Page 1

Hangi Çevre, Hangi Gün Vergilerimiz Nereye Gidiyor? Sınav Kaygısı ve Aile Tutumu Sağlıklı Sağlıklı Zayıflayalım! Zayıflayalım!

1


2


EDİTÖRDEN

İnci GÜL Yazı İşleri Müdürü

Hepinize içten bir sevgiyle merhaba diyoruz, dergimize hoş geldiniz!

B

u ay da her sayfasını merakla, ilgiyle açacağınızı keyifle okuyacağınızı umduğumuz sayımızla karşınızdayız. Binbir heyecan, telaş ve zevkle, amatör bir ruhla bütün bir ay çalıştık ve işte yine bilgisayarınızın ekranındayız. Sizi bekleyen çok özel sayfalarımız var. Bu dergiyi hazırlamaya başladığımızdan beri dünyaya ve olaylara bakış açımız değişti, ilgi odaklarımız arttı. Artık daha sorumlu ve bilinçli yaklaşıyoruz çevremizdekilere. Bu ayki Gündemimizi de buradan yola çıkarak oluşturduk ve Kamu Harcamalarını sorduk, soruşturduk. Dünya Çevre Günü dolayısıyla, yaşadığımız doğaya sahip çıkmak ve onu korumak adına bilinçlenmek için iğneyi kendimize batırdık, sorumluluklarımızı gözden geçirdik. Zeytinburnu Tıbbı Bitkiler Bahçesi İşletme Sorumlusu Sayın Fatoş Altuncan söyleşisi ile bu konuda yapılan özverili ve güzel çalışmaları da gözler önüne serdik. Girişimci Lider Kadın Köşemizde, ambargo altındaki sosyslist bir ülkenin avangart kadınlarını tanıdık. Mevsimlerin duygu, düşünce ve davranışlarımız üzerindeki etkileri kesinlikle yadsınamaz. Yaza girerken çoğunuzun tatlı bir telaşa kapıldığını, soğuk kış ayları boyunca aldığınız kilolardan kurtulmak için çalışmalara başladığınızı görür gibiyiz… Öyle ya havalar ısındı, tatil planları yapılmaya başlandı. Biz de bu çabalarınıza kulak verdik ve beslenmeden Pilates ve yogaya kadar sağlıklı zayıflama etkinlikleri konusunu araştırdık. Sonuçta zayıflamanın sırf kilo vermek olmadığını sağlıklı yaşamak için ideal kilomuzun hareket ve beslenme alışkanlıklarıyla doğru orantılı olduğunu gördük. İçinde bulunduğumuz ayın iki önemli özelliği daha var: Okullarda son sınavlar yapılıyor, bir öğretim yılı daha sona ererken seviye belirleme sınavları hem çocukları hem de aileleri heyecanlandırıyor. Eğitim köşemizde Sınav Kaygısı ve Ailenin Tutumu yazımızla bu sorunla mücadele edenlere ışık tutmak istiyoruz. Tüm çocuklarımızın yaz tatilinin keyfini doyasıya çıkarmalarını diliyoruz. Ayrıca Sevgili babalarımızı da unutmuyor ve hepsinin ellerinden öperek, sevgiyle anarak onlara teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ekibimizden mutlu bir de haberimiz var bu ay sizlere: Yazılarını ilgiyle okuduğunuz Bitkilerle Yaşam köşesinin yazarı sevgili Nazım Tanrıkulu bu ay dünya evine giriyor. Kendisine ve eşine ömür boyu mutluluklar diliyoruz. Bu sayımızda da yazarlarımız anıları, öyküleri, önerileri ile köşelerinde sizleri bekliyorlar. Anlatımlarıyla, sevecenlikleriyle, fark yaratan yazılarıyla; tarihimizden, sağlığımızdan, çevremizden, evrensel değerlerimizden haberleriyle sizlerle buluşmak için sabırsızlanıyorlar. Günlük yaşamın getirdiği sıkıntılardan, yoğun iş temponuzdan bir an için ayrılın, çayınızı kahvenizi yudumlarken tıklayın sayfalarımızı. Hayatın içinden küçük büyük olaylarla, hüzünlerle, mutluluklarla bu ay da sizin için hazırlandık. Okumakla kalmayın, arkadaşlarınıza, yakınlarınıza da okutun. Hatta yazın bize, önerilerinizi, düşüncelerinizi bekliyoruz. Sevgilerimizle...

3


İÇİNDEKİLER Editörden......3

1.

14.

İnci GÜL

İçindekiler......4 3. Gündem......5 2.

15.

Vergilerimiz Nereye Gidiyor? Didem ÜNSÜR

Şiir Köşesi......8

4.

16.

Sevgili Babacığım Nimet İNCE Aşk Her Yaz Karaya Vurur mu? Esin KARAER

17.

Girişimci Lider Kadın......9

5.

Küba’nın Avangart Kadınları Pınar DERİNBAY

6.

Çalış(k)an Kadın......10

7.

AvangArt Anne......11

18.

Markette Bir Sabah Şebnem OAKMAN

19.

İzliYorum İlknur Erşahin ÇAKICI

8.

Çocuk Eğitimi......12

9.

Can Sağlığı......13

20.

Sınav Kaygısı ve Ailenin Tutumu Yalçın SOYUBOL

21.

Can Dolaşımı Tedavisi (Akupunktur) Enis KIRIMLI

10.

22.

Yemek Kültürü......14

Gelincikler Açarken Afitab Ümit GÜRGÜLER

23.

11. Bitkilerle Yaşam......16

Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi Melda KESKİN

12. Hayvan

24.

Dostlarımız......20

Su Kaplumbağaları Eser GÜL

13. Vatan

25.

ve Köklerimiz......22

Yahudi Türkler (Hazarlar) Hasan TOPUXUZ

26.

Evimiz Dünya......28

Hangi Çevre, Hangi Gün Berran AYDAN

Evrensel Değerler......30

Hastalık mı Öldürüyor, İnsanlar mı? Didem ÜNSÜR

Hayata Yeniden Bakmak......31

Beni Mutlu Eden O Küçük Tepecik Bize Kalsın Gönlümdeki Gülleri Herkesle Paylaşabilirim Semiha Batmaz SALCI

Yuvarlağın Köşeleri......32

Nehir Hep Aksın Nilay Uzgören PAPİLA

Akıllı Kalpler......33

Önyargılarımızla Yaşıyoruz Eray BECEREN

Gülışığı......34

Erguvan Giysili Kadın Gülseren ALÇI

Kültür - Sanat......35

Bir Nakışsever Şükran UYSAL

Moda......36

Kilolu Kadınlar İçin Doğru Giysi Seçimi Aynur SEZGİN

Kitap......37

İşte Hayatım: Uğur Dündar

Ev’lenelim......38

Evinizi Satarken Nelere Dikkat Etmelisiniz Selmi URAL

Gezi......39

Bak Yine Gülüp Mutsuz Olduğumu Hatırlatacak Türkan COŞKUN

Yoga......41

Yoga İle Zayıflamak İnci GÜL

AvangArt Etkinlik......42

Yoga Darga ile Pilates Sağlıklı Zayıflama Etkinliği

Genel Yayın Yönetmeni Avangart Kadın Dergisi Bir Terra Yayıncılık ® kuruluşudur. Bu dergi içeriğinin tüm hakları saklı olup, kurumsal olarak TCK uyarınca ve yazarların eserleri 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu tarafından koruma altındadır. Alıntı yapabilmek için, dergi yönetimine başvurunuz.

iletisim@avangartkadin.com 507.377 0629 Dergideki makaleler yazarların kişisel görüşlerini belirtmekte ve reklamlar reklam verenin sorumluluğundadır. 15 Aralık 2009’dan beri Online Yayındayız! 2009 - 2010 www.avangartkadin.com

Şafak Burçak ALKANLI

Seçici Bilim Kurulu Türkan COŞKUN Burcu YILMAZOĞLU İnci GÜL Şebnem OAKMAN Enis KIRIMLI

Yazı İşleri Müdürü İnci GÜL

Yazarlık Danışmanı Türkan COŞKUN

Editör

Burcu YILMAZOĞLU

Logo Tasarım Selçuk ACAR

4

Resim Katkısı

Afitab Ümid GÜRGÜLER Şafak Burçak ALKANKI Çağatay ATASAGUN Pınar DERİNBAY Enis KIRIMLI Fatoş ALTUNCAN (ZTB) Melda KESKİN Berran AYDAN Didem ÜNSÜR Leyla FETİHİ Zeynep ERDEN BAYAZIT Serdar CEBECİ Şükran UYSAL Aynur SEZGİN Selmi URAL

Tasarım Hakan ER


GÜNDEM

Vergilerimiz Nereye Gidiyor? Sivil Toplum Kuruluşları Kamu Harcamalarını İzliyor Didem ÜNSÜR (Yazar)

TBMM

’de sürdürülen bütçe görüşmelerinde milletvekilleri, farklı kamu idarelerinin bütçelerini inceliyorlar ancak birçok idare üzerinden kaynak aktarılan sosyal korumaya, çocuğa, gençliğe, engelliye yönelik harcamaları bir arada izleyebilecekleri veriler maalesef yok. Yani Meclisteki bütçe çalışmaları sırasında milletvekilleri oyladıkları bütçenin ne kadarının çocuğa, ne kadarının eğitime, ne kadarının askeriyeye vs. gideceğini bilemiyorlar. Sosyal denge amacıyla uygulanan politikalara ayrılan kaynakların izlenmesinin, politikaların etkinliğinin ve alternatiflerinin tartışılabilmesi açısından kaçınılmaz olduğunu düşünen 30 farklı sivil toplum kuruluşu, kamu harcamalarına toplumsal denetimin sağlanmasının ilk adımı olarak, İstanbul Bilgi Üniversitesi STK Birimi Direktörü Prof. Dr. Nurhan Yentürk önderliğinde 2009 yılında bir çalışma başlattı. Kamu kaynaklarından sosyal korumaya, çocuğa, gençliğe, eğitime, askeri harcamalara ne kadar pay ayrıldığına yönelik yaptıkları çalışmanın sonucunu Mart ayında kamuoyuyla paylaşmanın yanı sıra milletvekillerine de gönderdi. Çalışmaya katılan ve imzacı olan kurumların listesini yazının en altında bulabilirsiniz. Çalışma hakkında Prof.Dr. Nurhan Yentürk şöyle anlatıyor: “Meclis’te yapılan bütçe görüşmelerinde milletvekillerinin önüne giden bilgileri incelediğimizde onların da bunu bilmediğini gördük. Milletvekillerine çeşitli kurumların bütçeleri gidiyor. Hâlbuki sosyal harcama dediğimizde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’ndan Sağlık Bakanlığı’na ya da SHÇEK’e kadar hepsinin bütçelerinin bir arada görülmesi gerekir. Bu, milletvekillerinin önüne toplu gitmiyor. Örneğin Adalet Bakanlığı’nda çocuk harcaması var, oradaki harcamaya çocuk açısından bakılmıyor. Dolayısıyla milletvekilleri çocuğa, gençliğe ne kadar harcama yapıldığını bilmiyorlar. Çalışma dolayısıyla milletvekillerine aslında ‘şu harcamalar neden yayımlanmıyor’ diye soru önergesi vermek gibi bir şey hatırlatmış olacağız.” Kamu Harcamaları İzleme Çalışmasının Bir Sponsoru Yok! Aslında kamu harcamalarının izlenmesi Avrupa ülkelerinde çok yaygın… Verdiği verginin neye harcandığına yönelik vatandaşlık bilinci bu ülkelerde çok yüksek… Kamu Harcamaları İzleme Platformu da bu uygulamalar örnek alınarak oluşturulmuş bir platform. Çalışmanın gerçekleştirilmesi için herhangi bir finansal kaynak alınmaması gerçekten çok önemli bir husus. Çalışmada imzası bulunan her kurum aynı zamanda çalışmaya maddi katkı da sağladı. Bundan sonra ne olacak? Platform şimdi, bütçe görüşmelerinden önce doğrudan Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki milletvekilleriyle bir araya gelme konusunda çalışmalarını sürdürüyor. Nurhan Yentürk çalışmanın bundan sonraki aşamalarıyla ilgili şunları söylüyor: “Bir kere hayal kurmuyoruz. Hemen askeri harcamaları düşürürler, şunu yükseltirler diye bir hayalimiz yok ama biz bunu sürekli yapacağız ve mutlaka bir etkisinin olacağını düşünüyoruz. Biz her yıl bu çalışmayı yaparsak daha fazla STK’ya ulaşabiliriz. Raporumuzun veri yayımlamayan bürokrasi üzerinde de etkisi olacağını düşünüyoruz. Soru önergeleri olacağını, dolayısıyla verilerin yayımlanabileceğini ve izlemenin daha kolay yapılabileceğini öngörüyoruz. Özellikle STK’ların bilgilerinin artması çok önemli. Türkiye’de şöyle bir hizmet yapsak dendiğinde ‘bütçede para yok’ deniliyor ama şimdi bütçede ne olduğunu biliyoruz.” Rapordaki Çarpıcı Sonuçlar Türkiye, kişi başına sağlık harcamasında Avrupa’da en son sırada yer alıyor. 2009 yılında GSYH içindeki payı % 5 olan sağlık harcamalarının içinden sadece 0.5’i koruyucu hizmetlere gitmekte, % 4.5’i ise ilaç ve tedavi hizmetlerine gitmektedir. Türkiye’de sağlık harcamaları mutlaka koruyucu hizmetlerin payı yükseltilecek şekilde artırılmalıdır. Türkiye’de 2009 yılında sosyal güvenlik, sağlık, sosyal yardım ve sosyal hizmetleri kapsayan “sosyal koruma harcamaları”nın GSYH içindeki payı % 13’tür, bu oran 27 AB ülkesinde ortalama % 26’dır. Yoksullara yönelik sosyal yardım, sosyal hizmetler ve yeşil kart harcamalarının GSYH içindeki payı sadece % 1.2’dir. Bu orandaki bir harcama çok yetersizdir. OECD ülkeleri içinde çocuk yoksulluğunun en fazla olduğu ülke yine Türkiye... Ülkemizde toplam çocuk nüfusunun %24.6’si yoksulluk içinde yaşarken, bu oran OECD ülkeleri ortalaması ise 12.4’dür. Nüfusun % 38’i çocuk olduğu halde 2008 yılında sağlık, sosyal

hizmetler, sosyal yardım ve adalet hizmetleri çerçevesinde çocuğa ayrılan harcamaların GSYH’ya oranı % 1.07’dir. Eğitim harcamaları eklendiğinde bu oran %3’e çıkmaktadır. 2008 yılı verilerine göre çocuk başına yapılan harcama 393 TL’dir. 2008 yılında genç başına 192 TL harcama yapıldığı görülmektedir. Bu harcamanın GSYH’ya içindeki payı % 0.3 civarındadır ve azaltılması planlanmaktadır. Lise ve yüksek eğitim harcamaları ile birlikte bu oran ancak % 2’ye çıkmaktadır. Bütçede gençler yoktur, eğitimde olmayan gençler hiç yoktur. Türkiye’nin askeri harcamalarının GSMH’ya oranı 2009 krizinden önce % 2.0 civarında iken, 2009 yılından sonra % 2.3 civarına fırlamıştır. Bu oranın artmaması ve NATO-Avrupa askeri harcamalar ortalaması olan % 1.8 ile sınırlı tutulması önemlidir. Kamu Harcamalarını İzleme Çalışmasına Kimler Katıldı Altı Nokta Körler Vakfı, Başak Kültür ve Sanat Vakfı, Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları (ÇOÇA), Bilgi STK, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Formu, Çevre Hukuku Derneği, Gençlik Çalışmaları Birimi, Gençlik İstihdam Derneği, Gündem Çocuk Derneği, Habitat İçin Gençlik Derneği, Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği, Helsinki Yurttaşlar Derneği, İris Eşitlik Gözlem Grubu, Kadınlarla Dayanışma Vakfı, Kaos Gey Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Nilüfer Kent Konseyi, Özgürlüğünden Yoksun Gençlerle Dayanışma Derneği, Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği, Sağlık Hakkı Hareketi Derneği, Sağlık Memurları Derneği, Sanat ve Sosyal Gelişim İçin Gençlik Girişimi Derneği, Sosyal Haklar Derneği, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Genel Merkezi, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İstanbul Şubesi, Sosyal Kalkınma ve Cinsiyet Eşitliği Politikaları Merkezi Derneği, Toplum Gönüllüleri Vakfı, Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Derneği, Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı, Ankara Şubesi Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Milletvekillerine Gönderilen Metni Aşağıdaki Kurumlar İmzaladı: Adalet Sistemi Uzmanları Derneği, Adli Tıp Uzmanları Derneği, AEGEE Ankara, Amargi Kadın Kooperatifi, Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Derneği, Barışağı Girişimi, Başka Derneği, Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği, Çocuklar Aynı Çatının Altında Derneği (ÇAÇA), Doğa Derneği, Genç Yönetişim Derneği, Hangar Sanat Derneği, Kadın Dayanışma Vakfı, Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi Platformu, Kolaylaştırıcı Dernek, Mardin Gençlik ve Kültür Derneği, Özürlüler Vakfı, Pozitif Yaşam Derneği, Sağlık Hizmetleri Sınıfı Çalışanları Derneği, Sağlık Teknisyen ve Teknikerleri Derneği, Sağlık ve Sosyal Politika Araştırma ve Eğitim Merkezi Derneği, Silopi Engellileri Yaşatma ve Yardımlaşma Derneği, Sivil Diyalog Derneği, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Akdeniz Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Ankara Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Bursa Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Denizli Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Edirne Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İzmir Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Kocaeli Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Konya Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Mersin Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Samsun Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Şanlıurfa Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Trabzon Şubesi Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Van Şubesi Sosyoloji Mezunları Derneği Tarlabaşı Toplumunu Destekleme Derneği Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV), Tüm Renkler Eski Avrupa Gönüllü Hizmeti Gönüllülerinin Gençlik Derneği Türkiye Avrupa Vakfı, Türkiye Üniversiteleri Öğrenci Yaklaşımı Derneği Yeniden Sağlık ve Eğitim Derneği, Yön Derneği ve Yüksek Öğrenimde Rehberliği Tanıtma ve Rehber Yetiştirme Vakfı (YÖRET) Kamu Harcamaları İzleme ile ilgili ayrıntılı bilgiye ve milletvekillerine gönderilen mektuba bu adresten ulaşabilirsiniz: http://stk.bilgi.edu. tr/stkButce.asp Kamu Harcamaları İzleme Platformu Proje Koordinasyon ve İletişim: Prof.Dr.Nurhan Yentürk yenturk@bilgi.edu.tr 0212 311 52 22/ 311 5195 / 0532 435 16 20

5


ADVERTORYAL

Yaz Aylarına Astrolojik Bakış Semineri

A

stroloji bilsin, bilmesin, pek çoğumuzun farkında olduğu gibi, çok önemli bir süreçten geçmekteyiz. Dünya ve Güneş Sistemimizin kayıtlı insanlık tarihinde daha önce görülmemiş birtakım değişikliklerden geçtiğine dair bir hayli bilimsel göstergemiz var. Bu bilimsel veriler, Hopiler, Mayalar gibi kadim kültürlerin, Nostradamus, Edgar Cayce gibi bazı kahinlerin zamanımıza yönelik kehanetleriyle de örtüşür gözükmekte. Birçok medyum da yaşamlarımızı daha şimdiden etkileyen boyutsal bir değişimin içine girdiğimizi söylüyor. İnsanoğlunun evrimsel sürecinin giderek hızlanacağı, karşılaşacağımız zorlu sınavlarının dozunun artacağı çok kritik bir dönemden geçiyoruz. Pozitif enerjilerle, negatif enerjiler arasında kalıp, hangi enerji kutbunda yer alacağımıza dair bir seçim yapmak zorunda kalacağımız önemli bir dönüm noktasına doğru ilerliyoruz. Büyük ruhsal, kültürel ve sosyal değişimlerin eşiğindeyiz ve bu büyük değişime doğru ilerlerken, birçok insan artık mevcut düzenin yürümediğinin farkına varacak, kendilerini geçmişe sıkıştıran eski alışkanlıklarından, ilişkilerinden ve içinde bulundukları koşullardan kurtulma çabasında olacaklardır. Gerek kişisel, gerekse global anlamda ani değişimlere kendimizi hazırlamamız, uyum sağlamamız gerekiyor. Büyük bir dönüşüm devrinin tam orta noktasına varmak üzereyiz. 2010 yaz aylarından itibaren güçlü bir şekilde devrede olacak gezegen kombinasyonları, insanlığın kendi orijini hakkında bazı çarpıcı gerçeklerle yüzleşeceği zamanları gösteriyor olabilir. İnsanoğlunun gerçekte nereden

6

geldiği, kim olduğu gibi kavramları idrak edeceği bir bilinç sıçraması yaşanmasına sebep olabilir. Eğer bilerek ve isteyerek doğru enerji üretirsek, bizim dünya alemiyle sınırlı olan manyetik alanın dışına sıçrama şansımız artabilir ve böylelikle olaylara çok daha geniş açıdan bakma, kişisel evrimimizde bir üst aşamaya geçme şansı yakalayabiliriz.. Dönüşüm Zamanı ve Büyük Uyanış gibi 2012 sürecini ele alan kitapların da yazarı olan Astrolog Öner Döşer, 14 Haziran ve 21 Haziran 2010 tarihlerinde, Bersay İletişim Enstitüsü’nün konuşmacı konuğu oluyor. Öner Döşer, 2010 yaz aylarında gerçekleşecek Güneş ve Ay tutulmalarına, gezegen dizilimlerine ve geçişlerine dayanarak, tüm dünyada kolektif yaşamı büyük ölçüde etkileyecek bu önemli süreci ekonomik, bilimsel, politik, dinsel, kültürel, sağlık ve ilişkiler açısından, güncel bilimsel veriler ışığında değerlendirmeler yapacak. Döşer sunumunun son bölümünde bu süreçle ilgili olarak, 12 burca yönelik genel yorumlarda da bulunacak. Bilgi ve rezervasyon için: İrem Pamir (Proje Yönetmeni) irem.pamir@bersayenstitu.com.tr Adres: Kasap Sokak, 22/A 34394 Esentepeİstanbul Öner DÖŞER, ASTROLOJİ OKULU


7


ŞİİR

SEVGİLİ BABACIĞIM Babaların en tatlısı, En sevgi dolusu sendin. Benim için sen çok özeldin. Sen öldüğündeki kayıplarımı, Bir bilebilseydin. Ne sadece babam, Ne sadece dostumdun. Sırdaşım, yol arkadaşım, Kader beraberliğimdin. Hepsi gitti, sen gidince! Kaç baba vardır ki? Gecede saat başı Çocuklarını örten... Kaç baba vardır ki? Onların gözyaşını, Gözyaşları ile öpen... Kaç baba vardır ki? Kendi yemek yemeyip, Israrla çoçuklarının, YEMEK YİYİŞİNİ seyreden, ‘’Siz yerken, benim karnıma, gidiyor!’’ ...Diyen...

Yüzümüzdeki sivilce ile Dertlenip, hüzünlenen... Buğulu gözlerimizin, Ardını gözetleyen. Seninle gök başka, Yer başka güzeldi. Seninle dağlar küçük, Irmaklar çok büyüktü... Denizdeki dalgalar, Senin parçan gibiydi... Güneşin sıcağında, Bedenin hep gölgemdi. Seninle herşey güzel... Rüzgar, kar, yağmur, Seller bile özeldi. SENİNLE Yaşamak BABA, İnan çok çok güzeldi. Allah ölümünü HAK kıldı, Seni aldı beğendi. İNŞALLAH kavuşuruz, CENNETTE kimbilir belki...

Nimet İNCE

AŞK HER YAZ KARAYA VURUR MU?

SEVDAYA AYARLI YÜREK NASIL DA AÇILIR GİDER OKYANUS MAVİSİNE GÜNEŞİN EŞLİĞİNDE...

