Page 1

İSLAM GERÇEKLERİ İslam'ın gerçeklerine dair bir el kitabı


İÇİNDEKİLER Önsöz İslam ve Ülkemizde Din Anlayışı Hz. Muhammed’in Hayatı Hadisler ve Kaynakları Arap Tanrısı Allah İslam ve Kuran Evrensel mi? İslamiyet’te Kadına Bakış ve Kuran İslam’da Ganimet Hükümleri Kuran’da Dünya ve Evren Bilim ve İslamiyet Kuran’daki Çelişkiler Eklenen Yazılar Sonsöz


1400 Yıllık Yalan! Yazıma başımdan geçen bir olayı anlatarak başlamak istiyorum.. Sabahları kahvaltı için sürekli uğradığım bir restoranda Nick isimli deli olduğu söylenen biriyle karşılaşıyorum.. Nick, zaman makinası icat edeceğini ve insanların ona minnettar olacağını söyleyip durur. Kendisine "dava" olarak bunu seçmiş, buna gönülden inanmış biri.. Meraklı ve araştırmacı kişiliğim yüzünden kimsenin ciddiye almadığı bu adamın masasına oturmak için kendisinden izin istedim.. Çocuk gibi sevindi. "Tabiki! buyur otur" dedi.. Bana zaman makinasını nasıl yapacağını beni aşan bilimsel kelimeleri kullanarak anlattı.. Ben dilimi yutmuş bir şekilde o'nu dinlerken konu iyice derinleşerek Nick'in çocukluk anılarına, nasıl yetiştirildiğine ve tüm hayatına yayılıverdi. Babası ve annesi tarafından hor görülmüş, hiç bir zaman sevgi ve şefkat görmemiş bir çocuktu Nick. Ailesinden bahsederken adeta kin kusuyordu.. Daha sonra anlattıkları karşısında şoka uğramıştım.. Üç sene önce tımarhane'den çıktığını ve doktorlar tarafından "Narcisistic Personality Disorder" , yani kendisine " Narsisistik Kişilik Bozukluğu" teşhisi konulduğunu itiraf etmişti.. Bunun bilincindeydi... Narsisist kişiler kendilerindeki Psikolojik bozukluğun bilincindedirler.. Nick'in durumu doktor teşhisli fakat teşhis konulamayan hastalarda kendilerinin psikolojik rahatısızlıklarını alelade bilirler. Hitler bir konuşmasında "Yalan ne kadar büyükse, inandırıcılığıda bir o kadar fazladır" der.. Kimbilir, belki de Hitler, Aryan ırkının üstünlüğünü anlatırken kendi uydurduğu yalanın bilincinde idi.. Nick'in davası ise "zaman makinası" idi..

3


Zaman makinasını icat edeceğini savunarak kendisinin etrafındaki kişilerden ne kadar üstün olduğunu vurgulamaya çalışıyordu.. Hitler ise daha akılcı bir yol seçmiş, kendisinin ne kadar üstün olduğunu anlatmak için Aryan ırkının üstünlüğünü anlatıyordu. Narsisist kişiler bilincindedirler..

kendilerini

ifade

etmekte

kullandıkları

kelime

gücünün

de

Hitler askerlerine hitap ettiği konuşmasında kendinden geçerdi.. Muhammed'in de müridlerine konuşma yaptığı anlarda cilt renginin kızardığı, müridlerini etki altına almaya çalıştığı anlarda çoğu kişinin anlamadığı güçlü kelimeler kullandığı hadislerde belirtilir.. Nick'te beni etkilemek için benim anlamadığım bilimsel kelimelere başvurmuştu.. Guyana'da 900 kişinin ölümüne neden olan Jim Jones'ta müridlerini en derin noktalardan vuran hitap şeklini kendisine bir yol bellemişti.. "Kelimelerin gücü" narsisist kişilerin en güçlü silahlarından biridir.. Muhammed de kelimelerin gücünü bildiği için ifade şekli güçlü katipleri yanına almış ve Kur'an'i şiirsel bir dille oluşturmuştur.. Günümüzde müslümanlar Ku'ran'ın şiirsel şekli ile övünürler.. Muhammed'in onlara hediye olarak bıraktığı narsisistik kişilik bozukluğu müslümanların tümünde bariz bir şekilde görülmektedir.. İslam dini sultanlardan çiftçiye, başbakanlardan işçiye, Muhammed'in kişilik bozukluğunu taklit eden tüm insanların dinidir. Bugün, gerçekleri anlatma günüdür.. 1400 yıllık yalanın bilime yenik düştüğü gündür.

4


ÖNSÖZ İslam ülkelerinde Müslümanlar inançlarının son ve mükemmel din olduğuna inanıyor, Kitaplarını Allah kelamı görüyor ve dinlerinin de tartışmasız gerçek olduğunu kabul ediyorlar. Bu eleştiriye kapalı ve tahammülsüz mantıkla da inanmayanlara bu inançlarını dayatıyorlar. İslami kurallarla yönetilen ülkelerde eğer bir kişi araştırıp öğrendikten sonra İslam’a inanmamayı seçerse Müslümanlarda ki bu saplantılı mantık nedeniyle dinden çıkmanın bedelini canıyla ödüyor veya ömrünü hapislerde tamamlıyor. Üstelik Müslümanların tartışmasız doğru kabul ettikleri İslami öğretilerin gerçek dışı olduğu çağımızda rahatlıkla kanıtlanabilir durumda. Müslüman toplumlar maalesef bu açık gerçekle yüzleşmekten sürekli kaçıyorlar. Oysa İslam’ın gerçek dışı olduğunu ortaya koyan kitaplara ve ciltler dolusu bilgiye internette ve piyasa da ulaşmak mümkün. Örneğin İslami öğretide geçen; Adem ve Havva’nın sadece bir masal olduğunu Evrim Teorisi, arkeoloji ve genetik bilimi ispatlamış durumda, 6 günde yaradılış hikayesinin gerçek dışı olduğunu Astronomi bilimi ispatlayalı neredeyse 300 yıl oldu, Savaşlarda ganimet adında yağmanın helal oluşu çağımız yasalarına göre insanlık suçu, Kadınların sadece anne ve eş görülerek toplumsal hayattan soyutlanması, kölelik, cariyelik ve çocuk istismarı gibi çağ dışı uygulamaların Kuran’da kendine yer bulabilmesi hem düşündürücü hem de ilahi kaynaklı bir kitap olmadığının da kanıtıdır. Din kitaplarında anlatılan; Mısırdan çıkış, Zulkarneyn, Nuh Tufanı, Süleyman ve Saba Melikesi gibi hikâyelerde ki tarihi kayıtlarla uyumsuzluk, akla ve bilime aykırılıklar dinlerin sadece masal olduğunu da ortaya koymaktadır. Ayrıca Kuranda yazan ve günümüzde uygulanamaz durumda olan hükümlerde Kuran’ın ilahi bir kaynaktan gelmediğinin, kişisel çıkar için yazıldığını ve ancak o günün şartlarına uygun olduğunun kesin kanıtlarıdır. Örneğin; Kuran’da ilahi bir hak görülen köle, cariye, savaşta ganimet, cizye, vb. uygulamalar artık çağ dışı kalmış ve geçerliliğini yitirmiş hükümlerdir. Bu hükümleri içeren ayetler uluslararası hukuk kurallarına göre İnsanlığa karşı işlenmiş ağır suçlar kapsamına girer. Bu suçu işleyenlerin de uluslararası mahkemelerde yargılanması gerekir. Kendini Müslüman olarak gören herkes; Kuran’da çağımızda uygulanamaz ve suç teşkil eden bu hükümler neden var diye sorması gerekmez mi? Görmek istemeyene elbette gerçekleri gösteremeyiz ama aklını kullanan ve kanıtları görebilen kimseler için din büyüklere masallardan başka bir şey değildir ama maalesef kanlı masallardır. Bu masallar nesilden nesile günümüze kadar geldiler ama artık böyle devam etmemeli. İçinde yaşadığımız bilgi çağında İnsanlığın bu kanlı masallardan kurtulması, daha aydınlık bir gelecek için zorunludur. Amacım İslami inanç sistemini oluşturan belli başlı konuları inceleyerek bu açık gerçekleri ortaya koymak ve böylece okuyucuların doğru bildikleri yanlışlarla yüzleşmesini sağlamaktır. Umarım sizlerin gerçeklerle yüzleşip dini sorgulamanıza yardımcı olabilirim. 5


01- İSLAM ve ÜLKEMİZDE DİN ANLAYIŞI 1-İslam’ı Ortaya Çıkaran Koşullar İslam ve Hz.Muhammed nasıl ortaya çıktı? Hz.Muhammed bir mağarada hayal gördü ve şimdi 1,5 milyardan fazla insan ona inanıyor. Bu mudur? Elbette hayır. İslam’ı ve Hz.Muhammed’i ortaya çıkaran bazı koşullar ve olaylar var. O zamanki Arap toplumundaki bu değişiklikler bazı peygamberler ortaya çıkardı. Bazı şairler çıkıp peygamberlik iddiasında bulundular. İçlerinden Hz.Muhammed değil de bir başkası da galip gelebilirdi ama durum çok da farklı olmazdı o halde sorun Hz.Muhammed değil. Sorun Arap yarımadasında o çağda yeni bir dinin doğup güçlenip gelişmesine yol açan koşullardır. Bu insanlar nasıl ve neden din etrafında bir araya gelmiş? Eski zamanlarda siyasi otorite ve dini otorite toplum yönetiminde söz sahibiydiler. Bu yalnız Araplarda böyle değil herkeste her millette böyleydi. O çağlarda insanlar gaddardı. Uyguladıkları vahşet kimi zaman azalır kimi zaman artardı. Peki madem bu o donemler icin normal olarak kabul ediliyorsa, neden İslam tarihindeki; yağma, tecavüz olaylarını ve savaşlardaki vahşeti eleştirelim? Asırlar önce ki toplumsal düzende bu normaldi demeyip de eleştiriler yöneltelim? Bu bir çifte standart olmaz mı? Hayır, olmaz. Çünkü İslam’ın Allah katından indiği iddia ediliyor. Eğer bu din her şeye kadir her şeyin üstünde zamandan ve mekandan münezzeh tek gerçek tanrı tarafından indirildi ise bu dinin insanlara yaptırdıklarının sadece asırlar önce değil günümüzde de normal karşılanması gerekirdi. Oysa bu kitap okunduğunda görülecektir ki Kuran’da ve İslam tarihinde öyle olaylar vardır ki açıkça soykırım ve insanlık suçu içermektedir. Bu yapılanları Tanrının emrettiğini düşünmek ve haklı görmek Tanrı kavramına hakaret olur. Arabistan’da İslam’ın doğduğu kuzey taraflarında toprak verimsiz tarımsal üretimin çok düşük olması kabileler tarzında bir örgütlenmeyi meydana getirmişti. Elbette bu tarz bir ekonomik yapı adetleri gelenek ve görenekleri etkiliyordu. Mülkiyet nasıl klanın ortak malıysa suç ve cezada ortaktı. Şöyle ki bir kabileden biri bir başka kabileden birini öldürürse iki kabile arasında savaş çıkabiliyordu ya da kan bedeli ödeniyordu ama bu diyeti ödeyen katilin bizzat kendisi değil kabilenin tümü oluyor mesela kabilenin ortak malı olan keçilerden elli tane verilmesi gibi. Bu şekilde suçun telafisine (diyet ödeme) ya da intikam girişimine (savaş, kan davası) suçu işleyen birey değil klanın tamamı muhatap oluyordu. Kabileler arası kavgalar kaçınılmaz olarak çok fazlaydı su meselesi vb. en ufak şeyde bir kişinin şiddete baş vurması sonucu bir cinayet gerçekleşirse iki kabile hemen vuruşurdu. Arabistan gibi kaynakların yeterince iyi işlenmediği ve üretimin çok ilkel olduğu bir coğrafya da kaynaklar yüzünden çarpışmalar çıkmakta, hele bu kurak verimsiz coğrafyada çarpışmalar daha çok ve daha şiddetli olmaktaydı.

6


Akrabalık çok önemliydi. Kabilenin içinde katı bir hiyerarşi vardı. Ama ilginçtir tam bir demokrasi vardı. Kabilenin ortak kararıyla kabile reisi seçilirdi sonra da bu reislerin biri hepsinin başı olurdu. Kabileler genelde savaş durumunda bir araya gelirlerdi. Medine nispeten tarıma elverişliydi. Mekke’de böyle bir durumun söz konusu olmaması onları tarım ve hayvancılıktan çok ticarete itmişti. Kervanlar vardı ve bu kervanları zaman zaman yağmalayanlar oluyordu. Kervanların ve ticaretin güvenliğinin sağlanması Mekkeliler için hayati bir önem taşıyordu. Eğer ticaret yollarının güvenliği sağlanacaksa bu ancak Arapları bir çatı altında toplamak ve bir devlet kurmakla mümkündü. Arapları bir araya getirecek tek güçte eski çağlarda olduğu gibi dindi, Tanrının seçilmiş kulu olmak idi. Biraz siyasi yapıdan da bahsedelim: Kabileler halinde yaşamda kabile liderliği babadan oğula geçmezdi. Kabile lideri olacak kişi; dürüst, cesur, iyi savaşçı olmalıydı ama tabii ki kabile liderliği görevini bir ömür boyu yürütürdü kabile lideri. Darü’n Nedve denilen bir yer vardı Mekke’de. Kabe’nin yakınına kurulmuş ve kapısı Kabe’ye bakan bir binaydı. İşte Mekke’nin ileri gelenleri burda toplanır aralarında karar alır önemli konuları ticaret, savaş vb. karara bağlarlardı. Dar’ün Nedve bir bakıma meclis işlevi görmekteydi Şu halde henüz başlangıç aşamasında da olsa devlet yapılanması vardı. Nüfus artışı ticaretin ve işbölümünün gelişmesi insanları bir devlet örgütlenmesinde bir araya gelmeye zorluyordu. Bu Dar’ün Nedve’ye gelip görüş bildirmek için 40 yaşına gelmiş bir Mekke’li erkek olmak yeterliydi işte böyle hem kabile tarzı bir ilkel yaşam hem de çağına göre oldukça ilerici bir örgütlenme tarzı söz konusuydu. Yalnız bir şey dikkatinizi çekti mi? Mekke ileri gelenlerinin toplandığı Dar’ün Nedve’ye gelmek için 40 yaş şartı var. İşte bu bize Hz.Muhammed’in peygamberlik iddiasının neden kırk yaşında olduğu hakkında bir fikir verebilir. Hz.Muhammed Dar’ün Nedve’ye girip çıkacak ve Mekke’nin saygın, zengin önemli kişileriyle ittifak yapacaktı. Bu da gösteriyor ki Hz.Muhammed’in yanında toplananlar tıpkı diğer peygamberler Museylime ve Tuleyha’nın yanındakiler gibi çıkar ilişkileri içinde bir araya gelmekteydi. Hatta Ömer ve Ebubekir gibi ileri gelenlerden iki kişi kızlarını Hz.Muhammed’e vererek bu ilişkiyi daha da perçinlemiş. Hz.Muhammed ise bir kızını Osman’a vermiş o kızı ölünce diğer bir kızını daha zenginliği dillere destan Osman’la evlendirmişti. Hatice ile evlenmesi Hz.Muhammed’e olağanüstü bir prestij ve zenginlik de kazandırmıştı. Dahası Muhammed’in akrabalarından Talha da zengindi. İşte bu zengin ve önemli kişiler İslam’ın asıl kurucularıydı. Hz.Muhammed’in yanında ve diğerlerinin yanında da samimi bir inançla toplanan elbette vardı ama çoğunluk çıkar amacı güdüyordu. Uhud’da peygamberin kesin emrine rağmen okçuların yerlerini terk ederek yağmaya katılması, Huneyn dönüşü ganimet paylaşımı yüzünden Hz.Muhammed’i semure ağacının altında sıkıştırıp nerde ise dayak atmaya kalkmaları dahası ona “yalancı” ve “cimri” demeleri, yanı sıra Kuran’da önce ganimetlerin tamamının sonra ise beşte birinin Hz.Muhammed’e ait olması bu çıkar ilişkisinin kanıtıdır. Gelin bir de İslam’ın en değerli kitabı Kuran’a bakalım:

7


Bakara -79 “Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına.” Demek ki bu durumdan koşulların uygunluğundan istifade etmek ve çıkar sağlamak amacıyla peygamberlik iddiasında bulunan sadece Muhammed değildi. Onlar Muhammed’e göre yalancı peygamberlerdi ama onlara göre de Muhammed yalancı bir peygamber di. Hakikatte hepsi bir birinden farksızdı. İslam’dan önce de Hac ve Kabe vardı. Bu Kabe’ye Arap yarımadasının uzak yerlerinden gelenler vardı. Amma bir usul vardı ki şu yanında yiyecek getirmek yasaktı. Yiyecekle gelmek Allah’a güvenmemek oluyordu. Günlük elbiseyle tavaf edilmezdi dışardan da elbise getirilmezdi. Peki ne yapılırdı ihram bu işe bakan aileden satın alınırdı. Neden? İslam öncesi de Allah’ın mekanı olan Kabe’ye tertemiz elbiseyle girmek gerekti. Üzerinizdeki elbiseler belki de haram işlerken de üstünüzdeydi Allah’ın evini bunlarla kirletmemeli. Peki yoksul olanlar da var mıydı tavafa gelenler arasında? Evet vardı. İhram alacak parası olmayanlar Kabe’yi çırılçıplak tavaf ederdi kadın ya da erkek fark etmez. “Peygamberin izniyle ihramdan çıkıp Mina’da bulunan kadınlarımıza Zekerlerimizden meni damlıyordu” (Buhari Hac/81; Müslim Hac/141)

yöneldik.

Bu hadis hem Buhari’de hem Müslim’de var. Yani sahihliği tartışılmaz demek ki Mekke’nin fethinden sonra örtünme ayetleri inmeden evvel Müslümanlar da çıplak tavaf etmişler. Ayrıca Mekke Kureyş’in kontrolünde iken Hudeybiye barışında anlaşma yapılmıştı, Müslümanlara bir yıl sonra Hac için izin verilmişti. O sırada Kabe Kureyş’in kontrolünde olduğundan tavaf onların istediği gibi ihramı satın alarak ya da çıplak yapılmıştı. Ve erkekler bir sürü çırılçıplak kadını görünce de doğal olarak zekerlerinden meni damlıyordu. Kabe ziyareti bugün nasıl büyük bir kazanç kaynağı ise o zamanlar da durum böyle idi. Kabe’de bazı hizmetler vardı ve bu hizmetlerin her birini yönetici konumunda olan aileler tedarik ederdi: Hicabe: kabe perdeciliği ve anahtarlarının korunması Sedanet: Hicabe’nin yardımcılığı Kabe kapıcılığı. Rifade: Hacılara yemek verme Sikaye: Hacılara su verme. Bu görevlerden Sikaye vazifesini Hz.Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib, Abdulmuttalib ölünce de oğlu Ebu Talib yerine getiriyordu. Yani Hz.Muhammed’in ailesi de bu Hac işinin kaymağını yiyenlerdendi. Mekke Medine dolayları inanç olarak nasıldı? Aslında buralar inanç olarak bayağı renkli ve çeşitli idi. Medine’de önemli sayıda Musevi vardı, Mekke ekseri putperestti, putları reddeden Hanifler de vardı. Yabana atılmayacak kadar Hıristiyan Arap da vardı; bunlar Roma etkisiyle Hıristiyanlaşmıştı. Hıristiyan ve Hanif inancının bir sentezi olan Rukus inancı da vardı. Peki Arap yarımadasında ki Hz.Muhammed de dahil bütün bu peygamberlerin amacı neydi? Bunlar Arapları kendi etraflarında bir arada toplamak ve tüm Arap yarımadasına hakim olmak istiyorlardı. Onların da aynı Hz.Muhammede inananlar gibi müritleri vardı. Alın bir örnek tamamen İslami kaynaklardan:

8


“İlk dinden dönme hareketi Peygamber (s.a.s)’in sağlığında Yemen’de ortaya çıkmıştı. Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden Esved el-Ansî, topladığı kuvvetlerle önce Necran bölgesini, pesinden de San’ayi, Vali Sehr ile yirmi beş gün savaşarak ele geçirdi. Hz. Peygamber’in Amil ve muallimi olarak bölgeye gönderdiği Mu’az b. Cebel, Ma’rib’de bulunan Ebu Musa el-Esari’ye iltihak etmiş daha sonra ikisi birlikte Hadramevt’e gitmişlerdi (Taberi, III, 229-230). Ibnül-Esir’in ifadesiyle, “Esved’in çikarmis oldugu fitne bir alev gibi, Hadramevt’ten Taif, Bahreyn ve Ahsa’dan Aden’e kadar her yeri kaplamıştı” (Ibnül-Esir, II, 338). Hadramevt’te toplanan Müslümanlar endişeli bir şekilde beklerken, durumu haber alan Rasûlüllah (s.a.s)’in, Yemen bölgesinde bulunan Müslümanların tamamına yönelik, Esved’e karşı savaşılması emri bölgeye ulaştı. Veber b. Yuhannis vasıtasıyla gönderilen mektupta; dinin korunması, mürtedlere karşı savaşılması, Esved el-Ansî’nin açıkça savaşılarak veya gizli bir tertiple ortadan kaldırılması ve bu emrin İslam’da sebat eden bölgedeki bütün Müslümanlara ulaştırılması gibi talimatlar yer almaktaydı” (Taberi, III, 231; Ibnül-Esîr, II, 338). “Rasûlüllah (s.a.s)’in emri San’a’daki Müslümanlara ulaştığı zaman, planlanan bir suikast ile Esved el-Ansî, Firûz adındaki biri tarafından öldürülmüş ve Kenan bölgesi tekrar İslam’ın hâkimiyetine girmişti. Onun öldürüldüğü haberi Medine’ye Rasûlüllah (s.a.s)’in vefat ettiği günün sabahında ulaşmıştı” (Taberi, III, 227 ). Ama içlerinden galip gelenin adı ve ayetleri yaşayacaktı. Bu kişi Hz.Muhammed oldu!

2-İslam Arap Putperestliği mi? A-Putperestliğin Tanımı “Putperestlik, genel anlamda bir nesne, görüntü veya fikre tapım içeren bir dini uygulama, anlayış veya inançtır.” Peki İslam öncesi Arap yarımadasında hakim din olan Putperestlik nasıl bir inanç? Gelin bunu Kuran’a bakarak görelim: Lokman-25 “Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu bilmezler.” Yunus-18 “Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” Zumer-3 “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar.

9


Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” Zuhruf-19 “Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır.” Yani İslamiyet öncesi dönemde putperestler de Allah’a inanıyordu. Ama putları kendilerini Allah’a yakınlaştırıcı olarak görüyorlardı. B-Putperest Örf ve İbadetleri Putperestlik, Farsça kökenli bir sözcük olan put sözcüğünden türemiştir. Pupereslik inanç sisteminde görülen örf ve ibadetleri ve islamda ki uygulamaları inceleyelim; 1-Ayinler. 2-Namaz. 3-Oruç. 4-Hac. 5-kurban. 6-Sünnet 7-Takı,tütsü ve büyüler 8-Telbiyeler İlahiler şiirler 9-Sembol ve dövmeler 1-Ayinler Kutsal ve özel günlerde genellikle mabetlerde toplanan putperestler geleneklerine göre çeşitli gösterilerde bulunur, ilahiler söyler, toplu ritüeller yaparlar. Ateş üzerinden atlama ya da ateş üzerinde yürüme, vücutlarına şiş batırma bu gösteri örneklerindendir. Kutsal bir puta, geçmişteki kutsal saydıkları kişiden kaldığına inandıkları bir nesneye saygı gösterisinde bulunur, etrafında döner ya da koklayıp öperler. Yıllık ayinlerin dışında mevsim başlarında, özellikle ilkbahar ve sonbaharda yapılan ayinler de vardır. Belirli günlerde güneş ve ay festivalleri yapılır.Türlerine göre ayinlerde kutsal saydıkları sudan içer, kutsal saydıkları yiyecekten yerler. Dualar eder, dileklerde bulunurlar. Putperestlerin bu ayin adetlerinin İbrahimi dinlere de geçtiği görülmektedir. Noel kutlamaları Mitra paganlarından geçmedir. Putperest Arapların yevmül Arabu dedikleri cuma toplantıları, kandil geceleri, aşure günleri, cem ayinleri pagan kökenlidir. 2-Namaz 10


Putperest ibadetlerinden biri namazdır. Namaz, güneş kültünün ritüellerinden biridir ve Hint kökenli bir ibadettir. İslam öncesi Araplar da namaz kılarlardı. Günümüzde Hindular da namaz ritüellerini devam ettirirler. Sansktitçe ”Surya” Güneş, ”Namaskara” ise Selamlama veya Bağlantı demektir. Böylece “Surya Namaskara” ”Güneşle Bağlantı” anlamına gelmektedir. Surya Namaskara, bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Arap putperestlerinin namaz kıldığı Kur’an’da yazılıdır. Enfal-35 “Onların Kabedeki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Küfrünüzden dolayı azabı tadın.” Bilindiği üzere Arapça’da “salat” namaz demektir. Genelde meallerde dua olarak çevrilmektedir. Bu ayette putperestlerin kıldığı namazın şekli eleştirilmektedir. Putperestler de günde 5 vakit namaz kılarlardı. Şaharit namazı – Sabah namazı Musaf namazı – Öğle namazı Minha namazı – İkindi namazı Neilat Şerarim namazı – Akşamüstü namazı Maarib namazı – Akşam namazı Kaynak; Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism. Kuran’da geçen namaz vakit sayısı 3 olmasına rağmen 5 vakit kılınıyor olması zamanla putperest döneme dönüldüğü şüphesi taşımaktadır. Aynı şekilde abdest de putperestlerde vardı. Cünup olunca boy abdesti alırlardı. (İbn-i habib, Muhabber) 3-Oruç Güneş kültüne sahip putperestlerin ibadetlerinden biri de oruçtur. Namaz vakitlerini güneş zamanlı ayarladıkları gibi oruçlarını da güneşin doğuş ve batışına göre ayarlarlardı. Orucun başlangıcı bile İslamiyet’teki gibi ay’a göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü Müslümanlar gibi, ay’ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik) İslamiyet öncesi arap paganlarının ilginç gelenekleri vardı.: Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke’ye Hacca gidip Kabenin etrafında 7 kez dönerler, Kara Taşı (Hacerül Esved) kutsal sayar Kara Taşı’ı öpeler ve günde dört veya 5 vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. ( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah) Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı. (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.) Sabiilik, yıldız kültüne sahip bilinen en eski pagan dinidir. İlginçtir ki Sabiiler de 3 vakit namaz kılar ve 1 ay oruç tutarlardı. Farz orucun dışında nafile oruçlara da sahiptiler. (İbn Nedim, El Fihrist, s. 442-445) 11


Kuran’da önceki toplumlarda da orucun olduğu yazılıdır: Bakara-183. “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.” Eski Çağ dinlerinde, oruç özellikle, rahiplerin Tanrılara yakınlaşmaya hazır olmalarını sağlamaya yarayan bir yoldu. Helenistik Dönemin inançlarına göre, Tanrılar bir takım kutsal öğretileri ancak oruç tutan kişilere vahiy yoluyla gönderirlerdi. Bazı eski kültürlerde ise oruç, öfkelenen Tanrıları teskin etme gibi amaçlara yönelikti. Sibirya Tungu şamanları ise, ruhlarla ilişki kurabilmek için oruç tutarlardı. Bütün dinlerde, belirli zamanlarda oruç tutma geleneği vardır. Budha rahipleri, gene belirlenmiş günlerde oruç tutarak günahlarını itiraf ederek, arınacaklarına inanırlar. Hindistan’da Sadhular gene günahlarından arınmak için oruç tutarlar. Çin’de göksel Yang ilkesinin başlamasından önce belirli bir süre oruç tutulur. 4-Hac İslam öncesi Araplar’da Kabe putperestlerin en kutsal mabediydi ve bölge halklarının hac mekanıydı. Putperestler tıpkı günümüz müslümanları gibi Kabe etrafında 7 kez tavaf yaparlardı. Kureyş dışından gelen Bedevi putperestler tavafı çıplak olarak yaparlardı. Putları ziyaret, Hacerül Esved taşına el sürme ve öpme, Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelme, şeytan taşlama hac ibadetinin en önemli ritüellerindendi. Putperestlerin hac sırasında hep bir ağızdan yaptıkları telbiye de aynen şöyleydi: Lebbeyk allahümme lebbeyk. La şerike leke illa şerikun huve lek. Temlikuhu ve ma-melek Eğer Mekke’ye bir gün yolunuz düşerse insanlar kisve denilen bir örtüye bürünmüş bir küpün etrafında toplanmış göreceksiniz. Bu taşın odak noktası da Hacıların “siyah taş” dediği taştır. Bu taş, küpün güneydoğu ucundadır ve kış güneşinin doğduğu yere bakar. Gene Kabe’de bu taşı öpen insanlar göreceksiniz. Neden diye soracak olursanız taşı öptüğünüzde günahlarınızdan arınıp YENİDEN DOĞMUŞ gibi olacağınızı söylenecektir. Biraz daha etrafta dolaştığınızda insanların bu küpü 7 kere tavaf ettiğini göreceksiniz. Bunların hepsi putperest Arap geleneklerinin kalıntılarıdır. Ayrıca Kabe hiçbir zaman yahudiler ve hristiyanlar tarafından kutsal sayılmamıştır. Tevrat ve İncilde Kabe ile ilgili tek bir ayet dahi olmaması bunu kanıtlamaktadır. 5-Kurban Eski çağlarda insan kurban edilmesi, bir nevi temizlenme ve sihir vasıtasıydı. Ailenin ilk çocuğu Tanrı’ya ait kabul edilir ve kurban edilmesi gerekirdi. Mısırlılar ise köpek başlı olarak tasvir ettikleri insanlara Ani” diyorlar ve onları “Ay Tanrısına kurban olarak sunuyorlardı. M. Eliade, Anadolu’da özellikle ilk çağlarda hasat mevsimi dolayısıyla yapılan insan kurbanı ve 12


kafa kesme ayinlerine örnek olarak Frigyalılar’ı ele alır. Frigyalıların yüzyıllar önce hasat zamanında insanları, başlarını kesmek suretiyle kurban ettiklerini, hatta elde mevcut delillere göre, o zamanlar bu âdetin Doğu Akdeniz’in her tarafında yaygın olduğunu kaydetmektedir. İslam öncesi Arapların da eski dönemlerde Sabah Yıldızı’na daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ettikleri, yine önemli putlardan Uzza’ya oğlanlarla, kızların ve esirlerin de kurban edildikleri ileri sürülmektedir. Yakın dönemde ise insandan vazgeçilmiş, hayvan kurbanına geçilmişti. Putlara özel kurban kestikleri gibi genelde Safa ve Merve tepelerine dikilmiş kayadan putlara kurban keserlerdi. Bu kayaların bir İsaf diğeri Naile adlı puttu. İsaf ve Naile iki sevgiliydi ve Kabe’nin kutsallığını kirlettikleri için öldürülmüş, daha sonra efsaneleşerek kutsallaştırılmışlardı. Araplar, putlara adak da adarlardı. Dilekleri gerçekleştiğinde, önemli işlerinde ve uzun seyahatlerinde adak keserlerdi. Adaklarının çoğu da ilk çocuklarının erkek olması içindi. 6-Sünnet: Antropologlar sünnetin başlangıcı hakkında görüş birliğine varamamıştır. 6.000 yıl önce antik Mısır’da sünnetin varolduğu eski Mısır piramitlerinde bulanan bazı mumyaların sünnetli oldukları görülmesi ile kesinleşmiştir. Tarih boyunca mısırlılar, Yahudiler ve Babillilerin sünnet adetine sahip oldukları tespit edilmiştir. Sünnet pagan geleneğinin tek tanrılı dinlere uzantısıdır. İslam öncesi putperestler de sünnet adetine sahiptiler. Putperest Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Hadislerde Muhammedin, halifelerin ve ashabın sünnetinden bahsedilmemesi, onların zaten putperest adeti gereğince sünnetli olduklarını gösterir. Kadın sünneti sadece putperest Araplarda değil, eski Mısırlılarda da mevcuttu. Mısır’da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan bazı kadın mumyalarının sünnetli olduğu belirlenmiş, kadın sünnetinin nasıl yapıldığı M.Ö 1600’lü yıllardan kalan duvar resimlerinde detaylı bir şekilde tasvir edilmiştir. Bu, kadın sünneti geleneğinin kökeninin çok eski çağlara dayandığının göstergesidir ve sünnet geleneğinin tarihinin tek tanrılı dinlerden daha eski olduğunu, asıl olarak bir pagan geleneği olduğunu, tek tanrılı dinlere pagan toplumlardan geçtiğini gösterir. Tıpta erkek sünnetinin az da olsa bir yararına değinilse dahi kadın sünnetinin hiçbir yararı olmadığı, kadının cinsel isteğini öldürdüğü, ölüm ve yaralanmalara neden olduğu biliniyor. 7-Takı, Tütsü ve Büyüler Putperest toplumlarda şans, uğur ve hayır getirmesi için birtakım taş ve takılar kullanmak adettendi. Kendilerini kötü ruhlardan, cinlerden, nazardan koruması için çeşitli nesneleri vücutlarına, boyunlarına takar ya da üzerlerinde taşırlardı. Büyü günümüzde de süregelen ilk çağ pagan ritüellerinden biridir. Sıradan insanlarda bulunmayan gizli bir gücün sahibi olmak, düşmanlarını, rakiplerini altetmek, aşk ve cinsellikle ilgili isteklerine kavuşmak amacıyla çok çeşitli büyü yöntemleri uygulanırdı. Tütsü ise arınma, temizlenme, kötü ruhları ve cinleri kovma amacıyla paganların okült seremonilerinde, Antik Yunan’da, Hitit Uygarlığı’nda, Babil’de, Firavunlar dönemi Mısır’ında, Roma İmparatorluğu’nda, Hindistan, Tibet ve Japonya’da çok eski zamanlardan 13


beri kullanılmaktadır. Tek tanrılı dinlerde bunlar yasaklanmış ve günah sayılmışsa da değişik versiyonlarla sürdürüldüğü bir gerçektir. Örneğin muskalar, ayet yazılı kağıtların evlere, arabalara asılması, hastalığa ve nazara karşı okuyup üfleme, nazar boncukları, mum yakma vb. 8-Telbiyeler, İlahiler, Şiirler Putperest toplumlar ayinlerinde telbiyeler, ilahiler söylenirdi. Cenaze törenlerinde ağıtlar yakılır, naatlar okunurdu. Örneğin eski Mısır’da ölü evinden kadınlar sokaklara çıkar dövünerek ölüye ağıtlar söylerlerdi. İslam öncesi Araplar da telbiyeler, ilahiler, şiirler çok önemliydi. En beğenilenleri Kabe’ye asarlar, (Muallakat-ı Seba Şiirleri) putları için okurlardı. İslam öncesine ait ne varsa yakılıp yokedildiği için ne yazık ki bu kültürden elde çok az bilgi kalmıştır. Bunlardan biri de 7 Askı denilen şiirlerdir. 9-Sembol ve Dövmeler Pagan inançlarda dilin sembollerle kullanılmasına yoğun olarak rastlanılır. Hemen hemen her pagan toplumda çeşitli semboller mevcuttur. Pentagram denilen beş köşeli ters yıldız en ünlüleridir. Dövme de pagan toplumlarda sıkça kullanılan bir sembol yöntemidir. Hintliler, Japonlar, Amerika Yerlileri ve Afrika’daki bazı kabileler dövmeyi bir süs olarak yaparlarsa da pek çok toplumda dövmenin hastalıklara ve kötü ruhlara karşı koruyucu bir tılsım olarak uygulandığı, bireyin toplumdaki konumunu (köle, efendi, ergen, işçi, asker) vurgulamak için kullanıldığı bilinmektedir. Dövme yapma geleneği hayli eskidir. İ.Ö 2000’lerde Eski Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Eski Yunanlılar ve Romalılar, barbarlara özgü bir uğraş saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere yaparlardı. Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden oluşan dövmeler görülmektedir. Dinselbüyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali ve deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir. Hunlara ait Pazırık kurganında bulunan bir başkana ait cesetten anlaşıldığı üzere Hunlarda asil ve kahraman kişilerin dövme yaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda da devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği taşıyan bireylere uygulandığı bilinmektedir. İlkel topluluklarda dövme yapılırken törenler düzenlenir. Dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve büyüsel kuralları yerine getirmek zorundadır. Sonuç Buraya kadar anlattığımız putperest adet ve ibadetleri konusunda sanırım herkes hemfikirdir. Müslümanlar da putperestlerin bu ibadetlere sahip olduğunu reddetmez. Bilmeyenler de inceleyip araştırdıklarında doğruluğunu göreceklerdir. Bunlar din derslerinde, din kitaplarında pek anlatılmadığı için sanılır ki Kur’an’da yazılı olanların tümü Hz.Muhammed tarafından getirildi. Görüyoruz ki İslam’ın ve Kur’an’ın getirdiği yeni birşey yok. Zekat ve sadakaya varana kadar hepsi putperestlerde mevcut. 14


Putperestlerde olmayanlar da Yahudilerde var. Peygamberlik, melekler, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem gibi. Bu durumda putperestlikle tek tanrı dinlerindeki ortak ibadetleri nasıl açıklayacağız? İslam dininin ibadetleri ile İslam öncesi Arap putperestlerinin hemen hemen aynı ibadetlere sahip olmasının sebebi nedir? Dinlere inanmayan biri bu durumu dinlerin evrimine bağlar. İslam’ın yeni hiçbirşey getirmediği, Kur’an’da yazılı olanların tümünün putperestlerden ve Yahudilerden derleme, toplama olduğu gerçeği karşısında İslamcı savunmaya geçer; Dinlerin evriminin doğru olmadığı, İslamın Adem’den itibaren varolduğu, değişik adlarla da olsa peygamberlerin daima İslam’a çağrı yaptıkları, namaz, oruç, hac, zekat, kurban, sünnet vb. ibadetlerin başından beri olduğu ancak toplumların zamanla İslam’dan saparak putlar ve ilahlar edindikleri, İslam’dan miras aldıkları ibadetleri bu putlara ve ilahlara yaptıkları şeklindedir. Örneğin büyük çoğunluğu müslüman olan Türkler zamanla İslam’dan saptığını, putlar edindiğini ve Allah’a ilaveten ay tanrısı, güneş tanrısı vb. ilahlara taptığını ama namaz kılmaya, oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekat vermeye, sünnet olmaya devam ettiğini düşünelim. Türklerde bunlar var mı? Yok! Bu ibadetlerin Türklerde olmayıp Arap putperestlerince korunması nasıl izah edilebilir? Kabul etmesi zor olsada sonuçta tüm müslümanlar Arabistanda inanılan bir dişi tanrıya inanmaya devam ediyor. Kuran esas itibariyle Arap putperesliğine ve geleneklerine yer verdiği için Yahudiler, Hristiyanlar ve “Hanifler müslüman olmaktan kaçınmışlardır, Abû Amr olayı bunun tipik örneklerinden biridir. Medîne’de Evs’lerin liderlerinden biri olan Abû Amr b.Seyfi b. al-Numan, Muhammed’in bütün ısrarlarına rağmen İslamiyet’i kabul etmez. O kadar ki sırf İslam’a karşı olduğunu anlatmak için kendi toplumunu terk edip Mekke’ye göç eder. Fakat az zaman sonra Medine’ye döner ve Muhammed’in yanına giderek sorar: “Nedir senin getirdiğin din?”. Bu soruya Muhammed: “Benim getirdiğim din Haniffiya’dir, yani İbrahim’in dini’dir” diye cevap verir. Bunun üzerine Abû Amr söyle der: ”Eğer getirdiğin din İbrahim’in dini ise, benim de izlediğim zaten o’dur”. Fakat Muhammed ona :”Hayır senin izlediğin din, İbrahim’in dini değildir” deyince Abû Amr kızar ve söyle karşılık verir: “Evet o’dur, fakat sen, Ey Muhammed, Haniffiya dinine ait olmayan şeyleri (İbrahim’in dinine) ekledin”. Bu cevaba karşı Muhammed: “Hayır ben onu en saf sekliyle getirdim” deyince Abû Amr dayanamaz ve Muhammed’i yalancılıkla suçlayarak söyle der: “Tanrı yalancıyı evsiz barksız ve yapa yalnız bıraksın ve gurbette öldürsün” . Daha başka bir deyimle Abû Amr sunu anlatmak ister ki Hz.Muhammed, Kur’an’ı Arap geleneklerine yer veren hükümlerle doldurmaktadır. C-Fil Olayı

15


Birde kuranda Fil Suresi vardır ki bu süreyi ve surede anlatılan olayın islam tarihindeki iniş nedenini okuyan biri bu işteki garipliği anlayabilir. İslami Kaynaklarda Fil Olayı: Habeşistan Krallığına bağlı Hristiyan Ebrehe Yemen valiliğini sürdürdüğü sırada San’â şehrinde “Kulleys” denilen ve yer yüzünün hiçbir yerinde benzeri görülmeyen bir kilise yaptırdı. Sonra kral Necâşî’ye bir mektup yazarak : “Ben senin için eşi ve benzeri görülmemiş bir kilise yaptırdım, Arap hacıları bu kiliseye çevirinceye kadar bu işin peşini bırakmayacağım.” dedi. Araplar arasında bu kiliseden bahsedilince, Fukaymoğullarından birisi öfkelenerek çıkıp bu kiliseye geldi ve def-i hacetini yapıp burasını kirlettikten sonra ailesinin yanma geri döndü. Bu durum Ebrehe’ye bildirildiği gibi ayrıca ona bunu yapan kimsenin Arapların hac maksadıyla Mekke’de ziyaret ettikleri Ka’ be taraftarı birisi olduğunu ve hacıların Ka’be’den buraya çevrileceğini duyduğu için öfkelenerek bunu yaptığını, söylediler. Bunun üzerine Ebrehe Öfkelendi ve Mekke’ye gidip Ka’be’yi yıkacağına dair yemin etti. Böylece Ebrehe yanında bulunan Mahmûd adındaki fil ile beraber yola çıktı. Bir rivayete göre, Mahmûd adlı filin peşinden giden on üç fil daha vardı. (Kur’an’da fil kelimesi tekil geçer) Mekke yakınlarında kendileriyle çatışan Nüfey’lin ordusunu yenip kendisini esir aldılar ve onu rehber olarak kullandılar. Kureyşliler Ebrehe’nin ordusunu haber alınca “Bu orduyla savaşa bizim gücümüz yetmez” diyerek şehirden kaçıp dağ eteklerine sığınırlar. Ebrehe Ka’be’yi yıkıp tekrar Yemen’e dönmeğe kararlıydı. Nihayet Mekke’ye vardıkları bir sırada Nüfeyl gelip filin kulağından tuttu ve ona : “Ey Mahmûd! Çök, sonra sağ salim geldiğin yere geri dön; çünkü Allah’ın beldesi Haram’da bulunuyorsun.” dedi ve filin kulağını bıraktı, bunun üzerine fil kendisini yere bırakıverdi. Nüfeyl ise bütün gücüyle koşup dağın tepesine çıktı. Habeşli askerler, çöken fili kaldırmak için bir hayli dövdüler, fakat fil yine de yerinden kalkmadı. Bu defa fili Yemen tarafına doğru çevirdiler ve fil koşmağa başladı. Aynı şekilde fil Suriye tarafına çevrilince yine koşmasını sürdürdü. Bu defa filin yönü doğuya çevrildi ve fil yine koştu. Fakat Mekke tarafına çevrilince tekrar yere çöktü ve yerinden kıpırdamadı. Bu sırada Allah, onların üzerine deniz tarafından kırlangıç kuşuna benzeyen sürüler hâlinde kuşlar gönderdi; bu kuşların her birinin gagasında bir, ayaklarında ikişer taş bulunuyordu. Mercimek ve nohut tanesi büyüklüğünde olan bu taşları kuşlar getirip üzerlerine bıraktılar. Bu taşlar kime isabet ettiyse öldürdü, fakat atılan taşlar hepsine isabet etmemişti. Bu defa Allah, bir sel gönderip onları denize sürükledi. Bu sırada Ebrehe ile birlikte kurtulanlar geldikleri yola doğru koşuşmaya ve Yemen’e giden yolu göstermesi için Nüfeyl’i aramaya başladılar. Nüfeyl Allah’ın onların üzerine indirdiği bu felâketi görünce şu mealdeki mısraları söyledi: “Allah, peşini bırakmadıktan sonra nereye kaçıp kurtulacaksın. Artık Ebrehe galip değil, mağlûp durumdadır.” Ebrehe’nin cesedi öyle bir hâle geldi ki, “bütün uzuvları tek tek döküldü; öyle ki San’â’ya getirdiklerinde kuş kadar kalmıştı. Ölmezden önce göğsü yarılıp kalbi dışarı çıktı ve bundan sonra öldü. Bu olaydan sonra Arapların katında Kureyşlilerin

16


itibarı arttı. Bu yüzden Araplar Kureyşliler için: «Onlar ehlullahtır (Allah’ın yakınlarıdır), bu yüzden Allah Habeşlileri helak edip onların başından uzaklaştırdı.» dediler. (Kaynak: İbnü’l Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları: 1/428-432.) Fil olayında inanç yönünden tutarsızlıklar ve gariplikler vardır. Bunları görelim: 1-Habeşistan ve Yemen Hristiyan hakimiyetindedir. Habeşistan kralı Necaşi ve Yemen valisi Ebrehe Hristiyandır. Yani, İslam’a göre kitap ehlidir ve müşrik değildir. Kureyşliler ise müşriktir. 2-Ebrehe’nin büyük bir kilise inşa ettirdiğini, insanları kiliseye yönlendirmek istediğini tarihi kaynaklar yazar ve bu mabette tek bir put yoktur. Ama Kabe putlarla doludur ve bir müşrik Arap, Yemen’deki bu kiliseyi pisletmiştir. Peki Kuran’a göre kiliselerin bir değeri var mıdır? HAC-40 “Onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.” 3-Filin her yöne gidip Mekke’ye gitmemesi ve Kuşların gagalarında ateş taşları taşıyıp orduya atmaları ve bu taşlarla ordunun telef olması bilimdışıdır. 4-Böylesi mucizeleri gören ve duyan herkesin putperest olması gerekirdi. Müşrikler bu olaydan sonra putlara tapmaya devam etmiştir. Allah müşriklerin putperestliğe devam etmelerine olanak sağlamıştır. Allah’ın müşriklerden yana olup, kendisine en yakın inananları helak etmesi mantıklı değildir. Kaldı ki belki Ebrehe’nin ordusunun içinde ”putperest” bir kavimle savaşmaya gittiğini düşünen, bölgeyi putlardan temizle amacıyla orduda bulunan Hristiyanlar da olabilir. 5-Eğer Allah Kabe’yi korudu müşrikleri değil dersek, daha sonraki olaylarda Allahın Kabeyi neden korumadığını açıklayamayız. Kabe İslam tarihi boyunca birkaç kez saldırıya uğradı, yakıldı-yıkıldı. Hacerülesved parçalandı, hacılar katledildi. Sel baskınlarına uğradı. 6-Bu olayın doğru olduğuna delil olarak, putperestlerin Fil suresine itiraz etmedikleri gösterilir. Putperestlerin itirazlarının olup olmadığı bilinemez. Çünkü Kur’an’dan başka hiçbir kayıt-kanıt bırakılmamış yok edilmiştir. Ayrıca Fil Vakası bir putperest efsanesi olabilir. Önemli olan putperestlerin değil, Hristiyanların itirazıdır ki, Kur’an’da böyle bir itirazdan söz edilmemiştir. 7-İslam kaynakları Ebrehe’nin maddi çıkarları için bu seferi düzenlediğini yazar. Öyle olsa bile Ebrehe’nin amaçlarının arasında putları temizlemek ve insanları kiliseye yönlendirmek olduğunu söylemek sanırım çok yanlış olmayacaktır. İçinde yüzlerce put bulunan Kabe’nin tevhid merkezi olarak nitelendirilmesi ise tamamen saçmadır. Fil Olayı ne zaman meydana geldi? 17


Bu olay Peygamber’in doğduğu yıl olmuş ve orduda bulunan fil/fillerden dolayı Araplar arasında “Fil Vak’ası”, geçtiği yıl ise “Fil Yılı” olarak meşhur olmuştur. Ebrehe tarafından yazdırılan, Miladi 543 tarihli bir kitabe vardır “Himyeri Kitabesi”. Fil Olayı’nın bu tarihten sonra olduğu kesindir. Muhammed Hamidullah, Fil Olayı’nın peygamberin doğumundan 3 ay önce, 569 yılında meydana geldiğini yazmaktadır. Nitekim Arapça tarihi kaynaklarda, Peygamber’in “Fil Senesi”nda dünyaya geldiği bilgisi verilir. (İbn Hişam, Siyer, İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih) Sonuç olarak; Fil Suresi ve İslam Tarihinde anlatılan yazılış nedeni bu olayın bir Putperest efsanesi ve Kuran’ın da Putperest bakış açısı ile yazıldığını net olarak ortaya koymaktadır.

3-Sözde Cahiliye Devri Arap yarımadası, İslam öncesi dönemlerde şehir devletleri ve bağımsız kabilelerden oluşan toplum ve idari yapıya sahipti. İlk defa Hicaz bölgesinde İslamiyet’le birlikte bir devlet kurulmuştur. Arabistan köklü geçmişe ve kültüre sahip olan İran ve Bizans devletlerine komşu olduğundan bu iki kültürden büyük oranda etkilenmiştir Yarımadanın içindeki göçler sebebiyle hemen hemen her tarafında çeşitli din ve fikir cereyanlar Arabistan’da tanınmış ve yerleşmiştir. Bu cereyanlar yarımadada az yada çok taraftara sahip olduğu gibi belirli bölgelerde de ortaya çıkmıştır. İşte bu canlı kültürel yapı sonuçta islamı doğuran Arap kültürünü oluşturmuştur. Araplar arasında İslamiyet’ten önce Sabiilik, Mecusilik, Putperestlik, Haniflik, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi dinler yayılmış ve Araplar üzerinde birçok tesirler meydana getirmiştir. İslam’dan önce Araplar, Güneyli-Kuzeyli veya Adnani-Kahtani olmak üzere iki gruba ayrılmış olarak karşımıza çıkmaktadır. İklim ve coğrafyanın gereği olarak bedevi bir hayat yaşayan Araplar, din olarak da totemizm, animizm ve fetişizm gibi aşamalardan sonra gelen putperestliği benimsemiştir. (Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Ankara 1997, s. 63) Arap yarımadası, gerek kuzey-güney ve gerekse doğu-batı arasında ticaret yolları üzerinde bulunmaları sebebiyle çok eski devirlerden beri birçok medeniyet ve dinlere beşiklik etmiştir. Ancak çevrelerindeki milletlerden etkilenerek bünyelerinde birçok değişiklikler meydana gelmiştir. Tarihte bu devir Araplarından bahsedilirken “Cahiliye çağı” deyimi kullanılmaktadır. (Neşet Çağatay, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, A.Ü.İ.F. Ankara) İslam öncesi “Cahiliye Devri” ifadesinden Arapların bütün medeniyetlerden mahrum oldukları sonucu çıkarılmamalıdır. Hatta bazı kaynaklar, ilmin zıddı anlamındaki cehaleti İslam öncesi Araplar için kullanmaktan kaçınmış, bu ifadenin İslam öncesi dönemi belirtme için kullanıldığını kaydetmişlerdir. Gerçekte İslamiyet Öncesi Arap Yarımadasında canlı siyasi ve kültürel hayat sözkonusudur. (Kaynak: Risalet Öncesinde Arap Yarımadasında Dinler ve Bir Peygamber Beklentisi – İ.F.D. 6 (2001) S.87-102) 18


A-Siyasi ve Sosyal Yapı Siyasi anlamda kabileler halinde yaşayan Arapların her kabilesi ayrı bir cemaat hüviyeti taşımakta, bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini kendi ellerinde bulundurmaktaydı. Ancak tehlikeli durumlarda savunma yapmak amacıyla kabileler birlikte hareket ederlerdi. Sosyal yapı bakımından Arap toplumunda hür, esir ve mevali (özgürlüğü almış esirler veya Arap olmayanlar) şeklinde üç çeşit sınıf vardı. Özgür insanlar ortak bir yaşam sürdürmelerine rağmen bunlar arasında birtakım ayrıcalıkları olanlar mevcuttu. Sözde Cahiliye devrinde Arap Yarımadası canlı bir kültürel yapıya ve çok çeşitli dinlere evsahipliği yapmaktaydı. B-Panayırlar Arap toplumunda iktisadi ve kültürel hayatın önemli bir parçasını panayırlar oluşturmaktaydı. Bu panayırlar senede bir ve belirli günlerde tesis edilirdi. Buraya her taraftan ve her kesimden insanlar gelirdi. Siyasi faaliyetlerin yanı sıra adli ve kültürel faaliyetlerin de yürütüldüğü ve yıl boyunca muhtelif yerlerde kurulan bu panayırlar tüccarlar için de önemli bir müesseseydi. Bu panayırların en meşhurları; ‘Ukâz, Mecenne ve Zül-mecaz’dır. Bunlardan Ukaz; Taif ile Necd arasında bir yerde Mekke’ye üç merhale ilerde idi. Mecenne ise Mekke’nin batısında yer alan bir kasabanın veya dağın ismidir. Zül-Mecaz ise Arafat yakınındadır. C-Ticaret Araplarda ticaret bir hayli gelişmiş, ticaret merkezleri kurulmuş ve ticari anlaşmalar yapılmıştır. Belli başlı kervan yollarının da bulunduğu bir bölge olan Arabistan’da sadece erkekler değil, kadınlar da ticaretle meşgul olmuşlardır. Arapların ticarette ileri gitmelerinin başlıca sebebi, bu bölgenin orta noktada yer alması ve komşularıyla dil yakınlığının bulunmasıdır. Kara ticaretinin yanında deniz ticareti de gelişmiş ve böylece Araplar ticarette bir hayli ilerleme kaydetmişlerdir. D-Sanat Arap bölgesi, aynı zamanda edebi bir merkezdir. Az önce kendisinden söz edilen panayırlar sadece ticaret için değil, bilimsel faaliyetler için de bir merkez durumundadır. Çeşitli yazı türleri, astroloji, ilkel yöntemlerle meteoroloji ve bunlara dayalı olarak mitoloji gelişmiştir. Kahinlik de bir hayli gelişmiş ve güçlü şairlerin yetişmesine sebep olmuştur. Öyle ki Araplar, “sonrakilere kalır da dilden dile yayılır” diye şairlerin hicivlerinden korkar hale gelmişlerdir. E-Din Hürriyeti İslamiyet öncesi Arap Yarımadasında Putpereslik, Sabilik, Musevilik, Hıristiyanlık, Mecusilik ve Haniflik, vb… Dinleri barış ve hoşgörü içerisinde yüzyıllarca birarada yaşamışlardır. Bu hoşgörü ve barış ortamı İslamın ortaya çıkmasıyla bozulmuş, müslümanlıktaki katı hoşgörüsüzlük neticesi birdizi savaşlar, sürgünler ve katliamlar sonucu bu dinlerin kökü kazınmış vede Arap yarımadasında din özgürlüğü sona ermiştir. F-Cahiliye Devri Yalanları

19


Cahiliye devrine ait, gerçek olmayan veya çok abartılarak verilen, insanları islamın ne kadar mükemmel bir din olduğunu anlatmak için uydurulan yalanlardır. 1-Cahiliye döneminden önce kız çocuklar doğar doğmaz gömülüyordu denir. Soruyorum madem kızlar gömülüyordu bu insanlar nasıl ürüyordu? Hz.Muhammed’in annesi aslında erkek miydi? cahiliye döneminde kızların diri diri gömüldüğünü iddia edenler; islamdan sonra ne değişti? Artık kadınlar diri diri beline kadar gömülüp taşlanarak öldürülmüyor mu? 2-Cahiliye devrinde insanlar cahildi. o yüzden adı cahiliye. Yukarıda kısa ve öz anlatıldığı gibi islam öncesi Arap yarımadasında ki kültürel yapı günümüzle kıyaslanamayacak kadar çeşitli ve canlıydı. İslam öncesinde farklı dinler ve uluslar barış içinde aynı şehri ve coğrafyayı paylaşıyor, günümüzde Arabistanda hayal bile edilemeyecek bir hoş görü ortamında yaşıyorlardı. Bu sözü söyleyenlere; İslam öncesi Arap yarımadasındaki canlı ticaret, panayırlar, değişik dinlerin bir arada barış ve huzur içinde yaşaması, Şairler, şiir yarışmaları nedir peki? Diye sormak gerekir. 3-İslamdan önce herkes putlara tapardı. kabede putlar vardı. şimdi putlara tapmıyoruz. kabenin etrafında 7 defa dönmek, şeytan taşlamak, günde 5 kere kabeye karşı namaz kılmak ve hacerül esvet taşını öpmek ve şefaat dilemek nedir söyler misiniz? G-Cahiliye Devri Gerçekleri İslam öncesi Cahiliye döneminin önemini küçümsememeliyiz. Unutmayalım ki Cahiliye devri İslamın doğduğu ve geliştiği bir dönemdir, kısacası İslamı Cahiliye devri yarattı diyebiliriz. Aslına bakarsanız günümüz İslam ülkelerinde Cahiliye Dönemi kanlı canlı devam da etmektedir. Cahiliye döneminin kriteri İslam dini ise ve bu dönem İslam’ı yaratmışsa, cahiliye dönemi İslam yaşadıkça var olmaya devam edecek demektir. Çünkü günümüzde İslam inancını oluşturan bütün dini öğretiler cahiliye devri denen bu dönemde ki Putperes Arap geleneklerinin biraz değiştirilip Musevilik ile harmanlanması sonucu meydana gelmiştir. İslam kültürünün ana kaynağı Cahiliye devri Arap kültürüdür. Gerçekten de günümüzde şeriatla yönetilen bütün Müslüman ülkelerde bu dönem kanlı canlı yaşanmaktadır. İslamın Cahiliye devrinden ithal ettiği ve daha da katı hale getirdiği bütün öğretiler bu ülkelerde günümüzde uygulanmaktadır örneğin İran’da Müslüman’lar Tahran üniversitesinde zorunlu toplu cuma namazları kılmakta, şeriat ülkede terör estirmekte ve kadınları acımasız idama götürmektedir. İslami öğretide ki kadını aşağılayıcı hükümler nedeniyle İslam ülkelerinde ve özellikle şeriat hükümlerinin katı uygulandığı Afganistan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde kadınların can ve mal güvenliği yoktur. Bu ülkelerde kadınlar alenen dövülmekte ve yüzleri, gözleri kezzapla yakılmaktadır. Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanmasına bile izin verilmemektedir. Sudan’da ve Nijerya’da, ırzlarına geçilen yani tecavüze uğrayan kadınlar recm ile cezalandırılmaktadırlar. 20


Bütün bu gerçeklere rağmen gene aynı islam çoğrafyasında din propagandası yapanlar tarafından İslam’ın kadınların haklarını verdiği ve İslamın kadını yücelttiği yalanı etrafa yayılmıştır. bu çoğrafyanın en büyük talihsizliği İslamın İlahi bir öğretiye çevirdiği için kalıcı hale gelmiş Ortacağ Arap kültürünü yaşamak zorunda kalmasıdır. Bütün bu uygulamlar aşağıda değineceğim diğerleri de cahiliye denen dönemden kalmışlardır. Cahiliye dönemine ve o dönemin ürünü olan İslam’a ait batıl inançlar Ülkemizde özellikle Anadolu’nun küçük köy ve kasabalarında değişmeden devam etmektedir. Destursuz işememek, karanlık bir yolda yürürken cinleri kaçırmak için iple bir teneke kutuyu çekmek, doğum yapan kadınları şeytanın etkisinden korumak için plasentayı evin uzağında bir yere gömmek, cin çıkarmak, şeytan taşlamak, kaybolan bir malı bulmak için 40 kere Yasin okumak, eşiği önce sağ ayakla geçmek, göbeğe yazı yazdırmak, muska taşımak ve daha aklıma gelmeyen yüzlerce batıl inanç günümüz İslam ülkelerinde sağdır ve sıhhattedir. Evet. Cahiliye dönemi diye bir dönem varsa, Müslüman’ların o dönemi henüz aşmadıklarını söyleyebiliriz. Çünkü İslam’ın tanımını yaptığı bir cahiliye dönemi hiç bir zaman olmamıştır. Yukarda değindiğim cahiliye dönemi, İslam’ın neden olduğu cahiliye dönemidir. İslam’dan önceki dönemi, cahiliye dönemi olarak nitelendirmekte israr edenler için şu kadarını hatırlatmakta yarar var: İslam, kendisinden önceki dönem için cahiliye dönemi terimini kullanmıştır ama, o dönemdeki bütün gelenek ve görenekleri, batıl olsun olmasın bütün inançları, bünyesine almış ve günümüze kadar taşımıştır. İslam’la kaynaşan o gelenekler yasallaşmış ve daha kabul edilir hale gelmişlerdir. Onları teker teker saymaya gerek bile yoktur. İslam öncesi cahiliye dönemi yoktur. 1400 yıldır devam eden bir cahiliye dönemi vardır.

4-Gerçek Din Nedir? Ülkemizde her türlü tartışma ortamında islami öğretide bulunan ve çağa uymayan ayet, hadis, tarihi bilgi ve belgelerle ilgili Müslümanların savunma argümanlarını şöyle sıralayabiliriz; -Ayetlerde çeviri hatası var. -Hadisler uydurma. -Tarih kaynakları uydurma. Peki gerçek nedir? Gerçek, sizin kendi keyfinize göre yorumladığınız “din” midir? Gerçek Din, bunca alimin yanlış anladığı, ömrünü Kuran okumaya adamış ve Arapçayı çok iyi derecede bilen alimlerin yüzlerce yıldır yanlış yorumladığı, ama sizin doğru anladığınız şey midir? Apaçık kitabın hali bu mu?

21


“Son din”in bile “tek çatı”sı yok. Kuran korundu mu yoksa ayetler çıkarıldı mı? Şii mi olacağız, Sünni mi? Hepiniz birbirinizi kafir ilan ediyorsunuz. Hadisleri kabul edenler ve kabul etmeyenler, birbirini kafir ilan ediyor. Hadisleri kabul mu edeceğiz? Yoksa çöpe mi atacağız? Hadi diyelim ki bu ayetleri sadece sizler (yenilikçi müslümanlar) doğru anladı. O zaman diğer tüm ilahiyatçılar cahil midir? Ya da Kafir midir? Yoksa sizler mi kafirsiniz? Buhari, Müslim, Tirmizi vs. bir ömür boşuna mı uğraşmıştır? 1400 yıl boyunca kabul edilen tarih kaynakları uydurma mıdır? Yoksa bu tarih kaynakları, yine sizin işinize geldiği gibi kabul ettiğiniz ya da “çöpe attığınız” şeyler midir? -Taş atan çocuklara dua eden Muhammed: Kabul edildi. -Beni Kureyza katliamı: Reddedildi. Bu mudur objektif bakış açınız? Ayetlerde neden çeviri hatası vardır? Hatalı çevrilecek kitabı “Allah” neden yollamıştır? Hatasız çevrilecek kitap yollayamamış mıdır? Yoksa bu da mı imtihan? Nisa 34’te kadına dayak var mı? Yoksa “kadına dayak” uydurma mı? Kime inanacağız? Yazıtura mı atacağız? Alimler bu işi biliyor mu, bilmiyor mu? “Miras-feraiz” tartışmasına gelince “Ben anlamam, alimler bilir.” Nebe 33, Nisa 34, Maide 51 vs. bunlara gelince “Alimler ayetleri çarpıtıyor, doğrusu başka türlüdür.” Maide 38’de “el kesme” var mı? Yoksa bu da mı “çeviri hatası”? Neden bu ayetlerin doğru çevirisini sadece siz anlıyorsunuz? Neden bu ilahiyatçılar, hemen hemen her konuda birbiriyle çelişiyor? Böyle bir “hak din” düşünülebilir mi? Kendinize bunları sormanız gerekmez mi? Allah, bu kadar ortalığı karıştıracak bir din’i neden göndermiştir? neden 1 ayetin 3-5 çeşit farklı yorumu vardır? birinin “elma” dediğine öbürü “armut” diyor. bu mudur insanlara rahmet olan şey? daha Aişe’nin evlilik yaşı hakkında bile bir karar veremiyorsunuz, 6 mı 18 mi? her kafadan bir ses çıkıyor. 6 olduğunu iddia edenler sadece “dinsizler” mi? Buhari’nin hadisi ne olacak? Buhari “dinsiz” midir? Buhari “peygamber’e iftira atan kafir” midir? Araplar neden 6 diyorken, başkaları 18 diyor? Şimdilerde “Mealden, tefsirden din öğrenilmez” sözü çok moda. Meal dediği, tefsir dediği Kuran’ın ta kendisi. Siyer: İşine geleni al gelmeyeni yoksay. İbn-i İsak zaten güvenilmez. nede olsa siyer ilminin kurucusu yazdıklarının bir kısmı sevgili peygamberlerine yakışmayan hakaret içeren davranışlar, hiç peygamber yapar mı öyle şeyler.

22


Meal ve Tefsir: Kafana göre kelimelerin anlamlarıyla oyna, ayetlere olmayan anlamlar yükle en çağ dışı ayeti bile bir numaralı bilimsel ayet haline getir. Meal çarpıtmalarına güzel bir örnek Süleymaniye Vakfı sitesinden: Kehf 18/89-91 “Sonra (Zülkarneyn) bir yola girdi ve sonunda güneşin batmadığı yere vardı. Baktı ki güneş, bir toplumun üzerinde dolaşıyor ama onunla toplum arasına bir örtü koymamışız. İşte böyle; o toplumun her şeyini elbette biliyorduk.” Diyanet İşleri Meali: KEHF 18/89. “Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu. İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.” Ayete attıranın taklanın boyutunu görüyor musunuz? Dünyayı düz tasvir eden bir ayet attırılan taklanın etkisiyle olmuş bir numaralı bilimsel ayet. Çok değil 5 veya 10 sene sonra diyanetin kuran mealinde bu ayetler aynen bu şekilde meal edilirse şaşırmayın. Tüm bu tartışmaların içinden çıkabilecek misiniz? Trafik kurallarını düşünün. birinin “yeşil” dediğine öbürü “kırmızı” derse, ne olur bunun sonucu işte ne yazık ki “son din” denilen İslam’ın da hali bu. sonuçları da ortada. apaçık kitabı daha tam doğru anlayabilen, çevirebilen ve yorumlayabilen yok. Bütün konulara yapılan savunmalar bundan ibaret. çeviri hatası, meal hatası, uydurma hadis. başka bir savunma argümanı yok. Şimdi siz düşünün artık, “insan sözü” mü, yoksa “allah kelamı” mı diye.

5-Ülkemizde Din Savunmaları Ülkemizde dini konularda ki savunmalara ve çarpıtmalara 3 örnek verelim. 1 – Maide 38’de “EL KESMEK” yoktur derler… (bkz. Yaşar Nuri) 2 – Nisa 34’te “KADINA DAYAK” yoktur derler… (bkz. Yaşar Nuri, Edip Yüksel vs.) 3 – Kuran’da sadece “SAVUNMA SAVAŞI” vardır derler… (bkz. Yaşar Nuri vs.) Bunların haricinde, şu tip savunmalar sık görülür: 1- Gerçek İslam bu değil, siz İslam’ı yanlış anlıyorsunuz. 2- İslam’ı kafirlerden (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, Taberi, Suyuti… gibi kafirler!) öğreniyorsunuz. 3- Kuran’a önyargılı yaklaşıyorsunuz. 4- Araplar gerçek İslam’ı anlamıyor! (yanlış meal okuyorlar çünkü) 5- O ayet öyle değil, çeviri hatası var. 23


6- O ayetin meali yanlış çevrilmiş. 7- O ayeti anlaman için TEFSİR okuman lazım. 8- İlk 7 madde işe yaramazsa: “O ayetin hikmetini Allah bilir, biz bilmeyiz.” Hadisler? 1-Vardır, ama sadece GÜZEL olanlar gerçektir, diğerleri UYDURMA’dır. 2-Hadisler yoktur. (Buhari, Müslim, Tirmizi vs. bir ömür BOŞU BOŞUNA uğraşmış) İslam tarihi? 1-Vardır ama sadece 2-Hepsi uydurmadır.

GÜZEL

olanlar

gerçektir,

diğerleri

UYDURMA’dır.

Muhammed’in eşleri? – Korumak için evlenmiştir. Cinsel bir alakası yoktur. (Enes bin Malik’in meşhur hadisi yalan oldu.) Aişe’nin yaşı? – Evlilik yaşı 18’dir… (gitti sahih hadisler ve koskoca islam tarihi) Safiyye, Cüveyriyye falan, zorla alınmışlar? – Uydurmadır. (gitti koskoca İslam tarihi.) Kuran’daki çelişkiler? – Çelişki beyninizde. Lütfen bu savunmalarla kendinizi kandırmak yerine gerçeklerle yüzleşin ve çocuklarınıza gerçekleri miras bırakın. Bu kitabı baştan sona okuduğunuzda bildiğiniz İslamın gerçek din olmadığını, dini öğretilerin yalanlar üstüne bina edildiğini, İslamda hoş görü ve barışın dini olmadığını göreceksiniz. Örneğin; Kuran’da ki iyilik emirleri sadece müslümanlara yöneliktir. Başka din mensuplarına bunları yapamazsınız. Kurana göre; Onları gördüğün yerde öldürürsün. Aşağılayarak cizyeye bağlamalısın. Onları dost, yardımcı, sırdaş, vs edinemezsin. Kuranda bunlar yazar. Böyle bir inanç sisteminde insani değerlere yer olur mu? Acı gerçek tatlı bir yalandan daha faydalıdır. Hayat İslam’ın dogmatik ve ilkel inanç sistemi ile heba edilmeyecek kadar değerlidir.

6-Ahlak’in Kaynağı Din mi Biyoloji mi? Pek çokları için ahlaklı yaşam dindarca yaşamın eş anlamlısı olarak görülür. Matematik öğrencileri için 1=1, kimya öğrencileri için Su=H2O neyse, dini eğitim alan insanlar için de, Ahlak=Din’dir. Bu denklem basitmiş gibi görünüyor ama konuyla ilgili üç değişik çıkarım yapılabilir. Birinci ihtimal, eğer din ahlağın tek kaynağıysa o zaman din eğitimi almayanlar ahlak yoksunu biçimde günah denizinde başıboş dolanıyorlar demektir. Dinibütün olanların elinde ise çok özel bir ahlaki pusula vardır. İkinci ihtimal, aslında herkesin içinde neyin ahlaki açıdan doğru veya yanlış olduğunu gösteren bir mekanizma vardır, ama dini eğitimi olanlar bu mekanizmayı daha verimli kullanırlar ve kendilerini korurlar.

24


Üçüncü ihtimal ise, dinler bazı ahlaki değerlere yer vermiş olabilirler, ama bu tüm dini öğütlerin doğru olduğu anlamına gelmez. Bazı dinlerde bulunan merhamet, bağışlama ve empatiyi benimserken, bir yandan da aynı dinlerde bulunan ayrımcılığı, nefreti, öfkeyi, din için başkalarını öldürmeyi ahlaksızca bulabiliriz. Bu yorumlarımla dinlere ya da dinlere inanan topluluklara karşı bir tavrım yok. Ancak “dinler ahlağın tek ve en mükemmel kaynağıdır” tezine karşı duruyorum. Peki ahlaki değerlerimizin kaynağı din değilse, diğer etmenler neler olabilir? Bu soruya verilebilecek yanıtlardan biri, zihin üzerine yapılan çalışmalardan gelebilir. Yapılan son araştırmalarda, tüm insanların, genç ve yaşlı, kadın ve erkek, tutucu ya da liberal, budist ya da yahudi, ilkokul mezunu ya da profesör, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun ahlakla ilgili aynı biyolojik koda sahip olduğunu gösteriyor. Bu evrensel kodumuz, bilinçaltında kararlarımızı etkileyen ilkeler ve prensipler sağlıyor. Tarafsız, rasyonel ve duygulardan bağımsız ilkeler. Kime yardım edeceğimizi ya da kime zarar vereceğimizi bize doğrudan söylemiyor. Bunun yerine, karşılaştığımız olayları kavramamızı sağlayan soyut kurallar vasıtasıyla neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğunu sezgilerimizle anlamamızı sağlıyor. Üstelik bunu adil biçimde yapıyor. Peki bunun bir kanıtı var mı? Çoğu senaryo ahlaki ikilemler içeriyor. Önyargılı karar vermemeniz için daha önce karşınıza çıkmayan örnekler veriliyor. ‘Ötenazi’ ya da ‘çocuk aldırmak’ gibi tartışmalı, kanunların ya da dinlerin bir şekilde yol gösterdiği veya karara bağladığı sorular sorulmuyor. Örneğin; bir hastanede ölüm-kalım durumundaki beş farklı hasta, beş farklı organ nakli için beklerken, o sırada tesadüfen hastanede bulunan sağlıklı bir kişinin organlarının alınıp, doktorların diğer beş hastayı kurtarmasına izin verilebilir mi? Veya bir fabrikada, bir kaçaktan dolayı zehirli gazın sızacağı odadaki kişilerin ölmemesi için, bir başka kişinin bacadan içeri itilerek gaz salınımının durdurulması, böylece 7 kişi yerine 1 kişinin ölmesine izin verilebilir mi? Bunlar gerçekten sezgilerimizi zorlayan ahlaki ikilemlerdir. Bizi ‘hayat kurtarmak iyidir’ ile ‘öldürmek kötüdür’ arasında senaryo gereği bir çatışmaya iter. Araştırmalarda, bunlar gibi yüzün üzerinde ikileme verilen binlerce cevaba baktığımız zaman insanlar arasında kadın-erkek, inançlı-inançsız, tutucu-liberal, genç-yaşlı hiçbir fark olmadığını görüyoruz. İlk defa karşınıza çıkan olaylarda verdiğiniz ahlaki kararlarda, kültürel geçmişiniz hiçbir rol oynamıyor. Bu durumlarda sizi bilinçaltından gelen ses, biyolojik kodunuz yönlendiriyor. Eğilimlerimiz, müdahale etmenin kendi haline bırakmaktan daha kötü olduğu yönünde. Birine müdahale ettiğimiz zaman eğer onu mevcut durumundan daha kötü bir duruma getiriyorsak, amacımız çok daha büyük ve önemli de olsa yaptığımızın yanlış olduğunu düşünürüz. Bu, engellenebilen zarar ile engellenemeyen zarar arasındaki farktır. Hastanedeki sağlıklı olan kişiyi öldürmektense, diğer beş kişiyi ölüme terkederiz… Bu seçim duygusal değildir, taraflı değildir ve genel geçerdir. 25


Peki bu biyolojik kod evrenselse ve herkesin içinde varsa neden insanlar arasında buna uymayan pek çok yanlış ve ahlaksız davranış var? Bunun cevabını anlamak için duyguları, hisleri ve grup psikolojisini düşünmek gerekiyor. Sinema sektörünün de favorilerinden olan soğuk kanlı bir psikopatı ele alalım. Onları; pişmanlık duymayan, suçluluk hissetmeyen, utanmaz, doğruyla yanlışı ayrırt edemeyen kontrolsüz canavarlar olarak düşünürüz. Ancak yapılan araştırmalarda aslında onların da neyin doğru ya da yanlış olduğunun farkında olduğunu ancak umursamadıklarını gösteriyor. Yani aslında ahlaki algıları bütün, ancak duyguları hasarlı ve davranışları da bu sebeple anormal. Burada yetiştirmenin ve eğitimin önemi ve tehlikesi ortaya çıkıyor. Bir grupta sürekli grup üyelerini över, kendi kendilerini yüceltirseniz, isteyerek ya da istemeyerek o grubun dışında kalanları ötekileştirir ve nefret tohumları ekersiniz. Bu da gruba dahil olmayanların değersizleşmesine, insan sayılmamasına ve hatta parazit olarak görülmesine sebep olur. Bu nefret ve iğrenme yerleştikten sonra ise grup dışındakiler, gruptakiler tarafından ‘temizlenmek’ istenecektir. İnsanlar da dahil tüm hayvanlar grupiçi-grupdışı ayrımını yapabilecek kapasiteye sahiplerdir. Ama grubun seçimi genlerden ziyade yaşam deneyimine bağlıdır. Örneğin, çocuklar üzerinde yapılan araştırmalardan biliyoruz ki bir yaşındaki bebekler kendi ırklarından insanların yüzüne bakmaya, kendi anadillerinde konuşan insanları dinlemeye, hatta aynı dilin kendi lehçelerini konuşanlara karşı dikkat kesilmeye eğilimliler. Bu sosyal kategoriler tecrübeyle ve zamanla kurulur. Ancak önemli olan bunların soyut olduğudur. Örneğin yukardaki ırksal önyargı, anne ve babası farklı ırklardan olan çocuklarda ortadan kalkmaktadır. Çevresinde farklı ırklardan insanlar olanlar, olmayanlara oranla çok daha az önyargılıdır. Bu nedenle ayrımcılığa ve grupsal önyargılara karşı en etkili yöntem farklı dini, ırksal, dilsel, sosyal gruplara açık olmaktır. Yanlış anlaşılmamak için söylediklerimi biraz daha netleştireyim, evrimsel açıdan ahlaki bir yaşam sürmek için tamamen donanımlı biçimde evrimleştiğimizi iddia etmiyorum. Bu iki önemli sebepten dolayı pek olası değil. Birincisi, evrim sürecinin uzunluğu ele alınırsa insanın ahlak değerleri bugün yaşadığımız zamanla karşılaştırılmayacak aşamalardan geçti. Eskiden hiçbir kuralın olmadığı küçük kabileler halinde yaşıyorduk. Şimdiyse kalabalık ve dağınık biçimde, karmaşık kurallar ve kanun uygulayıcılarla beraber yaşıyoruz. Ayrıca bilimdeki büyük gelişim sebebiyle evrim geçiren zihnimizin hiç karşılaşmadığı durumlarla karşı karşıyayız. İkincisi ise, mevcut ahlaki değerlerimizi anlamaya çalışmak ve mümkünse ilerletmek, ahlaklı bir yaşam sürmenin gereğidir. Bir ahlak eğitimine gerçekten ihtiyacımız var, çünkü kendi ahlak sistemini dayatanlara karşı insanlığın evrensel değerlerini savunan, ayrımcılığa karşı duran ve çoğulculuğu savunan insanlara ihtiyacımız var. Kaynak: Marc D. Hauser – 12 Nisan 2009

26


7-Aramızdaki Fark Stephen Henry Roberts’ın meşhur sözüyle giriş yapmak istiyorum: “Bence temelde ikimiz de dinsiziz. Sadece ben, senden bir tane fazla dini daha reddediyorum. Sen diğer tüm olası dinleri neden reddettiğini anladığın zaman, benim de neden senin dinini reddettiğimi anlarsın.” Soru: Evet! Aramızdaki fark bu. Neden onca seçilebilir din arasında her inançlı kişi hemen yanındaki dini seçmiştir diğer tüm dinleri araştırmadan incelemeden? İnsanların içinde doğdukları toplumun inancına sahip olması ve kendilerini tek gerçek inanca sahip olmakla şanslı hissetmeleri konusunda hiç şüpheci olmadın mı? Cevap: Şüpeci OLMADIN! Soru: Başka bir ülkede doğsaydın, şu an bağlı olduğun inanca sahip olur muydun? Araştırıp, okuyup, inceleyip şu an doğru sandığın dine yeniden inanacağını düşünüyor musun? Peki Hristiyanlığı, Museviliği, Bahailiği, Hinduizmi, Jainizmi, Budizmi, Taoizmi vs. inceledin mi? İncelemediysen, ki muhtemelen incelemedin Sahip olduğun dinin sana ilk tanıtılan din olduğunun farkında mısın? Sana öğretilen tek din olduğunun farkında mısın? Cevap: Farkında DEĞİLSİN! Soru: İnancın konusunda son derece eminsin, diğerlerinin yanlış olduğunu iddia ediyorsun. Dünya üzerinde binlerce farklı inancın olduğunu biliyor musun? Peki bu farklı inanca sahip kişilerin en az senin kadar inançları konusunda emin olduğunu biliyor musun? Senin kadar haklı olduklarını düşündüklerini biliyor musun? Onların da yanlışlanamaz doğruları olduğunu, dinlerini senin gibi sıkıca savunan insanlar olduğunu biliyor musun? İnandığın dinin doğru din olduğuna inanıyorsun, diğer inançların mensupları senin için sapmıştır, aldatılmıştır, yanlıştır. Peki onların da senin için aynısını düşündüğünü ve seni, senin onları gördüğün gibi görüyor olmalarını hiç düşündün mü? Objektif olarak bakınca yanlış inanca sahip olma ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunu hiç düşündün mü? Cevap: Yanlış olma ihtimalini hiç DÜŞÜNMEDİN! Soru: Koskoca evreni, trilyonlarca gezegeni yaratmış olduğunu iddia ettiğiniz tanrı neden kendine tapılmasına bu kadar meraklı hiç düşündün mü? İslamiyete göre diğer din mensuplarınun ve inançsızların cehenneme gideceğini biliyorsundur. Peki elektriğin öncüsü Nikola Tesla’nın inançsız olduğunu biliyor musun? Bu adamın elektriği bulup milyonlarca müslümana tebliğ şansı sunduğu halde cehennemlik olması senin kafanı karıştırmıyor mu? Hiçbir şey yapmadan önüne gelene vardır bir hikmet diyerek yatan adamın cennetlik olması, Tesla gibilerin cehenneme gitmesi kafanı karıştırmıyor mu? Cevap: Kafanı KARIŞTIRMIYOR! 27


Soru: Peki “Yaratılış”ı kabul ederek bilimi reddettiğinin farkında mısın? Büyük Patlama ve Evrimin çeşitli kanıtlarla desteklendikleri ve bilimsel oldukları için birer TEORİ, Yaratılışın ise bilimsel olarak test edilebilirliği ve hiçbir şekilde bilimsel olmadığı için HİPOTEZ bile olmadığını, insanın yaşamı algılama ve yorumlama biçimi olduğunu görebiliyor musun? Cevap: Evrimin bilimsel bir gerçek, dininse ise sadece yorum olduğunu GÖREMİYORSUN Şu ana kadar yazılanlarıın hepsini unutun. En temel görüş ayrılığı sebebimizi söylüyorum şimdi. Sizlerin görmek istemediğiniz ama tüm dinlerin ve islamın kısır döngüsüne dikkatinizi çekmek istiyorum: Allah var mı? Var. kim söylemiş? Muhammed. Muhammed’e allah’ın varlığını kim söylemiş Allah. Allah’ın varlığını muhammed’e bildirdiğini bize kim söylemiş? Muhammed. Allah muhammed’e bunları nasıl söylemiş ? Cebrail vasıtasıyla. Allah’ın bunları muhammed’e cebrail vasıtasıyla söylediğini kim söylemiş? Muhammed. Kuran ayetlerinin kesinlikle allah’ın sözleri olduğunu kim söylemiş? Allah. Kime söylemiş? Muhammed’e. Ayetlerin sadece Allah’ın sözü olduğunu bize bildiren kim? Muhammed. Muhammed’i kim peygamber seçmiş? Allah. Allah’ın Muhammed’i peygamber seçtiğini söyleyen kim? Muhammedin kendisi. Olay bir kişi etrafında dönüyor gördüğünüz gibi. Ben tanıdığım bir adama güvenmiyorken, sen 1400 yıl önce yaşamış hiç tanımadığın, görmediğin, sadece duyduğun ve hepsi aynı bölgeden çıkan kaynaklardan bildiğin birine şüphesiz güveniyorsun. Aramızdaki fark insanlara güvenimiz. Bizler bu yalanın bir parçası olmak istemedik, bu yalanın neye hizmet ettiğini gördük. Korku ve umut temelli bir sömürü düzeninin kölesi olmak istemedik. Siz prangalarınızın farkında bile değilken, biz prangalarımızdan kurtulduk. Aramızdaki fark bu!

8-Bizler Neden İnanmıyoruz? Sizlere bir fikir vermesi için neden İnanmadığımızı listelemek istiyorum, Bu listeye TANRI dahil değildir. Çünkü diğer Deist, Agnostik ve Ateist arkadaşların yerine konuşmak istemiyorum, ayrıca Tanrının varlığını ispatlayamadığımız gibi yokluğunuda ispatlayamayız. Belki vardır belki yoktur bu bilinemez. Listeyi okurken birde siz mantık yoluyla sorgulamayı deneyin.

28


1-Çamurdan yaratıldığına inanılan iki insanın neslinin ensest ilişkisinden çoğaldığına inanmıyoruz, inananlara da hayret ediyoruz. Üstelik bilime de aykırıdır. 2-Kuran’da ve diğer kutsal denen kitaplarda yazan akla ve bilime aykırı; Tufan, Musa’nın denizi yarması, 6 günde dünyanın ve evrenin yaratılması, Kabe’nin ebabil kuşları tarafından kurtarılması, yıldızların şeytanların atış taneleri olması, konuşan karıncalar, çöpçatan kuşlar gibi çocukca masallara İNANAMIYORUZ. 3-Yusuf’un ve Musanın tarihin en köklü uygarlıklarından biri olan mısır’ı ve onun tanrı olarak kabul edilen Firavunlarını tek başlarına dize getirdiğine inanmıyoruz. Üstelik bu masalların Tarihi gerçeklere aykırı olduğunu da biliyoruz. 4-Yahudi halkının o kadar akıl almaz mucizeler gördükten hemen sonra (denizin yarılması. vb…) kendilerine dana heykeli yapıp ona taptıklarına (Musa hikayesi) inanmıyoruz. 5-Semavi dinlerin yaratıcısının bu kadar insani duygulara sahip olmasını (öfke, nefret, kıskançlık, tuzak kurmak, vb…) gerçekçi görmüyoruz. İnsanları sonucu belli bir teste sokan ve kendisine tapınılmayı şart koşan megoloman bir yaratıcıya inanmıyoruz. 6-Mucize olarak görülen Kuran’ın günümüzde uluslar arası anlaşmalara, insani ve ahlaki değerlere aykırı canice hükümleri (Ganimet, cariye, köle, din uğruna insan öldürme, kırbaçlama, el, ayak kesme, vb…) içinde barındırmasına hayret ediyoruz. 7-Kuranın değiştirilmemiş korunmuş olduğuna inanmıyoruz. (İslami kaynaklara göre ve bilimsel kanıtlara göre kuranın değiştiği ispatlı delillidir.) 8-Sözde yaratıcının gözlerimizi perdeleyip, kalplerimizi de mühürleyerek bizleri inançsız bıraktığına inanmıyoruz, üstüne de inanmadığımız için ağız dolusu hakaret ederek üsütüne de sonsuza kadar cehennemde yakacağını söyleyen bir tanrının gerçek olamayacağını biliyoruz. 9-Dünyanın müthiş bir ahenkle döndüğü ve sistemin mükemmel olduğuna inanmıyoruz. 10-Dünyada barış ve huzur, iyilik ve ahlakın dinler sayesinde geldiğine, İslamın kültür ve bilim dini olduğuna inanmıyoruz. Olmadığını biliyoruz. Kanıtı; kuran, hadisler, İslam ülkelerinin durumu ve Tarihi gerçeklerdir. 11-Günümüzde peygamberin örnek insan olamayacağını biliyoruz. Kendinize sorun peygamberin her davranışını örnek alabilir misiniz? (50 küsür karısı olması, 9 yaşında kızla evlenmesi, savaşlarda yağma yaptırması, evlatlığının karısını alması, katliam emirleri vermesi vb..) Bunları yapabilen birinin gerçek peygamber olduğuna İNANAMIYORUZ. 12-Daha en başından işi garantiye alıp, sorgulamanıza bile izin vermeyen dine inanmıyoruz. ( islamın şartı, kelimei şehadet ki görmediğim duymadığım birşeye tanıklık yapmaktan başka Bir şey değildir, imanın şartları , peygamberlere, kitaplara ve mucizevi meleklere inanmak, bunları yapmadan müslüman olamıyorsun.) Bunun adı dayatmadır.

29


13-İslam kardeşlik dini olduğuna inanmıyoruz. (Tarikatlar, şiiler ve sünniler gibi binlerce parçaya bölünmüş aralarında husumet olan guruplara ayrılmış bir dine kardeşlik dini denemez.) 14- Gerçek dışı ve eski dinlerde ki tanrılardan kopyalanmış (Horus, vb..) sahte bir hayata sahip İsa’nın peygamber olduğuna inanmıyoruz. (Mısır yazısının çözülmesi ve tarihi kayıtlarla kanıtlanmıştır). Hıristiyanlık Roma imparatorluğunun dağılmaması için yapay olarak ortaya çıkarılan bir dindir. 15-Yıllarca ticaretle uğraşan, yaşadığı kentte soylu bir aileden gelen, bilgili ve görmüş geçirmiş bir tüccar olan Muhammed in okuma yazma bilmediğine inanmıyoruz. 16-Biz neden yaratıldık, yaratıcı neden şeytana izin verdi, cennet cehennem neden var gibi sorulara dinlerin verdiği cevapları doğru ve inandırcı bulmadığımız için kabul etmiyoruz. 17-Sırf inancı var diye; tecavüzcü, katil, cani, ayyaş, pedofili, hırsız, yalancı, dolandırıcı, ihmalkar, şiddet yanlısı ve sapık insanlar günahlarının bedelini ödeyince cennete girebilecek, fakat inancı yok diye kendisi Dünyanın en iyi insanı olsa bile cehennemde sonsuza kadar yanacak diyen bir dine inanmayı vicdanımız kabul etmediği için inanmıyoruz. 18-Allahın işi gücü bırakıp peygamberin cinsel hayatına bu kadar kafayı takmış olabileceğine inanmıyoruz. Azhap-50 gibi ayetlerin Tanrı sözü olacağına asla inanmıyoruz. 19-Tanrının Peygamber kadınlarını tehdit ederek dedikodu yapmayın diyeceğine ve yoksa yerinize başka temiz bakirler veririz diyecek kadar küçüleceğine inanmıyoruz. 20-Tanrının yağma yaptırıp bu yağma malından 5 de bir hisse isteyecek kadar acımasız, mal, servet ve para düşkünü bir varlık olacağına inanmıyoruz. 21-Tanrının Kadını bu kadar hor gören, aşağılayan, erkekler azmasın diye poşete sokacak bir varlık olabileceğine de inanmıyoruz. 22-Günümüzde bir insan tanrıyla konuştuğunu iddia ederse deli kabul edilirken binlerce yıl önce yaşayan ve aynı iddialarda bulunan insanların peygamber olduğuna inanmıyoruz. 23-Dinlerin dünyayı algıladığı gibi algılamanın, akla, bilime ve mantığa sığmadığı için ve Ortaçağa ait fikirlerin bugün geçerliliği olabileceğine inanmıyoruz. 24-Tesadüf veya başka nedenlerle başımıza gelen her iyiliğin ve kötülüğün tanrıdan geldiğine inanmıyoruz. Çok insan inanıyor diye doğru olması gerektiğine inanmıyoruz. 25-Yaratıcının ilk insanı yaratmak için çamura ihtiyaç duymasına anlam veremiyoruz. İstediği ne varsa ol dedi mi oluveren bir tanrının Çamura ihtiyaç duyması mantıksızdır. 26-İnsanları inançlara ayıran dinlere, dinlerin ahlak getirdiğine, Peygamberlerin yol gösterdiğine, Kutsal kitapların ışık saçtığına ve son olarak kutsal kitaplarda anlatılan Tanrıya inanmıyoruz.

30


Bu liste uzatılabilir ama mümkün olduğunca ana hatlarıyla vermeye çalıştığım, mesajı umarım almışsınızdır. Sizler inanmak istemediğimizi buna kendimizi zorladığımızı sanıyorsunuz. Tam tersi, bizler Kuran’ın tercümesini ilk defa okuduğumuzda hayal kırıklığına uğrayan ve İslamı araştırdığımız da. inanabilmek için iyi ve mantıklı sebepler arayan ve İslamı savunabilmek için bin türlü yorumlar düşünen insanlarız. Ama ne yaparsak yapalım YETMEDİ. En çok hayret ettiğim konulardan biride şudur; Bu ayette şu bildirilmiş bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş, vs, vs, diye kuranı savunan ve kendince ne demek istediğini anlatmaya uğraşan kimselerin aslında o ayetlerin ne kadar zavallı ve savunulmaya muhtaç olduğunu gözler önüne serdiklerinin farkına varamamalarıydı. Düşünün lütfen büyük bir tanrı bu aklın alamayacağı evreni yaratan bir güç kalkıp insanla irtibata geçiyor bizi kendine inanmaya çağırıyor ama bizi imana davet ettiği kitabında yazılı ayetler daha açıkça ne istediğini anlatmaktan aciz. Bu Tanrıyı konuşma özürlü görmek gibi bir şey. Eğer kuran, tevrat ve incilde anlatılan tanrı gerçek olsaydı, eminim insanlığa asla ama asla bu üç kitabı göndermezdi. Ben bu gücün bu kadar aciz olabileceğini asla kabullenemem bu yüzden kendini dindar kabul eden kimselerden daha çok bizler Tanrı kavramına saygılıyız. Çünkü bizler dini sorgulamaya tanrının büyüklüğüne yakıştıramadığımız bu kitapları ve içlerindeki çelişkileri araştırarak başlıyoruz. Doğru cevapları bulduğumuzda da zaten dinden çıkmış oluyoruz. Bir arkadaşım bana sormuştu doğrusu nedir diye bende kendisine eğer dinle ilgili doğruyu ararsan bulduğunda eminol dinden çıkmış olursun demiştim. Sanılır ki bir kimse din konusunda bilgisizliğinden ve cahilliğinden dolayı inancı terkeder. Oysa dinlere inanmayan insanlar iki günde bu kararı vermiş insanlar değildir. Uzun bir araştırma ve sorgulama dönemi ardından dinlere inanmamayı seçen din konusunda oldukca geniş bilgiye sahip kimsler ancak dinsiz olur. Genel durum budur. Falanca ateist veya din dışı akımlara inanan biri bunca sorgulama ve araştırmadan sonra dine tekrar inanmaya başlayıp dinlerde anlatılan bu masallara inanmaya başlamışsa piskolojik sorunlar yaşıyor demektir. Kurana göre de bu kimselerin tekrar dine inanması zaten mümkün değildir. Sonuçta kalplerimiz mühürlenmiş!

9-Semavi Dinlerin Kökeni ve Dinsiz Yaşam 1-Temmuz ayının, Sümer çoban tanrısı Dumuzi’nin adından geldiğini. 2-Havva adının, Eski bir Mezopotamya dilinde ”yaşatan kadın” anlamına geldiğini ve bununda kökeninin, Sümer mitolojisinde, hastalık geçiren bilgelik tanrısı Enkiyi tedavi eden 7 tanrıçadan biri olan, tanrının kaburgalarını iyileştiren tanrıça Ninti olduğunu (Ninti: kaburga kadını, nin aynı zamanda hayat anlamına geliyor, ninti aynı zamanda Hayatın kadını, Can veren Kadın anlamına geliyor). 31


3-Adem kelimesinin, Aramice Adamo, başka bir Mezopotamya dilinde Ha-Adamo olarak geçtiğini ve Sümerce de ”Kırmızı toprak” anlamına geldiğini. 4-Eski Sümer de çok yaygın bir inanış olan ve İbrani dinlerinin de kökeni olan Ay tanrı kültünün, İngilizcede şu an kullanılan haftanın isimlerine kaynaklık etkidiğini. (Monday: Aya tapılan gün, Saturday: Saturn gezegenine tapılan gün, Sunday: Güneşe tapılan gün.). 5-Arap yarımadasında lakabı Allah olan Ay tanrısı Sinin adının ”Bilgelik Kralı” anlamına geldiğini. 6-İslamda, Kuranın Lehv-i Mahvuz da saklandığı inancının kökeninin Sümer mitolojisi olduğunu. 7-Kuranda geçen “Adn cenneti” kavramının kökeninin İran Veda inancı olduğunu. 8-Mahşerde insanların üzerinden geçeceği anlatılan Sırat köprüsünün kökeninin İran efsaneleri olduğunu. 9-Arkeoloji ve Tarih bilimlerinin elde ettiği günümüze kadar ki verilere göre, dünya medeniyetinin kökeninin Eski Yunan değil, Eski Yunan’ı da etkileyen Sümer kültürü olduğunu. 10-Sümerlerdeki, tanrılar hiyerarşisinin zamanla, ilahi olduğu söylenen İslam ve Musevilikte cinlere ve meleklere dönüştüğünü. 11-Nuh tufanının kökeninin de yine Sümer mitolojisi olduğunu (efsaneye göre, tanrılar, insanların çoğalmasından o kadar rahatsız olurlar ki, 4 tanrı karar alıp insanları bir tufan ile öldürmeye karar verirler. Bilgelik tanrısı Enki, bunu duyunca, Şuruppak şehrinde yaşayan Utnapiştim’e duvar arkasından tufan olacağını, bir gemi yapıp içine ailesini, akrabalarını, sanatçıları, çeşitli hayvanları ve otları almasını söylüyor. Utnapiştim, gemiyi 7 günde yapar. Sonra tufan başlatılıyor, tufan o kadar güçlü oluyor ki tanrılar bile yüksek yerlere çıkıyor, sonunda 6 gün 6 gece süren tufan biter ve gemi Nisir dağına oturur, Utnapiştim üç kuş gönderir. Güvercin geri döner, sonra kırlangıç salar, o da geri döner, saldığı kuzgun gelmeyince inip, tanrılara adaklar adarlar.) (tarihi kayıtlara göre Mezopotamya da Fırat, Dicle ve bunların birleştiği Şattu’l Arap, sayısız kere taşmış ve yerleşim yerlerini ortadan kaldırmıştır.) 12-Yüksek yüksek Babil kulelerini Babilliler’in, yıldızlardaki tanrılara ulaşmak için yaptıklarını. 13-Sümer tapınaklarında, tanrı namına seks yapan rahibelerin, diğerlerinden ayırılabilmeleri için başlarını örttüklerini, İ:Ö: 1500’lerde bir Asur kralının, yaptığı bir kanunun 40. maddesi ile evli kadınların ve dulların da başlarını örtmelerini zorunlu kıldığını, fakat diğerlerinin örtmesi durumunda ceza alacağını. 14-Mekke’deki Kabe’nin ilk olarak Ay tanrısı Sin’e tapınmak amacı ile yapıldığını ve Kabe’nin, Tanrı Sin’e adanmış en büyük mabet olduğunu. 32


15-Hilal’in Ay tanrısının simgesi olduğunu ve Hilal’in halen İslam ülkelerinin birçoğunun bayrağında yer aldığını. 16-Ay tanrısına tapmak için Sümerlilerin, büyük Zigguratlar yaptırdıklarını, ibadet günlerini belirlemek için gökyüzünü incelerken 1 yılın 365 gün olduğunu, yılı ayın çevrimine göre aylara böldüklerini, ayın çevrimine göre aya bağlı yılın her yıl 10 gün beriye geldiğini. Kısaca Tarihin Sümerlerle başladığını ve monoteizmin kaynağının Sümer efsaneleri olduğunu biliyor muydunuz? Kaynak; Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümerdeki Kökeni – Muazzez İlmiye Çığ Müslümanlara göre ise İslam’dan önce binlerce peygamber geldiği, bu peygamberlerin getirdiği dinlerin zamanla bozulduğu ve bu benzerliklerin nedeninin bu olduğuna inanılır. Hata bu benzerlikleri kanıt olarak gösterirler. Böyle düşünenlere sormak gerekir; Nerede bu peygamberler nerede bunların kitapları? Tüm peygamberler neden sadece Ortadoğu’ya gelmiş, insanlık tarihi 200 bin yıldan fazla iken neden sadece son 3 bin yılı içinde kitaplar inmiş? Bu soruların tek mantıklı cevabı; Sümer medeniyeti semavi dinlerin temel kaynağıdır. Dinsiz Yaşam Dinsiz yaşam aklen özgür yaşamdır. Dinler insanların kalplerini gözlerini, beyin loplarını körelten, iyi bir insan olsan bile sana öğretileriyle kötülük yaptırabilen ilkel bir sistemidir. Dinsizlik zihnin özgürlüğüdür, aklın topluma egemen olmasıdır, çağdaşlıktır, aydınlık bir gelecektir. Dinsizlik din denen kötülükler yumağından; insanlığın geleceğini kurtarmak demektir. İnsanların iyi, dürüst, yardımsever, barışçı, ahlaklı ve her türlü erdeme sahip olması için dine gerek yoktur aksine bunları gerçek anlamda yaşamak isteyen kimse aklını din hapishanesinden kurtarması gerekir. Kendi adıma söylüyorum dinsizliğim hayatımın ne kadar özel ve değerli olduğunu anlamamı sağladı, aynı şekilde diğer insanların hayatlarının da değerli olduğunu, saygı duyulması değer verilmesi gerektiğini bana öğretti. Sonuçta bu hayatlarımızdan başka hayatın yani ölümden sonrası diye bir şeyin olamayacağını görebilen herkes sahip olduğu hayatın değerini anlar. Bunu anlayan kişileri de kolay kolay kimse kullanılmaz mesela canlı bomba olmaz. Benim için dinsizliğin yaşamıma kattığı anlam budur. Bir yaratıcı güç olabilir ama bu güç kesinlikle “Semavi” dinlerde anlatılan “Tanrı” değildir. Size tavsiyem Sümer tarihini inceleyin. Sümerler yaşamış ilk uygar medeniyettir. Kil tabletlerde yapılan araştırmalarda aslında bugün Tanrı kelamı diye inandığımız şeylerin çoğu örneğin Din kitaplarında yazan yaratılış hikayeleri Sümerlerin tabletlerinde aynen var sadece kelimeler değiştirilmiş. Araştırın ve aklınızı kullanın. Doğru yol Pozitif bilimin yoludur. Dinleri reddetmiş olan görüşler din kurgusunun doğru olamayacağını anlamış ve din denen sömürgen kurumu daha fazla semirtmemek için bu kumarı oynamama kararı almışlardır. Ayrıca milyarlarca inançlı insan arasından sadece çok çok çok az sayıda kişi kendi dinini özgürce seçmiştir, yada hiç bir baskı altında kalmadan din değiştirmiştir. Bu kişilerin dışında ki kişilerde, kendi ailesinin dinini sahiplenir ve yaşamı boyunca sürdürür yada o dini reddederek dinsiz olur. 33


Şimdi Hz.Muhammed’in yaşamından başlayarak İslamın oluşumunu ve içeriğini inceleyelim.

02- HZ.MUHAMMED’İN HAYATI 1-Çocukluk ve Gençlik Dönemi Yer Arabistan’ın Mekke şehri, Tarih 571. Amine isimli dul bir kadın, Muhammed ismini verdiği bir çocuğu dünyaya getirmiştir. Hatta bazı rivayetlere göre Hz.Muhammed’in annesinin o’na ilk verdiği isim Kotan (doğruluğu tartışılır) ve bu isim 50 yıl sonra Medine’ye göç ettiğinde halk tarafından “hamd edilen kimse” anlamında Muhammed olarak değiştirilmiştir. Kuran-i Kerim’de defalarca “hamd, yalnız Allah’a mahsustur” dendiği halde, Muhammed, hamd edilen kişi anlamındaki kendi isminden hiç bir zaman rahatsız olmamıştır. Hz.Muhammed babasını doğumundan kısa bir zaman önce kaybetti. Annesi Amine ise genç yasta dul kalmıştı ve Arap kültüründe dul bir kadın olarak yaşamak zordur. Bazı bilimsel araştırmalara göre hamilelik zamanında depresyon geçirmiş kadınların çocuklarında sinirsel, içine kapanıklık, saldırganlık, kişilik ve davranış bozuklukları olduklarını saptamaktadır. Bu tür rahatsızlıkları Hz.Muhammed’in ileriki yaşamında rahatlıkla görebilmekteyiz. Hz.Muhammed daha 6 aylıkken annesi Amine o’nu amcası Ebu-Leheb’e verdi. Ebu-Leheb zamanının en varlıklı kişilerinden biridir. Hz.Muhammed ileriki yıllarda büyüyünce Ebu Leheb ve karısına kendisini büyüttükleri için şu sözlerle teşekkür etmiştir; Tebbet Suresi 1.Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu. 2.Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. 3.O, bir alevli ateşe girecektir, 4, 5.Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir). Hz.Muhammed muhtemelen psikolojik rahatsızlıkları olan bir çocuktu. Sütannesi Halime’nin ağzından aktarılan bir olay Hz.Muhammed’de ki psikolojik rahatsızlığı çok açık ve net ortaya koymaktadır. Ünlü İslam alimi Ibni İshak’ın aktardığı olaya bakalım; Halime ve Hz.Muhammed’in amcası anlatıyor; “Bunun üzerine ben ve kocam evden çıkıp Muhammed’in yanına vardık. Çocuğu yüzü sararmış bir durumda ve ayakta bulduk. Ben ve kocam onu kucaklayıp? Ey çocuğum! Sana ne oldu? Deyince o bize? Üzerlerine beyazlar elbiseler giyinmiş iki adam beni yere yatırdılar. Karnımı yardılar ve karnımdan bir şey 34


çıkardılar. Sonra onu yine yerine koydular.? dedi. Bunun üzerine çocuğu alıp birlikte döndük.? Ibni İshak’ın üstteki yazısını da okuduktan sonra bir konuya daha dikkatini çekmek isterim. Hz.Muhammed 114 sure ve 6234 ayetten oluşan kitabında hiç bir zaman kendi annesi Amine’den bahsetmemiştir. İsa’nın annesi Meryem için boy boy ayetler yazan Hz.Muhammed, kendi öz annesi için kitabında tek bir söz bile etmemesi ilginçtir. Bugün bilimsel araştırmalarda kanıtlanmış diğer bir gerçek ise şudur ki; küçüklüklerinde anne şevketi görmeyen çocuklar büyüdüklerinde tüm kadınlara karşı kin beslemektedirler. Tüm seri kadın katilleri, anne sevgisi hiç görmemiş, annelerinden nefret etmiş psikolojik rahatsızlıkları olan kişilerdir. Hz.Muhammed’in neden kadınlardan bu derece nefret ettiği (cehennemin kadınlarla dolu olduğu yönünde hadisi vardır), kitabında onları ikinci sınıf kişilikler olarak gördüğü hep annesinden kaynaklanan psikolojik rahatsızlıklara dayalı olabilir.. Ayrıca anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar büyüdüklerinde de kendilerinden çok olgun, yaşca büyük kadınlarda cinsel çekicilik bulmaktadırlar. Hz.Muhammed’in 25 yaşında, 40 yaşında ki Hatice ile evlenmesinin nedenlerinden biride bu olabilir. Peki, Hatice’yle evlenmesini sağlayan ticaret hayatı nasıl başladı? Hz.Muhammed dokuz yaşındayken amcası, ticaret yapmak için gittiği Suriye’ye onu da götürdü. Busra kasabasında bir rahibin (Bahira) onun peygamber olacağını haber verdiği söylenir. Genç Muhammed on yedi yaşındayken de amcası Zübeyir ile Yemen’e gitti. Bu geziler, bilgi ve görgüsünü artırmasının yanı sıra ruhsal yapısının değişiminde etkin rol oynadı. Bu arada da amcaları ile birlikte Kureyş ve Kays kabileleri arasındaki Ficar Savaşı’na katıldı. Ticaretle olan ilgisi Hatice ile tanışmasına neden oldu ve onun sermayesi ile ticarete başladı. Suriye’ye yaptığı ilk seferde çok kazanç elde etti.

2-Hz.Muhammed ve Hatice Hz.Muhammed 25 yaşına geldiğinde, yanında çalıştığı Hatice dul bir kadındı ve eski kocasından 3 çocuğu bulunuyordu. Muhammed’in zekası ve içine kapanıklığına aşık olan Hatice Muhammed’e evlenme teklif etti. Hz.Muhammed çocukluğundan da gelen hem duygusal ve hem de finansal bir boşluğun içinde idi. Haticecin teklifini tereddütsüz kabul etti. Hz.Muhammed Hatice’de hem yıllardır aradığı anne sevgisini buluyor hem de böylece para ve servete kavuşuyordu. Bundan sonraki hayatında artık çalışmasına hiç gerek kalmamıştı. Hz.Muhammed artık çocukluk yıllarında ki sığıntı, istenmeyen çocuk değil, sevilen, saygı duyulan “zengin” bir kişilikti. Hatice evin reisi olarak ticaret ile koştururken Hz.Muhammed’in artık para kazanma gibi bir derdi yoktu. Okuma ve yazmayı bu zaman içinde öğrendi diyebiliriz (bu bir tahmin). Kendisi sık sık mağarasına çekiliyordu. Ayşe, Hz.Muhammed’in mağarada çokça geçirdiği zamanları su hadiste bize anlatıyor; Ravi: Aişe 35


Hadis: Resulullah (sav)`a vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü salih rüyalar idi. Rüyada her ne görürse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua geliyordu. (Bu esnada) ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip orada, ailesine dönmeksizin birkaç gece tek başına kalıp, tahannüsde bulunuyordu. -Tahannüs ibadette bulunma demektir.- Bu maksatla yanına azık alıyor, azığı tükenince Hz. Hatice (ra)`ye dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp tekrar gidiyordu. Hadisten de anlaşıldığı gibi Muhammed’in artık hiç bir derdi hiç bir kaygısı yoktu. Zaman Muhammed için su gibi akıyordu. Her şey çok güzeldi artık. 40 yasına geldiğinde bir gün mağara’da Muhammed daha önce hiç yaşamadığı bir olay ile karşı karşıya kaldı. Bir gün ona melek gelip: “Oku!” dedi. Aleyhissalatu vesselam: “Ben okuma bilmiyorum!” cevabını verdi. (Aleyhissalatu vesselam hadisenin gerisini şöyle anlatıyor: “Ben okuma bilmiyorum deyince) melek beni tutup kucakladı, takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar: “Oku!” dedi. Ben tekrar: “Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni ikinci defa kucaklayıp takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve “Oku!” dedi. Ben yine: “Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni tekrar alıp, üçüncü sefer takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti, insana bilmediğini öğretti” (Alak 1-5) dedi.” Resulullah (sav) bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü. Kalbinde bir titreme (bir korku) vardı. Hatice`nin yanına geldi ve: “Beni örtün, beni örtün!” buyurdu. Onu örttüler. Korku gidinceye kadar öyle kaldı. (Sükunete erince) Hz. Hatice (ra)`ye başından geçenleri anlattı ve; “Nefsim hususunda korktum!” dedi. Hz. Hatice de: “Asla korkma! Vallahi Allah seni ebediyen rüsva etmeyecektir. Zira sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru konuşursun, işini göremeyenlerin yükünü taşırsın. Fakire kazandırırsın, misafire ikram edersin, Hak yolunda zuhur eden hadiseler karşısında (halka) yardım edersin!” dedi. Hz.Muhammed’in mağarada elinde bir kitap olduğu aşikâr. Çünkü hayali dünyasında gördüğü yaratığın ona durduk yerde oku demesi için önünde ya da elinde bir kitap olması lazım. Zaten başka türlü bir insan kitap ya da okunulacak hiç bir şey olmadan ne diye yıllarca mağarada oturur durur. Hz.Muhammed’e gelen bu ilk vahiy sonrasında, artık Hz.Muhammed kendisinin bir peygamber olduğunu zannetmesi için yeterli bir nedendi. Her ne kadar da ona görünen hayali yaratık “sen peygambersin” demese de, Hz.Muhammed artik kendi gözünde bir peygamberdi.

