - Hem yarattığı tür, hem de besteleri ve yorumuyla dünyanın gelmiş geçmiş en büyük jazz gitaristi kabul edilen Fransız Romanı Django Reinhardt (1910-1953) ölümünün 60’ncı yılı vesile-

siyle Paris Müzik Müzesi’nde açılan bir sergi ve bir dizi etkinlikle anılıyor. 6 Ekim’de başlayan sergi 23 Ocak 2013’e kadar gezilebilir. Serginin girişinde ünlü Fransız yazar, çizer ve düşünür Jean Cocteau’nun 1947’deki bir Django konseri sonrası yaptığı konuşmadan şöyle bir alıntı var: “... Bir karavanı (atlı göçer arabası) büyük bir spor arabayla çevirmek sizin için ufak bir hüner numarası. Şimdi siz artık gitarlar borası ve bakırlar (üflemeliler) yangınına dönüştünüz. Ritminiz evrensel rahatsızlığı sarsıyor. Eskaza birlikte dünyanın sonunu yaşayacak olursak sanırım kıyamet trompetlerinin düzenlemesini dahi orkestranız yapacaktır...” Sanatçıdan arda kalan nadir eşya ve enstrümanların yanı sıra oldukça zengin bir dönem arşivinin desteklediği sergi, kronolojik bir sıralamayla ancak Roman geleneğine uygun, tek bir büyük mekâna kurulmuş. Sergiyi bir hayli cazip kılan öğelerden biri de dönemin Sonia Delauney, Jean Dubuffet, Frantisek Kupka gibi büyük res-


samlarının Django veya jazz müziği etrafındaki çizdikleri enfes tablolar. Ayrıca Django’nun son yıllarda yaptığı yağlıboya resimlerden 10 kadarının sergide yer alması, sanatçının hiç bilinmeyen bir boyutunu da yaygın kamuoyuna tanıtmış oluyor. Bu arada ilkokul birinci sınıf yazısı ve hatta saflığıyla dostu Stéphane Grapelli’ye ABD’den yazdığı mektuplar fevkalade ilginç. Bol fotoğraf, afiş, broşür, kitap ve Jazz Hot dergisi gibi yayınların dışında, sanatçının icrasına dair pek görsel malzeme, örneğin film yok. Serginin sonunda yer alan Paul Pavito’nun yarım saatlik “Django” belgeseli, Chris Marker’ın senaryosu ve anlatıcı, şarkıcı, dönemin genç oyuncusu Yves Montand’ın sesine rağmen merakımızı doyurmuyor. İnsan bu dahi sanatçıyı daha fazla görmek, o eksik parmaklı inanılmaz ellerinden doğan müziği daha yakından izlemek istiyor. Vincent Bessières’in komiserliğini üstlendiği serginin paralelinde düzenlenen faaliyetler arasında, Fransa ve dünyanın en tanınmış jazz ve Roman müziği sanatçılarının yanı sıra, film gösterileri, konferanslar, yeni yayınlar ve CD’ler, çocuklar için özel oyunlar da öngörülmüş.

Efsane Django Rivayete göre, bütün zamanların en iyi klasik İspanyol gitaristi diye bilinen Andrés Segovia (1893-1987) İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden günlerden birinde Paris’te o dönemin cazibe merkezlerinden bir barda Django Reinhardt ile karşılaşır. Django konuşmasını pek sevmediğinden kısa süre sonra yanından hiç ayırmadığı gitarıyla değişik bir hava tıngırdatır. Usta Segovia çok duygulanmış ve etkilenmiştir. Gayri ihtiyari “Kimden bu parça ?” deyiverir. Django başını gitarından kaldırmadan, omuzlarını silkeleyerek çocuksu bir saflıkla, “İçimden geldi, öylesine dokundum” diye yanıtlar. Gözyaşlarını tutamayan Segovia hayranlıkla “Sen ne biçim bir yaratıksın böyle, dururken bile mi üretiyorsun?” diye sorar. Django’nun cevabı gitarındadır. Çalmaya devam eder... 20’nci yüzyılda özgürlük ve yaratıcılık nişanı takılacak birkaç müzisyen varsa, sanat tarihinin yaldızlı sayfalarına “dâhi” diye yazılacak jazzcılar olacaksa, herhalde Avrupa kökenlilerin başında, nota-partisyon okumasını bile bilmeyen çingene çocuğu, efsanevi sanatçı Django Reinhardt gelir. Jazz yazarı ve araştırmacısı François Billard’ın deyişiyle, “O, halkının gerçek bir kahramanıdır.” Tüm baskı, kıyım, önyargı, ayrımcılık ve dışlamalara karşın halen yeryüzünün en “özgür halkı” diyebileceğimiz Çingenelere göğüslerini gere gere “Çingene olmaktan gurur duyuyorum” dedirtmiş,

