Page 1


YOLA DEVAM Dile kolay tam dört ay. Her hafta sonunu beraber geçirdiğimiz Kadir Has Spor İletişim Sertifika Programını geçen hafta bitirdik. Sınav stresi ve gelecek endişesi hepimizin üzerinde baskı oluşturmadı dersek yalan söylemiş oluruz. Ama geride birçok hatıralarla ayrılıyoruz. Umarım bu süre zarfında biz öğrenciler kadar öğretmenlerimizde derslerden keyif almışlardır. Bu dört aylık süreçten bize kalan en önemli eser ise Spor İletişim 2010 mezunları olarak bir ilke imza atıp çıkarttığımız dergimiz. Hedefimiz bu dergiyi bizden sonra gelecek yeni öğrencilerle birlikte çıkartmaya devam etmek. En büyük hayalimiz programın en önemli parçalarından biri olan Pratik Çalışma Derslerini’nin bir kısmını, Sevgili Hocamız Bağış Erten’in omuzlarından alıp, dergimizin hazırlandığı saatlere çevirmek. Açıkçası sertifikalarımızı aldıktan sonra dinlenme fırsatımız bile olmadı. Ayrılığın verdiği hüznü yaşayamadan 2010 Dünya Kupası’nın heyecanı sizleri olduğu gibi bizleri de sardı. Dergimizin bu ayki içeriğine dönecek olursak, bu sayıda dünya kupası sebebiyle futbola biraz daha fazla ağırlık verdik. Fakat bu geçici bir durum. Spor medyamızın yıllarca önümüze sadece futbol koymasından sıkılan insanlar olarak, aynısını size yapmayacağız. Farklı spor dallarına eğilmeye bundan sonra da devam edeceğiz. En son olarak teşekkürlerimizi sunalım. Geçen sayımızı bloguna koyarak hayallerimizin ötesinde kişiye ulaşmamızı sağlayan Bülent Timurlenk’e ve yoğun programı arasında bizlere eksiklerimizi tek tek anlatan Dağhan Irak’a teşekkürlerimi sunuyorum. Dört ay boyunca bizi doğru yolda tutan Mustafa Taha’ya da tekrar tekrar teşekkürler. Program bitmesine rağmen mesaisini bizlere harcamaya ve yol haritamızı çizmeye devam ediyor. En büyük teşekkür ise yazıları ile içeriğimizi her geçen gün daha kaliteli hale getiren yazar arkadaşlarıma. Keyifle okumanız dileğiyle. Temmuz sayısında tekrar görüşmek üzere…

Atilla Nesipoğlu


DÜNYA KUPASI GRUPLARI

BEKLENTİLERİN UZAĞINDA ALİCAN KESER

ŞAMPİYON BREZİLYA ATİLLA NESİPOĞLU

OKÇULUKTA YENİ DÖNEM HASAN BABUR

ADALETİN BU MU DÜNYA? ALİCAN DEMİR

VOLEYBOL TRANSFER DOSYASI AHMET BOZADA

GERÇEKÇİ OL İMKANSIZI İSTE ÖVÜNÇ TÜZÜN

BASKETBOLUN ‘EL CLASSICO’SU ERAY KAŞ

KEYİF VERİCİ MADDE EMRAH AKTAŞ

MİNİK DEV SERHAT GÜRCAN GÜNDÜZ

AFRİKANIN MEYDAN OKUMASI ANILCAN YILDIRIM

HİÇ SUSMAYACAK GİBİYDİ BORA DÖNMEZ

BEYAZLAR VE EJDERHALAR ONUR GÜLER

YİNE ALMANLAR ASLIHAN KARLIDAĞ

KUPALARIN RENKLİ YÜZLERİ HALİM DULKADİR

ORADA BİR LİG VAR UZAKTA ANIL ERBAYRAK

ÖNCE FORMALAR YARIŞIYOR ASLI SİNEM ARSLAN

HABERCİLİĞİN DÜNÜ BUGÜNÜ YARINI ONUR SAYGIN

NEREDEN NEREYE TURGUT UÇ

AVRUPA’NIN GELECEĞİ İNGİLİZLER ALİCAN KESER

TUTUNAMAYANLAR MUSTAFA AKKAYA

SÜPER LİG’E SON YOLCU KEMAL MARDİN

KANATLAR TAKILDI, HAMILTON UÇTU BAHADIR ÖZDEMİR

UMUTLAR BAŞKA BAHARA CİHAN AKTEPE

FRANSIZ AMBARGOSU BAHADIR ÖZDEMİR

İNANDIK BAŞARDIK HASAN BAHAR

KURUMSALLIK VE ŞİRKETLEŞME ONUR SAYGIN

BİR İPTE İKİ CAMBAZ GÖKSEL ÇOĞALAN

TBL FİNAL

DRAZEN PETROVİC

MEŞİN ÇİMENTO

FUTBOLUN MUTFAĞI

SEYDA CAN YILMAZ

ÖVÜNÇ TÜZÜN

MUSTAFA AKKAYA

ANILCAN YILDIRIM

TASARIM EFE YILMAZ


A GRUbu

GÜNEY AFRİKA

2010 Dünya Kupası Afrika’da düzenlenecek açıklaması ilk yapıldığında, herkesin favorisi Güney Afrika’ydı. Nitekim beklenen de oldu ve Güney Afrika kupanın ev sahibi oldu. Ev sahibi olduğu için eleme oynamadan direk gruplara kalan Afrika’nın en önemli silahı, Premier Lig’de West Ham United forması giyen Benedict McCarthy. Golcü futbolcu ev sahibinin en güvendiği isim olacak turnuva boyunca. Bernard Parker’la birlikte takımın gol yükünü çekmesi beklenen McCarthy’e topu getirmesi beklenen kişi ise, Everton’ın göz bebeği Steven Pienaar. İyi bir sezon geçiren Pienaar, çoğu oyuncuyu kıskandıracak kadar yumuşak bileklere sahip. Şutları da tekniği kadar iyi olan yıldız oyuncunun en önemli özelliklerinden birisi de sağlam bir fiziği olmamasına rağmen hızı. Fulham’da oynayan Dikgacoi ve Rubin Kazan forması giyen Sibaya ise Güney Afrika’nın diğer orta sahada çok şey beklediği isimler.

MEKSİKA

Son yıllarda çıkardığı yıldız adayları ve hızlı hücumuyla dikkat çeken Meksika neredeyse catanacio benzeri bir sistemle oynuyor. Hızlı kanat akıncıları ve forvetleri ise başarılarının anahtarı. Afrika’da karşı kaleye en hızlı yine onlar gidecektir. Önemli olan ise kaç kere gidecekleri. Sezonu Galatasaray’da geçirerek maç eksiğini kapatan genç oyuncu Dos Santos, adı bir ara Barcelona ile anılan Guardado orta sahanın en önemli iki isimleri. Savunmada ise Barcelona’lı Marquez, Osorio, Moreno, Rodriguez önemli isimler. Fakat savunmada en büyük yük Salcido’ya düşecek. Uruguay ve Güney Afrika’nın görece olarak ağır müdafaları karşısında, Vela, Santos ve Guardado ile iyi işler yapabilirler. Grupta en önemli maçlarını Uruguay ile 16 Haziran’da oynayacaklar. Bu maçın galibi, turuda geçebilir. Eğer gruptan çıkabilirlerse eleminasyon sistemi onlara daha uygun bir ortam sunacaktır.

Kaleciler: Moeneeb Josephs (Orlando Pirates), Itumeleng Khune (Kaizer Chiefs), Shuaib Walters (Maritzburg Utd)

Kaleciler: Guillermo Ochoa (America), Oscar Perez (Chiapas), Luis Ernesto Michel (Guadalajara).

Savunma: Matthew Booth ve Siboniso Gaxa (Mamelodi Sundowns), Bongani Khumalo (SuperSport Utd), Tsepo Masilela (Maccabi Haifa), Aaron Mokoena (Portsmouth), Anele Ngcongca (Racing Genk), Siyabonga Sangweni (Lamontville Golden Arrows), Lucas Thwala (Pirates)

Savunma: Rafael Marquez (Barcelona), Ricardo Osorio (Stuttgart), Hector Moreno (AZ Alkmaar), Francisco Rodriguez (PSV Eindhoven), Carlos Salcido (PSV Eindhoven), Paul Aguilar (Pachuca), Efrain Juarez (Pumas UNAM).

Orta Saha: Reneilwe Letsholonyane ve Siphiwe Tshabalala (Chiefs), Lance Davids (Ajax Cape Town), Kagisho Dikgacoi (Fulham), Thanduyise Khuboni (Arrows), Teko Modise (Pirates), Surprise Moriri (Sundowns), Steven Pienaar (Everton), Macbeth Sibaya (Rubin Kazan) Forvetler: Katlego Mphela (Sundowns), Siyabonga Nomvete (Moroka Swallows), Bernard Parker (Twente)

TAKIMIN YILDIZI Savunmada ise Güney Afrika Milli takımı formasını 100. kez giyme onuruna sahip olacak Aaron Mokoena en önemli isim. Sağlam fiziği ve hava toplarındaki üstün yeteneği sayesinde rakip forvetlerin korkulu rüyası olan Mokoena'da diğer yıldızlar gibi Premier Lig'de Portsmouth forması giyiyor.

Orta Saha: Jonny Magallon (Guadalajara), TAKIMIN YILDIZI Jorge Torres Nilo (Atlas), Gerardo Torrado (Cruz Azul), Israel Castro (Pumas UNAM), En önemli silahı Arsenal Andres Guardado (Deportivo La Coruna). forması giyen genç yetenek Carlos Vela. Takımın oyun sistemi gereği inanılmaz hızı Forvetler: Pablo Barrera (Pumas UNAM), sayesinde gole sürekli yakın Adolfo Bautista (Guadalajara), Alberto Medina (Guadalajara), Cuauhtemoc Blan- olan Vela rakip savunmaların co (Veracruz), Javier Hernandez (Guada- kâbusu olacak. Kendisinde lajara), Giovani dos Santos (Galatasaray), beklentilerin sergilediğinden Guillermo Franco (West Ham), Carlos Vela daha fazla olduğu Vela üst düzey takımlarda kalacaksa bu (Arsenal) dünya kupasını iyi geçirmeli.


•Güney Afrika •Meksika •Fransa •Uruguay

FRANSA

Dünya Kupasınına 13. kez katılacak olan Fransa, daha önce bu kupayı 1998 yılında kendi ülkesin de düzenlenen şampiyona da götürmeyi başarmıştı. Daha önce iki kez üçüncü, bir kez dördüncü olmayı başarmışlardı. 2006 Dünya Kupası’nda ise İtalya’ya finalde kaybetmişlerdi. Hucümdaki zenginliğin aksine savunmada yeri garanti tek isim William Gallas olsa gerek. Evra, Clichy, Abidal ve Sagna gibi defans oyuncularının takımlarındaki performanslarını milli takıma ne kadar yansıtabilecekleri Fransa’nın dünya kupasındaki kaderini doğrudan etkileyecek.Fransızlar, ülkesinin dünya kupasına katılabilmesi için ellerini kirletmekten korkmayan Henry’nin yanında Ribery, Gourcuff, Anelka, Cisse, Govou gibi her takımın sahip olmak isteyeceği forvetlere sahipler. Fransa’da antrenör Domenech bugüne kadar aşamadığı gol sıkıntısını bu turnuvada ofansif bir diziliş ile aşmak istiyor. Başarısı kupanın sahibini değiştirebilir.

URUGUAY

Kâğıt üzerinde Fransa’nın ardından gruptan çıkması muhtemel ilk takım Uruguay. Forvette ki isimleri ile dikkat çeken Uruguay’ın savunması da yabana atılacak cinsten değil. Fenerbahçe’den tanıdığımız kaptan Lugano yanında Godin, Fucile, Cacares ve kaleci Muslera ile sert bir defans hattına sahipler. Savunma ve forvet arasında görev alacak isimler arasında öne çıkan isimler ise, Gargano, Diego Perez, M. Pereira, A. Pereria, Ignacio Gonzalez ve Lodiero bulunuyor. Uruguay’ın en çok sıkıntı yaşadığı orta sahanın lideri ise Gargano olacak gibi gözüküyor. En önemli favorilerde bile bulunmayan forvetlere sahip Uruguay’ın hücum hattını ise Forlan, Suarez, Cavani, Abreu ve Fernandez oluşturuyor. Sadece isim olarak değil, kariyerlerinin en iyi sezonlarını geçiren Forlan ve Suarez’in formda oluşu, Uruguay’ı önemli bir konuma getiriyor.

Kaleciler: Hugo Lloris (Lyon), Steve Mandanda (Marsilya), Cedric Carrasso (Bordeaux)

Kaleciler: Fernando Muslera (Lazio), JuanGuillermo Castillo (Deportivo Cali), Martin Silva (Defensor Sporting)

Savunma: William Gallas (Arsenal), Eric Abidal (Barcelona), Bakary Sagna (Arsenal), Patrice Evra (Manchester United), Gael Clichy (Arsenal), Marc Planus (Bordeaux), Anthony Réveillere (Lyon), Sébastien Squillaci (Sevilla)

Savunma: Diego Lugano (Fenerbahçe, Diego Godin (Villarreal), Andres Scotti (Colo Colo), Jorge Fucile (Porto), Martin Caceres (Juventus), Mauricio Victorino (Universidad de Chile)

Orta Saha: Abou Diaby (Arsenal), Alou Diarra (Bordeaux), Yoann Gourcuff (Bordeaux), Florent Malouda (Chelsea), Jeremy Toulalan (Lyon) Forvetler: Nicolas Anelka (Chelsea), Djibril Cisse (Panathinaikos), Andre-Pierre Gignac (Toulouse), Sidney Govou (Lyon), Thierry Henry (Barcelona), Franck Ribery (Bayern Münih), Mathieu Valbuena (Marsilya)

TAKIMIN YILDIZI Gayet iyi başladığı sezonu kötü bir formla bitirmiş olması nedeniyle ile pek ondan bahsedilmiyor olabilir. Ama Yoann Gourcuff, Zidane sonrası liderini arayan Fransa’nın istediği kan olabilir. Bordeaux ile kupasız geçen yılın acısını G.Afrika’da çıkartmak isteyecektir.

Orta Saha: Walter Gargano (Napoli), Egidio Arevalo Rios (Penarol), Sebastian Eguren (AIK Stockholm), Diego Perez (Monaco), Maximiliano Pereira (Benfica), Alvaro Pereira (Porto), Ignacio Gonzalez (Valencia), Nicolas Lodeiro (Ajax), Alvaro Fernandez (Universidad de Chile)

TAKIMIN YILDIZI

Diego Forlan Atletico Madrid ile harika bir sezon geçirdi. Takımın ligdeki kötü durumuna rağmen UEFA Kupasını Forvet : Luis Suarez (Ajax), Diego Forlan (Atletico Madrid), Sebastian Abreu (Botafo- almasını sağlayan kilit go), Edinson Cavani (Palermo), Sebastian oyuncu oldu. Bu formunu Afrika’ya taşıyabilirse Fernandez (Banfield) Uruguay beklentilerin üzerine çıkabilir. Tabii orta saha onu yeterince besleyebilirse bunu başaracaktır.


b GRUbu

arjantİn

Yedek kulübesinden dünyanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu, sahada ise onun tahtını sallayan bir futbolcu. Arjantinliler daha ne isteyebilirlerdi ki. Hemen verelim cevabını kadroda Zanetti ve Cambiasso’yu görmek isterlerdi. Maradona göreve geldiği günden bu yana bir türlü istenilen seviyeye çıkamayan Arjantin zor da olsa dünya kupası vizesi alabildi. Şimdi buradalar ve herkes nasıl geldiklerine değil nasıl gideceklerine bakacak. İki kere kazandıkları şampiyonluk için gerekli parçalara sahip olsalarda bir türlü bir araya geiremiyorlar. Maradona eğer takımını bir zamanlar Napoli’de yaptığı gibi başarı ile yönetebilirse her şeyi kazanabilecek bir takıma sahip. Kesin olan bir şey varsa forvet hattında yapacağı seçimler dünya kupası boyunca büyük eleştiri alacak. Hücum hattında yaşadıklar bu zenginliğin birazına orta saha ve defansda sahip olsalar her şey Arjantin için daha kolay olurdu.

nİjerya

Afrika’nın dünya futbolunda adını duyuran en önemli ülkelerden olan Nijerya, 2006 Dünya Kupası’nı kaçırdıktan sonra kendi kıtasında düzenlenecek turnuvayı kaçırmadı. Yeşil beyazlıların tecrübesi oldukça fazla olmasına rağmen Dünya Kupası finallerindeki son 5 maçta sadece 1 puan elde etmesi akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Amerika 94’teki efsanevi performanslarını tekrar ettirebilirler mi bilinmez ama yenilenen jenerasyonu ile keyif verecekleri kesin. Grupta ikincilik için Kuzey Kore ve Yunanistan ile yarışacaklar. Yunanistan’ın katı savunması aşabilirlerse gruptan çıkabilirler. Sonrasında Afrika’da kendi topraklarında oynamanın avantajını kullanacaklardır. Bu onların ritimlerini bulmalarını sağlayabilir. Eğer bunu başarabilirlerse Afrika’nın kupadaki en önemli temsilcisi olurlar.

Kaleciler: Sergio Romero (AZ Alkmaar), Mariano Andujar (Catania), Diego Pozo (Köln)

Kaleciler: Vincent Enyeama (Hapoel Tel Aviv), Dele Aiyenugba (Bnei Yehuda), Austin Ejide (Hapoel Petah Tikva)

Savunma: Nicolas Otamendi (Velez Sarsfield), Martin Demichelis (Bayern Münih), Walter Samuel (İnter), Gabriel Heinze (Marsilya), Nicolas Burdisso (Roma), Clemente Rodriguez (Estudiantes), Ariel Garce (Köln)

Savunma: Taye Taiwo (Marsilya), Elderson Echiejile (Rennes), Chidi Odiah (CSKA Moskova), Joseph Yobo (Everton), Daniel Shittu (Bolton Wanderers), Ayodele Adeleye (Sparta Rotterdam), Rabiu Afolabi (SV Salzburg)

Orta Saha: Jonas Gutierrez (Newcastle), Maximiliano Rodriguez (Liverpool), Javier Mascherano (Liverpool), Juan Sebastian Veron (Estudiantes), Angel Di Maria (Benfica), Javier Pastore (Palermo), Mario Bolatti (Fiorentina) Forvet : Lionel Messi (Barcelona), Gonzalo Higuain (Real Madrid), Martin Palermo (Boca Juniors), Sergio Agüero (Atletico Madrid), Diego Milito (İnter), Carlos Tevez (Manchester City)

TAKIMIN YILDIZI Tartışmasız dünyanın en önemli oyuncusu durumunda. Bugüne kadar bütün başarılarını Barcelona forması altında kazandı. Bu konu tekrar tekrar önüne çıkarıldı. Bu turnuvada Messi’nin bu sorulara cevap vermesi bekleniyor. G.Amerika elemelerinde yapamadığı katkıyı Afrika’da yapabilecek mi? Cevabı Messi verecek.

Orta Saha: Kalu Uche (Almeria), Dickson Etuhu (Fulham), John Obi Mikel (Chelsea), Sani Kaita (Alaniya), Haruna Lukman (AS Monaco), Yusuf Ayila (Dinamo Kiev) Forvetler: Yakubu Aiyegbeni (Everton), Chinedu Obasi (Hoffenheim), Nwankwo Kanu (Portsmouth), John Utaka (Portsmouth), Obafemi Martins (Wolfsburg), Obinna Nsofor (Malaga), Osaze Odemwingie (Lokomotiv Moskova)

TAKIMIN YILDIZI Nijerya’nın futbol tanrısı Kanu’ya, bir zamanların fırtınası Obafemi Martins ve kaptan Yobo’ya rağmen kademe atlamaya en müsait oyuncu Obinna. Grup eleme maçlarında Ikechukwu Uche ile birlikte attığı 4 golle takımını finallere taşıyan Obinna, turnuvayı izleyecek olan pek çok gözlemcinin de kıskacında olacak.


•Arjantin •Nijerya •Güney Kore •Yunanistan

güney kore

Yedi kez katıldıkları dünya kupasında sadece 1 kez gruplardan ötesine geçebildiler o da kendi evlerinde. Onları üst turlara taşıyan ve yarı final oynamalarını sağlayan maçlarda yaşanan hakem hataları hala unutulmazlar arasında. Bunlar gösterdikleri performansa gölge düşürmemeli aslında. Hiddink’den sonra altı farklı hoca ile çalıştılar. Değişim sürecinde çok eleştirilse de şu an görevde olan Huh Jung-moo genç oyunculara şans vermesi ile başarıyı yakaladı. Şimdi hedefleri dört farklı kıtanın temcilcisi bulunan gruptan bir üst tura çıkabilmek. Bu yolda kanıksanmış sorunları olan gol vuruşu yanında defansif kurgularında da sıkıntı yaşıyorlar. Disiplinli futbolları ve hızlı oyunları ile eksiklerini kapatmaya çalışan G.Kore gruptan çıkabilecek potansiyale sahip. Tıpkı grubun diğer takımları gibi. Yunanistan ile oynayacakları ilk maç kaderlerini çizecek..

yunanİstan

Amerika 1994’te darmadağın olan ama 10 yıl sonra Portekiz’de Avrupa Şampiyonu olan Yunanistan’ın oyun tarzı için futbolu kirletiyor, sadece savunma yapıyor denilse de son yıllarda toplamış oldukları puanlar takdiri hak ediyor. Alman antrenör Otto Rehhagel’in ilk, Yunanistan’ın ikinci Dünya Kupası tecrübesini yaşayacağı Güney Afrika’da sirtaki yapmak için Portekiz’deki kadar iyi savunma yapabilmeliler. Her duran topu etkili kullanmalılar. Oyunları sıkıcı olsa da kalelerinin önüne kurdukları duvarı geçmeye çalışan takımlara karşı koydukları mücadeleleri gerçekten takdir edilecek cinsten. Oyunlarını bir üst seviyeye çıkarabilirlerse gruptan çıkabilirler. Gruplardan sonrası için Afrika’da hava sıcaklığının artması ve maçlarına lehlerinde fazla faul çalan hakemlerin denk gelmesi için dua edeceklerdir.

Kaleciler: Lee Woon-jae (Suwon Bluewings), Kim Young-kwang (Ulsan Horang-i), Jung Sung-ryong (Seongnam Ilhwa)

Kaleciler: Michalis Sifakis (Aris Salonika), Alexandros Tzorvas (Panathinaikos), Kostas Chalkias (PAOK Salonika).

Savunma: Kim Dong-jin (Ulsan Horangi), Oh Beom-seok (Ulsan Horang-i), Kim Hyung-il (Pohang Steelers), Lee Youngpyo (El Hilal), Lee Jung-soo (Kashima Antlers), Cho Yong-hyung (Jeju United), Cha Du-ri (Freiburg), Kang Min-soo (Suwon Bluewings)

Savunma: Giorgos Seitaridis (Panathinaikos), Loukas Vintra (Panathinaikos), Evangelos Moras (Bologna), Socrates Papastathopoulos (Genoa), Sotiris Kyrgiakos (Liverpool), Avraam Papadopoulos (Olympiakos), Vasilis Torosidis (Olympiakos), Nikos Spiropoulos (Panathinaikos), Stelios TAKIMIN YILDIZI Malezas (PAOK Salonika).

Orta Saha: Ki Sung-yueng (Celtic), Kim Nam-il (Tomsk), Kim Bo-kyung (Oita Trinita), Kim Jae-sung (Pohang Steelers), Kim Jung-woo (Gwangju Phoenix), Park Ji-sung (Manchester United), Lee Chungyong (Bolton Wanderers), Yeom Ki-hun (Suwon Bluewings) Forvetler: Park Chu-young (Monaco), Ahn Jung-hwan (Dalian Shide), Lee Dong-gook (Jeonbuk Motors), Lee Seung-yeoul (Seul)

TAKIMIN YILDIZI G.Kore’nin en önemli silahı olacak turnuva boyunca. Ne kadar fazlasını verebilirse takımına ülkesi o kadar fazla yol alacak. G.Kore forması altındaki rolü İngiltere’dekinden farklı ve zor. Başrol oynayıp genç oyunculara daha fazla liderlik etmeli. Finallere gelene kadar bunu başardı. Ne kadar öteye gidecek hep beraber izleyeceğiz.

Orta Saha: Kostas Katsouranis (Panathinaikos), Alexandros Tziolis (Siena), Giorgos Karagounis (Panathinaikos), Sotiris Ninis (Panathinaikos), Christos Patsatzoglou (Omonia), Sakis Prittas (Aris Salonika). Forvetler: Angelos Charisteas (Nuremberg), Dimitris Salpigidis (Panathinaikos), Pantelis Kapetanos (Steaua Bucharest), Theofanis Gekas (Hertha Berlin), Giorgos Samaras (Celtic).

Eleme maçlarında 10 gol atarak Güney Afrika’ya giden Avrupa takımları arasındaki en golcü isim olan 30 yaşındaki yıldız oyuncunun hızı ve top tekniği, ceza sahası içinde rakipleri için tam bir kabus. Carlos Tevez’e benzeyen fiziki özellikleri göz önüne alındığında grubun kilit maçı ArjantinYunanistan eşleşmesi kaçırılmamalı.


c GRUbu

İngİltere

Sadece bir kez dünya kupasını kazanmış olan İngiltere 1990’dan yarı final gördüğünden beri dünya kupalarında çeyrek finalden öteye geçemiyor. Uzun zamandır hasretini çektikleri kupayı kazabilmek için bugün gerekli her şeye sahipler. Sağlam bir defans hattı, yeterli bir orta saha ve forvetler. Bunların en tepesinde dünyada kupa kazanmayı en iyi bilen antrenörlerden biri de mevcut. Fabio Capello koleksiyonundaki eksik parçayı tamamlamak için kupayı herhangi bir İngiliz’den daha fazla isteyecektir kupayı. Önce Beckham sonrasında Rio Ferdinand’ın sakatlığı ile sarsılsalarda hala Gerard&Lampard orta sahası ve Rooney’nin bulunduğu forvet hattı ile herkesi yenecek güçteler. Capello’nun disipline dayalı futboluna eleme grupları boyunca uydular ve başarı geldi. Tek sıkıntıları yıllardır sıkıntı çektikleri kaleci sorununu hala çözemediler. DavidJames ve Joe Hart’in performansı kaderlerini tayin edecek.

A.B.D

1930’da yarı final, 2002’de çeyrek final gibi sürpriz çıkışları olan bir ülke ABD. her geçen gün yatırımı arttırdıkları futbol ülkeden daha fazla kişinin ilgisini çekiyor. Liglerinin yükselen kalitesi ve Avrupa’ya gönderdikleri oyuncularla değer kazanan bir takım ABD. Arka arka 6. Kez dünya kupasındalar ve yeterli tecrübeye sahipler. Başarıya olan açlıkları onları yenilmei zorlu bir ekip haline getiriyor. Bu inatçı takım Bob Bradley yönetiminde Dempsey ve Donovan liderliğinde Konfederasyon Kupası’nı kazandı. Dünya kupasında bu kadar ilerlerler mi bilinmez ama her maçlarında son dakikaya kadar mücadele edeceklerdir. Kazanmak için ise basit hatalarla verdikleri pozisyonları minumuma indirmeliler. Türkiye ile yaptıkları hazırlık maçında yedikleri ilk gol onlara ders olmalı. Kolay gol yemezlerse Altidore ve Donovan ile kesinlikle gol bulacaklardır.

Kaleciler: Robert Green (West Ham United), Joe Hart (Manchester City), David James (Portsmouth)

Kaleciler: Brad Guzan (Aston Villa), Tim Howard (Everton), Marcus Hahnemann (Wolverhampton)

Savunma: Jamie Carragher (Liverpool), Ashley Cole (Chelsea), Rio Ferdinand (Manchester United), Glen Johnson (Liverpool), Ledley King (Tottenham Hotspur), John Terry (Chelsea), Matthew Upson (West Ham United), Stephen Warnock (Aston Villa)

Savunma: Carlos Bocanegra (Rennes), Jonathan Bornstein (Chivas), Steve Cherundolo (Hannover), Jay DeMerit (Watford), Clarence Goodson (IK Start), Oguchi Onyewu (AC Milan), Jonathan Spector (West Ham United)

Orta Saha : Gareth Barry (Manchester City), Michael Carrick (Manchester United), Joe Cole (Chelsea), Steven Gerrard (Liverpool), Frank Lampard (Chelsea), Aaron Lennon (Tottenham Hotspur), James Milner (Aston Villa), Shaun Wright-Phillips (Manchester City) Forvetler: Peter Crouch (Tottenham Hotspur), Jermain Defoe (Tottenham Hotspur), Emile Heskey (Aston Villa), Wayne Rooney (Manchester United)

TAKIMIN YILDIZI 17 yaşında Everton forması ile sahaya çıktığı günden beri İnilizler’in göz bebeği durumunda. Güçlü fiziği, hızı, sert şutları ile durdurulması çok zor. Tek eksiği olan hırçınlığını da dizginlemiş gibi. Yüksek beklentileri de omuzlayabilirse 11 Temmuz gecesi İngilizleri sarhoş edebilir.

Orta Saha: DaMarcus Beasley (Rangers), Michael Bradley (Borussia Monchengladbach), Ricardo Clark (Eintracht Frankfurt), Clint Dempsey (Fulham), Landon Donovan (Los Angeles Galaxy), Maurice Edu (Rangers), Benny Feilhaber (Aarhus), Stuart Holden (Bolton), Jose Torres (Pachuca) Forvetler: Jozy Altidore (Villarreal), Edson Buddle (Los Angeles Galaxy), Robbie Findley (Real Salt Lake), Herculez Gomez (Puebla)

TAKIMIN YILDIZI Amerika futbolun yetiştirdiği en büyük futbolculardan biri. Yıllardır ülkesinin hücum organizasyonlarını tek başına yönetiyor. Attığı goller ve verdiği paslar ile ülkesini her turnuvada taşıyan Donovan arkadaşlarında biraz daha fazla yardım alabilirse daha bizlere çok gol izletecektir.


•İngiltere •A.B.D •Cezayir •Slovenya

cezayİr

Dünya kupasına gelebilmek için neredeyse savaş çıkartacaklardı. Zorlu engelleri aşıp Afrika’ya gelen Çöl Tilkileri buradan öteye gidebilecek potansiyele de sahipler. Belhadj, Yebda, Saifi, Ziani gibi önemli oyunculara sahipler. Fakat dünya kupasında çok önemli olan tecrübe eksikliği yollarına bir engel olarak çıkacaktır. Grupta onlara pek şans verilmese de rakipleri Slovenya ve ABD’den eksiklikleri yok. Teknik direktör Rabah Saadane üzerinde de büyük bir baskı var. Tecrübeli antrenör ateşin geçtikleri Mısır maçı öncesi duygu patlaması yaşayıp, ağlamıştı. Bu baskının bir benzerini ABD karşısında tekrar yaşayacaklardır. Daha önce üç kere kazandıkları Afrika Uluslar Kupası’nda sergiledikleri oyunu Afrika’da da gösterebilirlerse grubun ötesine geçebilirler. Fakat bunun için maçları 11 kişi tamamlamaya çok ihtiyaçları var.

slovenya

Sadece 20 yıllık bir ülkenin ikinci dünya kupasına gidiyor olması bile ayrı bir başarı hikayesi. Avrupa liglerinin ortalama takımlarında yer alan bir çok futbolcudan kurulu iyi bir takıma sahipler. Slovenya asıl amacı ülkelerinin adını daha çok insana uyurabilmek. Bunu yapmak için dünya kupasından daha bir yol olamazdı herhalde. Zorlu bir gruptan ikinci çıkıp, eleme turunda Rusya’yı saf dışı bırakıp buralara geldiler. Bunu başarabilen bir takımın Afrika’da reklamdan daha fazlasının peşinde koşacağını söylemeye gerek yok sanırım. Klasik 4-4-2’den vazgeçmeyen Matjaz Kek yönetiminde iyi bir organizasyona sahipler. Gruptan çıkma yolunda en büyük avantajları ise fikstürleri. Grubun favorisi İngiltere ile son maçı oynayacaklar. Önce Cezayir ardından ABD ile karşılaşacaklar. Bu avantajlarını iyi değerlendirebilirlerse Afrika’da daha fazla zaman kalabilirler.

Kaleciler: Fawzi Chouachi (ES Setif), Lounes Gaouaoui (ASO Chlef), M’bohi Rais Ouheb (Slavia Sofya)

Kaleciler: Samir Handanovic (Udinese), Jasmin Handanovic (Mantova), Aleksander Seliga (Sparta Rotterdam).

Savunma: Laifaoui Abdelkader (ES Setif), Madjid Bougherra (Glasgow Rangers), Carl Medjani (Ajaccio), Rafik Halliche (Nacional Madeira), Anther Yahia (Bochum), Habib Belaid (Boulogne), Nadir Belhadj (Portsmouth), Djamel Mesbah (Lecce)

Savunma: Miso Brecko (FC Cologne), Bostjan Cesar (Grenoble), Branko Ilic (Lokomotiv Moscow), Matej Mavric-Rozic (Koblenz), Bojan Jokic (Chievo), Marko Suler (Ghent), Suad Filekovic (NK Maribor), Elvedin Dzinic (NK Maribor).

Orta Saha: Hassan Yebda (Portsmouth), Mehdi Lacen (Santander), Yazid Mansouri (Lorient), Adlane Guedioura (Wolverhampton), Riad Boudebouz (Sochaux), Djamel Abdoun (Nantes), Fouad Kadir (Valenciennes), Karim Ziani (Wolfsburg), Karim Matmour (Borussia Mönchengladbach) Forvetler: Abdelkader Ghezzal (Siena), Rafik Djebbour (AEK), Rafik Saifi (Istres)

TAKIMIN YILDIZI Fransa tecrübesine bu sezon Bundesliga deneyimi de ekleyen orta saha oyuncusu, dünya kupası ile ismini tekrar parlatmak isteyecektir. Bunu yaparken ülkesini de ileriye taşıyacak Ziani’nin vereceği paslar Cezayir hücumunun performansını direk etkileyecek.

Orta Saha: Andraz Kirm (Wisla Krakow), Robert Koren (Unattached), Valter Birsa (AJ Auxerre), Andrej Komac (Maccabi Tel Aviv), Dalibor Stevanovic (Vitesse Arnhem), Aleksander Radosavljevic (Larissa), Rene Krhin (Inter Milan). Forvetler: Milivoje Novakovic (FC Cologne), Zlatko Dedic (VfL Bochum), Zlatan Ljubijankic (Ghent), Nejc Pecnik (Nacional Funchal), Tim Matavz (Groningen)

TAKIMIN YILDIZI Dünya kupası atılan goller yıllar boyunca konuşulur, kuşaktan kuşağa anlatılır. Forvetler attıkları gollerle hep dünya kupalarının yıldızları olmuştur. Fakat başarıyı getirenler genelde kaleciler olmuştur. Handanovic gruptaki diğer kalecilerin arasında en iyisi ve ülkesi için kesinlikle fark yaratacaktır..


d GRUbu

almanya Almanya için tarih boyunca çok söz söylendi. Yaşlı ve hantal bir takım denildi, makine düzeniyle disiplinden hiç kopmadan oynadığı söylendi, turnuva takımı olduğu klişesi her fırsatta öne sürüldü, hatta futbolun 22 kişiyle oynandığı ama en sonunda hep onların kazandığı bile iddia edildi. Fakat Güney Afrika’da yapılacak 2010 Dünya Kupasına gelirken bütün bunların değişmesi hiç de sürpriz olmaz. Katılan 32 takım içinde 25 yaş ortalamasıyla en genç 3. takım olan Almanlar alıştığımız görüntülerinden çok farklılar.Yıldız oyuncuları Michael Ballack’ın sakatlığı sonrası 23 kişilik kadroda 30 yaşın üstünde sadece üç isim kaldı. İlk defa tecrübe eksikliklerini atletik yapılarıyla kapatmaya çalışacaklar ve orta sahanın kumandanı Ballack ile kalede Adler’i aratmamaya uğraşacaklar. Ölüsünün bile yarı finali gördüğü her fırsatta söylenen Almanya, bunu yine başarmak istiyorsa, çeyrek finalde bir sürpriz olmazsa karşılarına gelmesi büyük olasılık olan turnuvanın favorilerinden Arjantin’i geçmesi lazım.

avustralya Kadrosunda Harry Kewell, Lucas Neill ve Mile Jedinak gibi üç tanıdık isim barındıran Avustralya, kupanın en yaşlı kadrolarından birine sahip. Asya elemelerinden Japonya ile birlikte kupaya gelen Kanguruların, Almanya, Sırbistan ve Gana’lı gruptan çıkmaları zor. İkincilik mücadelesi için şansları aynı gibi gözükse de kısa süreli aralıklarla yapılacak üstüste maçlar sonunda teker patlatabilirler. Kaleyi bu sezon Fulham’la Avrupa Liginde finale yürüyen ve Dünya Kupası sonrası Arsenal’e imza atması beklenen 37 yaşındaki Schwarzer’a emanet eden teknik direktör Pim Verbeek, sakatlık problemi yaşamamayı umuyor. Tim Cahill gibi Marc Bresciano gibi Brett Emerton gibi Avrupa’nın üst düzey takımlarında oynayan oyuncuların yanına sakatlığını atlatan Harry Kewell ve Galatasaray’da gösterdiği performansı sürdüren bir Lucas Neill’in katılması Avustralya için gerçekleşebilecek en iyi senaryo gibi gözüküyor.

Kaleciler: Manuel Neuer (Schalke 04), Tim Wiese (Werder Bremen), Hans-Joerg Butt (Bayern Munich).

Kaleciler: Mark Schwarzer (Fulham), Adam Federici (Reading), Brad Jones(Middlesbrough)

Savunma: Arne Friedrich (Hertha Berlin), Per Mertesacker (Werder Bremen), Jerome Boateng (Hamburg SV), Philipp Lahm (Bayern Munich), Serdar Tasci (VfB Stuttgart), Marcell Jansen (Hamburg SV), Holger Badstuber (Bayern Munich), Dennis Aogo (Hamburg SV)

Savunma: Scott Chipperfield (Basel), David Carney (Twente), Lucas Neill(Galatasaray), Michael Beauchamp (El-Cezire), Craig Moore (Serbest), Mark Milligan (JEF United), Luke Wilkshire (Dinamo Moskova)

Orta Saha: Sami Khedira (VfB Stuttgart), Toni Kroos (Bayer Leverkusen), Bastian Schweinsteiger (Bayern Munich), Marko Marin (Werder Bremen), Mesut Ozil (Werder Bremen), Piotr Trochowski (Hamburg SV) Forvetler: Thomas Mueller (Bayern Munich), Miroslav Klose (Bayern Munich), Lukas Podolski (Cologne), Mario Gomez (Bayern Munich), Stefan Kiessling (Bayer Leverkusen), Cacau (VfB Stuttgart)

TAKIMIN YILDIZI Michael Ballack’ın yokluğunda Löw’ün maç içindeki lideri Bastian Schweinsteiger olacak. Şu ana kadar kulübünde ve Milli takımda hep ikinci planda olan oyuncu için yapabileceklerini göstermek için bundan iyi fırsat olamaz. Yıkılmaz bir fiziği, uzaktan sert şutları ve oyunun yönünü isabetli bir şekilde değiştirebilen Schweinsteiger, Almanya’nın turnuvadaki pozisyonunda en belirleyici faktör olacak.

Orta Saha: Mark Bresciano (Palermo), Tim Cahill (Everton), Jason Culina (Gold Coast Utd), Brett Emerton (Blackburn Rovers), Richard Garcia (Hull City), Vince Grella (Blackburn Rovers), Brett Holman (Alkmaar), Mile Jedinak (Antalyaspor), Carl Valeri (Sassuolo), Dario Vidosic (Nürnberg) Forvet: Josh Kennedy (Nagoya Campus), Harry Kewell (Galatasaray), Nikita Rukavytsya(Twente)

TAKIMIN YILDIZI Avustralya futbolunun yetiştirdiği en büyük yıldız olarak görülen Harry Kewell kupaya yarım sezon maç yapmadan gidiyor. Kariyeri boyunca sakatlıklardan çok çeken Kewell için bu oynayacağı son Dünya Kupası. Onun formu ve göstereceği performans Avustralya için kupada var ya da yok olma mücadelesinin anahtarı olacak.


•Almanya •Avustralya •Sırbistan •Gana

sırbİstan

gana

Almanya’nın ardından D grubundan çıkması en olası takım Sırbistan. Eleme grubunda Fransa’yı geride bırakarak gücünü gösteren Sırpların kadrosu hiç azımsanmayacak derecede güçlü. Real Madrid’in istediği Kolarov, Manchester United’lı Vidic ve Chelsea’li Ivanovic’in oluşturduğu savunma hattı rakiplere pek fazla gol şansı verecek gibi durmuyor. Orta sahasında Juventus’la anlaşan Krasiç, Stuttgart’lı Kuzmanovic ve Inter’in yıldızı Stankovic olan Sırbistan’ın hücum bölgesi ise dev forvet Zigic ve Ajax’ta bol gollü bir sezon geçiren Pantelic’ten oluşuyor.

Almanya 2006’nın 24 yaş ortalaması ile en geç takımı olan Gana’nın bu turnuvadaki en büyük sıkıntısı, Essien’in sakatlığı nedeniyle forma giyemeyecek olması. Geçtiğimiz Dünya Kupası’nda Essien önderliğinde gruptan çıkmayı başaran ama ikinci turda Essien’in olmadığı maçta Brezilya’ya elenmekten kurtulamadılar. Sakatlıklardan en çok çeken takımlardan biri de onlar. Kilit oyuncuları Essien’i çok arayacaklar. Bunun yanında uzun süredir takımdan uzak kalan Appiah’ın ne kadar verimli oalcağı tartışma konusu. Appiah saha içi liderliğini üstlenmeyi başarabilirse takımını bir adım öne çıkarabilir. Genç kadronun bir diğer eksikliği de kale önündeki bitirici vuruşlar. Gana alışık olduğu iklimde oynamanın avantajını kullanıp bu sorunlarını aşabilirse gruptan çıkmayı başarabilir. Sonrası için ümitlenmek ise biraz hayalcilik olur.

Radomir Antic’in oynattığı rakibi boğan, sert oyunla Almanya’ya bile kafa tutabileceğini düşündüğüm Sırbistan, gruptan çıktıktan sonra eşleşeceği takımlara göre çeyrek final hatta bir sürpriz yapıp yarı final bile görebilir. Bunun gibi hiç hesapta olmayan takımlara 98’de Hırvatistan 2002’de Türkiye ve Güney Kore, 2006’da da Portekiz ile şahit olan sporsevereler, bu sefer de Sırbistan’a tanık olabilir. Kaleciler: Vladimir Stojkovic (Sporting), Bojan Isailovic (Zaglebie Lubin), Andjelko Djuricic (Uniao Leiria).

Kaleciler: Richard Kingson (Wigan Athletics), Daniel Agyei (Liberty Professionals), Stephen Ahorlu (Hearts of Lions)

Savunma: Branislav Ivanovic (Chelsea), Antonio Rukavina (Munich 1860), Nemanja Vidic (Manchester United), Neven Subotic (Borussia Dortmund), Aleksandar Lukovic (Udinese), Ivan Obradovic (Zaragoza), Aleksandar Kolarov (Lazio).

Savunma: Samuel Inkoom (Basel), Jonathan Mensah (Grenade), Lee Addy (Bechem Chelsea), Rahim Ayew (Zamalek), Hans Sarpei (Bayer Leverkusen), John Mensah (Sunderland), Isaac Vorsah (Hoffenheim), John Paintsil (Fulham)

Orta Saha: Dejan Stankovic (Inter Milan), Gojko Kacar (Hertha Berlin), Nenad Milijas (Wolverhampton Wanderers), Zdravko Kuzmanovic (VfB Stuttgart), Radosav Petrovic (Partizan Belgrade), Milos Krasic (CSKA Moscow), Zoran Tosic (Manchester United), Milos Ninkovic (Dynamo Kiev), Milan Jovanovic (Standard Liege). Forvetler: Nikola Zigic (Birmingham City), Marko Pantelic (Ajax Amsterdam), Danko Lazovic (Zenit St. Petersburg), Dragan Mrdja (Vojvodina Novi Sad)

TAKIMIN YILDIZI Sırbistan futbolunun yıldızı denildi mi akla gelen ilk isim hiç şüphesiz kaptan Dejan Stankovic. Bu sezon Mourinho yönetimindeki Inter ile hem İtalya Ligini hem İtalya Kupasını hem de Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğunu kazanan Stankovic 31 yaşında ve futbolunun en olgun çağında. Saha içinde hem savunmaya hem de hücuma liderlik edebilen Stankovic takımının lokomotifi olacak.