3-Hz.Muhammed 40 Yaşından Önce Putperest miydi? Evet. Üstelik böyle olduğunun kanıtlarını da kuran’da bulabilmekteyiz. Kuran’dan alıntılar: Duha-7 ‘Ey Muhammed! Seni bir sapkın olarak bulup doğruya iletmedik mi?’ Şuara-52 “İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun; ama şimdi onu dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin.” 36


Demek ki Hz.Muhammed, 40 yaşına gelinceye yani ‘peygamber’ oluncaya kadar Mekkelilerin dinindendi. O da Kâbe’de ki putlara tapıyordu. Yani o da bir müşrikti. Ayetler açık peygamberlik öncesi; sapkın, iman nedir, kitap nedir bilmezdin sözünün başka açıklaması var mıdır? Sonrası Kuran’da şöyle aktarılıyor: Rum-30 “Ey Muhammed! Sen şirk koşmadan, kendisinden başka ilah olmayan Allah’ın dinine yönel.” Yunus-105, 106 “Ey Muhammed! Tek olan Allah’a inanarak dine yönel; Allah’a şirk koşarak değil. Doğrudan Allah’a değil de sana ne yarar ve ne de zarar vermeyenleri Allah’a şirk koşarak yalvarma.” Mümin-66 “Ey müşrikler! Bana Rabbimden apaçık kanıtlar geldikten sonra, sizin Allah’a şirk koşarak taptıklarınıza tapmam bana yasaklandı. Bana kainatın Rabbi olan Alllah’a teslim olmam buyruldu” Müslümanların, Muhammed’in de hiç hata yapmayıp günah işlemediğine inanmaları kendilerinin bileceği iş. Ama en azından yanı başında tek tanrılı Yahudi ve Hıristiyanlar varken, 40 yaşına kadar bunların farkına varmayıp putlara tapmasını nasıl açıklayacaklar acaba? Verdiğim Kuran ayetlerinde Muhammed’e talimat verme yanında, “Şimdiye kadar putlara tapıyordun ama artık yapma!” ifadesi açık, net ve anlaşılır şekilde Hz.Muhammed’in putpersliğini ortaya koymaktadır. Hz.Muhammed’in peygamberlik öncesi putperestliğini ortaya koyan tarihi bir olaya bakalım. İslam Tarihinde Kabe’nin tekrar inşası: “Hz. Muhammed (sav) 35 yaşında iken Kureyşliler Kabe’nin tekrar inşasına karar verdiler. Kabe’nin yapılmasında bütün kabileler çalıştı ve yeniden yapıldı. Sıra Hacerü’l Esved taşının yerine konulmasına geldiğinde yerleştirme şerefine tüm kabileler nail olmak istemekte idiler. Aralarında anlaşamayarak ihtilafa düştüler. Bu tartışma bir kaç gün sürdü ve yaşlı bir adam şöyle bir öneri getirdi: “Mescide ilk giren hakem olsun.” Tam bu sırada Hz. Muhammed kapıdan içeri girdi. Hepsi Muhammed Emin’dir kararı kabulümüzdür dediler. Durumu kendisine anlattılar. Hz Muhammed bana bir kumaş getirin, dedi. Kumaşı yere serdi. Hacerü’l Esved’i kendi elleriyle kumaşın üzerine yerleştirdi. Her kabilenin reisi bezin ucundan tutsun, dedi. Taş yükselince de onu yerine kendi elleriyle yerleştirdi. Böylece inşaatın kalan kısmına devam edildi ve sorun çözüldü.” Sene 605 henüz ortada peygamberlik iddiası yok. Putlara tapmayacak ama Kabe’nin onarımında görev alacak? Olmaz öyle şey! Müslümanlar Kabul etmek istemesede Muhammed Peygamberlik öncesi Putperesdi ve bu dine aid ne varsa hepsini kendi dinine uyarlayarak dahil etti.

4-Hz.Muhammed ve Peygamberlik Kariyerinin Başlangıcı 37


Hz.Muhammed psikolojik rahatsızlığının sonucu görmüş olduğu hayali yaratık Cebrail ile karşılaştıktan sonra hanımı Hatice’nin onayını da alarak artık peygamber olduğuna iyice inanmış ve böylece ilahi mesajlarını halka sunmaya başlamıştır. Peki, neydi bu mesaj? Mesaj şu ki, Hz.Muhammed artik bir peygamberdir ve sonuç olarak herkes ona saygı göstermeli, itaat etmeli, örnek kişi olarak görmeli, sevmeli, karşı gelmemeli ve korkmalıdır. 23 yıl süren peygamberlik kariyeri süresi içerisinde mesaj hiç değişmemiştir. İslam’ın temelini oluşturan mesaj kişilerin Tanrı Allah’a manevi, peygamber’e ise hem manevi ve hem de maddi şekilde itaat etmeleridir. Bunun dışında başka bir mesaj yoktur. Hz.Muhammed’e itaat etmeyen kişi hem bu dünyada ve hem de öldükten sonra öteki dünyada cehennem azabı ile cezalandırılacaktır. Hz.Muhammed peygamberliğini ilan ettikten sonra yıllarca Mekkeli putperest halk ve taptıkları putlarla alay etmiştir. Akabinde ise Mekkeli putperest halk, Mecnun diye kaale almadıkları Hz.Muhammed ve o’na inanan kişilerle irtibatlarını kesmiş ve sonuç olarak Müslümanlar dışlandıkları topraklardan “Hz.Muhammed’in talimatı” doğrultusunda Abisinya’ya göç etmişlerdir. Olayların iyiye gitmediğini farkeden Hz.Muhammed, hem Abisinya’ya göç etmek zorunda kalan Müslümanları geri getirebilmek ve hem de sayıca kat kat fazla olan putperest Mekkelilerin Müslümanlara uyguladıkları boykota son vermek ve gönüllerini almak için yeni bir plan düzenlemiştir. Büyük İslam alimi Ibni Sad’in “Tabakat” isimli eserinde kaleme aldığı hadiseye göre Muhammed, Mekkeli putperest halkın kutsal putları “Lat, Uzza ve Menat’i” şu sözlerle övmüştür. Necm 19-20 “Lât ve Uzza Ve bir üçüncüsü olan Menat Onlar ulu turnalardır. Ve elbette şefaatleri umulur.” Şeytanın Ayetleri olayı İslam literatürün de ve tefsir ilminde “Garanik olayı” olarak bilinmektedir. Bu sözler karsısında sinirleri iyice yatışan Mekkeli halk artık Müslümanlara karşı boykotu kaldırır ve Müslümanlar Abisinya’dan Mekke’ye geri dönerler. Olay İslam kaynaklarında şu şekil geçiyor: Resûlullah, kavminin yüz çevirdiğini görünce bu ona çok ağır geldi. Allah’tan kavmi ile kendisini birbirlerine yaklaştıracak bir şey inmesini temenni etti. Cenab-ı Allah Necm suresini indirdi. O da okudu. Bu esnada şeytan gönlünden geçirip de kavmine getirmek istediği şeyi onun lisanına atıverdi: “Bunlar yüce kuğu kuşları (tanrıçalar)dır ve elbette onların şefaatleri umulur” Kureyşliler bunu işitince sevindiler ve onu dinlemek üzere yaklaştılar… O, sureyi bitirince secde etti. Onun secde ettiğini gören mü’minler de onun getirdiğini tasdik ederek secde ettiler. Mescitteki müşrikler de secde ettiler… Secde haberi, Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlar’a da ulaştı. Bir kısmı orada kalıp, bir kısmı Mekke’ye hareket etti. Sonra, Cenab-ı Allah, Peygamber’e, “Benim indirmediğim şey söyledin!” dedi. Resûlullah üzüldü, Allah’tan korktu. Bunun üzerine Allah bu âyeti (Hac, 52) indirerek onu teselli etti, Şeytanın ilka ettiğini neshetti” (Taberî, 27/187188)

38


Kısa bir zaman sonra Tanrı Allah ve insanlar arasında olan kendi elçilik pozisyonunu riske attığını ve Tanrı Allah’a ortak koştuğunu anlayan Hz.Muhammed derhal ayetleri iptal eder ve o ayetlerin Tanrı Allah’tan değil düzenbaz şeytanın bir başka oyunu olduğunu vurgular. Şeytan ayetlerinin yerini ise şu ayetler alır; Necm 19-22 “Gördünüz mü Uzza’yı, Lât’ı. Ve ötekini, üçüncüsü olan Menât’ı. Erkek size, dişi Allah’a mı? İşte bu, insafsız bir bölüştürme.” Üstteki ayetlerden çıkan anlam şudur; “Kendiniz erkek evlatlarınız ile gurur duyar iken Allah’a kız evlat ha?” Arap toplumunda dişi ikinci sınıf canlılar olarak benimsendikleri için Tanrı Allah bu yakıştırmayı kendisine hakaret saymış ve sert bir dille bu yakıştırmanın adil olmadığını tembih etmiştir. Muhammed’e inanan birçok kişi bu fiyaskodan sonra İslam’ı terk etmiştir. Muhammed insanların güvenini yeniden kazanmak için kendisine yeni bir strateji hazırlamıştır. Yeni strateji ise şöyledir; Hac-52 “Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, ayetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Hac-53 “Allah, şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler, derin bir ayrılık içindedirler. ” Muhammed’in ayetlerini kendi çıkarı doğrultusunda uydurduğunu anlayan birçok kişi İslam’ı terk etmiştir. Üstte ki ayetlerden anlaşılan şudur ki; “Ben Muhammed, şayet bir gaf yapar ve bazı kimseler bu nedenle şüpheye düşerse, bunlar kalplerinde bir hastalık olduğu için şüpheye düşerler suçlu ben değil, kalpleri hastalıklı olan kişilerdir”. Hz.Muhammed peygamberliğinin ilk 13 senesi boyunca sadece 70-80 kişiyi kendisine inandırabilmiştir. Müslümanlar nasıl olurda 13 sene gibi uzun bir zaman içerisinde bu kadar az, çoğu kendisine en yakin kişiler ve bir kaç esir köle dışında kimsenin ona inanmamasına, hatta Mekkelilerin o’na “deli, oynak, kafayı yemiş” yakıştırmaları yapmalarına mantıklı bir cevap verememişlerdir. O devrede Mekkeliler kişilerin dini inançlarına toleranslı insanlardı. Çok tanrılı dinlere inanan toplumlar doğal olarak kişilerin dini inançlarına karışmazlar. Hz.Muhammed’in kendi putlarına karşı alaycı sözlerine her ne kadar gücenseler de, Hz.Muhammed’e hiç bir zaman zarar vermemişlerdir. Mekke’de geçen 13 sene sonrası bir yere varamayacağını anlayan Hz.Muhammed artık kendisine yeni bir strateji geliştirir ve yanına inanan Müslümanları da alarak Yatrib’e (Medine’ye) göç etmeye karar verir. Kurulu düzenlerini bırakmak istemeyen Müslümanlar bu karara hiçte sıcak bakmamıştır. Bu karara en çok sevinen kişiler daha önceden Müslüman olmuş kölelerdir. Köle sahibi birçok kâfir, Mekkeli zengin kişiler, kaçmaya çalışan Müslüman kölelerini yakalamış ve dövmüştür. 39


Her ne kadar günümüz de İslami filmlerde ve kitaplarda bu olayları sanki İslam’a yapılan bir zorlama olarak göstermeye çalışsalar da, işin aslı ortada direk İslam dinine yapılan bir zorlama yoktur. Mekkeliler doğal olarak “sahip oldukları” köleleri bedavaya bırakmak istememiş ve koruma altında tutmuşlardır. Hz.Muhammed ve Tanrı Allah hiç bir zaman köleliğe karşı değildi. O yüzdendir ki İslam hiç bir zaman köleliğe son vermemiştir. Aksine Hz.Muhammed Medine’ye göç ettikten sonra, binlerce insani, çoluk, çocuk demeden köleliğe zorlamıştır. Hz. Cerîr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (Aleyhissalatu vesselâm) buyurdular ki: “Hangi köle kaçarsa, bilsin ki ondan zimmet (garanti) kalkmıştır, dönünceye kadar namazı kabul edilmez.” [Müslim, İmân 122-124, (68, 69, 70); Ebu Dâvud, Hudûd 1, (4360); Nesâî, Tahrimu’d-Dem 12, (7, 102).] Müslümanlar kuran, hadisler ve İslam tarih ortada dururken islimin köleliği kaldırmayı amaçladığı, Putperestlerin Müslümanlara baskı yaptığı gibi gerçek dışı ve temelsiz iddialarda bulunmaktadırlar. Arap yarımadasında binlerce yıldır süren dini hoşgörü ortamında baskı iddiası zaten temelsiz kalmaktadır. Arap yarımadasında pek çok farklı dinden insan bir arada yaşamaktaydı. Arabistan’da din savaşları ilk olarak İslam ile başlamıştır.

5-Hz.Mumhammed Peygamberlik Ücreti İstedi mi? A-Ücret İstemiyor Hz.Muhammedin peygamberlik kariyerine başladığı, güçsüz olduğu, sıkıştığı ve insanları ancak sözle dine davet edebildiği zamanlarda yumuşak üslup kullanmıştır. Bu dönemde insancıl ayetlerin ve hoşgörü sözlerinin yanında, peygamberliğinin amacının insanları Allahın dinine davet olduğunu, ücret istemediğini bu işi sırf insanları doğru yola ulaştırmak için yaptığını idda etmiş vede Kuranına bu yönde ayetler yazmıştır. Bu ayetleri görelim. Enam-90 “İşte, o peygamberler, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: “Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur’an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır.” Yusuf-104 “Halbuki sen buna karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun. O (Kur’an) âlemler içinde ancak bir öğüttür.” Sad-86 “(Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim.” Sebe-47 “De ki: “Sizden herhangi bir ücret istemişsem o sizin olsun. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. O her şeye hakkıyla şahittir.” B-Ücret İstiyor Peygamber askeri gücü ele geçirdikten sonra değişik bahanelerle kervan baskınları, insanları kaçırıp fidye isteme ve çevre kasabalara baskınlar yaparak ganimet elde etmeye başlamış, ilk 40


başta elde edilen bu ganimetlerin tamamını sahiplenmek istemiş, ama gördüğü tepki üzerine ganimetleri müritleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır. Sözde ücret istemediğini söyleyen, amacının insanlara dini tepliğ etmek olduğunu söyleyen Hz.Muhammed’in böylece gerçek amacı da ortaya çıkmış oluyordu. Buarada asıl niyetini gizlemek ve inandırıcı olmak için elde ettiği bu ganimetleri kendi geçimini sağlamanın yanında hayır işlerinde kullanılacağını kurana yazmayı da ihmal etmemiştir. Enfal-1 “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler Allah’a ve Resûlüne aittir. O halde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.” Enfal-41 “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah’a; hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir’de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize inandıysanız (bunu böyle bilin). Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.” Mücadele-12 “Ey iman edenler! Peygamber ile başbaşa konuşacağınız zaman, başbaşa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. “ Tevbe-103 “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” Tevbe-58 “İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.”

6-Hz.Muhammed’in Asıl Amacı Günümüzde Müslümanlar İslam’a karşı yapılan en ufak eleştiriye bile tahammül edemezler. Dinlerini eleştiren kişiyi öldürmekten zerre kadar çekinmezler. Bunun örneklerini yakın ve geçmiş tarih sayfalarında gördük ve maalesef görmeye devam edeceğiz. Bu toleranssız ve tahammülsüz düşünce tarzı onlara Hz.Muhammed tarafından öğretilmiştir. Oysa Hz.Muhammed’in tahammülsüz karakter yapısının aksine, Mekkeli müşrikler kişilerin dini inançlarına saygılı ve toleranslı kişilerdi. Arap yarımadasında dinsel tahammülsüzlük, İslam dininin ortaya çıkması ile başlamıştır. Sözde “Cahiliye Devri” diye adlandırılan dönemde Mekkeli halk, kişilerin dini inançlarını hiç bir şekilde müdahale etmeden Arap yarımadasında uyumlu bir şekilde Hıristiyan, Musevi, Putperest, Mecusi ayrımı yapmaksızın yaşamışlardır. İslam öncesi Arap tarihine baktığımızda, Arap yarımadası sınırları içinde gerçekleşmiş hiç bir dini savaşa rastlamamaktayız. Bu hoşgörü ortamında Hz.Muhammed yıllarca Mekkeli putperest halkın inançlarını karalamış, aşağılamış, Onca aşağılama ve karalamaya rağmen Mekkeli putperest halk hiç bir zaman Hz.Muhammed’e ve yandaşlarına hiç bir şekilde zarar vermemişlerdir. 41


Hz.Muhammed’in kışkırtıcı sözlerinden artık bıkıp usanan Mekkeli putperest halk, çareyi amcası Ebu Talib’e gitmek de bulmuş ve “medenice” Hz.Muhammed hakkında şikâyette bulunmuşlardır; “Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız.” İbni Hişâm, Sîre, 1/284; Taberî, 2/218; İbni Kesîr, Sîre, 1/47 Ebu Talib Mekkeli putperest halkın sözlerini dinler ve öz yeğeni olan Hz.Muhammed’i uyarır: “Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana ârzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç” 234. İbni Hişâm, Sîre, 1/284; Taberî, 2/220 Müslümanlar Hz.Muhammed’in putperest halkın inançlarına sövmelerini görmemezlikten gelerek Müslümanları ve Hz.Muhammedi mağdur kişiler olduklarını iddia ederler. Gerçekte Müslümanlara karşı sistemli bir baskı ve zulüm yokken, Müslümanları hicret etmeye zorlayan etken ne idi? Baskı ve zulüm yoksa Müslümanlar neden evlerini terk ettiler? Tehlike altında olmayan Müslümanların durduk yere evlerini terk edip Medine’ye taşınmalarını nasıl açıklayabilirsiniz? Bu soruların cevabini Kuran’da bulmak mümkündür. Enfal-72 “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya, işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince, hicret edinceye kadar, onların velayetleri size ait değildir. Eğer din konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” İsin asli Müslümanlar Mekke’de ki putperest halkın işkencelerinden kaçmıyor, tam aksine Hz.Muhammed’in emri doğrultusunda evlerini terk etmeye zorlanıyorlardı. Üstteki ayet, Mekke’den Medine’ye hicret etmek istemeyen Müslümanlar için yazılan bir ayettir. Sözde işkence ve baskı gören Müslüman halkın hicret etmek istemeyişi dikkatinizi çekmiş olmalı. Bugün Müslümanların bahsettikleri türde Mekke’de büyük bir işkence ve zulüm vardı ise, Müslümanlar neden seve seve Mekke’yi terk etmek istememişlerdir? Neden Tanrı Allah olaya el koyarak Müslümanlara bu konuda ayetler indirmek zorunda kalmıştır? Bir başka ayette Muhammed, Müslümanlara yine şöyle seslenmektedir; Nisa-89 “Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer

42


bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.” Üstteki ayette Hz.Muhammed Müslümanlara evlerini terk etmelerini ve Medine’ye göç etmelerini emretmekle kalmayıp hicret etmek istemeyenlerin öldürülmelerini emretmiştir. Müslümanlar Mekke’yi putperest halkın baskısı sonucu değil, Hz.Muhammed’in tehditlerinden dolayı terk etmişlerdir. Nisa-97 “Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik” derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.” Hz.Muhammed neden böyle bir şeyi yapmak istemiş, amacı nedir?” Tıpkı tarihte ki diğer belli başlı liderler gibi, Hz.Muhammed’in de bir rüyası vardı. Bu tarz insanlar dava adamlarıdır. Stalin’in davası “halkların eşitliği”, Hitler’in davası ise “beyaz ırk’ın üstünlüğü”. İslami kaynaklara baktığımızda Hz.Muhammed’in davası “basta Arap yarımadasına ve daha sonra tüm Dünyaya hükmeden biri olmaktı.” arzusunu, Ibn’i Hisam’in da kaleme aldığı şu yazı gözler önüne sermektedir; Mekkeli müşrikler Ebu Talibin ölümüne yakın tekrar ziyaret ederek, arabulucu olmasını isterler. “Ebû Talib ölmeden bu işe bir çözüm bulmalıyız, yoksa öldükten sonra Muhammed’e yapacağımız her iş için bizi ayıplarlar. Ebû Talib sağken bir şey yapamadılar, o öldü, yeğenine şunları şunları yaptılar, demesinler.” Bu düşüncelerinden dolayı müşriklerin ileri gelenleri toplanarak Ebû Talibi ziyarete gittiler. Sağlık temennilerinden sonra Ebû Talib’e dediler ki: “Ey Ebû Talib! Sen bizim reisimiz, büyüğümüzsün. Şunu görüyoruz ki, sana ölüm yaklaşmıştır. Biz senin ölümünden korkuyoruz, sen sağken şu meseleyi halledemedik, öldükten sonra hiç halledemeyiz. Sen şimdi sağken onu çağır, ondan sağlam bir söz al, biz de bir söz verelim. Bundan sonra ne o bizimle uğraşsın, ne de biz onunla.” Ebû Talib, Kureyş heyetini dinledikten sonra yeğenine haber salarak, yanına gelmesini istedi. Amcasının davet haberini alan Kâinatın Efendisi, hemen ölüm döşeğindeki Ebû Talib’in yanına vardı. Bir anda kalabalık bir Kureyş topluluğu ile karşılaşan Efendimiz, bu davetin altında bir şeylerin yattığını anlamakta gecikmedi. Ebû Talib, Kureyş heyetinin isteklerini yeğenine anlattı. “Ey kardeşimin oğlu! Kavminden ne istiyorsun?” dedi. Kâinatın Efendisi “Kendilerinden bir kelime istiyorum. Eğer söylerlerse, bütün Araplar o kelime sayesinde kendilerine uyacak, bütün acem o kelime sayesinde onlara cizye ödeyecek.” dedi. Ebû Talib atılarak:”Yani tek bir kelime mi?” diye sordu. 43


Efendimiz:”Evet, amcacığım tek bir kelime. “Lâ ilâhe illallah” diyecekler.” Sad, 38/1–8. Tirmizî, Tefsir, Sad (3230) Göründüğü gibi Tanrı Allah’ın peygamberi daha henüz bir düzine müridi olduğu zamanlarda bile dünyayı fethedebilmenin fantezilerini kendi kafasında canlandırmakta idi. Tüm insanlığa örnek kişi olsun diye gönderilen bir peygamberin ülke fethetmek yerine, insanlara rehberlik eden daha asil düşüncelere sahip olması gerekmiyor mu? İnsanları cizyeye bağlayıp haraç almak niyetinde olan bir kişi nasıl olurda Allah’ın insanlığa örnek olsun diye sunduğu bir peygamber olabilir? Muhammed’in, Hitler’den, farkı nedir? Psikolojik rahatsızlıkları olan insanların ruh hali çok çabuk değişir. İslam kaynaklarına baktığımızda Hz.Muhammed’in ruh halinin bazen çok yükseklerde olduğunu, tüm dünyayı ele geçirmek istediğini görebilmekteyiz. Hz.Muhammed, ruh halinin bozuk olduğu anlarda ise intiharı bile düşünmüştür; Yüce bir dağ zirvesine çıkıp oradan kendimi aşağı atar böylece bu sıkıntıdan kurtulurum, dedim. Böylece yola çıktım, dağın ortasına varmıştım ki, birden bire gökten “Ya Muhammedi Sen Allah’ın Resulüsün. Bende Cebraillim” diyen bir ses duydum. Başımı göğe kaldırdım. Birde ne göreyim! Cebrail bir insan suretinde ayaklarını semanın ufuklarında açmış vaziyette. Ya Muhammed sen Allah Resulüsün, bende Cebrail’im dedi. (İbni İshak; İbni Hişâm, Taberî ve Heyhakî) Muhammed’in ruh halinde ki bu tür değişiklikler, bize aslında Muhammed’in dengesiz ve psikolojik yardıma muhtaç bir insan olduğunu göstermektedir. İnsanlar tarafından itaat edilen ve onlara hükmeden kişi olma arzusu o kadar güçlüydü ki, bu heves onu vicdani hislerden yoksun bırakmıştır. İnsanlar üzerinde otorite sahibi olmayı arzulayan ve hayallerine ulaşmak için her şeyi yapabilecek bir insan durumundaydı.

7-Medine’ye Hicret Hz.Muhammed’in yanı sıra bir sürü çocuğa da bakmakla meşgul olan Hatice artık ticaret’e fazla zaman ayıramıyor, serveti yavaş yavas yok oluyordu. Evin direği Hatice öldükten kısa zaman sonra Muhammed’in destekçiliğini, koruyuculuğunu yapan amcası da vefat etmişti. Bu iki kişinin ölümü ve Mekkelilerin Hz.Muhammed’i kaale almayışı sonrası artık Hz.Muhammed başka bir şehre göç etmek, insanları kendisine inandırmak için yeni bir şehirde, yeniden şansını denemek istiyordu. İlk etapta kendisine inananların Medine’ye göç etmesini emretti. Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi kurulu düzenlerini ve ailelerini bırakmak istemeyen Müslümanlar tereddüde düşmüşlerdi. Bu durum karşısında Hz.Muhammed çareyi Müslümanları tehdit etmek ve korkutmakta buluyordu. Hz.Muhammed Medine’ye, daha doğrusu o zamanki ismi ile Yahudi şehri Yatrib’e gitmek istemeyen Müslümanlara nasıl sesleniyor; Nisa-97 “İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.”

44


Muhammed bir gece düşmanlarının onu öldürmek istediğini iddia ediyor ve Ebu Bekir’in o’na Medine’ye giden yolda eşlik etmesini istiyordu. Bu olay aşağıdaki ayette şu şekilde dile getiriliyor; Enfal-30 “Hani kafirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Yukarıdaki ayetten anladığımız kadarı ile Tanrı Allah Muhammed’e tuzak kurulduğunun habercisi oluyor ve O’nu uyarıyor. Hz.Muhammed ise arkasında koskoca Tanrı Allah’ı olduğu halde çareyi Ebu Bekir’e sığınmakta buluyor. Hz.Muhammed’in Medine’ye kaçtığı gece Hicri takvimin başladığı gündür. Medine’nin zengin kesimi Yahudilerden oluşmaktaydı. Para, Mal, mülke muhtaç fakir Araplar Hz.Muhammed’in şarap akan nehir, tomurcuk memeli huriler ve taze taze hurmalar türü masallarına ister istemez inanmak durumundaydılar. Muhammed yaşadığı dönemde peygamber olduğunu ilan eden tek Arap değildi. Aksine Arap yarımadasında Tanrı elciliği gayet yaygın bir meslekti. Civar şehirlerde de peygamberliğini ilan etmiş ve insanlara Tanrı mesajları öğütleyen kişiler vardı. Aralarında en meşhur olanı ise “Museyleme” idi. Museyleme peygamberliğini Muhammed’den bir kaç sene önce ilan etmişti ve Hz.Muhammed’in aksine kendi şehrinde, kendi tanıdığı insanların arasında çokta başarılı idi. Arada ki fark ise Hz.Muhammed Arabistan’ın ilk savaşçı peygamberi olmasıdır. Medinelilerin Hz.Muhammed’i peygamber olarak kabul etmelerindeki etken Muhammed’in öğretici öğütleri değil, daha çok verdiği cezp edici vaadiler, kendisinin de Arap oluşu ve Yahudiler karşısında hissettikleri eziklikten dolayıdır. Yahudiler kendi inançlarına göre “Seçilmiş, üstün insanlardır”. Tıpkı bugünde olduğu gibi Arapların gıpta ile baktıkları kişilerdi. Medine’nin tümü Yahudilere aitti. Kısaca Medine, yani Yatrib bir Yahudi şehri idi. Ebu El Farah Ali tarafından yazılmış “Kitab el-Afgani” isimli eser, Yahudilerin Medine de ki ikametlerini Musa zamanına kadar dayatır. Medine’de ki Yahudi halk esnaf, kuyumculuk, ticaret, çiftçilik ile geçiniyor ve soylu ailelerden geliyorlar idi. Şehirdeki Arap nüfusu ise Yahudilerin sahip oldukları iş yerlerinde çalışıyordu. Arapların Medine’ye göç etmelerinin sebebi ise 450 yıllarında Yemen’de yaşanan bir tufandan dolayı idi. Hz.Muhammed ile Müslüman olmayı kabul ettiklerinde ise Yahudi işverenlerini katlederek mallarına konmuşlardır. Büyük İslam âlimi Ibni İshak, İslam’ın en değerli eserlerinden biri olarak gösterilen “Siret Resul” adlı kitabında Yahudilerden irfan (bilim) ve kitap ehli kişiler olarak bahsetmiş ve Müslümanların Yahudilere yaptığı eşkıyalıklara ve gasp olaylarına anlatabildiği en güzel dille kitabında yer vermiştir. Muhammed her zaman kendisini ve ona inananları mağdur ve eziyet çeken insanlar olarak göstermiştir. Günümüzde bile İslami terörist örgütleri tıpkı peygamberleri gibi ayni oyunu oynamakta ve onca masum insani öldürdükleri halde devamlı kendilerini mağdur insanlarmış gibi göstermeye çalışmakla beraber, tüm dünyayı İslam’a karsı cephe almakla suçlamaktadır.

45


Muhammed Mekke’den Medine ye göç etmesine, Mekkelilerin ona ve ona inananlara eziyet ettiğini sebep olarak göstermeye çalışmıştır. Halbuki Muhammed her ne kadar kendisini mağdur göstermeye çalışsa da ayetler isin gerçeğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor; Nahl-41 “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükafatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Muhammed, Mekke’de ki evlerini terk etmelerini ve yanında Medine’ye gelmelerini emrettiği Müslümanlara üstteki ayeti yazmak zorunda kalmıştır. Nedeni ise Mekke de kurulu düzenlerini bırakıp Medine’de issiz güçsüz, evsiz barksız kalan Müslümanların beyinlerini yine cennet vaatleri ile yıkamaktır. İnananların gözünde artik Muhammed’in kredisi tükeniyordu. Bazıları artik Medine’den firar etmeye başlamıştı. Bir başka tehdit içeren ayeti ise su şekilde yazdırmıştır; Nisa-89 “Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.” Sadece yukarıda ki ayet bile aslında eziyet çektirenin Mekkeliler değil tam aksine Muhammed olduğunu anlamak için yeterlidir. Ailesini, çoluğunu, çocuğunu, doğduğu toprakları ve kurulu düzenini bırakmak istemeyen bir insan sizce ölümü ne kadar hak ediyor? Muhammed’in dayatmaya çalıştığı gibi ortada büyük bir çile zulüm var ise cehennem azabı tehditlere ne gerek olabilir? Müslümanların o eziyet ve çileden kaçmak için Mekke’yi seve seve terk etmeleri gerekmiyor mu? İnsanları sürekli hicret etmek için zorlayan, tehdit eden hatta etmeyenlerin öldürülmelerini emreden bir insan sizce bunu neden yapıyor olabilir? Bir tek neden var. O da “kontrol” Muhammed narsisi bir kişiliğe sahip olduğu için insanların üzerinde her yönüyle kontrol sahibi olmak istemiştir.

8-Hz.Muhammed’in Böl ve Ele Geçir Taktiği Muhammed, Medine’de işsizlik ve yoksulluk yüzünden firar eden Müslümanların karınlarını doyurabilmesi için Mekkeli kervanlara baskınlar düzenlemeye ve ganimetlerine el koymaya başlamıştı. Sürekli Medinelileri Mekkelilere karşı kışkırtıyor ve Mekkelilerin onları evlerinden zorla çıkarttıklarını iddia ederek, ganimetlerin bu yüzden onlara helal olduğunu söylüyordu. Hac-39 ”Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter. “ Hac-40 “Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” 46


Müslümanlar efendilerinin yaptığı sinsilik ve hilekârlıklardan övüne övüne bahsederler. Düzenbazlık ve hilekârlığı peygamberlik gibi ilahi bir mevkiye layık gören ve bundan pekte hoşnut bir bicimde bahseden sitelere internette rastlamak mümkün Müslümanlarda Hz.Muhammed’i yaptıklarından dolayı sorgulayabilme cesareti yoktur. O yüzden Hz. Muhammed’in her yaptığı işi doğru olarak görürler. O yapmış ise doğrudur. Bakınız Ibni İshak “Siret Resul” adlı eserinde Hendek savaşında olan bir hadiseyi nasıl anlatmıştır; Nuaym b. Mes’ud (ra), gizlice Müslüman olmuştu. Allah Resulü, ona bir müddet daha Müslümanlığını gizlemesini söylemiş ve onu bu muhasara esnasında, çok mühim işlerde kullanmıştı. Nuaym, hem Kureyş’in hem de Yahudilerin itimat ve hürmet ettikleri bir insandı. Efendimiz, ona harbin bir taktik olduğunu söylemiş ve idare-i kelâm etmesine de izin vermişti. Nuaym, bu ruhsat üzerine Yahudilere giderek: Kureyş sizi terk edecek ve Muhammed (sav)le baş başa bırakacak. Düşünün o zaman haliniz nice olur. Eğer bu durumda kalmak istemiyorsanız, onların ileri gelenlerinden bir kaçını rehin olarak yanınızda alıkoyun dedi. Onlar Nuaym’a olan itimatlarından dolayı bu sözlere kesin olarak inandılar. Nuaym daha sonra Kureyş’e gitti. Onlara da: Yahudiler Muhammed (sav)le gizlice anlaştılar. Sizin ileri gelenlerinizden birkaçını rehin edip ona teslim edecekler. O da onlara ilişmeyecek. Sakın sizden böyle bir talepte bulunurlarsa onların dediğini yapmayın dedi. Kureyşliler de, Nuaym’a itimat ettiklerinden, onun bu tekliflerinden zerre kadar şüphelenmediler. Kureyş ileri gelenleriyle Yahudi liderleri, bir gün bir araya geldiler. Her iki taraf ta birbirinden şüpheleniyordu. Evvela Yahudiler sözü açtı ve: Siz başınız sıkışınca çekip gidecek ve bizi bu adamla baş başa bırakacaksınız. Teminat için bize birkaç rehin vermezseniz biz savaşı bırakacağız dediler. Kureyş, zaten böyle bir teklif bekliyordu. Nuaym’ın sözünü hatırladılar ve tabii bu teklifi reddettiler. Onların reddi, Yahudilere de Nuaym’ı tasdik ettirdi. Böylece ittifak bozulmuş oldu ve Yahudiler harp sahnesinden çekilmeye başladılar. Nuaym Müslüman olalı birkaç gün olmuştu. Allah Resulü’nün insanları tanımadaki isabetine bakın ki, hemen Nuaym? ın becerebileceği bir işi ona teklif etmiş, o da arızasız bu işi yerine getirivermişti. (Ibni İshak, Siret Resul.) Yani Ibni İshak’ın yukarıda bize anlattığı hikaye diyor ki; Hz.Muhammed iki kabileyi iftira ile birbirine düşürmüştür. Burada bahsedilen kişi sadece bir asker olsa yukarıda anlatılanlar akıl dışı gelmez ve anlaşılabilir. Oysa bahsedilen kişi peygamberlik iddiasında olunca bu ve benzeri savaşları teşvik etmesi, savaş hilelerine başvurması ve ganimet peşinde koşması ne kadar haklı ve peygamber vasfına uygun olur? Hz.Muhammed kendisine inananları diğer ayetlerde “Tanrı Allah’ın ağzıyla” şu şekilde savaşa davet etmiştir; Enfal-65 “Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir.” 47


Hz.Muhammed Müslümanları sanki mağdur olan ve eziyet çekenler gibi göstermeye çalışmış ve beyinlerini yıkamıştır. Asıl kervanlara saldıran, eşkıyalık ve gasp yapanların kendileri olduğu halde durumun adaletli görünebilmesi için suçu her zaman için kâfirlere atmıştır. Tıpkı bugün ki geri kalmış Arap ülkelerin geri kalmışlıklarının nedenini İsrail ve Amerika olarak gösterdiği gibi. Onlar bugün sadece tıpkı peygamberlerinin 1400 sene önce yaptığını yapmakta ve “mağdur olan” kişileri oynamaktadırlar. Ortada ki çelişki barizdir. Muhammed önce Mekkelileri evlerinden zorla çıkartıyor, onları cehennem azabı ile korkutmakla kalmayıp üstüne üstlük birde öldürülmelerini emrediyordu. Diğer bir tarafta ise “Sizi zorla evlerinden çıkartanlara karşı”, yani Mekkelileri suçsuz oldukları halde suçlayarak savası körüklüyordu. Bu strateji Muhammed’i olağanüstü derecede basarılı yapmıştı. Muhammed “böl ve ele geçir” taktiğinin ustası idi. Kabileleri kabilelere, aileleri ailelere ve hatta evlatları babalarına (Tevbe23) bile düşman ederek, onları bölerek üzerlerinde kontrol sahibi olmayı başarıyordu. Kısa bir zaman içerisinde bu taktik ile tüm Arap yarımadasını ele geçirmeyi başarmıştır.

9-Hz.Muhammed’den Mucize İsterlerse Bunca ayet ve yaşanan olayın ardından kendini peygamber ilan eden birinden insanların beklenti içine girip; Peygamberliğini tescilleyecek, insanların içindeki şüpeleri giderecek ve yeri geldiğinde kendinden medet umanlara çare olacak mucizeler beklemesi normaldir. Ama ortada böyle bir mucize yoktu, bu nedenle insanlar Hz.Muhammed’e neden mucize gösteremediğini ısrarla sormuşlardır. Böyle bir mucize gösterme gücü olmayan Hz.Muhammed çareyi ayet uydurarak geçiştirmekte bulmuştur. Aşağıda göreceğiniz gibi Hz.Muhammet kendisinden mucize isteyenlere değişik zamanlarda nasıl cevaplar vermiş; Derler ya “Yiğidi öldür ama hakkını yeme” İşte politika, işte deha. Bu arada kendisinden sürekli mucize isteyen insanlardan artık gına geldiği de belli oluyor. Taha-133 “İnanmayanlar, “Doğru söylediğine dair bize Rabbinden açık bir delil (bir mucize) getirse ya!” dediler. Önceki kitaplarda olanların apaçık delili (olan Kur’an) onlara yetmedi mi?” İsra-59 “Bizi, mucizeler göstermekten alıkoyan, daha öncekilerin onları yalanlamış olmasından başka bir şey değildir. Semûd kavmine o dişi deveyi açık bir mucize olarak verdik de onunla kendilerine zulmettiler. Biz, mucizeleri yalnız korkutup sindirmek için göndeririz.” İsra Suresi 89 ve 93. Ayetler Arası“Muhakkak ki biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. Onlar: “Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin. Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe 48


çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız.” De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.” Yunus-20 “Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!” En’am-35 “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi elbette onları hidayet üzere toplardı. O halde sakın cahillerden olma.” En’am-37 “Dediler ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Kuşkusuz,” En’am-109 “Tüm yeminleriyle Allah’a yemin ettiler ki, eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar. Söyle onlara: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır.” Mucize geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz?” Enbiya-5,6 “Hayır, dediler, (bu) karmakarışık hayallerdir; hayır onu uydurmuş; hayır o şairdir. (Eğer gerçekten peygamberse) öncekilerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin.” “Bundan önce helak ettiğimiz hiçbir kent(halkı) inanmamıştı, şimdi bunlar mı inanacaklar?” Ankebut-50 “Dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Bakara-118 “Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize gelse ya!” derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık” Bakara-145 “Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.” Rad-20 “İnkâr edenler, “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavim için de bir yol gösteren vardır.” Yukarıda iniş sırasına göre sıralanan ayetlerinde kanıtladığı gibi insanların ısrarına rağmen Hz.Muhammed açık ve herkesin görüp şüphe duymadan inanacağı bir mucize gösterememiş bu beklentiyi ancak ayet yazarak geçiştirmeye çalışmıştır. Tabi zaman içinde Hz.Muhammedin sağlığında gösteremediği bu mucizeler ölümünden sonra ağızdan ağıza dolanan hikâyelerde gerçekleşmiş sanki olmuş gibi anlatılıp günümüzde İslam dünyasında inanılan mucize masalları ortaya çıkmıştır. Hz.Muhammed´in Günümüzde İnanılan Mucizeleri: 1-Gökteki Ay´ı ikiye bölmüş iki parça da Hira Dağı`nın iki yanına düşmüş. 49


2-Mirac Olayında Eşek-katır arası cennetten gelen bir hayvanla bir gece de Mekke´den Kudüs`e gitmiş, aynı gece bir merdivenle yedi kat göğe çıkmış, oradan kendisine verilen bir uçan döşekle Allah`in yanına gitmiş ve aynı gece Mekke`ye geri dönmüş. 3-Tükürükle ağrıyan gözleri iyileştirirmiş. 4-Muhammed tuvalete dışarıya çıktığında ona siper olsunlar diye ağaçlar da onunla birlikte yürürmüş. 5-Uzun zamandır camide bulunan bir kütük onu camiden dışarı çıkaracaklarında, Hz.Muhammed´den ayrılmak istemeyen kütük inleyerek ağlamaya başlamış. 6-Hubeydiye`de, susayan Müslümanların susuzluğunu gidermek için on parmağı on çeşme olmuş. 7-Duasıyla yiyecekler çoğalırmış. 8-Peygamberin bir düşmanı ölünce toprak onu kabul etmemiş, üç kere dışarıya fırlatmış. 9-Gelecekte ne olacağını bilirmiş. 10-Kırk erkeğin cinsel gücü varmış. Yukarda yazan mucizelerden; Ayın ikiye bölünmesi ve Miraç olayı Kuran destekli de olsa o dönemde ayetlerden de anlaşıldığı gibi şüpe uyandırmış ve inandırıcı olamamıştır. Kur’an’da Mirac’la ilgili İsra suresi var. Miraç olayı için Hz.Muhammed’in eşlerinden en tanınmışı Ayşe “Aslında Muhammed bedeniyle/fiziki olarak göklere çıkmamıştır; o ancak rüya yoluyla bunları anlatıyor.” diyor. (Fahrettin er-Razi, Taberi ve daha birçoğu, bunu İsra suresi ilk ayetin açıklama kısmında anlatıyorlar.) Görüldüğü gibi mucize konusunda eşini bile inandıramamış, üstelik Hz.Muhammedin herhangi bir mucizesinin olmadığı Kuran’da net olarak ortaya konmaktadır.

10-Hz.Muhammed’in Cennet Vaatleri ve İnsanları Şiddete Teşviki Kuran’ın birçok suresinde Müslümanları “kanunsuz kazanca teşvik eden” (örneğin ganimet, köle, cariye, ahrette ise huri, şarap akan ırmaklar vs) ayetleri görmek mümkün. Örnek olarak şu ayeti verebiliriz; Fetih-20 “Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaad etmiştir.” Bu kanunsuz ve adaletsiz kazancı Müslümanların içinde elbette ki içlerine sindiremeyenler olmuştu. Hz.Muhammed adamlarının yaptıkları kanunsuzluğu haklı bir dava gibi göstermek ve vicdan azabı çekenlerin sesini kesmek için kişisel Tanrısı Allah’ı söyle konuşturmuştur. Enfal-69 “Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendi.” 50


Üstte ki ayetten açıkça görülüyor ki, “Çaldığınız mallar, ırzlarına geçtiğiniz kadınlar, esir olarak aldığınız çoluk çocuk size temiz ve helal. Sakin ola ki Allah’a karsı gelmeyin” denmektedir. Farz edelim ki, Müslümanlar Mekke’den zorla çıkarıldılar. Bu şekilde düşündüğümüz takdirde bile Müslümanların kâfir kervanlarına saldırıp mallarını gasp etmeleri, erkekleri oldurup kadınları cariye, çocukları ise birer köle olarak almaları, sizce ilahi bir yaratıcının emri olabilme ihtimali var mı? Kovulduğumuz bir şehrin, hiç tanımadığımız bir vatandaşının malına el koyup onu öldürmek ve karısına göz dikmek, değil ilahi, normal sıradan bir ahlak anlayışına sığıyor mu? Mekke’den Hz.Muhammed ile hicret etmiş Müslümanların sayısı Medine’de parmakla sayılacak kadar azdı. İslami kaynaklar nüfuslarını 80 ila 100 arası olarak bildirmektedir. Hz.Muhammed’in baskın ve yağmalamalarda daha etkili olabilmesi için “Enseri” adini verdiği, yani Enser kentinden Medine’ye göç etmiş ve daha henüz çiçeği burnunda Müslüman olmuş, “yardımcı” kişilere ihtiyacı vardı. Çok geçmeden görüldü ki peygamberin emekleri boşa gitmemişti. Haksız kazancın haklı olarak gösterilmesi ile galeyana gelen Araplar, birde üstüne üstlük ölümden sonraki hayatta hurilerin, köşklerin, hiç boşalmayan şarap kadehlerinin de verdiği garanti ile onca masum tüccar, kadın ve çocukların rızıklarına el koyuyordu. Savaş ganimetleri ile gücüne güç peygamber Müslümanların Tanrı Allah yolunda savaşmalarını sadece bilek güçleri ile değil, ayrıca maddi ve finansal güçleri ile de yapmalarını emrediyordu. Bakara-195 “(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” Tanrı Allah’a inanmak ve kervan eşkıyalığı yapmak farklı şeylerdir. Hz.Muhammed’den önce Araplar dini savaş nedir bilmezlerdi. Buğün bile Müslümanlar arasında sıkça gördüğümüz kişiler Allah’a inandıkları halde gasp ve eşkıyalığı ne koşullarda olursa olsun doğru bir hareket biçimi olarak görmez, kişileri dini inançları yüzünden birer pislik ve öldürülmeye layık kişiler olarak kabul etmek istemezler. Bu türde insanların aklını çelebilmek için Hz.Muhammed hayali Tanrısı Allah’ın ağzına su sözleri koymuştur; Bakara-216 “Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” İste tüm bu çarpıtılmış ahlak anlayışı yüzünden insanlar bugün bile kendi benliklerini, kendi insani yaşam kurallarını hiçe sayarak beyinleri yıkanmış bir şekilde hiç tanımadıkları, hiç bilmedikleri insanları, sırf dini inançları birbirleri ile uyuşmuyor diye nefret edebilmekte ve hiç acımadan öldürebilmektedir. Hz.Muhammed kendi menfaati ve emelleri için tüm bu vahşiliği “Allah’ı memnun eden davranış biçimi” olarak gösteriyor ve insanların beynini bu şekilde yıkıyordu. Hz.Muhammed, Müslümanlar tarafından cihad için yeterli finansal desteği göremediği zamanlarda küplere biniyor ve Tanrı Allah’ı sürekli konuşturuyordu; Hadid-10 “Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan 51


daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı (cenneti) vadetmiştir. Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Koca Tanrı Allah Müslümanların eline mi baka kalmış? Sırf bu üstte ki ayet bile Kuran’ın Allah değil de, para, şan, şöhret ve ranta susamış biri tarafından yazıldığını göstermek için yeterlidir. Hz.Muhammed birde tüm bunların üstüne üstlük, Tanrı Allah yolunda harcanan paraların aslında Müslümanlara cennette mükâfat olarak geri dönecek bir borç olduğunu söylemekteydi. Allah’ın dini için insanlardan borç para istemesini hangi akil mantık sahibi insan açıklayabilir? Hadid-11 “Kim Allah’a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükâfat da vardır.” Hz.Muhammed üstteki ayeti ile artık cihad için servetlerini harcayan insanlara Allah’ın borçlu kişi olduğunu soyluyordu. Hz.Muhammed’e inanan masum Araplar artık cihad yolunda paralarını ve servetlerini de harcıyordu. Allah yolunda servetlerini harcayıp böbürlenen Müslümanlar vardı ki, Muhammed narsisliği ve “tek itaat edilen kişi” olma isteğinin de verdiği kıskançlık ile bu kişilere tahammül edemiyor, böbürlenen kişilerin seslerini kesmek için şu ayeti yazdırıyordu; Bakara-262 “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” Kâfirlerin boyunlarına vurdurup emellerine birer birer ulaşmaya başlayan Hz.Muhammed, artık Müslümanlara Tanrı Allah yolunda yaptıklarından dolayı adeta teşekkür ediyor ve Tanrı Allah’ın bunu hiç bir zaman unutmayacağını dile getiriyordu; Muhammed-4 “İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hale getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi onlardan öc alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” Üstteki ayetten anlaşılan sudur ki; Allah istese kâfirleri siz Müslümanların yardımı olmamanda öldürebilir. Fakat bunu Müslümanları sınamak için yapıyor. Tıpkı herhangi bir mafya çetesi ya da terör örgütüne yeni üye olmuş çaylak kişinin, lidere kendisini kanıtlamak için yaptığı kanundışı eylem gibi. İslam dininde inanç, kişilerin kana ne derece susamış olduğuna göre ölçülür. Enfal-60 “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.”

52


Muhammed cihad yolunda cimri davrananlara ve cihada yârdim edenlere ayrıca şu vaatlerde bulunuyor; Saf-10, 11 “Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size Allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.” Rahman-53, 54, 55 “O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Onlar astarları kalın ipekten olan döşeklere yaslanırlar. Bu iki cennetin meyveleri (zahmetsizce alınacak kadar) yakındır. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” Nebe-31, 32, 33 “Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.” Hadid-7 “Allah’a ve Resulüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır.” Üstteki örnek verdiğim ayetler bakarak aklı başında bir insan Din ve Terör gibi birbirine iki zıt unsurun neden İslam ile birleştiğini kolaylıkla anlayabilir. Hz.Muhammed kendisine inananlar arasında “isteksizlik” veya “yorgunluk” hissettiğinde, yine her zaman ki gibi Allah’ı konuşturmuş ve onları bu şekilde savaş için motive etmeye çalışmıştır; Muhammed-20 “İnananlar, “Keşke bir sure indirilse!” derler. Fakat hükmü apaçık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. O da onlara pek yakındır.” İnsanlar Kuran’ın Allah tarafından gönderildiğine inandıkça İslam’ın olduğu yerde özgürlük hiç bir zaman olmayacaktır. İnsanı insana düşman eden bütün semavi din kitaplarının bir gün ait oldukları çöpe atılmaları dilekleriyle.

11-Muhaliflerin Hile ve Tuzakla Öldürülmesi A-Nadir Bin Haris’in Öldürülmesi Nadir, Hz.Muhammed’in akrabalarındandı. Kureyşliler içinde zeki ve aydın bir insandı. Muhammed’in büyük bir iş peşinde olduğunu düşünüyor ve ona inanmıyordu. Hicretten önce Nadir, Kuran ve Hz.Muhammed’in peygamberliği ile ilgili olarak halkı uyarır ve onun sahte bir peygamber olduğunu söylerdi. Onun bir kahin, sihirbaz veya şair olmadığını ama “aileleri ve insanları birbirine düşman eden bir büyücü” olduğunu iddia ediyordu. İbn Hişam, cilt.1. sh.399 Aynı eserin 320-321. sayfasında Nadir b. Haris’in şöyle konuştuğu yazılıdır : “Bu adama karşı çıkma yolunuz sizi bir yere götürmez. O sizin aranızda yaşamakta. Şimdiye dek ahlâken en iyi olanınızdı; aranızda yaşayan en doğru, en dürüst ve emin kişi oldu daima. 53


Siz tutmuş, onun bir kahin, sihirbaz, şair ve mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Kim inanır buna? Ahali, bir kahin nasıl konuşur bilmiyor mu? Bir şairin, bir mecnunun halini tefrik edemez mi halk? Bu ithamların hangisini Muhammed’e yamayabilirsiniz ki halkın dikkatini ondan kaçırabilesiniz. Bakın! Ben size onunla nasıl baş edeceğinizi söyleyeyim.” İbn Hişam, cilt-1.sh.320-321. Sonra Irak’a gitti ve oradan” İran kısraları”, “Rüstem ve İsfendiyar’la ilgili masallar” vb. hikayeleri topladı ve Hz.Muhammed’in getirdiği Kuran’ın bunlardan farkı olmadığını anlatmaya başladı. “Bunlar da Muhammed’in söylediği türden şeylerdir. Üstelik ben onun gibi peygamberlik iddiasında bulunup, Allah’dan vahiy aldığımı da ileri sürmüyorum. Kur’an, bunlar gibi eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyordu. İslam Tarihi, Asım Köksal, cilt 1-258 Aşağıdaki ayetin yazılma sebebinin bu olduğu söylenir: Lokman-6 “İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.” Bedir savaşında esir düştü. Nadir’ı esir alan Mikdad b. Esved’di. Hz.Muhammed, Nadir’ın öldürülmesini emredince Mikdat fidye alamayacağı için, “Ya Resulallah, o benim esirimdir” dedi. Hz.Muhammed, “O Allah’ın kitabı hakkında ileri geri konuşuyordu” dedi ve öldürülmesini emretti. Mikdat tekrar, “Ya Resulallah, o benim esirimdir” dedi. O zaman Hz.Muhammed, “Allah’ım Mikdat’ı lütfunla zengin kıl” diye dua etti. Miktad, “İstediğim buydu” dedi. Nadir’in başı Ali tarafından kesildi. Onunla birlikte birçok esir de öldürüldü. Kureyş’in ileri gelenlerinden Ukbe bin Muayt da fidyesi kabul edilmeyerek öldürülenler arasındaydı. Ukbe’nin Mekke döneminde bir gün Muhammed’i boğmak istediği, bir başka gün namaz kılarken yüzüne hayvan işkembesi attığı, bu nedenle affedilmeyip öldürüldüğü rivayet edilir. İslami kaynaklarda, Nadr b. Hâris’in idamına neden olan suçlar şöyle sıralanmıştır: Müşrikler, Hz. Peygamber’in tebliğini engellemek için başvurdukları yollardan birçoğunu Nadr b. Hâris, bizzat kendisi de uygulamıştır. Bunlar: Daveti engellemek, münazara yapmak ve tartışmak, alay etmek, eza ve cefa yapmak, tehdit etmek, öldürme teşebbüsünde bulunmak gibi. Müşrikler, Rasûlullah başta olmak üzere Müslümanlara uyguladıkları kötülüklerde şu sırayı takip etmişlerdir: “istihza”, “hakaret”, “işkence”, “her türlü ticari ve medeni münasebetleri kesme devri” ve “şiddet politikası” gibi. Onlar, bu metotları uygulayarak İslâmiyet’in yayılmasını engellemeyi amaçlıyorlardı. İbn Hâris, bu safhaların hemen hepsinde de yer alarak Müslümanlara eziyet etmiştir. İslami kaynaklarda öldürülme nedeni olarak gösterilen bazı suçlar İnsan Hakları kapsamındadır. Ama asıl öldürülme nedeni olarak İslamın yayılmasını önlemek gösterilmektedir. Muhammede göre eleştirmek, tartışmak, alay etmek veya zorluk çıkarmak bu kişi ve diğer muhaliflerin öldürülmesi için yeterlidir. Görüldüğü gibi İnsan hak ve hürriyetlerine değer vermek yoktur. Bu kişi ve diğer muhalifler sözde Allah’a ve İslamiyet’e 54


karşı geldiklerinden öldürülmüşler, ama gerçekte acımasız ve tahammülsüz bir zihniyetin kurbanı olmuşlardır. B-Ebu Afak’in Öldürülmesi (624) Hz.Muhammed 622 yılında hicret ederek Medine’ye vardıktan sonra kendisi hakkında eleştirilerde bulunan Yahudi ve diğer putperest Arapların teker teker seslerini kestirmiştir. Muhammed’den nasibini alan kişilerden biri ise zavallı yaşlı adam Ebu Afak’dır. Ebu Afak Medine’de kendi halinde yaşayan 120 yaşında bir Yahudidir. Ebu Afak’ın suçu diğer Medinelilere Muhammed hakkında şiir yazarak sorgulamaya teşvik etmesiydi. İslam alimi İbn İshak’ın “Siret Resulullah” eserinde bahsettiği olay şu şekilde geçmiştir; Ebu Afak, Ubayda kabilesinden biriydi. Allah’ın elçisinin “El-Harit B. Suveyd B. Samit” adlı kişiyi öldürmesini hazmedemiyor ve eline aldığı kalem ile şiir yazarak hoşnutsuzluğunu su sözlerle dile getiriyordu; Uzun yıllar yaşadım Ama Kayla Oğulları gibi Bir araya geldiklerinde Üstlendikleri şeyi yapma ve müttefikleri konusunda Onlardan daha sadık olan, Dağları deviren ve hiç bir zaman boyun eğmeyen Bir topluluk ya da halk grubu görmedim Onlara gelen bir atlı onları Her konu hakkında “Haram” ve “Mübah” diyerek ikiye ayırmıştır Yücelik ve krallığa inansaydınız Tubba’yı izlerdiniz Not: Tubba, eskiden Arap topraklarını işgal etmiş Yemenli bir hükümdar. Kayla oğulları o’na karşı koymuşlardı. Bunun üzerine Allah’ın sevgi ve hoşgörü abidesi peygamber efendi, “örnek insan” Muhammed, tıpkı günümüzde ki bir mafya babası tabiri ile “Bu alçağı benim için kim halledecek!” beyanatında bulunmuş ve Salim B. Umayr bu “suikast” görevini üstlenerek yaşlı adamı gece karanlığında katletmiştir. Gerçekten de Ebu Afak ‘ın öldürtülmesi pek feci bir şekilde olmuştur. Cinayeti işlemeyi şerefli bir iş gibi üzerine alan Salim b. Umayyr, gece karanlığında Ebu Afak ‘ın evine giderek 55


sanki onu dostça ziyaret ediyormuş gibi görünmüş, ve kendisini ağırlamak için kapıyı açan ihtiyarcığı oracıkta kılıçla yere sermiştir. Umama b. Müzayrıya adında bir şair; Ebu Afak’ in öldürülmesi olayından hemen sonra şu satırları yazmıştır: Sen Tanrı dini’ ne ve Muhammet’e ‘-Yalancısın-‘ dedin… (Bu nedenle) geceleyin bir Hanif sana yaklaştı, senin güvenini kazandı. ‘Yaşına rağmen al bunu Ebu Afak-‘ diyerek (hançeri göğsüne sapladı ve)seni gebertti… Gece karanlıklarında seni geberten yaratık insan mı idi? yoksa Cin mi?, hiç bilemiyorum” (Kaynak: Ibn Sad, Tabakat, cilt 2) Hz.Muhammed’in bu yaşlı adamı öldürtmesi elbette kendisine fiziksel bir tehdit olarak gördüğü için değildi. 100 yaşını aşkın bu zavallı yaşlı adamın tek suçu Hz.Muhammed’i “eleştirmekti”. Narsisist liderler kişilikleri icabı kendileri hakkında en ufak eleştiriye bile tahammül edemezler. Ebu Afak için hiç bir İslami kaynakta Muhammed’i yaralamak ya da öldürmek gibi bir girişiminin ya da planının olduğu yazmamaktadır. Allah’ın örnek insan olarak gönderdiği peygamber, Ebu Afak’la hiç bir zaman yüzleşmemiş, tam aksine bir mafya babası gibi tetikçilerine öldürülmesini emretmiştir. C-Ka’b bin Eşref’in Öldürülmesi (624) Ka’b Yahudi Nadiroğullarına mensup bir şair idi. Bedir Savaşında öldürülenleri duyunca “Vallahi, eğer Muhammed bu ulu kişileri öldürtmüşse yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” Diyerek Mekke’ye gitti. Bedir’de öldürülenler için mersiyeler okudu, Mekkelilerle ağlaştı. Daha sonra tekrar Medine’ye döndü. Müslümanlar ve kendisi aleyhine okuduğu hicivli şiirlere Hz.Muhammed daha fazla dayanamadı ve onun öldürülmesi için suikast timi oluşturdu. Bu timin içinde Ka’b’ın süt kardeşi Ebu Naile Silkan da vardı. Hz.Muhammed’in olduğu yerde baba evladı, kardeş kardeşi, amca yeğeni tanımazdı ve tabii ki bir insanın süt kardeşinin de onu tanımaması normaldi. Suikast timi Evs kabilesindeki şu kişilerden oluşuyordu: Ebu Nail Silkan (Ka’b’ın süt kardeşi Muhammed bin Meslem Abbad bin Bişr Haris bin Evs Ebu Abs bin Cebr Suikast planı bir tuzaktı. Ka’b Nadiroğullarıyla birlikte kalede yaşıyordu. Önce Ka’b’la görüştüler ve ona Muhammed’den yakınarak kendilerinden vergi istediğini söylediler. Ondan 56


borç istediler. Silahlarını rehin bırakmak üzere anlaştılar. Belirlenen zamanda tekrar gelmek üzere ayrıldılar. Sözleştikleri zamanda tekrar gelip Ka’b’a seslendiler. Eşinin kuşkulanıp uyarmasına rağmen Ka’b “ Onlar benim kardeşlerim, dostlarım” diyerek yanlarına iner. Plana göre Mesleme, Ka’b’ın başını koklarken yakalayıp tuttuğunda diğerleri saldıracaktır. Süleyman Ateş öldürülüş anını şöyle anlatıyor: “Ka’b’ın üzerinde zırh olduğu için adama kılıç işlemiyordu. Hz.Muhammed İbn Mesleme, kılıcın ucunu Ka’b’ın göbeğinin altına koyup üstüne abandı. Adamın anüsüne kadar sapladı. Ka’b yıkıldı”.(S. Ateş- Kuran’a göre Hz.Muhammed’in hayatı. S.565) Medine’de, Hz.Muhammed’e bağlılık ve sadakat bakımından birbirleriyle rekâbet halinde iki müslüman kabile vardı. Evs’ler ve Hazreci’ler. Bunlardan biri Hz.Muhammed’e hizmette bulunsa, diğeri kıskanıp benzeri ya da daha iyi bir hizmette bulunma hevesindedir. Ka’b’ın öldürülmesi Hz.Muhammed’i çok sevindirmişti. Bu yüzden Evs kabilesini övmüş olması Hazreci kabilesini kıskandırmıştı. D-Esma Bint Mervan’ın Öldürülmesi (624) Yezid b. Zeyd’in eşi ve 5 çocuk annesiydi. Beni Khatma kabilesindendi ve şairdi. Bu kabilede de Hz.Muhammed’e sadık müminlerin sayısı artmıştı. Buna karşın inanmayanlar da çoktu. Asma b. Mervan da Hz.Muhammed’e inanmamakta ve onu yazdığı şiirlerle eleştirmekteydi. Hz.Muhammed, Asma’nın aleyhindeki şiirlerini ve konuşmalarını haber almaktaydı. Anlaşılan o ki, Muhammed aleyhine okuduğu şiirleri kendi kabilesinden Hz.Muhammed’e ileten ajanlar vardı. Ebu Afak’ın öldürüldüğünü duyunca üzüntüsünü şu dizelerle şiire döker: B. Malik ve El-Nabit ve Auf ve El-Khazraj’e saygı duymuyorum. Sizden biri olmayan bir yabancıya Murad yada Mahrij (yemenli iki kabile) olmayan bir yabancıya itaat ediyorsunuz. Ahcının pişirdiği yemeğin olmasını bekleyen aç adamlar gibi bekleyen Reisinizi öldüren bu adamdan (Muhammed’den) size iyilik geleceğinizi mi bekliyorsunuz? Aranızda onu gafil avlayarak ona saldıracak Ve ondan gelmeyecek yardımı bekleyenlerin Umutlarına son verecek gururlu bir adam yok mü? (Kaynak Ibn Sad, Siret resul) Muhammed Asma’nın bu şiirlerine öfkelenir ve öldürülmesine karar verir. “Kim beni Mervan’ın kızından kurtaracak?” diye sorduğunda; Adiyy b. Hareşe isminde (gözleri görmeyen) bir müslüman bu göreve talip olur. Hz.Muhammed’in adamları Bedir’den döndükten sonra Adiyy ile birlikte Ramazan’ın yirmibeşinci gecesi o kadının evine giderler. 57


Evdekiler uykudadır. Asma, çocukları ile birlikte yatmakta olup, hatta bir bebeği de onun üstüne uzanmış durumdadır. Adiyy eliyle yoklayarak bebeği kenara çeker ve gözleri görmemesine rağmen kılıcını Mervan’ın göğsüne dayayıp yüklenir ve kılıç Mervan’ın arkasından çıkar. Sabah olunca gelip Muhammed ile birlikte namaza durur. Muhammed onu tedirgin görünce “Ya Umeyr Mervan’ın kızını mı öldürdün?” diye sorar. O da “Evet ya Rasulullah, acaba hata mı ettim?” diye cevap verir. Muhammed “Hayır onun için iki keçi bile birbiriyle toslaşmazdı” der. Başka kaynaklarda Muhammed’in söylediği son söz şöyledir: “Onun kanı hederdir, sorup karşı çıkacak kimse yoktur”(Mahmud Esad- İslam Tarihi “Tarih-i Din-i İslam” Sayfa – 550551) Ömer “Tebrikler doğrusu, böyle kör bir şahıs böyle mühim bir hizmette bulunsun” deyince Muhammed cevap olarak, “ Ya Ömer, kör deme, O gerçeği gören mert bir kişidir. Habersizce Cenab-ı Hakk’a ve Resulü’ne yardım etmiştir” der. Muhammed böyle başarılı bir işi “kör” olmasına rağmen yerine getirdiği için Adiyy b. Hareşe’ye Umeyr yani “gözleri gören” ismini takar. İbn İshak Allah’ın Resulü’nün Sireti (S.675-676), İbn Sad “Tabakat el-Kebir” (Cilt 2 Sayfa 31) Bu cinayetten bir gün sonra Khatma kabilesinin tamamı müslüman olur. Esma, Hz.Muhammed’in öldürttüğü kişiler için iyice içerlemiş olacak ki, halktan Hz.Muhammed’i (tıpkı Muhammed’in öldürttüğü gibi) gafil avlayacak birinin çıkmasını ümit ediyor. Bu demektir ki Esma’nın kendisi hem kadın olduğu için ve hem de acizliğinden böyle bir işi kendisi yapamaz. O halde Esma denen bu 5 çocuklu kadın Hz.Muhammed için ne gibi bir tehdit unsuru idi Hz.Muhammed’in “O kadın için iki keçi bile toslaşmaz” cümlesinden anlıyoruz ki, Esma’nin ölümü halk içinde pekte ses getirecek bir hadise değildir. Bu demektir ki Esma o dönemlerde otoriter, devlet idaresinde bulunan bir kişi ya da Hz.Muhammed’e karşı diğer kabilelerle iş birliği yapabilecek mevkide bir kadın değildi. Esma, kendi çapında şiirler yazan 5 çocuklu şair bir annedir. Esma şiirleri ile değil diğer güçlü kabileleri Hz.Muhammed’e karşı savaşmak için iş birliğine çağırabilmek, kendi halkını bile Hz.Muhammed’e karşı ayaklandıramayacak kadar aciz bir kadındı. Tek suçu Hz.Muhammed’in kişileri gafil avlamasına ve kalleşçe işlenen suikast olaylarına kızarak, Hz.Muhammed’in bu eylemlerini eleştirmesidir. Akabinde yazdığı dizelerin bedelini kendi çocukları önünde vahşice katledilerek ödemiştir. Esma Bint Marvan için iki keçi tokuşur mu bilemem ama, geride bıraktiği 5 yetim çocuğun sabah akşam analarına ağladıkları kesin. E-İbn Sunayna’nın Öldürülmesi (624) Süneyye olarak da tanınan İbn Sunayna Yahudi tacirlerindendi. Muhayise b. Mesud tarafından öldürüldü. 58


Hz.Muhammed, Yahudi şairi Ka’b Eşref’in öldürülmesinden sonra “Yetkiniz altındaki her yahudiyi öldürün” emri vermişti ve bu emir üzerine Muhayissa, yakın ticari ve sosyal ilişki içinde bulunduğu Suneyna’nın aniden üzerine atlayarak onu öldürdü. Muhayyısa´nın henüz müslüman olmayan ağabeyi Huvayyısa b. Mes´ud ona vurmaya başladı ve: “Ey Allah düşmanı! Onu öldürdün ha?! Vallahi, senin kamında onun malından pek çok içyağı vardır!” dedi. Muhayyısa: “Vallahi, onun öldürülmesini bana öyle bir zât emretti ki, eğer o seni öldürmemi de bana emretseydi, muhakkak senin boynunu da vururdum!” dedi. Huvayyısa´nın İslâmiyete girmesine ilk sebep, bu cevap oldu. Huvayyısa: “Şaşılacak şey! Eğer Muhammed öldürülmemi sana emretse, gerçekten beni öldürür müsün?” dedi. Muhayyısa: “Evet! Vallahi, o senin boynunu vurmayı bana emretseydi, muhakkak, senin de boynunu vururdum!” dedi. Huvayyısa: “Vallahi, seni bu duruma getiren bir din, hayrete şayandır!” dedi ve o da Müslüman oldu. [İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.3, s.62, Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.191-192, Taberî, Târih, c.3, s.5, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c.3, s.200, İbn Abdilberr, İstiâb, c.4, s.1464, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s.144, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c.1, s. 01, Zehebî, Megâzî, s.1 31, E bu´lFidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c.4, s.5.] F-Ebu Rafi’nin Öldürülmesi (624) Ebu Rafi de Hayberli bir Yahudi tacirdir. Evs kabilesinin Şair Ka’b Eşref’i öldürmesini kıskanan Hazreci’ler, Ka’b kadar değerli birini öldürüp Hz.Muhammed’in gözüne girmek isterler. Akıllarına Ebu Rafi gelir. Gatafan kabilesini Hz.Muhammed’e karşı savaşa kışkırttığı ve tacir olduğu için faizle borç para verdiği vb. bir takım ithamlarla suçlayarak Hz.Muhammed’den öldürmek için izin isterler. Hz.Muhammed onu öldürtmek için Abdullah bin Atik’ komutasında bir tim oluşturur. Tim üyeleri: Abdullah bin Atik Mesud bin Sinan Abdullah bin Üneys Ebu Katede Haris bin Ribiy Hüzai bin Esved den oluşlan 5 kişilik bir fedai timiydi. Ebu Rafi Hayber’de bir kalede yaşıyordu. Abdullah bin Atik’in süt annesi Hayberli olduğu için bu yöreyi çok iyi biliyordu. Abdullah İbn Atik kalenin içine sızmayı başarır ve bir ahıra saklanır. Herkes çekildikten sonra Atîk, Ebu Rafi’nin yatak odasına sızar. Ebu Râfi, karanlık bir oda içinde, ailesinin arasında uykuya yatmış bulunuyordu. Abdullah b. Atîk; Ebu Râfi’in odanın neresinde olduğunu kestiremediğinden, anlamak için: “Ebu Râfi !” diyerek seslendi. Ebu Râfi: “Kim o?” dedi. Abdullah b. Atîk, ses gelen tarafa yaklaşıp ona kılıçla ilk darbeyi indirdi. Fakat, bir iş görememiş olmanın heyecanı ve dehşeti içinde kaldı. Ebu Râfi çığlık koparınca, Abdullah b. Atîk, hemen dışarı çıktı. Kısa bir müddet sonra, tekrar içeri girip sesini değiştirerek: “Nedir bu 59


feryad ey Ebu Râfi?” dedi. Ebu Râfi: “Anan Cehenneme! Sen seslenmeden önce, birisi bana oda içinde kılıçla vurdu!” dedi. Abdullah b. Atîk, ona kılıçla bir darbe daha indirip iyice yaraladı. Fakat, yine öldüremedi. Sonra, kılıcın keskin ucunu kamına basınca, Ebu Râfi arkasına devrildi. Buhârî, Sahîh, c.5,s.26-28, Taberî, Târîh, c.3,s.6-7, Beyhakî, Sünenü´lkübrâ, c.9,s.80, Delâilü´n-nübüvve, c.4,s.37-38, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s.147-148, Zehebî, Megâzî, s.285-286. Suikast timindeki herkes Ebu Rafi’yi kendisinin öldürdüğünü iddia eder. Bunun üzerine Hz.Muhammed, herkesin tek tek kılıcını kontrol eder. Öldürenin Abdullah b. Uneys olduğunu söyler, çünkü kılıcında kemik izleri görmüştür. Taberi’de olay şöyle anlatılır: “Biz, yatağında bulunan (kocasına) kılıçlarımızla vurmaya başladık; gecenin karanlığında onu ancak ince ve beyaz Kipti bezine benzeyen beyazından dolayı seçebildik… Biz ona kılıçlarımızla vurduktan sonra Abdullah bin Üneys kılıcını onun karnına saplayarak öbür tarafına geçirdi. Yahudi bu sırada: -’Yeter, yeter’- diye bağırıyordu. Bundan sonra biz onun yanından çıktık. Abdullah bin Atik’in gözleri iyi görmüyordu, bu yüzden inerken basamaktan düşerek ayağını şiddetli bir surette incitti; onu yükleyerek çeşmeden akan su çukuruna kadar götürdük. Biz o çukurda saklanacaktık. Kalede ateşler yakıldı, bizi her taraftan araştırmaya koyuldular. Ancak bizi bulmaktan ümidi kestikten sonra yaralının (Ebû Râfi’in) yanına dönerek onu her taraftan sardılar. O, onlar arasında can çekişiyordu. Biz, Tanrı düşmanının ölüp ölmediğini bilmek istedik. Aramızdan biri: -’Ben gidip anlar, ve bekleyerek onun haberini getiririm’- dedi; ve Yahudi’ler arasına karıştı. Yahudi’ler arasına karışan adam söyle diyor: -Ben yanlarına geldiğim vakit, Yahudilerin ileri gelenleri onun yanında toplanmışlar(dı); karısının elinde kandil vardı. O, kandilin ışığında kocasının yüzüne bakıyor, aynı zamanda toplanmış olan adamlarla konuşarak: -Tanrı adına and içerek teyid eylerim ki, Ibn-i Atik’in sesini işitmiş gibi oldum, fakat sonradan kendi kendimi -Ibn-i Atik Medine’dedir, bu memlekete nasıl girebilir?- dedim. Bu arada ben de yaralının yüzüne bakmak üzere yanına yanaştığım vakit karisi: – Yahudi ilâhına and içerek ölmüş olduğunu temin derim- dedi. Haber almaya giden arkadaşımız: -Bu söz benim için her şeyden daha hoştu- diyor. O, bize Ibn-i el-Hukayk’in (Ebû Râfi’i’n) ölüm haberini getirdi. Bundan sonra biz, arkadaşımızı (Ibn-i Atik’i) yükleyerek kaleden ayrıldık. Tanrı elçisinin katına gelerek Tanrı düşmanını öldürdüğümüzü haber verdik. Fakat onu hangimizin öldürdüğü hakkında aramızda ihtilâf baş gösterdi. Her birimiz onu kendisi öldürmüş olduğunu iddia ediyordu. Bunun üzerine Tanrı elçisi: -Haydi kılıçlarınızı gösteriniz- dedi. kılıçlarımızı getirdik; o, kılıçlara baktı ve Abdullah bin Üneys’in kılıcını gözden geçirdikten sonra: -Bu kılıcın sahibi onu öldürmüştür, ben bu kılıçta kemik izleri görüyorum- dedi” (Bkz. Milli Eğitim Bakanlığı yayınları: Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, İstanbul, 1966, cilt II. sh. 365-6) G-Useyr Bin Zarim’in Öldürülmesi (627) Useyr, Hayber Yahudilerindendi. Hicretin 6. yılında Muhammed, 3 kişilik bir heyeti Abdullah İbn Rehava başkanlığında Hayber’e göndermişti. Rahava, Hayber’de 3 gün kaldı. Yahudilere başkanlık eden Useyr bin Zarim’le görüştü. Döndüğünde Useyr’in Gatafan kabilesini Müslümanlara karşı kışkırttığını Hz.Muhammed’e anlattı. Hz.Muhammed, Useyr için planını 60


yaptı ve Rahava’yı bu defa 30 kişiyle Hayber’e gönderdi. Hz.Muhammed’in kendisini Hayber’e vali olarak atadığını, kendisini görmek için Medine’ye beklediğini iletti. Teklife kanan Useyr’le birlikte yola çıktılar. Yahudiler de 30 kişiydi. Hayber’e 6 mil mesafede bulunan Karkara’ya geldiklerinde Useyr kuşkulandı, pişman olup gitmekten vazgeçti ve geri dönmek istedi. Bunu anlayan Abdullah İbn Uneys kılıcına davranıp onun ayağını kesti, Useyr de elindeki değnek ile Abdullah b. Uneys’in başına vurdu. Useyr’le birlikte 29 Yahudi kılıçtan geçirilerek öldürüldü. Bir kişi kaçtı. Uneys, Hz.Muhammed’e geldi ve Hz.Muhammed onun yarasını tükürerek iyileştirdi. (Taberi–Tarih 3/155) H-Halid Bin Süfyan’ın Öldürülmesi (625) Hüzeli Kabilesi Lıhyanoğulları kolundandı. Hz.Muhammed, Halid b.Süfyan’ın kendisine karşı çarpışmak için adam topladığı istihbaratını alır ve Abdullah b.Üneys’e onu öldürmesi için talimat verir. Abdullah, Muhammed’den Halid’i aldatmak için kendisini kötüleme konusunda izin ister. Hz.Muhammed de “istediğini söyleyebilirsin” der. Halid’in eşgalini tarif eder ve ekler: “O’nu gördüğünde şeytanı hatırlarsın. Onunla senin arandaki alamet; onu görünce kendinde bir ürperme ve korku hali bulursun.” Abdullah, aldığı talimat doğrultusunda Halid’in kabilesine doğru yola çıkar ve Urana vadisine ulaşır. Orada bir kadın çobanı görür ve Halid.b. Süfyan’ı sorar, o da “İşte buraya doğru gelen o” der. Halid Süfyan ona kim olduğunu sorar ve o da Muhammed’e karşı savaşmak istediğini ve kendisinin bu amaçla bir ordu oluşturduğunu duyduğu için onun yanına geldiğini söyler. Bunun üzerine Halid. Süfyan onu alır, götürür misafir eder. Yedirir, içirir. Herkes uykuya çekilince Abdullah bir punduna getirip Halid’i öldürür. Bu işe karşılık Muhammed ona bir asa hediye eder ve “Cennette kullanırsın” der. Abdullah’ın vasiyeti üzerine bu asa kefenine sarılıp öyle gömülmüş. Cennette kullanacak ya!

12-Hz.Muhammed Dönemi Baskınlar ve Yağmalamalar Müslümanlar Hz.Muhammed’in “sözde” din adına yaptığı savaşlardan gururla söz ederler. Oysaki Hz.Muhammed’in savaşları; çete savaşı yapmak, düşmanı gafil avlamak ve düşmanı hiç beklemedikleri bir anda yakalayıp erkekleri kılıçtan geçirip kalanları esir almak, kadınları, kızları cariye yapmak ve ganimet toplamktan ve böylece ele geçirilen bölgeleri yağmalayıp hakimiyet kurmaktan ibaretti. Din, hakimiyet kurmanın amacı değil aracıydı. Hz.Muhammed Medine’ye göç ettikten sonra, hayatının son on senesinde o’na inananlarında çoğalması ile artik sağa sola saldırmak ve civarda terör estirmek için kendinde yeterli gücü hissetmiştir. Büyük İslam âlimi Ibni Sad, “Kitab-al Tabakat” adlı eserinde Hz.Muhammed’in bu son on yılı içerisinde “74 baskın” yaptığını kitabında belirtmiştir. Muhammed kendisi bizzat baskınların 27 tanesini komuta etmiştir. Arapça yazılmış tüm İslami eserlerde bu baskınlara “Gazve” denir. Muhammed’in adamlarını görevlendirdiği ve kendisinin katılmadığı baskınlara ise “Sariyyah” denmektedir. 61


Hz.Muhammed gazvelerde hiçbir zaman kendisi kılıç sallamamıştır. Uhud Savasında peygamberin dişinin kırılması olayına Müslümanlar “dendan-i saadet” adını vermişlerdir. Hz.Muhammed’in dişi, “Utbe bin Ebu Vakkas” isimli bir düşmanın eline bir taş alıp, uzaktan Hz.Muhammed’e atması sonucu peygambere isabet etmiş ve miğferini yamulup dişini kırmıştır. Utbe’nin Muhammed’e savaş anında taş atmasının nedeni de zaten Hz.Muhammed’in sürekli süvarileri tarafından korunması ve kimsenin yanına yaklaşamamasındandır. Basta Cebrail olmak üzere, Müslümanları koruyan tüm meleklerin neden Muhammed’in dişini koruyamadığı da ilginçtir. Hz.Muhammed her zaman için saldırdığı ve yağmaladığı kasaba ve şehirleri gafil avlamıştır. birkısmı katledilmiş, çiftlik hayvanlarına, mallarına ve silahlarına el konmuş, esirler para karşılığı takas edilmiş ya da kendilerine köle ve cariye olarak kullanmışlardır. Abdullah Ibnu Avn, İslami kaynaklarda bu gazvelerden birini şu şekil anlatmıştır; “Nafi’ye yazarak savaştan önce müşrikleri İslam’a davet etme hususunda sordum. Su cevabı verdi: “Bu İslam’ın başında idi. Resulallah aleyhissalatu vesselam Beni Mustalik’e ani baskın yaptı. Adamları gafildi, hayvanları su kenarında sulanmakta idi. Savaşabilecekleri öldürdü, kadın ve çocuklarını da esir etti. O gün Cuveyriye validemizi esir almıştı. Bunu bana Abdullah Ibnu Ömer rivayet etti. Abdullah bu orduya asker olarak katılmıştı.” [Buhari, Itk 13, Müslim, Cihad 1, (1730); Ebu Davud, Cihad 100, (2633).] Müslüman tarihçiler bu baskında 600 esir, sayısız ganimet, 2000 deve ve 5000 küçükbaş hayvanın ele geçirildiğini rivayet ederler. Müslümanlar bugün bile tüm dünyanın öfke ve iğrençlikle karşıladığı terörizm olaylarında hemen savunma moduna geçip İslami teröristlerin İslam la bir alakası olmadığını ve İslam da masum kadın ve çocukların öldürülmesinin yasak olduğunu söylerler. Oysa gerçek çok başkadır. “Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında, müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor, ne dersin?” “Onlar da öbürlerindendir.(Kadın ve çocuklar da onlardandır.) (Bkz.Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672; Ibn Mace, Cihad, hadis 2840; Ahmet Ibn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, hadis 1570) İbn-i Kudame ise bu konu hakkında bize şu bilgileri vermektedir; Kâfirlere geceleyin baskın yapmak ve haber vermeden öldürmek caizdir. Ahmet, geceleyin baskın yapmakta bir sakınca olmadığını söyler. Zaten Rumlara geceleyin baskın yapılmadı mı? Düşmana geceleyin saldırmanın mekruh olduğunu söyleyen kimse bilmiyoruz. Süfyan, Zuhri, Abdullah bin Abbas ve Sab bin Cessame senedi zinciri ile Rasulullah’tan (Sallalahu aleyhi ve sellem) şöyle aktarılır: Müşriklerin evlerine gece baskın düzenliyoruz, onların kadın ve çocuklarını esir alıyoruz, bunda bir sakınca var mıdır? Diye soruldu. Bunun üzerine Rasulullah (Sallalahu aleyhi ve sellem): Onlar da onlardandır diye cevap verdi.” Günümüzün çoğu Müslüman ilahiyatçıları bu çirkin hadiseleri örtbas edebilmek ve hakli gösterebilmek için türlü türlü bahaneler üretmektedirler. Üretilen bütün mazeretler bu savaşlarda hiçbir suçu olmayan masum insanların neden esir ve köle yapıldığını, kadınların 62


kızların neden tecavüze uğradığını ve cariye olarak yaşamaya mahkum bırakıldıklarını açıklayamaz. Aslolan Hz.Muhammed’in ganimet, şehvet ve servet arzusundan başka hiç bir şey değildi. Ganimetler sadece servet ve zenginlik getirmemişti. Esir kadınlarla cinsel ilişkiye de giriyorlardı. Rasulullah (sav)’la birlikte Beni’l-Mustalik Gazvesi’ne çıktık. Arap esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü üzerimizde bekârlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve: “Aramızda Rasulullah (sav) varken, ona sormadan azil (Boşalmadan penisi çekmek) yapmak olur mu?” dedik ve sorduk. “Hayır!” buyurdular. “Bunu yapmamanız gerekir. Kıyamete kadar geleceği takdir edilen her canlı mutlaka yaratılacaktır (siz tedbirinizle önüne geçemezsiniz).”(Kaynak: Buhari, Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim, Nikah 125, (1438); Muvatt ) Müslümanlar Hz.Muhammed’in hanımlarının çoğunun çaresiz dul hanımlar olduğunu söylemektedirler. Akıl sahibi bilir bir kişi, hayırseverliğin tanımını bilmiyor ise, Hz.Muhammed’in bu dul, çaresiz, özellikle genç ve güzel hanımları kendilerine acıdığı için sorumluluğu altına aldığını düşünebilir. Fakat ortada bariz bir şekilde gözden kaçırdıkları nokta şudur ki, bu hanımların dul kalmasının nedeni de zaten Muhammed ve müritleri kocalarını öldürdüğü içindir. Muhammed eşlerinden biri “Reyhâne” ile ne şekilde evlenmiş görelim. Benî Kureyzâdan alınan savaş ganimetleri ve esirleri Müslümanlar arasında İslâm dinine uygun bir şekilde taksim edildi. Reyhâne (r.anhâ) da savaş esirleri arasında bulunuyordu. Ganimetler taksim edilip, sıra esirlere gelmişti. Reyhâne (r.anhâ) da Peygamber efendimizin hissesine düşmüştü. (Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-8, sh-129) Yukarda açıkça köle olarak Hz.Muhammed’in payına düşen bu bahtsız kadının bakalım akrabalarına ne olmuş: Kocasının ismi Hakem idi ve Kurayza baskınında öldürülmüştü. Geriye kalan babası, kardeşleri ve diğer erkek akrabaları ise Kurayza esirleri arasında boynu Hz.Zübeyr ve Hz.Ali tarafından vurulanlar arasındaydı. Kadının bu katliam ardından akıbetine bakalım: Reyhane’nin Hz.Muhammed’in eşi olup olmadığı ve cariyesi olarak kalmış olabileceği de hep tartışma konusu olmuştur. İbn Sa’d da onun “safiyy” payı olarak daha ganimetler dağıtılmadan önce Hz.Muhammed’in onu kendisine ayırdığı ve onu hür zevceleri arasına kattığı yazılıdır. Kurtubi’ye göre de Hz.Muhammed kendisini azad edip onunla evlenmiştir. İbn İshak da ise cariye olarak kaldığı yazılıdır. Özetle bu talihsiz kadın bütün erkek akrabalarını katleden bir adama kadınlık yapmak zorunda kalmış belki de bundan dolayı 631 yılında genç yaşta ölmüştür. İslam tarihçileri Hz.Muhammed’in Hatice (ilk karisi) öldükten sonra sadece güzel ve genç ve “çocuksuz” hanımlarla evlendiğini kabul etmektedirler. Büyük İslam âlimi Cerir el-Tabari, eserlerinin birinde Hz.Muhammed, Hint Bint Ebu Talip (Ebu Talip kızı Hint) isimli öz 63


kuzenini kendisine istiyor, fakat Hint’in çocuğu olduğunu öğrenince vazgeçtiğini bildiriyordu. Tabari, diğer bir eserinde ise Muhammed, Zia bint Amir’i (Amir kızı Zia) kendisine istemiştir. Zia peygamberin teklifini kabul etmiş, fakat Muhammed Zia’nin çocuğu olduğunu öğrenince evlenmekten vazgeçmiştir. Sahihliği kabul edilen diğer bir hadiste ise Cerir ibn Abdullah isimli bir kişi ve Hz.Muhammed arasında söyle bir konuşma geçmiştir; Câbir: Babam Abdullah, arkasında yedi yahut dokuz kız bırakıp vefat etti. Bir müddet geçince ben bir kadınla evlendim. Peygamber :”Evlendin mi ya Câbir?” diye sordu. Ben: Evet evlendim! Diye cevap verdim. Peygamber: “Bakire kız ile mi, yoksa dul ile mi evlendin?” dedi. Ben: Dul bir kadınla evlendim, dedim. Peygamber:”Kendisiyle oynaşacağın, seninle oynaşacak- – yahut: Kendisiyle gülüşeceğin, seninle gülüşecek- bir kızla evlenseydin ya!” buyurdu. Kadınlar Arabın Allahı için sadece seks kölesidir. Tek görevleri erkelerin cinsel isteklerini yerine getirmek ve çocuklarına bakıcılık yapmaktır.

13-Hz.Muhammed Dönemi Tecavüz, İşkence ve Şantaj Örnekleri A-Tecavüz Hz.Muhammed baskın ve yağmalamalar sırasında ele geçirilen masum kadınların tecavüz edilmelerine karşı gelmemiştir. Bir önceki konuda da verilen Sahih hadis Hz.Muhammed’in müritlerinin ellerine geçirdikleri esir kadınlarla cinsel ilişkiye girdiklerini ortaya koymaktadır. Üstelik kadınlar çoğu ya evli ya da kocaları Müslüman savaşcılar tarafından katledilmiş kişilerdi. Bu konu Kuran’daki ayetlerde de kendine yer bulmuş, savaşlarda ele geçirilen kadınların Cariye olarak kullanılması ilahi bir hak olarak müminlere sunulmuştur. Mu’minun 5-6 “Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.” Nisa-24 “(Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı.” Cariye nasıl ediniliyomuş? Büyük oranda savaş esiri olarak ayet açık. Ayetler ne diyor? Ellerinin altında bulunan cariyeler ile ilişkilerinden dolayı kınanamaz. Bu kadınlar evli bile olsa istenirse nikahlanabiliyor bile. 64


HADİS: Resulullah (sav)’la birlikte Beni’l-Müstalik Gazvesi’ne çıktık. Arap esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü üzerimizde bekarlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve: “Aramızda Resulullah (sav) varken, ona sormadan azil (Boşalmadan penisi çekmek) yapmak olur mu?” dedik ve sorduk. “Hayır!” buyurdular. “Bunu yapmamanız gerekir. Kıyamete kadar geleceği takdir edilen her canlı mutlaka yaratılacaktır (siz tedbirinizle önüne geçemezsiniz).” [ Buhari, Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim, Nikah 125, (1438); Muvatt ] Savaşlarda esir alınan kadınlar daha savaş devam ederken müslüman askerlerin tecavüzüne uğruyor bakın bu Kutubu Sitteden bir hadistir islam inancına göre doğruluğu tartışmasız kabul edilen bir hadistir. Üstelik Kuran’ın ilgili ayetleri ile de uyumludur. Yukarıda ki sahih hadisten de anlaşıldığı gibi Hz.Muhammed’in savaşlarda hiçbir suçu olmayan masum kadınların kızların esir alınmasını, ırzlarına geçilmesini yani tecavüze uğramalarını sorun etmediği, tam aksine uygun gördüğü görülmektedir. Sadece doğacak çocuklarla ilgilenmektedir. Bu hadis ve bu hadisle uyumlu Kuran ayetleri (Müminun-6, Meariç-30, vb…) Hz.Muhammedin nasıl bir insan olduğunu ama gerçekte peygamber olmadığını ortaya koymaktadır. Ortada olan iktidar mücadelesi, acımasız bir savaş, İslam gerçeği ancak böyle özetlenebilir. B-İşkence Şimdi gene İslam Tarihinden örneklerle Hz.Muhammed döneminde yapılan savaşlarda servet edinmek için yapılanları görelim. Büyük İslam âlimi Ibni İshak Heyber’in ele geçirilişini ve Muhammed’in karısı Safiye’nin eski kocası Kinane’ye yapılan işkenceyi şu sözlerle anlatmaktadır; Muhammed, Safiye’nin babası Huyey b. Ahtab’i, ve kocası Kinane b. Ebi’l Hukayk’i, ve kocasının kardeşi Rebi’b. Ebi’l-Hukayk’i esir olarak ele geçirir ve her birini, Benû’n Nadir Kavmi’ne âid hazinenin yerini söylemeye zorlar, ve fakat onlardan olumlu bir cevap alamaz. Bu sırada Muhammed’in katına gelen Yahudilerden biri: “Ben Kinâne’nin her sabah işte su harabe etrafında dolaştığını görüyordum” diye bilgi verir. Muhammed Kinâne’ye sorar, fakat o bilmediğini söylemekte ısrar eder. Muhammed harabenin etrafının kazılmasını emreder. Kazı sonucunda hazinenin bir kısmi bulunur. Muhammed Kinâne’den hazinenin kalan kısmini sorar fakat Kinâne bilmediği söyler. Bunun üzerine Muhammed, Kinâne’yi işkence yolu ile söyletmeğe çalışır. Zübeyir b. Avvam adındaki adamına emir verir ve hazinenin nerede bulunduğunu söyletmek üzere Kinâne’ye işkence yapılmasını ister. Zübeyir elinde tuttuğu bilek kemiği ile Kinâne’nin göğsüne vurur ve ölecek dereceye gelinceye kadar onu döver. Bir rivayete göre ateşte kızdırılmış demiri onun göğsüne tutar. Fakat her şeye rağmen Kinâne, hazinenin nerede olduğunu bilmediğini söylemeye devam eder. Muhammed onun artık daha fazla işkenceye dayanamayıp öleceğini anlayınca yanında duran Muhammed bin Besleme’ye teslim eder ve basını kesmesini emreder. Bu isi Muhammed b. Besleme’ye vermesinin sebebi, ona kardeşinin intikamını alma fırsatını sağlamak içindir. Çünkü Muhammed b. Mehlemenin kardeşi olan Mahmut b. Mesleme daha 65


önce Yahudiler tarafından öldürülmüştür ve işte simdi kardeşi, onun intikamını alacaktır. (Bkz. Taberi, age, 1966, Cilt II. sh. 610). Hz.Muhammed Safiye’nin kocası Kinane’yi öldürttüğü gün Safiye’yi yatağa atmakta gecikmemiştir; Nihayet yol üzerinde iken Ümmü Süleym, Safiyye`yi aleyhi`s-salâtü ve`sselâm için cihazlayıp gece olunca gerdeğe koydu. Artık Nebiyy-i Ekrem salla`llâhu aleyhi ve sellem güveyi olmuştu. Sabah olunca: “Kimde bir şey varsa getirsin.” buyurdu. Kimi yağ, (kimi başka şey) getirdi. (Râvî der ki: Enes) Sevîkı yâni kavudu da saydı zannederim. Enes der ki: (Hazır olan) cemâat, hays yap(ıp ye)diler ki, Resûlu`llâh salla`llâhu aleyhi ve sellem`in velîmesi bu olmuş oldu. C-Şantaj Mâlik bin Avf’ın müslüman olması İslam Tarihinde şöyle anlatılır;Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını ve malını geri verir, Ayrıca da yüz deve ihsan ederim.” Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna gelerek Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği şekilde kendisine ev halkını, malını teslim etti, hem de yüz deve ihsanda bulundu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve ihsanından başka, düne kadar en şiddetli düşman olan Mâlik bin Avf’ı, kabilesinden Müslüman olanlar üzerine vâli tayin ederek taltif etti. (Sîre, 4:133; Taberî, 3:135 ,Sîre, 4:134; Taberî, 3:136.) Hz.Muhammedin yaptığına sizce ne denir? Günümüzde bu tarz uygulamaları ancak mafya vari örgütlerde görebiliriz hele bunu yapanın bir peygamber ve sözde örnek insan görüldüğünü düşünürsek olay daha iyi anlaşılabilir. Zavallı Malik’in karısını, çoluğunu çocuğunu rehin olarak ele geçiren peygamber, Malik’in Müslüman olmayı kabul etmesine karşılık olarak ev halkını, yanı ailesini o’na geri vermeyi teklif ediyor. Bu adama peygamber denebilir mi? Bu nedir tebliğ mi şantaj mı? Sıradan bir insan böyle bir teklifde bulunasa, siz bu teklifi yapan kişiyi ne olarak nitelersiniz?

14-Hz.Muhammed’in Eşleri Hz.Muhammed’in birden fazla kadınla evlenmesi Medine dönemine ve yaşlılık günlerine rastlar. Hatice’den sonra, Hicret’e kadar yalnız Zem’a kızı Sevde ile evli kalmıştır. Hatice ile evlendiği sırada kendisi 25 yaşında, o ise 40 yaşında iki kocadan dul kalmış bir kadındı. 23 yıl evli kaldılar. Hatice, 619 yılında 65 yaşında öldü. Bu konuda en kapsamlı çalışma Arif Tekin’in “Muhammed’in ve Kurmaylarının Hanımları” olup bu aşağıdaki bilgiler bu kaynağa dayanmamaktadır. Bütün bilgiler kitap veya internet linki bağlamında islam kaynaklarından alınmıştır. 1-Hatice: (28 ya da 40 yaşında) Huveylid’ibn Esed’in kızıdır. Daha önce Ebû Hale Zürâre ile evlenmiş ve ondan Hind adında bir kızı olmuştur. O ölünce de Atik ibn Aiz ile evlenmiş Abdu Menaf isiminde bir çocuğu 66


olmuştur; sonra ondan boşanıp Muhammed ile evliliğinde 6 çocuğu olmuştur ama gerek yaşı gerekse çocuklarının bazılarının Muhammed’den mi yoksa önceki kocalarından mı olduğu konusu tartışmalıdır. Özellikle Şii’ler Fatıma dışındaki kızlarının Muhammed’den olmadığını; ikinci kocasından veya kızkardeşinin çocukları olduğunu söylerler. Yaşı 28 ya da 40 dır. 2-Sevde bint Zem’a: (50- 55 yaşında olduğu söylenir.) Muhammed’in eşleri arasında en az bilgi sahibi olduğumuz o dur. Muhammed ile evlenmeden önce es-Sukran ibn Amir ile evli idi. Kocası onu Habeşistana götürmüş orada Hristiyan olmuş ama Sevde müslümanlığını korumuştur. Daha sonra kocası ölünce Mekke’ye geri dönmüş ve Muhammed bakılması ve yetiştirilmesi gereken ufak çocuklarını yetiştirmesi için onunla evlenmiştir. O da Muhammed’in çocukları ile kendi çocukları gibi yakından ilgilenmiş ve onları yetiştirip büyütmüştür. Lakin Muhammed ondan gördüğü bütün bu iyiliklere rağmen Sevde’nin yaşlı oluşuna daha fazla tahammül edemeyip onu boşamak istemiştir. Prof. İbrahim Canan’in ( Müslim, Rada 47) ‘den olayı şöyle aktarır : “Hz.Sevde (r.a.)’yi Efendimiz boşamak isteyince, büyük kadın gelmiş ve Allah Resulüne adeta yalvarmış. gününü Aişe (r.a.)’ye verdiğini ortaya koymuş, tek isteğinin peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişdi ki, bunlar Allah Resulü’nin nikahı altında kalabilmek için yapılan fedakarlıklardı.” (Hadis Ansiklopedisi – Kütüb-i Sitte c.3 syf. 69) Ölmeden önce kendi oturduğu daireyi Aişe’ye vasiyet etmiş ve o ölünce Aişe kendi yatak odasını genişletme imkanı bulmuştu. Bu bilgiyi de Hamidullah İslam Peygamberi s.561 no.1101’de Samhûdi, 2, s. 464’den yaptığı aktarımda buluyoruz. 3-Aişe: (Yaşı kesin olarak 9 ‘dur) Ebu Bekr’in kızıdır. Muhammed kendisi ile nikahlandığında henüz 6 yaşındaydı, zifafa girdiğinde ise 9.yaşındadır. “Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni altı yaşımda iken nikâh etti; dokuz yaşımda iken de benimle zifafa girdi. Müteakiben Medîne’ye geldik. Ben bir ay sıtmaya tutuldum. (Bu sebeble saçlarım döküldü) nihayet saçlarım (tekrar büyüyerek) omuzlarıma indi. Derken bana Ümmü Rumân geldi. Ben kız arkadaşlarımla birlikte tahtaravalli oynuyordum. Bana seslendi. Hemen yanına vardım. Beni ne yapacağını bilmiyordum. Elimden tutarak beni kapıda durdurdu. Nefesim kesilmiş, Iıeh heh diye soluyordum. Nihayet hızlı solumam zail oldu. Ümmü Kuman beni bir odaya aldı. Pir de ne göreyim Ensardan bir takım kadınların huzurundayım. Kadınlar: Hayırlı, uğurlu ve mübarek olsun, dediler. Ümmü Rumân da beni onlara teslim etti. Kadınlar başımı yıkadılar. Beni çekip çevirdiler. Bir de Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kuşluk zamanı ansızm çıka geldi. Kadınlar beni ona teslim ettiler.” (Bkz:Buhari, e’s Sahih, Kitabu Menakıbı’l-Ensar/44; Tecrid, Hadis no:1553; Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’n-Nikah/69, Hadis no:1422) Hz.Muhammed’in Aişe ile 9 yaşında evlendiğiyle ilgili hadisleri destekleyen başka hadisler de vardır. Şöyle ki; Aişe, evlendikten sonra kız arkadaşlarıyla oyunlar oynadığı ve oyuncakları olduğunu söylemiştir. Eğer, iddia edildiği gibi 18 yaşında evlenmiş olsaydı, bu yaşlarda bir kadının oyuncaklarla oynaması normal ve makul bir davranış olur muydu? Bu 67


konudaki Hadislerin nitelendirilmektedir.

islami

açıdan

doğruluğu

da

kesindir

yani

sahih

olarak

“Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor: Ben arkadaşlarımla beraber bebeklerimle oynardım. O sırada Peygamber (s.a.v) gelirdi. Onu görünce arkadaşlarım kaçışırlardı. Fakat Peygamber (s.a.v) onları ben onlarla beraber olmak istediğim için geri getirirdi. Bazen onlar kaçmaya fırsat bulamadan: “Olduğunuz yerde kalın” derdi. Çocukları sevdiği ve kızlarıyla oynamaya alışık olduğu için bazen onlara katılıp oyun oynardı. Oyuncakların ve bebeklerin bir çok rolleri vardı. Aişe (r.a.) şöyle diyor: Bir gün ben oyuncaklarımla oynarken Peygamber (s.a.v) içeri girdi ve : “Ey Aişe bu hangi oyun?” dedi. Ben “Süleyman’ın atları” dedim. O da bana güldü. Fakat bazen geldiğinde onları rahatsız etmemek için cübbesine bürünür beklerdi.” 4-Hafsa: (Yaşı 18 olarak geçer kayıtlarda) Ömer’in kızıdır. Daha önce Huneys ibn Huzafe ile evliydi ama kocası H. 3. yılında Uhud’da hayatını kaybetti. Hafsa 18 yaşında dul kalmıştı ve babası onu önce Ebu Bekr’e vermek istedi ama o kabul etmedi sonnra Osman’a vermek istemesine rağmen Osman da evlenmek istemedi. (Neden acaba?) Bu durumu Hz.Muhammed’e söyleyen Ömere, Hz.Muhammed şöyle dedi : “Ya Ömer! Hafsa, Osman’dan, Osman da Hafsa’dan daha hayirli birisiyle evlenecektir.” Ömer büsbütün merak içerisinde kalmıştı. Osman’dan daha hayırlı damat kim olabilirdi ki ? Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hz.Muhammed Hafsa’ya talib oldu. Osman’dan daha hayırlı olan kişi kendisiydi. Ömer’e dedi ki: “Sen kızın Hafsa’yı bana nikahlarsın. Ben de kızım Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikahlarım…” İlginçtir ama Sünni kaynaklarda Ebu Bekr ve Osman’ın Hafza’yı almayı reddetmesinin sebebi olarak bu iki ismin de “Peygamberlerinin Hafza ile evlenmek istediğini bilmeleri” diye geçer. Ömer onların teklifini reddetmelerine çok içerlenmiş ve kızmıştı, normal koşullarda bu iki ismin de saygı ve sevgi duydukları Ömer’in teklifini reddetme davranışında bulunmaları biraz uzak ihtimal, bu yüzden bu tahmin daha uygun düşüyor Ebu Davud’da Ömer’den yapılan bir aktarım ile Muhammed’in onu boşadığı ama sonra tekrar geri aldığı (talak-ı reci) yazılıdır. (Ebu Davud Talak, c. 2, 2276) Bu durum İbn İshak ve Taberi’de (c.9 dipnot 884 s.131)’de de geçer. ( Talak-ı reci: Koca bir defa “boş ol” “seni boşadım” derse ve sonra pişman olup eşine dönmek isterse ve kadının iddet müddeti geçmemişse mehir vermeden ve tekrar nikah kıymadan eşine dönebilir. Sadreddin Yüksel) Hafza’nın yaşını şöyle hesaplayabiliriz : Hicret yılı 622’dir. Hicretin 45. yılı ölmüştür (S.Ateş S.332) Yani 667 yılında vefat etti. Öldüğünde 60 yaşındadır (Tabari c.39 syf.174) O halde doğumu 607 dir. Kocası Uhud savaşında ölünce dul kaldı. Uhud savaşı yılı 625 tir. Bu durumda dul kaldığında 18 yaşındadır 5-Zeyneb binti Huzeyma: (30 yaşındaydı) Necidli Huzeyme’nin kızı. İlk kocası müslüman Tufeyl ibni Haris idi ama ondan boşanıp kardeşi Ubeyde bin Haris ile evlendi o da Bedir’de hayatını kaybedince dul kaldı. Muhammed onu amcasından istedi ve 400 dirhem gümüş mehir vererek aldı. Muhammed onunla

68


evlendiğinde 30 yaşındaydı (Hamidullah, İslam Peygamberi S. 564, n.1104) Muhammed ile evlendikten üç ya da sekiz ay sonra vefat etti. 6-Zeyneb bint Cahş: (Yaşı 36 dır) Çahş ibn Riab’ın kızı olup asıl adı Berre’dir. Muhammed onun ismini Zeyneb olarak değiştirmiştir. İlginçtir ama Muhammed’in Mustalık gazasında esir aldıktan sonra nikah kıydığı Cüveyriye’nin de ilk ismi Berre’dir. Muhammed’in bizzat kendisinden “Zeyd’in zevcesi” diye bahsedilerek Kuran ayetlerinde bahsedilmektedir. (Ahzap 35-37) Bakalım ayette bu kadınla Hz.Muhammedin evlenmesi nasıl geçer; Ahzab-37 “(Resulüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! Diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” Bu ayetin iniş nedeni İbn İshak’ın eserinde şöyle aktarılır İmam İbn İshak’ın eserinde Yunus – Ebu Seleme el-Hemdânî Mevlâ eş-Şa’bî – eş-Şa’bî isnadıyla gelen bu rivayette eş-Şa’bî şöyle der: “Zeyd b. Harise hastalandı. Hz. Peygamber onu ziyaret etmeye gitti. Karısı Zeynep bt. Cahş Zeyd’in yanı başında oturuyordu. Zeynep bazı işler için kalktı ve Hz. Peygamber ona baktı, sonra başını indirdi de “kalpleri ve gözleri çeviren Allah’ı tenzih ederim” dedi. Bunun üzerine Zeyd ona : “senin için onu boşayayım” dedi. Hz. Peygamber “hayır” dedi. Bunun üzerine Ahzab süresinin 37. Ayeti nazil oldu. Dikkatli okursanız arzulama, ilgi duyma durumu bariz bir şekilde var. Üstelik ayette de içte gizlenen bir düşünce var bunla peygamberin ilgi duyması acıkca vurgulanmış. Uğruna ayet bile yazılmış olan Zeynep peygamberle evlendiğinde kaç yaşındaydı. Zeynep’in Yaşı: Hicret yılı 622’dir Evlendiği yıl 625’dir Hicretin 20. yılı vefat etmiştir. (Hamidullah s. 567) vefat ettiği 642 yılında Vefat ettiğinde 53 yaşındaydı. (Tabari c.39 s.182) O halde doğum tarihi 642 – 53 = 589’dur. O halde evlendiğinde yaşı 625 – 589 = 36 ‘dır. 7-Ümmü Seleme: (Yaşı 27 ya da 29′ dur) Ebu Umeyye’nin kızıdır. İlk kocası Ebu Seleme ile birlikte islamı ilk yıllarında kabul etmişti. Kocası Habeşistan’a hicret eden müslümanlar arasındadır ve akrabaları onun hicret etmesini engelleyip Mekke’de tutmuşlardır ama daha sonra Medine’ye tek başına gitmesine izin vermişlerdir. Hicretin 3 yılı olan 625’de Uhud savaşında kocası hayatını kaybetmesi üzerine 1 yıl yas tutmuş sonra da Hz.Muhammed ile 626 yılında evlenmiştir. Uhud savaşında müslümanların ağır yenilgi almasına neden olan ünlü komutan Halid b. Velid’in de onun yakın akrabası olduğu söylenir.