Esin KARAER

8


GİRİŞİMCİ - LİDER KADIN Küba’nın Avangart Kadınları Pınar DERİNBAY

G

eçtiğimiz Mart ayında Küba’ya gitmeden önce oraya dair okunacak herşeyi okuyarak, birçok fotoğrafını görerek, daha önce gidenleri dinleyerek detaylı bir hazırlık yapmama rağmen, kendi gözlerimle gördüğümde yine de beni şaşırtan ülke; Küba. 50 yıl öncesinde zamanın donduğu başkent Havana, 100 yıl öncesindeki dekorla aynı kalan eski başkent Santiago de Cuba ve 200 yıl öncesindeki hali korunmakta olan Trinidad’da, müziğin, dansın, romlu envai çeşit kokteylin, puronun,beyzbolun keyfi yazıyla anlatılamaz, yaşanır. Benimse on gün geçirdiğim Küba’da en çok anlatmak istediğim şey; kadınlar. Orada doğmuş büyümüş kadınların ilkin güzelliği çarpıyor göze. Ancak bu bizim bildiğimiz anlamda güzellik değil, fotoğrafa bakarak anlaşılmaz. Anlayabilmek için Kübalı kadınları Küba’da gözlemlemek gerekir. Onlar ten rengi, boy, kilo olarak çok çeşitliler ve güzelliğin her birinin kendine özgülüğünde olduğunu biliyorlar. Tahminim o ki, hiçbir Kübalı kadının fiziken bir başkasına benzemek,olduğundan başka bir şekilde olmak gibi bir amacı yoktur ve olmamıştır. Bu nedenle güzellikleri geçen zamanla solmuyor, aksine artıyor. Hayatı seviyorlar, onu koyu tenleriyle kontrast oluşturan canlı renkler giyerek renklendiriyorlar. İklim, kanları gibi sıcak olduğundan çok da fazla giyinmiyorlar. Yaşamayı seviyorlar, kulaklarına çalınan her melodide, yürür gibi rahat, su içer gibi kolayca dans ederek yaşıyorlar... İlginçtir, Kübalı kadınların tamamı okuma yazma biliyor, gazete

okuyor ve okuduklarını anlıyor... Çok büyük bir yüzdesi lise düzeyinde eğitim görmüş, isteyenlerin hepsi üniversite eğitimi almış ve ona gore işlerde çalışıyor. Şu anda çocuk olanlar da ailesinin ekonomik durumu ne olursa olsun temel eğitimlerini alacaklar. Küba’da liseli bir genç kız önce üniversiteye gidip gitmemeye, sonra da hangi alanda eğitim alacağına karar verir, ona yönelik çalışır. Bu sırada kafasında ‘acaba üniversiteyi kazanabilir miyim, kazansam, bitirsem bile iş bulabilir miyim?’ gibi sorular olmaz. Bu konudaki geleceğini bir sınav belirlemediği gibi daha iyi bir üniversiteye gitmek için yüklü paralar ödemesi de gerekmez. Bütün üniversiteler en iyisidir ve hepsinde eğitimin gerektirdiği herşey ücretsiz olarak kendisine sağlanır. Kübalı bir kadın ne zaman anne olmak isterse o zaman olur. Anne olmaya karar verirken bilir ki çocuğu profesyonel bir sağlık kurumunda doğacak, yüzde yüze yakın olasılıkla yaşayacak ve sağlıkla büyüyecek, karnı hep tok olacak, okula gitme zamanı geldiğinde gidecek... Bebeğin babası bundan fazlasını elinden geliyorsa sağlamak ama en çok onu sevmek için yanında olacak. Kendisi de benzer koşullar altında uzun yıllar boyunca, sağlıklı olarak yaşayacak. Hayatında zorluklar olsa da intihar etmek aklına hiç gelmeyecek... Küba’da bir genç kız ya da kadın geceyi dışarıda geçirebilir ancak bunun nedeni hiçbir zaman evsiz olması değildir. Başını sokacağı bir ev, amaçlanacak, satın almak için para biriktirilecek ya da ömür boyu borcu ödenecek bir şey değil Kübalılar için. O bir vatandaş olarak mevcutsa, eski de olsa, küçük de olsa, kalabalık ailesiyle paylaşmak zorunda da olsa bir ev ona sunulur ve bunun için para ödemesi bile gerekmez. Geceyi dışarıda geçiriyorsa bu dans etmek, sosyalleşmek veya deniz kenarında serinlemek istediği içindir. Bunu ne zaman isterse yapabilir, en karanlık ve ıssız sokaklarda tek başına dolaşabilir ve bu sırada başına hiç kötü bir şey gelmez. Kübalı kadınların zorlandığı konular var elbette. Temel maddeler devlet tarafından karneyle, herkese eşit ve ücretsiz olarak sağlansa da bu evin ihtiyaçlarını tamamen karşılamaya yetmiyor. Ambargo altında bir ülkede yaşadığı için dünyanın başka bir yerinde olsa ulaşabileceği ürün çeşitliliğine hiçbir konuda ulaşamadıkları gibi, rejim nedeniyle bunlara ulaşabilecekleri başka bir ülkeye de gidemiyorlar. Alınabilecek ürünler ve onu alabilecek para çoğunlukla aynı anda mevcut olmuyor ve dünyanın geri kalanındaki insanları ve onların sahip olduklarını, yıllarca kapalı tutulan sınırların turizme açıldığı doksanlı yıllardan beri görüyorlar ve doğal olarak değişim halindeler. Küba bu süreçte neye dönüşür, daha keyifli bir ülke mi olur bilemiyorum. Eğitimli, sağlıklı, tok olmanın ve hayatın tadını çıkarmanın para gerektirmediği belki de tek ülkenin vatandaşları olarak onlar da küreselleşmeden nasiplerini alacaklar mı, yoksa başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair biricik kanıt olmaya devam mı edecekler, bunu zaman gösterecek.

9


ÇALIŞ(K)AN KADIN

MARKETTE BİR SABAH Şebnem OAKMAN Endüstri Mühendisi

S

ebze ve meyvelerin kodlarını akılda tutma işi gerçekten zordu. Önündeki kasada duran kıza sık sık “Brüksel lahanası, Ankara Armudu, taze nane...” diye seslenmek zorunda kalıyordu. Başlarda hemen cevap veren kız, son günlerde, “Sen hala ezberlemedin mi, benim de işim var görüyorsun!” der gibi bakmaya başlamıştı yüzüne. Kodlar; kasanın üzerine yapıştırılmış listede duruyordu ama hız çok önemliydi bu işte, listede aramak değil ezberden bilip tuşlamak gerekiyordu. İşe başlamadan önce bu kadar sıkıntı yaşayacağını tahmin edememişti. Günü; barkodu okunmayan ürünler, bağlantı problemi yaşatan pos cihazları ya da eksik aldığı ürünleri reyondan almak isterken sıradakileri bekleten müşterilerle uğraşarak geçiyordu. Üstüne üstlük bir de, ürünlerin barkodunu okuturken yaptığı hatalar yüzünden zaman kaybediyor ve müşterilerden sık sık azar işitiyordu. Bu hafta başında neredeyse istifa edecekti ancak ne kadar uzun süre iş aradığını düşünüp kendinde tekrar iş görüşmelerine gitme gücü bulamadığından vazgeçmişti. Diğer kasiyerlerle kısacık aralarda ettiği sohbetlerden işin birinci kuralının söylenen müşterilere fazla takmamak olduğunu anlamıştı. İşi hızlı yapacaktın ama yine de söylenenler olacaktı, yapacak birşey yoktu. Mutsuz, umutsuz ve sıkıntılı bir şekilde geldi işe o gün, üçüncü haftasına başlamıştı. Onun vardiyasının başladığı bu erken saatte; işe giderken kahvaltılık alan, uykusu kaçan veya sabah koşusundan sonra içecek almaya gelen birkaç müşteri dışında boş sayılırdı market. Bir iki saat sonra sıralar uzamaya başlardı. Market yoğunken stres yaşıyordu yaşamasına ama tenha iken de düşüncelere dalmaktan içi kararıyordu. Onun kasası giriş kapısına yakındı, sıkıntısının dağılacağını umarak içeri girenleri incelemeye başladı. Lacivert, kadife eşofman takım giymiş, yaptığı sabah yürüşünden yüzü al al olmuş, saç diplerine kadar terli, kırkbeş elli yaşlarında gösteren, uzunca boylu, balık etli denebilecek bir kadın girdi kapıdan. Kenarda durup eşofman üstünün fermuarını açtı, beline taktığı küçük çantadan kâğıt bir mendil çıkarıp terini sildi. Omuz hizasında kesilmiş saçları kızıl kestane rengine boyanmıştı. Dört yapraklı yonca şeklindeki altın kolyesi, minik inci küpeleri, özenle sürülmüş koyu renk ojeleri zarif bir zevki yansıtmakla birlikte kadının sabahın köründe bile kendisini doğallığa teslim edemediğini düşündürüyordu. Ne olursa olsun hoş ve kibar hanım olmalıydı, yürüyüşünden, edasından belliydi. Hani şu; her daim güzel, bakımlı, evini çekip çeviren ama kendisini de bırakmayan, herkese olumlu ama seviyeli davranan kadınlardan... Marketten kabartma tozu, vanilya, milföy hamuru ve benzeri malzemeleri alıp öğleden sonra gezmesine gelecek arkadaşlarına hazırlık yapacakti kesin. Evi dayalı döşeli dedikleri cinsten olmalıydı. Salonunda; minik biblolarla süslü, camlı bir büfesi, ortasında misafirlerine porselen fincanlarla çay ikram ettiği, dantel örtülü bir sehpa olan fiskos koltukları, yıllarca uğraşıp yetiştirdiği, toprak saksılar içinde yeşil, kırmızı, sarı renk cümbüşü yaratan çiçekleri ve yağlıboya manzara resimleri olduğunu düşündü. Arkadaşları gelene kadar akşam yemeğini ateşe koyacak, salonu temizleyecek, arada televizyondaki yemek programına göz atacak, sonunda işleri bitince de triko bir takım ve topuklu ev ayakkabıları giyecekti. Okuldan gelen üniversite öğrencisi çocukları, çay davetinden kalanları mideye indirecek, akşam yemek yemeyecekler diye onlara sitem eden annelerinin yanağına öpücükler kondurup gönlünü alıvereceklerdi. Allah bilir, kadın hiç çalışmak zorunda kalmamış, bütün gücünü evini, kocasını, çocuklarını idare etmeye vermişti. Kocası da sakin, işinde, gücünde, karısının zerafetine hayran, evdeki egemenliğine boyun

10

eğmiş bir adam olmalıydı. Gül gibi geçinip giden bir aileydi onlar. Kadın, bir alışveriş sepeti alıp ağır adımlarla, bakına bakına gezinmeye başladı markette. Elindeki listeye ve raflara bakıp duruyordu. Bir süre sonra raflar arasında gözden kayboldu. Kendisinin buna benzer bir kadın olamayacağını düşündü üzüntüyle, kaba saba bir hali vardı daha ondokuzunda olmasına rağmen. Farklı davranmaya çalıştığı zamanlar, yaptıkları üzerinde kötü biçilmiş bir elbise gibi eğreti duruyordu. Kaç defa denemişti kibar, zarif bir bayan olmayı ama olmadı mı olmuyordu işte... “Bakar mısın artık, burası dalıp gitme yeri değil ki canım, şunun fiyatı yazmıyor üzerinde, okutur musun bir zahmet”, kadın yanıbaşında dikilip dondurulmuş gıda reyonundan aldığı bir kutuyu ona uzatıyordu. Şaşkınlık içinde özür bile dileyemeden aldı kutuyu. Kadının ne zaman yanında bittiğini anlayamamıştı. Acele ile okutup fiyatı söylüyordu ki kadının telefonu çaldı. Kadın, bir süre sesizce dinledikten sonra öfke ile konuşmaya başladı; “Ben artık bunaldım anlıyor musun, ne düzen kaldı, ne huzur, ben anlamam artık eş, dost, akraba, kimse gelmesin evime, çok seviyorsun misafir çağırmayı, sonra ara da bul beyimizi, bütün yük bende. Yok canım, mecbur muymuşum, değil miymişim görürsün, canıma tak etti artık, hepiniz dağınık, sorumsuzsunuz zaten, kızın da sana benzedi, sınavı kazanamadı diye bunalımda hanımefendi, hiçbir işin ucundan tutmuyor, akşama kadar odasında mesaj atıyor, internete giriyor... Ben uğraşayım durayım, siz ikiniz yatın...” Kadın bir süre, gittikçe yükselen bir ses tonu ile telefondaki kişiye bağırıp çağırdı. Sonra da sepetini içindeki birkaç parça ürünle birlikte bir köşeye fırlatıp çıktı marketten. Kız, elinde kadının fiyatını sorduğu kutu ile kalakalmıştı. Kadını marketten çıkana kadar göz takibinde tutan güvelik görevlisi, kadın gözden kaybolunca kızın yanına yaklaşıp gülümsedi, “Herkesin bir derdi var değil mi ya, insanoğlu çeşit çeşit...”. “Öyle” diye mırıldandı kız, daha fazla birşey diyemedi. Market kalabalıklaşmaya başlıyordu, işi artardı bu saatten sonra. Yapılmayacak iş de değildi aslında, kendini yoğunluğa kaptırırsa günü geçip giderdi. İşe dönmenin vaktiydi artık, sıradaki müşteriye dönüp sordu “fiş, fatura farkeder mi acaba?”.


AVANGART ANNE

izliYORUM... K

İlknur ERŞAHİN ÇAKICI

imileri biliyor, kimileri ise henüz duymamış. Ben de doğrusu bana gelen bir e-posta ile öğrendim daha önce hiç bilmediğim bu konuyu. Evet, sözünü ettiğim şey ‘25.Kare’. Adı neden böyle? Çünkü gözümüz televizyonda 25, sinemada ise saniyede 24 kare algılayabiliyormuş. Sonrasındaki kareyi ise görmeden, farkında olmadan bilinçaltımıza kaydediyormuşuz. Kafa karıştırmadan biraz işin tekniğinden söz edelim. Her saniyede görünen karelerin sonunda ‘control-trak’ denen bir boşluk oluşur. Film bunların bileşimi ile oluşuyor. Fakat iyi veya kötü nedenlerle bir kareden diğerine geçerken arada kalan boşluğa 25. kare eklenebiliyor. İşte gözümüz bunu tam olarak göremeyebilir, fakat beynimiz algılar ve bilinçaltımıza kaydeder. Bu konu 1957’lerde keşfedilir. Vance Pachard “The Hidden Persuaders “ (“Gizli Ayartıcı”) adlı kitabında umut, korku, suçluluk ve cinsellik üzerine odaklanmış reklamlar ile insanların ihtiyaçları olmayan ürünleri dahi satın almaya ikna edildiğini tespit ettiğinden söz eder. Doğum ve ölüm, tüm insanlığın ortak bilinçaltıdır ve en çok bu iki konuya tepki veriyoruz. Tabii bu durum filmlerde, çizgi filmlerde bolca kullanılmış, örneğin filmde ara yaklaşırken bilinçaltına önce çöl resmi sonra da bir meşrubatın resmi yollandığında herkeste içme isteği uyandırılmış, bu şekilde satışlar arttırılmıştır. Bu durumun fark edilmesiyle, kötü niyetle kullanımı engellemek amacıyla RTÜK 3984 sayılı yasanın 20. maddesinde “Reklamların program hizmetinin diğer unsurlarından açıkça ve kolaylıkla ayırt edilebilecek, görsel ve işitsel bakımdan ayrılığı fark edecek biçimde düzenlenmesini, bilinçaltı ile algılanan reklamlara izin verilmemesini” hükme bağlamıştır. Ayrıca reklam yayın ilkeleri usulleri ile reklam gelirleri üst kurul paylarının ödenmesi hakkında yönetmeliğin 11. maddesine göre de “Yayınlarda gizli Reklam yapılamaz. Programlarda açıkça reklam olduğu belirtilmedikçe ürün veya hizmetler reklam amacını taşıyan şekilde sunulamaz. Çok kısa sürelerle imaj veren elektronik aygıt veya başka bir araç kullanılarak veya yapılarının ne olduğu konusunu izleyenlerin fark edemeyecekleri veya bilemeyecekleri bir şekle sokarak bilinçaltıyla algılanmasını sağlayan reklamların yayınlanması yasaktır.” denmiştir.

kadından oluşturulmuştur. Bilinçaltına gizli mesaj göndermeye Subluminal deniliyor. Bu teknik iyi niyetli olarak kilo vermek, sigarayı bırakmak gibi pek çok amaçla da kullanılabiliyor. İnternette çok sayıda örneklerine ulaşabilirsiniz. Gizli mesaj gönderme bir tek görsel olarak yapılmıyor. Sesle bilinçaltını etkileme de var. Örneğin çocukların oynadığı bilgisayar oyunlarının bazılarında otur ve oyna komutu verildiği tespit edilmiştir. Saatlerce başından kalkılmayan oyunlara şahit olmuşsunuzdur. Ya da müzik çalan alışveriş merkezlerinde duymadığımız bir sesin ‘daha çok alışveriş yap’ komutu gibi. Koku olarak etkileme yolu da var. Pek çok alışveriş merkezinde alma dürtüsü uyandıran Paçuli yağı kokusu kullanılmaktadır. Müzikte Michael Jackson ve Madonna’nın da bu teknikleri kullandığı biliniyor. Evet, durum bu. Peki ne yapmalı? Bütün bunlardan etkilenmemek, kendimizi korumak mümkün mü? İşte bunun cevabı biraz zor. Ancak, bireysel önlemler alınabilir. Televizyonu bütün gün açık bırakmak yerine, seçtiğimiz programları izlemek, sinemada film izlemeye başlamadan önce belki “Sadece yararlı olanları almak istiyorum” diye kendi kendimize telkinde bulunmak, elimizde bir liste olmadan alışverişe çıkmamak gibi çözümler üretmek elbette mümkün. Gerçek olan bir şey var ki, maruz bırakıldıklarımızın bir sonucu olarak etrafımızdaki insanlarla, eşimizle, çocuklarımızla çelişmeden, her şeyin bir açıklaması ve çözümü olabileceğini görerek her zamankinden daha uyanık ve bilinçli yaşamalıyız.

Tam da burada aklımıza bu reklam, film, çizgi film gibi birçok yayını kimin, nasıl denetlediği geliyor ki, işte burada durum oldukça içler acısı. Çünkü tüm reklam ve filmleri bilinçaltı mesajları içerip içermedikleri noktasında kontrol edecek bir yapı kurulamamıştır. Sadece bu tür yayınlardan rahatsız olan Rusya yeni bir dedektör geliştirilmiştir. İnternette de bolca görebileceğimiz bazı örnekler vermek istiyorum. Kurtarıcı (Rescuer ) adlı çizgi filmde bir yanda parlayıp sönen çıplak kadın resimleri ekrana yansıtılmıştır. Aslan Kral (The Lion King) adlı çizgi filmde ise yıldızlarla gökyüzüne Sex kelimesi yazılmıştır. Jessica Rabbit (Who framed Roger Rabit) çizgi filminde, filmin kahramanı Jessica’nın kaçış sahnesinde eteği açılıyor ve iç çamaşırsız olduğu görülüyor. Küçük Deniz Kızı (The Little Mermaid) çizgi filminin kapağında erkek cinsel uzvu gizli bir şekilde resmedilmiştir. Dövüş Kulübü filmi yavaşlatılarak izlendiğinde birçok yerinde cinsel içerikli görüntüler fark edilmektedir. Gazlı içecek sanayinde, reklam afişlerinde, ambalajlarında ilk bakışta görülmeyen cinsel içerikli mesajlarla, satışlarını yüksek oranda arttırmışlardır. Bir sigara markası, paketin üzerinde, dikkatle incelendiğinde fark edilen, çıplak erkek figürü ile satışlarını arttırmıştır. Kuzuların Sessizliği filminde, afişteki kadının ağzındaki kelebekte belki çoğumuzun farketmediği, ölümü simgeleyen kurukafa yedi çıplak

11


ÇOCUK EĞİTİMİ

SINAV KAYGISI

hazırlamalıdır. Ancak sürekli olarak “senin için o kadar masraf yaptık, kazanamazsan paralar çöpe gidecek” tarzında mesajlar vermemelidir. Böyle bir yaklaşım sınav kaygısını tetikler.

VE AİLENİN TUTUMU

Aile, sınavlara hazırlanan genci başkaları ile kıyaslamamalıdır. “Kuzenin Üniversiteyi kazandı, senin ne eksiğin var” tarzındaki yaklaşımlar gencin kendisini yetersiz hissetmesine yol açar.

Yalçın SOYUBOL Eğitim Koçu

Aile, genci sürekli olarak olumsuz yönde eleştirmemelidir. “Çok sinirli oldun bu günlerde, üstelik dağınık ve vurdumduymazsın” tarzındaki yaklaşım da öğrencinin kendine olan güvenini azaltabilir. Kendisini beceriksiz ve işe yaramaz görebilir. Bu dönemde gençler kendilerine yakıştırılan kimliklerin çabuk etkisinde kalır.

G

ünümüz şartlarında çocuklar, iyi bir gelecek için sürekli sınavlara girme, başarılı olma telaşı içerisindedir. Hayatını etkileyebilecek olan bu sınavların, ergenlik dönemi ile çakışıyor olması ise gençler için bir dezavantajdır. Ergenlik dönemi içerisinde genç, fiziksel olduğu kadar duygusal ve bilişsel bir gelişim içine girer ve bu durum gençte bir takım çatışmaların oluşmasına yol açar. Her insanın birincil sosyal ihtiyacı kendisini ifade etmek ve kanıtlamaktır. Bu dönemde genç, bu çaba içerisinde kendisi için zararlı olabilecek alışkanlıklar ve gruplar içerisine girebilir. Bu duruma yol açan en önemli etken; gencin üzerinde hissettiği sınav, aile ve okul baskısıdır. Sürekli yaşının üzerinde sorumluluklar yüklenen genç sınav kaygısı yaşamaktadır. Sınav kaygısında en önemli etken, öğrencinin kendine güvenmemesidir. Ergenlik dönemi ile birlikte aile içi huzursuzluklar da gencin başarısını olumsuz yönde etkilemektedir. Ailenin gençten örnek bir insan olmasını isteme çabası, gencin aileden uzaklaşmasına ve grup arkadaşlıklarına daha fazla ağırlık vermesine yol açar. Alkol, sigara, uyuşturucu gibi maddelere bağımlılık ergenlik dönemi ile birlikte başlar. Okul ve aileden baskı gören genç kendisini olduğu gibi kabul eden, eleştirmeyen çevrelere yönelebilir. Gence ailenin gerekli rehberliği yapmaması durumunda genç depresyona girebilir ya da kendini arkadaş çevresine ispat etmek için alkol, sigara, uyuşturucu gibi maddeleri kullanmaya başlayabilir. Aile gence rehberlik etmelidir yani yol göstermelidir. Yanlış iletişim yöntemleri kullanan aile ve genç arasında derin uçurumlar olabilir. Bu dönemde gencin çevresinden beklediği en önemli davranış kendisinin olduğu gibi kabul edilmesidir. Aile, öğrencinin sınavlarda başarılı olması için gerekli koşulları

Çocuklar için Felsefe Kampı 1) 11/10 - Çocuklar için Felsefe Kampı - 1 / Eleştirel Düşünme Semineri (İlköğretim 4. - 5. sınıflar için) Yöneten: Nuran Direk (Türkiye Felsefe Kurumu Çocuklar İçin Felsefe Birimi Başkanı) Süre: 4 gün / günde 2 saat eğitim - gözetim altındaki boş zamanlar farklı etkinliklerle zenginleştirilecek Tarih: 14.07. - 17.07.2010 2) 12/10 - Çocuklar için Felsefe Kampı - 2 / Küçük Prens Üzerinde Düşünmek (İlköğretim 6. - 7. - 8. sınıflar için) Yöneten: Nuran Direk (Türkiye Felsefe Kurumu Çocuklar İçin Felsefe Birimi Başkanı) Süre: 4 gün / günde 3 saat eğitim - gözetim altındaki boş zamanlar farklı etkinliklerle zenginleştirilecek Tarih: 18.07. - 21.07.2010 Kayıt olmak ve bilgi almak için: e-sd@aksitkultur.com Mersinalanı Mah. 6144 Sokak No: 1 Ürkmez / Seferihisar - İZMİR Telefon ve Faks: 0232 - 742 22 01 info@aksitkultur.com www.aksitkultur.com

12

Aile gencin ders çalışma sistemine yargılayıcı şekilde müdahale etmemelidir. “Çok az ders çalışıyorsun, herkes kazanacak sen kazanamayacaksın” tarzındaki bir yaklaşım öğrencinin ders çalışmasını zorlaştıracaktır. Öğrencinin ders çalışma ile ilgili problemleri varsa bu durum sınıf-ders öğretmeni ve rehber öğretmenle görüşülmelidir. Sınavlara hazırlanırken öğrenciler daha sinirli ve kaprisli olabilirler. Aile bu durumda hemen yargılamamalıdır. Tartışma anında genç çok kırıcı olabilir. Aile bu tip durumlarda daha olumlu bir iletişim tutumu sergilemelidir. Gençler sınavlarda kendi gelecekleri için başarılı olmayı hedeflemeliler. “Ailem ne der?” tarzındaki düşünce sistemi gencin sırtındaki yükü daha da ağırlaştırır. Ailelerin çocukları için kaygılanmaları çok doğaldır. Ancak bu kaygılarını gence yansıttıklarında, genç daha fazla kaygı yaşar ve kendisinden çok ailesini düşünür. Ev ortamının huzurlu ve sakin olması da ders çalışmayı kolaylaştırıcı bir tutumdur. Anne ve babaların aralarında çıkabilecek tartışmalar çocuğun yanında yaşanmamalıdır. Kendini evde huzurlu hissetmeyen genç, ders çalışmak istemeyebilir, depresyona girebilir ya da zararlı bir takım alışkanlıklar kazanabilir. www.ogym.org


CAN SAĞLIĞI CAN DOLAŞIMI TEDAVİSİ ( AKUPUNKTUR ) Enis KIRIMLI Bio Medikal Mühendis, Sağlıklı Yaşam Koçu