Orta Saha: Sulley Ali Muntari (İnter), Derek Boateng (Getafe), Anthony Annan (Rosenborg), Kwadwo Asamoah (Udinese), Andre Ayew (Arles-Avignon), Stephen Appiah (Bologna), Quincy Owusu Abeyie (Al Sadd), Kevin-Prince Boateng (Portsmouth) Forvetler: Matthew Amoah (NAC Breda), Asamoah Gyan (Rennes), Prince Tagoe (Hoffenheim), Dominic Adiyiah (Milan).

TAKIMIN YILDIZI Essien’in yokluğu, Appiah’ın uzun zamandır futboldan uzak kalmasından sonra Gana’nın en kilit oyuncusu Muntari olacak. Bu sezon İnter ile kazandığı üç kupa kariyerinin zirvesi oldu ama performans açısından o kadar da zirvede değildi. Hırslı ve çok koşmasının yanı sıra uzaktan şutları ile de etkili bir isim.


e GRUbu

hollanda Uluslararası turnuvalar tarihinin en talihsiz takımlarından biri Hollanda. Katıldığı her turnuvaya üstün yetenekli oyuncuları ve renkli taraftarıyla iddialı gelen fakat çoğunlukla hayal kırıklığıyla kapatan Portakallar bu sefer her zaman olduklarından daha kararlılar. Son yıllarda yakaladıkları en iyi orta saha jenerasyonuyla gelen Marwijk’in takımının en büyük sıkıntısı savunmada. Kaliteli savunmacı çıkarmakta zorlanan ve bu bölgede van Bronckhorst ve Ooijer gibi 35 yaşın üstündeki ve Heitinga ile Boulahrouz gibi güven vermeyen oyuncularla oynamak zorunda kalan Hollanda’nın forvette ise seçeneği bol.Robin van Persie, Dirk Kuyt ve Huntelaar’ın hücumdaki yedekleri Babel ve Elia olarak belirleyen teknik direktör Bert van Marwijk, orta sahada ise Rafael van der Vaart ve Wesley Sneijder’in yanı sıra sakatlığıyla korkutan ama oynayabilecek duruma geleceği söylenen Arjen Robben’i en büyük kozu olarak kullanacak.

danİmarka 2006 Dünya Kupası ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası ile birlikte 6 yıllık bir aranın ardından tekrar sahneye çıkacak olan Vikingler’in iki kez son 16’ya kaldılar. Bir kez de çeyrek final oynamış olmalarının yanı sıra 1992 yılında İsveç’te düzenlenen ve son saniyede kamp yapmadan gittikleri Avrupa Futbol Şampiyonası’nda birinci olmaları en büyük başarıları. 2000 yılından beri takımın başında olan Martin Olsen’in hücum futbolu oynama arzusu Danimarka’yı kupanın seyredilmesi gereken takımlarından biri yapıyor. 2010 Güney Afrika ile dördüncü kez Dünya Kupası heyecanı yaşayacak olan Danimarka’nın en önemli silahlarından biri de oturmuş kadrosu. Oyuncular uzun yıllardır birlikte. Christian Poulsen, Jon Dahl Tomasson, Dennis Rommedahl gibi tecrübelilerin yanında yetenekli genç oyuncularının varlığı ile her türlü sürprizi başarabilecek güçleri var.

. Kaleciler: Maarten Stekelenburg (Ajax), Sander Boschker (Twente Enschede), Michel Vorm (Utrecht)

Kaleciler: Thomas Sörensen (Stoke City), Stefan Andersen (Bröndby), Jesper Christiansen (FC Kopenhag)

Savunma: Khalid Boulahrouz (Stuttgart), Edson Braafheid (Celtic Glasgow), Giovanni van Bronckhorst (Feyenoord), John Heitinga (Everton), Joris Mathijsen (Hamburg), Andre Ooijer (PSV Eindhoven), Gregory van der Wiel (Ajax)

Savunma: Daniel Agger (Liverpool), Simon Kjaer (Palermo), Per Kroeldrup (Fiorentina), Lars Jacobsen (Blackburn), Simon Busk Poulsen (AZ Alkmaar), William Kvist Jörgensen (FC Kopenhag), Patrick Mtiliga (Malaga)

Orta Saha: Ibrahim Afellay (PSV Eindhoven), Mark van Bommel (Bayern Münih), Nigel de Jong (Manchester City), Stijn Schaars (AZ Alkmaar), Wesley Sneijder (Inter), Rafael van der Vaart (Real Madrid), Demy de Zeeuw (Ajax) Forvetler: Ryan Babel (Liverpool), Eljero Elia (Hamburg), Klaas Jan Huntelaar (AC Milan), Dirk Kuyt (Liverpool), Robin van Persie (Arsenal), Arjen Robben (Bayern Münih)

TAKIMIN YILDIZI Kariyeri boyunca en büyük kabusu rakip defans oyuncularından ziyade sakatlıklar olan Arjen Robben Hollanda’nın bu turnuvadaki en büyük kozu olacak. Bayern Münih ile harika bir sezon geçiren ve Messi ile Ronaldo seviyesinde yer almasına sadece sakatlıkların engel olduğunu gösteren Robben, Macaristan’la yapılan hazırlık maçında skor 6-1’ken sakatlanarak yürekleri ağızlara getirse de durumunun ciddi olmadığının açıklanmasıyla Hollanda’nın yüreğine su serpti.

Orta Saha: Daniel Jensen (Werder Bremen), Christian Poulsen (Juventus), Christian Eriksen (Ajax), Jakob Poulsen (AGF), Martin Joergensen (AGF), Mikkel Beckmann (Randers), Thomas Enevoldsen (FC Groningen), Thomas Kahlenberg (Wolfsburg), Dennis Rommedahl (Ajax), Jesper Groenkjaer (FC Kopenhag)

TAKIMIN YILDIZI

22 yaşındaki Bendtner, her geçen gün yükselen performansı ile Danimarka’nın en önemli kozu olacak. Genç oyuncu, takımının grup eleme maçlarında forma giydiği Portekiz ve Arnavutluk gibi kritik maçlarda attığı gollerle Forvetler: Jon Dahl Tomasson (Feyenoord), Nicklas Bendtner (Arsenal), Soeren Dünya Kupası’na taşıdı. Daha önce futbol tarihine Larsen (Duisburg) adımızı yazdırdık bunu neden tekrarlamayalım demesi kendi güvenini gösteriyor.


•Hollanda •Danimarka •Japonya •Kamerun

japonya Asya kıtasında Dünya Kupası’na katılmak isteyen 43 takımdan sadece bir tanesi ama bu turnuvaya katılmayı en çok hak edeni. Grup eleme maçlarında 4 gol atan tek bir oyuncusunun dahi olmaması, takım oyununa ne denli sadık olduklarının belki de en önemli göstergesi. Kendi evlerindeki dünya kupasının dışında başarıları yok. Herkes tarafından ilgi ile izlenen taraftarları Afrika’da onları evlerinde hissettirmeyi başarabilirse yollarına devam edebilirler. Genlerinde olan disiplinin yanında birçok teknik oyuncuya da sahipler. Ağırlıklı olarak Japon liginde oynayan oyunculardan kurulan takımın Avrupa’ya transfer olmak isteyen oyuncular için iyi bir fırsat. Bu onları bir kat daha fazla motive edecektir. Teknik patron Takeshi Okada ise herkesi mutlu edebilmenin reçetesini belirlemiş: Yarı final. Bunu başarabilirler mi zor ama bir önceki dünya kupasından daha iyisini yapacaklarına inanlar az değil.

kamerun En çok Dünya Kupası oynayan Afrika takımı olan Kamerun, 1982 İspanya’da gruplarda hiç yenilgi almamasına rağmen elenmiş, 1990 İtalya’da ise çeyrek finalde İngiltere’ye kaybetmişti. Dünya Kupası elemelerinde Afrika A Grubu’nda Togo, Gabon ve Fas ile karşılaşan Kamerun, 6 maçta 13 puan toplayıp lider olarak, Güney Afrika’ya gitme hakkı kazandı. Takımın başında Lyon, Rangers and PSG gibi büyük kulüpleri çalıştırmış Fransız teknik direktör Paul Le Guen bulunuyor. Elemelerde 11 maçta 9 gol atan Eto’o’nun başını çektiği takımda Makoun, Song, Emana, Mbia, Kameni ve Webo gibi birçok önemli isim yer alıyor. Danimarka, Hollanda ve Japonya’nın bulunduğu E Grubu’nda yer alan Kamerun, Hollanda ile birlikte grubun favorisi. Çeyrek finali zorlaması beklenen Kamerun, ilgiyle takip edilmesi gereken bir takım.

Kaleciler: Seigo Narazaki (Nagoya Grampus), Eiji Kawashima (Kawasaki Frontale), Yoshikatsu Kawaguchi (Jubilo Iwata)

Kaleciler: Guy Roland N’Dy Assembe (Valenciennes), Idriss Carlos Kameni (Espanyol), Hamidou Souleymanou (Kayserispor)

Savunma: Yuji Nakazawa (Yokohama F. Marinos), Marcus Tulio Tanaka (Nagoya Grampus), Yuichi Komano (Jubilo Iwata), Daiki Iwamasa (Kashima Antlers), Yasuyuki Konno (FC Tokyo, Yuto Nagatomo (FC Tokyo), Atsuto Uchida (Kashima Antlers)

Savunma: Benoit Assou-Ekotto (Tottenham Hotspur), Sebastien Bassong (Tottenham Hotspur), Gaetan Bong (Valenciennes), Aurelien Chedjou (Lille), Geremi (Ankaragücü), Stephane Mbia (Marsilya), Nicolas Nkoulou (Monaco), Rigobert Song (Trabzonspor)

Orta Saha: Shunsuke Nakamura (Yokohama F. Marinos), Junichi Inamoto (Kawasaki Frontale), Yasuhito Endo (Gamba Osaka), Kengo Nakamura (Kawasaki Frontale), Daisuke Matsui (Grenoble), Yuki Abe (Urawa Reds), Makoto Hasebe (Wolfsburg), Keisuke Honda (CSKA Moscow) Forvetler: Keiji Tamada (Nagoya Grampus), Yoshito Okubo (Vissel Kobe), Kisho Yano (Albirex Niigata), Shinji Okazaki (Shimizu S-Pulse), Takayuki Morimoto (Catania)

TAKIMIN YILDIZI Son 11 maçta 961 dakika forma giyerek takımın vazgeçilmez dördüncü oyuncusu olsa da kariyer ve tecrübe açısından Japonya’nın en güvendiği isim Nakamura. Günümüz futbolunda duran top organizasyonlarının ne kadar önemli olduğu gerçeği varken Nakamura’nın frikiklerini pas geçmek olmaz.

Orta Saha: Achille Emana (Real Betis), Enoh Eyong (Ajax , Jean Makoun (Lyon), Georges Mandjeck (Kaiserslautern), Joel Matip (Schalke 04), Landry Nguemo (Celtic), Alexandre Song (Arsenal) Forvetler: Vincent Aboubakar (Coton Sport), Eric Choupo-Moting (Nuremburg), Samuel Eto’o (İnter), Mohamadou Idrissou (Freiburg), Achille Webo (Real Mallorca)

TAKIMIN YILDIZI Önce Barcelona’da, geçen sezon da Inter’de Şampiyonlar Ligi Kupası kaldırmış bir futbolcu olan Eto’o, milli takım formasıyla da bugüne kadar 96 maçta 44 gol kaydetti. Le Guen’in gelmesiyle kaptan oldu.


f GRUbu

İtalya

Futbol 22 kişiyle oynanır ve daima Almanlar kazanır kabul ama futbolu rakibine oynatmayanlar 11 kişi olursa ve işin içine strateji girerse kazanan daima İtalyanlar olur. 4 Dünya Kupası, 1 Avrupa Şampiyonluğu olan Azurriler, Dünya Kupası tarihlerinde ikinci kez bu kupayı üst üste iki defa kazanmak için Güney Afrika’da olacaklar. 1934 ve 1938’de gelen seri, 2006 ve 2010 diye neden devam etmesin? Eskisi kadar etkili gözükmeyen kadrolarına rağmen İtalyanlar her zaman makine düzeninde oynamayı başarmışlardır. Yaşlanmış kadronun son dünya kupasında bizlere bir sürpriz yapması mümkün. Bu grubun başında birde Marcelo Lippi olunca İtalyanlar’ın takımlarına inancı iyiden iyiye artıyor. Turnuva boyunca sağlam kalabilmeleri gerekli. Hazırlık maçlarında bir sakatlık yaşayan Pirlo’nun hazır dönebilmesi onların geleceğini belirleyecek. .

paraguay

Güney Amerika eleme grubunda lider Brezilya’dan bir puan az alarak Şili ile aynı puanla 3. olan Paraguay, sekizinici kere katılacağı Dünya Kupası tarihindeki ilk çeyrek finalini hedeflemiş durumda. Daha önce dört kere gruptan çıkamayan üç kere de son 16’da elenen takımda gözler çeyrek finale dikildi. F grubunda İtalya’nın ardından grubun en kuvvetli takımı olarak gözüken Kırmızı Beyazlılar’ın gruptan çıkmak için savaşçı Yeni Zelanda ve can yakabilecek bir kadroya sahip Slovakya’dan galibiyet alması şart.Savunma hattını çoğunlukla Güney Amerika liginde oynayan oyunculardan kuran teknik direktör Gerardo Martino’nun hücumda ise elinde kaliteli seçenekler var. Gol yollarında Benfica’lı Oscar Cardozo ve Manchester City’li Roque Santa Cruz’un yanı sıra Dortmund’lu Lucas Barrios ve Nelson Valdez’de en büyük hücum silahları olacak.

Kaleciler: Gianluigi Buffon (Juventus), Morgan De Sanctis (Napoli), Federico Marchetti (Cagliari)

Kaleciler: Justo Villar (Real Valladolid), Aldo Bobadilla (Independiente Medellin), Diego Barreto (Cerro Porteno)

Savunma: Salvatore Bocchetti (Genoa), Leonardo Bonucci (Bari), Fabio Cannavaro (Juventus), Giorgio Chiellini (Juventus), Domenico Criscito (Genoa), Christian Maggio (Napoli), Gianluca Zambrotta (AC Milan)

Savunma: Denis Caniza (Leon), Paulo Da Silva (Sunderland), Claudio Morel (Boca Juniors), Julio Cesar Caceres (Atletico Mineiro), Carlos Bonet (Olimpia), Dario Veron (Pumas UNAM), Aureliano Torres (San Lorenzo), Antolin Alcaraz (Wigan Athletic)

Orta Saha: Mauro Camoranesi (Juventus), Daniele De Rossi (AS Roma), Gennaro Gattuso (AC Milan), Claudio Marchisio (Juventus), Riccardo Montolivo (Fiorentina), Angelo Palombo (Sampdoria), Simone Pepe (Udinese), Andrea Pirlo (AC Milan) Forvetler: Antonio Di Natale (Udinese), Alberto Gilardino (Fiorentina), Vincenzo Iaquinta (Juventus), Giampaolo Pazzini (Sampdoria), Fabio Quagliarella (Napoli)

TAKIMIN YILDIZI Del Piero, Maldini ya da Gattuso gibi bir takıma bağlı kalabilseydi belki bugün ismi çok daha ön planda olacaktı. İtalya 21 yaş altı milli takımının gelmiş geçmiş en golcü ismi olan Gilardino, eleme grubunda İrlanda’ya 89. dakikada attığı golle takımını finallere taşıyan isim olmuştu. Ayrıca toplamda attığı 4 golle de takımın en golcü ismi olan İtalyan oyuncu ileri uçta ne kadar önemli olacaksa, en geri uçtaki Buffon’un da önemi unutulmamalı.

Orta Saha: Edgar Barreto (Atalanta), Cristian Riveros (Sunderland), Jonathan Santana (VfL Wolfsburg), Victor Caceres (Libertad), Enrique Vera (LDU Quito), Nestor Ortigoza (Argentinos Juniors) Forvetler: Roque Santa Cruz (Manchester City), Nelson Haedo Valdez, Lucas Barrios (ikisi Borussia Dortmund), Oscar Cardozo (Benfica), Edgar Benitez (Pachuca), Rodolfo Gamarra (Libertad)

TAKIMIN YILDIZI Benfica ile özellikle son iki senedir hem ligde hem Avrupa’da çok başarılı sezonlar geçiren Oscar Cardozo, takımın lideri olmayı sonuna kadar hakediyor. Sakatlıklardan beli doğrulmayan Santa Cruz’dan birinci skor opsiyonu gömleğini devralan Cardozo, iri fiziğiyle savunmaların başına çok dert açacak.


•İtalya •Paraguay •Yeni Zelanda •Slovakya

yenİ zelanda

slovakya

Yeni Zelanda ilk kez 1982 İspanya Dünya Kupası’nda yer almıştı. Grupta 3 yenilgi alarak elenen Yeni Zelanda, o günden beri tekrar Dünya Kupası arenasına çıkmanın hayalini kuruyordu. Dünya Kupası elemelerinde Okyanusya Grubu’nu tek yenilgiyle lider bitiren Yeni Zelanda, son engel olarak da Bahreyn’i 0-0’lık ilk maçın ardından 1-0 yenerek, 28 yıl aradan sonra Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandı. Takımın başında, ’82 İspanya kadrosunda yer alan, ülke tarihinin en ünlü futbolcusu Ricki Herbert bulunuyor. Kaptan Ryan Nelsen’ın başını çektiği takımın en önemli oyuncuları, Shane Smeltz, Chris Killen, Rory Fallon ve genç kule Chris Wood. İtalya, Paraguay ve Slovakya ile birlikte F Grubu’nda yer alan Yeni Zelanda’nın gruptan çıkması zor olsa da, futbolseverlere keyifli maçlar izlettireceği kesin.

2010 Güney Afrika, Slovakya’nın ilk kez yer alacağı Dünya Kupası olacak. Ancak 1998 öncesinde Çekoslavakya 8 kez Dünya Kupası’na katıldı ve 1934 ile 1962 yıllarında final oynadı, ancak ikisinde de kaybetti. Dünya Kupası elemelerinde Çek Cumhuriyeti, Slovenya ve Polonya gibi güçlü ekiplerin yer aldığı 3. Gruptan 10 maçta 22 puanla lider çıkan Slovakya, Güney Afrika biletini almış oldu. 1964 doğumlu eski milli oyuncu Vladimir Weiss’in çalıştırdığı Slovakya takımında Martin Skrtel, Marek Hamsik, Stanislav Sestak ve Miroslav Stoch gibi önemli oyuncularla birlikte, Türkiye’den tanıdığımız Filip Holosko, Marek Sapara ve Robert Vittek deforma giyecek. İtalya, Paraguay ve Yeni Zelanda ile birlikte F Grubu’nda yer alan Slovakya, sürpriz yapması beklenen takımlardan biri.

Kaleciler: James Bannatyne (Team Wellington), Glen Moss (Melbourne VictoryAvustralya), Mark Paston (Wellington Phoenix). Savunma: Andy Boyens (New York Red Bulls-ABD), Tony Lochhead (Wellington Phoenix), Ryan Nelsen (Blackburn Roversİngiltere), Winston Reid (MidtjyllandDanimarka), Ben Sigmund (Wellington Phoenix), Tommy Smith (Ipswich Townİngiltere), Ivan Vicelich (Auckland City). Orta Saha: Andy Barron (Team Wellington), Leo Bertos (Wellington Phoenix), Tim Brown (Wellington Phoenix), Jeremy Christie (FC Tampa Bay/ABD), Aaron Clapham (Canterbury United), Simon Elliott (serbest), Michael McGlinchey (Motherwellİskoçya), David Mulligan (serbest). Forvetler: Jeremy Brockie (Newcastle Jets-Avustralya), Rory Fallon (Plymouthİngiltere), Chris Killen (Middlesbroughİngiltere), Shane Smeltz (Gold Coast United-Avustralya), Chris Wood (West Bromwich Albion-İngiltere)

Kaleciler: Jan Mucha (Legia Varşova), Dusan Kuciak (Vaslui), Dusan Permis (Dundee United). Savunma: Peter Pekarik (Wolfsburg), Martin Petras (Cesena), Martin Skrtel (Liverpool), Jan Durica (Lokomotiv Moscow), Radoslav Zabavnik (Mainz), Marek Cech (West Bromwich Albion), Kornel Salata (Slovan Bratislava).

TAKIMIN YILDIZI Takımın kaptanı olan Ryan Nelsen, 2005’ten beri Blackburn Rovers forması giyiyor. Başarılı defans oyuncusu, Premier Lig’de uzun soluklu başarı yakalayan tek Yeni Zelandalı futbolcu konumunda. Bu tecrübesiyle takımının en önemli kozu, çünkü Yeni Zelanda sert ve mücadele gücüne dayalı bir futbol anlayışına sahip.

Orta Saha: Kamil Kopunek (Spartak Trnava), Jan Kozak (Timisoara), Juraj Kucka (Sparta Prag), Marek Sapara (Ankaragücü), Marek Hamsik (Napoli), Vladimir Weiss (Manchester City), Miroslav Stoch (Chelsea), Zdeno Strba (Skoda Xanthi). Forvet: Stanislav Sestak (Bochum), Erik Jendrisek (Schalke 04), Robert Vittek (Lille), Martin Jakubko (Saturn Ramenskoye), Filip Holosko (Beşiktaş)

TAKIMIN YILDIZI 1987 doğumlu orta saha oyuncusu futbol hayatını 2007’den beri Serie A ekibi Napoli’de sürdürüyor. Napoli forması giydiği 106 maçta 30 gol kaydeden Hamsik, birçok büyük kulübün peşinde olduğu önemli bir oyuncu.


G GRUbu

brezİlya Bizim katılamadığımız kupalardaki otomatik favorimiz, gönül dostumuz, güzel oyunun mucidi Brezilya, Güney Afrika’ya, bulunduğundan farklı bir kıtada şampiyon olabilmiş tek takım olarak gidiyor. 1958 ve 2002’de bu başarıyı iki kez elde eden Sambacılar, bu ünvanın verdiği rahatlıkla dünya futbolunun bugüne kadar yabancı olduğu ev sahibi ülkeye bariz bir avantajla gidecekler. Tabii ki sadece bu özellikleriyle öne çıkmıyorlar. Kadroları her zamanki gibi çok kaliteli dünya yıldızlarından oluşuyor. Her ne kadar 2000’li yılların en büyük efsanelerinden Ronaldinho aralarında olmayacak olsa da hem seyir zevki hem de yetenek olarak onun boşluğunu doldurmaya aday birçok isim var. Her ne kadar Messiseverler sebebiyle her zaman aldıkları tarafsızların desteğininin bir kısmını Arjantin’e kaptıracak olsalar da yine arkalarında önemli bir kitle olacak. . Kaleciler: Julio César (Inter de Milan), Gomes (Tottenham), Doni (Roma)

Forvetler: Robinho (Santos), Luis Fabiano (Sevilla), Nilmar (Villarreal), Grafite (Wolfsburg)

Koreler’in izole olanı Güney Afrika’nın da yalnız takımı olacak. Kupaya millet olarak katıldıklarını söylemek çok zor. Ülkelerini sadece takım düzeyinde temsil edecekler. Zira, ülkenin diktatörü Kim Jong Il’in aldığı karar yüzünden ülkede Dünya Kupası’na karartma uygulanacak. Bir kısım elit ve devlet erkanı dışında hiç kimsenin Güney Afrika’ya gitmesine izin yok. Bunun yanı sıra, yarı açık cezaevinden bozma ülkede kalanların da kupayı takip etmeleri yasak. Televizyondan hiçbir maç canlı yayınlanmayacak. Ancak Kuzey Kore sürpriz bir galibiyet alırsa, o maçın özeti yayınlanacak. Bu özet de Kuzey Kore’yi bariz bir şekilde daha iyi gösterecek şekilde sunulacak. Mesela sadece bir pozisyona girip 1-0 kazanırlarsa, özet sadece o pozisyondan oluşacak. Ayrıca staddaki reklamlar ve rakip takım taraftarları da sansürlenecek. Gerçi düştükleri inanılmaz zorlu grupta gol bile atabilecekleri şüpheli olduğundan bu önlemlere gerek kalmayacak gibi görünüyor. Kaleciler: Ri Myong-guk (Pyongyang City), Kim Myong-gil (Amrokgang), Kim Myonwon (Amrokgang)

Savunma Oyuncuları: Lúcio (Inter Milan), Juan (Roma), Luisão (Benfica), Thiago Silva (Milan), Maicon (Inter de Milan), Daniel Alves (Barcelona), Michel Bastos (Lyon), Gilberto (Cruzeiro) Orta Saha Oyuncuları: Felipe Melo (Juventus), Gilberto Silva (Panathinaikos), Ramires (Benfica), Elano (Galatasaray), Kaká (Real Madrid), Josué (Wolfsburg), Julio Baptista (Roma), Kleberson (Flamengo)

kuzey kore

Savunma: Cha Jong-hyok (Amrokgang), Nam Song-chol (April 25), Pak Chol-jin (Amrokgang), Pak Nam-chol (Amrokgang), Ri Jun-il (Sobaeksu), Ri Kwang-chon (April 25), Ri Kwang-hyok (Kyonggongop)

TAKIMIN YILDIZI Bu yılı sakatlıklarla boğuşarak geçiren ve bu yüzden astronomik bir bedelle transfer olduğu Real Madrid’de bekleneni veremeyen Kaka, kupanın çıkış arayan isimlerinden olacak. Fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak belki de en hazır isim.

Orta Saha: Ahn Young-hak (Omiya Ardija), Ji Yun-nam (April 25), Kim Kyong-il (Rimyongsu), Kim Yong-jun (Chengdu), Mun In-guk (April 25), Pak Nam-chol (April 25), Pak Sung-hyok (Sobaeksu), Ri Cholmyong (Pyongyang City) Forvetler: An Chol-hyok (Rimyongsu), Choe Kum-chol (Rimyongsu), Hong Yongjo (FC Rostov), Jong Tae-se (Kawasaki Frontale), Kim Kum-il (April 25)

TAKIMIN YILDIZI Futbolcularının isimleri de tipleri de birbirine bir hayli benzeyen kapalı kutu Kuzey Kore’nin yıldız oyuncusu hakkında doğal olarak fikir sahibi olmak zor. Kaptan Hong YongJo ve Jong Tae-Se’nin dikkat edilmesi gereken oyuncular olduğu söyleniyor.


•Brezilya •Kuzey Kore •Portekiz •Fildişi Sahili

portekİz

Fİldİşİ sahİlİ

2010 Güney Afrika’nın, katıldığı 5. Dünya Kupası olacak olan Portekiz, daha önce 1966 İngiltere’de üçüncülüğü ve 2006 Almanya’da dördüncülüğü bulunuyor. Dünya Kupası elemelerinde Danimarka, İsveç ve Macaristan’ın da yer aldığı grupta 19 puanla ikinci olan Portekiz, play-offta Bosna’yı her iki maçta da 1-0 yenerek 2010 Güney Afrika’ya katılmaya hak kazandı. Manchester United’da Sir Alex Ferguson’un yardımcılığını da yapmış olan Carlos Queiroz’un çalıştırdığı takımın en önemli yıldızı Cristiano Ronaldo. Ricardo Carvalho, Deco, Simao ve Bosingwa ise takımın diğer önemli isimleri. Brezilya, Fil Dişi ve Kuzey Kore ile birlikte G Grubu’nda mücadele edecek olan Portekiz, her ne kadar Brezilya ile birlikte favori olarak gösterilse de, gruptan çıkabilmek için ciddi şekilde mücadele etmesi gerekecek.

İlk kez 2006 Almanya’ya katılan Fil Dişi Sahilleri, Arjantin ve Hollanda’nın olduğu C Grubu’nda 3. Olarak elenmişti. Dünya Kupası elemelerinde Afrika E Grubu’nda Burkina Faso, Malavi ve Gine ile karşılaşan Fil Dişi, 6 maçta 16 puan toplayıp lider olarak Güney Afrika bileti kazandı. Dünya Kupası’nda oldukça deneyimli olan Sven-Goran Eriksson’un çalıştırdığı takımda Kolo Toure, Yaya Toure, Arthur Boka, Emmanuel Eboue, Didier Zokora, Bakary Kone, Salomon Kalou ve Kader Keita gibi önemli isimler bulunuyor. Fil Dişi, en önemli yıldızı olan Didier Drogba’yı ise, sakatlığı yüzünden en azından grup maçlarında oynatamayacak. Brezilya, Portekiz ve Kuzey Kore ile birlikte oldukça zorlu olan G Grubu’nda yer alan Fil Dişi Sahilleri, gruptan çıkmak için Portekiz’i yenmek zorunda.

Kaleciler: Eduardo (FC Braga), Beto (FC Porto), Daniel Fernandes (Iraklis).

Kaleciler: Boubacar Barry (Lokeren), Aristides Zogbo (Maccabi Netanya), Daniel Yeboah (ASEC Abidjan).

Savunma: Miguel (Valencia), Paulo Ferreira (Chelsea), Ricardo Carvalho (Chelsea), Bruno Alves (Porto), Rolando (Porto), Ricardo Costa (Valencia), Duda (Malaga), Fabio Coentrao (Benfica) Orta Saha: Pedro Mendes (Sporting), Pepe (Real Madrid), Tiago (Atletico Madrid), Deco (Chelsea), Raul Meireles (Porto), Miguel Veloso (Sporting) Forvetler: Simao Sabrosa (Atletico Madrid), Danny (Zenit St Petersburg), Liedson (Sporting), Hugo Almeida (Werder Bremen), Cristiano Ronaldo (Real Madrid), Nani (Manchester United)

TAKIMIN YILDIZI Ronaldo, Manchester United’da dünyanın en önemli iki oyuncusundan bir haline gelen ve şu an Real Madrid’de oynayan yıldız oyuncu için, Dünya Kupası oldukça önemli. Şimdiye kadar 72 kez milli formayı giyen futbolcu 22 gol kaydetti. Portekiz evine erken dönmek istemiyorsa, Ronaldo’nun ekstra işler yapması lazım.

Savunma: Souleymane Bamba (Hibernian), Arthur Boka (Stuttgart), Guy Demel (Hamburg), Emmanuel Eboue (Arsenal), Steve Gohouri (Wigan Athletic), Siaka Tiene (Valenciennes), Kolo Toure (Manchester City), Benjamin Brou Angoua (Valenciennes) Orta Saha: Jean-Jacques Gosso Gosso (Monaco), Abdelkader Keita (Galatasaray), Emmanuel Kone (International Curtea Arges), Gervais Yao Kouassi (Lille), Christian Koffi Ndri (Sevilla), Cheik Ismael Tiote (Twente Enschede), Yaya Toure (Barcelona), Didier Zokora (Sevilla) Forvet : Dindane (Lekhwiya), Seydou Doumbia (Young Boys Berne), Didier Drogba (Chelsea), Salomon Kalou (Chelsea)

TAKIMIN YILDIZI Her ne kadar son sezonda fazla forma şansı bulamasa da, Barcelonalı defansif orta saha oyuncusu Fil Dişi için oldukça önemli bir futbolcu. Bugüne kadar 45 kez milli formayı giyen 27 yalında oyuncunun 5 de golü bulunuyor.


h GRUbu

İspanya Son yıllardaki en başarılı kulüp takımı olan Barcelona’nın çekirdeğini oluşturduğu son Avrupa Şampiyonu, bu sefer de dünyanın en büyüğü olmaya geliyor. Bugüne kadar bu onura hiç erişemeyen Matadorlar makus talihlerini yenebilecekler mi bilinmez ama herkesin emin olduğu bir şey var ki futbol ziyafeti sunacaklar. Özellikle Xavi-Iniesta ikilisini bu seviyede bir turnuvada izlemek kesinlikle büyük keyif olacak. Ancak işin sonunda Hollanda’nın her turnuvada başına gelen gibi gönüllerin sevgilisi olup eve kupasız dönmek de var. Kolaylıkla birinci çıkabilecekleri bir grupta olmak onlar için avantaj olacak. Sonraki turlara rakiplerine oranla daha diri gelme şanları var. Teknik Direktör Vicente Del Bosque bu mükemmel hamuru iyi yoğurursa bir aylık maceranın sonunda İspanya’ya dünyanın en büyüğü ve en mutlusu olarak dönme ihtimalleri oldukça fazla. .

İsvİçre Dünya Kupası’nın en Türki takımı İsviçre olacak. Kadrolarında üç Türk asıllı futbolcu bulunuyor. Eren Derdiyok, Gökhan İnler ve Hakan Yakın, uzaktan bakmak zorunda kaldığımız kupayı ahlar ve vahlarla izlemememiz için bir sebep daha olacaklar. Nispeten kolay bir grupta, Yunanistan’ın bir puan önünde lider olarak Güney Afrika vizesi alan İsviçre için Kara Kıta’da işler o kadar da kolay olmayacak. Son günlerde üst üste sakatlık haberleriyle moralleri bozuluyor. Streller’in kupa defterini kapamasının ardından kaptan Frei’in de en azından İspanya maçını kaçırması bekleniyor. Son yıllarda Avrupa’nın yükselen ekiplerinden birisi olan İsviçre’nin bu olumsuzluklara rağmen Honduras ve Şili’nin önünde grupta ikinci olma şansı sürüyor ama daha sonrası için umutlu konuşmak çok güç. Kurt hoca Ottmar Hitzfeld bir mucize yaratmazsa tabii.

Kaleciler: İker Casillas (Real Madrid), Jose Manuel Reina (Liverpool), Victor Valdes (Barcelona)

Kaleciler: Diego Benaglio (VfL Wolfsburg), Johnny Leoni (FC Zurich), Marco Woelfli (Young Boys Berne)

Savunma: Raul Albiol, Sergio Ramos, Alvaro Arbeloa (Real Madrid), Joan Capdevila (Villarreal), Gerard Pique, Carles Puyol (Barcelona), Carlos Marchena (Valencia)

Savunma: Mario Eggimann (Hanover 96), Stephane Grichting (Auxerre), Stephan Lichtsteiner (Lazio), Philippe Senderos (Arsenal), Christoph Spycher (Eintracht Frankfurt), Steve Von Bergen (Hertha Berlin), Reto Ziegler (Sampdoria)

Orta Saha: Xabi Alonso (Real Madrid), Francesc Fabregas (Arsenal), Sergio Busquets, Xavi Hernandez, Andres İniesta (Barcelona), Javier Martinez (Athletic Bilbao) Forvetler: Juan Manuel Mata, David Silva (Valencia), Jesus Navas (Sevilla), Fernando Torres (Liverpool), Pedro, David Villa (Barcelona), Fernando Llorente (Athletic Bilbao)

TAKIMIN YILDIZI Süper bücür, maestro, sihirbaz... Xavi’nin isminin önüne bunlara benzer sayısız sıfat koymak mümkün. Barcelona’da yaptıklatıyla Messi’nin bile gölgesinden yavaş yavaş sıyrılmaya başlayan orta saha oyuncusu, kupada takımının beyni olacak.

Orta Saha: Tranquillo Barnetta (Bayer Leverkusen), Valon Behrami (West Ham United), Gelson Fernandes (St Etienne), Benjamin Huggel (FC Basel), Marco Padalino (Sampdoria), Pirmin Schwegler (Eintracht Frankfurt), Gökhan İnler (Udinese)

TAKIMIN YILDIZI

Önce Fenerbahçe’nin, sonra da Türkiye’nin elinden kaçırdığı bu müthiş yetenek İsviçre’nin kaderini çizecek isimlerden biri olacak. Forvet: Eren Derdiyok (Bayer Leverkusen), Udinese’de sergilediği performansı devam ettirirse, Alexander Frei (FC Basel), Blaise Nkufo (Twente Enschede), Hakan Yakın (FC Lu- sadece takımının değil kupanın da yıldızlarından zern), Xherdan Shaqiri (FC Basel), Marco olabilir. Streller (FC Basel)


•İspanya •İsviçre •Honduras •Şili

Hounduras

şİlİ

Son yıllarda dışarıya ithal ettiği oyuncularla adını duyurmakla yetinen ‘’Los Catrachos’’lular tarihlerinde 2. kez Dünya Kupası’na katılarak büyük bir başarıya imza attılar. Orta Amerika’da yıllarca süren Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Kosta Rika hegemonyasını bu sefer yıkarak 1982 yılında İspanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nın ardından ilk kez Güney Afrika’da sahne alacak olan Honduras, grup eleme maçlarında kalesinde sadece 11 gol görerek defansif anlamda çok başarılı bir grafik çizmişti. San Pedro Sula’da grubun favorisi olan Amerika Birleşik Devletleri’ni 3-2 mağlup ederek kendi evinde üst üste 8. maçını kazanan Reinaldo Rueda’nın öğrencileri şimdi hedef olarak aynı grupta bulunan bir diğer favori İspanya’yı bekliyorlar. Daha önce katıldıkları 1982 İspanya’da ev sahibi ekiple Valencia’da 1-1 berabere kalan Honduras için o turnuvada oynadıkları futbolu tekrar etmek ve üstüne koymak takımın en büyük hedefi.

Dünya Kupaları tarihinde en iyi derecesi, 1962’de Şili’de düzenelenen organizasyonda, yarı final maçında Yugoslavya’yı 1-0 yenerek elde ettiği üçüncülük. Arjantinli teknik adam Marcelo Bielsa’nın takımın başına geçmesiyle daha atak bir oyun sergileyen Şili, 1998’den beri ilk defa finallere kalmaya hak kazandı. H Grubunda, dünya kupasının favorisi de olan İspanya’nın yanısıra İsviçre ve Honduras ile mücadele edecek olan Şili, İspanya’yla beraber grubun favorisi konumunda. Güney Amerika grubunda Brezilya’nın ardından 2. olmayı başaran Şili, her ne kadar atak ve agresif futboluyla izlenmesi keyifli bir takım olsa da, defansın verdiği boşluk ve zaaflar takımı kırılgan bir hale sokabiliyor. Şili hazırlık maçlarında, Zambiya, Kuzey İrlanda ve İsrail’i gol yemeden yenebildi, fakat grup maçlarındaki mücadele özellikle takım oyununu benimsemiş İspanya ve İsviçre karşısında kazanmaları çok kolay olmayacaktır.

Kaleciler: Noel Valladares, Donis Escober (ikisi Olimpia), Ricardo Canales (Motagua)

Kaleciler: Claudio Bravo (Real Sociedad), Miguel Pinto(Universidad de Chile), Luis Marin (Union Espanola)

Savunma: Sergio Mendoza, Emilio Izaguirre (ikisi Motagua), Mauricio Sabillon (Hangzhou Greentown), Osman Chavez (Platense), Johnny Palacios, Boniek Garcia (ikisi Olimpia), Maynor Figueroa (Wigan Athletic), Victor Bernardez (Anderlecht) Orta Saha: Danilo Turcios, Ramon Nunez (ikisi Olimpia), Hendry Thomas (Wigan Athletic), Edgard Alvarez (Bari), Roger Espinoza (Kansas City Wizards), Amado Guevara (Motagua), Wilson Palacios (Tottenham Hotspur), Julio Cesar de Leon (Torino) Forvet: Walter Martinez (Marathon), Georgie Welcome (Motagua), Carlos Pavon (Real Espana), David Suazo (Genoa)

Savunma : Pablo Contreras (PAOK Athens), Ismael Fuentes (Universidad Catolica), Mauricio Isla (Udinese), Gonzalo Jara (West Bromwich Albion), Gary Medel (Boca Juniors), Waldo Ponce (Universidad Catolica), Arturo Vidal (Bayer Leverkusen).

TAKIMIN YILDIZI Honduras’ın bu tarihi başarıda en kilit rol oynayan ismi 1973 doğumlu Carlos Pavon oldu. Grup eleme maçlarında attığı 7 gol onun ülkesi için yaptığı bir başka önemli işti. Honduras futbol tarihine adını altın harflerle kazıyan Pavon 37 yaşında olduğu için doğal olarak hızlı değil ama olması gereken yerde olabilecek kadar da büyük tecrübeye sahip.

Orta Saha: Rodrigo Tello (Besiktas), Gonzalo Fierro (Flamengo), Carlos Carmona (Reggina), Marco Estrada(Universidad de Chile), Rodrigo Millar (Colo Colo), Matias Fernandez (Sporting Lisbon), Jorge Valdivia (Al Ain). Forvet: Mark Gonzalez (CSKA Moscow), Esteban Paredes, (Colo Colo), Juan Beausejour (America), Fabian Orellana (Xeres), Alexis Sanchez (Udinese), Humberto Suazo (Real Zaragoza)

TAKIMIN YILDIZI Takımın kuşkusuz en önemli silahı, Real Zaragoza forması giyen Humberto Suazo. 2010 Dünya Kupası Elemeleri’nde 18 maçta forma giyen ve 10 gol atan 29 yaşındaki golcü ilk kez dünya kupasında forma giyecek. Gol vuruşlarındaki becerisi gösterebilirse, ülkesini bir üst gruba taşıyacaktır.


Futbol fanatikleri için zamanın durduğu, topun yeşil zemin üzerinde aktığı anlara sayılı saatler kaldı. 11 Haziran’da ilk vuruş yapıldıktan sonra tam bir ay boyunca futbol aşıkları için durum bu olacak. Güney Afrika’da yaşanacak en ufak bir detayı bile kaçırmamak için pür dikkat kesilecek gözler. Tarihe tanıklık edebilmek isteyecek kimileri. Sürpriz bir şampiyon bekleyecek romantikler. Asıl soru ise 11 Temmuz gecesinde Dünya Kupası kimin ellerinde yükselecek? Bu soruya rakamlarla cevap aradık.

ŞAMPİYON BREZİLYA

Atilla Nesipoğlu grubunun kazananları Avrupalılar oluyor. D grubunda ise liderlik tartışmasız olarak Dünya Kupası 11 Haziran günü A grubuAlmanya’ya gidiyor. Avustralya çok az bir İspanya liderliği alırken, sekizer kere dünya nun ve ev sahibinin maçı ile başlayacak. Biz kupası görmüş İsviçre ve Şili arasından daha de fikstür gibi alfabetik sırayla gidelim finale tecrübe farkıyla Gana’nın önünde ikinci tur fazla ikinci tur başarısını yakalamış İsviçre biletini kapıyor. Grubun diğer takımı Sırbistan kadar. İki dünya kupası sahibi Uruguay ve ikinciliği alıyor. Fransa aynı grupta, yanlarında ev sahibi G. ise son sırada kalıyor. İkinci tur eşleşmelerine geçildiğinde rakamları Afrika ve 94’den beri gruplardan hep çıkmayı Avrupa şampiyonluğuna sahip fakat dünya kullanmak daha da kolaylaşıyor. Bu noktadan başarmış bir Meksika. Daha önce hiç gruptan sonra dünya kupasındaki önceki eşleşmelere çıkamamış G. Afrika ile tarihinde Meksika gal- kupasından uzak kalmış iki ülke Hollanda ve bakıp 11 Temmuz’da kupayı kim kaldırırın ibiyeti bulunmayan ve mazisini mumla arayan Danimarka grubun birincisi ve ikincisi oluyor. cevabını aramaya devam ediyoruz. Uruguay’ı arkamızda bırakıyoruz. Fransa’yı Sadece birer kez gruptan çıkma başarısını birinci ve Meksika’yı ikinci olarak üst tura gösteren Japonya ve Kamerun turnuvaya Öngörülerimize göre ilk eşleşme Fransa taşıyoruz. erken veda edenler arasında yerlerini alıyorlar. ve Nijerya’ya arasında. Daha önce dünya Tecrübenin önce çıktığı bir diğer grupta F kupalarında karşılaşmamış bu iki takımdan B gurubunda Arjantin tecrübesiz rakiplerinin Fransa’yı kazanan olarak yazıyoruz. Nedeni önünde açık ara favori grup liderliği için. Zorlu grubu. Y. Zelanda’nın bir kez, Slovakya’nın de Nijerya’nın daha önce ikinci turdan ötbir rekabetin yaşanacağı Nijerya, G. Kore ve da ilk kez katıldığını göz önüne alıp liderliği eye gidememesine karşın Fransa’nın sahip Yunanistan arasından ikinciliği Nijerya kapıyor. İtalya’ya ikinciliği Paraguay’a veriyoruz. İtalya 16 kez katıldığı şampiyonada 11, Paraguay da olduğu bir çeyrek final, üç yarı final ve iki final Kendi evindeki dünya kupası dışında gruplardan çıkamayan G. Kore ve daha önce bir kez 3 kez ikinci tura yükselebilmiş ülkeler. başarısı. katıldığı turnuvada hiç ikinci tur göremeyen Yunanistan ise elenmekten kurtulamıyor. Dört farklı kıtadan temsilcinin yer aldığı G İngiltere ve Avustralya göz atacak olurgrubunda ise liderlik dünya kupasının en fazla sak Fransa-Nijerya eşleşmesindeki hikâye kazananı olan ülke Brezilya’ya giderken ikintekrarlanıyor ve İngiltere üst tura daha önce İngiltere’nin ezici bir üstünlüğünün göze kazandıkları ile yükseliyor. Benzer duruma çarptığı C grubunda ise peşinden gelen ülke cilik iki kere yarı finali görmüş Portekiz’e gidiyor. sahip Hollanda-Paraguay karşılaşması sonuABD oluyor. Toplam da üç kere dünya kupası gören Cezayir ve Slovenya bir kez daha grucunda da Hollanda çeyrek finale yükselenler arasına ismini yazdırıyor. plardan ötesine geçemeyecek gibi. İki Amerikalı iki Avrupalı’nın bulunduğu H


Brezilya-İsviçre için farklı bir durum mevcut fakat sonuç aynı. Grup lideri olan Brezilya daha önce 1950’de 2-2 berabere kaldığı rakibine karşı beş kez Dünya Kupası kazanarak edindiği tecrübe ile üst tura yükseliyor. Arjantin ve Meksika daha önce iki kere Dünya Kupalarında karşı karşıya gelmişler. Bu iki maçın da kazanını Arjantin olmuş. Bu maçlardan en sonuncusunda 2006 Almanya’da bu iki takım 2. Tur maçında karşı karşıya geldiler ve uzatmalarda kazanan Arjantin’di. Bu verilerin ışığında çeyrek final bileti tabii ki Arjantin’in. 1998 ve 2002’de biri gruplarda diğeri çeyrek finalde olmak üzere iki kere rakip olan Almanya ve ABD’nin üçüncü eşleşmelerinde kazanan ilk iki maçın galibi Almanya. Dünya kupası tarihinde daha önce hiç denk gelmeyen İtalya ve Danimarka arasında kazananı seçerken zorlanıyoruz. Son yıllarda hücum futbolunun güzel örneklerini sunan Danimarka’ya rağmen savunma futbolunun beşiği İtalya üst tura adını yazdırıyor. Bunun nedeni 16 kere katıldığı şampiyonada sadece iki kere bu turda elenmiş olması. Belki de olası ikinci tur mücadelelerinin arasında en zorlu geçecek eşleşme İspanya ve Portekiz arasında olacak gibi. Fakat bizim için karar vermesi en kolayı oluyor. Tarihe bakmak yeterli. İspanya dünya kupası yolunda 4 kere karşılaştığı rakibine 3 galibiyetle üstünlük sağlamış durumunda. Bu galibiyetlerden birinin 9-0 gibi farklı bir skorla alındığını da hatırlatmak gerek.