69


Genellikle yaşlı olduğu hatta Muhammed’den 1 yaş küçük olduğu söylenir ama bu koskoca bir yalandır. Vefatının hicretin ya 59. yılı ya da 61. yılı olduğu hemen hemen her kaynakta geçer ve ayrıca öldüğünde yaşının 84 olduğu da geçer. Ümmü Seleme’nin yaşı: Hicret yılı 622’dir. 59. hicret yılında öldü (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435) Yani 681 de vefat etti. Öldüğünde 84 yaşındaydı. (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435) Öyleyse doğumu 597 dir. 625 yılında Uhud’da kocası öldü ve dul kaldı. 1 yılı kocasının ölümüne üzülerek geçmiştir. (Hadislerde onun böyle yas tutması oldukça fazla geçer) 626 yılında Hz.Muhammed onu almıştır. Bu durumda yaşı 626-597 =29 dur. Ama eğer Hicretin 61. yılında vefat etti ise o zaman yaşı 27 dir. 8-Cüveyriye: (14 yaşında evlendi) Cüveyriyye, “cariyecik” demek. Asıl adı Berre dir ve yahudi Mustalık oğullarından Haris ibn Ebi Dırar’ın kızıdır. Kocasının ismi Musaf bin Safvan dır ama Hz.Muhammed’in adamları baskın sırasında onu öldürmüştür. Beni-Mustalık baskınında esir düştü ve Sabit ibn Kays ibn Şemmas’ın payına düşmüştür. Sâbit onunla mukâtebe yapmıştır. (Mukâtebe: Kölenin bedel karşılığı hürriyetinin verilmesi antlaşması) Cüveyriye’nin hürriyetinin bedeli 400 dirhemdir (ki karşılaştırma yapabilmeniz için şu örnek yerinde olacaktır : O dönem Mekke valisin maaşı aylık 30 dirhemdir) ve bu bedeli ödeyerek onu geri alacak olan ailesi de (öldürülen kocası hariç) esir durumundadır ve bütün servetleri de ganimet olarak ele geçirilmiştir. Cüveyriye umutsuz bir durumdadır. İlginçtir ama birileri bu kızın oldukça güzel bir kız olduğu konusunda Hz.Muhammed’e haber uçurmuş ve böyle bir güzelliğin ancak ona layık olduğunu söylemişler ve bunun üzerine peygamber onu yanına çağırmıştır. (Tabii kaynaklarda onun Muhammed ile görüşmek istediği de yazılıdır), Cüveyriye’nin o an ki halet-i ruhiyesi köle olmayı kabul edememiş ve kendisini özgürlüğe kavuşturmak için çırpınan ve fazlasıyla korku içinde olan ufacıcık bir kız izlenimi vermektedir. Muhammed ile yaptığı konuşma şöyle geçer : “Ey Allahın Elçisi ! Ben kabilemin başkanı el-Haris’in kızıyım; başıma gelen felaketi ve içine düştüğüm durumu görüyorsun. Özgürlüğümü tekrar elde edebilmem için bana yardım et ! Allah da sana yardım edecektir” Buna cevaben Hz.Muhammed de der ki : “Bundan daha iyisini ister misin?” diye sordu. O da: “Bundan daha iyisi nedir” diye sordu. O: “Senin fidyeni ben ödeyeyim, sen de benimle evlen” dedi. (Hamidullah’ın Muhabbar s.89-90’dan). Hz.Muhammed böyle dünya güzeli körpecik kıza, çözüm olarak kendisi ile evlenmeyi teklif etmiş o da kabul etmek zorunda kalmıştır; hem de kocasının ölümünden sorumlu olan birisinin teklifini kabul etmek zorunda kalıyor. Hz.Muhammed onun hürriyet bedeli olan 400 dirhemi Sâbit’e ödeyerek onu satın alır. Daha da ilginç olanı kaynaklar Cüveyriye’nin babası Haris’in kızının fidye bedelini ödemek için Hz.Muhammed’in yanına develer ile birlikte geldiğini ve bu develeri fidye bedeli olarak ödemek istediği yazar. Haris peygamberin yanına gelerek ona şöyle der: “Sen kızımı esir aldın, işte fidyesi” Hz.Muhammed: “Fakat Akik ovasında gizlediğin iki deve nerede?” diye

70


sorar. Bunun üzerine Haris o iki deveyi de getirerek onları da Muhammed”e verir. (Bu bilgi Martin Lings yani Ebubekir Siraceddin’in “Hz. Muhammed’in Hayatı” s.259’da vardır.) Tabii bu kızcağız kocasının ölümünden sorumlu kişi ile evlenecek ve daha kocasının kanı kurumamışken zifafa girmek zorunda kalacaktır. Cüveyriye’nin yaşını matematiksel olarak hesaplayalım: Hicret yılı 622’dir Hicret’in 57. yılında vefat etti.(Hamidullah s.568) O halde vefat tarihi 679 dur. Vefat ettiğinde 65 yaşındaydı.(S.Ateş s. 333) Öyleyse doğum tarihi 614 dür Evlendiği yıl 628 dir. (Beni Mustalık gazası hicretin 6. yılıdır) O halde evlendiğinde yaşı: 628 – 614 = 14 dür. 9-Ümmü Habibe: (Yaşı 32 dir) Asıl adı Remle’dir. Ebu Süfyan’ın kızı. İslamı’ın ilk yıllarında kocası ile birlikte müslüman olmuştu. İlk kocası Ubeydullah ile Habeşistana hicret etmiş orda kocası Hristiyan olmuştu. Hz.Muhammed Habeşistana bir elçi göndererek onunla nikahını gıyaben kıymış ve elçi ile birlikte onu getirtmiştir. Bu evlilik Hicri 6. yılda oldu. Babası Muhammed’in ezeli düşmanıdır. Muhammed onun kızını almış ve belkide bu düşmalığı gidermek istemiştir. Ama Süfyan kızı Ümmü Habibe Muhammed ile evlendikten sonra çok değişmiştir. Bir gün Medine’ye Muhammed ile görüşmeye gider ve bir arada da kızını görmek için Muhammed’in evine gider ve kızı ile şu konuşma geçer aralarında : “…..Önce, kızının, yani Resulullah (AS)’in hanımı olan Ümmü Habibe’nin yanına vardı. Küçücük odasında, yerdeki tek sergi, Resulullah (AS)’ın yatağı idi. Ümmü Habibe bunu derhal dürüp kaldırdı. Babası: “Niçin böyle yaptın?” diye sorunca, ona şöyle cevap verdi: “Bu Allah’ın Resulünün yatağıdır. Sen ise bir putperestsin ve buna oturamayacak kadar necîssin, pissin.” Ebû Süfyân ise şu cümleleri homurdandı: (Yazık hem de çok yazık. Hamidullah “homurdandı” ifadesi ile güya Ebu Süfyanı küçümsemeye çalışıyor ama bu tip ifadeler ancak yazarını küçültür, hele hele söz konusu baba-kız arasındaki bir dialog ise ) “Kızcağızım! Sen bizi terk ettiginden beri ne kadar değişip bozulmuşsun. (Hamidullah İslam Peygamberi s. 568569) Yaşını şöyle hesaplayabiliriz: Hicret yılı 622’dir Hicri 44. yıl vefat etti (İbn Sa’d, et-Tabakat c.8, s.100) O halde 666 yılında vefat etti. 70 yaşında iken vefat etti (İbn Sa’d, et-Tabakat c.8, s.100) O halde doğum tarihi 666-70= 596 dır. Evlendiği tarih 628 dir (Hicri 6.yıl) O halde evlendiğinde yaşı 628 – 596 = 32 dir. 10-Safiyye: (Yaşı 17 dir) Huyeyy b. Ahtab’ın kızıdır ve asıl adı Zeyneb dir. Hz.Muhammed Hayber’in fethinden sonra kocası Kinane b. Ebi Hukayk’ı mücevher dolu “Mesk”in yerini öğrenmek için işkence yaptırdıktan sonra boynunu vurdurarak öldürmüş ve ayırca babası ile kardeşi de Muhammed tarafından öldürülmüştü. Safiyye sadece 2 aylık evli bir kadındı. Muhammed onu esir aldığı kadınlar arasından “safiyy” payı olarak seçmişti.(yani daha ganimet dağıtılmadan önce, ganimetler arasında istediği malı keyfince seçtiği bir liderlik hissesi olarak)

71


Katâde(r.a.) anlatıyor: Resulullah gazveye bizzat iştirak edince onun sehm-i safiyy denen riyaset hissesi olurdu. Bu hisse, taksimden önce köle, cariye, at gibi ganimete dahil mallardan dilediğinden alırdı. Safiyye validemiz de işte bu hissedendi. Gazveye bizzat iştirak etmediği taktirde bu hisse gıyabında ayrılırdı, ancak bu durumda seçme hakkı yoktu (ne ayrılmışsa onu kabul ederdi)” (Ebu Davud, Harâc 21, 2993) Muhammed asıl adı Zeyneb olan bu genç ve güzel kızın ismini “ganimet payı / ganimet malı” anlamına gelen “Safiyye” olarak değiştirdi. Artık bir ganimet malı olduğu isminden bile anlaşılmaktadır. İlginçtir ki, Hz.Muhammed bu evliliğinde bir Kur’ân ayetini de ihlal etmiştir. Bakara-234 “Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.” Kuran’daki “iddet süresi” ile ilgili ayeti ihlal ediyordu. “….Daha sonra Allah’ın elçisi Hayber dönüşünde, yolda Enes’in annesinin bezediği Safiyye ile zifaf olmuştur” (Buhari Meğazi 64) Yaşını şöyle hesaplayabiliriz: Hicret yılı 622 dir Hicri 50 yılında vefat etmiştir. (Hamidullah, no.1110) Yani 672 yılında Vefat ettiğinde 60 yaşındaydı. (Vefat ettiği yaşı Türkçe kaynaklarda bulamadım ama internetteki İngilizce Arap sitelerinin hepsinde 60 olarak geçiyor) O halde doğum tarihi 612 dir. Evlendiği yıl 629 (Hayber’in fethi) O halde evlendiğinde 629 – 612 =17 yaşındadır. 11-Meymune binti Haris: (36 yaşındadır) Haris kızıdır. Asıl ismi Berre dir (hatırlarsanız Zeyneb b. Cahş ve Cüveyriye’nin de adı Berre idi) İslamiyetten önce Mes´ud b. Amr ile evliydi ve ondan ayrılıp Ebu Rühm b. Abduluzza ile evlendi ve onun ölümü ile dul kaldı. Kendisini Hz.Muhammed’e hibe etmiş ve bu yüzden mehir alamamıştır. (İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 132) bu bilgi ayrıca (Sahih Muslim c.2 no 1919) da bulunuyor. Ahzap 50. ayetteki mehirsiz olarak kendini Muhammed’e hibe eden kadının o olduğu söylenir. Aişe diyor ki bu kendini hibe etme konusu ile ilgili: “Olacak şey mi? Bir kadın utanmaz mı ki, kendini bir erkeğe armağan etsin?” (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu Tefsiri’lKur’an/336 , Müslim hadis no: 1464; Tec-rîd, hadis no: 1721.) Yaşını şöyle hesaplayabiliriz: Hicret yılı 622 dir. Hicri 51. de vefat etti (Hamidullah s. 570) Vefat yılı 673 dür. Vefat ettiğinde 80 yaşındaydı.(Bütün kaynaklarda geçer) O halde doğumu 593 dür. Evlilik yılı 629 dur. (Hudeybiye’den 1 yıl sonra “umre” ziyaretinde) O halde evlendiğinde 629 – 593 = 36 dır. 12-Fatıma Dahhak bin Süfyan (el-Kilâbiyye) S.Ateşten aynen aktarıyorum : “Hicretin 8. yılında Peygamberin kendisi ile evlendiği Fatıma, gerdek esnasında Peygamber’den Allah’a sığınınca Peygamber onu boşamıştır. Daha sonra “Ben ne bahtsızım!” diyerek kendisini kınayan Fatıma, 60. Hicret yılında ölmüştür.” (Kuran’a

72


göre Hz Muhammed’in Hayatı s. 334-335) Eğer öldüğü zamanki yaşı hakkında bilgi var ise o zaman evlendiği zamanki yaşını çıkartabiliriz 13-Reyhane binti Zeyd: (19 Yaşında) Yahudi Kureyza kabilesine mensup idi. Güzelliği ile meşhur genç bir yahudi kadını idi. Kocasının ismi Hakem idi ve Kureyza baskınında öldürülmüştü. Geriye kalan babası, kardeşleri ve diğer erkek akrabaları ise Kureyza esirlerleri arasında boynu Zübeyr ve Ali tarafından vurulanlar arasındaydı. Reyhane’nin Muhamed’in eşi olup olmadığı ve cariyesi olarak kalmış olabileceği de hep tartışma konusu olmuştur. İbn Sa’d da onun “safiyy” payı olarak daha ganimetler dağıtılmadan önce Hz.Muhammed’in onu kendisine ayırdığı ve onu hür zevceleri arasına kattığı yazılıdır. Kurtubi’ye göre de Muhammed kendisini azad edip onunla evlenmiştir. İbn İshak da ise cariye olarak kaldığı yazılıdır. Reyhane’nin yaşının her kaynakta 19 olduğu rivayet edilir. Ölüm tarihi ise Hicri 10. yıldır. 14-Sena binti Esma (el-Neset bint Rifa) Benu Kilab veya Benu Harm kabilesindendir. Muhammed’in onunla nikahlandığı hemen hemen her kaynakta geçer. Aynı şekilde zifafın gerçekleşmediği de yazılıdır. (Tabari c.9 s.135-136. ve c. 39 s.166) ‘da Muhammed ile nikahının kıyılmasının peşinden evlilik tamamlanmadan önce öldüğü yazılıdır. İslami kaynaklar da onun Muhammed ile evlendiği için duyduğu sevinçten dolayı öldüğü bile yazılıdır. 15-Esma (Ümeyme) ibn Cevn Numan ibn Şürâhil el- Cevn el-Kindiyye’nin kızıdır. Bu kadın ile ilgili en ilginç satırlar S.Ateş’de var: Peygamber gerdekte yanına varıp da “Gel!” deyince “Sen gel!” demiş Peygamber de onu boşamıştır. Bir rivayete göre Allah’a sığınan kadın bu kadındır. Buhari de şöyle diyor: Allah’ın elçisi (s.a.v) Şurahil kızı Umeyme ile evlendi. Yanına varıp elini uzatınca kadın hoşlanmaz bir tavır takındı. Peygamber Useyd’e bu kadını donatıp, iki beyaz keten elbise giydirerek geri göndermesini emretti. Başka bir rivayete göre peygamber Esma’ya. “Kendini bana hibe et !” dedi. Esma “Kraliçe kendini çobana hibe eder mi?” deyince Peygamber onu teskin etmek için elini onun üzerin koydu. Esma: Senden Allah’a sığınırım” dedi. Peygamber “Sığınacak yere sığındın ve tam sığındın” dedi ve Ebu Useyd’e, o kadına iki râziki elbise giydirip ailesine ulaştırmasını emretti.” (S.Ateş-Kuran’a göre Hz. Muhammed’in Hayatı s.335) Hz. Aise radiyallahu anha anlatiyor: “Ibnetu’l-Cevn Resulullah aleyhissalatu vesselam’in yanına girince: “Senden Allah’a sığınırım!” dedi. Aleyhissalatu vesselam da: “Gerçekten büyüğe sığındın. Ailene dön!” buyurdular.” [Buhari, Talak 3; Nesai, Talak 14, (6, 150).Buhari Talak (Kitab’u Talak)’da 1832, 1833 no’lu hadisler] Müslümanlar arasında Hz.Muhammed’in üstün cinsel güce sahip olduğuna dair yaygın bir inanç vardır. Muhammed’in şehveti hakkında bir çok sahih hadisler mevcuttur. Örnek olarak su hadise bir göz atalım;

73


Ebu Râfi (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir gün bütün hanımlarına uğradı. Her birisinin yanında ayrı ayrı yıkandı. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü dedim, en sonunda bir kere yıkansanız olmaz mı?” “(Olmasına olur, ancak) böyle yapmak daha temiz, daha hoş ve daha paktır!” buyurdular.” Ebu Dâvud, Tahâret 86, (219). Muhammed bir gecede tüm hanımlarını sırayla ziyaret ederek hepsi ile yatabilecek güce sahiptir. İslam kaynaklarda Hz.Muhammedin en tanınmış eşlerinden başka; evlenip ayrıldığı, mehirsiz evlendiği ve cariyeleri olmak üzere 57 kadın ismi geçmektedir. Not: Aslında İslam tarihçileri evlilik konusunda “Nikah mı, zifaf mı, peçe mi kriter alınmalıdır?” gibi sorularla kendilerine meşgale yaratırlar. Bu yüzden genellikle zifafa girmediği kadınları eş listesine koymazlar ve bu şekilde Muhammed’in eşlerinin sayısını düşürmeye çalışırlar. İlginçtir ama eğer zifaf kriter ise o zaman neden Marya ve Nefise gibi (hatta Reyhane de) Muhammed’in cinsel ilişki de bulunduğu cariyelerini eşler listesine dahil etmezler? Bazı İslam alimleri (!) bunlara “zevce-cariye” demişlerdir ama eş listelerinde bunlar dahil edilmez ve mümkün olduğu kadar Hz.Muhammed’in eşlerinin sayısı düşük tutulmaya çalışılır. Tabii aynı zaman dilimi içinde en fazla 9 kadınla evli olduğunu söyleyerek bu rakamı tek haneli hale getirme konusunda gösterdikleri hüner de takdire şayandır.

15-Hz.Muhammedin Muhtemel Hastalığı (Akromegali Hastalığı) Hz.Muhammet genç yaşlarında yakışıklı biri olarak islam kaynaklarında anlatılır. İslami kaynaklarda Hz.Muhammed’in fiziksel özelliklerini ve görünüşünü şu şekilde anlatılmaktadır; El ve Ayakları iri, dolgun ve kalındı: Hz. Ali şunu söylemiştir: “Rasulullah’in elleri iriydi.” Osman Ibn Abdilmelik şöyle dedi: Hz. Ali’nin arkadaşlarından olan dayım, bana, Hz. Ali’nin şöyle dediğini anlattı: Rasulullahın el ve ayakları dolgundu (kalındı). Avucu geniş ve yumuşaktı: El-Hasen, dayısı Hind’in şöyle dediğini rivayet etti: “Rasulullahın avuçlarının içi genişti.” Enes şöyle demiştir: “Ben, Rasulullahın avucunun yumuşaklığını atlasta ve ipekte görmedim.” Mariye şunu söyledi: “Peygamber’e (s.a.v.) beyat ettiğimde, o güne kadar onun elinden daha yumuşak bir ele dokunmamış’dım” Kafası büyüktü: El-Hasen Ibn Ali, dayısı Hind Ibn Ebi Hale’nin şu sözünü rivayet etti: ”Rasulullahın başı büyüktü.” Nafi Ibn Cübeyr şöyle dedi: Ali Ibn Ebu Talib, bize, Peygamberi tarif ederken şöyle dedi: “Onun başı büyüktü.” İri kemik ve iri eklemliydi: Hind şöyle demiştir: Rasulullahın bilekleri uzun, mafsalları (eklemleri) kalındı. Derisinde Et Parçacıkları (Peygamberlik Mührü/Hatem-i Nübüvvet): Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1.cilt, Hilal Yayınları s. 36)

74


Geniş göğüs ve omuzlar: El-Bera İbn Azib şunu söyledi: “Rasulullahın omuzları genişti.” ElHasen, dayısı Hind’in şöyle dediğini anlattı: “Rasulullahın göğsü enli, göğsü ve karnı bir seviyedeydi, çıkık değildi.” Vücut kasları geniş (enli): Et- Teveme’nin mevlası (azatlı kölesi) Salih şöyle dedi: Ebu Hureyre, Rasuhıllahı tarif ederken şöyle dedi: “Rasulullah’m pazıları enliydi.” Parmaklar kalın ve uzun. Ali şunu anlattı: “Rasulullah’ın avuç ve ayakları dolgundu, parmakları uzundu.” Kavisli burun: Hind Ibn Ebi Hale şöyle dedi: “Rasulullahın burun kemiğinin ortasında bir kavis vardı. Burnunda, ona güzellik veren bir parlaklık vardı. Dikkat etmeyen kimse onun burun kemiğinin uzun olduğunu zannederdi.” Geniş ağız: Cabir Ibn Semura şöyle dedi: “Rasulullah geniş ağızlıydı.” Gözler iri..”Mübarek gözleri büyük idi.” (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye) Dişleri seyrek ve aralıklı: Cumey’ şöyle dedi: “Rasulullah geniş ağızlı ve seyrek dişliydi.” İbn Abbas şöyle dedi: Rasuhıllahın Ön dişleri seyrekti. Uzun Boyun: Ümmu Ma’bed Rasulullah’ı tarif ederken şöyle demiştir: “Onun boynunda uzunluk vardı.” Yüzünde ve cildinde parıltı (yağlanma): El-Hasen, dayısı Hind’in şöyle dediğini rivayet etti: “Her türlü büyüklük Rasulullah’ta toplanmıştı. Onun yüzü, ayın ondördü gibi parlardı.” Kalın saçlar: Hz. Aişe şöyle demiştir: “Peygamber tarakla saçlarını taradığında sanki kumlan kazırcasına tarardı.” Sık (gür) Sakal: El-Hasen Ibn Ali, dayısı Hind’in şu sözünü söyledi:”Rasulullahın sakalı sıktı. (gürdü)” Ali Ibn Ebi Talib şunu söyledi: “Rasulullahın sakalı sıktı.(gürdü)” Ummu Ma’bed: “Rasulullahın sakalı (sıkıydı) gürdü” demiştir. Gür Ses: Mübarek sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi. (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye) Vücudunda sertlik yada kireçlenme belirtileri: Yana ve geriye bakacağı zaman bütün bedeni ile dönüp bakardı (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye) Yürürken öne doğru eğilme: Peygamberimiz önüne bakarak, süratle yürürdü. (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye) Yürüdüğü zaman adeta yukarıdan aşağı iniyormuş gibi kuvvetli adımlarla yürürdü (Tirmizi, Es-semailul Muhammediye). Cildinin rengi beyaz ve Kırmızımsı: Hz. Ali şunu söyledi: “Rasulullah’ın (s.a.v.) rengi, kırmızılığı bulunan beyazdı.” Korkunç görünüm: Resulullah efendimizi ansızın gören kimseyi korku kaplardı. (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye)

75


Parfüm düşkünlüğü: Gerçekten ben Resulullahı misk sürünürken gördüm. Yoksa o koku değil miydi?” [Nesai, Hacc,231, (5, 277); Ibnu Mace, Menasik 70, (3041).] Aise anlatıyor: “Resulullaha, ihrama gireceği zaman (ihrami için), keza ihramdan çıktığı zaman da Kabe’yi tavaftan önce hill’i için, içinde misk bulunan sürünme maddesini şu iki elimle sürdüm.” (Buhari, Hacc 18, 143) Baş ağrısı. Peygamber’in baş ağrısı ve şiddetli ateşi vardı: “Yâ Âişe Senin değil, asıl benim vay başım. Senin başının ağrısı geçer gider. Baş ağrısı, benimkidir.” Kaynak: Fıkhu’s -Sire & Hilye-i Saadet (Resulullahın Görünüşü). Tüm bunlar Akromegali hastalığının belirtileridir. Peki Akromegali Nedir? Hipofiz bezinin aşırı büyüme hormonu salgılaması sonucu gelişen bir hastalıktır. Akromegali hastalığında iskelet, yumuşak doku ve iç organlar aşırı ölçüde büyür. Büyüme özellikle el, ayak ve yüz çıkıntılarında belirgindir ve hastaya tipik bir görünüm verir. Akromegali Hastalığı Belirtileri Hastalığın ilk görüşte tanınmasını sağlayan özgün belirtisi vücudun uç noktalarının büyümesidir. El ve ayaklar iridir. Abartılı bir şekilde genişleyen el parmakları sosis gibidir. Parmak uçları dikdörtgen bir biçim alır. Burun iri ve şiş, üzeri tüylü ve gözeneklidir. Elmacık kemikleri, alın yayı, çene ve çene köşelerinin aşın genişlemesi hastaya akromegaliye has bir yüz görünümü verir. Yüzün boyuna doğru uzamasıyla normal oranlar kaybolur. Yüzün alt yansı belirgin bir şekilde uzar. Kafa ense yönünde büyüme gösterir. Çene öne çıkar (prognatizm). Çenenin genişlemesiyle diş yuvaları birbirinden uzaklaşır. Bütün bu değişiklikler çok yavaş ve başlangıçta hiç belirti vermeden gelişir. Hasta genellikle olayı rastlantı sonucu fark eder: Yüzüğünün parmağına girmediğini, ayakkabılarının giderek sıktığını, eldiven ve şapka ölçülerinin arttığını görür. Akromegalinin bu belirtilerine genellikle baş, şakak ve elmacık kemikleriyle kol ve bacaklarda duyulan ağrılar öncülük eder. Yorgunluk ve bezginlik duygusu ön plandadır. Halsizlikle birlikte ruhsal bozuklukların, şaşkın, cansız, anlamsız bakışların eşlik ettiği bir ruh hali (apati) ve elemli davranışlar görülür. Yumuşak dokular da büyümeden etkilenir. Özellikle altdudaklar, dil ve dış eşey organları kalınlaşır. İskelet büyümesi sonucunda köprücük kemiği, kaburgalar, kürekkemikleri, el ve ayak kemikleri çıkıntılı, köşeli bir biçim alır ve kalınlaşır. Eklem yerlerinde aşın esneklik gelişir. İstenirse el parmaklan ön kola paralel olacak kadar geriye bükülebilir. Bunun nedeni eklem kılıfının genişleyerek rahatlamasıdır. Gırtlak kıkırdakları ve ses tellerinin genişlemesi sonucunda ses gürleşir ve kalınlaşır. Kas sistemindeki büyümeyle birlikte önceleri güç artışı da görülür. Ama sonradan bunun kas dokusundaki yağlanmaya bağlı yalancı bir büyüme olduğu anlaşılır. İyice büyüyen dil çiğneme ve konuşma bozukluklarına neden olur. Deri katmanlarının da büyümesi (hipertrofı) ile deri kalınlaşmış, derialtı dokularının kütlesi artmıştır.

76


Genişleyen ter bezleri deriye nemli ve yağlı bir görünüm verir. Saç telleri kalınlaşır, saçlar nemlidir. Bazen yüzde de görülen yaygın kıllanma başlar. Bu, kadınlarda, vücut ölçülerinin de kalınlaşmasıyla erkeksi bir görünüme neden olur. Diğer belirtiler: 1-Terleme ve vücut kokusu (Muhammed’in parfüm düşkünlüğünü anlatan belirti) 2-Ellerde ve ayaklarda büyüme (Muhammed’in iri elleri ve ayakları) 3-Ciltte kalınlaşma ve Yağlanma, sivilcelenme (Muhammed’in cildinde ki parlaklığın nedeni) 4-Seste kalınlaşma (Sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi.) 5-Dil, dudaklar, burunda büyüme (Muhammed’in burnunda kanca seklinde büyüyen kemik) 6-Horlama (Muhammedin horladığına dair bir kaç hadis mevcut ama doğruluğu tartışılır) 7-Baş ağrısı (Muhammed’in son günlerinde iyice artan bas ağrısının nedeni) 8-Erkeklerde iktidarsızlık (Muhammed’in ilerleyen yaslarında iktidarsız olma ihtimali) 9-Yumuşak doku (Muhammed’in ellerinin, avuç içinin ve ayak altının yumuşaklığı) 10-Deri dokusunda küçük fazlalıkların oluşması (Muhammed’in peygamberlik mührü dediği sırtındaki küçük et parçası) 11-Kalınlaşmış kaburgalar sayesinde fıçı göğüs oluşumu (Muhammed’in geniş göğsünün nedeni) Hz.Muhammetin peygamberlik mührü denilen sırtında, güvercin yumurtası büyüklüğünde et parçası, aslında deri dokusunda küçük fazlalıkların oluşmasındandır. Yani Akromegali Hastalığı belirtisinden başka şey değildir. Yalın Gerçek Budur. Cabir b. Semüre anlatıyor: “Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi.” Ebu Nadre anlatıyor: ”Mübarek sırtlarında gül tomurcuğu gibi bir et parçası, iki küreği arasında peygamberlik mührü yer alıyordu. Bu mühür sağ omzuna daha yakındı.” Hz.Muhammed “Yan’a ve geriye bakacağı zaman, bütün bedeni ile dönüp bakardı” (İmamı Ahmed Kastalani (Mevahibi ledünniyye). Muhammed bir yöne dönerken, neden tüm vücudu ile dönüyordu? ”El-Bilek Kanalı” Hastalığı. Bazen bu hastalık başka bir hastalığın parçası olarak karşımıza çıkabilir. Diabetes Mellitus, Hipotiroidizm, Akromegali, Romatoid Artrit. Nasıl teşhis konulur? Tanı, şikâyetlerin ayrıntılı öyküsü ve bu duruma yol açacak diğer nedenlerin araştırılmasıyla konulur. Boyun fıtığı ve kireçlenmesi tanısı konan hastaların bir kısmında el-bilek kanalı hastalığı da mevcut olup, bu duruma çift darlık adı verilir. Hem boyunda omurilik ve sinir kökü sıkışmıştır, hem de el bileği kanalı darlığı mevcuttur. 77


16-Hz.Muhammed’e Suikast Girişimi Hz. Muhammed’e karşı İslam tarihinde anlatılan ve Hz.Muhammed’in mucizevi şekilde kurtulduğu suikast olayları vardır. Ama bu konuda anlatmak istediğim Kuran’da Tevbe Suresi 74. Ayette anlatılan suikast girişimidir. Bu konuya geçmeden önce peygamberin mucizevi şekilde kurtulduğu diğer suikast girişimlerinden birkaçını görelim. Cabir b. Abdullah’ın anlattığı suikast olayı: “Bir yere baskın düzenlemiştik; bir ara istirahat için gölgeye çekildik. O arada Hz.Muhammed kılıcını bir ağaca asıp o ağacın altında uzanırken adamın biri gelip onun asılı kılıcını alır ve kendisine, “Ey Muhammed; bugün kim seni elimden kurtaracak, seni öldüreceğim.” der. Hz. Muhammed de, “Allah beni kurtarır.” yanıtını verir. Bu soru, o adam tarafından üç sefer tekrarlanır ve Hz.Muhammed’den aldığı yanıt da hep aynı. Sonuçta Allah tarafından adam etkisiz hale gelir, vücudu sanki donmuş, felç olmuş gibi olur ve kılıç kullanamaz hale gelir.” (Buhari, Megazi, Zat’ü Rika kısmında, Müslim, hem Fedail/Hz. Muhammed’in tevekkülü kısmında, hem korku namazı kısmında. ) Hayber’de meydana gelen zehirli et olayı Hayber muharebesi sonunda Zeynep bint el-Hâris adında bir kadın, rasulullah’a zehirli bir koyun ikram etti. Rasulullah ondan bir parça aldı, ancak tamamını yutmadan koyunun zehirli olduğunu bildirdi. Kadın çağırıldı, suçunu itiraf etti ve bunu neden yaptığı sorulunca şöyle dedi: “Gerçekten Peygamber isen, sana bundan haber verilir, eğer hükümdar isen senden kurtulmuş oluruz.” Ancak Bişr b. Berâ bundan aldığı lokma ile zehirlenerek öldü. Bunun üzerine kadın Bişr’e kısas olarak öldürüldü. Rasulullah son hastalığında dahi Hayber’de aldığı bu lokmanın tesirini hissettiğini beyan buyurmuştur.” (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 222) Gelelim asıl konumuza Tevbe Suresi 74. Ayet ve bu ayetin yazılış nedeni olan suikast olayına. Anlatacağımız bu olay ve ayet, kuranın nasıl oluştuğuna, ayetlerin gerektiğinde anında iniverdiğine, günün ihtiyaçlarına göre uydurulduğuna güzel bir örnek ve kanıttır. Ayrıca bu ayet ve devamında yazılan birkaç ayet daha Hz.Muhammedin askeri liderliğine ve yöneticiliğine karşı o günün şartlarında oluşan tepkileri, çıkar çatışmalarını, peygamberliğinden o günlerde de kuşku duyduklarını aslında imanlarının kaynağının saygı ve sevgiden değil korkudan kaynaklandığını, pek çoğunun inanmış göründüğünü göstermesi yönünden önemlidir. Tebuk Seferinde düzenlenen suikast girişimi Hicri 9. yılında Hz.Muhammed Suriye tarafında Bizanslılara karşı Tebük (bir bölgenin adıdır) seferini düzenler. Hz.Muhammed Tebük seferinden dönüp Medine yolunu tutunca, sayıları 12-15 kişilik bir grup gece karanlığından yararlanarak Muhammedi vurmak isterler. Ancak Hz.Muhammed bu planın duyumlarını alınca yol güzergâhını değiştirir. Yolda Ammar b.Yaser onun devesini önden çekmekte, Hüzeyfe b.Yeman da arkadan sürmektedir. Hz.Muhammed’i öldürmeye karar veren grup, onun bu yol değişikliğini öğrenir ve aynı 78


istikamette onları takibe alır. Bunlar yaklaşıp artık baskın yapma aşamasındayken, Muhammed’in arkadaşları tarafından fark edilirler. Bu arada Muhammed, arkadaşlarına, “Çabuk sürün, hızlı olun.” diye emir verir. Arkadaşları bağırıp çağırır ve “Haberiniz olsun sizi gördük.” deyince, baskını düzenlemek isteyen Müslüman grup korkar, kaçmak zorunda kalır ve İslam ordusu arasına dağılıp kaybolur. Muhammed arkadaşlarına ,”Siz bunları tanıdınız mı? diye sorar.”Yüzleri maskeliydi, göremedik; ancak atlarını ve bindikleri hayvanları tanıdık” derler. Muhammed kendisine suikast yapıldığını anlar ve onların kim olduğunu bildiğini söyler. Ünlü İslam düşünürlerinden İbni Hazm suikastı gerçekleştirmek isteyenleri şöyle sıralar “Ebubekir, Ömer, Osman, Talha b. Ubeydullah, Sad b. Ebi Vakkas, Ebu Musa el-Eş’ari ve birkaç sahabe daha” (İbni Hazm, Muhalla, 11/224. Necah, Nezeriyat’ul Halifeteyn, 2/266. İbni Ebi’l Hadid, Şerh’u Nehci’l Belağa, 2/390 Darü’l kütüb’il İlmiyye, Mısır.) Hz.Muhammed , Huzeyfe ve Ammar b.Yaser’in onları Medine’ye gittiğimizde onları öldürelim demesi üzerine, bu olayı gizli tutmalarını ister. Nedeni “Muhammed en yakın arkadaşlarını öldürdü” derler ve İslama karşı olumsuz etki doğabilirdi. Bu olay üzerine yazılan Ayet: Tevbe-74 “Onlar, kötü bir şey söylemedik, diyerek Allah’a yemin ederler. Onlar o küfür kelimesini kesinlikle söylediler. İslâm’a girdikten sonra yine kâfirlik ettiler. Ve o başaramadıkları cinayeti tasarladılar. Halbuki intikam almaları için Allah’ın, Resulü ile onları lütfundan zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep yoktu. Eğer tevbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok yanaşmazlarsa Allah onları dünyada da, ahirette de acıklı bir azaba uğratır. Yeryüzünde onları koruyacak veya onlara yardım edecek bir kimse de bulunmaz.” Sanki Muhammed bu suikastçılar hakkında hiçbir şey duymamış da; Allah’ından gelen bilgiyle ilk kez haberdar oluyormuş gibi yapıyor, tabii ki bir taşla iki kuş misali, bu ayetle birkaç yere mesaj gönderiyor. Çünkü Tebük’te bir ara onun devesi kaybolunca, Müslümanlardan biri, “Hani dünyada olup biten her şeyi, geçmişi, geleceği biliyorum diyen bir Muhammed, nasıl olur da yanı başında devesi kaybolmuş da nerde olduğunu bilemiyor, bu nasıl peygamber” şeklinde alay ediyor. Cülas bin Süveyd, “Eğer Muhammed’in anlattıkları doğruysa, eğer peygamberse ben eşek olayım” diyerek onunla alay ederken, Muhammed bunlardan haberdar oluyor. İşte Tebük’te hemkendine karşı komplo kuranlar, onu vurmak isteyenler, hem de onunla alay edenler için, mucize niyetiyle yukarıdaki ayeti oluşturuyor. (Kadi Beydavi, Tevbe suresi 74. ayet açıklamasında.) Ayette her şey açık ve nettir: Onlar yemin ediyorlar ki, biz söylemedik. Peki, neymiş söylemedikleri şey? İşte az önce özetlediğim gibi, ‘Muhammed’de tanrısal boyut varsa eşek olayım’ diyen kişi. Güya ona baskı yapılınca ben bunu demedim demiş ve Tanrı için de onun sözü o kadar önemli olmalı ki bu ayeti onun yalanı için göndermiş. Bir de ‘yanı başında devesini bulamayan Muhammed, nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek her şeyi bilirim’ diyen kişinin bu cümlesi tanrının hoşuna gitmemiş olmalı ki, gerek görüp az önceki ayeti yanıt olarak göndermiş, tabii ki Muhammed’in bunların söyledikleri hakkında istihbaratı vardı. O 79


yüzden hepsine topluca yanıt olabilecek böyle ayetler oluşturup anlatıyordu. Ayetin bir yerinde şu cümlecik de var: “Allah ve Resulü kendi lütfü ile onları (Müslümanları) zengin kıldığı için, inkarcılar intikam almaya kalktılar” diyor. Peki, bu parçanın olayla ne alâkası var? Hz.Muhammed Medine’ye gelip savaşlarda elde ettiği ganimetleri yandaşlarına dağıtınca bunlar zengin olur. Bu arada başta Abdullah b. Selul olmak üzere muhalefettekiler onların bu durumunu kıskanırlar. İşte ayette sözü edilen zenginliğin kaynağı budur. Yani Allah’ın minnet ettiği zenginlik kaynağı, ganimetler, talan ve çapulculuk. Demek ki arda çıkar çatışması yaşanmış ki iş Hz.Muhammedi öldürme girişimine kadar varmış. Anlaşılan Peygamberin etrafına toplanan belli başlı kimseler dine inanmaktan çok çıkar için etrafında toplanmışlar.

17-Hz.Muhammed’in Ölüm Korkusu Buhari’nin anlatımlarının birkaç yerinde, Müslim’de ve başka da birçok İslami eserde ortak olarak işlenen şöyle bir olay var: Hz.Muhammed son hastalığında ölüm döşeğindeyken bir ara ayılınca bakıyor ki ona ağız yoluyla ilaç içiriyorlar. Bunu görünce çok kızıyor ve “Sizi, sakın ola bana bir şey içirmeyin diye uyarmadım mı? Neden bana ilaç içirdiniz? Hepiniz bu ilaçtan içeceksiniz, ben de bakacağım; ancak amcam Abbas hariç. Çünkü o sizinle beraber değil, planın içinde o yoktur.” diyor. Hz.Muhammed islami kaynaklara göre ölümü öncesinde veda hutbesini yapmış yani ölüme ve Allahına kavuşmaya hazırlanan bir peygamber olarak anlatılır ve gösterilir. Yukardaki anlatımlarda net şekilde görülmektedir ki Muhammed ölüm döşeğindeyken öyle allahına kavuşmaya hazırlanan bir peygamber gibi değil aksine ölüm korkusu çeken, çevresindeki insanlara güveni olmayan, hayata tutunmaya çalışan bir insan gibi davranmaktadır. İslami kaynakrada olayı yumuşatmaya çalışsalarda ortada zorlama ve Hz.Muhammedin tedirgin olduğunu gösteren net ifadeler vardır. Olayı başka bir kaynaktan inceleyelim; Buhâri ve Müslim başta olmak üzere birçok muteber Sünni kaynakta “Ledüd Hadisi” diye meşhur olan bir rivayet nakledilmektedir ki rivayetin değişik nakillerini dikkate alarak, olayı şöyle özetleyebiliriz: “Resulullah’ın hayatının son günlerinde, hastalığı iyice ağırlaştığı bir sırada, Resulullah’ın hanımları veya ashabından bazısının tavsiyesiyle, sancılanan kimselere verilen acı bir ilacı, Allah Resulü’nün ağzına döküyorlar. Resulullah uyandığında ağzının acılığını hissedince, yemin ederek orada bulunan herkesin ağzına aynı ilaçtan dökülmesini emrediyor; amcası Abbas hariç (çünkü o bu işe müdahale etmemişti). Meclistekiler bu işte bir art niyetlerinin olmadığını beyan ediyorlarsa da nafile; bir kere Resulullah bu işin yapılması gerektiğine dair and içmiştir. Böylece oradakilerin hepsinin ağzına birer birer ilaçtan dökülüyor! Hatta Resulullah’ın hanımlarından birisi (Meymûne), ısrarla oruç olduğunu söylüyor; fakat Resulullah and içmiştir diye onun da sözünü dinlemeyerek ağzına ilaç dökülüyor!” [Sahih-i Buhârî, Tıp Kitabı, Ledüd Bâbı, Sahih-i Müslim, Selam Kitabı, Ledüd ile Tedavinin Mekruhluğu Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.118, Sünen-i Tirmizi, c. 3, s. 265] 80


Düşünün islami kaynaklara göre peygamberin etrafında ona en yakın isimler var bunlar “ailem” dediği insanlar. Bu insanlar neden art niyetleri olmadıklarını beyan etme ihtiyacı duyarlar ki? Madem Hz.Muhammed’e iman etmişler, kaynaklara göre ölesiye ona bağlılar, neden aralarında böyle bir güvensizlik var? Peygamberin bir hanımı “oruçluyum” dediği halde bile zorla ilacı içirmeye kadar iş varmış, yetmedi odadaki herkez (amcası hariç) bu ilaçtan içmek zorunda kalmış. İlk bakışta akla gelen bu sorulara verilebilecek cevap nedir? Ancak zehirlenme korkusu yaşayan ve çevresindeki insanlara da güveni olmayan biri bu tip davranış sergileyip istekte bulunabilir. Bu tepkiler açıkca öldürülme korkusu yaşadığının da kanıtıdır. Ölümden korkan bir peygamber size mantıklı geliyor mu?

18-Hz.Muhammed’in Hazin Cenaze Töreni Hani bir söz vardır “Korkunun ecele faydası yoktur” derler. Muhammed ölmemek için ve de öldürülmemek için çabalasa da sonunda oda her insan gibi ölümden kurtulamamıştır. Günümüzde İslami kesimde tanınmış ve lider konumda olan Cemaat liderlerinin, Tarikat şeyhlerinin şaşaalı cenaze namazları hepimizin dikkatini çekmiştir. Ülkemizde İslamcıların lideri Erbakan’nın cenaze törenindeki kalabalığı hatırlıyorsunuzdur, Ülkemizdeki tarikat şeyhlerinin ve cemaat liderlerinin törenleri de aynı şekilde görkemli olmaktadır. Müslümanlar veda hutbesini ballandıra ballandıra anlatırlar o günlerin Arabistan’ında yaşadığı tahmin edilen nüfusun en az yarısının yani 124 bin insanın veda hutbesini dinlediği anlatılır. Doğal olarak peygamberin cenazesinin de görkemli olması beklenir. Peki ya siz hiç müslümanların gözünde kainatın efendisi olan Muhammed’in cenazesinden bahsedildiğini duydunuz mu? Elbetteki hayır, Tv’lerde gözyaşlarıyla menkıbeler anlatan, naatlar düzenler peygamberin cenazesinden hiç söz etmezler. Neden acaba? Yoksa o cenazeyi kainatın efendisine yakıştırmıyorlar mı? O döneme göre milyonlar diyemesek de yüzbinlerin katıldığı bir tören olmalıydı değil mi? Doğumuna mucizeler üretilen peygamberin ölümü ve cenazesi neden konuşulmaz ballandıra ballandıra mahşeri kalabalık hikayeleri anlatılmaz hiç düşündünüz mü? İslam Tarihinde Hz.Muhammed’in hicretin 11. yılında Rebiülevvel’in 12’sinde pazartesi günü, miladi takvime göre 8 Haziran 632 tarihinde akşam üzeri vefat ettiği rivayet edilir. Günlerce süren hastalığının ne olduğu kesin olarak bilinmez. Kimilerine göre hummadır, kimilerine göre sırtındaki urdur, kimilerine göre yüksek tansiyondur, kimileri ise yıllar öncesi ağzına atıp çıkardığı kuvvetli bir zehire sahip koyun etinin etkisidir. En çok humma üzerinde durulur. Uzun süredir hasta olmasına rağmen bu beklenen bir ölüm değildir müslümanlar arasında. Nitekim ölüm haberini duyan Ömer’in buna inanmayıp kılıcını çekerek “Kim Muhammed öldü derse başını vururum” diye haykırdığı söylenir. Ama haberin doğruluğu ortaya çıkınca sinirler gevşer, sakinleşilir. Bu sakinleşmede Ebubekir’in “Her kim Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim Allah’a tapınıyorsa bilsin ki Allah ölümsüzdür ve ebedidir. Her nefis ölümün tadını tadacaktır. Muhammed de bir insan

81


olarak ölmüştür. Bunu kabul edelim ve sakin olalım” anlamında yaptığı konuşmanın etkili olduğu rivayet edilir. Muhammed, Ayşe’nin odasında ölmüştür ve defin hazırlıkları da orada yapılmaya başlar. Üstelik defin hazırlıkları yapılırken Muhammedin 23 yılda yazdığı kuranın bazı sayfaları keçiye bile kaptırılır. Muhammed’in cenazesinin kaç gün yerde kaldığı konusunda değişik rivayetler var. Ancak genel kanı, üç gün yerde kaldığı yönündedir. (İbni Kesir, BüdayeNihaye, Hz. Muhammed’in gömüldüğü yer kısmında. 5/292. Burada İmam Ahmet’ten alıntı yapıyor, İmam Malik Muvata, no: 545 Cenâiz kısmı, Taberi Tarih, 11. yılı olayları, 3/216 ve sonrası) Muhammed onun odasında öldüğü halde Ayşe’nin şu sözü söylemesi çok ilginç: “Biz cenazenin defnini, çarşamba sabahı yapılan duyurudan öğrendik: Muhammed’in cenazesi bugün gömüldü şeklinde duyuru yapıldı.” diyor. (Ahmet b. Hanbel 6/62. Ayşe hadisleri, İbni Abdi’l Ber, Temhidö Muvatta şerhi, 24/396, İbni Sad, Tabakat: 2/401.) Peki, burada, “Acaba cenaze gömülürken Ayşe neredeydi” diye sorulmaz mı? Kendisi bizzat, “Muhammed en çok beni seviyordu, benim odamda vefat etti.” demesine rağmen, nasıl oluyor da, eşinin cenazesi üç gün yerde kalıyor, daha sonra gömülüyor ve Ayşe bunun haberini başkalarının duyurusundan öğreniyor? Ölen kişi hem eşi hem de peygamberi değil mi? Bu durumu İslamcıların ağlaya ağlaya menkıbeler anlattıkları, her seferinde validemiz diye andıkları, örnek Müslüman ve peygambere gönülden bağlı örnek eş gösterilen birine uyan bir davranış mı? Ünlü İslam tarihçisi Taberi olayı; “İslamiyetle daha çok bütünleşmiş olanlardan bir bölümü (daha saf görünenler, Ali, Abbas, Evs, Usame gibileri) Peygamberin cenazesi ile meşgulken diğer bir bölümü (Ebu Bekir, Ömer, Sad b. Ubade, Ebu Ubeyde, Abdurrahman b. Avf, ibni Hişam gibileri) ise cesedi bırakıp Saide oğullarının çardağında (Sakiyfe) yeni halifenin kim olacağına ilişkin tartışma ve pazarlık içindeydiler” şeklinde aktarıyor. Evde cenaze hazırlıkları yapılırken, dışarıda bekleşen müslümanlara bir haber gelir. Ensar’ın ileri gelenleri Beni Saide gölgeliği denilen çardakta toplanmışlardır ve diğer müslümanları da oraya çağırmaktadır. Başta Ebubekir, Ömer ve Osman olmak üzere herkes toplantıya koşar. Sadece Ali, Abbas, evs ve Usame cenazeyi terk etmez. Toplantının konusu, Muhammed öldüğüne göre yerine kimin geçeceğidir. Üstüne toz kondurulmayan, övgülerle göklere çıkarılan Ömer ve Ebubekir’in cenaze töreninin bitmesine dahi sabredemeden taht hesabına girmeleri ne kadar düşündürücü! Bunların yaptığı şimdi dünya hesabı mı yoksa ahiret hesabı mı? Peygamberin ölümü ve cenazesi mi önemli halife olmak mı? Hani nerede yas tutmak, mahşeri kalabalık? Bundan daha büyük bir vefasızlık olur mu? Muhammed’in Toprağa Verilişi ve Cenaze Törenine Katılanlar. “Resulullah’ın (s.a.a) tertemiz ve mukaddes cenazesini yıkayan Abbas, Ali b. Ebu Talib, Fazl b. Abbas ve Resulullah’ın (s.a.a) azat ettiği kölesi Salih, Hz. Peygamber’i toprağa verdiler. Sahabîler, Resulullah’ın (s.a.a) cenazesini ailesiyle baş başa bıraktılar. Hz. Peygamber’in

82


gusül, kefen ve defin işiyle bu birkaç kişi uğraştı.” (Tabakat, İbn Sa’d, c.2, k. 2, s.70 ve buna yakın bir ifadeyle el-Bed’u ve’t-Tarih kitabında geçer; Kenzü’l-Ummal, c.4, s.54 ve 60.) “Resulullah (s.a.s) toprağa verilirken yanında yakınlarından başka kimse yoktu. Ganem Oğulları, evlerinde dinlenirken kürek seslerini duydular.” (Tabakat, İbn Sa’d, c.2, k. 2, s.78.) “Başka bir rivayete göre, Ali, Abbas Oğulları’ndan Fazl ve Kasım ile Resulullah’ın (s.a.a) Şekra adında azat ettiği kölesi ve bir rivayete göre de Usame b. Zeyd’le birlikte cenaze işiyle uğraştı.” (Ikdu’l-Ferid, c.3, s.61; Zehebî’nin Tarih’inde c.1, s.321, 324 ve 326’da) “Usame’ninde bulunduğu rivayet edilmiştir. Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe ve Ömer ibni Hattab Peygamber efendimizin defninde bulunmamışlardı.” (Kenz’ul Ummal c3 s140) Aişe derki: ”Biz Hz Resulullah’ın defninden Çarşamba gecesi, kürek seslerini duyarak haberdar olduk.” (İbni Hişam c4 s342, Tabari c2 s452,485, ibni Kesir c5 s270) Aişe’den gelen diğer bir rivayette “Biz Resulullah’ın nereye defnedildiğinden haberdar değildik. Ancak kürek seslerini duyunca defnedilmekte olduğunu anladık” demektedir. (Ahmed b.Hanbel Müsned’de c6 s242 ve 274) İslamcıların masal kahramanı gibi anlattıkları ve yere göğe sığdıramadıkları Muhammed’in cenazesi yukarda anlatıldığı gibi sönük sadece yakın akrabalarının katıldığı ve iktidar mücadeleleri içinde geçmiş, hatta cesedi ancak üçüncü gün kokmaya yüz tutarken gömülebilmiştir. Bu mudur alemlerin efendisine hürmet ve bağlılık? İslam tarihinin tanıklığı göstermektedir ki Muhammed yaşadığı dönemde öyle hayranlık ve gönülden bağlılık duyulan biri değilmiş, çevresinin ancak korku ve çıkar uğruna inanmış görünen kişilerle dolu olduğunu cenazesinden rahatlıkla anlayabiliriz. Bunlar yetmezmiş gibi birde Ebubekir halife seçildikten sonra biat ve miras çekişmelerinin başladığı İslam tarihinde açık açık anlatılmaktadır. Çok büyük geliri olan Fedek hurmalığı arazisinden pay isteyen Fatma’nın talebi reddedilir. Daha sonra biat vermemiş olan Ali üzerinde baskı kurulur. Ebu Bekir halktan biat aldıktan sonra Ali ibni Ebu Talib ve yandaşlarından biat almak istemiş fakat Ali ibni Ebu Talib biat etmemiştir. Bu yüzdende Ebu Bekir Ömer’le birlikte bir gurup sahabeyi Ali ibni Ebu Talib’den biat almaları için evine göndermiştir. Bu grubun içinde Ömer, Kunfuz, Halid b.Velid, Ebu Ubeyde b.Cerrah vardır. Oraya vardıklarında Ömer şöyle seslendi: ”Dışarı çıkın! Çıkmadığınız taktirde evinizi yakacağım.” Sonra da Fatıma-tüz Zehra’nın evinin kapısının önüne odun yığmaya başlamıştır. (Evi ateşe vermeden önce) Fatıma-tüz Zehra Ömer’i ve yanındakileri evden uzaklaştırmak için kapının arkasına geldiğinde, Ömer bir omuz darbesiyle kapıyı açmış ve Fatıma-tüz Zehra’yı kapıyla duvar arasına sıkıştırmış, tam bu esnada 6 aylık yavrusu ve Peygamber’imizin ismini koyduğu Muhsin adlı bebeğini düşürmüş ve kapının arkasındaki çivi gövdesine saplanmıştır. Fatıma-tüz Zehra ise acı dolu bir sesle haykırmış: ”Ey Allah’ın Peygamber’i! Ey babam! Gör ki senden sonra ibni Hattap ile ibni Kuhafe başımıza neler getirdiler” demiştir. Bu olayı birçok Ehl-i Sünnet alimi uzun kısa farklılıklarla anlatmışlardır. (Şerh-i Nehcül Belağa İbni Ebil Hadid c2,Tarihi Yakubi c2 c1 el ikd’ul Ferid c2 Tarihi Taberi c3,Tarihi Ebu’l Fida c1,E’lem’un Nisa c3,Kenz’ul Ummal c3 s129,Tarih-i ibni Esir c23 s124.) 83


Bu olayların Alevi-Sünni bölünmesinin başlangıcı olduğu söylenebilir. Özetle İslam’da bölünmeler, iç çekişmeler, suikastlar daha İslam’ın ilk çıktığı anlarda başlamış; Muhammed sağken kendisi iktidarı ele geçirmek ve elde tutabilmek için suikastlar, katliamlar, baskınlar vede yağmalar yapmış, ölümünden sonrada ardılları aynı yollarla gerçekte çıkar için görünüşte ise din uğruna aynı uygulamalara devam etmişlerdir. Başta peygamber olmak üzere tüm halifeler eceliyle ölemediler, ya zehirlendiler, yada suikaste kurban gittiler. Buna ancak çıkar çatışması denebilir. Bu arada unutmadan belirtelim. Ebubekir ve Ömer hazretleri peygamberin cenazesine katılmamıştır ama peygamberle aynı mezarı paylaşmışlardır. Aynı yerde yattıkları ileri sürülür.

03- HADİSLER ve KAYNAKLARI 1-Hadislerin İslam’daki Yeri Hadis olarak da bilinen sünnet İslam inanç sisteminde ne anlama gelir içeriği nedir önce İslam inancında sünnetin yerini görelim. A).Kavli(sözlü) sünnet: Muhammed’in çeşitli konular hakkında söylediği sözlere denir. B).Fi’li sünnet: Muhammed’in bizzat yaptığı eylemlere denir. C).Takriri sünnet: Muhammed sahabenin eylemlerine karşı nötr kalarak, bu yapılan eylemleri bu şekilde tasdik etmesine denir. Bu genel ayrım dışında, bir de sünnetin dereceleri vardır. 1-Mütevatir sünnetler: Bu hadisin ne demek olduğunu ve ne kadar önemli olduğunu Diyanet’ten bir alıntı ile aktarayım; Aklın yalan üzerine ittifak etmelerini kabul etmeyeceği kalabalık bir topluluğun, aynı şekilde kalabalık bir topluluktan rivâyet ettikleri hadise denir. Mütevâtir hadisin bu şekilde aktarılmasına da tevâtûr denir. Mütevâtir hadis lafzî ve manevî olmak üzere iki çeşittir: Lafzî mütevâtir: Bütün râvîler tarafından aynı lafızlarla rivâyet edilen haberlere denir. Mânevî mütevâtir: Lafızları değişik olduğu halde aynı hükmü ifade eden rivâyetlere denir. Mütevâtir haber, ilm-i zarûrî ifade eder. İlm-i zarûrî, reddi mümkün olmayan, kabul edilmesi zorunlu olan bilgi demektir. Böyle bir bilginin doğruluğundan şüphe edilmez. Mütevâtir hadisler, Kur’ân’dan sonra en güçlü dinî delildir. İnanç esasları dahil olmak üzere dinî bütün konularda delil teşkil eder. Hz.Peygamber’in mütevâtir olan hadislerini inkar eden kâfir olur. Hükmünün bağlayıcılığı yönünden Kur’ân âyetleriyle aynı konumdadır. 2-Meşhur sünnetler: Muhammed’den bir veya iki kişinin rivayet ettiği mütevatir sünnetteki çoğunluğa ulaşamayan ama yalan üzerine ittifak edilmesi mümkün olmayan, bu sünneti

84


reddedenlerin fasık olarak sayıldığı sünnetlerdir. Recm hadisi,bu sünnete örnek olarak gösterilebilir. 3-Ahad sünnetler: Bir kişinin bir cemaatten veya bir cemaatin bir kişiden rivayet ettiği sünnetlerdir..Mütevatir ve meşhur sünnetler kadar kati sayılmasa da,bu sünnetle amel edilmesi vaciptir. İslam’daki ilk hadis kitabı “Came’eh” veya “Sahifah” adlı eserdir. Bu eser Hz.Muhammet tarafından Ali’ye yazdırılmıştır. Bir de Salman Farsi tarafından yazılan “Jathaligh Rumi” adlı eser vardır. Diğer kitaplar; Ebu Rafa’nın “El-Sunna”, “El-Ahkam” ve “El-Gazaya 2” adlı eseri ve Salim İbn Gays Helali’nin “Antoloji”sidir. Hadis konusunda ayrıca sahabeler tarafından derlenmiş olan ve yalnızca bazı isimlerle bölümlerin bize ulaştığı eserler vardır. Sonuç olarak islami inanç sisteminde Hadisler enaz Kuran kadar önemli yer tutmaktadır. Hadisler Kuranda sık sık ayetlerde vurgulanan bir olaydır, kurana göre sadece kuran hükümleri değil Hadis yani sünnet hükümleri de uyulması zorunlu kurallardır. Bunu ayetler ve örnekleriyle görelim. Nisa-59 “İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan (Kur’andan) ve Resulünden (Sünnetten) anlayın!” Nisa-80 “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” Haşr-7 “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.” Burada “Peygamber’e itaat” demek, Kuran ayetlerine itaat değildir. Eğer sadece “ayetler” olsa, hem Peygamber, hem de “Allah”ın aynı ayette olması anlamsız olur. Demek ki “Peygamber’e itaat” farklı birşeydir, o da hadislerdir. Nisa-113 “Allah sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir.” Bunun gibi çok ayet var. Kitap ve “hikmet” aynı şey olamaz. Aynı şey olsa, sadece “kitap” derdi. Kitap (Kuran), Hikmet (Hadisler) anlamına gelmektedir. Konuyla ilgili diğer ayetlere de bakalım: Nahl-64 “İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu Kitabı sana indirdik.” Nisa-65 “Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.” Ahzab-36 “Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.” Araf-157 “O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.”

85


Tevbe-29 Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dini (İslamiyet’i) din edinmeyen kimselerle; zelil bir halde kendi elleriyle (boyun eğerek) cizye verinceye kadar savaşın. Araf-158 “Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!” Enfal-20 “Allah’a ve Resulüne itaat edin!” Ahzab-21 “Resulullahta sizin için (uyulması gereken) güzel örnekler vardır.” Feth-13 “Allah’a ve Resulüne inanmayan (kâfir olur) kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.” Bekara-269 Allah, dilediğine hikmeti verir. Hikmet verilene de, çok hayır verilmiştir. Bekara-151 “Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.” Bu ayetlerde açıkça müslümanlar için sadece kuranın değil Hz.Muhammedin de sözlerinin ve davranışlarının inanç yönünden önemli olduğunu, uyulması gereken kurallar, örnek alınması gereken davranışlar olduğu ortaya konmaktadır. Hadis anlayışı kuranla uyumlu ve kurana göre de zorunludur. Demek ki, hadisleri inkâr ederek olmuyor. Tüm Kuran tefsirleri “hadisler” sayesinde yazılmıştır. Hadisler olmadan Kuran”tefsir”leri yazılamazdı. Hadisler, İslam tarihinde “kara bir leke”dir, tıpkı bazı ayetler gibi. Bazı hadisleri vicdanların kaldırmadığı bir gerçek. Ancak bu hadisleri reddetmek “dürüst” bir davranış değildir. Hadisler islamın gerçeğidir inkâr edilemez.

2-Hadis Kaynakları Kütüb-i sitte Altı kitap anlamına gelmektedir. Ehl-i Sünnet tarafından en sağlam hadis kaynakları olarak kabul edilmektedir. Bu eserler güvenilir anlamında Sahih denmektedir Sahih Yazarları: Buhari, Müslim, Nesai, Tirmizi, Ebu Davud, İbn Mace. En ünlü hadis kitabı olan Buhari’de, mükerrer olanlar dâhil 7275 tane hadis vardır. Mükerrerlerin olması başka raviler tarafından da rivayet edilmesinden dolayıdır. İkinci ünlü hadis kitabı Müslim’de de, 7275 hadis vardır. Büyük kısmı birbirinin aynıdır. Hadis kitaplarında mükerrer hadisler çok olduğu için hadis sayısı çok sanılmaktadır En çok hadis rivayet eden kişiler ve aktardıkları hadis sayıları aşağıya çıkarılmıştır: Abbas bin Abdülmuttalib: 35 Abdullah bin Mesud: 848 Abdullah bin Ömer: 2630 Adiy bin Hatim-i Tai: 66 86


Aişe : 2210 Ali bin Ebi Talib: 586 Ammar bin Yaser: 62 Bera bin Azib: 305 Câbir bin Abdullah: 1540 Ebu Bekr-i Sıddık: 42 Ebu Hureyre: 5374 Ebu Katâde: 170 Ebu Musa el-Eşari: 360 Ebu Said-i Hudri: 1170 Ebu Zer-i Gıfari: 281 Ebüdderda: 174 Enes bin Mâlik: 2230 Hafsa : 60 Huzeyfe bin Yemani: 100 Meymune: 46 Osman bin Affan: 146 Ömer bin Hattab: 500 Sa’d bin Ebi Vakkas: 270 Said bin Zeyd: 48 Selman-ı Farisi: 60 Übeyy bin Ka’b: 164 Ümmü Seleme: 378 Toplam :19855 Bunlardan başka da hadis rivayet edenler olmuşsa da, çok az olduğu için kitaplara geçmemiştir. Bir de, aynı hadis-i şerifi birçok kimse rivayet etmiştir; çünkü toplulukta konuşulunca herkes duymuştur. Yüz kişi duymuşsa yüzü de, bir hadis-i şerifi rivayet etmiştir.

87


Yani hadisler gelişi güzel yok farzedilemez, içeriği nekadar rahatsız edici olursa olsun bu yollarla bize ulaşan hadislerin doğruluk ihtimali çok yüksektir. Sadece içerikleri çağa uymadığı için günümüz müslümanları tarafından inkar yolu seçilmektedir.

3-Kutub-i Sitte’den Hadis Örnekleri Resulullah (sav)’la birlikte Beni’l-Müstalik Gazvesi’ne çıktık. Arap esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü üzerimizde bekarlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve: “Aramızda Resulullah (sav) varken, ona sormadan azil (Boşalmadan penisi çekmek) yapmak olur mu?” dedik ve sorduk. “Hayır!” buyurdular. “Bunu yapmamanız gerekir. Kıyamete kadar geleceği takdir edilen her canlı mutlaka yaratılacaktır (siz tedbirinizle önüne geçemezsiniz).” (Kaynak: Buhari, Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim, Nikah 125, (1438); Muvatt ) “Adamın birisi Rasulullah’a gelir ve der ki: Bizim bir cariyemiz var. Bize hizmet eder; bizimle hurma sular. Ben bazen onunla buluşurum. Ancak, çocuk doğurmasını istemiyorum. Rasulullah (s.a.v.) ona şöyle dedi: İstersen azil yap. O’nun kaderinde ne varsa o olur.” (Ahmed, Ebu Davud ve Müslim, K. Nikâh, 2606) Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık olan kanadıyla korunur. (Ebû Dâvud, Et’ime 49, Buhârî, Tıbb 58, Bed’ü’l-Halk 14; İbnu Mâce, Tıb 31, Nesâî, Fera’ 11) Resulullah (sav)’a bir hırsız getirilmişti. “Öldürün onu!” diye emretti. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü, bu adam sadece çaldı” denildi. Bunun üzerine “Öyleyse (elini) kesin!” dedi ve derhal eli kesildi. Sonra aynı adam ikinci sefer getirildi. Yine: “Öldürün onu!” diye emretti. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı” dendi. Bunun üzerine “Öyleyse kesin!” dedi ve derhal (sol ayağı) kesildi. Sonra üçüncü sefer getirildi ve hırsızlık yaptığı söylendi. Hz. Peygamber: “Öldürün onu!” diye emretti. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı” denildi. Bunun üzerine: “(Sol elini) kesin!” diye emretti. Sonra aynı adamı dördüncü kere getirdiler. “Öldürün onu!” buyurdu. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı” dediler. Bunun üzerine “(Sağ ayağını da) kesin!” diye emir buyurdu. Aynı adam beşinci sefer getirildi. Hz. Peygamber (sav): “Öldürün onu” diye emretti. Hz. Cabir (ra) der ki: “Adamı götürüp öldürdük. Sonra sürüyerek götürüp bir kuyuya attık. Üzerini de taşla doldurduk.”(Kaynak: Ebu Davud, Hudud 20, (4410); Nesai, Sarik 15, (890,91)) Hz.Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Geceleyin köpeklerin havlamasını ve merkeplerin anırmasını işittiğiniz zaman, şeytandan Allah’a sığının. Çünkü onlar, sizlerin görmediklerinizi görürler.” (Ebu Davud, Edeb, 105-106, no: 5103) “(Güneş) Arş’ın altında secde yapmaya gider; bu maksatla izin ister, kendisine izin verilir. Secde edip kabul edilmeyeceği, izin isteyip izin verilmeyeceği zamanın (kıyametin) gelmesi yakındır. O vakit kendisine: ”Geldiğin yere dön!” denir. Böylece battığı yerden doğar.” 88


(Buhari, Tefsir Ya-sin 1, Bed’ul-Halk 4, Tevhid 22,23, Müslim, İman 250, (159), Tirmizi, Tefsir, Ya-sin, 4225) “Ureyne ve Ukeyle kabilelerinden bir grup Medine’ye gelerek Müslüman oldular. Medine’nin havası onlara dokununca Peygamber onlara deve sidiği içmelerini öğütledi. Adamlar develeri dağıttılar ve çobanı da öldürdüler. Peygamber onları yakalattı, ellerini ve ayaklarını kesti, gözlerini oydu, çölde susuz ölüme terk etti. Biz onlara su vermek isteyince, Peygamber bizi engelledi.” (Buhari Tıp5/1, Hanbel 3/107,163) Peygamber’in döneminde, “gece baskınları” düzenlenirdi. Peygamber’in emriyle, “Öldür, öldür!” nidaları haykırılırdı. Sonra da yağmaya girişilirdi. (Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2368; Ibn Mace, Cihad/30, hadis 2840) Filistin’de, “Ubna” (sonraları Yübna denmistir) denen bir yere Peygamber bir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyrugu veriyordu: “Sabahleyin, Übna’ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak!” Ve, Übna köyü yakılıyordu. Içindekilerle birlikte. (Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2616, c.3, s.88, ayrica, s.124’deki 2 no.lu not; Ibn Mace, Cihad/31, hadis no: 2843, c.2, s.948) Peygamber’e arkadaşlarından biri şöyle sordu:”Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında, müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor, ne dersin?” “Onlar da öbürlerindendir.(Kadın ve çocuklar da onlardandır.) (Bkz.Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672; Ibn Mace, Cihad, hadis 2840; Ahmet Ibn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, hadis 1570) İki yöneticiye birden onay verildi mi, birini öldürün. [1710-Müslim] [1711-Müslim] Hırsızlıkta ısrar edenleri öldürün. [1631-Ebû Dâvud-Nesâî] Toplum içinde casusvari gizli bir şey söyleyeni öldürün. [1118-Buhârî-Müslim-Ebu Dâvudİbnu Mâce] İçki içmede beşinci kez ısrar edenleri öldürün. [1643-Ebû Dâvud-Tirmizî] Kur’an okudukları halde traş olanları öldürün. [4816-Buhâri-Müslim-Muvatta-Nesâî-Ebu Dâvud] Evliyken zina edenleri taşlayarak (recmederek) öldürün. [1111-Buhârî] [1606-BuhariMüslim-Tirmizi-Ebu Davud-Nesai-İbn Mace] Bazı nedenlerden dolayı vazgeçildi. [1609Muvatta] [1597-Ebu Davud] [1598-Tirmizî-Ebu Dâvud-Nesâî-İbnu Mâce] Namazı terkedenler öldürülebilir. [2117-Ebû Dâvud] Dinden dönenleri öldürün. [1585-Muvatta] [1558-Ebu Dâvud-Nesâî] [676-Nesâî] [1586-Ebu Dâvud-Nesâî] Bintu Muhayyisa, babasından naklediyor: “Allah Teâlâ Hazretleri, Peygamberine, yahudilerin tasarladıkları suikasdı bildirince, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Yahudi erkeklerden 89


kimi yakalarsanız onu hemen öldürün!” ferman buyurdu. Bunun üzerine babam Muhayyısa (radıyallahu anh), yahudi tüccarlarından biri olan Şebîbe’nin üzerine atılıp öldürdü. Amcam Huvayyısa o sırada henüz müslüman değildi ve babamdan daha yaşlıydı. Babama hem vuruyor ve hem de: “Ey Allah’ın düşmanı! (onu nasıl öldürürsün?) Karnındaki yağ belki de onun malından!” diyordu. Babam şu cevabı verdi: “Bana onu yapmamı öyle bir zat emretti ki, eğer seni öldürmemi emretse seni de sağ bırakmazdım.” Amcam o esnada müslüman oldu.” [4240 Ebu Dâvud, Harac 22, (3002).] Eşcinsellik yapanları öldürün. [1614-Tirmizî-Ebû Dâvud] Birliği bozanı, tefrika çıkaranı öldürün. [1711-Müslim] [4775-Müslim-Ebu Davud-Nesâî] 10 yaşında namazı terkeden çocuklarınızı dövün. [2336-Ebû Dâvud-Tirmizî] Peygamber hainlerin yakılmalarını emretti, sonra caydı. [1060-Buhârî-Ebu Dâvud-Tirmizî] Yılanları ve kertenkeleyi öldürün.(4948-Müslim-Ebu Davud-Tirmizî, 4943-Ebu DavudNesâî) Resulullah (sav) buyurdular ki: “Şu resimleri yapanlar var ya, -bir rivayette: “Şu resimlerin sahipleri var ya! Kıyamet günü azab olunacaklar. Onlara: “Şu yaptıklarmızı diriltin” denir.” Buhari, Libas 89, Tevhid 56; Müslim, Libas 103, (2018); Nesai, Zinet 114, (8, 215) Resulullah (sav) bir seferden dönmüştü. (O yokken) ben, yüklüğün önüne, üzerinde resimler bulunan bir bez çekmiştim. Resulullah perdeyi görünce, çekip attı, (öfkeden) yüzü de renklenmişti. “Ey Aişe!” buyurdular, “bil ki, Kıyamet günü insanların en çok azab görecek olanı Allah’ın yarattıklarını taklid edenlerdir.” Hz. Aişe rivayetine devamla dedi ki: “Biz o bezi kestik bir veya iki minder yaptık.” Buhari, Libas 91, 95; Müslim, Libas 87, (2105); Muvatta, İsti’zan 8, (2, 966, 967); Nesai, Zinet 112,113, (8, 213); İbnu Mace, Libas 45, (3653)

04- ARAP TANRISI ALLAH 1-Allah Kelimesinin Kökeni Allah kelimesinin kökenine dair, “EL-İLAH” ve “AL-İLAH” adlı “Ay tanrısı” adları ortaya atılmış ve Allah kelimesinin kökeninin bu olduğu söylenmiştir. Fakat tarihte hiç bir zaman bu isimlerde herhangi bir tanrıya tapılmamıştır. İslamcı yazarlar, bu iddialara karşılık olarak “AL” ve “EL” kelimelerinin Arapça’da, İngilizce’deki “THE” artıkelinin karşılığı olduğunu, “İlah” kelimesinin ise, Arapça’da tanrı manasına geldiğini ve dolayısıyla Allah kelimesinin kökeninin bu olmasının normal olduğunu söyleyerek yanlışın üstüne yalan katmışlardır. 90


Herşeyden evvel, Arapça’daki “EL” ve “AL” ekleri İngilizcedeki “THE” sözcüğünün karşılığı değildir. Eğer böyle olsaydı, Kuran denmez, “El Kuran” veya “Al Kuran” denirdi; tıpkı İngilizcede “the Quran” dendiği gibi. Başka bir örnekle, Hitap edilen kişi, bahsedilen kişiyi mutlaka tanıyorsa veya bahsedilen kişi insanların çoğunluğu tarafından tanınıyorsa, isminin başında the the kullanılır ki o isim bir başkası ile karıştırılmasın. Eğer “AL” ve “EL” ekleri, the ile aynı anlamda artıkeller olsalardı, Muhammed için de “El-Muhammed” veya “AlMuhammed” denmesi gerekirdi. Oysa işin gerçeği “Al” ve “El” sözcükleri Arapça değildir. Bu kelimeler Sümer ve Babil dillerinden İbranice ve Arapçaya girmiştir. Onların anlamı şudur: “TANRI” Evet, “al” ve “el” kelimelerinin anlamı Tanrı’dır. Örneğin Babil dilinde, “Ba-al” adlı tanrının adının manası; “Bağ tanrısı”dır”. Babil’in meşhur asma bahçelerini korumakla görevli bağ tanrısıdır. Asıl adı ise “Bağ-Al” dır. Bu al ve el kelimeleri Yahudilerin Babiller ve Sümerler ile olan kültürel ilişkileri sonucu İbraniceye girmiştir. Arapçaya da İbraniceden geçmiştir. Bu kelimeler sadece tanrı manasına gelmez, aynı zamanda da “yüce, ulu” gibi anlamlarıda vardır. Hatta bu kelimeler, insan isimlerinin başlarına da takı olmuştur. Çünkü o dönemler, tanrılaştırılmış kutsal rahipler ve hükümdarlar çoktur. Aşağıda, Sümer ve Babil’den ithal bazı tanrıların adlarını görüyorsunuz: Al-Lat Al-Uzza Al-Menat Kıb-el-La Hub-al Ba-al Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. El ve Al kelimeleri, bu gün halen İbranice’de “TANRI” manasında kullanılmaktadır. Hatta El veya Al kelimesinin yanına hiç bir şey ilave edilmediğinde, “tanrıların babası” yani “baba tanrı” anlamına gelmektedir. Yukarda da anlattığımız gibi bu kelimeler İbraniceye daha eski kültür dillerinden geçmiştir. Örneğin Sümerce, Akada’ca, Babil dili ve eski Mısır dillerinin bazılarında, al ve el kelimeleri tanrı manasındadır, hatta baş tanrı manasındadır. Francois Lenormant, “Chaldean magic and its origin and development” adlı kitabında, Al kelimesinin tanrı manasında olduğunu, hiç bir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde detaylarıyla anlatıyor. “ALLAH” kelimesinde ki “AL” hecesini açıkladık. Şimdi geçelim “LAH” hecesine. O hece aslında “LAH” değil, “LA” hecesidir. İbranice ve Arapçaya “LAH” olarak girmiştir. Arapça ve İbranice kelimeleri ithal ederken kelimelerin sonlarına H harfi eklerler. Çünkü bu dillerde H harfi bir ayraç gibi kullanılarak, üstüne vurgu yapılarak kullanılır. Allah kelimesinin esası “AL-LA” dır. “EL-LA” veya “EL-LE” de diyebilirsiniz. Çünkü sadece lehçe farkı yapmış olursunuz. “LA” hecesi ise DİŞİLİK EKİDİR. Sümer ve Babil kaynaklı bazı tanrıçaların ve hatta bayanların isimlerin sonlarına eklenir. Örnekler: 91


Sinder-el-la Mu-al-la Raffe-el-la Ley-la Sühey-la Gabri-el-la Annabel-la Şimdi “AL” ve “LA” hecelerini toplayalım. AL+LA = TANRIÇA Nitekim bu “ELLA” veya “ALLA” sözcüğü, pek fazla kullanılmayan bir sözcük olsa bile halen İbranice’de manası “TANRIÇA” olarak kalmıştır: “La ilahe il Allah” diyenler aslında “tanrıçadan başka tanrıça yoktur” diyorlar. Çünkü Al-Lah zaten üniversal dilde tanrıça demektir. “İlahe” ise Arapça’da “tanrıça” demektir. Kimileri “tanrıça” kelimesinin Arapça’da karşılığının “elahim” olduğu yalanını söylese de, elahim, İbranice’deki “Elohim” kelimesidir ve her iki dilde de “tanrılar” manasına gelmektedir. “La ilahe il Allah” Yani bir değil iki kere tastikli tanrıça. Yahudiler, Anadolu’nun ana tanrıçası olan “Kıb-El-Le”yi, “Kab-Al-Lah” olarak telahfus ederek tanrıları arasına kattılar. Fakat onu fazla önemsemediler. Çünkü Yahudilerde tanrı ve tanrıçadan bol bir şey yoktu. Al-la veya Al-lah Yahudiler ve Araplarda farklı manalarda kullanılır. Çünkü Yahudilerle bir soy olan Araplar, Sümerlilerin ana tanrıçası Kıb-El-La’yı ANA TANRIÇA edinmişlerdi. Ana tanrıça edindikleri için ise, başındaki “kıb” hecesine gerek duymamışlardır. Çünkü Al-La veya El-La veya El-Le kelimesi, zaten TANRIÇA demekti. Fakat şimdiki Yahudiler olan Israiloğulları bunu yapmadılar çünkü onlar Kıb-El-La’yı ana tanrıça edinmediler. Zira onların tanrıları ve tanrıçaları çoktu. Diyebilirsiniz ki, “Arapların da tanrı ve tanrıçaları çoktu”. Evet ama Kıb-El-La’yı ana tanrıça edindiklerinde, onun eş değerinde başka bir tanrı veya tanrıçaları yoktu. Diğer tanrı ve tanrıçaları daha geç dönemlerde ithal edilerek önem kazanmaya başladı. Kabe’de o dönemlerde baş put’un Allah olmasının sebebi budur. Çünkü o, Arap milleti ortaya çıktığında onların ilk tanrıçaları idi. Allah da aslında Ay kökenli bir tanrıçaydı. Çünkü Mezapotamya ve anadolu’nun ay tanrıçası Kıbele (Kıble)’den devşirmedir. Daha sonraları ataerkil dinlerin etkisiyle melezleştirilerek cinsiyeti yok edildi. Özellikle İslamın gelişiyle tamamen erkek hüviyetine büründürüldü ve cinsiyeti de inkar edilmeye başlandı. Allah (Kıble,Kıbele) neden Ay kökenlidir? Ay’ın manası nedir? Bilinç insanoğlu’nun ortaya çıkışından çok sonra başladı. Ancak, bilinç başlar başlamaz aniden şimdiki seviyesinde ortaya çıkmadı. Dolayısı ile, insanoğlu yarı bilinçli, hatta az bilinçli dönemlerini de yaşadı. Yani, seviye bakımından, şimdiki hayvan ve insan arası birşeydi. Kendinizi o dönemde doğmuş yarı bilinçli, zekası kıt bir insan olarak düşünün. Kendinizin hakkında hiç birşey bilmediğiniz bir gezegende buluyorsunuz. Böyle bir ortamda, o kıt

92


zekanızla bile olsa, ilk gözlemlemeye çalışacağınız şeyler, yeryüzündeki canlılar ve gökyüzündeki yıldızlar, gezegenler olacaktır. Çünkü ilk dikkat çekecek olanlar bunlardır. Yıldızlar taşlar gibi ölü değildi, onlar hereketliydi. Bir görünüp bir kayboluyorlardı. Bunların içinde en hareketli olanları Güneş ve Ay idi. Aynı zamanda da onların gözünde, gökyüzündekilerin en büyük olanlarıydı. İşte bu yüzden, yıldızlar canlı olmalıydı. Hele ki; bazen yarım ay olup, şekilden şekile giren, bazen büyüyüp, bazen küçülen Ay, mutlaka canlı olmalıydı, Ayrıca Ay, hem ışık veriyor, hem de doğarak, batarak çok uzun bir mesafede hareket ediyordu. O mutlaka canlı olmalıydı. Pekiyi ya Güneş? O en koskoca olanı? Ne kadar ilginç bir şey o değil mi? Bazen ormanlar yanarken çıkan o sıcak ve sarı şeyden yayıyordu.(Alev) Bu çok büyük bir etkinlik; koskoca dünyayı ısıtıyor, bitkileri yeşertiyordu. O da Ay gibi çok fazla hareket ediyordu. Evet evet, o mutlaka canlıdır. Canı ne zaman isterse o zaman ısıtıyor, bitkileri canı istediği zaman yeşertiyor. Kızdığı zaman, ormanlara o sarı ve sıcak şeyden gönderip yok ediyor. O, o sarı şeylerden bizim üzerimize de gönderiyor. Demek ki bizi görüyor ve biliyor. O sarı ve sıcak şeyleriyle bazen bizi bunaltıyor, ceza veriyor, bazen ise soğuk kış aylarında bizi bunaltmadan ısıtıyor, üşümekten kurtarıyor. Evet, evet bütün bunları yapan, bizi tanımıyor olamaz, hele hele ölü hiç olamaz. Ay da geceleri o sarı şeylerden gönderiyor ama onunkiler sıcak değil. Fakat bize yol gösteriyor. O ikisi neden hep buradalar? Neden başka yerlere gitmiyorlar? Gitseler bile geri geliyorlar? Neden bizlerle ve bizim Dünyamız ile bu kadar ilgileniyorlar? Yoksa burası onların mı? Güneşin o sarı şeylerden gönderdiği bitkiler, onun kendi bitkileri mi? O yüzden mi onları yeşertip yaşatıyor? Kendi bitkileri olduğu için mi? Ama bize de o sarı şeylerden gönderiyor? Bizimle de ilgileniyor. Yoksa biz de mi onunuz? Onlar çok güçlü, hiç düşmanları yok. Şimdiye kadar onlardan daha güçlü bir şeyin onları kovaladığını veya avladığını görmedik. Pekiyi ya yıldızlar? Onlarda da var o sarı şeylerden. Onlar kim? Olsa olsa o iki tane büyük şeyin çocukları olabilirler. Acaba bu iki şeyden hangisi dişi? Olsa olsa o geceleri çıkan dişi olabilir. Çünkü o daha küçük ve daha az güçlü. O büyük olanı ise çok büyük ve çok güçlü. O sarı şeylerden en çok onda var. Demek ki o da erkek olanı. İlk bilinç başladığında, işte buna benzer, ilkel ama çok da mantıksız olmayan düşünceler ürettiler. Ve bunun neticesinde, Güneş ve Ay’ı efendileri olarak kabul edip, onlara tapınmaya başladılar. İnsanoğlunun ilk tapındığı şeyler, Güneş ve Ay’dır. Bütün diğer tanrılar bunlardan türemiştir. Çünkü doğaya gözle görülür bir biçimde en çok etki edebilen bu ikisi idi. Doğayı yönetiyorlardı. Allah kelimesinin manasının tanrıça olduğunu anlattık. Pekiyi ama onun bir de simgesi olması gerekmiyor mu? Evet gerekiyor. Yukarıda ne demiştik? “İlk tanrılar Ay ve güneş idi” demiştik değil mi? Allah bir tanrıça olduğuna göre, onun simgesi ne olabilirdi?

93


Elbette ki çoğu tanrıça figürlerinde olduğu gibi, onun da simgesi Ay olacaktı. Çünkü ilkel insanlardan başlamak üzere binlerce yıl güneş ve Ay’ı canlı sandılar, ve Ay’ın dişi, Güneş’in ise erkek olduğunu, yıldızların ise onların çocukları olduğunu düşündüler. İşte bu yüzden Allah’ın simgesi Ay’dır. Neden Allah’ın simgesi Ay’dır? Çünkü o bir Ay tanrıçasıdır da ondan. Tanrıçaların hepsi Ay kökenlidir. Tanrıların ise hepsi Güneş kökenlidir. İneğin boynuzları da Ay’ı simgeler. Çünkü iki boynuzu tek parça olarak düşündüğünüzde hilal şeklindedir. Bazı dinlerde ineğin kutsal olmasının sebebi de budur. Bazı simgelerde hem boynuz (Hilal olarak) hem de daire şeklinde dolunay birlikte verilir. Ay ile ilişkisi olan tanrılar mutlaka tanrıçadır. Fakat Allah putunun bir başka özelliği daha var. Çünkü o aynı zamanda da içinde yuvarlak bir kara taş barındırıyor. O kara taş, Allah’ı simgeleyen diğer putdur. İslam öncesi putperest Araplar, aynen şimdiki müslümanların yaptıkları gibi, Allah putunun etrafında dönerek hac vazifelerini yerine getiriyorlardı. Ve aynen şimdiki gibi, orada şeytan taşlıyorlardı. Ay tanrıçası Kıble’nin kara taşı kayıp yada çalındı. Söylentilere göre, Roma imparatorluğu zamanında, Roma şehrine götürüldü. Yine bir rivayete göre şu anda Vatikan’da saklanıyor. Hatta Kıbele’nin kara taşının çalınarak Kabe’ye götürüldüğü ve o kara taşın oradaki taş olduğu dahi söyleniyor. Fakat Kıble’nin kara taşı her nerede olursa olsun, onun bir kara taşı vardı. Kıbele inanırları, o kara taşın etrafında dönerek hac vazifelerini yerine getirirlerdi. O zamanki inanışa göre, Tanrıça Kıble ve tanrı Attis birbirlerine aşık oldular fakat kavuşamadılar. Bunun üzüntüsünden, tanrı Attis kendi cinsel organını keserek erkekliğini bitirdi ve bu sırada kan kaybından öldü. Kıbele yüzyıllar boyunca üzüntüsünden gözyaşı döktü. Bunun üzerine bazı dindar kişiler Kıbele ayinleri esnasında hüzünlenerek kendi cinsel organlarını kesme yoluyla mahtem tuttular. Bunu yapanlar, Kıbele rahipleri, yani gallos oldular ve saygı duyuldular. Ve sonunda Kıble’nin döktüğü göz yaşları tanrı Attis’i diriltti ve bu adet kalktı. İşte İslamdaki sunnetin kökeni de buradandır. Maksat Kıble’nin yas’ına ortak olmaktır. Not: Gerçek Kıble, gerçekten de sevilesi bir tanrı idi. Ve gelmiş geçmiş tüm tanrılar arasında hiç bir tanrı onun kadar sevilmemiştir. İnsanlık ona çok şey borçludur. Çünkü o erkekleştirilmiş sahte Kıble olan Tanrı Allah ve benzeri tanrılar gibi savaşmayı ve kavgayı değil, sevmeyi aşıladı. Tanrıça Kıbele’nin dininde çok fazla tapınak yoktur. Çünkü her nerede olurlarsa olsunlar, Kıble’ye yönelerek selama durmak vardır. Matthew Bunson’un “A dictionary of the Roman Empire” kitabında, bu rituellerin bir kısmını bulabilirsiniz. Dua ederken elleri avuçları yukarı doğru açmanın kökeni de Ay tanrıçalarının dinlerindendir. Ay’ın ışığına nur denirdi. Avuçlar açık ve yukarıya bakacak şekilde dua edilirdi ki; avuçların içi Ay’dan gelen nur ile dolsun. Sonra da avuçlarda toplanan nur, yüze sürülür. Yani nur ile yüz yıkayıp, günahlardan arınmak. 94


2-Arap Mitolojisinde Tanrı Allah Arap mitolojisinin öğeleri belirgin biçimde günümüze ulaşamamıştır, yine de daha sonra İslam döneminde bazı kaynaklarda çok kısa ve yalınca tanımlandıkları olmuştur. Ayrıca İslam dininin kutsal kitabı Kur’an’da dönemin Araplarının inançlarına dair bazı tanımlar içermektedir. Kur’an’da İslam öncesi Arapların cinlere tapındığı (Sebe-41), meleklere tapındığı (Zuhruf-19) ve dişi tanrıçalara tapındıkları (Nisa-117) geçmektedir. Arap mitolojisine dair Kur’an’da geçen en belirgin öğe de onların Yaratıcı sıfatı bulunan belirli bir baş tanrıya tapındıkları fakat bunun dışında, bu baş tanrı ile kendileri arasında aracı olmaları için, çeşitli daha küçük tanrılara tapındıklarıdır (Ankebut-61,63; Zumer-3 vd.) Ayrıca tapındıkları ve putperestlik geleneğini sürdürdükleri bu tanrıların bir kısmını Allah’ın Kızları yani baş tanrının çocukları olarak gördüklerine ve onları Allah’ın onları affetmesine dair şefaatçi bildiklerine dair ifadeler de vardır. Bu düşünceleri destekleyecek şekilde dönemden bugüne kadar ulaşan bazı şiir metinlerinde, “Allah” adıyla andıkları yüce bir Tanrı’ya dair bilgiler bulunmaktadır. Tefsirciler Zümre-3 ayetini yorumlarken, İslam öncesi dönemde bölgedeki insanların Allah veya tek yaratıcı Tanrı’ya inandıklarını ama melekleri veya bir tür ilahları, kendilerini Yaratıcı Tanrı’ya yaklaştırsınlar diye aracı kıldıklarını bu aracı ilahlara ve putlarına taptıkları şeklinde açıklamıştır. (Seyyid Kutub, Fî Zilâl-il Kur’an, 8. cilt, Zümer Suresi, 3. ayet, s. 567 – Dünya Yayıncılık, İstanbul, 1991 ve Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, 5. cilt, Zümer suresi, 3. ayet, s. 93-95, İnsan Yayınları, İstanbul, 1991.) Nisa-117 “Onlar, Allah’ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar. Hâlbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar.“ Ankebut-61 “Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar? “ Zumer-3 “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.“ Yine de bunun daha sonraki dönemlerde Müslümanlar tarafından, politeistik tanrıların isimleri yerine metinlere geçirildiği şeklinde iddialar da mevcuttur. Genel görüş bu iddaları içinde çeşitli putların ve politeistik inançta inanılan tanrı isimlerinin yer aldığı şiir parçalarının da bugüne ulaştığı gerekçesiyle reddeder. Ayrıca İbnu’l-Kelbî’nin kaleme almış olduğu “Kitabu’l Asnam”da Arapların Allah adıyla andıkları bir tanrının yanı sıra farklı tanrılara da tapındıklarına dair bilgiler mevcuttur. Ek olarak bazıları Allah isminin Mekke’de bulunan

95


putlardan veya politeistik tanrılardan birinin adı olabileceğini veya yüce bir tanrının isminden çok genel anlamda tanrı sözcüğü yerine kullanıldığını öne sürmüşlerdir. Arap mitolojisinin tamamen çoktanrıcı bir temel üzerine mi kurulduğu yoksa daha çok henoteistik (bir tanrıya bağlanırken diğer tanrıların varlığını da kabuletmek) bir temele mi sahip olduğu bilimsel anlamda belirsizdir. Sonuç olarak Hz.Muhammed peygamberlik öncesi putperesken tapındığı tanrısını tek tanrı haline getirip geri kalan tanrıları ortadan kaldırmıştır.

3-Kuran’da Tanrı Allah İnsan Şeklinde Tasvir Edilir. İmam çevresindekilere vaaz veriyormuş. “Allah gözle görülmez, kulakla duyulmaz, elle dokunulmaz. Ne yerdedir, ne göktedir…” Bektaşi dayanamamış demiş ki; “Ya, sen şuna ‘Yok’ diyeceksin, ama dilin varmıyor!. Çoğu kişi günümüz modern bilimine dayanarak Allah her yerdedir, başka boyuttadır gibi laflar etse de ayetleri ve hadisleri çarpıtmadan okursak İslam’ın tanrısının nerde ve neye benzediğini açıkça görebiliriz. Bir de kutsal denilen kitapları yazanların kafası o kadar karışıktır ki ne olduğuna tam karar verememişlerdir. Tanrı Allah erkektir zevcesi olmadığını söyler. Yani bekardır. Bazı dillerde Arapça’da dahil olmak üzere eril ve dişil artikeller kullanılıyor. İngilizcede Allaha o derken “he” kullanılıyor ve Arapçada da huve(o) eril takısı kullanılıyor. Tıpkı, Kul huve’llahu ehad(O Allah birdir) de olduğu gibi. Arapça’da o(kadın) lar için seslendiğimiz zaman İngilizce’deki she kullanmamız gerekiyor bu da Arapça’da hiye demek. Allah’a huveo deniliyor. Yani Kuran’da Allah’tan erkek olarak bahsediliyor. İhlas-3 “Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).” Enam-101 “…O’nun nasıl oğlu olur ki, eşi olmamıştır.” Söz konusu kelime “sahibetü” dür. Bunu bir çok meal ve diyanet eski meali “zevcesi” yani hanımı diye tercüme etmişlerdir. Fakat işe ayıkanlar ve yeni diyanet meali “eşi” diye tercüme etmişlerdir. İnsan Suretindedir; yüzü, gözü, kulağı, elleri ve insani duyguları vardır. Bakara-255 (Ayetel Kürsi) “… Diridir Kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. …” 3457 – Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Sizden biri kardeşiyle dövüşünce yüze vurmaktan sakınsın.” Müslim’in rivayetinde şu ziyade var: “…zira Allah Adem’i kendi suretinde yaratmıştır.” [Buhari, Itk 20; Müslim, Birr, 112, (2612).] 96


(…) Bize Nasr b. Ali El-Cehdamî rivayet etti. (Dedi ki): Bana babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize Müsennâ rivayet etti. H. Band Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdurrahman b. Mehdi, Müsennâ b. Saîd’den, o da Katâde’den, o da Ebû Eyyûb’dan, o da Ebû Hureyre’den naklen rivayet etti. Ebû Hureyre, Resûlullah buyurdu demiş. İbnu Hâtim’in hâdisinde ise Peygamber’den naklen ibaresi vardır: “Biriniz kardeşiyle kavga ederse yüzden kaçınsın! Çünkü Allah Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır.” buyurmuşlar. (Sahih-i Müslim / 45- İyilik, Sile ve Âdâb Bahsi / 32- “Yüze Vurmanın Yasak Edilmesi” Babı-115) Bize Muhammed b. Râfi’ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdürrezzak rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ma’mer, Hemmam b. Münebbih’ten naklen haber verdi. Hemmam: Bize Ebu Hureyre’nin, Resûlullah den rivayet ettikleri şunlardır… diyerek bir takım hadisler nakletmiştir. Onlardan biri de şudur: Resûlullah : “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı. …” buyurdular. [Sahih-i Müslim / Cennet / 11- “Cennete, Kalpleri Kuş Kalbi Gibi Olan Bir Takım Kavimler Girecektir” Hadisi Babı-28- (2841)] Şura-11 “Gökleri ve yeri yaratandır, size kendi nefislerinizden eşler ve davarlardan da çiftler yaratmıştır. O sizi bu yolla üretip çoğaltıyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur ve O, herşeyi işitendir, görendir.” Diyanet’in resmi çevirisinde bu anlam verilmiş. sözlerini tam karşılığıysa şöyle: “… O’nun (Tanrı’nın) benzeri gibi bir şey yoktur…” Bu ayet tefsirlerde şöyle yorumlanır: “O’nun kendisinin benzerinin bulunması şöyle dursun, benzeri’nin bile benzeri yoktur…”(Bkz. Elmalıh Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 6/4225.) “Tanrı’nın benzerinin olmadığı” anlatılmak isteniyor. Daha doğrusu böyle demek istendiği savunuluyor yorumlarda. Bununla birlikte “Tanrı’nın benzeri yoktur” sözü, Kur’an’ın bütü’nünde ve hadislerde tanıtılan “Tanrı’ya pek uymuyor. Çünkü gerek ayetlerde, gerek hadislerde Tanrı’nın nasıl tanıtıldığına, O’na uygun görülen niteliklere bakıldığında, bu Tanrı’nın “tıpkı insana benzediği” görülür. Yani “insan”da bulunan nitelikler bu “Tanrı”da da var: Örneğin: insan görür, işitir; bu Tanrı da görür, işitir, insan konu’şur, bu Tanrı da, öyle., İnsan gelir, bu Tanrı da, insan kızar-öfkelenir, bu Tanrı da., insan “öç alma” yoluna güder; bu Tanrı da., insan yatışır, düşünür, acır, bağışlar; bu Tanrı da., insan gibi “efen’didir (Rabb), “kral”dır (Melik), “ev”i (Ka’be…), “tahtı, sarayı” (ARŞ) vardır. Güçlüdür kimi insan gibi (Azız). “Ezici”dir (Kahhâr), “zor-ba”dır (Cebbar), “sevecen”dir (Vedûd)… Dost, düşman edinir. İnsan biçimindedir: “yüz”ü vardır. Birçok ayette, Tanrı’nın “vech”inden, yani -“yüz” ünden sözedilir (Bakara-115, Rahman-27).”El”inden,”iki el”inden sözedilir. Âdem için “iki elimle yarat’tım” diyor. (Sad-75.) Kendisi için “iki eli açık” denir. (Mâi’de-64.) “iki göz”ünden sözedilir. Kimi zaman “aynî”, yani “gözüm” der (Bkz. Tâhâ: 39), kimi zaman kendi “gözler”inden”a’yunina”, yani “gözlerimiz” diye sözeder ( Hûd:-37, Mü’mimûn-27; Tûr48…)

97


Allahın baldırından bahsedilir (Kalem-42, 43) “Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim İman 302, Buhari 97/24,10/29, Müsned, 3/1) Göklerin üstünde Arşına (tahtına) kurulmuş oturmaktadır, taşıyıcı Melekleri vardır ve her mucizeyi gökten indirir. Geceleri en alt kata iner. Allah yeri , göğü ve ikisi arasındakileri 6 günde yaratmış ve yorulmamıştır, sonra da arşa kurulmuştur. (Kaf-38, Araf-54, Furkan-59, Yunus-3, Hud-7, Secde-4, Hadid-4, Mülk 16) Arşı taşıyan ve çevresinde tespih eden 8 tane melek vardır. (Zümer-75, Mümin-7, Hakka-17) Mülk-16, 17 “Gökte olanin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz? (O zaman) bir de bakarsınız yeryüzü şiddetle çalkalanıyor. Yahut göktekinin, üzerinize taş yağdıran rüzgâr göndermeyeceğinden mi emin oldunuz? O zaman, uyarım nasılmış bileceksiniz!” Bakara-57 “Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. “Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin” (dedik). Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler fakat, kendilerine zulmediyorlardı.” Ebû Said El-Hudri ve Ebû Hüreyre’nin rivayetlerine göre Resûlullah şöyle buyurdular: “Allahu Teâlâ iki gecenin üçte birlik vakti geçene kadar mühlet verip (sonra) dünya semasına iner ve: “Mağfirete ermek isteyen var mı?”; Tevbe eden yok mu?, Dua eden yok mu?” diye buyurur. Bu durum sabah olana kadar da devam eder. [Müslim (758) ve Buhârî’ye aittir (1145).] Tanrı Allah, Musa zamanında Tur dağında (muhtemelen mağarada) yaşıyormuş. Kasas-30 “Ateşin yanına gelince o mübarek bölgedeki vadinin sağ kıyısında bulunan ağaçtan şöyle seslenildi ona: “Ey Musa, haberin olsun Benim, Ben, Allah, alemlerin Rabbi!” Aynı hikaye Neml:7:9 da da anlatılmaktadır. Yer ve gök yok iken su üstünde yaşıyormuş. HÛD-7 “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler. “ Hadise göre ise boşluktaki bir su üzerinde. “Allah mahlukatı yaratmadan önce bir ‘ÂMÂ’da idi. Âmâ’nın altında da hava, üstünde de hava vardı.” (El-Futuhatu’l-Mekkiye, I/148) Bu mekandan münezzeh filan süslü lafları, kelamcıların din makyajlama çabalarıdır. Kuran hiç öyle mekandan münezzeh bir Tanrı portresi çizmez. Kelamcilere baksan Allah gökte demek küfürdür. Oysa Kuran’da açıkca gökte olduğundan bahsedilmektedir. Kuranda anlatılan Tanrı Allahın Zeustan farkı yoktur. Diğer kutsal kitaplarda Tanrı Allah’ın, İnsanı Kendi Suretinde Yaratması: Tevrat 98


Tekvin 1: 26 Tanrı, “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.” 27 Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. (Ayrıca bkz. Tekvin 5:1) İncil 1-Korintliler 11: 7. (…) Çünkü erkek Tanrı’nın benzeyişinde olup Tanrı’nın yüceliğini yansıtır. Kadın ise erkeğin yüceliğini yansıtır. Kur’an’da ve rivayetlerde anlatılan yüz, göz, iki el, parmak, avuç, ayak, gölge, suret, sağ el gibi kelimelerin gerçek anlamlarıyla mı yoksa mecaz anlamlarıyla mı kullanılmış olduğu Müslümanlar tarafından çokça tartışılmıştır. Bütün bunları, yani Tanrı’nın Kur’an’daki biçimini, kafalarındaki Tanrı kavramına uygun bulmayan yorumcular, kelamcılar ve usulu’lfıkıhçılar (İslam hukukçuları), kendi görüşlerine uydurmak için sözle’ri, sözcükleri gerçek anlamlarının dışına çıkarıp yorumlar yaparlar. Oysa birkaç istisna dışında Kuran’da genellikle bu ifadelerin ve kelimelerin gerçek anlamda kullanıldığı ortadadır. Kuran’da ki pek çok Ayet’te tasfir edilen Tanrı Allah’ın insana benzediğini Elbette ki sadece bizler görmedik, asırlarca önce görenler de oldu. Hatta İslam’a ait bir tarikat bunu bizzat belirtti. Bu tarikatın adı Müccesime’dir (veya müşebbihe). Bu tarikat da Kuran Ayet’lerini süzerek Allah’ın bir cismi olduğuna, insan gibi tavırlar sergilediğine hükmetmişler ve buna iman etmişlerdir. Bu tarikat diğerleri tarafından sapkın ilan edilse de, bir dönem takipçileri olmuştur. Soruyorum bu şekilde tasvir edilen Allahın Zeusdan farkı var mı?

4-Tanrı Allah Zamandan ve Mekândan Münezzeh mi? Soru; Allah için bir değişiklik, zaman ve mekan söz konusu olmaz mı? İSLAMİ CEVAP: Allah zaman ve mekân yokken vardı. Onun için zaman ve mekândan münezzehtir. Mekâna geçmek bir değişikliktir, bu ise sonradan yaratılanların özelliğidir. Mekâna dayanmak ona ihtiyaçtan ileri gelir. Bu ise Allah’a yakışmaz. Hem de Allah, -haşamaddî bir varlık değil ki, hakkında böyle bir şey düşünülmüş olsun. Allah’ın Zatı gibi, sıfatları ve isimleri de sonsuzdur. Verilen bu cevaptan çıkan sonuç: Allah zamandan ve mekandan münehzehtir, yani Allah’ın mekanı da yoktur, zamana da tabi değildir. GERÇEK: Yukarıda anlatılan Allahın zamandan ve mekandan münezzehliği açık seçik kuranın ayetleri ile çelişmektedir. Kendimize sormamız gerekmez mi peki aşağıda ayetlerde vurgulanan zaman, mekan mefhumları ne anlama geliyor? Mearic-4 ”Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir” 99


Hac-47. “Bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah sözünden caymaz. Bununla beraber Rabbinin katında birgün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir.” Taha-5 “Rahman arşa istiva etmiştir.” “Tanrı’nın istivası (yani sarayında tahtına geçip kurulması) MALUMDUR (bilinir), nasıl olduğuysa MEÇHULDÜR (bilinemez). (Bkz. Muhammed Ali Sabunî, Safvctu’t Tefâ- sîr, 1 / 450.) “Salih seleften hiç kimse şunu inkâr etmez: Tanrı, ARŞ’ın üstüne kurulmuştur, (istiva) Bu, gerçektir. Selef yalnızca, bu kurulmanın NASIL olduğunu bilmez. Çünkü bunun nasıl olduğu, gerçek anlamda bilinemez.” (Bkz. Kurtubî, tefsir, 7 / 219) “Tanrı’nın Arşı” denince anlatılmak istenen “Tanrı’nın tahtıyla sarayı”dır ve ayetlerde Tanrı’nın buraya geçip kuruluduğu anlatılmaktadır. Mü’min-7 “Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) ………” Kur’an’a göre “ARŞ “in “melekler”den “taşıyıcılar”ı da var. Allahın Arşı kıyamette 8 melek tarafından taşınacağıda yazmaktadır. (Hakka-17) Hadid-4 “O, gökleri ve yeri alti günde yaratan, sonra da arsa istiva edendir.” Mülk-16 “Gökteki Allah’ın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz ? ” Mülk-17 ”Yoksa gökte olanın üzerinize ‘taş yağdıran (fırtınalı) bir rüzgar’ göndermeyeceğinden emin misiniz? Siz o takdirde Benim uyarmam nasılmış bilipöğreneceksiniz” Nahl-50 “Üstlerindeki Rablerinden korkarlar.” Kuranda anlatılan Allah hiç de müslümanların idda ettiği gibi zamandan mekandan münehzehmiş gibi durmuyor. Kuranın bu ayetleri eğer körü körüne imanla değil de sorgulayarak okunursa bu gerçek herkes tarafından rahat rahat görülebilir.

5-Tanrı Allah’ın Ahirette Bacak Açması “Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim İman 302, Buhari 97/24,10/29, Müsned, 3/1) “Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim, “Baldırların açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği gün…(Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak” şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)” (Buhari, Tefsir, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183) 100


Konuyu tasvir eden ayet 68/42 nolu ayettir. Arapçası ve meali aynen şöyledir: “Yevme yukşefu an sâkın ve yud’avne iles sucûdi fe lâ yestetîûn” Arapça “O gün bacak keşfolunur ve secdeye davet edilirler ama güç yetiremezler.” Türkçe Burayet de müslümanların, milletin gözünden kaçırmak için binbir takla attıkları, mealcilerin gerçek anlamını örtmek için binbir sahtekarlığa başvurdukları bir ayettir. Kimi mealci bacak yerine perde demiş, perde açılacak diye anlam vermiştir. Halbuki “sak” apaçık bacak demektir. Bunu kanıtlamak çok kolay. 75/29 nolu ayette “bacak bacağa dolanır” şeklinde ölüm anını anlatır. Burda hiç bir uyanık mealci perde perdeye dolanır filan demez. Kelime aynıdır. “Velteffetis sâku bis sâk(sâkı).” (75/29) Arapça “Ve bacak bacağa dolaşır. ” (75/29) Türkçe İşin içinden bu kadar ucuz çıkılmayacağını bilen daha akıllı mealciler, açılan bacağın insanların olduğunu iddia ederler. Bu ise anlamı iyice saçma hale getirir. Çünkü İnsanların bacağının açılmasıyla secdeye davet edilmelerinin hiç bir alakası olamaz. Böyle olsa deli saçması olurdu. “Bacak açılır, otomobil ani bir frenle durur” cümlesi bir anlam ifade der. Ama “bacak açılır, güneş tutulur” diye bir cümle alakasız bir saçmalamadır. O yüzden açılan bacak allahın bacağıdır, başka türlü yorumlanamaz. Allahın bacağını görünce millet öyle şok oluyor ki, secdeye de varamıyorlar! Artık nasıl bir bacaksa! Bir de destekleyen sahih denen kitapta hadis var. İlk manevra Elmalılı’dan gelmiştir. Bu acayip ve komik anlamı örtmek için aynen şöyle meal vermiştir: “Bir sak keşfolunur”!!! Aslında daha komik olanı da var. O da Tekin meali:”İşlerin güçleşip, herkesin paçalarını sıvayıp kaçacak yer aradığı (paçalarının tutuştuğu) gün….” Sanırsın adamlar dereye dalacak! Ne paça sıvaması? “Paçaları sıvayıp sıvışacak delik aradıkları” deseydin bari! Nasıl bir iştir bu mealcilik? İslami Bir Siteden Soru ve Sözde Cevabı: “Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim – İman 302, Buhari 97/24,10/29, Hanbel 3/1) Bu hadisin hangi kitaplarda geçtiğine iyice dikkat edin. Hadis kitaplarının sözde en doğrusu olarak gösterilen, tek hadisini inkar edenin kafir olacağı söylenen Müslim ve Buhari’de. Hadisçilerin mantığına göre bu hadisi inkar eden kafir, bu hadise inanan gerçek Müslüman olacaktır. Allah’a hiçbir şeyin benzemediğini söyleyen ayete karşın, hiçbir mecazi ifadeyi çağrıştırmadan, Allah’ın baldırı olduğunu ve ahirette baldırını açacağını söylemenin saçmalığını uzunca anlatmaya gerek var mı? Hadis sahih ve destekleyen ayet: Kalem -42,43 “Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı) ve kâfirlerin secdeye çağrılıp da gözleri düşmüş ve kendilerini zillet kaplamış bir halde buna güç 101


yetiremeyecekleri günü (Kıyamet gününü) düşün. Halbuki onlar sağlıklarında secde etmeye çağrılıyorlar(ve buna yanaşmıyorlar)dı.” Bazı ayet ve hadislerde Allahın eli, Allahın İpi, Allahın Baldırı gibi ifadeler kullanılmaktadır. Bu tür ayetler mütaşabih ayetlerdir. Peygamber efendimizde bazı hadislerinde mütaşabih kelimeler kullanmıştır. Taki insanlar bu meseleri daha iyi anlasın. Nitekim başka bir hadisi şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim, [Baldırların açılacağı, kendilerinin sevdeye davet edileceği gün…(Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak Şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlarda secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)” [Buhari, Tefisr, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183)] Kalem suresinin 42. ayetinde “Keşfus – sak” tabiri geçmektedir. Lügat olarak baldırın açılması manasına gelir. Görüldüğü üzere ayeti kerimeden asıl maksat lügat maksadı değildir, belki bir mesaj söz konusudur. Hadis yukarıdaki rivayette baldır kelimesini “sakehu” şeklinde zamir olarak kaydeder. İbnu Hacer bir başka tarikde zamirsiz olarak “sake” şeklinde geldiğini ve bu şeklin -ayeti kerimeye uygunluk arzetmesi sebebiyle- daha doğru oldğunu söyler. Aksi takdirde yukarı ki tercümede aslına muvafık olarak kaydettiğimiz üzere Cenab-ı Hakka baldır izafe ederek, insana teşbih etmek gibi te’vili tekellüflü bir durum ortaya çıkacağını belirtir. Öyle ise, “baldırı açmaktan” murad nedir? Alimler bunu, “bütün hakikatkerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle) hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi” şeklinde anlamışlardır. Nitekim hadiste, Resulullah (aleyhisselatu vesselam) Cenab-ı Hakkın bütün gerçekleri ortaya koyarak hesap verme hadisesinin dehşetini yaşattığı hengamda, dünyada iken kulluğunu samimiyetle yapanlarla, riyakar hareket edenleri tefrik edip mü’minleri dehşetten kurtaracağını, riyakarları da sırtları eğilmez bir hale sokarak cürümlerini yüzlerine vurmak suretiyle, dehşetlerine dehşet katacağını belirtmektedir. AÇIKLAMA: Bu sadece yorumdur kuranda hiçbir dayanağı yoktur. En abzurt kelimede bile hikmet arayan zihniyet elbet buna benzer akıl yürütmeyle cevaplar bulacaktır. Kuranın bütün açıkları böyle zorlama yorumlarla kapatılmaktadır.

6-Arşta Tuvalet Yok mu? Konunun başlığı ilk başta sizlere itici gelebilir ama okuduğunuzda sizde bana hak vereceksiniz. Sonuçta Kuran tanrısı Allah insan şeklindedir. Eli, gözü, kulağı, tahtı, sarayı ve

102


insansı bütün özellikleri mevcuttur. Biz her canlı gibi yer içeriz ve yediklerimizin sindirilemeyen kısımlarını ise boşaltım sistemimiz yoluyla dışarı atarız. Peki Tanrı Allah? Bir önceki yazımızda Tanrı Allahın insani bir özelliğini yani Ahirette bacak açmasını incelemiştik, şimdi de Tanrı Allahın başka bir insani özelliğini görelim. Önce Tanrı Allahın oturduğu mekanın “Arş” ne olduğunu ortaya koyalım. Tâhâ-5 “Errahmanu alel arşistevâ.” Meal: “Rahmân, Arş’a kurulmuştur.” Ne demek bu? Rahman, arşa istiva etti. Peki istiva ne demek? Şu demek: Bu kelime “seviye” ile aynı köktendir. İstiva etti dedin mi onunla aynı seviyeye geldi, yani ona oturdu anlamı çıkar. Oturduğun zaman oturduğun nesne ile aynı seviyeye gelirsin. Yani istiva etti, oturdu demektir. Demek rahman arşa kurulmuş. Peki Arş ne? Yine Kurana bakalım: Neml suresinde Saba melikesi Belkıs’ın tahtını sarayına getirtir. Süleyman. Belkıs’ın tahtı için Kuran’da hangi sözcük kullanılır? Arş! İşte: “Eyyukum ye’tini bi arşiha?” (Kuran 27/38) “Onun tahtını kim getirir?” Demek Rahman nereye kurulmuş? Tahtına. Yani arş da öyle acayip garayip filan bir şey değil. Bildiğimiz Belkıs’ın yani bir insan hükümdarın da oturduğu, bildiğimiz taht. Şimdi arş ne, bunu açıkladıktan, allahın oturduğu yer olduğunu belirttikten sonra, niye tuvalet yokmuş açıklayalım: “Allah pisliği akletmeyenler üzerine yapar”! (Kuran 10/100) Bu verdiğim meale inanmayanlar olacaktır. Bence de inanılmaz! Yüz numaralı ayette böyle bir cümle olması gerçekten inanılır gibi değil ama, Kuranı yazanlar bunuda düşünmüşler. Pes artık yani, Kuran’da adamlar Tanrı Allaha bacağını açtırdılar, yetmedi, bir de pislik yaptırmışlar! Meale inanmayanlar olacağını bildiğim için arapça orijinalini kelime kelime çözümlüyorum: Ve yec’alu : Ve yapar Ricse : pislik (Aslında ağır pislik. Araplar idrara necis, dışkıya ise rics der.) Alellezine : üzerlerine La ya’kilun : akletmeyenler. Burada “Yec’ale” kesin biçimde “yapar” demektir. Mealciler bu anlamı artık oha diyerek gizlemiş, atar, meydana getirir, yaftalar, azap verir gibi bir sürü alakasız kelime ile geçiştirmişler. Halbuki ceale kökü kesinlikle yaptı demektir. Cealna yaptık demektir. Bu anlam son derece kesindir. Bu durumda ne oluyor? Arşta tuvalet yok. Allah da pislik yapacağında boşa gitmesin diye kimin üzerine yapacağını biliyor! Yûnus-100 “Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.”

103


Görüldüğü gibi diyanet mealinde anlam gizlenmiş. Gerçek anlamı yazamadıklarından ilgisiz meal ederek anlamı geçiştirmişler. Kuran’daki bütün gariplikler bu şekilde örtbas edilmektedir.