A

kupunktur, Can Dolaşımı... Bu ifadeleri yeni duymuş olanlar için biraz açıklamakta fayda var. Öncelikle, Can dolaşımı nedir dersek: Can dolaşımı vücudumuzda organlar arasında dolaşan elektriksel enerji hatlarıdır.Klasik Tıbbın baktığı açıdan sadece bio kimyasal bir düzen değildir. Çin tıbbı Can dolaşımını ve Kan dolaşımını bir görmektedir. Biri birinden ayrılmaz bir bütündür. Bu yüzden de hastalık tedavisinde tüm hastalıklar bir bütün içinde tedavi edilmektedir. Yani başka bir şekilde açıklarsak, rahatsızlık tek bir yere odaklanarak tedavi edilmemekte, tüm hat üzerindeki elektriksel denge tekrardan sağlanarak tüm sistem harekete geçirilmektedir. Bu hatların belirli süredeki seanslarla dengelenmesi yaklaşık haftada 3 seanstan 12 seans sürmektedir. Oluşan Enerji blokajları ortadan kalkmakta ve kişi sağlığına kavuşmaktadır. Biraz daha teknik ifade ile arka tarafta (Kan dolaşımı) bio kimyasal denge sağlanmış olmaktadır. Peki, bu enerji blokajları nasıl oluşmaktadır. Bunu cevaplayalım: Geçen yazılarımızda da sürekli üstünde durduğumuz gibi ilk durum asidozdur. Her zaman %70 baz %30 asidik olmamız gerektiğidir. Bu oran tersine döndüğünde asidik olmaktayız. Yani her şeyin başı kesinlikle bu dengeyi korumakla başlamaktadır. İkinci durum ise hayatın içinde oluşturduğumuz duygu ve düşüncelerimizdir. Bunların içinde en yoğun yaşadığımız ÖFKE, KORKU, SEVGİSİZLİK, HIRSLANMA, AÇGÖZLÜLÜK gibi düşüncelerin biri ile başlayarak diğerlerini tetiklemesi sonucu oluşan enerji blokajlarıdır. Örnek vermek gerekirse: Biri ile kavga etmeye başladınız. O kişi size küfür ve hakaretler etmeye başladı. Sizde sözlü karşılıklardan sonra,

aşırı öfkenizden dolayı karşıdaki kişiye eylem yapacak enerji kalmaz, yorgun düşer, hatta bayılabilirsiniz. Bu durumda Beyin burada gerekli müdaheleyi yapar. Öfkeden dolayı karaciğer üzerinden çektiğiniz elektriksel enerjinin daha fazlası sizi yaşamınızı tehlikeye sokacak mertebeye gelince, Beyniniz buradaki enerji akışını yavaşlatır ve sizi yorgun hale sokarak durumunu korur, hatta sizi bayıltır. Bu mükemmel sistemde, şu yapılamaz: Blokaja sokulan organ hattı enerjisi asılı kalarak durumunu korur. Yani duygu, düşünce olarak da en son kaldığınız mertebede derin öfkeli olarak yaşamınızı sürdürürsünüz. Bu durum diğer organ hatları içinde geçerlidir. Tedavi için de konunun uzmanı bir Akupunktur Doktoru bu blokajları kaldırarak tekrar eski halinize kavuşmanıza yardımcı olur. Alkalin yaşamda, duygu ve düşüncelerin yoğunluğu daha kontrol edilebilir mertebede olmakta, hayata bağlılık, yaşam sevinci ve yaratıcılık artmaktadır. Türkiye’de klasik tıp eğitimi almış doktorların, 40 000 adet terminolojisi olan bir bilim dalını 6 aylık kurslarla nasıl olup da öğrenip insanlar üzerinde gerekli deneme çalışmalarını sürdürdükleri de ayrı bir merak konusudur. Çünkü bu gün sadece Kaliforniya’da 4 adet Akupunktur Fakültesi yer almaktadır. Bu fakültelerden mezun kişiler yeterlilik alarak mezun olmaktadırlar. Ülkemizde de bu eğitimin ciddiye alınarak, fakülte düzeyinde verilmesini, demokrasi ve insan hakları açısından işlenen bu ayıbın bir an önce ortadan kalkmasını canı gönülden dilemekteyiz. Yapılan gözlemlerimizde, Akupunktur yaptıran ve sonrasında memnuniyetsizlik yaşayan hastalar farkındalıkları sayesinde, tercihlerini değiştirerek Çinli Doktorlar ve Çin Özerk bölgesinden gelen UYGUR Türk Doktorları tercih etmektedirler. Gelecek yazımızda sayın okurlar, bu konuya devam ederek CAN DOLAŞIMI sağlığımızla ilgili önemli bilgiler vermeye devam edeceğiz. Sağlıklı kalın, Mutlu Kalın, Alkanlin Kalın Hoşçakalın! www.biosense-tr.com

13


YEMEK KÜLTÜRÜ

GELİNCİKLER AÇARKEN Afitab Ümid GÜRGÜLER

Al renkli elbisesiyle rüzgârda Nazlı nazlı salınırken, Yârine kavuşamadı diye, Karalar bağladı yüreğine, Gelincik dediler giydiğine.

E

skiden Türk töresinde evlenen kızlar beyaz değil, kırmızı gelinlik giyerlerdi. Bu nazlı zarif çiçeğe bu yüzden gelincik denilmiştir. Üç bin yıl önce Mısır lahitlerinde gelincik resimlerine rastlanmıştır. Eski Yunan ve Roma mitolojisinde tanrıların çiçeği imiş gelincik. Uyku tanrısı olan Hypnos, uyutmak istediği kişilere gelincikten yapılan taçlar verirmiş. Romalılar kara sevdaya tutulan gençlere gelincikten yapılan ilaçlar sunarlarmış. Osmanlı İstanbul’unda ise gelincik şurubu ya da şerbeti vazgeçilmez bir içecekti. Hatta gelincik şurupları için özel Beykoz renkli camlarından yapılmış, üzeri binbir bezemeli, özel üretilmiş sürahiler vardı. Gelincik, ekim ayında kökleri kuvvetlenmeden, henüz çiçek açmadan, yaprak halindeyken yeşil yaprakları toplanıp, 2-3 dakika içinde kaynar sudan geçirilip, soğanla kavrularak pide yapıldığı gibi, ıspanak yemeği gibi pişirilebilir. Labada, ebegümeci, kazayağı, kuzu kıkırdağı gibi başka otlarla karıştırılarak ister sade, ister zeytinyağlı yemek yapılır. Osmanlı döneminde İstanbul ‘da özellikle kalp hastalarına tavsiye edilen bu yemek yılda bir- iki kez ilkbahar ve sonbahar aylarında mutlaka pişirilirdi. Günümüzde bitkilerden gelen şifayı unuttuk. Sofralarımızda sentetik boyalı, kolalı içeceklere yer verir olduk. Gelin bu bahar bir yenilik yapalım! Sevdiklerimize sofralarda, içecek olarak gelincik şurubu hazırlayalım. Gelincik şurubunun serinletici etkisinin yanı sıra yatıştırıcı, sakinleştirici hatta mitolojideki gibi aşk acısını azaltıcı etkisi vardır. Bahar aylarında tarlaların kenarında kolayca bulabileceğiniz bu güzel çiçeklerin kırmızı yapraklarını toplayıp makasla siyah bölümlerini kesmelisiniz. Bu siyah bölümlerini kesmezseniz şurubunuz acı olur. İki avuç dolusu yaprağın siyah kısımlarını kestikten sonra üzerine 3-4 kaşık toz şeker ve bir adet limon suyu ekleyip, küçük bir tepsi içerisinde aynı hamur yoğurur gibi ovarak hamur haline getirmelisiniz. Hemen kullanmak istiyorsanız 1 litrelik bir kavanoz içine koyup üzerine kaynar su dökerek kavanozun kapağını kapatmalı ve suyun rengi kırmızıya dönene kadar oda sıcaklığında bekletmelisiniz. Eğer aceleniz yoksa; bir litre kavanoz iki avuç gelincik yaprağını doldurup, bir tatlı kaşığı limon tuzu, 3-4 kaşık toz şeker ekleyerek kavanozun kapağını sıkıca kapatmalısınız. Kavanozun kapağı metal olmalı. Kapatmadan önce kapağı kaynar su içine koyup ısınmasını sağladıktan sonra kapatmalısınız. Bir tepsinin içine kavanozlar ters çevrilerek dizilmeli, böylece kavanozların hava alması önlenmiş yani konserve edilmesi sağlanmış olur. Bu işlemden geçen kavanozlar uzun süre saklamaya elverişli duruma getirilmiş olur. Günışığında bekletilen kavanozlar ters yüz yapılarak içindeki malzemenin karışması sağlanır. Gelincik yaprakları kırmız rengini suya verip renksiz hale geldiğinde şurup hazır demektir. Bu kavanozun kapağını açmadan istediğiniz kadar buzdolabında saklayabilirsiniz. Hazır şurubunuzu sevdikleriniz sunarken, şurubu cam sürahiye süzerek alın ve istediğiniz oranda damak lezzetine göre su, şeker, az miktarda limon ilave ederek şerbetinizi hazırlayınız. Gelincik şurubunu içtiğinizde içinize bir ferahlık geldiğini, yeni bir lezzet tatmanın mutluluğunu hissedeceksiniz. http://picasaweb.google.com/elsanatlarisusleme

14


15


BİTKİLERLE YAŞAM

Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi

Melda KESKİN Açık Radyo Program Yapımcısı

F

atoş Altuncan: Türkiye’nin ilk tıbbi bitkiler bahçesi olan ZTBB, ziyaretçilerin, eğiten ve eğlendiren bir tabiat parçasından yararlanabilmeleri, ekosistemimizin farkına varabilmeleri amacıyla 2005 yılında, 14 dönümlük alanda kuruldu. Zeytinburnu Belediyesi ile Merkezefendi Geleneksel Tıp Derneği’nin farklı iklim ve coğrafyalarda yetişen bitkileri biraraya getirerek birlikte yürüttükleri bu projede, ekili ve etiketli tıbbi bitki sayısı 600’ü aşmış durumda. Bahçemizdeki bitkiler 68 ada, kaya bahçesi, sera ve ada dışı alanlarda sergileniyor. MK: Bir yılı aşkın bir süredir arada sırada gelip gittiğim Bahçe’yi farklı mevsimlerde çok farklı halleriyle görme fırsatım oldu. Manavda, pazarda yaz kış çilek, portakal, enginar gören insanlar, özelikle de bitkileri neredeyse hiç tanımayan gençler ve çocuklar için bu çok önemli bir fırsat, diye düşünüyorum. ZTBB’de neleri, nasıl yetiştiriyorsunuz? FA: Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi, burada yetiştirilecek bitkilere karar verirken, etkinlik ve güvenliği araştırılmış ve geleneksel kullanımı yaygın olanlara öncelik tanıyor. Bahçe yerleşiminde, bitkilerin familyaları, özellikleri ve yetişme istekleri dikkate alınıyor. Kaya bahçesinde, biberiye, dağ mayasılotu, damkoruğu, kekik gibi kayalık alanlarda yetişen tıbbi bitkilerden örnekler sergileniyor. Sıcak ve ılıman iklim bitkilerinin yetiştirildiği seramızda ise ülkemizde yetişen muz, limon, portakal, turunç gibi bitkilerin yanısıra, guava, demirhindi, havlıcan, kedibıyığı, mango, neem ağacı, papaya, tatlı patates, sago palmiyesi, tarçın, zencefil, zerdeçal gibi ülkemizde doğal olarak yetişmeyen bitkiler bulunuyor. Dediğiniz gibi, Bahçe her mevsim gezilirse, bitkilerin bütün evreleri görülebilir. İlkbaharda, patlamış tomurcukları ve pembe-beyaz çiçeklerle kaplanmış meyve ağaçlarını; yazın, rengarenk çiçekleri ve olgunlaşan meyveleri; sonbaharda, yeşilden sarıya, turuncuya, kahverengiye dönen yaprakları ve bitkilerin tohuma hazırlanışını; kışın, karlar altındaki her dem yeşilleri görmek

Fatoş Altuncan

2008

yılı benim için oldukça zor bir yıldı. Babamın bir gece evde düşüp başını sehpaya çarpması ve 24 saat içinde beyin kanaması geçirdiğinin anlaşılmasıyla, yaşamımız altüst oldu. “Başarılı” geçtiği iddia edilen beyin ameliyatının ardından, zaman zaman 40 derece ateşle 3 hafta kadar yoğun bakımda yatan babam, 80 küsur yıllık hayatında görmediği yoğunluktaki çeşitli tıbbi müdahalelere maruz kaldı; sonraki 11 ay boyunca kendisine verilen çeşit çeşit ilaçlar sağlam organlarını da bozdu; yürüyerek gittiği ameliyatın ardından, hiç yataktan kalkıp yürüyemedi, bir daha bizimle konuşamadı. Maddi, manevi şokların birbirini kovaladığı ve kesif bir acının hakim olduğu o yıl içindeki tek kazancım, haftasonları Cuma akşamı iş çıkışı babama refakate giderken, yoldaki bir levhada adını gördüğüm, ama aylar sonra ancak ziyaret fırsatı bulabildiğim Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi’ni keşfimdi. Bahçe’de geçirdiğim ilk dakikalar bile bana çok iyi geldi. Hazır babam için her haftasonu o taraflara gidiyordum, Pazar günleri birkaç saat ayırıp oradaki Fitoterapi kursuna devam edebilirim, diye düşündüm. Sonbaharda kurs başlamadan babam ölmüştü. Kursa yazılmıştım bir kere...başladım. Benim gibi doğal tedavilerle ilgilenen başkalarıyla 7 haftasonu bir arada bulunmak ve kursta öğrendiklerim, acımı hafifletti, içimi yeniden umutla doldurdu. Bu söyleşi, henüz tanışmadıysanız ZTBB ile tanışmanız için. İstediğiniz herhangi bir kursa devam edebilir, gönüllü bahçıvan olabilir ya da doğanın yeniden canlandığı bu günlerde sadece Bahçe’yi ziyaret ederek mutlu olabilirsiniz. Daha önce çalıştığı reklamcılık sektöründen uzaklaşmak, bir nevi “karma temizlemek” ihtiyacıyla kendisiyle ilişkilendirebileceği bir iş ve işyeri imkânı ararken, Tıbbi Bitkiler Bahçesi’nin karşısına bir vaha gibi çıktığını söyleyen Fatoş Altuncan ile yaptığımız söyleşiyi yararlı bulacağınızı umuyorum. Fatoş Hanım, Bahçe’nin işletme sorumlusu olarak bütün faaliyetleri ve ihtiyaçları ile ilgileniyor. Melda Keskin: Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi (ZTBB) kent içinde rantın bu denli yüksek olduğu bir alanda, beton binaların istilasından kurtarılmış bir vaha adeta. Kuruluşu ile ilgili bilgi verir misiniz?

16

mümkün.

Stajyerler

MK: En son, Prof Dr. Ulvi Zeybek’in Aromaterapi kursuna katılmak için geldiğimde, yeni doğum yapmış olan anne kedi ve yavrularını bir de herkese kendini sevdirmek için can atan bir başka tekir kediyi sık sık görmüştüm. Bahçe’de bitkiler dışında diğer canlılardan da var anlaşılan... FA: Evet, Bahçemiz, köpek, kedi, horoz, tavuk, ördek, tavşan, kaplumbağa, arı, kuş ve böceklere ev sahipliği yapıyor. Bu özelliğiyle de


BİTKİLERLE YAŞAM

Gönüllü bahçıvan özellikle çocukların tabiatı bir bütün olarak görmelerini kolaylaştırıyor.

Bitki Yetiştirme

Son günlerde bir de tavuskuşumuz oldu. MK: Harika. Tıbbi bitkilerde suni gübreler, tarım ilaçları kullanıldığını düşünemiyorum, ama kurum olarak ekolojik uygulamalarınızı yine de sormak istiyorum. FA: Tabii, haklısınız. Bitki artıkları ve diğer organik atıkları kompost alanında değerlendirerek doğal gübre haline getiriyoruz, suni gübre kullanmıyoruz. Bitki zararlıları için kimyasal ilaçlar yerine haşerat uzaklaştırıcı bitkiler, bitki özleri, kümes hayvanları ve organik ilaçları tercih ediyoruz. Adaları damlama, ada dışı alanları ise yağmurlama yöntemiyle sulayarak su israfından kaçınıyoruz. MK: Bize biraz da Bahçe’nin özel mekanlarından ve teknik uygulamalarından söz eder misiniz? FA: Bahçede kaidesinde 52 haftalık tabiat takvimi olan orijinal bir güneş saati ve bitkilerin dünyasını fotoğraflarla anlatan “Bitkilerin Serüveni” panosu var. Teknik olarak, en önemlisi herbarium ve laboratuvarımız. Bahçede yetiştirilen bitkiler uygun zamanlarda hasat edilip, kurutma odasındaki raflara yerleştirilerek kurutuluyor, etiketlenip drog dolaplarında muhafaza ediliyor. Ülkemizdeki bitki varlığının sürmesine katkıda bulunmak amacıyla oluşturulan tohum bankasında Bahçe’deki bitkilerden elde edilen tohumların yanısıra ülkemizin farklı bölgelerinden temin edilen yerel tohumlar yeralıyor. Kişi ve kuruluşlarla tohum takası da yapılabiliyor. Bitkiler çiçekli haldeyken toplanıp, pres yapılarak kurutuluyor, kartonlara yapıştırılıp, etiketleniyor ve kurutulmuş bitkilerin arşivlendiği herbarium’da muhafaza ediliyor. Bahçe laboratuvarında ise bitkilerin morfolojileri ve anatomileri inceleniyor; uçucu ve sabit yağ elde ediliyor; tentür, merhem, krem, parfüm, kolonya, sabun yapılıyor; kefir üretiliyor; bitki zararlılarına karşı bitki özleri hazırlanıyor. ZTBB Sağlık Araştırmaları Merkezi, tıbbi girişimlerin etkilerini ortaya koymak; yerel, geleneksel ve doğal sağlık mirasımızı değerlendirmek; insan ve tabiat dengesine duyarlı, erişilebilir, adil bir tıp anlayışı geliştirmek; kütüphanesi, yayınları, seminerleri, atölye çalışmaları, çocuk programları, belgesel gösterimleri ile bir danışma merkezi olmak üzere kuruldu.

Börtü Böcek

MK: Bu kapsamda hangi etkinlikler yapılıyor? FA: Biyoçeşitliliğin ve kültürel mirasın korunmasına katkı sağlamak amacıyla, Anadolu’da yetişen tıbbi bitkileri ve bunların kullanılışına dair yerel bilgileri derleme gezileri yapılıyor. Gelibolu yarımadası, Isparta, Ödemiş Bozdağ, Fethiye Babadağ Faralya köyü, İznik Tacir köyü ve Kars Boğatepe köyü gezi yapılan yerlerden bazıları. Üniversite ve yüksekokul öğrencileri Bahçe’de staj yapabiliyor. Bugüne kadar, biyoloji, eczacılık, ziraat mühendisliği, tıbbi ve aromatik bitkiler, bahçe ziraatı, organik

www.kuzeyorganik.com

17


BİTKİLERLE YAŞAM tarım, seracılık, peyzaj teknikerliği bölümlerinden 100’ü aşkın öğrenci staj yaptı. Ayrıca her yıl sınırlı sayıda lise öğrencisine, bahçenin faaliyet alanındaki konularda proje desteği veriliyor ve laboratuardan faydalanma imkanı sağlanıyor. MK: Avangart Kadın okurlarına Bahçe’yi görmelerini tavsiye ediyorum. Geldiklerinde neler yapabilirler? FA: Bahçe işlerine gönüllü katkıda bulunmak ve bahçe bakımı becerisini geliştirmek isteyenler için “gönüllü bahçıvanlık” programımız var. Günümüz diliyle yayınlanmış ilk Türkçe tıp yazmalarını Merkez’de bulmak mümkün. “Köşe Bucak Börtü Böcek” isimli çocuk kitabında tıbbi bitkilerin hikâyesi anlatılıyor. Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi ve Sağlık Araştırmaları Merkezinin süreli yayını olan “Sağlık Çevre Kültürü” isimli dergiye ücretsiz abone olabilirler. Bahçeden fide, kurutulmuş drog, uçucu ve sabit yağ, doğal sabun temin edebilirler. Hergün 09:00’dan güneş batana kadar ziyarete açık olan Bahçe’ye grup halinde randevuyla gelirlerse onları rehber eşliğinde gezdirebiliriz de... Ayrıca sizin yaptığınız gibi onlar da isterlerse kurslarımıza* katılabilirler. Doğal sağlık konularıyla ilgilenenleri, her yıl Haziran başında yapılan Merkez Efendi Geleneksel Tıp Festivali’ne de bekleriz... MK: Çok sağolun verdiğiniz bilgiler için. Yine görüşmek üzere, sağlıklı kalın. * ev tıbbı seminerleri: fitoterapi (bitkiler ile tedavi), aromaterapi (bitki yağlari ile tedavi), masajterapi (bayanlara), doğal bakım; atölye çalışmaları: Bitkileri tanıma – yetiştirme, ayın tıbbi bitkisi, tentür hazırlama, kışa hazırlık, doğal kozmetik, permakültür, doğal boyama, flora mythologica, bitki fotoğrafçılığı; çocuk programları: köşe bucak börtü böcek, geri dönüşüm, bahçe’de sanat, köşe bucak börtü böcek ekoloji yaz okulu.

11. MERKEZEFENDİ GELENEKSEL TIP FESTİVALİ ZEYTİNBURNU TIBBİ BİTKİLER BAHÇESİ PROGRAMI (5-13 Haziran 2010) 5 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 6 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 7 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 13:00 Belgesel Gösterimi 14:00 Atölye Çalışması: Mine Özgür 17:30

18

“Sabun Atölyesi” Seminer: Sevilay Kahveci “Sigarayı Bırakma Yöntemleri”

8 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 13:00 Belgesel Gösterimi 14:00 Atölye Çalışması: Kutsal Zafer Şahin “Doğada Hayatta Kalma Teknikleri Atölyesi” 17:30 Seminer: Gonca Gürses van Herpen “Sesle Terapi*” 9 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 13:00 Belgesel Gösterimi 14:00 Atölye Çalışması: Nazım Tanrıkulu “Bitki Özleri Atölyesi” 17:30 Seminer: Andrew Zionts “Buteyko Nefes Tekniği: Ağzınızı Kapatın” 10 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 13:00 Belgesel Gösterimi 14:00 Atölye Çalışması: Zülfükar Alkan “Doğal Parfüm Atölyesi” 17:30 Seminer: Kemal Özer “Ekoloji – Ekonomi Mücadelesi” 11 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 13:00 Belgesel Gösterimi 14:00 Atölye Çalışması: Elgin Karadağ “Doğal Boyama Atölyesi” 17:30 Seminer: İsmail Günay Paksoy - Halûk Perk “Tılsım Mühürlerde Şifa Arayışı” 12 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 13:00 Belgesel Gösterimi 14:00 Atölye Çalışması: Seda Sakacı “Doğal Kozmetik Atölyesi” 17:30 Seminer: Betül İpekçioğlu “Feldenkrais Yöntemi – Hareket Terapisi” 13 Haziran 13:00, 15:00, 17:00 Çocuk programı - “Köşe Bucak Börtü Böcek” 13:00 Belgesel Gösterimi 14:00 Atölye Çalışması: Handan Ceylan “Geri Dönüşüm Atölyesi: Plastik Torbaların Değerlendirilmesi” 17:30 Seminer: Prof.Dr. Hamdi Temel


BİTKİLERLE YAŞAM Zararları”

“Plastik Torbaların İnsan ve Çevre Sağlığına

Atölye çalışmalarımız 20 kişiyle sınırlıdır. Lütfen çalışma günü 12:00’ye kadar kayıt yaptırınız. * Seminer uygulamalı olacağından rahat oturulabilecek bir kıyafet giyilmesi tavsiye edilir.