dedirtebilen bir sanatçıdır o. Jazzda çığır açan, Avrupa’dan dünya jazzına tür katan tek müzisyendir o. Gitarı jazzın özgün ve temel enstrümanı olarak dünyaya kabul ettiren besteci ve yorumcudur o. Django 2010’da 100 yaşındaydı ve jazz âlemi ile Fransa bu eşsiz evlâdını, ona hasrettiği “Django Reinhardt Yılı”nda saygıyla anmıştı. Bir başka jazz uzmanı, “Django Reinhardt Efsanesi” (1957) isimli kitabın yazarı Yves Salgues’a göre Django, Avrupalı çingenelerin Fransızca konuşan “Manuşlar” kanadındandır. Annesi “Négros” Django’yu 23 Ocak 1910’da göçer kervanları Fransa’ya yakın Belçika’nın Liberchies kasabasından geçerken dünyaya getirmiştir. Babası meçhul bebek, nüfus kayıtlarına Jean (Baptiste) ilk adı ve adet olduğu üzere annesinin soyadı Reinhardt ile geçtikten sonra göç katarları durmak bilmez yolculuklarını sürdüreceklerdir. Annesi oğluna, yine çingene geleneklerine uygun biçimde tek gerçek ismini takacaktır: “Django”. Django oğlan jazzda çığır açacak, Swing’e “Çingene-Manuş” stiliyle yepyeni bir boyut, benzersiz bir ritim kazandıracak, başka türde müziklerin de ufkunu genişletecek, nicelerine öncülük edecektir. Örneğin, Jimi Hendrix ve Tony Iommi gruplarına, “Band of Gypsies” ve “Black Sabbath” adını takmışlarsa; B.B. King 1950’lerde yaptığı radyo programlarında düzenli onun plaklarını çalmışsa, Jeff Beck “En büyük o! O bir Tanrı!”, diyebiliyorsa Django efsanesi basit bir pazarlama başarısı veya keyfi tercih meselesi değildir. Müzik dünyasının bir dizi ciddi kalem ve çehresine göre, gelmiş geçmiş en yetenekli, en önemli

AvrupaGüN

| 21


ILLÜSTRASYON: ÖMER YAPRAKKIRAN AvrupaGüN

| 22

gitaristlerinden biri, hatta birincisi kabul edilen Django Reinhardt, kariyerine 54 kuzeninden bir tanesi olan Gabriel’in çok eskidiği için bir kenara attığı banjosuyla başlar. O bozuk ve eski aleti gece-gündüz çıplak parmakla ve öylesine tutkuyla çalar ki, annesi oğlunun parmaklarındaki şişme ve aşırı kızarıklığı önceleri dolama sanır. 10 yaşındadır, savaşta Kuzey Afrika’ya sığınan kervan o sıralar Paris’in kapılarından (Porte) Choisy’ye yerleşmiştir. Django’nun annesi dışında ilk dinleyicisi, Çingenelere okuma-yazma öğretmeye çalışan idealist bir ilkokul öğretmeni, Mösyö Guillon’dur. Guillon Django’ya okuma-yazma öğretemez, ama ondaki benzersiz müzisyen cevherini keşfedecek kişi olur. 12 yaşında gelen hediye bir gitar ufaklığın hayatını değiştirecektir. Kulaktan dolma, gözden kapma edindiği bilgilerle, bazı tanınmış şarkı ve melodilerin havalarından esinlenen kendince doğaçlamalara daha o yaşlarında girişir. 13 yaşında “Trio Reinhardt”ı kurmuş, Paris’in güneşin yolunu gözleyen Güney kapılarından (Porte) d’Italie’de tezgâh açmıştır. Anında farkın varılacak, Monge ve Huchette sokakları gibi Paris’in popüler eğlence merkezlerinde açık halk balolarına terfi edecektir. Kısa sürede ödüller kazanıp tanınmış Café’lerde çalışmaya başlayacaktır. Kara yağız, uzun boylu çok yakışıklı bir delikanlı olmuştur. Giyimine kuşamına pek düşkündür. 18 yaşında tutulduğu,