7-Tanrı Allah’ın Hür İrade Anlayışı Allah insanların özgür düşüncelerine müdahale eder mi? Başka bir değişle kişinin hayatını önceden belirler mi? Şayet bu soruların cevabı “hayır” işe, bugüne kadar duyduğumuz “Allah yazmışsa bozsun”, veya “Kaderine razı oldu” gibi söylemlerin hemen bugün çöpe atılması gerekmektedir. Çünkü müslümanların bize anlatmaya çalıştıklarına göre Allah, kimsenin kaderini ve kısmetini önceden belirlemez. Oysa ki madalyonun diğer yüzü hiçte öyle değildir. Bu gibi sözlerin ortaya çıkış nedeni ve günlük hayatımızda çokça duymamızın sebebi zaten İslam dininin kültürümüze etkisi ve sosyal yaşam tarzımızın Arap örf ve adetlerine göre şekillendirilmesinden kaynaklanmaktadır. “Kader ve kısmet” kelimeleri Arapça’dir, Türkçe değildir. Hz.Muhammed’in hayalinde yarattığı Tanrı Allah’a göre insanların bu dünyada var olmasının tek nedeni Allah’a kölelik yapmak, kendisine tapmamız ve o’na ibadet etmemizdir. Kendisi bu emrini Kuran’in Zariyat süresinde apaçık bir şekilde dile getirmiştir; Zariyat-56 “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Ayrıca kutsi hadislerden bir tanesinde ise Allah insanlardan gizlendiğini ve bulunmayı istediği söylemiştir; “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi murad ettim. Beni bilsinler diye mahlûkatı yarattım.” (Keşfu`l-Hafa, C.2-5-132, H.No: 2016) İşte bu saklambaç oyununda Allah’i kalp gözleriyle! gördüğünü iddia edenler için cennette şarap ırmakları, tomurcuk memeli yaşıt kızlar, Arap yarımadasında çokça popüler olan ve tadına doyum olmayan hurmalar vardır. Kişinin cennete veya cehenneme gireceği bu saklambaç oyununda sarfettiği başarıya bağlıdır. Bu oyunda Allah’i bulamayacak olan şanssız kişiler için ise Allah peşinen kaynar kazanlar hazırlamış, işkence etsinler diye zebaniler yaratmış ve iğrenç besinler yedirmek için yine Arap yarımadasında yetişen zakkumlar hazırlamıştır. Allah, saklandığı halde kendisini görmediğini söyleyenler için hiç bir şekilde merhamet göstermeyecektir. Ortadaki problem ise bu saklambaç oyununda başarılı olmak ve Allah’in bize sunduğu iman testini geçerek cennet vizesi almak yine bizim elimizde değildir. Allah imtihan halinde olan insanların arasında kafasının estiğini hem saptırabilmekte, hem de doğru yola yöneltebilmektedir. Allah Secde süresinin 13. ayetinde beyan ettiği gibi kendisi istemiş olsaydı tüm insanları hidayete erdirir, doğru yola yöneltir ve cennete girmelerini sağlayabilirdi. Fakat ayettende görüldüğü gibi Allah cehennemi insan ve cinlerle doldurmak için ant içmektedir; Secde-13 “Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.” 104


Şimdi bu ayetten sonra aklımıza ilk gelen sorular; Neden en merhametli, sevgi dolu bir Allah çok sevdiği kullarının “hepsine” doğru yolu göstermek istemez? Neden insanları yaratarak kendi hallerine bırakır ve günü geldiğinde “kasten”, yani “bilerek ve amaçlı” olarak doğru yola iletmediği insanları tüm öfkesi ile cehenneme gönderir? Buna karşılık müslümanlar “Allah’a iman etmekte veya inkar etmekte hür iradenizi kullanmada özgürsünüz” demektedirler. Fakat üstteki örnek verdiğim ayetlerden de “çok açık ve net” bir şekilde anlaşıldığı gibi Allah dilediğini doğru yola iletebilir. Allah sırf cehennem dolsun boş kalmasın diye kişileri saptıracağını söylemektedir. Bir diğer ayette ise Allah doğru yola girebilme ihtimali olan insanların kalplerini mühürlediğini ve hiç bir suretle önün izni olmadan doğruya yönelemeyeceğini bildirmiştir; Muhammed-16 “İşte bunlar, Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin arzularına uyan kimselerdir.” Bir diğer ayette ise Allah bazı insanları lanetlediğini, onların gözlerini kör ve kulaklarını sağır ettiğini bildirmiştir; Muhammed-23 “İşte bunlar, Allah’ın lânetleyip, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.” Elbette ki bu durum tüm kainatın yaratıcısı olduğunu, gelmiş geçmiş tanrıların en merhametlisi ve en sevgili olduğunu iddia eden bir Tanrıya yakışır bir hal değildir. Ayette bahsettiği kişiler her ne kadar da kötü insan olsalarda, onların kalplerini mühürlemek yerine, onları doğru yola sokmak, kalplerini açmak, Allah’in Kuran’da bahsedilen “en merhametli” sıfatına çok daha yakışır bir hareket olurdu. Örnek olarak bir hükümdar düşünelim. Hükümdar birinin bacaklarını kestiriyor ve koşamadığı için onu cezalandırıyor. Şimdi bu hükümdar psikopat değilde ne olabilir? Kuran’in merhametli Allah’i neden bir psikopat gibi davranış sergiliyor? Bu bilmece, bir sonraki ayette mesuliyet’in Allah’tan insanlara geçmesi, yanı kalplerini kendileri kilitleyen kişilerin ortaya çıkması ile dahada karışık bir hal almaktadır; Muhammed-24 “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?” Şimdi kalpleri mühürleyen Allah mi? Yoksa kişi kendi kalbini kendi mi mühürlüyor? Apaçık belli ki, bu iki ayet birbirleri ile kati surette uyuşmamaktadır. Kuran bazen aynı süre içerisinde kendiyle bile çelişebilmektedir; İnsan Suresi 29-İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar. 30-Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. 31-O, dilediği kimseyi rahmetine sokar. Zalimlere ise elem dolu bir azap hazırlamıştır. 105


Altını çizerek sunduğum 29 nolu ayette bir an hür irade’nin varlığını görebiliyoruz. Fakat hemen ardından gelen ayette ise Allah kendi ile çelişmekte ve ayetten “sız isterseniz dileyin, Allah dilemedikçe o’nun rahmetine giremezsiniz” gibi bir anlam çıkmaktadır. Yine bu iki ayet birbirleri ile katı surette uyuşmamaktadır. Üstte anlatılanlardan sadece bir tanesi doğru olabilir. Ya “dileyen rabbine ulaşabilir”, ya da “O istemez ise bu iş olmaz”. Çay ile yoğurt nasıl beraber gitmiyor ise, bu iki ayette birbirleri ile uyuşmamaktadır.. Burada akla gelen diğer bir soru ise şudur. Allah kastı bir şekilde kişilerin kalbini mühürlüyor ve onları yoldan çıkarıyor işe, O halde yoldan çıkardığı insanları Allah neden cezalandırmak ister? Eğer doğruya yönelme seçeneği hür irademize ait ise, bu durumda üstte örneklediğim 32:13, 47:16 ve 47:23 no’lu ayetler gerçeği yansıtmamaktadır. Şayet ayetler doğruysa ve Allah gerçekten dilediğini yoldan çıkarıp dilediğini yola koyuyor işe, bu durumda da Allah’in kölelerine davranış biçiminde büyük adaletsizlik var demektir.. Hayatımız Allah’in rehberliğiyle ve o’nun talimatlarına göre şekil alıyor ise ortada beliren en ufak bir itaatsızlık ve inkardan biz insanlar suçlu görülemeyiz. Başımıza gelecek tüm olaylar, tüm kötülükler ve tüm iyilikler Allah tarafından önceden tayin edildiyse bu durumda sorumluluk bize ait değildir. Adil ve insaflı olan bir Allah, aynı zamanda mantıksız olamaz.. Bu sadist düşünce tarzı, aşsağıdaki alıntıladığım ayet ile bariz bir şekilde çelişkidedir. Dilediği takdirde her insanı hidayete erdirebileceğini iddia eden, fakat aynı zamanda bunu cehennemi doldurmak için yapmayacağını dile getiren bir Allah, bakınız aşsağıda kulağa ve göze hiçte samimi gelmeyen sözlerini nasıl dile getirmektedir; Al-i İmran-108 “Allah, âlemlere hiç zulüm etmek istemez.” Bir üstteki paragrafı ve hemen üstte bulunan ayeti düşünerek yine bir hükümdar örneği vermek istiyorum. Bir hükümdar düşünelim.. Bu hükümdar ileride insanlara yapılacak işkenceler için kaynar kazanları hazırlamış, kelle uçurmak için cellat ve zebanileri peşinen önceden ayarlamış, meydanda toplanan halka sesleniyor ve diyor ki, “Ben sizi bana itaat etmenizi sağlayacak, sizleri doğru yola yöneltecek güce ve insanı düşünce yapısına sahibim. Fakat bunu yapmayacağım ve her ne kadar size zulüm etmek istemesem de sizi şu arkada gördüğünüz kaynar kazanlarda cayır cayır yakacağım. Ben iste böyle merhametli bir hükümdarım.” Karışıklık burada bitti mi? Elbette hayır. Allah bununla da kalmayıp, yoldan çıkardığı kişilerin işlerini ve hayatlarını kendilerine güzel göstererek onların kafasını daha da karıştırmak istiyor. Sanki Allah yarattığı köleleri ile oyun oynamaktan zevk alıyor; Neml-4 “Şüphesiz, ahiret hayatına inanmayanların işlerini biz kendilerine güzel göstermişizdir de o yüzden bocalayıp dururlar.” Rad-33 “İnkâr edenlere hileleri güzel gösterildi ve onlar doğru yoldan saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” Dahası da var tabi. Tam üstteki ayetlere bakarak inanmayanların bocalamalarının Allah tarafından olduğunu sandığımız bir anda, şeytan yine devreye giriyor ve Allah kendi ağzıyla dediklerini bir anda yutuveriyor. Oysa inanmayanların içinde bulunduğu güzel durum Allah 106


tarafından güzel gösterilmemiş, tam aksine şeytan tarafından güzel gösterilip süslenip püslenmiştir; Enam-43 “Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya… Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.” Enfal-48 “Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve, “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti.” Nahl-63 “Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır.” Üstte ki çelişen ayetlere bakarak sağlıklı bir şekilde şu sonuçları çıkartabiliriz; 1-Hz.Muhammed önceki ayetlerde ne yazdığını unutarak bu hataya düşüyor. 2-Allah boya badana işlerinde Şeytanla işbirliği yapıyor. 3-Allah fırçayı sallarken desteksiz sallıyor. Üstteki seçenekler arasından hangisinin akla daha yatkın ve doğru olduğunu kişinin “Hür İradesine” bırakıyorum. İşte benim hür irade anlayışım, iste Tanrı Allah’ın. Karar sizin.

8-Tanrı Allah Her şeyi Bilebilir mi? Bilindiği gibi İslam inancına göre Tanrı Allah’ın herhangi bir şeyin meydana gelmesini Ezelde dilemiş olmasına KADER, bu şekilde Tanrı Allah tarafından olmasını dilenen şeyin zamanı geldiğinde meydana gelmesine ise KAZA denir. Bu inanca göre Evren, Dünya ve İnsanlar yaratılmadan önce Tanrı yaşanacak her şeyi belirlemiş, olmasını dilemiş, Levh-i Mahfuz’una yazdırmış ve o istenen şey zamanı geldiğinde meydana gelmiş ve gelecektir. İslam inancına göre herhangi bir şeyin meydana gelmesi için Tanrı Allah’ın iradesi şarttır dilemediği hiçbir şey meydana gelemez. KAZA ve KADER Hakkında İslami Görüşler A-Ehl-i Sünnetin görüşü Sünnilik yani Ehl-i Sünnete göre insan, belli ölçülere göre hareket eden hür bir varlıktır. O, işlerini kendi irade ve ihtiyariyle yapar. Zorunlu fiiller dışında kendi isteğine bağlı olarak yaptığı işlerin emir olanlarından mükâfat, yasak olanlarından ceza görecektir. Allah’ın teklifleri, sevap ve ikabını gerektirecek işler bellidir. İnsan bunları seçme ve yapmada serbesttir.

107


İnsan kendi irade ve ihtiyariyle yaptığı zorunlu olmayan fiillerden, başka bir deyimle, isteğe bağlı olarak seçimini kendi kendisinin yaptığı işlerden sorumludur. Bu fiillerin tümü teklif dairesine girer, sevap veya ikabı, mükâfat veya cezayı gerektirir. İnsanda yaratma vasfı yoktur. O, fiilini seçme hürriyetine sahiptir. İnsanın seçimine göre yaratma Allah’a aittir. İnsan ancak kâsibtir, müktesiptir, fiillerini kesb eder, kazanır. B-Cebriyenin görüşü Ehl-i Sünnetin dışında yer alan Cebriye’ye göre insan fiillerinde yaptığı işlerde mecburdur. İnsanın iradesi, gücü yoktur. O fiillerini zorunlu olarak yapar. İnsanın fiilleriyle münasebeti, çöpün rüzgârla olan münasebeti gibidir. Fiiller insana nispet edilir. Kulların hareketleri cansız varlıkların hareketleri gibidir. Kulun fiillerinde ihtiyar sahibi olması, mucit ve halık olmasını gerektirir. Halbuki yaratıcılık yalnız Allah’a aittir. Bu fırka, kaza ve kaderi nazara alarak kulun fiillerini yapmada mecbur olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Bununla Allah Tealâyı acizden tenzihe çalışırken diğer taraftan Allah Tealâya zulüm isnat etmişlerdir. C-Mutezile’nin görüşü Mutezile, Cebriyenin görüşünün tam tersini savunur. Mutezileye göre insan irade ve güç sahibidir, kendi fiillerinin yaratıcısıdır. Onlara göre insan, kendi fiillerini yaratırsa ancak hür ve sorumlu olur, ceza ve mükâfat ancak böyle tahakkuk eder. Mutezilenin bu konudaki görüşünde aşırılığa gittiği görülüyor. Gerçekte insan cüz’i bir irade sahibidir. Allah’ın bahşettiği bir kudretle fiillerini yapar; ama asla yaratıcı değildir, kendi fiillerinin halıkı olamaz. İnsan dilediğini seçme ve yapma hakkına sahiptir. Ama hiç bir zaman mutlak irade ve mutlak güç sahibi değildir. Hangisi Doğru? Görüldüğü gibi, İslami ekoller arasında KADER ve KAZA ile ilgili görüş birliği yoktur. Ehl-i Sünnetin bu konudaki görüşüne göre insanın bazı konularda iradesinin olduğu kabul edilmektedir. Oysa Kuranda ki ayetlere bakıldığında islam inancında insan iradesi söz konusu değildir. Olan ve olacak bütün olaylar evren ve insanlık yaratılmadan önce Levh-i Mahfuz’da yazılmış ve günü geldiğinde de bunlar olacaktır. Kader ve Kaza inancına göre daha insanlar yaratılmadan önce her insanın yapacağı iyilikler, kötülükler ve her türlü davranış Tanrı Allah tarafından yazılmış yani cennetlik olanlar ve cehennemlik olanlar önceden belirlenmiştir. Eğer bunlar yani insanların yapacakları önceden yazılmışsa peygamber göndermenin anlamı nedir? Tanrı, dinlerin iddia ettiği gibi her şeyi biliyorsa, dünyanın bu halini, dinlerin sebep olduğu acıları, işlenecek suçları, çekilecek acıları, tecavüzleri, köleleştirmeleri, katliamları da bilip ve daha bunlar ortada yokken kasten yaratmış demektir. Tanrı Allah her şeyi biliyorsa sonucu önceden belli olan bu sınavın anlamı nedir?

108


Tabi ki bu mantıksızlığı fark eden islam alimleri çareyi ayetlerdeki kesin hükümleri gözardı ederek ve kendilerince yorumlayarak insanın yaptıklarından belli ölçülerde sorumlu olduğunu iddia etmekte bulmuşlardır. Ehl-i Sünnet görüşü bu mantıkla oluşturulmuştur. Peki insanın yaptıklarından sorumlu olması nasıl mümkün olabilir? Elbette insanın özgür iradesi ile yaptıklarını Tanrı Allahın bilmemesi ile bu mümkün olabilir. Aslında kuranda bazı ayetlerde ki ifadeler Tanrı Allahın geleceği bilmediğini göstermektedir. İşin garibi Sünni görüşünü de, Cebriye görüşünü de destekleyici ayetleri Kuranda bulmak mümkündür. Yani İslam inancının ve Kuranın bir yığın çelişkisinden biride budur. Bazı ayetlere göre Tanrı Allah geçmişi, geleceği, olmuş ve olacak her şeyi bilen ve olan her şey onun iradesine bağlı mutlak güç sahibi olarak anlatılırken, gene Kuran’da ki bazı ayetlerde Tanrı allahın gelecekten habersiz olduğu ve geleceği bilemediği vurgulanmaktadır. Tevbe-16 “Allah sizin cihad ettiğinizi bilinceye kadar terkedileceğinizimi zannediyorsunuz? Allah, Resulu ve Müminler dışında samimi dost edinip edinmediğinizi Allah bilinceye kadar serbest bırakılacağınızı mı düşünüyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Arapçası: “Em hasibtum en tutrekû ve lemmâ ya’lemillâhullezîne câhedû minkum ve lem yettehızû min dûnillâhi ve lâ resûlihî ve lâl mu’minîne velîceh(velîceten), vallâhu habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).” “lemmâ” arapcada ki kulanımı “Geçmişte olmadı ama bundan sonra olabilir” anlamındadır. Yani bu ayette Allah şimdiye kadar bilmedi bundan sonra bilebilir anlamında kullanılmıştır. Ayette Allah ne yaptığınızdan haberdardır denmekte dikkat edin ne yapacağınızdan değil ne yaptığınızdan haberdardır denmektedir. Bu ayete göre Tanrı Allah insanın yaptığı şeyleri önceden bilememekte ancak bu işler yapıldığı anda haberdar olmaktadır. Diyanet Eski Meali: “Allah, içinizden cihat edenleri; Allah’tan, peygamberinden ve inananlardan başka sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah işlediklerinizden haberdardır. .” Tabi bu ayetteki Allahın geleceği bilmediğini gösteren anlam Mealcileri rahatsız etmiş bu nedenle anlamı çarpıtılarak meal edilmiştir. Yukarıda ki Diyanet mealinde “Allah bilinceye kadar” cümlesi “ortaya çıkarıncaya kadar” şeklinde meal edilerek ayetteki gerçek anlam örtbas edilmiştir. Malesef Kuranda pekçok ayet bu şekilde gerçek anlamlarından farklı meal edilerek ya kuranda ki çelişkiler örtbas edilmekte yada gene gerçek anlamından farklı meal edilerek olmayan mucizeler üretilmektedir. Bu ise gerçekte insanları kandırmaktan ve dini olduğundan farklı göstermekten başka bir şey değildir. Diğer örnekleri görelim. Hadid-25 “Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resûllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. “ 109


Ali İmran-140 “Eğer size (Uhud’da) bir yara dokunduysa bunun bir benzeri bir yarada (Bedir’de) Mekkelilere dokunmuştu. Biz bu günleri insanların arasında dönüp dolaştırırız. Bunu allah müminleri bilsin ve sizden (bunu anlatacak) şahitler alsın diye yaparız. Allah zalimleri sevmez.” Diyanet Meali“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. “ Ali İmran-142 “Allah sizden cihat edenleri öğrenmeden ve yine sabredenleri öğrenmeden, yoksa cennete gideceğinizi mi zannediyorsunuz?” Diyanet Meali “Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” Yukardaki örneklerde de görüldüğü gibi Kuranın bu ayetlerinde açıkça Tanrı Allahın geleceği bilemediği ancak olaylar olduktan sonra öğrendiği vurgulanmaktadır. Oysa Kuranın pek çok ayetinde vurgulanan ve Kader olarak isimlendirilen, inanışa göre geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz’da yazılı bulunmaktadır. Şimdi bu ayetlere örnekler görelim. Hadid-22 “Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen her hangi bir olay yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bulunmasın. Doğrusu bunu bilmek Allah’a kolaydır.” Zumer-62 “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.” Saffat-96 “Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.” Evet baştaki soruyu tekrar edelim hangisi doğru? Kurana göre Tanrı Allah her şeyi bilen taktir eden ve önceden belirleyen mutlak güç (Hadid-22, Zumer-62, benzeri pek çok ayet) ve gene Kurana göre Tanrı Allah geleceği bilemez (Hadid-25, Ali İmran-140,142, benzeri pek çok ayet) insanları kendine inanmaya teşvik eder, insan inanırsa cennete, inanmazsa cehennemine göndermeyi vaat eder. Maalesef Kuran’da kesin olarak açıklanan çok az şey var. Hiç bir şey tam değil aslında. Bir tek alkol ve domuz gibi bazı konularda bütün Müslümanlar ortak bir payda da buluşuyorlar. Diğer konularda ise, yine hepsi ya hadislerden yada Kuran’dan yararlanıyorlar ama Kuran yada hadislerden çıkan sonuçlar kesin bilgi içermediği için kendini alim gören herkes kendi kafasına göre yorumlamış. Allah her şeyi bilir mi sorusu içinde yine aynı şey geçerlidir. İslam İnancına göre Kuran Tanrı Allah kelamıdır ve hiç değişmemiştir. Buna inananlara sorulması gereken sorular ise şunlar; 1-Eğer Kuran Allah kelamı ise bu çelişkileri nasıl açıklarsınız? 110


2-Geleceği bilip bilmediğinden emin olmayan bir Tanrı sizce gerçek olabilir mi? 3-Eğer Tanrı Allah geleceği bilemiyorsa bu gücünün sınırlı olduğu anlamına gelmez mi? 4-Tanrı Allah’ın geleceği bilememesi zamandan ve Mekandan münezzeh olmadığı anlamına da gelmiyor mu? Bu soruların cevabını aramaya başladığınız an sorgulamaya da başlamış olursunuz. Sonuç olarak İslam kendi içinde bir çok çelişki içerdiği için Müslümanların bu kadar farklı mezheplere, bu kadar farklı cemaatlere ayrılması, hatta aynı cemaat içinde bile farklı görüşlerin olması hep Kuran’da ki bu tarz çelişkilerden kaynaklanmaktadır.

9-Merhamet Sahibi! Tanrı Allah Merhamet, sözlüklerde “bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma duygusu” olarak tanımlanmaktadır. Merhamet duygusu tüm canlılara sevgi ile yaklaşma, onları kötülüklerden koruma ve kurtarma, zor durumlarında yardım etme, bağışta bulunma, affetme gibi iyi huy ve davranışların başlıca nedenidir. İslam inancına göre bu duygunun kaynağı Tanrı Allah’tır. İnsanlardaki merhametin Tanrı Allah’ın rahmet ve merhametinin bir tecellisi ve bir yansıması olduğuna inanılır. Kuran’da Tanrı Allah’ın en önemli niteliklerinden birisi olarak merhametli olması vurgulanır. Bu niteliğini ifade eden Rahman ve Rahim kelimeleri Kuran’da Allah ve Rab adlarından sonra en çok anılan adlar olması, Tanrı Allah’ın merhamet niteliğinin önemini ve sonsuzluğunu göstergesi kabul edilmektedir. Tanrı Allahın merhamet sahibi olması nedeniyle insanları besleyip büyüttüğü, ödüllendirdiği, nimetler bağışladığı, suçları affettiği ve peygamberler yollayarak doğru yolu gösterdiğine inanılır. Kuran’a göre Tanrı Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmış (Araf-156), merhametlilerin en merhametlisi (Araf-151) ve merhamet edenlerin en hayırlısı (Mümin-109) gibi nitelikleri olduğu anlatılır. Tanrı Allahın merhameti hadislerde de anlatılır; Tanrı Allah’ın merhametinin büyüklüğünü ve insanlardaki merhametin kaynağını olduğu bir hadis’de şöyle anlatılır: “Allah merhametini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu hayvan, bir tarafını incitir endişesiyle ayağını yavrusundan sakınır” (Buhari, Edeb, 19, Müslim, Tevbe, 17). Görüldüğü gibi Kuranda ve hadis kaynaklarında Tanrı Allah sonsuz merhamet sahibi ve çok bağışlayıcı olarak tarif edilir bunla ilgili çok sayıda Ayet ve Hadis mevcuttur. Peki sonsuz merhamet sahibi ve çok bağışlayıcı Tanrı Allah’ın sırf cehenneme göndermek ve işkence yapmak için varlıklar yaratıp sonra da bununla övünmesini nasıl açıklayacağız?

111


Hud,118-119 ”Rabbin dileseydi, insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım” sözü kesinleşti.” Bu ayette açıkça insanların bir kısmına merhamet ederken, merhamet etmediği insanlar da yarattığını ve bunların cehennemlik olduğunu ilan ediyor, üstelik cehennemi silme suçlu insanlarla dolduracağına dair birde and içiyor, tanrı nasıl and içer?, neyin adına and içer? bunlar Tanrı Allah’ın muğlakta kalan ve Kur’anda açıklanmayan yönleridir. Nasıl bir merhamettir ki kendi yarattığı ve özellikle kaderini belirlediği insanları daha yaratmadan cehennem azabına mahkum ediyor. Buna merhamet mi denir yoksa sadislik mi? Kuran’a göre, Hıristiyanlar, Museviler, Budistler, Hindular, Çok-Tanrılı Dinlerin mensupları, Şamanistler veya hiç bir dine bağlı olmayan Ateistler, Agnostikler, Deistler ve Panteistler gibi islam dışı dinler ve felsefi akımların mensubları ne kadar temiz kalpli olursa olsunlar, insanlara ve hatta insanlığa ne kadar değerli hizmetlerde bulunmuş olursa olsunlar, isterlerse ömürleri boyunca hiç kimseye en ufacık bir zarar vermemiş olsunlar. Eğer İslam dininden haberleri varsa ve İslam’ı öğrenmek imkânına sahipken yine de müslüman olmadılarsa cehennemde sonsuza kadar hiç bitmeyecek bir ateşte yanacaklar. Bu insanların suçu sadece ve sadece inanmamak! İnanmayan kadar kendine inandıramayanın da suçu yokmudur? Bumudur merhamet sahibi olmak? Kuran diyor ki, ömrünü insanlığa hizmet ederek geçirmiş bu satırları okumanı sağlayan buluşlar yapmış ama islamı tanıdığı halde inanmadığı için cehenneme atılan bu insanlar sonsuza kadar yanacak, böğrü ve sırtı ateşle dağlanacak, irinli sudan içirilecek, kafasına kaynar sular dökülecek, derisi yanacak yok olacak, her defasında yeni bir deri örtülecek vücuduna ve tekrar yakılacak. bunlar sonsuza kadar, hiç bitmeden devam edecek. Sadece inanmadılar diye! Bumudur Rahman ve Rahimlik! Herşeyi yoktan var eden, inanan-inanmayan bütün insanları da yaratan, sonsuz rahmet sahibi Tanrı Allah’nın böyle şeyler yapacağı hiç aklınıza sığıyor mu? Ama Kuran işte tam da bunları söylüyor, Bakara-39 “İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Nisa-56 “Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.“ Beyyine-6“Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah’a ortak koşanlar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler. “ Hacc,19-20-21-22 “İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. Bunlardan inkar edenler için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülür. Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. Onlar için bir de demirden 112


topuzlar vardır. Her ne zaman cehennemden, o ıstıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara, “Tadın yangın azabını” denilir.” Fatır-36“İnkar edenlere cehennem ateşi vardır. Ölümlerine hükmedilmez ki ölsünler kendilerinden cehennemin azabı da hafifletilmez. Her inkârcıyı böylece cezalandırırız.” Fetih-13“Kim Allah’a ve Peygambere inanmazsa bilsin ki, şüphesiz biz, inkârcılar için alevli bir ateş hazırladık.” Görüldüğü gibi eğer bu insan iman sahibi değilse iyi ve yararlı işller yapsa da sonsuza kadar cehennemliktir Kuran’da pek çok ayette açık seçik söylenen insanların cennetlik olmasının ön şartı Allah ve peygamberine inanmak yani Müslüman olmaktır. Üstelik Kurana göre Müslüman olmayanların yaptıkları iyi işler de boşadır! Tevbe-17 “Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün (iyi) işleri, boşa gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.” İbrahim-18 “Rablerini inkar edenlerin işleri, fırtınalı bir günde, rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer; yaptıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte bu uzak sapıklıktır”. Furkan-23 “Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).” Kehf-103, 104 “De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi? Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı.” Hud-16 “İşte onlar, kendileri için âhirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da boş şeylerdir.“ Bakara-217 “……İçinizden dininden dönüp kafir olarak ölen olursa, bunların işleri dünya ve ahirette boşa gitmiş olur. İşte cehennemlikler onlardır, onlar orada temellidirler.” İnsanlığa hizmet etmiş ve yardımseverliği ile tanınan; sanatçı, bilim adamı, siyasetçi, futbolcu, vb… tanınmış fakat müslüman olmayan pek çok insan vardır. İşte Tanrı Allah Kuran’da bize diyor ki, bunların hepsi ebedî cehennemde yanacak! Buna merhamet denebilir mi? ARAF-64 “Onu yalanladılar; biz de onu ve gemide beraberinde olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları suda boğduk, çünkü onlar kör bir milletti.” Bu ayete göre gemiye binenler hariç tüm bir millet suda boğuluyor. Millet demek yani doğmuşundan tutun aklı başında olmayan çok yaşlı kimselere kadar herkesi kapsar. Bu ve benzeri ayetleri Tanrı Allah kelamı kabul edenlere soruyorum. Katliam yapan Tanrı Allah merhamet sahibi olarak nitelenebilir mi? Bebekler, çocuklar, özürlüler ve yaşlı kimseler yani suç ve günah sahibi olamayacak akli yeterliliği olmayanların suçu nedir? Bebekler alttaki hadise göre müslüman doğmakta 113


olduklarına göre öldürülme nedenleri nedir? Katliam yaptığını söyleyen bir Tanrı gerçek olabilir mi? “Her doğan çocuk muhakkak İslam fıtratı üzerine doğar; sonra anasıyla babası onu yehûdî yâhud nâsranî, yâhud mecûsî yaparlar… Allah’ın yarattığı bu İslam ve tevhid seciyyesini sirk ile tebdil etmek muvâfik değildir. Bu İslam ve tevhid dîni, en doğru bir dindir…” (Buharî’nin Ebû Hüreyre’den rivâyeti için bkz: Diyânet İşleri Başkanlığı Yayınları Sahih-i Buharî Muhtasari Tecrid-i Sarih Tecemesi, Cilt IV, sh. 529, Hadîs no. 664)

10-Tanrı Allah’ın İnsan Psikolojisinden Haberi var mı? Allah ya kendi yarattığı insanın psikolojisinden habersiz!, yada insanı defolu yarattı! Fark etmedi yada fark etti ama iş işten geçmişti! Kur’anda ayetlere bakarsanız hep düz bir mantık vardır yada çoğu bir sürü sorulara neden olacak şekildedir, herkes aynı sonuca varamaz. köle ve cariyelerle ilgili ayetlerde onların düşüncelerinin bir önemi olmadığı ima edilir yada açıkça belirtilir, onlar özgürlükleri ellerinden alınırken sanki tüm duygu ve düşüncelerinden de sıyrılmış gibi ele alınır ”köle ve cariye olan, artık insan değil de başka bir şeye anında dönüşmüş ,değişim geçirmiş” gibidir. Tabiki savaş esiri olarak insanlar başlarına neler gelebileceğini, heleki o dönemde az çok tahmin edebilirler! ancak en son, en mükemmel ve evrensel bir din ve onun Allahı insanların psikolojisini bilerek ,daha en başından bu kölelik ve cariyeliği ayetlerle kaldırdığını bildirebilecekken bunu yapmamış köle ve cariye satışından savaşların finansmanına bile destek almış! Kadınlarla ilgili ayetlerde de, benzer şekilde insan psikolojisi göz ardı edilmiştir! eşlerini birçok kadınla paylaşmak zorunda kalan, miras ve şahitlikte hiçe sayılan kadınında duygu ve düşüncelerine önem vermenin gerekli olmadığı şeklinde! Genel olarak bakıldığında ise, baştan suçlayıcı ifadelerin olduğu ayetler insan psikolojisine bence tamamen terstir! Hac-66 “Sizi dirilten, sonra öldüren, sonra yine diriltecek olan O’dur. İnsan kesinlikle çok nankördür.” Dikkat edilirse bir genelleme yapılmıştır, oysa tüm insanları yarattıysan nankörlüğü onlara sen verdiysen ve zaten daha baştan nankörsünüz dersen psikolojik olarak insan ”nankörmüşüm bunu beni yaratan söylüyor o zaman bunu engellemem elimde değil” diye düşünür, üstüne gidip engel olmaya çalıştıkça yani dikkatini ona verdikçe de, bu nankörlük edeceği olaylarla daha çok karşılaşır! bu tip şeyleri çeker! sonrada kendini suçlamaya devam eder, çünkü bu ısrarla kafasına sokulmuştur! Bunun gibi pek çok ayet daha baştan insanı suçlayıcı bir tavır içindedir! Kısaca Allah insan psikolojisinden bihaberdir yada ne yaptığının çokta farkında değildir!

114


Nisa-74 “Allah yolunda dünyayı ahirete tercih edenlerle savaş. Kim Allah yolunda savaşır da, öldürülür ya da galip gelirse bilsin ki, biz ona büyük bir mükafat vereceğiz.” Dünyayı ahirete tercih edenlerle bile savaş öğütlenmiş; iyide bu yer bir sınav yeri değil miydi? dünyayı ahirete tercih edenlere de ”huzuruna geldiklerinde, neden? diye sorarsın bu öfke bu şiddet niye? ”Dünyayı tercih edebilirler ama bu genel kanı niye? ve böyle bir tercih, neden savaş sebebi oluyor? insan psikolojik olarak ,yaşadığı yeri severse daha iyi adapte olur, dünyayı sevmesi de adaptasyon için gerekli, ama Allah bu dünya sevgisini gerek görmüyor anlaşılan! Bakara-260 “İbrahim de bir vakit: ”Ey Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti. Rabbi de ona ”ölüleri dirilteceğime inanmadın mı?” diye sormuş, İbrahim de: ”Evet inandım, ama kalbimin iyice emin olması için istiyorum” demişti. Bunun üzerine Allah buyurdu ki: ”Dört kuş al. Onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça koy. Sonra onları çağır. Koşarak sana gelecekler. Bil ki, Allah’ın her şeye gücü yeter ve her işinde hikmet vardır”. Bu ayette aslında insan psikolojisine çok güzel bir örnektir; İbrahim güya seçilmiş bir peygamberdir, bu görevi kabul etmiştir ,ama görünen o ki görsel teşvik unsuruna ihtiyaç duymaktadır, görsel olarak öğrenme ve hafızaya alma gibi unsurlara oda sahiptir ve psikolojik olarak bunada ihtiyaç duymaktadır ve Allahın gücüne kanıt olarak bunu istemektedir, oysa konuştuğu herhangi biri değil ”Allahtır!”ama heyhat insan psikolojisi devrededir! Bu ayette dikkat çeken diğer bir nokta Allahın, İbrahim peygamberin bu isteği karşısında biraz şaşırmış görünerek; ”ölüleri dirilteceğime inanmadın mı?” diye sorabilmesidir ve bu soruda onun kendi yarattığı insanın psikolojisinden bihaber olduğunun bir göstergesidir ki kendi seçtiği peygamberi bile ondan kanıt isteyerek kalbindeki şüpheleri gidermek isterken, tüm insanlardan (hatta gelecek nesillerden bile!) birebir kanıt istemeden şüphelerinden kurtulmalarını beklemektedir! Bakara-155 “Biz sizi korku, açlık, mal, can ve ürünlerden eksiltmek suretiyle kesinlikle sınarız. Sabredenleri müjdele.” Bu ve benzeri ayetlerse insanda strese neden olan ayetler, bu stres hali ise insan psikolojisi için çokta yararı olan birşey değil, devamlı bir beklenti ve yanında stres hali insanı gergin ve öfkeli yapar. Allahın böyle bir sınama yolu seçerken karşılığında sabır beklemesi ve sabredenlere olan müjdenin belirsizliği söz konusu iken, sabrın nereye kadar olacağının belirsizliği de stresi körükleyen bir unsurdur, ama Allah için önemli olan insan psikolojisi olmadığı için yine onun tarafından göz ardı edilen şey olmuş görünmektedir! Yusuf-33 “Yusuf ”Ya Rabbi, hapis benim için bunların beni yapmaya çağırdıklarından daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onların arzularına uyar ve cahillerden olurum” diye dua etti.” Yusuf Allahın seçkin kullarındandır! ve ayete göre istediği şey kendisine kurulan tuzakların uzaklaştırılması ve ayet şartlı bir ifade ile devam ediyor ”Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onların arzularına uyar ve cahillerden olurum” insan psikolojisi yine 115


devrede!, Allahın seçkin kulu Yusuf, şartlı istek belirtmekte ve nedense seçkin kullar yada peygamberler için sonsuz tolerans var! ama kullara gelince öğütlenen sabırdır! oysa seçkin kul yada peygamber yada herhangi bir insan her ne olursa olsun insan psikolojisi hep devrededir ve çalışır durur. Yusuf-34 “Rabbi de onun duasını kabul edip, kadınların tuzaklarını ondan uzaklaştırdı. Kuşkusuz O, her şeyi işiten ve bilendir.” Demek ki Allah, seçkin kulu Yusuf peygamberinin duasına anında karşılık verdi ve bu tuzakları ondan uzaklaştırdı! Allah insan psikolojisinden bihaber ki, ona öyle buna böyle rastgele davranış sergileyebiliyor! Konuyu özetlersek Tanrı Allah yarattığı insanlara karşı sözde rahman ve rahimdir yani sonsuz bir merhamet sahibi olduğunu ifade edilir ama ayetlerden de görüldüğü gibi daha insan psikolojisinden haberdar değildir. Tanrı Allah Hz.Muhammed’in zihninde yarattığı hayali bir varlıktır. Bu açık gerçeği kabul ederek konuyu değerlendirdiğimizde Tanrı Allah’ı yazdığı ayetlerde konuşturan Muhammed’in İnsan psikolojisinden anlamadığı sonucuna rahatlıkla varabiliriz.

05- İSLAM VE KURAN EVRENSEL Mİ? 1-İnsan Hakları, Eşitlik ve Kuran Eşitlik İlkesi İnsan Hakları beyannamesinde şu şekilde yer alır; ” Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin […] bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. “ Aynı şekilde, 1982 Anayasasının 10’uncu maddesinde de; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” Şimdi gelelim Kurana, Kuranda ise yaradılıştaki farklılıklar birer ayrıcalık olarak ifade ediliyor ve eşitsizlik normal bir durum olarak görülüyor. Enam-165 “Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O’dur.” 116


Yani, kiminin zeki, kimin aptal, kiminin güzel , kiminin çirkin olması tamamen Allah’ın iradesi sonucu ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Kuranda pek çok surede de Allah dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini azalttığını (Rum-37), dilediğini doğru yola ilettiğini (Bakara213) söylemektedir ve gelir dağılımındaki adaletsizlik Tanrısal yazgı (Zuhruf-32, vb…) olduğu dile getirilmektedir. Ayrıca, köleler Kurana göre aşağı bir sınıfı oluşturan tabakayı temsil etmektedir. Nahl-74 “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarfeden (hür) kimseyi misal gösterir: Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeğe layık olan Allah’tır, fakat çoğu bilmezler.” Rum-28 “Allah size kendinizden bir misal vermektedir: size verdiğimiz rızıklardan, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur musunuz ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız ki […] bize ortak koşulmasına razı olasınız?” Kölelik günümüzde tarihe karışmış bir uygulamadır, fakat çağlara hitap ettiği söylenen Kuran kölelik uygulamasını kaldırmamış, insanı mal konumundan insan konumuna getirmemiştir. İslam dini köle azat etmeyi teşvik eder ancak kölelik uygulamasını kaldırmayarak eşitlik bakımından önemli boşluklar, ihlaller yaratmıştır. İndiği dönemde kölelik önemli bir iş gücü olsa da geleceğin dünyasına da bir mesaj aktaracağı söylenen Kuranda bu konuda taviz verilmesi normal mi? Örneğin Kuranda bazı ayetlerde kölelere iyi davranılması gerektiğine dair hükümler de vardır, fakat bunlar köleler lehine değil, köle sahiplerinin yararına olmak üzere koymuştur; sırf köleler, efendilerine karşı başkaldırma gereğini duymasınlar ve iyi hizmet versinler diye! Böylece kölelere, eşitsizlikten doğma durumlara tahammül olasılığını sağlamıştır. Fakat, insan haysiyetiyle ve kişinin sağlık durumuyla bağdaşmayan kölelik kuruluşunu kökten yok etmemiştir. Bu konuda islamcı savunması Tanrı Allah’ın bu durumu yavaş yavaş kaldırmak istediği ve kaldırdığı söylenir, buna kuran’da ki köle azat etme gibi hükümler koymuş olmasını kanıt olarak sunarlar. Ancak bu savunmayı yapanlar, Tanrı Allah’ın köle edinmeyi yasaklamadığı için, köle azat etmenin köleliği bitirmeyeceğini hatta köle azat edenlerin yerlerine yeni köleler edinmek isteyeceklerinden köle ticaretini canlandıracağını gözardı etmektedirler. Kuran’da köle azat eden bir kimsenin yeniden köle almasına engelleyen hiçbir hüküm yoktur. Düşünün bir ayetle 1,5 milyar Müslümanı domuz yemekten men eden, aşamalı birkaç ayetle içki yasaklayan Tanrı Allah, kölelik gibi insan onurunu ayaklar altına alan bir uygulamayı yasaklamamış, yoksa Tanrı Allah insanlığı kölelik ayıbından bir anda kurtaracak güçte değil mi? Benzer soruları cariyelik uygulaması için sorabiliriz, Kuranda cariye kelimesini karşılamak amacıyla ellerinizin altındakiler, halayıklarınız gibi tuhaf ve aşağılayıcı ifadeler yer alıyor. Nisa-24 “Savaşta tutsak olarak ellerinize geçen cariyeler dışında, evli kadınlarla evlenmeniz haramdır…..” (Ayrıca bkn : Mearic 29-30) 117


Cariyelerin Arapların cinsel ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir hak olarak tasvir edildiği açıkça görülmekte, bu konular daha sonraki konularda detaylı inceleneceği için şuan daha fazla ayrıntıya girmeye gerek görmüyorum. Gelelim eşitlik ilkesine en önemli vurgusuna, kadın erkek eşitliği. Kuranda çağdaş anlayışla uyuşmayan kadın-erkek ayrımına, erkeklerin üstünlüğü vurgulayan hükümlere sıkça rastlanmaktadır. Kuran’da insanlığa seslenişler sürekli erkek üzerinden yapılmakta, kadınları aşağılayan, küçük düşüren bol miktarda hükümler ve tanımlar bulunmaktadır. Kurana göre şahitlikte 2 erkek veya 1 erkek 2 kadın olması gerekir. Miras dağıtımlarında ise kardeşlerde erkeğe 2 pay düşerken kadına 1 pay düşmektedir. Bakara-282 “……..Şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir…..” Nisa-34 “Erkekler, kadınlardan üstündür, çünkü Allah onları bir çok şeylerde kadınlardan üstün etmiştir………” İslamcılar tarafından sürekli aşağılanan, cahiliye diye tanımlanan devirde kadınlar daha yüksek haklara sahipti, kadınlar erkekler gibi eşini boşama hakkına sahipti, sadece erkeğin kadına yaptırımların bahsedilmiyordu. İslam ise kadını boşama hakkından yoksun kılıp bu hakkı erkeğin tekeline bırakmakla, erkeklerin kadınlar üzerindeki saltanatını kolaylaştırmıştır. Bakara-230 “Eğer erkek kadını üçüncü defa boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helal olmaz.” Kuranda belirtilen bu uygulamaya talak-ı selase denilmektedir, bu uygulama ile erkeğin hanımına üç kez boş ol demesi onunla boşanması için yeterlidir. Boşanan erkeğin hanımını tekrar alabilmesi için, kadının yabancı bir erkekle evlenmesi, onunla cinsi münasebette bulunması ve sonra o adamının kendisini boşamasını beklemesi gerekir. Bu sistemin akla ve vicdana aykırıdır. İslam ve İnsan Haklarını Karşılaştıralım Önce İnsan Hakları Beyannamesinden ilgili maddeleri yazıp sonra islamcı anlayışla karşılaştıralım ve olayı iyice netleştirelim; MADDE 1: Tüm insanlar özgür, değer ve hak bakımından eşit olarak doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler. Birbirlerine karşı kardeşlik düşünceleriyle davranmalıdırlar. İslam inanç sistemi bu madde ile taban tabana zıttır. Ayetlerle inceleyelim Köle ve Cariye: Kölelik meşru kabul edilmiş ve yasaklanmamıştır. Sadece köle “azad” etmek teşvik edilmiştir, ancak “azad” etmek için herhangi bir zorunluluk yoktur. (Nahl-75, Bakara178), Müslümanlara, savaşta ele geçirilen cariyeler (köle kadınlar) nikahsız olarak “helal” kılınmıştır. (Muminun-6, Miearic-30, Nisa-24, Ahzab-50, vb…) Kadının Aşağılanması: Kadın; sürülecek bir tarla (Bakara-223), “geçici arzu uyandıran” bir varlık (Al-i İmran-14), aldatmasa bile “şüphe” uyandırması durumunda dövülebilen bir insan 118


(Nisa-34), miras’ta yarım pay alacak kadar küçük (Nisa-11), şahitlikte “yarım erkek” sayılacak kadar yarım akıllı ve aşağı seviyede görülmüştür. (Bakara-282), İnsanlar Arasında Ayrımcılık ve Savaşı Teşvik: Müslüman olmayan herkesin “küçülerek” cizye vermesini şart koşmuş (Tevbe-29); din, Allah’ın oluncaya kadar “savaşılmasını” emretmiştir. (Bakara-193, Enfal-39) , Müslüman olmayanlarla dostluk bile kurulmaması yönünde dini hükümler (Nisa-144, Al-i İmran-28) Yine islamda insanlar özgür olarak değil, allahın kulu olarak değerlendir. Yine Kuran’da tüm insanların kardeşliği düşüncesi değil, sadece müminlerin kardeşliği düşüncesi vardır. Görüldüğü gibi islam ve Kuran İnsan Hakları Bildirgesinin ilk maddesiyle açık çelişki halindedir. MADDE 2: Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka inançlarına bakılmaksızın eşit haklara sahiptir. İnsanlar ulusal ve toplumsal kökenleri, zenginlikleri, doğuş farklılıkları ya da herhangi başka bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede belirtilen tüm haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilirler. Görüldüğü gibi bu maddede de insanların cinsiyet ve inançlarına bakılmaksızın eşit hakları olması gerektiğine değinilmektedir. Oysaki islamın kadınlara ve gayrı-müslimlere tanıdığı haklar eşitlikten çok uzaktır. İslam bu eşitliğin arasına kara bir çarşaf ve kanlı bir kılıç çekmiştir. Dolayısıyla islam, İnsan Hakları Bildirisinin ikinci maddesiyle de uyuşmamaktadır. MADDE 3: Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır. İslamda ne yaşama, ne özgürlük ne de kişi güvenliği hakkına saygı gösterilmektedir. Kadınlar saçlarını rüzgarda özgürce savurma hakkından bile alı konmakta, ”allaha küfretti” gerekçesiyle insanlar öldürülebilmekte, ”gerekli görülen durumlarda” ölüm cezasına onay verilmektedir. İslam, İnsan Haklarının üçüncü maddesiyle de uyumsuzdur. Kuran’da öldürün hükümleri (Maide-33, Bakara-191, Nisa-89, Nisa-91, Tevbe-5) ve hadis kaynaklı öldürme hükümleri islam ülkelerinde kişisel hürriye yer bırakmamaktadır. Din hürriyeti, insanlarası eşitlik, kadına ve kadın haklarına saygı gibi çağdaş dğerlere islam dininde yer yoktur. MADDE 4: Hiç kimse kölelik ya da kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü biçimiyle yasaktır. İşte islamın en uyumsuz olduğu madde! İslam tüm insanları allah adlı hayali bir varlığın kulu olmaya zorlamakta ve kuran’da kölelik kurumundan bahsedilmektedir. (Nahl-75, Muminun-6, Miearic-30, Nisa-24, Ahzab-50, vb…) Hatta, ”kölelerinize iyi davranın” türü öğütlerle köle sahipleri sevimli gösterilerek köleliğin devamı sağlanmaya çalışılmaktadır. Hadisler’de “kaçan köle dönene kadar namazı kabul edilmez” şeklinde köleliği ilahi bir hak ve yazgı gösteren insanlık dışı hükümler de bulunmaktadır. MADDE 5: Hiç kimseye işkence yapılamaz; kıyıcı, insanlık dışı, onur kırıcı ceza ve davranışlar uygulanamaz. 119


Bir yandan bu maddeyi okuyup diğer yandan şeriatla yönetilen ülkelerdeki ceza uygulamlarını düşününce insanın yüzünde acı bir gülümseme beliriyor değil mi? El kesme, kafa kesme, herkesin içinde kırbaçlama gibi insanlık onurunu kırıcı işkenceler, Üstelik bu uygulamalar hadisler ve Kuran kaynaklıdır. İslam’da canilik içeren hükümler vardır: Recm (Hadis), Dinden çıkanı öldürmek (Hadis), Namaz kılmayanı Öldürmek (Hadis), el-ayak kesmek (maide-33), parmakları parçalamak (enfal-12), kırbaçlamak-değneklemek (Nur-2) ve son olarak öldürmek (Maide-33, Bakara-191, Nisa-89, Nisa-91, Tevbe-5) bunlar islamın çarpık ve ilkel uygulamalarının kaynağını vede ilkel adalet anlayışının özünü oluşturmakta. İslamın bu maddeyle de uyumsuz olduğu çok açıktır. MADDE 7: Herkes yasalar karsısında eşittir ve ayrımsız olarak yasaların koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin, bu bildirgeyle belirtilen haklarına ters düşen ayırt edici davranışlar için yapılacak kıstırtmalara karşı eşit korunma hakkı vardır. Çok açıktır ki, kadınların şahitliğini bile erkeklerin yarı değerinde gören islam, kadınları ve erkekleri yasalar önünde eşit görmemekte ve İnsan Hakları Bildirisinin bu maddesiyle de çelişmektedir. MADDE 8: Herkesin, kendisine anayasa ya da yasalalarla tanınan temel haklarının yok edilmesi ya da zedelenmesi girişimine karsı ulusal mahkemelere başvuru hakkı vardır. Şeriat ülkelerinde yaşayan insanların böyle bir hakkı var mıdır? Hiç sanmıyorum. Ulema ne derse o! O halde bu madde de islamın anlayışıyla çelişmektedir. MADDE 10: Herkes, haklarının, görevlerinin ya da kendisine cezai sorumluluk yükleyecek herhangi bir suçlamanın belirlenmesinde tam bir eşitlikle, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adilane ve acık olarak gorulmesi hakkına sahiptir. İslamda kadınların erkeklerle ”hak” ve ”görev” açısından ”tam bir eşitlik” talep etmeye hakları var mıdır? Elbette yoktur. İslam, erkeği kadın üzerinde ”yönetici ve hakim” kılmıştır. İslama göre bu iki cins eşit olamaz. İslamın, bu maddeyle de çelişki halinde olduğu açıktır. Üstelik kişisel tercihlerin örneğin din değiştirmenin bile suç görüldüğü ilkel bir sistemde hak aramanın ne kadar mantıksız olduğunu anlamak zor değildir. Kuran ve sünnet kaynaklı ceza sisteminde suçlunun ıslah edilmesi, topluma kazandırılması değil, kişisel hakları gasbederek bireyin baskı altına alınması, toplumdan ağır cezalarla soyutlanması ve onurlarının ayaklar altına alınması ceza sisteminin esasını oluşturmaktadır. MADDE 12: Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesıne, konut dokunulmazlığına ya da yazışma özgürlüğüne keyfi olarak karışılamaz; kimsenin onur ve ününe karşı kötü davranışlarda bulunulamaz. Herkesin bu karışma ve kötü davranışlara karşı yasalarla korunma hakkı vardır. İşte islamın çuvalladığı bir madde daha! İslam ve kuran herkesin aile ilişkilerine de ev yaşamına da dokunur, hatta cinsel hayatın nasıl yaşanacağına kadar karışır ve sözünün dinlenmediğini tespit ettiğinde de cezalandırır.

120


İslam, müslüman olmayan herkesin ”onur ve ününe karşı kötü davranışlarda” bulunur. ”Kafir” der, ”beyinsiz” der, ”dilini sarkıtmış deve” der(tümü kuranda geçmektedir). İslam insanların yazışma özgürlüğüne de dokunur, kendisini eleştiren yazıların yazımına tahammül edemez. Arabistan’da ”allah yoktur” yazarsanız, ”allaha küfretmek” suçundan kafanızı keserler. MADDE 13: a) Herkesin, herhangi bir devletin toprakları üzerinde serbestçe yolculuk yapma ve yasama hakkı vardır. İslam anlayışında kadınlar sokakta serbestçe dolaşamaz, istedikleri gibi(mesela dekolte giyinerek) yaşayamaz, erkeğinin izni olmadan seyahat edemez. Yani islam bu maddeden de sınıfta kalmaktadır. MADDE 16: a) Evlilik cağına varan her erkek ve kadın, ırk, vatandaşlık ya da din bakımlarından hiçbir sınırlamaya bağlı olmaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkına sahiptir. Evlilik bakımından, kadın ve erkek evliliğin sürdürülmesinde, bozulmasında eşit haklara sahiptir. İslamın bu maddeyle de tezat içinde olduğu çok açıktır. İslamda, kadın ve erkeği, evliliğin sürdürülmesi ve bozulmasında eşit gören bir anlayışın a’sı bile yoktur. İslamda koca karısı üzerinde mutlak bir efendidir ve kadının boşanma hakkı bile yoktur. Hatta kadının tek eş olmak ve kocasını başka kadınlarla paylaşmamak hakkı bile yoktur. MADDE 18: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Buna göre, herkes din ya da inanç değiştirmekte özgürdür. Ayrıca dinini ya da inancını tek başına ya da toplulukla birlikte açık olarak ya da özel olarak öğretim, uygulama, ibadet ve ayinlerle açıklama özgürlüğüne sahiptir. Bu madde de islamla zıtlık içerisindedir, çünkü islamda -özellikle de savaş durumunda- din değiştirenler öldürülüyor. (Maide-33) Dolayısıyla islamın din değiştirenlere yönelik özgürlükçü bir tutumu tam olarak yoktur. Din değiştiren herkesi ”karşı tarafa geçmiş” sayarak cezalandıran, yani dinden çıkan insanları ”düşmanla işbirliği yapmak” türü bir davranıştan ötürü değil de sadece düşüncesinden ötürü cezalandıran bir zihniyet vardır. İslam, insanları sırf düşünce ve inançlarından ötürü aşallar, yaftalar ve yargılar. (Tevbe-29) MADDE 19: Herkesin düşünme ve anlatma özgürlüğü vardır. Buna göre, hiç kimse düşüncelerinden dolayı rahatsız edilemez. Ayrıca ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her türlü araçla aramak, sağlamak ve yaymak hakkına sahiptir. İslam karşıtı düşünceler, -sadece düşünce düzeyinde olsalar ve eyleme dökülmeseler bilemüslümanlar tarafından küfür olarak algılanır ve şiddetle cezalandırılır. İslamı eleştiren her ses, ”islama küfür etti” bahanesiyle kısılır. İslam, İnsan Hakları Bildirisinin bu maddesiyle de uyuşmamaktadır. MADDE 20: a) Herkes barışçıl yollarla toplantı yapmak, dernek kurmak ve derneğe katılmak hakkına ve özgürlüğüne sahiptir.

121


Şeriatla yönetilen islam cumhuriyetlerinde komünist, Ateist ve dindışı akılmarı savunan dernekler kurulamamakta ve bu tür dernekler şiddet uygulanarak kapatılmaktadır. Bu tür derneklerin üyeleri de cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla islam, bu maddeyle de uyuşmamaktadır. MADDE 21: (………..) c) Hükümet yetkisinin temeli halkın iradesidir; halk bu iradesini gizli ya da açık bir şekilde özgürce oy vermelerinin sağlandığı devreli ve dürüst seçimlerle belirtir. İslam devletlerinde hükümetlerin yetkisi halkın iradesine değil, allaha dayandırılmaktadır. Yani islam, egemenliği halktan alarak dine havale etmiştir. İslam ülkelerinde Laik sistemi savunan bir parti kurmak ve bu istekle seçime katılmak mümkün değildir bu uygulama Kuran’da Maide-33 ayeti kapsamındadır ve işkence ile öldürme veya sürgün etme cezaları uygulanması hükmedilmiştir. Dolayısıyla İslam ve Kuran bu maddeyle de uyuşmamaktadır. MADDE 25: (………..) B-) Analık ve çocukluk, özel koruma ve yardım görme hakkına sahiptir. Bütün çocuklar, evlilik içinde ya da dışında doğsunlar aynı sosyal korunmadan yararlanırlar. İslama göre, evlilik dışı doğan çocuklar çok kötü bir kelimeyle yaftalanır ve gerek annesine gerekse çocuğa kötü gözle bakılır. Ayrıca evlilik dışı çocuk doğuran bir kadın recmedilerek öldürülür. Dolayısıyla islam, bu maddeyle de karşıttır. MADDE 26: (……) B-) Eğitimin amacı, insan kişiliğinin tam ve özgürce gelişmesi, insan hak ve özgürlüklerine saygının güçlenmesi olmalıdır. Bütün milletler, ırk ve din grupları arasındaki anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir. İslamda eğitimin amacı, insan kişiliğinin özgür gelişimi değil, insanın kişiliğini ve çeşitli doğal arzularını ”allah yolunda” baskılamak, yasaklamak ve törpülemektir. İslam, kul olarak gördüğü insanların kişiliklerinin özgür gelişimini şeytan işi olarak değerlendirir ve bundan ürker. Dolayısıyla islam, İnsan Hakları Bildirisinin bu maddesiyle de uyumsuzdur. MADDE 29: (……….) B-) Herkes, haklarını kullanmak ve ozgurluklerinden yararlanmak konusunda; ancak yasalarla sırf başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla ve toplumun ahlak, düzen ve genel gönencinin gereklerini karşılamak için belirlenmiş kurallara bağlıdır. İslamda başkalarının(özellikle de inançsızların) hak ve özgürlüklerine saygı söz konusu değildir. Müslümanlar, tüm insanların allahın kanunlarınca yönetilmesi ve islama boyun eğmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Dolayısıyla islam, bu maddeyle de çelişmektedir. Görüldüğü gibi Kuran ve islam dini, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan pek çok maddeyle tezat halindedir. Bu yüzden islam, insan haklarına aykırı bir dindir. Hiç kimse, insan haklarına aykırı bir dine hoşgörü göstermek veya tahammül etmek zorunda değildir. Böyle bir dini eleştirmek hakaret etmek değil gerçekleri ortaya koymaktır. İslam’ın insan haklarına ve ahlaki değerlere aykırı ve tam anlamıyla çağdışı bir din, Kuran’ın da içinde her

122


türlü ilkelliği ve insanlık dışı uygulamayı barındıran bir kitap olduğu gerçeğini halka anlatma ve insanlarımızı aydınlatmaya çalışmak her insanın insanlığa karşı sorumluluğudur.

2-İslam Hoşgörü ve Barış Dini midir? İslamla ilgili toplumda yanlış inanışlar vardır. İslam hoşgörü dinidir denir, diğer dinleri tanıdığı, bunlara saygılı olacak kadar “hosgörülü olduğu sanılır. Basta Yahudi’lik ve Hiristiyan’lik olmak üzere diger dinlere inanlara dinsel özgürlük ve ibâdet güvencesi sağladığı ve onları kendi inançlarında serbest bıraktığı açıklanır. Hatta Kuranda: “Din’de zorlama olmaz” seklinde âyet’ler olduğu, ya da Muhammedin “Dinimizde müsamaha ve cömertlik olduğunu Yahudi ve Hristiyanların bilmelerini isterdim!” diye konuştuğu öne sürülür. Gerçek islamdan habersiz halkımız Kur’ân’in “Din’de zorlama yoktur” (Bakara-256), ya da “Sizin dininiz size, benim dinim bana’dır” (Kâfirûn-6), ya da “(Müslümanlar), yahudi olanlar, hiristiyanlar ve sâbiî’lerden Allah’a…inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır” (Bakara-62) seklindeki âyet’lerin, yada bunlara benzer hoşgörülü görünen hükümlerin, daha sonraki şiddet içeren ayetlerdeki hükümlerce geçersiz “nesh” olduğunu bilmez. Bilindiği gibi bir hüküm, kendisinden daha önce gelen bir hükmü geçersiz kılabilir. İslâmın öz’ünden habersiz bulunan Müslümanların büyük bir çoğunluğu, hoşgörü içeren ayetleri öne çıkarıp şiddet içeren ayetleri gözardı eden uyanıkların söyledikleri bu yalanlara inanırlar. Oysa gerçek çok başkadır. Gerçekte ise Kur’ân ve hadîs hükümleri; Islâm’dan gayri bir dine yönelenlerin “sapık” olduklarından tutunuz da, “müşriklerin öldürülmeleri gerektiğine”, “kâfir’lerin Cehennem ateşinde pişirileceklerine”, “Yahudi’lerle ve Hiristiyan’larla dost olmanın yasaklandığına”, “Yeryüzünde yalnız İslam kalana kadar kâfirlerle savaşın (Bakara-193, Maide-33, Enfal-39, Tevbe-29) diyerek farklı inançtakilere karşı cihad açmak gerektiğine”, “yakın akraba, ya da hattâ ana ve baba için, eğer farklı din ve inançta iseler, magfiret dilenmemesine”, “namazı terk edeni öldürülmesine” varıncaya kadar, “hoşgörüsüzlük” yaratan ne varsa içinde barındırmaktadır. Kuran ve hadis hükümlerine göre hoşgörü sözcüğünün, hiç bir açıdan İslam dininde yeri yoktur. Daha başka bir deyimle İslam’ın temelini hoşgörüsüzlük ve bağnazlık oluşturmaktadır. “Din’de zorlama olmaz” bu hükmün dinsel özgürlükle “kişilere, İslam’dan çıkıp diledikleri dine girmek, ya da herkes istediği dini seçebilmesi” ile ilgisi yoktur. İlgili ayet ve yorumları. Bakara-256 “Dinde zorlama yoktur, Artık hak bâtıldan seçilip belli olmuştur. Kim Tağutu reddedip Allaha iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.” Taberi tefsiri: Sahih (güvenilir doğruluğu şüpe götürmez) olan görüşe göre Bu âyet (Bakara 256), İslam devletine Cizye vererek boyun eğen ehl-i kitabın durumunu hükme 123


bağlamaktadır. Bunlardan, cizye verenleri İslama girmeye zorlama yoktur. Fakat putlara tapanlar ve İslam dininden donenler bu hüküm dışmdadırlar. Onlar, İslamı kabul etmeye zorlanırlar. Bu ayetin başka bir yorumu ise: Dinde zorlama yoktur” şeklindeki ayet insanlar din seçiminde özgürdürler anlamını değil, “dinsel zorluklarda insanlara kolaylık sağlanır.” anlamını taşımaktadır. Örneğin sıcakların arttığı yaz mevsiminde ve seyahat halinde namaz kılınmadığı takdirde , kaza namazı kolaylığı tanınmıştır.” şeklinde dini görevlerin yerine getirilmesindeki kolaylık tanınması anlamındadır. Bu vesile ile sunu hatirlatmadan geçemeyecegiz ki, Muhammed, pek küçük bir azinlik hariç, insanlari barışcıl iknâ yoluyla müslüman yapamamış, Sadece korkutma usül’leriyle (baskı, tehtit, şantaj), genellikle savaslar, ya da savaslardan elde edilen ganimet’lerin dagitimi yolu ile Islâm’a sokmustur. En yakinlarini, örnegin kendisini bir baba gibi yetistiren amucasi Ebû Talib’i bile sözle müslüman olmaga iknâ edememistir. İslama göre “kâfir”ler, “Ehl-i Sirk”ve “Ehl-i Kitab” olmak üzere iki ayri gurup olarak tanimlanir. “Ehl-i Sirk” (müsrik’ler), çesitli putlara (“Ilâh’lara”) tapanlar, yâni Tanri’ya es kosanlardir. Putperestlere karsi savas, kayitsiz ve sartsizdir: onlar nerede görülürlerse derhal öldürülmelidirler (Tevbe-5), meger ki Islâm’i kabûl etmis olsunlar (Bakara-193). Daha baska bir deyimle “müsrikler” için “yâ Islâm”, “ya da ölüm” gibi iki durum söz konusudur; bunun ikisinin ortasi, ya da disi, baskaca bir sey yoktur. “Ehl-i Kitab” ise, Tanri’nin kendilerine “Kitap” verdigi kimseler olup Yahudi’leri, Hiristiyan’lari ve Sabiî’leri kapsar. Bunlar için, ya Islâm’i kabul etmek, ya da etmeyip “cizye” (yani kafa parasi) vermek, ve bu suretle ölümden kurtulmak gibi bir durum vardir. Islâmî esaslara ve emirlere aykiri hareket etmedikleri ve “cizye” verdikleri süre boyunca güvenlikleri saglanmistir; onlara eziyet edilmez. Bununla beraber müslümanlara nazaran ikinci sinif insan görülürler, ve o sekilde muamele görürler. Fakat eger Islâm’i kabul etmeyecek ve “cizye” (kafa parasi) da vermeyecek olurlarsa, bu taktirde öldürülmeleri gerekir (Tevbe-29). Kurana göre sadece üç toplulugu (Yahudi’leri, Hiristiyan’lari, Sâbiî’leri) “Ehl-i Kitâb” diye tanimlamis, geri kalanlari ise “Ehl-i sirk” saymistir. Bu durumda Budizm, Brahmanism vs… gibi dinlere inanlar dahi “Kâfir”, ya da “müsrik” olarak kabul edilmeleri gerekir. Müslümanlıktaki hoşgörüsüzlüğü daha iyi anlayabilmek için Muhammed’in peygamberlik öyküsünün üç farkli safhasini bilmek gerekir. 1-Ilk baslarda kendisini sadece Arap’lara gönderilmis peygamber olarak ilân eder. Ederken de diger ümmed’lere kendi içlerinden peygamberler, kendi dillerinden Kutsal Kitaplar (Tevrat, Incil gibi) verildigini söyler. Henüz güçsüz oldugu için gerek müsriklere (Puta tapan Arap’lara) ve gerek (Yahudilere ve Hiristiyanlara) karsi, nispeten yumusak bir siyaset izler;

124


2-Ikinci safha’da kendisini sadece Arap’larin degil diger Ümmet’lerin de peygamberi olarak göstermege çalisir. Islâm’dan baska gerçek bir din olmadigini (Enbiyâ-92), bütün insanlara bu dinin verildigini ve fakat buna ragmen insanlarin bölüklere ayrildiklarini (Enbiyâ-93), Kur’ân’in, Tevrat ve Incil’i “tasdik” eden son kitab oldugunu ve Yahudilerin, Hiristiyan’larin Kur’ân’a uymalari ve müslüman olmalari gerektigini anlatir. Bu arada Tanri’ya es kosanlara (yâni putperestlere ki “müsrik” diye tanimlanmislardir) karsi yok etme siyâsetine girisir; onlari “Müslümanlik” ile “ölüm” siklarindan birini seçme zorunlugu karsisinda birakir. 3-Ve nihâyet üçüncü safhada, Islâm’dan gayri dine ve inanca yönelik olanlari “sapik” sayip onlara karsi ölüm ve dehset siyasetine yönelir. İslam’da zorlama vardır ve savaş da zorunludur. bu zorlama resmen şiddet yoluyla yapılır. “Bu bir gelenek değil, İslam’ın kitabının koyduğu resmi bir kuraldır.” Hem Hz.Muhammed döneminde hemde Hz.Muhammed’den sonra ki dönemlerde İslamiyet, kan ve şiddet yoluyla yayılmıştır. İslama gönül vermiş müminlere ayrıntılarıyla Kuran tarafından şiddet ayrıntıları ile tavsiye edilmektedir (Tevbe-5, Maide-33, Enfal-39, Nisa-89, Muhammed-4, Enfal-12, Bakara-191, Tevbe-111, Tevbe-123, ve benzeri sayisiz Ayet) İşin ilginç tarafı, İsalam’ın kitabında bu emirlerle hükmetmeyenler kafir, yani bu vahşetin uygulanacağı kişiler olarak ilan edilirler. Gerçekte dinin yayılması işin hikaye yönüdür. Asıl olan ganimet, haraç, cariye, köle ve mal kazanımıdır. Zaten Kuran, dönemi itibariyle bu esasları belirleyen bir kurallar kitabıdır. Amaç, Cihad adı altında yapılacak olan savaşlar ve bu savaşlar sonrası edinilecek ganimetlerdir. Yani İslam talan ve çapul düzeninin yasallastırılması için bir kılıftır. Kuran’da “Ganimet” yani yağma malı helal kılınarak savaş çekici hale getirilir. Enfal-69 “Artık elde ettiğiniz ganimetlerden helal ve temiz olarak yiyin; Allah’tan korkun. Allah çok affedici, çok merhametlidir.” Kuran’da kafirlerle savaş teşvik edilir. Tevbe-14 “Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onlari rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” Tevbe-5 “Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Gene Kuran’da ne zamana kadar savaşılacağı da hükme bağlanmıştır. Enfal-39 “Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.” Peki Kuran’da geçerli din hangisidir? 125


Maide-3 “Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kafirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Al-i İmran-85 “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” Kuran’da savaşı teşvik eden Ayet’lerinin yanında barış ve güzellikler sunan Ayet’ler de bulunmaktadır. Bunlar Cihad Ayet’leri ile tezat oluşturmaktadır, bir kısmına bakalım; Kafirun-6 “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” Nahl-125 “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” Bakara-272 “Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir.” Ali Imran-20 “Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kullarını hakkıyla görendir.” Ra’d-40 “Biz onlara vadettiğimizin bir kısmını sana göstersek de veya seni öldürsek de sana ancak tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir.” El-Gasiye-21-22-23-24-25-26 “Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin. Ancak, kim yüz çevirir, inkâr ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır. Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.” Görüldüğü gibi yukarıda bir kaç örneğini verdiğim barış Ayet’leri ile, şiddet ve kan içerikli diğer Ayet’ler arasında çok ciddi çelişkiler bulunmaktadır. Kuran da çelişki yoktur iddiasında olanlara bu Ayet’ler sunulduğunda, ya yanlış tercüme yapıldığını söyleyerek, ya da zorlama yorumlar getirerek durumu kurtarmaya çalışmaktadırlar. Gerçek Kuran bilgileri öğrenildiğinde ise, sonradan gelen Ayet’lerin önceki Ayet’leri ‘NESH’ ettiği, yani hükmünü iptal ettiği bilinmektedir. İslam’ın zayıf olduğu Mekke döneminde, 126


çevreye şirin görünebilmek için ‘BARIŞ’ Ayet’leri inmiştir (söylenmiştir). Güçlü Medine döneminde ise ‘ŞİDDET’ Ayet’leri ‘BARIŞ’ Ayet’leri ile yer değiştirmiştir. Yani Medine’li olan Ayet’ler Mekke’li Ayet’leri NESH etmiştir. Diğer değişle geçerli olan barış değil, şiddet Ayet’leridir. Bir çok İslam düşünürü, Müslümanların kendilerini savunmak için savaştıklarını anlatarak yalan söylemişlerdir. İslamcı kesime göre, zulüm görenler ve saldırıya uğrayanlar hep Müslümanlardır. Ve Müslümanlar bu saldırılara karşı doğal savunma haklarını kullanmışlardır. Bakara-216 “Hoşunuza gitmemekle birlikte, savaş üzerinize farzdır. Bir şey sizin için hayırlı olduğu halde siz ondan tiksinebilirsiniz. Ve bir şey sizin için şer olduğu halde siz onu sevebilirsiniz. Allah bilir siz bilmezsiniz.” Bakara-217 “Sana haram ayında savaşmayı soruyorlar. De ki: ‘O ayda savaş büyük günahtır. Ama Allah yolundan alıkoymak, O’na ve mescit’i Haram’a nankörlük etmek, ora halkını oradan sürüp çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır.” Bu Ayet ile anlatılmak istenen nedir? Acaba haram aylarla size saldırsalar bile siz savaşmayın uzak durun, kaçın mı? Yoksa boş verin haram ayları, saldırın sağa sola ve ganimetin tadına bakin mı? Yukarıda söylediğim gibi bu saldırıların amacı ganimet, haraç, cariye, köle, mal kazanımı ve bölgeye hakim olmaktır. Bunun dışındaki tüm anlatımlar hikaye, masal ve kandırmacadır.

3-Araplar İçin Yazılan Kuran İslam ortaya çıktığı tarihlerde Kuran kitaplaşmış değildi. Sayfalar halinde dağınık durumda ve hafızlar tarafından ezberlenerek muhafaza edilmekteydi. Zaten kuranın yazıldığı yıllarda ki işlevi günümüzün Kanun Hükmünde Kararnamelerinden farklı da değildi. Çoğunlukla ortaya çıkan bir soruna çözüm bulmak için yazılmış sayfalardan (ayetler) oluşmaktaydı. Kuran sureler ve ayetler halinde Halife Osman zamanında bir araya toplanarak kitaplaştırılmıştır. Hz.Muhammed kendi döneminde Kuranı kitap haline getirme ihtiyacı duymaması ilginç ve bir okadar da düşündürücüdür. Bir postacı düşünün kendisine emanet edilen postayı yerine ulaştırmadan ve kaybolma ihtimalini umursamadan ölsün gitsin. İşte Hz.Muhammedin yaptığıda tam olarak budur. Zaten Kuran sadece o günlerle ilgili olduğunu ortaya koyan ayettlerle doludur. Üstelik Kuran’da yazanlar sadece o günlerle ilgili olmakla kalmaz, Araplar için yazılmış bir kitap olduğunuda açıkca dile getirir. Her ne kadar Meal çarpıtmaları ile bu gerçek gizlenmeye çalışsa da gerçek gün gibi ortadadır. Yasin-5 “Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için gönderilen.” İbrahim-4 “Her kavme sadece o kavmin kendi diliyle seslenir. O kavimden olan birini peygamber yollarız.” 127


Fusilet-3.”Bir kavim için indirdiğimiz Ayetleri detaylıca açıklanmış Arapça bir Kurandır.” Ayettlerde açıkça her kavme sadece kendi dilini konuşan kendi içinden olan bir peygamberi elçi atarım yazıyor. Bir başka şeklide hiç bir kavme o kavmin kendi dilinde olmayan bir Kitap göndermem ve o kavmin ırkından olmayan bir peygamber de atamam demektir. Bu durumda Kurana göre Türklere de Türkçe konuşan Türk bir peygamber atanması zorunludur, Kurana göre Türklere Bir Arap peygamber gönderilemeyeceği gibi Türklerin Kutsal kitabı Arapçada olamaz. Türklere Arap kavminin diliyle inen kitapla o kavimden bir peygamber geçerli değildir. Fusilet-3 ayetinde bir kavim için olduğu açıktır ve bunlar Türkler değildir. Kuranın bakış açısına göre olması gereken budur. Yusuf-2 “Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” Kuran kendini Arapça ve Arap kavmiyle sınırlıyor. Bu ayeti Türklere uygularsak, eğer Arapların akıl erdirebilmesi için Arapça kuran gerekli ise Türklere de Türkçe bir kitap indirilmesi gereklidir. Türkçe indirilmemiş bir kitabı Türklerin anlaması yani akıl erdirmesi beklenemez. Bütün insan dillerine çevrilemeyen, hatta Arap olmayanların doğru şekilde okuması imkansız olan bir kitabı bütün insanlara yollamış olabilir mi? Kuran bunumu iddia ediyor? Hayır asla. Kuran tam tersini söylüyor. Kuran sadece Arapça konuşan Arap kavmi için geldiğini söyler. Bütün kavimlere ve bütün dillere geldiği iddasında değildir. Kuran her kavme sadece o kavmin kendi dilinde inen mesajla seslenmek gerektiriğini dile getiriyor. Yabancı bir peygamberle ve yabancı dilde inen kitapla değil. Yabancı dilde mesaj olmamalıdır. Kuran yabancı dilde inen kitaba itiraz etmeyi meşru görüyor. Fussilet-44 “Eğer biz onu başka dilde bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka, “Onun âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?” derlerdi. De ki: “O, inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).” Bu ayete göre Türkler’in neden dilimizde değil sorusunu sorma hakkı doğmaktadır. Bu mantığa göre Türk olana Türkçe olmayan bir kitap yollanamaz. Madem Araplar neden dilimizde inmedi demesinler isteniyor, Araplar sorabiliyor ise biz Türkler “Türklere hiç Arapça bir Kuran gönderilir mi “diye neden sormayalım? Yoksa Tanrı Allahın katında biz Türklerin kayda değecek bir Millet olmadığımızı mı kabul edeceğiz? Elbette Türk Milletini bu gözle kimse göremez. Bu ayete göre de Kuran’dan biz Türkler sorumlu olamayız. Zuhruf-44 “Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.” Nahl-64 “Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”

128


Bu ayetlerde “bütün kavimler ondan sorumludur” denmiyor. Ayetler açıkca Hz.Muhammed’in ve Arapların Kuran’dan sorumlu olduklarını bahsederek, Üstelik Kuran’nın yazılma nedeninin Arap kavminin sorunlarını çözmek olduğunu dile getiriliyor. İslamcılar, Kuran ın bir Kavim e değil bütün kavimlere gönderildiğini anlatmak için bir ayeti kanıt gösterirler. Enbiya-107 “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” İslamcılar Yukarda saydığımız o kadar ayet ve kanıt karşısında, bir tek bu ayete sarılarak her şeyi kurtarma çabasına girerler. Bu ayetteki Alem Arapça dır. Ayeti gördüğünüz gibi ayetin her yeri çevrilirken, sadece Alem kelimesi Arapça olarak bırakılmıştır. Alem kelimesi Kuranda bir çok yerde “bilen kişi“ anlamında çevrilirken burada öylece bırakılır. Diyelim ki, Doğru ve bir şekilde Alem lafı herkes anlamındadır. Bu yeterli olmuyor. Türkçe de ancak Dünya alem kelimesi herkesi ifade eder. Alem olarak Mekke alemini kastetmeniz de mümkündür. Kuranın geldi dendiği dönemde Araplar için Alem Mekke ve Medine ve yakın çevresinden ibarettir. Hz.Muhammed söyle bir emir gönderse,”cümle alem gelin” en fazla Mekke nin hepsi gelsin yada söylediği kişinin ailecek hepsinin gelmesini istemiştir. Buradan tüm Dünya anlamı çıkmaz. Kuranı anlayarak okumak İslam’ın ilk koşuludur. Kuranı okuyan Türk, İranlı, Afganlı Müslüman olamaz. Bu Milletler kendilerine ait olmayan bir dinle kandırılmışlardır. Türk milletini kandırmanın en kolay yolu dindir. Bu doğru. Ama birde işin öteki yüzü var. Arap ne anlatırsa anlatsın Türkler İslama girdikleri ilk yıllarda kendi islam öncesi inançları ile harmanladıkları İslam inancını oluşturdular. Yarı Şamanist yarı Müslüman bir toplum oluverdiler. Daha doğrusu Arap Müslümanlığına değil, Türk tipi Müslümanlığa inandılar. Şimdi Kurana bakarsak Türklerin kafasındaki Kuran ile gerçek Kuran’ın birbirine hiç uymadığını görürüz. Verilen ayetlerde görüldüğü gibi Kuran kendini sadece Arap Kavmi için düzenlenmiş gösteriyor. Oysa Türklerin kafalarındaki hayali Kuran,bütün kavimler için düzenlenmiş zannedilen bir Kuran. Gelin diğer ayetlere de bakalım; Şura-7 “Şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik.“ Enam-92 “İşte bu (Kur’an) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke’yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır.” Mealciler; şehirler anasını (Mekke’yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır der. Mekke çevresini yazan yeri “tüm insanlık“ diye çevirirler. Bir şehrin çevresi anlamındaki kelime tüm insanlık anlamına getirilir. Üstelik Kuranda her kavmin ayrı bir memleketi ve ayrı bir ana kenti olduğunu söyler. Yani her kavmin ana kentine ve çevresine ayrı bir peygamber gereklidir. Yani ana kent yok ana kentler var.

129


Kasas-59 “Rabbin kendilerine ayetlerimizi okuyan peygambeleri memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak etmişizdir.” Her memleketin bir ana şehri bir de çevre şehirleri vardır. Kurana göre her memeleket için o memleketin ana şehrine elçi gönderilirdi. Hz.Muhammed Arapların ana kentini ve Arapların çevre kentlerini uyarmak için Arap memleketinin ana kenti Mekke ye yollandı. Kuran a göre aynı şekilde diğer memleketlerin ana kentlerini ve çevre kentlerini uyarmak için peygamberler yollanmalıdır. Kasas-59 “Rabbin kendilerine ayetlerimizi okuyan peygambeleri memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak etmişizdir” Şuara-208 “Biz, hiçbir kenti helak etmedik ki onun uyarıcıları olmasın (helak etmeden önce mutlaka uyarıcı gönderdik)” Talak-8 “Rabbinin ve O’nun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice memleketler vardır ki, biz onları (ahalisini) çetin bir hesaba çekmiş ve onları görülmemiş azaba çarptırmışızdır.” Yani diğer memleketlerinde ana kentleri ve kendilerine ait ayrı birer peygamberleri vardır, Kurana göre var olmak zorundadır. Hz.Muhammed sadece bir memleketin ana kentine ve çevre kentlerine yollanıyor. bütün memleketlerin ana kentlerine değil. Mesela Ad kavminin uyarmak için o kavmin ana kenti olan İrem şehrine Hud peygamber yollanmış. Fecr Suresi-6-8 “Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? ‘Yüksek sütunlar’ sahibi İrem’e. Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi.” Furkan-51 “Eğer İsteseydik bütün beldelere ayrı ayrı Peygamber yollardık.” Burada anlatılan tek şey bir kavme vahiy yollarken hangi tarzda yolladığının açıklanışından ibarettir. Bir kavmin her kentine değil sadece ana kentine peygamber yollarız diyor. Zaten diğer ayetler Ana kent Mekke ve çevre kentlerin arap beldeleriyle sınırlı olduğunu açıkça söylüyor. Üstelik Kurana göre Hac ziyareti ile yükümlü olan kişiler; Arabistan memleketi, Ana kenti Mekke ve çevresindeki çölde yaşayan Araplardan başkası değildir. HACC-25 “Mescidi Haramın(kabenin) olduğu kente oturan yerliler ve çevresindeki çölden buraya gelenler (Mekke de oturmayan araplar) için ziyaret yeri yaptık.” Sonuç olarak Kuran’da bir kavmin yaşadığı memlekette her şehre ayrı ayrı peygamber yollamayız. Sadece o kavmin ana kentine, O kavmi ve yaşadıkları çevre kentlerini de uyarsın diye, o kavmin dilinde peygamber yollarız denmektedir. Kuran’nın bu hükümlerini İslama uyarlarsak Hz.Muhammed Arabistanın ana kendi Mekkeye gönderilmiş ve sadece Arapları uyarmakla görevli bir peygamberdir. Bu mantığa göre İslam’da Arap dinidir, Türkler veya başka bir millet İslam’dan sorumlu tutulamaz.

4-Kuran Korundu mu? Veya Değişmedi mi? 130


Müslümanlara Kuran’ın Tanrı Allah sözü olduğunu göstermek için Kuran’ın hiç değişmediğini ve Tanrı Allahın Kuranı koruyacağını (ayetle sabit) iddia ederler. Oysa pekçok güvenilir veya sahih denen islami kaynakta Kuran’ın değiştiğine dair açık ve net kanıtlar vardır. Bakalım Kuran ayetleri korundu mu? 1-“Ömer şöyle dedi: “Eğer insanlar Ömer, Kur’an’a bir şey ekledi diyecek olmasalardı, ben bizzat kendi elimle recm ayetini yazardım.”(Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu’lEnsar 46, Megâzî 21, İ’tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).) 2-Ehli Sünnetin 4 hak mezhebinden birinin imamı sayılan ve Ehli Sünnetin ilk rivayet kitabı Malik b. Enes’in “Muvatta’sında” (Parlayan yayınları Konya, 2008 yılı basımı Umut matbaacılık, rivayet 1516, sayfa 671) Said b. Museyyib’den şöyle nakledilir: Ömer b. Hattab şöyle dedi: “Kalkıp da Allah’ın kitabında recm hükmünü bulamıyoruz diye recm ayetini inkar ederek helak olmaktan sakının çünkü Resulullah recm yaptı, biz de recm yaptık. Canım elinde olana andolsun! Eğer insanlar; Ömer Allah’ın kitabında fazlalık yaptı demeseydi “Evli erkekle evli kadın zina ederlerse, onlar muhakak recmedin” ayetini yazardım! Çünkü biz bunu okuyorduk.” Aynı rivayet (Mustedrek-i Hakim, 4:359, Müsend-i Ahmet: 1:23-29-36-40-50, Tabakat-ı İbn-i Saad: 3:334, Sünen-i Darami: 12, el-İtkan: 3:206) kitaplarında da nakledilmiştir. 3-Ehli-i Sünnet’in önemli kaynaklarından olan Mu’cem-i Tabaranî’de sahih senetle yer alan bir hadise göre Ömer b. Hattab şöyle dedi: “Kur’an bir milyon yirmi altı bin harftir.” (EdDürr-ül Mensûr (Suyutî), C.6, s.422, Mecme-üz Zevâid (Heytemî), C.7, s.163, Kenz-ül Ummâl (MuttakîHindî), c.1, s.517, c.1, s.541) Oysa bu gün elimizde bulunan Kuran’ın harfleri bu rakamın üçte birini bile bulmuyor! Çünkü günümüzde Kuran’ın 300 bin küsur harf’den oluşmaktadır. Yani Kuran’ın üçte ikisi yok olmuş. 4-Kuran’ın Allah’ı indirdiği kitabın ait bir ayeti keçiye yediriyor maalesef, evet yanlış duymadınız, keçi korunacağı korunduğu söylenen ayetleri yiyor! Aişe nakleder: “Recm ve büyüklerin on defa süt emzirmesi (nin süt kardeşliği oluşturacağı) hususundaki ayetler benim yatağımın altında bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat edince Peygamber’in vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları yedi.” (İbn-i Mâce, c.1, s.625,1944,Ahmed bin Hanbel 5/131, 132, 183 ve 6/269) Buna benzer bir hadis de Müslim’de yer alır ve orada Aişe kaydeder ki bu ayetler Peygamber vefat edinceye kadar okunurdu. (bk. Muslim c. 4. s. 167, Tirmizî, c.2, s.309) Kuran’nın Değiştiğinin Bilimsel Kanıtı; Sana’a Kuranı 1972’de Yemen’in başkenti Sana’a’daki Ulu Cami’de bulunan Kurandır. ‘Sana’a Kuranı’ üzerinde Alman şarkiyatçı Dr. Gert Puin tarafından yapılan incelemeler aradan geçen 36 yılda tamamlanabilmiş değil. Bunun nedeni bu Kuran ile ilgili ilk değerlendirmeler olmalı. Puin’e 131


göre, bu Kuran’ın yazıldığı parşömen Peygamber’in doğumundan önceye tarihleniyor ama üzerindeki yazı daha sonraya ait. Daha ilginci üstteki metnin altında silinmiş bir eski metin var. (Bu tür metinlere literatürde ‘palimpsestus’ deniyor.) Bu metin de Kuran metni. Puin’in Batılı şarkiyatçılarca pek beğenilen ancak İslam çevrelerinde infiale neden olan iddiası ise şu: Kuran’ın yazılışı Peygamber’den çok önce başlamıştı. Çünkü Kuran, kendisinden önceki kutsal kitapların bir çeşit özeti olmaktan öteye gitmiyordu. Suudi Arabistan Hicaz’da arkeolojik araştırmalara izin verinceye, İslam bilim adamları İslam ülkelerinin kütüphanelerinde saklı olan yüzlerce eser üzerinde ‘bilimsel kriterlere’ uygun araştırmalar yapıp, sonuçlarını bizlerle paylaşıncaya kadar bu tür ‘şarkiyatçı’ yorumlar gündemde kalacak gibi görünüyor. Yukarıda sıralanan ve islam dünyasında sahih yani güvenilir kabul edilen islami kaynakların ve bilimsel kanıtların açıkca ortaya konduğu gibi Kuran’ın kimi ayetleri kaybolmuş ve keçi tarafından afiyetle yenilmiştir ve bazı ayetleri islam öncesi zamanlardan kobya edilmiş olduğu ortadadır. Müslümanlara Sorular Bildiğiniz gibi “Kuran”, Muhammed öldükten sonra kitaplaştırılmıştır. Halife Osman tarafından derlenen bir Kuran var, esas Kuran bu ve günümüzde kaybolmuştur. Şimdi sorularım şöyle: 1-Halife Osman’ın kitaplaştırdığı Kuran’a tüm ayetlerin eksiksiz-kaybolmadan geçtiğini nereden biliyorsunuz? Bazı ayetler kaybolmuş/yazılmamış olamaz mı? Ya da bazı ayetler sonradan eklenmiş olamaz mı? (üstelik islam tarihinde açık kayıtlar varken!) 2-Muhammed niçin hayattayken Kuran’ın kitaplaştırılması için bir emir/vasiyet vermemiştir? “Hayatta olduğu için vahiy devam ediyordu.” diyorsunuz ama, öleceğini bildirmedi mi “Allah”? En azından son günlerinde böyle bir emir/vasiyet vermesi şart idi.. 3-Ümmetini bu kadar düşünen bir “peygamber”in, kutsal bir öğretiyi/vahyi kitaplaştırmayı düşünmemesi ne kadar mantıklıdır? 4-Kuran’da “Bu kitabı biz koruyacağız.” demesine rağmen, görünen o ki, kitabı koruyan halife Ebu Bekir ve Osman olmuştur, “Allah” falan değil. Mesela Ebu Bekir ve Osman, eğer Kuran’ı kitaplaştırmasaydı, muhtemelen o vahiyler günümüze kadar gelmeyecekti. Bunun mantığı nedir? 5-Halife Osman, Müslüman mezarlığına gömülmemiş ve cenazesi de kılınmamış biridir. Tarihi kaynaklardan araştırabilirsiniz. Sebebi, halife olduğu dönemde Müslümanlara eziyet etmesidir. Böyle bir kişinin “kitaplaştırdığı” Kuran’a ne derece güveniyorsunuz? 6-Kuran, kitaplaştırılmadan önce, Kuran’ı “ezbere” bilen sahabilerden çoğu savaşlarda ölmüştür… Bu savaşlar da Muhammed’in ölümünden sonraki savaşlardır… Bu ölen sahabiler ile birlikte “tarihe karışan” ayetler olamaz mı? Bunun garantisi nedir? Sonuçta, “Kuran’ın tümünü” ezbere bilen çok az kişi vardı ve Muhammed’e sorup “Acaba unutulan ayetler var mı?” diye sorma imkanları da yoktu… Ve bu sahabilerin bile unutmuş olabileceği, ya da 132


bilerek Kuran’a almayacağı, ya da Kuran’a ekleyeceği ayetler olabilir… Ve halife Osman, bu şekilde “değiştirilmiş” bir Kuran’ı kitaplaştırmış olabilir… Bunun olmadığının garantisi nedir? 7-Günümüzde niçin bazı Müslüman ekoller, Kuran ayetlerinin aslında 7000 civarı olduğunu, ancak sonradan bazı ayetlerin çıkarıldığını iddia etmektedir? Üstelik bu iddialar, İslamiyet’in ilk yıllarından beri vardır. Bunun hikmeti nedir? Yukardaki sorulara imanla değilde mantığınızla cevap verdiğinizde kuranın korunmadığını ve günümüzde okuduğunuz kitabın Hz.Muhammedin yazdığı ayetlerin ancak üçte birini içinde barındırdığı görebilirsiniz. Gerçeklerle yüzleşmeyi deneyin.

5-Kuran Allah Kelamı mı? Bildiğiniz gibi İslam’a göre Kur’an, İncil, Tevrat ve Zebur Allah tarafından gönderilmiştir. Bunlardan Kur’an dışındaki kitapların yazımı, geçmiş zaman anlatımı şeklindedir. Kur’an ise Allah’ın hitabı biçiminde yazılmıştır. Allah’ın sözlerinin, emir ve öğütlerinin Cebrail adlı melek vasıtasıyla ve vahiy yoluyla peygambere iletildiğine inanılır. O yüzden “Kur’an Allah kelamıdır” denir. Allah’a ait olmayan sözler ise “kul” veya “kâle” yani “de ki” veya “dedi ki” sözcükleriyle belirtilmiştir. Bundan dolayı birçok ayet “de ki” anlamına gelen “kul” kelimesiyle başlar. Örneğin: “De ki; ‘Ben içinizden hiçbir erkeğin babası değilim” cümlesinden anlarız ki “de ki” diyen Allah, “Ben içinizden hiçbir erkeğin babası değilim” dedirtilen peygamberdir. Ne var ki bunun gibi bazı ayetlerin Allah’a ait olmadığı açıkça belli iken “de ki” sözcüğünün kullanılmadığını görürüz. Bu tür ayetlerin bazı meallerinde “de ki”sözcüğü parantez içinde verilmiştir. Bazı mealciler ise sanki Arapçasında gerçekten yazılıymış gibi paranteze dahi gerek duymadan “de ki” sözcüğünü eklemişlerdir. Bu müdahaleler, ayetlerdeki eksikliği kamufle etme amaçlıdır. Şimdi bu hataları görelim: Fatiha suresi Allah’a yapılan bir duadır. Dolayısıyla “deyin ki” kelimesiyle başlamalıydı. Kur’an’ın son iki suresi olan Nas ve Felak sureleri de duadır ve “de ki” ile başlar. Fatiha suresinin başında olmasa bile 5. ayetinde “kûlû” yani “Deyin ki” sözcüğü muhakkak kullanılmalıydı. Fatiha, 5-7 “(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.” Görüldüğü gibi ayette Allah’a sesleniş, Allah’a yakarış vardır. Dolayısıyla ayette seslenen Allah değil, insandır. Ama “Deyin ki” sözcüğü olmadığından Allah kendisine dua etmiş gibidir. Hadi diyelim ki Fatiha Kur’an’ın açılış suresidir, bir önsöz gibidir, o nedenle “deyin ki” denmesine gerek duyulmamıştır. Peki ya diğer ayetlerdeki eksikler? Şimdi de aşağıdaki ayetlerde hitap edenin kim olduğunu görelim: Hud-2 “Allah’dan başkasına kulluk etmeyin. Ben size O’nun tarafından müjde vermek ve uyarmak için gönderilmiş gerçek bir peygamberim.” 133


Zariyat-50 “O hâlde Allah’a koşun. Şüphesiz ben, size O’nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.” Zariyat-51 “Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Zira ben size O’nun tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.” Bu ayetlerde açık olarak anlaşılmaktadır ki konuşan Hz.Muhammed ve kendisinin peygamber olduğunu iddia etmektedir. Şura-10 “Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. (De ki) İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yöneliyorum.” En’am-104 “Rabbinizden size muhakkak ki deliller gelmiştir. Artık kim gözünü açar görürse kendi lehine, kim de hakkı görmeyip batılı seçerse kendi aleyhinedir. (De ki) “Ben sizin üzerinizde bekçi değilim.” Bu iki ayette de konuşan Muhammeddir. Görüldüğü gibi “de ki” sözcükleri kullanılmadığından mealciler parantez içerisinde göstermek zorunda kalmışlardır. Tevbe-30 “Yahudiler, “Uzeyir Allah’ın oğlu” dediler, Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğlu”, dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkara sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!” Bu ayette geçen “kâtelehumullâh” ın asıl anlamı “Allah onları öldürsün, katletsin” dir. Bunu Allah’tan isteyenin Allah olamayacağı açıktır. Bu örneklerden şu sonuçlar çıkarılabilir: 1- Kur’an, Tanrı sözü değildir. Hz. Muhammed kurgulayıp yazmış, fakat birkaç ayette gaf yapmış ‘de ki’ ekini kullanmayı unutmuştur. 2- Kur’an, derlenip toplanırken hata yapılmış, bazı ayetler eksik yazılmıştır. 3- Kur’an’a Hz. Muhammed’den sonra Halife Osman ve Emeviler döneminde müdahale edilmiş, ayetler tahrif edilmiştir. Tabi bunlara “Allah, anlaşılacağını düşünerek ‘de ki’ demeye gerek duymamış olabilir” veya “Allah bu tür eksiklerle insanları sınamış olabilir” türünden yanıtlar da verilebilir. Bu tür yanıtlar, eksikliği, hatayı tanrıya havale etmek olur ki buna katılmak mümkün değildir. 2 ve 3 şıkları ise Hicr-9 ayetinde belirtilen “Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.” ayetine ters düşer. Bu durumda 1 şıkkının doğru olduğu, Kur’an’ın Allah sözü değil, Hz. Muhammed’in kurgusu olduğu ortaya çıkar. Şimdi de Kur’an’ın Allah hitabı olmadığına dair farklı bir örnek verelim: Bu örnekle göreceğiz ki Muhammed hazretleri, kimi zaman Allah’ı, kimi zaman melekler adına Cebrail’i, kimi zaman da peygamberleri konuşturan bir kurguyla Kur’an’ı yazmıştır. Onları konuştururken Kur’an’da 300’e yakın “de ki” öneki kullanmıştır ki kendisinin yazdığı anlaşılmasın, Allah sözü olduğuna inanılsın. Ama bazı ayetlerin kurgusunda hata yapmış, “de ki” kullanmayı unutmuş ya da hatalı kullanmıştır veya kullanmayı becerememiştir. 134


En’am-114 “Allah’tan başka bir hakem mi arayayım ki size, her muhtaç olduğunuz şeyi bildirip açıklayan kitabı, o indirmiştir? Kendilerine kitap verilenler de bilirler ki o, senin Rabbin tarafından gerçek olarak indirilmiş bir kitaptır; artık şüphe edenlerden olma.” Meryem-64 “Biz, ancak Rabbının emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bu ikisi arasındaki her şey, O’nundur. Ve Rabbın unutkan değildir.” Enam-114 ve Meryem-64. ayetten önceki ve sonraki ayetlere bakıldığında bu cümlelerin kime ait olduğuna dair bir belirteç yoktur. Enam-114’te ”Size Allah’tan başka bir hakem mi arayayım” sözünden sonra “Senin Rabbin tarafından indirilmiş” sözü ile konuşturulanın melek Cebrail olduğu ve Hz.Muhammed’e hitap ettiği açıkça bellidir. Meryem-64’te ise “Biz ancak rabbinin emriyle ineriz” sözü melekler ya da melekler adına konuşan Cebrail’e söyletiliyormuş gibi yazılmıştır. Ama Allah’ın kelamı dediği kitapta Muhammed bunu belirtmeyi becerememiş ya da hata dikkatinden kaçmıştır. Zümer-10 “De ki: ‘Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah’ın arz’ı geniştir. Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca ödenir.” (de ki fazla) Bakara-97 De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.” (de ki fazla) Zümer-10 ve Bakara-97 ayetlerinde dikkat edilirse “de ki” sözcüğüne gerek yoktur ama kullanılmıştır. Zümer-10’da “de ki” sözcüğü olduğunda Muhammed hazretlerinin Müslümanlara “kullarım” diye seslendiği anlaşılmaktadır. Halbuki “de ki” olmasaydı hitap eden Allah olacak ve bir anormallik görünmeyecekti. Bu gaflara karşı, verilen yanıtlardan biri “Kur’an’da kimi ayetlerin Cebrail’in sözü olduğu” hatta “Kur’an’ın Allah’ın, Cebrail’in ve peygamberin ortak ürünü” olduğudur. Bakara-97 ayeti bu iddiaları çürütür. Ayetten Cebrail’in, Kur’an’ı peygamberin kalbine indirdiğini, dolayısıyla 23 sene boyunca zırt pırt 50.000 yıllık yolu katetmediğini, olaylara-durumlara göre sırası geldiğinde peygamberin ayetleri kalbinden (beyninden) ortaya döktüğünü anlıyoruz. Bakara-97 ayetinde “de ki” öneki kullanıldığında ayet şöyle olmalıydı: De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak benim kalbime indirmiştir. Ama Kur’an’da “senin kalbine indirmiştir” yazılarak hata yapılmıştır. Muhammed, Tevrat ve İncil’in 3. şahıs ağzıyla yazılmasına nispeten çok daha inandırıcı bir kurgu ile Kur’an’ı yazmış ama yaptığı bu gaflarla açık vermiştir. 135


Örneğin Zuhruf-11’te; “O, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz” ayetini ele alalım: Burada “O” Allah ise, “Biz” kimdir? ”Biz”, melekler adına konuşan Cebrail’den başkası olamaz. Ama görüldüğü gibi meleğin konuştuğuna dair bir belirteç yoktur. Muhammed, Kur’an’ı “Allah kelamıdır” diye yazmıştır. Allah’ı konuşturma sanatı ile düzenlemeye çalışmıştır. Fakat özellikle “Biz” diyen ayetlerde ya “Allah ve ekibi” olarak konuşulmaktadır ya da melekler olarak. Süleyman Ateş’in bu konuda görüşü “Kur’an Allah vahyi, melek sözüdür” şeklindedir. Ama görüyoruz ki Allah da konuşuyor, Cebrail de, Muhammed de. Kur’an’da sıkça kullanılan “kale” sözcüğü “dedi ki” anlamındadır. Şimdi “dedi ki” sözcüğünün kullanıldığı bir ayetteki hatayı görelim. Enbiya-112 Dedi ki; “Rabbim hak ile hükmet. Sizin nitelendirmelerinize karşı sığınılacak olan rabbimiz rahmandır. Cümle kurumunun yanlış olduğu açıkça görülmektedir. Edip Yüksel, bu ayetin yanlış yazıldığını, “kale” değil, “kul” olması gerektiğini söyler ve o şekilde çevirir. Muhammed Esed ise hem “kale” değil “kul” muş gibi çevirir, hem de 2. cümlede tekrar parantez içinde “de ki” kullanır. Sebebi, ayette Hz. Muhammed’in hem Allah’a hem de inanmayanlara seslenmiş olmasıdır. Böyle bir cümle yapısında “kale” yerine “kul” da kullanılsa cümle bozuk kalır. Bu ayette de cümle kurumunun çok zor olması nedeniyle becerilemediğini görüyoruz. Sonuç: Birisi çıkıp “Allah’tan bana mektup geldi” demiş olsa önce ona deli gözüyle bakmak ve kesinlikle inanmamak en doğru davranıştır. Fakat ısrarlı davranıyorsa ve insanların bir kısmı ona inanıyorsa “Acaba” diyerek doğru söyleyip söylemediği incelenebilir. Bilhassa tanrıya inanan insanlarda böyle bir eğilim doğaldır. Doğal olmayan, içinde yazılanların bir kısmı doğru diye inanılmasıdır. Ya da mektubu irdeleyip sorgulamadan mektup sahibinin kişiliğine güvenerek veya çevresinde duyduklarından etkilenerek inanmaktır. Mektup incelendiğinde içeriğindeki tek bir ‘insana mahsus’ hata dahi, mektubun tanrıdan gelmediğinin kanıtıdır. Çünkü madem ki inanılan tanrı mükemmel ve her şeyi bilen bir varlıktır, öyleyse tanrı hata yapmaz. Hele çok sayıda cümle hatası, gramer hatası varsa mektubun tanrıdan olduğunu iddia etmek normal karşılanamaz. Bu tavır zayıflıktır. Zaaflarına, çevresine, çıkarlarına mahkum kalmaktır. Kutsal olduğu, tanrıdan geldiği iddia edilen kitaplar için de bu geçerlidir. Farklı dinlerin, farklı kitapların, farklı kutsalların dünya halklarına olumsuz etkisi ortadadır. Kutsal savaşlar, dünya barışını engellemekte, insanlığı yaralamaktadır. Bu büyük, aşılmaz engelin temelinde ise mektup örneğindeki o küçük zaaf vardır. Barışın tesisi ise tüm bireylerde bu küçük zaafların tedavisiyle mümkündür. Kadim dinlerin haricinde zamanımızda da çeşitli ülkelerde ortaya çıkan meczuplar, bu tür zaafları olan kişileri aldatabilmekte, peşlerinden sürükleyebilmektedir. Sonuç ise ya toplu intihar ya da soyulmak, sömürülmek olmaktadır.

136


6-Kuran’ı Hz.Muhammed mi Yazdı? Bu sorunun cevabı evettir. Kanıtı islam tarihinde ve kuran’da bol miktarda vardır. Bir önceki konuda kuran’da ki hatalı ayetlerin kanıtladığı bu gerçeğin şimdi diğer kanıtlarını görelim; Kuran’ı Muhammed peygamber yazdı, çünkü vahiy olduğu iddia edilen metinleri yazan vahiy katiplerinden ikisi vahiylerin ilahi olmadığını farketti ve kaçıp dinden çıktılar. Elbette bu durum Kuran’ın ilahi olmaması bakımından çok düşündürücüdür, özellikle Osman’ın sütkardeşinin “Kuran’ın ilahi olmaması” iddiası kesin kanıt denebilir. Bununla birlikte yinede bu kişiler yalancı olabilirler. Bu iletinin konusu ise, Muhammed peygamberin bu kişilere karşı duyduğu insanca tepkileri Kuran’a yazmasıdır. Her iki mürted için de “Kabe’nin örtüsü altında bile olsa öldürülmesi” fetvası varken ilkinde kimi kimsesi olmayan (arkası, dayısı olmayan) İbni Hatal sorgusuz sualsiz katledilecek, ikincisinde, Osman’ın (konu dayısı) sütkardeşi olan Abdullah b.Sad b.Serh istemeye istemeye affedilecektir. 1-İbni Hatal: 42 vahiy katibi içinde dinden çıkan iki vahiy katibinden ilki olan İbni Hatal yeniden Hıristiyan oluyor, “Muhammed bir şey bilmez. Yalnız benim kendisine yazdığım şeyleri bilir” demeye başlıyor ve “mürted olduğu” gerekçesiyle hakkında katledilmesi fetvası çıkıyor. Çok geçmeden İbni Hatal yakalanarak katlediliyor, Hıristiyanlarca gömülüyor, ancak ertesi gün mezarının dışında bulunuyor, yine gömülüyor, yine dışarıda bulunuyor, bu şekilde başa çıkılamayınca ceset dışarıda bırakılıyor. Aşağıda konu ile ilgili bir hadis bulunmaktadır. Ravi (r.a.): Enes b. Mâlik Hadis: Rivâyete göre, şöyle demiştir: (Neccar oğullarından) Hiristiyan bir kişi vardı. Sonra müslüman olmuştu. Bakare ve Âl-i İmrân (Sûrelerini) okumuştu. Nebî salla’llahu aleyhi ve sellem’e de vahiy kâtipliği yapmıştı. Bu adam sonra geri, Hiristiyanlığa döndü. (Ve kaçarak Hiristiyan câmiasına ihtihâk etti. Hiristiyanlar onu yüksek makamlara çıkardılar) Bu mürted: Muhammed bir şey bilmez. Yalnız benim kendisine yazdığım şeyleri bilir, demeğe başladı. Ve (aradan çok bir zaman geçmeden) Allah onu (kavmi içinde boynunu vurdurup) öldürdü. Hiristiyanlar defnettiler. Fakat sabah olunca gömüldüğü yer onu dışına atmıştı. Bunun üzerine Hiristiyanlar: bu Muhammed ile Ashâb’ın işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu (meydanda) bıraktılar, diye iftirâ ettiler. Ve derin bir çukur kazarak onun içine bıraktılar. Fakat sabah olunca gömüldüğü yerin onu (yine) dışına attığı görüldü. Hiristiyanlar yine: Bu, Muhammed ve Ashâb’ının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu kabrin dışında bıraktılar, dediler. Ve bir yerde yine bir çukur kazdılar, güçleri yettiği derecede derinleştirdiler. Fakat sabah olunca o yerin onu dışına attığı görüldü. Bunun üzerine Hiristiyanlar bu işin kullar tarafından yapılmadığını anladılar. Ve onu açıkta bıraktılar. (Sahih-i Buhari Hadis No.: 1477) 2-Ebi Sarh: Muhammed peygamberin vahiy almadığını ileri süren ikinci vahiy katibi ise Abdullah b. Sad b. Ebi Serh’tir. Kimi kimsesi olmayan İbni Hatal’dan farklı olarak, bu kişi Osman’ın süt kardeşidir. Bu kuvvetli torpil Abdullah b. Sad b. Serh’in hayatını kurtaracaktır. Hatta, Osman’ın halifeliğinde valilik bile yapacaktır. 137


Ebi Sarh, Muhammed’in vahiylerini kaleme almış, Ku’ran katipliği yapmış ve daha sonrasında (esrarengiz bir şekilde) İslam’i terketmiştir. Ebi Sarh ayrıca Hz. Osman’in süt kardeşi ve halasının oğludur. Ebi Sarh İslam’i terkettikten sonra tıpkı diğerleri gibi öldürülmemek için kaçar ve halasının oğlu, süt kardeşi Hz. Osman’a sığınır. Peki Ebi Sarh’in bir anda kaçmasına neden olan olay neydi? Koskoca Allah’in sözlerini kaleme alma mevkisine sahip bir adam, peygamberin sözlerini Kuran’a aktarma şerefine ermiş bir insan deli mı bir anda tüm bunları reddedip neden kaçsın? Nedeni ise şudur; Ebi Sarh Kuran katipliği yaptığı için muhtemelen zamanın eğitimli kişilerinden biri idi. Ebi Sarh, Muhammed’ın en uzun süreli ve en tecrübeli katiplerinden biri olduğu için vahiy anlarında Muhammed’e indirilen ayetlerin yazılış şekli hakkında Muhammed’e tavsiyelerde bulunuyordu. Muhammed’de çoğu zaman Ebi sarh’in tavsiyelerini onaylıyor ve akabinde Kuran Muhammed’in değil, Ebi sarh’in dile getirdiği şekilde yazılıyordu. İşte kanıt; “İbn-u Ebi Sarh diyor ki: “Eğer Muhammed’e vahyolunuyorsa bana da vahyolunuyor. Eğer Allah indiriyorsa ben de onun indirdiğinin mislini indiririm. (İbn Kesir, Tefsir, Sabuni muhtasarı, I/600) Ebi Sarh, iste bu yüzden Muhammed’in uydurukçu olduğunu anlamış ve derhal İslam’i terkederek Osman’in yanına sığınmıştır. Olayı duyan Muhammed ateş püskürüyordu. Ardından hemen bu olay hakkında ayetler inmeye başlamıştı; En’am-93 “Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine karşı bir şey vahy edilmemişken “bana da vahyolundu” diyenden ve “ben de Allah’ın indirdiği gibi indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir?” Muhammed bu olaydan sonra yine her zaman olduğu gibi insanları cehennem azabı ile korkutmaya çalışmıştır. Nahl-106 “Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır. “ Yani üstteki ayette Muhammed’in anlatmaya çalıştığı şudur; Sakın ola ki Ebi sarh hakkında çıkan dedikodulara inanmayın. İnananlar için “Allah katından bir gazap vardır, büyük azab da onlar içindir.” Bu olay hakkında dedikodular hızla yayılıyor ve Muhammed’in güvenirliliğini sarsılıyordu. Muhammed olayı örtbas edebilmek ve kendisi hakkında çıkan dedikodulara ve kişilerin kafalarındaki soru işaretlerine son verebilmek için şu ayeti indirmiştir; Nahl-110 “Sonra şüphesiz ki Rabbin, eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda cihad edip sabreden kimselerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. “ Muhammed böylelikle peygamberliği hakkında şüpheye düşen müslümanlarının gönüllerine su serpiyordu. Tabi “şeytan ayetleri” olayında da olduğu gibi Muhammed’in her zaman imdadına yetişen şeytan, suçu üstleniyor ve Ebi Sarh’i yoldan çıkarttığını itiraf ediyordu; 138


Ibnu Abbas (radiyallahu anhuma) anlatiyor: ” Sa’d Ibni Ebi s-Sarh Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)’e katiplik yapiyordu. Seytan ayagini kaydirdi; adam irtidad ederek kafirlere sigindi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) Fetih gunu, onun oldurulmesini emretti. Ancak, Hz. Osman (radiyallahu anh) onu himayesi altina aldi. Resulullah da bu himayeyi tanidi.” Ebi Sarh Mekke’de Muhammed hakkında beyanatlarda bulunuyor kişilere Kuran ayetlerinin Allah tarafından değil, Muhammed tarafından uydurulduğunu söylüyordu. Artık Ebi Sarh ölmeden Muhammed’e rahat uyku yoktu. Daha sonra Ebi Sarh, Muhammed’in eline düşmüştür. Muhammed Mekkelilere teslim oldukları halde kimseyi öldürmeyeceğine dair söz vermişti. Buna rağmen Ebi Sarh’in kellesi için buyrukta bulunmuştur. Bunu duyan Ebi Sarh’in süt kardeşi Hz.Osman; Ortalık durulunca Nebi’nin huzuruna getirdi, affedilmesini istedi, Biat’ının kabulü için yalvardı. Bu rica üç kez tekrarlandıktan sonra ancak Rasulullah(sav) İbn Ebi’s-Sarh’ın biatını kabul etti.Onlar gittikten sonra Ashabına dönerek: “Biat etmeden evvel içinizden bu adamı katledecek doğru biri çıkmadı mı? Diye sordu. Onlar da: “Biz işaretinizi bekliyorduk” cevabını verdiler. Bunun üzerine Rasulullah(sav): “Bir Peygamber ima ile adam öldürtmez, açık konuşur.” ( İbn-i Sa’d, E.Davut, Nesei, Hakim, İbn-i Hişam, İbn-i Hacer) Muhammed yukarıdaki hadiste “Bir Peygamber ima ile adam öldürtmez, açık konuşur.” diyerek kendisinin ne derece tehlikeli narsisist mafya babası olduğunu gözler önüne sermektedir. Muhammed madem açık konuşmayı sever, o halde neden Osman’in önünde Ebi sarh’in öldürülmesini emretmedi? Neden Osman yanından çıkıp gittikten sonra çapulcularına konuştu? Osman, süt kardeşi Sarh’in affedilmesi için Muhammed’e yalvarmıştır. Muhammed iki arada bir derede kalmıştır. İstemeyerekte olsa Osman’in sefaatını kabul etmek zorunda kalmıştır. Fakat her ne kadarda zoraki kabul etse de, yüzündeki rahatsızlığını tetikçilerine fark ettirmeye çalışmış ve yanında bulunan müslümanların Ebi sarh’i oracıkta katletmelerini istemiştir. Bunuda başaramayan Muhammed daha sonra müridlerine şu şekilde sert çıkışmıştır; “Benim o şahsı bağışlamaktan imtina ettiğimi gördüğünüz zaman neden onu öldürmediniz?” (el-İsabe, c. 2, s. 38.) Aynı olay, biraz farklı bir şekilde şu kaynakta da mevcut; “Icinizde, elimi bey’at icin vermekten imtina ettigimi gorunce kalkip oldurecek akli basinda bir adam yok muydu?” [Ebu Davud, Cihad 127, (2683); Nesai, Tahrimu’d-Dem 14, (7,105,106).] Görüldüğü gibi Muhammed peygamber’in davranışları, düşünceleri, yargıları tamamen etki, tepki kurallarına uygun biçimde oluşuyordu ve doğal olarak Kuran’a bu şekliyle yansıyordu. Özellikle Abdullah b.Sad b.Serh’in olayında asla affetmek istememesine rağmen Osman’ın hatırını kıramayışı, bu kişiyi affedebilmek için Kuran’a ayet ekleyişi açıkça bellidir. A-Kuranı Muhammed ve Ekibinin Yazdığının Kanıtları 1-Peygamberin kiminle evlenip kimi boşayacağı gibi gereksiz konulardan bahsetmesi. 139


2-Kuranın bir yerinde “ak” denilen bir konuya daha sonra “kara” denmesi ve konularda çok sayıda gereksiz tekrar olması. 3-Evlat edinmenin yasaklanması (niye?) 4-nahl 101 (biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki allah neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar peygamber’e, “sen ancak uyduruyorsun” derler. hayır, onların çoğu bilmezler.) 5-Tebbet suresinde ebu leheb’e lanet edilmesi. 6-Kitabın edebi bir değerinin olmaması. konudan konuya atlaması. başının sonunun belli olmaması. bu kitap bir yayıncıya basılması için gönerilmiş olsa edebi yetersizlikten dolayı hemen reddedilirdi. 7-İlk ayetin “oku” olmasına rağmen muhammed bin abdullahın okuma öğrenmemesi veya okuma bilmediğinin iddia edilmesi. 8-İbrahimin çocuklarının sayısının ve isimlerinin bir türlü doğru düzgün verilememesi ve ibrahimin çocuğunu kesmeye çalışmasının takdir edilmesi. 9-Çok fazla sayıda ve olmayacak şeyler üzerine yemin edilmesi. 10-Her şey için bir, bilemedin iki şahit yeterli olurken, zina için penisin vajinaya girdiğini, aradan ip geçmediğini gören 4 şahit gerekmesi. bu şahadetin olabilmesi pratikte mümkün mü? 11-Tanrının varlığı için hiç bir müsbet delil gösterilmemesi. bu yüzden kafası iyi çalışan, gerçeklere her zaman şüpheyle bakan, bilimsel akla sahip olan insanlar tanrının varlığını görememesi. sanki tanrı “müsbet bir delil göstermeyeyim, herşeyi müphem bırakayım, kafası çalışan şüpheciler inanmasın, ben de onları cehenneme atayım. her lafa inanan tipler de cennete gidiversin.” der gibi 12-Dinin önce bir kasabaya gönderilmiş olması, daha sonra işler büyüyünce evrensel olduğunun iddia edilmesi. Buda öngörüsüz şansa mücadeleye girildiğinin kanıtıdır. 13-Kitaptaki ifadelerin farklı yorumlanmaya çok müsait olması. 14-Geldiği zamana göre devrimsel değişiklik getirecek ahlaki ve sosyolojik değişiklikler içermemesi. (demokrasi, insan hakları,kadın erkek eşitliği, köleliğin kaldırılması vb…) 15-Cennetteki ödüllerin çok kısıtlı olması (yiyecek-içecek, seks. Başka?) 16-İnsanların yaptıkları sonlu sayıda hata yüzünden cehennemde sonsuz işkenceye maruz kalması. 17-İnanmayanların ve İslam dışı kişilerden erkek olanlarının öldürülmesinin, mallarının gasp edilmesinin, karısına tecavüz edilmesinin, karısının ve çocuklarının köle yapılmasının normal karşılanması. B-Bir Anlık Öfkeyle Yazılmış Olan Sure: “Müddessir” 140


Sizce bir Tanrı kendi yarattığı ve bu şekilde düşünmelerine imkan verdiği canlılar için bu kadar sinirlenir mi? Hiç sanmıyorum. Sadece bu sure bile tüm Kuran’ı çürütmeye yeter. Mantıklı ve dengeli bir yaratıcı bunları söyleyemez. Ebu Cehil Kimdir? Ebu Cehil, “Cehaletin babası” demektir. Ama farkındasınız kimse çocuğuna böyle bir isim vermez. Ebu Cehil’in bu ismi almasının sebebi elbette ne halk ne alimler ne de çevrede ki tarafsız insanlardır. Ona bu şekilde hitap edilmesi islam peygamberinin emriyle müslümanlar arasında başlamıştır. Asıl adı Hisam Ebu’l-Hakem olan bu kişi aslında Mekke’nin ileri gelenlerinden. Hakem ünvanı almasının sebebi ise tarafsız, dürüst öyle çıkarına göre değil gerçekten düşünüp tartan birisi olmasından kaynaklı. İslam henüz tam yayılmamış sadece bir grup kişiden oluştuğu sıralarda Muhammed bu kişiye gider. Kendi saflarına çektiği anda büyük bir hakem tarafından onay alacak ve bu sayede epey yandaş toplayacaktır. Gittikten sonrasını gelin ayetlerden takip edelim. “Müddessir Suresi 18.Derin derin düşündü o; ölçtü-biçti. 19.Kahrolası, nasıl bir ölçü kullandı! 20.Bir kez daha kahrolası, nasıl bir ölçü kullandı?! 21.Sonra baktı. 22.Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı. 23.Sonra arkasını döndü ve böbürlendi. 24.Şöyle dedi: “Bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka şey değil.” 25.”İnsan sözünden başka bir şey değil bu.” 26.Onu sekara (cehennem) fırlatacağım. 27.Bilir misin nedir sekar? 28.Ortada bir şey bırakmaz, hiçbir şeyi görmezlik etmez o. 29.İnsan için tablolar/levhalar/ekranlar sunandır o/deriyi yakıp kavurandır o.” Evet bu kişiye çok kızdığını 25. ayetten sonra görebiliyoruz. Tehditler, korkutmalar, lanet okumalar, ama sizin dikkatinizi çekmek istediğim yer 18 ve 25 arası. Ölçüp, biçip, düşünelim hadi.