Bitkilerle Tedavi Sempozyumu 5-6 Haziran 2010 / Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi 1. Panel: Anadolu halk ilaçları üzerine araştırmalar Tıbbi bitkiler ve etnobotanik çalışmalar Prof. Dr. Ayla Kaya Anadolu Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Anabilim Dalı Halk arasında kullanılan tıbbi bitkilerin derlenmesi Prof. Dr. Kerim Alpınar (E) İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Anabilim Dalı Yerel bitkilerden yapılan ilaçlar Ecz. Müjgan Üçer Araştırmacı -Yazar, Selçuk Ecza Deposu, Sivas Şubesi Mes’ul Müdürü

Türkiye’de tıbbi bitkilerin üretimi ve pazarlanması Doç. Dr. Yüksel Kan Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Anabilim Dalı

Tıbbi bitkilerin ekonomik değeri: Ardıç örneği Yrd. Doç. Dr. İbrahim Tümen Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Ürünleri Kimyası ve Teknolojisi Anabilim Dalı

6. Panel: Tıbbi bitkilerin ve bitkisel ilaçların mevzuatı Tedaviye yardımcı ve sağlığı koruyucu ürünlerin ruhsatlandırılması Dr. Aslı Can Ağca İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü Bitkisel ilaçlar ve bitkisel ilaç mevzuatı Prof. Dr. Bilge Şener Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı Bitkisel ürünlerde kalite Prof. Dr. Murat Kartal Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı 7. Panel: Sonuçlar www.ztbb.org

2. Panel: Bitkilerle tedavide güncel araştırmalar - 1 Yeni ilaç geliştirme araştırmalarında tıbbi bitkiler Doç. Dr. Şebnem Harput Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı Eski ilaçlar, yeni uygulama alanları Dr. Eren Akçiçek Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Aromaterapinin fitoterapide yeri Prof. Dr. Ulvi Zeybek Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Anabilim Dalı 3. Panel: Bitkilerle tedavide güncel araştırmalar - 2 Alzheimer hastalığının tedavisinde bitki kökenli ilaçlar Prof. Dr. İlkay Erdoğan Orhan Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı Kanserde bitkilerle tedavide örnek uygulamalar Doç. Dr. Canfeza Sezgin Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Tıbbi bitki araştırmalarında kaynak olarak “eski tıp”: Kokulu gül örneği Prof. Dr. Ayten Altıntaş İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı 4. Panel: Bitkilerin tedavi amaçlı kullanımında sorunlar Bitkilerin tıpta kullanılması konusunda sorumluluklarımız Prof. Dr. L.Ömür Demirezer Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı Bitkisel ürünler ve güvenilirlikleri Prof. Dr. Tayfun Ersöz Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı 5. Panel: Tıbbi bitkilerin korunması, üretimi ve ticareti

Tıbbi bitki ıslahı ve yetiştiriciliği Prof. Dr. Ersin Yücel Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Anabilim Dalı

http://yupilife.com

19


HAYVAN DOSTLARIMIZ

SU KAPLUMBAĞALARI

Eser GÜL

S

u Kaplumbağasının bakımı kolay gibi görünebilir ama aslında zor bir iştir. Öncelikle bu hayvanlar hakkında bilgi vermek istiyorum. Su kaplumbağalarının 6 değişik türü ve bunların alt türleri vardır. Pet Shoplarda daha çok Kırmızı Yanaklı (Trachemys scripta elegans) satılır. Su kaplumbağaları egzotik hayvan olduklarından sıcak suyu severler. Predator canlılar sayılırlar. Avcıdırlar; kuşları, balıkları ve yakaladıkları neredeyse tüm canlıları yerler (beni bile ısırıyorlar ya, neyse…). Doğal ortamlarında gruplar halinde dolaşırlar. Bu yüzden almaya karar verirseniz en az 2 tane alın. Evet, gelelim bakımına: Su kaplumbağaları, Pet Shopların verdiği dandik kaplarda uzun süre yaşayamaz. Bu yüzden Terraryum adı verilen bir çeşit akvaryum şart. Bir de filtre alın yoksa iki üç günde bir suyu temizlemek zorunda kalırsınız

20

ve bu hiç de güzel bir şey değil. Filtreyi her hafta temizledikten sonra terraryumu uzun süre temizlemenize gerek kalmaz. Son olarak kaplumbağalar güneş ışını veya D vitamini almalıdır, yoksa Kabuk Yumuşaması denilen, kaplumbağalar için ölümcül bir hastalık gerçekleşebilir. Ayrıca kaplumbağalar cereyan yapan yerlerde bulunmamalıdır yoksa grip olabilirler. (Benim kaplumbağalarımdan birisi olmuştu, her gün antibiyotik vererek iyileştirmiştim.) Eğer çok acıkırlarsa kaçmayı deneyebilirler. Bazen evin içinde dolaşmalarına da izin vermek gerekir. Eğer yüksek bir yere çıkmaya çalışıyormuş gibi yaparsa akvaryumuna geri dönmek istiyor demektir. Ayrıca kaçtıklarında kapalı köşelere saklanırlar (mesela benimki kaçınca yatağın köşesine gidiyor). Şimdilik anlatacaklarım bu kadar, daha sonra görüşmek üzere.


21


VATAN VE KÖKLERİMİZ

YAHUDİ TÜRKLER (HAZARLAR) B Hasan TOPUXUZ TUNGA BURTACHINE

u bölümümüzde yine Hasan Toupuxuz’un Arthur Koestler’in “13. Kabile” isimli araştırmasından alıntılamış olduğu metni yayınlıyoruz. Yazar, o zamanın çapraz taramış olduğu kayıtlarına göre Hazar Türklerinin birliğini kurmuş ve ülkesinde yerleşik düzene geçmiş olarak kendi özgürlüğüne ve bağımsızlığına çok düşkün olduklarını ve dolayısıyla da güneydeki Araplar ve kuzeydeki Rusların etkileri altına girmemek için 3. bir çıkış yolu olarak o sırada alakasız gibi görünecek bir seçim yaparak Yahudiliği resmi dinleri olarak kabul ettiklerini araştırıp yazmış. Buradaki amaç tamamen kültürel ve siyasi bağımsızlıklarını sürdürebilmek… Tarihin bir cilvesi olarak Yahudi kökenli olmayıp sadece bağımsızlıklarını korumak amaçlı olarak bu dini tarihte bir ilk olarak sonradan seçen, aslen Hazarlı olan bu Yahudi Türkler, zamanla göçebelik yoluyla Avrupa’nın çeşitli yerlerine ve Rusya’ya da dağılıyorlar. Ama ne yazık ki arî ırka mensup olduklarını düşünen ve saf bir ırk yaratma düşüncesinde olan Naziler tarafından toplama kamplarına götürülüp yakılıyorlar da. Kendisi de İngiliz vatandaşı olmadan önce Macar asıllı ve Aşkenaz Yahudilerinden olan Arthur Koestler tarihte yapılmış bu yanlışı özellikle antisemitizmi önlemek amacıyla 13. Kabile isimli araştırmasında yazmış.

geliyordu. “De Cerimoniis-Törenler Kitabı” adlı eserinde, Roma’daki Papa’ya ya da Batı Roma İmparatoru’na gönderilecek bir mektup için iki sikkelik altın damga yeterken, Hazar kralına gönderilecek bir mektuba ancak üç sikkelik altın damga gerekir diye bir not düşmüştü. Bunun bir iltifattan çok bir realpolitik gereği olduğunu anlıyoruz. IX. yüzyılda, Bizans İmparatorluğu için büyük bir olasılıkla Hazar Kağan’ının önemi, Charlemagne ve onun soyundan gelenlerinkinden daha az değildi hatta belki de daha fazlaydı. Uzun bir süre, doğudaki en güçlü devletler olan Bizans ve Abbasiler’le boy ölçüşebilecek Hazarlar’dan başka bir güç bulunmuyor. Etnik yapı açısından Türklerden oluşan Hazar ülkesi, Hazar denizi ile Karadeniz arasında, zamanın büyük güçlerinin ısrarla denetimleri altına almaya çalıştıkları ve son derece hayatî ticaret yollarının kesiştiği bir bölgede yer aldığı için önemli bir stratejik konumdaydı. Bizans açısından bir tampon devlet rolü oynuyor ve Doğu Roma İmparatorluğu’nu, önce Macarlar, Bulgarlar, Peçenekler, daha sonra da

“Batı Avrupa’da Charlemagne imparatorluk tacını giydiği tarihlerde, Avrupa’nın doğusunda, Kafkasya ile Volga arasında Hazar İmparatorluğu adı altında tanınan bir Musevi Devleti hüküm sürüyordu ...” sözleriyle başlayan Arthur Koestler’in 13. Kabile adlı eserini, tarihin en muhteşem ve en gizemli konularından biri hakkında eşi bulunmayan bir eser olarak niteleyebiliriz. Koestler Hazarlar üzerine araştırma yapmış bütün tarihçilerin eserlerini birbirleriyle karşılaştırıp son derece akılcı bir yaklaşımla, unutulmuş veya unutturulmuş olan bu tarihi çözümleyerek günümüzü anlamaya çalışıyor ve belli tabuları zorluyor. Günümüz Musevilerinin çoğunluğunu oluşturan Aşkenazların etnik kökenlerinin Sami ve İbrani olmadığını, Ben-i İsrailoğullarının 12 kabilesinin dışından Türk kökenli Hazarlar’dan yani bir 13. kabileden geldikleri iddialarını ispatlıyor. Üstelik de dünya üzerindeki Musevilerin ezici çoğunluğunun Aşkenaz olmaları oldukça düşündürücü. XV. ve XVI. yüzyıllara kadar Hazarlar üzerine oldukça ihtiraslı tartışmalar yapılmış olmasına rağmen sonra uzun bir zaman tamamen ortadan kalkmış olduğunu görüyoruz. XX. yüzyılın kinci yarısında tekrar alevlenmekle beraber, her ne kadar sadece konulara vakıf kısıtlı çevrelerde polemik konusu olduysa da çeşitli “resmi tarih”lere de ters düştüğü için olmalı, hiçbir zaman yeterince medyatikleşmediğine şahit oluyoruz. Hazar’lar Türk kökenliydiler, güçlü bir medeniyete sahiptiler ve bilinmeyen sebeplerden dolayı Museviliği resmi din olarak kabul etmişlerdi. Hazar Denizi ile Karadeniz arasında V. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar hüküm süren Hazarlar bir soykırıma uğramadan tarih sahnesinden çekildiler. Onlardan kalan izler neler? Kimdiler? Musevilik tarih boyunca İbranilerden başka hiçbir kavim, hiçbir millet tarafından kabul görmediği halde ve diğer tek Tanrılı dinlerin tam tersine İsrailoğulları kendi dinlerini başkalarına ne dayatarak, ne de gönül rızasıyla hiçbir zaman yayma çabası göstermemiş olmalarına rağmen, nasıl oluyor da bu kuralın tek istisnasını bir Türk kavmi oluşturuyor? Acaba bugünkü Doğu Avrupa Musevilerinin önemli bir kısmının kökeni Hazarlardan mı geliyor? Nazilerin soykırımına uğrayan “İsrailoğulları”nın ataları aynı zamanda da arî ırkın beşiği olan Kafkasya’da ortaya çıkan bu 13. kabileden mi geliyorlar? Arthur Koestler’e göre “antisemitizm” bu verilere göre anlamını yitiriyor. Koestler, “bu tez aynı zamanda hem cellâtların hem de kurbanların ister istemez içine düştükleri trajik bir yanılgıyı ortaya koyuyor, belki de tarihin en acı yanılgısını” demekten kendini alamıyor. Sonuç olarak, Arthur Koestler’in belgelediği gibi, Hitler’in Yahudi soykırımında Macaristan, Polonya ve Rusya’da yaşayan Hazar Türklerinin torunları ne yazık ki nasibini aldı ve toplama kamplarına gönderilerek yok edildi. Batı Avrupa’da Charlemagne’ın imparatorluk tacını giydiği tarihlerde, Avrupa’nın doğusunda, Kafkasya ile Volga arasında Hazar İmparatorluğu adıyla tanınan bir Musevî Devleti hüküm sürüyordu. Altın çağına VII. ve X. yüzyıllarda erişen bu devlet, ortaçağ Avrupa’sının, dolayısıyla modern Avrupa’nın da biçimlenmesinde önemli bir rol oynamıştı. Bunun en fazla farkında olanların başında, aynı zamanda da iyi bir tarihçi olarak tanınan Bizans İmparatoru VII. Konstantin Porphyrogenitos (901-959)

22

Arthur Koestler Vikingler ve Rûslar gibi kuzey steplerinin amansız savaşçı barbar kavimlerinin istilâ tehlikesinden koruyordu. Bizans diplomasisi açısından olduğu kadar Avrupa tarihi açısından da önem taşıyan noktaysa, Hazarların güneyden bir çığ gibi gelen Arap istila dalgalarını durdurup püskürtmesi ve Arap akınlarının İran üzerinden Orta Asya’ya doğru yönelmesine sebep olmasıdır. Batıdan ilerleyerek Avrupa’yı istila eden Arap ordularının Fransa’da Poitier bölgesinde Charles Martel tarafından zorlukla durdurulabilmesine karşın, doğu cephesinde Hazarlar Doğu ve Orta Avrupa’nın Araplarca istilasını engellemişler ve onlara Kafkasya kapılarını kapamışlardı. Tarihin bu çok az bilinen bölümü hakkında Hazar tarihinin en önemli uzmanlarından biri olan Prof. D. M. Dunlop. 1954’te yazdığı “The History of Jewish Khazars” adlı kitabında şöyle der: “Hazarlar olmasaydı Doğu’daki Avrupa uygarlığının kalesi olan Bizans, Arapların karşısında çok uzun süre dayanamazdı. Büyük bir ihtimalle bunun doğal sonucu olarak Hıristiyan ve İslâm dünyalarının tarihi de bugünkünden çok daha farklı olurdu”. Hazar Türklerinin Arap akınları karşısında böylesine bir zafer kazanmasının yarattığı yankıların bir sonucu olarak, ilerde V. Konstantin adıyla tahta çıkacak olan Bizans prensi, bir Hazar prensesi ile evlendi. İmparatoriçe İrena adını alacak bu prensesin İstanbul’a getirdiği giysiler saray çevresinde öylesine hayranlık yaratıp moda oluyor ki bunlara “Tzitzakion” adı veriliyor; bu sözcük de prensesin kendi isminden geliyor; “Çiçak” [yani günümüz Türkçesindeki çiçek, ç.n.]. Bu evlilikten doğan ve de Hazar lâkabını taşıyarak imparator olan IV. Leon, 775-780 tarihleri arasında hüküm sürecekti. Hazar Kağanı’nın gücünün VIII. yüzyılda Doğu Roma İmparatorluğu’nun


VATAN VE KÖKLERİMİZ Kafkasya üzerinden geçen ticaret yollarının Müslüman akınlarına karşı güvenliğini sağlamaktan öte, Bizans’ın saray entrikalarına müdahale edip imparator tayin edilmesinde rol oynayacak kadar arttığını savunan Dunlop’un ifadesinde hiçbir abartma payı yok. Hazarlar, şamanlığı bırakıp Musevî dinini kabul ediyorlar Bir süre sonra, 740 tarihinde, Hazar İmparatoru ve saray çevresi başta olmak üzere tüm yönetici ve askerî sınıf, Musevî dinini kabul ettiler ve çok geçmeden de bu yeni din, Şamanlığın yerine resmî din sıfatını aldı. Bugün bile böyle bir olay nasıl çarpıcı ve olağanüstü gözüküyorsa o zaman da bu kararın aynı şekilde şaşırtıcı olduğunu Bizans, Arap, Rus ve İbranî kaynaklardan saptamak mümkün. Çağdaş Macar tarihçisi Anthal Bartha’nın 1968’de yazdığı ve VIII ila IX. yüzyıllardaki Macar toplumunu inceleyen bir eserinde birkaç bölüm Hazar Türklerine ayrılmış bulunuyor. Bu yüzyıllarda Macarlar Hazarların himayesinde olmalarına rağmen, kitapta Hazarların Musevî dinini kabul etmelerine sadece bir paragrafta değinmesi yazarın bu tarihi olgu karşısında ne derece rahatsızlık duyduğunu sezinlemek için yeterli: “Fikir tarihiyle ilgili sorunlar konumuz dışında olmasına rağmen Hazar krallığının devlet dini meselesine dikkat çekmek zorundayız. Musevî dini toplumun yönetici sınıflarının kabulü ile resmi din oluyor. Etnik olarak Yahudi olmayan bir halkın Museviliği din olarak kabul etmesi doğal olarak ilginç spekülasyonlar yaratabilir. Bizans’ın Hıristiyanlığı yayma misyonuna karşı olduğu kadar Arapların İslamî yayılmacılığına da bir çeşit meydan okuma mahiyetinde olan Hazarların din değiştirmeleri, üstelik de sözünü ettiğimiz iki imparatorluğun siyasal baskıları altında olmasına rağmen Musevilik gibi, tektanrılı bir din olmakla beraber hiçbir dış siyasal desteğe sahip olmayan, tam tersine her tarafta baskılara uğrayan bir dini kabul etmeleri bu konularda araştırmalarda bulunan tüm tarihçileri hayretler içerisinde bırakmıştır. Hazarların bu seçimlerinde güttükleri amaç siyasal bağımsızlık iradesinin ifadesinden başka bir şekilde açıklanamaz”. Hazarların uygarlığı bir göçebe kültüründen ibaret değil Hunlar’ın yani Atilla’nın, ordularıyla Avrupa’yı tehdit etmesi tarih sahnesinde sadece 24 seneye tekabül eder (372-453). Devlet ömrünün bu kadar kısa sürmesini, Batılı tarihçiler, Hunlar’ın göçebe bir halk olmasıyla açıklıyorlar, o zaman aynı şekilde göçebelerden oluşan ama 4 yüzyıl yaşayan Hazarlar için neden aynı gerekçe geçerli olmamıştır? Hazarlar’ın yaygın konut tipi, başlangıçta çadır olmuşsa da son derece büyük yerleşim merkezleri ve devamlı gelişim gösteren bir toplum yapıları vardı. Kısa bir sürede yarı yerleşik hayata geçmişlerdi ve göçebe savaşçı kabileler, hayvancılığın yanı sıra tarım, bağcılık, balıkçılık, ticaret ve sanatkârlıkla da uğraşıyorlardı. Sovyet arkeologların yaptıkları araştırmalarda elde ettikleri bulgulara göre Hazarlar, Hunlar’dan daha farklı olarak çok ileri bir medeniyet seviyesine erişmişlerdi. Kilometrelerce alanlara yayılan geniş köy veya kasabalar, son derece geniş ağıl ve ahırlara galerilerle bağlı olan evler bulundu. Bulunan at arabaları, gündelik eşyalar, kemer tokaları, eyer ve koşum parçaları gelişmiş bir zanaatkârlığın izlerini taşıyordu. Arkeologlar geç devirdeki dört köşe yapılardan daha alt seviyelerde ise yuvarlak ev tipleriyle karşılaştılar bu da çadırdan geçişin bir işaretiydi. O devirlerdeki Arap kaynakları, Hazarlar’ın yarı göçebe bir hayat yaşadıklarını, başkent İtil’de bile sadece kış aylarında yaşadıklarını belirtiyorlar. Baharla birlikte bozkırlara, ovalara gidiyorlar, belki de sadece şehir dışındaki bağ ve bahçelerinde kurdukları çadırlara yerleşiyorlardı. Bu kazılarda elde edilen diğer çok önemli bulgular da bize VIII. yüzyıldan itibaren Hazarların kuzey sınırlarını korumak için karmaşık yapıda seri kalelerden oluşan bir sur sistemi oluşturduklarını gösteriyor. Bu ilginç sistemin tamamı bir yay şekli oluşturuyor ve geri savunma dayanağının Kırım üzerine yaslandığını görüyoruz. Böylece Donetz ve Don nehirlerinin havzalarını geçip Volga’ya kadar uzanan bu savunma düzeninin en güneyinde yer alan Kafkas dağlarının da doğal bir duvar oluşturduğunu ve batıda Karadeniz, doğuda da “Hazarların Denizi”yle bu savunma sistemini tamamladığı ortaya çıkıyor. Anlaşılan bu tarihlerden itibaren Hazarlar açısından tehlike oluşturan esas askerî tehdit, güneyden çok kuzeyden gelmeye başlıyor. Sovyet arkeoloğu M. I. Artamanov’a göre; “Hazarlar IX. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyinde, buralardaki bozkırlarda ve Dinyeper nehrinin geniş ormanlık bölgelerinde rakipsiz bir üstünlüğe sahiptiler. Yaklaşık

bir buçuk asır boyunca Doğu Avrupa’nın güney yarısını hakimiyetleri altına almışlardı ve Asya ile Avrupa arasındaki en önemli doğal geçitlerden biri olan Ural Hazar hattını tamamen denetimleri altında tutuyorlardı. Bu dönemde doğudan gelen göçebe kabilelerin de tüm akınlarını durdurdular.” Hazarlar üzerine olan kaynakların çoğunluğunun onları düşman olarak gören ülke tarihçileri tarafından yazılmış olması nedeniyle, özellikle de o devirdeki Arap, Gürcü veya Ermeni tarihçilerin eserlerine temkinle yaklaşılması gerekir; Hazarlar üzerine yazan Arap tarihçilerin eserlerinde gerek İbn Sait el Magrebî’nin gerek aynı zamanda bir seyyah olan İbn Fazlan’ın kitaplarında düşmanca ve yukardan bakan bir hava hâkimdir. Sadece coğrafyacı Istakri eserinde AkHazar’ların çarpıcı güzelliğinden söz eder. İbn Said al Magrebi yaşanan toprakların en kuzeyinde, yedinci iklimde yaşayan Hazarların ülkesinin soğuk ve rutubetli olduğunu ve bunun sonucu olarak insanların uzun boylu, beyaz tenli, mavi gözlü, uzun ve genellikle kızıl saçlı ve soğuk tabiatlı olduklarını yazıyor ve kısaca vahşî bir görünüşe sahip oldukları sonucunu çıkartıyor. Doğal olarak bir asır süren ve Araplar için başarısızlıkla biten savaşların ardından, bir Arap tarihçisinden sevecen bir yaklaşım beklenmez herhalde. Bir Gürcü vakanüvis Hazarların kutsal kitaplarda sözü edilen Yecüc ve Mecüc’ler olduğunu iddia ederek onların çirkin, kan içici, vahşî hayvan sürülerinden farksız olduklarını yazıyor. Bir Ermeni yazar ise; tiksindirici derece çirkin suratları, kirpiksiz gözleri ve kadınlar gibi omuzlarına inen kızıl saçları olan korkunç Hazar sürülerinden söz ediyor. Türk adı belli bir etnik grubu belirlemese de V. yüzyıldan itibaren batıya doğru göç eden Ural-Altay dil gurubuna dahil çeşitli etnik gurupları ortak olarak “Türk” diye adlandırmak adet oldu. Bu adı takan Çinliler, bir ırktan çok, belli bir dili tanımlıyorlardı. Bu noktadan hareketle, Hunları ve Hazarları da Türk olarak tanımlayabiliriz. Hazarların konuştuğu lehçenin bugünkü Çuvaşların diline yakın olduğu sanılıyor. Çuvaşlar kendilerinin Hazarlara çok yakın bir dil konuşan eski Bulgarlardan geldiklerini iddia ediyorlar. Hazar kelimesiyse Türkçe gazar; gezer yani göçebe kelimesinden geliyor. Hazarlar ile ilgili ayrıntılı ciddi belgeler nadir ve çoğunlukla ikinci elden yani aktarma bilgilerden oluşuyor. İki büyük istisnayı, Abbasi döneminde diplomatik bir misyona katılan İbn Fazlan’ın eseriyle, Endülüs Emevileri devrinde Halife III. Abdürrahman’ın dışişleri bakanı konumundaki Hasday İbn Çiprut’la Hazar kralı Jozef arasındaki yazışma oluşturuyor. İbn Fazlan’ın eseri Hazarlar üzerine cılız bilgiler vermekle birlikte o zamanki Hazarlar ve onların hâkimiyetindeki diğer Türk toplulukları konusunda eşi bulunmayan ayrıntılara sahip. Bulgarlar ve Oğuzlar başta olmak üzere çeşitli kavimler ve coğrafyalar üzerine, ayrıntılı bilgi ediniyoruz. Komşularına göre Hazarların çok daha modern bir yaşamları olduğunu öğreniyoruz. Hazarlar’ın sulama kanalları açtıklarını ve daha ılıman iklimden gelen Araplar’da bile hayranlık yaratacak derecede geniş ve verimli tarım, bağ ve bahçecilik yaptıklarını İbn Fazlan’dan başka el-İstarkî, el-Masudî ve İbn Havkâl da kaydediyor. Ancak ana zenginlik kaynağının yine de dış ticaret olduğunu, beş bin kişilik, üç bin hayvanlık kervanlardan söz edilmesinden anlıyoruz. Hazarların denetimleri altında tuttukları ve geçen bütün mallardan, köleler de dahil olmak üzere %10 vergi aldıkları yollar hem Urallar üzerinden Orta Asya’yı Volga ile güneye, Karadeniz’e bağlıyor, hem de Kafkasya üzerinden Ermenistan, Gürcistan ve Bizans’a giden yollarla birleşerek bir kavşak oluşturuyor. Ayrıca Hazarların Macarlar, Bulgarlar, Oğuzlar gibi kendilerine tabi olanlardan aldıkları vergileri de eklersek ne derece önemli bir gelire sahip olduklarını kestirmek pek güç olmaz. Ek olarak, bu zenginlikleri koruyabilmek için gerekli olan, o ölçüde güçlü ve hatırı sayılır bir askerî güce ve yetenekli vergi tahsildarlarına, gümrükçülere sahip oldukları sonucunu çıkartabiliriz. Derbent-nâme adlı Farsça bir eser Hazar ülkesindeki, yerleri hâlâ belirlenememiş, zengin altın ve gümüş madenlerinden söz etmektedir. Öte yandan birçok kaynak Bağdat’ta, İstanbul’da, İskenderiye’de, Samara ve Fergana’da Hazar tacirlerinden ve mallarından söz etmektedirler. İbn Havkal, Hazar kralının ordusunda dört bin kişilik bir Harzemli Müslüman muhafız alayı olduğunu yazıyor ve İslâm ülkelerindeki savaşlardan ve baş gösteren veba salgınlarından ötürü göçler olduğundan söz ediyor. Bizans ordusunda da son derece yüksek