Sırada Arjantin ve Almanya var. Daha önce iki kez finalde karşılaşmış bu iki ülke kupaları paylaşmış. En son 2006’da çeyrek finalde oynanan maçı ise penaltılarla kazanan Almanya olmuştu. Neredeyse denk iki ülke arasında farkı yaratan bu oluyor ve Almanya’yı yarı finale lâyık görüyoruz. Bu turun son maçına geldiğimizde İtalya ve İspanya’yı görüyoruz. Birçok kişinin favorisi olan son Avrupa şampiyonu İspanya karşısında son Dünya Kupası sahibi İtalya. Daha önce iki kere daha çeyrek finalde rakip olmuşlar ve üst tura geçen hep İtalya olmuş. 34 ve 94 çeyrek finallerinde olduğu gibi turu geçen bir kez daha İtalya.

Yarı final eşleşmelerimiz İngiltere-Brezilya ve Almanya-İtalya. Dört takımda daha önce Dünya Kupasını kazanmış ülkeler. Fiİkinci tur tercihlerimizi yaptıktan sonra çeyrek nale giden yolun ilk ayağında İngiltere ve final ile devam ediyoruz. İlk eşleşme tarih Brezilya’ya göz atıyoruz. Daha önce hiç yarı boyunca her alanda rakip olmuş iki ülke Franfinal oynamayan bu iki ülke 1962 ve 2002’de sa ve İngiltere arasında. Kim kazanır diyoruz çeyrek finalde karşılaşmışlar. İki maçın ve tekrar geçmişe bakıyoruz. Önümüze çıkan kazananı da Brezilya olmuş. Daha önce 7 kez sonuç İngiltere. 1966 ve 1982’de iki kere rakip finale yükselen Brezilya, İngiltere karşısında olmuşlar ve 2-0 ve 3-1’lik sonuçlarla İngiltere istatistiklerin ilk finalisti oluyor. hep kazanan taraf olmuş. Dünya kupasını Diğer finalistimizi bulmak için Almanyadaha önce kazanma başarısı gösteremeyen İtalya arasındaki geçmiş Dünya Kupası Hollanda’nın önüne çıkan engel bu sefer eşleşmelerine göz atınca ilginç rakamlar Brezilya oluyor. Tıpkı 94 çeyrek finali ve 1998 yakalıyoruz. 2006 yarı finalinde Almanya’yı yarı finali gibi. mağlup etmiş olan İtalyanlar daha önce

hiçbir Dünya Kupası maçında Almanlar’a kaybetmemiş. 62, 70, 78, 82 Dünya Kupalarında oynanan maçların kazananı hep İtalya. 11 Temmuz gecesi Johannesburg Stadı’ndaki final seremonisinde izleyeceğimiz iki ülke Brezilya ve İtalya. Bu iki ülke daha önce 1970 Meksika ve 1994 ABD’de finalde karşımıza çıkmışlardı. Bu iki finalin son düdükleri çaldığında kupaya uzanan ise Brezilya oldu. Dünya kupasında toplam beş kez karşılaşmışlar ve bu maçlardan ikisi sonunda sevinen İtalya olurken diğer üç maçın mutlu tarafı Brezilya olmuş. Fakat unutulmaması gereken Brezilya’nın iki galibiyeti de finalde. Buraya kadar bizi getiren istatistiklere güveniyoruz ve rakamların şampiyonu olarak Brezilya’yı seçiyoruz. Yazı boyunca şu an kadrodaki oyunculardan daha çok geçmişte o formayı giyenlerin aldıkları sonuçlardan hareket ettik. İstatistiklerin ışığında tünelin sonunu görmeye çalıştık. 11 Temmuz gecesi sonunda Brezilya rakamları bir kez daha haklı çıkaracak mı yoksa diğer ülkeler bize farklı bir son mu izletecek. Sonunu bilelim veya bilmeyelim bir ay boyunca bu macerayı izlemenin hepimiz için ayrı bir heyecan olacağı kesin.


MEŞİN ÇİMENTO

Mustafa Akkaya

Futbolun en çok nesini sever bu kadar insan? Heyecanını mı, taktiksel yönünü mü? Yoksa magazinsel taraflarını mı? Hangisi olursa olsun, üzerinde 22 kişinin koşturduğu her çim saha, izleyenler adına doğal ve sıkı bir birleşme platformu niteliğinde yıllardır.

Sevdiğiniz takımın maçına tek başınıza gitmek zorunda kalmışsınızdır. Sıkılabileceğinizi öngörerek ama yine de içinizde güzel oyun umuduyla. Maç öncesindeki coşku esnasında veya gol sevinci anında yanınızdaki yabancı ile kucaklaştığınız da çokça olmuştur. Peki, hiç “neden” diye sordunuz mu? Futbol nasıl bir çekim gücü yaratır ki o hiç tanımadığınız adamla sizi bir anda kucaklaştırıverir? Hatta maçın önemi arttıkça nasıl bir toplumu tek noktada birleştirebilir?

Siyah ve Beyazı Gri Yapmak Geniş bir toplumun sıkıca kenetlenebileceği iki kutup vardır. Ya ulusal çapta bir felaket veya üzüntü hali olmalı, ya da ortak bir sevinç veya başarı durumu doğmalıdır. İşte bu iki ayrı uç, geçici veya kalıcı olarak o toplumu

bağlayan bir çimentoya dönüşüverir. Dünya kupaları ve uluslararası turnuvalar da bu anlardan pozitif olanlarıdır işte. Bireysel veya toplumsal olması fark etmeksizin ne kadar derdiniz varsa unutursunuz çünkü bu anlarda. Ülkenizde siyah – beyaz ayrımı mı var? Nelson Mandela gibi bir dahi elbet çıkar ve bazı anlarda onun bile tek ihtiyaç duyacağı şey bir spor karşılaşması olabilir. Ortadan bölünmüş halkını tekrar bir çatı altında toplayabilecek bir turnuva hatta. Tıpkı 15 yıl önce Güney Afrika’da düzenlenen Dünya Rugby Şampiyonası gibi… Nitekim siyahla beyazın kıyasıya çatıştığı günlerde dünya şampiyonu olan G. Afrika Rugby Takımı, barışçıl bir grinin doğmasına katkıda bulunuvermişti. Güney Afrika halkı son yıllarda ayrımcılıktan çok ekonomik sıkıntılar ve AIDS ile uğraşıyor. Düzenleyecekleri dünya kupası illaki onları bir

nebze mutlu edecektir. Zira tarihin az da olsa tekerrür edebileceği doğruysa, geçmiş dünya kupaları buna iyi bir referans olabilir. Hele bazı uç noktalar var ki, bir toplum onlardan daha iyi bir birleşme noktası bulamayabilir. İsviçre’deki 1954 Dünya Kupası örneğin… II. Dünya Savaşı’nı yenik ve onurunu kaybetmiş olarak bitiren Almanya, savaş sonrası katıldığı ilk dünya kupasını mucizevî biçimde kazanmıştı. Ancak bu basit bir şampiyonluktan çok öteydi. “Das Wunder von Bern” filminde mükemmel anlatıldığı üzere, dışlanmışlık hissini ilk defa o anda bırakır Almanlar. Bir ulus olduklarını hatırlarlar. Ve savaş bitkini babalar belki de ilk kez ailelerine ve topluma tekrar ısınır. Mandela’nın dediği gibi; ulus olma yolunda, tek vücut halinde beklentilerini yükseltir Almanya.


İnsan İlişkilerinde Futbol Sadece toplumsal birleşme ile mi sınırlıdır futbolun çekim gücü? Pek tabii günlük hayatta iki insanın arasına da Eros’un kalpli oku misali bir futbol topu girebilir. Bunu yerküre üzerinde belki de en güzel Nick Hornby anlatmıştır. Zira ne zaman dış dünyayla iletişim kuracak olsa, futbol tanrısı o ve diğerlerinin arasına futbol toplarını bırakıvermiştir. Onlar sayesinde arkadaşları ile paslaşmış, babası ona ergenlik yıllarında ancak bu yolla asist yapabilmiştir. Gerçek sevinci futbolla tatmış, yine onunla derinden üzülebilmiştir Hornby. En önemlisi, bu duyguları yaşarken etrafında her daim yüzlerce yandaş bulabilmiştir. Bazen yaşadığınızı hissetmek için birinin elinizden tutması gerekir. Bu bir süper kahraman olabileceği gibi taptığınız müzisyen de olabilir. Kimilerini de sadece ilham aldığı bir futbolcu ayağa kaldırabilir. Tıpkı Ken Loach’ın enfes yapıtındaki ‘Postacı’ Eric’in, ‘King’ Eric (Cantona) sayesinde tekrar özgüvenle dolması gibi. Öyle anlar gelir ki, tüm zorlukları aşıp hayata kendi çabanızla gol atmanız gerekir. Bazen de o engelleri aşmak için takım arkadaşlarınıza ihtiyaç duyarsınız. Onlarla paslaşmadan hedefinize ulaşamazsınız çünkü. Ama en güzeli de etrafınızdakilere asist yapmaktır. Çünkü belki de sadece bu şekilde kendinizi bir gruba bağlı hissedersiniz. Yarın da o gruptan birinin gözü kapalı biçimde size gol pası verebileceğini bilerek huzur dolarsınız.

Bireysel Bazda Futbol Futbolun şiddet doğurduğu, hatta hayata mâl olabildiği gündeme gelir sıklıkla. Ancak bu güzel oyunun bazen de hayat kurtardığı göz ardı edilir. Nitekim Yunan bilim adamlarının bu gerçeği kanıtlayan bir bilimsel çalışması var. Buna göre Avrupa ülkelerinde futbolla geçen bir yaz mevsimi, sonuç ne olursa olsun intihar oranlarında düşüş sağlıyor. Örneğin Almanya gibi geniş nüfusu ve futbol tarihi olan bir ülkede, 1991–1997 yılları arasında yaklaşık 90,000 intihar vakası görüldü. Ancak futbol milli takımının bir turnuvaya katıldığı yaz aylarında bu sayı ortalamanın altında kaldı. Hatta Almanların Avrupa şampiyonu olduğu 1996 yazında intihar sayısı dibi gördü. Avrupa geneline bakıldığı zaman da sonuç bundan farklı değil. Bir insanın intiharı düşünmesi, onun çok çaresiz kaldığını veya bir şekilde toplumdan koptuğunu gösterir. O halkanın tekrar zincire dahil olması için Dünya Kupası gibi bir katalizör gerekir. Maç sonucu ne olursa olsun, insan aynı duyguları beraberce yaşayabileceği bir sürü yandaş bulur çünkü. Nihayetinde topluluk içinde o kadar da eli kolu bağlı olmadığını idrak edebilir. Gerek toplumsal, gerek insanlar arası veya bireysel. Futbolun birleştirici gücü her daim ayakta. Çünkü biliyoruz ki bizim takım gol attığında yine kim olduğuna bakmadan yanımızdaki adama sarılacağız. Belki de düşman bellediğimiz insanla aslında bizi dost edebilecek bir gol olabilir bu. En umutsuz anımızda bizi yerden yine bir futbol ilahı kaldıracak. Nereden bilebilirsiniz ki? Sonuçta futbol hayatın ta kendisi olmasa bile ona fena halde benzemiyor mu?


ADALETİN BU MU DÜNYA ?

Alican Demir

Dünya Kupası’na çok az bir süre kala teknik adamlar 23 kişilik kadrolarını belirledi. Bazı futbolcuların bu kadrolarda bulunmaması ise şaşkınlıkla karşılandı. Performanslarıyla Güney Afrika’da bulunmayı hak ettiklerini düşündüren bu futbolcular turnuvayı evlerinden takip etmek zorunda kalacak. Dünya Kupası’nda oynamak her futbolcunun hayallerini süsler. Bu hayallerinin gerçekleşmesi içinse her şey ellerinde değildir. Son karar ise tabii ki teknik direktörlerin olmuştur. 1 Haziran’da 23 kişilik resmi kadrolar belli oldu. Kimi futbolcuların rüyaları gerçek oldu, Dışarıda kalanlar ise yıkıldı. Kendileri için en doğru kararı verenler teknik adamlar olsa da hayalleri kâbusa dönenler arasında “sürpriz” olarak nitelendirilen pek çok oyuncu var.

Olay Adam Maradona Takım kadrolarında en büyük sürprizi Arjantin’in teknik direktörü Diego Armando Maradona gerçekleştirdi. Inter’in Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasında en etkili oyunculardan ikisi, Esteban Cambiasso ve kaptan Javier Zanetti Arjantin’in 23 kişilik kadroya dahil edilmezken 35’lik Veron ve çok da tecrübeli sayılamayacak Mario Bolatti kadroya çağrıldı. Arjantin’in, ilerlemiş yaşına rağmen Inter’de bu sezon tam 55 maça çıkmış Zanetti’nin liderlik vasıflarını arayacağı ise kesin. Maradona’nın sürprizleri ise bununla da bitmedi. El Commandante (komutan) lakaplı Lucho Gonzalez ve diğer isimlerin yanında forvet hattındaki zenginlik sebebiyle çağrılmaması daha anlaşılır olsa da her zaman tartışılan Arjantin’in Hakan Şükür’ü Martin Palermo kadroda yer bulabildi. Lyon’da iyi bir sezon geçiren Lisandro Lopez’in Maradona’nın Arjantin’inde kendine yer bulamaması bir diğer sürpriz karardı.

Maradona yaptığı seçimlerle dünya kupası başlamadan eleştiri lerin odağı oldu.

Birlikte Arjantin’i dünya kupası sahibi yapma istekleri yarım kaldı


Bir Garip Samba Kadro tercihiyle futbolseverleri çok şaşırtan bir diğer isimse Brezilya’nın teknik direktörü Dunga. Kupanın favorilerinden Brezilya’da, 2002 Dünya Kupası’nın yıldızı, özellikle son dönemde yakaladığı formla dikkat çeken Ronaldinho Güney Afrika’da yok. Geleceğin yıldızları arasında gösterilen Alexandre Pato ve bu sezon 26 maçta 26 gol atan Neymar ise ilk dünya kupalarında oynama şansına ulaşamadılar. Sol bek mevkiinde çok da alternatifi bulunmayan Dunga, 34 yaşındaki Gilberto’yu kadrosuna çağırırken Real Madrid’li Marcelo’ya şans tanımadı. Yine düşüşte olan tecrübeli isimlerden Gilberto Silva ve Julio Baptista gibi oyuncuları Güney Afrika’ya götüren Dunga, Juventus’un yıldızı Diego’yu ve Santos’un yükselen yıldızı Paulo Henrique (Ganso) ‘i kadroya almayarak pek çok tartışmaya çanak tutmuş oldu.

Capello’nun İngiltere’si Capello’nun kadrosunda en çok dikkat çekense Theo Walcott’ ın hazırlık maçlarındaki üstün performansına rağmen 23 kişilik kadroya yazılmamasıydı. Kadroda takımlarında Walcott’a nazaran ilk 11’de daha az şans bulan Shaun Wright Phillips ve Aaron Lennon aynı mevkiinin oyuncuları şans bulurken turnuvanın yıldız adaylarından Walcott’ın hazırlık kampından geri gönderilmesi beklenmeyen bir durumdu. Eleştirilen bir diğer tercih ise Emile Heskey oldu. Bu sezon ligde 31 maçta sadece 3 gol atabilen Heskey’nin 38 maçta 24 gol atan Darren Bent yerine kadroda kalması futbolseverler tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Bu sezon çok iyi bir performans sergileyen ve Aston Villa forması altında 45 maçta attığı 9 gol ve yaptığı 16 asistle ligin yıldızları arasında gösterilen yetenekli oyuncu Ashley Young ise 30 kişilik aday kadroya bile çağrılmayarak Capello’nun bir diğer ve belki de en çarpıcı seçimi oldu.

Tabiî Ki Domenech

İtalya’da 6 Juve’li

Her daim tartışılan adam Raymond Domenech, kadro tercihiyle de tartışılmaya devam etti. Stoper bölgesinde İspanya Ligi’nde Sevilla’da sadece 16 maçta görev yapmış Squillaci, sakatlıktan yeni dönmüş Gallas ve Planus’tan başka alternatifi olmayan Fransız teknik adam, Roma’nın bu sezonki başarısında pay sahibi olan Philippe Mexes’yi kadroya almak yerine kariyerinin büyük bölümünde sol bek oynamış Eric Abidal’i hazırlık maçlarında stoper mevkiinde denemeyi tercih etti. Benzema ve Nasri’yi kadroya almamasını, “aç ve kendi takımında sürekli ilk 11’de oynayan oyuncularla yola devam etmek istiyorum” demeciyle açıklayan Domenech, Barcelona’da bu sezon 15 kez ilk 11’de şans bulmuş Thierry Henry’i kadroya dahil ederek kendisiyle çelişti.

İtalya’nın kadrosunun en çok dikkat çeken tarafı, bu sezon deyim yerindeyse dökülen ve ligi yedinci bitiren Juventus’tan altı oyuncu barındırmasıydı. Marcelo Lippi, bu sezonun İtalya Seria A, İtalya Kupası ve Şampiyonlar Ligi sahibi Inter’den ise hiçbir futbolcuyu kadroya dahil etmediği için eleştirilirken unutulan çok önemli bir nokta var: Inter’in 25 kişilik kadrosunda ikisi yedek kaleciler (Toldo ve Orlandoni) olmak üzere sadece 4 (Santon ve Balotelli) İtalyan futbolcu var. Lippi’nin eleştirildiği bir diğer konu ise Pazzini ile birlikte takımı Sampdoria’nın ligde 4. olarak Şampiyonlar Ligi bileti almasında en önemli pay sahiplerinden Antonio Cassano’nun yerine bu sezon 31 maçta 11 gol atan ve başarılı bir yılı geçirmeyen Napoli’li Quagliarella’nın 23 kişilik kadroya dahil edilişi. Bunların yanında Francesco Totti, Fabio Grosso, Luca Toni ve Fabricio Miccoli de Güney Afrika’da izleyemeyeceğimiz futbolcular arasında.

Ve diğerleri… Almanya’da Clemens Fritz ve Torsten Frings, Hollanda’da Euro2008’in vazgeçilmezlerinden Engelaar ve Nistelrooy, Kamerun’da bu sezon Marsilya'da şampiyonluk yaşayan Stephane Mbia, Portekiz’de Quaresma, Amerika Birleşik Devletleri’nde tecrübeli forvet oyuncusu Brian Ching, Nijerya’da Everton'ın forveti Victor Anichebe, Uruguay’da Porto’nun etkili isimlerinden Cristian Rodriguez gibi futbolcular ise Dünya Kupası’nda gözlerimizin arayacağı pek çok sürpriz isimden birkaçı.


GERÇEKÇİ OL İMKANSIZI İSTE

Övünç Tüzün

Kara kıtanın yeşil çimlere sürdüğü en büyük futbol yıldızı... Başka bir ülkede doğsaydım her şey farklı olurdu benzeri mızmızlanma cümleleri duyamayacağınız bir adam… Futbol dünyasının bir kıtaya olan bakışını tek başına etkileyebilecek kudrette biri. Yeşil sahalardan devlet adamlığına uzanan film gibi bir yaşam serüveninin sahibi… George Weah’tan bahsediyorum Liberya’yı dünyaya ezberleten adamdan…

George Weah ile Tanışma George Weah ismi Türk futbolseverleri tarafından ilk defa 1989 yılında telaffuz edildi. Mustafa Denizli’nin efsanevi takımı Neuchatel Xamax zaferi sonrasında çeyrek finalde karşısında Fransız temsilcisi Monaco’yu bulmuştu. Teknik direktörlüğünü Arsene Wenger’in yaptığı kadrosunda Glenn Hoddle, Youssef Fofana gibi yıldızların bulunduğu Monaco’yu. O zamanları hayal meyal hatırlayan bir cep futbolseveri olarak futbol medyamız tarafından en çok Youssef Fofana isminin telaffuz edildiğini anımsıyorum. İlk maçta Glenn Hoddle’ın maçın başında sakatlanması Wenger’in planlarını alt üst etmiş Tanju’nun attığı kafa golüyle ilk maçı deplasmanda sarı kırmızılılar kazanmıştı. Galatasaray’ın cezası nedeniyle Köln’de oynanan rövanşta Cevad Prekazi’nin tanımlanamayacak olağanüstülükteki golü ve 18’lik delikanlı Bülent Korkmaz’ın Fofana’yı sahadan silmesi gibi Türk futbol tarihinin en

özel anları yaşanırken bu genç Liberyalı da prömiyerini yapıyordu. Tur cepte derken herkesin göz ardı ettiği bu genç adam skora dengeyi getirip maçın sonlarında tansiyonu arttırmıştı. Ama neyse ki fazlasını yapmaya gücü yetmedi. O turda futbol medyamızın gazlamasıyla yüreğimize korku salan Youssef Fofana’nın yolunun kısa bir süreliğine de olsa ülkemizden de geçmesi; medyanın unuttuğu Weah’ın bu yazının kahramanı olması mevzuu ise başka bir yazının konusu olsun artık…

Kara Kıtadan Yaşlı Kıtaya Liberya’lı 1966 doğumlu bu genç adam oynadığı futbolla ülkesini birbirine katarken acaba Brezilyalı olsaydım yada İtalyan olsaydım benim için her şey çok farklı olurdu diye içinden geçirmiş midir? Hikaye mutsuz bir sonla bitseydi; kendi toprağında kavurulup gitseydi muhtemelen ihtiyarlığında torunlarına bu şekilde çok sızlanacaktı. Neyse ki buna gerek kalmadı. Arsene Wenger, Liberya’yı Weah sayesinde duyan insanlardan biri

değildi. 1988 yazında bu büyük potansiyeli kendi tornasından geçirmek üzere Monaco’ya transfer etti. İlk zamanlar Hoddle, Fofana gibi yıldızların arkasında yedek beklese de rüştünü ispatlaması fazla uzun sürmedi Weah’ın. 1988-1992 arasında kaldığı Monaco’da bir Fransa Kupası şampiyonluğu dışında bir başarı kazanamamasına rağmen Wenger ile geçirdiği dört sezon sonrasında Avrupa’nın elit santrforları arasına girip kariyerindeki en büyük sıçramayı yapacağı Paris Saint Germain’e transfer oldu. Başkent ekibi ile Fransa’daki altın yıllarını geçirdi Weah. 1994’te Lig A şampiyonluğunu kazanıp takımını Şampiyonlar Ligi’ne taşıdı. 1994/1995 sezonu ise masalsı bir sezondu Weah için. Şampiyonlar Liginde gol kralı olup takımını yarı finale kadar taşıdı. Ama İtalyan devi Milan’a karşı tutunamadılar. Buna rağmen İtalyanları çok etkileyen Weah 7 senelik Fransa kariyerine nokta koyup Milano’nun yolunu tuttu.


Milano’da Bir Liberyalı

taçlandırıp İngiltere kariyerine start veriyor.

Liberya bayrağında bizi buraya özgürlük getirdi yazar. Azat edilen ABD’li kölelerin iskan edilmesi sorunsalı sonrası Afrika’da kurulan ilk cumhuriyettir Liberya. ABD’nin dünyaya barış ve demokrasi götürme sevdasının tiraji komik bir örneğidir. Halkın %80’inin yoksulluk sınırının altında olduğu, yaşadığı İç Savaşlar nedeniyle kan gölüne dönen bir coğrafyadır burası. Bırakın sporcu olmayı hayatta kalmanın pamuk ipliğine bağlı olduğu bu ülkeden dünyanın en büyük futbol kulübüne transfer oluyor George Weah. Peki Milano’ya Weah’ı ne getirdi? Saf bir yetenek… Başarıya ve kendisine olan inancı asla kaybetmeyen büyük bir karakter… Mantıkla, nedensellikle, akılcılıkla gene de bir noktaya kadar açıklanabilir Liberya-Milano hattı. Bazen dualar kabul olur, düşler gerçek. Bu da o hikâyelerden biri… Bir hayali gerçeğe çeviriyor; imkansızı başarıyor Weah. 1995 tam anlamıyla rüya gibi bir sezon onun için. Afrika’da, Avrupa’da ve Dünya’da yılın futbolcusu seçiliyor. 1998’de ise Afrika’da Yüzyılın Oyuncusu seçilerek onurlandırılıyor. Milan’da da şöhretin, baş döndüren başarısının rüzgarına kapılmıyor. Ayakları yere sağlam basıyor Liberyalı’nın. Dünya’nın en büyük kulübünde, dünyanın en büyük futbolcularıyla beraber top koşturuyor 5 sezon boyunca. Serie A kariyerini 2 şampiyonlukla

Veda Zamanı Yaşının ilerlemesi sonrasında Milan’da oynama süresi çok azalınca kulüple yollarını ayırıyor Weah. Tebdili mekânda ferahlık var düsturuyla hareket edip Ada’ya Chelsea’ye transfer oluyor. Chelsea sezonunda da kayda değer bir başarıya imza atıyor Liberyalı. Chelsea ile FA Cup’ı kazanıyor. Ertesi yılı Manchester City’de tamamlayıp Fransa’ya dönüyor. Marsilya ile yaşlı kıtadaki son sezonunu geçirip kayıyor sahalardan… Marsilya’da geçirdiği sezonun arkasından Birleşik Arap Emirlikleri’nin Al Jazira takımına transfer olsa da bu birliktelik kısa sürüyor ve futbola veda ediyor Weah arkasında rüya gibi bir kariyer bırakarak.

Yüzyılın Afrikalısı Politikada Weah 1988’de Monaco’ya transfer olduğunda ülkesinde İç Savaş devam ediyordu. 2003’e kadar ülkesindeki İç Savaş hali devam etti Weah’ın. Bu şartlar altında milli takım kariyerinin parlak olması beklenemezdi. Olmadı da zaten. Dünyada yılın futbolcusu seçilip Dünya Kupası’na katılamayan tek futbolcu olarak tarihte ki yerini aldı Weah. Futbol kariyeri bittikten

sonra kendisini ülke sorunlarına adayıp politikaya atıldı, 2005 yılında Liberya Başbakanlık Seçimleri’ni İkinci Tur’da Ellen JohnsonSirleaf’a kaybetti. Ama hayatı imkânsızı başarmakla geçmiş biri için fazla önemi olmasa gerek bu yenilginin...


KEYİF VERİCİ MADDE

Emrah Aktaş

Başlangıçta hiç akılda olmayan futbolculuk ile değişen bir yaşamın, futbolu sadece eğlenmek için oynayan bir adamın hikâyesi bu. Futbol oynarken aldığı keyfi, taraflı tarafsız tüm futbolseverlere aşılayan Jay Jay Okocha’nın hikâyesi…


1973 yılında, sahip olduğu zengin kömür madenleri sebebiyle “Kömür Şehri” olarak anılan Enugu’da, futbol dünyası için elmas kıymetinde bir çocuk dünyaya gelir. Ailesinin ileri görüşlülüğünden midir bilinmez, çocuklarına Igbo dilinde “temeli sağlam” anlamına gelen Azuka adını koyarlar; Augustine Azuka Okocha… Öyle ki ağabeyi de futbolcu olan Okocha, yıllar sonra binlerce taraftarın önünde, doğuştan gelen yeteneğiyle muhteşem şovlar sunacaktır. Ancak o zaman taraftarların büyük bir coşkuyla haykırdığı isim Azuka değil “Jay-Jay” Okocha olacaktır. İlginçtir ailenin en büyüğü ağabey James’ten, önce yine futbolcu olan diğer kardeş Emmanuel’e (Emma Jay-Jay) geçen bu isim, Augustine Okocha’da ölümsüzlüğü tadacaktır. Birçok ünlü futbolcu gibi O’nun da kariyeri sokaklarda başlar. Kendi ifadesiyle, yuvarlak ne bulurlarsa peşinden koşarlar; eğer olur da ellerine futbol topu geçerse, değmeyin keyiflerine. Futbolu sadece bir oyun, bir eğlence olarak gören küçük Okocha’nın aklından, ileride bir gün futbolcu olacağı hiç geçmez. Zaten futbolun Nijerya’da popüler olmadığı, hele hele bir meslek olarak asla görülmediği o yıllarda hiç düşünmezmiş. Ama lisede okurken doğduğu şehrin takımı Enugu Rangers’a katılınca, farkında olmadan yeni bir yola girer. Takımıyla çok başarılı maçlar çıkaran Okocha, yaz ayları gelince babasının Almanya’daki arkadaşının yanına tatile gider ve asıl hikâye başlar.

Dönülmeyen Tatil O yaz Almanya, yurda Dünya Kupası ile dönmüştür. Okocha’nın tatil için geldiği babasının arkadaşı da, Almanya 3. Lig’inden Borussia Neunkirchen’de oynamaktadır. Futbol damarı tutan Okocha, takımla birlikte antrenmana çıkmak ister. Artık orada neler yaptıysa –ki sahadakileri düşününce hayal etmek iyice zorlaşıyor- takımla birlikte devamlı antrenmanlara katılması istenir. 1 ay içinde de takıma transfer olur ve oynamaya başlar. Sezon sonunda şampiyon olarak 2. Lig’e yükselen takımda başarılı bir performans gösteren Okocha, bir sene sonra da Bundesliga ekibi Eintracht Frankfurt’a transfer olur. 4 yıl boyunca formasını giyeceği Frankfurt’ta, Ganalı Tony Yeboah, Alman kaleci Thomas Ernst ve bugünlerde Gençlerbirliği’nin başında olan Thomas Doll’la birlikte futbol oynar. 1993 senesinde Karlsruhe karşısında attığı gol bugün hala futbolseverlerin dilindedir. Oyuna sonradan giren Okocha ceza sahası içinde topla buluşur. Karşısında bugün artık bir efsane olan Oliver Kahn vardır. Önce Kahn’ı yere yatıran Okocha, ardından karşısına aldığı 4 oyuncunun, topu bir sağa bir sola çekerek başını döndürür ve sonunda topu kalesine geri dönen Kahn’ın yanından ağlarla buluşturur. 1995/96 sezonunda Okocha, Yeboah ve Maurizio Gaudino’nun teknik direktör Jupp Heynckes ile araları bozulur. Yeboah Ve Gaudino takımdan ayrılıp İngiltere’nin yolunu tutarken, Okocha sezon sonuna kadar takımda kalır. Frankfurt ikinci lige düştüğünde Okocha, Türk taraftarlara futbol ziyafeti sunmak üzere İstanbul’un yolunu tutar.

Harçlıklar Krampona Bir sezon önce şampiyon olmuş Fenerbahçe’ye geldiğinde taraftarlarca pek tanınmıyordu Okocha. Ancak Maccabi maçında attığı golle takımını Şampiyonlar Ligi’ne taşırken, tüm gözler de üzerine çevriliyordu. Uche’nin de yer aldığı Fenerbahçe’de uyum sorunu yaşamayan Okocha, gün geçtikçe taraftarların sevgilisi haline geldi. Öyle ki sahada giydiği kırmızı kramponlar kısa sürede bir fenomen oldu ve bir dönem Türkiye’de bütün çocukların harçlıları bu kırmızı kramponlara gitti. Fenerbahçe forması altında kariyerinin en iyi istatistiklerini yakalayan Okocha, 63 maçta 30 gole imza attı. Özellikle serbest vuruştan birçok jeneriklik gol kaydetti. Okocha çıktığı tüm Galatasaray maçlarında gol atarak da, Fenerbahçe taraftarının gönlünde ayrı bir yer edinirken, tarihi 1-0’lık Manchester United maçında da sahadaydı. Renkli kişiliği ve sahada yaptığı futbol şovlarıyla tüm Türkiye’de sevilen bir futbolcu olan Okocha, Türk vatandaşlığına geçerek Muhammet Yavuz adını aldı. Ama bu, O’nun bu topraklarda kalmasına yetmedi. “Artık gollerimi Eurosport’ta izlemek istiyorum” diyordu Okocha. Takımıyla son antrenmanlara milli formayla çıkmaya başlayan Nijeryalı yıldız, 98 yazında rekor bir ücretle -17 milyon $- Paris’in yolunu tuttu. İngiltere Rüyası Okocha’nın PSG’de de taraftarın sevgilisi olması uzun sürmedi. 4 sezon boyunca takımı sırtladığı zamanlar da oldu, yedek kaldığı da. 2001’de takıma katılan Ronaldinho, Okocha’dan çok şeyler öğrendi. Ama Okocha’nın aklında hep İngiltere vardı ve sonunda rüyanın gerçekleşeceği zaman gelmişti. Daha sonraları verdiği bir röportajında, Fenerbahçe ile Manchester karşısına çıktığında ve İngiltere karşısında milli forma giydiğinde, İngiliz futboluna ve taraftarına hayranlık duyduğunu belirtti. Kendisini çok isteyen Sam Allardyce’ın takımı Bolton’a transfer oldu. İlk sezonunda yılın golü de dâhil attığı 7 golle takımını düşme potasından uzak tutan Okocha, ertesi yıl avukat olmak için futbolu bırakan Guðni Bergsson’un yerine kaptanlığa getirildi. Okocha liderliğinde Bolton, Lig Kupası finaline çıktı. Bolton’da unutulmaz oyuncular arasına

giren Okocha için taraftarlar “Jay-Jay, o kadar iyi ki adı iki kez söyleniyor” tezahüratını dillerinden düşürmediler. Ancak Okocha 4 yıl sonunda Katar’a gitmeye karar verdi. Qatar SC takımında 1 sezon oynayan Okocha, futbolu orada bitirmek istemiyordu. “Tanrı böyle yapmamı söyledi” dediği Hull City’ye transfer oldu. Kariyerinde ilk kez gol atamadığı bir sezon geçiren Okocha’nın sadece 18 maça çıktığı Hull, sezon sonunda play-offlara kaldı. 104 yıllık tarihinde ilk kez Premier Lig’e çıkan Hull’da 1 sene daha kalması için ne kadar baskı yapılsa da, Okocha futbolu bırakmaya karar verdi. 2008’de Nijerya’da Warri Township Stadı’nda 20000 taraftarın önünde, Yobo, Kanu ve Amokachi gibi oyuncularla birlikte son kez özel bir maça çıkan Okocha, aktif futbol hayatına son noktayı koydu.

Gönüllerin Şampiyonu İlk kez ’94 Dünya Kupası’nda Fil Dişi karşısında Nijerya forması giyen Okocha, milli forma altında Afrika Uluslar Kupası’nı kazanırken, ’94 ve ’98 Dünya Kupalarında da ilk 16’ya kalabildi. 1996’da Olimpiyat altın madalyası kazandı. 2006 Dünya Kupası’na Nijerya’nın katılamaması üzerine milli takım kariyerine de son noktayı koydu. Ancak Okocha bugün bile Nijeryalı taraftarların, milli takıma dönmesi üzerine konuştuğu, sevilen ve inanılan bir oyuncu. Kariyeri boyunca hiç lig şampiyonluğu yaşayamayan Okocha için belki de en üzücü olanı, iki kez ikinci olmasına karşın hiç Yılın Afrikalı Oyuncusu ödülünü kazanamamasıdır. Ancak Okocha peş peşe iki kez, BBC’nin Yılın Afrikalı Futbolcusu ödülünü kazanırken, 2007 yılında da CAF 50. yılına özel olarak hazırlanan, geçmiş 50 yılın en iyi Afrikalı oyuncuları listesinde 12. oldu. Ayrıca Okocha oynadığı liglerde birkaç kez sezonun en iyi golü ödüllerini alırken, yılın en iyi kadrolarına da girdi. 1994’te evlendiği eşi Nkechi’den, Danielle ve A-Jay adında iki çocuğu olan Okocha’nın adına bugün Afrika’da bir stat bulunuyor. Ama oynadığı futboldan keyif alan ve tüm futbolseverlere de bu keyfi doyasıya yaşatana Jay Jay için, Lagos’da sahip olduğu “10 Numara” adlı barı, belki de daha değerlidir kim bilir?


AFRİKA’NIN MEYDAN OKUMASI

Anılcan Yıldırım

Kamerun’un başkenti Younde, sene 1952,bir demiryolu işçisinin karısı çocuğunu dünyaya getirmek üzere. Kara Kıta’nın kaderinin değişmek üzere olduğunu ise henüz kimse bilmiyor. Baba Milla oğlunun ismini Albert Roger Mooh olarak belirliyor. O, ilerde sadece Roger ile bilinecek.

Doğan her Afrikalı bebek gibi onun da kötü yaşam şartları, sıkıntılı bir ülke ve top olarak hayal ettiği değişik objelerden başka sahip olduğu hiçbir şeyi yoktu. He unutmadan, bir de asla yılmayışı. Yaşıtları gibi toprak arazilerde çıplak ayaklarıyla oynuyordu bu oyunu, Avrupa’da yaşıtlarının çime hem de çivili ayakkabıyla bastığını bilmeden, belki de umursamadan. Yetenekli ve inatçıydı. Kaybetti mi hazmedemez kazanmak için oynardı. Yaşı henüz 13’ken Douala’da başladığı futbol hikayesi, 23 yaşında kazandığı Afrika’da Yılın Futbolcusu ödülü ve 25 yaşında Fransa’ya transfer olmasıyla şekillenmeye başladı. Valenciennes, Monaco, Bastia... Tutunamayışı onu asla vazgeçirmedi. Doğru takımı, yani St. Ettienne’i bulduğunda 32 yaşındaydı. Çoğu için geç, onun için ise yolun yarısıydı daha. 34 yaşına geldiğinde onun jenerasyonu birer birer

kramponları asarken, o bir transfer daha yapıp Montpellier’e geçiyordu, daha da parlayacağı yere.

90 Dünya Kupası Kamerun Milli Takımını bıraktığını açıkladığında takvimler 1987’yi gösteriyordu ve üç yıl sonraki Dünya Kupası daha göz kırpmaya başlamamıştı. Montpellier’de sürdürdüğü futbol yaşantısında kariyerinin en iyi dönemini geçiren Milla, 1989 yılında 37 yaşındayken kariyerine son noktayı koydu. Emekliliğini geçirme planları yapıyordu ve kendini Hint Okyanusundaki Reunion adasına attı, kafasını dinleyecekti, emeklilik planı buydu. Yıl 1990 olmuş, emekli Milla Reunion kumsalından Hint Okyanusunda güneşin

batışını izliyordu. Bir telefon geldi. Arayan Kamerun Devlet Başkanı Paul Biya. Çok yakın arkadaşı. İtalya’da yapılacak Dünya Kupası için geri dönmesini rica ediyordu. Hiç tereddüt etmedi, duraksamadı kabul ederken. Valizini topladığı gibi İtalya’daydı; turnuvada oynadığı ikinci maçta da daha sonraları çok izleyeceğimiz yerinde, korner bayrağının dibinde. Romanya’ya attığı iki golle gruptan çıkmasında büyük rol oynamıştı Kamerun’un. Son 16’da rakip Kolombiya. Normal süresi 0-0 sona eren maçta uzatmalar oynanırken süper yedek yine sahneye çıkıyordu. Fantastik kaleci Rene Higuita’nın orta sahaya kadar topla çıkdığı pozisyonda maçtaki ikinci golünü atan 38 yaşındaki Milla, takımını çeyrek finale taşıyordu. Bir Afrika ülkesinin Dünya Kupaları tarihinde gördüğü en iyi dereceye.


94 Amerika ve Rekorlar İtalya’da düzenlenen Dünya Kupasında attığı 4 gol ve takımını taşıdığı çeyrek final onu halkın ve kıtanın gözünde kahraman yapmaya yetmişti. Ama o asla elde ettiğiyle yetinen biri değildi. Ortaya koyduğu performansla gençleşen Milla emekliliği yarıda kesip ülkesine dönüyor ve yerel takımlarla anlaşmalar yapıp antremanlara yeniden başlıyordu. Yıl 1994 olduğunda bu sefer kimsenin telefon etmesine ihtiyaç duymamıştı. 4 sene önce elde ettiği zafer onu omuzlarda Milli takıma taşımaya yettiği gibi kendisi de Amerika’da olmak için can atıyordu. 3 puanlı sistemin ilk defa kullanıldığı 1994 Amerika Dünya Kupasında Brezilya, İsveç ve Rusya ile aynı gruba düşmüşlerdi. Gruptan çıkma şansları çok azdı ve bunu artık 42 yaşına gelmiş Milla bile başaramazdı. Grubun son maçını Rusya ile oynadılar. Daha sonraları İstanbulspor’da da göreceğimiz Oleg Salenko’nun 5 gol atarak Dünya Kupası tarihinde bir maçta en çok gol atan oyuncu olduğu maç, 6-1 sona erdi. Ama bu maçı özel yapan bu değildi. Maçların ikinci yarılarında oyuna giren süper yedek, ikinci yarının başında oyuna girdikten bir dakika sonra golle buluşuyordu. O maç için hiçbir şey ifade etmeyen o gol, futbol tarihi açısından çok şey ifade ediyordu. Kırılmasının imkansıza yakın olduğu bir rekor, Dünya Kupası tarihinde gol atan en yaşlı futbolcu olma rekoru 42 yaşındaki

Roger Milla’nındı. Aynı turnuvada, 3 Dünya Kupasında birden oynayan ilk Afrikalı olma unvanını da kazanan Milla, Brezilya maçında o günlerde henüz 17 yaşında olan Rigobert Song ile beraber oynayarak ilginç bir rekora daha imza atıyordu. Kendisi 42, Song 17 yaşındayken aynı sahada bir Dünya Kupası maçında oynuyor olmaları, onları Dünya Kupasında aynı takımda yer alan iki oyuncu arasındaki en büyük yaş farkı (25) rekorunun da sahibi yapıyordu.

Umudun Olduğu Yerde Afrika’nın köylerinden çıkan binlerce çıplak ayaklı çocuktan sadece bir tanesiydi o. Tek farkı şansı, ama kendi yarattığı şansı. İnatçılığıyla, vazgeçmeyişiyle, hayatın önüne koyduklarını elinin tersiyle itip, hep daha fazlasını isteyişiyle... O şu anda kendisi gibi kötü şartlarda yaşayan ve parlamak için bir kıvılcıma ihtiyaç duyan gençlerin yanında, Afrika’nın gezici elçisi görevinde. Kendisine layık görülen Yüzyılın En Büyük Afrikalı Futbolcusu ödülünden çok, bir gülen yüz daha yaratmanın peşinde.


KUPALARIN RENKLİ YÜZLERİ

Halim Dulkadir

Ev sahibi ülkelerin kendilerini tanıtmak için başvurduğu bu gelenek, daha sonradan kupalar için vazgeçilmezler arasına girdi. Dünya Kupası başta olmak üzere düzenlenen düzenlenen diğer turnuvalar, organizasyonlar, sağlam temeller üzerine oturmaya başladıktan sonra daha farklı gösterilerde oluşmaya başladı. Farklı ülkelerin yarışmalara katılmaya başlaması, ülkelerin bu organizasyonları almak için rekabet eder duruma gelmesinin doğal sonucu olarak da çok fazla insana ulaşmaya başlaması, sadece sahada ki futbola değil de değişik unsurların oluşmasına yol açtı. Bunlardan birisi de kupaların eğlenceli yüzleri maskotlar. İlk olarak 1966 İngiltere’de ortaya çıkan daha sonra hemen her organizasyonda uygulanan bir gelenek ve ekonomik kazanç kapısı oluşturdu bu renkli karakterler.