141


Her şeyden önce bu adam iddia edildiği gibi vahşi, gözü dönmüş, gaspçı vesaire olsaydı, peygamber onun islama geçmesine önem verir miydi? Gidip ona islamiyeti anlatır mıydı? Onu islam dinine çekmeye çalışır mıydı? Hatta bu önem (yani islamı seçip seçmemesi) Kuran’a konu olur muydu? Bu kişi üstün bir hakem, çağına göre aydın bir insan. Düşünüyor, ölçüyor, biçiyor, değişik ölçüler kullanıyor. Ama bunları yaptığı ve söylenenlerin öncekilerin masalı ve insan sözü olduğunu belirttiği için lanetleniyor, hakaret ediliyor, ebu cehil lakabı takılıyor kendisine. Oysa Hisam Ebu’l-Hakem dogmaya karşı düşünceyi, ölçmeyi, biçmeyi, ölçüler kullanmayı temsil ediyor. Dogmaya karşı bilimi temsil ediyor. Hatta bazı islam kaynaklarında Ebu Cehil’in Ebu Mugire ile deve sırtında giderken düşünceyle satranç oynadığını yazmaktadır böylesine zeki bir insandır Hisam Ebul Hakem. Tek suçu Hz.Muhammedin peygamberliğini onaylamamış olmasıdır. Olay tefsirlerde şöyle anlatılır: “Velid b. Muğire Peygamber (s.a.v)’in yanına gelmiş, Kur’ân dinlemiş ve etkilenmişti. Kalkıp Mahzum Oğulları’na varmış; “Vallahi, Muhammed’den az önce bir söz dinledim; ne insan sözü, ne de cin sözü. Onun bir tatlılığı, bir hoşluğu var. Yukarısı meyveli, aşağısı bolluk, zemini bol sulu. O kesinlikle üste çıkar, onun üstüne çıkılmaz.” demiş; buna karşı Kureyş: “Velid saptı. Vallahi, bütün Kureyş sapacaktır.” demişler, bunu işiten Ebu Cehil, “ben size onun hakkından gelirim.” deyip kederli kederli yanına varmış; “Ey amca demiş, kavmin sana vermek için bir mal topluyor. Çünkü sen Muhammed’den bir şey elde etmek için onun yanına gidiyormuşsun.” Velid: “Kureyş bilir ki, ben onların malca en zenginleriyim.” diye cevap vermiş. Ebu Cehil demiş ki: “O halde onun hakkında bir söz söyle de kavmin işitsin, senin onu sevmediğini, inkâr ettiğini anlasınlar.” Velid: “Ne diyeyim, içinizde şiiri, mısraları kafiyeli kısa vezinli nazmı, kasideyi ve cin şiirlerini benden iyi bileniniz yoktur. Onun söylediği bunların hiçbirine benzemiyor ki.” demiş. Ebu Cehil, “yok mutlaka bir şey söylemelisin.” deyince kalkıp kavminin toplandıkları yere varmış, “siz, demiş, “Muhammed mecnun” diyorsunuz. Hiç kimseyi boğarken gördünüz mü? Kâhin diyorsunuz. Hiç kâhinlik yaparken gördünüz mü? Şair diyorsunuz. Hiç şiir ile uğraşırken, şiir söylerken gördünüz mü? Yalancı diyorsunuz. Hiç yalanını yakaladınız mı? Bunlara cevap olarak, “hayır, ama peki o nedir?” demişler; “durun düşüneyim” demiş düşünmüş, düşünmüş “Bu, öğretilegelen bir sihirdir; bu sadece bir insan sözüdür.” demiş, onun bu sözleri Kureyşlilerin hoşuna gitmiş, salonlarında bir alkıştır kopmuş ve onun sözlerini alkışlayarak dağılmışlar.” (Elmalılı Hamdi YAZIR – Kuran’ı Kerim Tefsiri) Velid bin Mugıre Kimdir? Ünlü İslâm komutanı Halid bin Velid’in babasıdır. Mekke’nin en ileri gelen ailelerinden birine mensup ve Mekke’nin önde gelen aileleriyle yaptıkları evliliklerle de bu özelliğini pekiştirmişdir. Büyük bir servet sahibi olan Velid bin Mugıre, halka karşı çok iyi davranır ve yardımda bulunurdu. Her yıl değiştirilen Kâbe örtüsü için gereken masrafları tek başına kendisi karşılardı. Halk tarafından sevilen ve yardımseverliği ile ünlü bu insanın tek kusuru Muhammede inanmamak olmuş, hakkında kalem suresinde 10, 11, 12, 13, 14. ayetler yazılmıştır. 142


Kalem-10, 11, 12, 13, 14 “Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.” 1400 sene evvel insan sözü diyenler doğru demişlerdi, zaten insan sözü olduğu ortada. Şaşırtıcı olansa günümüzde bu kitaba halen tanrı sözü denmesidir. Kuran’da yazan Hz.Muhammedin duruma göre inandırmak, duruma göre sinirlenince halkı korkutmak için uydurduğu o ahiret hikayelerine bu kadar güvenmeyin. Bu masalların boş olduğunu günü gelince göreceksiniz. Görmek istemeyene gösteremeyiz ama aklını kullanan ve kanıtları görebilen kimseler için kuran’nın içeriği büyüklere masallardan başka bişey değildir, malesef kanlı masallardır.

7-Kuran neden Hz.Muhammed’in sağlığında kitaplaşmadı? Neden Kuran Muhammedin sağlığında Kitap haline getirilmedi? Ve neden kutsal kitap peygamber öldükten sonra kitaplaştırıldı? Birileri bazı ayetleri kaybetsin diye mi? Bu sorunun cevabı muhammed’te çünkü isteseydi çok rahat kuranı kitaplaştırabilirdi. İlginçtir kuranda ki ayetlerde durmadan bu kitab şudur bu kitab budur vs der ama ortada Muhammed ölene kadar kitab yoktur. Benim tahminim Muhammedin amacı bir din kurmak değildi. Asıl amacı hükmetmekti o zekasını kullanarak ortaya din kisvesi altında bir devlet çıkardı ve de hertürlü nimetlerinden faydalandı. Kuran muhammedin günlük ihtiyaclarına göre yazılmış ayetlerle doludur. Günümüzün kanun hükmünde kararnameleri gibi iş gördü açıktır, yani Muhammedin amacı bir din kitabı yazmak değil bu ayetler yoluyla kurduğu devleti yönetmekti. Dikkat edilirse kuranda peygamberin arzularına uygun bir yığın ayet vardır. Kuran tamamen günlük olaylar içermektedir ve günümüz ihtiyaçlarına değil o günlerin güncel ihtiyaçlarına çözüm getirecek ayetlerle doludur. Amacın evrensel bir mesaj vermek olmadığı sonderece açıktır. Kurandaki dini motifler tamamen tevrattan arklanmış ve bu şekilde dini metin havası verilmiştir. Muhammed arapların inandığı Tanrı Allah ile Musevilerin tanrısı Yahova’yı hayal dünyasında harmanlamış ve kendi kişisel tanrısını yaratmıştır. Bu kişisel tanrısını da ihtiyacına uygun bol bol konuşturup iktidarını ölene kadar sağlamlaştırmıştır. Kendi adıma söylüyorum; Muhammed’in putperes olarak ölmüş olabileceğini bile düşünüyorum. Düşünsenize siz uydurduğunuz bir Tanrıya ve dine inanılmasını isteyebilirsiniz ama siz o tanrının ve dinin uydurma olduğunu bilir herkezi kandırsanız bile kendinizi kandıramazsınız. Bu bir tahmindir gerçek olmayabilir. Muhammed’in bu konuda zaman zaman şüpeye düştüğü de anlaşılıyor. Yunus-94 ”Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz Kitap’ları okuyanlara sor. And olsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir, sakın şüphelenenlerden olma.”

143


Muhammed kendini gerçek peygamber ve hayalinde yarattığı Tanrıyı da gerçek Tanrı görse bile zaman zaman şüpeye düştüğü gerçek ve hayal arasında gidip geldiği de anlaşılıyor. Peki peygamber sağlığında Kuranı kitaplaştırmak için bir emir vermiş mi? Ya da kitap haline getirmeyi düşünmüş mü? Bu sorunun cevabını islam tarihinde bulabiliyoruz. Kuran’nın İlk Derlemesi (İslami bir kaynaktan alıntıdır.) Peygamber Efendimiz devrinde vahiy devam ettiği için Kur’ân-ı Kerîm toplanıp bir kitâb haline getirilmemişti. İnen âyetleri, bazı sahâbîler, ezberliyorlar, kürek kemiklerine, hurma kabuklarına, ince beyaz taşlara ve zamanın yazı malzemesine yazıyorlar ve yazdıklarını saklıyorlardı. Fakat henüz vahiy devam ettiği için vahiy parçalarını içeren malzeme bir araya getirilip bir kitap halinde bağlanmamıştı. Taberi’den özetle: Hazreti Ebubekir zamanında vukubulan Yemâme Savaşında 700 sahâbî şehîd düşünce, Kur’ân-ı Kerîm’in sonucundan endişe duymaya başlayan Ömer ibn Hattâb, Halîfe Ebubekir’i, Kur’ân’ı yazdırmaya ikna etti. Bu işle Zeyd ibn Sabit, görevlendirildi. Rivayet şöyledir: Zeyd’in şöyle dediği anlatılır. “Yemâme Savaşı üzerine Ebubekir beni yanma çağırttı. Hattâb oğlu Ömer de orada idi. Dedi ki: -Ömer bana geldi: -Yemâme gününde Kur’ân okuyanlar ağır zayi’at verdiler. Kur’ân okuyanların, savaş alanlarında şehîd düşmesiyle Kur’ân’ın çoğunun zayi olacağından korkuyorum. Kur’ân’ı toplamayı emretmeni istiyorum, dedi. Ben de Ömer’e: Allah’ın Elçisi(s.a.v.)in yapmadığını biz nasıl yapalım? dedim. Ömer: Vallahi bu hayırlı bir iştir, dedi. Ömer bana böyle söyleye söyleye nihayet Allah, aklımı bu işe yatırdı. Ben de Ömer’in görüşünün doğruluğuna kanâ’at getirdim. Sen akıllı bir gençsin, hakkında kötü bir zannımız yoktur. Sen Allah Elçisi(s.a.v.)in vahiy kâtibi idin. Kur’ân ‘ı araştır ve bir araya topla. Vallahi bana, herhangi bir dağı yerinden kaldırıp başka bir yere götürmeyi Önerselerdi, Kur’ân’ı toplamayı emretmeleri kadar bana ağır gelmezdi. Dedim ki: Allah’ın Elçisi(s.a.v.)in yapmadığı şeyi siz nasıl yaparsınız? Ebubekir: Vallahi bu hayırlı bir iştir, dedi. Ve söyleye söyleye nihayet Allah, Ebubekir ve Ömer’in akıllarına yatırdığı şeyi benim de aklıma yatırdı. Kur’ân’ı araştırmağa, hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların belleklerinden derlemeğe başladım. Tevbe Sûresinin sonu olan: ” Andolsun, içinizden size öyle bir Elçi geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü ‘minlere şefkatli, merhametlidir. Eğer yüz 144


çevirirlerse de ki: ‘Allah bana yeter! O’ndan başka tanrı yoktur. O’na dayandım, O büyük Arş’in sahibidir!'” âyetini yalnız Ebû Huzeyme el-Ensârî’nin yanında buldum.” (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân:3,4 ncü bâblar; İbn Hanbel, Müsned: 1/13; İbn Ebî Dâvûd, Kitâbu’lMesâhif, s.6-7) Ebubekir’in sözüne bakalım: “Allah’ın Elçisi’nin yapmadığını biz nasıl yapalım?” Demek ki Muhammed’in böyle bir emri veya vasiyeti yok. Olsa, Ebubekir neden böyle konuşsun? Ya da Ömer’in böyle bir iş için kimseyi teşvik etmesine gerek kalmazdı. İslam tarihi açısından her iki açıdan da durum kurtarılamaz, Muhammed başlangıçta yaşadığı kente egemen olmayı düşündü sonra tüm Arabistanı hedefledi bütün bunları başarınca da gözünü Bizans ve Sasani ülkelerine dikti belki daha en başından hedefi hepsini zamanla gerçekleştirmekte olabilir ama bu hedeflerine ulaşmaya ömrü yetmedi. Muhammed başarılı bir devlet adamı ve komutan bu inkar edilemez ama gerçek bir peygamber değil. Gerçekler acıdır.

8-Kurana Göre Tevrat ve İncil Değişmiş mi? Kur’an, birçok ayetinde, kendisini, “Tevrat”ı, “icin “MUSADDIK” olduğunu yani “ONAYLADIĞI” açıklanır. Şahsi inancım dünya yüzünde ilahi bir yaratıcıdan gelen bir kitap yoktur. Tevrat musanın yaşadığı iddia edilen dönemden çok sonra kaleme alınmış bir kitaptır. Gerçekte ortada Allah’ın yolladığı ama bozulmaktan koruyamadıgı bir tevrat söz konusu olmasa da kuran mevcut tevradın musaya indirildiğini ve korunduğunu söyler. Bu konuda Kuran pekçok ayet içermektedir. Bu ayetlerdeki çarpıklığı dindar kardeşlerimiz örtbas etmeye çalışıyorlar ama kuranın bariz ayetlerini gözardı etmek kolay değildir. Lütfen alttaki ayetleri dikkatli okuyun Bakara-40, 41 “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın ve ahdimi yerine getirin ki Ben de yerine getireyim; yoksa benden korkun. Yanınızdaki Tevrat’ı tasdik ederek indirdiğim Kuran’a, inanın; onu ilk inkar edenler siz olmayın, ayetlerimi hiçbir değere karşılık değiştirmeyin ve bile bile hakkı gizlemeyin.” Kuran Muhammedin hayatta olduğu dönemde (571-632) yaşayan yahudilerin ellerinde olan Tevratı tasdik ediliyor. Tevratın en eski nüshaları ile günümüz nüshaları arasında fark yoktur. Enam-34 “Allah ın SÖZLERİNİ HİÇ KİMSE DEĞİŞTİREMEZ. Öncekilerin mesajları sana da ulaştı” Muhammede ulaşan mesaj nedir? Tabiki geçmiş kitaplardaki ayetler Âli İmran-3 “Sana, onların ellerindeki (kitapları) tasdik eden Kitab’ı (Kur’ânı) hak ile, kısım kısım (âyet âyet) indirdi. Ve Tevrat ve İncil’i de indirdi.”

145


Neyi tastik ediyor? Muhammedin yaşadığı devirde musevilerin elinde olan tevratı tastik ediyor yani sizlerin idda ettiği gibi geçmişte bozulan vs tevratı değil o an yani 623 de yahudilerin elinde olan tevratı tastik ediyor. Araf-159 “Musa nın Kavmi içindeki bir gurup DOGRU YOLDADIR” Demek ki bu tevratta geçerli hükümler var. Enam-91 “Musa ya Tevrat ı indirdik. İnsanlar için bir nur ve hidayet var Tevrat ta” Tevratta bir zamanlar nur ve hidayet vardı demiyor.Halen daha var diyor. Burada bahsedilen zamanın ayetin yazıldığı gün olduğu açıktır. Maide-43 ”İçinde Allah ın hükmü bulunan tevrat ellerinde varken, gelip senden hüküm vermeni istemesinler” Kime diyor Muhammede, kimin için diyor? Muhammed’in yaşadığı dönemde hayatta olan yahudiler kasdedilerek onların ellerinde ki tevratı işaret ediyor. Yani tevrat bozulmamış. Yunus 94 ”Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz Kitap’ları okuyanlara sor. And olsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir, sakın şüphelenenlerden olma.” Peki en eski tevrat kaç yıllık? Günümüzde en eski tevrat tamı tamına 2.000 yıllık ve günümüzdeki tevratla aynı. Maide 68 “Ey Kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni gereğince uygulamadıkça bir temeliniz olmaz” de. And olsun ki Rabbinden sana indirilen, Kuran, onlardan çoğunun azgınlık ve küfrünü artırır. Öyleyse kafirler için tasalanma.” Tevrat ve İncil bozulmuşsa neyini uygulayabilecekler ki? Üstelik burda tevrat ve incili indirilen kurandan ayrı tutulmuyor Yani Ayet bozulmuş ve Sahte Tevratı uygulayın mı demek istiyor? İslamcıların iddasını doğru kabul edersek böyle garip bir anlam çıkmaktadır. Çünkü idda ortada tevrat bozulmuş! Kuranın yazıldığı dönemdeki Tevrat nüshalari ile günümüzdeki nüshalar arasında bir fark yoktur. Hem de ayette hakkıyla uygulayın deniyor. Kasas-49 “De ki “Eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden (Kuran ve tevrat) daha doğru bir Kitap getirin de ona uyayım.” Yani Tevratta en az Kuran kadar doğru kabul ediliyor. Bu ayetde de tevrat kuranla bir tutuluyor. Âli İmran-93 “Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in kendisine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: “Doğru sözlü iseniz Tevrat’ı getirip okuyun”. Yani Tevrat ı dogru bir söz kabul ediyor. Hatta dogru sözleri onaylayıcı olarak Tevrat ı getirin okuyun diyor.

146


CUM’A-5 “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.” Bura da seslenilen insanlar geçmişte yaşamış yahudiler değil ayetin yazıldığı ve Muhammedin hayatta olduğu günlerde, Tevrat’ın hükümlerini bilen ama uygulamayan yahudilerdir. Buraya kadar okuduğumuz bütün ayetlerin tanıklığı göstermektedir ki Muhammed’in yaşadığı dönemde okunan Tevrat bozulmamaış kabul edilmektedir. Üstelik o dönemden kalan Tevratlar ile günümüzdeki nüshalar arasında bir fark yoktur. İslamcıların Tevrat bozulmuş iddası hem dayanaksız, hemde Kurana aykrırdır. Hadi diyelim ki Tevrat kısmen değişti ki yukardaki ayetlere göre böyle denemez ama islamcı kesimin dediğini doğru olduğunu düşünelim. Müslümanlar Kuran’ın Tevratı tastik ettiğini yani referansın Kuran olduğunu eğer Tevrat bir konuda Kuranla uymuyorsa Tevratın o bölümünün değiştirilmiş kabul edilmesi gerektiğini dile getirmekteler. Bu mantığa dayanak olarak gösterilen ayetlere bakalım. Bakara-75 “Şimdi, onların tebliğ ettiğimiz şeye inanacaklarını bekliyor musunuz? Aksine, bir çoğu Allah’ın kelamını dinler ama onu anladıktan sonra bile bile çarpıtırlar. “ Burada tevratın bozulması değil içindeki kelimelerin çarpıtılması vardır. Bugunlerde islamcılar bilerek veya bilmeden kuranın bazı ayetlerini keyfi yorumlamaları gibi bir olay söz konusudur. Eğer bu ayeti Tevratın bozulduğuna kanıt kabul edersek aynı mantıkla Kuran’da günümüzde bozulduğu düşünüleblir. Bakara-79 “Vay, Kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, “Bu Allah katındandır” diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!” Burda kasdedilenin Tevrat’ın bozulması değildir o dönemde Yahudilerin başka bir sınıfına işaret edilmektedir. Bunlar, haksız yere insanların mallarını yemek için Allah’a karşı yalan uyduran ve kendi elleriyle yazdıklarını Allah tarafından gönderilmiş gibi göstererek bilgisiz insanları sapıklığa sürükleyen Yahudi din adamlarıdır. Bakara-211 “İsrailoğullarına sor; onlara apaçık nice ayetler verdik, Allah’ın nimetini, kendisine geldikten sonra kim değiştirirse, bilsin ki, Allah’ın cezası şüphesiz şiddetlidir.” Burda ayetlerin değiştirildiği değil eğer değiştirilmek istenirse allah tarafından ceza göreceklerine dair uyarı vardır. burdan tevratın değiştirildiği sonucu çıkarılamaz. Üstelik yahudilere indirilen ayetleri sorması salık veriyor, boşverin değiştirmeyi bu ayetde Muhammed’in yaşadığı dönemde hayatta olan yahudiler bozulmamaış Tevrat ayetlerini biliyor denmelidir. Tevratın değiştirilmediğine kanıt gösterilecek bir ayetdir. Âli İmran-71 “Ey Kitap ehli! Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?” Bakın bunlar ellerindeki kitaba inanmama açıklamama sözkonusu bu ayetden tevrat değiştirildi mantığına varılamaz. Ortada bilinen birgerçek var ve gizleniyor o gerçek nedir? Tevratda yazanlar olmasın? 147


Âli İmran-78 ”Onlardan bir takımı, Kitapta olmadığı halde Kitaptan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde: “Allah katındandır” derler, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” Burda kitaptaki ayetlerin kasden yanlış okunması sözkonusu yani ayetlerin çarpıtılarak okunması dikkatedin ayetleri değiştirme değil kasden yanlış okuma. Maide-12 “Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci başkan- seçmiştik. Allah, şöyle demişti: “Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkâr ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır.” Maide-13 “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever. “ Bu ayetler Araf suresi 159 ayeti ile beraber okunduğunda yahudilerin bir kısmı sapkınlaşdığı söylense de, doğru yolda olan ve ellerinde Allahın sözlerini içeren Tevrat bulunan bir gurup yahudi’nin de olduğu görülebilir. Elinde tahrif edilmiş Tevrat olanlar nasıl doğru yolda olabilir? Görüleceği gibi Kuran’da Tevratın bozulduğu hükmüne varılamaz aksine Tevrat Kuran’ın bakış açısıyla Tanrı Allah’ın kelamıdır ve enaz kuran kadar da kutsal bir kitaptır.

9-Musa Gerçekte Mısırda Yaşadı mı? Mısır’da İsrail Oğulları Hz.Musa’ya serzenişte bulunurlar: “Sen gelmeden önce de hep işkenceye maruzduk, şimdi de maruzuz.” Hz.Musa, şu çok önemli cevabı verir: “Bakarsınız, Rabb’iniz düşmanınızı helâk eder de, onların yerine size hakimiyet verir ve o zaman nasıl davranacaksınız, bir de ona bakar.” (A’râf Sûresi/7: 129) Gerçekten yukardaki ayetlerde anlatılan olay yaşanmış olabilir mi? Mısır tarihi rozetta taşının bulunarak mısır yazısının çözüldüğü 1820 lerden bugüne kadar geçen süre içinde elde edilen muazzam yazılı bilgi ve belge sayesinde oldukça ayrıntılı araştırılmış ve araştırılmaya devam edilmektedir. Mısır tarihinin birtek kaynağı yoktur. örnek verecek olursak; II.Ramsesten kalma Torino papirüsü Akhenaten’den kalma ünlü Amara Mektupları Çok sayıda duvar ve dikili taşlardaki yazıtlar. 148


Mısır tarihi ile ilgili araştırmalar buna benzer pek çok bilgi ve belgeyle desteklenen köklü bir bilim dalı haline gelmiştir ve halen araştırmalar devam etmektedir. Örneğin kadın fravun olan Kraliçe Hatshepsut’un mumyası ve mezarı 2007 yılında bulunmuş buna benzer yeni bulgu ve belgelerin elbette zaman içinde bulunması muhtemeldir. Ama sonuçta daha önce de dediğim gibi bugün Mısır tarihi oldukça ayrıntılı olarak bilinen bir dönemdir. Sıralamayı şöyle yapabiliriz Tevrat, İncil ve Kuran. Kutsal kitaplar bu konuda hemen hemen aynı şeyleri söyler. Mısırdan çıkış hikayesi ilk olarak Tevratta anlatılmıştır. Anlatılan bu hikayeler ile elde bulunan tarihi kayıtlar uyumsuzdur. Üstelik bu hikayeye kaynaklık eden Tevrat’da pekçok yer ismi bölge ismi verilir ve tarih konusunda genel bir tahmin yapılmasına imkan verir. Bu nedenle pekçok uzman Mısırdan Çıkış’ın en iyi İÖ 13. yüzyılda II.Ramses’in uzun hükümdarlığı dönemine (İÖ 1290-1224) uyduğuna inanırlar. Tevrat’in ilgili ayetine bir göz atalım; “Ve (İsrailoğulları) Firavun için Pitom ve Ramses ambar şehirlerini yaptılar” (Çıkış 1:11) Bilindiği gibi Kuran özellikle Tevratı tastik eder yani aralarında farklılık olmadığı sürece Tevratta yazan hükümler ve aktarımlar kurana göre doğrudur. Kuranda yukarda anlatımı yalanlayan bir bilgi içermediğine göre bu Tevrat ayetini doğru kabul etmemiz gerekmektedir. Üstelik Sadece Kurana göre değil Tarih bilimine göre de Tevrat günümüze bozulmadan gelebilmiş bir kitaptır. Şuan elde bulunan en eski Tevrat metinleri 1947 yılında bulunan Ölüdeniz Elyazmalarıdır. Bilim adamlarına göre bulunan bu metinler tarih boyunca edebiyatın en zengin arkeolojik buluşu sayılmaktadır. Bulunan 40.000 Elyazması arasında Tevrat nüshaları da bulunmaktadır. Bu metinler M.Ö.2.yüzyıl ile M.S.70 yılları arasında tarihlenmiş, aradan geçen 2 bin yıla rağmen bu Eski Ahit metinleriyle günümüz Tevrat metinleri arasında, manayı değiştirecek hiçbir fark olmadığı da görülmüştür. Mısır kayıtları Firavun II.Ramses’in doğu Nil deltasında, akdeniz yakınlarında Pi-Ramesse (Ramses’i Evi) adlı yeni bir başkent kurduğunu anlatır. Bu durumda Musa’nın II. Ramses dönemin ve takip eden bir zaman aralığında yaşadığını iddia edebiliriz. Demek ki bahsedilen Firavun II. Ramses olmalıdır. II.Ramses (MÖ 1302-MÖ 1212) sudandan hatay ilimize kadar uzanan çoğrafyada hakim olan ve döneminin büyük gücü hititlerle çatışmaya girerek ünlü kadeş barış anlaşmasını imzalayan ünlü firavundur. 90 yaşlarında yatağında ölmüştür. Çelişki şu ki bu ünlü firavun denizde boğulmamış, kimsenin peşisıra koşmamış, tam 66 yıl ülkesini yönetmiş ve Mısır tarihinin gördüğü engüçlü hükümdarlarından biri olmuş, Tarihin ilk yazılı antlaşmayı yapmış, Döneminden kalan kayıtlarda herhangi bir isyan yada böylesine toplu bir göç olmamışdır. Dahada önemlisi sözde Musa ve kavminin göç etdiği filistin ve sina bölgesi bu firavun döneminde mısırın bir eyaletidir. Yani mısır tarihi kayıtlarına göre din kitaplarında anlatılan olaylar gerçek dışı hayal mahsülü birer efsaneden ibaretdir. Gelelim diğer tarih dışı bir iddaya. Sözde Mısır felaketleri ve Ipuwer Papyrus ile ilgili gerçekler. 149


Bilindiği gibi kutsal kitaplarda Mısır felaketlerinden bahsedilir ve bu felaketlerin gerçekliğine de tarihi kanıt olarak bu papyrus gösterilir. Unutulmamalıdır ki her efsanede azda olsa gerçeklik payı vardır. Kutsal kitaplar da yazan olaylardan bir kısmı her efsanede olduğu gibi tarihi bir olayıdan alınıp onun gerçekdışı hikayelerle süslenip anlatılmasıdır. Bahsekonu papyrus de anlatılan felaketler kutsal kitaplarda eksik ve birkısmı farklı anlatılmıştır. Yahudiler Mısırda olan felaketleri alıp duydukları kadarı ile Mısırlılara laneti olarak sunmuşlardır. Tevrattaki bu anlatımlarda Kuran’daki anlatımlara kaynaklık etmiğini unutmayalım oysa Papirusta yazanlar bir muamma yada Tanrı sözü değildir. Hele kehanet, uyarı, öğüt, nasihat hiç değildir. PAPYRUS 2:8 Gerçekten yer çömlekçi çarkı gibi ters döndü. 2:11 Şehirler yıkıldı, yukarı mısır harap oldu… 3:13 Hepsi bir harabe 7:4 Evler anında alt üst oldu. 4:2 Yılların sesi, sesin sonu yok.. 6:1 oh yeryüzü sesini keser umarım!, bir daha gürültü yapmaz, kükremez. (demek ki deprem olmuş) Evet orjinal kayıtta deprem olduğundan bahsediyor. Oysa kuran ne diyor kuraklık ve tufan depremden bahsetmiyor. İşte kulaktan duyma bilgiler değiştirilip süslenerek önce Tevrada ordan da İncil ve Kurana girmiş yaşanan olayın özü budur. Devam edelim. PAPYRUS 2:5-6 Bela her yeri sardı. Her yerde kan var… 2:10 Nehir pis, nahoş (orjinal loathsome) 2:10 İnsanlar içmeye çekiniyor, insanlar suyun başında susuz. 3:10-13 Bu bizim suyumuz, bu bizim mutluluğumuz, bundan dolayı ona saygıda ne yapacağız, hepsi harabe. Bakın Tevrat’ta anlatılanlar içinde bir kısım gerçeklik payı da var. Sümer tabletlerini sahiplenmeyen dindarlar bu papirusları çarpıtarak da olsa neden sahipleniyor? Tarihte Musa diye biri muhtemelen hiç yaşamamıştır. Böyle birinin yaşadığına dair hiçbir tarihi kanıt yoktur. Kutsal kitaplarda anlatılan olaylar da tarihi gerçeklerle asla uyuşmamaktadır. Yaşamamış kişilerin yaşanmamış hikayeleri Tevrat, İncil ve Kuran’da gerçekmiş gibi anlatılmaktadır.

150


10-Zülkarneyn (Çift boynuzlu) Hikayesi Zülkarneyn’nin adı Kur’ân’daki Kehf suresinde geçmektedir. Tanrı Allah ayetlerde ondan övgü ile bahsetmiş ama Peygamber mi, yoksa veli mi olduğu konusu net olmadığı için islam alimleri arasında ihtilâf konusu olmuştur. Kehf suresinin yazılma nedenini anlatan hadislerde kitap ehlince peygambere sorulmuş olan ve doğru cevap vermesi durumunda peygamberliğinin kabul edilmesi gerektiği söylenen üç sorudan birisi “yeryüzünün ötesine, doğusuna ve batısına ulaşan uzak yolların yolcusunun kim olduğuyla” yani Zülkanrneyn ile ilgilidir. Zülkarneyn kelimesi Arapçadır. “Zü” ve “karneyn” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. “Zü”, sahip ve malik demektir. “Karn” ise, boynuz, perçem, tepe, zaman, güneş anlamlarına gelir. Karneyn, karn’ın tesniyesi yani iki tanesi demektir. Buna göre Zülkarneyn kelimesi “iki boynuz sahibi” şeklinde tercüme edilir (el-Firuzabadî, el-Kamusu’l-Muhît, Kahire 1332, IV, 257 vd). Zülkarneyn’in kim oluğu ve neden kendisine bu lakabın takıldığı konusu, eskiden beri tartışmalı bir husus olarak devam etmiştir. Kendisine Zülkarneyn denilmesi, alimler tarafından, başının iki yanında iki boynuza benzer çıkıntıların bulunması, dünyanın şark ve garbını dolaşması, başının iki yanının bakırdan olması, örülmüş iki deste saçı olması, Allah’ın kendisine nur ve zulmeti musahhar kılması (emrine vermesi), yürürken nurun önünden, zulmetin ise arkasından gelmesi, şecaatı dolayısıyle bu lakabı almış bulunması, rüyasında gökyüzüne çıktığını ve güneşin iki tarafına asıldığını görmesi anlamlarında yorumlanmıştır. Zülkarneyn’in kim olduğu hususu da, çok farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bilindiği gibi Zülkarneyn kelimesi onun esas adı değil, lakabıdır. Onun esas adı hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Birçok kişi, onun Büyük İskender (M.Ö 356-323) olduğunu iddia etmiştir. Bu kişiler bunu düşünmüş olmakta hiç de haksız sayılmazlardı. Büyük İskender’in ünü, fetihlerle sonuçlanan hayalleri, tüm dünyaya yayılmış; yaşamı, savaşları ve öncelikle de kişiliği efsane ve mitlere konu olmuştur. “Büyük İskender Efsanesi”, yalnızca fethettiği ülkelerdeki toplumlar arasında değil; hikâyesinin ulaştığı bütün ülkelerde farklı dil ve lehçelerde konuşulup anlatılmıştı. Bugün biraz araştırıldığında; Rumca, Latince, Arapça, yerel Suriye dilleri, İbranice, Ermenice, Etiyopya dilleri, Farsça, İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve hatta İskandinav dillerinde; yani Avrupa. Asya ve Afrika kıtalarının çeşitli dillerinde, Makedonyalı Büyük İskender’in efsanevi hayatı romanlarda, şiirlerde kutsal bir peygamber gibi anlatılmıştır. İskender’in fethettiği ülkelerdeki çeşitli kavimler, onun hayatı ve fetihleriyle ilgili o kadar akıl almaz, fantastik hikâyeler yarattılar ki, İskender’den yüzyıllar sonra ona adeta bir tanrı gözüyle bakılır oldu… Bu nitelemenin en güzel örnekleri, özellikle antik Hint literatüründe görülüyor. Doğu medeniyetlerinde Büyük İskender üzerine oluşturulmuş efsaneler, batı medeniyetlerinde oluşturulan benzerlerinden çok farklı. Örneğin, doğudaki İskender efsanelerinde; “Güneş her zaman onun üstünde parlar ve onun olduğu yerde yer ve gök daha güzeldir”. 151


Gittiği yerlerde efsaneleşen büyük iskender adına basılan paralarda başında boynuzlarıyla resmedilmiştir. Bu boynuzların sebebi ise Mısır tanrısı Amun’a (Ammon) kadar gitmektedir. Amun daha sonra Ra ile birleşerek dini törenlerde adı anılan ve kendisine yücelikler atfedilen Mısırın en güçlü tanrısı olmuştur. Büyük İskender zamanla simgesi koç olan ve iki çıkıntılı başlıkla resmedilen bu tanrının oğlu olarak tanınmaya başlamış ve bu yüzden de boynuzlu olarak resmedilmiştir. Büyük İskender, çeşitli vesilelerle halkın önüne aslında babası ilah Ammon’a ait olan bu boynuzları takarak çıkmış ve hakkında çeşitli efsanelerin doğmasına kaynaklık etmiştir. Kuranda bahsi geçen kişinin -tıpkı geçmiş zamanlarda düşünüldüğü gibi- büyük iskender olması yüksekle muhtemeldir. Fakat zamanla büyük iskender hakkında daha gerçek bilgilere ulaşılması sonucu bu düşünceden vaz geçilmeye başlanmıştır. Kurân’da söz konusu olan Zülkarneyn ile Büyük İskender’in vasıflarının örtüşemeyceği anlaşılmıştır. Zülkarneyn, Allah’a inanan bir insanken Büyük İskender tek tanrı inancından uzak birisidir. Acaba, bu ayetler yazıldığı dönemde araplar arasında büyük iskender’e hangi gözle bakılmaktaydı, yoksa o halk arasında yunanca adından çok lakabıyla anılan bu kadar efsaneleşmiş olduğu için sahiplenilmesi gereken bir kahraman mıydı? Kehf suresindeki anlatımlarda “çiftboynuzlu”nun kudret ve iktidar sahibi kılındığı söylenmektedir. Ayrıca bu kişinin ilkin güneşin battığı yere gidip, orda karşılaştığı bir kavimde hakısızlık edenleri cezalandırdığı söylenir. Bunun devamında ise güneşin doğduğu yere, doğuya yöneldiği, orda ise bir set inşa ettiği bahsedilir. Çiftboynuzlu büyük iskender ilk seferini Teb şehri üzerine yapmış, şehri yakıp yıkarak 30 bin insanı esir almış adeta ordaki insanları cezalandırmıştır. Bu büyük yıkımın ardından ise doğru seferine çıkmıştır. Büyük İskender Ege denizinin kıyılarından Hindistan’nın kuzeyine kadar büyük bir imparatoluk kurmuş, güç ve iktidar sahibi olmuştur. Çin’nin sınırlarına kadar dayanmış olan bu imparatorluk muhakkak ki Çin Seddi’nden de haberdar olmuştu. Çin seddinin zamanla “İskender Seddi” olarak anılacak olması ise dikkt çeken bir başka noktaydı. Tarihte böylesine bir insan varken, kuran’nın da “Çifboynuzlu” olarak adlandırılan ve seferlere çıkan, setler inşa eden, iktidar ve kudret sahibi bir insandan bahsetmesi ancak bu adamla ilgili net bilgiler vermemesi gerçekten de çok ilginçtir. Ayetlerde bu insan neden gerçek adıyla anılmak yerine putperest yöneticlerin sembolü olabilecek bir “lakapla” anılmıştır? Kehf-86 “Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar buldu.Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.” Kehf-90 “Güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman onu (güneşi), ondan (güneşten) korunacak bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken buldu.” Zulkarneyn ayetlerde anlatıldığı gibi Güneşin doğduğu ve battığı yerlere gerçekte gidebilir mi? Dünya yüzeyinde böyle yerler varmıdır? Nasıl oluyor da Güneşin doğduğu ve battığı 152


yerlere ulaşmaya çalışan bir İnsanın dönüp dolaşıp yola çıktığı noktaya geleceğini Tanrı Allah bilmiyor? Kefh-83 “(Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.” Bu ayette peygamber “okuyacağım” demekle neyi kastetmiştir? Peygamber neden kendisine sorulan 3 sorudan bir diğeri olan “mağarada uyuyanlar (yedi uyurlar)” konusunda olduğu gibi bu konuda da net bir bilgi verememiştir; bu kişinin adını, yaşadığı zamanı, peygamber mi veli mi kral mı ne olduğunu neden söylememiştir?Kitap ehlinin peygamberliğini sınamak için sormuş olduğu bu sorular karşısında, her bilginin sahibi Tanrı Allahın peygamberi aracılığı ile deyim yerindeyse döktürmesi gerekirken neden anlaşılmaz, gerçek dışı ve bilime aykırı bilgiler vermiştir?

11-Adem ve Havva Gerçek mi? A-Bilimsel kanıtlara göre Adem ve Havva İsimlerinin Kökeni Havva adının, Eski bir Mezopotamya dilinde ”yaşatan kadın” anlamına geldiğini ve bununda kökeninin, Sümer mitolojisinde, hastalık geçiren bilgelik tanrısı Enkiyi tedavi eden 7 tanrıçadan biri olan , tanrının kaburgalarını iyileştiren tanrıça Ninti olduğunu(ninti:kaburga kadını, nin aynı zamanda hayat anlamına geliyor, ninti aynı zamanda Hayatın kadını, Can veren Kadın anlamına geliyor) biliyoruz Adem kelimesinin, Aramice Adamo, başka bir Mezopotamya dilinde Ha-Adamo olarak geçtiğini ve Sümerce de ”Kırmızı toprak” anlamına geldiğini biliyoruz. B-Kuranda ilk insanın Adem olduğunu söyleyen ayetler. HİCR-28 “Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben kuru bir çamurdan şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.” A’RÂF-189 “O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah’a dua ettiler: “Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden olacağız.” ÂLİ İMRÂN-33,34 “Gerçek şu ki, Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler üzerine seçti; Onlar birbirlerinden (türeme tek) bir zürriyettir. Allah işitendir, bilendir.” Ayetleri Yorumlayalım: Bu ayet ilk insanın adem olduğunu (HİCR-28) Ademden Havvanın yaratıldığını (A’RÂF-189) 153


Bütün insanların ademden türediğini anlatmaktadır (ÂLİ İMRÂN-33,34) Kuran tıpkı Tevrat’ta geçtiği gibi, önce tek bir erkek yaratığını ondan da kadını yarattığını anlatmaktadır. Bu tevrat anlatımıyla uyumludur. Ayetler açıktır. Şimdide tevratta ki anlatımlara bakalım. C-Tevrata göre, Adem ve Havva’nın hangi yıllarda yaşadığı bellidir. Yahudi takvimine göre, Eski Ahit’ten elde ettikleri sonuçlara dayanarak yaptıkları kabulu göre; ilk insan “M.Ö.1 Tishri (Eylül) 3761” yılında yaratılmış. Kozmik saat vurgusuyla, Dünya’da ilk insanın yaşama merhaba dediği yıl, 2013 yılı itibarıyla, bugünden 5774 yıl öncesine dayanıyor. Kuran ise tevratı tasdik ettiğinden dolayı, aynı tarihin İslam dini içinde geçerli olduğu sonucuna varabiliriz. Müslümanlara göre Kuran, tevratı tasdikleyen ve yanlışlarını düzelten bir kitap olarak inmiştir. Adem ve Havva’nın hangi yıllarda yaşadığı ile ilgili her hangi bir düzeltme de yapmadığından dolayı, bu tarihi doğru olarak sayabiliriz. Tasdik ettiği ayet ise aşağıdadır; Bakara-41 “Yanınızdaki Tevrat’ı tasdik ederek indirdiğim Kuran’a, inanın; onu ilk inkar edenler siz olmayın, ayetlerimi hiçbir değere karşılık değiştirmeyin ve bile bile hakkı gizlemeyin.” D-Bilim insanlık tarihi için ne diyor? 7 milyon yıl ile 2 milyon yıl öncesi arasında farklı çevre koşullarına adapte olmuş çok sayıda iki ayaklı “insansı maymun” türü gelişti. Bunlardan birisinde 3-2 milyon yıl önce beyin önemli ölçüde gelişmeye başladı ve “hominid”lerin bu türü HOMO (insan) cinsinin kökeni oldu. Taştan aletler yapabildiği anlaşılan bu türe Homo Habılıs (yetenekli insan) denildi. Bulunan fosillerden Homo Habılıs’in kendi içinden, 2-1,7 milyon yıl önce, daha da gelişmiş bir beyin ve insana daha yakın biyolojik özelliklere sahip olan Homo Erectus (dik duran insan) a yol açtığı sanılıyor. Aslında insan zaten ilk “hominid”lerle beraber dik durmakta idi. İnsanın Afrika’dan dünyanın diğer yanlarına ilk yayılması Homo Erectus ile başlıyor. milyonlarca yıl çeşitli insan türleri oluşturdular (Pekin Adamı, Cava Adamı, Neandertal İnsanı, vb.). Artık yaygın görüş bugünün insanının yaklaşık 500 bin yıl öncelerden itibaren Afrika’da, belki de Sahra yakınlarında geliştiği ve yaklaşık 200 bin yıl önce Afrika’dan tüm dünyaya yayıldığı ve geldikleri yerlerde eğer varsa daha önceki insanların yerini aldıkları doğrultusundadır. 1967′de bulunan modern insana (Homo sapiens’e) ait şimdiye kadar tüm Dünyada bulunmuş olan en eski fosil üzerinde 17 Şubat 2005 tarihinde modern yöntemlerle (potasyum-argon yöntemi ile) tekrar biir çalışma yapıldı. Bu yeni yapılan araştırmaya göreyse aslında Kibish’de 154


bulunan bu ilk fosillerin 130.000 değil, bundan daha eski yani 190.000 (+/- 5000 yıl) yaşında olduğu ortaya çıktı. Böylece anatomik olarak modern insanın yaşı daha da eskiye, gelinen 2005 yılında 190.000 yılına kadar gitmiş oldu. Bu çalışma Avustralya’daki Canberra Australian National Üniversitesinden Ian McDougall ile New York Eyaleti Stony Brook Üniversitesinden antropolog John Fleagle tarafından Şubat 2005 yılında Nature dergisinde de yayınlandı. Dini çevrelerde Evrimin boş bir idda olmadığı aksine bilimsel bir gerçek olduğu ve Teori’nin bilimsel anlamda idda olmayıp deneylerle gözlemlenip kanıtlanmış gerçekleri ifade ettiği ortaya kondukca Kuran’nın evrimi red etmediği idda edilir hale gelmiştir. Oysa Kurana göre adem aynı bir heykel gibi çamurdan yaratılmış, Tanrı Allah ruhundan üfleyip can vermiş ve ondan eşini yaratmıştır. Kuran’da Ademin yaratılmasını anlatan ayetlere bakalım; Tîn-4 “Muhakkak ki Biz insanı (varlığın mükemmel modeli olarak) en güzel şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık” Âl-i İmrân-59 “Allah yanında Îsâ’nın durumu, aynen Âdem’in durumu gibidir. Allah Âdem’i topraktan yaratıp “ol” dedi, o da derhal oluverdi.” Bu ayetlere göre Evrim insan için mümkün mü? Tabiki cevab hayır olacaktır. Kurana göre insan başlangıçtan itibaren mükemmel yaratılmış, bu bilime taban tabana zıt ve sadece mitoloji kökenli bir anlatımdır. Özetle bilimsel olarak Adem ve Havva gerçekdışıdır.

12-İslâm’da ve Kuran’da Kölelik Bilindiği gibi Hz.Muhammed’in yaşadığı dönemde bölgede köleci toplum düzeni vardı. Özellikle savaşlarda ele geçirilen esirler köle ve cariye yapılıyor, ya da köle pazarlarında satılıyordu. Bu köle ve cariyeler hizmetkar olarak ev işlerinde ya da tarlalarda çalıştırılıyordu. İslam egemen olduğunda da kölecilik devam etti. Gerek Muhammed’in zamanında, gerekse İslamiyet geldiği çoğrafyada toplum düzenini, gelenekleri ve sosyal yapıyı değiştirmeden sadece kendine göre yeniden düzenlemiştir. Kölelikte aynı kural ve kaidelerle ve toplumsal ve ekonomik düzene göre sürdürülmüştür. Bu yönüyle müslümanlığın kölelik ve cariyelik konusunda toplum düzenine getirdiği hiçbir yenilik yoktur. Muhammed zamanında olduğu gibi onun ölümünden sonra da yapılan savaşlarda esir alınanlar geçmiş dönemlerde olduğu gibi ya bir fidye karşılığında geri verildi ya da köle yapıldı. Kur’an’da adam öldürenin ya da yemininden dönenlerin bir köle azat etmesi söylenir. Kölelere iyi davranılması ve yardım edilmesinden söz edilir. Kadınlara, hayvanlara da iyi davranılmasından bahsedilir ama köleliği kaldırma emaresi olan tek bir ayet dahi yoktur. Tersine kölelik gayet doğal karşılanır. Bu nedenle İslam tarihinde hiç bir dönemde köleliğe karşı çıkılmamış, kaldırılması istenmemiş, düşünülmemiştir. Çünkü köleliğin şeriattan 155


olduğuna inanılmıştır. Üstelik dünya yüzeyinde köleliğin enson kaldıranlar müslüman ülkelerdir. Ahzap-52 “Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, elinin altında bulunan cariyeler hariç, güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine başka hanımlar alman sana helâl değildir. Allah her şeyi gözetler.” Bakara-178 “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür).” Nîsa-92 “Ayet yazdı:Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Bu takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mümin köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Bakara-221 “Ayet yazdı:İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah’a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de, mü’min bir cariye Allah’a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin. Allah’a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de; iman eden bir köle, Allah’a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle, cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, insanlara âyetlerini açıklar ki, öğüt alıp düşünsünler.” Bu da Kur’an’ın bir başka incisi. İman eden köle bile olsa hür olan müşrikten daha hayırlıdır derken bile kölelere karşı açık bir aşağılama olduğu ortada. Evet bazı sureler köle azat etmeyle ilgili ama bunlar tutulamayacak bir yemin karşılığında veya bir günahın kefareti vb. karşısında dır. Köleliği kaldırma amacı güdülmemiştir. Müminun-1-6 “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı verirler ve onlar ki, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç; (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.” Görüldüğü üzere ayetlerde köleliğin kaldırıldığına veya kaldırılmak istendiğine dair bir sözcük bile yok. Bu demektir ki Kurana göre bir Müslüman, köle alıp satmaya devam edebilir. Allah’ın rızasını kazanmak için arada bir köle azat etmesi İslam’a gayet uygundur. Hatta bu köleci Müslüman, arada bir köle azat etmekle sevap bile kazanır. Müslümanlar buna itiraz edeceklerdir. Peki, bakalım itiraz edebilecekler mi? Buyrunuz Wiki kaynaklarında İslam ülkelerinin köleciliği bırakma tarihleri : Köleliğin Kaldırıldığı Ülkeler ve Zaman Çizelgesi (1800–1849)

156


1847: Under British pressure the Ottoman Empire abolishes slave trade from Africa.[39] (1850–1899) 1882: Ottoman firman abolishes all forms of slavery, white or black.[50] (1900–present) 1922: Morocco abolishes slavery.[57] 1923: Afghanistan abolishes slavery.[58] 1924: Iraq abolishes slavery. 1928: Iran abolishes slavery.[59] 1952: Qatar abolishes slavery. 1960: Niger abolishes slavery (though it was not made illegal until 2003).[64] 1962: Saudi Arabia abolishes slavery. 1962: Yemen abolishes slavery. 1963: United Arab Emirates abolishes slavery. 1970: Oman abolishes slavery. Peki Osmanlı ne yapmış? 1847 yılında İngiltere’nin baskısıyla Afrika’da köle ticaretini bırakmış. 1882’de ise kölecilikle ilgili ne varsa kaldırmış. Tabi dini çevrelerin baskısı ile Osmanlıya bağlı Arabistan topraklarında kölelik kaldırılamamış ve yukarda verilen tarihlere kadar kölelik o topraklarda devam etmiş. Halende gizli kapaklı devam etmektedir. Şimdi soruyorum İslam’da kölecilik haram mı? Bu soruya hemen “Haram tabi, köle azat etmek sevaptır diye ayet var, sonra peygamberin hadisleri var.” denecektir. Diğer soruyu soralım; İslam’da domuz eti haram mı? Bu soruya da hemen tabi Haram denecektir. İslam çoğrafyasında bir iki ayetle kesin olarak yasaklanan domuz eti 1400 senedir yenmiyor Peki o zaman soruyu tekrar soralım İslam’da kaç senedir kölecilik yapılmıyor? Evet, apaçık kitap yazmak böyle bir şey işte. Domuz etinin yasak olduğu apaçık yazıldığı için 1400 senedir yenmiyor, köleciliğin yasaklanması apaçık yazılmadığı için 1300 sene daha devam etmiş. Köleciliği bırakan islam ülkeleri ya diğer ülkelerin baskıları sonucunda bırakmışlar, ya içinde bulundukları çağdan utandıkları için. Demekki neymiş, İslamda kölecilik varmış. Bir de hadislere bakalım. Hadislere baktığımızda ise köleliği kaldırmak şöyle dursun İslam’ın bu köleci düzeni daha da bir sağlamlaştırmaya hizmet ettiğini görürüz. Mesela Muhammed ve 157


Allah kölelerin kaçmasını istemezler. Sahibi en ağır işlerde çalıştırsa da sövse de dövse de köle kaçmamalıdır. Sahibine itaat etmelidir tıpkı musibetler karşısında Allah’a isyan etmeyen hatta haline şükreden kul gibi olmalıdır. Hatta sahibinden kaçan kölenin namazı kabul olmuyor. Ravi : Cerir Hadis : Resulullah buyurdular ki: “Hangi köle kaçarsa, bilsin ki ondan zimmet (garanti) kalkmıştır, dönünceye kadar namazı kabul edilmez.” (Hadis No: 4163) Ravi : Ebu Ümame Hadis : Resulullah buyurdular ki: “Üç kişi vardır ki, onların namazları kulaklardan öte geçmez: 1-Dönünceye kadar, kaçan köle. 2-Geceyi, kocası kendisine dargın olarak geçiren kadın. 3-Kavminin nefret ettiği imam.” (Hadis No: 2801) Hatta köle efendisine itaat etmeli ki Cennet’e girsin. Efendisini hoşnut etmeyen köle Cennet’e de giremiyor. Ravi : Ebu Hureyre Hadis : Resulullah buyurdular ki: “Bana cennete giren ilk üç kişi arzedildi. Bunlardan biri şehid, biri iffetli olan (ve azla yetinerek) iffetini koruyan, biri de Allah’a ibadetini güzel yapan ve efendilerine hayırhah olan bir köle idi.” (Hadis No: 5140) Köleliğin İslam tarafından kaldırıldığını iddia eden Müslümanlar, eğer tutarlı hareket etmek istiyorlarsa yukarıda yazılan ve benzer ayetleri hemen Kur‟an‟dan çıkarıp atmak zorundadırlar. Fakat böyle cesurca bir işe kalkışamayacakları kesin. Çünkü Müslüman mantığına göre Kur‟an, doğaüstü bir gücün eseri. Dolayısıyla o kitapta yanlış ya da gereksiz bilgilerin var olamaz ve Kur‟an kararlarının tümü “kıyamet gününe” kadar geçerlidir. Emeğin ilkel şekildeki sömürüsüne bu kadar toleranslı yaklaşan İslam dininin, özel mülkiyete yönelik suçlarda ise son derece acımasız davrandığını (Maide 38’de dile getirilen “Hırsızlık edenlerin ellerinin kesilmesi” hükmü) hatırlamakta da yarar var. Kur’an’ın Tanrı’sı özetle “Siz kölelerle kendinizi eşit kabul ediyor musunuz ki, bana ortak koşulmasına razı olasınız” (Nahl-75) diyecek kadar açık konuşuyor. Köle azadı ise; sadece bazı istisnai haller, hür insanların işledikleri günahlar ve toplum içinde ayıp görülen kimi davranışları için -üstelik sınırlı sayıda- öngörülüyor. Velhasıl, köleye “iyi” davranmaazatlama (hatta kimi hadislerde dile getirildiği üzere onlara “kızım-oğlum” gibi güzel sözlerle hitap etme) buyruklarının köleliği toptan kaldırmakla ilgisi yoktur. Çünkü tarihsel sürece baktığımızda İslam‟ın bu ve benzer bildirimlerdeki gayesinin, kölelerin emeğinden maksimum düzeyde yararlanmak (bilhassa savaşlarda), yeni taraftarlar kazanmak için onları bir koz olarak kullanmak ve topluca isyan etmelerinin de önüne geçmek olduğunu görüyoruz. 158


Muhammed‟in kendi Veda Hutbesindeki “efendisinden başkasına bağlanmaya kalkan köleye” yönelik bedduası da köleliğin İslam tarafından kurumsal olarak teyit edildiğinin bir diğer kanıtıdır.

06- İSLAMİYET’TE KADINA BAKIŞ VE KURAN 1-İslamiyet Öncesi Arap Kadını İslam öncesi dönemi ‘cahiliyye’ olarak tanımlayanlar, bu dönemde Arap kadınının köle durumunda tutulduğunu, mal gibi alınıp satıldığını ve bu durumun Muhammed ile düzeltildiğini fakat daha sonra, yani İslami esasların ihmali nedeniyle kadın haklarının yok kılındığını iddia ederler. Bu iddianın tarihi gerçeklere oturmadığını kısaca belirtmekte yarar vardır. Sözde Cahiliye Devrinde Arap Kadını Özgürdü. Tarihi gerçek o’dur ki İslam öncesi dönemde Arap kadını, toplumun şerefle sayar olduğu, siyasal ve sosyal haklarla donattığı bir varlıktı; mal değil aksine hak süjesi durumundaydı. Erkeğini kendi seçer ve dilediği takdirde boş edebilirdi. Giyim ve kuşamında olduğu gibi dilediği işleri görmede (örneğin ticaret) serbestti. Bunun böyle olduğunu Arap kaynaklardan öğrenmek mümkündür. Sebe melikesi özelliği, ‘cahilliyye’ olarak küçümsenmek istenilen dönemlerde kadının devlet başkanlığına gelebildiğinin kanıtı olmak üzere ortadadır. [İzzettin, age, (1953) 29.] Kur’an’da Sebe Melikesi diye adı geçen Belkıs, ilk Arap kadın hükümdarı sayılır. Güya şeytana kanmış ve Allah’ı bırakmıştır. Hüdhüd kuşu bunu Süleyman peygambere bildirmiş ve o da Sebe melikesine mektup yazarak muhteşem köşküne davet etmiş ve bunun üzerine Sebe Melikesi: ‘Rabbim, şüphesiz ben kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum’ (Neml 20-45) diyerek inananlardan olmuştur. ‘Kitab al-Muhabbar’ yazarı Muhammed İbn Habib (el-Bağdadi) , İslam’dan önce Arap kadınının sosyal ve ekonomik haklara sahip olduğunu, evleneceği erkeği seçmekte ya da dilediği işleri görmekte özgür bulunduğunu kanıtlayan nice örnekler verir. (Eyyumu’lArab’da bu hususlar açıklanmıştır.) Bunlara eklenebilecek en ilginç örnek, hiç kuşkusuz, Muhammed’in ilk karısı Hatice’dir. Bazı yazarlar, Cahilliyye’de Arap kadınının şahsiyet sahibi olmadığını, mal-mülk edinemediğini kanıtlamak gayretkeşliğiyle Hatice’nin işlerinin babası tarafından yürütüldüğünü ve fakat babasının bir savaş esnasında ölümü üzerine güç durumda kalıp ne yapacağını bilmediğini ve sırf işlerini yürütebilmek maksadıyla Muhammed’i işe aldığını ve Muhammed sayesinde kurtulduğunu iddia ederler. Oysa ki gerçek bu değildir; zira Hatice, babasının ölümü üzerine ticarete başlamamıştır; çok daha önceden beri ticaretle meşgul olmuştur. İbn İshak ve İbn Hişam ya da Taberi gibi en 159


sağlam kaynakların bildirdiğine göre Hatice Kureyş kadınları arasında neseb bakımından üstün, şeref ve servet bakımından yüksek, akıl ve idrakle iş gören, zeki bir kadındı. Ticaretle uğraşırdı; başkalarına mal ve para vererek ticaret eder, onlara kardan belli bir pay ayırarak karları paylaşırdı. Kureyş kavminden her erkeğin onda gözü vardı. Dul kaldığı andan itibaren her erkek onunla evlenmek için can atar, maksadına erişmek için paralar harcardı. Fakat o gönlüne yakın birini bulamadığı için hiç kimseye kulak asmazdı. Fakat Muhammed’in ‘güvenilir’ bir kimse olduğunu işitince ona adamlarını göndererek Şam’a gidip alış verişte bulunmak üzere para ve mal vereceğini ve kölesi Meysere’yi de kendisine yardımcı katacağını bildirdi. Muhammed onun bu teklifini kabul etti. Hatice’den mal alarak ve yanında Meysere de olduğu halde Şam’a gitti. Malları satıp, paraları topladıktan sonra Mekke’ye döndü. Getirdiği malları Hatice’ye teslim etti. Hatice bu malları bir kat fazla fiyata sattı ve karı paylaştı. Hatice Meysere’den bilgi istediğinde Meysere kendisine, Şam’da bir Rahib’in Muhammed hakkında ‘Bu zat bir peygamberdir’ dediğini ve yolda gelirken iki meleğin Muhammed’i gölgelediğini söyledi. Bunun üzerine Hatice, adam göndererek kendisiyle evlenmek istediğini Muhammed’e bildirdi. Muhammed bunu amcalarına açıkladı. Ve amcası Hamza bin Abdülmüttalib, Hatice’nin babasının katına giderek ondan Muhammed için Hatice’ye talib oldu. Böylece Muhammed Hatice ile evlendi. (Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, M.E.B.Yayınları, İstanbul 1966; 2.cild; 68-71) Vakidi’nin anlatışına göre Hatice’nin Muhammed’le evlenmesi şöyle olmuştur. Hatice Muhammed’e aracı göndererek ona evlenme teklifinde bulunur. Bu arada kendi babasına bolca şarap içirterek onu sarhoş kılar ve sonra Muhammed’e, amcasıyla birlikte gelmesini ister. İstediği gibi olur; Muhammed amcasıyla birlikte Hatice’nin babası Huvayilid’ten, kızına talib olduğunu ve onu Muhammed’le evlendirmesini söyler. O da denileni yapar ve kızını Muhammed’e verir. (İbid. 70) İslam öncesi dönemde Arap kadınının kendi başına ticaretle uğraşabilecek, ya da erkeğe evlenme teklif edebilecek kadar açık fikirli olduğunu kanıtlayan bu örneğe benzer daha nicelerini burada sıralamak mümkündür. Kitabu’l-Agani’de adı geçen Selma bint Amr, ki sadece şiirleriyle değil fakat güzelliğiyle de ün salmış bir kadındı, pek çok talipleri bulunmasına rağmen kendi kafasına ve gönlüne uygun birini bulana kadarevlenmeme kararında olduğundan sayısız taliplerini reddetmekle tanınmıştı. Evlenirken de, evlilik boyunca özgürlüğüne sahip kalacağına ve dilediği an kocasını boşayacağına dair şart koşmuştu.(Agani, XIII ve XVI. 124. İbn Hişam, age, 83) Yine aynı şekilde, kadın şairlerden Bint Amru’l-Harise bin el-Şarid, ki üç kocaya varmış ve kocalarının hepsini de kendi seçmiş ve boşama şartı ile evlenmişti, zikredilebilecek bir başka örnektir. İslamiyette kadının kocasını boşama hakkını nikah esnasında alabileceğine dair İlmihallerde yazılanlar aslında İslam’la değil, Cahiliyye dönemiyle alakalı Arap Örfleridir. Kur’an’ın kadına bir tek yerde boşanabilme hakkı verdiğini görüyoruz. O da eşine tazminat ödemesi şartıyla. Evlilik birliğinin sona ermesinde eşin kusurlu davranışları, şiddet uygulaması Kur’an için mühim görülmemiş, böyle eşlerden kadınların boşanabilmesi ancak o fena eşlere mehir 160


olarak aldığını bırakmak, yani tazminat ödemek şartına bağlanmıştır. Oysa ki erkeklerin kadınları ne denli kolay boşayabildikleri Kur’an’daki düzinelerce ayette zikredilmiştir. Muhammed’in dayısı Abdül-Muttalib b. Haşim’in annesi Selma binti Amr, bu konuda verilecek nice örneklerden bir diğeridir ki, Cahilliyye döneminde Arap kadının özgürlüğünü temsil eder. En sağlam Arap kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Selma, öylesine şahsiyetine ve özgürlüğüne sahip bir kadındı ki, evleneceği zaman kendi işlerinin kontrolünü kendi elinde tutacağına ve dilediği zaman kocasını boşayacağına dair şartı, evlilik akdinin şartı kılardı. (Sahih-i… I. sh. 49; VIII, sh. 410; İbn-i İshak, age, sh.59) Hemen hatırlatalım ki İslamdan sonra Arap kadını, kocasını seçme hakkını yitirmiştir. Aynı şekilde Cahiliyye’de kocasını boşama hakkına sahip iken, İslamdan sonra bu hakkından da yoksun kalmıştır. Zira Muhammed, muhtemelen kendi başına gelenlerden ders almış olarak, boşanma hakkını sadece kocanın hakkı olarak yerleştirmiştir. Örneğin Hazrec’in kızı Leyla ‘aramızdaki akdi boz’ diyerek onunla ilişkisini bozanlardan biridir. Öte yandan ‘Müt’a evlilik’ sistemi, İslam’dan önce Arap kadınının özgürlüğünün bir başka örneğidir. Arap lügat’lerine göre ‘Zevk evlenmesi’ anlamına gelen bir tür evliliktir, ki, belli bir süre boyunca birlikte yaşamak isteyen kadın ve erkek, hiç bir özel merasime gerek görmeden, aralarında yapılacak bir anlaşma ile evlenebilirlerdi. Evlilik akdi sırasında ne kadının babası ya da velisi ve ne de başkaca bir tanık hazır bulunurdu. Böylece iki tarafın serbest iradesiyle geçici bir evlilik kurulmuş olurdu. Her ne kadar bu evliliğin, kadına verilen bir ücret karşılığında yapıldığı ve belli bir süre (örneğin üç gün) için geçerli olmak üzere akdolunduğu belirtilirse de, gerek akdin serbest iradeye dayalı bulunması ve gerek sürenin taraflarca istendiği gibi uzatılabilmesi nedeniyle ortada kadın bakımından kısıtlayıcı bir durum söz konusu değildi. Kadınların müt’a suretiyle nikah edilmesi usulüne Muhammed yıllar boyu ses çıkarmamıştır; aksine izin verdiğini bazı hadis’leriyle açıklamıştır. (Ali İbn-i Ebu Talib’den Buhari’nin rivayeti için bkz. Sahih-i… X, 272, hadis no 1613) Hatta söylendiğine göre kendisi bile bundan yararlanmıştır. Ancak ne var ki usulün devamına izin vermesinin nedeni, yine İslam kaynaklarının bildirmesine göre; Kadın ihtiyacının şiddeti ve onların azlığı ve harb ve gaza gibi müstesna zamanlara ait bulunmasıdır, yoksa kıdının özgürlüğüne önem vermesinden değil. Bazı kaynaklar, Hayber günü bu usulü yasakladığını, ve Mekke’nin fethi seferinde yeniden serbest bıraktığını fakat Veda Haccı’nda kesin olarak ortadan kaldırdığını bildirirler. Bununla beraber müt’a uygulamasını yasaklamadığını kabul edenler, ve hatta Kur’an’a koyduğu bir ayet ile ‘ücret karşılığı kadın alma’ olasılığını sağladığını söyleyenler de vardır. Nisa Suresinin 24. ayetinde: (Evli kadınlardan ve cariyeler’den) başkasını… mallarınızla istemeniz size helal kılındı ‘ diye yazılıdır. Bundan dolayıdır ki şii’ler arasında hala müt’a ile nikah usulü geçerlidir. O kadar ki İran Devletinin bu usulü destekler nitelikte kararnameler yayımladığını biliyoruz. Şunu da eklemek gerekir ki cahilliye döneminde Arap kadını, sözünü geçiren ve erkeğini etkileyebilen, haysiyetine düşkün bir varlıktı. Kocasını saydığı kadar kocası da karısını sayardı; çocuklar baba otoritesine olduğu kadar ana otoritesine de bağlıydı. (Lichtestadter, age 65-83, 1935) 161


Bu yazı İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın kitabından faydalanarak hazırlanmıştır. Ülkemzin nadiren yetiştirebildiği bilim insanlarından biridir. Yobazların baski ve tehtitleri nedeniyle ömrünün son yıllarını yurtdışında geçirmek zorunda kalmış ama yılmayıp insanlarımızı aydınlatmak için çabalamıştır. Kendisini saygıyla anıyorum.

2-Kuran’da Kadına Bakış İslamcıların, dinde kadın ile erkeğin eşit/denk olduğu; islamiyetin kadını yücelttiği ve çok değer verdiği iddiası vardır. İnsan hakları evrensel bildirgesini benimsemiş, çağdaş insanların dinden çıkmasını önlemek için böyle gerçek dışı iddialarda bulunmak zorundalar. İşin aslını açıkca ortaya koysalar insanların dinden soğuyacağı ve dinden çıkmaların artacağı kesindir. Kendinizi “islamiyetin Kadını yücelttiğine” inandırmak isteyebilirsiniz, ama Kuran’da durum ortada, bu nedenle hadislerden bazılarına, peygamberin hayatından örnek “rivayet”lere, menkıbelere, hacıların hocaların çarpıtılmış ve gerçek dışı yorumlarına sarılmak zorundasınız. Gerçek şu ki Kuran’da kadın’ın değeri yoktur, hatta erkeğe eşit bile değildir. Bu gerçeği bilen islamcılar hadislere sarılırlar. Binlerce hadis bulunduğu için kadını yücelten seçmece hadisleri önpilana çıkarırlar ki bunlarda “kadın”dan ziyade, çoğu “anneliği” veya “kadının itaatini” öven sözler görebilmekteyiz. Bununla birlikte kadını cehennemlik gösteren ve aşağılayan birçok hadis de bulunmaktadır. Kuran’da kadının durumunu anlayabilmek için özellikle altta sıralanan ayetleri anlayarak ve sorgulayarak okumak gereklidir. Anlayarak okunduğunda Kuran’da kadına hangi gözle bakıldığı açık ve net olarak görülecektir. 1-Erkeklerin kadınlardan üstün olduğunu, kadınların kocalarına boyun eğmesi gerektiğini, erkeğin karısını dövebileceğini anlatan ayet: Nisa-34 “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta) dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.” 2-Kurana göre erkekler kadınlardan bir derece üstündür: Bakara-228 “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler. Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

162


3-Şahitlik konusunda iki kadının bir erkeğe denk düşmesi: Sormak gerekir neden 1 erkek yerine 1 kadın değil? Bunun açıklaması 2 kadının ancak 1 erkeğe denk görülmesi ve kadının yarım akıllı olarak nitelenmesidir. Bakara-282 “Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakınsın da borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin (hepsini tam yazdırsın). Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. (Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir. Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, borcu süresine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa, onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin. Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah, size öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” 4-“Peygamber”e tanınan kadın haklarına bakalım: Savaş esiri kadınlar “ganimet” sayılıp helal kılınmıştır, ücretini hibe eden kadınlar helal kılınmıştır ve daha birçok kadın helal kılınmıştır Ahzab-50 “Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü’minlere değil de, sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan, Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadını da (sana helâl kıldık.) Mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” 5-Kadınların erkeklerin tarlası olması ve erkeklerin istedikleri gibi varabilmeleri: Heralde kadın ancak bukadar aşalanabilir. Bakara-223 “Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah’tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O’nun huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri müjdele!” 6-Kadından, ikişer üçer dörder tane alınabileceğini söyleyen ayet: Çok eşlilik kadının aşalnması, ikinci sınıf görülmesi ve bir kadının erkeğini başka bir kadınla paylaşmak zorunda kalması yani onursuz bir hayata mahkum edilmesinden başka Bir şey değildir. İslamın çağdışı yönlerinin içinde en belirgin olanı da budur. Nekadar sevimli gösterilmeye çalışılırsa çalışılısın çağımızda açık seçik ahlak dışı bir uygulamadır. Üstelik kadın köleleri nikahsız cinsel yönden kullanmaya izin veren utanç verici bi hükümüde içinde barındırmaktadır.

163


Nisa-3 “Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.” Çok eşliliği onaylayan ve sözde adaletli olmayı öğütleyen bir ayet daha: Nisa-129 “Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” 7-Miras konusunda, kadının yarım pay sahibi olması; Kuran üç farklı ayette miras hükümlerini içermektedir. Üstelik miras ayetleri hem cinsiyet ayrımı yaparak haksızlık yapmakta, hemde içinde matamatik hatası barındırmaktadır. Nisa-11 “Allah, size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Nisa-12 “Eğer çocukları yoksa, karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi, yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer. Eğer (kardeşler) birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar vermeksizin yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah’ın emridir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)” Nisa-176 “Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, size “kelâle” (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur. Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur. Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın hissesi kadar (pay) vardır. Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

164


Bu konuda islamı savunanların genel görüşü şudur; “Erkeklerin kadınlardan üstün yanı ve kadınların da erkeklerden üstün yanı vardır. Bu yüzden bazı konularda erkek üstün tutulmuştur.” Elbette ki kadın ile erkeğin fiziksel farklılıkları vardır. Ancak bu durum, fiziki güç gerektirmeyen; mirasta, şahitlikte ve evlilik gibi konularda kadını ikinci sınıf ve yarım erkek yerine koymayı haklı gösteremez, bunu akılcı ve çağdaş yaşama sahib günümüz insanlarının kabul etmesi mümkün değildir. Geçmişte işler daha çok fiziksel güce dayandığı için böyle bir uygulamaya gidilmiş olabilir. Ancak artık işlerin pek fiziksel güç gerektirmemesinden dolayı kadınlar mevcut işlerin birçoğunda çalışabilmektedir. Üretime erkek ile eşit katkı sağlamaktadır. Kaldı ki kadın çalışmayıp ‘ev hanımlığı’ yapsa da, bu da bir iştir, bir nevi meslektir ve bu sebeple mirasta erkekle eşit pay almalıdır. Şahitlik konusuna gelince, kadınların erkeklere göre akli açıdan bir eksiği bulunmamaktadır. Şahitlik yapmalarını engelleyecek, yarım erkek yerine konacak herhangi bir nörolojik bulgu yoktur. 8-Kuran’da Cariye olayı yani kadın kölelerin cinsen istismarı olağan görülmüş, bu bahtsız kadınların kendini esir edenler tarafından kullanılmasına açıkca izin verilmiştir. Üstelik bu Kadınları cinsel yönden kullanmak için evli olmakta gerekmemetedir. Satın almak veya savaşta ganimet olarak esir etmek bu kadınlarla birlikte olmak için yeterlidir. Daha sonra bu konu detaylı olarak işlenecektir. Müminûn-5, 6 “Onlar/Müminler, mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri ile ilişki kurarlar.” Mearic-29, 30 “Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir. Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.” 9-Sizler domuz eti yer misiniz? Hayatta yemezsiniz. Müslümanlar asla domuz eti yemez. Malezya’dan İngiltere’ye, Türkiye’den Dağıstan’a, Sudan’dan Afganistan’a bu böyledir. Neden? Enam ve Nahl surelerinde açıkça yasaklanmıştır da ondan. Peki müslümanlar kitablarında;”Ey inananlar, kadınlarınıza asla şiddet uygulamayın, kadınları döven ve ezenler, onları taşlayanlar ile bu zulme seyirci kalanlar bizden değildir, onları cehennemde tarifsiz azaplar bekler” Şeklinde kadını yücelten, değer veren tek bir ayet gösterebilirmisiniz? Malesef hayır Gösteremezsiniz. Kuran’da kadınları yücelten ve koruyan böyle bir hüküm yok, tam aksine Kuranda kadınlar ve oğullar mal ve nimet mertebesinde gösterilmişdir. Ali İmran-14 (Elmalılı sadeleştirilmiş) “İnsanlara, kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, cins atlar, davarlar, ekinler gibi zevklerin sevgisi, çekici hale getirildi. Fakat bunlar, dünya hayatının geçici nimetleridir. Oysa Allah, akibet güzelliği, O’nun yanındadır.”

3-Kuran’da Çok Eşlilik ve Müslüman Savunmalarına Cevaplar 165


Önce bu konuyla ilgili müslüman savunmasına bakalım; “Nisa Suresi 3. Ayette” izin verilen çok eşliliğe Müslüman savunması; Savaşlar olmuyor mu? Evet savaşlar oluyor, Erkekler savaşlarda ölüp gidiyor erkek sayısı azalırken, Toplumda kadın sayısı fazla hale geliyor, yani mecburiyetten çok kadınla evlilik yapmak gerekli olabiliyor. Bu zorla olan birşey değil kabul eden kadın olursa Allah izin veriyor, yoksa kocasız kalan kadınlar kötü yola düşebilir. Bu evlilikler yapılmazsa zina da artabilir. Allah bu günahın önüne geçmek için çok kadınla evlenmeyi helal kılmıştır. Şimdi bu savunmaları tek tek inceleyelim: (1) Savaşlar olmuyor mu? Evet savaşlar oluyor, Erkekler savaşlarda ölüp gidiyor erkek sayısı azalırken, toplumda kadın sayısı fazla hale geliyor, yani mecburiyetten çok kadınla evlilik yapmak gerekli olabiliyor. CEVAP: Cumhuriyet kurulduktan sonra ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapıldı. Bu sayımda erkeklerin oranının kadınlara göre çok daha düşük olmasını bekleriz değil mi? Çünkü ülkemiz 1911-1922 arasında 11 yıl boyunca kesintisiz savaş dönemi yaşanmıştır. GERÇEK: 1927 Nüfus sayımı sonuçlarına göre erkeklerin nüfustaki oranı %48,1 dir. Biz yıllarca o savaş senin bu savaş benim dört bir cephede savaşmadık mı? Sadece Çanakkale’de yüzbinlerce Erkek can vermedi mi? Demek ki savaşta erkeklerin nüfus olarak büyük oranda azaldığı iddası gerçek dışı, onca yıl süren savaş nüfus dengesinde sadece %2 lik bir değişime neden olmuş, heralde bu erkeklerin harem kurması için mantıklı bir gerekçe olamaz, kaldı ki geçmiş dönem savaşları daha da az nüfus kayıplarına yol açıyordu. Ayrıca bu mantığın Kuran’da daynağını da yoktur. Kuranda çok kadınla evlenmenin tek şartı haksızlık etmemek, kadınların arasında adil davranmaktır. Başkaca şartı yoktur. Bir erkek maddi gücü ve züriyeti yerindeyse Kuran’ın hükümlerine göre istediği kadar kadını alır. Cariyeleri de hesaba katarsak isterse kendine harem bile kurabilir. (2) Çok kadınla evlilik zorla olan birşey değil, kabul eden kadın olursa Allah izin veriyor. CEVAP: Erkeğin birden fazla Kadınla evlenmek için eşlerinin rızasını alması gerekmemektedir. Eğer kadın erkeğini başka kadınlarla paylaşmak istemezse, kocasına ittaat etmemiş yani baş kaldırmış olur. Erkeklere hertürlü hakkı tanıyan yani kadını erkeğe itaate zorlayan, itaat etmezse de dayağı yasallaştıran bir dinde kadının haklarından bahsedilemez. Baba kızına, koca eşine baskı yapar, bu baskıyla kadın istemediği adamla evlendirilir, üstüne kuma gelmesini de razı olur. (3) Bu evlilikler yapılmazsa zina da artabilir. Allah bu günahın önüne geçmek için çok kadınla evlenmeyi helal kılmıştır. CEVAP: Kocasız kalan kadınlar erkek diye sokağa mı dökülüyor? Bu düşünce kadına yapılmış en ağır hakarettir. Asıl çok eşlilik zinadır, Kadın’nın 4 erkekle evlenmesini doğru olur mu? Hayır Bunu nasıl insanın miden kaldırmazsa çok kadını almayıda midesi kaldırmamalı, bu ahlaksızlıktır. 166


4-Kuran’da Kadına Getirilen Sınırlamalar İslam ülkelerinde özellikle şeriatle yönetilen ülkelerde; kadınlar erkeklerin bulunduğu ortamda çalışamaz. Erkeklerle beraber okula gidemez. Erkeklerin bulunduğu sinema ve tiyatroya gidemez. Düğünlerde, törenlerde eğlencelerde bulunamaz. Erkeklerin bulundukları ortamlarda olmaları yasaktır. Kuran’da evlenmeleri haram sayılanlar dışında kadınların akrabalarla dahi aynı ortamda olması yasaktır. “Nisa-23” ayetinde erkeğe nikah düşmeyen kişiler sayılmıştır. Bu nikah düşmeyen kişiler dışında ki kadınlarla aynı ortamda olmaları ancak evlenmeleriyle mümkündür. Anneniz,halalarınız ,teyzeleriniz, Kız kardeşleriniz kardeşlerinizin çocukları ve gelininiz dışındaki kadınların sizinle aynı ortamda bulunması yasaktır. Kardeşlerinizin eşleri, Amcanızın eşleri ve kızları, dayınızın eşleri ve kızları, halalarınızın ve teyzelerinizin kızları bile sizinle aynı ortamda bulunamaz. NİSA-23 “Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, ANNELERİ ile ZİFAFA girmemişseniz ONLARLA evlenmenizde size bir günah yoktur, öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikah altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler başka. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” “Nur-31” de ise kadınların kimlere kendilerini göstermeyecekleri sayılmıştır. Babaları, oğulları ve kardeşleri dışında herkesten kendilerini sakınmaları gerekmektedir. Amca dayı bile bir kadın için sakıncalı görülür. NUR-31 “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. görünen kısımlar müstesna, zînetlerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” Akraba erkekleri için bile sakıncalı sayılan kadının ev dışında yaşam olanağı kısıtlıdır. İslam kadının evinin içinde yaşamasını mecburi hale getirir. İslamda kadın sokağa çıkamaz. Sokağa çıkamaması tamamen İslam ve kuranın kadını zorunlu bırakması nedeniyledir. Şeriatle yönetilen İslam ülkelerinde Tecavüz olayları zina sayılması ile kadınlar tecavücülerini kendilerinin öldürüleceği, (recm) bile bile şikayet edememektedirler. Zinanın suç sayılması bu ülkelerde tecavüzü yaygınlaştırmıştır. Şeriat ülkelerinde kadın için tecavüzden kurtulmanın tek çaresi eve kapanmak olmaktadır. Ölmeyi göze alarak hiçbir kadın tecavüzcüsünü şikayet edemez. 167


İslamda öncelikle Muhammedin yaptığını yapmak “sünnet” sayıldığı için, Muhammedin yaşadığı gibi yaşamak zorunluluğu vardır. Müslümanlar onun giyindiği gibi giyinmeye, onun gibi sakal bırakmaya, onun gibi tuvalet yapmaya çabalarlar. Kuranda onun yaptığını yapmak zorunlu olduğundan, Müslümana onu örnek alması öğütlenmiştir. Muhammedin yaptıklarını örnek almak zorunluluğunu Kuranda azhab-37 ayetinde net olarak görmekteyiz. Bu ayette Muhammedin geliniyle evlenmesinin nedeni olarak, ilerde babalar evlatlıklarının karısıyla evlenmek istediklerinde Muhammedi örnek alsınlar ve sıkıntı yaşamasınlar diye yazar. Kadınlar konusunda Kuranın uygulamalarından bir tanesi kadınların evlerini karargah yapmasıdır. Bu uygulama ile kadınların evlerinden çıkmaması istenmektedir. Bir kadın ben müslümanım diyor ise, evinden çıkmamak zorundadır. Bir erkekte Müslümanım dediğinde karısının evden çıkmasına izin vermeyecektir. Erkek izin verirse, kadında evden çıkarsa ortada Müslümanlık kalmayacaktır. Müslüman kadınlar evde başka erkekler olduğunda ortada görülmeyecek perde arkasında olacak ve kendisini göstermeyecektir. Günümüzde kadınlar evden çıktıkları gibi, ayrıca çalışan kadınlar da vardır. Tesettür kıyafeti giymekle Müslümanlığının devam ettiğini düşünen kadınlar vardır. Karısı tesettür giydiğinde Müslümanlığının devam ettiğini zanneden erkekler de vardır. Tesettürü yapan kendini örttüğünü düşünen müslümanım deyip çalışıyor, gezmeye eğlenmeye gidiyor. Oysa böyle davranmakla kuran’nın hükümlerine aykırı hareket etmiş olduğunun farkında bile değiller. Ben müslümanım diye söyleyenlerin peygamberi örnek alması zorunludur ve Muhammed’in eşleri nasıl yaşamışsa o örneğe uygun olarak eşlerini yaşamaya zorlamak müslüman erkekler için zorunludur kuranın hükmü budur. Müslüman kadının bu nedenle evinde oturma zorunluluğun var. AZHAB-33”Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.“ AZHAB-53”Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.” AZHAB-37 “Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa 168


kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.” AHZÂB-36 “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” Yukarıdaki ayetler kadınların sokağa çıkmayıp evde oturmaları gerektiğini, erkeklerle ancak perde arkasından görüşebileceklerini kendilerini göstermemeleri gerektiğini, her konuda Muhammedi örnek alarak onun yaptığını yapmaları gerektiğini anlatmaktadırlar. Sonuç olarak kadınların İslam inancına göre eve kapanmaları zorunludur.

5-İslama Göre Kadının Çalışması Caiz Midir? İslami kaynaklarda dinen Kadının çalışmasını engelleyen her hangi bir yasak olmadığı, Ancak kadının çalışırken uyması gereken bazı kurallar olduğu, bu kurallara uymazsa haram işlemiş alacağı vurgulanmaktadır. Kocası izin vermeyen kadın zaten çalışma hakkına da sahip olamaz. Kocasının kazancıyla idare etmesi şart olur, Bir kadının yabancı bir erkeğin evinde veya iş yerinde çalışması İslâm’ın emrettiği şekilde olursa, yani birkaç kadın ile birlikte veya açık bir yerde çalışırsa beis yoktur. Ama, kapalı bir yerde yalnız olarak yabancı bir kimse ile birlikte kalacak olursa halvet olduğundan haramdır (el-Fıkıh ‘ala’l-Mezahip el-Arbaa, c.3 s.125). Bu açıklama ışığında İslami bakış açısına göre Kadın hem çalışabilir, hem de çalışamaz diyebiliriz. Şartları bulunursa çalışabilir, bulunmazsa çalışamaz. Oysa bu açıklama Kuran’nın hükümleri ile çokta uyumlu değildir. Birönceki konumuzda da gördüğnüz gibi kadının toplumsal hayata katılımını kısıtlayan çok sayıda Kuran hükmü vardır. İslâm’da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı, kadının sosyal hayata katılması, çalışması ve kamu görevi üstlenmesi noktalarında odaklanmaktadır. Bu konu Türkiye’nin ciddi bir sorunudur. İslama gönülden bağlı sıkı müslüman kadınlar kamusal alanda türbana özgürlük istemişlerdir. Bunun nedeni de çalışmak ve ekonomik olarak maddi gelir sağlamakdır. Ama işin diğer tarafı İslami sistemlerde ve Kuran da kadınları sınırlayıcı hükümler vardır şimdi bunları görelim: Nisa-34 “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları dövün. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.“ 169


Bu ayette de açıkca görüldüğü gibi kadın kocasına itaat etmek mecburiyetindedir. Kocası izin vermeyen kadın zaten çalışma hakkına da sahip olamaz, nedeni kuran’nın hükmüdür. Bu hükme göre kadının çalışma özgürlüğü enbaşta kocasının dünya görüşü ile sınırlıdır. İslam anlayışında kadının ikinci sınıf görülmesinin en temel nedeni aile kurumunu eşit iki bireyden olaşan birliktelik görülmemesidir. İslam da aile anlayışı erkek egemenliğine boyun eğen kadınlardan oluşan ve kadınların kocalarına koşulsuz itaat etmesini zorunlu tutan yapıyı esas almışdır. Ahzab-32 “Ey peygamberin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takva ile korunacaksanız, konuşurken kırıtmayın da kalbinde bir hastalık bulunan kimse tamaha düşmesin. Güzel ve dosdoğru söz söyleyin.” Ahzab-33 ”Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.“ Ahzab-34 “Oturun da evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın. Şüphe yok ki Allah lütuf sahibidir ve her şeyden haberdar” Ahzab-59 “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Hz. Âişe (ra)’nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma birgün Peygamberimiz (asv)’in huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (asv) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ya Esma, bir kadın büluğ çağına erince -yüzünü ve ellerini göstererek- bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz.” (Ebû Dâvud, Libas 31) Kadınların evlerinde oturması ve kapanması hükmünü içeren Ahzab suresi 33. ayetinde peygamber eşlerinden bahsedilse de hadisden de anlaşıldığı gibi kapanma hükmü tüm müslüman kadınları kapsamaktadır. Aynı şekilde kadının evinde oturması ve zorunlu olmadıkca dışarı çıkmaması da sünnet yani peygamber’in uyulması gerken örnek davranışı olduğu için tüm müslüman kadınları kapsamaktadır. Bu iki kısıtlamayı yani kocasının izin vermemesi durumunda kadının çalışamamasını ve peygamber sünneti olarak kadının evinde oturması ve zorunlu olmadıkca dışarı çıkmaması gerektiği hükmlerini birleştirdiğimiz de; Kadının sosyal hayata katılması, özgür bir birey olarak karar alması ve çalışmak istediği bir işe girip çalışması da mümkün değildir. Nur-31“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. görünen kısımlar müstesna, zînetlerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut 170


da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” Diğer taraftan kadınlar gerekli örtüyü sağlamak zorunda oldukları gibi, erkeklerin dikkatini çekecek bakışlardan, konuşmalardan ve yürüyüş tarzından da sakınmaları gerekir. Bu şekilde attığı adım, söylediği söz, oturup kalkması ve sosyal hayatta ki hertürlü faaliyeti Kuran ve sünnet kaynaklı sınırlanan kadınlar nasıl çalışacak? Elbette çalışabilecekleri işler çok sınırlanmış olacaktır. “Kadının, Kur’ân şeklinde de olsa, coşkulu ve nağmeli olarak okumakta iken seslerini işitmek haramdır. Çünkü bunda fitneye sebep olma korkusu vardır.” (İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/467) İslamda kadın sesine bile tahammül yoktur. Sözde kadının sesi haram görülmese de Ahzab suresi 32. ayette kadınların konuşmaları bile kısıtlanmıştır. Kuran kadınların gönlünce konuşmasını kabullenemeyen bir zihnin ürünüdür. Kuran’da ki bu hükümler islam ülkelerindeki kadınların açıklı halinin de nedenidir. Bu çağdışı mantık tüm müslümanlara Muhammed’den miras kalmıştır. Peki kendini çarşafa sarıp, gezen kadınlar ne yapmalı? Tanrı Allah’ın ayetlerinde ve peygamber sünnetinde kadınlarla ilgili hükümler açıkken bu çalışma arzusu dine aykırıdır. Müslüman kadın bu çağdışı anlayışa boyun eğmeli, evine kapanmalı ve kocasına karşı görevlerini yapmalıdır. Kadınlarımız bu çağdışı yaşama mahkum olmak istemiyorsa Modern Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk Önderliğinde Kadınlarımıza Tanıdığı haklara sahip çıkmak mecburiyetindedir.

6-Kuran’da Muta Nikahı Muta Nikahı Nedir? İslam’ın ilk yıllarında, özellikle harp zamanlarında, uzun zaman kadınlardan uzak kalan askerler için muta nikahına izin verilmiş, Hayber savaşına kadar mübah olan bu muvakkat nikah Peygamberimizin sünnetiyle yasaklanıp haram kılınmıştır. Muta nikahı ücret karşılığında belli bir vakit için kadınla evlenmektir. Muta’nın en az müddeti bir cinsel ilişki geçecek zaman parçasıdır. En çok ise 99 senedir. Erkek kadına hitaben “Beni beş aylık bir zaman için mutalandır.” veya “Şu kadar para karşılığında seninle mutalandım.” deyip kadın da kabul ederse muta olur. Halk dilinde ‘acem nikahı’ denen bu iş fuhuştan başka bir şey değildir. Böyle bir akit ne kadını helal kılar, ne boşama, hükmüne kapı açar, ne zihar, ne de mirasdan yararlanma hakkını verir. Muta nikahı ile evlenen kadın erkeğe, erkekte kadına varis olamaz Muta nikahının müddetinin az veya çok olması arasında hiçbir fark yoktur. Ancak,”kıyamet kopuncaya kadar, Deccal 171


çıkıncaya kadar seni nikahlıyorum” şeklinde bir ifade kullanılırsa muvakkatlık şartı da hükümsüz kalır, nikahın diğer şartlarını da yerine getirirse nikah sahih olur. Çünkü o zamana kadar yaşamaları imkansızdır. Dört mezhebe göre böyle bir akit yapmak batıldır. Şiiler ve rafiziler hariç bütün İslam alimleri bu nikahın haram olduğunu kabul etmişlerdir. Hatta Şia’nın önemli kollarından biri olan Zeydiye bile muta nikahının batıl olduğuna inanır ve bu konuda Hanefi alimleri ile hareket eder. (KAYNAK: Kaynaklarıyla Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN, Sayfa 277-278, Gonca Yayınevi, İstanbul 1993) Kuran’da Muta Nikahına İzin Veren Ayet ve Kanıtları Nisa-24 “Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum, kitâballâhi aleykum, ve uhille lekum mâ varâe zâlikum en tebtegû bi emvâlikum muhsinîne gayra musâfihîn(musâfihîne). Fe mâstemta’tum bihî minhunne fe âtûhunne ucûrehunne farîdah(farîdaten). Ve lâ cunâha aleykum fîmâ terâdaytum bihî min ba’dil farîdah(farîdati). İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ(hakîmen).” fe mâstemta’tum: artık faydalanmak istediniz şey ucûre-hunne: onların (kadınların) ücretleri Nisa-24 “(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (ücretlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan ücretlerini verin. Ücret kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. ” Bu ayette yer alan kelimeler, geçici evlilikle ilgili olduğunun apaçık bir kanıtıdır. 1-Ayette “istimta'” (faydalanmak) lafzı kullanılmıştır. Bu kelimeden ilk akla gelen, geçici nikâhtır. Eğer daimî nikâh kastedilmiş olsaydı, bir karine ile birlikte kullanılması gerekirdi. 2-Ayette “ucurehûnne ” (ücretlerini) ifadesi kullanılmıştır. Bu da, ayette Mut’a nikâhından söz edildiğini göstermektedir. Çünkü daimî nikâhta “mihr” ve “sadak” kelimeleri kullanılır. 3-Şiî ve Sünnî alimler, söz konusu ayetin mut’a nikâhı hakkında olduğunu beyan etmişlerdir. Bu konuda Sihahlerde bu yazımıza sığmayacak kadar çok hadis vardır. Buna gore, Hz.Muhammed zamanında mut’a nikâhının meşru oluşu, İslâm âlimlerinin kabul ettiği bir gerçektir. [Bknz: Sahih-i Buharî, Bab-ı Temettu’. Müsned-i Ahmed, c.4, s.436 ve c.3, s.356. Malik, el-Muvatta,î c.2, s.30. Sünen-i Beyhakî, c.7, s.306. Tefsir-i Taberî, c.5, s.9. İbn-i Esir, en-Nihaye c.2, s.249. Tefsir-i Râzî, c.3, s.201. ( Tarih-i İbn-i Hallikan, c.l, s.359. Cessas, Ahkâm’ul-Kur’ân, c.2,] Hadislerde Muta’ya İzin Veriyor:

172


İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Biz Resûlullah aleyhissalatu vesselam ile birlikte gazveye çıkmıştık. Beraberimizde kadın yoktu. “Husyelerimizi aldırmayalım mı?” diye sorduk. Bizi bundan yasakladı, sonra da muvakkat istifade hususunda bize ruhsat tanıdı. Herhangi birimiz, bir elbise mukabilinde kadınla, bir müddet için nikah yapıyorduk.” [Buhari, Tefsir, Maide 9, Nikah 6, 8; Müslim, Nikah 38, (1404)] Hadislere göre Muta Nikahı: Mumin’ün 6. Ayetle Yasaklanmış: İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor; “İslam’ın evvelinde mut’a vardı. Kişi, hakkında bilgisi olmayan (tanımadığı) bir beldeye gelince, oradan yerli bir kadınla, orada kalacağını tahmin ettiği müddet miktarınca nikah yapardı. Kadın, böylece onun eşyasını muhafaza eder, gerekli işlerini görürdü. Bu hal: “Onlar namuslarını korurlar. Ancak “hanımlarına” ve “cariyelerine” karşı müstesna, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı kınanmazlar” (Mü’minûn 6) mealindeki ayet nazil oluncaya kadar devam etti. (Bu ayet gelince mut’a haram ilan edildi.) İbnu Abbas radıyallahu anhüma der ki: “Bu ikisi dışındaki bütün fercler (cinsi tatmin yolları) haramdır.” [Tirmizi, Nikah 28, (1122).] Kur’ân da; (Mü’minûn,5-6) “Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar.” diye yazıyor, Unutmayın ki Nisa-24’de evlilik olarak ve bir hak olarak tanımlanan mut’a nikâhıyla evlenilen kadın, kişinin eşidir. Dolayısıyla “eşleri” ifadesi onu da kapsamaktadır. Evtas Yılından Sonra Yasaklamış Seleme İbnu’l-Ekva radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam Evtas gazvesi yılında mut’aya ruhsat verdi, sonra da onu yasakladı.” [Buhari, Nikah 31 (ta’lik olarak); Müslim, Nikah 18, (1405).] Buradada Hayber Gazvesi Günü Yasaklamış Muhammed İbnu’l-Hanefiyye anlatıyor: “Hz. Ali, İbnu Abbas radıyallahu anhüm’e dedi ki: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam Hayber gazvesi günü, kadınlarla mut’ayı, ehli eşek etlerinin yenmesini haram kıldı.” [Buhari, Megazi 38, Nikah 31, Zebaih 28, Hiyel 3; Müslim, Nikah 29, (1407); Muvatta, Nikah 41, (2, 542); Tirmizi, Nikah 28, (1121); Nesai, Nikah 71, (6, 125, 126).] Muta: Erkek, rızası olan bir kadınla belirli bir ücret karşılığında anlaşarak, belirli bir süreliğine evlenir. Muta nikahı, Sünnilikte ve Anadolu Aleviliğinde uygulanmaz. Sünnilikte Mut’a Nikahına Bakış Sünni inanışına göre peygamber bu nikahı kesin olarak yasaklamıştır ve Ashab’dan, tabiinden ve müçtehitlerden, bu tür nikahı kabul eden kimse yoktur. Bir rivayete göre Ali bin Ebu Talib, İbn-i Abbas’a şöyle demiştir: “Rasullullah muta nikahından ve ehil eşeklerin etlerini yemekten Hayber’in fetih günü bizleri men etti.”

173


Sünni inanışına göre Muhammed, Evtas yılında (Mekke’nin fethi) muta nikahına üç defa ruhsat vermiş, sonra yasaklamıştı.Rivayete göre İslam peygamberi şöyle demiştir: “Ey insanlar, ben muta nikahı ile kadınlardan faydalanmanız için izin vermiştim. Şüphe yok ki Allah, kıyamete kadar bunu muhakkak haram kılmıştır. Kimin yanında bunlardan bir kadın varsa hemen onu serbest bıraksın, onlara verdiği şeylerden hiçbir şeyi geri almasın.” Peygamber döneminde “faydalanmak” sözcüğünün evlenmek anlamında kullanıldığı belirtilir.Şîa’ya göre, Kuran’ın Nisâ sûresinin 24. âyetinde geçen ve Türkçe’ye “faydalanmak” olarak çevrilmiş Şiilikde Mut’a Nikahına Bakış Şiiler ve Rafiziler muta nikahını uygularlar. Anadolu Aleviliğinde ve Şia’nın önemli kollarından biri olan Zeydiyye mezhebinde muta nikahının batıl olduğuna inanılır. Şiiler muta nikahı konusunda Nisa suresinin 24. ayetini delil olarak sunarlar. Şia’nın görüşü doğru olandır. Sunnilerin referansında Mut’a’yı yasaklayıcı bir hüküm yoktur. Mutanın Yasaklanması Tarihleri Arasındaki Çelişkiler vardır. Yukarıdaki hadislerde de görebileceğimiz üzere Mut’a nikahının tarihleri çelişkilidir.3 farklı tarih verilmiştir: 1.Mümin’ün 6. ayet geldiği zaman, 2.Evtas yılından sonra, 3.Hayber gazvesi günü. Elimizde 3 ayrı tarih var.Şmdi Müslümanlar bunların hepsi aynı tarih diyebilirler ama kesinlikle farklı tarihlerdir. Müminün suresi Mekked’de inmesine rağmen, Hayber Gazvesi(savaşı) hicretin 7. yılında, Evtas olayı ise hicretin 8. yılında olmuştur. Mekke’nin Fethi’nden sonra. Mekke 630 yılında fethedilmiştir,hicret ise 622 yılında gerçekleşmiştir. İki zaman arasında dağlar kadar fark var. Şimdi bu tarihlere aklı başında kimse aynı diyemez, buna göre Mut’a ne zaman yasaklanmıştır? Bu anlatımlar çelişkili,aralarında dağlar kadar fark var dolayısıyla kesin bir şey söylemek mümkün değildir.O halde Şia’nın görüşü doğrudur. İslam da.sözde zina yasak ama görüldüğü gibi beş dakikada nikahlanabilirsin, cinsel ihtiyacını giderdikten sonra da üç kez ‘’boşol’’ dersen boşanmış olursun. İşte Muta nikahı budur. Para karşılığı zinadan hiçbir farkı yoktur. Nikahlan 2 gece ihtiyaç gör sonra boşa.Yasak filan olmadığınıda gösterdik. O halde haydin Müslümanlar Mut’a’ya.Muhammed’in sünnetini yaptığınız için de çok büyük sevaba gireceksiniz demektir! İslamda Bütün Nikahlar Mutadır.

174


İslamdaki bütün nikahlar muta nikahıdır. İlk anda çok abartılı gelmiş olabilir. Haksızlık ettiğimi düşünebilirsiniz. Ama anlatacağım. O zaman hak vereceksiniz. İslam ne şart koşuyor nikah için? Mehir, iki şahit ve tarafların rızası. Nikah gerçekleşiyor. Sonra boşama yetkisini kime veriyor? Erkeğe. Adamın kafasında kadını nikahında ne kadar tutmaya niyetli olduğuna dair bir bilginiz olabilir mi? Olamaz. Niyet okuyamazsınız. Adam bir ay sonra bunu boşayayım, başka alayım diye kurmuşsa bunu nerden bileceksiniz? Üç kere boşadı mı artık başka biriyle nikahlanmadıkça o adamla yeniden evlenmesi haram oluyor. Al mehirini, git dese ne yapabiliyor kadın? Haram olmuş artık, başkasıyla evlenmesi gerekiyor Kurana göre! Yeni bir adam alacak. O da bir ay tutar boşarım bunu dese kim nerden bilebilir? O da üç talakla boşadı mı, yine başkasıyla nikahlanmak zorunda! Durduk yerde boşamak olmaz diye bir kavram yok islamda, yetki adamda, üç talakla boşsun dedi mi Kurandaki apaçık ayete göre haram oluyor o adama! Başka bir adamla evlenmedikçe! Bu apaçık Kuran hükmünü bozmak da hiç bir kimseye düşmez! Boşadıysa boşamıştır! Yani nerden biliyorsunuz adamın “mehirini ödedim ya, veririm mehirini, boşarım bir ay sonra!” demeyeceğini? Bir de üç aylık iddet var. Ama bu iddeti kadın bekler, adamın nasılsa birden fazla nikahlanma hakkı var. Boşadığı kadın iddet bekleye dursun, o yeni bir kadını nikahlar bile. Sadece boşadığı kadını iddet müddetince evden uzaklaştıramaz! Bu da boşadığı kadına işkenceden başka bir şey değil! Bitmedi, kadının da süreli olarak evlenmediğini nerden bileceksiniz? Kadın bu işi meslek haline de getirebilir. Hadi diyelim üç talakı arka arkaya vermeyi yasakladınız. Bu Kurana aykırı değil. İhtilaflı olsa da, bazı islam imamları üç talakı birden vermeyi yasaklamayı bidat sayıyor ama olsun. Hadi içtihat yaptın, üç talak aynı anda verilemez, ilk talakın iddeti beklenecek, bitince ikinci talak verilebilir, onun da iddet bitince son talak verilir, üç ay da bunu bekledi, etti dokuz ay. Kadın dokuz ayda bir eş değiştirebiliyor. Mehir parası da yüklüyse, güzel bir kadın evlenip boşanmayı meslek haline getirip gül gibi geçinebilir. Zengin adamları seçer, nikah yapılınca boşa, üç ayın var. Bir daha boşa, üç ayın daha var, bir daha boşa ve üç ay sonra başka adama giderim” diyebilir. Zaten ondan sonra adama haram oluyor! Zaten gitmek zorunda başka adama! Yani ne adamın, ne kadının niyetini okumak imkansız olduğuna göre bu iş böyle yürüyebilir ve kimse de bir şey diyemez Kuranın apaçık hükmüne göre! Baştan anlaşma yapılmasa da bu işin böyle yürümesine hiç bir engel yok! Hiç bir anlaşma yapmadılar, ama adam nikah yapılır yapılmaz boşadım seni dedi. Kadın da iyi, “aldım nasılsa mehrimi, iki daha boşa, bana eyvallah” dedi! Boşanmak isteyen çiftler hakim huzuruna, mahkemeye çıkıp eşit koşullarda boşanma nedenlerini anlatıp hakim boşanmaya karar vermedikçe, şeriata uyuldukça, tüm nikahların muta nikahı olabilmesinin önünde hiç bir engel yoktur. Olamaz yani, niyet mi okuyacaksın, nasıl engel olacaksın?

175


Çağdaş hukuku kötüleyen ve yüksek islam ahlakı diyenler bu gerçekleri de görmeleri ve düşünmeleri gerekir. Üzgünüm ama gerçekler acıdır. İşte böyle açıkları olduğundan hem aileyi, hemde kadının haklarını koruma adına şeriat çöpe atılıp çağdaş medeni yasa yürürlüğe konmuştur. Çıkacak ikisi de eşit olarak mahkemeye, dertlerini anlatacaklar, hakim boşayacak. Aklın yolu budur. Dilerim dinle ilgili topluma dayatılan ve amacı göz boyamak olan yalanlardan kafanızı kaldırıp gerçekleri görebilirsiniz.