23


VATAN VE KÖKLERİMİZ maaş alan gayet seçkin bir Hazar alayı olduğunu biliyoruz. Hazarların ilk başkentlerinin Kuzey Kafkasya eteklerindeki Balancar kalesi olduğu sanılıyor. Daha sonra başkent kuzeyde, Volga üzerinde, Budapeşte’yi anımsatır bir şekilde kuruluyor; nehrin iki yakasına kurulan bu yeni şehrin batı yakasi İtil veya İdil, doğu yakası da Hazaran diye anılıyor, bazı kaynaklarda ise sanki iki ayrı şehirmiş gibi geçiyor. Batı yakada Kağan ile bütün yönetici ve soylular yaşıyor, doğu kesimde de değişik dinlerden Hazarlar ve onlara tabii diğer milletlerden oluşan bir nüfus yaşıyor. Arapların Heredot’u olarak anılan el-Masudî “Altın Çayırlar” adlı eserinde şehirde yedi tane hâkim bulunduğunu, bunlardan ikisinin Hazarlar için Musevî, ikisinin Müslüman, ikisinin Hıristiyan ve birinin de Şaman olduğunu yazıyor. Bu şehir adalet ve güvenlik açısından çok rahat olduğu için yerleşmiş çok sayıda Müslüman tacir olduğunu, biri büyük olmak üzere birkaç cami ve okul olduğunu ilave ediyor. X. yüzyılda bu yazılanları Musevî Ansiklopedisi de doğruluyor ve Hazarlar maddesinde; “Batı Avrupa’da anarşinin, cehaletin ve yobazlığın kol gezdiği bir dönemde, liberal ve adil bir yönetime sahip olduğundan Hazar Krallığı’nın gurur duyması doğaldı” diyor. Gerçekten de Hazarlar, Batı Avrupa’dan olduğu kadar Bizans İmpratorluğu’ndan ve ilk dönemdeki İslâm dünyasından da daha hoşgörülü bir yönetime sahiptiler. Ancak bilhassa Arap kaynaklarını incelediğimiz zaman genelde düşmanca bir bakış olmasına rağmen yine de gizli bir hayranlık seziliyor, Arap tarihçiler, Hazarlar, Oğuzlar veya Bulgar’daki toplumsal yaşamdaki hoşgörü, düşünce özgürlüğü, şüphecilik, siyasal hayatta görece demokratik bir yapının hâkimiyeti ve hiyerarşiye kör bir bağlılığın olmayışını kendi açılarından çarpıcı örneklerle aktarıyorlar. Mükemmel bir gözlemci olan Ahmet ibn Fazlan’ın seyahatnamesinnde yazdığına göre; Hazarlar iki yüzyıldan beri Museviliği kabul etmişlerdi ancak diğer göçebe soydaşları olan Bulgarlar, Oğuzlar ve Türkler daha hâlâ Hazarların eski dini olan Şamanlığa bağlıydılar. Hazarların din seçimi ve jeopolitik dengeler Hazarlar din olarak Museviliği seçtiklerinde, zaten zengin ve güçlü bir konumda olduklarından, herhangi bir ekonomik çıkar peşinde olmadıkları açıktır. Siyasal açıdan bakarsak VIII. yüzyılın Hıristiyan ve İslâm ülkelerin oluşturduğu bir ideolojik kutuplaşmaya sahne olduğu görülüyor. İnsanlık tarihinde ilk kez tektanrılı dinlerin rekâbetiyle, dinin, klasik bir propaganda aracı olarak siyasal ve askerî yayılma politikalarının emrine girdiğini görüyoruz. Hazarlar müttefik ya da rakip olarak bir üçüncü güç oluşturmakla birlikte Müslümanlığı veya Hıristiyanlığı kabul ettikleri takdirde bu tercihin kendilerini Bizans’ın veya Bağdat’ın kültürel hakimiyeti altına sokabileceğinin bilincine varmışlardı. Zaten siyasî beklentilerin simgesi olan hanedan evlilikleri, askerî ittifaklar, diplomatik nezaket misyonları, ortak çıkarları gözeten kapsamlı anlaşmalar, din değiştirme yönünde doğrudan veya dolaylı ısrarlara vesile oluyordu. Hazar Kağanı da Şamanlığın artık yeni tektanrılı dinlere göre anakronik kaldığını ve teokratik imparatorluklarda hükümdarın elindeki hukukî ve ruhanî güce karşın, kendisine tâbi olan onca bozkır halkını sadece askerî güçle elinde tutabildiğinin ve bunun da artık gitgide yetersizleştiğinin farkındaydı. Ancak haklı olarak, kıskacı altında bulunduğu her iki dinden birini kabul etmesinin de siyasal bağımsızlığının sonunu getireceğini düşünüyordu. Dolayısıyla görünüşte her iki dinin de saygın geçmişini oluşturan ve siyasal hiçbir kuşkuya yer vermeyecek olan bir üçüncü tektanrılı dini kabul etmenin daha mantıklı bir karar gibi görünmesi doğaldı. Tarihi incelerken bazı gelişmelerin son derece rasyonel olarak değerlendirilebilmesi kolaydır, ancak olayların oluştuğu dönemlerde sıcağı sıcağına böylesine pragmatik kararlara varılabilmesi, tarihte eşi nadir görülen olağanüstü bir zekâ gerektirir. Hazarların inanç konusundaki bu hoşgörülü yapısı gerek Bizans’ta gerek İslâm dünyasında baskı gören tüm Yahudiler için sürekli, güvenle sığınılabilecek bir çekim alanı oluşturdu. Tarihi boyunca Hazarların ülkesi gördüğümüz gibi Museviliğe geçmelerinden önce olduğu kadar, sonra da, önce baskılardan kaçan Yahudilere bir sığınma ülkesi, sonraları da tam anlamıyla bir ulusal merkez oluşturdu. Daha gelişmiş kültürlerden gelen yeni mülteciler, şüphesiz, daha evvel sözünü ettiğimiz gibi Arap tarihçilerini hayrete düşüren bu kozmopolit ve hoşgörülü havanın oluşmasında önemli bir rol oynadılar. Yeni

24

gelenler beraberlerinde Bizans’ta icra ettikleri sanat ve mesleklerini, işbilirliklerini, tarım ve ticaret bilgileriyle beraber İbrani alfabesini de getirdiler. Hazarların Yahudiliği seçmelerine dair belgeler... Bu din değiştirmenin hangi şartlarda ve tam olarak nasıl olduğu konusu biraz efsaneleşmiş olmakla birlikte Arap ve İbrani kaynaklarında bazı temel belgeler bulunmaktadır. Masudî’nin yukarıda değindiğimiz eserinin sonunda bu konuda yazarın daha evvelce bir başka kitap daha yazmış olduğu anlaşılıyor. Bu eser ortadan kaybolmuş olmakla birlikte kaynak alınarak daha sonra kaleme alınan iki başka eser mevcut. İlki, 1327’de Muhammed Dimaskî’nin kaleme aldığında yazar; Harun Reşit devrinde, Bizans imparatorunun Yahudiler’i göçe zorladığını, Hazarların ülkesine gelen bu göçmenlerin orada “Çok akıllı ancak yeterli eğitimden yoksun bir halk bulduklarını ve onlara kendi dinlerini bahşettiklerini, onların da bu dini kendilerininkinden daha üstün bulduklarını ve kabul buyurduklarını” yazıyor. Daha detaylı bir hikâye içeren el-Bekrî’nin “Hükümdarlıklar ve Yollar Kitabı” adlı eserinde de başka hiçbir yerde rastlanmayan bir hikâye anlatılıyor. “Önceleri putperest olan Hazarların kralının Yahudi dinini kabulü şöyle olmuştur. İlk önce Hıristiyanlığı kabul etti. Sonra bunun sahteliğini anladı ve yardımcısı, (Bey) komutanıyla kafasını iyice meşgul eden bu konuyu incelemeye başladı. Bey de ona dedi ki: “Hükümdarım, kutsal kitaplara inananlar üç guruba ayrılır. Çağır hepsinin bir temsilcisini, burada davalarını savunsunlar, sen de gerçeğe sahip olana inancını bağlarsın.” Bunun üzerine Hıristiyan ülkesinden bir piskopos getirirler. Ancak kralın yanında son derece akıllı ve belagât sahibi haham varmış ve kurnazlıkla piskopozu tartışmada çıkmaza sokmuş. Ona demiş ki; “Hey gidi Ümran oğlu, Musa ve ona gönderilen Tevrat için ne dersin?” Piskopos bu soruya, “Musa Yüce Allahın peygamberidir ve Tevrat’ın yazdığı her şey doğrudur” diye cevap vermiş. Bunun üzerine haham krala dönerek “Bak benim dinimin hak dini olduğunu kabul etti bile, şimdi kendi dinince neye inandığını sor ona” demiş. Kralın sorusuna papaz “Ben de İsa’nın Mesih olduğuna, Meryem’in oğlu olduğuna, onun Kelâm’ının da Allahın adına sırları açıkladığına inanıyorum” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Yahudi de Hazarların kralına, “Benim tanımadığım bir doktrini savunuyor, hâlbuki kendisi benim inandıklarıma inanıyor” demiş. Piskopos da sözlerine inandırıcı hiçbir delil ibraz edememiş. O zaman kral bir de Müslüman din adamı çağırtmış, bunun üzerine ona büyük bir bilgin yollamışlar ama Haham bir kiralık katil tutup daha yoldayken onu zehirletip öldürtmüş. Böylece Yahudi, kralı kendi dinine çekmeyi başarmış ve Hazarlar da Musevî olmuşlar.” Bu hikâyede Arap tarihçilerin kendileri için acı olabilecek hapı yenilir yutulur bir hale getirmeye çalıştıkları yorumunu yapabiliriz. Eğer Müslüman bilgin de gelip tartışmaya katılsa aynı tuzağa düşmesi kaçınılmazdı zira Hıristiyanla birlikte her ikisi de Tevrat’ın gerçekliğine inandıklarını beyan edecekler ama iş İncil ile Kur’an’a gelince her ikisi de ikiye bir oyla kaybedeceklerdi. Kral, sembolik olarak her üç dinin de temelini oluşturan ana doktrine inanmaya hazır, ancak ileri safhada ortaya çıkan rakip doğmalara katılmıyor. Ayrıca Profesör Bury’nin altını çizdiği önemli bir nokta da, Hazar kralının sarayında, din değişikliğinden önce bile Musevîlerin zaten güçlü bir yeri olması: Hıristiyan ve Müslüman din adamı uzaklardan getirtilirken Yahudi din adamı orada hükümdarın yanıbaşında hazırdır. Bu konuda elimizde bulunan en ciddi Arap kaynağı -sonradan Musevî kaynağı olarak da karşımıza çıkar-, “Hazar Yazışması” adı altında bilinen, İbranice yazılmış, Kurtuba’daki Endülüs Emevi Halifesi’nin bakanı Hasday ibn Çiprut ile Hazar kralı Josef arasındaki (daha doğrusu her ikisinin sekreterleri tarafından kaleme alınmış olan) yazışmadır. Yazıdan anlaşıldığına göre İran’dan, Horasan’dan gelen tacirlerden Hasday ilk kez bağımsız bir Yahudi krallığının varlığını duyar. Bu hikâyeyi ilk olarak şüpheyle karşılar ama yine de meraklanır ve Bizans diplomatik misyon üyelerine bu konuyu sorar. Diplomatlar tacirlerin verdiği haberi doğrulamakla kalmayıp Hazar krallığı üzerine ayrıntılı bilgi de verirler; hattâ o sıra tahtta olan kralın adının Josef (Yasef) olduğunu bile söylerler. Hasday da bunun üzerine bu krala bir mektup yollamaya karar verir. Mektubunda kral Josef’e Hazar devleti, halkı, hükümeti üzerine bir sürü soru yöneltir ayrıca da onların Filistin’den geldiklerini sandığı için, oniki kabileden hangisinden olduklarını öğrenmek ister. Bu kabilelerin çoğu kaybolduğu için Hasday belki de bunlardan biri olduklarını sanıyordu. Yahudi kökenden gelmediği için


VATAN VE KÖKLERİMİZ Josef bu kabilelerden hiç birisine mensup değildi. Josef cevabında Hasday ibn Çiprut’a iki yüz sene önce vuku bulan Musevîliğe geçişin hangi şartlarda ve nasıl olduğunu anlatır. Son derece ilginç olan bu yazıda kral Josef, “atası Bulan Han’ın güçlü bir fatih olduğu gibi aynı zamanda da büyük bir bilge kişi olduğunu, ülkesinden büyücüleri ve putperestleri kovduğunu, bundan sonra da ona rüyasında bir meleğin görünüp tek bir Tanrıya iman göstermesini, bunu yaparsa Tanrı’nın da onu, soyunu ve halkını kutsayıp varlıklarını kıyamete kadar sürdüreceği, düşmanlarına da aman vermeyip, onlara türlü zorluklar yaratacağı vaadinde bulunduğunu” yazar.

Mektubun devamından Kralın ve Bey’in Yahudiliği kabul etmeleri duyulunca hem “Adom” kralının (Bizans İmparatoru) hem de İsmaelim’lerin kralının (Bağdat Halifesi) Hazar’lara elçiler gönderip kıymetli armağanlar ve bilgin din adamları gönderdikleri anlaşılıyor. Her iki taraf da Hazarlar’ın temsil ettikleri gerçek dine iman etmelerini amaçlıyorlar. Burada yukarda el-Masudî’den Arap versiyonunu okuduğumuz o önlü teolojik tartişma sahnesi anlatılıyor (tek fark Müslüman din bilginin de hazır olması). Her bilim adamı kendi dininin tanıtımını yaptıktan sonra Kral onlara ayrı ayrı kendi dininin dışında hangi dinin gerçeğe en yakın olduğunu soruyor ve Yahudilik az farkla kazanıyor, bu da aynı zamanda tarafsızlığın zaferi oluyor.

Buraya kadar yazdıkları Kitab-ı Mukaddes’teki Tekvin (Génèse)

Bu yazışmadan çıkan sonuç Hazarların Yahudiliği yavaş yavaş ve

bölümünden açıkça esinlenmiş olduğundan Hazarların da Hz. İbrahim soyundan olmamakla birlikte kendilerini “seçilmiş halk” olarak gördükleri sonucunu çıkartabiliriz. Ancak Josef’in mektubu buradan sonra birden bire özgün bir niteliğe yöneliyor. “Yüce Yaradan’a hizmet etmeye hazır olan Bulan ancak bir istekte bulunuyor ve Tanrım sen benim kalbime, duygularıma, düşüncelerime vakıfsın ve sana nasıl inandığımı ve güvendiğimi biliyorsun, ancak başında olduğum halk kâfir bir kafa yapısındadır ve bilmem ben onları tek başıma inandırabilir miyim? Sana yalvarırım bana gönderdiğin meleği bana destek olması için benim Büyük Prensime de gönder”... “Bulan’ın duasını kabul eden Tanrı isteğini yerine getirir ve Büyük Prens rüyayı gördüğü gecenin sabahı hemen Kağan’ı bulur ve anlatır...” Kutsal kitaplarda, İbrani olsun İslâmi olsun böyle rızası alınacak bir Prens konusu bulunmamaktadır. Burada anlatılan Hazar Devletindeki iki başlı yönetim âdetidir. Hazarlarda Kağan hükümdardır ve ikinci yönetici Bek (Bey) veya Büyük Prens denen hem Başbakan hem de Başkomutan konumundaki yardımcısıdır. Belki de aslında Bulan, bu Büyük Prens’ti çünkü Arap ve Ermeni kaynaklarına göre 731 (Yahudiliğin kabulünden bir-iki sene önce) tarihinde Kafkasya’ya askerî sefere çıkan Hazar ordusunun komutanın adı Bulhan’dır.

kademeli olarak kabullendikleri, bu olaydan iki kuşak sonra bir reform hareketinin olduğu yönünde. Tek Tanrı’yı kabul eden hükümdarın büyücüleri ve putperestleri kovduktan sonra bu Tanrının Yahudi mi, Müslüman mı yoksa Hıristiyan mı olacağına hemen karar vermediğini de öğreniyoruz. Belki de Bulhan’ın kabul ettiği sadece Kutsal kitaba dayalı ilkel ve basit bir Musevîlikti ve dinî edebiyatı (İslâm’daki değişik imamların kitaplarındaki öğretiler gibi) ve tefsiri kapsamıyordu. Bu şekliyle de VIII. yüzyılda İran’da ortaya çıkan kısa sürede doğuda yayılan Karay mezhebine çok yakındı. Zaten Karayların da en yoğun oldukları yerlerden biri “Küçük Hazarya” denen Kırım’dı.

Tanrı ondan bu sefer bir tapınak yaptırtmasını ister o da fazla zengin olmadığını söyleyince Melek onu Kafkasya’ya Daryal ve Erdebil’e sefer eylemesini orada yeterince altın bulabileceğini öğütler. Burada da Hazarların bir süre Kafkasya’daki altın ve gümüş madenlerini ele geçirdiklerini yazan Arap ve Ermeni kaynaklarıyla kesişen bilgiler var. Bu seferden sonra ilk tapınak yapılır. Bu olaylardan iki yüzyıl sonra yazılan mektupta olayların efsanelerle karıştığı görülüyor.

Dunlop ve diğer çağdaş tarihçiler genellikle 740-800 yılları arasında yani Bulhan’dan reformu yapan kral Obadia’ya kadar Hazarlar’ın bir çeşit Karay inancında olduklarını ve bu reform hareketiyle Ortodoks Yahudiliğin başladığını kabul ediyorlar. Elimizdeki bu belgelerden bir asır sonra İspanya Musevîlerinin en büyük şairi kabul edilen Yehuda Halevî’nin (1085-1141) Arapça olarak yazdığı sonradan İbraniceye çevrilen “Kitab al-Khazarî” ve alt başlığı, “Deliller Kitabı ve Hor Görülen İman’ın Savunması” olan kitabının büyük bir bölümünün Kuzarilere (Hazarlar) ayrıldığını görüyoruz. Halevî bu eserinde Yahudi halkının Tanrıyla kulları arasında ayrıcalıklı bir arabuluculuk misyonuna sahip olduklarını ve en sonunda bütün ulusların Musevî dininde birleşeceklerini savunuyordu ve bunun ilk işaretini de Kuzarilerin Yahudiliği kabulünde buluyordu. 1170-1185 yılları arasında Doğu Avrupa’yı ve Anadolu’yu gezen bir Alman Yahudisi olan seyyah Rastibonlu Reb Petaşya, “Sibub Ha’olam / Dünya Çevresine Seyahat” adlı kitabında Kırım’ın kuzeyinde rastladığı

25


VATAN VE KÖKLERİMİZ Hazar Yahudilerinin Musevîliklerini eleştiriyor ve bunu onların heretik Karay inançlarına bağlıyordu. Musevî kaynakların genelde çelişkili yaklaştıklarını gözlemliyoruz; XII. yüzyıldaki bir başka gezgin olan Toledolu Benjamin, İstanbul’da ve İskenderiye’de Hazar ileri gelenleriyle görüştüğünü, Halevî’nin çağdaşı İbrahim Ben Davut, Toledo’da Hazar kökenli öğrenciler gördüğünü aktarıyor. Büyük ilâhiyatçılardan biri olan Saadiyah Gaon (882-942) eserlerinde birçok kez Hazarlara değinir ve Mezopotamyalı bir Hiram’ın (Doğu Yahudiliğinde din adamları hiyerarşisinde Halife’ye yakın bir ünvan) Hazarların ülkesine yerleştiğinden söz eder. XI. yüzyıldaki kendisi de Karay olan bir başka Yahudi yazar, Yafet ibn Ali, Hazarlardan söz ederken aynı ırktan gelmedikleri için onlar hakkında “mamzer-melez veya piç” kelimesini kullanır. Çağdaşı Jacob ben Ruben ise Hazarlar için “Yahudi milletinin sürgündeki yegâne boyunduruk taşımayan ve kimseye haraç ödemeyen ulu cengâverleri” diye söz eder. Gördüğümüz gibi Musevî kaynaklar Hazarların Yahudiliğini coşku, şüphe ve özellikle büyük bir hayretle karşılıyorlar. Neredeyse bu olayda kağanın kararı, Mesih’in gelmesinden çok daha sıradışı olarak yorumlanıyor. Hıristiyan kaynak olarak da Westfalya’da Katolik bir keşiş olan Christian Druthmar d’Aquitaine’nin belirsiz bir tarihte (864’ten önce) yazmış olduğu “Exposito in Evangilium Mattei / Havari Mattehus’un İncil’inin açıklaması” adlı kitabının bir yerinde “Gökkubbenin altında, Hıristiyanların olmadığı uzak bir memlekette Hun soyundan olan Yecüc Mecüc adındaki halkların yaşadığı bir yerde, Gazariler diye bir millet vardır ki; onların hepsi sünnetlidirler ve de Yahudiliği tam olarak yerine getirirler” diye bir ibare vardır. Druthmar’ın Yahudi Hazarlar hakkındaki bilgisi bu kadarken Bizans İmparatoru çok tanınmış bir misyoneri onları Hıristiyanlaştırmak için görevlendirmişti. İlerde Slavların Havarisi olacak olan Selanikli Kiril, adını taşıyacak olan bir alfabeyi de hazırlayacaktı. Ağabeyi Metod’la birlikte Patrik Fotius’un tavsiyesi üzerine İmparator III. Michael tarafından Hıristiyanlaştırma misyonuyla görevlendirilmişti. Slavlar arasında başarıyla sonuçlanan bu misyon, tarihten öğrendiğimize göre Hazarlar arasında sonuçsuz kalıyor. Kiril’in Kırım üzerinden Hazar ülkesine giderken Kerson’da 6 ay kalıp İbranice öğrenip misyonunu hazırladığını, Don nehri ve Volga üzerinden İtil’e kadar uzanan Hazar yolundan geçip Kağan’ın huzuruna ulaştığını, Hazarların teolojik (alışık oldukları için) tartışmalara öyle kolaylıkla pabuç bırakmadıklarını, ancak birkaç kişiyi razı edip vaftiz edebildiğini ama Kağan’ın kendisini sevdiğini ve iyi niyet işareti olarak iki yüz Hıristiyan esirini serbest bıraktığını “Vita Konstantini / Konstantin’in yaşamı”adlı kitabından öğreniyoruz. Hazarların sonu... Altın çağını gördüğümüz gibi VIII. yüzyılda yaşayan Hazarlar’ın, Halife ordularına karşı kazandıkları kesin zaferden sonra güney sınırlarının artık güvence altına girdiğini, Araplarla ilişkilerinin neredeyse karşılıklı bir saldırmazlık paktına dönüştüğünü, Bizans’la olan ilişkilerininse çok daha dostane bir seviyede olduğunu görüyoruz. 830 veya 833 tarihinde Kağanın ve Bekin Bizans imparatoru Teodosius’a bir heyet gönderip ondan, aşağı Don havzasında bir kale yapımı için gerekli mimar ve teknik eleman istemesi bize Hazarlar’ın yeni bir tehlikeden kuşkulandıklarını gösteriyor. İmparator olumlu cevap verir ve derhal Karadeniz’e bir donanma gönderir. Bizanslılar Azak Denizi’nden Don nehrine girip oradan kuzeye Hazarlar’ın istediği stratejik mevkiye kadar ilerler ve Hazarlar’ın belirlediği yerde bir kale inşa eder. Böylece Sarkel şehri de kurulmuş olur. Hazar-Bizans ittifakının bu ortaklaşa çabası, yeni bir tehlikeye işaret eder; bu, batıda Normanlar veya Vikingler diye anılan, doğuda ise Varegler veya Rûslar olarak adlandırılan savaşçı kuzey barbarlarının istilâ tehlikesidir. A. Toynbee “Constantine Porphyrogenitus and his world” adlı eserinde “IX. yüzyıl, Doğu Roma ve Hazar İmparatorlukları için, sürekli olarak Rûslar’ın topraklarını ele geçirdikleri bir yüzyıl olmuştur. Skandinavların yağmaladıkları, fethettikleri ve kolonize ettikleri alan en sonunda güney doğu Amerika kıyılarından Hazar Denizi’ne kadar uzanan muazzam bir çember oluşturdu” diyor. Üstelik bu ejderhâ başlı küçük gemileriyle nehirlerden gelen Viking tehlikesine karşı koyma çabalarında Hazarlar’a şükran borcu olanların sadece Bizanslılar olmadığını yine kral Josef’in Hasday ibn Çiprut’a yazdığı mektuptan