1966 İngiltere: Willie Daha önceki organizasyonlarda afişler yapılmıştı. Ancak 1966 Dünya Kupası’nda kupaya ait materyallerin var olması fikri oluştu. İlk kez Slazenger firması tarafından bu kupa resmi topu yapıldı. Bu şampiyonanın ilklerinden birisi de maskot oldu. Seçim için bir yarışma düzenlendi. Bu yarışmadan “Willie” adındaki aslan maskot olarak belirlendi. Üzerine Britanya bayrağı giymiş bir aslan olan Willie, “World Cup Willie” olarak akıllarda kaldı. Kupa boyunca müthiş bir sempati kazanan ve bunu da ekonomik kazançla belgeleyen Willie, İngiliz kültürüne yakın bir karakter. İngiliz veya Britanya kültüründe aslan önemli bir figürdür. Bir çok takımın veya ülkenin flamasın da aslanı görmek mümkün. Bu bütün Britanya için geçerli. Durum böyle olunca Willie adanın tamamını temsil etmiş oldu. Willie’nin bu başarısında, kendisi için yapılan şarkıda etkili oldu. Lonnie Donegan’ın yaptığı parça turnuva boyunca Willie’nin yanındaydı. 50’li ve 60’lı yıllarının müzikalleri tadındaki şarkılarına benzeyen eser, türünün de ilk örneklerinden. Willie bütün bunlara rağmen büyük bir şansızlık yaşadı. Turnuva öncesi çalınan Dünya Kupasını (o dönem ki adıyla Jules Rimet) Londra’da bir parkta bulan “Pickles” adında ki bir köpek bir anda bütün ilgiyi üzerinde topladı. Durum böyle olunca da Pickles, Willie’den daha popüler hale geldi. Willie hala Pickles’in gölgesinde kalmış bir maskot olarak hatırlanıyor.

1970 Meksika: Juanito Bir önceki kupada bir ilk olarak karşımıza çıkan ve büyük başarı ve eğlence getiren maskot, 1968 kış olimpiyatlarında Grenoble’da ve yaz olimpiyatları Mexico City’de karşımıza çıktı. Meksiko City’den alışkın olan Meksika 1970 Dünya Kupası’nda da Juanito adını verdiği küçük bir Meksikalı çocukla maskot serüvenine devam etti. Meksika kendi kültüründen ziyade evrensel bir materyal kullanarak bu alandaki ilki de ele geçirmiş oldu. Standart bir çizgi film karakteri görüntüsünde olan Juanito, elinde topuyla, üzerinde Meksika formasıyla sokaklarda futbol oynayan bir çocuk gibiydi. Hafif tombiş hali ona oldukça sempati kazandırdı.


1974 Almanya: Tip ve Tap Almanlarda kendi çapında bir yenilik getirdiler ve kupa tarihinin ilk ve tek iki çocuklu maskotunu kullandılar. Tip ve Tap adını verdikleri çocukların hediyelik eşyalarını hala bulmak mümkün. Bu çocuklardan elinde topu olan kısa boylu esmer olanı Tip. Tap ise Tip’e göre biraz daha sevimsiz ve kabaca bir çocuk görüntüsünde. Ama sarışın olması biraz daha Alman gibi görünmesine yardımcı oldu. Bu arada Tip’in elinde olan top kupanın resmi topu Telstar’dır. Formaların üzerinde yazan WM 74 ise, Almanca Dünya Kupası anlamına gelen Weltmeisterschaft’ın kısaltması. Alman bir grafiker olan Horst Schäfer tarafından oluşturulan maskot tarihin en iyi pazarlanan maskotlarından birisidir.

1982 İspanya: Naranjito İspanyolca küçük portakal anlamına gelen “Naranjito” dünya kupalarının ilk meyvesi oldu. İspanya denilince akla gelen ilk şeylerden biri olmamasına rağmen figür olarak bir portakal seçilmesi oldukça enteresan. Bu meyvenin seçilme nedeni ise canlılığı ve iyimserliği ön plana çıkartmak içindi. Naranjito’nun üzerinde çokta belli olmamasına rağmen İspanya forması var. Elinde bir top, yüzünde bir gülümseme ile hoş bir görüntüye sahip. Hatta çeşitli efsanelere göre bu kupadan sonra İspanyol ihraç ürünleri arasında portakal ciddi bir yer kaplamış. Maskot tanımını yeniledi İspanyollar. “Maskot sadece sevimli olmamalıydı aynı zamanda karda getirmeliydi. “

1978 Arjantin: Gauchito 78 Arjantin’de karşımıza Gauchito adında bir futbolcu çıktı. Bu maskotun özelliği ise insan figüründe ki son kupa maskotudur. Küçük bir çocuk görüntüsünde olmasına rağmen çok büyük bir futbolcu olduğuna inanılır, Gauchito’nun. Bundan dolayıdır ki ve de diğer maskotlara göre daha şirin görüntüsü ile tüm dünya çocukları tarafından çok sevildi. Bunda tabii ki gelişen teknoloji ile daha çok insana kupanın ulaşmasının da büyük katkısı var. Gauchito ile beraber göründü ki insan figürü olan maskotlarda hep erkek çocuğu kullanıldı. Gauchito’nun elinde bir de kamçı var. Bir futbolcunun elinde neden kamçı olur bu da ayrı bir konu.

1986 Meksika: Pique 16 sene sonra kupa yeniden Meksika’ya geldi. Bizde yine bir şapkalı Meksikalı gördük. “Pique” adında ki bu yeşil biber sanırım İspanyolların portakallı gösterisinin devamıydı. Yeniden tanımlanan kupa maskotlarının tipik örneklerinden Pique. Ancak Pique’nin diğer bir özelliğide yaş olarak en yaşlı figürlerden birisi. Bıyığıyla bayağı yaşı ilerlemiş bir maskot görüntüsüne sahip. Tabii ki şapkası ve ufak tefek görüntüsü tipik bir Meksikalı imajı oluşturmuş. Biber seçilmesinin tek nedeni Meksika’nın ünlü biberi “chilipeper” olması değil, futbolu da biberimiz kadar seviyoruz demeye çalışmalarıydı.


1990 İtalya: Ciao Tarihin açık ara en az bilinen ve ilgi gören kısacası en başarısız çalışması. Belki birazcık daha 3. boyut kazandırmaya çalıştılar ama kötü bir çalışma olduğu kesin. Ciao’nun bir özelliği de ilk soyut maskot karakteri olması. Geometrik bir karmaşıklığın sembolü Ciao yapıldığı zamanda çok fazla eleştiri topladı. İtalya’nın beş harfli ülke ismini (İngilizcesi Italy) bu figürde temsil edilmiş ama anlamak pek mümkün değil. Anlaşılan tek şey ülke bayrağının renklerinden küplerle oluşması. Ancak ilerleyen yıllarda karşımıza çıkacak soyut figürlerinde temeli, Ciao.

2002 Güney Kore/Japonya: Spherics İtalya’dan sonra yine bir soyut figür maskot olarak kullanıldı. Ancak bu sefer ki tek değil bir takımdı. Takımdan kasıt 3 adet figürün olmasıdır. Hayali bir gezegenden geldiğine inanılan bu karakterelere isimleri halk verdi. Turuncu olan Ato antrenör, mavi Nik ve mor Kaz da oyuncu görüntüsüne sahipler. “Atmoball” (hayali, futbola benzeyen bir spor) adını verdikleri bir sporun temsilcileri olarak tanıtıldılar. Japon çizgi film sanatı Anime karakterlerinden fırlamış bir görüntüleri var. Kupadan önce başlayan birçok kampayada kullanıldılar. Hediyelik eşyalardan, mutfak eşyalarına kadar birçok ürünün üzerinde resimlerini görmek de mümkün.

1994 Amerika: Striker Uzun bir aradan sonra havyan figürlü bir maskot yapıldı. Walt Disney’den fırlamış görüntüsü ile oldukça sevimli bir köpekti “Striker”. Maskot yapıldıktan sonra bir yarışma ile ismi belirlendi. Çok vasat bir tercih ile golcü anlamına gelen Striker kabul edildi. 1966’da ki Pickles’dan sonra dünya kupalarına damga vuran ikinci köpek oldu. Ülke formasını giyen Striker, forvetlerin çabasını yeteklerini, kişisel gelişimlerini temsil ettiği söylendi. Bununla beraber evcil bir hayvan olması ile insanların en yakın dostu olması da tercih edilme nedenlerinden. Övgü alan çalışmalardan olan Striker, en fazla övgüyü sadeliğine rağmen yarattığı ilgiden aldı.

1998 Fransa: Footix

Futbolun saha dışı unsurlarının en iyi kullanıldığı kupa kuşkusuz Fransa 98. Müziğinden, maskotuna kadar en iyi örnek bu turnuvada. Mavi tüyleri, kırmızı saçları ve sarı gagaları ile kupanın en güzel anılarından birisi oldu kupa maskotu. Grafik tasarım uzmanı Fabrice Pialot tarafından oluşturulan karakter için daha sonra isim yarışması düzenlendi. Zimbo, Houpi gibi alternatiflerin arasından Footix ismi büyük bir oy topladı. İngilizce, Fransızca karışımı karşımı bir isim olan Footix’in sonuna gelen –ix, Galya geleneğinden ve Asterix’e bir gönderme olarak konuldu. Açık ara en iyi maskot olan Footix, bunu ekonomik olarakta kanıtladı. Footixli pullar, duş jelleri, kupalar, tişörtler büyük satış rakamlarına ulaşıldı.

2010 Güney Afrika: Zakumi 2006 Almanya: Goleo 6

Almanlar 74’de ki farklılıkları 2006 yılında da gösterdiler. Goloe 6 adında ki devasa aslan, Pille adındaki konuşan bir topla karşımıza çıktı. Henson Company tarafından tasarlanan 2.30 metre uzunluğunda 220 kilo ağırlığında bir aslan görünümünde olan bu karakter aynı zamanda standart ebatları olan ilk maskottur. 66 Dünya Kupası’ndan sonra Almanların da ezeli rakipleri İngilizler gibi aslan kullanmaları dikkat çekti. Almanlar aslanı seçerken, güç ve cesaretten ilham aldıklarını belirtiyorlar. 74 maskotuyla olan ortak yanlarından birisi de giydikleri aynı formalar. Robot isimlerini andıran Goleo 6’nın anlamı ise “amaç” ve “aslan” kelimelerinin birleşmesi.

Afrika’da ki ilk Dünya Kupasında tercih edilen figürse Zakumi adında ki bir leopar. Güney Afrika`nın doğal zenginliği olan vahşi hayvanlar alemini temsil eden leoparın yeşil yelesi, futbol sahalarına gönderme yapmak amacıyla seçildi. Resmi maskotun ismi ise Afrika dilinde Güney Afrika’nın adı ve internet adreslerinde ülkenin alan kodu olan ‘ZA` ile 2010 yılına atıfta bulunmak için birçok yerli dilinde `10` anlamına gelen `KUMİ` ifadelerinin yan yana getirilmesiyle oluşturuldu. Büyük bir futbolsever olduğu söylenen Zakumi’nin kendine güven, gurur, konukseverlik, sosyal beceri ve sıcakkanlılık ile Afrika’yı tam olarak temsil ediyor. Zakumi’nin en yakın arkadaşı da Güney Afrika tarihinin önemli futbolcularından Lucas Radebe. Sahalarda kamufle olmak için ‘’saçlarını’’ yeşile boyayan sevimli leopar, lisan sorunu olmasına rağmen insanları Güney Afrika’ya ve futbol oynamaya çağırıyor.


BEYAZLAR VE EJDERHALAR

Onur Güler

Yeni Zelanda(Beyazlar) ve Slovenya(Ejderhalar)… 2010 Dünya Kupası’nda Afrika’da mücadele verecek olan bu iki ekip farklı kıtalardan olmalarına rağmen ortak özelliklere sahipler. Yeni Zelanda 1982’de İspanya’da, Slovenya ise 2002’de Kore&Japonya’da olmak üzere birer kez Dünya Kupası heyecanı tattılar. Bügüne geldiğimizde Yeni Zelanda turnuvanın, Slovenya ise Avrupalıların en zayıf halkası olarak gösteriliyor. Beyazlar ve Ejderhalar puan ve başarı peşindeler. Yapabilirler mi? Neden olmasın. 4.3 milyon insanın yaşadığı Yeni Zelanda’da futbol, diğer sporlar kadar ilgi görmüyor. Tarihsel süreçte bir tek 1982 Dünya Kupası’nda boy gösteren Okyanusya temsilcisi, İspanya’da düzenlenen turnuvada F grubunda mücadele etmiş, rakipleri İskoçya, Brezilya ve Sovyetler Birliği’ne boyun eğince evinin yolunu tutmuştu. Slovenya, Yugoslavya’dan bağımsız olarak sadece 2002 Dünya Kupası’nda boy gösterdi. Zlatko Zahovic ile teknik direktör Srecko Katanec arasındaki kavga Slovenlerde şok etkisi yarattı. Türkiye’nin de 3. olduğu turnuvada B Grubu’nda mücadele veren Slovenya rakipleri Güney Afrika, İspanya ve Paraguay’dan puan alamayınca Yeni Zelanda ile aynı kaderi paylaştı. Avustralya’nın Asya FutboKonfederasyonu ’na bağlanmasının ardından, Okyanusya’nın en güçlü ekibi haline gelen Yeni Zelanda eleme grubunu birinci sırada tamamladı. Playoff’ta ise Bahreyn’i eleyen “Beyazlar” Afrika’da mücadele etmeye hak kazandı. Eleme grubunda lider Slovakya’nın ardından ikinci sırayı alan Slovenya ise Çek Cumhuriyeti, Kuzey İrlanda ve Polonya gibi takımları geride bıraktı. Play-off maçlarında Rusya’yı saf dışı bırakan Slovenler, Güney Afrika vizesini zorda olsa aldı.

Britanya Etkisi Kadrolara bakacak olursak Yeni Zelanda’nın kadrosunda Britanya’da oynayan isimler hemen göze çarpıyor. Blackburn Rovers forması giyen Ryan Nelsen tecrübesiyle takımın öne çıkan ismi. Aynı zamanda kaptanlık görevini de üstlenen Nelsen takımın savunmasını yönetmekle yükümlü. Takımın büyük bölü-

münün bugüne dek Konfederasyon Kupası büyüklüğünde bir turnuvada oynamadığı düşünülürse, tecrübesiyle Nelsen’e savunmada ne denli büyük bir iş düşeceği aşikâr. Chris Killen ise takıma tecrübe katan bir başka isim. Celtic formasıyla UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi’nde oynama şansı bulan futbolcu, 2000 yılından bu yana milli takımın değişmez parçası.

Shane Smeltz takımın en çok güvendiği ileri uç oyuncusu. 27 yaşındaki golcü, takımı adına attığı kritik gollerle ön plana çıkıyor. Chris Wood, Yeni Zelanda futbolunun en çok dikkat çeken isimleri arasında yer alıyor. 21 yaşında olmasına rağmen takımın bir parçası olmayı başaran West Bromwich’li Chris Wood, adını Dünya Kupası’nda tüm dünyaya duyurmak için şimdiden sabırsızlanıyor.

Geride Handanovic, İleride Novakovic Slovenya, Yeni Zelanda’ya oranla daha güçlü bir kadroya sahip. Ülke futbolunun yetiştirdiği en iyi kaleci olarak gösterilen Udinese’li Samir Handanovic kurtarışlarıyla takımının Afrika’da yer almasında en büyük pay sahiplerinden biri. Köln forması giyen 1.92’lik Milivoje Novakovic hava toplarındaki hâkimiyetinin yanı sıra 3 gol daha atması halinde milli takım tarihinin

en başarılı ikinci golcüsü olacak. Ülkesi adına yaptığı skor gol sayısı kafası kadar ayağına da hâkim olduğunun kanıtı. 1990 doğumlu Rene Krhin ise turnuvanın izlenmesi gereken oyuncularından biri. Mourinho’nun yıldız adayı Krhin, Portekizli teknik adamın isteğiyle hazırlık kampında takımla birlikte yer alsa da sene içinde fazla forma şansı bulamadı. Ancak genç futbolcu için Dünya Kupası deneyimi özel bir sınav olacak. 2010 Dünya Kupası’nda F Grubu’nda mücadele verecek olan Yeni Zelanda, kadrosundaki tecrübeli futbolcularla yetenekli gençleri harmanlayıp rakipleri İtalya, Paraguay ve Slovakya arasında onur mücadelesi vermeyi amaçlıyor. Ricki Herbert yönetimindeki beyazlar, renkli taraftarları ile sonuç ne olursa olsun turnuvaya keyif katacaktır. Dünya Kupası’nda yer alan Avrupalı takımlar içerisinde en az şans sahibi olarak gösterilen Slovenya’nın amacı mücadele edeceği C Grubu’nda ki rakipleri İngiltere, ABD ve Cezayir’in arasından sıyrılıp bir üst tura yükselmek. Matjaz Kek yönetimindeki Slovenler iki play-off maçı dâhil toplamda oynadığı 12 eleme maçında kalesinde sadece 6 gol gördü. Elemelerde iki maç eksik oynayan Hollanda’nın ardından en az gol yiyen takım olan Slovenya turnuvada umulmayan taş olup baş yarma potansiyeline sahip.


Dünya Kupasına sayılı günler kala favoriler seçildi, tahminler yapıldı ve coşkulu bekleyiş tüm hızıyla sürüyor. Bu köşemizde sizin için futbolcuların turnuva boyunca terleteceği, ülkelerini temsilen giydikleri formaları değerlendiriyoruz. En yeni trendlere uyum sağlayanlardan, geleneklerine bağlı kalanlara 32 ülkenin 32 forması, yarışıyor.

ÖNCE FORMALAR YARIŞIYOR

Aslı Sinem Arslan

A grubu formaları: Karşımıza çıkan Güney Afrika, Meksika, Uruguay ve Fransa formalarında göze çarpan ilk detay yakaları oluyor. İlk olarak Uruguay’da karşımıza çıkan dişli yaka modeli ise yanlış yönetimin kurbanı olmuş görünüyor. İlk dört arasından çıkamayan Meksika ve Uruguay, açık renk üzerine bir ton koyu gelen baklava desenleri ve yıldızlardan dolayı kaybediyorlar. Fransa formasında gördüğümüz kırmızı ve beyaz çizgiler, yaratıcı fakat estetik değil, bele oturuyor olması ise ayrı bir handikap. Grup lideri, yaka detayında ve forma-şort uyumunda Fransa’ya açık ara fark atan ev sahibi, Güney Afrika oluyor.

B grubu formaları: Seçimin en zor olduğu gruplardan biri, Arjantin, Nijerya, Güney Kore ve Yunanistan’ın grubu oldu. Dört takım da seçimlerini fazla değişiklik yapmamaktan yana kullanmışken, ilk turda elenen Nijerya ve Yunanistan’ın formalarından “ilgisizlik” akıyor adeta. Güney Kore’nin egzotik deseni grupta göze çarpan önemli detaylardan biri, amblemleriyle mükemmel bir uyum sergilediğini inkâr edecek değiliz ancak böylesine bir dörtlü içerisinden sıyrılmayı başaran forma, sade şıklığıyla ders veren Arjantin forması. A-B grup liderleri: Güney Afrika-Arjantin: Arjantin

C grubu formaları: İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, Cezayir ve Slovenya takımları formalarının yarıştığı bu grupta sade formalar göze çarpıyor. Önemli kriterlerden yaka ve kesimde farklılık göremiyoruz. İlk dörtten sıyrılamayan ABD forması sponsor firmanın acelesine gelmiş görüntüsünde. Slovenya’nın zik-zaklarını ise anlayan beri gelsin. Son ikiye adıyla kalmayı başaran İngiltere ‘t-shirt’ü ise yarışacağı tek formanın Türkiye’nin forması olduğunu bize göstermiş oldu. Öte yandan Cezayirli futbolcuların sağ omzunu süsleyecek tilki, sade formalarına kattığı havayla onları grup birinciliğine taşıyor.

D grubu formaları: Şimdiye kadar değerlendirdiğimiz gruplar içerisinde en farklı formaları içinde barındıran D grubunu, Almanya, Avustralya, Sırbistan ve Gana oluşturuyor. Renklerinden uzaklaşıp iddialı bir formayla turnuvada boy göstermek isteyen Avustralya’nın ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Yapmaları gereken en azından model değişikliği olmalıydı, son ikiye kalamadılar. Gana forması bir önceki gruptaki Cezayir’in formatında, fakat onunla yarışacak ışığı saçamıyor bizlere. Sırbistan’ın kupada benzerini görmediğimiz desendeki forması son ikiye çıkmasına vesile oluyor ancak, grup finalinde güçlü ekibi Almanya’yı eleyecek kaliteyi sergileyemiyor. D grubu lideri Almanya olurken, formanın en büyük artıları siyah yakalarının kenarını süsleyen ince şeritle, amblemin ortasından geçen ve formayı boydan boya çizen çizgilerin uyumu oluyor. C-D grup liderleri: Cezayir-Almanya: Almanya


E grubu formaları: Hollanda, Danimarka, Japonya ve Kamerun’un grubunda cezp edici renkler ve desenler hâkim. Dörtlüden renklerini düm-düz kullanmayı seçen tek ekip Hollanda, son ikiye kalamıyor. Japonya ise yaka kısmına kondurduğu kırmızı kare ile bir mesaj vermeye çalışıyor olabilir ama alamıyoruz. Danimarka ve Kamerun, çizgilere yatırım yapıp kazananlardan ancak Danimarka’nın yamuk çizgileri artık değişmesi gereken, boy ortalaması 1m 88cm civarında olan bir kadroya yakışmayan çizgiler. Kamerun grubu lider tamamlıyor.

F grubu formaları: Turnuvanın en zayıf görünen grubu F grubu gibi görünüyor. Mütemadiyen lacivert İtalya, kırmızı-beyaz çizgileriyle sıradanlığı aşamayan Paraguay, büyük bir sponsor logosu ve kuş tüyünden başka hiçbir şeyi olmayan Yeni Zelanda ve antrenman t-shirtü havasındaki formasıyla Slovakya arasından illa bir seçim yapmak gerekiyorsa, en çok formaya benzeyeni seçiyor ve Paraguay’ı gruptan çıkartıyoruz. E-F grup liderleri: Kamerun-Paraguay: Kamerun

G grubu formaları: Sıcak renkleriyle bizi karşılayan G grubundan diğer grupların alması gereken dersler var. Brezilya, Kuzey Kore, Fildişi Sahili ve Portekiz’in içinde bulunduğu grupta ilk gözdendüşen Kuzey Kore. Formada büyük oranda karakter eksikliği var. Diğer hayal kırıklığı ise Portekiz, sade çizgileri başka grupta dikkat çekmeyebilirdi fakat rakipleri Brezilya ve Fildişi Sahili’nin gölgesinde kaldılar. Son turda Brezilya forması, yaka detayı, forma-şort uyumu ve geri-planda kalan deplasman formasının yaratıcılığıyla grubu lider tamamlayan forma oluyor. H grubu formaları: En kırmızı ve sonuncu grubumuz H grubunda, İspanya, İsviçre, Honduras ve Şili yarışıyor. Şili ve Honduras ekiplerinin formaları, İspanya ve İsviçre formalarının yanında yetersiz bir görüntü sergiliyorken, Honduras’ın önce formalarına sahip çıkması hepimizin temennisi. İsviçre’de daha önce Uruguay’da gördüğümüz dişli yaka modeli, İspanya’nın şort rengini yer-yer yakada ve kolda kullanmasıyla yarışacak mükemmellikte değil. Gruptan lider olarak İspanya çıkıyor. G-H grup liderleri: Brezilya-İspanya: İspanya

Final Almanya-İspanya: Deplasman formalarına kadar benzer iki formanın finalde olması işi gerçekten zorlaştırıyor. Almanya’nın tek zayıf yanı, İspanya’nın en büyük artısı forma-şort uyumuyken, söyleyecek fazla bir şey kalmıyor aslında. 2010 Dünya Formaları Kupası’nı, İspanya kazanıyor.


NEREDEN NEREYE

Turgut Uç

“Markayı parlatmak” bizim pek becerebildiğimiz bir konu olmasa da elin oğlu bu işten iyi anlıyor. 1986 senesinde FIFA, Dünya Kupası organizasyonunu daha popüler hale getirmek ve herkesin ilgisini çekebilmek adına FIFA Dünya Kupası video oyunlarını lisanslama kararı aldı. Bu kararın arkasında, gelişmekte olan video oyun sektörüne girerek hem kazanç sağlanması hem de geniş çaplı bir ilgi artışı beklentisi vardı. Ancak o sırada henüz emekleme döneminde olan video oyun sektörü, beklentilerin karşılığını kısa vadede verememiş olsa da günümüzde Dünya Kupası oyunları milyonlarca kişi tarafından oynanıyor ve bu da 1986 yılında vizyon sahibi insanlar tarafından (hani bizde pek olmayan) atılan o ilk adımın eseri. 2010 Dünya Kupası’na sayılı günler kalmışken, oyunun diğer yüzünde 86’dan bugüne neler yaşanmış kısaca bir hatırlayalım dedik, “Hey gidi hey, nereden nereye görüyor musun?” demeye hazır mısınız?

Balık Baştan Kokar FIFA’nın Dünya Kupası video oyunlarını lisanslama kararı ne kadar doğruysa oyunları yapması için U.S. Gold ile anlaşması da bir o kadar yanlıştı. World Cup Carnival: Mexico ’86, serinin başlangıç oyunu olmasının yanında tam bir fiyasko olarak tarihe geçti. U.S. Gold’un bu oyunu, o dönemde “başımıza daha kötü ne gelebilir ki?” diyen İngilizlere tepki olarak hazırladığı bile konuşulmuştur (nasıl espri?). Commodore 64, Amstrad CPC ve ZX Spectrum için piyasaya çıkan oyun, ilk iki platform için seçilebilir 10 takım sunarken Spectrum için 24 takımın hepsini bünyesinde barındırmaktaydı. İşin komik tarafı ise turnuvaya başlamak istediğimizde 8 takım seçmek zorunda olmamızdı çünkü oyun sadece çeyrek finalden sonrasını içeriyordu. Yedi kişiden oluşan takımları, saçma sapan oynanış sistemi ve can acıtan grafik/ses özellikleriyle Mexico ’86, olabilecek en kötü başlangıç oyunuydu belki de… 1990 yılına gelindiğinde pek çok kişi yeni çıkacak oyun hakkında ümitliydi, sonuçta bir öncekinden daha kötü olma ihtimali yoktu. Üstelik Italia ’90 için tam 3 firma, U.S. Gold, Sega ve Novotrade, kendi oyunlarını hazırlıyordu ve elbet bir tanesi ortaya iyi bir ürün çıkarabilirdi, ama olmadı. İçlerinde en elle tutulur olanı Sega’nın yaptığıydı ancak o bile ıslak odunla dövülmeyi hak ediyordu. 24 takımın yer aldığı oyunda bu kez sahaya istediğimiz oyuncularla çıkma imkanı verilmiş olmasına rağmen sahaya çıkan oyuncuların özellik olarak bir farkları olmadığı gibi görünüş olarak da hiçbir farkı yoktu. İki omuz, iki siyah krampon ve siyah bir kafadan oluşan noktacıkları kontrol ettiğimiz oyunda (zira kuş bakışı bir oynanış vardı) yenilik namına şey vardı, ımm şey, hiçbir şey. Sonuç olarak oyuncular Dünya Kupası oyunlarının ikinci halkasında da beklediklerini alamamışlardı… 1994 senesine gelindiğinde ise artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Piyasada Kick Off ve Sensible Soccer gibi iki muazzam oyun vardı ve büyük küçük herkes bu oyunları oynuyordu.

Hal böyleyken World Cup USA ’94 için beklentiler de arttı haliyle, piyasadaki rakiplerinden bir iki küçük numara kapmasını bekliyordu herkes. Yapımcı U.S. Gold, sekiz sene içerisinde yaptığı en iyi oyunu yapmayı başarsa da kendisinden iki sene önce çıkan Sensible Soccer’ın koyduğu çıtayı geçmeyi başaramadı. Turnuvaya katılan 24 takımın da seçilebildiği USA ’94, kuş bakışı oynanış, taktik ve dizilişleri kaydetme imkanı, detaylı ayarlar menüsü gibi özellikleri bünyesinde barındırıyordu. Oyuncular sahada ışık hızında hareket etmeseydi ve ara yüz kullanılan ikonik menüler sebebiyle şifre çözücü gerektirmeseydi çok daha başarılı bir oyun olabilirdi. Beklentilerini yine “tam olarak” karşılayamamış oyuncular seriden ümidi kesmek üzerelerken 1997 senesinde bir karar verildi ve o andan itibaren artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Aman Allahım Yaşıyor! FIFA, Dünya Kupası oyunlarının haklarını U.S. Gold’un elinden çekip alarak (neyse ki) Electronic Arts’a verme kararı aldı. Hali hazırda yıllardır FIFA oyunlarını yapmakta olan EA Sports, tartışmasız bu iş için en kalifiye eleman olarak görünüyordu, öyle de oldu. 1998 senesinde firma önce FIFA: Road to World Cup 98’i daha sonra da World Cup 98’i piyasaya sürdü. İki oyun kendi içerisinde çok farklı olmasa da World Cup 98, o ana kadar çıkmış tartışmasız en iyi Dünya Kupası oyunuydu. Önceki üç oyunun aksine iki boyutlu grafiklerden kurtulup üçüncü boyuta taşınan seri, bu dönüşümü tahminlerin çok ötesinde bir başarıyla gerçekleştirdi. Bir önceki oyunda kuş bakışı görüntüyle pıtı pıtı koşan noktacıkları yönetirken bu oyunda uçan kafa atabilen, rövaşataya kalkabilen, yumuşak bilek hareketleriyle rakibini markete yollayan insanları yönetir olmuştuk. Grafikleri inanılmaz, oynanışı rakipsiz, taktik ayarları detaylı, yapılabilecekler sınırsız, eğlence had safhadaydı. Hani iyi bir şey yaparsanız başınıza iyi şeyler gelir ya, işte oyunun ana şarkısı Chumbawamba – Tubthumping ve Dünya Kupası maskotları

içerisinde pek çok kişiye göre gelmiş geçmiş en iyi maskot olan Footix de sanki bu felsefeyle oyun için bir araya gelmiş gibiydi. 98 ve 99 EA Sports futbol oyunları günümüzde hala en iyi futbol oyunları olarak kabul görüyorsa yapılan işe sadece saygı duymak gerekir… 2000lerin başından itibaren video oyun sektörü öyle hızlı bir atağa kalktı ki değil ayak uydurmak göz ucuyla takip etmek bile zor bir hale geldi. Bilgisayarların önlenemez donanım gelişimi, konsolların birer birer evrim geçirmesi derken oyunların kalitesi de “noluyoruz len?” diyemeden yükselmeye başladı. EA Sports, bu döneme son derece başarılı bir şekilde hazırlanıp yeni Dünya Kupası oyununda kendi belirlediği standartları yakalamayı başardı. 2002 FIFA World Cup, selefi gibi herkesçe sevilen bir oyun olamadı belki ama otoriteler tarafından hak ettiği saygıyı görmeyi başardı. 4 yıl önce FIFA 98 ve World Cup 98 birbiriyle paralel kalitede yapımlar olarak piyasaya çıkmışken, World Cup 2002’nin böyle bir şansı yoktu zira FIFA 2002, sorunlu ve “tü kaka” bir oyundu. Bu nedenle EA Sports, çok kısa bir süre içinde oyunu geliştirmek ve hatalı olan her noktayı yamamak zorundaydı ve çoğu kimse bunu başarabileceklerini düşünmüyordu. Ancak ortaya öyle güzel bir ürün çıktı ki sıfırdan yeni bir oyun yapmadıklarına inanası gelmiyordu insanın. Grafiksel olarak ciddi bir gelişim göstermesinin yanında atmosferi öyle sağlamdı ki sahaya çıkıp topa iki tane de sizin tepesiniz geliyordu. Yıldız oyuncu sistemi ile arcade severlerin de gönlünü alan yapım, EA Sports’un başarı hanesine bir yıldız daha koyuyordu. Bütün bunlar olurken çok çok uzak bir galak.. ülkede, Pro Evolution Soccer isimli bir bebek dünyaya geliyordu… Geçen dört sene içerisinde FIFA tekel konumundan düşerken, Pro Evolution Soccer seri çalımlarla onu ekarte etmeyi başarıyordu. EA Sports, rekabetin getirmesi gereken kalite artışını beklenen düzeyde gösteremeyince de ikinci plana düşmekten kurtulamadı. 2006’ya gelindiğinde ise bazı şeylerin farkına varan firma yeniden adından söz ettirmeyi başardı. 2006 FIFA World Cup, tam 127 takımla birlikte gelip, eleme grupları heyecanını yaşama şansını da oyunculara sunuyordu. Menajerlik modu bulunmaması en büyük eksiği iken, unutulmaz maçları yeniden yaşayıp, tarihi değiştirme imkanı sunan modu ise büyük bir artıydı. Online sistemi ve yenilenen yıldız oyuncu özellikleri ile dikkatleri çeken yapımın en büyük handikabı ise PES 6 ile aynı sene çıkmış olmasıydı.


2010 FIFA World Cup South Africa World Cup Carnival’den tam 24 yıl sonra, yani bugün, yepyeni Dünya Kupası oyunumuz 2010 FIFA World Cup South Africa bizlerle. Aradan geçen 4 sene sonunda EA Sports, Konami’ye kaybettiği koltuğunu geri kazanmış durumda ve yine en güzel futbol oyunlarını onlar yapıyorlar. FIFA 10 pek çok site tarafından yılın spor oyunu seçilince, World Cup 2010 için EA Sports’un tek yapması gereken “eldekini nasıl daha verimli kullanırım?” sorusuna cevap bulmaktı. Ellerinde çok güzel bir oyun olsa da bazı ufak problemleri vardı ve bunları düzelterek ortaya daha iyi bir ürün koyabildikleri takdirde amaçladıkları başarıya ulaşabileceklerdi. Bununla beraber World Cup 2010, FIFA 11 için düşündükleri bazı detayları da denemek için iyi bir fırsattı. Sonuç olarak EA Sports dersine iyi çalıştı ve bütün futbol sevdalılarını Haziran ateşine yelleyerek sokmayı başardı. Oyun açıldığında son yıllarda alışık olduğumuz antrenman sahasıyla karşılaşmıyoruz. 2010 maskotu Zakumi’nin de eşlik ettiği menüde önceki oyunlardan alışık olduğumuz modlar mevcut. 199 ülke takımının yer aldığı oyunda her takımı finallere taşıma şansına sahibiz, bu da demektir ki eleme gruplarını oynama imkanımız var. Takım seçme ekranı son derece başarılı bir fikirle dünya haritası üzerine yerleştirilmiş ki ufak bir detay olsa da gayet hoş duruyor. Hazırlık maçı, karşılıklı oynayabileceğiniz maçlar, Dünya Kupası gibi seçeneklerin ne oldukları isimlerinden de anlaşıldığından oraları direkt olarak geçiyoruz.

O Captain, My Captain! FIFA 10’da “Be a Pro” ismiyle yer alan mod bu oyunda “Captain Your Country” şekline bürünmüş. Tek bir oyuncuyu yönettiğimiz bu modda amacımız oyuncumuzu en alttan alıp dünya kupasını göklere kaldıran elin sahibi haline getirmek. Bunun için mevcut oyunculardan birini seçebileceğimiz gibi tamamen sıfırdan bir oyuncu yaratabilir veya FIFA 10’da yarattığımız oyuncuyu buraya aktarabiliriz. Ülkeniz vatandaşlarının yüreğini hop hop ettiren Milli takımınızın, gururlu ilk on birine direkt olarak girmeyi bekliyorsanız daha çok beklersiniz. Öncelikle sizi B Milli takıma alalım ki göstereceğiniz performans dikkat çekici olursa bir ihtimal A takım için sizi düşünebiliriz, neden olmasın? Milli takımın ikinci kadrosuna girdikten sonra teknik direktörünüz sizden beklentilerini sürekli olarak aktaracak ve buna göre bir oyun sergilemenizi bekleyecek. Maç içerisinde yapacağınız her olumlu pas, her isabetli şut, her başarılı müdahale puanınızı artırırken, aksi durumlar düşmesine neden olacak. Maç sonu puanlarınızı yüksek tuttuğunuz takdirde de takımınızda yükselme şansını yakalayacaksınız. Dünya Kupası oyunlarında görmekten en keyif aldığım modlardan biri tarihi değiştirme şansını bizlere veren “Story of Qualifying” modu. Bu modda 2010 Dünya Kupası elemlerinde oynanan pek çok maçın kırılma anlarına gidiyoruz ve o noktadan maçları çevirmeye çalışıyoruz. Bu kırılma anları ilk yarının ortalarında olup 3 gol atmamızı gerektirebileceği gibi, uzatma dakikalarında elle gol atan bir terbiyesize maçın bitmesine saniyeler kala karşılık vermemizi de gerektirebiliyor. Ayrıca her hikaye için verilen 3 ayrı görevi yapmamız gerekiyor ki bunlardan biri mutlaka zor oluyor, mesela son 10 dakikada 1-0’lık maçı çevirmek 100 puan iken 2 farklı kazanmak 200 puan oluyor. Ortasından daldığımız her maçın gerçek hayatta o gün hangi kadrolar çıktıysa birebir aynı şekilde yansıtılması da güzel bir ayrıntı. Her kıtanın elemeleri için ayrı hikayeler bulunan bu mod, oyunun başında kalma süremizi ciddi şekilde artırma görevini başarıyla üstleniyor. FIFA 10’dan çok fazla farklılığa sahip olmayan oyun, penaltı sisteminde ise yeniliğe gitmiş. Alışması zor ama daha oturaklı olan bu sistem penaltı atışlarını daha sağlıklı bir hale sokmayı başarmış. Diğer farklılıklar ise pas ve şut mekaniğinin ayarlarıyla birazcık oynanmış olması. FIFA 10’da ayak için plase vuruşların neredeyse tamamı gol olabiliyorken World Cup 2010’da bu çok daha zor bir hale gelmiş. Kalecilerin daha mantıklı çıkışlar yapmalarıyla birlikte oyun, “gol atmak hiç bu kadar zor olmamıştı” sloganını gururla taşıyor. Paslarda ise yerden pasın isabet oranı bir miktar düşürülürken, havadan paslar çok daha etkili hale getirilmiş. Özellikle savunma arkasına kaçan oyunculara atılan öldürücü havadan ara paslar ciddi tehlike yaratma imkanı sağlıyor. Kurcalanan her ayar sonucunda ortaya çıkan ürün ise daha ayakları üzerinde duran bir oynanış olarak karşımızda duruyor.

Vuvuzelaları da Severler! Grafiksel olarak FIFA 10’dan bir farkı olmayan oyun, atmosfer konusunda ise ciddi bir üstünlük sağlıyor. Mevcut grafikleri, muazzam ses ve görsel efektlerle birleştiren World Cup 2010, oyuncuyu maçın içine çekmeyi çok iyi başarıyor. Grafiksel olarak can sıkan tek durum bekleme anlarında ekrana yansıyan teknik direktör ve taraftar animasyonlarının kütüklüğü. Her şart ve durumda belli başlı bir iki reaksiyonla ödüllendirilmiş olmaları (el çenede, “sağa sola basın” parmak hareketleri vb.) biraz can sıkıyor maalesef. EA Sports’un her oyununda takdir toplayan Soundtrack’i bu oyunda da karşımıza çıkıyor ve Güney Afrika ruhunu içimizde hissetmemizi sağlıyor. Vuvuzelayı bile şirin göstermeyi başarmışlar daha ne olsun? Sonuç olarak elimizde son yılların en başarılı futbol oyunlarından biri duruyor. “FIFA 10’dan çok mu farklı?” derseniz, ee öö der kalırım. Ancak bu durum, Dünya Kupası atmosferinden mahrum kalmamızı gerektirmiyor. Bağımlılık yaratan oynanış sistemiyle bütün bir yaz dönemini işgal etme potansiyelinin yanında eğlenceli modları ile monotonluk riskini de ekarte ediyor. Noktacıklardan bugüne gelen serinin ne kadar heybetli bir hal aldığını görmek için bile denenmeli. Aman oyuna bağlanıp Dünya Kupası maçlarını kaçırayım demeyin, sorumluluk almam bilesiniz…


TUTUNAMAYANLAR

Mustafa Akkaya

Ruh sağlığı daima karışık bir taraftar olduğunuzu mu iddia ediyorsunuz? Eğer cevabınız ‘evet’ ise bir kez daha düşünün. Zira bazı takımlar o kadar sık küme düşüp yükseliyor ki, bize de o kulübün taraftarına sabır dilemek kalıyor.Öyle takımlar vardır ki, ülkelerinde hangi lige ait olduklarını sorsanız kendileri de söyleyemez. Bir nevi karar veremezler buna. İkinci lige güçleri fazlasıyla yeter. Çoğu zaman buradan kurtulup birinci lige kapağı atarlar. Ancak kurtlar sofrasında da aç kalırlar çünkü orada barınacak kadar güçlü değillerdir. Tam bu noktada Yılmaz Vural tadında bir teknik adam bulamayınca (!) asansör aşağı doğru yol alır. Ertesi sezon tekrar ‘yukarı’ tuşuna basacağını bilerek…

1 2 3

4

1- Aris Limassol F.C (G. Kıbrıs) Tarihte belki de hiçbir kulüp, bu küçük ekip kadar taraftarına çektirmemiştir. 1930 yılında kurulan Aris Limassol, o günden itibaren tam 23 kez lig değiştirdi. Ancak sadece bununla kalsaydı tribünleri çok daha mutlu etmiş olurdu. Efsane, 1996–97 sezonunun sonunda takımın 2. lige düşmesiyle başladı. Bu yıldan itibaren de bir türlü yerinde duramadı Aris. Ardından gelen 9 sezon boyunca birinci ve ikinci lig arasında mekik dokudu. Nihayet 2007 yazında kümede kalmayı başardı ancak bu sadece kaderin ördüğü ağlardaki küçük bir defoydu. Nitekim asansör boşluğundaki uzun yolculuğuna devam eden Aris, geçtiğimiz sezonu da küme düşerek tamamladı!

2- SK Brann (Norveç) Bir kulüp düşünün ki 54 yıllık tarihinde ilk lig şampiyonluğunu kazansın. Hatta ertesi sezon bu başarısını tekrarlasın. Ne var ki hemen ardından gelen 1963–64 sezonunda ligi bu sefer sondan ikinci bitirip küme düşsün. İşte Brann’ın sert iniş ve çıkışları sadece bununla kalmadı. 3 sezon sonra tekrar yükseldiği birinci ligde 1979 yazına kadar tutunsa da, sonraki 7 sezon boyunca bir aşağı bir yukarı hareket etti. Neyse ki 1986’da son kez yükseldiği birinci ligden hiç ayrılmadı günümüze kadar.

3- Nürnberg (Almanya) Bayern Munich tekelindeki Bundesliga’nın en çok birinci olmuş takımları arasındadır Nürnberg. 1968 yılındaki 9. ve son şampiyonluğunda liderliği 5. haftadan itibaren kimselere kaptırmamıştı hatta. Ancak bu destansı başarı, Bavyera ekibi için aynı zamanda kara bir dönüm noktası oldu. Ertesi sezon takımın çok yaşlı olduğuna karar verilip köklü değişikliklere gidilince, 89 yıllık tarihinde ilk defa küme düştü Nürnberg. Böylece o günden beri yerini bir türlü beğenemedi ve bugüne kadar toplam 14 kez “hava değişikliği” yaptı.

4- Birmingham City (İngiltere) Bizim ‘asansör takım’ dediğimiz kavram, İngiltere’de ‘yo-yo club’ olarak bilinir. Ve Ada’da bu kalıp söz konusu olunca akıllara ilk gelen ‘marka’ Birmingham City’dir. Özellikle son 5 sezonda 4 kez lig değiştirmiş olması, Birmingham’ın bu alandaki popülaritesini iyice arttırdı. Neyse ki geçtiğimiz sezon kümede kalmak bir kenara, ligi 9. sırada tamamlayarak beklentileri aştı Alex McLeish’in takımı. Zaten 23 kez gidip gelerek İngiltere rekoru kıran bir takımın bunu devam ettirmesine hangi taraftar dayanabilir ki?