Çingene geleneği gereği kaçırdığı güzel Florine “Bella” ile yaşamaya karar verir. Aynı yıl, 1928’de katıldığı, dönemin saygın gruplarından La Java’da çalarken İngiliz orkestra şefi Jack Hylton tarafından fark edilir. Kontrat imzalayıp kayıt ve konserler için Londra’ya gitmeden birkaç gün önce, 26 Ekim’de gece geç saatte döndüğü atlı karavanında karanlıkta mum yakmak isterken çıkarttığı yangından kendisi ve karısı kılpayı kurtulacaklardır. Sol eli ve sağ bacağı ağır biçimde yanan Django 18 ay hastanede yatacaktır. Doktorlar sol elinin iki parmağı kesilen sanatçıya artık asla müzik yapamayacağını söylerler.

Eksik parmaklı deha Yangın, ortak çocukları Henri “Lousson”nun varlığına rağmen Django ve “Bella”nın yollarını ayırır, ama onu gitardan koparamaz. Django ‘insanüstü’ nitelenebilecek bir gayretle çalışır ve 6 ayda sakat sol elinde kullanabildiği iki parmağıyla “mucizevi“ bir teknik geliştirir. Bu arada iş ve bağlantılarını yitirmiştir. Parmaksızlığı bir başka işe de yarar. Askere alınmaz ve yeni sevgilisi Sophie “Naguine” ile yine göç(er) yollarına düşer. Toulon civarında yazlıkta bulunan Parisli ressam bir sanatçı, Emile Savitry onu bir kır kahvesinde fark eder. Django koruyucu meleği sayesinde Paris’e


döner ve annesi, kardeşi ve eşiyle Savitry’nin atölyesine yerleşir. Kısa sürede Paris semalarında yıldızlaşır. Onu her gören, dinleyen cazibesine kapılır. Devrin en büyük kalem ve aydınlarından Jean Cocteau’nun deyişiyle “insan sesli gitar”ın sahibi asılzade, büyük burjuvalardan, angaje kültür insanlarına, Jean Sablon gibi o yılların en ünlü şarkıcılarından André Gide, Jean Paulhan gibi yazar ve düşünürlere herkesin gönlünü fetheder. Fakat hayatının karşılaşmasını bir başka Fransız jazz deviyle yaşayacaktır. 1934’te kemancı Stéphane Grapelli ile tanışan Django kendilerini dünya ölçeğine taşıyacak ortaklıklarının siftahını Paris’in en lüks otellerinden Hotel Claridge salonunda yapacaktır. Birkaç hafta sonra ReinhardtGrapelli çifti Jazz’ın tarihi topluluklarından “Le Quintette du Hot Club de France”ı (QHCF) oluşturur. İkiliye ilaveten yine gitarlarda Django’nun kardeşi Joseph “Nin-Nin” Reinhardt ve Roger Chaput, kontrbasta Louis Vola yalnızca tellilerle geçmişte benzeri olmayan bir formasyonla çığır açarlar. QHCF’in 1935’te Salle Pleyel konser salonunda Coleman Hawkins ile verdiği konser onları bir anda şöhretin zirvesine taşır. Django, Manuşların kralıdır, zaferini her zaman olduğu gibi onların arasında kutlar. Ancak QHCF, beklenen, dilenen uyumda işlememektedir. Çok zıt karakterlere sahip Django ile Stéphane konser veya kayıtların dışında bir araya gelmekten çekinmektedirler. Reinhardt ne kadar disiplinsiz, uçarı ve müsrifse Grapelli’de o denli ciddi ve tutumludur. İlerleyen yıllarda topluluğun başarısı artarken, ikilinin arası da gittikçe açılır. 2. Dünya Savaşı’nın başında çıktıkları turnelerden birinde, Londra konserinden sonra Grapelli orada kalmaya karar verince, Django Paris’e dönüp, farklı bir “Quintette” kurar.