26

öğreniyoruz: “Yüce Tanrı’nın yardımıyla nehirlerin ağzını kolluyorum ve kayıklarıyla gelen Rûslar’ın, Arap topraklarını istilâsına izin vermiyorum... Onlara karşı çok çetin mücadeleler veriyorum”. Bizanslıların Rûs adını verdikleri, Arap kronikçilerin Vareg olarak adlandırdıkları Viking kabileleri, Toynbee’ye göre İsveççe kürekçi anlamına gelen Rodher kelimesinden türemiş, Arapların kullandığı Vareg ismini de Rûs kronikçiler aynı zamanda Skandinavlar için kullanıyorlar; Baltık Denizi’nin o zamanki Rusça adı Varegler deniziydi. Bu Rûs-Varegler Vikinglerden bile daha gariptiler, aynı zamanda korsan, haydut ve ahlâksız tacirdiler, ticareti bile kılıç ve balta zoruyla yaparlardı. Altın karşılığında kürk ve amber satarlardı ama esas işleri Slav köle ticaretiydi. McEvedy’nin bu konuda kanısı şöyle; “Varegler garantili alışverişten hoşlanmazlar, ancak karşısındakileri yenemedikleri zaman düzgün ticarete tenezzül ederlerdi, bu kuzeyli kahramanlar kan dökerek elde ettikleri altını tercih ederlerdi.” Güneye doğru yelken açtıklarında Rûs-Vareg ticaret filoları aynı zamanda da askerî filoydular onların geldiklerini görenler bu tacirlerin ne zaman savaşçıya dönüşeceklerini kestiremezdi. El-Masudî 912-913’te Hazar Denizi üzerinden gelen bir istilâda her biri yüzer kişi taşıyan en az 500 geminin olduğunu belirtiyor. Abartma payı olsa bile yine de sayılar akla yakın zira Rûslar Karadeniz’e ilk defa inip (860) İstanbul’u kuşattıklarında 200-300 gemiyle gelmişlerdi. Sarkel kalesinin yapımından sonra bir buçuk asır boyunca ticaret anlaşmaları, karşılıklı elçi göndermeler ve son derece kanlı savaşlar birbirini takip etti. Zamanla bu kuzeyliler yerleşik düzene girdiler, idareleri altına aldıkları Slavlarla karıştılar, Bizans’ın misyoner faaliyetleri sonucu Hıristiyanlaştılar ve giderek tamamen Slavlaştılar. X. yüzyılın sonlarında Rûslar, Rus olmuşlardı. Soylular Slavlaşmış Skandinav isimleri kullanıyordu; Hrörekr, Rurik olmuştu, Helgi ise Oleg, Helga Olga’ya dönmüştü, Ingvar’sa Igor’a vs... Bu isimleri 945’te Bizans’la bir ticaret anlaşması imzalayan Prens Ingvar-Igor’un yanındaki katılanlar listesinden öğreniyoruz. Prens Ingvar’la Prenses Helga’nın oğullarının adı ise Svyatoslav gibi artık tamamen Slav hale geliyor. Varegler de böylece zaman içerisinde kuzeyli özelliklerini iyice kaybedip Rus tarihinde eriyip kayboluyorlar. Arap tarihçiler bu Varegleri o kadar garip ve vahşi buluyorlar ki onları tasvir ederlerken bile bir sayfa sonra çelişkiye düşüyorlar. Ancak kimi daha çok vahşiliklerini, kimi de pisliklerini ön plana çıkarıyor. Savaşçılıklarında ise hepsi hemfikir; İbn Rusta “Bu iri yarı ve cesaretli adamlar açıklık bir alanda saldırırsa kimse ellerinden kurtulamaz.” diyordu. Hazarlar Sarkel’in yapımını tam zamanında öngörmüşlerdi. Rûsların ilk ortaya çıkmalarından sonra bir asır boyunca, özelikle Bizans’a yöneldiklerini Hazarlarla daha çok ticarî ilişkide olduklarını görüyoruz. Arada sırada sürtüşmeler küçük çarpışmalar olsa bile Hazarlar yolları denetim altında tutup gelen geçen mallardan da %10’luk gümrük vergilerini almaya devam ediyorlar. Bu arada bütün vahşilikleriyle beraber karşılaştıkları bütün halklardan işlerine yarayan bilgileri aldıkları ve safça etkilendiklerini de görüyoruz. İtil’de Rûs tacirlerin oturduğu bir mahalle olduğu gibi Kiev’de de bir Hazar Mahallesi vardı. İbn Rusta Novgorod’u anlatırken krallarını Rûs Kağanı diye adlandırdıklarını, Rûs Kağanın da ordunun başına kendisini temsil etmek üzere bir komutan tayin ettiğini yazıyor. Böyle bir adet kesinlikle ne Slavlarda ne de Vikinglerde hiç raslanmayan bir durum olduğundan bunun tek açıklaması Hazarlar’ın iki başlı yönetimini model almaları olabilir. Hazarlar’la Varegler arasındaki ticari ve kültürel ilişkilerin yoğunluğu Varegler’in Hazarların topraklarına doğru yayılmalarını engellemedi. Sarkel’in yapımından 25 sene sonra, Rûs kronikleri 859 yılında Baltık’la Urallar arasında kalan Slav boylarının Varegler’le Hazarlar arasında yarı yarıya paylaşıldığını belirtiyor. Hazarlar’a bağlı olan, Dinyeper üzerinde bir kilit oluşturan Kiev ise üç yıl sonra Varegler’in eline geçiyor. Kısa bir süre sonra da Kiev, Novgorod’u gölgede bırakıp, Varegler’in başkenti olur ve “Rûs şehirlerinin anası” olarak anılacak olan ilk Rûs devletine de adını verir. Josef’in mektubunda kendisine bağlı yerleri sıralarken Kiev’in adı geçmiyordu. Ancak şehirde ve bölgede hatırı sayılır bir Yahudi Hazar topluluğu yaşıyordu. Hazar devletinin ortadan kalkmasından sonra yeni göçlerle bu Yahudilerin sayıları da gitgide artar. Rûs kroniklerinde birçok defa “Zemlya Jidovskaya”dan (“Yahudi ülkesi”nden) Kiev’e gelen kahramanlardan söz edilir.


VATAN VE KÖKLERİMİZ 860 yılının Haziran ayında İmparator III. Michael ordusuyla Araplara karşı sefere çıktığı sırada, İstanbul’dan aldığı garip haberler üzerine yarı yoldan dönmek zorunda kalır. İki yüz gemiyle Karadeniz’den Boğaz’a giren bir Rûs donanması çevredeki köyleri, manastırları, yağmaladıktan sonra Adalar’a yerleşmişlerdi, üstelik Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Akdeniz’den gelen Vikingler’le birleşince Bizans’ı büyük bir tehlikeye düşürmüşlerdi. Tarihçiler batıdan gelenlerin başındaki Jutland’lı Rurik’le Karadeniz’den gelenlerin lideri Novgorod’lu Rurik’in aynı kişi olduğunda görüş birliği içindeler. A.Toynbee’ye göre tarih boyunca Ruslar İstanbul’u ele geçirme imkânına hiçbir zaman bu kadar yaklaşamayacaklardı. İstanbul’un çevresindeki tüm garnizonlar imparatorun seferine katıldığından şehirdeki halk moral çöküntüsüne uğramış ve dehşete düşmüştü. İmparatorun son anda yetişmesi İstanbul’u Vikinglerin eline düşmekten kurtardı. Bizans diplomasisi Hazarların bu yeni rakipleri karşısında kısa zamanda ikili oynama taktiğine girdi ve ancak kaçınılmaz olduğunda savaş yoluna başvurdu. Genelde yumuşak davranarak ve günün birinde bu barbarları Hıristiyanlaştırmak umudunu yitirmeden sabırla bekledi. İki yüzyıl Bizans-Rûs ilişkilerinde birbirini izleyen savaş ya da dostluk anlaşmalarıyla geçti. Polaklar, Macarlar, Skandinavlar, hattâ o en uzaktaki İzlandalıların bile Hıristiyanlaştıkları dönemde Rûslar da Hıristiyanlığı kabul edip İstanbul Patrikhanesi’nin dümen suyuna girdiler. Ortaya çıkan bu yeni tablo karşısında Hazarlar birden bire marjinal bir durumda kaldılar. İstanbul’la Kiev’in giderek yakınlaşması İtil’in önemini azaltıyordu. Hazarlar’ın Bizans-Rûs ticaret yollarındaki varlığı ve aldıkları %10 gümrük resmi, gitgide artan ticaret hacmi de göz önünde bulundurulursa Hazarlar artık hem Bizans hazinesine hem de Rûs cengâver tacirlerine gitgide rahatsızlık vermeye başlamıştı. Bizans’ın eski müttefiklerine karşı olan tutumlarındaki değişimin ilk işareti Kırım’daki Kerson limanını Bizanslılar’ın Hazarlar’a sormadan Rûslar’a bırakması oldu. Yüzyıllar boyu Hazarlar ve Bizanslılar bu önemli limanı elde tutabilmek için birlikte savaşmışlardı. Prens Vladmir 987’de Kerson’a el koyduğunda Bizans protesto bile etmedi. Bury’e göre artık büyük bir güç olmaya başlayan Rûs devleti ile barış ve dostluğun karşılığında bu bedel Bizans için fazla pahalı görülmüyordu. Bu limanın kurban edilmesi belki savunulabilirdi ancak ardından Hazarlar’la olan ittifakın da kurban edilmesi, kısa vadeli kısır bir politikanın eseriydi. İlerleyen tarih Rûslar’a olduğu kadar Bizans’a da bunun bedelini acı bir şekilde ödetti ancak en ağır ve en acımasız son, Bizanslılar’ınki oldu. Devletin ortadan kalkmasından sonra Hazarların akıbeti Bu konuda bütün kaynaklar son derece zayıf. Buna rağmen elimizde birçok bilgi bulunuyor. Bazı kaynaklar ortaçağın sonuna doğru Kırım’a, Litvanya’ya, Ukrayna’ya, Polonya’ya ve Macaristan’a göçeden Hazarlar’ın oralarda oluşturdukları yerleşim merkezlerini işaret ediyorlar. Bu bölük pörçük veriler yine de bize belli bir global tablo çizmek imkânını tanıyor. Kabileler halinde bir Hazar göçünün olduğu ve bunun da özellikle başta Polonya olmak üzere Rusya ve diğer Doğu Avrupa memleketlerine dağıldığını anlıyoruz. Polonya’da modern çağın başından beri Yahudilerin en yoğun şekilde yerleşik olduklarını gözönünde bulunduran birçok tarihçi Doğu Avrupa’daki Musevilerin önemli bir bölümünün, bazılarına göre de ezici çoğunluğunun Samî kökenli olmayıp, Hazar kökenli oldukları varsayımını savunuyorlar. Üstelik Hazar Yahudilerinin Polonya Yahudilerine dönüşmeleriyle ne bir kimlik kaybı söz konusu ne de geçmişle olan bağların kaybedilmesi. Polonya ve Litvanya’daki tipik taşra yerleşim merkezleri olan Shtetl’lar muhtemelen XIII. yüzyılda Hazar ülkesindeki pazar-kent (kasaba) yerleşimlerinden gelmektedir. Köylerle şehirlerarasında bir basamak oluşturmaktadır. shtetl’den shtetl’e dolaşan hikaye anlatıcıları, müzisyenler aynı şekilde eski Türk adetlerinden gelmektedir [Meddah ve âşık gibi, ç.n.]. Polonya Yahudileri’nin en iyi at arabası yapanlar olmaları da eski göçebelikten kalan bir Hazar geleneği olmalı. Araba yapan ustaya İbranice “ba’al agalah” denir. Bu kelime de çaya “blagula” olarak geçmiştir. Aynı şekilde tahta, deri, kürk işleri ve bu malların ticareti, değirmencilik hancılık için de durum aynıdır. Ayrıca geleneksel kıyafetlerde de pek çok ipucu bulmak mümkün. Yiddishlerde giyilen ipek kaftan Tatarlarınkine benzer, başa takılan takke “yarmolka” Özbeklerinki gibidir, üstüne giyilen tilki veya samur kürkten “streimel” ise Kazak başlıklarına “Börk”lere benzer.

XIX. yüzyıla kadar kadınların taktıkları sarık şeklindeki başlık da aynı Türkmen veya Kazak kadınların giydiği “Cauluk”un eşidir. Geleneksel bayram yemeği olan “Sazan dolması / gefillte fisch” de Hazar Denizi kıyılarından kalan eski bir adet değil mi? Bir başka önyargı da Batı Avrupa’dan Doğu’ya sürülen Yahudiler’in sayısıdır. Tarihî kaynakları incelersek bunun hiçbir zaman yoğun bir göç dalgası oluşturmadığını görürüz. Ren nehrini aşarak Polonya’ya gelen Yahudiler’in sayısı Almanya’daki ortaçağdaki Yahudi cemaatlerinin boyutunu göz önüne alırsak son derece azdır. Doğu Avrupa’daki Yahudiler’in esas menşei büyük ölçüde Hazar ülkesidir. Bir başka kanıt da Yidish dilinin kökenindeki Alman diyalektinin menşeidir, ancak yapılan araştırmalar sonucunda hiçbir Yahudi yerleşimi olmamış olan Doğu Alman lehçelerden kaynaklandığı anlaşılmıştır. Yidish dilini Almanya’dan gelen Yahudilerin Polonya’ya taşıdığı savı yanlıştır. Ancak Polonya’ya yoğun olarak XIV. yüzyılda yerleştirilen Alman kolonların sayesinde olmuştur. Böyle bir varsayımın sonuçları çok ileriye gidebilir ve bu bize bazı tarihçilerin neden bu konulara son derece ihtiyatlı yaklaştıkları veya geçiştirip gözardı ettikleri hakkında bir fikir verebilir. Musevilik Ansiklopedisi’nin 1973 yılındaki baskısında yukarıda alıntı yaptığımız Prof. Dunlop’un kaleme aldığı “Hazarlar” maddesinde, yayın kurulunun sonradan yazdığı başka bir bölüm ise sadece krallığın yıkılmasından sonrasına değinir. Bunun sebebi de okuyucuyu fazla heyecanlandırıp “Tanrı tarafından seçilmiş ulus” dogmasına karşı içinde bir şüphe uyanmasına imkân vermemektir: “Anadilleri Türkçe olan Kırım, Polonya veya Litvanya’da yaşayan Karaylar, soylarının Hazarlar’dan geldiğini iddia ediyorlar, folklorik ve antropolojik bazı veriler de anadillerinde olduğu gibi bu iddiaları doğrular gözüküyor. Avrupa’da sürekli bir şekilde Hazarların soyundan gelinmesi konusunda son derece ciddi veriler olduğu sanılıyor.” Yahudiler’in Hazar kökenliliğinin en radikal savunucularından biri olan, Tel Aviv Üniversitesi Ortaçağ Yahudi Tarihi uzmanı Prof. A. N. Poliak, birinci baskısı 1944’te ikincisi 1951’de yapılan “Khazaria” adlı eserinin giriş bölümünde şöyle diyor: “Hazarların Yahudiliğiyle diğer Yahudi cemaatlerinin ilişkileri sorunundan ziyade bu Yahudiliğin (Hazar) Doğu Avrupa’daki büyük Musevî topluluklarının çekirdeğini oluşturduğu sorunu üzerine yeni bir anlayış içerisinde yaklaşmak gerekmektedir. Bu topluluğun torunları da, gerek hâlâ oralarda yaşayanlar olsun, gerek Amerika’ya veya başka ülkelere göçenler hattâ İsrail’e gidenler olsun günümüzde dünya üzerindeki Yahudiler’in en büyük çoğunluğunu oluşturmaktadırlar.” Bu satırlar yazıldığı tarihlerde Nazilerin gerçekleştirdiği soykırımın gerçek boyutları daha tam olarak bilinmiyordu. Ancak bu da o kadar önemli değildi zira hayatta kalan ve İsrail’i kuran Yahudiler’in çoğunluğunu Doğu Avrupa’dan gelenler yani Hazar kökenliler oluşturuyordu. Bu da bu Yahudiler’in atalarının Ürdün nehri kıyılarından değil de Volga kıyılarından, Kenan ülkesinden değil de aynı zamanda Arî ırkın kökünün geldiği Kafkasya’dan geldiklerini, genetik açıdan da Hunlarla, Macarlar’la, Uygurlar’la olan akrabalıklarının Hz. İbrahim, Hz. İshak veya Hz. Yakup’tan daha yakın oldukları anlamına geliyordu. Böyle bir durumda da “antisemitizm”in bir anlamı kalmıyordu. Yavaş yavaş tarihin karanlıklarından gün ışığına çıkan Hazarlar’ın tarihi belki de gelmiş geçmiş en büyük, en acımasız ve en trajik bir yanılgının ifadesiydi.” http://www.facebook.com/photo.php?pid=52426&op=19&o=global&vi ew=global&subj=105412166160111&id=100000802788209” Arthur Koestler, Vikipedi’ye göre (5 Eylül 1905, Budapeşte– 3 Mart 1983 Londra) Macaristan doğumlu çok yönlü bir yazar. Roman, gazete yazıları, sosyal felsefe eserleri ve bilim alanında kitaplar yazdı. 1931 yılında Almanya Komünist Partisine katıldı ama yedi yıl sonra, Birleşik Krallığa göç edince ayrıldı. 1940’ların sonlarına doğru en tanınmış İngiliz anti-komünistlerinden biri oldu. 1950’ler boyunca da aktif olarak siyasete devam etti. Sovyetler’de 1930’lardaki tasfiyeleri anlatan Gün Ortasında Karanlık romanı Stalinizmin kurgusal temsili olarak George Orwell’in 1984 romanı ile birlikte anılır. 13. Kabile adlı araştırmasında ise Aşkenaz Yahudilerinin tarih sahnesinden silinmiş olan Hazar Türkleri olduğu savını ortaya atmıştır. Bu sav bilimsel çevrelerde halen tartışılmaktadır.

27


EVİMİZ DÜNYA

HANGİ ÇEVRE, HANGİ GÜN? Berran AYDAN TEMA Zonguldak Temsilcisi

Merhabalar,

S

izler bu satırları okuduğunuzda 5 Haziran Dünya Çevre Günü ve Haftası, dünyada ve ülkemizde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor olacak. Aslında bana göre artık buna kutlama denmemeli. Çünkü kutlayacak bir şey yok: Son yıllarda doğa acımasızca tüketilmekte. Aşırı sanayileşme, yanlış tarım uygulamaları, teknolojik gelişmeler, ormanların azalması nedeniyle doğal yaşam alanları zarar görmekte, birçok bitki ve hayvan türünün nesli tükenmekte. Atmosfere salınan zararlı gazlar ve yüksek karbon emisyonları nedeniyle de küresel ısınma ve iklim değişimi çağımızın en önemli sorunu. Dünyanın ısısı her yıl 1,5-2 derece artmakta. Böyle bir ortamda ve zamanda çevre gününü kutlamak pek anlamlı gelmiyor insana. Ama bu gün vesilesiyle tüm çevre sorunlarını ve çözüm yollarını tekrar düşünebilir; kendimizi ve yetkilileri, sorumlu kurum ve kuruluşları sorgulayabiliriz. Yaşam

28

tarzımızı ve günlük alışkanlıklarımızı gözden geçirip, değiştirebiliriz. Çevre sorunlarının birçok boyutu var: Katı atıklar, enerji meselesi (nükleer mi, termik mi, hidroelektrik santral mı yoksa güneş ve rüzgar gibi yenilenebilen enerji mi?), kanalizasyonlar, sanayi atıkları, zararlı gazlar… Diğer yandan, topraklarımız gittikçe verimsizleşmekte, erozyon nedeniyle verimli tarım topraklarımız akarsulara, denizlere taşınmakta (yılda 500 milyon ton), su kaynaklarımız kirlenmekte ve tükenmekte… Kısacası havamız, suyumuz, deremiz, denizimiz, toprağımız kirlenmekte. Tüm bunların sonucunda da insan sağlığı olumsuz etkilenmekte… Biliyorum, içinizi kararttı tüm bunlar. Ne yazık ki gerçek… Biz insanların, aşırı tüketim hırsı, daha teknolojik ve refah yaşam tutkumuz, bencilliğimiz, bilgisizliğimiz ve aymazlığımız. Evet, öncelikle devlet


EVİMİZ DÜNYA kurumları ve yerel yönetimler sorumlu çevre sorunlarının çözümünde. Peki bizler? Birey olarak biz neler yapıyoruz ya da yapmıyoruz? Çocuklarımızı yetiştirirken onlara çevre bilinci veriyor, davranışlarımızla örnek oluyor muyuz? Günlük yaşantımızda suyu, elektiriği, gıdayı tasarruflu kullanıyor muyuz, yoksa birkaç tabak için bulaşık makinasını, üç-beş giysi için çamaşır makinasını çalıştırıyor muyuz? Kağıt, cam gibi atıkları geri dönüşüm için gerekli noktalara ulaştırıyor muyuz? (Tabi yaşadığınız yerde böyle bir sistem varsa) Bir gün öncenin ekmeğini bayat diye çöpe mi atıyoruz? Yaşadığımız semtin, kentin sorunlarını yetkililere iletip çözüm istiyor ve baskı unsuru oluyor muyuz, yoksa kendi kendimize söylenip birileri ilgilensin diye mi bekliyoruz? Doğa Koruma konusunda çalışan herhangi bir gönüllü kuruluşa üye miyiz? Hatta bu kuruluşlarda aktif görev alıyor muyuz? Her yıl birkaç ağaç dikiyor muyuz? Binalarımızda ısı yalıtımını tam olarak yaptırıyor muyuz? Çevre konularında okuyup bilgileniyor muyuz? (sevgi bilgiden doğar) Sevgili Okurlar, Bu listeyi uzatmak mümkün… Ama mevsimin bu en güzel ayında içinizi daraltmayayım. Şunu vurgulamak isterim: Bakmakla görmek arasında fark vardır, bilirsiniz. Lütfen etrafınıza gören gözlerle bakın. Doğadaki güzellikleri, mucizeleri fark edin. Gün batımında ufuktaki renklerin, erguvanın ve kiraz ağacının çiçeklerinin, kırlangıçların cıvıltısının, dalgaların sahildeki sesinin ve daha birçok güzelliğin tadını çıkartın… Diğer yandan, olumsuzluklarla ilgili tepkinizi göstermekten, yetkililere yazmaktan kaçınmayın. Çünkü insanlar layık oldukları gibi yönetilirler. Hepinize kavurucu sıcak olmayan, serin gölgelere sığınabileceğiniz, temiz denizlerde ferahlayabileceğiniz, güzel günlerle bezenmiş bir yaz dilerim.

_

29


EVRENSEL DEĞERLER

Hastalık mı Öldürüyor, İNSANLAR MI?

Didem ÜNSÜR / Yazar

B

ir takım sağlık sorunları var biliyor musunuz, bir yandan bu ciddi sağlık sorunuyla ilgilenen insanlar bir yandan da önyargılarla, dışlanmışlıklarıyla, damgalanmayla boğuşuyorlar. Onları hastalıkları değil ayrımcılık öldürüyor. Bildiniz mi hangi hastalık bu?

kardeşlerimizi, çocuklarımızı, eşlerimizi, öğretmenlerimizi, imamları, polisleri, doktorları, öğrencileri, mühendisleri, avukatları, hemşireleri, memurları, inşaat işçilerini, pazar satıcılarını, ev kadınlarını, erkekleri, kadınları… İnsanları yani, yani bizi, hepimizi! Hepimiz insanız değil mi?

AIDS Korktunuz mu? Adı bile sizi korkutuyor mu?

Burada hiç HIV/AIDS nedir, nasıl bulaşır gibi detaylara girmek istemiyorum. Çünkü hepsi en ince ayrıntısına kadar yukarıda verdiğim linkte var. Ben HIV ile yaşayan insanların uğradıkları ayrımcılığa, damgalanmaya, dışlanmaya vurgu yapmak istiyorum. Toplumun HIV pozitif bireylere bakış açısından, onlara çektirdikleri eziyetlerden… Zaten herhangi bir insan için bile, bazı zamanlarda çok da kolay olmayan hayatı, onlar için nasıl cehenneme çevirdiğimize vurgu yapmak istiyorum.

Önce hangisini anlatsam bilemedim. HIV ile yaşayan insanların karşılaştıkları sorunları mı yoksa HIV/AIDS nedir, ne değildir mi? Hemen yazının selameti için bazı tanımları baştan vermek istiyorum: HIV, İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsünün İngilizce kısaltılmasıdır. AIDS, HIV tarafından oluşturulan, Türkçe’de “Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu” olarak adlandırılan bir hastalıklar bütünüdür. HIV pozitif / HIV ile enfekte / HIV ile yaşayan, ise HIV taşıyıcısı bireylerden bahsederken kullandığımız tanımlamalardır. Ayrıntılı teknik bilgi için bakınız http://www.pozitifyasam.org/index.php?mid=14 Sorular Sorular Sorular… Aslında bazı sorular sorarak yazmaya başlamak istiyorum, daha doğrusu dikkatinizi çekmek… • • • • •

HIV HIV HIV HIV HIV

ile yaşayan biri ile yakın arkadaşlık eder misiniz? pozitif birine sarılır mısınız? ile enfekte olmuş birinin bardağından su içer misiniz? pozitif birinin sevgilisi olur musunuz? ile yaşayan biriyle evlenir misiniz?