7-Cariyelik A-İslam da ve Kuran’da Cariye (Köle Kadın) İslamiyet de Cariye “Kadın Köle” demektir. Cariye’ye “mülk-i yemin” de denir ki, sağ elin mülkü demektir. Sağ elin mülkü demek, meşru hak sahibi demektir. Yani köle sahiplerinin istediği gibi kullanmaya yetkisi var anlamına gelen bu anlayışa göre köle sahibi; Kölesini isterse cinsel ihtiyaçları için kullanabilir, satabilir, hediye edebilir veya isterse hürriyetini de verebilir. Bu kadınların İslam’da ki statüsünün ne olduğunu anlamamız için kuranda Cariyelerle ilgili ayetlere bakmamız gerekir. Kuran’da Cariyelikle ilgili ayetler de müminlerin özel hayatlarında mahrem yerlerini eşleri ve cariyeleri dışında herkesten korumaları istenir, kadın köle yani Cariye kişinin özel hayatının parçasıdır, buna rağmen bu kadınlar statü olarak eşlerden ayrı görülmekte, eş olarak kabul edilmemektedir. Eşlerden ayrı görülselerde kuran’da Cariyelerle evlenmeden ilişkiye girilebileceği malesef açıkça dile getirilmiş, ilahi bir hakka dönüştürülmüştür. Bu hükmü içeren ayetlere bakalım; Nisa-3 “…………….Eğer (birden çok evlilikte kadınlar arasında) adaleti gerçekleştirmekten endişe ederseniz, bir kadınla veya eliniz altında olan cariyelerle yetinin” Müminûn-5,6 “Onlar/Müminler, mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri ile ilişki kurarlar.” Mearic-29,30 “Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir. Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.” Şimdi müslümanlar çıkıp “orada tecavüz edebilecekleri yazmıyor evlenmeden ilişkiye girebilecekleri yazıyor” diyebilirler. Tabi ki böyle bir savunmanın oldukça zorlama olduğu ortadadır. Unutulmamalıdır ki Cariye bir maldır yani sahibinin kişisel mülküdür, Bunun böyle olduğunu Kuran ayetlerinden de görebilmekteyiz. Daha başlangıçta da söylediğimiz gibi mal sahibi kişisel mülkünü dilediği gibi kullanabilir. Bakalım cariye kurana göre neymiş? Ahzâb-50 “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helal kıldık. …………………………. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”

176


Nisâ-24 “(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. ……………………Allah ilim ve hikmet sahibidir.” Bu ayetlerde görüldüğü gibi “savaşlada esir edilmiş kadınlara ganimet denmektedir”, Bir dini hükümde kadın ancak bu kadar aşağılanabilir. Kur’an’a göre Cariyeler kişisel maldır. İlişki için rızası aranmaz, önemli olan sahibinin ne istediğidir. İki ayette de savaş esiri olan cariyelerin helal olduğu açıkca belirtilmiş, İlişkiye girmek isteyen köle sahipleri gene kuran ayetlerine göre bu isteklerinden dolayı kınanamazlar, bu onların endoğal haklarıdır, dini hükümler ortada. Bu hükümlerde ki iğrençliği örtbas etmek isteyen islam hukukçuları köle satın alma belgesinin evlilik akti olduğunu idda etmişlerdir. Oysa cariye satın alma belgesinin evlilik akti olmasının kuranda dayanağı yoktur. Çünkü ayetlerde eş ve cariye ayırımı yapılmıştır, istenirse cariyeler ile ilişkiye girilebileceği, gene istenirse bu kadınlarla ayrıca nikah akti (evlilik) yapılabileceği kuran’da hükme bağlanmıştır. Gene islami çevrelerce kuranın köleliği kaldırmayı hedeflediği idda edilmektedir. Oysa kuranda köleliği kaldırmayı emreden tekbir ayet bile yoktur. Köleliği kaldırmak ima bile edilmemiştir. Aksine, belli başlı kurallara bağlanmış ve kurumsal hale getirilmiştir. Bu ayetleri görelim; B-Kuran’da Cariyelik Kaldırılmak İstenmiş mi? (Ahzap-50) peygamberin Cariye alması helal. Yani cariyelik var uygulamada da sürdürülüyor kaldırma yok aksine teşvik edilmesi var. (Nisa-24) (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Bu ayetin yazılış nedenini açıklamak İslamın ilk yıllarında yaşananları, cariye edinmenin teşvikini ve Muhammedin gerçekte nasıl biri olduğunu anlamanızı sağlayacaktır. Esir olarak ele geçirilen evli kadınlar bile helal kılınmıştır. 1-Muhammed b. Abdirrahman b. Bünanî, Muhammed b. Ahmed b. Hamdan’dan, o Ebû Ya’la’dan, o Amr en-Nakıd’dan, o Ebû Ahmed Zübeyri’den, o Süfyan’dan, o Osman elBettî’den, o Ebu’l-Halil’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini bize rivayet etti: “Evtas Gazvesi’nin olduğu gün kocaları olan esir kadınları ele geçirmiştik. Onlara mücamaatta bulunmayı çirkin bulmuştuk. Peygamber (s.a.v.)’e bunu sorduk da bu âyet nazil oldu. Biz de o kadınları böylece helal bulduk.” [Müslim; er-Rada’: 35, 35 mükerrer/1456 s. 1080, Tirmizi; Nikah: 11/32; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 120; Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 2/509.] 2-Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. el-Haris, Abdullah b. Muhammed b. Cafer’den, o Ebû Yahya’dan, o Sehl b. Osman’dan, o Abdurrahim’den, o Eş’as b. Sevvar’dan, o Osman b. Bettî’den, o Ebu’l-Halil’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den bize şöyle dediğini haber verdi: “Rasulullah (s.a.v.) Evtas ahalisini esir alınca dedik ki: “Ey Allah’ın Rasulü, soylarını,

177


kocalarını tanıdığımız esir kadınlarla nasıl mucamaatta bulunabiliriz?” Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.” [Müslim;er-Rada’:35, 35mükerrer/1456 s.1080, Tirmizi;Nikah:11/32.] 3-Ebû Bekr Muhammed b. İbrahim el-Farisî, Muhammed b. İsa b. Amraveyh’ten, o İbrahim b. Muhammed b. Süfyan’dan, o Müslim b. Haccac’dan, o Ubeydullah b. Ömer elKavarirî’den, o Yezid b. Zuray’dan, o Said b. Ebî Arube’den, o Katade’den, o Ebû Salih Ebû Halil’den, o Ebû Alkame el-Haşimî’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den bize şu rivayette bulundu:“Rasulullah (s.a.v.) Huneyn Günü, Evtas Kabilesi’ne bir grup ordu gönderdi. Bu grup bir düşman birliğine rastlayıp onlarla savaştılar da onlara galip gelerek, kadın esirler elde ettiler. Rasulullah (s.a.v.)’ın Ashabı’ndan bir grup, müşrik kocalarından dolayı o esir kadınlarla münasebette bulunmaktan sakındılar. Allah Teala da bu âyeti indirdi,” [Müslim; Rada’: 33, 34/1456 s. 1079, Ebu Davud; Nikâh: 1132.] 4-Ebu Saîd Hudrî’den Nesâî, Tirmizî, Ebu Davut ve Buharî rivayet etti. Ebu Saîd:Bize, Evtâs esirlerinden esirler isabet etti. Kadınların kocaları vardı. Biz onlarla birleşmeyi çirkin gördük, Nebî Aleyhisselâm’a sorduk., Nisa: 4/24 âyeti indirildi. Ancak Allah’ın sizin üzerinize Efa ettiği şeydir, biz onların ferclerini helal kıldık, buyurdu. [İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/183.] 5-İbnu Abbas’tan (r.a.) Taberânî anlattı. İbnu Abbas (r.a.): Huneyn gününde indi. Allahü Teâlâ, Huneyn günü Müslümanlara fetih müyesser kılınca, ehli kitabın kadınlarından müslümanlara kadınlar isabet etti. Onların kocaları vardı. Bir erkek, kadınlardan biri ile olmak istediğinde, Kadın: Benim kocam var, derdi. Bundan Rasûlullah’a soruldu. Allahü Teâlâ, Nisa: 4/24 âyetini indirdi, dedi. [İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’nNuzul, Fatih Yayınevi: 1/183.] Anlatılan olaylara ancak Helal Tecavüz denebilir. Müslümanlar’ın o çok aşağıladığı Cahiliye Dönemi Arap adetlerinde bile en azından evli olduğunu beyan eden esir kadının ırzına geçmek yokmuş, adam resmen anlatmış işte (Mücamaat, cinsel ilişkide bulunma demektir) esir aldığımız kadınlara tecavüz etmekten utandık ama ayet gelince yaptık diyede eklemiş. Buna cariyeliği kadırmayı istemek mi denir? Yoksa cariye edinmeyi teşvik mi denir? Kimse kusura bakmasın ama bu yapılan savaşlarda Tecavüzü helal ilan etmektir. Ben burada huzurlarınız da gerek Buhari gerek Tırmızi ve gerekse de tüm hadis ve islam alimlerini yürekten kutluyorum, neyi bulmuşlarsa hiç çekinmeden kitaplarına koymuşlar, günümüz müslümanları ve alimleri gibi kıvırmak ve bu çirkinlikleri örtbas etmek için uğraşmamışlar. Gelelim (Nisa 25) ayetine aslında Cariyeye islami bakışı çok güzel özetliyor; Mümin hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyenlere tavsiye mümin cariyeleri sahiplerinden ücretlerini (ücret yazar, mehir falan yazmaz) vererek alın der. Kadına verilen mehir veya üçret yoktur. Üstelik Bunlarada şart koşar, mümin , fuhuş yapmayan ve gizli dost tutmayan cariyelerden olacak. Evlendin cariyeyle ve zina yaptı ise cezası hür kadınların cezasının yarısı. Yani köleliği tescilli. Sahibi istemedikçe azad olamaz. Çünkü Tanrı Allah köleliği kökten kaldırmayı aklının ucundan dahi geçirmiyor. Tanrı insan olunca düşünme tarzıda, vicdani anlayışıda bu kadar oluyor. 178


Ayette Cariyelere şart koşulan koşulları düşününce insan ister istemez cariyeler acaba bu tarz ilişkiler mi yaşıyordu yada bu tarz ilişkilere mi zorlanıyordu ki bunları yapmazsan evlen denmiş! diye düşünmeden edemiyor. Bu sorunun cevabını gene Kuran’da bulabiliyoruz: Nur-33 “Evlenme imkânını bulamayanlar ise; Allah, lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik). görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” Ayetin Yazılış Nedenleri: Müslim`in Cabir bin Abdullah (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre Abdullah bin Ubeyy cariyesini gidip fuhuş yaparak kendisine para getirmesi için zorluyordu. Bunun üzerine bu ayeti kerime indirildi. Yine aynı senedle rivayet edildiğine göre Abdullah bin Ubey`in Mesike ve Umeyme adını taşıyan iki cariyesi vardı; onları zina yapmaya zorlardı. Onlar bundan dolayı Resulullah (a.s.)`a şikâyetçi oldular. Yüce Allah bu hükmünü indirdi. [Müslim; K. Tefsir: (26, 27, 29, 30) 2320, İbn Çerin 18/103, Suyuti; ed-Diirr: 5/46.] Taberani`nin Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre Abdullah bin Ubeyy`in cahiliye döneminde zina yapan bir cariyesi vardı. Zinayı haram kılan ayeti kerime indirilince: “Vallahi artık asla zina etmem” dedi. Bundan sonra bu ayeti kerime indirildi.[Taberî, age. XVIII, 103. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/651.] Bu rivayetleri destekleyen daha bir çok rivayet aktarılmıştır ve bir çoğunda Abdullah bin Ubeyy`in cariyelerini para kazanmaları için zinaya zorlaması nedeniyle bu ayeti yazıldığınja dikkat çekilmektedir. Ayeti önumuze koyup sorularimizi soralim 1-Mukatebe nedir? (kölenin ve Cariyenin özgürlüğünü satın alması, parayı nerden bulacak?) 2-Bu ayette bahsi gecen gecici menfaatler ne olabilir? 3-Bu gecici menfaatlerden kimler yararlanabilir? 4-Namuslu kalmak İSTEMEYEN cariyeyi fuhusa zorlayabilirmiyiz? 5-Bu zorlamayi yapacak ve gecici menfaat temin edecek adamin meslegi ne olabilir? 6-Bu kadinlari fuhusa kim zorluyor? 7-Bu zorlanmadan dolayi Allah kimi af ediyor, kime ceza veriyor veya verilen bir ceza var mı? 8-Bu ayette Cariyelik kaldırılmak istanmiş mi? Yoksa Köle sahiplerine istekli olan varsa Köle ve Cariyelerinizi çalıştırın diyerek yeni bir kazanç kapısı mı açılmış? 179


Bu soruların ceavını samimi, dürüst ve mantıklı olarak vermek islamın gerçeğini görmek için yeterlidir. Bu ayette fuhuşu yasakmala varmıdır? Görüldüğü gibi kölesini zorla fuhuşa sürükleyen kişiye Kuran’da yasak veya yaptırım yoktur. Sadece “zorlamayın” diye tavsiyede bulunulmaktadır. Boşverin cezayı, yasaklamayı, aksine fuhuşa dolaylı olarak izin vermek vardır. Ayetin sonunda diyor ki ‘Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.’ Burada affedilenin kadin oldugu bir gercektir ama nerede bu kadini zorlayan pezevenge verilecek ceza? Bu tip ayetleri gördükçe, Müslümanların “din olmasa ahlak diye bişey olmaz, bakın cahiliye dönemine, neler oluyomuş vs, vs…” tarzı boş sözlerine sadece Aziz NESİN gibi acı acı gülüyorum. Nur-58 “Ey müminler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler.”. Burda da cariyelik var kaldırma niyeti yok. Bakar-221 “İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir.” Dikatedin imanlı cariye ile evlenin değil imanlı cariye ile yetinmek söz konusu. Gene cariyelik yasal görülüyor ve kaldırma niyeti yok Görüldüğü gibi Kuran’nın hiçbir ayetinde Cariyelik yasaklanmamamış aksine Cariye sahibleninin bu kadınları cinsel yönden istismar etmesi doğal bir hak olarak görülmüş, yasallaştırılmış ve teşvik edilmiştir. Günümüzde bu ahlaksızlık görüldüğü için islamın bu iğrenç hükümlerini gözden uzak tutmak ve halkı kandırmak için islam köleliği kaldırmayı hedeflemiş yalanı uydurulmuştur. C-Cariyeliğe İslami Bakış ve Açıklaması “Cariyeler ile cinsel ilişki günah mıdır? Mumsema Nikah akdi, ikisi de hür olan (bu sebeple vücutlarına da malik bulunan) bir erkekle bir kadının, karşılıklı olarak bir aile kurma ve cinsî yönden birbirinden yararlanma konulu -şartlarına uyarak yaptıkları- bir sözleşmeden ibarettir. Cariyeye sahip olmayı sağlayan akit ve tasarruf da (satın alma, miras, ganimet veya bağış yoluyla elde etme…) bir hukuki işlemdir ve bu hukuki işlem, sahibi ile cariye arasında karıkoca gibi yaşama hakkını da vermekte, nikah akdinden daha güçlü ve kapsamlı olarak onun yerine de geçmektedir (Prof Dr Hayrettin Karaman) Bu yazı islami içerikli bir siteden alıntıdır. Rahatlıkta internette buna benzer yazılar bulunabilir. İslami kaynaklardaki bu anlatımlar gerçekte cariyelik denen insanlık ayıbına kılıf bulmaktan başka birşey değildir. Tekrar edelim yukarıda yazan Satın alma belgesinin evlilik akti yerine geçmesinin kuran’da dayanağı yoktur. Çünkü kuran’da eşler ve cariyeler ayrımı yapılır. Cariye eş kabul edilmez. Bu cariye olayının açık zina olduğu gerçeğini örtmek için uydurlmuş bir yalandır. 180


Kurandaki hükümlere göre köle kadınlarla Cariye adı altında ilişkiye girilebileceği anlatılırken; Cariyelerin (Köle kadınların) ailelerinden zorla koparılmış, savaşlar yoluyla esir edilmiş, alınmış, satılmış zavallı kadınlar ve kızlar olduğu gerçeği gözardı edilmektedir. Bu islami bakış ve anlatım İnsanlık dışı bu uygulamanın islam hukukunda şirin gösterilirek ilahi bir hak görülüp 19. yy kadar kaldırma niyeti olmadan 1.300 yıl boyunca uygulandığının da kanıtıdır. Köle ve Cariye Edinme Kaynakları: 1-Meşru veya gayri meşru savaş 2-Baskınlar yani savaş dışı dönemde sınır ötesi saldırılar.. (sınır eyaletleri ve kırım hanlığı sınırlarında osmanlı döneminde en çok köle elde edilme yöntemi budur) 3-Borcunu ödeyemeyenlerin köleleştirilmesi.. 4-İnsanların çocuklarını satması ( çerkezlerden, abazalardan ve diğer kafkas halklarından köle elde etmenin temel yolu bu olmuştur) Üstelik cariye edinmek savaşla sınırlı bir olguda değildir, bu zavallı kadınlar barış zamanında da ticari bir meta olarak alınıp, satılılabiliyordu. Kim nekadar kıvırmaya çalışırsa çalışsın islam tarihi, hadisler ve en önemlisi kuran ortadadır. Müslümanlar kendilerine şu soruyu sormalı; Neden Müslüman toplumlar islamın köleliği kaldırmayı hedeflediğini 1400 sene boyunca anlayamamışlar? Cevabını basit; islamın böyle bir hedefi hiçbirzaman olmadı bu günümüzde islamın ayıbını örtmek için üretilen büyük bir yalandır. Kuran’da ki Cariye edinmeye izin veren ayetler neden bugün geçerli değil? Oysa kuranda yazan zinaya 100 sopa, içki yasağı ve domuzun haram olması halen uygulanmaktadır. İslam ülkelerinde tüm bu yasaklara ve cezalara uyulurken köleliğin ve kadınların cariye olarak istismarı na izin veren ayetler neden uygulanamıyor? Nedenini anlamak görmek isteyen için basittir; bu çirkinlikler çağdışı ve uluslararası anlaşmalara görede suç olduğundan uygulanamaz haldedir.

8-Kuran’da Yetim Kızlar ve Kaynakları Köle ve Cariyeler savaş ganimetidir. Sahibi isterse Cariyesi ile cinsel ilişkiye girebilir üstelik nikah zorunluluğu yoktur. Cariyeleri sahipleri aralarında değişilebilir veya hediye edilebilirler. Cariyeler İtiraz etmezlerse Dünya malı elde etmek amacıyla Fuhuş da yaptırılabilir. Doğum kontrolünün doğru düzgün olmadığı devirlerde bu kadınların hamile kalması vede babası belli olmayan çocuklar doğurması normaldir. Bu kadınların çocuk doğurması sahiplerinin işine gelir mi? Bu sorunun cevabı hem evet, hemde hayırdır. Eğer yetim çocuklar kendinden değilse köle sahibleri Cariyelerinin yetim çocuklarını köle olarak satıp bol para kazanabilirler. Eğer yetim çocuk kendinden olursa hem bu çocuğu kendine varis yapmak zorunda kalır, hemde cariyeyi başkasına satamaz Sonuçta cariye bir maldır ve ticari olarak değerini kaybeden bir malda sahibinin elinde kalır. Malesef islamda uygulanan ve 181


bizlere sanki insani birşeymiş gibi pazarlanan pekçok uygulamanın arkasında böylesi iğrençlikler yatmaktadır. Sahih bir rivayete göre, Peygamber bir kıl çadır kapısı yanında oturan doğumu yakın bir kadına uğrar ve :”Herhalde efendisi onunla cinsî ilişkiye girmek istiyor.” der. Yanındakiler “Evet.” diye cevap verler, bunun üzerine Peygamber : “Vallahi, içimden, bir lanet edeyim de o lanetle kabrine girsin, diye kurdum. Kendisine helâl olmadığı halde onu nasıl istihdam edebilir? Kendisine helâl olmadığı halde onu nasıl mirasçı yapabilir.” sözleriyle hamile kadınla köle sahibinin ilişkiye girmesini yasaklamıştır (Müslim 1441). Başka bir islami kaynakta bu hadisle ilgili yorum şöyledir; Ebu Muhammed îbn Hazm: “(Başkasından) hamile olan kadınla cinsel ilişkide bulunmanın haramlığı konusunda bu haberden başka sahih haber yoktur.” demiştir. Sünen sahipleri, Ebu Saîd’den Peygamber’in, Evtâs esirleri hakkında: “…Hamile olan kadın doğurmadıkça, hamile olmayan kadın bir hayız görmedikçe kendisi ile ilişkide bulunulmaz.” buyurduğunu rivayet ederler (Ebu Davud, 2157; Hâkim, 2/195. Ebu Saîd el-Hudrî’den) Yine Tirmizî’de Irbâz b. Sâriye’den: “Peygamber’in karınlarındakileri doğurmadıkça, esir edilen kadınlarla cimada bulunmayı haram kıldığı” nakledilmiştir. (Ahmed, 4/127; Tirmizî, 1564.) Peki bu hadislerde anlatılmak istenen nedir? İlk hadiste geçen, “Acaba bu adam, çocuğu mirasçı yapmak kendisine helâl olmadığı halde onu nasıl mirasçı yapar. Onu köle gibi kullanmak kendisine helâl olmadığı halde, onu nasıl hizmetçi olarak kullanır.” sözü hakkında İbn Teymiyye şöyle derdi: “Onu nasıl kendisinden miras kalan bir köle yapar da, kendi oğlu olduğu halde onu köle istihdam eder gibi kullanır? Yine İmam, başkasından hamile olan bir cariye satın alıp da onunla doğurmadan önce ilişkide bulunan birisi hakkında; “Çocuk, satın alana ilhak edilmez, ona tâbi de olmaz. Aksine onu âzad etmesi gerekir. Çünkü çocuğa kendisi de ortak olmuştur. Zira su (meni), çocuğun gelişmesine katkıda bulunur.” demiştir. Ebum-Derdâ, Peygamber’den yukanda aktarılan hadisi rivayet eder. Hadisin anlamı şudur: Başkasından hamile olan kadınla cima eden kimse, eğer o çocuğu kendi nesebine katar ve mirasına ortak ederse, bu helâl olmaz. Çünkü kendi çocuğu değildir. Eğer onu, (köleden doğma olduğu için) köle olarak alır ve istihdam ederse, bu da helâl olmaz. Çünkü su (meni) çocuğun gelişiminde etkili olduğu için onun oluşumuna ortak olmuştur. Hadisimizde, hamile bir kadının nikâhlanmasımn haramlığma açık bir delâlet vardır. Gebeliği ister kocadan ister efendisinden olsun, ister şüphe yolu ile veya zina mahsûlü olsun farketmez. Bu konuda ihtilâf yoktur. (İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 5/256257.) O devirdeki inanışa göre anne karnında çocuk varken cinsel ilişkiye girilirse, erkeğin menisinin, anne karnındaki cocuğa bir şeyler katar ve böylece çocuk köle sahibinden bir parça alır yani kendi evladı olur. Buda köle sahibinin çocuğu kabuletmesi ve mirascı yapmasını

182


gerektirir. Doğacak bu cocuğu köle yapamaz, satamaz ve çocuk kız ise ileride cinsel ilişkiye de giremez. Görüldüğü gibi burada vurgulanan ve endişe edilen konu savaşlarda ele geçen kadınların istismara uğraması, tecavüz edilmeleri veya aşalanmaları değil bu insanlık dışı muameleler sonucunda hamile kalmaları ve bu hamilelikten doğacak çocukların ne şekilde doğduğudur. Eğer usulune uygun davranlımazsa bu çocuklar köle yapılamaz, alınıp satılamaz ve 8-9 yaşlarına geldiğinde ise cinsel ilişkiye girilemez olduğu vurgulanmaktadır. “Araplar arasında her gün vukû bulan çarpışmalar, emniyetsizlik, şekâvet, yağmacılık, adam öldürmek, Arabistan’da yetimlerin çoğalmasının başlıca sebebiydi. Lâyıkı vechiyle bunları düşünenler de yoktu. Ne arayan vardı, ne soran. Birçoğu babalarının mirasından mahrum kalırdı.” (Seyyid Süleyman en-Nedvî, İslam Ahlak Nizamı, s. 191.) İslam’ın ilk çıktığı devirlerde, Din savaşları, bu savaşlarda kadınların ve kızların esir alınıp köleleştirilmesi ve bu bahtsız kadınların esir alındığı andan itibaren tecavüze uğraması pek çoğunun hamile kalması sonucunu doğurmuştur. İşte bu tecavüzler neticesi köle yani cariye kadınlardan babası belli olmayan çok sayıda yetim çocuk doğmaktaydı. Sonuc olarak din savaşları ve islami inanç sistemi elele verip kendi yetimlerinini yaratıyordu. Bu insanlık dışı uygulama Malesef din kisfesi ve peygamberlik görüntüsü altında yapılmış ve ilahi bir hak görülmüştür. Yetim kızların istismarı Maalesef Kuran’da da kendine yer bulabilmiş. Şunuda iyi bilmek gerekir; Kuran’da ki Nisa suresi yetim suresi değildir. Kadın suresidir. Buradaki yetimler de kadınlardır. Yetim kızlar konusunda İslamcılar insanları yanıltmak için ”İslam dini yetimleri çok düşünmektedir ve İslam yetimleri korumaktadır” diye propaganda yaparlar, masum ve iyi niyetli insanlarımız da bu yalana inanırlar. NİSA-3, 4, 5, 6 “Eğer, yetim kızlar hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur. Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin. Allah’ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin. Yetimleri deneyin. buluğ çağına erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. kim zengin ise tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” Hepimizin bildiği gibi Türk toplumunda bir kimsenin himâyesi altına aldığı bir yetim kızı kendine nikahlaması hoş görülmez, ayıplanır ve toplumdan da büyük tepki görür, Hele bu durmdaki bir kızla bluğ çağına girdiğinde (9 veya 10 yaşlarında) nikah kıyılıp, cinsel ilişkiye girilmesi sübyancılıkdır ve ahlaksızlık olarak görülür. Sadece Türk toplumu değil çağdaş yaşamı benimsemiş, ahlak sahibi ve insan haklarına değer veren her toplumda bu böyledir. Velisi olunan yetim kızların cinsel istismarı Arap örf ve adetidir, islam öncesi dönemde arap 183


toplumunda uygulanan bu gelenek İslamın yayıldığı ilk yıllarda da aynı şekilde devam etmiş, buda yetmemiş Kuran’da kendine yer bularak ilahi bir hakka dönüştürülmüştür. İsterseniz yetim ve öksüz ne demektir ona bakalım; Öksüz, annesi ölmüş olana denir.Yetim ise babası ölmüş çocuktur Öksüz kelimesi, annesi hem babası ölmüş çocuk anlamında da kullanılır. İslamcıların dediği türden bir yetimlik olsa kullanılan deyimin yetim yerine öksüz olması gerektiğini sanırım anlamış olmalısınızdır. Açıktır ki burada yetim annesi belli (Cariye) babası belli olmayan kız çocucuğudur. Tabi ki normal babası ölmüş çocuklar içinde bu ayet hükümleri uygulanacaktır. Fakat onlarda veli olarak dede, dayı, amca vb aileden kimseler mutlaka vardır. Peki gelelim Kuran da sure’lere girecek kadar önemli olan bu kızlar neden yetim dir? 1-Savaş ganimeti Cariyeler ilk esir alındıkları anda tecavüze uğramları sonucu hamile kalması veya sonrasında ganimet hissesi olarak payına düştüğü sahibi olan kimselerle cinsel ilişkiye girmesi sonucu hamile kalması. 2-Savaş ganimeti Cariyelerin sahipleri tarafından misafirlere peşkeş çeilmesi sonucu hamile kalması 3-Savaş ganimeti köle Cariyelerin Sahibinin ( cariyelerinizin gönlü olmuyorsa fuhuş yaptırmayın dediği ayeti hatırlıyorsanız) yaptırdığı bu fuhuş işlemi sırasında hamile kalması 4-Savaş ganimeti köle Cariyelerin Alım satımlar sırasında hamile kalması 5-Savaş ganimeti Cariyelerinden sıkılan kişinin değişmeden önce hamile kalması 6-Cariye alındığı savaştan dönerken uğradığı tecavüzler sonrası hamile kalması Küçük yetimler bu ilişkiler sırasında cariyenin hamile kalması sonrasında doğarlar. Doğan kızların babasının kim olduğunun belli olması mümkün değildir. Böyle karmakarışık bir sonuç nedeniyle küçük kızlar yetimdirler. Baba ölü değildir. Babanın kim olduğu belli değildir.Yani babası öldüğü için yetim kalmamıştır. Babası belli olmadığı için yetim kalmışlardır. Bu kadar çok sayıda olup ayetlere girme nedenleri budur. Müslümanların en korktuğu şey ilişkiye gireceği cariyenin yetim kızının kendi öz kızı olma olasılığıdır. Bu nedenle ayette eğer yetim kızlarla birlikte olmaktan endişe duyarsanız istediğiniz kadar başkalarıyla olabilirsiniz diye yazar. Eğer yetim kızlar konusunda korkarsanız.Yetimin kendisinden korkacak değildir. Korkma konusu adaletsizlik mal mülk konusunda olamaz Yetim kız cariyesiyle kendi yaptığı ilişkiden olmuş kendi kızı da olabilir. Cariyesini ikram ettiği misafirlerden birinin kızı da olabilir. Çok eşle evlenme izninin verildiği ayetin başında yetim kız yazmasının nedeni budur. Eğer yetim kızın kendinizden olduğundan şüpheniz varsa çekiniyorsanız onu düşünmeyin maddi gücünüz yettiğince istediğin kadar kadınlardan sahip olabilirsiniz. İnsan kıza hangi konuda adaletsizlik yapabilir? Burada ki yetimler de küçük kadınlardır. Bı kızlarla evlilik yaşı 6 ilişkiye girme yaşıysa 9 dur. (Ayşe’nin evlilik ve ilişkiye girme yaşları islam Fıkıhında esas alınmıştır) 184


Görüldüğü üzere nisa suresinde görülen yetimler bildiğimiz yetimler değildir. Bir erkeğin hem annesiyle hemde yetim kızıyla olduğu ve erkeğin velisi bulunduğu durumu anlatmaktadır. Ayrıca bu yetim kız cariyesiyle kendi yaptığı ilişkiden olmuş kendi kızı da olabilir.İkram ettiği misafirlerin kızı da olabilir.Başkalarının da olabilir. Yetim kızlar konusu o kadar net ve açıktır ki neden doğrular söylenmez siz karar verin. İslamın kendi ortaya çıkardığı bir yetim kızlar ordusudur. Müslüman dünyasında kölelik dış baskılarla kalkana kadar cariye ve yetim kızlar tarih boyunca hep vardır. Dilerim gerçeği görebilirsiniz.

9-Pedofilinin (sübyancılığın) Kuran’daki Yeri İslam’da gerekli evlilik yaşı konusunda belirlenen bir sınır yoktur. Fıkıh açısından teorik olarak bebek de, yüzellilik ihtiyar da evlenebilir. Evlenen kızın nikah için büluğ çağına ermesi şart değildir, ancak cinsel ilişki için kız çocuğunun büluğ çağına girmiş olması gerekli olduğu görüşü hakimdir. Öncelikle İslam Fıkıhında bluğ çağı nedir onu görelim; İslâm’da müminlerin yapması veya yapmaması gereken bir takım emir ve yasaklar vardır. Bunlara farz, vacip, sünnet, helâl, mübah, mekruh ve haram denmektedir. Müslümanlar bunlardan bir kısmını yapmakla, bir kısmını da yapmamakla yükümlüdürler. Bu yükümlülük islami anlayışa göre büluğ çağı dediğimiz yaşa gelince başlar. Bu nedenle İslâm’ın bülûğ çağı ile çok yakından ilgisi vardır. Bülûğ çağının başlangıcı, kızlarda dokuz (9), erkek çocuklarda oniki (12) yaşın bitimidir. Son sınırı ise soğuk iklimlerde veya anormal hallerde erkeklerde onsekiz; kızlarda da onyedi yaştır. Artık erkek onsekiz, kız da onyedi yaşına gelince bülûğa ermiş sayılırlar. Ancak kız veya erkek, bülûğa erme sınırının son yaşlarına gelmeden, uykuda veya uyanıkken ihtilam olurlar, menileri gelir veya kadın ve erkek evlenmeleri halinde biri hamile kalmaya, diğeri de hamile bırakmaya müsait duruma gelirlerse, artık bülûğa ermiş sayılırlar. (Mecelle, mad. 985) Yukarda yazılan hükümlere kaynaklık edense; Ayşe’nin Muhammed’le yaptığı evlilik yaşı ve bu evlilikte zifafa (cinsel ilişkiye) girdiği yaşıdır. İslam’ın küçük, çok küçük yaştaki kızların evliliğini meşrulaştırması çok tartışılan bir konu olmuştur. Fakat bu tartışmalar genellikle, peygamber sünneti (Ayşe’nin yaşı meselesi) ve hadisleri etrafında yürütülür. Oysa, İslam’a göre çok küçük yaştaki (büluğa bile girmemiş) kız çocuklarıyla evlenmenin ve bu kızlarla cinsel ilişkinin meşru olduğu, bizzat Kuran’da açık seçik bir şekilde yazmaktadır. Talak-4 “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.” ARAPÇA:“Vellâî yeisne minel mahîdı min nisâikum inirtebtum fe iddetuhunne selâsetu eşhurin vellâî lem yahıdn(yahıdne), ve ulâtul ahmâli eceluhunne en yada’ne hamlehunn(hamlehunne), ve men yettekıllâhe yec’al lehu min emrihî yusrâ(yusren). “ 185


Bu ayette geçen “Lem yahidne” henüz adet görmemiş demektir. Lem eki, geçmiş ile bugünü kapsar. Yani burada geçmişte hiç adet olmamış ve bugün de adet olmamış anlamındadır. Bakara-228 ve İddet (Boşanmada bekleme süresi) Boşanma anlamına gelen ”Talak” kelimesinden anlaşıldığı üzere 12 ayetlik bu sure boşanma konusunu işler. Nüzul sırasına göre daha önce gelmiş olan Bakara suresinin de bir ayeti bu konuda net bir hüküm getirmiştir. Bakara-228 “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz. Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler. Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Görüldüğü üzere, Bakara suresinin 228. ayeti, boşanmanın kesinleşmesi için ”üç ay hali” müddetince bir süre belirlemiştir. Bu ”bekleme süresi’‘ne İslam ıstılahında ”iddet’‘ denilir. İddet boyunca, kadın -boşanma henüz kesinleşmemiş olduğundan- bir başkası ile evlenemez. Erkek, bu mühlet içerisinde geri dönerse (barışırsa) evlilik devam eder, yani boşanma vuku bulmaz. İddet süresi, çift birleşmeden biterse boşanma kesinleşmiş olur. İddet süresi, yukardaki ayette kadının üç ay hali (adet hali = hayz hali) olarak belirlenmiştir. İslam alimlerince ”iddet”in gayeleri şu şekilde açıklanır: 1-Fevri boşanma kararları ile nikahın bitmesi önlenmiş olup, hukuken evliliği kesin olarak bitirmeden tekrar düşünme ve barışma imkanı verilmiştir. Böylece geçici öfke ve benzer durumlardan dolayı yuvanın yıkılması engellenmiş, evlilik müessesesinin önemi vurgulanmıştır. 2-İddet olmasa idi, kadının boşanmasından kısa bir süre sonra hamile kalması durumunda, nesebin karışması ve dedikodu çıkması tehlikesi söz konusu olurdu. İddet sayesinde (ki kadınlar bu süre boyunca evlerinde tutulur) bu tehlike de önlenmiştir. Bu süre içerisinde kadının hamile olduğu ortaya çıkarsa, boşayan kocanın çocuğun babası olduğu anlaşılır. Ahzab-49 ve iddet (Boşanmada bekleme süresi) Ahzab Suresi’nin 49. ayetinde ise, evli çift henüz cinsel temasda bulunmamışsa, boşanma durumunda, iddeti beklemeye gerek olmadığı açıklanır: Ahzab-49 “Ey inananlar! Mümin kadınlarla nikahlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın.” Talak Suresi (1, 2, 3 ve 4. Ayetler) Şimdi gelelim asıl konumuz olan Talak Suresine ve bu surenin 4. ayetine. 186


Talak-1 “Ey peygamber! Kadınları boşamak istediğinizde, onları iddetlerini dikkate alarak (temizlik hâlinde) boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah’a karşı gelmekten sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmaları dışında onları (bekleme süresince) evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, olur ki Allah, sonra yeni bir durum ortaya çıkarır.” Talak-2 “Boşanan kadınlar iddetlerinin sonuna varınca, onları güzelce tutun, yahut onlardan güzelce ayrılın. İçinizden iki âdil kimseyi şahit tutun. Şahitliği Allah için dosdoğru yapın. İşte bununla Allah’a ve ahiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar.” Talak-3 “Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.” Talak-4 “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.” Hepsini Toparlayalım: 1-Bakara-228′de boşanmanın kesinleşmesi için bir bekleme süresi (iddet) şart koşuluyor ve bu süre kadının üç ”ay hali” (adet hali = hayz hali) olarak belirleniyor. 2-Ahzab-49′da eğer evli çift cinsel ilişkide bulunmamışsa, boşanma durumunda bu süreyi beklemeye lüzum olmadığı söyleniyor. 3-Talak-1, 2, 3′de tekrar (Bakara-228′deki) boşanma süresine atıfta bulunarak, bu süre ile ilgili bir takım düzenleme ve tavsiyeler getiriliyor. 4-Talak-4′de ise, bekleme süresinin (iddet’in), hayız görmeyen kadınlarda ne kadar olacağı bildiriliyor ve Hayız görmeyen kadınlar üç gruba ayrılıyor: (a)Adetten kesilenler = üç ay (b)Küçük olduğundan henüz adet görmeyenler = üç ay (c)Hamileler = doğuma kadar. Ayetin bu açık lafzı, yaşı küçük olduğundan dolayı henüz adet görmeyen kızları da kapsamakta Aslında bu, ”meal kaynaklı” bir sorun değil çünkü aşağıda örnekleyeceğim üzere, Arapça bilen (hatta Arap olan) müfessirler de, bu ayeti bu şekilde tefsir etmişlerdir. Ama yine de bunu teyid eden muhtelif meal örnekleri de verelim: Diyanet İşleri Eski: ”Kadınlarınızdan ay hali görmekten kesilenler ile henüz ay hali görmemiş olanların iddetleri hususunda” Diyanet İşleri Yeni: ”Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda” 187


Ömer Nasuhi Bilmen: ”Ve o kadınlar ki, hayızdan kesilmişlerdir veya hayız görmeye başlamamışlardır” Süleyman Ateş: ”(Yaşlılıklarından ötürü) Adetten kesilen kadınlarınızın (bekleme süresinden) şüphe ederseniz, (bilin ki) onların bekleme süresi üç aydır. Henüz adet görmeyenler de böyledir. ” Ali Bulaç: ”Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş olanlarla henüz adet görmemiş bulunanların iddet (bekleme süre)leri” Suat Yıldırım: ”Kadınlarınızdan âdetten kesilenlerin iddetinde tereddüt ederseniz, onların iddet süreleri üç aydır. Henüz âdet görmeyenlerin de süreleri böyledir.” Şaban Piriş: ”Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar eğer tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Henüz âdet görmemiş olanlar da böyledir.” Ümit Şimşek: ”Hayızdan kesilmiş hanımlarınızın iddetinde şüpheye düşerseniz, onların da, henüz hayız görmemiş olanların da iddeti üç aydır.” Bütün bunlardan zorunlu olarak çıkartmamız gereken sonuç: Talak-4′te, yaşı küçük olduğundan dolayı henüz adet görmeyen, yani büluğ çağına girmemiş olan kızların boşanma durumunda bekleme süresinin 3 ay olduğu yazmaktadır. Dolayısı ile, Kuran’a göre, bulüğ çağına girmemiş, henüz adet görmeyen küçük kızlarla evlenmek caizdir. Ahzab-49′da cinsel temas olmadan boşanılırsa, bekleme süresi olmadığı söylenir. Dolayısı ile, Kuran’a göre, büluğ çağına girmemiş küçük kızlarla sadece evlenmek değil, cinsel ilişkide bulunmak da (kocası için) caizdir. Yukardaki ayetlerden çıkan zorunlu sonuç budur. Şimdi bir de, İslam alimlerinin konu ile görüşlerini alalım. Bu konuda Mevdudi, oldukça açık sözlü bir şekilde ayetlerden zorunlu olarak çıkan sonucun adını koyuyor: Mevdudi, Tefhimu’l Kuran, Talak-4′ün tefsiri Büluğa ermediği için hayız görmeyen veya bazı nedenler dolayısıyla geç hayız gören ya da çok büyük bir istisna olup da hiç hayız görmeyen kadınlar, hayızdan kesilmiş kadınlar gibi talaktan sonra 3 ay iddet beklerler. Kur’an’ın bu açıklamasına göre, burada “Mudhale” (kocasıyla gerdeğe girmiş) bir kadının sözkonusu olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü mübaşeret olmasaydı eğer, iddet sözkonusu olmazdı. (Bkz. Ahzab: 49) Bu yüzden, henüz hayız görmeye başlamamış kızların, iddetinin beyan edilmesinden anlaşıldığına göre, bu yaştaki kızlarla evlenmek ve kocalarının kendileriyle cinsel ilişkide bulunması caizdir. Dolayısıyla Kur’an’ın caiz gördüğü bir davranışı hiçbir Müslümanın yasaklamaya hakkı yoktur.

188


Diğer müfessierler, zorunlu sonucun adını koymaktan kaçınsalar da, en azından Talak-4′te, yaşı küçük olduğundan dolayı henüz adet görmeyen kızların da kastedildiğini açıkça söylemekteler: İbn-i Kesir, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri (Çağrı Yayınları), çevirenler: Prof. Dr. Bekir Karlığa / Prof. Dr. Bedriddin Çetiner, Talak-4′ün tefsiri: Allah Teâlâ, yaşlılık nedeniyle âdetten kesilmiş olan kadınların iddet müddetinin âdet gören kadınlarla ilgili olarak Bakara sûresinde (228. âyet) belirtildiği gibi üç temizlik üzerine üç ay olduğunu belirti*yor. Henüz âdet yaşına erişmemiş olan küçük kızların da âdetten kesil*miş hanımlar gibi üç ay iddet bekleyeceklerini bildiriyor. Ömer Nasuhi Bilmen, Kuran Tefsiri, Talak-4′ün tefsiri Ve o kadınlar ki, altmış veya elli beş yaşında oldukları için hayzdan kesilmişler veya pek genç oldukları için henüz hayz görmeğe başlamamışlardır, eğer bunların boşandıkları vakit iddetleri hususunda şüpheye düşmüş iseniz biliniz ki: onların iddetleri üç aydır. Bu kadar müddet bekleyince kendilerini boşamış olan kocaları ile bağları tamam kesilmiş olur, artık başkaları ile evlenebilirler. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini – Kuran Dili, Talak-4′ün tefsiri Bunlar gerek on yedi yaşından küçük olup henüz büluğa ermemiş olduklarından dolayı hayız görmemiş olanları ve gerek büluğ yaşının en üst sınırı olan on yedi yaşını geçmiş, binaenaleyh yaş itibariyle büluğa ermiş oldukları halde âdet görmeyenleri kapsamaktadır. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri (Anadolu Yayınları), Talak-4′ün tefsiri İniş Sebebi: Ubey b. Kâb (R.A.), Peygamber Efendimize: «Ya Resûlellah! Kadınların iddetiyle ilgili âyet inince Medineli bazı kişiler, ayhalinden ümidi kesilenle henüz ayhali olmayan kadınların ve bir de hâmile kadınların iddeti hakkında Kur’ân’da bir açıklama ve hüküm yoktur, diyorlar. Bu hususta ne buyurursunuz?» diye sorunca, ilgili âyetler indi. (…) Yaşı küçük olduğundan henüz ayhali görmüyorsa, o da boşandıktan sonra üç ay bekler; bu süre dolmadan başka biriyle evlenemez. Ali Küçük, Besairu’l Kuran (Adım Yayınevi), Talak-4′ün tefsiri Yaşlılıklarından dolayı hayızdan kesilmiş, hayızdan ümidi kesilmiş, hayız görme dönemi bitmiş ve henüz hayız görmemiş, hayız görecek yaşa gelmemiş kadınların iddetleri hususunda bir şüpheye düşerseniz, bilesiniz ki onların iddetleri üç aydır. Gebe olan kadınların iddetleri ise doğumları ile tamamlanmış olur. Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kuran Tefsiri (Üçdal Neşriyat), Talak-4′ün tefsiri Vacip Tealâ kadınların hayız görenlerinin iddetini beyan buyurunca huzur-u risalette bulunan ashaptan (Müaz b. Cebel) ”Ya Resulallah! Hayız erbabının iddetini bildik. Erbab-ı hayızdan olmayanların iddeti nedir?” ve diğer bir kimsenin dahi ”sabiyye olanların iddeti nedir?” ve bir 189


başkasının da ”karnında çocuk olanların iddeti nedir?” demeleri üzerine şu suâl olunan hatunların iddetlerini beyan etmek üzere buyuruyor: ”Talâk verdiğiniz nisvandan sol hatunlar ki onlar hayızdan kesilmekle çocuk getirmekten me’yııs oldular. Eğer onların iddetlerinde şüphe ederseniz onların ve hiç hayız görmeyen sabiyye hatunların müddet-i iddetleri üç aydır ve üzerleri çocuklu olan hatunların gerek mutalleka olsun ve gerek kocaları vefat etmiş olsun iddetleri üzerlerinde olan doğuruncaya kadardır. Yani elli-ellibeş yaşını tecavüz etmekle hayızdan ve çocuktan ümidi kesilmiş me’yus ve yaşlı olan kadınlara ve henüz sinn-i rüşde baliğ olmamış sabiyye olanlara talâk verip de iddetinde şekkederseniz onların iddetleri eğer talâk ayın bidâyesine tesadüf ederse o ayın ibtidası ve ayın ortasına tesadüf ederse gün hesabiyle üç aydır.

10-Eski Türklerde Kadına Verilen Değer ve Müslümanlık 1-Türklerin en eski destanlarından biri olan Yaratılış Destanı’nın da Yaratan’a ilham veren ”Ak Ana ” adında ki kadındır. 2-Oğuz Kağan Atamızın kutlu eşlerinden biri mavi bir ışıktan,diğeri kutsal bir ağaçtan doğmuş olağanüstü kadınlardır. 3-Bilge Kağan kitabesinde Kağan ”Sizler Anam Katun, Büyük Annelerim, Hala ve Teyzelerim, Prenseslerim.” sözleri ile hitabına başlar. 4-Eski Türk inancına göre ”Han ile Katun” gök ve yerin evlatlarıdır. Kadının yeri yedinci kat göktür. 5-Eski Türk destanlarında kadın erkeğinin her daim yanındadır. Kadın erkeğinin güç ve ilham kaynağı kabul edilirdi. 6-Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi savaşan, iyi kılıç kullanan kadınlarla evlenmek istemektedirler. Örnek olarak Korkut Ata’nın Bamsı Beyrek hikayesindeki Banu Çiçek Katun’u verebiliriz. 7-Eski bir Türk atasözü; ”Birinci zenginlik sağlık,ikinci zenginlik iyi bir kadın.” 8-Savaşta kadınların düşman eline geçmesi büyük bir utanç sayılırdı. 9-Oğuz Kağan destanından öğrendiğimize göre ırza tecavüzün cezası ölüm veya gözlere mil çekilmesiydi. Arap gezgini Ahmed bin Fadlan,Türklerin tecavüz suçlusunun bacaklarından çapraz bağlanmış iki ağaca bağladığını ve ipin kesilmesi sureti ile bacakların ayrıldığını hatıralarında belirtir. Not: “Kadınlar ve erkekler hep beraber çırılçıplak yıkanırlar. Birbirlerinden kaçmazlar. Bununla beraber herhangi bir şekilde zina etmezler. Zina onlara göre büyük suçlardandır” diye aktarıyor Fadlan. Ahlak anlayışımızın ne kadar geliştiğinin bir göstergesi değil midir kadın erkeğin kardeşçe birlikte yıkanması fakat kim kötü gözle bakarsa da ona ölüm cezası verilmesi. 190


10-Yine Arap gezgini olan İbn’i Batuta şöyle der ” “Burada tuhaf bir hale (Araplar için tuhaf tabi) şahit oldum ki o da Türkler’in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür.” 11-Kağanın buyrukları yalnız “Kağan buyuruyor ki” ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi. 12-Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Tanrıkut Mete Han’ın Katunu imzalamıştır. 13-Ebul Gazi Bahadır Han, Secere-i Terakime’de, Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmaktadır. 14-Kadının yüceliği Altay Dağları’nın en yüksek tepesine “Kadınbaşı” ismi verilerek yaşatılmıştır. (Muhteşem bir örnek) 15-Eski Türklerde kadın miras hakkına sahipti. Kadının kendine ait mülkü mevcuttu. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardı. (Bir de İslam hukukundaki miras hakkına bakın kıyaslayın!) 16-Eski Türklerde koca karısını boşayabildiği gibi, kadın da kocasını boşayabilirdi. (İslam’da sadece erkek “boş ol” diyebilir) 17-Samanlara gore kadinlarin mistik kuvvetleri daha fazlaydi onun icin samanlar sac uzatir ve ayinlerde kadin kiyafeti giyerdi. Türk gelenek ve adetleriyle Müslümanlığın getirdiği kuralları karşılaştırırsak ne demek istendiğini daha iyi anlayabilirsiniz.İşte Türklerin Müslüman Arap olamamalarının nedenleri: TÜRKLERDE KADIN Türklerde kadınlar Ülke yönetimde ve evde söz sahibidir. Anaerkil bir aile yapısı vardır. Kadın ve erkek eşit yükümlülükler üstlenirler. Ailede erkeklerden çok kadının sözü geçer. Kadın çalıştığı için erkeğin bakımına ihtiyacı yoktur. Türk kadınları saygı ve sevgi görür yüceltilir. Türklerde kadınlar ve erkekler birlikte çalışırlar. Ailenin yürütülmesini beraber sağlarlar. Göç kurar hayvan otlatırlar. Kılıç kuşanır, silah ve ok kullanır kadın erkek beraber savaşır. Türkler kadınlar ve erkekler birlikte yemek yerler. Toplum içinde bir arada oturur sohbet ederler, Bir arada eğlenir, oyun oynarlar. Türkler de kadınlara cinsel meta olarak bakılmaz. Erkek kadın ayrımı Türklerde yoktur ve tarih boyunca hiç olmamıştır. Kadınları ve kızları için can verirler savaşırlar. MÜSLÜMAN ARAPLARDA KADIN Müslümanlarda ise Ataerkil bir yapı vardır. Ailenin tek hakimi erkektir. Erkek ne derse o olur. Kadınlar ülke yönetimine ve evdeki yönetime katılma hakkına sahip değillerdir. Müslüman 191


Araplarda haremlik selamlık vardır. Eşler dışında erkekler ve kadınlar aynı yerde bulunamaz. Müslümanlarda Kadın tamamen örtünür ve erkeğin arkasından takip eder, yanında yürüyemez. Müslüman kadınları diğer erkeklerin görmesi yasaktır. Kadının evden çıkması dinen yasaktır. Kadın sadece cinsel öğe olarak düşünüldüğü için erkeğin nefsini uyandırır diye örtünmesi istenir. İslam da erkek maddi gücün yettiğince sayısız kadınla evlenebilir. Sayısız köleyi cariye edinebilir. Kadınlar Savaşta veya başka bir şekilde kocası öldüğünde bir yeteneği ve çalışma izni olmadığından başkaları tarafından nikahlarına alınırlar. Erkek kadını dövme hakkına sahiptir. Erkekler kadını boşama hakkına sahiptir. Kadının boşanma hakkı yoktur. Kuran da mirasta kadın erkeğin yarısı kadar pay alırlar. Kadınlar kurana göre akıllı görülmediklerinden kadının şahitliği kabul edilmez. Müslümanlarda evlilikte kızlarda alt yaşı sınırı yoktur. Küçücük kızlarla evlenmek serbesttir. Erkek kadını yedirip giydirmek yükümlülüğünü yerine getirip üzerinde her hakka sahiptir. Sonuç: Atalarımızın kadına verilen değeri tüm açıklığıyla gördük. Eğer Türk Milleti İslamiyet’e kapılmasaydı bugün dünyanın en medeni, en uygar ve en eşitlikçi toplumu Türklerdi. Türk Kadını için kötü günler Müslümanlıkla beraber başlamıştır. Gene de Türklüğün verdiği kültürel farklılıkla Türk kadınları Arap kadınları kadar aşağılanmamış gene de eskisi kadar olmasa da değer görmüştür. Günümüzde Türk kadınına verilen değerin kaynağı Müslümanlık değil binlerce yıllık Türk kültürüdür. Bunun aksini kimse iddia etmemeli.

07- İSLAM’DA GANİMET HÜKÜMLERİ 1-İslam Hukuku’nda Ganimet: Ganimet hükümlerinin öncelikle İslam Hukukunda ki yerini görelim İslam, hukukunda, savaşta müslüman askerlerin kuvvet kullanarak düşmandan zorla aldığı eşya, hayvan, savaş esirleri ve arazi Mecazi olarak bir tesadüf sonucu ele geçen beklenmedik mal ve eşyaya da Ganimet denir. Ganimet, islam ülkesine getirilince bölüştürülür. Taksim edilmeden önce kimsenin mülkü olmaz ve askerin bu hakkını, mülkü olmadan satması islam hukukunda geçerli değildir Savaşta düşmandan elde edilen şeyler 1-Esir alınan erkekler 2-Sabiler, esir alınan kadın ve çocuklar 3-Savaşta ele geçirilen at, silah, eşya gibi her türlü menkul taşınabilir mallar 4-Gayri menküller araziler, binalar, vs.. Yerden çıkarılan altın, gümüş, demir, bakır gibi madenler ve defineler de Ganimet, kabul edilir ve ganimet hükümlerine tabidirler.

192


ganimetlerin taksimi Ganimet mallarının bölüştürülmesinde, husüsi hükümler vardır. Umümi olarak, ganimetin beşte biri beytülmale devlet hazinesine konulur. Kuranda ganimetle ilgili belli başlı ayetler; Enfal-1 “Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin.” Haşr-6 “Allah’ın, onlardan (mallarından) Peygamberine verdiği ganimetler için siz at ve deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kadirdir.” Eğer ortada savaş yapılmadan, at koşturmadan elde edilen bir ganimet varsa, bu ganimet doğrudan Allah’ın Resulüne aittir, çünkü Allah bu ganimeti Resulüne vermiştir ve burada diğerlerinin bir hak iddia etmesi söz konusu değildir Haşr-8 “Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.” Fetih-20-21 “Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimet vâdetmiştir. (Bu ganimetlerden) işte şunları hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir ki bu, müminlere bir işaret olsun ve sizi dosdoğru yola iletsin. Henüz elde edemediğiniz başka ganimetler de vardır ki, onlar Allah’ın bilgi ve kudreti dahilindedir. Allah, her şeye kadirdir. “ ENFAL 41 “Eğer Allah’a ve hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün (Bedir savaşında) kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Resulüne, onun akrabalarına yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.,” ENFAL 69. “Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin; Allah’tan sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder. “ Ganimetlerin beşte biri devlet hazinesine alınır, beşte dördü ise savaşa katılmış olan askerler arasında bölüştürülür. Süvarilere iki hisse, piyadelere bir hisse verilir. Ganimet malları İslam Hukukuna göre başlıca şu kısımlara ayrılır 1-Müslümanlarla savaşırken, onların eline geçen düşman erkeklerine esir denir. Devlet başkanı veya savaşa gönderdiği komutanlar, esirleri, öldürme veya köle yapmak hükümlerinden birini uygulamada serbesttirler. Müslüman olurlarsa öldürmezler. 2-Esir alınan din adamlarının, ihtiyarların, aciz erkek ve kadınların öldürülmesi meselesine gelince bunlar, fikirleri ile ve diğer imkanlarıyla milletlerini, kavimlerini savaşa teşvikte bulunmuşlarsa veya bulunuyorlarsa, yakalandığı zaman öldürülürler. 3-Köle yapılan esirler, ganimetin, genel hükümlerine göre paylaştırılır. Beşte biri devlet hazinesinin. Geri kalanı askerlere dağıtılır. 193


4-Esir alınan kadın ve çocuklar, Hıristiyan ve Yahüdi iseler öldürülmezler. Köle muamelesi görürler. ganimetlerle birlikte, devlet hazinesinin beşte bir hissesi ayrılıp, geri kalanı savaşa katılanlara dağıtılır. Köle olan çocuklar annelerinden ayrılmazlar. 5-Düşmandan savaş esnasında alınan mallar, savaş sonuna kadar taksim edilmez. Bu bir tedbirdir. Düşman ülkesinde, savaş meydanında bölüşme yapılmaz. islam ülkesine dönünce yapılır. Dağıtmada usül önce düşman ölülerinin elbise ve techizatını dağıtmakla işe başlanır. 6-Savaşa giderken şart koşulmuşsa, herkese öldürdüğünün techizatı verilir. Techizat, düşmanın korunmak için giydiği elbiseleri, kullandığı silahı ve bindiği atıdır. Hadis yoluyla Kim bir şahıs öldürürse techizatı elbisesi, silahı, bineği, beraberinde bulunan malı, eşyası onundur. Hükme bağlanmıştır. Bir memleketin arazileri, düşmandan savaş ile alınırsa, toprağın beşte biri hazinenin Geri kalan üç türlü olabilir. a-Askere veya başka Müslümanlara bölüştürülür. Böyle topraktan her sene öşür alınır b-Toprak düşmanın elinde bırakılır. Böyle topraktan haraç alınır c-Devlet başkanı, toprağı kimseye vermeyip, devlet hazinesinin alır. Böyle toprağa miri toprak günümüzün Türkçesi ile devlet arazisi denir. Yukarda özetlenen şerri hükümler çerçevesinde bütün islam tarihi boyunca ele geçirilen ülkelerin, Erkekleri, kadınları, çocukları, evleri, hertürlü eşyaları, hertürlü hayvanları ve bütün arazileri ganimet adı altında islami kurallar çerçevesinde yağmalanmıştır. Bizler kabul etmek istemesek de hem Osmanlı devleti hemde diğer Müslüman devletler güçlü olduğu dönemlerde sömürgecilik yapmışlardır. Tabi bu sömürgecilik yakın çağlarda teknoloji sayesinde Avrupalıların yaptığı boyutlarda olamamıştır.

2-Ganimet Hükümleri ve Cenevre Sözleşmesi Bir önceki anlatımda da görüldüğü gibi Yağma, talan, hırsızlık, ırza geçme ve insan ticareti demek olan GANİMET olayı günümüzde uluslar arası anlaşmalara göre insanlık suçu teşkil etmektedir. Böyle bir insanlık suçu işlenerek elde edilen hertürlü kazancı helal kılan afiyetle buradan elde ettiğiniz malları temiz! Ve helal olarak yiyin, diyen bir Tanrıya inanmayı insanlığıma yakıştıramam. İnsani değerlere bağlı olan herkezin de yedirememesi gerekir. ENFAL 69. “Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin; Allah’tan sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder. “ Günümüzde müslümanlar Ganimet olayını savaş tazminatı olarak lanse ederek işin içinden çıkmaya çalışmaktadırlar. Oysa savaş tazminatı iki ülke arasında Uluslar arası hukuk çerçevesinde yapılan anlaşmalarla alınıp verilebilen bir olaydır, Cağdaş hukuktan haberi olmayanlar, bu çağdışı hükümleri savunmak için böyle garip bir mantık yürütürler. 194


Buna engüzel örnek 2.Dünya savaşında sonrası verilebilir. Savaşta galip gelen devletler Almanya ve müttefiklerinden tazminat talep etmemişlerdir. Bunun yerini savaşın yarasını sarmak için savaştan zarar gören bütün devletlere yardımlar yapılmış yıkılan altyapı onarılmıştır. İslama gönül veren herkez lütfen düşünün Savaşta; erkekleri esir edip köle olarak kullanmak, kadın ve çocukları esir olarak toplayıp köle olarak satmak ve cariye adı altında ırzına geçmek, Hertürlü gayri menkule el koyup satmak veya paylaşmak, Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalamak bütün. Bunlar tazminat istemek mi yoksa hırsızlık mı? Kuran’da ki Ganimet hükümlerinin tarihi sonuclarına küçük bir örnek verelim: “Kırım için bir diğer önemli gelir kaynağı da kölelikti. Tatar askerlerinin “bozkır hasatı” adıyla Rusya bozkırlarından ve Kafkaslardan topladığı insanlar gerek köylerde çalıştırılmakta, gerekse satılmaktaydı. Bu kölelerin gelirinden han yüzde 10 ila 20 arasında değişsen “savğa” adlı bir miktar pay alıyordu. Bazı araştırmalara göre Kırım Hanlığı’nın yaşadığı süre içerisinde Ukraynalı, Kafkas, Çerkes, Rus, Leh gibi bir çok milletten toplam 3 milyon insan köle pazarında kullanılmıştı. Bu kölelerden en ünlülerinden biri de Hürrem Sultan’dı.” diğer savaşlarda yaşananları varın siz düşünün. Tabi o devirde sadece islam dünyası değil bütün dünyada savaşlarda; yağma, katliam, tecavüz ve hertürlü insanlık dışı uygulamalar sürüp gitmekteydi. Sözde evrensel olan İslam’ın kutsal kitabı Kuran’da ganimet hükümleri ve sünnet yoluyla da peygamberin hayatı boyunca yaptığı savaşlarda uyguladığı kurallar esas alınarak İslam Savaş Hukuku şekillenmiştir. 19.yy kadar Müslüman Orduları; İslami kurallar çerçevesinde galip geldikleri bütün savaşlarda mal, para, değerli eşyalar yağmalamış, kadınlar, kızlar, erkek çocukları ve eli silah tutan erkekler esir edilip köle/cariye olarak kullanmış, esir edilen bu insanlar alınıp satılmıştır. Üstelik bu hükümler Kuran’da yazdığı için ilahi bir hak görülmüş, ahlaksızlık ve insanlık suçu olduğu müslüman toplumlarda dini nedenlerle görülememiştir. Müslüman ülkelerde çağdışı ve insanlık onurunu ayaklar altına alan bu anlayış sürüp giderken, batılı ülkelerde başlayan aydınlanma çağı neticesi 18.yy sonlarında insanlık dışı uygulamalar olan; kölelik, cariyelik, savaş esirlerine kötü muameleler, ganimet amaçlı masum sivillerin para, mal, servet ve canlarının yağmalanması gibi olayların engellenmesi gerektiği bilinci oluşmaya başlamıştır. Bunun neticesinde 1789 Fransız ihtilâli sonucunda Fıransız Meclisinde, harp esirleri ve yaralıları hakkında bazı insanî kaideler kabul edilmiştir. 4 Mayıs 1792 de Fransız Millî Meclisi şu esasları kararlaştırmıştır: 1-Harp esirleri, Fransız milletinin himayesi altındadır. 2-Harp esirlerine yapılacak kötü muameleler, hareketler, bir Fransız vatandaşına yapılmış gibi cezalandırılacaktır. 3-Harp esirleri, cephe gerisine nakil edilecek kendilerine derecelerine göre, Fransız ordusu mensuplarının sulh zamanındaki aynı dereceler maaşlarına muadil para ödenecektir. Ayrıca,, Fransızların haiz bulundukları medeni haklardan da faydalanacaklardır.” 195


Bu tarihten sonra daha iki kararname ile harp esirleri, yaralı ve hastaların Fransız askerleri gibi hastanelerde tedavisi sağlanıyor, esir mübadelesinde de ilkönce adama mukabil adam, dereceye mukabil derece prensibi kabul olunuyordu. Hernekadar yukarda yazılan kurallara zaman zaman Fıransız hükümetleri ve ordusu uymamış da olsa Fransız ihtilâlinin bu esasları savaşın insanileştirilmesi bakmamdan daha sonraki zamanlarda yapılan teşebbüsler için, bir başlangıç, bir hareket noktası teşkil etmişir. Bu insanlık adına büyük bir adımdır. Daha sonraları değişik tarihlerde Cenevre de çağdaş savaş kuku’nu oluşturan sözleşmeler imzalanmıştır. Bunlardan enson imzalanını 1948 yılında yürülüğe girmiş ve halende uygulamada olan sözleşmedir. Savaşında ahlakı ve kuralları vardır, bunun adıda 1948 Cenevre sözleşmeleridir. Bu sözleşmenin 50’nci maddesine göre ağır suçlar şunlardır: 50’nci Made: “Kasten adam öldürme, işkence, veya gayn insanî muameleler (bunlara biyolojik tecrübeler dahildir) Kasten büyük iztiraplara sebebiyet veren fiiller, sıhat ve vücut bütünlüğüne ağır tecavüzler, askeri zaruretlerin icabı olmaksızın, geniş bir ölçüde yapılan keyfi mal tahripleri, ve zaptları. “ Görüldüğü gibi Kuranın savaşta ganimet adı altında helal kıldığı yağmacılık günümüz modern hukukunda insanlığa karşı işlenmiş ağır suçlar kapsamına girmektedir. Yani şimdi Tanrı Allah 1789 yılında savaş esirlerini ve mallarını garanti altına alan fıransız yasalarından, 1948’de Cenevre sözleşmesini imzalayarak kuranda helal olan bu hükümleri insanlık suçu ilan eden kafirlerden daha mı az vicdana ve insani değerlere sahip? Kafirlerin yaptığı yasa daha insani, daha vicdanlı. Ben müslümanım diyen birinin bu gerçeği düşünmesi gerekir, bunu aklınız alıyor mu? Bu çirkinlikleri yaratıcıya nasıl yakıştırırsınız? Gönül isterdi ki Savaşlarda insanların canlarını, mallarını, insan haysiyet ve onurunu koruyan gözeten bu evrensel hükümler islamın esasları içinde olsun. Bizde bakın gördünüzmü kuran 1.400 yıl önce Ganimet adı altında yağmayı, Cariye adı altında kadınlara tecavüzü, köle adı altında insanların özgürlüklerinin onurlarının ayaklar altına alınmasını yasaklamış diyebilseydik. Kuranda yazansa malesef tam tersi Kuran insanlık dışı bu uygulamaları helal kılan ve ilahi bir hak haline getiren hükümlerle dolu. Alttaki bir islami siteden alınan yazıyı okuduğunuzda göreceksiniz ki bu çağdışı ve insanlık dışı uygulamayı hala bu çağda normal görüp buna “yüksek islam ahlakı!” diyebilen sözde insanlar olması bile insanlık için utançtır.

3-Ganimet Hükümlerine İslami Bakış ‘Ganimet’ kelimesi, sözlükte ‘bir şeyi zorluk çekmeden elde etmek’ demektir. İslâm hukukunda, ‘Müslümanların savaş yoluyla gayri Müslimlerden ele geçirdikleri esirler ve her türlü mal’ şeklinde tanımlanmakla birlikte ganimeti savaşta düşman askerlerinden elde edilen menkul mallara hasreden veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de vardır. 196


Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’an-ı Kerim’de aşağıdaki ayetlerde geçmektedir. Fetih-20, 21.“Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaat etmiştir. İnananlar için bir belge olması, sizi doğru yola eriştirmesi için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini çekmiştir. Bundan başka, sizin gücünüzün yetmediği fakat Allah’ın sizin için sakladığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kadir olandır.” Enfal-41“Eğer Allah’a, Furkan günü olan iki ordunun birbirleriyle karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Allah her şeye gücü yetendir.” Enfal-69“Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin. Allah’tan sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” Enfal-70“Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere ‘Allah kalplerinizde bir iyilik bulursa, size sizden alınanın daha hayırlısını verir, sizi bağışlar, Allah bağışlayandır, merhamet edendir, de.” Enfal-71“Esirler sana hıyanet etmek isterlerse bilsinler ki esasen daha önce de Allah’a hıyanet etmişlerdi. Allah bundan ötürü onları yenmen için sana imkân verdi. Allah Bilen’dir, Hakîm’dir.” Fetih-15 “Savaştan geri kalmış olanlar siz ganimetleri almaya giderken, ‘Bırakın biz de sizinle gelelim’ diyeceklerdir. Onlar Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: Bize uymayacaksınız. Allah sizin için önceden böyle buyurmuştur.’ Size, ‘Hayır, bizi çekemiyorsunuz’ diyecekler. Aksine, kendileri ancak pek söz anlayan kimselerdir.” Haşr-8 “Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.” Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ‘ganimet’ anlamında ‘nefel’in çoğulu olan ‘enfal’ kelimesi de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde ‘fazlalık’ anlamı bulunduğundan, savaş sırasında ele geçirilen mal veya esirler savaşın amaçlarını gerçekleştirdikten sonra ilâve olarak elde edildiği için bu şekilde adlandırılmıştır. Nefel’in ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanında bazı âlimler, ganimetlerden Allah ve Peygamber hakkı olarak ayrılan beşte birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir kısmı ise devlet başkanı veya kumandanın savaşta üstün başarı gösterenlere vaat ettiği mallara da bu adı vermişlerdir. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. İslâm’dan önce Arap yarımadasında var olan geleneklere göre ordu komutanı elde edilen ganimetin dörtte birini kendisine ayırır, ayrıca umumî yağmadan önce ele geçirilen şeyler ve bölünmesi mümkün olmayan mallar da ona ait olurdu. Medine’ye hicretinden sonra Cahilliye devrinin bu uygulamalarını ortadan kaldıran Peygamber, Enfal sûresinin 69. âyetinde belirtildiği üzere ganimetin kendisine ve ümmetine helâl kılındığını bildirmiş (Buhârî, 197


Humus, 8; Müslim, Mesâcid, 3, 5; Tirmizî, Siyer, 5.) ve ganimetin mahiyeti, elde ediliş şekli, taşınması ve taksimi gibi konularda yeni kurallar koymuştur ki bunlar hadis kitaplarının siyer, cihad, megazî, zekât, humus, fey, ticaret ve imaret gibi bölümlerinde geniş yer tutar. [AÇIKLAMA: Görüldüğü gibi Kuran’da ki Ganimet hükümleri tamamen eski Arap geleneklerinin devamından başka birşey değildir. Muhammed bu Arap geleneğinde kendi çıkarları, çevresine toplanan insanların beklentileri ve günlük siyasi ihtiyaçları doğrultusunda değişiklikler yaparak kitabına almıştır. Böylece bu ilkel geleneği ilahi bir hakka dönüştürmüştür.] Ganimet ve fey’i ‘müşriklerden alınan veya kaynağı (sebebi) müşrikler olan mallar’ diye tarif eden İmam Mâverdî ve Ebu Ya’lâ el-Ferrâ bu malların birbirinden ve zekâttan farklarını belirlemeye çalışırlar. Buna göre fey ve ganimetin ikisi de gayr-i Müslimlerden alınması ve beşte bir olarak ayrılan devlet payının harcama yerlerinin de aynı olması itibariyle benzerlik göstermekle birlikte fey gayr-i Müslimlerden barış anlaşması sonucunda, ganimet ise savaşla alınır. Ayrıca fey ile ganimetin beşte dördünün harcama yerleri de ayrı kalemlerdir. Zekât ile ganimetin farkına gelince zekât Müslümanlardan mallarını arıtmak için alınır, ganimet ise gayr-i Müslimlerden savaşla elde edilir. Zekâtın harcama kalemleri Tevbe sûresinin 60. âyetinde belirtilmişken ganimetten devletin payına düşen kısmın harcama şekil ve şartları devlet başkanı ve hukukçuların içtihadına bırakılmıştır. Zekât mükellefleri tarafından da ferdî olarak dağıtılabilirken ganimeti ancak devlet başkanı veya onun yetki verdiği kişi dağıtır. Ganimetle ilgili bu tarif ve tasniflerin Enfâl sûresinin 41. âyetiyle Benî Nadîr Yahudilerinin toprakları hakkında nazil olan Haşr sûresinin 6-10. Ayetlerinin yorumları sonucu oluştuğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerden hareketle Şafiî ve İmam Maverdî, toprak dâhil gayr-i Müslimlerden elde edilen her şeyi ganimet kavramı içinde mütalaa etmişlerdir. [AÇIKLAMA: Muhammed Medîne’ye hicret ettikten sonra Kervan soygunları ile edinilen servet ve bu servetten pay almak isteyenlerin çevresine toplanması sonucu askeri gücünü arttırmış, Medine civarinda yasayan Benî Kaynuka, Benî Nadir ve Benî Kureyza gibi en ünlü ve varlikli Yahudi kabilelerini birer bahaneyle yok etmis, mal ve arazilerine el koymuştur. Haşr-6-10. Ayetlerinde Yahudi mallarının nasıl yağmalandığını görebilirsiniz. Ayrıca Ganimet eski İslam devletlerinin en büyük gelir kaynaklarından biri olmuştur.] İslâm hukukçuları ganimetleri, savaş esirleri, arazi (el-ganâimü gayrü’l me’lûfe) ve menkul mallar (el-ganâimü’l-me’lûfe) şeklinde üç ana başlık altında incelemişlerdir. Müslümanların gayr-i Müslimlerle yaptıkları savaş sırasında ele geçirdikleri esirler, gayr-i Müslim ergin erkekler, kadın ve çocuklar olmak üzere iki grupta mütalaa edilir. Hz. Peygamber’in uygulamasından hareketle İslâm hukukçularının çoğunluğu, devlet başkanının savaş esiri ergin erkekleri öldürme, köle haline getirme, fidye alarak yahut mübadele suretiyle serbest bırakma veya karşılıksız salıverme şekillerinden hangisi Müslümanlar için daha faydalı ise onu uygulama yetkisine sahip olduğu görüşündedir. Ancak Ebu Hanîfe ve Ebu Yûsuf, Müslümanlara karşı tekrar savaşabilecekleri ve düşmanın güçleneceği ihtimalini göz önüne alarak esirlerin darü’l-harbe dönmek üzere serbest

198


bırakılmasını uygun bulmamışlardır. Esir kadın ve çocuklara ise ister Ehl-i kitap ister müşrik olsun ölüm cezası verilmez. [AÇIKLAMA: Kadınlar ve kızlar cariye olarak kullanılabilir, bundan başka Kadın ve çocuklar ticari bir mal gibi alınıp satılabilir olmasıdır, asıl öldürmeme nedeni budur.]

4-Ganimet Savaşları İle İslamın Yayılması Mekke’den Medine’ye hicret edildikten sonra, Mekke-Kudüs güzargahı içinde ganimet uğruna Müslüman’lar tarafından sayısız soygun yapılmıştır. Bu kanlı soygunların bir coğu Muhammed’in komutasında veya bigisi dahilinde yapılmış, Medine’deki Müslümanlar büyük bir servet ve güç edinmişlerdi. Bu güce güvenerek daha da saldırganlaşan Müslümanlar, öncelikle Medine de kendilerine kucak acan Yahudi’lere karşı bir kıyım ve geniş TEHCİR (yerlerinden sürme) uyguladılar. Yahudi’lerin geriye kalan mallarına ise el konuldu. Bir çok İslam düşünürü, bu yapılana kılıf olarak Müslümanların kendilerini savunmak için savaştıklarını idda ederek yalan söylemişlerdir. Ünlü Bedir savaşı Müslüman’ların saldırısı ile gerçekleşmiş ve cok kanlı geçmiştir. Daha önce Medine’den sürülen Beni Nadir ve Beni Mustalik Yahudi’lerinin Medine yakınlarında oluşturduğu yerleşim birimleri, Müslümanlar tarafından talan edilip, cariyeler ve köle yapılacak çocuklar dışında bütün halk kılıctan geçirilmiştir. Kurayza Yahudilerinin bulunduğu kale, Müslümanlar tarafından 25 gün muhasara altına alınmış ve Müslümanlar tarafından kazanılan savaşta önce esir edilen ve Medine’ye getirilen 1.500 esirden erkekler ki içlerinde 9-10 yaşlarında erkek çocuklarının da olduğu 700 kişi katledilmiştir. Hayber Yahudilerine ait kale 10 gün muhasara altına alınmış ve Müslümanlar tarafından kazanılan savaşın sonunda sayısız yahudi öldürülmüş ve cok sayıda cariye alınmıştır. (Reci, Bir’i Mauna, Fezare, Zatur Rika, Enmar, Hudeybiye ,Muta, Huneyn, Evtas, Taif, Zül Halasa vs… Gibi yerleşim merkezleri de, Muhammed’in eşliğinde talan edilmiş, cariyeler ve köle olarak alınacak çocuklar dışındakiler katledilmiştir.) Gassaniler’e sığınmış Yahudilerin üzerine yürüyen Müslümanlar, bu sefer baltayı taşa vurmuş güçlü bizans ordusu karşısında büyük bir bozguna uğramışlardır. 628 yılında Mekke ile yapılan barış anlaşması, hile yolu ile Müslümanlar tarafından bozulmuş ve böylece Müslümanlar Mekke’ye saldırmıştır. (630). Bu saldırı sonunda Mekke düşmüş böylece tüm Arabistan yarım adasında Müslümanların karşısında ciddi hiç bir güç kalmamış oluyordu. Buraya kadar özetlenerek anlatılan saldırı ve savaşlar, Muhammed dönemini savaşlarıdır. Bunlar Muhammed’in emri ile atadığı bir komutanın idaresinde gerçekleştirilen veya şahsen katıldığı baskın tarzı saldırılardır. Oysa günümüzde islami kaynaklar da gerçekler çarpıtılarak veya açık yalanlar uydurularak bu baskınlar iki onurlu ordunun karşı karşıya gelerek yaptığı savaşlar gibi yansıtılmaktadır. O dönemde ki bu savaşlarda müslümanları mağdur, saldırıya uğramış ve kendini savunmak zorunda kalmış insanlar gibi göstermekteler. Gerçekte bu baskın ve yağmalar Muhammed’in

199


dinini yayama arzusu ile önce Mekke, güçlendikce tüm Arabistan ve bunları başardıktan sonra da Rum ve İran ülkelerine birer bahane uydururarak saldırması sonucu çıkardığı savaşlarıdır. Muhammed döneminde yapılan savaşların saldırı savaşı olduğunu daha net ortaya koyabilmek için birkaç örnek verelim. Bilindiği gibi Mekke elegeçirildikten sonra islamı yayama savaşlarına devam edilmiştir. Yeni hedef ise Arabistan yarımadasında henüz müslüman olmamış hükümdarlık ve topluluklardır. Muhammed’in Arabistan devlet ve kabilelerini nasıl islam’a davet ettiğini İslami kaynakların tanıklığında anlatmak istiyorum. Örneklerimizi Görelim: Umman Hükümdarının Ve Kardeşinin İslâm’a Davet Edilişi Muhammed Mekke’nin fethinden sonra gözünü hurma bahçeleri ve ekinleriyle meşhur olan Umman’a dikiyor ve yazdığı mektubu Umman hükümdarı Ceyfer ve kardeşi Abd’e iletmesi için Amr B. As isimli kişiyi görevlendiriyor. Amr B. As Umman’a varıyor ve elinde Muhammed tarafından bizzat yazılmış veya yazdırılmış mektubu Umman Hükümdarına iletiyor. Mektupta aynen şöyle yazmaktadır; “Bismillahirrahmânirrahîm! “Allah’ın Resulü Muhammed b. Abdullah’tan Cülenda’nın oğulları Ceyfer ve Abd’e!.. “Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutmuş olanlara selâm olsun! “Bundan sonra derim ki: “Ben her ikinizi İslâm’a davet ediyorum! Müslüman olun ki selâmete eresiniz! “Ben, sağ olanları âhiret azabıyla korkutmak, kâfirler hakkında da Allah’ın hükümlerini tatbik etmek için Allah’ın bütün insanlara gönderdiği Resulüyüm! “Eğer İslâm’ı kabul ederseniz, hükümdarlığınız size bakî kalacaktır; eğer Müslüman olmaktan uzak durursanız, şüphesiz, hükümdarlığınız elinizden çıkacak, süvariler meydanınızı çiğneyecek ve peygamberliğim sizin mülk ve saltanatınızı mağlûb edecektir. Mektuptanda anlaşıldığı gibi ya İslamı kabul edersin, yada ülkeni işkal ederim denmektedir. İslami kaynaklara göre Umman hükümdarı ve kardeşi gönderilen bu mektuptan sonra seve seve Müslümanlığı kabul ediyor. Umman’in idarı işlerinin başına ise mektubu Umman hükümdarına bizzat ileten elçi Amr B. As geçiriliyor. Umman hükümdarının tahtını bu tehdit içeren mektup karşısında islam kaynaklarına göre “seve seve” bırakmasını hangi akıl mantık sahibi kimse kabullenebilir? Elbette ki hiçbir hükümdar gönül rızası ile böyle birşeye yanaşmaz. Ortada baskı, tehtit ve bunların gerçekleşebileceğini gösteren kuvvetli kanıtlar olmadıkca aklı başında hiçbir idareci bunu kabul etmeyecektir. Umman hükümdarları Mekke, Medine, Yemame, Yemen gibi Arabistan bölgelerinde yaşanan katliam, baskın, yağma, insanların köleleştirilmesi ve alınıp, 200


satılmalarını bildiği ve başlarına aynı şeylerin gelmesinden çekindikleri için çaresiz boyun eğmişlerdir. Bahreyn Hükümdarının Müslüman Oluşu Umman’i mektuptan da görüldüğü gibi tehdit yolu ile alan Muhammed, bu sefer gözünü Bahreyn’e dikimiştir, Bahreyn hükümdarına da bir mektup gönderir. O mektupda ise yazılanlar söyle; “Bismillahirrahmânirrahîm! “Hidâyete uyanlara selâm olsun! “Ben, seni İslâm’a davet ederim! Müslüman ol, selâmete er! Allah, iki elinin altında bulunan (hükümdarlığını) yine sende bırakır. “Şunu da bilmiş ol ki, benim dinim, develerin ve atların gidebilecekleri yerlere kadar uzanacak, hâkim olacaktır.” Develerim ve atlarımın gidebilecekleri yere kadar da ne demek oluyor? Develerin ve atların gidebilecekleri yer Muhammed’in dini mi, yoksa saltanatı mi? Bahreyn Krali kendisine Muhammed tarafından gönderilen mektup karşısında tırsıyor, cevaben yazdığı mektubunda hemen İslam’i kabul ettiğini ve ülkesindeki Yahudi ve kafirlere nasıl davranması gerektiğini soruyor. Ardından Muhammed Bahreyn kralina cevap yazıyor; “Bismillahirrahmânirrahîm! “Muhammed Resûlullah’tan, Münzir b. Sava’ya!.. “Allah’ın selâmı üzerine olsun! “Ben, sana olan hidâyet nimetinden dolayı O’ndan başka ilâh bulunmayan Allah’a hamdederim! “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna şehâdet ederim! “Mektubunu aldım; okutup içindekileri dinledim. “Sana, Yüce Allah’ı, O’nun emir ve yasaklarına göre hareket etmeni hatırlatırım! Muhakkak ki, nasihat eden kimse, onunla kendisi de nasihat almış, sevabından istifade etmiş olur. “Elçilerime itaat eden ve onların emirlerine riâyet eden kimse, bana itaat etmiş sayılır; onları öğütleyen, dinleyen, beni dinlemiş olur. “Elçilerim, seni bana övdüler ve hayırla andılar! Senin, kavmin hakkındaki şefaat ve iltimasını kabul ettim! Onlardan Müslüman olanları, Müslüman oldukları şeylere göre bırak. Günahkâr olanların, geçmişteki suçlarını geç; onları geçmişte işlediklerinen mes’ul tutma! “Şunu bilmiş ol ki, sen iyi davrandıkça, işinden seni uzaklaştırmayınız, vekilimiz olarak orada kalırsın! 201


“Yahudilik ve Mecusîliklerinde devam etmek isteyenlere gelince. Onları cizyeye bağlarsın. “Selâm ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun!” Şimdi her zamanki sorularımı soruyorum; 1-Bir insan nasıl olurda hiç bilmediği bir dini seve seve kabul edebilir. Muhammed’in hükümdarlara gönderdiği mektuplarda İslam dinini öğreten bir tek bilgi bile yok iken, bu koskoca hükümdarların islami seve seve seçtiklerini nasıl izah edebiliriz? 2-İnsanlara İslam’in hoşgörü ve barış dini olduğunu anlatan Muhammed’in bu gibi tehditlere başvurması ne derece barışsever ve hoşgörülü olabilir? 3-Muhammed insanlara İslam dinini anlatmadan nasıl olurda insanların müslümanlığı kabul etmelerini bekleyebilir? Bu soruların cevabını iman gözüyle değilde mantık süzgecinden geçirerek verdiğiniz de gerçeği de görmüş olursunuz. Olay din görüntüsü altında devlet ve saltanat kurmaktan başka birşey değildir. Saldırıların dozu Emeviler’de had safhaya çikmıştır. Emeviler Kuran’daki Cihad Ayet’lerinin eşliğinde, tarihte eşi görülmemiş bir yıkım ve kıyım yapmışlardır. Sonrasında gelen Abbasi’ler de Emevi’lerden aşağı kalmamışlar, ecdatlarından kalan mirası güçleri yettiğince sürdürmüşlerdir. Referans’ları ise Kuran’ın öngördüğü CIHAD’dır. Bakara-216 ‘Hoşunuza gitmemekle birlikte, savaş üzerinize farzdır. Bir şey sizin için hayırlı olduğu halde siz ondan tiksinebilirsiniz. Ve bir şey sizin için şer olduğu halde siz onu sevebilirsiniz. Allah bilir siz bilmezsiniz.’ Görüldüğü gibi savaş teşvik edilmekte Ganimet olayı ile de çekici hale getirilmektedir. Yukarıda soylediğim gibi bu saldırıların amacı ganimet, haraç, cariye, köle, mal kazanımı ve bölgeye hakim olmaktır. Bunun dışındaki tüm anlatımlar hikaye, masal ve kandırmacadir. Sürekli saldırı altında kalan, kendini savunma dışında savaşmayan bir din, yaklaşık 20 yılda koskoca Arap yarimadasına, hatta daha da çoğuna nasıl egemen olmuş? Müslümanların yaptığı kuranda yazan birkaç güzel sözü cımbızlayıp içindeki iğrençlikleri görmemezlikten gelmekten ibarettir.

5-Ganimetler Hakkında Örnek Hadisler Ravi: Mücemm’i İbnu Cariye el-Ensari Tanım: Resulullah ile birlikte Hudeybiye sulhünde hazır bulunduk. (Sulh yapılıp) oradan döndüğümüz zaman, halk, develerini hızlandırarak (bir yere birikmeye) başladılar. Biz hayretle: “Bu insanlara ne oluyor, (niçin hayvanlarını hızlandırıp bir yere üşüşüyorlar?)” diye sorduk. “Resulullah’a vahiy gelmiş” dediler. Biz de, halkla birlikte harekete geçip develeri hızlandırdık, ilerleyince Resulullah’ı Kura’u’l-Gamim denen (Mekke ile Medine arasında Usfan’ın önünde bulanan) yerde bulduk. Devesinin üzerinde duruyordu. Halk toplanınca bize 202


Fetih süresini tilavet buyurdular. Askerlerden biri: “Yani bu sulh bir fetih midir?” dedi. Resulullah: “Evet!” deyip ilaveten: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zat’a yemin ederim bu bir fetihtir” buyurdu. Süre-i celileyi okumaya devam eden Resulullah: “Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaadetmiştir. İman edenler için bir delil olması ve sizi doğru yola ulaştırması için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini önlemiştir” mealindeki ayete kadar (Fetih 20) okudu. (Ayet’i kerimede işaret edilen acil ganimetle) Hayber kastediliyordu. Buradan ayrılınca Hayber’e gazveye çıktık. (Elde edilen ganimet) Hudeybiye’ye katılanlara taksim edildi. Bunlar bin beş yüz kişi idi. Bunlardan üç yüzü süvari idi. Ganimet on sekiz hisseye ayrıldı. Süvari olana iki, yaya olana bir hisse verildi.” [Ebu Davud, Cihad 155, (2736), Harac 24, (3015)] Ravi: İbnu Ömer Tanım: Resulullah (sa) buyurdular ki: “İyne usulüyle alış-verişte bulunur, sığırların peşine düşer, ziraate razı olur ve cihadı da terkederseniz, Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize tekrar rücu etmedikçe o zilleti kaldırmaz.” [Ebu Davud, Büyu 56, (3462)] İyne: Bir malı vadeli satıp, daha sonra peşin para ile, vadeli fiyatından daha ucuz bir fiyatla geri almaya “iyne satışı” denir. Bu konu üzerinde nedense pek durulmuyor. Bence üzerinde durulması gereken bir konu. Yer ve gökteki mülk Tanrı Allahın değilmidir? Eğer öyleyse neden Tanrı Allah zaten kendine ait olan bu mülk için kullarını birbirine düşürüyor? Yerde ve göklerde mülkün sahibi Tanrı allah bu mülkü bir ayetinde Müslümanlara henüz elde edeceğiniz bol bol ganimetler var diyerek vaat ediyor, böylece Müslümanları savaşa teşvik ediyor. Sonrasında gaza gelen Müslümanlar diğer insanlara saldırıp mal, mülk, para, kadın, kız taşınır ve taşınmaz hertürlü serveti ele geçirince Tanrı Allah hemen başka bir ayeti indiriveriyor ve diyor ki bu ganimetler bana ve peygamberime aittir. Maden bu mülk senin, Peygamberden başka kimseyle de paylaşma niyetin yok bu savaşın, öldürün ve yağmalayın hükmlerinin anlamı nedir? Tamam dinini yaymak için savaş yapıyorsun. Kabul. Bu nasıl vicdandır bu nasıl adalettir ki insanların alın teriyle kazandıklarını zorla ellerinden alıyorsun. Hiç olayın bu boyutunu düşünen oldu mu acaba. Hem insanları öldür hemde sahip olduğu herşeye el koy. Bu hareketleri yapanlara günümüzde eşkiya denilmez mi? Ganimet hükümleri Müslümanların idda ettiği gibi ogünün şartları öyle gerektirdiği, Arabistanda savaşlarda ganimet ve köle toplamanın normal karşılandığı ve Tanrı Allahın da şartlar öyle gerektirdiği için buna izin verdiğini düşünelim. Eğer devir değiştikten sonra bu hükümlerin uygulanmasına gerek kalmadıysa, Ganimet, köle ve cariye edinmek neden Kuran’a ayet olarak sokulup ilahi ve evrensel birer hüküm haline getirilmiş? Bu barbarlığın bu vahşeti normal gören ve günümüz insani değerlerinden habersiz bir Tanrı gerçek olabilir mi? Tanrı Allah Muhammedin kişisel tanrısıdır ve o günlerin şartlarına uygun konuşturulmuş Hayali bir varlıktır. Çöl şartlarına uygun vicdansız bir tanrıdır. Muhammedin ölümüylede ölüp gitmiştir.

203


Ebu Hüreyre anlatıyor; Resulullah (sav) buyurdular ki: “Hangi bir köye varır da orada ikamet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi bir belde de Allah ve Resulü’ne isyan ederse o beldenin beşte biri Allah ve Resulüne aittir ve o (geri) kalan da sizindir.” [Müslim, Cihad 47, (1756); Ebu Davud, Haraç 29, (3036)] Şurası açık bir gerçektir ki peygamber sözde dini yaymak gerçekte ganimet elde etmek uğruna insanlara ticareti, tarımı ve hayvancılığı uygun görmemiş. Müslümanların savaşcı olmasını istemiştir. Hadiste bu zaten açık bir şekilde belirtilmiş. Çünkü insanlar bu alanlara yönelirlerse kendine inanan insanları savaşa götürmesi zorlaşacaktır. Hadiste “ele geçirdiğiniz beldenin beşte biri bana ve Tanrı Allaha kalan kısmı da sizindir” sözünü Akıl ve vicdan sahibi insanların birazcık düşünmelerini istiyorum. Bu nasıl bir anlayıştır ki hangi bir köye varırsanız hisseniz oradadır. Orada yaşayan insanlar müşrik de olsa onlar da insan değil mi? Bu hadiste o yerleşimde yaşayan insanlar eğer islama saldırırsa kendinizi savunun ve yenilgiye uğratın var mı? Eğer sizlerle barış içinde yaşarlarsa o insanların şehrini işkal etmeyin, yağmalamayın var mı? Ne deniyor bir yerleşim yerini işkal ederseniz ve oranın insanları sizlere boyun eğmezse o yerleşimi yağmalayın. Sonuçta işkalci olan Peygamberin savaşcıları. Hadiste bahsedilen köylüler vatan savunması yapmış olmuyor mu? Bu insanların yıllarca emek verip, göz nuru döküp kazandığı malları, mülkleri savunmaları yanlış mı? Yapılan saldırganlık, yağma ve talan değil midir? Bu savaşların temelinde ganimet olayı olmasaydı o insanları savaşa götürmek mümkün müydü? Demek ki islam barış, sevgi ve hoşgörü dini değildir. Gittiği her yerde kan ve göz yaşı bırakmıştır. Erkekler öldürülmüş, kadınlar ve çocuklar esir alınmış ve bunlar cariye ve köle olarak kullanılmış, alınmı ve satılmıştır. Bunlar ortaçağda yaşanmış ve o çağın koşullarında normal görülmüş şeyler. Ama normal olmayan bu ilkel ve çağ dışı dini göklere çıkarıp bize pazarlamak istemeleri. Onlar istedikleri kadar pazarlamaya çalışsınlar. İnsanlar okudukça, araştırdıkça ve sorguladıkça bu gerçekleri göreceklerdir. Ve insanlar bu gerçekleri gördükçe bu dini elbette bizim yaptığımız gibi sorgulayacaklardır. Bir insan dini sorgular ve gerçeği aramaya başlarsa; gerçeği bulduğunda zaten dinin yalanlar yumağı olduğunu da anlamış olur. Geçmişin dinleri bugünlerin mitolojisidir, günümüzün dinleri de geleceğin mitolojileri olacaktır. Müslümanların neredeyse tamamı Bedir, Uhud, Hendek gibi birkaç savaşı bilir. Bu savaşları da Mekke’li Müşriklerin müslümanlara saldırısı sanırlar. Halbuki gerçek bu değildir. Peygamberliğini ilan eden Muhammed Mekke’de 13 yıl boyunca dinini sadece sözle yaymaya çalışmış, ne kadar uğraştıysa da başarılı olamamış, etrafına az sayıda (100 civarında) mürit toplayabilmiştir. Tebliğ yoluyla sonuç alamayacağını anlayınca taktik değiştirmiştir. Mekke’den Medineye Hicretinden sonra cihatla, kılıç zoruyla, savaşla dinini yayma ve hakimiyet alanını büyütme yolunu seçmiştir. Kılıç zoru ve ganimet vaatleri işe yaramış, yağmaya katılmak ve zengin olmak umuduyla insanlar peygamberin etrafında toplanmaya başlamış, böylece hicretinden sadece iki yıl sonra Müslüman sayısı 1.500 kişiyi bulmuştur. Hicretin ikinci yılı. Bakın Buvat Gazası ne için yapılmış.

204


“Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz, beraberinde 200 Muhacirle Medine’den yola çıktı. Maksadı, içlerinde azılı müşrik Ümeyye bin Halef in de bulunduğu 100 kişilik bir muhafız grubun kontrolu altında hareket eden 2500 develik büyük Kureyş kervanının üzerine yürüyerek onlara göz dağı vermekti.Buvat Dağına kadar giden Resûl-i Ekrem kimseyle karşılaşmadı ve Medine’ye geri döndü.” (İbni Sa’d, Tabakât, 2:8-9) Yine aynı yıldayız. Uşeyre Gazasına bakıyoruz şimdi de. Amaç yine aynı. Kervan soymak. “Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı.Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan Gazâsından üç ay sonra, Muhacir Müslümanlardan 150-200 kişiden müteşekkil bir askerî birlik ile Medine’den yola çıktı. Beraberinde 30 deve bulunuyordu ve mücahidler bu develere nöbetleşe biniyorlardı. Maksat, yine Kureyş’in Şâm’a göndermiş olduğu ticaret kervanını takib etmekti. Ancak, Medine’den dokuz konak mesafede bulunan Müdliçoğullarına ait Uşeyre Ovasına gelindiğinde, Kureyş kervanının buradan iki-üç gün önce geçtiği öğrenildi.Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak hususu üzerinde dikkatle duran Peygamberimiz burada daha önce anlaşma yaptığı Damreoğullarının müttefiki olan Benî Müdliç’le aynı mahiyette bir dostluk ve ittifak anlaşması imzaladı. Sonra da Medine’ye geri döndü.” (İbni Hişâm, Sîre, 2:251; İbni Sa’d, Tabakât 2:9) Yine Hicret’in ikinci yılındayız. Gündem Bedir savaşı. Hakkında adeta destanlar yazılan bu Bedir Muharebesinin nedeni neymiş acaba. Bakalım Hicretin 2. senesi, 17 Ramazan, Cuma (Mîlâdî: 13 Mart 624). Hicretin ikinci senesinde Kureyş müşrikleri bir ticâret kervânı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervâna Mekke’den kadın erkek hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve sermayesi 50.000 dinar olan bu büyük ticâret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı. Kervânın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler Ayrıca kervânla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi. (İbni Hişam, Sîre, c. 2, s. 257; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 11, s. 11) Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu büyük ticâret kervanının Mekke’ye dönmesine mâni olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) Sahabî ile yola çıkmaya hazırlandı. Sahabîler Bedir seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ bu hususta kur’a çekenler bile vardı. Ensardan Sa’d, babası Hayseme’ye, “Eğer bu seferin mükâfatı Cennetten başka birşey olmasaydı, senden geri kalırdım. Ben bu seferde bana şehidlik nasip olmasını umuyorum” diyerek sefere katılma arzusunu izhar etmişti. Babası ise ona, “Sen rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim” diye cevap vermişti. Ama Sa’d bunu kabul etmemiş ve aralarında Kur’a çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kur’a Sa’d’a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir’de şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail olmuştu.(İbni Sa’d, Tabakat, c. 3, s. 482.)

205


Olaydaki çarpıtma çabası dikkatinizi çekmiştir sanırım. Kervanı soyacaz demiyorlar, kervandan kazanılacak parayla bize saldırmak için silah alacaklardı deniyor. Kısacası minareyi çalan kılıfını da hazırlıyor. Bütün sahabe şiddetle savaşa katılmak istiyor. Eee, ganimet büyük tabii. Düşünün Tanrı bir peygamber gönderiyor ve ona yaşadığı şehrin, çevre şehirlerin, bölge kabilelerin ve daha sonraki zamanlarda da tüm Arabistan’da yaşayan insanların canına, malına, toprağına saldırma emri ve izni veriyor. Ne suçu vardı babaları öldürülen, anneleri, ablaları cariye, abileri köle yapılan çocukların? El konulan kervanlardaki mallar helal miydi? Bu malları yağmalayan, erkekleri köle yapan, kadınlara, kızlara tecavüz eden ve çocukları köle olarak alıp satan Peygamber ve savaşçıları bunları yaparken “Elhamdülillah” demeyi unutmamışlardır herhalde.

08- KURAN’DA DÜNYA VE EVREN 1-Arşın Su Üstünde Olması: Kuran, Tevrat’tan devralmış olduğu evrenin altı günde yaratılışı hikayesine Araf-54‘ün yanı sıra diğer birçok ayetinde de yer verir. (Yunus-3, Furkan-59, Kaf-38, Hadid-4, Hud-7, Secde4.) Bu ayetler içinde Hud-7 ayetinde yaratılış öncesinde “ARŞ’ın” su üstünde olduğu anlatılır, sonrasında bu altı günlük süreçin farklı aşamaları da Fussilet, 9-12 ve Naziat, 27-33 ayetlerin de anlatılır. HÛD-7 “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler. “ ARŞ’ın Anlamı Nedir: Arapça bir kelime olan “arş” ın kelime anlamı, taht, çardak tavan ve kubbe demektir, islamî olarak farklı anlamlar verme çabası olsa da Arş da öyle acayip garayip filan bir şey değil. Bu ayette kullanıldığı anlam bildiğimiz insan hükümdarın oturduğu taht şeklindedir. Araf-54 “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” Yukarıda ki ayette de görüldüğü gibi evren ve dünya yaratılmadan önce “ARŞ’ın” olduğu, bunun su yüzeyinde durduğu ve dünya ve evren yaratıldıktan sonra Allahın arş’ına kurulduğu anlatılmaktadır. Bu anlatımdan anlaşıldığı gibi bu ayete göre Dünya ve Evren yaratılmadan önce suyun varolduğu ve ARŞ’ın bu suyun üzerinde durduğu anlaşılmaktadır. Su; 2 Hidrojen, 1 Oksijen Atomundan oluşur, 206


HİDROJEN: Evrende ilk oluşan elementtir bilimsel verilere göre büyük patlamadan sonra soğuyan evrende ilk oluşan atom Hidrojen atomlarıdır, sonrasında az miktarda Helyum da oluşmuştur. Büyük patlama sonrası ilk başlarda evren tamamen Hidrojenle doluydu denebilir ve ilk yıldızların ve gezegenlerin tamamına yakını bu elementten oluşmaktaydı. OKSİJEN: Evrenin oluşumu ardından soğuması ve Hidrojenin oluşması ile tahmini 500 milyon yıl sonra ilk yıldızlar Hidrojen gazından oluşmuş. Oluşan bu büyük yıldızların içinde nüklüer tepkimeler sonucu; Helyum, Karbon, Oksijen ve Atom numarası Demire kadar olan elementler enerji üreterek oluşmaya başlamış, Demir ve ötesi ağır elementlerse sadece Süpernova’lar yoluyla oluşup evrene yayılmışlardır. Su kuranda anlatılanın tersine evrenin oluşumundan yüzmilyonlarca yıl sonrasında birincil yıldızların patlaması sonucu oluşmaya başladı. Halende evrende su üretimi devam etmektedir. Günümüz bilimsel gerçeklerine göre evren oluşmadan önce Suyun veya başka herhangi bir maddenin olması mümkün değildir. Kuran’da anlatılan Arşın su üstünde olması hikayesinin bilimsel gerçeklerle yakından uzaktan alakası yoktur, Sümer dininden Museviliğe oradan da islama geçmiş bir mitolojidir.

2-Kuran’da Dünya ve Evrenin Yaratılış Aşamaları Bu konudaki bir başka bilimsel hata, Fussilet, 9,10,11,12. ve Naziat, 27,28,29,30,31,32,33. ayetlerinde ortaya çıkmaktadır. Bu ayetlerde anlatılan yaratılış Dünya merkezli Evren modelidir Çünkü 7.yüzyıl insanlarına göre, evrenin merkezi Dünya’dır. Evren (ya da âlemler) dediğimiz şey, ‘Dünya+Gökler’ şeklindedir. Yani Dünya bir merkezdir ve gökler de bu merkezin etrafından uzayıp gitmektedir (7 kat olarak). Şimdi ilgili ayetlerden aşama aşama Dünya ve Evrenin yaratılışını inceleyelim. Fussilet-9 “De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” Kuranda anlatılan Dünya merkezli evren modeline göre yaratma eylemine öncelikle yerden yani dünyadan başlandığını, şu anda üzerine ayak bastığımız toprağı düzenlemeden iki günde yaratıldığını iddia etmektedir. Fussilet-10 “O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” Hemen yerin oluşum aşamasından sonra sabit dağlar yerleştiriliyor ki, aslında dağların oluşumları kısa zaman aralığında gözlemlenemese de, uzun zaman aralığında dağların plaka hareketleri sonucu oluştuğu bilinmektedir. Tabi bunu o dönemin insanlarının bilebilmesi imkansız, insanlık tarihi dağların evrimini gözlemleyemezdi. Bu nedenle bu ayette dağlar şuanki halleriyle oluşturulmuş ve sabitlenmiş olarak anlatılmaktadır. İki günde yeri tam anlamı ile yarattığını söyleyen Tanrı allah, bir de dört günde her türlü gıda ile o dünyayı donattığını yani yeryüzündeki hertürlü canlı ve cansız varlıkla donattığı vurgulanmaktadır. 207


Fussilet-11,12 “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir.” Evet işte buradaki aktarım gerçekten, diğerinden tamamen farklı, yerlere geliyor. Bu aşamada, iki günde yaratılan 7 gök kavramı en yakın gökleri bozulmayan yıldızlar ile donatan tanrıya adanıyor. Mülk-5 “Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık. “ Bu ayette ve önceki ayetlerde Tanrı Allahın önce yerde ne varsa hepsini yarattığını ve sonra yedi göğü düzenlediğini, enyakın gökü de kandil (yıldız) lerle donattığını anlatılmaktadır. Bu anlatımdan bize en yakın gökün tüm evren olduğu anlaşılmaktadır. Bize en yakın kandil (yıldız) 4,5 ışık yılı En uzak kandil (yıldız) ise 13,7 milyar ışık yılı uzaklıktadır. Üstelik bu yıldızların şeytanların atış taneleri olduğuda vurgulanmaktadır.. Bu gök taşları ile yıldızların karıştırıldığının da kanıtıdır. Günümüzde bile göktaşı düştüğünde yıldız kaydı denmektedir. Tabi Tanrı Allahın yıldızların ölümünden ve evrendeki sürekli değişimden haberi yok, evrenin yukarıda duran kat kat kubbeler olmadığı konusunda da bilgisi yok. Onları şeytana atılmalık parçacıklar, ve geceleri aydınlatan kandiller olmaktan ötede görebilecek bir düşünce de yok. Bu ayetlerde anlatılan Evren Modelini böyle resmedebiliriz:

208


Konuyu özetleyecek olursak Fussilet-9 ayetinde önce dünya yani yer yaratılıyor, Fussilet-10 ayetinde bu yerin üstündeki dağlar, kıtalar, okyanuslar ve hertürlü canlı yaratılıyor, ensonunda Fussilet-11,12 ayetlerine göre de 7 kat Gök Yüzü yaratılarılıyor. Dünyaya enyakın Gök ise Mülk-5 ayetine göre kandillerle (yıldızlarla) donatıyor. Resimle beraber okunursa gerçek görülebilir. Yukardaki çizim Aristotoles’in Evren Modelini yansıtmaktadır, İşin daha ilginç olan yönü Kuran’da anlatılan Evren modeli bu çizimde gösterilen Aristotoles’in Evren modelinden çok daha ilkeldir. Çünkü Kuran’da anlatılan düz Dünya modelidir, Kuran’da Gaşiye-20 ayetinde yeryüzünün yayılıp düzleştirilmiş olduğu, bu düz yeryüzünün altının ve üstünün de Talak-12 ayetine göre Yerler ve Gökler şeklinde 7’şer kattan oluştuğu anlatılmaktadır. Talak-12 “Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Allah’ın emri bunlar arasından inip durmaktadır ki, Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” Fussilet Suresinde ortaya konan başka bir hata da gün sayısında ki tutarsızlıktır. Anlatılan günleri toplayınca yaratılış sürecinin sekiz gün olduğu ortaya çıkmakta, bu da diğer ayetlerle çelişmektedir. Ancak İslam alimleri bu meseleyi de şöyle çözme yoluna giderler; ”Zikredilen dört günün içerisinde ilk iki gün de vardır. Yani iki günde yer, iki günde yeryüzündeki dağlar, bolluk ve bereket (yani yer ile gök arasındakiler), son iki günde de gökler yaratılmıştır.” Biz burada ”8 gün mü, 6 gün mü?” tartışmasına girmeden İslam alimlerinin bu yorumunu esas alalım. Bir diğer detaylı anlatım Naziat suresidir. Bu surede yerin yaratılış aşamalarından şöyle bahsedilmektedir: Naziat-27,28 “Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. “ Fussilet suresinde Tanrı Allah duman halindeki gökleri son 2 günde yöneldiğini anlatmakta, bunu Naziat-27, 28 ayetlerinde ki ifadelerle birleştirdiğimizde önce dünyanın yartıldığı, ardından göklerin kubbe misali yükseltildiği anlaşılmaktadır. Gördüğümüz herhangi bir direk olmadan bu şekilde yükseltilen gökler son 2 günde şekillendiriliyor ve düzenleniyor. Naziat-29,30 “Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir.” Yükseltme yani düzenlenme aşamasından sonra, gece ve gündüzün yaratıldığı anlatılmaktadır, buradan Güneşin ve ayın dünyadan daha sonra yaratıldığı rahatlıkla anlaşılabilir. Bütün bu ayetlerde Dünya merkezli Evren modelinin anlatıldığı açıktır. Bu ayete göre insanlık için kurulan Evren, sabitlenen yerden sonra göğün yükseltilip şekillendirilmesi ile hayata geçiriliyor. Bu ayetlerde Fussilet Suresinin ayetlerindeki anlatımlarla çelişkili şekilde göklerin ve yerin aynı anda yaratıldığı sonra, göğün yükseltilip bina edilip düzenlendiği, ardından düzensiz olan yere tekrar dönülüp yerin yayılıp düzenlendiği anlatılıyor. Bu ayetlerde; Arapların çadır 209


kurma stili dik direkleri çek bezi sonra gir içine dilediğin gibi döşe mantığını açıkca görmekteyiz. Naziat-31,32,33 “Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için yapmıştır.” Bu aşamada Tanrı allah doğrudan suyu çıkartıp dağları yerleştirdiğini, otlaklar meydana getirdiğini anlatıyor. Kısacası canlı, cansız dünya yüzeyindeki herşeyin evrimsel süreçleri ve oluşum aşamaları esgeçilerek doğrudan dağları ve hertürlü canlıyı dilediği gibi bir parmak tıklatması ile oluşturan tanrı modeline anlatılıyor. Birdiğer anlatımda Bakara-29. Ayetinde yapılmaktadır. Bakara-29 “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.” Bu ayette Dünyayı insanlar için yarattığını anlatırken Evren ve yıldızların oluşum basamaklarını, insansız milyarlarca yıl yaşıyan canlıları, ve oluşum süreçlerini gözardı edmektedir. Bu ayettende anlaşılacağı gibi önce dünya yaratılmakta sonra gökler düzenlenmektedir. Buraya kadar anlatılanlardan allahın evreni yaratma sırası şöyledir: -Bütün dünya 2 gün (devir) -Yeryüzü ve dağlar 2 gün (devir) (ayet 4 gün der ama biz kıvırmayı doğru kabul edelim) -7 Kat gök 2 gün (devir) yani bütün evren ve içindeki galaksiler yıldızlar vs. Evrende 250 milyardan fazla galaksi var. Bunlar 2 gün, dağlar 4 gün umarım saçmalığın boyutunu anlamışsınızdır. Yukardaki anlatılanları daha iyi anlamak için bilimsel gerçeklere de bakmalıyız. Evrenin oluşumunu sağlayan Büyük Patlama (Big Bang) günümüzden yaklaşık 13.7 milyar yıl önce meydana gelmiştir. Evrendeki herşey ve zamanın kendiside bu andan itibaren varolmuştur. İlk patlama anında ve sonrasında Evrende oluşan ilk maddeler büyük oranda Hirojen ve az miktarda da Helyum gazlarıdır. Zamanla soğuyan ve genişleyen Evren’nin içinde patlamadan yaklaşık 500 milyon yıl sonra Hidrojen ve Helyumdan oluşan gazlar kütle çekim enerjisi ve dönmelerinden kaynaklanan manyetik etkinin de yardımı ile yoğunlaşarak ilk Yılzdızları, Galaksileri ve değişik gök cisimlerini oluşturturmuşlardır. Oluşumunu tamamlayan birincil yıldızların içinde üretilen ve süpernova patlamalarıyla uzaya saçılan ağır metal yönünden zengin gaz ve toz bulutlarından ikincil yıldızlar oluşmuştur. Bizim Güneşimiz de ikincil yıldızlardan biri olarak zamanımızdan 4,5 milyar yıl önce oluşmuştur. Güneşimizi oluşturan gaz ve toz bulutu kütlesinin yaklaşık %99,8 lik kısmı güneşte toplanırken artakalan maddeden diğer güneş sistemi cisimleri ve dünyamız oluşmuştur. 210


Kuran’da anlatılan 6 günde yaratılış mitolojisi ve bilimsel verilerin karşılaştırması göstermektedir ki kuranda anlatılan bu masal günümüz Astronomi Bilminin ortaya koyduğu evrenin oluşum modeliyle taban tabana zıttır. Evrenin altı günde yaratılışı hikayesi Kuran’a daha eski mitolojilerden girmiş bir efsanedir Burada anlatılan 6 günde yaratılış dünya merkezli evren modelidir. Üstelik çağının bile bilimsel seviyesinin gerisindedir. Evrenin oluşum aşamalarını Karşılaştıralım: Bilimsel Gerçek Önce evren (Büyük patlama) Sonra güneş sistemi Sonra dünya ve üstündeki herşey Kuran’da Önce dünya Sonra yerkabuğu ve üstündeki dağlar Sonra 7 kat gökyüzü yani tüm evren Böyle bir mantıksızlık elbette kabul edilemez. Tabi Muhammed, evren hakkında detaylı bilgi sahibi olsaydı ve Dünya’nın evrendeki konumunu bilseydi, bu ayetleri bu şekilde yazmazdı. Ama o dönemde bunu bilmemesi ve böyle bir hata yapması son derece normal. Gördüğünüz gibi, Kuran, 7.yüzyıl bilgileriyle yazılan bir kitaptır. 7.yüzyıl insanlarına göre; Tanrının, dünyayı ve gökleri ‘birkaç günde’ yaratmıştır. Bu durumdu. Gökleri 2 günde yaratıp, Dünya’yı 4 günde yaratmasına da inanılabiliriz. Ancak günümüzde evrenin varoluşu bilimsel kanıtlarla net olarak ortaya konmuş durumda, ne yapılırsa yapılsın, bu ayetlerdeki bilimsel hataları örtmek mümkün değildir. Dinin her tarafı tutarsız ama ne söylersek söyleyelim, inançlı insanlar kıvırmayı akıldan saydığı sürece gerçeklerden kaçmayı sürdüreceklerdir. Modern bilimin bulguları netleştikçe, dindar zümreler, kıvırma sanatında hep üst basamağa geçip, kitapsal yazıtlarını mümkün olduğunca eğip bükeceklerdir. Mecazcı tanrı, çocukça oyunlar oynuyan tanrı, hikmetçi tanrı, kuantumcu tanrı, fizikçi tanrı, nice tanrı modelleri üretilecek ama tanrı bir hikaye olmaktan öteye gidemeyecektir. Kuran’ın en büyük şansı anlayarak okunmamasıdır. Çoğu dindar bir kere bile anlayarak okummıştır.