5

6

7

8

9

10

5-Deportivo La Coruna (İspanya) Tıpkı İspanya’daki lakabı olan ‘Türkler’ kadar sağı solu belli olmayan bir takım Deportivo. 1941’de birinci lige ilk defa yükseldiğinde birçok taraftarına “oh” dedirtmişti. Ancak sonraki oynak yıllar bu deyimi git gide “off”a çevirdi. Zira sadece 40’lı yıllarda 5 kez lig değiştiren ‘Turcos’ bir türlü yerinde rahat duramıyordu. Hatta borç içinde geçen 1962–73 yılları arasında tam 10 kez malum yolculuğuna devam etti Deportivo. Üstelik bu gidip gelmelerin 7 tanesi art arda oldu. Neyse ki 18 sezonluk aradan sonra 1991’de yükseldiği birinci ligde tarihi başarılar ederek taraftarını biraz olsun güldürebildi.

6- KV Mechelen (Belçika) Mütevazı bir takım olarak kurulan Mechelen’in ilk yılları gayet sıradan geçiyordu. Ta ki 1921 yılında ilk kez küme düşene kadar. O sezondan itibaren 20’li yıllar boyunca tam 7 kez kurtlar sofrası ile gariban sinisi arasında yol aldı Mechelen. 40’lı yıllarda elde ettiği 3 şampiyonluk ile parlasa da yavaşça geriledi ve 60’lı yıllardan itibaren yine o karanlık döngüye girdi. Bir süre sonra tekrar başarılı olma zamanı gelmişti. Nitekim 1987–90 sezonları arasında birer Lig, Federasyon, Kupa Galipleri ve Süper Kupa kazanıldı. Tam artık her şey yoluna girdi denirken kulübün sahibi John Cordier, şirketinin borçlarını ödemek adına birçok yıldız oyuncusunu sattı. Böylece Mechelen’in çilesi devam etti.

7- Göztepe (Türkiye) Göztepe Türkiye’nin en çok lig değiştiren kulübü olmayabilir. Ancak en dramatik asansör takımı olduğunu kabul edebiliriz. Profesyonel Lig kurulduktan sonraki 10 yılda Fuar Şehirleri Kupası’nda yarı final, Kupa Galipleri Kupası’nda çeyrek final oynadı Göztepe. 1970’lerde başlayan çöküşle beraber tam bir asansör takım unvanı kazandı. Milenyumun son yıllarında tekrar birinci lige yükselse de, 2003’te asansörün inişi bu sefer çok daha sert oldu. Adeta tabana çakılan Göztepe 2006’da 3. ligi, 2008’de amatör ligi gördü. Bugün ise Bank Asya 1. Ligi’ne yükselme amacında bir zamanların efsane Göz Göz’ü.

8- FC Volendam (Hollanda) Damarlarında hareketlilik geni çoklukla bulunan Volandam, 1920 yılında yerel balıkçılar tarafından kurulmuştu. Neredeyse tüm tarihi boyunca dalgalı bir seyir izleyen kulübün kaderi o balıkçılardan mı kaynaklanıyor bilinmez ama Hollanda’da bu konuda bir numara oldukları bariz. Hatta ülke genelinde “Heen-en-weer club” (bir geri bir ileri kulübü) lakabının öncüsü olduğunu söyleyebiliriz Volendam’ın. Profesyonel ligin ilk 35 yılında aynı kümede en fazla 5 yıl tutunabilen bir kulüp için insaflı bir yakıştırma bile denebilir.

9- Hong Kong FC (Hong Kong) Küme düşme musibetinin en çok musallat olduğu kulübümüz, haritanın en doğusunda bulunan Hong Kong FC. Aslında profesyonel lige geçildikten sonraki 20 yılda durgun bir grafik çizmişti Uzak Doğu ekibi. Ancak lanet üzerlerine 1966 yılında çöktü. O yıldan bugüne tam 24 kez ligler arasında bavul topladılar. 2007’den beri de asıl yerlerinin ikinci lig olduğunu düşünüyor olacaklar ki üst lige doğru pek bir kıpırdanmaları yok.

10-Drogheda United (İrlanda) Tüm asansör takımların kaderi umutsuzlukla bitmiyor. Drogheda United’ın hikâyesi de bu türden. Özellikle 1985–2002 yılları arasındaki dönemde tam 11 kez ‘iner misin, çıkar mısın’ oynuyor İrlanda ekibi. Bunlardan 7 tanesinin art arda geldiğini de belirtmekte fayda var. Nihayet 2002’de birinci lige demir atabildi Drogheda. 3 sezon sonra Federasyon Kupası’nı, ondan 2 sezon sonra da lig şampiyonluğunu kaptı. Bakalım bir zamanların sıkı asansör takımının kaderi nasıl şekillenecek…


KANATLAR TAKILDI, HAMİLTON UÇTU

Bahadır Özdemir

Sezonun yedinci yarışı olan İstanbul GP’sini, McLaren’in İngiliz pilotu Lewis Hamilton kazandı. Red Bull sürücülerinin kazası ise yarışa damga vurdu. Webber ise olayı daha ucuz atlatmıştı. Bir sonraki turda ön kanadını değiştirip yola devam etmişti. Bu elbette affedilebilecek bir hata değildi. Kazadan sonra takım sorumlusu Christian Horner’ın kafasını çaresizce sallaması da her şeyi özetliyordu.

Yarış Daha Bitmedi

İstanbul Park’ta, yarış öncesi büyük bir festival havası hakimdi. Pist çevresi pilotların seyircilerle buluştuğu, çeşitli hediyelik ürünlerin satışının yapıldığı ve mini bir konserin düzenlendiği panayırı anımsatıyordu. Cumartesi günkü sıralama turları, McLaren Mercedes ve Red Bull Racing pilotlarının çekişmesini müjdeliyordu. Ferrari ise yine çok gerilerde kalmıştı. Mercedes GP pilotları yarışı uzaktan izleyip, alınabilecek en büyük puanları almak için yarışacaklarını belli etmişlerdi. Bir de Renault vardı. Sezon ilerledikçe daha iyi bir hale gelen ve pilotlarının büyük takımlar tarafından izlendiği bir takım oluyorlardı. Renault’nun gelişimini bu sene izlemek büyük bir keyif doğrusu. Ve yarış günü gelmiş, çatmıştı...

Sakin Çıkış Yarış başladığında Michael Schumacher’in atağı geliyordu. Önündeki Jenson Button’a karşı son derece cesurca bir hamle yapan Alman pilot bir anda dördüncü sıraya yükseliyordu. Ancak düzlüklerin çok fazla olduğu İstanbulPark’ta, bu üstünlüğünü koruyamayacaktı. Başlangıç düzlüğüne geldikleri zaman Button’ın McLaren’i gücünü sonuna kadar kullanıyor ve Schumacher’in Mercedes’ini geçiyordu. Bunun dışında çıkışta büyük bir değişiklik yoktu. İkinci turda Sebastian Buemi’nin sağ arka lastiğini patlatmasını saymazsak uzunca bir süre yarış sakin bir şekilde gitti. Yarışa 17. sırada başlayan ancak ilk turdan sonra gerilerde kalan Williams pilotu Hulkenberg’in her tur bir rakibini geçmesi yarışın heyecan verici anlarından oldu. WebberHamilton çekişmesi uzunca bir süre devam etti. Ancak ilk pit stoplardan sonra Hamilton, Vettel’in arkasında kaldı ve dördüncü sıraya geriledi. Button’ın da pit stop yapmasından sonra üçüncü sıraya yükseldi.

Red Bull’dan Ateş Fışkırıyor Okay Karacan böyle haykırıyordu o inanılmaz kazadan sonra. Peki ne olmuştu? 40. turda, önündeki Webber’e yaklaşan Vettel rakibini geçmek istiyordu. Arkasındaki Hamilton’ın ataklarına savunma yaparak dayanması imkansızdı. Fırsatını bulduğu ilk anda geçişini yapmak üzere harekete geçmişti. Webber’se geçiş için çok az bir mesafe bırakmıştı. Geçişe uygundu ancak takım arkadaşına kolaylık sağlamayacak bir boşluktu. Vettel risk aldı ve Webber’in soluna geçti. Ancak araçların lastikleri birbirine değmiş ve Vettel’in sağ arka lastiği patlamıştır.

Kazayı bir kenara bıraktığımızda, yağış durumuyla ilgili soru işaretlerinin oluşmaya başladığı görülüyordu. Hafiften yağan yağmur yarışı etkileyecek düzeyde değildi. Red Bull pilotlarının kazasının ardından ilk ikiye yerleşen HamiltonButton ikilisi az kalsın yarışa daha da renk katacaklardı. 48. turda tehlikeli bir atak yapıp birinci sıraya geçen Button, 49. turda Hamilton’a geçilerek yeniden ikinciliğe oturmuştu. Bu da McLaren pilotları arasında bir hiyerarşinin olmadığını kanıtlar nitelikteydi. 80’lerde Ayrton Senna-Alain Prost, 90’larda Mika HakkinenDavid Couldhart, 2000’lerin başında Fernando Alonso-Lewis Hamilton gibi ikililerin yarıştığı bir takım için idare edilemeyecek bir durum değil. Çekişme sadece ilk iki arasında olmuyordu. Yarışa dokuzuncu sırada devam eden Fernando Alonso, önündeki Renault pilotu Petrov’u geçmek için limitlerini zorluyordu. Rus pilot, seyircinin de desteğiyle geçiş şansı tanımıyordu. Ancak 54. turda Petrov’un lastikler bu çekişmeye dayanamıyordu. Lastiği patlayan Petrov bir anda yavaşlıyordu ve Alonso tarafından geçiliyordu. İspanyol sürücünün son yarışlardaki şansı devam ediyordu. Yarışın devamında başka bir sürpriz yaşanmamıştı. Hamilton damalı bayrağı gören ilk pilottu. Arkasında takım arkadaşı Button vardı. Kazaya rağmen Webber de üçüncü sıradaki yerini alıyordu.


FRANSIZ AMBARGOSU

Bahadır Özdemir

Portekiz Rallisi’ni Citroen pilotu Sebastien Ogier kazandı. Sebastien Löeb’ün ikinci olduğu yarışta üçüncülük Dani Sordo’nun oldu. Böylece ilk üç sırayı Citroen pilotları aldı.

13 yarışlık Dünya Ralli Şampiyonası’nın 6. yarışı olan Portekiz Rallisi’nin önemli bir geçmişi var. Zorlu virajlara ve toprak bir zemine sahip olan pistte sürpriz sonuçlar almak mümkün. 1997 yılında Colin McRae, Richard Burns, Carlos Sainz gibi tecrübeli isimler bu yarışı bitirememişlerdi. 1998’de ise Tommi Makinen ve Didier Aurol yarış dışı kalan sürücülerdi. 2000’de Makinen yine yarışı bitiremezken McRae ve Petter Solberg de yarış dışı kalıyorlardı. 2001’den sonra yarışlara ara verilen Portekiz Rallisi 2007’de takvime geri döndü. Pistte bazı değişiklikler yapılmıştı. 2009’da yapılan yarışta Sebastien Löeb birinci sırayı almış, Mikko Hirvonen ise ikinci olabilmişti. 2007 ile birlikte büyük sürprizler yaşanmamış ve kazalarda azalma meydana gelmişti.

Junior WRC İlk Gün Lideri Portekiz Rallisi’nin ilk gününü Citroen Junior Team’in başarılı sürücüsü Sebastien Ogier birinci sırada tamamladı. Fransızı 26.6 saniye geriden Citroen-Total World Rally Team’den Dani Sordo takip ederken; şampiyona lideri, takım arkadaşı Sebastien Löeb 44.8 saniye geride, üçüncü sırada kendine yer buldu. Cuma günkü ilk etabı birinci sırada bitiren Mikko Hirvonen ise gün sonunda liderin 46.9 saniye gerisinde, dördüncü sırada kendine yer bulabildi. İlk günkü tek ciddi kazayı Monster World Rally Team’in tecrübeli pilotu Ken Block yaptı. Yarışın dördüncü sektöründe yaptığı kazanın ardından 54. sıraya kadar gerileyen ABD’li pilot günü 52. sırada bitirebildi. İkinci gün de ilk etaptan sonra yarışı bıraktı.

Löeb Yükselişte İkinci günde dokuzuncu etap yarışa damgasını vurdu. Güne iyi başlayan ve bir önceki etabı ikinci sırada bitiren Ford’un Fin pilotu Jari-Matti Latvala yaptığı kazayla yarışdışı kaldı. Etabın başındaki tümseğe hızlı bir şekilde girip spin atan ve yolun dışına çıkan araç ağaca çarptı. Otomobilinin arka tarafı dağılan pilot böylece Portekiz Rallisi’ne erken veda etmiş oldu. Dokuzuncu etap herkes için kötü değildi. Yarışma lideri Sebastien Löeb, ikinciliği bu etapta kazandı. Günün sondan ikinci etabında üçüncü sıraya düşen pilot, son etabı lider bitirip günü de ikinci sırada tamamladı. Günün lideri ise yine Sebastien Ogier’di. Çok dikkatli bir şekilde aracını kullanan Fransız pilot ikinci gün sonunda aradaki 23 saniyede tutmayı başardı. Üçüncü sırada ise Petter Sollberg vardı. Özellikle son üç etapta müthiş bir çıkış yakalayan Norveçli sürücü, Dani Sordo’nun önünde günü bitiriyordu. Dördüncü sırada Sordo yer alırken, beşinci sırada Ford’un kalan tek pilotu Mikko Hirvonen vardı.

Son Etapta Hirvonen Farkı Üçüncü günde pilotlar aynı performansı sürdürmeye devam ettiler. Sebastien Ogier’in hızlı ama dikkatli sürüşü, Löeb’ü de çaresiz bırakmıştı. Löeb, 18 etaplık yarışın 17. etabında farkı 7.7’e kadar indirmişti. Ancak Sebastien Ogier’in teslim olmaya niyeti yoktu. Son etapta takım arkadaşından iki salise daha hızlı olan Ogier yarışı da birinci olarak

tamamlıyordu. Ogier’in arkasından ikinci olan Löeb yarışmada liderliğini devam ettiriyordu. Son gün üçüncülüğü devralan Dani Sordo ise bu performansını sürdürüp podyumdaki son isim oluyordu. Takımla ilgili durumu soru işareti taşıyan İspanyol pilotun bu seneki en iyi derecesi oldu. Ford pilotu Hirvonen ise dördüncü olarak büyük bir hayalkırıklığına uğruyordu. Finli pilot son etapta, lastiklerinin aşınmasına ve aracı kontrol edememesine karşın, etabı Sollberg’in önünde bitirdi. Şampiyonada üçüncü sıraya gerileyen Hirvonen’in önümüzdeki yarışlardaki performansı merakla bekleniyor. Avustralya Rallisi’ni tamamlayamayan Petter Solberg ise buradan beşincilikle ayrılıyordu. Şampiyonada iddialı sürücülerin arasında yer bulmaya çalışan Norveçli için bu sonuç güzel oldu. Ralli dünyasına alışmaya çalışan Kimi Raikonen ise son iki turdaki lastik sıkıntısına rağmen 10. olup bir puan alabildi. Matthew Wilson ve Federico Villagra gibi sürücüler de bu yarışta puan alan diğer isimler oldular.

Bir Sonraki Yarış: Bulgaristan Citroenler’in üçlemesi ile biten Portekiz Rallisi’nden sonra şampiyonada Löeb 126 puanla liderliğini korudu. İkinciliğe tırmanan Ogier’in puanı 88. Ford pilotu Hirvonen ise 76 puanla üst sıraları zorlamaya devam ediyor. Yaklaşık 1 ay ara verilecek olan WRC, 7 Temmuz’da Bulgaristan’da devam edecek. Bakalım Citroen pilotları bu formda mı devam edecekler, yoksa Ford pilotları bir sürprize imza atabilecekler mi?


DUDAĞIMDA BİR YARIM EZGİ

Övünç Tüzün

Ne anlatılabilir, artık hayatta olmayan 28 yaşındaki bir adam hakkında? Olağanüstülüğü. Mozart’a benzetilmesi. Kız arkadaşı Clara’ya aşık olması. Bir de basketbola…

1992 Barcelona... Dream Team, Litvanya’ya karşı. Litvanyalılar maçın başında direnseler de maç bir yerden sonra kopuyor. O sırada oyuna girmek için kenarda oturan bir oyuncu elinde fotoğraf makinesiyle Amerikalı yıldızların resimlerini çekiyor. Üstelik bunu yapan adam sıradan bir oyuncu da değil. Avrupa’nın gelecek vaat eden yıldızlarından biri ve birkaç sene sonra da kıta basketbolunu tek başına domine edebilecek değerde bir oyuncu. Arturas Karnishovas’tan bahsediyorum. Sadece bu olay yaklaşık 20 yıl önce Avrupa basketbolu ve NBA arasındaki makasın açıklığını çok iyi özetliyor.

1992’de NBA’de 18 ülkeden 21 yabancı forma giyiyordu. Bugün bu veriler 32 ülkeden 75 yabancıyı bulmuş durumda. 20 yılda değişen sadece sayısal veriler değil. Bugün NBA’de forma giyen yabancı oyunculardan çoğu takımlarında yıldız statüsünde bulunuyor, rahatlıkla allstar oluyor, ligin hatta finallerin en değerli oyuncusu seçilebiliyor. 20 yıl önce ise işler bu kadar kolay değildi. Takım kadrolarında bulunan 18 yabancı oyuncunun sadece 2’si takımlarında ilk 5 başlıyordu. Biri pivotluğunun ve Magic’in himayesinde olmanın avantajıyla Vlade Divaç, diğeri ise bu hikayenin kahramanı…

Bir Yıldız Doğuyor Hikayemiz Yugoslavya’nın küçük bir liman kenti olan Sibenik’te başlıyor. 1964 dünya basketbolu için güzel bir yıl… Drazen doğuyor. Doğu bloğunun kanla yıkanmış bu çok uluslu ülkesinde Drazen’in vakit geçirmesi için fazla seçeneği yok. Neyse ki sadık bir aşkı var: basketbol. Yağ tenekesinden panyaya sacdan çember ekleyerek yaptıkları potada ağabeyi Alexander’a karşı yaptığı maçlarla basketbol kariyerine başlıyor. Evlerinin bahçesinde Alexander’a kaybettiği maçlar onu kamçılıyor. Sürekli basketbol oynuyor. Okuldan önce, sonra; kimi zaman okulu kırıp… Drazen, içindeki


basketbol aşkını şu cümleyle açıklıyor: “Ben buna aşığım hayatım bu nefes almak gibi.” Drazen, 18 yaşında Sibenka’da profesyonel oluyor. Ağabeyi Alexander ise ligin en iyi takımı Cibona için forma giyiyor. Sibenka, Drazen’in liderliğinde Cibona’yı yenerken ağabeyi de sacdan potada yaptıkları maçların artık çok uzaklarda kaldığını anlıyor. Sibenka ile 2 Koraç Kupası finali oynuyor. 1984’te Yugoslav milli takımıyla olimpiyatlarda bronz madalya kazanıyor. Sibenka’da geçen 2 sezonun ardından Cibona’ya transfer oluyor.

Drazen’in Avrupa Fethi Cibona ile Avrupa’yı birbirine katıyor. İlk yılında Real Madrid’e karşı 36 sayı atıp takımını Avrupa şampiyonluğuna taşıyor. Yerel kupaların hepsini kazanmalarını belirtmeme gerek yok sanırım. 5 Ekim 1985 tarihi şampiyonluklarla geçen sezonun en özel günü olarak tarih yapraklarında ki yerini alıyor. Drazen o gün rakip Olimpia potasına 112 sayı gönderiyor. Hayır yanlış yazmadım:112! Drazen’in Cibona kariyeri masalsı tonunu ilerleyen yıllarda da koruyor. Ertesi yıl Avrupa Şampiyonluğunu bir sonraki yıl ise Kupa Galiplerini kazanıyor. Cibona kariyerinde lig şampiyonluğunu ise sadece bir defa kazanamıyor. Milli takım kariyeri Cibona yılları kadar görkemli olmasa bile oldukça tatminkar. 1986 Dünya ve 1987 Avrupa Şampiyonasında Yugoslavya ile bronz madalyada kalıyor.1988 Seul Olimpiyatlarında ise Yugoslav milli takımıyla Sovyetlere finalde kaybedip gümüş madalya ile yetiniyor. Drazen, 4 yıllık Cibona kariyerini ligde 37.7 Avrupa Kupalarında ise 33.8 sayı ortalamasıyla kapatıp 1.5 milyon dolar karşılığında İspanyol devi Real Madrid’e transfer oluyor. 1989 yılında Real Madrid ile İspanya Kupasını ve Kupa Galipleri Kupasını kazanıyor. Avrupa Şampiyonasında ise Yugoslav milli takımını şampiyonluğa taşıyor. Finalde Yunanistan’ı mağlup ederlerken turnuvanın en değerli oyuncusu Drazen Petroviç seçiliyor. Avrupa’yı fetheden Petroviç kendisine yeni hedef olarak yeni kıtayı seçip kendisini 1986’da draft eden Portland’a transfer oluyor.

Avrupalılar Beceremez! Portland’daki ilk sezonu kabus gibi geçiyor Drazen’in. Clyde Drexler üzerine inşa edilmiş takım o sezon NBA finali oynamasına rağmen Drazen’i benche mahkum ediyor. İlk olmanın sıkıntılarını iliklerine kadar hissettiği, Avrupalı oyunculara karşı olan önyargıları yıkmanın ne kadar zor olduğunu anladığı bir sezonu geride bırakıyor Drazen; maç başına aldığı 12dakika ve 7.4 sayı istatistiğiyle… Yıl sonunda milli takımıyla Arjantin’de Sovyetleri yenip kazandığı şampiyonluk yaralarına merhem oluyor Drazen’in. Ertesi yıl da değişen bir şey olmuyor. 38 maçta forma şansı bulabiliyor ve maç başı sadece 7 dakika süre alarak. Sezon sonunda New jersey Nets’e transfer oluyor… 1986’dan beri play offlara kalamamış Nets, genç kadroları için Drazen’i lider seçiyor. Drazen de onların yüzünü kadar çıkartmıyor. O sezon tek bir maç bile kaçırmayıp takımını playofflara taşıyor: 36.9 dakika sahada kalıp 20.6 sayı ortalamasına ulaşıyor ve NBA’in tüm

guardları arasında % 51.2lik şut yüzdesi ile en yüksek yüzdeye sahip guard oluyor. 1991’de Yugoslavya’nın dağılmasının ardından 1992 Barcelona olimpiyatlarında kendi ulusu için forma giyiyor. Yarı finalde Sovyetler’e karşı bir sayı gerideyken kendisine yapılan faulleri sayıya çevirip takımını finale taşıyor. Drazen o an için şunları söyleyecekti:’’ Tüm Hırvatistan ellerimde gibiydi, ka-çı-ra-maz-dım’’. Finalde Dream Team’e karşı bir devre boyunca başa baş oynadılar ama kaybettiler.

Bir Söz Bitişi Gibi… 7 Haziran 1993, basketbol tarihinde kara bir gün olarak yerini aldı. Yağışlı yola da-

lan tır Clara’nın kullandığı, Drazen’in içinde bulunduğu araca çarpıyor. Kaza sırasında yaşamını yitiriyor Drazen… İvaniseviç 2001 yılında Wimbledon’ı nihayet kazandığında yüzünü gökyüzüne çevirip bu şampiyonluğu ona ithaf etti. Zaferini kutlamak için Split’e geldiğinde ise üzerinde Drazen’in 3 numaralı New Jersey Nets forması vardı…

Ne anlatılabilir, artık hayatta olmayan 28 yaşındaki bir adam hakkında? Olağanüstülüğü. Mozart’a benzetilmesi. Kız arkadaşı Clara’ya aşık olması. Bir de basketbola…


LİGİN RENGİ SARI LACİVERT

Seyda Can Yıldırım

Beko Basketbol Ligi’ni takip eden çoğu insan için normal sezon maçları “formalite” icabıydı. Hatta çeyrek final ve yarı final ‘playoff’ karşılaşmaları da… Finalin adı zaten belliydi. EFES PİLSEN-FENERBAHÇE ÜLKER BBL, çoğunluğun yüzünü kara çıkarmadı. Banvit’in üç sezon aradan sonra tekrar ilk beş içinde yer alması haricinde üst sıralarda pek bir değişiklik yoktu. Normal sezonun birincisi Efes Pilsen Erdemir ve Beşiktaş Cola Turka’yı, ikincisi Fenerbahçe Ülker ise Bornova Belediye ve Banvit’i maç kaybetmeden geçerek finale gelmişlerdi. Seyircilerin finalden beklentisi güzel basketbol, mücadele ve temiz oyundu. İlk sırada anılan beklenti zaman zaman karşılanmasa da iki önemli takım arasındaki şampiyonluk yarışı basketbolseverleri hayal kırıklığına uğratmadı.


Efes Pilsen – 3 sayı: 1/15 Roko Ukic – 29:59, 12 sayı, 4 ribaund, 7 asist Ribaundlar: Efes Pilsen 32 – 31 Fenerbahçe Ülker (Efes Pilsen’in üstün olduğu tek maç) 1. Maç: Efes Pilsen:62 – Fenerbahçe Ülker: 78 Serinin çok az sayıdaki seyirci önünde oynanan açılışının ilk çeyreği Fenerbahçe Ülker’in etkili oyunuyla başladı. Sarı Lacivertliler Vidmar, Ukic, Kinsey ve Ömer’in sayılarıyla ilk üç dakikayı 8-2 önde geçtiler. Efes Pilsen daha sonra Kasun ve Kaya ile içeriden bulduğu basketlerle skoru 8-7’ye getirse de, sahaya istediğini yansıtamadığını düşünen Ergin Ataman, Shumpert’ı Kasun’un yerine oyuna dâhil etti. Ertuğrul Erdoğan, belli ki, Efes Pilsen’in uzun rotasyonundaki sıkıntı nedeniyle sezon boyunca sık sık uyguladığı bu dört kısalı sisteme hazırlıklıydı. Topu sürekli içeri indirerek Semih ve Mirsad’ın Shumpert’a yarattığı eşleşme sorunundan yararlanan Fenerbahçe Ülker, ilk çeyreğin sonu ve ikinci çeyreğin başını kapsayan yaklaşık altı dakikalık bölümde 19-0’lık bir seri yakalayarak farkı yirmi sayıya çıkardı. Maçtaki ilk hızlı hücumunu devre biterken gerçekleştiren Efes Pilsen, ikinci çeyreğin ikinci diliminde daha iyi savunma yaparak Fenerbahçe Ülker’i yavaşlatmayı başarsa da, soyunma odasına 44-29 geride giden taraf oldu. İkinci yarıya Kasun’la başlayarak pota altında üstünlük kuran Efes Pilsen, üçüncü çeyreğe 6-0’lık seriyle başladı. Bu çeyrekteki ilk basketini çeyrek sonuna 6:05 kala Semih’in serbest atışıyla bulan Fenerbahçe Ülker, rakibinin kendisini yakalamasına izin vermedi. Ukic’in savunmanın dengesini bozan oyunuyla içeriden ve dışarıdan kolay sayılar atan Sarı Lacivertliler çeyreği 60-44 önde kapattı. Fenerbahçe Ülker, dördüncü çeyreğin başındaki Efes Pilsen baskısına Emir Preldzic’i oyuna alarak yanıt verdi. Emir’in oyuna girmesi Ukic’in üzerindeki yükü hafifletti. Bu dakikadan sonra hücumdaki düzenini tekrar bulan Fenerbahçe Ülker, sahadan 78-62’lik galibiyetle ayrılmasını bildi.

Kaya Peker – 2 sayı: 7/12 Ender Arslan – 11 asist Fenerbahçe Ülker – Şut yüzdesi: %38 Ribaundlar: Efes Pilsen 29 – 39 Fenerbahçe Ülker

2. Maç: Efes Pilsen: 73 – Fenerbahçe Ülker: 64 Maç günü, Lacivert Beyazlılar için kötü bir haberle başladı. Belindeki rahatsızlığı depreşen Mario Kasun, ikinci maçta oynayamayacaktı. İlk maçta beş yabancı engeline takılan Nachbar, onun yerine kadroya alındı.Fenerbahçe Ülker maça 8-1’lik seriyle başladı. Efes Pilsen’in bu seriden sonraki savunma direnci birinci maçtakinin çok üstündeydi. Yoğun baskı ile karşılaşan Fenerbahçe Ülker kısaları, hücum düzenini sağlamakta ve topu istedikleri gibi dolaştırmakta zorlanıyordu. Bunun sonucunda Fenerbahçe Ülker, ilk maçta çok verim aldığı pota altı eşleşmelerini kullanamadı. Efes Pilsen ise önceki karşılaşmada tasarladığı gibi uygulayamadığı ikili oyunlardan sayılar buluyordu. İlk çeyrek 15-11’lik Efes Pilsen üstünlüğü ile geçildi. Efes Pilsen, ikinci çeyreğin üçüncü dakikasında oyuna giren Rakocevic ve Kerem’in savunmada aynı direnci göstermeleri ve çeyreğin başında oyuna dâhil olan Nachbar’ın art arda bulduğu üçlüklerle farkı bir ara on üçe kadar çıkardı. Fenerbahçe Ülker’in yanıtı gecikmedi. Damir Mrsic’in kaydettiği iki üç sayılık isabet farkı tekrar on sayının altına çekti. Devre, 34-29 Efes Pilsen lehine sonuçlandı. Fenerbahçe Ülker, üçüncü çeyrekte topu tekrar pota altına indirmeye başladı. Oğuz ve Semih ile sayılar üretti. Bu oyunculara dışarıdan buldukları isabetlerle Kinsey ve Emir de katılınca, Sarı Kanaryalar çeyrek sonunda 51-50 öne geçen taraf oldu. Dördüncü çeyreğe etkili başlayan takım, ikili oyunlardan bulduğu sayılarla Efes Pilsen oldu. Semih ve Emir takımlarını tekrar öne geçirseler de, Ermal bu oyunculara yanıt vermekte gecikmedi. Efes Pilsen savunmasının içeri gömülmesiyle boş dış atışlar bulan Sarı Lacivertli oyuncular bu şansları değerlendiremeyince seriye 73-64’lük skorla eşitlik geldi.


3. Maç: Fenerbahçe Ülker: 72 – Efes Pilsen: 70

4. Maç: Fenerbahçe Ülker: 85 – Efes Pilsen: 79

5. Maç: Efes Pilsen: 83 – Fenerbahçe Ülker: 79

Efes Pilsen fire vermeye devam ediyordu. Rahatsızlığı geçen Mario Kasun forma giyecekti, ama antrenmanda sakatlanan Thornton’un sezonu kapattığı açıklandı.

İlk üç maçın aksine dördüncü maç dengeli bir oyunla başladı. Vidmar’ın pota altında ürettiği sayılara Efes Pilsen Sinan ve Shumpert ile karşılık verirken, 19-17 biten çeyrek, Lacivert Beyazlıların seride önde geçtiği ilk birinci çeyrek oluyordu.

Ev sahibi takım bir oyuncusundan daha olmuştu. Üç gün önceki son karşılaşmadan sonra sağ el bileğinde kırık tespit edilen ve ameliyat olan Kerem Tunçeri sezonu kapatmıştı.

Ev sahibi takım, ilk iki karşılaşmada olduğu gibi ilk çeyreğe iyi başlayan taraftı. Fenerbahçe Ülker Kinsey, Ömer ve Vidmar’ın sayılarıyla 9-0’lık bir seri yakaladı. Üst düzey bir savunmayla karşılaşan konuk ekip hücumda hemen hiçbir şey üretemiyordu. Efes Pilsen’in top kayıplarını hızlı hücumlara dönüştüren, hem pota altından hem üç sayı çizgisinin gerisinden sayılar bulan Fenerbahçe Ülker, çeyreği 27-15 önde kapattı. İkinci çeyreğin başında Ukic’in oyundan çıkmasıyla hücumdaki düzeni aksamaya başlayan rakibine, hücumda Kerem önderliğinde biraz olsun toparlanarak karşılık veren Efes Pilsen farkın daha fazla açılmasını engelledi ve ilk yarıyı 38-27 geride tamamladı. İlk yarıda sadece altı saha içi isabet bulabilmiş olan Efes Pilsen, üçüncü çeyreğin bitimine 5:42 kala, üç tanesi üç sayılık olmak üzere, beş saha içi isabet bulmuş ve skoru 43-43’e getirmişti. Ev sahibi pota altında Vidmar ile toparlansa da, rakibinin üç sayılık isabet bulmaya devam etmesiyle çeyreği 55-53 geride bitirmekten kurtulamadı. Son çeyreğin başında yeniden öne geçen Sarı Lacivertliler’in karşısında Charles Smith vardı. Çeyreğin bitimine üç dakikadan az bir süre kala oyun 68-68’de dengelendiğinde Smith, takımının bu çeyrekte bulduğu 13 sayından 12’sine imza atmıştı. Emir’in serbest atıştan bulduğu bir sayıya iki başarılı serbest atışla karşılık veren Rakocevic, takımını 70-69 öne geçirdi. Ukic’in skoru 70-70’e getirmesinin ardından Rakocevic, Efes Pilsen hücumunda top kaybı yaptı. Ukic, Ender’le bire bir oynayarak bulduğu sayıyla, maçın bitimine on iki saniye kala, Fenerbahçe Ülker’e 72-70’lik avantajı sağladı. Efes Pilsen’in molasından sonra top Ender’deydi. Karşısında Mirsad’ı bulan Ender, onun yanından içeriye girdi. Mirsad, rakibinin bıraktığı turnikeye arkadan yetişip harika bir blok yaparak, takımının saha avantajını sürdürmesini sağladı. Gasper Vidmar – 14:30, 14 sayı, 3 ribaund, 1 asist, 2 top çalma, 2 sayı: 6/6 Kasun + Kaya + Ermal – 6 sayı, 2 ribaund Charles Smith – 28:31, 25 sayı, 4 ribaund, 2 sayı: 1/1, 3 sayı: 4/7, Serbest atış: 11/12 Efes Pilsen – 2 sayı: 5/17 3 sayı: 12/26 Toplam: 17/43 (Efes Pilsen’in bu sezon Fenerbahçe Ülker ile yaptığı önceki beş maçta bulduğu ortalama saha içi isabet sayısı: 25,8)

İlk çeyreğin sonunda oyuna giren Kerem’in önderliğindeki Efes Pilsen, ikinci çeyrekte topu hücumda iyi dolaştırarak istediği atışları buldu. Smith, Nachbar, Rakocevic ve Shumpert’ın üst üste kaydettiği üç sayılık isabetler karşısında, Fenerbahçe Ülker cephesinde Oğuz skor üretmede yalnız kalınca ilk devre 42-32 konuk takımın üstünlüğüyle geçildi. Efes Pilsen, ikinci yarının ilk beş dakikasında hem içeriden hem dışarıdan bulduğu sayılarla 15-8’lik seriyle farkı 17 sayıya çıkardı. Çeyreğin bitmesine tam beş dakika kala gidilen televizyon molasından sonra sahada bambaşka bir Fenerbahçe Ülker vardı. Bu moladan sonra tam saha baskıya ve alan savunmasına başlayan ev sahibi, neye uğradığını şaşıran rakibinin üst üste yaptığı top kayıplarını iyi değerlendirdi. Ortaya koyduğu mücadeleyle seyircisini de ayağa kaldıran Fenerbahçe Ülker, 15-8’lik Efes Pilsen serisiyle başlayan çeyreği 145’lik seriyle bitirdi ve son bölüme farkı tek haneli sayılara çekerek 62-54 geride girdi. Emir Preldzic, son çeyrekte henüz bir buçuk dakika geçilmeden 9 sayı kaydetmiş ve farkı üç sayıya kadar indirmişti. Ukic’in yerine oyuna giren Greer, önce basket faulden sonra üç sayı çizgisinin gerisinden bulduğu sayılarla, bitime 04:54 kala takımını 72-71 öne geçirdi. Fenerbahçe Ülker, Greer’in üstün oyununu sürdürmesiyle maçı 85-79 kazanarak şampiyonluğa iyice yaklaştı.

Lynn Greer – 17:12, 14 sayı, 3 asist Tarence Kinsey – 8 ribaund, 6 asist Charles Smith – 16 sayı, 10 ribaund

Lacivert Beyazlılar, ilk çeyreğin başında özellikle Ender ve Kasun üzerinden oynadığı ikili oyunlarla etkili oldu. Kasun takımının ilk 13 sayısının sekizini atarken, Ömer Onan’ın bireysel çabası skora dengeyi getirdi. 13-13’ten sonra Semih – Shumpert eşleşmesini de kullanamayarak hücumda üretken olamayan Fenerbahçe Ülker, rakibinin 11-4’lük serisine engel olamadı ve çeyreği 24-17 geride bitirdi. İkinci çeyrek karşılıklı basketlerle geçti. Bu çeyrekte ürettiği 22 sayının 18’ini Rakocevic ve Nachbar’dan bulan Efes Pilsen’e, konuk takım hücumda içeriye yüklenerek yanıt verdi. Oğuz’la ve serbest atışlarla skor üreten Fenerbahçe Ülker, Ömer’in çeyrek biterken bulduğu üç sayılık isabetle farkı beşe indirdi ve devre arasına 46-41 gidildi. İkinci yarının başı, final serisinin oyuncular arasındaki ilk ciddi gerginliğine sahne oldu. Rakocevic kendisine faul yapan Ömer’in üstüne yürüyünce iki oyuncu arasında küçük çaplı bir itişme yaşandı. Diğer oyuncuların araya girmesiyle ve dikkatlerin sağa sola koşturarak önüne gelenlere işaret parmağını sallayan Mirsad’a kaymasıyla olay büyümeden bitmiş oldu. Bu çeyrekteki ilk sayıyı, çeyreğin üçüncü dakikasında Vidmar attı. Daha sonra Mirsad’ın üç hücumda sekiz sayı bulmasıyla Sarı Lacivertliler 51-48 öne geçti. Televizyon molasında oyuna giren Ermal ile toparlanan ev sahibi, son çeyreğe 61-58 üstün girdi. Efes Pilsen dördüncü çeyreğin başında Ermal ile skor bulmayı sürdürdü. Fenerbahçe Ülker’de karşılık veren oyuncu Oğuz’du. Karşılıklı basketlerle bu çeyrekte fark 6 sayı dolayında kaldı. Maçın son 30 saniyesine de 6 sayı geride giren konuk takımın taktik faulleri istenen sonucu vermeyince 83-79’luk skorla seride durum 2-3’e geldi.

Igor Rakocevic – 27:09, 23 sayı, 2 sayı: 4/6, 3 sayı: 3/6 Ender Arslan – 11 sayı, 6 ribaund, 5 asist Ömer Onan – 18 sayı, 2 sayı: 5/6, 3 sayı: 2/5 Mirsad Türkcan – 12 sayı, 7 ribaund


Serinin adamları: Roko Ukic: 10,5 sayı ve 4,33 asist ortalamalarını tutturan oyun kurucu, takımının hücum düzenindeki kilit isim oldu. Efes Pilsen savunması onun üzerinde baskı kurmayı başardığında işler Fenerbahçe Ülker için aksıyordu. Mirsad Türkcan: Tecrübeli oyuncu kazanma hırsı ve mücadeleci ruhuyla takımına büyük katkı sağladı. Maç başına 10,2 sayı ve 6,5 ribaundla oynayan Mirsad, Fenerbahçe Ülker’in seri için anahtar niteliğinde olan pota altı üstünlüğünü sağlamasına da yardımcı oldu.

Serinin özet görüntüleri:

• Abdi İpekçi’de oynanan dördüncü maçın son 15 dakikasına 17 sayı farkla geride giren Fenerbahçe Ülker, uzun süre hatırlanacak bir geri dönüşle maçı 6 sayı farkla kazandı. • Toplam ribaund: Fenerbahçe Ülker 186 – 154 Efes Pilsen

6. Maç: Fenerbahçe Ülker: 76 – Efes Pilsen: 51 Fenerbahçe Ülker, ilk çeyreğin hemen başında seyircisi önünde kupa kaldırmaya ne kadar kararlı olduğunu gösterdi. Efes Pilsen ise maça 6-0’lık seriyle başlayan ev sahibinin iyi savunması karşısında oldukça bocalıyordu. Sarı Lacivertliler serideki en yüksek çeyrek skorunu yakalayarak ilk on dakikayı 32-10 önde bitirdi. İkinci çeyrekte iki takım da skor üretmekte zorluk çekiyordu. Konuk takım, özellikle çeyreğin sonlarında yaptığı tam saha baskılarla rakibinin hızını biraz olsun kesmeyi başarsa da, hücumdaki verimsizliğini sürdürünce soyunma odasına 48-24 geride gitti. Ev sahibi üçüncü çeyrekte de açık ara daha iyi olan taraftı. Fenerbahçe Ülker, çeyreğin ortasında 60-27’lik skorla farkı 33’e çıkarırken, rakibini adeta sahadan sildi. Fenerbahçeli taraftarların şampiyonluk tezahüratları yapmaya başladığı çeyrek bittiğinde skor 65-32’ydi. Son çeyrekte basketbol adına pek bir şey yaşanmadı. Maçın gerisini kontrollü bir şekilde getiren Fenerbahçe Ülkerli oyuncular, son dakikalarda kenarda şampiyonluk kutlamasına katıldı. Serinin genelinde rakibinden üstün olan ve şampiyonluğu daha çok isteyen Fenerbahçe Ülker, maçı 76-51 kazandı. Sarı Lacivert konfetilerin altında, kupa Damir Mrsic’in ellerinde yükselirken, Fenerbahçe Ülker dördüncü şampiyonluğuna ulaşıyordu. Son çeyrekte basketbol adına pek bir şey yaşanmadı. Maçın gerisini kontrollü bir şekilde getiren Fenerbahçe Ülkerli oyuncular, seri boyunca forma şansı bulamayan Berkay Candan, Ali Işık ve Dusan Cantekin’in oyuna girdiği son dakikalarda, kenarda şampiyonluk kutlamasına katıldı. Serinin genelinde rakibinden üstün olan ve şampiyonluğu daha çok isteyen Fenerbahçe Ülker, maçı 76-51 kazandı. Sarı Lacivert konfetilerin altında, kupa Damir Mrsic’in ellerinde yükselirken, Fenerbahçe Ülker dördüncü şampiyonluğuna ulaşıyordu. Güzel bir sonla biten sezonun ardından basketbolseverlerin tek dileği, final eşleşmesinin öngörülmesi güç olan bir basketbol ligiydi.

Ribaundlar: Fenerbahçe Ülker 36 – 25 Efes Pilsen Asistler: Kurumsallık ve Şirketleşme METE İKİZ

Toplam

Efes Pilsen

418 154 75 44 64 96 186 51,6 42 127 33,1 100 149 67,1

Fenerbahçe Ülker

Sayı Ribaund Asist Top Çalma Top Kaybı 2 sayı isabeti 2 sayı denemesi 2 sayı yüzdesi 3 sayı isabeti 3 sayı denemesi 3 sayı yüzdesi S. atış isabeti S. atış denemesi S. atış yüzdesi

454 186 89 37 72 123 220 55,9 40 115 34,8 88 128 68,8


KURUMSALLIK VE ŞİRKETLEŞME METE İKİZ RÖPORTAJI

Onur Saygın

NGBI Yatırım Ortaklığı fonu yatırım direktörü Mete İkiz Spor Kulüpleri şirketleşmesi ve kurumsal yapıya oturması üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği tarafından çıkarılan Kurumsal Yönetim İlkeleri Işığında Türk Futbol Kulüpleri Yönetim Rehberi yazarlarından Mete İkiz Galatasaray’ın 11 yıllık şirketleşme süreci ve Türkiye-Avrupa arasındaki kurumsal yönetim farklılıkları hakkındaki sorularımızı yanıtladı. mevcut ortağa geri satabilir. Sportif A.Ş’nin kurulmasında olmasada halka arz sürecinde AIG’nin işi yönlendirdiğini söyleyebiliriz. Sportif A.Ş yapısına nasıl karar verildi?