Şimdi cevapları alalım… Buyurun! “Hayır” mı dediniz? Ben mi öyle duydum? “Hayır” dediniz, değil mi? Peki bu soruları şimdi bana sorun. Cevabım mı? Hepsi için, hem de hepsi için kocaman bir EVET! Yanlış okumadınız, ‘evet’ neden olmasın?

Lütfen araştırın, okuyun, öğrenin ve düşünün… Şimdi, daha geç olmadan, HIV/AIDS sizin de kapınızı çalmadan… Öğrenmezsek engelleyemeyiz. HIV/AIDS • • • • • • • • • • •

Hakkında Kısa Kısa HIV/AIDS öldürmez. Kan yolu ve cinsel yol dışında başka yollarla bulaşmaz. Tedavi gören HIV pozitif kişiler uzun ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilir. Kondom kullanırsanız HIV/AIDS’ten korunmuş olursunuz. Kondom kullanarak HIV pozitif kişilerle cinsel ilişkiye girebilirsiniz. HIV pozitif kadınlar, virüsü taşımayan çocuk sahibi olabilirler. HIV, çiftlerin ikisinde bile olsa negatif bebek dünyaya getirebilirler. Dış görünüşünden bir kimsenin HIV ile enfekte olup olmadığını asla anlayamazsınız. HIV/AIDS hakkında bilgilenmezsek yayılmasını önleyemeyiz. HIV/AIDS herkeste görülebilir; kadın-erkek, çocuk, meslek ayrımı yapmaz. HIV pozitif kişilerin çalışmalarına engel yoktur.

Önyargı HIV’den çok daha tehlikeli bir virüstür!

Peki, bu önyargılar neden kaynaklanıyor?

Mayıs ayı için farklılıklar, ayrımcılık, cinsel yönelimle ilgili bir yazı yazmışken, Haziran yazımı da aynı doğrultuda devam ettireyim istedim, HIV/AIDS hakkında yazmak için Aralık sayısını bekleyemedim. Malum 1 Aralık Dünya HIV/AIDS günü. Ama merak etmeyin ben yine yazarım Aralık’a…

Sadece bilmediğinizden… Bilmiyorsunuz, çünkü sizi ilgilendirmediğini düşünüyorsunuz ama öyle yanılıyorsunuz ki! HIV/AIDS sizi ilgilendiriyor. Evet, sizi, beni, annelerimizi, babalarımızı,

Daha fazla bilgi için Pozitif Yaşam Derneği’nin web sitesini lütfen lütfen lütfen inceleyin, hem de uzun uzun. Dediğim gibi HIV/AIDS hepimizin meselesi! www.pozitifyasam.org

Siz az önceki sorulara “Hayır” diye cevap verdiniz çünkü kafanızda hem HIV/AIDS hem de HIV ile yaşayan kişiler ile ilgili önyargılar var.

30


HAYATA YENİDEN BAKMAK BENİ MUTLU EDEN O KÜÇÜK TEPECİK BİZE KALSIN

Semiha BATMAZ SALCI TV Prgram Yapımcısı ve Sunucusu

GÖNLÜMDEKİ GÜLLERİ HERKESLE PAYLAŞABİLİRİM

G

ünümüzün hatta hayatımızın büyük bir bölümü işyerlerinde geçiyor. Bazıları camları bile açılamayan, havası sadece havalandırmalarla temizlenen yerlerde çalışıyor. Sabahın köründe girip, gecenin karanlığında çıkıyorlar dışarıya. Gün ışığına hasret bir yaşam. Oysa ben bu konuda oldukça şanslıyım. İki katlı oldukça butik bir iş yerim var. Her yerde büyük büyük camlar, hatta çatı bile camdan oluşuyor. Yazın sıcaktan bunalsak da, her yerde ışığın dansını seyretmek benim için büyük bir şans. Ben bu işyerinin ikinci katında çalışıyorum. Doğuya bakıyor benim odam. Sabah güneşi öğlene kadar yalayıp geçiyor odamı. Beni terlettiği zamanlar oluyor tabii, o zaman da jalûzileri indiriveriyorum. Camdan dışarı baktığımdaysa, gökyüzünün bütün güzelliği karşımda… Bulutların seyrini, kararıp açılmasını, şekilden şekle girmesini her daim seyredebiliyorum. İşte odamın camından baktığımda, tam karşıda beni mutlu eden boş bir tepecik var.

A

ğaçların yaprakları bir o yana bir bu yana savruluyor. Gökyüzü bulutlu. Güneş kendini göstermek istese de izin vermiyor bulutlar. Şimdi daha da hızlı esmeye başladı rüzgâr. Oysa hava çok sıcak, yaz geldi. Hem de beklediğimizden erken. Bahçe duvarları kırmızılı, beyazlı güllerle bezendi.

Kış olunca çoraklaşan bir arazi… Sokak köpeklerinin buluşma mekânı… Köpek sahiplerinin gezinti alanı…

Maalesef, hava da içinde yaşadığımız ülkenin insanları gibi karışık. Yüreğinde güller açsa, kelebekler uçsa da, yaz sıcaklığını hissettirse de, rüzgâr izin vermiyor bu güzellikleri görmeye ve yaşamaya.

Bahar gelince yeşeren, çocukların ve gençlerin uçurtma uçurduğu, teyzelerin yöresel otları topladığı yer.

Bu aralar herkesin havası rüzgârlı.

Dün, beni mutlu eden o tepecikte, büyük iş makineleri görünce keyfim kaçtı. Baharın en güzel rengini, yeşermiş çimleri kepçeler kaldırıverdi yerden. Oysa oraya öyle güzel yakışıyordu ki o görüntü. Araziyi kazdılar, anlamadığım bir şeyler yaptılar gittiler. Şimdi arazi, giysileri üzerinden alınmış gibi çırılçıplak, tedirgin kaderini bekliyor. Ankara parklar açısından çok şanslı. Bu parklarda piknik yapılabilen alanlar düşünülmüş. Yapay göllerin içinde teknelerle gezebiliyorsunuz. Yemeğinizi yiyebileceğiniz lokantalar, çayınızı içebileceğiniz kafeler mevcut. Ben bunlardan bahsetmiyorum. Yaşam içindeki doğallıktan bahsediyorum. Sadece boş bir yeşil arazi... Bütün imkânların sunulduğu böyle büyük parklar da olsun tabii fakat sokakların arasına, semtlerin içine beni mutlu eden minik tepecik gibi böyle küçük yeşil alanlar bırakılsa. Çocuklar koştursa oralarda. Çocuklar ve sadece toprak. Bahar gelince anneler papatyalardan taç yapmayı öğretsin çocuklarına. İp atlansın, top oynansın orada. Çocuk parkı yapılmasın oraya. Salıncak çarptı, kaydıraktan düştü telaşı olmasın. Düşünce sadece dizleri acısın çocukların, biraz kabuk bağlasın. Salıncak çarpmasından iyidir. Başımı çevirdim yine o sevdiğim tepeciğe, şimdi bir saksağan böcek topluyor yerden. Bir kelebek uçuyor. Onların tepesinden bir martı geçti. Kelebek bütün güzelliğiyle dolaşıyor kimi yerde yeşermiş, kimi yerde çiçek açmış otların arasından. Bu küçük tepecik buranın gerçek sahipleri olan saksağanlar, kelebekler, sokak köpekleri, ot toplayan teyzeler ve çocuklara kalmalıydı.

İnternette hayatın güzel olduğu ve şükretmemizle ilgili o kadar çok ileti dolaşıyor ki. Hangisinden bahsetsem. Herkes birbirine mutlu olmalıyız, şükretmeliyiz; yani kısacası olan bütün kötülüklere rağmen var olmalıyız mesajları atıyor. Ne yani, çoğu bizden kaynaklanmayan, bizi üşüten bu rüzgârlara bir dur deme zamanı gelmedi mi? Niye gönlümüzde açan kırmızı beyazlı gülleri üşütüyorlar? Oysa o güller hep orda kalsa. Neşe saçsak, amber kokuları gelse burunlara hiç fena olmazdı. Bu insanoğlu denen nesil nasıl bir şey? İnsandan kaçıp hayvanlarla dostluk kuranları artık daha iyi anlıyorum. Artık onlara daha da hak veriyorum. Hiçbir hayvan gerek duymadıkça, başka bir hayvana saldırmıyor. Canını yakmıyor. Oysa bizler programlanmış gibi güzel olan her şeyi kıskanıyor, yok ediyoruz. Birinin büyüyüp gelişmesini istemiyor, yıllarca koltuğumuza sarılıp, nerdeyse yapışık yaşıyoruz. Bu yazıyı yazarken gönlümde güller açık; kırmızı beyazlı. O kadar çoklar ki onları her isteyene verebilirim. Daha açmamış çok da tomurcuk var. Dışarıda rüzgâr var. Ben ise dışarıdayım. Üşüyorum. Üşütüyorlar beni.

31


YUVARLAĞIN KÖŞELERİ

NEHİR HEP AKSIN ! B u yazıda sizi küçük bir kahraman ile tanıştıracağım ve de annesiyle. Her küçük kahramanın arkasında büyük kahraman bir anne vardır ya Nehir’in arkasında da şahsen tanımadığım ama duyduğum, okuduğum ve tanıdıkça sevdiğim çok güçlü bir anne var. Annesi Zeynep Erden Bayazıt, Nehir için başlattığı bloğunda onu şöyle tanıtmış: “12 mart 2007 tarihinde Zeynep ve Mahmut’un kızı, Leyla’nın kardeşi olarak dünyaya geldi. Bir balık kızıdır ve babasının kızı olduğunu anlatırcasına yükselen burcu da aslandır. Emziklerine, kendi deyimiyle attınlarına, çok düşkündür. Aynı anda en az dört tanesini yanında olmasını ister. İsteğini kesin bir dille anlatır. Maxi’ye yemek verir, Sasha Teyzesi gibi “sus!” der. Müzik dinlemeyi, dansetmeyi, şarkı söylemeyi çok sever. En sevdiği şarkı tinkıl tinkıl litıl sta dır.  Onu en çok Leyla güldürür. Annesi onu duymazdan gelirse, “Zeyneeep” diye seslenir. Babasına zaman zaman Mahmuutçuum deyiverir. Ablasının robotundan, ani yüksek seslerden, komşu evlerin köpekleri Zeytin ve Barondan korkar... “korktum” der. Annesi, babası ve ablasının bir tanesi şimdi hayatının en zorlu mücadelesini, çocukluğunun verdiği tüm doğallıkla, geldiği gibi yaşayarak, büyükleri hayrete düşürmektedir.”  

Nilay UZGÖREN PAPİLA

olsa çok zor koşullar altında sürdü ve en son 30 Aralık 2009 gecesi sonucu açıklanan bir test ile ilk perde mutlu bitti. Annesi şöyle diyordu blogda: “Yeni Yıla Girerken İliklerimize Kadar Temiziz”. Bu başlığı görmek için o kadar uzun zaman beklemiştik ki biz, Nehir takipçileri, teknik bir hata yapıp bilinçaltımın komutuyla o sayfayı kaydetmişim bilgisayarımdaki NB vs NB sayfası olarak. İçim o kadar rahatlamış ki sonraki aylarda zaman zaman güncel haber var mı diye açıp her bakmaya çalışışımda aynı başlığı görünce hiç sorgulamadan kabullenmiştim; yeni bir haber yok ve herkes iyi. Nehir akıyordu demek, bunun için yazmıyor olmalıydı annesi. Babası ile kampüste karşılaşıp sohbet edip teyit de almıştık, iyiydi Nehir. Blog donmuştu; Hayat:0, Nehir:1’di.

Keşke Nehir’le tanışmamız babası ile iş arkadaşlığımıza dayansa idi ama öyle olmadı. Sabancı Üniversitesi Nehir’i, Kasım 2008’de konulan ve çocuklarda görülen bir kanser türü olan Nöroblastom teşhisi ile tanıdı. Ben de Nehir’i öncesinde tanımıyordum ama hastalığı çok yakından tanıyordum; bir mutlu sona, bir tane de kahredenine şahit olmuştum. Annesi kendi deyişiyle “duygu yükünü hafifletmek için” “Nehir Bayazıt NöroBlastoma’ya karşı” anlamına gelen “NB vs NB” adlı bloğu başlatınca gün be gün Nehir’i takip eder olmuştuk. Nehir’i izlerken kâh güldük onun ufacık şeylerden mutlu olan haline, kâh ağladık bu yaşta yaşamak zorunda kaldığı şeylere. Ona da kıyamadım, annesine de… Bir çocuğunu geride Türkiye’de bırakıp gitmek zorunda kalışı; zaman zaman Nehir’le başka bir ülkede tek başına kalarak tedaviyi sürdürüşü; operasyonların, tedavilerin, testlerin birinden diğerini diğer kızı için seçip göğüslemeye çalışırkenki dimdik duruşu ve daha da önemlisi çevresine yaydığı güç ve iyilikle beni derinden etkiledi. Bugün bu bloğun 315 resmi takipçisi var ama daha çok kişinin farklı kanallarla Nehir’i desteklediğini biliyorum.

Derken bilinçaltımın beni kandırdığını bir arkadaşımın Nehir için yeni bir yardım kampanyası düzenlediklerini duyurduğunda anladım. Nehir için zaman geriye dönmüş hastalık en olmaması gereken yerde yeniden nüksetmişti. Nehir’cik yeniden öyle sıkıntılı günler geçirmekteydi ki annesinin karnına geri girmeye karar vermişti, en güvenli yer orası değil miydi? Anne ve babasıyla Nehir, buradaki ilk ameliyatın ardından Nisan ayının ortasında Amerika’ya yeniden uçmak zorunda kaldı. İkinci ameliyatın ardından çok yoğun bir tedavi başladı. Herkes yorgun, en çok da Nehir… Annesi ve babası umudun bittiği yerdesiniz diyen herkese inat umutla, aşkla, istekle mücadeleye devam ediyor. Buradan sizlere bloğun adresini verebilirim (http://nehir-im. blogspot.com) ve bu blog dâhilinde sürdürülen yardım kampanyasına dikkat çekebilirim ama inanın asıl amacım bu değil. Tabii Nehir’e göndereceğiniz her türlü pozitif enerjiden yaralanmak isterim ama salt bu tüm yaşananların yanında çok basit kalırdı. Nehir’in annesi Zeynep Hanım son yazılarından birinde şöyle bir başlık atmış: “Hiç Kimse Çocuğu İçin Geçmiş Zaman Kullanmamalı”. Bu başlık içime öyle işledi ki. Nehir ve O’nun gibi bu hastalıkla mücadele eden çocuklar için ne yapabiliriz diye sizleri düşündürmek istedim. Dilerim Nehir için ikinci perde de mutlu biter.

Nehir’in 2008 yılında başlayan mücadelesi 2009 yılının sonu kadar kaldıkları Amerika’da uzman doktorlar ve donanımlı hastanelerde de

Hayat:0, Nehir:2 olur. Nehir’imiz hep akar. Nehir bir kere yaptı, yine yapar.

32


AKILLI KALPLER

ÖNYARGILARIMIZ İLE YAŞIYORUZ Eray BECEREN

F

iliz, yüksek öğrenimini idealleri ve hedefleri doğrultusunda Italya’da sürdürmeye karar vermişti. Başlangıçta zorluklar çekse bile orada çok yeni ve keyifli bir çevre kurmuştu kendisine. Herşey çok güzel gidiyordu. Her bakımdan kafasındaki beklentilere uyan bir erkek arkadaşı da vardı. Jack, aynı okulda yüksek lisans yapan bir Avusturyalıydı. Ilişkileri ilerlemiş, gelecek ile ilgili planlar netleşmeye başlamıştı ve bir süredir aynı evi paylaşıyorlardı. Okul dışı zamanları hep birlikte geçiriyorlardı. Bir gün Jack Filiz’e akşam arkadaşları ile geçireceğini söyledi ve gece eve dönmedi. Filiz’in kafasında binlerce düşünce oluşuyor, biri gidip diğeri geliyordu. Bunlardan olumsuz olanları kovmakta zorluk çekiyordu. Öğle saatlerine doğru Jack elinde koca bir demet çiçek ve yüzünde tatlı bir gülümsemeyle kapıda göründü. Filiz ‘dün gece benim onaylamayacağım bir şey yaşadı ve kendini affettirmek için böyle geldi’ diye düşünerek, Jack’in elindeki çiçeği alıp kafasına çarptı ve evden gitmesini istedi. Büyük hayal kırıklığına uğramıştı ve çok üzgündü. Bu hali en yakın ve ortak arkadaşlarının Filiz ile konuşmasına kadar sürdü. Olayın aslı şuydu: Jack, Filizi çok seviyor ama evlendikten sonra farklı kültür, farklı dinden olmanın onları olumsuz etkilemesinden korkuyordu. Bu nedenle o Cumartesi akşamı arkadaşları ile bu konuyu uzun uzun konuştu. Arkadaşları ikisine de güveniyorladı ve Jack’i cesaretlendirdiler. O gece içkili olduğundan dolayı hayatının

kadınının onu bu halde görmesini istemedi ve eve dönmedi. Ertesi gün cebinde Filiz’e aldığı yüzük ve aşkını ifade eden koca bir demet çiçek ile evlenme teklifine gelmişti. Filiz olanları duyunca çok üzüldü, utandı. Jack ile yarım kalan işi tamamlamak üzere buluştular. Evlilik teklif edildi, gözyaşları ve mutluluk ile evlilik için ilk adımlarını attılar. Şimdi onlar evli ve çok mutlular. Zaman zaman önyargılarımız, zaman zaman empati yoksunluğumuz bizi çok mutlu anlardan, fırsatlardan mahrum bırakabiliyor. Önyargılarımız kimi zaman bizi çevremize ve olanlara karşı korusa bile, kimi zaman zor duruma sokuyor. Dr. Daniel Goleman’ın “duygu” tanımını çok beğenirim. Goleman duyguyu şöyle tanımlar: “Bir his, hisse bağlı düşünceler, psikolojik ve biyolojik haller ve bir dizi hareket eğilimidir.” Olaylar, durumlar ve insanlar ile ilk karşılaştığımız anda hissettiklerimize bağlı olarak oluşan düşünceler bizi çok etkiliyor. Bu düşünceleri kontrol altında tutabilmek olgunluğun tepe noktası. Sözün Özü: Olaylar, durumlar ve insanlar karşısında oluşan hisse bağlı düşüncelerimizi zamanımız ölçüsünde tekrar tekrar gözden geçirebilmek, karşımızdaki kişiye konuşma hakkı vermek, karşımızdaki kişiyi dinlemek, duygularımızı ona açıkca ifade etmek (karşımızdakine ve kendimize zarar vermeden), onun da duygularını ifade etmesine izin vermek sağlıklı ilişkilerin ve iletişimin kurulmasında büyük önem taşımaktadır. www.duygusalzeka.net

33


GÜL IŞIĞI

Erguvan giysili kadın Gülseren ALÇI Yazar

G

üvendik tepesindeyim. Dağ ormanları kenarında pembe gülüşüyle, güneşle yarışan görkemli erguvan ağacına takıldı gözlerim. İç sesim konuşurken, birden ağacın arkasından saçları erguvan çiçeği moru, pembe erguvan çiçekli uzun kloş giysili güzel bir kadın, usul usul yürüdü, durdu, sırtını ağaca dayadı. Uzaklardaydı gözleri. Uzun saçları yelin estiği yönde yelpaze gibi açılmış, dalgalanıyordu. Dağ bülbülü ötünce kadın balerin zarafetiyle dans ederek dönmeye başladı. Kloş etek geniş daire biçiminde açıldığında, aynı anda pembe erguvan çiçekleri kelebekler gibi uçuşuyordu. Dönerken altındaki erguvan yeşili yapraklarla süslü eteği görünüyordu. Mucize bu diyerek hayranlıkla bakıyordum. Erguvan giysili kadın, çam ağacının gövdesine sarıldı. Süzülerek gözden kayboldu. Görkemli doğada, gizemli kadının eteğinden erguvan çiçeklerinin uçuşarak uzaklaşması, erguvan moru saçları, yeşil yapraklarla süslü eteği, dansı büyülemişti beni. Acaba gizli bir çekim mi var diyerek, sağa sola baktığımda kimseyi göremedim. Çam dalları arasından soluksuz izlediğim görüntü düş müydü, gerçek miydi bilemedim. Çok etkilenmiştim. Çamlar arasındaki dar yoldan inerken kayıp düşmemek için dağ kekiklerine tutunuyordum. Aşağılara indikçe erguvan ağacı gittikçe görünmez oldu. Toprak yola inip, eve doğru yürürken kır çiçekleri papatyalar gelincikler, ballıbabalar, ebegümeçleri çığlık çığlığa arılarla konuşuyordu. Aklım tepemde değil, tepedeydi. Eve girip yukarı kattaki odama çıktım. Gözlerimde geziniyordu, erguvan çiçekli kadın. Adalarla süslü Urla körfezine, “bir sen kaldın bakmalara doyamadım güzel deniz.” Keşke taşımaktan yorulduğumuz, bırakmayı istediğimiz duygu ve düşüncelerimizi şöyle bir döndüğümüzde erguvan çiçekleri gibi uçurabilseydik. Değişim kimseyi incitmeden olabilseydi. Maske takıp bin bir surat dolaşmadan. Pembe, mor çiçekli bir gülümsemeyle, kendimiz olarak…

34


KÜLTÜR - SANAT

Bir Nakışsever

B

u ay Kültür ve Sanat bölümümüzde çağdaş bir nakış sanatçımızı sizlere tanıtmak istiyoruz: Şükran Uysal. Kendisi, “En büyük eserim oğlumdur, en güzel işlediğim nakışımdır. O bana çok güç veriyor. Onun desteğiyle en güzel eserlerimi hayata geçiriyorum, hayatta beni hiç üzmedi” diyor. Şükran Hanım, hayatı boyunca eline oyun kâğıdı almamış, kendi çocuğunu kendisi büyütmüş, emektar bir ev kadını. 20 yıldır, günde 7,5 saat nakış işliyor. Şimdi onun nakışlarının öyküsünü dinleyelim. Onun nakış öğretmeni İstanbul Feneryolu Pratik Kız Sanat Okulu’nun şu anki müdürü Ayten Akdeniz, yurtiçinde ve yurtdışında pek çok ödül almış 35 yıllık bir öğretmen. Şükran Hanım ise 11 yıldır onun en başarılı öğrencilerinden birisi. Bu 11 yıla 66 tablo, 25 tane de örtü sığdırmış. Bilmeyenler için nakışın çok zorlu bir çalışma olduğunu hemen belirtelim. Çok sık iplik değiştiriliyor. Üstelik öğretmesi de hiç kolay değil. Şükran Hanım’ın nakış yolculuğu ailesinden öğrendikleri ile başlamış aslında. Bütün çeyizini kendisi hazırlamış. Gördüğünü rahatlıkla algılayıp yeniden üretebilen bir nakışseverken, Ankara Gazi Eğitim Üniversitesi’nden birincilikle mezun olan öğretmenlerinin sayesinde nakış işlemesini çok geliştirmiş. Burda dergisi gibi dergilerde kendi çizimi olan nakışlarına yer verilen Ayten Hoca’sından bize övgü ile bahsediyor. Orijinal resimler, Monet gibi çağdaş ressamların tablolarının yanı sıra Anadolu’nun köylü kızları, çiçekler de Şükran Hanım’ın elinden hayat bulduğu farklı nakışlar.

Şükran UYSAL Çalışmaları onu çok mutlu ediyor o yüzden hiç birini satışa çıkarmamış. “İleride belki bir müzeye bağışlarım” diyor. 18 yıldır İstanbul Feneryolu Pratik Kız Sanat Okulu’nun öğrencisi. O aynı zamanda bir ev hanımı, bir eş ve bir anne. Bu rollerinden geriye kalan zamanını okula gidip çeşitli kurslar alarak değerlendiriyor. En son aldığı kurs ise bilgisayar kullanımı üzerineymiş. İşlediği nakışlar da tıpkı bilgisayarın ekranındaki pixeller kadar detaylı. Kendisi el nakışı çalışıyor ama makine nakışını da, masa örtüsü, perde işlemeyi de yine aynı okuldaki kurslardan öğrenmiş. Hem Anadolu’dan kadın kıyafetleri motiflerini, hem ünlü Türk ressamlarının tablolarını, hem de çeşitli çağdaş resim sanatının eserlerini nakış olarak çalışmış. Elinde ailesinden kalan işlemeler de bulunan Şükran Hanım bizimle ilginç bir bilgiyi de paylaştı: eskiden nakış iplikleri olmadığı için atkuyruğunun kılları renklendirilip nakış yapılmasında kullanılırmış. Şükran Hanım’ın ilk sergisi Moda Deniz Kulübü’nde yapıldığında Vatan Gazetesi Kültür ve Sanat yazarı Hümeyra Turan nakışın dilinden anlarcasına övgü dolu bir köşe yazısı yazmış eserleri hakkında. Halka açık yeni sergisini heyecanla bekliyoruz.

Bu nakışta zamanında ithal iplikler olmadığından at kuyruğunun kılları renklendirilip kullanılmıştır.