3-Kuran’daki “6 gün” kavramı Kuran’a göre yer ve gökler 6 günde yaratılmıştır. Yukarıda detaylı olarak anlatılan 6 gün’de yaratılış olayında ki GÜN kavramı ne ifade ediyor şimdi onu görelim. 211


Araf-54 “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” Secde-4 “Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?” Tabi ki böyle bir bilgi, bilimsel verilere aykırıdır. Dünyanın 6 günde yaratılması/oluşması gibi bir durum söz konusu değildir. Hâl böyle olunca, Müslümanların savunma taktikleri devreye giriyor. 1-‘Bu ayetlerdeki “gün” kelimesi “evre/dönem” anlamına gelir.’ savunması Yukarıda gördüğümüz ayetlerin tümünde ‘eyyâmin’ kelimesi kullanılmıştır ve ‘gün’ anlamına gelir. Şimdi durum buyken, ‘eyyamin’ kelimesinin ‘çok anlamlı’ olduğunu düşünebiliriz. Yani belki sadece ‘gün’ anlamına gelmiyordur, aynı zamanda ‘evre/dönem’ anlamına da geliyordur. Bu konuda emin olmak için, karşılaştırma yapmak gerekiyor. a).Kuran’da ‘eyyamin’ kelimesinin geçtiği başka ayetler Fussilet-9, 10 “De ki: Gerçekten siz, yeri İKİ GÜNDE yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam DÖRT GÜNDE isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” Fussilet-12 “Böylece onları, İKİ GÜNDE yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir.” En güzel örnek ‘6 gün’de yaratılışın detaylandırıldığı bu 3 ayette de ki ‘gün’ kelimesinin kulanımıdır. Bu ayetlerde gün kelimesi ‘eyyâmin’ ve ‘yevmeyni’ olarak geçiyor. İki kelimenin de aynı kökten geldiği ve farklı bir anlam ifade etmediği zaten görülüyor. Başka örneklere bakalım: Bakara-203 “Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah’ı anın. Kim İKİ GÜN içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönmek isterse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki hepiniz O’nun huzurunda toplanacaksınız.” Bakara suresinin 203. ayetinde de ‘yevmeyni’ kelimesi kullanılmış. Bu ayetteki ‘gün’ ifadesini ‘dönem/jeolojik evre/aşama’ gibi anlamlarda alabilir miyiz? Elbette alamayız. Al-i İmran-41 “Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum olacağına dair) bana bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlara, ÜÇ GÜN, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”

212


Maide-89 “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan ÜÇ GÜN oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riayet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz!” Hud-65 “Fakat Semûd kavmi o deveyi, ayaklarını keserek öldürdüler. Sâlih dedi ki: «Yurdunuzda ÜÇ GÜN daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız)!» Bu söz, yalanlanamayan bir tehdit idi.” Hakka-7 “Allah onu, ardarda yedi gece, SEKİZ GÜN onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.” Bakara-196 “…..Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam ON GÜNDÜR. ……….” Gördüğünüz gibi, bu ayetlerin tümünde ‘eyyamin’ kelimesi, bildiğimiz anlamda ‘gün’ olarak kullanılıyor. Zaten başka bir seçenek de yok. Demek ki Kuran’daki ‘eyyamin’ kelimesi sadece ‘gün’ anlamına geliyor. Peki, ‘6 günde yaratılış’ ayetlerinde hangi akla hizmet bunun manası değiştiriliyor? Bu düpedüz sahtekârlık değil midir? b).Kuran’da ‘evre/dönem’ anlamında kullanılan kelimeler Kuran’da evre/dönem/aşama/safha/periyot vb. anlamda kullanılan bir kelime yok. Ancak bu durum, ‘eyyamin’ kelimesinin ‘evre’ olarak da yorumlanabileceği anlamına gelmez. Tam tersine, bu durum; Kuran’ın ‘jeolojik evre’ gibi bir olgudan haberdar olmadığı anlamına gelir. Yukarıdaki tüm ayetlerde ‘gün’ kelimesi gerçek anlamda kullanılıyorken, sadece 7 ayette ‘özel olarak’ farklı bir anlamda kullanılması (yani yorumlanması), sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Mademki Arapça bu kadar zengin bir dildir, o halde ‘evre/dönem’ anlamına gelen farklı bir sözcük kullanılabilirdi. Mesela sözlüğe baktığımızda, şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz; evre / safha / aşama -> ‫ةلحرم‬ devir -> ‫لقن‬ dönem -> ‫ةرتف‬ gün -> ‫موي‬ Var mı bir benzerlik? Yok. Demek ki Arapçada ‘gün’ ile ‘evre’, aynı şey değil. Buradan anlıyoruz ki, Kuran’daki ‘6 gün’ ifadesi, bildiğimiz anlamda ‘6 gün’dür. Yani ‘144 saat’ olan 6 gündür. Aksini her kim iddia ederse etsin, yaptığı şey sadece yorum hilesidir. 2-‘Allah katında 1 gün, dünyada 50000 yıldır. Bu yüzden 300000 yıl buluruz.’ savunması

213


Tabi durum böyle olunca, geriye tek bir savunma kalıyor. O da ‘Allah katı’ndaki gün ile dünyadaki ‘gün’ün aynı olmadığını öne sürmektir. Buna da şu ayeti kanıt olarak gösteriyorlar: Mearic-4 “Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” Güya bu ayete göre, Allah katında 1 gün, dünya katında 50.000 yıldır. Bu durumda da yer ve gökler, 300.000 yılda yaratılmıştır. Öncelikle, neden bu ayetin kabul edildiği belli değil. Sonuçta, Kuran’da bu konuyla ilgili farklı ayetler de var: Hac-47 “(Resûlüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vâdinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” Secde-5 “Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine çıkar.” Yani neden 1.000 yıl olan ayetler baz alınmıyor da, 50.000 yıl olan ayet baz alınıyor? Acaba işlerine öyle geldiği için mi? Burada da tamamen keyfi davranıldığı ortada. Farz edelim ki 300 bin yıl olsun. Bu açıklama yine bilimsel olamaz. Çünkü Dünyanın yaşı 4.5 milyar yıl civarı, Evrenin yaşı ise 13.7 milyar yıl olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu demektir ki, dünyanın yaratılması için yaklaşık 9 milyar yıl zaman geçmiş. Yani 300.000 yıl iddası çok komik kalmakta, ama yine de, ‘6 günde yaratılış’ ayetlerindeki ‘gün’ kelimesinin ‘1000 yıl’ ya da ‘50000 yıl’ anlamına gelmesi imkânsızdır. Çünkü ‘eyyamin’ kelimesinin kullanıldığı diğer ayetlere bunu uygulayamazsınız. Acaba ‘3.000 yıl’ oruç tutabilecek bir insan var mı? Demek ki bu savunma geçersizdir. Maide-89 “……………yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan ÜÇ BİN YIL oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur………..” 3-Konuyla ilgili hadis:‘Ebu Hureyre anlatıyor: “Peygamber elimden tuttu ve şöyle dedi: Tanrı, Toprağı (yeryüzünü, CUMARTESİ yarattı. Toprağın üzerinde dağları da PAZAR günü yaptı. Ağaçları da PAZARTESİ var etti. Mekruhu (kötü olanı) da SALI GÜNÜ yaratmıştır. Nuru (ışığı) da ÇARŞAMBA günü… Hayvanları da, PERŞEMBE günü yaratıp yaydı. Adem’i yaratması da CUMA GÜNÜ İKİNDİDEN SONRA, ikindiyle gece arasında, cuma günü saatlerinden en son saatte oldu. Sonuncu yaratık olarak.”’ (Bkz. Müslim, e’s-Sahih, Kitabu Sıfaü’l-Munâfıkîn/27, hadis no: 2789; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/227.) Aclûnî, bu hadisi “Müslim’in, Neseî’nin ve Ahmed İbn Hanbel’in, Ebu Hureyre’den aktarıp yer verdiğini” belirttikten sonra, aynı konudaki açıklamayı içeren hadisin İbn Abbas’tan da aktarıldığını yazıyor. (Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/454-455, ha. 1241.) Gördüğünüz gibi, Muhammed de gerekli açıklamayı yapmış zaten. Ama illa ki bu hadisi kabul etmek zorunda da değilsiniz. Sonuçta ‘sadece Kuran’ı incelediğimizde de aynı sonuca ulaşıyoruz. Yani bu hadisin reddedilmesinin bir mantığı yok.

214


4-Bilginin kaynağı Tevrat: Pek çok konuda olduğu gibi, burada da kaynak Tevrat’tır. Yaratılış kitabında şunları okuyoruz: Yar 1: 31 Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu. Yar 2: 1-2 Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yar 2: 2 Tanrı yapmakta olduğu işi yedinci gün bitirdi. O gün işi bırakıp dinlendi. Gördüğünüz gibi; Tanrı, dünyayı 6 günde yaratmış ve 7. gün işini bitirmiş. Sonra da dinlenmiş. Buradaki ‘gün’ kelimesinin de bildiğimiz anlamda ‘gün’ olduğu ortada. Muhammed ise bunu Tevrat’tan almış ve Kuran’a olduğu gibi geçirmiştir.

4-Kuran’ın Düz Dünyası Günümüzde Müslümanların çoğunluğu Kuranda Dünyanın yuvarlak olduğu yazar der, fakat bu doğru değildir. Gerçekte ise İslami uygulamalar düz Dünya modeline göre düzenlenmişdir. İslamda ki ibadetlerin doğru düzgün uygulanması için Dünyanın düz olması gereklidir. Hûd-114 “Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın kısmında namazı ikame et. Muhakkak ki haseneler (kazanılan dereceler), seyyiati (kaybedilen dereceleri) giderir. İşte bu, zikredenler için bir öğüttür.” İsrâ-78 “Güneşin dönmesinden, gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Fecrin Kur’ân’ını (fecr vakti okunan Kur’ân’ı) ikame et (yerine getir)! Çünkü fecrin Kur’ân’ı şahitlidir.” İsrâ-79 “Gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafile (ilâve) olarak O’nunla (Kur’ân’la) teheccüd namazı kıl! Rabbinin seni Makam-ı Mahmut’a beas etmesi (ulaştırması) yakındır.” Ayetlerde görüldüğü gibi Kuran’da Namaz ibadeti Güneş ışığı baz alınarak düzenlenmiş bu nedenlede Kutuplara yakın bölgelerde yaşayan bir Müslüman’ın Kuran’nın hükümlerine uygun günde 5 vakit namaz kılması mümkün değildir. Kutuplarda Altı ay içinde bir kere akşam bir kere de sabah olacaktır.Yani Altı ayda birer kez sabah ve akşam namazı kılınabilir. Özetle Kuran’da yazan namaz hükümleri Küre şeklindeki Dünya yüzeyinin tamamında uygulanamaz. Bu hüküm ancak düz Dünya modelinde doğru olarak uygulanabilir. Bakara-149 “Nereden yola çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu talimat elbette sana Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. (Biliniz ki,) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” Gene ayette görüldüğü gibi Namaz kılanların Kabeye dönerek namazlarını kılması istenir. Oysa Dünya küre şeklinde olduğundan kabeye dönülemez. Mekkeye çok yakın yerler harici Nereye dönerseniz dönünün sonuçta önünüzde uzay boşluğu olacak, Gerçekte ne Kabe, neden önceki kıble Kudüs karşında olmayacktır. Kabe’ye yada ilk kıble Kudüs e dönerek ibadet etmeye çalışmak o devirlerde Dünyanın düz olarak bilindiğinin ve Kuran’nın da bu mantıkla yazıldığının kanıtıdır. 215


BAKARA-187 “……… Fecr vaktinde beyaz iplik, siyah iplikten tebeyyün edinceye (size belli oluncaya, gündüzün aydınlığı, gecenin karanlığından sıyrılıncaya) kadar yeyin ve için. Sonra orucu geceye kadar tamamlayın. ……….” Dünyanın düz olduğu düşünülerek düzenlenen bir İslam emri de oruçtur. Mekke çevresinde olduğu gibi her yerde gece gündüz eşit düşünülerek nasıl oruç tutulacağı belirlenmiştir. Kutuplarda altı ay gece altı ay gündüz olduğu için Kurandaki ilgili ayete göre orucun başlaması ve bitmesi mümkün değildir. Dünyanın yuvarlak olduğu bilinseydi kutup bölgelerine yakın yaşayan insanların açlıktan öleceği bilinirdi. Tabi ki Kuran’nın bütün namaz, oruç ve Kible olarak Mekkeye dönülmesi gerektiği hükümlerini gözardı ederek; Bir Müslüman Oralarda (kutup bölgeleri) ve Dünyanın genelinde Namaz kılabilir, Kabeye dönülebilir ve oruçda tutulabilir ama tam olarak kurana uyulamadığı için yapılan bütün bu ibadetlerin gerçekte dinsel bir anlamı kalmayacaktır. Bütün bunlara ilave Kuran’da da Dünya düz olarak tarif edilmektedir. Kuran’da Dünyanın yayılıp döşendiği yazmakta, yayılıp döşenen bu Kuran Dünyasının doğu ve batı sınırlarının olduğu, iyice uzaklaşılırsa bu sınırlara varılabileceği ve Bu kenarlardan aşağıya düşmeden geçebilmek için büyük güç lazım geldiği ayette anlatılmaktadır. Rahman-33. “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.” Kurana göre Güneş belli bir yol üzerinde gider. Güneş doğudan doğar ve Uzunca bir yol izleyerek batıdan batardı. Buyüzden Arapların dünyası iki yönlüydü. Sadece iki yönü olan bir Dünya yuvarlak olmaz. Sadece bu iki yönün ve kenarların kuranda yazılı olması Dünyanın döşek gibi düz düşünüldüğünün kutupların bilinmediğinin kanıtıdır. Bu anlayışı yansıtan başka ayetlerde vardır. Şuara-28 “Musa devamla şöyle söyledi: «Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.” Yine bu ayete göre, biri doğuda, diğeri batıda iki sınır bölgesi vardır. Tanrı Allah da bu sınırlar arasında kalan herşeyin ilahıdır. Bu da, “dünyanın en doğusu” ve “dünyanın en batısı” olduğuna inanıldığını ortaya koymaktadır. Kehf-86 “Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar buldu.Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.” Kehf-90 “Güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman onu (güneşi), ondan (güneşten) korunacak bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken buldu.” Bu iki ayete göre de gün içinde Güneşimiz, Dünya’nın bir ucunda doğuyor, gök kubbe boyunca yükseliyor ve diğer ucunda da batıyor. Yani Kurana göre Dünyamızda “Güneşin doğduğu ve battı uçlar mevcut. Dünyanın bu uclarına kadar giden olursa (Zülkarneyn gibi) Güneş’in doğduğu ve battığı noktaları görebiliyor, hatta Güneş’i “kara bir balçıkta” batarken

216


izleyebiliyor. Bu ifadeden Kuran ve islamın Dünya yı tepsi veya döşek gibi düz sandığı net olarak anlaşılmaktadır. Şems-6 “Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun” Kuranda hiçbir yerde “Dünya yuvarlaktır” “Dünya Güneşin etrafında dönmektedir “diye de bir cümle bulamazsınız. Yayıp döşedik cümlesi yazar. Dünya yuvarlaktır cümlesini yazmaz. Nedense! Kasas-2 “Bunlar apaçık kitabın ayetleridir” Enam-3 “Kitapta biz, hiçbir şeyi eksik bırakmadık…” Kuran’da herkes anlasın diye hiçbir şeyi eksik bırakılmadı ve apaçık kitabın ayetleridir diye yazar. Oysa mealciler pekçok ayeti içindeki akıl dışı ve bilim dışı şeyleri görmeyelim diye gerçek anlamından farklı meal ederler. Diğer yandan Müslüman insan dürüst ve ahlaklı olur şeklinde hikayeler anlatıp, iyi ahlakın Müslümanlıktan kazanılan bir özellikmiş gibi bahsederler. Oysa enbaşta kendileri doğruluk ve dürüstlük gibi erdemleri kuranı meal ederken gözardı etmektedirler. Bir çok mealde kelimelere olduğundan farklı anlamlar vererek, kuranın çağdışı, akıl dışı ve bilim dışı yönlerini gizlemekteler. Bu meal hilelerine dayanarak da dindarlar; Evrenle, gezegenlerle ve Dünyanın yuvarlaklığıyla ilgili içinde birşeyler bulabilirmiyiz diye meal hilelerinin de yardımıyla çabalamaktadırlar Nekadar meal numarası yapılırsa yapılsın Kuran’da ki düz Dünya ve dünya merkezli evren anlayışı gizlenemez haldedir. Bu konuya ve “Meal numaraları ile Kuranda ki açıklar kapatılıyor” iddamıza birkaç örnekle açıklık getirelim; Gâşiye-20 “Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!” diyanet çevirisi böyledir. Gelin şimdi de Gâşiye suresi 20. ayetinin Arapcasına bakalım; “Ve ilel ardı keyfe sutıhat.” burada geçen “sutıhat” kelimesi “yayıp-döşedi” şeklinde çevrilmiş. Halbuki, kelimenin Türkçe tam karşılığı ise “satıh yapılmış, düzleştirilmiş” şeklinde olmalıydı. Ayette bulunan kelimelerin Türkçe karşılıkları; 1.ve ilâ el ardı: ve arza, yeryüzüne 2.keyfe: nasıl 3.sutıhat: satıh yapılmış, düzleştirilmiş Ayetin gerçek meali ise “Ve yeryüzüne, nasıl düzleştirilmiş (bakmıyorlar mı)?” olmalıydı. Neden yirmi küsûr mealde ilgili kelime “yayıp-döşedi” diye meal edilir? Bakınız Nâziat 30 şöyle der. Nâziat-30 “Bundan sonra da yeryüzünü döşedi.” Arapçası: “Vel arda ba’de zâlike dehâhâ.” 1.ve el arda: ve arz, yeryüzü 217


2.ba’de: sonra 3.zâlike: bu 4.dehâ-hâ: onu yayıp döşedi Görüleceği üzere “Dehâ-ha” kelimesi “yayıp-döşemek” olarak çevriliyor. Yâni ilgili kelimenin ilk/esas anlamı bu. Oysa Gaşiye suresi 20 ayette kullanılan “Sutıhat” kelimesi ise “Düzleştirmek” anlamına gelmektedir ve ayet meal edilirken düzleştirilmiş olarak kullanılması gerekirdi. Ey mealciler ve tefsirciler; madem samimi olarak inanıyorsunuz neden inandığınız ve tapındığınız Tanrı Allah’ın “düzleştirdi” dediği yeri “yayıp döşedi” diye çeviri cambazlığı ile farklı anlam veriyorsunuz? Bu inandığınız Tanrının açık inkarı değilmidir? Tefsir farklılıklarına bakalım; Nâziât Suresi 30. Ayet Eski Tefsirleri: Taberi, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Kabe, dünya yaratılmadan iki bin sene önce su üzerinde dört direk üzerine kuruldu. Sonra yeryüzü kabenin altından yayıldı” [Hasen. Taberi (3/61, 24/208)] Katade dedi ki: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” dehâhâ; yayıp sermek demektir. [Hasen. Taberi (24/210)] Nâziât Suresi 30. Ayet Yeni Tefsiri: Prof. Dr. Süleyman Ateş şöyle diyor: “Hasılı dahv döşemek, düzeltmek demek ise de sadece basit bir döşemek ve düzeltmek değil, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek anlamını verir ki bu ayetten Yeryüzünün yuvarlak yaratıldığı anlamı çıkar.” (Yüce Kuran’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, cilt 10, sy 308) Bazı ilahiyatcılar tefsiler arasında ki bu farklılığı, “İslam ulemâsı, ortaçağın hâkim kültürü nedeniyle, Dünya’nın düz olduğuna dâir, Kur’andan delil getirme çabası içindeydiler” şeklinde açıklama çabasına girmektedir oysa ayetlerin gerçek anlamlarından farklı meal edilmesi geçmiş tefsirlerin Kurana göre doğru olduğunu ortaya koymaktadır. Arapçada bir kelimenin dört beş farklı anlamından faydalanarak, teknolojik gelişmelere göre âyetlerin anlamları ile oynamak ve “Bak gördünüz mü, Kur’an bunu 1400 sene evvel bildirilmiş” şeklindeki ‘Mûcize’ üretmenin amacı nedir? Bu kendini ve çevreyi kandırmak değilmidir? Mâlûm Kur’an’ın yazıldığı dönem ortaçağdır ve o dönemde insanlar dünyayı düz olarak biliyorlardı. Eğer bu telâşınız bir ‘açık kapama’ ameliyesi ise, Kur’andaki hatâları kapatmaya çabalarken; mantık olarak inandığın tanrıdan da şüpe ettiğini ortaya koymuş olmuyormusun? Eğer Tanrı Allaha samimi olarak inanmış olsaydın onun sözlerini değiştirme ihtiyacıda duymazdın. Kuran’da Dünyanın düz tasvir edildiği diğer ayetlere bakalım 218


Zariyat-47 “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.” Zariyat-48 “Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.” Kaf-7 “Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik.” Rad-3 “O, yeri yayıp döşeyen, orada dağlar, nehirler meydana getiren, orada her türlü meyveden (erkekli-dişili) iki eş yaratandır. O, geceyi gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır.” Bu ayetlerde “yerin” döşendiği, yani bir döşek gibi serildiği, yayıldığı anlatılmaktadır. Ayetlere önyargısız bakanlar bu cümlelerden “Kuran’da Dünya’nın düz tarif edilmiş” sonucuna ulaşacaktır. Aynı anlayış diğer bazı ayetlerde de ifade edilmiştir. İlkel çağların Evren ve Dünya anlayışından başka Bir şey olmayan Kuran’daki anlatımlarda Dünya uçsuz bucaksız uzayda herhangi bir gök cismi değil, aksine evrenin merkezidir. Üstelik Dünya’nın üst tarafı “7 kat Göklerden” alttarafı da benzeri şekilde “7 kat Yerlerden” oluşan döşek gibi yayılıp, uzatılmış ve üstü döşenmiş düz bir yüzey olduğu sanılıyordu. Arabistan’da yaşayan 7.yy insanı için dünya “düz” görünür. Girintileri ve çıkıntıları olabilir, fakat uzatılmış ve yayılmış düz bir yüzey olduğu düşünülürdü.. Kuranda yaydık döşedik yazarak çünkü İslam ve kurana göre dünya yuvarlak olmadığı gibi tam düz de değildir. Bunun neden böyle düşünüldüğünü Taha 106-107 ayetleriyle açıklamak kolaydır. Taha-106 “Onların yerlerini dümdüz, boş bir alan hâlinde bırakacaktır.” Taha-107 “Orada hiçbir çukur, hiçbir tümsek göremeyeceksin.” Yukarıdaki ayetler kıyamet gününde yeryüzünün nasıl olacağını anlatır. Bu ayetlerde görüleceği üzere Dağlar, Tümsekler ve çukurlar yok olacak ve Dünya dümdüz olacaktır. Görüldüğü gibi Kuranda Dünya düz yazmasını engelleyen çukurlar ve tümseklerin olmasıdır. “Dünyayı döşek gibi yaydık” sözü Dünyanın şeklini ”düz” den daha iyi anlatabildiği için tercih edilmiştir. Çünkü döşek tam dümdüz değil biraz pürüzlü yüzeye sahiptir. İnişleri, çıkışları vardır. Örneğin Dağlar yeri çadır gibi sabitlemek için çakılmış kazık görevi yapmaktadır. NEBE-6,7 “Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?” Hicr-19 “Yeri uzatıp yaydık, orada sabit dağlar yerleştirdik ,yine orada miktarı ve ölçüsü belirli şeyler bitirdik.” Söylenmek istenen yatak gibi düz olan Dünyanın sabitlenmesi işlemidir. Kurana göre dağların görevi yayılıp düzleştirilen döşeğin (yer yüzünün) dürülmesini önlemektir. Lokman-10 “O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik.” 219


Araplar, gezgin tüccar hayatı yaşadığından, halı, döşek gibi düz şeylerin sert hava koşullarında hareket edebileceğine dikkat etmişlerdir. Dolayısıyla bu cisimler, bir yere sabitlenmeli, saplanmalı ki sarsılmasın ve dürülüp bozulmasın. Bilimsel gerçeklerse Kuran’ın söylediğinin tam tersidir. Biliyoruz ki, Dünya; zaten yayılmış haldeki maddenin kütle çekimi etkisi ile biraraya gelmesinden oluşmuştur. Yani aslında dünya “yayılmamış” tam aksine bir araya toplanmıştır. Dünyadan yani yeryüzünden bakıldığında heryer dümdüz bir tepsi gibi görünecektir elbet. Dikkat ederseniz zaten bütün kutsal kitaplar yeryüzünden bakışla anlatılmış, dolayısıyla dünyada düzdür demişlerdir. Tekvir-1, 2 “Güneş, dürüldüğü zaman, Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,” Dünyanın düz olarak düşünülmesini bir kenara bırakırsak Kuranda ve İslamda güneşin küre şeklinde olabileceği de düşünülememiştir. Defterini dürmek diye bir deyim vardır. Güneş küre olarak bilinse nasıl güneşin dürülmesinden söz edilebilir. Ancak düz yüzeyi olan nesneler dürülebilir. Dürüm yapılabilir. Siz hiç Top’unu dürdüm dendiğini duydunuz mu? Yufka dürülür. Halı dürülür. Döşek dürülür. Top dürülemez. Gök kubbe dürülemez. Ancak düz yer dürülüp yayılıp döşenebilir. Güneşin bile düz olduğunu düşünen İslam ve Kuranın Dünyayı yuvarlak olarak görebilir mi? Suudi Arabistan’ın baş müftülerinden Şeyh Abdül Aziz Bin Baz’ın fetvası şöyle: “Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete düşmüş olur. Çünkü bu iddia hem Allah’ın, hem Kuran’ın, hem Peygamber’in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne ala! Aksi takdirde kafir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür. Eğer ileri sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler, denizler bir kararda kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıble’nin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi” (Kaynak: “Dünya’nın Sakin Güneş’in Hareketli Olduğuna ve Gezegenlere Çıkmanın İmkansızlığına Dair Akli ve Hissi Deliller”adlı kitabı.1975) Müslüman halk ve İslamcılarda bundan farklı düşünmüyorlardı. Bunu yadırgamıyoruz yerçekimi denen kanunu bilmeyen her insan aynı şekilde düşünür. Yerçekimini bilmeyen insanlar. Dünya yuvarlak olursa Dünyanın alt tarafında olanlarının düşmeleri gerekir diye düşüneceklerdir. Böyle düşünülmesi gayet doğaldır. Bilimle uğraşmayan insanların düşüncesi bu şekildedir. Kuran’da yazan tüm bu ayetlerden çıkarılacak sonuç; Dünyanın düz bir şekilde yayıldığını, Gökyüzünün düz bir sayfa kağıdı gibi dürülebileceğini, Göklerin (veya evrenin) yükseltildiğini, Güneşin doğduğu ve battığı “belirli iki nokta” olduğunu ve En doğu vede en batı arasında kalan yerin “en büyük uzaklık” olduğunu anlatmaktadır. Bütün bu anlatımlar küre şeklinde bir Dünyada ve günümüz astronomi bilminin ortaya koyduğu Evren gerçekleri ile açıklamak mümkün değildir. Bu ayetlerin mantıklı açıklaması ise Kuran’da Dünya merkezli Evren ve düz Dünya modelinin anlatıldığıdır.

220


09- BİLİM VE İSLAMİYET 1-Bilimsel Kanıtlara Göre Evren, Dünya ve Canlılar Bilim deneylerle doğruluğu ispatlanmış gözle görülür elle tutlur yada deney araçları ile doğrudan yada dolaylı olarak varlığı fiziksel olarak kanıtlanmış gerçeklere dayanır ve böyle ilerler. Bugune kadar ve muhtemelen sonsuzluğa kadar ne Tanrı nede melek cin gibi hayali varlıklar ispatlanmadı ve ispatlanamaz. Bunlar bilimin anlayışına tersdir. Bugüne kadar bilim din sayesinde değil dine rağmen gelişmesine devam etmiştir ve edecektir. Evrenın buyuklüğüne bakan biri dinlerin saçmalık olduğunu rahatlıkla anlayabilir. Evrenin yaşı : 13.7 milyar yıl Evrenin çapı (bilinen) : 94 milyar ışık yılı Dünyanın yaşı : 4.5 milyar yıl İlk canlılar : 3.8 milyar yıl İlk gelişmiş canlılar : 600 milyon yıl İlk ilkel insan : 3.2 milyon yıl İlk modern insan : 200 bin yıl İlk semiavi din : 3.250 yıl Gördüğünüz gibi İnsanlık tarihinin ancak 0,001 süresince dinler mevcut. Bu süreden öncesi dönemlerde ise insanlar tam anlamıyla doğanın bir parçası. Dinler ancak insan bilincinin gelişimi sonucunda oluşmaya başlamış ve yazının icadından sonrada günümüzde inanılan dinler şekillenmeye başlamıştır. Dinlerin gerçek dışı olduğunu sanırım bundan daha net hiçbirşey anlatamaz. Tanrı varsa bile neden insanlarla iletişime geçsin? Üstelik tanrının ne varlığı neden yokluğu ispatlanamaz. Tanrı kavramı ile ilgili bir arkadaşımız bir paradoks yazmıştı; Tanrı varsa ve herşeye gücü yetiyorsa kendinden daha güçlü bir tanrı yaratamaz mı? Tanrı varsa ve sonsuz gücü varsa sonsuz başka varlıklar da yaratabilir. Böyle iç çelişkiler taşıyan bir kavram olamaz bunun çıkışı belkide evren tanrıdır. Çünkü evren içinden yeni evrenler oluşabilir ki bilim çoklu evrenler kavramını ortaya atmaktadır. O zaman yaratıcı evrense bilinçsiz olmuş olur ve insanlarla iletişime geçemez. Bilinçsiz bir güce zaten Tanrı denemez. Yada tanrı diye bişey yok ki diyerek kestirip atmak gerekir bence mantıklı olanda bu. Olmayan bişey iletişime geçebilir mi? Ölüm Nedir?

221


Bilincin yok olması (bizi biz yapan herşey düşüncelerimiz karakterimiz anılarımız bunlar beynimizde biyolojik yöntemlerle depolanan bilgidir) ki insanların ruh diye tanımladığıda bu olsa gerek. Bedeninde biyolojik ve kimyasal dönüşüme uğraması (örneğin bedenin yakılması kimyasal dönüşüm ve bedenin çürümesi biyolojik dönüşüm) Ölümden sonra hayat veya ölümsüzlük diye bişey yoktur. Ölümsüzlük eğer yaşlanmayı durduracak bilimsel gelişmeler olursa belki mümkün olabilir, ama ölümden sonra hayat yoktur.

2-Müslüman Mantığı ve Bilimsel Düşünce Dindardaki zihniyet öyle terstir ki, bir cümleden ne anlaşılacağı ve cümlenin doğru olup olmadığı, cümleyi söyleyen kişiye bağlıdır. Yoksa mantığa, akla, bilime, sağduyuya değil. Neyin doğru olduğuna baştan karar verilmiştir. Cümle bu karara göre test edilir. Karar cümlenin test edilmesinden sonra, bu testin sonucuna göre verilmez. Yoksa olur ya, maazallah, dogmalarıyla çelişen bir şeyleri kabul etmek zorunda kalabilirler. Öyle bir riske girilir mi hiç? Doğrunun ne olduğuna testten önce karar verirler. Ondan sonra da kalkıp dinin ne bilgilerinin, ne de yönteminin bilimle çelişmediğini söylerler. Kuran’a göre evren 6 günde yaratılmıştır dersin. Oradaki gün bizim bildiğimiz gün değil derler. Allah yeryüzünü yaygı gibi yayıp uzatmış, dağları da destek olsun diye direk gibi dikmiş kurana göre dersin. Bunlar mecazi anlatımlar, öyle değil o iş derler. Yakın göğü insanlar gece yön bulabilsinler diye yıldızlarla kandil gibi süslemiş ve bu gök boşluğunda kuşlar uçar kurana göre dersin. Yıldızlar için, yeryüzünden bakan insanin bakış acısından bir anlatım bu derler. Mantıksız bir yön bulmazlar, kuşların uçtuğu gökten ise uzayın değil, yakın atmosferin kastedildiği yorumunu yapıp, yine kendilerini rahatlatırlar. Âdem – Havva hikâyesine bakıp, Evrimsel gerçekleri eğer bilmiyorlarsa veya dini önderleri “Evrim yanlıştır” demişse, bu hikâyeyi olduğu gibi alır, yorumlamadan, ilk anlamıyla, olduğu gibi inanırlar ve bilimi reddederler. Yok, eğer, o kadar kati bir tutumları yoksa veya bu konudaki bilimsel bilgilerden biraz haberdarlarsa, o zaman ortaya evrim’in kuran’da da olduğunu söyleyen evrimci İslamcılar çıkar. Âdem ve Havva hikâyesini bu sefer sembolik, simgesel ve düz anlamıyla alınmaması gereken bir şey olarak yorumlarlar. Neyi düz anlamıyla alıp, neyi yorumlayacaklarına itiraz edilecek gerçeğin ne derece açık olduğuna göre karar verirler. Bilim bir şeyi artik şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir biçimde göstermişse, o konuda bilimle çelişen dini anlatımları yorumlayıp mecazlandırırlar. Eğer henüz bilimsel olarak o konuda kesinlik yoksa bağlayıcı bilgi yoksa o zaman dini anlatımı doğrudan alır, ilk anlamında diretirler. Bu zihniyet, öyle bir zihniyettir ki, “Ay beyaz peynirden yapılmıştır” diye bir cümle söylerseniz kendisine, bu cümleden ne anlayacağına cümlenin nereden alındığına göre karar verecektir: 222


Eğer bu cümlenin bir çocuk masalından alındığını söylerseniz, doğaldır, saçma zaten, masaldır deyip geçecek. Eğer cümlenin bir insanin iddiası olduğunu söylerseniz, bu kişinin bilgisizliğinden ve anti bilimselliğinden dem vuracak. Eğer cümlenin İncil’de geçtiğini söylerseniz, doğaldır, zaten tahrif edilmiş kitap diyecek. Eğer cümlenin Kuran’da geçtiğini söylerseniz, bu sefer “Acaba bu cümlede ne demiş olabilir?”, “Bu cümleyi nasıl anlamalıyım ki bilimle çelişmesin” diyecek. Ona göre de yorumlar yapacak. “Efendim, burada Ay’ın rengi ile ilgili sembolik bir anlatım yapılmakta, vs” tarzında yorumlama yoluna gidecektir. İste Müslüman mantığı böyle ters bir mantıktır. Bu kadar şartlanmış ve bu kadar anti bilimseldir. Bu yüzden Müslüman ülkelerden hiçbir bilimsel buluş çıkmaz. Hıristiyanların radikal kesiminden de aynı nedenle bilim insanı kolay kolay çıkamaz. Bilim adamları arasında yapılan anketlere baktığınızda, uzman bilim adamlarının ezici çoğunluğunun ya Ateist, ya Agnostik, ya da Panteist veya Deist olduğunu görürsünüz. Bu durumun sebebini anlamak zor değil. Çünkü Teist mantalitenin anti bilimselliği çok açık.

3-Belli Başlı Bilim Dışı Ayetler Kur’an’daki en önemli çelişki ve yanlışlar, bilimdışı ayetlerdir. 14 yüzyıl önce yazılmış bir kitapta bu tür hataların olması gayet doğaldır. Ancak bir kitabın Allah tarafından gönderildiği iddia edildiğinde, içindeki bilimsel çelişkiler normal karşılanamaz. Böyle bir iddiaya karşın bilimsel konularda tüm yazılanların doğru olması gerekir. Aşağıda örneklerini sunacağımız ayetler, o dönemin toplumlarında yeterince bilinmediği için tepki görmeyen, ancak günümüz bilim dünyasında kabul edilemeyecek derecede akıldışı, bilimdışı iddialar içermektedir. Belli başlı bilim dışı ayetleri görelim. A-Canlıların özelliklerinin bilinmemesinden doğan bilimsel yanlışlar: 1-Spermin testislerde üretildiğinin bilinmemesi: Tıp biliminde dişi üreme hücresi olan “oocyte” nin yumurtalıkta, erkek üreme hücresi olan “sperm”in ise testiste üretildiği bilinmektedir. Ancak Tarık suresinde şöyle yazar: Tarık 5-8″İnsan neyden yaratıldığına bir baksın. Bel kemiği ile kaburgalar arasından gelip atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz (Allah), onu yeniden döndürmeye kudretlidir.” Bilime ters olan bu ayetin ikna edici bir izahı yoktur. Buna rağmen kimi İslamcılar, bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkanın sperm değil, insan olduğunu iddia eder. Kimi İslamcılar, bu ayeti testislerin başlangıçta yukarıda olmasıyla izah etmeye çalışır. Ama hiçbiri ayetin bilime uygunluğunu ortaya koyamamıştır. 2- Kalbin beyin fonksiyonlarına sahip bilinmesi: Kur’an’da insan beyninden hiç söz edilmemiştir, çünkü bilinmez. Halbuki beyin, insanı insan yapan organdır. Beyin bilinmediği için duygular, düşünceler kalbin fonksiyonları olarak belirtilmiştir. 223


Örneğin Bakara suresi 97. ayetinde; Cebrail’in Kur’an’ı peygamberin kalbine indirdiği yazılmıştır. Bilim ise, bilgilerin ve hafızanın beyinde saklandığı kanıtlamıştır. Yine Bakara suresi 260. ayetinde İbrahim’in kalbinin tatmin olması için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istediği yazılıdır. Halbuki tatmin olan, ikna olan kalp değil, beyindir. Birçok ayette de kalbin mühürlenmesinden söz edilir. Şura-24 “Yoksa onlar, senin hakkında: “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. (…)” Tegabun-11 “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbine hidayet verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” Hidayet verilecek olsa, verileceği organ kalp değil, beyin olmalıdır. İslamcılar bunu, bugün de sevginin, merhametin kalple ifade edilmesiyle açıklar. Tersine bu ifade şekli, dini inançlardan kaynaklanarak oluşmuştur. Bazı İslamcılar ise kalbin de beyinsel fonksiyonlara sahip olduğunu iddia eder. Bu iddianın hiçbir bilimsel yanı yoktur. Kalp, sadece kan pompalayan bir organdır ve beyin işlevlerinin hiçbirine sahip değildir. Bu yanlış, müteşabihlikle de izah edilemez. Kalple ilgili birkaç ayetin müteşabihliği olsa da, Kur’an’ın tamamında ve onlarca ayette bu şekilde geçmesi, böyle bilindiğinin göstergesidir. 3-Her canlının çift yaratıldığının sanılması: Zariyat-49 “Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.” Her canlı çift değildir. Bakteriler, tüm canlılardan kat kat fazla sayıda ve etkinliğe sahip varlıklardır. Eşleri olmayıp bölünerek çoğalırlar. Ama görülüyor ki Kur’an’ın yazarı, ya bakterileri, virüsleri bilmiyor ya da onları canlıdan saymıyor. 4-İnsanlar için sadece 8 çift hayvan yaratıldığının idda edilmesi: Zümer-6 “Sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini var etmiştir; sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirmiştir. (…)” Enam-143 “Sekiz çift yarattı: Bir çift koyun, bir çift keçi. (…)” Enam-144″Deveden bir çift sığırdan da. (…)” İnsanların faydalandığı hayvan sayısı sekizden çok daha fazladır. Bazı İslamcılar, ayetin çiftlik hayvanlarını kastettiğini öne sürerse de 8 çift hayvan yine çok azdır. İnsanlar bu sayılan hayvanların dışında at, eşek, tavuk, ördek, hindi, tavşan, balık, lama, kanguru, geyik, fil ve daha birçok hayvandan yararlanırken sadece 4 çeşit hayvan sayılması ve 8 çift olarak ifade edilmesi ilginçtir. 5-Tatlı suda inci ve mercan yetiştiği: Rahman suresi 19-22 ayetleri ile Furkan suresi 53.ayetinde geçen iki denizin birbirine salındığı-karıştırıldığı ama aralarında bir engel olduğunu yazan ayetlerde denizlerden birinin 224


suyunun içilebilen tatlı su olduğu, diğerinin acı ve tuzlu su olduğu yazılıdır. Rahman-22′de her ikisinde de inci ve mercan yetiştirildiğini yazar. Halbuki tatlı suda inci ve mercan yetişmez. Suni olarak inci yetiştirilse bile mercan hiç yetişmez. Ayrıca mucize uydurmacıları, ayetteki iki denizin karışmamasını mucize diye sunmaya çabalarlar. Ki denizlerin karışmamasıda gerçek dışıdır. 6- Ortadoğu dışında yaşayan canlılardan hiç bahsedilmemesi: Kur’an’da adı geçen bütün bitki, hayvan ve diğer doğa varlıkları Ortadoğu’ya özgüdür. Diğer bölgelere ait olan canlı-cansız varlıklardan söz edilmez. Örneğin çölden bahsedilir ama gölden, ormandan bahsedilmez. Kar, buz, dolu, sis gibi bölgede görülmeyen doğa olayları Kur’an’da geçmez. Portakal, mandalina, karpuz, kavun, ceviz, fındık, patates gibi bölge dışı bitkisel ürünlerden, kanguru, lama, pelikan, fok gibi bölge dışı hayvanlardan bahsedilmez. B-Dünyanın ve Evrenin bilinmemesinden doğan çelişkiler: 1- Güneşin kara bir balçığa batması: Eski toplumlar, dünyanın da güneş, ay ve yıldızlar gibi bir gök cismi olduğunu bilmezlerdi. Yere göre güneşin hareket ettiğini sanır, doğuda bir yerden doğup batıda bir yerde battığını düşünürlerdi. Bazı filozoflar, asıl dönenin güneş değil dünya olduğunu keşfetmiş olsalar da, insanların çoğu bu bilgiden habersizdi. Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn hikayesine bakalım Kehf-86″Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, kara bir balçıkta batıyor buldu.(…)” Dünyayı göğün altında uçsuz bucaksız bir yer olarak gören ve göz yanılmasından dolayı güneşin dünyanın batısında bir çamur gözesine battığını sanan bir yanlış bilgiye sahip olunduğu anlaşılmaktadır. Bu ayet, İslamcılar tarafından güneşin sanki okyanusta batıyormuş gibi görünmesi olarak açıklanmaya çalışılır. Öyle olsa, ayette “sanki” sözcüğü olurdu ama yoktur ve bazı mealciler bu kelimeyi parantez içinde ayete ekler. 2- Dünyanın tüm evrenden daha uzun zamanda ve daha önce yaratılması Evrende milyarlarca galaksi olduğu ve her galaksinin milyarlarca güneş sistemine sahip olduğu ve dolayısıyla dünyamız gibi sayısız gezegenin olduğu artık biliniyor. Bu bilgilerden yoksun olan eski toplumların yaratılış mitlerinde ise sadece yer-gök geçiyor. Altta uçsuz bucaksız bir yer ve üstte gök kubbe. Füssilet suresinde de yer ve göğün yaratılışı bu bakış açısıyla anlatılıyor. Bu konu daha önce ayrıntılı anlatıldığı için burada tekrar etmiyorum. Özetle Ayetlerde dünyanın dört günde ama 7 göğün yani evrenin iki günde yaratıldığı öne sürülüyor. Evrenle kıyaslandığında; okyanusta bir çakıl tanesi gibi olan dünyanın yaratılışının hem evrenden önce, hem de evrenin iki misli zamanda yaratıldığı iddiası bilimsel olabilir mi? 3- Yıldızların göktaşları ile karıştırılması Mülk-5 “Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.” 225


Kandille kastedilen yıldız. Ama yıldızın ne olduğu bilinmiyor. Boyutları çok küçük sanılıyor. Günümüzde bile göktaşları düşerken yıldız kaydı denir. Bu ayetten anlaşıldığı gibi düşen gök taşları ile yıldızlar karıştırılmış. Güneş ile yıldızlar farklı düşünülüyor. 4- Göğün yere düşmemesi için tutulduğu: Hacc-65 “Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri sizin hizmetinize sundu. Ve emriyle denizde seyredip giden gemileri de. Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o tutuyor. Gerçekten Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir.” Göğün tutulmadığı takdirde dünya üzerine düşeceğini hangi bilim adamı söyleyebilir? Milyarlarca galaksi, katrilyonlarca yıldız ve gezegenlerin dünyaya düşebileceği düşünülebilir mi? Ama dünya gökte bir cisim değil de, gök dünyanın üstünde sanılırsa; göktekilerin yere düşeceği zannına kapılınılabilir ki Kur’an’ın yazarı da bu yanılgıya düşmüştür. 5- Cennetin genişliği göklerle yer kadar mı? Al-i İmran-133 “Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” Yer’den kastedilen dünya gezegeni olduğuna göre; dünya da, uzayda diğer gök cisimlerinden biri olduğuna göre; “gök ile yer kadar” demek saçma bir ifadedir. Bu da, önceki örneklerde olduğu gibi göğün dünya üzerinde bir kubbe olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. 6- Ayın bir nur, bir ışık kaynağı olduğu: Yunus-5 “O’dur ki Güneş’i bir ışık yaptı. Ay’ı da bir nûr kılıp, ona birtakım konaklar tayin etti ki yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz.” Ay’ın bir nur olmadığı sadece geceleri güneşten aldığı ışığı yansıttığı biliniyor. Kuran yazarlarının ayın ışık kaynağı olmadığını bilmediği için gündüz ay’ı göremeyen ve gece aydınlık verdiğini görenler onun verdiği ışığı nur sanıkları anlaşılıyor. C-Matematiğin bilinmemesinden doğan hata: Kurandaki usullere göre miras dağıtımları üç farklı sonuç vermektedir, Mirascıların miras haklarına göre değişen bu sonuçlara göre sırayla 1 Miras Artar 2 Miras Eşit dağıtılır 3 Miras eksik gelir Kurandaki Matematik hatası budur. Sözde allah kelamı olan bir kitapta her durumda mirasın eşit ve hakkaniyetli dağıtılmasını sağlayıcı hükümler beklenir. En basitinden kuran ayetinde namazın nasıl kılınacağını tarif etmeyip namazı kılın diyerek ayrıntıyı ümmetine bıraktıysa tekbir kelimeyle mirası eşit dağıtın diyerek daha adil hükümler içerebilirdi. Oran hatalarını

226


giderebilmek için avliye ve reddiye yöntemine başvurulur. İlköğretim seviyesindeki bir oran hesabında hata yapılmış olması, Kuran’ın insan ürünü olduğunun en önemli kanıtıdır. D- Doğaüstü inançlardan doğan çelişkiler İlk insanın çamurdan yaratılması, Ayın yarılması, Bedir savaşında melek ordusunun Müslümanlara destek olması, Kayalıktan deve çıkarılarak Salih peygambere mucize verilmesi, Firavuna karşı Musa’ya verilen mucizeler, suların kan olması, tüm ilk doğan erkek çocukların ölümü, kurbağa, çekirge istilası ve Kızıldeniz’in yarılması, Meryem’in cinsel ilişkiye girmeden İsa’yı doğurması, İsa’nın bebekken konuşması, ölüleri diriltmesi, Fil vakasında kuşların attıkları taşlarla orduyu helak etmesi, Süleyman’ın kuşlara, cinlere hükmetmesi, ayakta öldüğünde asasını kurt yiyip de düşene kadar öldüğünün anlaşılmaması, Nuh tufanında tüm hayvanlardan birer çiftin gemiye toplanması gibi Kur’an’da bilimsel yasalara ters, doğaüstü, insanüstü mucize iddialarına bolca rastlanır. Sonuç Evrensel olduğu öne sürülen bir kitapta yer alan tek bir bilimsel hata dahi, o kitabın evrensel olamayacağının kanıtıdır. Kaldı ki Kur’an’da onlarca bilimdışı ayet mevcuttur. 1400 yıl öncesine ait bir kitapta yazılmış olanların, her çağda ve her yerde geçerli olduğuna inanmak yanlış olduğu kadar tehlikelidir de aynı zamanda. Böyle bir inanç, o kitabın çağdışı hükümlerini egemen kılmak ister. Böyle bir inanç, bu kitabı tüm kitaplardan üstün görür ve bilimi, bilimsel teorileri geri plana atar. Çağdaş yönetimler, uygar yasalar yerine 14 yüzyıl öncesine ait ilkel kanunları uygulatmak ister. Nitekim Islâm’ın ortaya çıktığı tarihten günümüze gelinceye kadar, hiçbir ülkede ve hiçbir dönemde demokratik doğrultuda bir gelişme görülmemiştir. Kur’ân’a dayalı olarak ne laik ve demokratik bir sosyal düzen kurma, ne de toplumsal kalkınma mümkündür. Çünkü Kur’ân, teokratik sistemler dışına çıkılmasına ve akılcılığa olanak tanımadığı gibi, ekonomik olarak da gelişmeye yönelik girişimlere fırsat vermez. Günümüz dünyasında İslam ülkelerinin durumu bunun kanıtıdır. Gelişmiş, kalkınmış ülkeler içinde tek bir İslam ülkesi yoktur. Üstelik tümü, demokratik yönetimlerden yoksundur. Hala kadına oy hakkı verilmeyen, kadının çalışmasına, araba kullanmasına izin verilmeyen ülkeler mevcuttur. Dünyada köleliğin bile en son Suudi Arabistan’da kaldırılmış olması da bir tesadüf değildir.

4-Deniz Suları Karışmaz mı? Kuran’daki Rahman ve Furkan surelerinde iki denizin birbirine “kavuştuğu” ama “karışmadığı”na dair bir olay, Tanrı’nın gücünün delili olarak gösterilir Söz konusu ayetleri bir kaç değişik meal ile aktaralım: Rahman-19 (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar 20 (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar. Rahman-21 O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? 227


Rahman-22 O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar. Rahman-23 O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Furkan-53 “O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır” Yani elimizdeki bilgiler nedir? 1-Birinin suyu tatlı, diğeri tuzlu iki adet su gövdesi var Tatlı olan içilebilir bir su (susuzluğu giderici ve ferahlatıcı tanımı yapılıyor) 2-Bu iki su birbiriyle karşılaşıyor ama aralarındaki bir perde yüzünden karışmıyorlar 3-Bu iki suda da mercan ve inciler bulunmaktadır Bu bilgilere ek olarak, bazı mucizeci sitelerde “yüzey gerilimi yüzünden iki su kütlesinin karışmadıkları” veya bunu fark eden Jacques Cousteau’nun İslam’ı kabul ettiği gibi detaylar verilir Hatta bunu Cebelitarık boğazındaki Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’in sularının karışmadığını farkettikten sonra yaptığı söylenir. Deniz suları gerçekten karışmaz mı? Deniz suları ve genel olarak farklı yoğunlukta sular kesinlikle Karışır Karışmaması gibi bir şey söz konusu değildir. Okullarda anlatılan fen derslerinde farklı sıcaklık ve yoğunluklara sahip (aynı türden) sıvıların karışmasının geciktiğinden bahsedilir Denizlerde de aynı durum söz konusudur Genel olarak daha tuzlu ve soğuk su derinlere çökerken daha sıcak ve tuzsuz su yüzeye yaklaşır Dikkat edilmesi gereken nokta, bu su gövdelerinin birbiriyle etkileşimidir Bu su kütlelerinin arasında “perde” benzeri bir sınırlandırma yoktur Bunun yerine iki su kütlesi arasında gradyan yani aşama aşama bir geçiş vardır. Eğer iki su kütlesi yeterince uzun süre aynı ortamda kalırsa tamamen homojenleşene kadar karışmaya devam Eğer okyanusta olduğu gibi akıntılar ayrı sıcaklıktaki ve tuzluluktaki su kütlelerini hareket ettirirse aradaki gradyan (suların karışmaya başladığı) bölge kalacak ve temas noktasına uzak olan sular karışamadan akmaya devam edeceklerdir Fakat bu iki su kütlesi arasında aşılamayacak olan bir perde olmasından değil, farklı sıcaklık ve yoğunluktaki suların karışmasının homojen kütlelere göre daha geç olmasındandır. Rahman suresindeki iki deniz (tuzlu su gövdeleri) in görünmeyen bir perdeyle karışmaması, ancak yeni karşılaşmış su gövdeleri için geçerlidir Bu gövdelerin de arasında bir perde yoktur, Aksine bir biriyle etkileşime giren ve homojenleşmeye başlamış bir ara kütle vardır. Bu kütle bir perde değil, karşılaşan iki suyun karışımı olan bir “ara form”dur. Eğer denizlerin birbirine karışmadığını iddia ediyorsanız denizler arası akıntıları da inkar ediyorsunuz demektir. Ama denizler arası akıntılar bilinen bir gerçektir. Denizler arasındaki akıntıların (yani karışmalarının) başlıca nedenleri aşağıdadır. 1-Gelgitler, 228


2-Denizler arasındaki yükseklik farkı (yağışlar, buharlaşma ve akarsular nedeniyle), 3-Denizler arasındaki sıcaklık farkı, 4-Denizler arasındaki tuzluluk farkı, 5-Rüzgar, Denizlerdeki tuz sürekli difüzyon halinde olmasına ve sürekli dalga ve akıntılarla karışmasına rağmen neden tuzluluk oranlarında ufak da olsa fark vardır? Çünkü denizlere sürekli bir su girdisi ve çıktısı vardır. Örneğin Karadeniz.. Akarsuların bolluğu, yağışın fazla ve buharlaşmanın az olması nedeniyle tuzluluk düşüktür. Ancak Kızıldeniz’e baktığımızda akarsuların azlığı, yağışların çok düşük olması ve buharlaşmanın çok fazla olması nedeniyle tuzluluk diğer denizlere göre yüksektir. Eğer denizler karışmasaydı Kızıldeniz’in kuruyup bitmesi gerekirdi. Tuzluluğu etkileyen etmenler şunlardır: 1-Akarsular, 2-Buharlaşma, 3-Yağışlar, 4-Eriyen Buzullar, 5-Denizler arası akıntılar, İşte denizlerin tuzluluğu bu yukarıda sayılan etmenler ve tuzun difüzyonu etkisiyle belli bir tuzluluk oranında dengelenir. Bu, o denizin ortalama tuzluluk oranıdır. Furkan suresinde ki ayette bahsi geçen biri tatlı ve tuzlu su kütlelerine gelecek olursak, burada da bir karışmama söz konusu değildir ve bunun kanıtı da nehirlerin denize döküldüğü yerlerdir Denizlere dökülen tatlı su, deniz suyuyla karışır ve homojenleşir Denizlerde tuzlu suyla karışmamış serseri mayın gibi dolaşan tatlı su gövdeleri yoktur Bu sular, homojenleşir ve karışırlar Aralarında bir perde yoktur. Denizlerin birbirine karışmadığını iddia etmek fizik, kimya, coğrafya bilimlerine tecavüz anlamına gelir. Birbirine karışmayan komşu denizler yoktur. Ancak yukardaki sebeplerden bu karışım bazı bölgelerde daha yavaş ve daha düşük oranda gerçekleşmektedir. Fakat karışmama, ”görünmez duvarla birbirinden ayrı durma” gibi olgular kesinlikle söz konusu değildir. Cebelitarık karışmıyor mu yani? Mucize iddiacılarının ”denizlerin karışmaması” konusunda verdikleri meşhur örneklerden biri de Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nu birleştiren 60 km uzunluğundaki Cebelitarık Boğazıdır. Oysa Cebelitarık boğazı’nda da aynı durum sözkonusudur. “Boğazda önemli bir su değişimi gerçekleşir. Doğu rüzgarlarınca engellenmez ise boğazın merkezinden doğuya doğru iki kol halinde bir yüzey akıntısı akar. Bu yüzey akıntısı su 229


yüzeyinden yaklaşık 100 m. aşağıda batıya doğru akan daha yoğun, soğuk ve tuzlu bir akıntının üstünde yer alır. Böylelikle boğaz Akdeniz’ in giderek küçülen bir tuz gölüne dönüşmesini önler.” (Ana Britannica Ansiklopedisi’ Cilt 3, sayfa 426) Anlaşıldığı üzere yüzeyde bir akıntı olduğu gibi derin kısımlarda da ters yönde bir akıntı vardır. Ayrıca Akdeniz eğer Atlas Okyanusu’ nun bu suları ile beslenmeseydi sıcaktan buharlaşacak ve bir tuz gölüne dönüşecekti. Kaptan Coustea’nun Müslüman olduğu yalanı Konuyla ilgili olarak uydurulan bir diğer iddia da Kaptan Cousteau’nun Cebelitarık’ta gördüğü bu bulgu üzerine Müslüman olduğudur. Fakat bu iddiayı destekleyecek hiçbir kanıt ya da herhangi bir işaret olmadığı gibi aksine 1991′de Cousteau vakfı tarafından kesin olarak yalanlanmıştır. Sayın Charles TUCKER 11A Chemin de Pennachy 69230 ST GENIS LAVAL FC/DC Paris, Kasım 2, 1991 Sayın ilgili, Mektubunuzu aldık ve etkinliklerimizle ilgilendiğiniz için teşekkür ederiz. Saygıdeğer Cousteau, Müslüman olmamıştır ve bu söylentinin aslı yoktur. Yüksek Saygılarımla.. Didier CERCEAU chargé de mission (Kurum Sorumlusu/Yetkilisi) Peki Ayetler’de neden böyle bir yorum yapılmış olabilir? Hem de iki kere? Aslında su kütlelerinin ayrıymış gibi görünmesi hadisesi gözlemlenebilir bir olaydır Nehirlerin denize döküldüğü yerlerde nehir suyunun denizin içine doğru uzandığı gözlemlenebilir. Eğer surelerin devamlarına bakarsak, sureler gözlemlenebilir olayları göstererek onların hepsinin Allah’ın işi olduğunu söylemektedir. Suların karışmaması hadisesi de bu yüzden anormal ya da dönemin insanlarına anlamsız gelmiş bir bilgi değildir, deniz görmüş her 7yy Arabının bildiği bir şey bile olabilir. Yoğunlukla ilgili bilgilerin MÖ 2.yy’da yaşamış olan Arşimed’e kadar uzandığını hatırlatmakta fayda var. Eee yüzey gerilimi diyorduk? Su kütlelerinin farklı yoğunluktaki bir başka gövdeyle (gaz, katı, başka bir sıvı) temas ettikleri yerde oluşan bir tür rezistanstır Suda yürüyen sinekler suyun yüzeyinde oluşan gerilimden Suyun içine atılan zeytinyağı da benzer bir gerilimden faydalanır ve karışmaz Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, karşılaşan iki kütle arasındaki moleküler farklardır Yağ ve suyu karıştırmak çok zordur, ancak buradaki belirleyici etki yüzey gerilimi değil, moleküler farklardır Yoğunluk ve sıcaklıkları farklı iki su arasında bu türden bir moleküler fark olmadığı için yüzey gerilimi burada önemli bir belirleyici değildir 230


Sonuç olarak 1-Muhammed zamanından çok önce, tuzlu ve tatlı suların karışmakta geciktikleri biliniyordu Bu suların hiç karışmadıklarını söylediği için Kuran’da mucize değil hata bulunmaktadır. 2-Deniz suları ve tatlı sularının karışmasını tamamen ve kesin olarak engelleyen bir perde yoktur Yüzey gerilimi burada belirleyici değildir. 3-Eğer Rahman ve Furkan surelerinde bahsedilen olay aynı olay ise Kuran tatlı sularda mercan yaşadığını iddia ederek bilimsel bir hata daha yapmaktadır.

5-Sözde İslam Alimlerine Bir Örnek Bilindiği gibi günümüzde islam dünyası islamın bilime geçmişte büyük katkısından bahsederek övünürler. Oysa bilimin ve bilim insanlarının ırkı, dini ve dili olmaz, bilim insanları tüm insanlığa mal olmuşlardır. Nasıl ki Hıristiyan bilim adamı veya Musevi bilim adamı denmiyorsa, Müslüman bilim adamı veya İslam Alimi de denemez. Tabi bu geçmişte yaşamış bilim insanları ile övünmek sebepsiz değildir. İslam Dünyasında ki geri kalmışlık ve batının başta bilim olmak üzere hemen hemen her konuda ki muazzam üstünlüğü Müslümanların genelinde eziklik yaratmıştır. Bunun sonucu Müslümanlar geçmişte İslam ülkelerinde yaşamış ve bilim tarihine adını altın harflerle yazdırmış bilim insanları ve bunların başarıları ile övünerek bu eziklikten kurtulmaya çalışırlar. Bu başarılardan İslama pay çıkarmak ve böylece biraz olsun bu eziklikten kurtulmak çabası her Müslümanda vardır. Peki gerçekten bu insanların başarılarında İslamın bir payı var mıdır? Geçmişte İslam Dünyasında büyük bilimsel başarılara imza atılmıştır. Bu rededilemez bir gerçektir. Özellikle tıp ve matematik konularında İslam dünyasında yetişmiş bilim insanlarının modern bilime büyük katkıları olmuştur. Bu başarıların başlıca nedeni geçmiş çağlarda Sümer, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinde ki bilimsel gelişmelerin sahiplenilmesidir. İslam Dünyasında yaşamış bilim insanlarının başarısında asıl pay sahibi İslami öğreti değil, eski Yunan felsefesi, bilimi ve bunları benimseyen yöneticiler ve bilim insanlardır. Buna eniyi örnek İbni Sina ve onun felsefi görüşleridir. Bu büyük Bilim adamının İslam Alimi olmasını boşverin kendi yazdığı eserlerinde ortaya koyduğu düşüncelerini baz alacak olursak Müslüman olarak öldüğü bile şüpelidir. İbni Sina (980-1037) Otobiyografisinde “Ölümden sonraki yaşam” hakkında görüşlerini şu şekilde dile getirmiştir; “Ölümden sonraki yaşam, dinlerden öğrenilen bir kavramdır. Ölümden sonraki yaşamın gerçekliliğini kanıtlamak için dini dogmalara inanmak ve peygamber sözlerini kabul etmek mümkün değildir.” (Ibn-i Sina ve Teoloji” by Arthur J Arberry) Ebu Ali el-Hüseyin İbn Abdullah İbni Sina. Aristo felsefesini benimseyen İbni Sina, İslâmi değerlere farklı yorumlamasına rağmen, şartların zorlaması nedeniyle müslüman görünmeye özen göstermiştir. İslâmi değerlere farklı yorumlamasına örneği verecek olursak: Dünyanın ezeli olduğunu, yoktan yaratmanın imkansız suretiyle meydana geldiğini dile getirmiştir. Bu 231


görüşe göre İbni Sina bir “Vahdet-i Vücut’çudur”. Ayrıca eserlerinde Allah’ın cüzleri bilemiyeceğini, cehennem azabının devamlı olmadığını, cismani dirilişin olmadığını, alemin amaçsız olduğunu ve Peygamber sözlerinin gerçek değil sembolik olduğunu söylemiştir. (Farabi 1/54, Prof. Dr. Cavit Sunar, Islam`da Felsefe ve Farabi, 2 cilt, AÜIF Yy.1972) Ibn Sina yazdığı “Risalet-ül Adhaviye“ ismli kitapta cismani dirilişi açıkca reddeder. Ona göre bedenin dirilmesi peygamberin zihninde doğan hayali bir mit’ten başka birşey değildir. O peygamberin bu mit`le kitleleri kontrol altında tutmaya çalıştığını söylemiştir. [Islam Felsefesi, 105, İslam 149, Prof.Dr.Fazlur Rahman , İslam, Çev: Doç. Dr. Mehmet DağDoç.Dr. Mehmet Aydın, Selcuk Yy. 1981, Teymiye 2/19, Şeyhülislam ibni Teymiye, Ibn Teymiye Külliyatı, 5 cilt, Çev: Kurul, Tevhid Yy.] Ona göre akla uyğun yaşamak cennet, hayal alemi ise cehennemdir. Hisler ise kabir alemidir. (Cerrahoğlu 2/43, ,Prof. Dr. Ismail Cerrahoglu, Tefsir Tarihi,DIB Yy. 2.cilt Ank. 1988) Dolayısıyla bu yaşanan hayattan başka bir hayatın olmayacağını iddia eder.[Cerrahoğlu 2/42, Farabi 1/54] İbni Sina ise Farabi’ye oranla Felsefesinde biraz daha fazla İslâmi kavramlar ve unsur kullanır. Bazıları onun bu özelliğinin, İslâmi çevrelere sevimli görülme arzusundan kaynaklandığını iddia ederlerse de yanlış bir düşüncedir. Çünkü araştırıldığında onun Müslüman otoritelere şirin görünmek gibi bir kaygı taşımadığı görülür. O, İslâmi kavramları ve asıl anlamlarının çok dışında anlamlar içerecek şekilde kullanarak, kendine özgü bir felsefe-inanç oluşturmuştur. Onun felsefesinde İslâm’ı ilgilendiren önemli noktalar şunlardır: O, Peygamberlikle ilgili olarak, Peygamberin Cebrail gibi bir varlıkla görüşmesinin imkânsız olduğunu, çünkü peygamberliğin bir tür parapsikolojik ve metapsişik olay olduğunu belirtir. Kendi düşünce ve fikirlerinin de “Vahiy olarak nitelenen bilgiden” farksız olduğunu belirtir. Fakat, İbn Sina’nın inandığı ve düşündüğü yüce varlığın sıfat ve özellikleri Allah’ınkinden oldukça farklıdır. O en genel anlamıyla Aristo’nun inandığı tanrı kavramına inanır: Aristo’ya göre tanrı vardır ve varlığı zorunludur. Ancak onun, yoktan var etme gibi, bir sıfatı yoktur. Aristo’nun inancındaki tanrı, malzemesini hazır bulan ve kendi iradesi olmadan bu malzemeye şekil veren bir tanrıdır. Yani bir anlamıyla mimar tanrı’dır. Üstelikte evrene şekli kendi isteğiyle vermemiştir. O, evren dışında ve hareketsizdir. Hareketsizdir çünkü hareket edecek olsa başka hareket ettiriciye muhtaç olur. Onun kainata şekil vermesi, limonu doğrudan hiçbir etkisi olmadığı halde kişinin ağzını sulandırması gibidir. Yani madde, tanrı gibi olmak, ona yakın olmak için biçim kazanır ve tanrıya yaklaştıkça biçimi (formu) artar. Aristo bu düşüncelerini madde-forum kuramıyla açıklayarak, tanrının maddesiz form (şekil) olduğunu, saf maddenin ise formsuz olduğunu belirtir. Böylelikle ona göre tanrı ile formsuz madde (heyûlâ) arasında diğer bütün varlıklar yer alır. “Aristo’yu en mükemmel insan, insanlığın “birinci öğretmeni” olarak düşünen onun düşüncesini tam anlayabilmek için kitaplarını tekrar tekrar okuyan Farabi ve İbn Sina, tanrı görüşünde de ufak farklılıklarla Aristo’yu takip ederler. Onlara göre tanrıdan ilk akıl, ondan da ikinci, ikinciden de üçüncü… Akıllar meydana etmiştir. Tanrının evreni yaratmasının bu 232


akıllar aracılığıyla gerçekleştiği görüşündedirler. Onlara göre ilk akıldan başlayarak safha safha diğer akıllara bağlı olarak yaratma gerçekleşir. Bu şekliyle Tanrı vardır ve yaratıcıdır. Ancak bu yaratmanın yoktan var etme biçiminde olmaması gerekir. Çünkü onlar yoktan var etmenin imkânsız olduğunu ve bu imkansızlığın tanrıyı da kapsadığını belirtirler.” [Vahiyden Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar Yayınları 1991 Baskısı Sayfa 128-129] İbn Sina gerçek sistemini Hikmetu’l – Mesrikıyye’de açıkladığını söylemektedir. Onun sisteminde, yukarıda belirttiğimiz gibi, felsefi bilgilerle İslâmi bilgiler aynı zamanda birleşir, uyuşmaya çalışılır. Dünyanın öncesiz (kadim) olduğu düşüncesini ona veren veya onun bu düşüncedeki hareket noktası. Kur’an olmayıp, Aristo ve Eflatuna ait kozmogoni metafiziğin ortaya koyduğu sonuçlardır. Bu açıdan ki İbn Sina’nın sistemi, ortaçağ felsefesinin bütün karakterini taşır. İbn Sina bir yönden âlemin ezeli olduğunu söylerken, diğer yönden onun mümkün olduğunu kabul eder. Onun anlayışına göre, âlem Allah’la birlikte daima vardı. Bir yönden Allah’ın âlemden önce olmayacağı, diğer yönden de O’nun âlemden önce olduğu kanaatındadır. Böylece ilk bakışta İbn Sina’nın düşüncelerinde bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Eğer âlem Allah’la birlikte varsa öncesiz, Allah ona oranla bir önceliğe sahipse mümkün veya yaratılmış (muhdes)tır. Ancak İbn Sina, bu çelişkiyi şöylece ortadan kaldırmak ister: ona göre, Allah âlemde zaman itibariyle değil, fakat tıpkı sebebin sonucundan önce olduğu gibi, öz (zat) ve sıra önceliği itibariyle öncedir.” [İbni Sina metafiziği, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa 24 -82 T.C Kültür Bakanlığı Yayınları 1997 – Ankara] Görüldüğü gibi, çağının çok ötesinde ki zekasıyla peygamberliğin hayal ürünü, parapsikolojik bir olay olduğunu ortaya koyan İbn Sina’nın İslâm’da ki peygamberlik anlayışını benimsemediği ortadadır. Tanrı Allah’ın, alemi yoktan var ettiği fikrini de kabul etmemektedir. Bu büyük bilim insanına göre alem, Tanrı Allah’la birlikte ezeli yani başlangıçsızdır. Alem, Tanrı Allah’ın içinde, bir çocuğun anne karnında olması; bir eşyanın bir bir sandık içinde olması gibi, Tanrı Allah’la birlikte hep vardı, meydana gelmesi bir doğum olayı şeklinde açığa çıkmasıdır. Yani İbn Sina’ya göre, Allah alemi yoktan var etmemiş, kelimenin tam anlamıyla doğum yapmıştır. Ve bu doğum bir dişinin ister, istemez doğurması gibi, Tanrı Allah’ın iradesi dışında meydana gelmiştir. Şurası bir gerçektir ki bu düşünce felsefesi, İslam dinine göre küfür ve şirk olan iddialardır. Bu nedenle İbni Sinaya İslam filozofu yada müslüman bilgin denmesi doğru değildir. İbn Sina’nın diğer bir düşüncesi de: İbn Sina’ya göre, Allah kainatı bir bütün olarak bilmekte olup, tek tek varlıklardan ve olaylardan habersizdir ve onları bilmemektedir. Örneğin : “Uzay varlıklarının kitle olarak var olduklarını bilir, fakat Güneş’in, Ay’ın v.s. var olduğunu bilmez; İnsanların kitle olarak var olduğunu bilir, fakat, insanları ve diğer canlıları tek tek olarak bilmez, ne yaptıklarından habersizdir,” İbn Sina’nın bu konulardaki düşüncesi şu şekildedir:“İbn Sina, Tanrı alemde külli ve umumi bilgiye sahiptir, ama bilgisi tikel ve cüz’i değildir, der.” [Ali Bulaç, İslâm Düşüncesinde DinFelsefe, Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa 133, Beyan Yayınları 1994.]

233


“İbn Sina’ya göre, eğer Allah sonsuz ve değişmez ise cüz’i şeyleri düşünemez. Allah’ın cûz’i şeyleri düşündüğünü söylemek O’nun tabiatında değişikliği kabul etmektir; dolayısıyla da özünde bir eksiklik kabul edilmiş olur. O’nun olgun olması için, hareketsiz olması lazımdır, hareketsiz olması için de dünyayı bilmemesi gerekir. “İbn Sina düşüncesinde, Allah hem bilgin (âlim) hem de hayat sahibi (Hayy)dir. Böylece onun sistemi Allahda ilim ve hayatı birleştirmiştir. O, bilen ve yaşayandır. Bu yönden Allah’a nisbet edilebilecek tek bilgi, külli bir bilgidir. O, Allah olarak değişikliği kabul etmez; cüzileri cûz’i ve değişen olarak bilmez, fakat onları külli olarak bilir. Allah’ın özünde, bilgisi ile bilgisinin nesnesi arasında arasında ayrılık söz konusu değildir.” [İbni Sina metafiziği, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa 68 -70 T.C Kültür Bakanlığı Yayınları 1997] Aslında İbn Sina İslâmi hiçbir hususa inanmamaktadır. Zira İbn Sina, Kainatın, Tanrı Allah’ın müdahalesi ve gayesi olmaksızın geldiğine inanmaktadır. Bu felsefesini eserlerinde açıkça ortaya koymuş büyük bir bilim insanıdır. İslam çoğrafyasında yaşamış ve şimdilerde İslam Alimi denerek başarılarından İslama pay çıkarılan pekçok bilim insanının boşverin başarılarında İslamın pay sahibi olmasını Müslüman bile denemiyeceği açıktır. İsanlığa büyük hizmetleri olmuş bu değerli insanlar her ne kadar şimdilerde Müslüman zannediliyorlarsada pekçoğu yaşadıkları dönemde dinden çıktılar suçlamasıyla kafir ilan edilmişler, bilime hizmet için yaptıkları değerli hizmetler İstanbul Rasathanesi’nin yıkılmasında olduğu gibi yaşadıkları dönemde yok edilmeye çalışılmıştır. Küçük bir örnekle konuyu kapatalım Ebu Bekr Muhammed İbn Zekeriyye Er Râzi’nin filozoflarla ilgili görüşlerine bakalım sizce bu sözleri söyleyen biri Müslüman olabilir mi? ”Bütün insanlar yaradılıştan eşittir. Peygamberlerin hiçbir akli ve ruhi üstünlükleri yoktur. Mucizeler birer vakıa değil,efsanedir, tek olan ezeli hakikate aykırıdır. Filozofların eserleri insanlık için mukaddes kitaplardan çok daha faydalıdır”. (İslam Düşüncesinin Yapısı, Süleyman Uludağ, sy. 240.)

6-Ruh Bilimsel Yönden Gerçek Dışdır İlk olarak şunu net ve kesin bir biçimde, altını çizerek ve kalın harflerle belirtelim: “Ruh” diye bir olgunun bilimsel HİÇBİR geçerliliği yoktur. Ruh, tamamen sahte-bilime ve dine ait bir tabirdir. Hiçbir canlıda, “beden” ve “ruh” diye bir ayrım yoktur. Ruh, insanların beyin fonksiyonlarına yani sinir sisteminin uyarı ve hastalıklarına anlam verememesinden doğan bir “bilim-dışı boşluk doldurucu” tanımlamadır., tıpkı bazı anlam veremediğimiz diğer olgular için aklımızda yarattığımız başka kavramlar gibi. Dolayısıyla “Ruh” sadece insan bilincini tanımlayan bir kelimedir. Tek hücreli canlıları ele alalım. Neticede bunlar da canlı, yani ”ruh”u var. Zaten eğer onların ruhu olmadığı iddia edilirse, o zaman canlılık için ruh gerekmediği sonucu çıkar. Bu canlılar bölünerek çoğalıyorlar. Mesela, bir amip ikiye bölünüp iki amip haline geliyor. Şimdi bu durumda bu canlının ruhu da mı ikiye bölünüyor? Ruh böyle bölünebilen birşey mi? Biz 234


diyoruz ki insanın bilincine ”ruh” denir ve insanın beyin fonksiyonlarının ürünüdür. Beyin ölünce de ruh yani bilinç sonsuza dek yok olur. Tanrıya inananlar ise buna hayır beyin ölse bile ruh yaşar çünkü beyinden bağımsızdır, maddeden etkilenmez diyorlar. Böyle düşünen müminlere şu soruları soralım; Bir insanda beyin ölümü durumunu ele alalım. Beyin öldüğünde vücut hala canlı, yani kişinin kalbi atıyor ve hayatta, ama bilinci kapalı! Şimdi bu durumdaki birinin ruhu ne oluyor? Kalbi de durana kadar karanlıklar içinde mi kalıyor? Kişi hala canlı olduğuna göre ruhu bedende demektir. Ama kişinin bilinci kapalı! Yani beyni öldüğü için bu kişinin ruhu da karanlıklara gömülüyor. O halde ruhun beyinden bağımsız olduğu iddia edilemez bir hale gelmiyor mu? Yok eğer beyin öldüğü gibi ruh bedeni terk ediyorsa, o zaman da canlılık için ruh gerekmiyor demektir. Çünkü ilgili kişi hala nefes alıyor, kalbi atıyor, yani canlı! Ya da hafıza kaybı durumunu ele alalım. Eğer ruh bedenden bağımsızsa, hafızasını yitiren kişinin ruhu ne oluyor? Tanrı Allah ruha bilgisayar gibi reset mi çekiyor? Ve kişi iyileşip de hafızası tekrar geldiğinde, Tanrı Allah ruhun bilgi donanımını tekrar mı yüklemiş oluyor? Beyin ameliyatlarında doktorun beynin müdahale edilmemesi gereken bir kısmına müdahalesi sonucu hastanın kişiliği değişiyor! Bunun örnekleri tıpta yaşanmıştır. Eğer ruh bedendenbeyinden bağımsızsa bu durum nasıl açıklanacak? Kişilik de beynin bir ürünü ise, o zaman ruha ne kalıyor? Kişilik de beyinle birlikte yok olacaksa, o halde ruh ne üzerinden yargılanacak ahirette? Kaldı ki insan hayatında bildiğimiz herşey fiziksel özelliklerimize atıfla açıklanır. Bize şu hayatta zevk veren ve bizi biz yapan herşey yine bedenimizin varlığını gerektirir. Örneğin; şarkı söylemek için ses tellerine, sevişmek için ilgili organlara, yemek için ağıza ve mideye, dinlemek için kulaklara, tatmak için dile v.b. her tür faaliyet için, yani kısacası hayatı yaşamak için ilgili bedensel organlara sahip olmamız gerekiyor. Zaten bu tecrübelerin toplamı bizde bir hafıza ve bilinç oluşturuyor ve bize benliğimizi veriyor. Ama eğer ruh bedenden bağımsız olabiliyorsa ve ölünce de yaşamaya devam edecekse, ruhun ”yaşayacağı” bu yeni durum gerçekten de ”yaşamak” lafını hakediyor mu? Çünkü yaşamaya dair herşeyi bedenimizle yapıyoruz. Öte yandan bizler yaşamdaki faaliyetlerimiz, bedensel isteklerimiz, yaşamın maddi koşullarının çeşitliliği karşısında edindiğimiz bilgilerimiz, başka insanlar ve doğayla karşılıklı etkileşimimiz sonucu varoluyoruz; Benlik duygumuz ve karakterimizi böyle kazanıyoruz, bilgi ve düşünce dağarcığımız bunların sonucu genişliyor. Tüm bu maddi etkenlerden benliği (ruhu) koparmak zaten mümkün değil. Ruhu bedenden ayrı düşünmek tüm maddi tecrübeleri yadsımayı gerektirdiği için, aslında kişinin karakterini, benliğini, tecrübelerini, düşünce ve isteklerini yok etmek oluyor. Kısaca değindiğimiz bu noktalar bile bedenden ayrı bir ruhun var olmadığını anlayabilmek için yeterli değil midir?

235


10- KURAN’DAKİ ÇELİŞKİLER 1-Kuran’da ki Çelişkilerin Kaynağı Kur’an’ın hemen her suresinde bir çelişki bulmak mümkündür. Uzun surelerde ise onlarca çelişkiye rastlanabilir. Çelişkiler; bir ayette söylenenin başka bir ayette değiştirildiği, farklı ya da tersinin söylendiği tutarsızlıklardan, ayetlerdeki akıldışı, mantıkdışı, bilimdışı yanlışlardan, Tevrat ve İncil’e uymayan hatalı hükümlerden ve bilgilerden oluşur. Bu çelişkilerin tümünü listelemek çok zor. O kadar çok çelişki ve çelişki iddiası var ki, sayfa sayfa listelere sığmaz. O yüzden çok önemli olanlarını listelemeye çalışalım: Nisa-82 “Hala Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.” Bazı islamcılar, 1-2 çelişkinin olabileceğini öne sürüyorlar. Çünkü Nisa-82′de “birçok çelişki” yazıyormuş. “Bir çelişki” ya da “birkaç çelişki” demiyormuş! Eğer Kuran ilahi kaynaklı yani “Allah kelamı” ise bir kitapta tek bir çelişki dahi olmaması gerekir. Ama Kuran’ı okuduğumuza bir ya da birkaç değil, yüzlerce çelişki bulmak mümkündür. Apaçık olduğu yazılan Kuran’da aynı konuya değinen birçok ayette insanları çelişkiye düşürecek, birbirinden farklı mesajlar vardır. Hangisinin doğru olduğuna İslam alimleri dahi karar verememiş, kendi aralarında ihtilafa düşmüştür. O nedenle, İslamcı yazarların, ilahiyatçıların, meal ve tefsircilerin farklı yorum ve iddialarla çekiştiklerine tanık oluruz. Bu günümüze özel bir durum da değildir, ta başından itibaren ayetlerin yorumlanmasında ayrılıklara düşüldüğü görülür. Bu ayrılıklar birçok İslam aliminin kafir olarak nitelenmesine ve öldürülmesine kadar varmıştır ki bunun en iyi örneği Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı azam Ebu Hanife’dir. Allah’tan geldiği öne sürülen diğer kitaplarla arasında varolan muazzam çelişkiler, diğer kitapların tahrif edildiği iddiasıyla bertaraf edilmeye çalışılır. Fakat kendi içindeki çelişki ve tutarsızlıklara böyle bir iddiada bulunulamayacağından; ya çelişkiler kabul edilmez ya da çelişki gibi görülen ifadelerin böyle görülmesinin çeşitli sebepleri olduğu iddia edilir. Öne sürülen sebeplerin başında ayetleri herkesin anlayamayacağı, inanmayanlara ayetlerin farklı görüleceği, ayetleri anlamada dil yetersizliği olduğu ve eski Kureyş dilinin bilinmesi gerektiği gelir. Diğer taraftan da ayetlerin evrensel olduğu ve her çağda geçerli olduğuna inanılır. Bir yandan Allah’ın gönderdiği öne sürülen kitabın anlaşılmasındaki yetersizliklerden, zorluklardan söz edilirken, diğer yandan hükümlerinin evrensel olduğunu iddia etmek de bir çelişki değil midir? Gönderilme amacı insanları doğru yola çağırmak ve öğüt vermek olarak yazılan kitapta, insanların bir kısmının bu kitabı anlamaması için kalplerinin mühürlendiğini yazması ne derece tanrısaldır?

236


İsra-46. Kur’an’ı anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyarız. (…) Bu ve benzeri ayetlerde görülmektedir ki daha islamın ilk yıllarından itibaren Tanrı Allah, herkesin Kuran’ı okuduğunda anlamasını istememektedir. Neden? Örneğin, müslüman olmayanlar arasında birçok değerli, saygın, iyi insan vardır. Ama Hz.Muhammed’in peygamberliğini kabul etmemişler. Yani, saflar karışıktır. Bir tarafta iyiler, diğer tarafta kötüler şeklinde net değildir. Ebu Talib gibi tüm toplumdan hürmet gören saygın bir insan karşı taraftadır ve üstelik bu insan kendisini büyüten, koruyan en sevdiği amcası, Hz.Ali’nin babasıdır. Bir peygamber, nasıl olur da haklılığını kanıtlayamaz, en yakınındaki insanı ikna edemez? Bu nasıl izah edilebilir? Bunun izahı ancak Allah’ın dilediğine hidayet verdiği iddiasıyla yapılabilmiştir. İnanmasını istemediğinin kalbini mühürlediği şeklinde açıklanmıştır. Ele aldığımız çelişkilerin çoğu, Hz.Muhammed’in peygamberlik iddiası sırasında kendisine inanmalarını söylediği kitleler tarafından da görülüyor, biliniyordu. Hz.Muhammed daha egemen değilken, Kur’an’ı yazmaya devam ederken, düşünce ve inançlarını ifade etme özgürlüğünü henüz kaybetmemiş olanlar, ayetlerdeki hata ve çelişkileri gördükçe Hz.Muhammed’e itiraz edip, bunların Allah’tan olamayacağını, ayetleri kendisinin uydurduğunu söylüyorlardı. Çelişki ve hataların mantıklı bir izahı yerine Muhammed’den gelen yanıt şöyleydi: “Uydurdumsa ben uydurdum, bu suçsa eğer benim suçum. Size ne? Siz kendi suçlarınıza bakın.” Bu yanıtının da Allah’tan geldiğini söylüyordu: Hud-35 “Onu (Kur’an’ı) uydurduğunu mu söylüyorlar? De ki: Onu uydurduysam eğer benim suçum, ben sizin suçlarınızdan uzağım.” Hz.Muhammed bu konuda haklı mı acaba? “O, uydurduysa da Putperestlerin, Yahudilerin, Hristiyanların önceki uydurduklarının üzerine ilave etti. Aslolan sadece budur. Gelelim Kuran’daki çelişkilerin nasıl açıklanmaya çalışıldığını da görelim; Müminler genelde şu şekilde açıklama yoluna gitmektedirler; 1-Ayetler müteşabih-mecazi anlamlıdır denerek çelişki göz ardı edilir. Allah’ın insanlara açıklamak istemediği, gizli bir konuda müteşabihlikten bahsedilebilir. Örneğin, ruh konusunu detaylı açıklamayabilir. Ya da “dabbet-ül arz” ile ilgili fazla bilgi vermeyebilir. İnsanların aklının ermeyeceği, bilgilerinin çok yetersiz kalacağı bir konuda bilimsel detaylara inmeyerek mecazi örnekler verilebilir. Hatta Mekke döneminde gelen ayetlerde, putperest baskısı nedeniyle açık açık putperest inancına aykırı söylemlerde bulunulamayacak olması da müteşabihliği gerektirebilir. Ama çelişkilerin birçoğuna “müteşabih” demek nerdeyse, çelişkilerden sıyrılmanın bir yöntemi olmuştur. 2-Çelişkiler Arapça’nın iyi bilinmemesine ve meallerin yanlışlığına bağlanır. Madem ki bu kitap tüm insanlık için gelmiştir, öyleyse çevirilerinin kolayca yapılabileceği ve dünyanın her toplumundan insanların kolayca anlayabileceği bir şekilde yazılmış olması gerekmez miydi? İzah edilemeyen yanlarını Arapça’nın zorluğuna ve Kureyş Arapçasının 237


bugün yeterince iyi bilinmemesine, içindeki Aramca ve Süryanice sözcüklerin başka anlamlar taşıyabileceğine bağlamak bile bir çelişki değil midir? 3-Çelişkileri ortaya koyanlar Kuran’a önyargı ile yaklaşılmakla suçlanır. Bu çelişkilerin birçoğu, inançlı müslümanların Kuran’ı okumasıyla bulunmuştur. Ki bunların çoğu zamanında din adamıydı ve “Kral çıplak!” diyebildiler. Gayrimüslimlerin de rastladığı çelişkiler vardır elbette. Ki bunun tarihi Hz.Muhammed dönemine, ayetlerin ilk okunduğu döneme kadar gider. Hatta Kuran’a bile yansımıştır bu çelişki itirazları. Ama büyük çoğunluğunu ortaya çıkaranlar müslümanlardır. Bu çelişkiler nedeniyle bazı Müslümanlar vahyin, dinin, peygamberliğin bir uydurma olduğunu görmüştür. Yani sonuçta, bir ön yargıyla yaklaşımdan söz edilemez. Bu çelişkiler, 1-2 mealciye değil, adı İslamcılar tarafından öne çıkartılmış 15-20 mealcinin mealleri ve Arapçası dikkate alınarak ortaya konmuştur.

2-Hangisi Doğru? Kuranda ki çelişkilerden ilk göze batan bir birini yalanlayan anlatımlardır. Oysa başta Kuran’da Şuara-195′te Hz.Muhammed, “uyarıcılardan olabilsin diye” Kuran’ın “apaçık bir dille” indirildiği; Zuhruf/2-3 ‘te daha açık olarak, ”Apaçık Kitaba yemin olsun ki şüphesiz biz O’nun düşünüp anlayasınız diye” indirildiği, Fussilet-44′te Kur’an ayetlerinin uzun açıklamalı olmadığı, Duhan-58 ‘de, herkese öğüt alsınlar diye kolaylaştırıldığı söylenir. Bu tarz ayetlere rağmen, gerçekte Kuran anlaşılmaz bir yığın ayetle ve kavramla doludur. Kuran’nın tam olarak anlaşılabilmesi için eski Kureyş Arapçasının, hadislerin, peygamberin ayrıntılı hayatının, dönem tarihinin iyi bilinmesi gerekir. Bunlar bilinse bile Kuran genelinde; Orucun kaç gün olduğu, namazın kaç vakit olduğu bile açıkça belirtilmemiştir. Kuran’ın genelinde konu karmaşası ve uyumsuzluk vardır. Bir konudan bir başka konuya atlanır. Örneğin Bakara suresinde boşanma konusu işlenirken aniden namaz kılma ve usülleri anlatılmaya başlanır. Ardından tekrar hukuk konularına dönülür. (Bakara/ 237-238-239) Bütün bunların yanında Kuran’da ki temel sorun bir birini yalanlayan biryığın ayetlerle dolu olmasıdır. Bir yerde ak dediğine başka bir yerde kara denebilmektedir. Bir ayette verilen hüküm başka bir ayette açıkca yalanlanabilmekte, hangisinin doğru olduğu konusunda okuyan şüpeye düşebilmektedir. Ayrıca işlenen konular içinde de çelişkiler görülür. Örneğin aynı hikaye 3 farklı surede 3 farklı şekilde anlatılır; Araf Suresi 105-120. ayetler arası, Yunus suresi 79-88. ayetler arası ve Taha suresi 56-73. ayetler arasında aynı konu işlenir ama anlatımlar arasında çelişkiler vardır. Birçok surede aynı anlatımlar tekrarlanır. Bu durum Kur’an ayetlerinin karışık ve düzensiz toplandığını, bazı bölümlerinin değiştiğini gösterir ki sözde allah’ın koruması altında olan bir kitabın böyle düzensiz olması bir çelişkidir. 1-Cehennem yiyeceği hangisidir Gaşiye-6 “Darı dikeninden başka yiyecekleri yoktur.”

238


Bu ayet cehennemdeki tek yiyeceğin darı dikeni olduğunu söyler ama durum hiçde öyle değildir: Duhan 43-46 “Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır; karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.” Bu ayetler Gaşiye 6. ayeti yalanlar. Darı dikeninden başka yiyecekleri yoksa zakkum nasıl yerler. İşte güzel bir çelişki. Ben bunlara bir yiyecek daha ekliycem. Hakka-36 “Bir irinden başka yiyecek de yok.” Bu ayet ise cehennemdeki tek yiyecek kanlı irindir der ve diğer ayetleri yalanlar. Şimdi sorumuzu soralım: Cehennemdekiler ZAKKUM mu, DARI DİKENİ mi (bu ikisi kesinlikle farklı bitkiler) yoksa İRİN mi yiyecekler? Hz.Muhammed yine burada bir hata yapmış ve Kur’an’ın Tanrı sözü olmadığını bizlere bildirmiştir. Meal tahrifatçılarının elinde olsa zakkumun darıyla aynı olduğunu söyleyeceklerdir. Bunu yapabilmek için çok araştıran da olmuştur muhakkak. Ama zakkum, darıdan farklı bir bitkidir. Eee İrin ne olacak? Peki, cehennem yiyeceği olarak hangisi doğrudur? 2-Deve Eti Tevrat’ta haram, Kur’an’da helal: Tevrat’ta deve eti yemek yasaklanmıştır. Levililer/ 11-4. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Ama Kur’an, bu yasağı müslümanlara kaldırır ve tırnaklı hayvanların sadece Yahudilere haram kılındığını yazar. Enam-146“Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.” Yahudiler İbrahim’in ve Yakup’un deve eti yemediğini, haram kılındığını, kutsal kitaplarında böyle yazdığını söyleyerek Hz.Muhammed’e itiraz etmişler ve “Sen İbrahim’in tevhid dinini getirdiğini söylüyorsun ama o senin gibi deve eti yemezdi, çünkü haramdı.” demişler, bu itiraza Kuran’da aşağıdaki ayetle yanıt verilmiştir: Ali İmran-93. “Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yakub’un) kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helal idi. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun.” Anlaşılan odur ki Hz.Muhammed Kureyşliler’in deve etinden vazgeçmeyeceklerini bildiğinden Kura’nı yazarken deve etini helal ilan etmiş, gelen bu itiraza karşı da böyle bir gerekçe ileri sürmüştür. Oysa Tevrat getirilip okunduğunda sadece Levililer’de değil, Yasa’nın Tekrarı’nda da deve eti yasağı geçtiği görülür: 239


14-7. Ancak geviş getiren, çatal ve yarık tırnaklı hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve, tavşan, kaya tavşanı. Bunlar geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılırlar. Bu durumda hangisi doğrudur? Tevrat’mı yoksa Kur’an mı? 3-Yahudi mi, Musevi mi? Enam-146.“Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık.” ayetinde bir başka önemli nokta da bir kavim adının, bir din mensubu adı olarak kullanılmasıdır. Halbuki o dönemde bile hem Yahudi hem de Hristiyan olanlar çok. Madem ki “Hristiyan” yani “İsacı” diyor, “Musevi” yani “Musacı” da denebilirdi. Bu genelleme yanlıştır. Etnik köken ile, mensup olunan din ismi aynı tutulmuştur. Müslümanlara nasıl Araplar denemezse Musevilere’de Yahudiler denilmemesi gerekir. Günümüzde de Yahudi olanlar içinde ateist, dinsiz, Hristiyan, Müslüman, Budist vardır. Tevrat’ta yazılanlar bu Yahudileri bağlamaz. Deve eti de yerler, domuz eti de. Hele Marks ve Einstein gibi Yahudilerin dini önemsemediklerini bilmeyen yoktur. Ayrıca Musevilik Yahudilere has bir din olsa da, tarihte Yahudilerin dışında da Museviliği seçenlerin örnekleri vardır ki bunlardan en önemlisi Hazar Türkleridir. Etnik kökenleri Türktür ama dinleri Museviliktir. Dolayısıyla bunlara Kuran’daki gibi Yahudi denmesi yanlış olur. 4-İslam’da Günah Çıkartma var mı, yok mu? Tevbe-102. ( Münafık Araplardan) Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Tevbe-103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir. Tevbe-104. Bilmezler mi ki, Allah’tır kullarından o tövbeyi kabul eden, o sadakaları alan. Ve Allâh, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir. Günahlarını itiraf edip tevbe edenlerden, günahlarından arınması için sadaka alınmasının, Hristiyanlıktaki günah çıkartmaktan ne farkı var? Hacca gitmekle dahi günahların affedildiğinin söylendiği İslam’ı göz önüne aldığımızda; Sadece Hristiyanlıkta günah çıkartma olduğu mu? Yoksa; Hristiyanlıkta da, İslam’da da günah çıkartma olduğu mu? Bu durumda hangisi doğru? 5-İblis (Şeytan) Melek mi, Cin mi? Bakara-34. Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, ebâ vestekbere ve kâne minel kâfirîn.

240


MEAL: “Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün meleklerhemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.” Ayeti ilk kez duyan birisinin, İblis’in meleklerden biri olduğunu düşünmesi gayet doğaldır. Ama aşağıdaki ayette İblis’in cinlerden olduğu yazılıdır. Kehf-50. Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, kâne minel cinni fe feseka an emri rabbih, e fe tettehızûnehu ve zurriyyetehû evliyâe min dûnî ve hum lekum aduvv, bi’se liz zâlimîne bedelâ. MEAL:“Hani biz meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi.İblis ise cinlerdendide Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir!“ Bakara-34′e göre Melek, Kehf-50′ye göre ise Cindir. Kuran’da “Kane” sözcüğü “.idi, oldu” anlamında kullanılır. Bakara-34’de “kane minel kafin” ifadesi “kafirlerden oldu” diye çevrilirken, Kehf-50’de “kane minel cinni” ifadesi “cinlerdendi” diye çevrilir. Halbuki “cinlerden oldu” şeklinde çevrilmiş olsaydı; İblis’in daha önce melek olduğu ama Allah’ın emrine karşı gelince meleklikten düşürülüp cinlere katıldığı anlamı çıkacaktı. Nitekim Hristiyanlıkta şeytanların düşmüş melekler olduğuna ve İblis’in de bunların en büyüğü olduğuna inanılır. Bu durumda hangisi doğrudur? Kur’an’a göre, İblis melek miydi, cin miydi? 6-Yaratan mı Yaratanlar mı? İhlas-1. De ki; O Allah bir tektir. Saffat-125. Yaratanların en iyisini bırakıp da Ba’l’e mi taparsınız? Müminun-14. Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da “mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir! İlk ayette Tanrı Allahın tek yaratıcı olduğu açıkca dile getirilmesine rağmen diğer iki ayette Yaratıcı vasvında olanlar çoğul olarak anlatılmaktadır. Bu durumda sormak gerekir Yaratanların en iyisi Allah’sa diğer yaratanlar kimlerdir? Yarattık = çoğul (gizli özne=biz) saygınlık,büyüklük katma çabası vs. Bu ayetler’de Böyle kullanılmamış Yaratanların en güzeli = burda da bir çoğulluk var fakat bu sefer tek varlık değil birden fazla varlıktan bahsediliyor ve aralarında bir mukayese yapılıyor. 7-Allah yardıma muhtaç mı? 241


İhlas-2. Allah eksiksiz, sameddir. (Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir.) Ayette geçen “samed” sözcüğünün çevirisi doğruysa eğer, “Melekler bir ihtiyaç sebebiyle yaratılmış değiller midir? Allah’a yardımcı olmazlar mı?” sorusu da yerinde olur. Ama aşağıdaki ayet bu soruya da gerek bırakmamaktadır: Muhammed-7. Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz. Sadece melekler değil, insanlar da Allah’a yardım edebilirmiş. Öyleyse hangisi doğru? Yardıma ihtiyacı olduğu mu, olmadığı mı? 8-Peygamberler arasında üstünlük farkı var mı, yok mu? Bakara-253. İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Ayet çok açık. Peygamberlerin bir kısmı diğerlerine üstün kılınmış. Bir de şu ayete bakalım: Bakara-285. Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. “Peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır” dediler. İlk ayette ayrım var ama sonrakinde “ayrım yapmayız” deniyor. Hangisi doğru? Yoksa Allah “Ben ayrım yaptım ama siz yapmayın.” mı demek istemiş? 9-Allah’ın velisi var mı, yok mu? İsra-111. Ve de ki: “Hamd, allah’adır. O çocuk edinmemiştir, yönetimde ortağı yoktur ve zilletten ötürü bir velisi de yoktur.” O’nu tekbir ile yücelt. Ayette açık olarak Allah’ın bir velisi yani dostu, yardımcısı olmadığı belirtiliyor. Peki gerçekten öyle mi? Bir de aşağıdaki ayete bakalım: Yunus-62. İyi bilin ki; Allah velilerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar! Bu durumda hangisi doğrudur dersiniz? Allah’ın velisi var mı, yok mu? 10-Kur’an, Mekke ve çevresi için mi, tüm Dünya için mi? Aşağıdaki ayet, Kur’an’ın Mekke ve çevresindekiler için indirildiğini yazar. Enam- 92. İşte bu (Kur’an), Ümmü’l-kurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler. Halbuki İslam’da Kuran’ın tüm insanlığa gönderildiğine inanılır. Şu ayet de kanıt gösterilir;

242


Kalem-52. “Halbuki o (Kur’an), alemler için zikirden (öğütten) başka bir şey değildir.” 11-Dinde zorlama var mı, yok mu? Mekke döneminde, putperestlerin egemenliği altında iken elde güç olmadığından Kuran ayetlerinde “Din’de zorlama yoktur” (Bakara-256), başka bir ayette “Sizin dininiz size, benim dinim bana’dir” (Kâfirûn-6), ya da “(Müslümanlar), yahudi olanlar, hiristiyanlar ve sâbiî’lerden Allah’a…inanip yararli is yapanlarin ecirleri Rablerinin katindadir” (Bakara-62) seklindeki âyet’lerinde hoşgörü içeren hükümlerini esas alarak, İslam’da din özgürlüğü, inanç hoşgörüsü vardır denir. Oysa bunun nedeni hoşgörü değil şartların zorlamasıdır. Ama Medine döneminde, putperest egemenliğinden kurtulunca emirler de değişir: Bakara-193. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur. Nisa-84. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir. Tevbe-29. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. Son ayette görüldüğü gibi kendisine inanmayanlarla boyun eğene ve cizye verecek kadar alçalana kadar savaşılması emrediliyor. Bu durumda hangisi doğru? Dinde zorlama olmadığı mı, yoksa yeryüzünde İslam egemen olana kadar zorlanması, savaşılması gerektiği mi? 12-Allah gönderdiği kanunları, hükümleri değiştirir mi, değişmez mi? Değişebilir Diyen Ayetler Bakara-106. “Herhangi bir Ayet’in hukmunu yururlukten kaldirir veya unutturursak, onun yerine daha hayirlisini veya benzerini getiririz. Allah’in herseye gucunun yettigini bilmezmisin? “ Nahl-101. “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.” Rad-39. “Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır.” Bu ayetler aynı zamanda kuranın değiştirildiğine bir kanıttır. Yukardaki açık ayetlere rağman bazı ayetlere göre de Kuran’nın hükümleri hem değişmez olarak tanımlanır hemde değiştirilemeyeceği açıkca idda edilir. Değişmez Diyen Ayetler 243


Fatır-43. “Hayır! sen Allah’ın kanununda değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın kanununda asla bir döneklik bulamazsın. (deminki ayette döneklik yaptığını itiraf ediyordu.)” Feth-23..”… Allah kanununda hiç bir değişiklik bulamazsınız. “ Yunus-64.”…..Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.” Enam-115“Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” Ahzab-62 “Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. [u]Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın.” Şimdi sorumuzu soralım Hangisi doğru? Kuran’da hükümler değişir mi? Değişmez mi? 13-Allah’ın katına olan mesafe-zaman çelişkisi Secde-5 “Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine çıkar.” Mearic-4 “Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” Bu çelişkiye bir de Allah katındaki zaman çelişkisini ekleyelim: Hac-47 “Senden çabucak azabı getirmeni istiyorlar. Allah, asla vaadinden caymaz. Doğrusu Rabbının katında bir gün; saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” 14-Konuşan Melek mi yoksa Allah mı? Meryem-64 Biz, ancak Rabbının emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bu ikisi arasındaki her şey, O’nundur. Ve Rabbın unutkan değildir. Zuhruf-11 “O suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz” İlk ayette açıktır ki konuşan melektir, Diğer ayette suyu indiren Tanrı Allahsa, ölü memleketi dirilten kim? Kur’an’ı Allah gönderdiyse bu “biz” diyen kimler? Görüldüğü gibi burada da birden fazla yaratıcı vurgusu vardır. Tanrı Allah baş tanrı diğerleri ise onun yardımcısı. Bu anlatımın putperes öğretiden bir farkı varmıdır? 15-Ganimetlerin tamamı mı yoksa 1/5′i mi? Kuran’da Enfal-1.’de “ganimetler Allah’ın ve peygamberindir” denirken, Enfal-41′de “ganimetlerin beşte biri Allah’ın ve peygamberindir” denir. Enfal-1. “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”

244


Enfal-41. “Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. (…)” Tabi bu ayetlerde ki çelişki ayetlerin yazılmasından değil, savaşlarda kazanılan hertürlü malın paylaşılmasında yaşanan anlaşmazlıktan kaynaklanmaktadır. İlk başta savaş kazancının tamamına sahip çıkmak isteyen Hz.Muhammed karşılaştığı muhalefet ve gördüğü tepkiler üzerine kazancı müritleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır. 16-Saptıran kim Şeytan mı Tanrı Allah mı? NİSA-119 “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. NİSA-120 “Şeytan onlara vadediyor, onları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaadde bulunuyor.” Bu ayetlerde Şeytanın insanları saptırabildiği ve hataya düşürdüğü anlatılırken birdiğer ayette insanın ancak Tanrı Allahın dilemesi sayesinde yoldan çıktığı vurgulanmaktadır NAHL-93 “Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” Bu ayetlerdeki açık çelişki ortada. Eğer insan Tanrı Allah dilemediği sürece hata yapamaz ise insanı yoldan çıkaran ve hata yaptıran sadece Tanrı Allah olabilir. Buna göre insanı yoldan çıkaran kimdir? Aslında bu ayetlerde ortaya konan birdiğer çelişkiden de bahsetmeliyiz; Eğer insanlar Tanrı Allahın dilemesi ile ancak hata yapabiliyorsa Cennet ve Cehennemin anlamı nedir?

3-Hükümsüz Ayetler Bir iktidar düşünelim; Bir dediği diğerini tutmayan, dün söylediğini bugün değiştiren, yarın ne diyeceği belirsiz olan, uygulamaya aldığı birçok projeyi yarıda bırakıp farklı uygulamalara geçen. Böyle bir iktidara güven duyulabilir mi? Tutarlı, istikrarlı olduğu söylenebilir mi? Aldığı kararların, çıkardığı kanunların her çağda geçerli olabileceği düşünülebilir mi? Savaş ve ekonomik kriz gibi olağanüstü durumlar haricinde elbette bu tutarsızlıkları normal karşılanamaz. Peki ya Tanrı Allah’ın gönderdiği öne sürülen ayetlerdeki hüküm değişiklikleri nasıl açıklayacağız? İktidarlar, neticede insanlardan oluşuyor ve hata yapabilirler ama tanrıya hata yakıştırmak mümkün müdür? Önceki kitaplarda yazılanlarla çelişen ayetlere itiraz edilmesi üzerine, şu ayetle itirazcılara yanıt verilir: Bakara-106 “Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez 245


misin?” Kur’an, ayetlerin değiştirilebileceğini söylüyor. Peki değiştirilmiş midir? Hem de bol miktarda. Aşağıdaki ayet bunu doğruluyor zaten; Nahl-101 “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmiş iken kâfirler Peygambere: “Sen, ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır öyle değil; onların çoğu bilmezler.” Ayetler değiştirilmiş ki Hz.Muhammed’e “Bunları sen uyduruyorsun” diye itiraz etmişler. Neden? Bu itirazın nedeni Kuran’nın Hz.Muhammed’in peygamberliğini ilan etmesinden ölümüne kadar geçen 23 yıl boyunca gelişen olaylara göre yazılmış ve duruma göre kimi ayetleri daha sonra değiştirilmiş bir kitap olmasıdır. Bu gerçeği gören kişiler Hz.Muhammedin peygamberliğine inanmamışlar, Kuran’nın insan sözünden başka bir şey olmadığını dile getirmişlerdir. Kuranda bu gerçeği de açıkca görebilmekteyiz. Hz.Muhammed döneminde yaşamış ve biraz gün görmüş, tevrattan ve incilden haberdar olanlar ve şairler de bu gerçeği görmüşler, Hz.Muhammedin Kuranı uydurduğunu söyleyerek Muhammedin sözlerine itibar etmemişlerdir. Malesef gerçeği görebilen aydın insanların birkısmı da bunun bedelini canıyla ödemişler. Nekadar anlatırsak anlatalım aklını dine teslim etmiş olanlar bu gerçeklerle yüzleşmek istemiyorlar Kalem-15 “Âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları!” der.” Nahl-24 “Onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, “Öncekilerin masalları” dediler.” Furkân-5 “(Bu Kur’an, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler” Mutaffifin-13 “Böyle birine âyetlerimiz okununca “Eskilerin masalları” derdi.” Müddessir 24-25 “Bu (Kur’an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir.” Bu, insan sözünden başka bir şey değil.” Şimdi hükümleri kaldırılan ayetlere birkaç örnek verelim: 1-Bir Müslüman kaç kafire bedeldir? Enfal-65. “Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Sizden yirmi sabırlı kişi olsa, iki yüz kişiye üstün gelir. Sizden yüz kişi de kâfirlerden bin kişiye üstün gelir; çünkü onlar anlayıştan yoksun bir güruhtur.” Ayeti okuduğunuzda Tanrı Allah’ın bu hükmünün geçerli olduğunu düşünmeyin. Çünkü değişmiştir. Bu ayeti hükümsüz kılan ayet alttadır: Enfal-66 “Şimdi ise Allah sizde bir zaaf bulunduğunu bildiği için, yükünüzü hafifletti. Bu durumda, sizden sabreden yüz kişi olursa, iki yüz kişiye üstün gelir. Sizden bin kişi de Allah’ın izniyle iki bin kişiyi mağlûp eder. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” 246


2-Soru sormanın bedeli sadaka takdimi olursa. Mücadele-12 “Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman özel görüşme sadakası takdim ediniz. Bu sizin için daha hayırlı ve temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, artık Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” Ayetteki sadaka şartından dolayı kimse soru sormaya gitmeyince, aşağıdaki ayetle bu şart kaldırılmıştır: Dinin çıkar amaçlı uydurulduğunu ve Kuran’nın insan sözü olduğunu ortaya koyan bu ayetin devamına bakalım. Mücadele-13 “Özel konuşmadan önce sadaka vermekten korktunuz da mı bunu yapmadınız? Yine de Allah sizi bağışladı. Siz de namazı dosdoğru kılmaya bakın, zekâtı verin, Allah’a ve Resulüne itaat edin. Zira Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” 3-İslam’ın amentüsü doğru mu? Nisa-78 “Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah’tan” derler; başlarına bir kötülük gelince de “Bu senden” derler. “Hepsi Allah’tandır” de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!” Ayette iyiliğin de kötülüğün de Allah’tan olduğu söyleniyorsa da yanılmayın, Hemen ardından gelen ayetle değiştirilmiştir: Nisa-79 “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir.” 4-Peki Müslüman olmayıp, tek tanrıya ve ölümden sonra yaşama inananların durumu ne olacak dersiniz? Bakara-62 “Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabîler, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse elbette Rableri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.” Bu ayete bakarak başka dinden düşündüyseniz yanılıyorsunuz:

olsa

bile

iyi

insanların

cennete

gideceğini

Ali İmran-85 “Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki; (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” 5-Kur’an’a göre miras paylaşımında vasiyetin geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz? Bakara-180 “Sizden birisine ölüm yaklaştığında, eğer ardında mal bırakacaksa, vasiyet etmek farz kılındı. Bu vasiyetin anne ve baba ile akrabaya uygun şekilde yapılması gerekir. Bu, takvâ sahipleri üzerine bir borçtur.” Bu ayete göre vasiyetin farz olduğunu ve bir Müslüman öldüğünde bıraktığı vasiyetin geçerli olduğunu düşünüyorsanız aldanırsınız. Ne vasiyet ederseniz edin hükmü yoktur. Miras paylaşımı aşağıdaki ayetlere göre yapılır:

247


Nisa-11-12 “Allah size evlatlarınızın miras taksimini şöyle emrediyor: Çocuklarınızda, erkeğe iki kadın payı kadar, eğer hepsi kadın olmak üzere ikiden de fazla iseler, bunlara mirasın üçte ikisi ve eğer bir tek kadın ise o zaman ona malın yarısı vardır…. (diye devam ediyor)” Bazı hadislere göre ise mirasın 1/3’ü vasiyet kapsamına alınabilir. Yani, hadisler de ayetleri neshetmektedir. 6-Sizce ilk Müslüman kimdir? Enam-163. “O’nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” Yukarıdaki ayet, Hz.Muhammed’in ilk müslüman olduğunu belirtir ama hükümsüzdür. Alttaki ayetle bu hüküm değiştirilmiş, Tanrı Allah ilk Müslümanın Musa olduğunu hatırlamış! Araf-143 “Sen sübhansın”, “tevbe ettim, sana döndüm ve ben müminlerin ilkiyim,” dedi. Yukarıdaki ayet de Musa‘nın ilk müslüman olduğunu belirten ayettir ve o da hükümsüzdür. Her iki ayeti de hükümsüz kılan ayet: Ali İmran-67 “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hristiyandı. Fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı, müşriklerden de değildi.” İbrahim, Muhammed’den de, Musa’dan da önce yaşadığına göre müslümanlığı onlardan öncedir. Adem, İdris, Nuh gibi İbrahim’den önce yaşamış olan peygamberlerin Müslümanlık sırasının ise hesaba katılmadığını görüyoruz. 7-Ganimetler kimin? Enfal-1. Sana, ganimetlere dair soru sorarlar, de ki: Ganimetler Allah’ın ve Peygamberindir. İnanıyorsanız Allah’tan sakının, aranızdaki münasebetleri düzeltin, Allah’a ve Peygamberine itaat edin. Ama Araplar savaş ganimetinin tadını almışlardır bir kere. Özellikle Bedeviler ganimet olmadan savaşmaya yanaşmazlar. İslam peygamberini bu konuda sıkıştırırlar ve sonuca da ulaşırlar: Enfal-41. Eğer Allah’a ve hakkı batıldan ayıran o günde, iki topluluğun karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ın, Peygamber’in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye Kadir’dir. 8-Cennetin genişliği ne kadar? Ali İmran-133 “Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah’tan gereği gibi korkanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun!” Tanrı Allah bu ifadesinin yanlış olduğunu anlamış ve düzeltme yapmış, Cennetin genişliğini “göklerle yer kadar” şeklinde ifade eden bu ve benzeri ayetleri düzelten ayet: 248


Hadid-21 “Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a ve peygamberine inananlar için hazırlanmış olup, genişliği gökle yer kadar olan cennete koşuşun.” Demek ki cennetin genişliği göklerden yere kadar değil, gökten yere kadarmış. “Gökle yer arası”nın ne demek olduğu ise ayrı bir makale konusu. 9- Allah’tan başka şefaatçi olacak mı? Kuran’ın birçok ayetinde “Allah’tan başka şefaatçi olmadığı” ifadesine rastlayabilirsiniz. Örneğin; Enam-51. Kendileri için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab’lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur’an ile) uyar. Ama bu ayetler sizi yanıltmasın. Allah’tan başka şefaatçi vardır. Doğrusu aşağıdaki ayettir: Meryem-87 “Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.” SONUÇ: Kuran, incelendiğinde görülecektir ki bu verdiğimiz örneklere benzer nitelikte çok sayıda ayet vardır. Bilhassa Mekke dönemi ayetleri ile Medine dönemi ayetlerinde bu fark bariz olarak görülür. Bu çelişki ve tutarsızlıkların nedenini Tanrı Allah’a bağlamak mümkün değildir. Kuran’daki çelişkilerin nedenlerini Kuran’ı hazırlayanlarda, Hz.Muhammed’in düşünce ve davranışlarında, mantığında ve değişen yaşam koşullarında aramak gerekir. Ayetleri yazılma sebepleri ve yaşanan olaylar ile birlikte incelenirse görülecektir ki; bir kısım çelişkiler onun günlük siyasetinin gereksinimlerini kendi içinde bulunduğu koşullara uydurmaya çalışmasından, bir kısım çelişkiler güçsüz durumdan güçlü duruma geçmiş olmasından, bir kısım çelişkiler unutkanlığından, bir kısım çelişkiler uğradığı başarısızlıkların sorumluluğundan kurtulma çabasından, bir kısım çelişkiler bilgi eksikliği veya yanlışlığından, bir kısım çelişkiler de başka kaynaklardan duyup öğrendiklerini birbirine karıştırmasından ya da kendince değiştirerek aktarmış olmasından doğmuştur. Kuran’daki ayetlerin nasıl yazıldığına güzel bir örnek vererek konuyu kapatalım Nisa-95 ayetinin “mazereti olanlar müstesna” kısmı bir âmâ sebebiyle ayete ilave olunmuştur. Bakın nasıl: Peygamber evinde birkaç kişi ile otururken vahiy gelir. Ayet Nisa-95’dir yazılan ayet savaşa gitmeyen, savaştan kaçanlar hakkındadır. Hz.Muhammed “Mü’minlerden,oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir.” diye başlayan ayeti vahiy katibine yazdırır. O sırada âmâ Abdullah Ümmü Mektüm gelir ve ayeti duyunca; ” Benim de gözlerim görseydi ben de savaşa katılırdım ya resulallah, benim gibi mazereti olanların durumu ne olacak?” diye sorar. Bunun üzerine Muhammed hazretleri vahiy katibine “Ayete bunu da ilave et” der: “Mazereti olanlar müstesna” (Buhârî, Cihâd: 27; Müslim, İmara: 17) Sanırım anlatılan bu olay ayetlerin nasıl yazıldığına çok güzel bir örnektir.