Galatasaray Halka arza neden karar verdi? Aslında bunu anlamak için diğer kulüplerinde buna nasıl karar verdiğini bilmemiz gerekli. 4 kulüp şu an İMKB’de işlem görmekte. Galatasaray A.Ş, Trabzonspor A.Ş, Beşiktaş A.Ş ve Fenerbahçe A.Ş. Malatyaspor’un durumu daha farklı değil mi? Evet Malatyaspor ilk şirketleşen kulüp fakat borsada işlem görmedi. Halka arz olmadı ama 200’ün üzerinde ortağı olduğu için SPK’ya tabi olarak devam etti. Tekrar Galatasaraya dönersek ilk olarak halka açılmayı planlayan futbol kulübü olarak planlaması nasıldı? 1999 yılında Galatasaray ilk şirketini kurdu. Bunun amacı özellikle Galatasaray’ın markalaşma stratejisini yönetmek ve GS store gelirleri, reklam ve sponsorluk gelirleri gibi pek çok farklı gelir kalemini bünyesinde toplayıp daha organize bir şekilde yönetmek. 2000 yılına geldiğimizde bir değişikliğe gitti Galatasaray. Bunun nedeni neydi? 2000 yılında daha hızlı büyüme isteğiyle bir finansal ortaklık fonu olan Amerika menşeili AIG şirketiyle görüşmeler başlıyor. Bu süreç yaklaşık 7-8 ay sürüyor ve bundaki amaç şirkete ciddi bir nakit akışı sağlamak ve bu nakit para ile şirketleri hızlı bir şekilde büyütmek. 5-6 sene içinde de daha farklı bir yapıya geçiş yapılın ya hisselerin geri alımı ya da AIG hisselerini halka arz edelim şeklinde plan yapılmıştı. AIG buna sıcak bakmış mıydı? Yatırım ortaklığı fonu 3 şekilde bu tip bir ortaklıklardan ayrılır. Ya 4-5 sene sonra şirketin yeterince büyüdüğüne ve getirisinin arttığını düşünüp halka arz yoluna gider, ya stratejik bir ortağa devreder ki bu Galatasaray örneğinde mümkün değil çünkü kimin alacağını tahmin edemezsiniz ya da

Eğer Beşiktaş’ın uyguladığı İngiliz modeli ile bu işe başlansa AIG bu işe girmeyecekti. Çünkü Galatasaray bütün yapısı zarar etmekteydi ve temettü dağıtamayacaktı. Bu yüzden bütün borçlar ve giderler kulüp üzerinde bırakıldı. Tüm gelirler ise Sportif A.Ş üzerinde tutuldu. Bu yapı yatırımcı için çok elverişli, çünkü sürekli temettü dağıtan bir yapı. Galatasaray bile bile zarar etme kararını neden aldı? Aslında düzgün çalışsa Galatasaray içinde uygun olabilirdi. İlk plandaki gibi %15 lik oranla halka açık kalsa idi hem şirketlerin büyümesi, hem ana ortak olarak alınan temettüler ile AIG’ye ait hisseler geri alınabilirdi. Peki bu oran neden %15’te kalmadı? Özhan Canaydın döneminde AIG ile olan tartışmalar sonucu AIG’nin Sportif A.Ş yönetim kuruluna alınmaması, bunun üzerine Uluslararası Tahkim Kurulunda AIG tarafından bir dava açılması üzerine AIG davayı kazanmaya yakın taraf olmasıyla birlikte Galatasaray’ın 72 milyon dolarlık bir yaptırımla karşı karşıya kalma riski ortaya çıktı. AIG bir kez daha Galatasaray ile masaya oturdu ve hisslerin Galatasaray tarafından alınması için 72 saat süre tanıdı. Fakat Galatasaray bu parayı denkleştiremeyince Galatasaraylı bir iş adamı olan Ünal Aysal’dan son dakikada gerekli olan nakit para alındı. 23,5 milyon dolar AIG’ye ve 9 milyon dolar Sportif A.Ş’den ceza

olarak ödenerek %21.05lik hisseler geri alındı. Aslında Galatasaray istediğini gerçekleştirmiş hisseleri toplamış fakat daha sonra tekrar kaybetmiş. Bunun nedeni neydi? Galatasaray Spor Kulübü ve Ünal Aysan arasındaki antlaşma gereği bu paranın 2 sene içinde Ünal Aysan’a geri ödenmesi gerekiyordu. Fakat Galatasaray Ünal Aysan’a gerekli ödemeyi yapmayınca Ünal Aysan bu %21.05lik hisseyi ikinci bir halka arz olarak borsada sattı. Bu hisseler içinde Futbol A.Ş’den sonra Galatasaray’ın en büyük ortağı olan QVT dahil 14 farklı yatırımcıya satıldı. Bu halka arz ile Galatasaray’ın %37.05’i halka açık oldu. Bu Galatasaray’ın sorunlarının başladığı nokta diyebilir miyiz? Evet Galatasaray’ın temettülerinin %37.05’i daha ilk günden üçüncü parti ortaklara gidiyor. Gelir gider dengesi zaten kritik durumda olan Galatasaray’ın bütün hesapları tamamen şaşıyor. Fenerbahçenin halka arz oranını %15’te tutmasının nedeni de bu mu o zaman? Fenerbahçe halka arza ilk olarak girdiğinde bu oranı %15’te tutacağını tahattüt etmişti zaten. Bu sayede gelir gider dengesini çok bozmadan devam edebildiler. Galatasaray’ın bu halka arzdan kazandığı para ne kadardı? Komisyonları da çıkartırsak 19 milyon dolar.


Bu süreçte Galatasaray’ın dağıttığı temettü miktarı ne kadar? 50 milyon dolar kadar bir temettü dağıttı Galatasaray. AIG’nin yönetim kurullarına alınmamasının nedeni neydi? Kulüp tarafından bildiğim kadarıyla AIG bazı projelere müdahale etmiş. Yatırım ortaklığı fonu ile uğraşan biri olarak ben de ortaklığında bulunduğum şirketlerin riskli yatırımlarına karışıyorum ki böyle bir hakkımızda var. O ilişkinin iyi yönetilmediğini düşünüyorum. AIG ile ilişkiler iyi yönetilseydi Galatasaray bu işte karlı çıkabilirdi. Çok amatörce yönetilmiş bir sorundu bu. Kurumsal yönetimin hiç bir ilkesinin gözükmediği bir yapıdan bahsediyoruz. Galatasaray yönetimsel olarak en kaotik zamanında halka arza gitti. Bunun nedeni neydi? 2000 yılında yapılan antlaşma sonrası 2001 yılında Türkiyede yaşananan kriz üzerine Galatasaray’ın bankalara yaklaşık 16 milyon dolar bir borcu oldu. Hiç bir banka Galatasaray’a kredi vermiyordu, nakit akışı durmuştu. Bu yüzden bir an önce halka arz yapılıp bu borçları kapatmak istediler. Ama gelen nakit parayla borçlarda kapanmadı. O dönem Galatasaray’ın transfere harcadığı para 20 milyon dolar. Kurumsal yönetim açısından kötü örnek olabilecek bir süreçten geçti Galatasaray. Bir sene içinde 3 farklı başkan seçildi, AIG ile ilişkiler kötü yönetildi.

Yayın ihalesinin büyük bir etkisi olacaktır ama Riva projesi sadece Galatasaray Spor Kulübü’nü ilgilendirmekte, borsada işlem gören şirkete bir etkisi olmayacak. Aynı şekilde stat gelirleri de Galatasaray Spor kulübü üzerinde. Burada Fenerbahçe’nin bir farklılığı var. Her sene 8 milyon dolarlık bir stat geliri Sportif A.Ş bünyesine aktarılmakta. Borsada işlem gören şirketler olan kulüplere yönetim kurulu başkanları tarafından para aktarılması konusunda neler düşünüyorsunuz? İngiltere’nin aksine Türkiye’de kulüp satışı açık değil. Bu sayede pek çok yabancı yatırımcı İngiltere’de futbola yatırım yapabiliyor. Ben de Türkiye’de bu yönde bir çalışma olması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de kulüp başkanları kulübün sahibi olmamalarına rağmen kulüne bir nakit akışı sağlamak için bu parayı veriyorlar ama zaten spor kulüpleri de bu kişilere borçlu oluyor.Bu güne kadar hiç bir başkanın kulüpte parası kalmamıştır. Kurumsal yönetim açısından hiç istenmeyen bir durum içindeyiz. Balık baştan kokar sözü aslında bizi tam olarak tanımlıyor. Yönetim kurulları kendi içlerinde kurumsallaşmadıkları için ve başkanın ağzından bir söze baktıklarından dolayı işler düzgün yürümüyor. Bu sistemin değişmesi için neler yapılmalı? Öncelikle kulüp üyelerinin bunu istemesi lazım. Bu yönde gelişim gösterebilecek adayları seçmeleri gerekmekte ve seçilen insanların da bu gelişimi gösterecek bir organizasyon içinde bulunmaları gerekmekte.

Günümüzde devam eden süreç için neler düşünüyorsunuz?

Avrupa’da bunun örneklerini görebiliyor muyuz?

Bu süreçte aslında yapılması gereken yapılıyor. Galatasaray kötü yönetimle buralara geldi ve bir diyet ödemek zorunda. Bu yanlış yapının artık düzelmesi gerekiyor. Bunun için borsada bir çağrı yapıldı. QVT son anda gelerek çağrıda belirlenmiş fiyattan 290.000 hissesini sattı. Bundan sonra SPK’nın onayı bekleniyor. Bu 15 günlük çağrı süresinde halka açık olan 700.000 hissenin 290.000’i alındığı için onay vermesi bekleniyor. Böylece Galatasaray Sportif A.Ş ‘yi kapatıp Futbol A.Ş üzerinden devam edebilecek.

Aslında çok benzer örnekler var. Sosyal ve ekonomik etmenleri dışarda tutarsak Barcelona’nın 2003 yılından bu zamana kadar gösterdiği değişim örnek gösterilebilir.

Galatasaray’ın Beşiktaş’ın da uyguladığı İngiltere modeline dönüş yaptığını söyleyebilir miyiz? Evet ilk başta yapılması gerektiği gibi futbol kulüpleri için en doğru model olan İngiliz modeline dönüş yapılmakta. Bu İngiltere modeli nasıl ortaya çıkıyor? İlk olarak 1983 yılında Tottenham Hotspur tarafından gelirler ve giderler tek bir yapıda bizde anonim şirket olarak adlandırılan yapı ile halka arzı gerçekleştiriyor. Onu çeşitli liglerden 22 tane kulüp takip ediyor. Bunların 12 tanesi ise borsadan hisse senetlerini toplamış şirketler. Bunun nedenide şirketlerin sürekli zarar etmesi hem yatırımcı için kötü hem kulüplerin prestiji için kötü hem de yapılan bütün işlemler açıklanmak zorunda. Bu yüzden hisselerini toplayıp kotaysonu kaldırdılar. Türkiyede böle bir sistem yok mu? İMKB’nin kotayson şartnamesi gereği hisselerin 1 tanesi dahi kalsa o şirket borsada işlem görmeye devam ediyor. Bunun çalışma devam ediyor. Sadece futbol kulüpleri değil pek çok şirket bu sistemin değişmesini bekliyor. Değiştikten sonra Galatasaray da bu yapıya geçebilir. Önümüzdeki sene yürürlüğe girecek yayın ihalesi ve 3. köprü sonrası riva projesindeki gelişmeler şirketleşme politikasını etkiler mi?

Laporta döneminde neler değişti Barcelona’da? Bunun için Laporta öncesi döneminde bilinmesi gerekmekte. 2003 öncesi Barcelona’nın yapısı Türk futbol kulüplerinin yapısına çok benzerdi. Görev tanımları tam yapılmamış, organizasyon olarak tamamen karışmış, kurumsal yönetimin hiç uygulanmadığı bir sistem yaklaşık 20 yıl süresince devam etmiş. Ve bunun sonucunda Barcelona git gide kötüleşen bir yapı sergilemiş. Şu anki başkan Laporta ve arkadaşları bu sistemin değişmesi gerektiğini fark edip kendi aralarında bir yönetim kurulu oluşturuyorlar. 2-3 sene boyunca kulübü dışardan takip edip 2003 seçimlerinde adaylıklarını ortaya koyuyorlar. İyi bir halkla ilişkiler örneği

göstererek iş planlarını, organizasyon yapılarını hem medya ile hem de kulüp üyeleri ile paylaşıp Barcelona tarihinin rekor katılımcısı ile başkanlığa seçiliyorlar. İlk iş olarak yüksek para kazanan ve hiç performans gösteremeyen kulübün profesyonel yöneticilerinin görevlerine son verdiler. İlk dönemde kulübün sorumluluğunu kendi aralarında paylaşarak bu süreci en az hasarla atlattıktan sonra İspanya’nın tanınmış uluslararası tecrübesi olan profesyonellerini göreve getirdiler. Bu profesyonellere hem iyi para vererek hem de performans bazlı ücretlendirme politikası benimsiyerek bu kişilerin kulübe bağımlılığını sağladılar. Bu kurumsal istikrar sağlandığı içinde sportif başarıya ulaşabildiler. Türkiye gibi 2-3 senede bir yönetim kurulu değişen bir yapıda bu istikrardan ne kadar bahsedebiliriz? Barcelona’da da 4 senede bir yapılıyor seçimler ama burada önemli olan zihniyetin istikrar sağlaması. Bunda Barcelona’nın kurumsal yönetim sisteminin katkısı ne kadar? Barcelona’nın 150.000 bireysel üyesi var. Bu üyelerin hepsi her yönetim kurulu seçiminde oy kullanabilmekte. Her sene ise bu üyelerin arasından noter ile yapılan bir seçim ile 2600 kişi belirleniyor. Bu 2600 kişi yönetim kuruluna katılma hakkı kazanıyor. Ayrıca 600 kişiden oluşan bizde ki divan kuruluna benzeyen bir akil adamlar topluluğu var. Bu topluluk Barcelona’nın o seneki icra kurulunu oluşturuyor ve yönetim kurulu da bu kişilere raporlama yapıyor. Kurumsal yönetimin 4 ana ilkesi olan adillik, şeffaflık, hesap verilebilirlik ve sürdürülebilirlik ilkelerinde kaç tanesi Türk spor kulüpleri tarafından uygulanmakta? Türkiye’de futbol konusunda olmayacak olaylar oluyor. Kaç kişi hakkını savunabiliyor ? Ya da bu konuda fikir beyan edebiliyor? Gazetelerde çıkan açıklamalar bile durumumuzu ortaya koyuyor. Böyle bir ortamda nasıl marka değerinden, kulüp itibarından bahsedebiliriz ki? Son olarak Türkiye’deki yöneticiler sürekli olarak İngiltereyi örnek veriyolar fakat kendilerinin pek örnek aldığını söyleyebilir miyiz? İngiltere’de kulüp sahiplerinden Abramoviç dışında çok büyük paralar harcasa dahi isim dışında bir sima oluşmaz çoğunluğun zihinde. Ön plana çıkan sadece futbol takımı oluyor. İdari menejer dışında kimse tanınmaz, onunda görev tanımı bellidir.


BEKLENTİLERİN UZAĞINDA

Alican Keser

Atletizmde Diamond League mücadelesinde ikinci ayak olan Shanghai Grand Prix'i 23 Mayıs tarihinde Çin'de gerçekleşti. 14 Mayıs'ta Doha'daki yarışlardan sonra atletlerin bir sonraki durağı Şanghay oldu. Usain Bolt'un Katar'da yer almamasının ardından gözler 200 metre koşacağı bir sonraki ayaktaydı. Format gereği 100 metre yarışı art arda koşulmadığı için Jamaikalı rekortmeni 200 metrede izleme fırsatı bulduk. Bolt, daha önce yarışacağını açıkladığı 400 metrede ise yarışmadı. Bir çok ünlü atletin gelmediği Çin'de yarışlar beklenenden sönük geçti.

Sonraki Durak Oslo Diamond League’in üçüncü ayağı olan Oslo Grand Prix’i 4 haziran cuma günü gerçekleşek. Sakatlığı bulunan Usain Bolt’un yer almayacağı yarışlarda birbirinden ünlü atletler boy gösterecek. 100 metrede Jamaikalı sprinterler Asafa Powell, Michael Frater, Lerone Clarke, Amerikalı Trell Kimmons, Fransız Roland Pognon ilk sırayı almak için mücadele edecek. Kadınlar 200 metrede Sheri-Ann Brooks, Carmelita Jeter yer alırken kadınlar 400 metrede de Shericka Williams ve Christine Ohuruogu piste çıkacak. 100 metre kadınlar engellide de Lolo Jones, Priscilla LopesSchliep en hızlı olmak için yarışacak. Oslo yarışları ile Avrupa’ya dönecek olan Diamond Lig atletizmseverlerin kaçırmaması gereken yarışlara sahne olacak ve 4 Haziran günü başlayacak

BEKLENTİLERİN UZAĞINDA Diamond League’in Doha ayağına katılmayan Usain Bolt organizasyonun ikinci ayağı olan Şanghay’da piste çıktı. 19.76’lık süreyle yarışı birinci tamamlayan ve pist rekoru kıran dünya rekortmeni Bolt’u, 20.34’lük derecesiyle Amerikalı Angela Taylor ve 20.43’le Ryan Bailey takip etti. Kadınlar 100 metrede piste çıkan Olimpiyat rekortmeni Jamaikalı Shelly-Ann Fraser yarışı Amerikalı Carmelita Jeter’in ardından ikinci sırada tamamlayarak hayal kırıklığı yaşattı. Jeter yarışı 11.09’la tamamlarken Fraser da 11.29’la onu takip etti.

Olimpiyat Şampiyonu Geçildi Dayron Robles’in katılmadığı erkekler 110 metre engelli yarışında ev sahibi favori atlet Lui Xiang 11.40’la ancak üçüncü sırayı alabildi. Oliver David’in 12.99’luk derecesi sezonun en iyisi olurken ikinci sırayı alan Dongpeng Shi 13.39’la ikinci oldu. Kadınlar gülle atmada Olimpiyat Şampiyonu Valerie Villi ikinci sırayı aldı. Yeni Zelandalı 19.72’lik atışıyla Beyaz Rus Nadzeya Astapchuk’un 20.70’lik derecesinin gerisinde kaldı Erkekler sırıkla atlamada olimpiyat rekorunun sahibi Steve Hooker Şanghay’da beklentilerin altında kaldı. 5.96 metrelik rekorun sahibi olan Avustralyalı sporcu 5.50’de kalarak ancak altıncı sırada kendisine yer buldu. Kadınlar 5000 metre yarışında yine Etiyopyalı ve Kenyalı atletlerin üstünlüğü vardı. Yarışı 14.30.96’lık derecesiyle Etiyopyalı Sentayehu Ejigu kazanırken onu 14.31.14’le Linet Chepkwemoi Masai takip etti. Kadınlar üç adım atlamada dünya liderliğinde bulunan Kübalı Yargelis Savigne 14.61’lik atlayışıyla ikinci olurken Kazak atlet Olga Rykapova 14.80’le birinciliğe ulaştı. Erkekler 1500 metre yarışını 23 yaşındaki Kenyalı atlet Augustine Kiprono Choge 3.32.20 ile kazanırken sezonun da en iyi derecesine imza attı. Asbel Kiprop’ 3.32.22’lik derecesiyle vatandaşı Choge’nin ardından ikinci sırayı aldı. Etiyopyalı Mekonnen Gebremedhin’de 3.33.35’le kariyerinin en iyi derecesine ulaşırken yarışı üçüncü sırada tamamladı. Erkekler 400 metre yarışında ise Amerikalı atlet Jeremy Warner 45.41’le kendisi adına sezonun en iyi derecesini yaptı. İkinciliği ise 45.70’lik derecesi ile David Neville oldu. Britanyalı atlet Michael Bingham ise 45.84’lük zamanıyla üçüncü sırayı aldı. Erkekler yüksek atlamada Sylwester Bednarek 2.24’lük atlayışıyla ilk sırayı alırken aynı dereceye sahip Jesse Williams rakibinden daha fazla hata yaptığı için ikincilik kürsünde kaldı. Erkekler sırıkla yüksek atlama dalında Alman Mohre Malt ilk hakkında atladığı 5.70’lik atlayışıyla birinci oldu. Malt sonraki denemesi olan 5.81’i üç hakkında geçemedi. İkinci sırayı Rus atlet Aleksander Gripich 5.60 metrelik derecesiyle Alman atletin ardından geldi. Erkekler uzun atlamada Avustralyalı Fabrice Lapierre 8.30 metre atlayarak ilk sırada yer alırken Amerikalı Dwight Phillips da 8.18’le ikinciliğin sahibi oldu.


Okçulukta Yeni Dönem

Hasan Babur

Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında önemli başarılara imza atan Okçuluk Milli Takımı duraklama dönemine girmişti. Başarıya hasret geçen yılları iyi değerlendiren federasyon, yaptığı atılımlarla diğer amatör branşlara da yol gösterir hale geldi. Jeong Ho’nun oturtmaya çalıştığı sistemin bir örneği. İlkokulda bu sporla tanışan, çok küçük yaştan itibaren okçulukta kendini geliştiren ve eğitimini o yönde alan Elif, henüz 17 yaşındayken hem Dünya hem de Avrupa dereceleri yapabiliyorsa bunun sebepleri üzerinde durmak gerekiyor.

Doğru Model

“Ne yazık ki futbol haricinde hiçbir spor dalı hak ettiği ilgiyi göremiyor. Dolayısıyla spor kültürümüz gelişemiyor. Başarılı örneklerin medyada yer alması hem spor adına hem de sporun temsil ettiği değerler adına büyük önem taşıyor…” Böyle söylemişti 2007’den bu yana Uluslararası Paralimpik Komitesi’nin Dünya Sıralaması’nda zirvede yer alan ve ülkeye okçulukta ilk olimpiyat madalyasını kazandıran Gizem Girişmen. 2004’te Atina Olimpiyatları’na çeyrek finalde veda eden Okçuluk Milli Takımı, 4 yıl sonra Pekin’de çok kötü bir turnuva geçirmiş ve tüm sporcular ilk turda elenmişti. O yılın başında ülke okçuluğu, 88 Seul’de 4 altın madalya kazanarak rekor kıran Güney Koreli Kim Jeong Ho’ya emanet edildi. Dünyanın sayılı antrenörleri arasında gösterilen Koreli’nin maaşı, üçüncü ligde forma giyen bir futbolcunun senelik ücreti kadardı: $ 5 bin. Bu iki örneği yan yana koyunca, 90’ların sonunda yakaladığımız başarıları gerçekçi bir temele oturtmak mümkün olmuyor. Kendi yaş grubunda Avrupa Şampiyonası’nı üçüncü tamamlayan sporcuya, valinin yarım altını reva gördüğü bir spor dalından bahsediyoruz. Lisanslı okçu sayısının sadece 1500 olmasını da yukarıda bahsi geçenlerle birlikte değerlendirince anlıyoruz. Maddi anlamda tatmin etmeyen, motivasyonu kendinden menkul bir sporu Türkiye’de icra etmeye çalışmak,

bu sporun yaygınlaşması için uğraşmak çok büyük iş. Yine de tüm bu can sıkan verilere rağmen, uluslararası arenada olumlu işlere imza atıyor sporcular.

Hasat Zamanı 18-22 Mayıs tarihleri arasında, İtalya’nın Reggio Calabra kentinde düzenlenen Avrupa Gençlik Kupası Kota Yarışması’nı iki altın, bir gümüş, iki de bronz madalya ile tamamladı Milliler. Ağustos’da, Singapur’da yapılacak olan 1. Dünya Gençlik Olimpiyatları’na kota veren yarışma sonucunda bir sporcu da oyunlara katılma hakkını elde etti. 24-30 Mayıs tarihleri arasında, İtalya’nın Roverito kentinde düzenlenen Avrupa Açık Hava Okçuluk Şampiyonası’na ise 7 sporcu ile katıldı Okçuluk Milli Takımı. Bayanlar klasik yay müsabakasında Begünhan Elif Ünsal, yarı finalde Rus Natalya Erdyniyeva’ya 6-0 yenilerek bronz madalya mücadelesine kaldı. Polonyalı rakibi Justyna Mospinek’i 7-3’le geçmeyi başaran Ünsal, bronz madalyanın sahibi oldu. 12 yaşında okçuluğa başlayan Elif, babasının antrenörlüğünde defalarca kez Türkiye Şampiyonlukları kazanmış; geçtiğimiz yıl da, Dünya Şampiyonası’nda dördüncü ve Avrupa Şampiyonası’nda ikinci olmuştu. Turnuvaya katılan 295 sporcu içinde en genç sekizinci isim olan Elif’in başarı hikayesi, Kim

Milli bayramlarında okçuluk yarışmaları düzenleyen, sporun gelişmesi için hükümet desteğini arkasına alan Güney Kore’nin bu sporda dünyanın bir numarası olması da tesadüf değil. İtalya, İngiltere gibi Avrupa okçuluğunda söz sahibi ülkeler sporu bu ülkenin antrenörlerine emanet ederken 2008’de Türkiye’nin yaptığı atılım da çok önemliydi. Kim Jeong Ho göreve geldiği gün yaptığı açıklamada, yapılacak ilk işin aktif sporcu sayısını arttırmak olduğunu söylemişti. Zira turnuvalara katılabilecek durumda olan 50 kişilik bir sporcu havuzunun varlığı pek de iç açıcı değildi. İşte bu noktada hayata geçirilen proje meyvelerini yavaş yavaş vermeye başlıyor. Ülke sporuna kafa yoran herkesin üzerine birkaç kelam ettiği, ‘futbol harici sporları kalkındırma planı’; okçulukta, ilkokul seviyesinde yetenek avcılığına çıkarak başlatıldı. Milli Eğitim Bakanlığı ile Okçuluk Federasyonu’nun birlikte yürüttüğü proje ile, istekli ve yeteneği olan çocuklar yurdun dört bir yanında keşfedilmeye çalışılıyor. 4 yıl önce başlayan bu çalışmaların, hedeflendiği gibi 2012 Londra’da sonuç verip veremeyeceği henüz bir muamma olsa da, atılan adımlar umut verici. Yıl sonuna kadar Dünya Kupası’nın iki, üç ve dördüncü ayaklarıyla birlikte, Avrupa Grand Prix’ine ve Gençlik Olimpiyat Oyunları’na katılacak milliler. Geçtiğimiz Mayıs’ta kazanılan başarıların devamının gelmesi, hem sporcuların motivasyonu hem de projelere olan inancın artması açısından çok önemli. Fakat ne kadar doğru işler yapılıyor olursa olsun, ilginin daimi olması için daha fazla yatırımla birlikte, ödüllerin de cazipleştirilmesi gerekiyor. Fatih Sultan Mehmet döneminde ciddi bir şekilde ele alınan, yapılması için saha ve tesis hatta Ok Meydanı yapılan okçuluk, sonraki tüm hükümdarlar tarafından da desteklenmişti. Geldiğimiz noktada, sporun yeniden canlanması için ellerinden geleni yapan Okçuluk Federasyonu güzel bir başarı hikâyesine imza atacak gibi görünüyor.


VOLEYBOL 2010-2011 TRANSFER GÜNLÜĞÜ

Ahmet Bozada

Her spor dalında olduğu gibi voleybol takımlarında da sezon biter bitmez hummalı transfer çalışmaları başladı. Kadınlar ve erkeklerde şampiyonluk ipini göğüsleyerek duble yapan Fenerbahçe ve son yıllarda hayal kırıklığı ile sezonları bitiren Eczacıbaşı Zentiva transfere atak başladılar.

Kadın Voleybol Takımlarında Transferler Önce Eczacıbaşı Zentiva'dan başlayalım. Zira son dönemde eski günlerini aratan bir performans çizen Türk voleybolunun başarı timsali takım, vakit kaybetmeden transfer bombalarını patlatıp, gelecek sezon ve sezonları ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor. İlk bombalar Vakıfbank'tan Neslihan Darnel ve Galatasaray'dan Elif Ağca oldu. Her iki voleybolcu ile 2'şer yıllık sözleşme imzalayan Eczacıbaşı kadrosunu güçlendirmeyi başardı. Bir yıllık Tenerife macerasından sonra tekrar yurda dönen ve son 2 sezondur Vakıfbank adına ter döken milli voleybolcu Neslihan'ın etkili smaçlarıyla Eczacıbaşı'na faydalı olacağı şüphe götürmez. Aynı şekilde yurtdışı havasını teneffüs etmiş ve RC Cannes takımında şampiyonluk yaşamış milli pasör Elif Ağca da Eczacıbaşı adına isabetli transferlerden. Son transfer ise İtalya’dan. Bergamo ile son 2 yıldır Avrupa Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazanan ve 2010 yılı “en iyi manşet” ödülünü kazanan tecrübeli smaçör Antonella Del Core, 2010-2011 sezonunda Eczacıbaşı forması terletecek. Bu transferde dikkat çeken nokta ise Del Core’nin ligimizde forma giyecek “İtalya doğumlu ilk milli oyuncu” ünvanını taşıyacak olması. Fenerbahçe Acıbadem yakasında ise ses getiren en önemli transfer daha önce Eczacıbaşı forması da giymiş ve lig şampiyonluğu yaşamış Lioubov Sokolova oldu. 2006 yılında Rusya milli takımı ile Avrupa Şampiyonluğu yaşamış ve aynı yıl Avrupa’nın en iyi oyuncu seçilmiş olan 33 yaşındaki Sokolova’dan beklentiler, takımdan ayrılan Gamova’nın boşluğunu doldurmak olacaktır muhtemelen. Gamova’dan bahsetmişken, kendisinin 2 yıllığına Dinamo Kazan takımı ile sözleşme imzaladığını da belirtelim. Bir pasör çaprazı, bir smaçör, bir pasör ve son olarak bir orta oyuncu. Eczacıbaşı neredeyse kabuk değiştirdi. Bahsettiğimiz orta oyuncu yine bir İtalyan. Jenny Barazza, bir senelik Albacete macerası dışında 2. kez İtalya dışına çıktı ve Eczacıbaşı ile 2 senelik sözleşme imzaladı. 1981 doğumlu voleybolcu, dünyanın en iyi blokörlerinden biri olarak kabul ediliyor. 2007 ve 2009 Avrupa Şampiyonalarında ulusal forma ile şampiyonluk yaşayan Barazza, 2007 yılındaki turnuvada “en iyi blokör” ödülünü almıştı.


Bir orta oyuncu transferi de Fenerbahçe Acıbadem’den geldi. Takımlarımız bu transfer döneminde Bergamo’nun yıldızlarına kancayı takmış durumda. Bergamo’dan transfer edilen son isim Alman Christiane Fürst. 1985 doğumlu genç yıldız, 2009 Avrupa Şampiyonası “en iyi blok” apoletine sahip. Eda ve Çiğdem’le birlikte zenginlik kazanan Fenerbahçe Acıbadem’in “orta oyuncu” pozisyonundaki rekabet takıma itici güç olacak mı göreceğiz. Eczacıbaşı ile birlikte transferin en atak kulübü Fenerbahçe Acıbadem şüphesiz ki. İtalya’dan “çalınan” başka bir yıldız var sırada. Katarzyna Skowronska. Nam-ı diğer Kasia, 1983 doğumlu ve 2008 senesinden beri Pesaro takımının formasını giyiyordu. Pesora ile sözleşmesi devam etmesine rağmen Acıbadem Yönetim Kurulu başkanı Mehmet Ali Aydınlar tarafından ikna edilen Skowronska 1 yıl için Fenerbahçe Acıbadem forması giyecek. Dünyanın en iyi pasör smaçlarından biri olan Skowronska, 2007 Dünya Şampiyonasında “en iyi skorer” ödülüne sahip olmuştu. Ligimizin “yıldızlar geçidi” olacağı 2010-2011 sezonunda, Skowronska’nın güzelliği ile de salonlara seyirci çekeceği aşikar. Fenerbahçe Acıbadem ve Eczacıbaşı’nın transfer ataklarına karşılık vermeye çalışan Vakıfbank, Ligimize bir Polonyalı yıldız daha kazandırdı. İtalyan teknik direktör Giovanni Guidetti ile yola devam eden takım, 1978 doğumlu tecrübeli smaçör Malgorzata Glinka ile sözleşme imzaladı. Son olarak Gruppo Murcia takımının formasını giyen Glinka 2003 Dünya Şampiyonasında “en değerli oyuncu” ve “en iyi skorer” ödüllerine sahip. Aynı zamanda orta oyuncu transferi için çalışmalar yapan Vakıfbank, Hırvat voleybolcu Maja Poljak ile sözleşmesini 1 yıl daha uzattı. 2008 yılından itibaren Vakıfbank forması giyen Polonya asıllı Fransız orta oyuncu Kinga Maculewicz’in ise durumu henüz netlik kazanmadı.

Erkek Voleybol Takımlarında Transfer İlk transfer haberi yine Fenerbahçe’den. Kariyerinin büyük bölümünü İtalya’da geçiren ve geçtiğimiz sezon Copra Piacenza formasıyla İtalya Lig Şampiyonluğu yaşayan Küba’lı smaçör Leonel Marshall, Fenerbahçe ile anlaştı. Üstün sıçrama yeteneği ile bilinen ve 3.83 cm’ye kadar ulaşabilen 79 doğumlu voleybolcu için kulübün imza töreni yapması bekleniyor. 2009 yılını altın yılı olarak tarihe nakşeden Arkasspor’dan da transfer hamleleri gelmeye başladı. Geçtiğimiz yıl müzesine Türkiye Kupası’nı ve Avrupa Challenge Cup Kupası’nı götürmeyi başaran Arkasspor için 2010 sezon kapıları yarı finalde Fenerbahçe’ye elenmeleriyle kapanmıştı. İzmir ekibi 31 yaşındaki Brezilya’lı smaçör Joao Paulo Bravo ile 1 yılı opsiyonlu 2 yıllık sözleşme imzaladı. Son 5 sezondur İtalya’da görev yapan Bravo, Marshall gibi Piacenza formasıyla şampiyonluk yaşamış oyunculardan. Takım kadrosundaki etkili smaçör Mezsaroz ile uyumlu bir ikili olacağı beklenen Bravo’nun nasıl bir performans sergileyeceğini göreceğiz. Geçtiğimiz yılın Türkiye Ligi Şampiyonu İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bu yıl yarı finalde Ziraat Bankası’na elenmekten kurtulamamıştı. Gelecek sezon için şimdiden takıma 2 adet takviye yaptılar. Son 2 yıldır Polonya’nın Resovia Rzeszow takımında forma giyen Finlandiya’lı genç voleybolcu Mikko Oivanen de yeni sezonda İ.B.B forması giyecek. 2007-2008 sezonunda ülkemiz topraklarına adım atmış ve Kastamonu Belediye adına forma giymiş olan Mikko pasör çaprazı olarak görev yapıyor. İ.B.B’nin bir diğer transferi ise 2008 yılından beri Halkbank adına forma giyen Bulgar smaçör Todor Aleksiev oldu. Gelecek sezon Ankara ekspresine binecek olan Aleksiev, İ.B.B’ne katkı yapacaktır.


BASKETBOLUN ‘EL CLASSICO’SU

Eray Kaş

Beklenenden çok istenen oldu. NBA tarihinin en büyük rekabeti iki yıl aradan sonra geri döndü. Karşınızda Boston Celtics- Los Angeles Lakers

Basketbol sever bir insana NBA sezonu başlangıcında ‘hangi takımların finalde karşılaşmasını istersin?’ diye sorulduğunda verilecek cevap Boston Celtics- Los Angeles Lakers olacaktır. 21. kez NBA finallerinde karşılaşacak olan iki takım da NBA tarihinin en başarılı ekipleri. Son olarak 2008 finallerinde karşılaşmışlardı ve Boston Celtics seriyi 4-2 kazanıp 17. şampiyonluğunu kazanmayı başarmıştı. Kobe Bryant ve arkadaşları için tek hedef intikam almak. Boston Celtics ise doğu konferansının en iyi takımlarını geçtikten sonra, batının da en iyi takımını geçip şampiyon olmak istiyor. Biraz da iki takımın finale kadar nasıl geldiğine ve artık ne yapmaları gerektiğine bakalım…

LOS ANGELES LAKERS Geçtiğimiz yılın NBA şampiyonu Los Angeles Lakers, Batı Konferansı’nın en iyisi olarak playofflara çıkma başarısını gösterdi. Normal sezonu 57 galibiyetle tamamlayan Lakers, inişli çıkışlı grafiğiyle dikkat çekti. Sezon içinde bir türlü geçtiğimiz yılki havayı yakalayamadılar. Kobe Bryant, her zamanki gibi üst düzey performansını korumayı başardı. Fakat Gasol, Artest gibi yıldız oyuncular istikrarı bir türlü tutturamadılarsa da Lakers sezonu yine de batının tepesinde tamamladı. Los Angeles Lakers, ilk turda Kevin Durant’in sırtladığı Oklahoma City Thunder’a karşı oldukça zorlandı. Sezon sonunda yaşanan talihsizlikler sonrası sezonu sekizinci sırada tamamlayan Thunder, tabii ki karşısında da en zor rakibi buldu. Lakers, normal olanı yapıp evindeki ilk iki maçı kazanmayı başardı. Seri Oklahoma’ya gittiğinde Lakers cephesinde hedef, en az bir maç alıp serinin yükünü hafifletmekti. Ama olmadı. Durant ve arkadaşları evlerindeki iki maçı alıp play-off’ta işlerin o kadar kolay olmadığını Amerika’nın en batısına hatırlattı. Fakat serinin son iki maçına normal sezonun biraz da olsa hayal kırıklığı olan ismi Pau Gasol damgayı vurdu. Önce 5. Maçta 25 sayı ve 11 ribaundla oynadı. 6. maçta da son saniyede maç kazandıran basketi atarak şampiyonun yoluna daha az yorularak devam etmesine vesile oldu. Konferans yarı finaline gelindiğinde rakip, ilk turda Denver Nuggets’i belki de sürpriz bir şekilde geçen Utah Jazz’di. Muhtemelen basketbolseverler ilk turdan daha zorlu bir eşleşmesi bekliyorlardı. Ama Lakers, herkesi yanıltmayı başardı. Utah Jazz’i süpürdüler. Kobe’nin takımı sadece bir maçta Jazz’in galibiyete yaklaşmasına izin verdi. Ama onda da Kobe Bryant bunun sadece bir şaka olduğunu son anlardaki üçlüğüyle gösterdi. Konferans finallerine gelindiğinde rakip, Koç Alvin Gentry’nin bambaşka bir değişime sürüklediği Phoenix Suns’tı. Steve Nash ve arkadaşları artık eskisi kadar yumuşak ve kırılgan değildi. Moralleri çabuk bozulmuyor ve en ufak bir inişte oyundan düşmüyorlardı. Ama en iyisiyle oynamadan işlerin iyi durumda olduğunu düşünmenin yanlış olacağını yine Los Angeles Lakers gösterdi. Evindeki ilk iki maçı Kobe’nin de efsanevi performanslarıyla çok rahat bir şekilde almayı başardı Lakers. İlk maç müthiş bir gösteri yaparken, süperstar 40 sayı ile gövde gösterisi yaptı. Oklahoma City serisinde playoff’ta deplasman maçlarını nasıl olduğunu hatırlayan Lakers, Phoenix’e seriyi bitirmeye gitti. Fakat serinin üçüncü maçında Amare Stoudemire’ın 42 sayı, 11 ribaundluk müthiş performansı galibiyeti getirdi. Dördüncü maçta ise 54 sayılık bench katkısı ile seri 2-2’de dengeye geldi. Bütün sezon boyunca Lakers’ın en çok eleştirilen noktası bench katkısıydı. Bu seride bu olay, başlarına büyük bir iş açabilirdi. Serinin beşinci maçı da bu şartlar altında oynandı. İbre Phoenix’e dönmek üzereydi ki bu sefer de koca sezon beklentilerin çok uzağında kalan Ron Artest sahne aldı. Onun ilginç son saniye basketiyle seri 3-2’ye geldi. Altıncı maçta da 25 sayıyla oynayan Artest, seriyi Los Angeles Lakers’ın kazanmasında büyük pay sahibi oldu. Artık Los Angeles Lakers, konferans şampiyonu olmuştu. Rakip Boston Celtics.


BOSTON CELTICS 2008 yılının şampiyonu Boston Celtics, geçtiğimiz sezonu hayal kırıklığıyla tamamlamıştı. Her yıl biraz daha yaşlanan takımın tek atımlık kurşununu 2008 yılında attığını düşünüyordu herkes. Bu yıl da felaket bir normal sezonu geride bıraktı Boston Celtics. Christmas günündeki Orlando Magic galibiyetinden sonra normal sezonun geriye kalan kısmında 27 galibiyet, 27 mağlubiyetlik performansla oldukça sıradan bir takım görüntüsü çizdiler. Kevin Garnett, Paul Pierce gibi yaşı iyice ilerlemiş oyuncular sezon boyu sakatlıklarla uğraştılar. Rajon Rondo dışındaki bütün takım sakatlık sıkıntısı yaşadı. Normal sezonda New Jersey Nets ve Washington Wizards gibi NBA’in en kötü takımlarına yenildiler. Normal sezonun sonlarında Doğu konferansının üçüncüsü olmak için Atlanta Hawks’la mücadeleye girseler de bunu da başaramadılar ve dördüncü sıradan play-off’a girdiler. İlk turdaki rakipleri Dwayne Wade ve Miami Heat’ti. Birinci maçın ikinci yarısında şampiyon Boston Celtics’ten bir şeyler görmeye başlamıştık. İkinci devrede D-Wade’in de içinde bulunduğu Miami Heat’i 32 sayıda tutmayı başardılar. Celtics 14 sayı geriden gelip maçı 85-76 kazanmayı başardı. İkinci maçta Kevin Garnett’in cezalı olmasına rağmen 29 sayı farkla kazanmayı başardılar. Boston’da bir şeyler değişmişti. Playoff bir takımı bu kadar değiştirebilirdi. Ama deplasmana gidildiğinde daha açık seçik anlama şansı bulabildi insanlar Boston Celtics’i. Yine kazandılar hem de Paul Pierce’ın son saniye basketiyle. Dördüncü maçı kaybetmeleri sadece Miami Heat için şeref sayısı oldu. Serinin beşinci ve son maçında Ray Allen’ın beş üçlüğüyle fark yaratıp, 96-86 kazanmayı başardılar. 4-1’lik muazzam bir performansla konferans yarı finaline çıktılar. Konferans yarı finallerinde rakip, sezonu en çok galibiyet sayısıyla tamamlayan, bu sezon da dahil olmak üzere 2 kere MVP ödülüne sahip Lebron James’e sahip, şampiyonluğun en büyük favorisi Cleveland Cavaliers’tı.. Her ne kadar Boston Celtics, Miami Heat’e karşı üst düzey bir performans ortaya koysa da yollarının burada kesilmesi en olası ihtimaldi. İşte seri bu şartlar altında başladı. Serinin ilk maçında herkes Pierce’ın, Ray Allen’ın, Garnett’in, Lebron James’in nasıl bir performans sergileyeceklerini beklerken ortaya Rajan Rondo çıktı. Her ne kadar Rondo 27 sayı, 12 asistlik performans gösterse de Cavaliers savunması Boston Celtics’i son periyotta 15 sayıda tutarak 101-93 galip gelmeyi bildi. Rajon Rondo, MVP gibi oynamayı başarmıştı. Ama istikrar sağlaması şüphe konusuydu. Yine herkesi yanılttı Rondo ve ikinci maçta 13 sayı, 19 asistlik oyunuyla takımının 18 sayı farkla galip gelmesinde en büyük pay sahibi oldu. Sürpriz bir şekilde deplasmanda bir maç kazanarak durumu 1-1’e getirmişti Boston Celtics. Üçüncü maça gelindiğinde seri Boston’a dönmüştü. Pek çok basketbol sever her ne kadar ilk iki maçı Boston Celtics alsa da Lebron James’in seriye ağırlığını koyup işleri tersine çevireceğini düşünüyordu. Cleveland Cavaliers, Boston Celtics’e evindeki en ağır playoff yenilgisini yaşattı. Lebron 21’i ilk periyotta olmak üzere tam 38 sayı kaydetti. Cavaliers, artık arkasına bakmıyordu. Ve önleri açıktı. Ama yine birini unuttular. Boston Celtics’in salonu TD Garden’ı dolduran taraftarlar, ‘ MVP, MVP’ sesleriyle bütün Boston’u inlettiler adeta. O MVP Rajon Rondo’ydu. Playoff’ların en unutulmaz performanslarından birini gösteren Rajon Rondo, 29 sayı, 18, ribaunt ve 13 asistle triple-double yaparak seriyi 2-2’ye getirmeyi başardı. Serinin beşinci maçı Cleveland’daydı. Boston Celtics için üçüncü maçın intikam vakti gelmişti. Karşılaşmayı 120-88 kazanarak Cleveland Cavaliers’a tarihinin en ağır iç saha mağlubiyetini yaşattılar. Celtics savunması Lebron James’i 14’te 3 isabette tuttu. Lebron James Quicken Loans Arena’dan ıslıklar arasında ayrıldı. Serinin altıncı karşılaşmasında Lebron 27 sayı, 19 ribaunt ve 10 asistle triple-double yapsa da, Rondo ve Garnett’in double-double’lık performanslarıyla Boston Celtics’e maçı 94-85 kazandırdılar. Celtics, çok büyük bir sürprizi başarmıştı. Şampiyonluğun en büyük favorisini geçip doğu konferansı finallerine çıkmayı başarmıştı. Finaldeki rakipleri konferans yarı finallerinde Atlanta Hawks’ı 25.3 sayı ortalaması farkla dört maçta geçen Orlando Magic’ti. Ama bu saatten sonra karşılarına Dream-Team biraz zorlardı Celtics onları. Nitekim Orlando’daki ilk iki maçı kazandı Boston. Final kapısı yarılanmıştı artık. Evindeki ilk maçı da kazanıp sonra iki maçı kaybettiler. Ancak bunlar sadece göstermelikti. Hiç panik yapmadan serinin altıncı maçını da kazanan Boston Celtics doğu konferansı şampiyonu oldu ve NBA finaline çıkmayı başardı. Biraz da Boston Celtics’in finalde ne yapması gerektiğini inceleyelim…

Los Angeles Lakers için finalin kilit noktaları:

Boston Celtics için serinin kilit noktaları:

1.Rondo’yu yıprat: Sezonun en büyük yıldızlarından olan Rajon Rondo, Orlando serisinde biraz geri adım attı. Ama sadece Michael Jordan performansı göstermedi o kadar. Boyalı alana gitmeyi yeniden hatırlarsa Lakers çok fazla zorlanır. Onu durdurmak çok önemli.