Savaş yılları Jazz ve Swing Naziler tarafından her ne kadar “Entartete Musik” (Dejenere Müzik) kabul edilse, Çingeneler “imha edilmesi gereken ırk” sayılsa da, Django ve arkadaşları adeta gözle görülmeyen bir korumaya, dokunulmazlığa sahiptiler. (Django’nun hayatının bu dilimine ilişkin bir takım sorular dışında, sanatçının çok zor durumdaki “ırkdaş”larını himaye ettiği, yaşattığı günümüzde tescillenmiş bir gerçektir.) Genç ve delişmen “Çingene”, 1940’ta unutulmaz klasiklerinden “Nuage”ı ilk kez kaydeder. Topluluk turneler, konserlerle çok güzel paralar kazandığı gibi sorunsuz, kaygısız bir yaşam sürmektedir. Ta ki Almanlar ısrarla Django’nun Almanya’da konser vermesini is-

teyinceye kadar. Bunun üzerine 15 yıldır birlikte olduğu ikinci karısı Sophie ile resmen evlenip, önce Fransa’daki serbest bölgeye, oradan da gizlice İsviçre’ye göçmeye karar verir. Fakat sınıra yakın bir köyde Almanların eline düşen Django’ya büyük bir şans eseri, tam bir jazz amatörü ve hayranı, bölgedeki birliklerin komutanı Alman subay sahip çıkar. Hemen serbest bırakılan sanatçı İsviçre’ye geçmeyi beceremeyince Paris’e dönmek zorunda kalır. Burada Quintette’tini yeniden oluşturan Django bir müddet Fransa’da turladıktan sonra, bir kadın dostunun fikir ve desteğiyle kendi kabaresini kurar. Müthiş bir kumar düşkünü olan Django’nun bazen tüm kazancını poker, bilardo gibi oyunlarda kaybettiği söylenir. 1944’te Nazileri izleyen Amerikalılarla her anlamda daha iyi anlaşan Django işgalin ardından turnelerine yeniden başlar. Ocak 1946’da Londra’ya gidip Grapelli’yi arar. Oldukça duygusal bir buluşma sırasında doğaçlama biçiminde enfes besteleri - hem de bildiğimiz kadarıyla “ulus-devlet” çağının muhtemelen bir ilki, zira uzun süre Fransa’da da yasaklanır-, Fransız ulusal marşından esinlenen “La Marseillaise” çeşitlemesi ve hatta muhteşem birlikteliklerinden aynı akşam bir başka klasik, “Night and Day” yaratılır. Django Paris’e döndüğünde resme de merak sarar. Baştaki tereddütlerine rağmen keyifle film müzikleri besteler. Kazandıklarını kumarhane ve batakhanelerde harcamaya devam eden Django, tam bir sergüzeşt hayatı sürmektedir. Yabancı ülkelere düzenlenen turneler sonrası, örneğin çocukluğundan beri yaptığı gibi kimseye haber vermeksizin ortalıktan kaybolur. 1939’da Paris’te karşılaştığı Duke Ellington ile turne/konser ve kayıtlar için ABD’ye gider. Başıbozukluk ve disiplinsizliği gündelik akışı zorlaştırsa da “Duke” eşliğinde konserleri çok başarılı geçer. 24 Ocak 1947 akşamı bardağı taşıran bir damla yaşanır. Carnegie Hall’da Duke Ellington ile vereceği konsere gelmez. Daha doğrusu konserin sonuna doğru aniden peydahlanır. Performansıyla ayakta alkışlanır, ancak kral “Duke” duruma feci şekilde bozulur. Çocuksu sorumsuzluğu tatlı serseriyi, dünya boks şampiyonluğu için New York’ta bulunan Marcel Cerdan’ın antrenmanı sırasında alıkoymuştur. Amerika turnesinden sonra haf- talarca New York Café Society Uptown gece kulübünde çalan Django sonuçta Amerika’da aradığı “özgürce” ortam ve beklediği şaşaalı ağırlama, ilgiyi bulamaz. Dil zorluğu, aile, arkadaş özlemleri yurt, sıla hasretiyle birleşince Fransa’ya döner. AvrupaGüN

