Page 24

24 Beslenme Biçimimiz, Sağlığımız ve Gezegenin Hali - II

EVİMİZ DÜNYA

Melda KESKİN Radyo Programcısı

Bu sayıda, geçen ay ele almaya başladığım “beslenme biçimimiz, maddi ve manevi sağlığımız, küresel ekolojik kriz” arasındaki bağlantılara kaldığımız yerden devam edelim. İnsan’ın, evi olan bu güzel gezegene ve onu paylaştığı komşularına yük olup zarar verdiği konusunda üç aşağı beş yukarı hemfikiriz zannedersem. Bilimsel araştırmalar, Yerküre’nin kendi kendini yenileyebilme (yani, ondan aldığımız kaynakları yerine koyabilme ve ona bıraktığımız atıkları halledebilme) hızını, 1980’lerin ortalarında aştığımızı söylüyor. Avlanan 1 balığın yerine artık 1 balık gelemiyorsa, atıklar “uzak” dediğimiz bir yerlerde ortadan kaybolmayıp, mutlaka suyumuza, havamıza, toprağımıza, besinlerimize karışıyorsa, ekolojik sınırları aştığımızın resmidir! Özetle, vazgeçmeye yanaşmadığımız yaşam tarzımızla hem onu hem de kendimizi yorup hasta ediyoruz. Ekolojik krizin alarm sinyallerinin ayyuka çıktığı 80’li yıllardan sonraki 30 yılda da (yani günümüzde bile) milyarlarca insan hiç istifini bozmadan, aynı yıkıcı “gelişme” ve “endüstrileşme” kalıplarını inatla sürdürdüğü için, bugün başımız ciddi dertte. Bu Gezegen’in üzerinde, yalnızca yaşam tarzımızla yarattığımız sistemli yıkım, “dışı seni yakar, içi beni” denebilecek boyutta. Bizi bugün başka canlılardan ayıran, kendimize, diğer insanlara, diğer türlere ettiğimiz bilinçli/bilinçsiz eziyettir; canlı ve cansız bileşenleriyle Toprak Anamız’a - Gaia’ya verdiğimiz geridönüşsüz zarardır; bilinçsizce artmaya devam eden nüfusumuz ve zehirli, tehlikeli endüstrilere kurban ettiğimiz değerlerin ardından döktüğümüz, timsah gözyaşlarıdır! Belki de olayı dışarıda gördüklerimizle/dışımızda açıklamak yerine, içimize bakıp dürüstçe şunu itiraf etmeliyiz: Özümüze dönük nefret, şiddet, öfke, güvensizlik sürekli olarak içimizde patlıyor ve tüm bastırma çabamıza karşın dışımıza da vuruyor. Bana kalırsa, sonu gelmeyen kronik hastalıklar, savaşlar, ekolojik kriz ve Exxon Valdez, Çernobil, Bhopal gibi etkileri hala devam eden endüstriyel felaketler, Meksika Körfezi’nde halen önlenemeyen petrol boşalımı (öncekilere “kazalar”; bu felakete ise “sızıntı” demek olayın boyutunu şirket-devlet politikaları doğrultusunda önemsiz göstermek, küçümsemek olur!), bu durumun göstergeleri. Peki, kendimizi nasıl seveceğiz bütün bunlara kaşın? “Dejeneratif hastalıklar” olarak bilinen “uygarlık hastalıkları”nın (kanser, AIDS, kalp, şeker, tansiyon, romatizma, obezite...) bunca yaygınlaşması da bana kalırsa bu umursamaz/aymaz halimizin bir başka göstergesi... Tabii bu noktada bile hala derslerimizi almayıp, gerçek çözümlere değil de semptom tedavilerine her yıl milyarlarca dolar harcayarak, dev

Özüne Dönen Kadının Dergisi

çevre ve tıp endüstrilerini daha da devleştirmekle meşgul olduğumuz için, Gezegen boyutunda şifa yaratacak kitlesel “yaşam tarzı” değişikliklerine bir türlü sıra gelemiyor. Peki, hangi canlı bindiği dalı keser? Bence yanıt şöyle: Rahat-sız olan. Yeryüzündeki diğer canlılardan farkımızı, aklımıza, zekamıza, sanatsal-teknolojik- endüstriyel üretimimize bağlayıp kendimizle övünme zamanı geçti. Ben duyarlı, çevre bilinci yüksek bir insanım deyip, ötekini suçlama zamanı da. Biz İnsan’ız, İnsanlık Ailesi’nin birer ferdi. Grubun hızını, en yavaş koşanın belirlemesi gibi, İnsan’ın Yeryüzü’ndeki “performansı”nı belirleyen de bizim beğenmediğimiz, çoğunlukla kızıp, aşağıladığımız duyarsız davranışları sergileyenler. Özetle, İnsan denilen tür olarak, mükemmel uyum içinde hareket eden bir balık sürüsü, bir kuş sürüsü, bir at sürüsü gibi, aramızdaki bağı hissetmek, “öteki” diye birşey olamayacağını kavramak, “bir” olmak, birlikte hareket etmekten başka çaremiz yok. Enerjimizi yükseltmek, Olan’ı tüm olumsuzluğuyla kucaklayabilmek ve kendi dönüşümümüzü yaratırken, başkalarını da esinlendirip, gayrete getirmek için enerjimizi paylaşmaktan söz ediyorum.

Fotoğraf: Berran Aydan

Yediğimize içtiğimize karar verirken yaptığımız (ya da yapmayı ihmal ettiğimiz) seçimler, bizim sağlığımızı, yediğimizi içtiğimizi elde etme süreçlerindeki seçimler ise gezegenimizin sağlığını belirliyor. Yapay gübre, pestisit, hormon vb kimyasal katkıları yaşamımızdan çıkartıp, doğal tarım yöntemleriyle üretilen taze, organik sebze ve meyveleri (ve sağlıklı suyu), doğru zamanlarda ve miktarlarda tükettiğimizde, hem kendi bedenimiz hem de Gezegen’in maddi manevi şifası için adım atmış oluyoruz. Kullanmaktan kurtulduğumuz her sentetik kimyasal, üretmekten kurtulduğumuz her tehlikeli/ zehirli atık, sürdürmekten kurtulduğumuz her yıkıcı endüstriyel etkinlik, müşterisi olmaktan kurtulduğumuz her işlenmiş, sentetik besin, teşhis-tedavi yöntemi, ilaç ve ameliyat ise yanımıza kâr kalıyor. Belki de yaşam enerjisiyle dolu, sağlıklı ve uzun bir yaşamı, sağlıklı bir ekolojik ortamda yaşayabilmek için

AvangArt Kadın Dergisi Ağustos 2010  

Özüne Dönen Kadının Dergisi