1. Rajon Rondo: Eğer Rondo iyi oynarsa, Boston Celtics kazanır. Bu kadar basit.

2. Evindeki maçları kazan: Boston Celtics, hem Cleveland’da hem de hem de Orlando’da maçlar kazanarak nasıl bir deplasman takımı olduğunu gösterdi. Bu yüzden Los Angeles Lakers’ın şampiyon olması için evindeki maçları kazanması şart. 3. Pau Gasol: Boston Celtics, muhtemelen seride o her zamanki playoff sertliğini göstermek isteyecektir. Pota altında Garnett ve Perkins bu sertliğin en büyük temsilcisi olacaklar. Bu yüzden Gasol’un sadece Staples Center’da değil deplasmanda da gereken sertliği göstermesi şart. 4. Ron Artest: Artest’in Paul Pierce’ı yavaşlatması çok önemli. Bir de üzerine Phoenix serisinin altıncı maçındaki hücum performansını gösterirse Lakers için kaymaklı ekmek kadayıfı. 5. Dış şutları savun: Paul Pierce, Ray Allen ve hatta Rasheed Wallace playoff boyunca üç sayı çizgisinin gerisinde oldukça başarılı oldular. Bütün sezonu benchte geçiren Nate Robinson bile Orlando serisinin altıncı maçında üst düzey bir şut yüzdesiyle oynamıştı. Los Angeles Lakers dış şut savunmasını mutlaka sertleştirmek zorunda. Kobe Bryant ve Ron Artest’in yükleri çok ağır olacak.

2. Maç 48 dakika: Celtics iyi oyununu, sert savunmasını 48 dakikaya yaymak zorunda. Eğer ayaklarını bir an için gazdan çekerlerse Cleveland serisinin ilk maçındaki gibi geri düşerler. Karşılarında NBA’in en iyi basketbol oynayan takımı Lakers’ın olduğunu unutmamalılar. 3. Savunma: Boston Celtics; Miami Heat, Clevelan Cavaliers, Orlando Magic serilerinde yansıttığı gibi, şampiyon olduğu zamanki kalitede savunmasına devam etmeli. Başarırlarsa yolu yarılarlar. 4. Bench katkısı: Eğer şampiyon olmak istiyorsanız her şeyi ilk beş oyuncularından bekleyemezsiniz. Glen Davis, Rasheed Wallace, Tony Allen, hatta Nate Robinson mutlaka katkı vermek zorunda. Celtics 2008’de şampiyon olduğunda James Posey, Eddie House ve P.J. Brown’dan çok önemli katkılar almıştı. Lakers’ı yeniden geçmek için destek şart. 5.Ray Allen: Ray Allen, sanki 34 değil de 25 yaşındaymış gibi oynuyor. Sürekli koşuyor ve rakibin savunma düzenlerini alt üst ediyor. All Star üçlük yarışması günlerindeki gibi çok fazla üçlük atıyor ve sokuyor. Ama Kobe Bryant’ı savunurken çok fazla zorlanacak. Mutlaka yardım alması gerekli


Oyun stili olarak NBA tarihinin en önemli oyun kurucularından Isiah Thomas’a benzetilen Rondo, şutlarını daha da geliştirebilirse MVP ödülü için en önemli adaylardan birisi olacak. Hırslı bir karaktere sahip Rondo’nun oyununu geliştirdiği gibi şutlarını da geliştirecektir.

Serhat Gürcan Gündüz

MİNİK DEV RAJAN RONDO

Kentucky Üniversitesi NBA dünyasına en çok oyuncu kazandıran üniversitelerden birisidir. Özellikle basketbol vitrinine çıkardığı oyuncular, defansif özellikleri ve oyun bilgileriyle dikkat çeker. 2004 – 2008 yılları arasında şampiyon olan her takımda bir Kentucky’li oyuncu vardı. Bu isimler Tayshaun Prince, Nazr Mohammed, Derek Anderson ve Antoine Walker’dır. 2000’li yıllar öncesinde ise, efsane Boston kadrosunun değişilmez ismi Frank Ramsey, Nba tarihinin en başarılı koçlarından Pat Riley gibi isimler terletmişti Kentucky formasını. Pat Riley Kentucky Üniversitesinde öğrendiği basketbol bilgisi ve defans özelliklerini o kadar güzel uygulamıştı ki, NBA tarihinin en önemli isimlerinden birisi haline geldi. Tüm bu oyuncuların gölgesinde, 22 Şubat 1986 yılında Kentucky’de doğdu Rajon Rondo. Birçok süper starın hayat hikâyesinde olduğu gibi, onun babası da Rondo henüz 7 yaşındayken evi terk etti. Yine çoğu süper star gibi o da ilk önce basketbol oynamıyordu. Amerikan futboluna gönül vermişti, fakat annesi “cılız” olduğu için onu basketbola yönlendirdi. Basketbolu seven Rondo, lise

takımında oynadığı ikinci senesinde 27.9 sayı 10.2 ribaund ortalaması yakaladı. Bir oyun kurucunun bu kadar yüksek bir ribaund ortalaması yakalaması, yıldız avcılarının hemen dikkatini çekti. Üniversite yıllarında ise 10 sayı ve 10 ribaund aldığı maçlar, 10 sayı ve 10 asist yaptığı maçlardan daha fazlaydı. Bu ortalamalar ve inanılmaz hızı sayesinde U-21 Amerikan Milli Basketbol Takımı’na seçildi. Bu turnuvada asist rekoru kırmayı da başardı Rajon Rondo. 2006 senesinde L.A Lakers yapılan bir takas sonucu, draft hakkını Phoenix Suns takımına devretmişti. Rondo önemli bir oyuncu olmasına rağmen, şut eksiği en büyük sorunuydu. Top çalıyor, ribaund alıyor fakat şut sokamıyordu. Bu yüzden 2006 draftında Rondo, Phoenix Suns tarafından 21. sıradan seçildi. Suns’ta çok uzun süre kalmadı. Takas sonucu hayatının değişeceği takıma gitti. Yeni bir yapılanma içerisinde olan Boston’un en önemli eksiği oyun kurucu mevkisiydi. Kadrosundaki skorer ve şutör sayısı o ka-

dar fazlaydı ki, çaylak Rondo’nun şutunun olmaması onlar için önemli değildi. Çok iyi bir sezon geçiren Rondo, çaylakların en iyi ikinci takımına seçildi. 2008 sezonu ise onun için muhteşem geçti. Şampiyonluk yüzüğünü parmağına takan Rondo, adını da yavaş yavaş ezberletiyordu. Yaşlanan kadronun içerisinde Rondo şampiyonluk sonrası çöken takımın iplerini de eline aldı. Normal sezonda inanılmaz maçlar çıkardı. Triple Double yapan ender oyun kurucular arasına girdi. İlk adımı o kadar hızlıydı ki, NBA’in en iyi savunma yapan oyun kurucuları, onun karşısında ayakta bile durmakta güçlük çekiyordu. İkinci sezonunda en iyi ikinci defans 5’i arasına seçilen Rondo, ertesi sene ise All-Star oldu ve en iyi defans beşinde kendine yer buldu. Kentucky forması ile geldiği NBA’de Boston forması için ter döken bu minik dev, sahneye adım attığı o günden bu yana oyununu çok geliştirdi. Eskiden top kapmak, blok yapmak için savunmacısını bırakan Rondo, artık bir vatoz gibi yapışıyor adamına.


Gary Payton, NBA’ in en önemli savunma oyuncularından birisi, 17 yıllık NBA kariyeri boyunca ismi Seattle Super Sonics’ le tam 13 yıl anılmış, bu kulüpte efsaneler arasında yer almış, daha sonra Milwaukee Bucks, Los Angeles Lakers, Boston Celtics, Miami Heat takımlarının da formasını da başarıyla terletmiştir.

BORA DÖNMEZ

HİÇ SUSMAYACAK GİBİYDİ Rakamlarla Sonics Günleri • 18,207 sayı, 7,384 asist, 2,107 top çalma, 999 maçta forma giyme, 36,858 dakika maçta oynama, 7,292 isabet yüzdesi , 15,562 şut denemesi, 2,855 üç sayılık atış deneme ve 14 tane triple-double ile Seattle Super Sonics takımının hala lideri konumundadır. • 3,726 serbest atış denemesi, 917 üç sayılık atış yüzdesi ile ikinci sırada yer almaktadır. • 4,240 toplam ribaund, 2,706 serbest atış yüzdesi,3,043 savunma ribaund'la üçüncü sırada bulunmaktadır.

California’da hayata gözlerini açan Payton, California Skyline lisesinde basketbola merhaba dedi. Skyline lisesinde henüz gençliğe ilk adımını attığı yıllarda eski NBA oyuncularından Gary Foster ile birlikte basketbol oynadı. Liseyi bitirip, üniversite yıllarının başlamasıyla birlikte Oregon Üniversitesinde 4 yıl boyunca üniversite takımına adını altın harfle yazdırmayı başarmıştı. Üniversite son sınıfında ise ülkenin en saygın dergilerinden olan Sports Illustrated’in kapağında yılın kolej oyuncusu olarak yer aldı. Üniversite yıllarında basketbolunu fazlasıyla geliştirmeyi başaran Payton, mezun olduğunda okulun iki sayılık isabet yüzdesi, üç sayılık isabet yüzdesi,asist ve top çalma istatistiklerinin rekoru kendisine aitti.1996 yılında Üniversitenin Spor Hall of Fame üyesi oldu.

Film Yıldızı Oluyor Gary Payton espirili, sevecen bir micazı olmasına rağmen parkeye çıktığında hakemlerle en çok konuşan oyuncuydu. Bir sıralama yapılsa Trash-talk konusunda Rasheed Wallace’dan sonra ikinci olabilirdi. Bütün bunlara rağmen NBA’in en sevilen oyuncularındandı. Tabi ki basketbolseverler tarafından. Onun savunmasında eriyen diğer guardlar ise, onun ne kadar çok konuşmayı seven bir insan olduğunu bildiklerinden, sürekli onu kızdırmaya çalışırdı. Saha içinde rakip takım ve hakemlerle bol bol konuşsa da Payton takım arkadaşlarını ve genç oyuncuları motive etme konusunda etkili bir liderdi. Maçı sahada kaybeden yapıya sahipti. Çok renkli bir kişiliğe sahip olan Gary Payton, çeşitli televizyon gösterilerinde ve filmlerde boy gösterdi. Basketbolu bıraktığında NBA TV’de yorumculuk yapmaya başladı. Her ne kadar

yakın zamanda NBA’de koçluk yapmak istiyorum dese de basketbol haricinde, oyunculuk yapmayı da sürdürecek gibi gözüküyor. Çekimine başlanılacağı duyurulan “Korku Yok” isimli korku filminde oynayacağı duyuruldu.

Unutulmaz Sonics Günleri Gary Payton’ u anlatmak için kullanılabilecek en güzel kelime glove ise bir diğeri de SuperSonics ‘dir. Seattle’ da 13 yılda tam 999 maça çıkan Gary takımda halen birçok rekoru elinde bulundurmakta ve istatistiklerde zirvede yer almaktadır. Nba ‘de ise Gary Payton 9 kez en iyi defans beşinde yer almış, 9 kez Nba’ in en iyi defans beşinde yer almış, 9 kez de Nba AllStar’a seçilmiş efsanevi bir isimdi. 1996’da ise yeteneklerine paralel bir ödül daha alarak yılın en iyi savunma oyuncusu seçilmiştir.

Son Durak Miami 13 yılın ardından SuperSonics defterini kapatan Gary Payton için bir sonraki durak Milwaukee Bucks oldu. Bucks ile 28 maç oynadı. Playofflara yedinci sıradan giren Bucks Doğu Konferansı birinci turunda Kidd önderliğinde ki New Jersey Nets’e 4-2 elenerek play-offlara veda etti.Bu aynı zamanda Payton için de Bucks defterinin kapanması anlamına geliyordu. Ertesi sezon için Lakers’a transfer oldu. Ve kısa süreliğine de olsa efsane takım kuruldu. Malone, Payton, O’neal ve Kobe Bryant’lı Lakers çoğu otorite tarafından şampiyonluk için en büyük aday olarak gösteriliyordu. Efsanevi kadroyu finalde 4-1 eleyen Detroit Pistons şampiyonluğa ulaşırken Gary için umutlar bir başka bahara kalmıştı. Lakers’ten geriye kalan eldiven lakabı ile 2004-2005 sezonu için

Boston Celtics ile anlaştı. Normal sezonda 77 maça çıkarken playoff ilk turunda takımı Indiana Pacers’a 4-3 elenmekten kurtulamadı. Boston macerası da bir sene sürmüştü ve son durak olan Miami Heat gelmişti. Artık 37 yaşında olan Gary Payton kariyerinde bundan önce forma giydiği dört takımda her zaman ana oyuncu ve oyunculardan olmuş hep ilk beş başlamış kısacası olmazsa olmaz parçalardan birisi durumundaydı. 37 yaşında bir NBA rekortmeni, istikrar abidesi olan Gary Payton kariyerinde daha önce forma giydiği takımlarda şampiyonluk sevinci yaşayamamıştı. Lakers’ta oynadığı dönemden takım arkadaşı Shaq ile birlikte Maimi’nin yolunu tuttu. Heats kadrosunda önemli bir parça olacaktı. Wade - Shaq - Payton üçlüsü normal sezonda harikalar yarattı. Playofflarda finale kalma başarısı gösterdiler. Dallas’ı final serisinde 4-1 yenerek şampiyonluğa ulaştılar. Gary Payton özlemini duyduğu, kariyerinin tek eksik parçası olan şampiyonluğa 37 yaşında ulaştı. Başarının en önemli mimarlarındandı. Serinin üçüncü maçını kazandıran basketle, şampiyonluk kupasının yarısını Miami’ye getirdi. Şampiyonluk yüzüğünü taktıktan sonra, emekli olmak istedi “Eldiven”. Fakat Miami onu bırakmak istemiyordu. 38 yaşında bir senelik daha kontrat imzaladı. Sezon içerisinde aldığı dakikalar ile “en çok süre alan” yedinci oyuncu oldu Nba tarihinde. Attığı sayılar ile Larry Bird ve Hal Greer gibi efsaneleri geride bırakarak, NBA tarihinin en çok sayı atan 21. oyuncusu oldu. Efsane 38 yaşında kariyerine noktayı koydu.


YİNE ALMANLAR

Aslıhan Karlıdağ

Maç tatili diye bir konsept geliştirdik bu yıl. Asıl amacımız maç izlemek ama Bay B.’nin süper planlama yeteneği sayesinde benim maç organizasyonum Güney İspanya tatiline dönüştü. Oyuna mı getiriliyorum diye düşünmeden edemiyorum. Nasıl olsa hem kadın hem erkek şampiyonlar ligi finalini izleyeceğim garanti altında ya sesimi çıkarmıyorum. Nereye gitmek istese “Tamam” diyorum.

İlk durağımız Malaga. Sabah kahvaltı edebileceğimiz bir yer ararken iki küçük çocuk gözüme ilişiyor. Birinde Messi diğerinde Ronaldo forması. Hayatımda Ilk defa gördüğüm futbol oynanmaz tabelasının altında top peşinde koşuyorlar. Etraftaki herkesin ilgi odağı oluveriyorlar bir anda. Dayanamıyorum, fotoğraflarını çekiyorum. Çocuklar birkaç dakikalığına da olsa popülerliğin keyfini çıkarıp, her isteyene poz veriyorlar.

Maça Doğru Güney İspanya turumuzu bitirdikten sonra Madrid’e geçiyoruz. Artık heyecanım iyiden iyie artıyor. Kadınlar Şampiyonlar Ligi Finalini canlı seyredeceğim için çok mutluyum, kalbim pıt pıt atmaya başlıyor. Sonunda maç için Getafe’nin yolunu tutuyoruz. İki defa metro değiştirip Getafe’ye varacağız, yol çok uzun değil. Ama bu İspanyolların rahatlığından mıdır nedir her istasyonda 10 dakika bekliyoruz. Maç öncesi gösteriyi kaçırma riskini göze

alamıyoruz. Metrodan inip taksiye biniyoruz. Bu defa da yoğun bir trafik bekliyor bizi. Kararlıyım bu tatilde hiçbir şey benim sinirimi bozamayacak. Takside şehri incelerken aklıma 1995 Dünya Kupası finali geliyor. O maç (İsveç-Norveç maçı) hayatımda izlediğim ilk kadın futbol karşılaşmasıydı. Maçı izleyebilmek için tüm aileyle kavga etmek zorunda kalmıştım. Pazar gününü aile geçirmek üzere bir organizasyon yapılmıştı. Ben evde kalıp maç izlemek istiyordum. Yine mi futbol, ne zaman bırakacaksın bu topun peşinden gitmeyi sözleri havada uçuşuyordu. Kimse benim inadıma karşı gelemezdi tabi. Sırf Kadınlar Dünya Kupası Finalini izleyebilmek için o gün tek başıma evde kalmıştım. Yıllar sonra yine bir kadınlar futbol finalini izlemek için 3.000 km yol yapmıştım. Ben hiç değişmiyorum sanırım… Stada ulaşıyoruz sonunda. Stadın etrafı panayır alanı gibi. Doğrusunu söylemek gerekirse maça bu kadar ilgi olacağını pek düşünmüyordum. Biletlerin tümü satılmıştı.

Erkek şampiyonlar ligi finali için Madrid’e gelen Almanlar Potsdam’ı desteklemek üzere Getafe’ye akın etmişler. Nereye baksam bir Alman görüyorum. UEFA’nın standından bu organizasyon için hazırlanan atkılardan satın alıyorum hemen. Zaten alınacak bir de tişört var. Onun dışındaki tüm ürünler erkekler finali için tasarlanmış. Dedim ya bu tatilde hiçbir şey beni kızdıramayacak diye, atkımı boynuma geçirip tribündeki yerimi alıyorum. Maç öncesi gösteriyi kaçırmıyoruz neyse ki. Bay B sürekli video çekiyor, ben de maç başlayana kadar tribünleri gözlemliyorum. İlk defa bir futbol maçında kadın erkek oranının bu kadar birbirine yakın olduğunu görüp mutlu oluyorum. İspanyollar bir “hafta sonu aktivitesi” olarak ailece maça gelmeyi tercih etmişler. Çoluk çocuk ailece çekirdek çitliyorlar. Maç saatini beklerken çekirdek çitlemenin evrensel bir aktivite olduğuna kanaat getiriyorum. 15.000 kişilik Alfonso Perez Stadyumu’nun tamamına yakını dolu


Geçici Lyon Taraftarıyım Stada girdiğim andan itibaren koyu bir Lyon taraftarıyım. Bu yıl da Almanlar’ın kupa kaldırmasını istemiyorum. Hem başka geçerli sebeplerim de var! Lyon kadın futbol takımı 1974’ten beri faaliyette. 2004 yılından itibaren ise FC Lyon’un değil Olimpik Lyon’un bir parçası oluyorlar. Lyon başkanı Aulas’ın 2 yıl once Simon Kuper’e vediği ropörtajda, “Lyon günün birinde Şampiyonlar Ligi şampiyonu olacak. Sadece ne zaman olacağını bilmiyorum,” demişti. Burada kastettiği sadece erkek takımı değildi bence. 2004 yılından itibaren Fransa’nın en pahalı transferlerini yaparak takımını güçlendirdi. Lotta Schelin’i 160.000 avroya transfer etti. Schelin bu transfer ücretiyle Fransa’nın en çok kazanan kadın futbolcusu oldu. Geçen yıl Ingvild Stensland, Isabell Herlovsen ve Sarah Bouhaddi’yi de transfer ederek Avrupa’da söz sahibi olabilecek bir takım yarattı. Ve o takım bu yıl, Avrupa’nın en iyi kadın futbol takımlarından İsveçli Umea’yı eleyerek finale yükseldi. Başkanın takıma yaptığı tüm katkılar sonuçlarını vermişti

3-2-1 Laylaylay Maç başlıyor. Tamam, kabul ediyorum, üçlü çekerek başlamıyoruz maça. Çok sakiniz. İlk 15 dakika çok kontrollü geçiyor. İki takım da çok fazla hücuma çıkmıyorlar. Eyvah, Bay B zaten maça gelmeye çok da istekli değildi bir de maç böyle geçerse diye endişelenirken 15. dakikada Lyon’da Necib’in kullandığı frikik direkte patlıyor. Maç hareketlenince rahatlıyorum. Potsdam’da Bajramaj devreye girip Lyon defansını zorlamaya başlıyor. Neyse ki Lyon’da Wendie Renard var, defans-

taki her açığı kapatıyor. İlk yarı bariz Lyon’un üstünlüğü ile geçiyor (Çok tarafsız bir yazı değil farkındayım ama maç analizinde gerçekten tarafsızım!). Özellikle İsviçreli oyuncu Lara Dickenmann’ın sol kanattan geliştirdiği ataklar beni ümitlendiriyor. Maalesef Necib ceza sahası içerisinde çok top eziyor, gol bir türlü gelmiyor. İkinci yarı Almanlar oyunu domine ediyor. Arnavut asıllı Alman oyuncu Fatima Bajramaj 10 numaralı formanın hakkını fazlasıyla veriyor. Her zamanki kıvrak hareketleriyle Lyon defansının arkasına sızıyor. Fakat Alman forvet oyuncuları Wich ve 66. Dakikada Wich’in yerine oyuna dahil olan Japon Nagasato çok etkisizler. 90 dakika golsüz bitiyor. Uzatmalarda da maç aynı hızıyla devam ediyor. Lyon da Potsdam da gol bulmak için saldırıyor. Potsdam gole çok yaklaşıyor, benim yüreğimi de ağzıma getiriyor. Skor değişmiyor. Ve penlatılara geçiliyor. Penaltıları oldum olası sevmemişimdir. Gereğinden fazla adrenalin salgılamama sebep oluyor. Lyon’da Henry 4. penaltıyı kullanmak için topun başına geldiğinde Potsdam 2 penaltıyı kaçırmıştı bile. Henry’nin penaltısını 17 yaşındaki Alman kaleci Sarholz kuratıyor. Moralimi bozmamaya çalışıyorum. Son penaltıyı da Herlovsen kaçırınca rus ruleti bölümü başlıyor. Bajramaj penaltı noktasına doğru yürüyor. “Her büyük oyuncu finalde penaltı kaçırır” düsturunun yinelenmesini istiyorum. Ama O gecenin en güzel penaltısını atıyor, alkışlamamak mümkün değil. Lyon’un en teknik oyuncularından biri Thomiz topun başına gelirken Bay B’ye dönüp “çok teknik bir oyuncu

kesinlikle kaçırmaz”, diyorum. Top bir santim daha soldan gitse 90’a atılan muhteşem bir penaltı olacakken, o gidiyor direğe çarpıyor ve Potsdam’a kupayı getiriyor. Bulunduğumuz tribünde üzülen bir tek ben varım. İspanyollar da tabii ki Almanlar da çok mutlulular. Potsdam kale arkasındaki taraftarıyla doyasıya kutluyor şampiyonluk sevincini. Daha once iki defa daha kaldırdıkları bu kupayı yine müzelerine götürüyorlar. Ben de Potsdam’ı alkışlıyorum tabii ki. Bu maça canlı şahit olduğum için çok mutluyum. Madrid’e Sol Meydanı’na dönüyoruz. Boynumda atkıyı gören Almanlar beni durdurup maçın sonucunu öğrenmeye çalışıyorlar. Futbolsever olmak böyle bir şey olsa gerek. Düşünüyorum da Türkiye’de olsa, 13000 kişiyi stadyuma toplayabilir miydik? Bir Türk kadın futbol takımı final oynasa yolda hiç tanımadığımız, boynunda Kadınlar Şampiyonlar Ligi atkısı olan bir kadını durdurup maç sonucunu sorar mıydık?

Unutulmaması Gerekenler Neyse, yazımı faydalı bilgiler ile tamamlamalıyım. Bu yıl dokuzuncusu düzenlenen Kadınlar Şampiyonlar Ligi organizasyonunu daha önce 5 defa Alman takımları kazanmıştı. Alman hegomonyasına karşı koyabilen İsveçli Umea ve Arsenal olabildi bugüne dek. 2010 finali ilk defa erkekler finalinden 2 gün önce ve aynı şehirde oynandı. Bundan sonraki tüm Kadınlar Şampiyonlar Ligi final maçları erkek finali ile aynı şehirde ve ondan iki gün once oynanacak. Umarım gelecek yıl da Londra’da bir final maçını canlı izleyip, sizlere yazma şansım olur


ORADA BİR LİG VAR UZAKTA

Anıl Erbayrak

Avrupa Şampiyonlar Ligi her takımın katılma ve kupayı kazanma hayalini kurduğu bir organizasyon. Peki, Asya’da durum nasıl? Karşınızda diğer büyük bir kupanın öyküsü…


AFC Şampiyonlar ligi Asya’nın önde gelen 10 liginden 32 kulüp arasında oynanmaktadır. İlki 1967 yılında düzenlenen ve Güney Kore’den “Pohang Steelers” en başarılı kulüp olarak göze battığı şampiyona her geçen gün popülaritesini arttırarak yoluna devam etmektedir. 1967 yılında “Asya Şampiyon Kulüpler Turnuvası” adı altında ve 8 ülke şampiyonunun katılımıyla açılışını yapmıştır. Aynı turnuva 1971 yılına dek devam etmiş ve bu süreçte Tel Aviv’den iki İsrail kulübü 3 şampiyonluk almıştır. 1972 yılına gelindiğinde turnuvaya olan ilginin neredeyse bitmesi sebebiyle turnuva iptal edilmiş ve tam 14 sezon boyunca yapılmamıştır. Bu durum futbol severlere yapılan bir haksızlığın dışında Asya da futbolun yerinde saymasına ve profesyonelliğin ancak 1990’ların sonlarına doğru başlamasına yol açmıştır. 1985/86 sezonunda eski Avrupa Kupası model alınarak yeniden tasarlanan turnuva yeni bir isimde almıştı “Asya Şampiyonlar Ligi”. Şampiyona 85/86 sezonuyla birlikte önde gelen kulüpler yerine sadece yerel lig şampiyonları ile sınırlandırılmıştır. Bu modelleme ve yarışma şekli sebebiyle “Asya Şampiyonlar Ligi” her geçen gün artan bir ilgi ile bu gün bölgenin en saygın yarışmalarından biri haline gelmiştir. 1990 yılında alt sıralarda yer alan ve yine Avrupa’da bulunan aslından modellenerek hazırlanan “Kupa Galipleri Kupası” Asya federasyonu tarafından tüm futbol severlere müjdelenmiştir. Her sene Asya Şampiyonlar Ligi Şampiyonu ve Kupa Galipleri Kupasını kazanan iki takım Süper kupa adı altında karşı karşıya gelerek sezonun şampiyonunu belirlerler.

1985/86 sezonundan bu güne aralıksız devam eden şampiyona sadece 2003/04 sezonunda “SARS” virüsü sebebiyle sadece 1 sezon için askıya alınmıştır. 2004/05 sezonunda 28 takımın 7 ayrı grupta mücadelesi ile yeniden start almıştır. Bugün Doğu Asya ve Batı Asya olarak iki ayrı bölümde düzenlenen turnuvada bu sayede kulüp ulaşım bedellerinin en alt seviyede tutulması amaçlanmıştır. Doğu ve Batı grupları çeyrek final sonrası birbirleri ile karşılaşmaya başlarlar. Tüm karşılaşmalarda dış saha gol, uzatma ve penaltılar kesin belirleyicidir. 2005 yılında turnuvaya dahil edilen Suriye ve Avustralya ile mevcut takım sayısı 28’den 32’ye yükselmiştir. Asya Futbol Federasyonu her yıl yaptığı inceleme çalışmalarıyla güncellediği ülke puanlarına göre davet gönderdiği ülkeler belirlenen sayılarda takımlarla turnuvaya katılabilirler. Bu araştırmalarda esas alınan değerler kulüplerin rekabetçi yapısı, kulübün profesyonel durumu, lisanslı ürün pazarı, kulübün mali durumu ve şüphesiz kulübün yerel ligi kaçıncı sırada bitirdiği önemli rol oynamaktadır. Bir ülkeden birden fazla takım’ın turnuvaya katılma hakkı elde etmesi halinde turnuvaya katılacak 1 takım doğrudan gruplara diğer takım ya da takımlar ön elemeye tabii tutularak turnuvada mücadele verirler. Ön elemelerde temel kural aynı ülkeden iki takımın müsabaka etmemesi yönündedir. Önceki yıllarda finale kalma başarısı göstermiş bir AFC takımı yeni sezonla birlikte yerel lig ve yukarıda bahsettiğimiz diğer kriterler yüzünden turnuvaya ön eleme oynayarak katılma hakkı elde edebilir. Asya futbol federasyonu

ülke puanlarını her iki yılda bir günceller ve bu sayede şampiyonanın rekabetçi yapısı her zaman en üst seviyede tutulmuş olur. Turnuva bugün Asya’nın en saygın şampiyonası konumundadır. Şampiyona formatına göz attığımızda 8 takım 2 ön eleme turu oynarlar sadece 2 kazanan takım gruplara kalmaya hak kazanır. Guruplara kalan 32 takım 8 ayrı gruba Doğu Asya, Batı Asya gibi bölgesel konumlar göz önüne alınarak paylaştırılır. Turnuvaya katılan her kulüp galibiyet için 3, beraberlik için 1 ve mağlubiyet durumunda 0 puan alır. Turnuvanın sonucunda oluşan puan durumu 3 kritere göre belirlenir. Kulüplerin kazandığı puanlar, kulüplerin birbirlerine göre genel gol averajları, kulüplerin ikili gol averajları. Bu kriterler doğrultusunda belirlenen grup birincileri ve ikincileri tek maçlık bir eleme maçı daha yaparlar. Bu eleme turunun galibi 8 takım çeyrek finale çıkmaya hak kazanır. Bu elemede takımlar bölge ya da kulüp değeri gözetilmeden tamamen rastgele birbirleri ile eşleştirilirler. 2010 sezonundan itibaren bu duruma tek istisna aynı ülkeden iki takımın eşleştirilmemesi olarak eklenmiştir. İç saha dış saha olmak üzere 2 ayaklı olarak düzenlenen çeyrek finalde Avrupa turnuvalarında olduğu gibi iç saha ve dış saha gol uygulaması esas alınır. Ancak her iki ayakta da beraberliğin bozulmaması durumunda uzatma süreleri ve penaltılar belirleyici rol oynar. Turun galibi 4 takım yarı finale yükselmeye hak kazanır. Çeyrek finalle aynı kurallar çerçevesinde gerçekleştirilen yarı final maçlarından sonra kalan iki takım final mücadelesi verirler.

Para Ödülleri •

GRUPLARDA

o o o o

Galibiyet :40.000$ Beraberlik :20.000$ Mağlubiyet : 0$ Seyahat Yardımı :30.000$ X 3

16. Tur

o o

Katılım Seyahat Yardımı

ÇEYREK FİNAL

o o

Katılım Seyahat Yardımı

YARI FİNAL

o o

Katılım Seyahat Yardımı

FİNAL

o o o

:50.000$ :40.000$

:80.000$ :50.000$

:80.000$ :60.000$

Şampiyon :1,5 Milyon $ İkinci :750.000 $ Seyahat Yardımı :60.000$


FUTBOLUN MUTFAĞI

Anılcan Yıldırım

Giydikleri kıyafetlerden verdikleri demeçlere, gittikleri mekanlardan bindikleri arabalara kadar her adımları ayrı sansasyon yaratan futbolcular, bu sefer eşleriyle gündemimizde. Bugüne kadar attığı golden sonra yüzüğünü öpen, kollarını beşik sallar gibi sallayarak yeni doğan çocuğuna veya topu formasının altına sokarak hamile eşine selam yollayan futbolcuları gördük hep. Bu yazımda her zaman göz önünde olan futbolcuların tribünlere yaptıkları bu jestlerin muhattapları olan futbolcu eşlerini, onların hikayelerini ve birlikteliklerini mercek altına alacağız.

Steven Gerrard&Alex Curran Liverpool’un kaptanı Steven Gerrard’ın eşi Alex Curran 28 yaşında ve eski bir manikürcü. Bugünlerde modellik ve moda yazarlığı yapan Curran’ın Daily Mirror gazetesinde Go Shopping with Alex Curran adında bir köşesi de mevcut. Girişkenliğiyle göze batan Curran, 2007 yılında çıkardığı kendi adını taşıyan Alex isimli parfümle o senenin en çok satanları arasına girmeyi başardı. Lilly-Ella (6) ve Lexie (4) isimlerinde iki kızları olan çift 2007 ‘den beri evli.

Kaka&Caroline Celico Real Madrid’in yıldızı Kaka ve eşi Caroline Celico’nun hikayesi alıştığımızdan daha eskiye dayanıyor. Kaka ile ortaokula giderken 13 yaşında tanışan ve 2005’te 18 yaşına girdiğinde evlenen 1987 doğumlu Celico, eşi ile ilişkilerini tam bir çocukluk aşkı olarak tanımlıyor. Koyu bir katolik olan ve dini inançlarını yansıtmaktan geri durmayan çiftin evliliğin de Sao Paolo’da bir katolik kilisesinde gerçekleşmesi sürpriz değil. Luca Celico Leite isiminde 2 yaşında bir de oğulları bulunan çift bu aralar Celico’nun Milano’da devam eden üniversitesi nedeniyle birbirlerinden uzak kalmış durumda.

Raul Gonzalez&Mamen Sanz Dünyanın en meşhur gol sevinçleri sıralamaya kalksak, Raul’un sağ elinin yüzük parmağındaki alyansını öperek tribünü işaret etmesi hemen aklımıza gelir. İşte tribünde işaret ettiği kişi, eşi María del Carmen Redondo Sanz, yani kısaca Mamen Sanz. 1997 yılında Ünlü tasarımcıların defilelerinde modellik, reklam çekimlerinde de fotomodellik yapan Sanz ve Raul 1999 yılında evlendiler. İsmi Jorge Valdano’dan gelen Jorge, Hugo Sanchez’den gelen Hugo, Hector Rial’den gelen Hector ve Lothar Mattheus’den gelen Mateo olmak üzere dördü erkek ve Maria adında biri kız olmak üzere beş çocukları bununan çift İspanya’nın en gözde beraberliklerinden.


Wayne&Coleen Rooney

Zlatan Ibrahimovic&Helena Seger

Sıradaki futbolcu eşimiz İngilizlerin haşarı çocuğu klişesinden, evlenip baba olmasına rağmen kurtulamayan Wayne Rooney’nin eşi Coleen. 1986 yılında doğan ve Liverpool’da Wayne ile aynı mahallede büyüyen Coleen eşini 12 yaşından beri tanıyor. 16 yaşında çıkmaya başlayan ve 2008’de evlenen çiftin Kai Wayne Rooney adındaki oğulları da 2009 yılında dünyaya geldi.

Sıradaki çiftimiz Barcelona’nın yıldzı Zlatan Ibrahimovic ve eşi Helene Seger. 2001 yılında İsveç’te tanışan çift bundan dört sene sonra hayatlarını birleştiriyor. Buraya kadar her şey normal. Alışılmadık olan ise Helene Seger’in 40 yaşında olup Zlatan’dan 11 yaş büyük olması. Zlatan’a göre eşi kendisini mutlu ve genç hissettirdiğinden yaş farkının hiçbir önemi yok.

İlk buluşmalarında Austin Powers 2 filmine gittiklerini söyleyen Coleen, Wayne’in annesinin yarı zamanlı görevli olduğu katolik okulunda eğitim görmüş. Televizyon sunucusu ve aktris olan bayan Rooney, eşine hayat kadınlarıyla basıldığı yönündeki haberlerin çıktığı dönemde bile destek olmaktan geri durmadı.

Gençliğinde İsveç’te barmenlik ve modellik yapan Seger’in kariyeri ise başarılarla dolu. Barmenlik ve modellik yaparken bir mağazada bulduğu asistanlık işiyle hayatı değişen Seger, önce mağaza müdürü ardından da Swatch’ın muhasebe müdürü oluyor. Ekonomi mezunu olan Seger bununla da kalmayıp aynı zamanda FlyMe adlı havayolu şirketinde de pazarlama müdürlüğü yapıyor. 2005 yılında dünya evine giren çiftin Maximilian (4) ve Vincent (2) adlarında iki de oğlu bulunmakta.

Mikel Arteta&Lorena Bernal

Rafael&Sylvie van der Vaart

Son çiftimiz ise Everton’un İspanyol orta sahası Mikel Arteta ve eşi Lorena Bernal. Eşinin geçirdiği uzun sakatlıklarda tekerlekli sandalyeyi itmekten asla vazgeçmeyen Bernal Arjantin doğumlu. İspanya pasaportuna da sahip olan Bernal’a bakınca 1999’da İspanya Güzellik Yarışmasını kazanmasının tesadüf olmadığı anlaşılıyor. Televizyonun en çok seyredilen dizilerinden olan CSI Miami ve Chuck’ta da roller alan Bernal ve Arteta çiftinin 2009 yılında dünyaya gelen Gabriel adında bir de oğlu var.

Hollanda’da 2003 yılının en seksi kadını seçilen Sylvie, Rafael ile o Ajax’ta oynarken tanışıp 2005 yılında dünya evine girdi. Kocasından beş yaş büyük olan 32 yaşındaki Sylvie model, aktris ve aynı zamanda televizyon sunucusu. Pure by Sylvie adında bir mücevher markası da bulnan Sylvie, 2008 yılındaki FIFA Yılın Oyuncusu töreninin de sunucusuydu. 2004’teki bir Hollanda ligi maçında rakip (Ado den Haag) taraftarın kendisine yahudi aleyhtarı tezahürat yapması nedeniyle maç yarıda kaldı. Geçen sene göğüs kanseri teşhisiyle ameliyat olan ve kemoterapi gören Sylvie, bu sıkıntılı dönemleri eşiyle birlikte atlatıp iyileşti. Çiftin 2006 yılında dünyaya gelen Damian Rafael adında da bir oğlu bulunmakta.


GÖKMEN ÖZDEMİR’E SORDUK: Haberciliğin Dünü, Bugünü, Yarını Onur Saygın

Türk spor medyasının genel durumu hakkında neler düşünüyorsunuz? Türkiye’de 2 tip basın mensubu var. Biri gelenekçiler, diğeri yenilikçiler. Gelenekçiler yıllardan beri medyayı kendi propagandalarını yaparak istedikleri gibi yönlendirdiler. Bunun için de medya ile oyun hamuru gibi oynadılar. Ama artık kulüplerden haber almak ne kadar zorsa, medyanın da sizin propagandanızı yapması o kadar zor. İliştirilmiş gazeteciliğin sporda sonu geldi denilebilir o zaman? Evet denilebilir. Bütün basın mensupları dik bir duruş sergilemek zorunda. Nesil yavaş yavaş değişmekte.12 yıldır gazetecilik yapıyorum artık yavaş yavaş doğruları bulmaya başladık, doğruların peşinden koşmaya başladık. Eskiden basın mensupları ve kulüp yöneticilerinin ortak yalan haber yaptıklarına şahit olduk. Artık bu tip gazetecilik ortadan kalktı, doğruların peşinden koşan bir nesil geliyor. Bu da haberlerin yalanlanma riskini arttırmış oldu. Evet, kulüpler tarafından istenmeyen, kulüp menfaatleriyle örtüşmeyen haberler çıkmaya başladı. Kulüpleri de anlamak gerekiyor ama artık her yalanlama yalanlama değil. Çoğu mecbur kalınarak yapılmış yalanlama açıklamaları.

ahlaki bir yükümlülük getirmez. Bu gazetecinin üzerindeki kamuoyu baskısını arttırır, ama sürekli olarak gazetecinin yaptığı haberler doğru çıkıyorsa bıçak kulüp tarafına döner. Artık kulüplerin yalanlamaları itibar görmemeye başlar. Bu yalanlamalarda haberlerin kaynak gösterilmeden yapılmasının etkisi ne kadar? Ben bugüne kadar hiçbir gazetecinin kaynak göstererek haber yaptığını görmedim. Hiçbir gazeteci kaynağını açıklamak zorunda değildir. Ama günümüz spor medyasında haberi birinci kaynaktan alsanız bile doğrulatıp koymak zorundasınız. Peki bu doğrulatma haberde belirtilmeli mi? Hayır. Şöyle örnek verelim, A takımının kulüpbaşkanı X bizim takıma transfer olacak dedi, ben bunu direkt haber yapamam X ile görüşmem lazım X’in takımı ile görüşmem lazım ancak bunlardan sonra haber yapabilirim ve bunu belirtme ihtiyacı hissetmem. Bu araştırmalar sonrası yapılan haberler yalanlanıyorsa, bu yalanlayanın vicdani problemidir.

Dünya Değişiyor Bu da haberlerin yalanlanma riskini arttırmış oldu.

Yalanlamalar hakkında neler düşünüyorsunuz? Genelde yalanlanan haberlerin gerçekleştiğini görüyoruz.

Evet, kulüpler tarafından istenmeyen, kulüp menfaatleriyle örtüşmeyen haberler çıkmaya başladı. Kulüpleri de anlamak gerekiyor ama artık her yalanlama yalanlama değil. Çoğu mecbur kalınarak yapılmış yalanlama açıklamaları.

Tabi ki. Yalanlanan haberlerin %90’ı 3 ay sonra, 6 ay sonra gerçekleşiyor. Önemli olan doğru haberi yazmak. Bir gazeteci doğru haberi yazdığını düşünüyorsa isteyen istediği kadar yalanlama yayımlayabilir. Bu gazeteciye

Taraftar baskısı bizim üstümüzde de oluşmakta. Her sabah bilgisayarınızı açtığınızda bir sürü mail ile karşılaşıyorsunuz, forumlarda hakkınızda haberler, yazılar çıkıyor.

İnsan ister istemez kendi hakkında yazılanları okudukça etkileniyor. Zamanla bunları takip etmemeye başlıyorsunuz. Sizin de takip ettiğiniz veya yazdığınız bir yer var mıydı? Benim de taraftarı olduğum bir takım var. Herkes biliyordur sanırım Galatasaray taraftarıyım. Eskiden ben de bir Galatasaray taraftar forumunda yazıyordum. Ama daha sonraları buraları okumamaya ve bu forumlarda yazmamaya başladım. Bu tip ortamlarda sağlıklı bir tartışma ortamı oluşabileceğini duşünmüyorum. Çünkü herkes bilirkişi, herkesin duyduğu dedikodular var. Kulübe yakın kaynaklar gibi? Kulübe yakın kaynaklar gibi, yöneticinin akrabasının oğlunu tanıyorum gibi. Bu konuda en net bilgiye gene gazetelerden ulaşılabilir olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de kaynağı olmayan hiçbir haber yok. Eğer CD grubuna hitap eden masa başı yalan haber üreten bir spor gazetesi değilseniz, her haberin bir kaynağı ve bu haberin doğrulatmasını olmadan haber yapamazsınız. Birçok kulüp kendilerini medyaya kapattı. Haber almak daha da zorlaştı. Bu konuda neler düşünüyorsunuz? Bunun dünya standartlarına geldiğini düşünüyorum. Dünyanın önemli hiçbir kulübüne kolay kolay giremiyorsunuz. Bu da haber yazım stillerini değiştirdi. Artık Haber analiz tarzı yazılar ağırlık kazandı. Sizi bir gazeteci olarak en çok sinirlendiren soru nedir? En çoksinirlendiren soru ‘’Bu haber doğru mu?’’. Yalancı muamelesi görmek insanların sinirlerini yıpratıyor.


Serdar Özkan ve Mehmet Badtal transferi , Jo ve Giovanni Dos Santos transferlerine benziyor. En azından oyuncu stilleri olarak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yabancı kontenjanını azaltmak adına olumlu transferler. Ayrıca ücret baremi daha düşük oyuncular. Serdar ve Mehmet’i alması bu oyuncuların Galatasaray’da ilk 11 futbolcusu olacaklarını göstermiyor. Galatasaray’ın ciddi ilk 11 transferlerine ihtiyacı var.

Her Şeyi Yazamazsın

Medya Günah Keçisi

Haber kaynaklarınızla sohbet ortamında ulaştığınız haberlerin yayımlanması hakkında neler düşünüyorsunuz?