| 23


QHCF ve son yeniden doğuşu

AvrupaGüN

| 24

Stéphane Grapelli de Paris’e dönmüştür. Efsanevi QHCF tekrar birleşir. 1948’de Django şöhretinin zirvesindedir. Ancak gittikçe artan umursamazlığı ve rahatlığı öncelikle kendine ve yakın çevresine zarar verecektir. “Quintette”in İtalya’ya yaptığı bir turnenin ardından Pigalle’deki evi dahil her şeyi satıp savarak, çok lüks bir Lincoln otomobil alacaktır. Ona taktığı bir römorkla göçebe hayatına niyetlenir. Fakat daha Paris çıkışında başına gelenlerden ötürü, yakın banliyölerden Le Bourget’teki göçer kampına döşeği serer. Müzikten soğumuş, gösteri dünyasından uzaklaşmıştır. Eski dostlarından besteci, orkestra şefi, saksofoncu André Ekyan 1949 baharında Django ile karşılaştığında sanatçı tanınmaz bir vaziyettir. 39 yaşında olmasına rağmen ağzında diş kalmamış, şişmanlamış, tümüyle düşkün bir haldedir. Ekyan dişlerden başlayarak dostunu toparlar. Bir iki “café-cabaret” gösterisi pek iyi geçmez. QHCF ile düzenlenen zoraki turnelerde de pek başarı sağlamaz. 1950’de Paris’e gelen Benny Goodman onu onurlandırır, konserlerine katmak ister. Gel gör ki Django daha birinci konserden önce ortadan yok olur. 1951 Şubatı’nda dünyaya dönen uslanmaz adam Club Saint-Germain’de verdiği konserlerde yıldızlaşır. Toparlamıştır. Emile Savitry “Django’nun yeniden doğuşu”nu müjdeler. Adeta büyümüş, olgunlaşmıştır. Çevresinde Manuşlar

eksik olmasa da daha derli toplu bir hayata geçer. 1951 başında kazandığı paralarla Paris’in en uzak banliyölerinden Fontainebleau yakınlarında Samois-sur-Seine köyünde bahçeli bir ev satın alır. Günlerini Seine nehrinde balık tutarak, bilardo ve oğlu Babik ile oynayarak, resim yaparak geçirir. Nadiren kayıt veya radyo programları için Paris’e iner. Daha da nadiren konser verir. Albümleri başarıdan başarıya koşmaktadır. 1953’in ilk günlerinde Django’ya öylesine müthiş bir talep vardır ki turnelere çıkmaya başlar. Dizzy Gillespie’nin Brüksel konserine “yıldız konuk” sıfatıyla katılır. Dünya turnesi arifesinde arkadaşlarıyla köy kahvesinde aperitif içerken aniden fenalaşır ve düşer. Başı terasın betonuna çarpar. Aynı gece kaldırıldığı hastanede beyin kanamasından vefat eder. 15 Mayıs 1953’de hayata gözlerini yumduğunda 43 yaşındadır. Ailesi Çingene geleneğince her şeyini yaktığı için Django’nun son döneminden, elektrikli gitarda kaydettiği besteleri dahil hiçbir şey kalmamıştır. Topu topu 100 kadar, o da müzisyen arkadaşlarının gayretiyle toparlanmış veya kaydedilmiş parçası bilinmektedir. Django’nun kaybı jazz dünyasında doldurulamaz bir boşluk yaratmıştı. Ama onun çok özgün kişiliği, Fransız şarkı geleneğine getirdiği tazelik, yarattığı Swing-Manuş stili dans ve harika popüler müziği jazzseverlerin ötesinde milyonlara ulaşmıştı. Ölümü yalnızca sanat ve müzik dünyasında değil bütün Fransa’da bir matem havası yaratmıştı. Son çeyrek asırda Django’nun müziği, evrenselleşen yerel müzikler, özellikle de “ulusal” Çingene müziklerinin dünya müzik hazinesine kattıklarıyla bambaşka bir anlam ve önem kazandı. “Çolak Django” ismi ve sanatı bir Miles, Duke, Bird, Armstrong veya Coltrane kadar müziğe damgasını vurdu. Bugün onun torunları sayılabilecek onlarca önemli grup, yüzlerce kendini kanıtlamış jazzcı, binlerce, onbinlerce amatör müzisyen esin kaynağını onda aramakta, ondan yararlanmakta, öğrenmekte, milyonlarca insan, dinleyici onunla hayal görmekte, onun müziğiyle coşup keyifle ona katılmakta, onun tadını çıkartmaktadırlar. Aklımıza ilk gelen Woody Allen’in “Sweet and Lowdown” (1999) isimli filmi dahil çok sayıda film, kitap, roman, resim, fotoğraf ya onu, hareketli kısacık hayatını anlatmakta ya da ondan aldığı ilhamlarla ortaya çıkmaktadır, çıkacaktır. Kanımızca onu bu denli evrensel ve cazip kılan, kendine has kısalık ve sadelikte sarf ettiği şu iki kelimelik cümlede gizlidir: “Lisanım çaldığımdır (müziğimdir).”

Fransizlarin_Avrupa_aski_bitti_mi  

Kriz, halkları birbirinden uzaklaştırıyor-Fransızların Avrupa aşkı bitti mi? UĞUR HÜKÜM

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you