35


MODA

KİLOLU KADINLAR İÇİN, DOĞRU GİYSİ SEÇİMİ Aynur SEZGİN

K

ilo problemi olanların öncelikle vücutlarının hangi bölgelerinde yağ fazlalığının göze battığını bilmeleri, doğru giysi seçimleri yapmak adına gerçekten çok belirleyicidir.

Giysi seçiminde bazı püf noktaları vardır. Bunlar kadınlar için gerçekten aşırı kilolu görüntüleri kamufle edici ve sorun çözücü olması açısından dikkat edilmesi gereken küçük hilelerdir. Bu da kadının modayı birebir takip etmesinden çok, kendi vücut özelliklerine göre bir seçim yapması ve doğal olarak da tarzını yaratması anlamına gelir…

Üst bedeni daha kilolu olan bir kadının drapeli, dar, iri desenli, enine çizgili bluzlar giymesi de vücut katmanlarını daha çok ortaya çıkaracaktır. Oysa doğru tercihler: Basenleri kapatan tunikler, robadan hafifçe bollaşan, minik desenli ya da desensiz bluzlar, düz renkli boru paça kumaş pantolonlar, çok bol olmayan, desensiz etekler olmalıdır… En önemli püf noktalarından biri de, kilo basendeyse üst bedende; kilo üst bedendeyse alt bedende tercih edilecek renk ve şekillerin daha renkli, canlı, hareketli unsurlardan seçilmesidir. O zaman kilolu bölgeye dikkat de azalacaktır.

Basenleri geniş, göbekli bir kadının paçası çok dar pantolonlar ya da kloş ve çan etekler giymesi, iri desenleri tercih etmesi çadır gibi bir görüntü oluşturmasının yanı sıra göze de hoş gelmeyecektir. (şekil 1)

(şekil 2) Giysilerde dikkat edilecek bu püf noktaların ve doğru seçimin kilo problemi olan bayanlarda görünümü kesinlikle çok olumlu yönde etkileyeceği kuşkusuz…

36


KİTAP

A

İşte Hayatım – Uğur Dündar

lış-verişimi yapmış marketten çıkarken kitapçının vitrininden bana bir yüzün gülümsediğini gördüm. Bu hepimizin yakından tanıdığı TV Star’ı Uğur Dündar’dı. Onun hem cazibeli hem de muzip bakışlarına karşı gelemedim ve boşaltmakta olduğum kütüphaneme yeni bir kitap ekleyiverdim. Kitabı alırken gazetecilik mesleğindeki tecrübelerini de anlatacağını bildiğimden karlı bir alışveriş yaptığımdan emindim. Kitabı okumaya başladığımda yanılmadığımı anladım. Adeta bir polisiye serüveni okur gibi Uğur Dündar’ın neredeyse 70 yıllık hayat hikâyesini heyecanla okudum. Yalnızca bununla kalmayıp aynı zamanda da Türkiye’nin yakın tarihini de bir gazetecinin o kuvvetli gözlemleriyle yeniden gözden geçirmiş oldum. Kitabın yazarı Nedim Şener kitabın arka kapağında Uğur Dündar’ı, “Robin Hood’un elinde kamera olanıdır.” diye tanımlamış. Gerçekten de Uğur Dündar, daha ailesinin hikâyesi anlatılmaya başlarken dürüst bir polisin oğlu olarak yetiştirilişiyle öne çıkıyor. Kitap bunu doğrulayacak yüzlerce olayı bir çırpıda anlatıyor. Uğur Dündar’ı anlatmak istersek onun pek çok farklı yönünü de belirtmek gerekir ki kitap bir düzenle tüm bunları anlatıyor. Örneğin halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkına duyduğu inanç ile gazetecilik ve canlı yayın haberciliği mesleğine âşık oluşu, ne olursa olsun ondan hiçbir zaman vazgeçmeyişi her bölümde tekrarlanan bir olgu. Hayatı pahasına bile temel ilke ve değerlerini koruyan bu örnek insan kimi zaman iftiralara uğruyor kimi zaman ise iktidarlar tarafından ölümle tehdit ediliyor. Ama o her zaman dimdik duruşunu koruyor, şans ve kader her seferinde onu haklı çıkartıyor. Arkadaşlarımla bu konuyu paylaştığımda Türkiye’deki özel sektörün toplumsal hak ve özgürlükler alanına girdiğinden beri bilgi çarpıtmasının bir çığ gibi büyüdüğü ve insan haklarına karşı pek çok tecavüzün de yapıldığı bir gerçek olarak göründü gözüme. Hakkında yapılan her iftiradan adalet önünde temize çıkmış olan Uğur Dündar bir halk ve ülke sevdalısı. Oysa aynı hisleri taşımayan pek çok önde gelen lider ve iş adamı tarafından sadece iftira atılmış değil, hayatına devlet eliyle de kastedilmeye uğraşılmış ama onu tanıyan emri alanlar ülkesini bu kadar çok sevip bu kadar fazla hizmet eden bu değerli kişiyi öldürmeye kıyamamışlar. Tabii o da birlikte çalıştığı pek çok araştırmacı - gazeteci, yazar ve genel yayın yönetmeni arkadaşı cinayete kurban giderken kendisini koruyup kollayabilmiş. Belki de tüm yaptığı iyilikler ona bu şekilde bir kalkan oluşturmuştur, kimbilir. Lafı uzatmadan sizleri Türkiye’nin yakın tarihine ışık tutan, siyasi müzakerecileri ağırlayan Arena gibi önemli bir haber programı yapımcısı, gerçek bir televizyon habercisi ve gazeteci olan Uğur Dündar’ın hayat hikâyesini okumaya davet ediyorum. Sanırım bazen gözümüz kamaşıyor ve Türkiye’de lider olabilecek niteliklere sahip insan yokmuş gibi hüzünleniyoruz. Uğur Dündar halen yanı başımızda ve bir televizyon programının ana bülten yayıncısı ve sunucusu. Neden artık ona kulak vermiyoruz ki? Söz Uğur Dündar’da…

37


Ev’ lenelim

Evinizi Satarken Nelere Dikkat Etmelisiniz... Selmi URAL Re/Max Bento Gayrimenkul Danışmanı Hepimiz hastalandığımızda doktora, kanuni bir işlemimiz varsa avukata gideriz. Fakat henüz dairelerimizi satarken profesyonel yardım alma konusunda çekincelerimiz var. Sahibinden ilanıyla çıktığımızda daha hızlı, daha kolay ve daha yüksek karla satış yapabileceğimizi düşünüyoruz. Oysa sonuç genelde hep tersi oluyor. Bunu ben değil istatistikler söylüyor. Sahibinden ilanı ile çıktığınızda başınıza gelebilecek korkunç olayları anlatarak içinizi karartmak yerine size profesyonel yardım aldığınızda düşündüğünüzün aksine nasıl daha güzel sonuçlar alabileceğinizi anlatayım. Eviniz gerçek piyasa ederinden değerlendirilecektir. Unutmayalım ki bir malın gerçek fiyatı onun sizin gözünüzdeki değeri değil, satabileceğiniz fiyattır. O halde bu konuda, sizin mahallenizde, sizin sokağınızda, sizin binanızda satış yapmış veya bu satışları yakından takip etmiş profesyonellere güvenin. İzin verin gelip dairenizi ölçüp, biçsinler ve detaylı ekspertiz ile size bilgi versinler. Satılabilir fiyatı

38

birlikte karar verin. Mutlaka ve mutlaka tek bir danışmanla çalışın. Bir kişiyi yetkilendirin... Bu hem sürecin takibini daha kolay yapmanızı sağlar hem de çalışan kişiye güven verir. Sizin için gereken tüm piyasa analizlerini yapar, gereken ilanları ve tanıtımları gerçekleştirir ve hatta alıcı adaylarının ön elemesini yapabilir. Siz de boşuna yorulmamış olursunuz.. İşte en önemli iki unsur… Sizi yıldıran telefon görüşmelerinden, gerçek olmayan sırf merak için gelen ziyaretçilerden, istediğiniz fiyatın çok çok altında gelen tekliflerden, tapu işlemi sırasında oluşabilecek problemlerden ve hatta bütün satış süreci boyunca karşılaşabileceğiniz tehlikelerden koruyabilen iki basit öneri… Gene de mülk sahibi sizsiniz. Seçim sizin… Benimki sadece bir öneri… Gayrimenkul ile ilgili sormak istediğiniz tüm sorular için bana ulaşabilirsiniz. selmiural@gmail.com


GEZİ

Bak, yine gülüp mutsuz olduğumu hatırlatacak! Geleneksel AvangART Kadın toplantımızın ardından ‘Botanik Parka’ gittim. Orhan Veli’nin, “beni bu havalar mahvetti” mısraları alt benliğimden üst benliğime kadar sızıyor Mayıs ayının son günlerinde. Çıkarıyorum ayakkabıyı, çorabı; tabanlarımda çimlerin serinliği, ördekler önde ben arkada paytak paytak yürüyoruz. Kendimi bir güzel topraklıyorum. Bir yılın birikmişini ardımda bırakıyorum. Somurtkan insanlar arasında mutlu mutlu dolaşmanın eline satır alıp sokağa çıkmak kadar tehlikeli olduğunu daha önceki deneyimlerimden bildiğimden, rahatım. İnsanlar kaygılı, panik içinde, feci halde kendine ya da etrafındakilere sardırmış durumda; ha babam de babam kusur aramakla meşguller. Sen, bunca sıkıntı, dert varken suratında koca bir gülümsemeyle ortalarda dolaşmaya kalkıyorsun. Başına gelebilecek olası haller, bir dizi senaryosuna malzeme taşıyacak kadar bolken, mutlu kalmak akıntıya karşı kürek çekmek kadar zor. Öncelikle, birkaç sıkı dostun dışında kimsenin bu halini çekemeyeceğini baştan kabullenmelisin. “Bak, yine gülüp mutsuz olduğumu hatırlatacak!” cinsinden düşüncelere bünyeyi kaptırmış kişiler tarafından bu anormal neşeli halin ruhsal bir bozuklukla ilişkilendirilebilir. Öyle ya, normalsen niye gülesin ki! “Balatayı sıyırmış, ne duysa gülüyor” gibi laflar duyman da an meselesidir. Hatta içten içe gizli bir düşman gibi görülme ihtimalin bile var... Sonra ayağı yere basmayan hayallerin çizmenin sınırını aşacak ve iyice insanların gözüne batmaya başlayacaksın. Bu halini çekemeyenler seni bir an önce gerçek dünya ile karşılaştırmak için arabana arkadan çarpmayı dahi deneyecektir. Hatta en önemli toplantından önce çorabını kaçırıp, buna rağmen hala gülüp gülemediğini test edecek

Türkan COŞKUN Yaratıcı Yazarlık Eğitmeni kişilerle bile karşılaşabilirsin. Bunların arasında en iyisi bu eblek haline bir anlam vermeye çalışanların “Âşık mısın yoksa?” yakıştırması olacaktır. “Keşke, nerde o günler” diye cevap versen de “Aşık değilsen niye gülesin ki, kimi kandırıyorsun?” imasını iliklerinde hissettirene kadar peşini bırakmayacaklardır. Haziran ayına işte böyle bir ruh haliyle adım atıyorum. Etrafınızda neşesi bol, kasıntısı az birilerine rastlarsanız altında fazla bir şeyler aramayın derim. Bu kişi en iyi ihtimalle; sokaktaki renk renk lalelerden, çiçeğe düşmüş ağaçlardan, olur olmaz yerden fırlamış otlardan, börtü böcekten, kuş cıvıltılarından, Orhan Veli mısralarından kendine pay çıkaran münasebetsizin biridir. Tüm bunlara göğüs gerecek cesareti kendinizde buluyorsanız, varsın olsun diyorsanız, işi gücü bırakın, gidip en yakın yerde topraklanın derim. Unutmadan, gülmek de, mutlu olmak da en az karşıtları kadar bulaşıcıdır…

39


40


YOGA

YOGA İLE ZAYIFLAMAK

Y

İnci GÜL Sertifikalı Yoga Eğitmeni

azın kapıyı çalmasıyla birlikte, aylardır kalın kazaklarımızın, paltolarımızın altında saklanan fazla kilolarımız ortaya çıkmaya başladı. Kışa özgü beslenme ve yaşama alışkanlıklarımız dolayısıyla bir kaç kilo almadan bahara varmak neredeyse olanaksız gibi. Bu nedenle her bahar tatil planları yapmaya başlamadan önce fazlalıklarımızdan kurtulmak üzere harekete geçiyoruz. Yürüyüşlere başlıyor, kısa sürede kilo verdirecek etkili diyetler yapıyoruz. Peki, yoga ile kilo vermek mümkün mü? Bu ay köşemizde bu konuyu ele alıyoruz. YOGA NEDİR? Yoga, kökeni Hindistan’a dayalı, 4-5 bin yıllık bir geçmişi olan bir yaşam bilimidir. Sözcük anlamıyla bağlamak, birleştirmek demektir. Yani zihin, beden ve ruhun uyum içinde, bir arada olması… Bu anlamda hem zihin hem de beden üzerinde yoğunlaşan yoga, varolan en eski bütünsel sağlık sistemlerinden biridir. Zihni sakinleştirir, farkındalık geliştirir. Zihin odaklandığında sinir, dolaşım ve solunum sistemleri yavaşlar, beden ve zihin gevşemeye başlar; sakinleşir ve daha net düşünmeye başlarız. En yaygın şekliyle yoga, güçlendirerek, hafifçe gererek, her bölgeyi dengeleyerek bedendeki tüm hareket alanını kullanır. Tam bir odaklanmayı gerektirir, kaslara oksijen sağlamak için düzenli solumayla eş zamanlı olarak uygulanır. YOGADAN NELER BEKLERİZ? Daha sağlıklı kaslar, daha esnek bir beden, daha az ağrı ve acı. Kaygı ve depresyon gibi durumlarla, öfke ve hayalkırıklığı gibi duygularla daha kolay başaçıkabilme becerisi. Daha iyi bir duruş, daha iyi bir solunum ve dolaşım sistemi, fiziksel ve duygusal denge. YOGA ZAYIFLATIR MI? Kilo vermek herkes için farklıdır. Herkes için tek ve geçerli bir yanıt mevcut değil ne yazık ki. Genetik yapınıza, alışkanlıklarınıza, yeme tarzınıza, kişisel iradenize ve yaşam tarzınıza bağlıdır. Kilo vermek disiplin, süreklilik, tam bir tarz değişikliği ile sağlıklı yemek ve her gün hareket etmeyi gerektiriyor. Düzenli olarak yoga yapmanın pek çok faydası vardır. Her şeyden önce kendinizi iyi hissedersiniz. Bedeniniz daha esnek ve güçlü bir hale gelir. Duruşunuz düzelir, stresle başedebilme yeteneğiniz artar. Peki, yoga kilo vermeye yardımcı olur mu? Herhangi bir yoga türü bedensel güç kazanmanıza yardımcı olur. Her tür yoga kasları canlandırır, uzatır ve güçlendirir. Bedene şekil vermeye yardımcı olur. Ama özellikle kilo verdirmez. Yoga bütün kasları çalıştıran bütünsel bir beden egzersizidir. Sistemli olarak kilo vermenize de yarar ancak daha çabuk kilo vermek istiyorsanız yürüyüş, yüzme, bisiklet ya da koşu gibi daha hızlı kalori yakmanızı sağlayacak fiziksel egzersizler de yapmalısınız. Yogada yürüyerek, koşarak ya da yüzerek yakılan kaloriden daha azı yakılır. Tabii Aştanga ya da Power yoga yapmıyorsanız. Power, Vinyasa ya da Aştanga yoga hızlı geçişleri olan yoga türleridir ve kalori yakmaya yardımcı olur. Kilo verirken

yoganın ruhsal ve zihinsel yönünü kullanmak da çok önemlidir. YOGANIN ZAYIFLAMADAKİ ROLÜ Yoga sağlıklı bir bedene sahip olma ve onu koruma yoludur. Beden üzerinde hâkimiyet kurmak ve esneklik kazanmak, üstelik aynı zamanda stresle başedebilmek mükemmel bir durumdur. Ancak amacınız kısa sürede çok kilo vermekse ilk tercihiniz yoga olmamalı. Uzun vadeli çözümler için sorunun temeline inmeli ve yaşamınızda ve yaşam tarzınızda değişiklilikler yapmalısınız. Beden ve zihni bir araya getiren bir yol izlemek başarı şansını artırır. İşte yoga burada devreye girer. Yoganın birinci amacı gevşemedir. Strese bağlı hormonlar, uyku ve yeme alışkanlıklarını düzenleyen hormonlar kilo almaya neden olurlar. Yalnızca stresi azaltmak bile kilo vermeye katkıda bulunur Yoganın stres üzerindeki etkisi artık herkesçe biliniyor. Nefes çalışmaları, duruşlar ve meditasyondan oluşan yoga uygulamaları kortizol seviyesini normale indirerek stresle başetmeyi kolaylaştırır. Böylece yoga yapma tarzınız yaptığınız duruşlardan daha etkilidir. Dersin sonunda önemli olan kendinizi gevşemiş ve canlanmış, tazelenmiş hissetmenizdir. Bu şekilde hissettiğinizde kortizol oranınız düşmüş ve bedeniniz fazla ağırlıktan kurtulmaya daha yatkın hale gelmiştir. Yoga uygulamalarının kilo vermede iki önemli yararı var: Birincisi sindirimi kolaylaştırır, kabızlığı önler, ödemi alır. İkincisi kan dolaşımını ve hormonları, iştah ve uyku bozuklukları, moral durumu gibi duyguları kontrol eden tiroid ve pankreas gibi bezleri olumlu etkiler. Hormonal sorunlar nedeniyle kilo vermekte zorlananlar yoga ile sonuca ulaşabilirler. Yoga beden- zihin farkındalığına odaklanır. Zihin, her an olan biteni izler. Gerilen kasları, nefes alıp verişinizi, kalp atış ritminizi gözlemlersiniz, dikkatinizi içinize yönlendirdiğinizde bedeninizi nasıl gördüğünüzü ve onu nasıl beslediğinizi farkedebilirsiniz. Düzenli olarak yoga yapmak, fiziksel ve zihinsel durumunuzun daha çok farkına varıp bedeninize daha çok özen göstermenizi sağlar. Bu gözlemleme yeteneğinizi günlük yaşantınıza uyguladığınızda bedeninizi daha iyi tanır ve besinlerin bedeniniz üzerindeki etkilerinin farkına varırsınız. Yoga kendini kabullenmeyi öğretir. İnsan kendini nitelikleriyle, kusurlarıyla olduğu gibi kabul eder. Bu da üzerindeki baskı ve gerginliği azaltır. Bu gözlemleme ve kabullenme dengeyi getirir. İnsan kendini dengede hissettiğinde stres yönetimi kolaylaşır, aşırı yeme arzusu engellenir. Yoga çalışmalarının doğasında bulunan disiplin yeme alışkanlıklarını kontrol etmenize yardım edebilir. Daha gevşemiş ve huzurlu hissetmek sinirsel açlığı giderir. Çalışmalar göstermiştir ki yoga yapan kişiler çoğunlukla daha hareketlidir. Daha fazla yürürler, daha fazla etkinlikte bulunurlar. Daha sağlıklı beslenirler. Yoga ile beden- zihin farkındalıkları arttığı için sağlıkları ve yaşamları için en iyi olanı seçme seçeneklerinin olduğunun farkına varırlar. Doğal olarak hayatları dengelenir. Bütün bu elemanlar büyük ölçüde sağlıklı kiloya ulaşmakta ve onu korumakta fayda sağlar. Sonuç olarak, yoganın bir spor dalı ya da egzersiz programı olmadığını söyleyebiliriz. Fiziksel egzersizlerle birlikte yapılabilir. Ancak yoga, hiçbir fiziksel egzersiz programında olmayan özelliklere sahiptir. Fiziksel, zihinsel ve ruhsal seviyelerde kişisel değişimler sağlayan, tüm yaşamınız boyunca sizinle olacak içsel huzur sağlayan bir sistemdir.

41


AVANGART ETKİNLİK

Uzun Ömürlü Sağlıklı Zayıflama Etkinliği PİLATES, nefesi kullanarak iç organların en üst katmanındaki kas dokularını da çalıştırdığı için başta bel ve karın bölgesi olmak üzere, daha sağlıklı ve uzun süreli zayıflatır. Ayrıca vücudun merkezini güçlendirerek denge ve koordinasyonu arttırıp stresi azaltır. Yaz aylarında siz de 2 beden küçülmek istiyorsanız, 10 dersin sonunda farkı görüp, 20 ders sonunda ise uzun süreli zayıflama konusunda kesin sonuç almış olursunuz. Yoga Darga, AvangArt Kadın Sağlıklı Zayıflama Etkinliğinde Haziran ayında Pilates’e başlayan okurlarımıza yaz boyu % 20 indirim imkânı sunuyor. Pilates Nedir ? Günümüzün en güvenli ve en etkili egzersiz sistemidir. Joseph Pilates tarafından ‘kontroloji’ adıyla zihni ve vücudu ilişkilendirmek, kasları güçlendirmek, esnekliği artırmak ve vücudun genel sağlığını iyileştirmek amacıyla geliştirilmiş bir egzersiz metodudur. Minder üzerinde veya özel tasarlanmış aletlerle yapılır. Pilates, özellikle karın ve bel bölgesi olmak üzere vücudun her bölümünü çalıştırmayı amaçlayan bir egzersiz sistemidir. 20. Yüzyılın başında ortaya çıkan pilates 21. Yüzyılda Madonna, Uma Thurman gibi Hollywood yıldızları, ünlü sporcular, işadamları hatta kraliyet ailesi mensuplarının tercihi haline gelmiştir. PİLATES’İN FAYDALARI NELERDİR VE KİMLER YAPABİLİR? Pilates, vücudun merkezini güçlendirip, denge ve koordinasyonu artırarak stresi azaltmaktadır. Egzersiz güvenli ve kontrollü yapıldığından her yaş ve herkes için uygundur. Vücudumuzu tanımamızı sağlar. Üzerimizde günlük hayatımızda hissedeceğimiz farklar yaratır. En küçük kaslarınız bile çalışmaya katılacak. Sizde olduğunu bilmediğiniz kaslarınızı keşfetmeye başlayacaksınız. Merdiven çıkarken bile pilatesle tanışmış olmanın keyfini yaşayacaksınız. HAMİLE PİLATESİ Pilates, kadın-erkek ve her yaştan insan için ideal bir egzersiz sistemi olmakla beraber özellikle hamilelikte, hamileliğin ilk aylarından, son aylarına kadar kadını doğuma hazırlayan, güçlendiren, doğum sonrasında da tekrar eski formuna hızla dönebilmesini sağlayan mükemmel bir egzersiz sistemi. Beden kuvvetinin arttırılması, karın, bel, kalça bölgelerinin birbirleriyle desteklenen ve artan gücü sayesinde sırt, omurga bütünü, bel, kuyruk sokumu ve pelvik bölgeyi iyice dirençli hale getirmektedir. Kontrol edilebilirliği artan beden doğuma daha hazır ve doğum sonrasında daha kolay toparlanabilir olacaktır. Hamilelik boyunca değişen vücut dengesi boyunda, omuzlarda, sırtta, belde, kuyruk sokumunda pek çok gerilime sebep olacaktır. Bu bölgelerin güçlendirilmesi gerilimleri azaltacak ve gerilimlerin yaratacağı rahatsızlıkları da engelleyecektir. Karın kaslarının omurgaya yakın durmasını sağlayan pilates egzersizleri ile doğum sonrasında karnın düzleşmesi, sıkılaşması daha kolay olduğu gibi, bel bölgesi de incinmelere karşı daha dayanıklı olacaktır. Pilates egzersizlerinde tüm prensipler birbirini dengelemekte ve büyük önem taşımaktadır. Ama gevşeme, özellikle hamilelikte daha da önemlidir. Hamilelik ruhsal olarak fazlasıyla yıpratıcı olabilir, hassasiyet fazladır. Gevşeme ile beraber, imgelemeler ile dikkatin harekete ve hareketi yöneten gövde bölümüne odaklanması, nefesin akışıyla bir uyum içinde olmasıyla sağlanan rehabilitasyon, meditatif olarak anne adayını daha da rahatlatır ve dinginleştirir. BEL VE BOYUN AĞRILARI İÇİN PİLATES Bel ve boyun ağrıları günümüz Türkiye’sinin 45 yaş altının çok genel bir rahatsızlığı halini almıştır. Bu rahatsızlıklar çoğu zaman ameliyat gerektirmeden egzersiz, rejim ve biraz alışkanlık değiştirerek yenilebilecek durumdadır. Pilates Eğitmeni: Sevcan Zabit Erberk Gazeteciler Sitesi No:74 Akatlar / Etiler Telefon: +90 (212) 270 84 89 Cep: +90 (532) 770 18 35 www.ipekdarga.com

42

AvangArt Kadın Dergisi Etkinliklerinden Yararlanmak İçin Facebook Paylaşım Grubumuza Üye Olunuz: http://www.facebook.com/home.php?#!/pages/Avangart-KadinDergisi/232800139865?ref=ts


www.betaglucare.info

43


44

Avangart Kadın Dergisi Haziran Sayısı  

Özüne Dönen Kadının Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you