Taraftarlar arasında da bölünmüşlük doğuruyor bu. Şampiyonluk maçı sonrası Fenerbahçe taraftar forumlarında Aziz Yıldırım’ın istifa etmesini en çok basının istediği konuşuluyordu.

Bunun yapılmasına tamamen karşıyım. Eğer sohbet ortamında bir habere ulaşıyorsanız bu haberin kaynağına ulaşmak zorundasınız. Haberi duyduğunuz gibi yazmak yerine aldığınız haberin oluşturduklarını incelemeniz gerekmekte. Bir gazetecinin ulaştığı haberlerin ne kadarını yazabildiğini düşünüyorsunuz? Ben bir gazetecinin bildiklerinin en fazla %30 kadarını yazabildiğini düşünüyorum. Bağımlı oldukları için mi? Hayır bağımlı olduklarını da düşünmüyorum. Gazeteci olarak bildiklerinin tamamını yazamazsın. Kamu vicdanı, etik, kaynaklara saygı, kaynakları koruma bunların hepsi bir araya geliyor ve bu süzgeçten geçenleri yazabiliyorsun. Bazı haberleri kanıtlayamaycağın için yazamıyorsun. Galatasaray Diyarbakırspor maçında Arda Turan’ın protesto edilmesi hakkında çıkan haberler gibi? O konuda benim bir tezim var. Haldun Üstünel tribünlere çok yakın tribün liderlerine şu futbolcuyu protesto edin dediğini düşünmüyorum. Hem Haldun Üstünel’i hem tribün liderlerini tanıyorum. Böyle bir dialog içine gireceklerini düşünmüyorum. Fakat Haldun Üstünel sohbet sırasında ‘’Arda da hiç kendine bakmıyor.’’ derse bunun karşı taraftan algılanması farklı olabiliyor. Uzun vadede bu tip yönetici tribün ilişkilerinin doğurduğu sonuçlar ortada. Bundan son zamanlarda Beşiktaş muzdarip oldu. Kılıçla yaşayan kılıçla ölür. Siz tribünleri kullanmaya çalışırsanız, birileri de o tribünleri size karşı kullanmaya çalışır. Bu bütün tribünlerde böyle olmuştur, sadece Beşiktaş özelinde değil. Tribün büyük bir güç ve bu büyük gücü kullanmak isteyen kontrolsüz güçler var.

Fenerbahçe - Trabzonspor maç sonrası ben bir tane basın mensubunun tribünleri yaktığını görmedim. Anonsu da gazeteciler yapmadı, konfetileri de gazeteciler atmadı. Bunun sorumluluğu basına yüklenemez. Medyayı eleştirmek, medyayı günah keçisi yapmak insanların kolayına geliyor. Bu konuda medya çok savunmasız, yeni gelen nesilile birlikte bunun değişmesi gerektiğini düşünüyorum. Biraz da Galatasaray’dan bahsetmek gerekirse yabancı futbolcuların uyum sağlayamamasını neye bağlıyorsunuz? Ben futbolcu olsam, bir kulübe transfer olsam ve bu kulübün yöneticisi 5 kupaya talibiz derse ürkerim. Hedefler gerçekçi olmalı, hedeflere ulaşmak için organizasyonunuz sağlam olmalı ve ekonomik gücün yerinde olmalı ki bazı müdahalelerde bulunabilesin. Sabri’nin yerine transfer yapılacağı düşünülüyor. Sizce böyle bir hamle taraftarın Rijkaard’a bakışını nasıl etkiler? Sonuçta Sabri’nin son yıllardaki en iyi sezonuydu. Galatasaray tribünün Rijkaard’a inancı bitti bence. Rijkaard dokulunmaz olarak geldi Galatasaray’a, herkes ondan takımın üstüne bir şeyler koymasını bekledi. Galatasaray 34 ligmaçında 8 kere mağlup oldu. Avrupa kupalarında istediği yere gelemedi. TürkiyeKupası’nda Antalyaspor’a elendi. 55 maç oynadı Galatasaray ve bu maçların hiçbirinde gelecek sezon için umut vermedi, oynayan oyucuların performansları hiç artmadı. Rijkaard sezon başından beri Galatasaray orta sahasının zayıflığından bahsediyordu, devre arası transfer döneminde alınan 3 futbolcudan hiçbiri orta saha oyuncusu değil. Burada büyük bir çelişki var.


AVRUPA’NIN GELECEĞİ İNGİLİZLER

Alican Keser

Dokuzuncu UEFA 17 Yaş Altı Futbol Şampiyonası 18-30 Mayıs tarihleri arasında Liechtenstein'da düzenlendi. Milli takımımızın çeyrek finale çıktığı turnuvayı, finalde İspanya'yı 2-1'lik skorla yenen İngiltere turnuva tarihinde ilk defa şampiyon oldu.

1982-2001 yılları arasında 16 Yaş Altı olarak düzenlenen şampiyona 2002 yılından itibaren şu anki halini alarak 17 Yaş Altı olarak düzenlenmeye başlandı. O tarihten itibaren dokuz turnuvanın yedisinde yarı finale çıkmayı başaran İspanyollar beş kere final oynayıp bunların üçünde de mutlu sona ulaştı. Onları üç finalde sadece bir kez galip gelen Fransa izliyor. Maviler, 2004 yılında Gerard Pique, Cesc Fabregas’ı kadrosunda bulunduran boğaları 2-1 yenerek ilk ve tek şampiyonluğuna ulaştı. Milli takımımız turnuvada iki kez mutlu sona ulaşırken bir şampiyonluğu 1994 yılında U-16 formatında kazanılmıştır. O kadroda yer alan isimler arasında Fatih Tekke, Mehmet Önür, Fevzi Tuncay, Okan Özke, Serdar Meriç, Ekrem Yaman gibi isimler bulunuyordu. Finalde Danimarka’yla karşılaşan milli takımımız

Serdar Meriç’in golüyle kupayı kazanan taraf oluyordu. 2005 yılında İtalya’nın ev sahipliği yaptığı şampiyona da ise milli takımımız finalde Hollanda’yı Deniz Yılmaz ve Tevfik Köse’nin golleriyle 2-0 yeniyordu. Türkiye kupaya uzanırken Nuri Şahin de turnuvanın en değerli oyuncusu seçildi.

Yenilgisiz Şampiyon Sekiz takımın katıldığı turnuvada mücadele dörderli iki grupta başladı. A grubunda İspanya, Fransa, Portekiz ve İsviçre yer alırken b grubunda ise İngiltere, Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve Yunanistan bulunuyordu. Boğalar grupta üç maçını kazanırken öne çıkan isimler de grup maçlarında dört gol atan Paco ve iki gol atan Gerard oldu. A Grubunda ilk iki sırayı alan Fransa ve İspanya bir üst

tura çıktılar. B grubunun ilk ikisiyle çapraz eşleştiler. Ülkemizin de bulunduğu b grubunda diğer takımlar İngiltere, Yunanistan, Çek Cumhuriyet’iydi. İngilizler ilk, Türkiye de ikinci sırayı alarak bir üst tura çıktılar. Eleme turuna geçildiğinde öne çıkan iki takım İngiltere ve İspanya’ydı. Ada ekibi yarı finalde Fransa’yı 2-1 ile geçerken Matadorlar da Milli takımımız karşısında 3-1’lik skorla sahadan ayrıldılar. Finale kadar yenilgi almayan iki grup lideri 30 Mayıs günü finalde karşı karşıya geldi. Mücadelede 22. dakikada Barcelonalı Gerard’ın attığı golle öne geçen İspanyollara cevap gecikmedi. 30. dakikada Andre Wisdom’la beraberliği yakalayan İngiltere yarı finalde Fransa’ya iki gol atan Conor Wickham’ın 42. dakikadaki golüyle öne geçti. İspanyollar beraberlik için yüklense de aradığı golü bulamadılar ve İngilizler turnuvayı yenilgisiz şampiyon olarak tamamladı.


Turnuvanın En İyileri Jack Butland (Kaleci, İngiltere) Turnuvanın ilk iki maçında yedek kulübesinde oturan grubun üçüncü maçı olan Türkiye maçıyla beraber kaleyi Samuel Johnstone'den devraldı. Birmingham City'nin oyuncusu olan Butland yerini sağlama aldı ve takımı finalde İspanya'ya karşı 2-1 galip gelirken iyi bir performans sergiledi. Tiago Ferreira (Defans, Portekiz) Porto forması giyen Tiago turnuva boyunca Tobias Figueiredo'yla defansın ortasında başarılıydılar. Portekiz'in turnuvada sadece üç gol yemiş olmasında onların payı büyük. İspanya maçının son dakikalarında o iki golü yemeleri de onlar için talihsizlik oldu. Ferreira'nın Portekiz'e katkısı turnuvada büyük oldu. Mattia Desole (Defans, İsviçre) 2008 yazında İnter'le sözleşme imzalayan sol kanat oyuncusu sakatlığı yüzünden turnuvada çok fazla süre almasa da elit grup maçlarındaki performansı ve şampiyona da oynadığı maçlarda takımı adına olumlu işler yaptı. Kaptan Desole'nı yokluğunda İsviçre defansı oldukça zorlandı ve turnuvaya veda etti. Konstantinos Rougkalas (Defans, Yunanistan) Yunanistan elemelerde hücüm gücüyle dikkat çekerken kupaya gelindiğinde defansı kendinden söz ettirdi. Özellikle İngilizlerden tek gol yemeleri ve Çeklerle 0-0 berabere kaldıkları maçlardan başarılı oyun sergilediler. Olympiakoslu defans oyuncusu Rougkalas takıma adına öne çıkan isimlerdendi. Tomáš Kalas (Defans, Çek Cumhuriyeti) Türkiye maçında yedikleri şanssız gole rağmen başarılı maçlar çıkaran Kalas, Yunanistan maçında gördüğü kırmızı kartla turnuvayı erken noktaladı. Taşkın Çalış (Orta Saha, Türkiye) Turnuva boyunca milli takımımızda tüm gözler üç gol atan Artun Akçakın üzerinde olsa da Borussia Mönchengladbach forması giyen kanat oyuncumuz Taşkın kritik zamanlarda attığı iki gol ve oyunuyla adından bolca söz ettirdi. Taşkın İngiltere karşısında takımımızı öne geçiren golü atarken yarı finalde de İspanya karşısında beraberliği getirmişti. Abdoulaye Doucouré (Orta Saha, Fransa) Yarı finalde elenen Fransa'nın Rennes forması giyen orta sahası Doucouré turnuva boyunca Pogba ve Sanogo'yla beraber takımını taşıyan isimlerdendi. Abdoulaye ülkesinin İngiltere'ye elenmesine mani olamadı. Paul Pogba (Orta Saha, Fransa) Geçtiğimiz yaz Arsenal ve Manchester United'ı birbirine düşüren Pogba turnuvada takımının orta sahasını toparlayan isim olarak göze çarptı. Defansa yönelik özellikleri dışında Portekiz karşısında takımına galibiyeti getiren golü attı. Yarı finalde de İspanya'ya attığı gol takımının elenmesine engel olamadı. Gerard (Forvet, İspanya) Jesé Rodriguez'le birlikte kanatta rakiplere zor anlar yaşatan Barcelonalı oyuncu grup maçlarında Portekiz'e attığı iki golden birisi kornerdendi. Gerard'ın ekibi finalde İngiltere'ye yenilmesine rağmen İngiliz sol kanat oyuncusu Luke Garbutt, Gerard'ın o maçtaki performansını unutmayacak. Conor Wickham (Forvet, İngiltere) İngilizler defansta Conor Coady, orta sahada Joshua McEachran ve forvette Arsenalli Benik Afobe ön plana çıkan oyunculardı. Ipswich'in kadrosunda bulunan Wickham yarı finale kadar gol atamamasına rağmen başarılı oyunuyla dikkat çekmişti. İpswichli golcü yarı finalde iki ve finalde bri olmak üzere attığı üç golle takımının şampiyonluğuna büyük katkıda bulundu. Paco (Forvet, İspanya) Finalde gol atamamasına rağmen Paco'nun turnuvada attığı altı gol takımının işini finale çıkaran yolda kolaylaştırdı. İspanyol oyuncu grupta Fransa'ya bir, İSviçre'ye üç ve yarı finalde ülkemize iki gol atarak 2010'un gol kralı oldu. En yakın rakibine üç gol fark atan Valencialı golcü elemelerle birlikte 14 gole imza atarak turnuva rekoru kırdı.


SÜPER LİG’E SON YOLCU

Kemal Mardin

Bir şehir, iki stad, dört takım, tek şampiyon… 17-23 Mayıs tarihleri arasında Ali Sami Yen ve Olimpiyat stadlarında oynanan Bank Asya 1. Lig Play-off’ları sona erdi ve Konyaspor yeni geldiği ligden zengin kalkışı yaparak Süper Lig’e geri döndü. Play-off’ların detayları belirlendikçe, yavaş yavaş tahminler de şekilleniyordu ve genelin favori sıralaması, ligin sıralamasıyla paralellik gösteriyordu. Ligi, Bucaspor’la aynı puanda ama averajla 3. sırada bitiren Adanaspor en çok şans verilen, ilk haftaların şampiyonluk favorisi olan ama sonraki haftalarda Newton’ın elmasından bile hızlı düşen Konyaspor ise en az şans tanınan takımlardı. İki İzmirli, Altay ve Karşıyaka ise İzmir takımı romantizminin estirdiği rüzgarla gönüllerin istedikleriydi ama geçmişteki tecrübeler onlara karşı temkinli yaklaşılmasını gerektiriyordu. Büyük resimi görebilmek adına şöyle geriye doğru bir adım atıp bakıldığında ise aslında takımların birbirlerinden genel kalite olarak çok da farkı olmadığı görülüyordu. Bu yüzden maçların teknik direktörlerin taktik savaşına dönüşmesi, oldukça haklı bir öngörüydü ki takımların başındaki teknik adamların isimlerine baktığımızda da bu savaşın epey çetin geçeceği belli oluyordu. Kemal Kılıç Adanaspor’u, Güvenç Kurtar Altay’ı, Erdoğan Arıca Karşıyaka’yı ve Ziya

Doğan da Konyaspor’u başarıya götürmesi için dümenin emanet edildiği isimlerdi. Aralarında en kariyerlisi Ziya Doğan olsa da her biri Bank Asya 1. Lig’in kalite seviyesinin üstünde hocalardı. Aralarında tek soru işareti yaratan ise Altay’ın başına yükselme maçlarından hemen önce geçen ve bu yüzden takımı tanımak için fazla vakti olmayan Güvenç Kurtar’dı. Altay camiasının genel düşüncesi, takımı buraya kadar getiren, camianın içinden çıkmış bir hoca olan Zagor lakaplı Zafer Bilgetay’la devam edilmesinin daha doğru olacağı yönündeydi ancak yönetim kararından geri adım atmadı.

Heyecan Başlıyor Aynı anda başlayan ilk iki maçta, dört takım da öncelikle rakiplerini tartma yoluna gitti. Özellikle, şiddetli ayaz altında Olimpiyat Stadı’nda oynanan Altay – Karşıyaka mücadelesinde İzmirliler sanki kardeş payına razı gibilerdi. Ali Sami Yen’den de 45 dakika boyunca gol sesi çıkmayınca, kısır futbolun önüne geçmek için

yeni getirilen lig sistemi, toplamda 90 dakika boyunca gol üretilebilmesini sağlayamamış oldu. İkinci yarı Olimpiyat’ta değişen bir şey olmadı ama Mecidiyeköy’den ise ardı ardına gol haberleri gelmeye başladı. Savunma profesörü Ziya Doğan’ın talebeleri tam üç gol bulurken, Kemal Kılıç cephesi sadece bir golle yanıt verebildi. Derbide bir türlü gol olmayınca da Konyaspor büyük avantaj elde ediyor, favori Adanaspor ise kendini bir anda son sırada buluyordu. İkinci maçlarda Adanaspor ve Karşıyaka yer değiştirdi. Turuncu Beyazlılar Olimpiyat Stadı’nın yollarına düşerken, Yeşil Kırmızılılar ise Konyaspor’la kader maçlarını oynamak için Ali Sami Yen’e geçiyordu. Bu maçtan çıkacak bir Konyaspor galibiyeti her şartta Karşıyaka’nın şansını sıfırlarken diğer maçın beraberlikle sonuçlanması halinde ise son maçlara gerek kalmadan Konyaspor’un Turkcell Süper Lig’e dönüşü anlamına gelecekti. Aynı ilk maçlarda olduğu gibi ilk darbeyi Ziya Doğan’ın ekibi vurdu ve daha 12. dakikada


kapıyı araladılar. Bu skorun getireceklerinin bilincinde olduklarından golün hemen ardından yavaş yavaş geri çekilirken, usul usul da maçı kilitlemeye başlamışlardı bile. Katenaçyo’nun Ziya Doğan yorumu Karşıyaka’nın adeta elini kolunu bağladı ve hiç hareket imkanı bırakmadı. Karşıyaka oyunu, rakibin mantalitesinin de yardımıyla karşı sahaya yıkabildi ancak gol bulacak üretkenliği yakalamayı bir türlü başaramadılar. Bu şartlar altında gözler Ali Sami Yen’de olsa da kulaklar Olimpiyat’a kayıyordu ki Altay’ın attığı golün haberi geldi. Bu gol, Konyaspor taraftarının çoktan başladığı kutlamaları bir maç daha ertelemerini gerektiriyordu ama Adanaspor durun bakalım, ben de buradayım dedi ve skora dengeyi getirdi. Böylece Mecidiyeköy’deki

kutlamalar da daha coşkulu bir şekilde yeniden başladı. Ancak Konyalılar’ın hevesleri bir daha kursaklarında kalacaktı çünkü Altay uzatmalarda kazandığı serbest vuruşu Tiago’nun ayağından gole çevirecek ve hüzün bulutlarını Sami Yen’e doğru yollarken Olimpiyat Stadı’nı bayram yerine çevirecekti.

ti. Buna paralel olarak maça daha istekli başlayan ve kontrolü eline alan Altay oldu. Zira 18. dakikada da kendilerini Süper Lig’e ulaştıracak golü buldular ama Ziya Doğan öyle bir hamle yapacaktı ki adeta Play-off’un kaderini çizecekti. Daha 30. dakikada Mehmet Ayaz’ı oyundan alan tecrübeli hoca, yerine Altay altyapısından yetişen Ramazan’ı koydu. 63’te sahneye çıkan Ramazan ilk önce, deAltay Mı Konyaspor Mu? fansa da çarpan vuruşuyla beraberliği sağladı. Hemen ardından 68’de ise belki de sezonun Son maçlar öncesinde Karşıyaka ve en güzel golüne imza atarak Altay’ın umutlarını Adanaspor’un iddiası kalmadığı için maçları başka bahara erteletti. Kalan dakikalarda bir gün öne çekilirken, Altay ve Konyaspor ise Altay bir gol daha bulsa da yeterli olmadı ve ikinci maçlardaki zaferlerin coşkusunu geride en az şans tanınan takım olan Konyaspor bir bırakıp final mahiyetindeki maça konsantre yıllık aranın hemen ardından Süper Lig’e geri olmaya çalışıyordu. Altay’a mutlak galibiyet gedöndü. rekirken, Konyaspor’a ise beraberlik yetecek-

Yeni Sistem Hala Tartışılıyor Bu seneki play-off’un şüphesiz en önemli özelliği, tek devreli lig usulü oynanmasıydı. Bu zamana kadarki yükselme maçlarının genellikle kısır geçmesi üzerine Attila Gökçe tarafından ortaya atılan fikir, federasyon tarafından kabul görüp uygulamaya geçirilse de genelin bu sistem üzerinde uzlaşma sağladığını söylemek zor. Özellikle iki takımın son maçlarını formalite icabı oynaması ve oynanan futbolda gözle görülür bir gelişme olmaması, kısır geçen maçların önünü almak için uygulanan bu sisteme itiraz edenlerin elini güçlendiriyor. Ayrıca federasyonun, yüzüncü yıllarını kutlamaya yaklaşan Altay ve Karşıyaka’nın birbirleriyle oynayacakları maçı bu kulüplerin itibarlarını zedeleyecek bir şekilde ilk maç olarak ayarlaması da onların bile bu sistemin arkasında durmakta zorlandığını gösteriyor. Bir diğer kesim ise bugüne kadar ligde 3. olan hiçbir takımın yükselme başarısını sağlayamadığına dikkat çekerek play-off’un toptan kaldırılmasını savunuyor. Bu düşüncelerini de 3. sırada yer alan takımın son haftaya kadar ilk iki mücadelesini sürdürdüğü ancak diğer üç takımın dinlenecek ve hazırlanacak daha fazla vakit bulduğu argümanıyla destekliyorlar. Önümüzdeki sene sistemin ne olacağı henüz kesin olarak belli değil ancak belli olan bir şey var ki bu lig yine aynı heyecanla kaldığı yerden devam edecek. Bir sonraki sezon Süper Lig’den düşenlerin yeni yayın ihalesi sayesinde elde ettikleri yüksek gelirlerle lige katılacağını bilen takımlar, giderek

zorlaşacak mücadeleyi pas geçebilmek için bir an önce kendilerini kurtarmak için daha da istekli olacaklar. Bu da daha fazla sayıda takımı yükselme mücadelesi içinde göreceğimiz anlamına geliyor. Yani önümüzdeki sezon, bir de açık kanaldan yayınlanacak olan memleketin futbolu çok daha seyirlik bir hal alacak. Şimdiden iyi seyirler...


UMUTLAR BİR BAŞKA BAHARA

Cihan Aktepe

Avrupa’nın en büyük futbol organizasyonu olan Avrupa Futbol Şampiyonası her dört yılda bir müthiş heyecanlara sahne olur. Öyle ki, bu heyecanı hissetmek için turnuvanın başlamasını beklemeye gerek yoktur, çok daha önceleri kalp atışları hızlanmaya başlar. Ve bunun nedeni sadece futbol sevgisi değildir.

Her Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan yaklaşık 7 yıl önce adaylık süreci başlar. Ülkeler, hükümetler, federasyonlar birbirlerinin üstüne çıkmaya, rakiplerine karşı avantaj sağlamaya, bu dev turnuvanın ev sahipliğini alarak tüm dünya futbola doyarken ilginin odak noktasında olmayı arzularlar. Başrol futbolundur, ama sadece futbolun değildir. Bu derece büyük organizasyonların sunduğu nimetler bir sürü sektör ve iş kolunun ağızlarını sulandırır. Turizm sektörü, pazarlama sektörü, reklam sektörü, hatta en çekirdek düzeyde düşündüğümüzde esnaflar dahi kendilerini bu işin içinde bulurlar. Kusursuz bir profil çizme olanağı sağlar Avrupa Futbol Şampiyonası. Bu nedenle ev sahipliği mücadelesi kıran kırana bir yarıştır. 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası, nam-ı diğer Euro 2016 adaylık süreci de 2008 yılının Aralık ayından başlayan ve 2010 yılının Mayıs ayı sonuna kadar süren bir yarışa sahne oldu. Bütün adaylar iddialı, herkes arzuluydu. Adaylardan bazıları tutkuyu ön plana çıkardı, bazıları tecrübe faktörüyle avantaj sağlamaya çalıştı. Kimi adaylar diğerlerinin yumuşak karınlarını bularak oralara yüklendi, kimileri de parlak yıldızlarını göz önüne sürdü. Kitleleri ve

insanlığı birleştirme misyonu yüklenen futbol genlerindeki esas güdüyü ortaya çıkardı bir kez daha, rekabeti.

İsveç-Norveç Çekildi Geçtiğimiz yılın Mart ayında 5 ülke Euro 2016 turnuvasını düzenlemek amacıyla adaylık başvurusunda bulundu. Türkiye, Fransa ve İtalya tek başlarına aday olurken İsveç ile Norveç turnuvaya beraber ev sahipliği yapmak üzere ortak adaylık başvurusu yaptılar. Fakat İsveç-Norveç ortaklığı 23 Aralık 2009 günü yaptıkları açıklamayla 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası organizasyonu adaylığından çekildiklerini bildirdiler. Hem İsveç hem de Norveç hükümetlerinin turnuva organizasyonu için finansal destek sağlayamayacaklarını açıklamaları ortaklığın çekilme kararında başrol oynadı. İsveç ve Norveç’in adaylıktan çekilmesiyle birlikte 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası düzenlemek için geriye 3 aday kaldı, Türkiye, Fransa ve İtalya. Söz konusu 3 ülke adaylıkların açıklanması sonrasındaki yaklaşık 1 yıllık süreçte projelerini, çalışmalarını ve kampanyalarını oluşturdular. Bu çalışmalar yurtdışı tanıtımına

yasaklıydı. 15 Şubat 2010 tarihinde ise Türkiye, İtalya ve Fransa teklif dosyalarını UEFA merkezinde düzenlenen bir törenle teslim ettiler. Dosyaların teslimiyle beraber yurtdışı tanıtım yasağı kalktı ve ülkeler kampanyalarını yurtdışında da sürdürmeye başladılar. 14 Mayıs 2010 tarihinde ise aday ülkelerin dosyalarını inceleyen UEFA 60 sayfalık bir inceleme raporu yayınladı. Raporda aday 3 ülkenin teklif dosyalarının değerlendirilmesi yapılmıştı.

Titiz İncelemeler Adaylardan Türkiye futbolda daha önce Şampiyonlar Ligi Finali, Uefa Kupası Finali gibi organizasyonlara ev sahipliği yapmışken Avrupa Futbol Şampiyonası’nı daha önce hiç düzenlememişti. Fransa ve İtalya ise daha önce 2 kere bu şampiyonanın organizasyonunu üstlenmişlerdi. Türkiye daha önce Euro 2008 ve Euro 2012’yi düzenlemek için aday olmuş fakat iki girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu sebeple oluşturduğu kampanya ve tanıtımlarda söz konusu duruma dikkat çekerek hali hazırda daha önce turnuvayı düzenlemiş olan rakiplerine karşı öne geçmeye yönelik hamleler yaptı. Türkiye’nin


kampanya ve reklamlarında üzerinde ısrarla durduğu diğer konular “Avrupa’nın en genç ve dinamik nüfusu’’ olma özelliği ve turnuvanın alışılagelmiş topraklardan biraz uzaklaşarak yeni pazarlar ve yeni futbol ilişkileri kurulması imkânlarıydı. İtalya ve Fransa da daha önce gerek Dünya Kupası gerekse Avrupa Futbol Şampiyonası düzenlemiş olduklarına vurgu yaparak Türkiye ile aynı argüman üzerinden yola çıkıp “tecrübe’’ faktörüne gönderme yaptılar. Adaylardan Türkiye, organizasyon için yeni stadyum yapımı ve mevcut stadyumların geliştirilmesi amacıyla yaklaşık 1 milyar avroluk bir finansman ayırdı. Bu noktada asıl önemli olan ve rakiplerine karşı avantaj yaratan durum bu finansmanın tamamının devlet güvencesinde olmasıydı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı finansman güvence mektubu UEFA’ya ulaştırıldı. Bunun yanında Türkiye ülkedeki diğer altyapı yatırımlarında (Karayolu, havalimanları, hızlı tren çalışmaları vs.) kullanmak amacıyla 27 milyar euroluk bütçe açıkladı. Fransa stadyum çalışmaları için 1.7 milyar euroluk bir bütçe ayırmıştı fakat bunun %39luk kısmı kamu yatırımlarından, geri kalan %61lik bölüm ise özel sektör yatırımlarından karşılanacak

şekildeydi. Diğer aday İtalya ise stadyumlara harcanacak bedelin 740 milyon euro olduğunu belirtti, bu miktarın da %86sı kamu yatırımlarından sağlanacaktı. UEFA’nın inceleme raporuna göre Türkiye’nin sunduğu adaylık dosyası son derece profesyonelce hazırlanmış, oldukça başarılı bir çalışmanın ürünüydü. Türkiye’nin ortaya koyduğu vizyon, amaçlar ve konsept UEFA’nın beklentileriyle örtüşmüş, ekonomik bağlamda projeler devlet güvencesinde olduğu için bir problem görülmemiştir. Tanıtım projeleri de oldukça başarılı bulunmuştur. Diğer taraftan ulaşım ve konaklama alanında sıkıntılar olduğu, havaalanları ve hızlı trenler konusunda yoğun çalışmalar yapılması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca Türkiye’nin İtalya ve Fransa’ya oranla futbol kültürünün tam olarak oturmamış olması Türkiye’nin işini zorlaştıran faktörlerden biriydi. İtalya ile ilgili incelemelerde ülkenin futbol kültürünün gelişmişliği ve yoğun halk desteği olumlu konulardan birisi olarak görünüyordu. Ulaşım koşulları ve konaklama imkanları son derece gelişmiş olduğu göze çarparken, dosyanın kendisi ile ilgili sıkıntılar ortaya çıkıyor. İnceleme raporuna göre İtalya’nın

dosyası genel anlamda çok profesyonelce hazırlanmamış durumda. Ülkenin dosyada ortaya koyduğu vizyon, konsept ve hedefler ayrıntıya inilmeden, çok özensizce yazılmış ve tam anlamıyla UEFA’nın kriterlerine uyduğu söylenemez bir vaziyette. Stadyumlar konusunda da bazı sorunlar var, stadyumların çoğu eski ve hemen hemen hepsinin yenilenme çalışmaları geçirmesi gerekiyor. Gelir ve kar hesaplamalarında gerçekçilikten uzak şekilde olumlu tavır takınılmış, sunulan ulaşım planları ise neredeyse anlaşılmayacak derecede karmaşık görünüyor. Kısacası İtalya’nın dosyası vasat. Fransa ise vizyon, amaçlar ve konsept tarzındaki kriterlerde oldukça başarılı, UEFA ile örtüşüyor. Ülkenin futbol kültürü oldukça gelişmiş durumda, projelerin organizasyonu son derece başarılı. Ulaşım standartları kusursuza yakın, teknolojik altyapı da aynı şekilde iyi durumda. Fransa’nın eksik taraflarından biri ise yeni yapılacak stadyumlardan bazılarının projeleri detaylandırılmamış, bazı yeni stadyum projelerinde de kriterlere uymayan bazı noktalar var. Az da olsa kimi şehirlerin konaklama imkânlarında da sıkıntılar var. Fakat genel olarak dosya oldukça başarılı görünmekte.

Sona Doğru

Karar

Neden

27 Mayıs 2010 günü UEFA Yönetim Kurulu, Cenevre’de bir araya geldi. Toplantının amacı adaylık dosyalarıyla ilgili yapılan değerlendirmeleri içeren raporları tartışarak kafalarında daha net izlenimler oluşturmaktı. Karar zamanı yaklaştıkça UEFA’dan ve uzmanlardan gelen izlenimler Fransa ve Türkiye’nin İtalya’ya oranla daha avantajlı oldukları yönündeydi. Gerek adaylık dosyalarının daha başarılı olması gerekse turnuvayı düzenleme konusunda gösterdikleri ihtiras Fransa ile Türkiye’yi daha öne çıkarıyordu.

Toplam 13 üyenin oy kullandığı ikinci tur oylamada Fransa 7 üyenin oyunu alarak 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın ev sahibi olma hakkı kazandı. Türkiye ise 6 üyenin oyunu alarak 1 oy farkla kaybeti. Daha önce iki kez turnuvayı düzenlemeye aday olan ve ikisini de kaybeden Türkiye, üçüncü adaylığından da eli boş ayrıldı. Bu sonuçla beraber insanların aklında soru işaretleri oluştu. Daha doğrusu bu soru işaretleri bazı sebeplerden ötürü mevcuttu.(UEFA Başkanı’nın Fransız olması ve lobi çalışmaları yaptığına yönelik söylentiler vs.) Sonucun belli olmasından sonra UEFA Asbşakanı Şenes Erzik’in “Bu sonuç Michel Platini’nin şahsı için pek iyi değil.’’ şeklinde yaptığı açıklamalar toplumun her kesiminde bazı hoşnutsuzluklar olduğunun bir göstergesi gibi duruyor.

Fransa başarılı bir adaylık süreci geçirdi ve ülke olarak hazır olduğunun da sinyallerini süreç boyunca vermişti. Geçmişte Dünya Kupası, Avrupa Futbol Şampiyonası gibi büyük organizasyonları başarıyla gerçekleştirmiş bir ülke olan Fransa, bu turnuvanın ev sahipliğini de alarak büyük bir iş gerçekleştirdi. Türkiye ise çoğu insana göre turnuvanın adaylık sürecine oldukça iyi hazırlanmıştı ve ülke olarak öne sürülen argümanlar da turnuva organizasyonunu gerçekleştirmek için haklı argümanlar olarak görünüyordu. Sürekli vurgulandığı gibi Türkiye genç ve dinamik bir nüfusa sahip, ülkedeki insanlar tutku ile yaşıyor, müthiş bir coğrafyaya sahip. Fakat toplam 3 kez aday olmasına rağmen Avrupa Futbol Şampiyonası’nı elde edemedi Türkiye. Euro 2016 tanıtımları sırasında bu organizasyona daha önce hiç ev sahipliği yapmadığını ve bu sebepten dolayı “Artık sıra bizde…’’ diyen bir ülke, belki de daha önce neden bu turnuvayı organize etme hakkını alamadığını da sorgulamalıdır. Türkiye artık adaylık sürecinin en tecrübeli ülkelerinden biri oldu, belki önümüzdeki turnuvalarda bu avantajını kullanarak büyük futbol organizasyonları düzenlemeye başlayabilir.

UEFA’nın toplantısından 1 gün sonra, 28 Mayıs 2010 tarihinde aday ülkeler UEFA Yönetim Kurulu’na sunumlarını yapmak üzere bir araya geldiler. Her aday ülke 30 dakikalık sunumlarında daha önce üzerinde durdukları konulara ağırlık vererek son kozlarını oynadılar. İlk sunumu Türkiye, daha sonra İtalya, son sunumu da Fransa yaptı. UEFA Başkanı Michel Platini, UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik ve UEFA Yönetim Kurulu üyesi Giancarlo Abete kendi ülkeleri aday olduğu için müzakere ve oylama süreçlerine dahil olmadılar. 13 üye müzakerelerde ve oy kullanımında hazır bulundu. Yapılan oylama sonucunda İtalya ilk tur oylamasında en düşük puanı alarak elendi ve ikinci tur oylamada Fransa ile Türkiye yarıştı.

Bu tür yaklaşımlara tuz biber eken başka bir gelişme ise Fransız Milli Futbol Takımı oyuncusu Marc Planus’un basın toplantısında “Fransa’nın oylamadan galip çıkacağını perşembe günü öğrendik.’’ dediğinin iddia edilmesi. Eğer bu iddianın doğru olduğu varsayılırsa cuma günü yapılan oylamadan bir gün önce Fransa’nın ev sahipliğinin kesinleştiği sonucu ortaya çıkıyor. Fakat bu iddiaların gerçekliği kanıtlanmadıkça havada gezinen laflar olarak kalacağı da bir gerçek.


İNANDIK, BAŞARDIK.

Hasan Bahar

Dikkat bu bir taraftar yazısıdır. Bu yazıyı yazan taraftar, yıllardır takımını karşılıksız sevmiş ve sonunda sevdiği takım şampiyon olmuştur.

Tarih 13 Aralık 2008 Bursaspor evinde Trabzonspor ile oynuyordu.. Maçın 1-1 devam ettiği sırada dönemin teknik direktörü Güvenç Kurtar oyuna ardı ardına 5. ve 6. stoperlerini aldığında taraftar çileden çıkıp ve o zamanlar henüz çıkış yapmış olan Sercan Yıldırım’ın ismini haykırmaya başlamıştı hep bir ağızdan. Güvenç Kurtar ’ın rakibe mahkumiyet üzerine kurulmuş olan futbol felsefesine de baş kaldırılıyordu böylelikle. Bu baş kaldırışa daha fazla karşı koyamayan Güvenç hoca genç yıldızımızı oyuna aldı ve bu genç adam hocasına nazire yaparcasına 5 dakika içinde golünü attı ama gol sevinci yaşayan pek kimse yoktu. 20 bin kişi hep bir ağızdan “Güvenç İstifa” tezahüratına başladı ve maç sonuna kadar da bu tezahürat devam etti. Maçın ardından kazanan takımın teknik direktörünün taraftarlarca ilk defa protesto edildiğine şahit oldu herkes. Çok geçmeden de Güvenç Kurtar yönetime istifasını verince şehirde herkes derin bir “oh“ çekti. Bundan sonra gelecek olan teknik adamın hangi kriterlere göre tercih edileceği çok önemliydi. Sağır sultan bile duymuştu ki bu takımın başına geçecek olan ismin öncelikle bu taraftarı tanıması, bu taraftara inanması ve kendine inandırması gerekiyor.

Çok geçmeden şehrimize bir adam geldi. Sarışın, uzun boylu, temiz yüzlü, kalbinin kırıklığı ve başarmaya olan arzusu gözlerinden okunan. İlk cümleleri “Biz Büyük Bursaspor’u yaratmak istiyoruz, bunu yaparken de herkesin desteğine, duasına ihtiyacımız olacak, tüm şehir üzerine düşen görevi yapmak zorunda” oldu. Çalışkanlığı, samimiyeti ve dürüstlüğü ile herkese kendini hayran bırakan bu adam kısa sürede çok sevdirdi kendini. Şehrin en ağır acıları yaşamasına vesile olmuş olan camianın içinden kopup gelmiş olması hiç kimsenin umurunda bile değildi. Fakiri-zengini, işçisiöğrencisi- memuru ile tam 2.buçuk milyon insan sadece bir adamın ağzından dökülecek kelimeleri bekliyordu artık, ona göre hareket etmeye hazırdı.

Taraftar 30 bin kişi İstanbul’a, 10 bin kişi Ankara’ya, 2 bin kişi Kayseri’ye gitti. Sevindi, üzüldü ama bir kez bile takıma sırtını dönmedi. Her defasında alkışladı, hep onlarla gurur duydu, sonuna kadar inandı.

İlk senesinde çoktan unuttuğumuz duyguları hatırlattı bizlere.

Kısacası herkes birbirine o kadar inanmıştı ki bu şehirde, başarının gelmemesi mucize olurdu.”O Sene Bu Sene” sloganının yerini “O Sene Bu Sene, Bundan Sonra Her Sene” aldı artık.

Başarıya giden her yolun mübah olmadığını öğretti, centilmenliğin başarının önünde bir engel olamayacağını kanımıza işledi. Zaman içerisinde yıllardır Bursa tribünlerinde kalıplaşmış tezahüratlar değişti ve Türkiye’de ilk defa bir tribünde küfür tamamen kaldırıldı. Bu yıl kazanılan şampiyonluğun kilit noktası da Bursasporumuz’un başarısı için gönül koyan herkesin istisnasız birbirine inanması ve üstüne düşen görevi hakkını vererek, sorumluluktan ve fedakarlıktan kaçınmadan yapmış olmasıdır bana göre.

Futbolcu idmanı biter bitmez evinin yolunu tutmayıp özel çalışmalar yaptı, kendini geliştirdi, taraftara layık olması gerektiğine, elbet emeklerinin karşılığını alacağına inandı. Teknik heyet gece gündüz demedi, evlerinden çok tesislerde zamanını geçirdi. Bir müsabaka onlar için 90 dakikadan ibaret olmadı hiçbir zaman, daima 1 hafta + 90 dakika felsefesi benimsendi ona göre çalıştı, ona göre çalıştırdı. Böylelikle bir kere yapılan hata hiçbir zaman tekrarlanmadı. Yolun sonunda bizi aydınlığın beklediğine inandı.

Bu renklere gönül veren hiç küsmenin şüphesi yok ki bu futbolcular bize daha çok büyük başarılar kazandıracaklar, sokaklara dökecekler, mutluluk gözyaşları döktürecekler. Daha yolun çok başındayız. Kork Bizden İstanbul. Bekle Bizi Avrupa.


BİR İPTE İKİ CAMBAZ

Göksel Çoğalan

Başarılı olmak için dünyaya gelmiş, kibirli olmasına rağmen saygı uyandıran, başarısızlığa ilaç gibi gelen dünyadaki ender teknik adamlardan biri olan Jose Mourinho, Portekiz,

Florentino Perez, Mourinho hamlesi ile aslında kendi hesap defterinde yeni bir sayfa açtı. Daha önceki dönemde ilk hamlesi, yıldız oyuncuların başına çok iddialı olmayan ama Real Madrid kültürünü iyi bilen, kulüpte yıllarını geçiren ve kendisini alt yapıya adayan Vicente Del Bosque olmuştu. Yıldızlara odaklı bir ekip iyi antrenman yaparsa zaten başarılı olacaktı düşüncesini, geride bıraktığımız sezonda da gördük. Real Madrid’de bir kez daha başkan seçilen Perez, yine bomba transferlerle sezonu açmış ve takımı Villarreal’de başarılı bir grafik çizen Pellegrini’ye emanet etti. UEFA Kupası’nda çeyrek final, Şampiyonlar Ligi’nde ikinci tur heyecanı yaşayan Şilili teknik adamın şampiyonluk sevinci yaşayabildiği yerler ise Ekvator ve Arjantin’di. İspanya Şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi’ni hedefleyen ‘’Los Galacticos’’ların başında bu başarıları daha önce hiç yaşamayan birisi vardı. Perez mentalitesi milyonları harcamasına rağmen kupa kazanamayınca sekteye uğramıştı. 96 puanla La Liga’da ikinci olan Real Madrid, eğer Şampiyonlar Ligi’nde en kötü yarı finali görmüş olsaydı belki bugün Mourinho yine İnter’in başında olabilirdi. Ancak sezonu kupasız kapatmak ve artan Barcelona hegemonyasının ardından Florentino Perez’in yapması gereken tek şey kabuk değiştirmekti. Yeni sayfanın başlığı tek yıldızlı sistem

oldu. Evet; Ronaldo, Kaka, Casillas, Ramos gibi pek çok yıldız oyuncu varken nasıl tek bir yıldız ortaya çıkacak sorusu kafaları meşgul edebilir. O yıldızlar sönmeyecek ama Mourinho, kutup yıldızı gibi öğrencisi olan diğer yıldızlara yol gösterecek; onları aydınlatacak. İspanyol kültürüne yabancı olmayışı, Barcelona’yı durdurabilmesi en önemlisi de Real Madrid’in ihtiyaç duyduğu başarıları sadece birkaç ay önce topluca elde etmesi ve dillere destan karizması bu birlikteliğin başlamasını sağlayan en önemli unsurlardı.

ortasında oynatacağını açıklaması, Arbeloa ve Marcelo’nun iyi oyuncular olduklarını ama diyerek Maicon’a pas atması savunmaya ne kadar önem vereceğinin göstergesi aslında. Mourinho’yu sadece defans yaptırarak başarılı olarak görenlere inanırsanız onun Eto’o gibi tek görevi gol atmak olan bir oyuncudan sağbek yaratmasını, Milito gibi yıllarca işlenmeyi bekleyen bir altını kuyumcunun raflarına koymasını, takımının başında sahaya çıktığı her maçta satranç oynadığını asla göremezsiniz.

Real Madrid’in mevcut kadrosu ve yapılacak Peki ya bundan sonrası ne olacak? Jose takviyeler ile İnter zamanındaki kadroları Mourinho, forma sattırmaz ama kombine masaya yatırdığınızda Mourinho’nun Nerazsattırır; başarısız olacak mı diye düşündürmez zurrilere uygulattığı ‘’katenaçyo’’ sistemini başarılı olur. Kısacası şimdiye kadar yapmış benimsemeyeceğini görebilirsiniz. Bunun için oldukları, bundan sonra yapacaklarının iki takımın hücum hattına bakmanız yeterli. teminatıdır. Real Madrid’e imza attıktan sonEvet Real Madrid çok ofansif oynamayacaktır raki ilk sözü buraya Barcelona’yı düşünmeye ama özellikle Santiago Bernabeu’da rakibi değil şampiyonluklar elde etmeye geldim kim olursa olsun köşeye sıkışacaktır. derken aslında bir taşla iki kuş vuruyor Portekizli. Barcelona’yı düşündüğüm zaJose Mourinho ve Real Madrid birlikteliği çok man zaten saf dışı bırakıyorum (bknz. 2010 büyük bir ihtimalle başarılı olacaktır. Çünkü Şampiyonlar Ligi Yarı Finali). Real Madrid dediğinizde geçen sene herkesin aklına Ronaldo-Kaka gelirken şimdi Jose Mesele Barcelona değil mesele kupalar Mourinho geliyor. Yani daha 1. dakikada işler derken hem Barca’yı taşlıyor hem de yeni Jose’nin istediği gibi gidiyor. Tek handikap, hedeflerini belli ediyor. Guti’yi gelir gelMourinho isminin Real Madrid markasının mez düşünmemesi, Sergio Ramos’u yere önüne geçmesi. göğe sığdıramaması ama onu defansın


Spor İletisim Haziran Sayısı  

Amatör ruhlu spor dergisi

Spor İletisim Haziran Sayısı  

Amatör ruhlu spor dergisi

Advertisement