249


11- EKLENEN YAZILAR Kuran’da İnsanlara Bakış Bu iki ayet aslında herşeye bedeldir. TEVBE 5 Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan, esirgeyendir. TEVBE 29 Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın. Ayetlerde acıkça insanlar arasına din düşmanlığı körüklenmekte, insanlar arasına ayrılık sokulmakta, din için savaş teşvik edilmekte ve diğer dinlere düşmanca bakış ortaya konmaktadır. Bu ayetlerde İslam hariç diğer inançlara ne şekilde davranılacağı hükme bağlanmıştır. Kuranın bu ayetlerinden yola çıkan islam fıkıhına (İslam hukuku) göre Eğer kitap ehli değilse yani budist, hindu, Meccusi, vb. ise hüküm ölüm, yok eğer kitap ehliyse müslüman boyunduruğunda ve müslümanın üstünlüğünü kabul ederek yaşanacak rezil bir yaşam. Biri İslam sevgi, barış ve kardeşlik dini mi demişti? NAHL 75 Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler. “Bunlar hiç eşit olurlar mı?” Bu soruyu soran müslümanlara göre tanrı allahdır. Misal verirken kullandığı köle kavramına dikkat lütfen. Yani islamın tanrısına göre insanlar eşit değildir. Kölelik ilahi bir haktır ve köle durumuna düşenlerin kaderidir ve bu hayata mahkum olanlar özgür bireylerle eşit olamazlar. Şimdi insan Hakları Evrensel Bildirisi ilk maddesini düşünün. Hangisi daha yüce? NİSA 24 (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir Düşünün islamın kutsal kitabına göre bir mümin evli bir kadına mal olarak sahip olabilir ve isterse bu evli kadının kocası ola bile bu evli kadının ırzına namusuna göz koyabiliyor yani (parantez hadis külliyatından gelse de,varsın savaştan gelsinler) köle kadın evli bile olsa sen ona dilediğin gibi sahip olabilirsin. Birileri islam ahlakı mı dedi? Bakın cariyelere yaklaşım açısı kitapta nasıl? 250


MEARİC 30 Ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz Bunu okuyunca ne anlarsınız? Kıvırma sanatlarına girip göbek atacağınızı mı? Dilerseniz kıvırabileceğinizi söyleyebilirim ama ayet eşler yanına ve ekini koyup cariyeler dediğinde nikah kıyılan cariyenin de eş sayılacağını unutmayın derim anlayana. Yani cariye eş değildir. İslamda nikahsız ilişki helaldir. Peki nikahsız ilişkiye ne denir? İslam ahlakı ne yaparsınız ki böyle! TEVBE 23 Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir. NİSA 64 Biz her peygamberi -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı. NİSA 65 Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar. NİSA 66 Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu. Bakın, peygambere itaat? Nisa 65-66 ne diyor size? Hüküm (buradaki hüküm yine Muhammed aracılığı ile aktarılan tanrıdan geldiği varsayılan söz) Diyor ki, hükümlerimiz ne olursa olsun, onu yapmanız gerektiği. NİSA 71 Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut topyekün savaşın. NİSA 72 İçinizden bazıları vardır ki pek ağırdan alırlar. Eğer size bir felâket erişirse: “Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım” der. NİSA 73 Eğer Allah’tan size bir lütuf erişirse -sanki sizinle onun arasında (zahirî) bir dostluk yokmuş gibi- “Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarı kazansaydım !” der. NİSA 74 O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. Bakın, nisa 74 temel bir yargı gösteriyor, ahiret adına tanrı adına savaş öl ya da öldür mükafat gelecek. Birileri islam barış dini mi dedi? AHZAB 26 Allah, ehl-i kitaptan, onlara yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. AHZAB 27 Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah’ın her şeye gücü yeter 251


Daha yurtlar mallar ve ayak basmadığınız topraklar vaat ediliyor, dünya da dünya da ahirette değil açın gözlerinizi. (ahzab 28 ile eşlerinin derdine düşüyor) İslam günümüz modern toplumları ve insanlık barışı için sırf bu yüzden büyük bir tehtit oluşturuyor. Savaşı teşvik eden ve din için insan öldürmeyi farz haline getiren bir din. Kimse kusura bakmasın böyle bir dine inanmayı insanlığıma yakıştıramam. ENFAL 1 Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin. Ganimetsiz olur mu? Tabiki olmaz sonra savaşacak arabı nereden bulacaksın. Tabi ganimetleri zaruri dağıtmak zorunda kalıyor, yoksa peygamberi de tanımayacaklar. Zaten savaşlarla birlikte, münafık kavramı armağan ediliyor, peygamber sürekli tedirginlik içinde münafık baskısını kurana yansıtıyor. TEVBE 111 Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır. Burada mümin ile tanrı allah arasında ki anlaşmadan bahsediliyor. Daha önce açıkladığım Tevbe 29’un hükmünü dikkate alın Müteşabih ayet değil. Oldukça açık hüküm belirtmekte. Şimdi yukarıdaki Tevbe 111 ayeti ile anlaşma şartlarınızı dikkatlice okuyun ve aşağıdaki ayete yönelin. BAKARA 41 Elinizdekini (Tevrat’ın aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun. Ayetleri mümkünse satmayın. Haydi doğru önce kirlenmiş arapları, tanrının kutsal mekanı diye gördüğünüz kabe etrafından temizlemeye, münafık ayetlerini getirmeyivereyim. Sonra mümkünse, israile de el atın. Şayet korkarsanız, ENFAL 65 Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur. ENFAL 66 Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan) ikiyüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden bin kişi olursa, Allah’ın izniyle (onlardan) ikibin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir. Sanırım islamın tanrısı Enfal 66 da “pardon burada hata yaptık” demekte, sadece Enfal 65 ayeti hükmü olsaydı sorun yoktu ama Tanrı allah Enfal 65 de 1 müslüman 10 kafire bedel demiş, bakmış olmuyor Enfal 66’da 1 müslüman, 2 kafire bedel diyerek hükmünü değiştirmiş. Birileri tanrı allah herşeyi bilir, zamandan mekandan münezzeh mi dedi? Günümüzde bir füze

252


için kaç müslüman gerek diye aklınız takılabilir haliyle koşullara göre kıvırma sanatını miras alabilirsiniz. Gerçi kesin hüküm belirtilen ayetler üzerinde kıvırmak Kuran’a ters ama kimseye köleliği ve başkalarının düşüncelerinde yaşamayı yakıştıramam. Bu nedenle, din adına konuşanlara bakmayın, Açın şu kuranı iniş sırasına göre baştan sona okuyun, aklınız ile tartın. İslamın ilkel bir din olduğunu anlamak kolay. Yapmanız gereken kuranı okumak ve çağdaş değerlerle karşılaştırmak. Sadece bunu yapmanız gerçekle yüzleşmenizi sağlayacak. Aydınlanmanız dileğiyle.

İslamiyette Reform Neden Yapılamaz? Bilindiği gibi ülkemizde öncülüğünü Yaşar Nuri, Edib Yüksel, İhsan Eliaçık, Abdülaziz Bayındır, Ali Rıza Demircan gibi ilahiyatcı hocaların yaptığı yenilikçi müslümanlar akımı türemiş bulunmaktadır. Bu kişiler, işlerine gelmeyen, çağa uymayan hadisleri yok sayarak, ayetleri kasten yanlış meal ederek ve ayetlerdeki kelimelerin anlamlarını çarpıtarak islamdaki çağdışı, akıl dışı ve bilim dışı yönleri ortadan kaldırıp müslümanlığı çağa uydurmaya çalışmaktadırlar. Tabi bu kişilere enaz bizim kadar gerçek müslümanlar da tepki göstermektedirler. Çünkü; Gerçek müslümanlar için bu yenilikci müslümanlar bizlerden daha tehlikelidirler. Ama şuan için işlerine geldiğinden şimdilik çok büyük tepki gösterilmemekte ve genelde susmaktadırlar. Hatta içlerinden uyanık olanları (fetocular gibi) bu kişileri kullanmaktadır. Bu kişilerin ülkemiz için tehlikeli olma nedeni islamı şirin göstererek, bilerek veya bilmeden gerçek islama zemin hazırlamalarıdır. Gerçekte bu uyanıklar islamı şirin göstererek modern Türkiye ye ve kendilerine ihanet ediyorlar, üstelik islami öğretiyi çarpıtarak gerçek islama da ihanet ediyorlar. Bu nedenle ülkemizde eğer şeriat sistemi kurulabilsin eminolun ilk başta islamcılar bu kişileri yok edecektir. Çünkü hainleri kimse sevmez. Eğer bu ülke şeriata geçsin tekrar ediyorum yobazların ilk yokedecekleri kimseler bu yenilikci geçinen kişiler olacaktır. Şimdi gelin İslamcı bakışı ile neden bu dinde reform yapılamaz madde madde inceleyelim. Bu yazacaklarım islamcı bir siteden alınmıştır İSLÂM’A ve Müslümanlara içten yapılan en vahim saldırı, dinde reform hareketidir. Bunların niçin yanlış, bâtıl, yıkıcı olduklarını madde madde açıklamak istiyorum. 1. Dinde reform istemek, İlahî ve gerçek din olan İslâm’a hakaret etmek demektir. Bu dini bize, Peygamberi vasıtasıyla Yüce Allah göndermiştir. İslâm dini tahrife uğramamıştır, gönderildiği gibi zamanımıza intikal etmiştir. Allah -hâşa- yanlış yapmayacağına göre, dinimizde reforma ihtiyaç yoktur.

253


2. Bin dört yüz yıldan beri hiçbir büyük din âlimi, müfessir, muhaddis, fakih, müctehid, allame dinde reform yapılmasını istememiştir. Dinde reform yapılmaz fakat tecdid yapılır. Tecdid, zamanla ortaya çıkmış bid’atleri kaldırıp İslâm’ın aslî safiyetine dönmektir. Mesela İmam-ı Rabbani, ikinci bin yılının müceddididir. Resulullah Efendimiz, Allah’ın her asırda İslâm’a, Kur’an’a, Sünnete hizmet edecek bir müceddid (yenileyici, saflaştırıcı) göndereceğini beyan etmiştir. 3. Kur’an tefsirinde kesinlikle reform ve yenilik yapılamaz. Böyle bir reformu isteyenler dolaylı şekilde Kur’an’a saldırmış olurlar. 4. Sünnette ve hadislerde reform olmaz. Bundan asırlarca önce hangi hadislerin mütevatir, hasen yahut zayıf olduğu büyük allameler tarafından tespit ve beyan edilmiştir. Yine din âlimleri mevzu hadisler hakkında da eserler yazmışlardır, bazısının mevzu dediğine bazısı değildir demiştir. Ahlâk ve tehzip konusunda, nasslara ters düşmeyen zayıf hadislerin zikredilmesinde beis görülmemiştir. Mesela namaz kılmayı teşvik eden, namazı terk etmeyi kötüleyen bir hadis zayıf da olsa zikredilir, çünkü zaten o konuda nice âyet ve kuvvetli hadis bulunmaktadır. 5. Bir kısım reformcular, münzel/indirilmiş İslâm’ı kaldırıp uydurulmuş bir İslâm türetmek istiyorlar. Adını İslâm koyuyorlar ama içine asıl ve gerçek İslâm’a uymayan bozuk görüşler, düşünceler, yorumlar sokuşturuyorlar. Bunlar on dört asırdan beri kopuksuz olarak günümüze kadar gelen Ehl-i Sünnet İslâmlığına uymayan şeylerdir ve Müslümanların bunları reddetmesi gerekir. 6. Reformcular, Şeriatsız bir İslâm istiyorlar. Bu bir sapıklıktır. 7. Reformcular, Fıkıhsız bir İslâm istiyorlar, bu da sapıklıktır. 8. Reformcular, Peygamberi bir sembol olarak kabul etseler de, onun dindeki yerini küçümsüyorlar, tesirini azaltmak istiyorlar, 9. İslâm’da din ve dünya, ruhanî ve cismanî (sprituel ve temporel) ayrımı yoktur. Reformcular, İslâm toplumunu sekülerleştirmek, yani din ile hayatı ayırmak istiyorlar, 10. Reformcular İslâm dünyasında bir tür Protestanlık çağı ve çığırı açmak istiyorlar. Sanırım bu kadar yeter. Gerçek müslümanların görüşleri bunlar… Böylesine katı kuralları olan bir dinde reform yapmak imkansızdır. Dinde Reform, Dinde Yenilik, Kur’an Müslümanlığı, Mealcilik, Mezhepsizlik, Telfik-i Mezahip, Efganîcilik. Bunların hepsi dinde reform ile eş manalıdır. islâm dininin esasa ait, temel, inkâr edilemez, kesin hükümlerinden birini inkâr eden dinden çıkar. Diyelim ki, dinde yüz hüküm var, bir kişi bunlardan doksan dokuzunu kabul ediyor, birini inkâr ediyorsa, bu kimse dinin dışına çıkmış olur. Evet bu sitede dolanan reformcu müslümanlar sizler gerçek müslümanlara göre enaz bizler kadar sapkınsınız. Bu mantığınızla sizler kendi inandığınız kitabı vicdanınıza uymadığı için inkar ediyorsunuz. Aslında bizde bir farkınız yok biz aklımıza uymayan, vicdanımızın 254


kabul etmediği ve insanlığımıza yakıştıramadığımız bu dini ve öğretilerini AÇIKDAN RED EDİYORUZ, Sizlerse aynı mantıkla açıktan red edemediğiniz şeyleri MEAL SAHTEKARLIĞI YAPARAK veya ANLAMIYLA OYNAYARAK red ediyorsunuz (örnğ: el kesmeyi el çizme gibi kıvırarak) Bu dinin bazı hükümleri vicdanınza ters geliyor madem neden kalkıp işi şaklabanlığa çeviriyorsunuz? Dürüstce gerçekleri kendinize itiraf edin ve aklın yolunu seçin. Ülkemizdeki gericilkle beraber mücadele edelim bizlere katılın Hem aklınız hemde vicdanınız hür hale gelsin.

İSA GERÇEKTEN YAŞADI MI? İslamiyette İsa’nın önemli bir yeri vardır. Kuran’da birçok yerde “Meryem oğlu İsa” diye geçer ve Meryem’in bakire olmasına rağmen İsa’yı doğurduğu inancı Hristiyanlıktaki ile aynıdır. Ama İslamda Hristiyanlıktaki gibi İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu gibi bir inanış yoktur. Ayrıca Hristiyanlıktaki İsa’nın aynı zmanda Tanrı da olduğu inancı Kuran’da açıkça reddedilmiştir. İslama göre İsa önemli bir peygamberdir ve İncil kendisine vahiy ile indirilmiştir. Ayrıca Kuran’da İsa’dan “Mesih” diye de bahsedilir ama bu kavramın Hristiyanlıktaki Mesih kavramı ile aynı değildir çünkü Hristiyanlıktaki İsa Mesih (Jesus Christ) aynı zamanda tanrısal özelliklere sahiptir, Tanrı’dır. İslamda ise hiçbir peygamberin tanrısal özellikleri yoktur. İsa’nın ölümü konusunda da İslam ile Hristiyanlık görüşü arasında farklılık vardır ama bu farklılık bu yazı açısından önemli olmadığı içni onu geçeceğim. Bu yazı açısından önemli olan benzerlikler. İslam ile Hristiyanlığın üzerinde kesin olarak anlaştığı bir konu var: İsa’nın varlığı. Her iki dine göre de mucizeler gerçekleştirmiş olan İsa diye biri günümüzden 2000 yıl önce yaşamıştır. Peki bu gerçekten doğru mu? Yani böyle biri gerçekten de yaşadı mı? Bu konuda tarihi belgeler var mı? Yani İsa’nın varlığını gösteren tarihsel deliller var mı? İsa’nın yaşadığı dönemde Filistin’de dini ve siyasi olayları birçok tarihçi ve filozof vardı ama bunların hiçbirinin yazılarında İsa’dan bahsedilmez. Yani İsa’nın yaşadığı iddia edilen dönemde yaşamış olan kişilerin yazılarında İsa’dan bir kere bile bahsedilmiyor. Bu biraz garip çünkü İncillerde (Yeni Ahit’in ilk dört kitabı olan ve Türkçe’de İncil diye bilinen Mark (Markos), Matthew (Matta), Luke (Luka) ve John’un (Yuhanna) yazdıkları kitaplarda İsa’nın hayatı, yaptıkları ve öğretileri anlatılır. Bunların en erken yazılmış olanı M.S. 70 yılı civarında yazılmış olan Mark’ın İncilidir. Diğerlerinin Mark’ın İncilinden sonra yazıldığı kabul edilir. İsa ise inanışa göre M.S. 29-36 arasında ölmüştür. Yani İncillerin tamamı İsa’nın ölümünden yaklaşık 40-50 yıl sonra yazılmıştır diyebiliriz. İncilde İsa’nın gerçekleştirmiş olduğu inanılmaz olaylardan, mucizelerden bahsediliyor ve bu sayede ününün hızla yayıldığı söyleniyor. Matthew 4. bölümde ve Luke 6. bölümde şöyle diyor: Matthew 4:23-25 İsa, Celile bölgesinin her tarafını dolaştı. Buralardaki havralarda ders veriyor, Göksel Egemenliğin müjdesini duyuruyor, halk arasında rastlanan her hastalığı, her illeti iyileştiriyordu. O’nun ünü bütün Suriye’ye yayılmıştı. Çeşit çeşit hastalıklara 255


yakalanmış, ıstırap içinde olan, cine tutsak,saralı, felçli olanların hepsini O’na getirdiler, O da onları iyileştirdi. Celile, Dekapolis, Kudüs, Yahudiye ve Şeria nehrinin ötesinden gelen büyük kalabalıklar O’nun ardından gidiyordu. Luke 6:17-19 İsa bunlarla birlikte aşağı inip düzlük bir yerde durdu. Öğrencilerinden büyük bir kalabalık ve tüm Yahudiye’den, Kudüs’ten, Sur’la Sayda yakınlarındaki kıyı bölgesinden gelen büyük bir halk topluluğu da oradaydı. İsa’yı dinlemek ve hastalıklarından şifa bulmak amacıyla gelmişlerdi. Kötü ruhlardan sıkıntı çekenler de iyileştiriliyordu. Kalabalıkta herkes İsa’ya dokunmak için çabalıyordu. Çünkü O’nun içinden akan bir güç herkese şifa veriyordu.Bu tip olayların hiçbir tarihi belgede yer almıyor olması garip. Hele bir de o döneme ait olaylarla ilgili birçok tarihi belge varsa. Yani mucizeler gerçekleştiren birinin izlemek için, şifa bulmak için büyük kalabalıklar hareket ediyor, insanların gözleri önünde mucizeler gerçekleşiyor ama bunlarıbelgeleyen tek bir tarihi belge yok. Matthew 14:19-21 Halka çimenlerin üzerine oturmalarını buyurduktan sonra, beş ekmekle iki balığı aldı, gözlerini göğe dikerek şükran duasını yaptı; sonra ekmekleri bölüp öğrencilerine verdi, onlar da halka dağıttılar. Herkes yiyip doyduktan sonra on iki sepet dolusu yemek artığı topladılar. Yemek yiyenlerin sayısı, kadın ve çocuklar hariç, yaklaşık beş bin erkekti. Tarihe bakacak olursak doğru zamanda (M.Ö. 20 ile M.S. 40 arasında) ve doğru yerde (Judea yani bugünkü Batı Şeria bölgesi) yaşamış olan İskenderiyeli Philo (Philo of Alexandria) önemli bir tarihçi ve filozoftu. 850.000 kelimeden fazla yazısı günümüze kadar gelmiştir. İlginçtir ama bunların içinde İsa’dan veya yaptığı mucizelerden bahseden tek bir kelime bile yok. Aynı şekilde İsa ile çağdaş olan birçok tarihçi ve filozof içinde ondan, yaptıklarından veya mucizelerinden bahseden bir tane bile yok. İnsanları mucizevi şekilde iyileştiren, binlerce kişiyi 5 ekmek ve 2 balık ile doyurabilen ve dolayısıyla yapabildikleri sayesinde neredeyse herkes tarafından tanınan birinin adının o dönemin olaylarını not alan ve yazan kişiler tarafından bir kere bile belirtilmemiş olması gerçekten düşündürücü. Hristiyan.net sitesinde İsa Mesih Gerçeği başlıklı bir yazıda Hristiyanlık dışı tarihi kaynaklarda İsa’nın belirtildiği iddia ediyor. Kısaca bu iddialara bakalım: İ.S. 115 ile 117 yılları arasında tarihçi Takitus, ‘Roma Tarihi’ adlı yapıtında, İ.S. 64 yılında Roma’yı yakıp kavuran yangının sorumlusu olarak zamanın Hristiyanlarının suçlandığını yazmakta ve Hıristos’un, ki Hristiyanlar bu ismi buradan almışlardır, İmparator Tiberyus’un yönetimi döneminde vali Pontiyus Pilatus tarafından ölüm cezasına çarptırılışı konusunda yorumlarda bulunmaktadır. Bu kaynağın doğruluğundan şüphe etmek için önemli birkaç neden var. Mesela orijinal kaynakta Pilatus için vekil (procurator) diyor ama gerçekte Pilatus valiydi (prefect). Birinci yüzyılda hiçbir Yunan veya Romalı tarihçi “Hristiyan” tabirini kullanmamıştır. Hristos (Christ) ve türevi olan Hristiyan (Christian) kelimeleri Trajan’ın İmparatorluğu zamanında yani Tiberyus’un yaşadığı dönemde kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca İncillerde de Hristos veya Hristiyan kelimeleri geçmez. Bunlar daha sonradan kullanılmaya başlanan kelimelerdir. İsa’nın yaşadığı iddia edilen dönemde yani M.S. 36’dan önce İsa’nın Hristos, takipçilerinin ise Hristiyanlar olarakadlandırılması bu kaynağın güvenilirliği hakkında soru işaretleri oluşturmakta ve bunun Tiberyus tarafından kendi 256


zamanında yani M.S. 110’larda o dönemde yaşayan Hristiyanlardan duyduklarına dayanarak yazıldığı düşüncesini desteklemektedir. Ayrıca 3. ve 4. yüzyıllarda Hristiyanlıkla ilgili delilleri ortaya koymaya çalışan Hristiyan din adamlarından hiçbiri bu alıntıya başvurmamıştır. İsa’nın varlığına dair ellerindeki tüm delillerden daha kuvvetli olabilecek böyle bir belgeyi kullanmamış olmaları düşündürücü. Mesela Tertullian, Tiberyus’un birçok çalışmasından faydalanmasına rağmen bu bölümden alıntı yapmamıştı. Neden acaba? Belki de o tarihte böyle birşey yoktu. Böyle önemli olabilecek birşeyi kullanmaması için başka nasıl bir sebep olabilir? Bir diğer iddia şöyle: Yosefus’un (Josephus) İsa’nın kişiliği, mucizeleri, öğretileri ve çarmıha gerilişi konusunda yazdılarının sahtekarlık olduğu, daha sonradan ekleme olduğu Hristiyanlar tarafından bile kabul edilmektedir. 4. yy’a kadar bunlardan kimsenin haberi yokken bir anda Eusebius tarafından Yosefus’un olduğu iddia edilmiştir ve kanıt olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ama Hristiyanlık apolojisti Lee Strobel, The Case for Christ kitabında bunun sahtekarlık olduğunu kabul etmektedir. Hatta Katolik Ansiklopedisi’nde bile bu alıntı sahtekarlık olarak belirtilmektedir. Sonuçta tüm bunların ışığında insanın aklına “İsa ve çevresinde oluşturulan Hristiyanlık sadece bir mit mi? sorusu geliyor. Hem madem meydan okuyorsunuz o zaman alın size birkaç çelişki; 1-) Yeni ahitin hiç bir bölümünde İsa’nın yaklaşık 18 yıl süren; zamanı hakkında bilgi yoktur. Yani İncil sanki bir film senaryosu gibi; sadece izleyiciye anlatılması gereken yerleri anlatmaktadır. Geri kalanı koca bir boşluktur. 2-) İsa’nın 32-33 yılında öldüğü söylenir; öldüğünde inanan 12 havarisinden başka kimse yoktur; peki o zaman hristiyanlık nasıl yayılmıştır. Bu yayılma sırasında ortaya çıkan yüzlerce incilin anlamı nedir? Neden İznik konsilinde yüzlerce incilden 4 tanesi kabul edilmiş ve yeni ahit olarak diğer mektuplar eklenmiştir. Eğer bu incil kabul edilmemiş diğerleri kabul edilmiş ise; İsa’nın öğretileri yarım kalmış olmaz mı? Bugünkü incilin konstantine’in kafasına göre şekillendiği gerçeği çıkmıyor mu? 3-)Pavlus’un mektuplarında neden meryem; yusuf; yahya gibi isimler yer almaz. Tanrının isa hakkında bilgi vermesi için kendisini görevlendirdiğini söylüyorsunuz ama İsa’ya ait hiç bir mucize pavlus’un mektuplarında yazmaz. İsa’nın hiç bir sözünden alıntı yapılmamıştır. Bu nasıl bir aktarma işlemidir; kendisine seslendiğini söylediği tanrı size göre oğlu olan İsa hakkında bilgi vermesini istemiş ama pavlusa en ufak bir bilgi bile vermemiş. 4-) Mitra; Attis; Adonis; osiris; Tammuz gibi İsa’dan önceki pagan tanrıları ile İsa’nın hayatındaki benzerlikler (resmen kopya edilmiş olması) sizlere ne anlatıyor. İsa’dan binlerce yıl önce yaşamış bir Mısırlı ile aranızda ne fark var. Onlar da osiris için bakire bir anneden doğduğunu ve tekrar dünyaya gelerek insanları kurtaracağını söylüyordu. 5-) Bugün İncilden efsaneleri (doğum; ölüm; yeniden dirilme; mucizeler) çıkartın geriye hiç bir şey kalmaz. bu efsanelerin hepsini; İsa’dan binlerce yıl önce yaşamış tanrılarda 257


bulabilirsiniz. Bu nedenle incili okumakla firavun hiyelogriflerini okumak arasından hiç bir fark yoktur. Eğer museviliğe, hristiyanlığa ve islama inanıyorsanız; Güneş tanrı ra’ya veye Zeus inanan insanlardan farkınız yok demektir. Çünkü sözde İsa’nın diğerlerinden hiç bir farkı yoktur. 6-) İsa’yı ihbar eden yahuda için iki bin yıldır hep şeytan gözüyle bakıldı; peki neden Yahuda adına yazılmış incil hakkında bugün en ufak bir bilgi bile verilmiyor. Yahuda hain miydi; yoksa kahraman mı? Madem İncillerden bahsediyoruz açıklayınız. yahuda hain ise; 1. yy yazılmış yahudaya ait olan incil ne anlam ifade ediyor. Bu incil neden 325 yılında kabul edilmemiş. İsa kendisini neden ihbar ettirmiş ve yakaltmış. ölüme gitmeye neden bu kadar meraklıymış. Hadi diyelim ölmek istemiş peki kaçınılmaz sonu bildiği halde onu öldüren yahudiler için neden hep kötü karakterli insanlar gözü ile bakmışsınız; onlar Tanrının yapılmasını istediği şeyleri yapmışlar. İsa’nın tanrısı tanrı olsaydı da sözde oğlunu kurtarsaydı ya da en azından sözde ölüleri dirilten İsa bu zamanın şarlatan falcıları gşibi kendi hayatları konusunda da birşeyler yapsaydı. 7-) Yeni Ahitte İsa’nın kral olduğu; hatta isanın doğumundan önce çobanların gökte bir yıldız gördüğünden ve bu yıldızın yeni bir kralı müjdelediğinden bahseder. İsa ne zaman krallığını ilan etmiştir. Madem o yıldızlar yeni bir kral doğduğunu söylüyorlar, o zaman isa hangi ülkenin kralı olmuş. kendisine inanan 12 kişi (havari) varmış sadece. Hem o kadar mucize göstermiş ise; neden koca kudüs’te sadece 12 kişi inanmış; Muhammet hiç bir mucize göstermeden resmen imparatorluk kurmuş; çok sayıda kadın almış, seferler düzenlemiş, yağma yapmış ama İsa sadece 12 kişiyi kandırmış. Anlaşılan isa başarısız bir elçi imiş. İsanın ölüm tarihi 32 yılına denk geldiği halde; ilk incilin yazılış tarihi 70 küsür yıllarıdır (Romalıların yaktıkları tapınaktan bahsedilir.) Şimdi aradan 40 sene geçmiş ve 40 sene sonra bir kitap ortaya çıkmış ve denilmiş ki; 40 sene önce birisi çıktı böyle böyle yaptı sonra Romalılar onu çarmıha gerdiler. Yıl 2009 bundan kırk sene önce 1969 yılında Türkiye’de cereyan eden 68 kuşağı hakkında elinizde ne kadar bilgi var ise; düşünün ki; o zaman ellerinde bunun belki de binde biri kadar bile belge olmadan yazılmıştır incil; yani hiç bir somut gerçekliğe dayanmadan. Ayrıca İncilde anlatılan hikayeler; eski mitolojik tanrıların hikayeleri ile birebir uymaktadır; 1 – Bakire doğumu 2 – Eşek sırtında kutsal şehire varış 3 – Bilinmeyen gençlik yılları. Bu üç etmende İsa’dan binlerce yıl öncesinden beri anlatılan hikayelerin ayrılmaz parçasıdır. Bu parçalar 70 küsür yılında İsa adında bir kahraman yaratarak; aynı özellikleri vermiştir. Kaldı ki; bu kahramana o kadar çok kişi zamanla sığınmak istedi ki; bir anda inciller ortaya çıkmaya başladı. Bu incillerden kilisenin hizmetine girebilecek olanları; kaldılar; gerisi silindiler.

258


Bugün incilin lanetle andığı Yahuda hakkında bile kesin bir delil bulunmamaktadır. Yahuda adına yazılmış bir incil; hristiyanlığın tüm gerçek saydıklarını yalanlamaktadır. Hristiyanlık daha bu konuda bile açık bir gerekçe bulamamaktadır. Hemen şunu da belirteyim; bugün incilde anlatılan o hikayelerden çok daha anlamlı ama gerçek olmayan hikayeler tarihin tozlu sayfalarında yatmaktadır. Eğer hepsini gerçek kabul edecek olsaydık; Dünyanın tüm tarihi değerleri alt üst olurdu. Tabi hangi İsa diye sormak gerekiyor. Mitolojilere, senaryo ve kurgulara konu olan kahramanların, gerçek hayattan seçilen isimler olduğunu ve hatta geçmişin tanrılarının dahi insan olduğunu, kabilelere göre çok büyük değerde görülen ataların, reis ve kralların tabulaştırılarak ilahlaştırıldı. (örneğin Sümer’de Tammuz (Dumuzi), Gılgameş ve daha evvel isimlerinde bu kapsamda olduğunu düşünüyorum.) Tabi efsaneler ve ilahiler kişilerden çok daha sonraki yüzyıllar, hatta bin yıllarda yazılmış, söylenmiş, değişmiş ya da ilahileşmiş olabilir. İsa’nın yaşadığı dönemde Roma hakimiyeti var ve bu bakımdan Yahudiler esaret altında. Kısacası kurtuluş ve kurtarıcı (Mesih inancı) arzusu bir hayli yüksek olabilir. Semavi dinlerde buna benzer durumların kıyamet olarak adlandırıldığını düşünüyorum. O şartlarda bir dinsiz dahi çıkıp, siyasi-askeri önderlik yapsa, rahatlıkla peygamberleştirilebilir. (Aynı olguyu Musa’da da görebiliriz, aslında tüm diğerleri içinde geçerli.) Kıyamet bittiği halde dünya dönüyorsa, senaryo, peygamberin geri geleceği ve o zamanın kıyamet olacağı biçimine vb. Çevrilir. Bu açıdan, hangi İsa diye sormak gerekir. Eğer bu İsa, birilerinin yeni bir din ihtiyacına sembol olarak kahraman seçilen İsa ise, böyle birisinin gerçekte yaşamadığını kesindir. O zamanın zorlu koşullarında belirli bir topluluğa, siyasi ve askeri olarak liderlik etmiş bir İsa ise, gerçekte yaşamış olabilir. Hristiyan dışı kaynaklarda tarihçilerin bahsettiği metinler de aynı şekilde İsa’dan sonraki bir zamana ait ve bu tarihçiler de İsa’yı bizzat görmüş değil. Bunlardan en erkeni Yahudi tarihçi Josephus Flavius mesela M.S. 37’de doğumlu. Yani İsa’nın çarmıha gerilişinden 7 yıl sonra doğmuş ve dolayısıyla kendisi bizzat bir görgü şahidi değil. O da İsa’yı görmemiş ve bebekken yazı yazamayacağına göre gerçek bir tarihi kanıt olarak da sunulamaz. Üstelik Antiquities adlı eserinde İsa’dan bahsetmiş olan Josephus Flavius, bu eseri M.S. 93 yılında yani İsa’nın ölümünden 63 yıl sonra yazmıştır. Yani kilisenin iddia ettiği şekilde ilk İncil’lerin yazılmalarından sonra (kiliseye göre ilk İncil Marko İncil’i olup bu İncil M.S. 70’de yazılmış). Bu nedenle onun yazdıkları da kendisine söylenenlerden veya duyduklarından ibaret. Bu da gerçek kanıt teşkil etmez. Eğer Flavius bu eserini ilk İnciller ortaya çıkmadan önceki bir dönemde yazmış olsaydı bu tarafsız bir belge ve dolayısıyla bir kanıt olabilirdi belki. Gnostik İnciller de aynı şekilde.. bunların en eskisi M.S. 350-400 yıllarına iat. Yani İsa’nın ölümünden 320 yıl sonra.

259


Kiliseye göre Marko, Yuhanna, Matta ve Luka İncilleri yazılmadan önce ilk olarak Pavlus Mektupları yazılmış. Pavlus’un yazdığı mektuplar İncil’in yani Yeni Ahit’in en erken biçimi olarak kabul görülüyor. Pavlus’un Mektupları da kilise tarafından M.S. 60 yılında yazıldıkları ön görülüyor. Yani İsa’nın ölümünden 30 yıl sonra. Şimdi yukarıdaki bu zamansal verilere bakınca insan, Havarilerin bu kadar önemli bir tanrısal müjdeyi neden daha önce yazmaya başlamadıklarına şaşırıp kalıyor. Yani tüm Hristiyanlık erken tarihi sakat bir temelde yatıyor. İsa’yı görüklerini ve kendilerinin bir görgü tanığı olduklarını iddia eden kişiler bile (Pavlus, Matta, Marko vs) ilk yazılarını en erken İsa’nın ölümünden 40 yıl sonra yazmaya başlıyor. Yani evangelium (tanrısal müjde) bu kadar değerliymiş onlar için. İnsan bir sorar, bu kadar önemli bir müjde neden bu kadar geç yazılır. Bunun mazereti nedir? Örneğin Dünyaya gökten bir uzaylı inse haber bültenleri, gazete ve televizyonlar bunu neden 40 yıl sonra yayımlasın? İsa’nın Havarileri yazacak parşümen kağıdı mı bulamamış? Aslında sorduğun sorunun cevabı, zaten yazımda idi. Gerçi hangi İsa? Odaklandığım herhangi bir İsa ya da şahıs değil, efsaneleri, senaryo, kurgu ve kahramanları türeten insanların nasıl kaynak edindiği, bu kaynağın temelindeki yaşanmışlıklar üzerine idi. Yani insanlar efsanelere, ilahilere konu etmişse, hatta kahraman yapmışlarsa, tarihleri, isimleri yöresel söylemlere göre değişmekle birlikte, ya da efsane kahramanlarından yeni efsaneler türetmekle vb yaşamış olabilirler. Mesela, şimdi isimleri aklıma gelmedi, ama aradan 3.000 yıl geçtikten sonra bile ölen tanrı Tammuz (dumuzi) için yas tutan insanlar var. Burada gerçek ne? Masal ne? Ayırmamız gerekir. Örneğin Musa’yı ele alalım, Musa’nın hayatının (dindekine göre) kökeninde, O’ndan neredeyse 1000 yıl önce yaşamış Sargon’u görebiliyoruz. Kaldıki burada rahibe bir anne ve bilinmeyen bir babada var. Sargon’u tarihsel bir kişilik, Musa’yı ise dinsel efsane çerçevesinde ifade ettim.. Kısacası neyin tarihsel, neyin dini metin-efsane-mitoloji olduğunu her seferinde tek, tek belirtmek mümkün olmuyor. İsa konusunda elimizde İncil ve Kiliseden başka birşey yok Roman’nın hristiyanlığı kabulü ise sanırım İsa’dan 300 yıl sonra. Bildiğim başka bir şey ise Roma’nın hristiyanlığı kabulü ile Avrupa’nın karanlık çağının başladığıdır. Katliam, vahşet, din savaşları, daha merkezi kölecilik, daha sömürgen bir toplum yapısı ve tabi daha güçlü bir merkezi otorite vs. Bununla birlikte yahudiler uzun yüzyıllar sürekli işgal altındalar. Tevratı bile işgalden kafalarını az biraz kaldırabildikleri, bilhassa Perslerin, onlara hem siyasi hem de inançları konusunda özerklik verdiği dönemde türetiyorlar ve tabi evveli sürgün oldukları Babil kültürü sayesinde (5-6. yüzyıl, Büyük Kiros) İşte bu nedenle önümüzde, sürekli esaret altında olan ve sürekli kurtarıcı bekleyen bir toplum motifi var. Kurtarılmak, kurtulmak, kurtarıcı gibi söylemlerin hristiyanlıkta bu kadar fazla yer edinmesi şans eseri olamaz diye düşünüyorum. yani bir dönemin toplumsal psikolojisini yansıtıyor. Peki bir din icat edecek olsanız senaryonuzda ana temanız kurtarıcı-kurtarılmak olsa ya da buna benzer bir psikolojiyi yansıtsa, her şeyden önce o senaryoya bir kurtarıcı, böyle bir kahraman gerekmez mi? gerekir, işte bu isim İsa olmalı, ya da siz senaryonuzda ne isim 260


verirseniz. Kısacası bu efsanelere, ilahilere vb bakarken, birazda olsa o dönemlerin toplumsal psikolojisini kavramaya, anlamaya çalışarak bakmak gerekir diye düşünüyorum… Buradan baktığımda sonuç; o topluma gerçekten bir İsa lazım, ama ne yazık ki bu İsa dinle ilgili değil, tamamen askeri-politik bir kimlik olarak öne çıkmalı.. Dinler çerçevesinde baktığımda ise o dönemlerin, yahudiler için kıyamet olduğu ve tanrı-lar-dan kurtarıcı-mesih, mehdi, hızırbekledikleridir. Asur kralları bir çok insanı sürgün etmiş örneğin, bunlar basit, yüzeysel olaylar değil, etkileri derin olmalı.

İSA’NIN ANNESİ MERYEM KİMİN KIZIYDI? KURAN’DAKİ BİLGİLER: AÇIKLANAN GERÇEK Mİ YOKSA BÜYÜK BİR TARİHSEL HATA MI?(1) Hıristiyanlık ile İslam arasındaki inanç ayrılıklarının temelde İsa’nın kişiliği ve yaşamı üzerine kurulduğu, bu iki büyük dinin takipçileri tarafından çok iyi bilinen bir gerçektir; ancak bazı durumlarda bu inanç ayrılığı İsa’yı aşıp son derece ilginç bir şekilde İsa’nın annesi Meryem’e kadar uzanır. Meryem merkezli bu yeni ayrışma Meryem’in babasının kim olduğu sorusuna verilen yanıtların farklılığından kaynaklanır. Hıristiyanlığın kutsal metinlerinde (İnciller ve diğer Yeni Ahit yazıları) Meryem’in ailesi hakkında hiçbir bilgi verilmediği doğrudur; yine de Hıristiyanlığın ikinci yüzyılından itibaren İsa’nın annesi Meryem hakkında havariler dönemi kilisesi tarafından gerçek İncil olarak kabul edilmeyen bazı detaylı yazılar kaleme alınmıştır. Bu yazılar genelde İsa’nın doğum ve çocukluk dönemi üzerine yoğunlaşmışlar ve Meryem’in ailesi hakkında da ayrıntılı bilgi vermişlerdir. İşte tüm bu metinlerde.(2) aynı biçimde yer alan geleneksel öğretiye göre İsa’nın annesi Meryem, Yohakim ve Anna’nın kızıdır. Meryem’in annesinin ismini belirtmeyen Kur’an’a göre, Meryem’in babasının adı İmran’dır: Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi. (Tahrim 12) (3) Dahası, Kur’an’da Meryem bir kez de “Harun’un kız kardeşi” olarak tanıtılır: Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın! Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.” (Meryem 27-28) Hıristiyanlık ve İslam’ın Meryem’in babasının kimliğini farklı bir biçimde sunmaları ne Müslüman ne de Hıristiyan dünyası için büyük bir sorundur; çünkü zaten pek çok konuda görüş ayrılığı varken bunlara bir yenisi daha eklenmiştir. Ancak Kur’an’a inananlar için asıl büyük sorun yukarıda alıntıladığımız iki Kur’an ayeti bir arada okunduğunda ve “İmran kızı, Harun’un kız kardeşi Meryem” tanımlamasına ulaşıldığında başlar. Bunun sebebi de 261


Yahudiliğin kutsal metinlerinde İmran’ın kızı ve Harun’un kızkardeşi başka bir Meryem’in bulunuyor olmasıdır! Eski Ahit’teki verilere göre İmran (İbranice’de Amram) Musa, Harun ve Meryem’in (İbranice’de Miriam) babasıdır (1. Tarihler 6:3). İşte bazı İslam ve Kur’an eleştirmenleri, Musa’nın kız kardeşi Meryem ile ondan 1000 küsur sene sonra yaşamış olan İsa’nın annesi Meryem hakkında Kur’an’da yazılı olan veriler arasındaki bu büyük benzerlikten ki daha doğrusu benzerlik değil de özdeşlik söz konusudur, yola çıkarak Kur’an’ı yazan kişilerin iki farklı Meryem’i tek bir şahısmış gibi algılayıp çok belirgin bir tarihsel hataya imza attıklarını ileri sürerler. Tahmin edileceği üzere, gerek Müslüman ilahiyatçılar gerekse bazı ateşli Kur’an savunucusu Müslümanlar bu ağır suçlama karşısında sessiz kalmamışlar ve İslam’ın kutsal metninin hatalı ve güvenilmez olduğu iddialarını çürütmeye çalışmışlardır. Farklı süreçlerden geçen ve her defasında biraz daha gelişme gösteren savunma argümanlarından ilkine göre Kur’an’daki Meryem ile Eski Ahit’teki Meryem’in aileleri hakkındaki verilerin şok edici özdeşliği basit bir tesadüfün ürünüdür! Başka bir deyişle, bazı Kur’an yorumcularına göre farklı zaman dilimlerinde yaşamış iki adaş kadının – üstelik ilahiyat açısından aralarında hiçbir bağ bulunmayan iki kadının – hem babalarının hem de erkek kardeşlerinin isimlerinin aynı olması son derece normal karşılanması gereken bir durumdur (!). Oysa bir mucizeyi çağrıştıran bu özdeşlik niteliğindeki benzerliğin tesadüf olarak değerlendirilmesi pek mümkün değildir; zira Kur’an’da Musa’nın kız kardeşinin adı verilmediği gibi, iki farklı Meryem’den ve bunlar arasındaki benzerlikten de söz edilmez. Kısacası, Musa’nın kız kardeşi ile İsa’nın annesi arasında herhangi bir rastlantısal benzerlik olduğu iddiası Kur’an tarafından en baştan reddedilmektedir. Bazı İslamcı ilahiyatçılara göre ise bu benzerlikler kasıtlı olarak vurgulanmıştır; ancak bu teoriyi ileri süren yorumcular iki farklı Meryem’in Kur’an’da niye aynı kişiymiş gibi gösterilmiş olduğu sorusuna tatmin edici bir yanıt veremezler; ayrıca iki Meryem’in ilahi bilgelik uyarınca ve kasıtlı olarak tek bir kişiye indirgendiğini kanıtlayan veya destekleyen bir Kur’an ayeti bulmak da imkansızdır. “Tesadüf teorisi” ve esasında ondan türemiş olan “sembolik benzeştirme teorisi”nin Kur’an’daki tarihsel hata savlarını ve eleştirilerini reddetmekte yetersiz kaldığını gören bazı yorumcular ise İsa’nın annesi Meryem’in, İmran’ın kızı olarak tanıtılmasından yola çıkarak farklı bir okuma geliştirmeyi başarmışlardır ve bu alternatif okuma uyarınca İmran’ın babalığı harfiyen değil de sembolik olarak yorumlanmaktadır. “Sembolik babalık” olarak nitelendirilebilecek bu yeni teoriye göre Kur’an’daki Meryem, Musa’nın soyundan gelen bir İbrani’dir; dolayısıyla İmran da Meryem’in atası, yani Onun bağlı bulunduğu soyun babasıdır. “Baba” kelimesinin daha kapsayıcı ölçüde “ata” kelimesi yerine de kullanıldığı gerçeğinden destek alan bu yorumcular sonuçta İmran’ın Meryem’in fiziksel babası değil de sadece atası olduğunu savunurlar. Hemen belirtelim, bu “sembolizm” teorisi Kur’an’ı aklamış gibi gözüktüğü için bazıları tarafından hala savunulsa bile, İsa’nın annesi Meryem’in doğumunu anlatan Kur’an cümleleriyle açıkça çelişmektedir. Kuran’ın üçüncü suresi olan Al-i İmran Suresi’nin 33-34. ayetlerinde İmran’ın büyük bir soyun babası (atası) olduğu vurgulanmaktadır:

262


Şüphesiz, Allah, Adem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı.Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Al-i İmran 33-34) Bu ayetlerden iki ayet sonra İmran’ın karısının hamileliğinden bahsedilmekte ve doğan kız çocuğuna “Meryem” isminin verildiği söylenmektedir: Hani, İmran’ın karısı, “Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” demişti. Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, “Onu kız doğurdum.” -Oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.” (Al-i İmran 35-36) Bu cümlelerden açıkça anlaşılacağı gibi, Kur’an’a göre Meryem, İmran’ın karısından doğmuştur; yani İmran’ın babalığını sırf Kur’an’ı eleştirenlerin savlarını çürütebilmek için harfiyen değil de mecazi olarak yorumlamak Kur’an’a aykırıdır. Bu teorinin de Kur’an’ı eleştirilerden koruyamadığını gören bazı çevreler ise bu sefer yöntemde köklü bir değişikliğe giderek, İmran merkezli alternatif okumalar yerine, Harun merkezli okumalar geliştirmeyi tercih etmişlerdir. Bu yeni teorilerden pek yaygın olmayanına göre Kur’an’ın 19. Suresi’nde Meryem’e “Harun’un kız kardeşi” diye hitap eden kişiler, aslında Musa’nın kardeşi Harun’u değil de başka bir Harun’u kastetmişlerdir! İsmail Hakkı İzmirli’nin bir dönemler çok tutulan meal çalışmasında söz konusu ayete dipnot düşülerek bu ifadenin “Harun adındaki kötü bir adamın kız kardeşi, yani fahişe” veya “Harun adındaki doğru bir adamın kız kardeşi” anlamına geldiği iddia edilir (s. 308)(4). Daha detaylı olarak açıklamak gerekirse, bu “farklı Harun” teorisine göre Meryem’in İsa’yı doğurduğunu gören Yahudiler, Meryem ile kötü bir nam sahibi Harun isimli kişi arasında akrabalık bağı kurarak Meryem’in iffetsizliğini dolaylı olarak dile getirmek istemişlerdir. Bu teorinin zıt uçta bulunan ikinci versiyonuna göre ise Harun aslında herkes tarafından iyi nam sahibi biri olarak tanınmaktadır ve İsa’nın doğumuna kadar Meryem de pek çok İbrani kadın gibi Harun’un akrabası olan iffetli bir İbrani olarak görülmüştür. Bir birine tamamen zıt iki seçeneği bulunan bu farklı Harun teorisinin çok da güçlü bir savunma argümanı olmadığı açıktır; zira ayette adı geçen Harun’un, Musa’nın erkek kardeşi Harun ile aynı kişi olmadığını kanıtlamak imkansız gözükmektedir. Kaldı ki, Meryem’in döneminde yaşadığı varsayılan Harun’un dürüstlük veya ahlaksızlık timsali olduğunu bilmek de mümkün değildir. Hepsinden önemlisi, iffetsizlik suçlaması için bir kadının meçhul Harun’un kız kardeşi olarak tanıtılması Yahudi kültüründe bulunmayan bir uygulama olup tamamen varsayımlara dayanmaktadır. Gerçekten de, Yahudi kültüründe ne Musa’nın kardeşi Harun’a ne de başka bir Harun’a kadınların namuslu olup olmadıklarını dolaylı biçimde belirtme görevi yüklenmiştir. Başvurulan bu yeni yorumların da tarihsel hata suçlamasıyla karşı karşıya bulunan Kuran’ı aklamakta yetersiz kaldığını gören bazı çevreler ise son bir çaba ile yeni bir teori geliştirmişlerdir.

263


Diğer tüm teorilerden daha etkileyici olduğu görülen bu yeni teoriye göre Kur’an’ın üçüncü suresinde açıkça belirtildiği için İmran’ın fiziksel babalığı gerçektir ve bu yüzden sembolik olarak yorumlanamaz; ancak bu İmran ile Musa peygamberin babası İmran farklı kişilerdir. Hata eleştirilerine yanıt vermek için yeniden yorumlanması gereken ayet ise Meryem’i Harun’un kız kardeşi olarak tanımlayan 19. Sure’nin 28. ayetidir. Bu yeni teori doğrultusunda bu ayet harfiyen değil de sembolik olarak yorumlanmakta ve “kız kardeş” kelimesiyle aslında Meryem’in Harun soyundan geldiğinin anlatılmaya çalışıldığı ileri sürülmektedir. Daha detaylı olarak incelenirse, İsa’nın annesi Meryem, Harun’un soyundan gelen ve Kur’an’da peygamber olarak nitelenen Zekeriya’nın ve Onun karısının akrabasıdır. Bu sayede Meryem’in Harun’un soyundan geldiği anlaşılmaktadır ve işte akrabalık ifade eden “kız kardeş” kelimesi esasında Harun’un atalığına gönderme yapmaktadır. Kulağa ne kadar mantıklı ve hatta inandırıcı gelirse gelsin, bu okumanın da diğer okumalar gibi eksik ve hatalı tarafları vardır. Her şeyden önce, Meryem’in Harun’un soyundan geldiği bilgisi kesinlikle Kuran kaynaklı değildir(!). Dahası, Kur’an’da Meryem ile Zekeriya ya da onun karısı arasında akrabalık bağı bulunduğunu söyleyen veya ima eden tek bir ayet yoktur. Gerçi Zekeriya’nın Meryem’i korumakla görevlendirildiği Kuran’da yazılıdır (3:37); ama bu ayetlerde akrabalığa atıfta bulunulmamaktadır. Üstelik Zekeriya’nın Meryem’i tanıdığını anlatan Kuran ayetleri Medine dönemine aittir ve Meryem’in Harun’un kız kardeşi olduğunu iddia eden ayetin yer aldığı Mekke dönemine ait 19. sureye göre Zekeriya ile Meryem bir birlerini tanımamaktadırlar. Meryem’in Zekeriya’nın karısı ile akraba olup Harun soyundan geldiği bilgisi ise son derece gizemli bir şekilde İncil’den alınmıştır.(5) Bazı Müslümanlar kendi bilecekleri nedenlerden dolayı, Hıristiyanların eleştirilerine yanıt vermek ve Kuran’ı savunmak için “tahrif” olduğuna inandıkları ve güvenilmez buldukları Hıristiyan kutsal metinlerinden medet ummuşlardır. Tüm bu çabalara rağmen Kuran’ın tarihsel hata suçlamalarından aklanamayacağı ortadadır; çünkü Meryem’in Harun soyundan geldiğinin Kuran tarafından bilindiğini ama her ne hikmetse söylenmediğini varsaymak onun Harun’un kız kardeşi olarak çağrılmasına mantıklı bir neden oluşturmaz. Hepsinden önemlisi, Yahudi kültürüne göre Meryem’e sembolik anlamda bile ancak Harun’un kızı denilebilir; çünkü Meryem’den 1000 küsur yıl önce yaşamış olan Harun, onun atası/babasıdır, erkek kardeşi değil!(6) 19.Sure’nin 28.ayetini okuyup Yahudi kavmi ile Meryem arasında geçen diyalogun gerçek bağlamını bilmek, Meryem’e “Harun’un kız kardeşi” diyen Kuran’ın bu ifade ile gerçekten neyi kastettiğini kavrayabilmek için zorunludur: Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın! Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.” (Meryem 27-28) Bu ayetlere göre, Meryem’in kavmindeki bazı kişiler Onu iffetsizlikle suçlarken anne ve babası hakkında olumlu tanıklıkta bulunmakta ama Meryem’in babasının adını kullanmamaktadırlar. Bunun sebebi ise Meryem’in erkek kardeşinin adını söylemeleri ve Harun ismi aracılığıyla Meryem’in öz anne-babasını tanımlamayı tercih etmeleridir. Ayette “İmran” adının bulunmaması basit bir tesadüf değildir; çünkü Meryem’in öz kardeşi Harun’un 264


anne ve babasının kim olduğu bilinmektedir. Harun ismini kullanan Kuran, İmran ismini kullanmayı gereksiz görmüştür. Kuran’daki bu bağlam kardeşlik bağının evlatlık bağını anlatmada araç olarak kullanılabileceği yolundaki görüşü desteklemesi gereği Meryem ile Harun’un öz kardeş olduklarına işaret etmektedir. Meryem’in, Harun’un kız kardeşi olduğu iddiasının sembolik olarak yorumlanması gerektiği yolundaki görüş ayette yakın akrabalık belirten kelimeler (kardeş-baba-anne) arasındaki belirgin bağlantıyı görmezden geldiği için hatalıdır. Başka bir deyişle, Meryem’e Harun’un kız kardeşi denmesinden hemen sonra Meryem’in öz anne ve babasından bahsedilmesi Meryem ile Harun arasındaki kardeşlik bağının da fiziksel olarak değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bazı kişiler akılcı bir soru sorarak Kuran’da Meryem’in neden sadece Harun’un kız kardeşi olarak tanımlandığını ve Musa’nın kız kardeşi olarak tanımlanmadığını öğrenmek isteyebilirler. Bu sorunun yanıtı öncelikle bir kişinin tanımlanmasında tüm kardeşlerin isminden yararlanılmasının gereksizliğidir. Birden fazla kardeşi olan bir kişinin isminin, bu kardeşlerden sadece bir tanesinin ismiyle bağlantılı olarak anılması hiçbir sorun yaratmaz. Üstelik Eski Ahit’teki Meryem’in Musa yerine Harun’un kız kardeşi olarak tanıtılmasında başka kültürel ya da teolojik gerekçelerin etkisi söz konusudur. Meryem, öncelikli olarak Harun’un kız kardeşidir; çünkü Harun, Musa’dan yaşça büyüktür. Dahası, Eski Ahit’te yer alan anlatımlara göre Meryem ve Harun bir keresinde Musa’ya karşı birlikte hareket etmişler ve onu eleştirmişlerdir (Sayılar 12:1). Son olarak vurgulanması gereken konu, Kuran yazarlarının İsa’nın annesi Meryem’i “Harun’un kız kardeşi” olarak tanımlarken Eski Ahit’teki bir ayetten yararlanmış olma ihtimallerinin yüksekliğidir. Gerçekten, Eski Ahit’in Çıkış kitabının 15. bölümünün 20 ayetinde İmran kızı olan Meryem “Harun’un kız kardeşi” olarak tanıtılmaktadır. Bunu duyan yazarlar çok büyük olasılıkla bu Meryem’in aslında İsa’nın annesi olduğu zannetmişler ve büyük bir tarihsel yanılgıya düşmüşlerdir. Bu yanılgıda Eski Ahit’teki Meryem’in ilgili ayette “peygamber” olarak tanıtılması da etkin olmuştur. Kadın peygamber olamayacağını iddia eden Kuran yazarları, İsa’nın annesi Meryem ile ilgili bazı sözlü öğretilerin etkisiyle yine de peygamber olarak nitelendirilen bu Meryem’in İsa’nın annesinden başka bir Meryem olamayacağı çıkarımına ulaşmışlardır. Sonuçta, İslamcı yazarların tüm çabalarına ve farklı teorilerine rağmen Kuran’daki bilgiler Meryem’in kendisinden 1000 yıldan fazla süre önce yaşamış Meryem ile aynı kişi olduğu yolundaki hatalı öğretiyi destekler niteliktedir Dipnotlar 1

Bu makale Masud Masihiyyen isimli yazarın Kur’an’ın 19. Sure’si hakkında yazdığı yazının bazı bölümlerinin Türkçe çevirisidir. 2

Bu yazıların en tanınmış olanları “Sahte Matta” ve “Yakup’a Göre Çocukluk İncili” isimlerini taşır.

3

Bu makaledeki tüm Kur’an referansları Diyanet İşleri Başkanlığının web sitesindeki mealden alınmıştır. (*) 265


4

İsmail Hakkı İzmirli Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, İstanbul 1977.

5

Luka İncilinde Meryem’in Zekeriya’nın karısı Elizabet ile akraba olduğu yazılıdır (1:36).

6

Bu kullanıma paralel olarak, İncil’de Elizabet, “Harun’un kızı” olarak tanımlanmaktadır (Luka 1:5). Aynı şekilde Kur’an, Ata Yakup (İsrail) soyundan gelenleri, “İsrail oğulları” olarak tanımlar (örneğin, Sure 2:40, 2:83), “İsrail’in kardeşleri” olarak değil! 7

Bazı ilahiyatçılar, Kur’an’da, Musa ile İsa dönemleri arasında uzun zaman geçtiğine işaret eden ayetler bulunduğunu söylemekte ve hata iddiasını kabul etmemektedirler. Oysa, bu iki kişi arasındaki tarihsel uçurumun farkında olunması, Musa dönemindeki Meryem’e ait tanımlamaların yanlışlıkla İsa’nın annesi Meryem’e atfedildiği ve böylece ilk Meryem’in ikinci Meryem’e asimile edildiği gerçeğini değiştirmez.

Münafıklık ve Takiye yapmak Münavık: Müslüman olmadığı halde, müslümanları aldatmak için müslüman görünen kimselere münafık denir. NİSA 4/88. Ey müslümanlar! Münafıklar hakkında iki fırka olmanız da niye? Allah onları, yaptıklarından dolayı başaşağı etmiştir. Allah’ın saptırdığını siz mi yola getirmek istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığı kimseye sen hiç yol bulamayacaksın. NİSA 4/89. Onlar kendileri inkar ettikleri gibi, keşki siz de inkar etseniz de eşit olsanız isterler. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları tutun, bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan dost ve yardımcı edinmeyin. NİSA 4/90. Ancak, sizinle kendileri arasında anlaşma olan bir millete sığınanlar yahut sizinle savaştan veya kendi milletleriyle savaşmaktan bıkarak size başvuranlar müstesnadır. Allah dileseydi onları üzerinize çullandırırdı da sizinle savaşırlardı. Eğer sizden uzak durur, sizinle savaşmaz, size barış teklif ederlerse Allah onlara dokunmanıza izin vermez. Takiye: Kelime anlamı “örten”, “koruyan” olan “takiye”, Kur’an’daki Nahl suresinin 106. ayetine dayanarak, Müslümanın zorlayıcı nedenlerle inancını inkar edebilmesi veya gizleyebilmesi anlamına gelir: ALİ İMRAN 3/28. Müminler, müminleri bırakıp kafirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak, onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi Kendisiyle korkutur, dönüş Allah’adır. NAHL 16/106. Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah’ı inkar edip, gönlünü kafirliğe açanlara Allah katından bir gazap vardır; büyük azap da onlar içindir. Tüm İslam alimleri bu ayetin Ammar bin Yasir’in başından geçen şu olayla ilgili indiği konusunda görüş birliğindedir: 266


Müşrikler bir gün Ammar bin Yasir’i yakalayıp, onu putları ilah olarak kabul edip onları yüceltmeye ve Muhammed’i tahkir etmeye zorlamışlardır. O kadar zorladılar ki, Ammar bin Yasir istediklerini yapmak zorunda kalmıştır. Muhammed’e geri döndüğünde, ona tüm olayları anlatmıştır. Muhammed kendisine “Kalbinde ne hissediyordun?” diye sordu. Bunun üzerine Ammar dedi ki, “Benim kalbim sonuna kadar Allah’ın dini ile doludur”. Bunun üzerine Muhammed dedi ki, “Münafıklar senden bir daha aynısını söylemeni isterlerse, söyle.” Bunun üzerine şu ayet inmiştir: (Nahl/106. ayet). Görüldüğü gibi Birkimse zorda kalıp sırf canını, malını, ırzını, namusunu ve sahip olduğu değerleri müslümanların gazabından, caniliğinden, saldırısından ve hertürlü kötülüğünden korumak için inancını gizlemek zorunda kalırsa bu MÜNAFIKLIK oluyor!!!! bunu yapmak zorunda kalanlar müslüman inancına göre öldürülmesi isteniyor Ama aynı nedenlerle bir müslüman inancını gizlemek zorunda kalırsa buda TAKİYE oluyor!!!! Bunu yapmakta hak ve helal görülüyor Bu ikiyüzlülük değilmidir Bence arada fark yok çünkü bildiğim kadarıyla Takiyye kelime anlamıyla “Aldatma” demektir. Münafıklar da sonuçta Müslümanları aldatıyor. Ama Münafıklık ta İslamın uygulamalarının zorunlu sonucudur. Mesela adam Ateist olmuş ise, Şeriat hukukunun olduğu ülkede yaşıyorsa Müslüman gibi davranmak zorunda çünkü İslama göre mürtedler öldürülüyor. Adam canından olacağına Müslüman taklidi yapar daha iyi. Takiyye de bir aldatma ama şu şekilde, adam bazı şeyleri gizleyebilir mesela bir dinci ben laikliği savunuyorum diyorsa bu takiyyedir laikleri İslama çekebilmek onları İslama ısındırabilmek için yalan söylüyordur. Takiyye de sonuçta İslamın zorunlu sonucudur çünkü İslam gibi bir dini yayabilmek için onu olduğundan farklı olarak sevimli gösterme zorunluluğu vardır. “Dinde zorlama yoktur” , “Herkesin dini kendine” diyerek İslamı özgürlükçü bir din gibi gösterip İslama çekebilirsin ve tebliğ aşamasında Tevbe suresini anlatacak değilsin. Fakat Tevbe suresi İslamın gerçek yüzüdür. Müslüman olmayanlara nefes aldırmazsın. Bu sure özgürlükleri yok sayar. İster Münafıklık ister Takiyye olsun her iki aldatma türü de İslamın zorunlu sonucudur. Böyle bir din işte. Buna da insanlar Tanrı sözü diye inanır .. TAKİYE MESELESİ (islami bakış) Soru: “Son birkaç yıldır Türkiye’de takiye kavramı değişik vesilelerle kullanılmaktadır. Laiklik felsefesini savunan politikacılar, İslamcı olduğuna inandıkları muhaliflerini takiye yapmakla suçlamaktadırlar. (…) Bazı dini cemaatlerin liderleri, İslam fıkhı ile izah edilemeyecek davranışlarda bulunmaktadırlar. Onlara niçin böyle davrandıklarını sorduğumuz zaman, fiillerini ruhsat veya takiye ile izah etmektedirler. (…) Takiyenin mahiyeti nedir? Hangi hallerde takiye yapılabilir?” 267


CEVAP: Lugatta ihtiyat, korku ve gizlenme manalarına gelen takiye; mükellefin, mecburiyet karşısındaki durumu ifade eden bir kavramdır. Bazı fakihler, “Bir mü’minin ölümden ve işkenceden kurtulmak için, olduğundan başka türlü görünmesi ve davranmasına takiye denir”(1) tarifini benimsemişlerdir. Hukuku hafife alan ve hevalarını kanun haline getiren iktidar sahipleri; Müslümanların haklarını tahrip ederlerse, onlara karşı takiye yapılabilir. Zira Kur’an-ı Kerim’de, “Mü’minler, mü’minleri bırakıp kafirleri veli (dost) edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah katında bir değeri yoktur. Ancak onlardan sakınmanız müstesnadır…”(Al-i İmran Suresi: 28) hükmü beyan buyurulmuştur. Hayatından endişe eden ve ikrah-ı mülci’ye müptela olan Müslümanların takiyye yapmaları ve ruhsatla amel etmeleri caizdir.(2) İmam Hasan el-Basri (rha), “Müslümanlar için takiye ruhsatını kullanmak kıyamete kadar caizdir. Ancak bu ruhsatın kafirlere müdahane (dalkavukluk) ve şirin görünmek için kullanılması haram olur”(3) diyerek bir inceliğe işaret etmiştir. Hanefi fukahası, ikrah-ı mülci halinde zalim iktidarlara karşı takiye yapılabileceğini esas almıştır. Zira sultandan (iktidar sahiplerinden) gelen ikrah, hem sabit hem sahihtir. Ruhsat ile amel edilebilir.(4) Zorlandığı şeyi yapan bir Müslüman, ruhsat ile amel ettiği için, ahiret ahkamı açısından günahkar değildir. Resul-i Ekrem (sav)’in, “Yanılmanın, unutmanın ve zorlandıkları şeyi yapmalarının günahı ümmetimin üzerinden kaldırılmıştır” (5) buyurduğu malumdur. Herhangi bir ülkede yaşayan Müslümanlar, takiye yapma mecburiyetinde kalıyorlarsa, orada zalim bir iktidarın varlığı sözkonusudur. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim. (1) İmam-ı Serahsi- El Mebsut- Beyrut: ty, C: 24, Sh: 45 vd. (2) İmam-ı Cessas- Ahkamu’l Kur’an- Beyrut: 1335, C: 2, Sh: 9. (3) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkami’l Kur’an- Kahire: 1967, C: 4, Sh: 57. (4) İmam-ı Serahsi- A.g.e., C: 24, Sh: 47-49. (5) Nureddin El Azizi- Şerhu Camiu’s Sağir, Kahire: 1324, C: 2, Sh: 294; ayrıca Sünen-i İbn-i Mace-İst: 1401, K: 10, Bab: 16

Bilim Kuran’ı doğruluyor mu? Dinin, kendini bu kadar öne çıkarıp siyasal ve toplumsal hayatı tasallut etmeye çalıştığı bir ülkede din eleştirisinin neredeyse hiç olmaması düşündürücü bir konu. Sanırım bu durum, din adına yapılan saldırı ve katliamlardan kaynaklanıyor. İnsanlar korkup siniyor. Oysa dinciler sürekli olarak bilime saldırıyor, kendi hurafelerini savunuyorlar. O halde aklı ve bilimi temel alan bir yaklaşımla dinin eleştirisi de yapılabilmelidir. Üç semavi dinin de inananları kendi dinlerinin bilimle uyuştuğunu gösterme çabasında. Elbette bizi en başta kendi ülkemizdekiler, yani Müslümanlar ilgilendiriyor. İnternette İslam’ın ‘aslında’ ne kadar da akla ve bilime uygun olduğunu ‘kanıtlayan’(!) internet sitelerinin sayısı kabarık. Bu yönde bir hayli propaganda kitabı da mevcut. Peki, gerçekten böyle mi? Kurana bir bakalım… Bir adamın 950 sene yaşadığı (Nuh) 268


309 sene uyuyup, sonra uyanan adamların olduğu (7 uyurlar) Bir insanın ölüleri dirilttiği (İsa) 4 tane kuşun parçalandıktan sonra, o kuşların dirildiği (İbrahim kıssası) Bir adamın, karıncalarla konuştuğu (Süleyman) Bir kuşun konuşup çöp çatanlık yaptığı (hüthüt kuşu) Bir adamın denizi yardığı (Musa) Bir adamın, ateşe atılıp yanmadığı (İbrahim) Gökten kuşların bombardıman yaptığı (fil suresi) Bir Adamın balığın karnında yaşadığı (yunus) Bir asanın Ejderhaya dönüştüğü (musa kısası) Kuran bunlara benzer insan aklına, mantığına uymayacak sayısız hikayeler ile dolu. Müslümanlar şu Kuran’ı bir kere baştan sona aklını kullanarak okusalar bu kitabın nasıl bir masal ve efsane kitabı olduğunu çok iyi anlayacaklar. Şimdi yukarıda yazan kuran anlatımlarından hangisi bilimle açıklanabilir? Yukarıda ki anlatımlar bilimle değil ancak inançla açıklanabilir. Tanrı Allah’ın her şeye gücü yeter der işin içinden çıkarsınız. Tabi bu savunma asla bilimsel bir yaklaşım değildir. Zaten din bilim dışı bir konudur ama bunu dindarların kabullenmesi kolay olmuyor. Düşünün bu masallara inanıyorsunuz ve hiç düşünmeden din bilimle çelişmez diyebiliyorsunuz! Kimse kusura bakmasın ama dindarların bilimden bahsetmeye hakkı yoktur.. sadece bu kadar mı? Aslında dinler günümüz tüm bilimsel gerçeklerle çelişki halindedir. Sorun olan ise dindarların bu gerçeği asla kabullenmek istemeyişi. Kurandan örneklemeye devam edelim. “Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmıştır. Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çerağ yapmıştır” (Nuh Suresi, ayet 15-16) Eskinin paganları göğün yedi kat olduğunu, sekizincide de Tanrı(lar)ın ikamet ettiğini düşünüyordu. Bu inanç aynen İslam’a da geçmiş görünüyor. Oysa bugün bilim sayesinde biliyoruz ki yedi gök diye bir şey yoktur. Burada kast edilen eğer atmosferin tabakaları ise bunlar yedi değil 5 tanedir. Bu ayet, açıkça bilim dışıdır. And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onları şeytanlar için taşlamalar yaptık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık. (Mülk Suresi ayet 5) Burada anlatılanın atmosfer katmanları olmadığı zaten kuranda ortaya konmuş. Mülk 5 ayetine göre en yakın gök katmanı yıldızlarla bezenmiş yani en yakın gök katmanı tüm evren anlamında kullanılmış. Buda zaten anlatılanın atmosfer katmanları olmadığını net olarak gösterir. 269


Kuran ayetlerinde dünya ve evrenin yaratılışını anlatan ayetler ne deniyor; İslamın tanrısı Allah. önce suyun üstündeymiş (Hut-7) sonra önce yeri ardından da yedi kat gökleri yaratmış. (Bakara-29) Yetmedi an yakın gök katını yıldızlarla süslemiş bunları şeytanlara atış taneleri yapmış. (Mülk-5) 6 günde işini bitirince kendi arşını geçmiş oturmuş (Secde-4) hatta bu arşını 8 atenede melek taşımaktaymış (Hakka-17) ve orada ki bir gün dünyada ki 1000 yıla bedelmiş (Hac-47). Şimdi bu anlatımı ben nereden aldım? kurandan. Tabi 1400 yıl öncesi yaşamış biri evreni ve Tanrıyı hayal ederse ancak böyle hayal edebilir. Deney ve gözlemlerle doğruluğu büyük oranda ispatlanmış olan Büyük patlama teorisine göre evren var olmadan önce zaman, mekan ve madde mevcut değildir. Yani kuranda yazan arşın (allahın tahtı) su üstünde durması masalı bilimsel açıdan tamamen saçmalıktır. Eski çağ Sümer efsanelerinin devamından başka bir şey değildir. “(Allah) yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi… Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye, ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin!’ dedi. İkisi de ‘isteyerek geldik’ dediler” (Fussilet Suresi, ayet 11) Ayetten anlaşılıyor ki evvela yeryüzü var, dağlar sonradan üstüne yerleştiriliyor! Bugün biliyoruz ki yok böyle bir şey. Dağ dediğimiz, yer tabakasındaki kırılma ve kıvrılmalarla oluşmuştur. Keza ayet göğün duman halinde yerden çıktığını söylüyor ki olanak yok. Baştan sona bilim dışı bir iddia daha! Gök dediği koca uzay boşluğudur, yer onun içinde küçücük olarak sonradan ortaya çıkmıştır. Dünya varken göğün duman halinde olması mümkün değil. Bazı yorumcular burada göğün duman halinde olması ifadesini Big Bang’in hemen ertesindeki durumla ilişkilendiriyorlar. Ama ilgisi yok çünkü ayette evvela yeryüzü hakkında bilgi veriliyor, sonra bu ifade geçiyor. Dünya varken gök duman halinde olamaz çünkü dünya zaten göğün içinde bir noktadır. Bu ayeti, dünyayı temel alan, göğe dünyadan bakan bir insanın yazdığı açık olsa gerek. Bu ayet de açıkça bilim dışıdır. “…Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkar edip ona ortaklar mı koşuyorsunuz?..” (Fussilet Suresi, ayet 9) Yerin iki günde ortaya çıkmadığını bugün bilim sayesinde net biçimde biliyoruz. Bu ayet de yanlış. “(Allah) gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu…” (Lokman Suresi, ayet 10) Dünyadan bakınca gök bir tavan (kubbe) gibi göründüğü için böyle bir ayet yazılmış. Üstümüze düşebileceği düşünülmüş, direksiz durmasına hayret edilmiş ve onu tutanın Tanrı olduğu söylenmiş. Oysa gök bir tavan değildir, küçük dünyamızı da kapsayan ve dünyamızdan karşılaştırılamayacak ölçüde büyük olan bir boşluktur. Üstümüze düşmesi zaten olanaksızdır. Açıkça bilim dışı bir ayet daha! Öte yandan, dağların yer oynamasın diye yaratıldığı iddiası da bilim dışıdır. Bilim kanıtlamıştır ki tam da yerin hareket edip yeryüzündeki tabakaların kıvrılması ve kırılmasıyla dağlar oluşmuştur zaten! Yani ayette yazanın tam tersi söz konusudur. 270


“(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?” (Gaşiye Suresi, ayet 17-20) Gök yükseltilmemiştir. Burada göğün başta dünyayla yapışık olduğunu sanan eskinin (pagan inancından kalma) hikayesi tekrarlanmış. Bilim gösterdi ki gök dediğin uzaydır ve dünya onun içindedir. Dolayısıyla göğün dünyadan yükseltilmesi diye bir şey söz konusu olamaz. Ayetteki ifade açıkça bilim dışıdır. Öte yandan, ayette yeryüzünün de ‘yayıldığı’ ifade ediliyor. Ama yeryüzü (dünya) yuvarlaktır, bu yüzden yayılamaz. Düz zeminde olan şeyler yayılabilir ancak. Anlaşılıyor ki Kuran yazarının dünyanın yuvarlak olduğundan da haberi yok! Düz sanıyor. “Bizim, yeryüzüne gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi? Allah (dilediği gibi) hükmeder. Onun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve o hesabı çabuk görendir” (Rad Suresi, ayet 41) ‘Uçlarından eksiltmek’ mi? Yeryüzü yuvarlaktır ve ucu yoktur, dolayısıyla uçlarından eksiltilemez. Ama onu düz sanıyorsanız ucu da olur elbette! Kendi yarattığı dünyanın şeklini bilmeyen bir Tanrı olabilir mi? ”83.(Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: ‘Size ondan bir anı okuyacağım.’ 84.Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda bir yol verdik. 85.O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu. 86.Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar buldu. Orada bir kavim gördü. ‘Ey Zülkarneyn! Ya cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın’ dedik. 87.Zülkarneyn, ‘Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır’ dedi. 88.‘Her kim de iman eder ve salih amel işlerse ona mükafat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.’ 89.Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu. 90.Güneşin doğduğu yere ulaşınca onu, kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.” (Kehf suresi) Görüldüğü gibi Kehf Suresi’nin ilgili ayetlerinde bugün yanlış olduğunu kesin bildiğimiz, bilim dışı iki iddia yer alıyor. Zülkarneyn’in önce Batı’ya, ‘güneşin battığı yere’ ve sonra da Doğu’ya, ‘güneşin doğduğu yere’ vardığı yazılarak, güneşin dünyanın etrafında dolaştığı iddia edilmiş. Oysa biliyoruz ki güneş dünyanın etrafında dönmez, güneşin batıda ve doğuda batıp doğduğu yerler de yoktur. Dünya kendi etrafında döner sadece. İkinci bilim-dışı ve kesin yanlış iddia ise, güneşin ‘siyah balçıklı bir su gözesinde battığı’ iddiasıdır. Oysa güneş hiçbir yere batıp çıkmaz. Dünya kendi etrafında döndüğü için, dünyadan bakılınca sanki güneş 271


bizim etrafımızda dönüyor ve bir yere batıyor gibi görünür. Hatta günlük dilde de ”Güneş batıyor” deriz. Oysa güneş hiçbir yere batıp çıkmamaktadır. Daha kendi yarattığı güneşin hareketlerini bile bilmeyen bir Tanrı var olabilir mi? Daha güneşin hiçbir yere batıp çıkmadığını bile bilmeyen bir dinin kitabına mucizeler atfedip övgüler düzmek son derece yanlış olsa gerektir. Sanırım bu kadar ayet yeterli. Aslında bunlardan bir tanesi bile yeterli! Fakat bazı din adamları, bu ayetlerin bilim dışılığını fark ettikleri için, bu ayetlerde yazanlarda aslında mecaz yapıldığını ve başka bir mana içerildiğini iddia etmektedir. Eğer ”güneşin battığı siyah balçık” derken mecaz yapılarak başka bir şey kastedilmişse o halde ”Allah” derken, ”cennet” derken, ”cehennem” derken de mecaz yapılıp başka bir şey kastedilmiş olabilir değil mi? İşinize gelmeyen her ayette mecaz aranacaksa ipin ucu kaçar. Bu ayetlere yüzyıllarca bu anlamda inanılmışken siz şimdi çıkıp başka yorum yaparak aslında başka bir anlamı olduğunu nasıl iddia edebilirsiniz? Tabi diğer dinlerin kitaplarını neden böyle esnek yorumlarla değil de bir ateist gibi okuyup irdelediğinizi de sormak lazımdır. Görülen bir yanlışı kabul edip yüzleşmek yerine, “Orada aslında başka şey kast ediliyor” diyerek yan çizmenin manası nedir? Bunun adı, fark edilen fakat hoşa gitmeyen bir gerçekle yüzleşmekten kaçma çabası olsa gerek? Elbette üstte aktardığım ayetlerin ‘uygun yorumu’ yapılarak Kuran gerçek dışı olarak görülmekten kurtarılabilir. Fakat bu yorumu yapanlar unutmamalıdırlar ki bir dine olan inancın temeli o dinin kitabıdır. Fakat siz o kitabı da inancınıza göre yorumluyorsanız, o zaman inancınız o kitaptan kaynaklanmıyor demektir. Yani inancınız kitabı önceliyor demektir. Eğer kitaptan kaynaklansaydı, bu ayetlere iman edip örneğin güneşin siyah bir balçığa battığını ısrarla iddia etmeniz gerekirdi. Fakat bu ayetlerde başka bir şey anlatıldığını kendi inancına dayanarak iddia ediyorsan, artık senin inancının bu ayetlerden veya Kuran’dan kaynaklanmadığı sonucu çıkar. O halde İslam’ın doğruluğuna olan bu inancın nereden kaynaklanıyor sorusunu sormak gerekir. Bu sorunun makul bir yanıtı yoktur. Ölümden sonrası İmkansızdır ve sadece masaldır. Bakın bizler organizmayız ve vücutlarımız 100 trilyondan fazla hücreden oluşuyor. Bunlardan da her dakika 350 milyon kadarı ölüyor ve bir o kadar da yeni hücre oluşuyor. Yani biz gerçekte her dakika ölüyor ve yeniden diriliyoruz. Bizi biz yapansa benliğimiz yani beyin fonksiyonlarımız dır. Tıp biliminde ölüm zaten beyin ölümüdür. Bir insanın tüm vücudu tahrip olsa bile beyin halen aktifse bu insana tıbben öldü denemez. Tersi bir durumda yani tüm vücudu sağlam ama beyin ölümü gerçekleşmişse o insan tıbben ölüdür. Üstelik beyin ölümü demek tüm vücut aynı anda ölüyor demek değildir beyin öldükten sonra bazı organlarımız, derimiz saçlarımız ve tırnaklarımız bir süre daha yaşamaya devam ediyor. Özetle ruh dediğimiz şey benliğimiz oda beyin fonksiyonlarımız dır. Ölümden sonrası dinlerin uydurması ve sadece masaldır. Din adamları, kendi inanırlarını etkilemek için kitaplarının bilimle uyuştuğunu, ayetlerde mucizeler olduğunu dile getirmeyi artık bir tür alışkanlık haline getirdi. Bu sadece İslam’a has 272


bir şey de değil. Hıristiyan misyonerler dinlerinin bilim tarafından doğrulandığına emin. Museviler de Tevrat’taki ‘şifreleri çözen’ pek çok kitap yayınladı. Bu tür iddialar her dinin iddiasıdır. İsterler ki bilim inançlarını doğrulasın. Ama bu istek bir türlü gerçekleşmemekte, aksi yönde kanıtlar birikmektedir. Bize de bilgileri toplayıp anlatarak aydınlatmak düşmektedir. Kuran bilimle uyuşmuyor.

İSLAM’DA CİHAD KAVRAMI I. TANIMI A. Sözlük Anlamı Bir amaca yönelik olarak olanca gücünü kullanmak. “Olanca çaba” anlamındaki “cehd”den gelir. B. İslamda Yüklendiği Anlamı 1. “Tanrı uğruna silahlı savaş.” a) Genel Tanımı: Tanrı yolunda ve din uğrunda kutsal savaş. Amacı: “İlay-ı kelimetü’llah” (Tanrının sözünü yüceltmek) yani “Kuran’ı ve hükümlerini tüm düşünce, inanç ve dinlerin üstüne çıkarmak” ve “Karşı konulmaz biçimde egemen kılmak.” Ayet ve hadislerdeki özel anlatımıyla “Tanrı yolunda, kâfirlere karşı İslam’ı üstün ve yenilmez duruma getirmek için canla ve malla birlikte savaşmak.” Tanrı yolunda savaşa, öldürmeye girişen inanırların canlarını ve mallarını, karşılığında CENNET’i vererek Tanrı SATIN ALMIŞTIR(Tevbe Suresi, Ayet 111). Ayet ve hadislerde, çoğu yerde “Cihad” bu anlamında, yani “Tanrı yolunda ve din uğrunda silahlı kutsal savaş” anlamında kullanılmıştır. Bu anlamında kullanıldığı da açıkça belirtilmiştir. b) İslam Hukukundaki Anlamı: “Kafirlerle savaşmak, onları öldürmek, onların elindeki mallarını, mülklerini almak, yağmalamak, tapınaklarını yıkmak, putlarını kırmak.[1]” 2. Tanrı ve Din Uğrunda Manevi Savaş Silahlı savaşla birlikte bu da istenir. a) İnsan ve Cin Şeytanlarıyla Savaşmak: Her tür şeytanın oyununa karşı uyanık olmak, ödün vermemek, “Şeytanı savaşta yenmeye çalışmak.” b) Nefisle Savaş:

273


Dünyanın çekicilikleriyle, “nefis arzuları” ile savaşmak. Kimi ayetlerdeki “Cihad” bu anlamıyla yorumlanır[2]. “Cihad”ın bu anlamını benimseyen gelende İslam gizemcileridir(tasavvufçular). II. SÜRESİ, KİMLERE KARŞI OLACAĞI VE HÜKMÜ A. SÜRESİ 1. Genel Olarak: Peygamber, ümmetinin cihadının “kesintisiz” olacağını ve “Kıyametin Alametlerinden” olan “Deccal öldürülünceye kadar” süreceğini bildirir[3]. 2. Özel Durumlarda: Devlet “Cihad”a çağırır. Çağrılan “cihad” savaş durumuna göre sürer ya da sonuçlanır. Yani “süre”, savaş durumuna ve savaşanların durumlarına, kararlarına bağlıdır. B. CİHAD’IN KİMLERE KARŞI OLACAĞI 1. Genel Olarak Tüm Kâfirlere Karşı: Cihad’ın kimlere karşı olacağı genel nitelikleri ile kesin olarak belirlenmiştir: (Hadis) “Tek Tanrı’dan başka tanrı bulunmadığına, Muhammed’in de O’nun kulu ve Peygamber’i olduğuna inanıncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye ve namazımızı kılıncaya kadar (bütün) insanlarla savaşıp, öldürüşmem buyruldu. İnsanlar, ne zaman ki bunları yerine getirirler, o zaman kanlarını(canlarını) ve mallarını –kimi haklı nedenlerin dışında- kurtarmış olurlar[4].” Kimi hadiste, yerine getirilmesi istenen koşullara, zekât’ın da eklendiği görülür[5]. 2. Durumlarına Göre Puta Taparlara ve “Kitap Ehli”ne Karşı: a. Müslümanlarla Aralarında Saldırmazlık Antlaşması Bulunmayanların Durumu: Bu durumda olanlar, iki şeyden birini seçmek zorundadırlar: Ya İslam ya da ölüm. Ya İslam’ı seçer, Müslüman olarak çatının altına girerler ya da öldürülürler. “Bunları yakalayın, nerede bulursanız öldürün.”(Bakara Suresi 191. Ayet; Nisa Suresi 89, 91. Ayetler; Tevbe Suresi 5. Ayet) Bu hüküm, dinden dönenler için de geçerlidir. Arap olmayan puta taparların bu hükmün dışında tutulması ve onlardan “İslam’ı kabul etmemeleri durumunda” “Cizye(bir çeşit vergi)” alınması yoluna gidilebileceği görüşü de vardır. Hanefi fıkhında bu görüşün benimsendiği görülür[6]. b. Müslümanlarla Aralarında Saldırmazlık Antlaşması Bulunanların Durumu: Antlaşmanın gereğine uyulur. Ancak bu durum, Peygamber döneminde, İslam’ın güçlenmesine kadar sürmüştür. Sonrası için söz konusu değildir (Tevbe Suresi Ayet 1-9). 274


Aralarında antlaşma olan puta taparlarla “yeryüzünde dolaşabilmeleri için 4 ay süre” verilmiştir(Tevbe suresi Ayet 1). Bu Süre geçtikten sonra, onlara karşı Müslümanların ne yapmaları gerektiği bildirilmiştir: “Nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve tüm gözetleme yerlerinde bekleyin yakalamak için. Eğer tövbe eder, namaz kılarlar ve zekât verirlerse serbest bırakın. Tanrı bağışlayan ve acıyandır(Tevbe Suresi Ayet 5).” c. Müslümanlarla Aralarında Saldırmazlık Antlaşması Bulunmayan Kitap Ehli’nin Durumu: Bunların önlerinde 3 seçenek var; Ya İslam, ya “cizye”, ya da ölüm. d. Müslümanlarla Aralarında Antlaşma Bulunan Kitap Ehli’nin Durumu: Antlaşma hükümlerine uyulur. Ne var ki, Peygamber döneminde, arada “Saldırmazlık Antlaşması” bulunan kimi kitap ehline “Antlaşma hükümlerini bozuyorsunuz, kimileriniz gidip şurada, burada aleyhimizde bulunuyor…” denilerek saldırılmış ve çoğunluğuyla öldürülmüşlerdir. “Benu Kurayza (Kurayza Oğulları-Yahudiler) ” bunlardandır. Bunlar kılıçtan geçirilirken, Peygamber de başlarında beklemiş ve tüyler ürpertici durumlar sergilemiştir[7]. C. CİHAD’IN HÜKMÜ YANİ, Cihad farz mıdır, ne zaman farzdır, nasıl farzdır? 1. Düşman’ın saldırısı söz Konusu Değilken: “Kifayeten Farz” Başlangıçta, “Barış” önerisi sunmak kâfirlere düşer. Sunulduğunda görüşülebilir, görüşülmez, kabul edilebilir ya da kabul edilemez. Bu, Müslümanların bileceği iştir. Barış önerisi gelmemişse ya da kabul edilmemişse, arada da bir saldırmazlık antlaşması yoksa “Cihad” gereklidir. “Farz”dır, ancak bu farz olma durumu “kifayeten”dir, yani toplumdan bir kesimin unu yerine getirmesi yeterlidir. Toplumun başındakiler, gerekli Cihadı açarlar. Gerektiğinde de güç toplarlar. İlgililer, Cihadı başlatmak ve gereğini yerine getirmek zorundadırlar. “Kâfirlere” seçenekleri göstermelidirler: Kâfirler, durumlarına göre seçeneklerden birini kabul etmek zorundadırlar. Kabul etmiyorlarsa, Müslüman ilgililere düşen “Cihad”dır. Eğer Cihad hiç yapılmıyorsa, başka bir deyişle toplum “Cihadsız” kalmışsa, o toplum, bütünüyle “sorumlu ve suçludur.” Çünkü kişilere değilse bile toplumun tümüne yüklenmiş olan “farz” yerine getirilmemiştir[8]. 2. Kâfirlerin, İslam Ülkelerinden Herhangi bir Kesime saldırmaları Durumunda Bu durumda “Cihad” herkese ayrı ayrı farz (aynen farz) olmuş olur. “Kadınlara” ve “Kölelere” bile bu farz yönelir. Kadın kocasının izni olmadan, köle de efendisinin izni olmadan bu cihada çıkabilir. Hiç kimse, İslami açıdan geçerli bir gerekçesi olmadan bu Cihadın dışında kalamaz[9]. III. CİHAD SIRASINDA NELER OLUR 275


1. KİMLER ÖLDÜRÜLÜR a) Eli Silah Tutan Tüm Erkekler: “Savaşır Durumda” olan herkes. Savaşır durumda olan ve daha “aklını-belleğini yitirmemiş” olan “yaşlı kişiler” bile. “Deliler” bu hükmün dışında tutulur. Ama “deli”, savaşır durumdaysa veya “zengin” ise ya da hükümdarlık makamında bulunuyorsa öldürülür. Karşı tarafta olan “yakın akrabalar”, aileden kişiler de öldürülür. Ayetlerde, “iman”ı bırakıp kâfirlik yolunu seçen “babaların, kardeşlerin” “dost” edinilmeyeceği, “cihad” söz konusu olduğunda da “babaların, oğulların, kardeşlerin, eşlerin (karı-kocanın)” ve “aşiret(kabile)” üyelerinin artık Tanrı ve Peygamber karşısında önemlerini yitirecekleri, bunlara karşı savaşılması gerektiği bildirilir(Bkz: Tevbe Suresi Ayet 23-24). Ve hep böyle olmuştur: baba oğlu, kardeş kardeşi öldürmüştür. Yalnız İslam hukukunda bir istisna göze çarpıyor: Cihadda karşı karşıya gelen baba-oğuldan, oğul babayı öldürmeye girişmemelidir. Ama baba oğlunu öldürmeye yönelmişse, Müslüman olan oğul artık babasını öldürme hakkını ede etmiştir. Baba Müslüman ise kâfir olan oğlunu öldürebilir. Oğul Müslüman ise kâfir olan babayı öldürmeye atılamaz ama cihad sırasında başkasının, onu öldürmesine engel olmaz, olmamak zorundadır[10]. b) Kimi Durumlarda, Çocuklar, Kadınlar, Köleler, Kötürümler, Yatalaklar Bunlar genellikle öldürülmezlerse de bunlardan savaşır durumda olan “görüş sahibi” olan, mal sahibi olan, yetki-hükümdarlık makamında olan öldürülür[11]. Peygamberin Şöyle bir buyruğu var: -“Puta taparların yaşlılarını öldürün de çocuklarını bırakın![12]” Kurayza Yahudilerinin öldürülmesi sırasında bu buyruk verilmişti. Çocukların bırakılması isteniyordu çünkü elde bulunan çocuklar, köleler arasındaki yerleri alacak ve işe yarayacaklardı. Hepsi ele geçirilmiş “değerli mal” türündendi. Kaldı ki, o sırada yüzlerce kişi öldürülürken, bunları öldüren “Müslüman Öldürücüler” adamakıllı yorulmuştu. Öldürülecekler, elleri bağlı öldürülmeye hazır bir şekilde, uzunca bir çukurun önünde hazır bulundukları halde… Herkes bitkin bir duruma gelmişti, adam kesmekten. (Öldürücüler arasında Muhammed’in damadı Ali de vardı, Peygamber de başlarındaydı.) Bu sırada, peygambere dil uzattı diye bir de kadın öldürülmüştü. Kadınların sağ bırakılmasına hükmedildiği halde…[13] Gece baskınında, kafirler toptan kılıçtan geçirildiğinde evler yakılıp yıkıldığında, öldürülenler arasında “kadınlar ve çocuklar” da bulunuyordu[14]. Arkadaşlarından biriyle peygamber arasında şyle bir konuşma geçiyor: -“Ey tanrı elçisi! Evlere yapılan gece baskınlarında puta taparların kadınları, çocukları da öldürülüyor. Ne dersin?” -“Onlar da öbürlerindendir(Kadın Öldürülebilirler!)[15]”

ve

276

çocukların,

öbürlerinden

farkı

yok.


Peygamber böylece, bir yandan “kadın ve çocukların öldürülmemeleri” için buyruk verirken, öbür yandan da “toplu kırımlarda” bunların da öldürülmesinde bir sakınca olmadığını bildiriyor. 2. NASIL ÖLDÜRÜLÜR Tanrı ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde fesatlık çıkaranların cezası; boğazlanarak öldürülmek ya da el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyadaki rezilliktir. Ahretteyse daha büyük azap hazırlanmıştır(Maide Suresi, Ayet 33). Demek ki, “boğazlama” var, “asma” var. Dahası “işkence” bile var. (Ellerin ve ayakların çapraz olarak kesilmesi, kuşkusuz bir işkencedir) Hadislerde daha başka öldürme biçimleri de yer alıyor: Tümü özetle şöyle sıralanabilir: a) Kılıçla öldürme: Birden boğazlayarak… Ya da herhangi bir yere kılıcı sokarak, keserek, parçalayarak… b) Asarak Öldürme. c) İşkenceyle Öldürme. Peygamberin işkence (müsle) yapılmamasını istediği aktarılır [16]. Burada sözü edilen işkencenin insanın orasını burasını örneğin burnunu, kulağını, kolunu, bacağını kesmek, gözlerini çıkarmak türünden olduğu açıklanıyor (Bkz. Aynı hadis, not 3). İslam hukukunda da işkence yapılmaması yönünde hüküm var [17]. Ne var ki, peygamberin kendisi işkence uygulamıştır. Peygamberin Uyguladığı İşkence Olayın Özeti: Ukül, Ureyne kabilelerinden birkaç kişi (kimilerine göre 7-8 kişi) peygambere gelirler. Müslüman olduklarını bildirirler. Renkleri sararmıştır, hasta oldukları anlaşılmaktadır. Peygamber, deve sütü ve “deve sidiği” içirerek bunları tedavi etme yoluna gider. Bir süre sonra iyileşmişlerdir. Medine’nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ve havası uygun bir kesime çıkmak istediklerini peygambere bildirirler. Peygamber de gereksinimleri karşılansın diye bir deve sürüsünü, başındaki çobanıyla birlikte bunların buyruğuna verir. Ve develerin bulundukları yere giderler. Bir süre, develerin sütüyle beslendikten sonra çobanı öldürürler; develeri de alıp götürürler. Olay öğrenilir, Medine’ye, peygambere iletilir. Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanması için buyruğunu verir, tümünü yakalattırır. Suçlular peygamberin huzuruna getirilirler. Ve peygamberin kararı: “elleri ayakları çapraz kesilsin, gözleri oyulup çıkarılsın.” Peygamberin buyruğu uygulanır. Peygamberin buyruğuyla: – Suçluların elleri, ayakları çapraz kesilir. – Gözleri oyulur.

277


– Medine dışında, güneşin altında ateş gibi yandığı için “harre” adı verilen yere götürülüp koyulurlar. – Suçlular su isterler, su verilmez. – Zavallılar “taşları kemirirler”, “ağızlarıyla, dişleriyle toprağı kazarlar.” – Ölünceye dek öylece bırakılırlar. Buhari, bu hadisi yedi yerde ve dokuz yolla, Müslim bir terde ve yedi yolla, Ebu Davud bir yerde ve beş yolla, Nesei bir yerde ve dört yolla aktarıp yazmıştır. Bunu göz önünde tutan Ahmed Naim, hadisin sağlamlığı konusunda şöyle diyor: – “Altı kitaptan sağlamlık derecelerine göre en sağlamları sayılan dördünde böyle yirmi beş yolla belirlenen, ayrıca Ebu Avane, İbn Sa’d, Taheri, Taberani, Abdurrazzak, İbnü’t-Talla, İbn İshak ve Vakidi bir çokları tarafından başka bir çok yollardan aktarıla gelen bu hadis hakkında (gerçek midir, değil midir diyerek) kuşkuya kapılmak hiçbir Müslüman için düşünülemez[18].” Görülüyor ki, olayı Ahmed Naim’in söylediği gibi altı kitabın (Kütüb ü Sitte) dördü değil, altısı da yazmıştır. Kimi aktarmalarda, suçluların, çobanı işkence yaparak öldürdüklerinin de eklendiği görülüyor. Onlara da bu nedenle işkence uygulandığı açıklanıyor. Oysa aynı hadiste şu nedenler de belirtiliyor: “Suçlulara ayetin hükmü uygulanmıştır.” (Sözü edilen ayet, yukarıda anlamı verilmiş olan Maide Suresi Ayet 33’tür) “Peygamberin damızlık develerini alıp götürmeye yeltendikleri için bu ceza uygulanmıştır.” Şaşılası durumdur ki, kimi Müslüman yazar, bu olayda suçlulara uygulananı işkence türünden saymamaktadır. Bu yazarlar arasında, Tecrid’in “mütercim”i Profesör Kamil Miras da vardır. Oysa hadisi aktaranlar da hadise kitaplarında yer verenler de bunun “işkence” olduğunu açıkça belirtiyorlar. Yalnız, “Peygamber işkence yapılmamasını istediği halde kendisi nasıl işkence yapmış olabilir?“ sorusuna uygun karşılık bulmaya çabalıyorlar. Kimileri, peygamberin bu işkenceyi, “işkence edilmesini yasaklamadan önce” uygulattırdığını ileri sürüyorlar. Kimi bunun bir “kısas” olduğunu savunuyor. Bu görüşte olanlara göre, suçlular da çobana işkence etmişlerdir. Kimileriyse, (genellikle bu görüş benimseniyor) söz konusu olayda, işkence uygulatırken, peygamberin Maide suresi 13. ayetin hükümlerini yerine getirdiğini savunmaktadırlar. Ne olursa olsun, gerçek saklanamıyor: Peygamber, en acımasızların bile kolay kolay yapamayacağı türden bir işkence uygulamıştır. d) Yakarak Öldürme: Hamza oğlu Muhammed aktarıyor: Peygamber bir gün Hamza’yı çağırır, bir savaş birliğinin başına komutan olarak atar ve şu buyruğu verir: “Falan kişiyi bulursanız ateşe atıp yakın!”. Hamza, birliği ile birlikte yola çıkmak üzeredir. O sırada peygamber hamzayı yine çağırır. Bu kez şöyle konuşur: “Falacayı bulursanız, ateşe atın yakın dedim. Ama önce öldürün, sonra yakın. Çünkü ateşte yakma cezasını, yalnızca ateşi yaratan verebilir[20].”

278


Ebu Hureyye anlatıyor: “Bir gün peygamber bizi bir savaş birliği olarak düşmana gönderiyordu. O sırada, Kurayş’ten iki kişinin adlarını vererek: ‘Bunları yakaladığınızda ateşte yakın, ikisini de!’ dedi. Bir süre sonra da dönüp şöyle dedi: ‘Size onları bulursanız ikisini de yakın dedim, ama yakmayın, çünkü ateşte yakma cezasını yalnızca Allah verir. Siz bu ikisini yakalayın öldürün yalnızca[21]’.” Görülüyor ki peygamberin “ateşte yakma” konusundaki tutumu duraksamalı. Ne var ki, hadislerde anlatılanlardan anlaşıldığına göre, peygamberin kimi en yakın arkadaşları bile, “ateşte yakarak öldürme” cezasını uygulamışlar ve “fetvayı” peygamberden aldıklarını belirtmişlerdir. Ebubekir, peygamberin ölümünden sonra baş gösteren “dinden dönme (ridde)” olayları sırasında komutanlarına talimat vermiştir: “Daha da direnirlerse, demirle dağlayın, ateşte yakın![22]” ve bu talimat tüyler ürpertici biçimde uygulanmıştı: Halid İbn Velid (Ölm. 642. Mekke’nin fethinden bir süre önce Müslüman olmuştur) savaş sırasında, “ateş çukurları” açtırmış, yaktırdığı ateşin içine bir çok kimseyi diri diri attırtıp yaktırmıştır. Bunların içinde kadın da vardır. Bir tutsak kadına, Müslüman olması önerilir. Kadın kabul etmez. Önünde yanan ateşe atılacağı söylenir. Kadın, “Hoş geldin ölüm! Yakız ki başka kurtuluşum yok. O yüzden kendimi atıyorum ateşe” anlamındaki şiiri okuyup kendini ateşe atar. Ve tabii cayır cayır yanar[23]. Ebubekir’in ateşte diri diri yakma cezasını nasıl verebildiği sorulduğunda, peygamberin bu tür cezaya izin verdiği söylenerek karşılık verilir. İnsanları, inançlarından dönmüyorlar diye ateş çukurlarına attırıp yaktıranlardan birinin de Ali olduğu aktarılır: Buhari’nin de yer verdiği bir hadiste, Ali’nin “bir topluluğu ateşe attırıp yaktırdığı” İbn Abbas’a söylendiğinde, İbn Abbas’ın şöyle dediği belirtilir: “Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü peygamber; Tanrının verdiği ceza biçiminde ceza vermeyin! Demişti. Ben olsaydım öldürürdüm yalnızca[24].” Peygamberin damadı olan Ali, nereden fetva almış olabilirdi? Fetvanın kaynağı peygamberden başkası olabilir miydi? Peygamber, kimi yerleşme bölgelerinin “yakılmasını” buyurmuştu[25]. Kuşkusuz, peygamberin yakılmasını buyurduğu yerleşim yerinde insanlar da vardı. Zaten İslam hukukunda da böyle durumlarda, “insanları yakmanın” “mekruh” olmadığı açıklanır[26]. B. YAKMA – YIKMA VE YAĞMA 1. Evler, Mahalleler, Köyler, Kasabalar Yakılır, Yıkılır, Yağmalanır Birçok örneği vardır bunun. Peygamber döneminde de daha sonraki dönemlerde de… Peygamberin döneminde peygamberin buyruğuyla “gece baskınları” düzenlenirdi. “Öldür, öldür” parolalı (şiar) olarak. Sonra da yağmalamaya girişilirdi[27]. İşte bir hadis: “Filistin’de Übna(sonraları Yübna)” denen bir yerleşim yeri. Peygamber buraya baskın düzenliyor. Baskını düzenleyeceklere de buyruğu şöyle veriyor: ‘Sabahleyin Übna’ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak!’ Buyruk yerine getiriliyor, Yani “Übna” köyü yakılıyor. İçindekilerle birlikte[28]. İslam hukukunda da düşman evlerinin yakılması caiz görülmüştür[29]. 279


2. Düşmanın Bulunduğu Yerdeki Ağaçlar, Ürünler Yakılır ya da kesilir Örnek: Peygamber, Benu Nadir kabilesinin hurmalıklarını yaktırmıştı, ayrıca kestirmişti. Haşr suresinin 5. ayetinde bu olaya kısaca değinilir. Bu ayetin diyanet çevirisindeki anlamı şöyledir: “İnkarcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah’ın izniyledir. Allah yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır.” Bu ayette geçmeyen yakma olayı, hadislerde yer alır[30]. İslam hukukunda da Cihad sırasında, düşman kesimindeki yaş ağaçların kesilebileceği, kesilmeden yakılabileceği hükme bağlanmıştır[31]. C. YALAN, HİLE, TUZAK Hadis; “Savaş hiledir![32]” Yani, “Cihad” sırasında “her türlü yalan, aldatma, hile, tuzak mübahtır.” Buhari, buna bir örnek olarak, Eşref oğlu Ka’b’ın “hileyle” öldürülüşünü gösteriyor. Eşref oğlu Ka’b (ölm. 625), genç bir şairdi. Peygamberi ve inanırları eleştiriyordu. Peygamber bir gün arkadaşlarına “Bu adamı öldürecek kimse var mı?” diye sordu. Muhammed İbn Mesleme ortaya atıldı: “Ben varım!” dedi. Eşref oğlu Ka’b’ın nasıl öldürüleceği planlandı. “Yalanlar” uyduruldu, “tuzak” hazırlandı ve sonunda, bir gece, kalesinde bulunan şairin kafası kesilerek plan sonuçlandırıldı. Ve baş, peygambere alınıp götürüldü[33]. IV. CİHADIN “FAZİLETİ” (ÜSTÜNLÜĞÜ, SEVABI, ÖDÜLÜ) Ayetlerde, hadislerde ve yorumcuların sözlerinde, “Cihad”ın inanırlara neler sağlayacağı uzun uzun anlatılır. Bu konuda bir ayetle bir hadisi hatırlamak yerindedir. Ayet: Yukarıda da değinilmişti. Diyanetin çevirisindeki anlamı şöyledir: “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp ölen ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını –Tevrat, İncil ve Kuran’da söz verilmiş bir hak olarak- cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü, Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış verişe sevinin! Bu, büyük başarıdır.”(Tevbe suresi, ayet 111) Hadis: “Kafirle öldüreni, Cehennemde birlikte bulunamaz[34].” Yani “kafir” kesinlikle cehenneme gideceğine göre, onu öldüren Müslüman da kesinlikle cehenneme değil, Cennete gidecektir. Öyleyse, Müslüman, “kafir öldürmeye” bakmalıdır sürekli. Dipnotlar: 1. Damad, c. 1, Sy:494. 280


2. Rağıb, el-Müfredat, “c-h-d” 3. Ebu Davud, Kitabu’l Cihad, 4-Babuun fi Devamı’l-Cihad, Hadis no: 2484, c. 3, Sy:11. 4.Buhari, Selat/28; Ebu Davud, Cihad/104, Hadis no: 2641. 5. Buhari, Zakat/1, Buhari, Muhtasar-ı Tecrid, Hadis no: 24; Müslim, İman/32, 36, Hadis no: 20, 22. 6. Damad, c. 1, Sy: 496. 7. Buhari, Kutabu’l-Meğazi/30, Tecrid, Hadis no: 1590-1591; Müslim, Cihad/64, Hadis no: 1768. Ayrıca Bkz. Siyer kitapları. 8. Dürer, Arapça, Cihad, c. 1, Sy: 282; Damad, c. 1, Sy: 494-495. 9. Düder, c. 1, Sy: 282; Damad, c. 1 Sy: 495-496. 10. Düder, c. 1, Sy: 283-284; Damad, c. 1 Sy: 497. 11. Dürer, aynı yer; Damad, aynı yer. 12. Ebu davud, Cihad/121, Hadis no: 2670; Tirmizi, Siyer/29, Hadis no: 1583. 13. Karar için bkz. Buhari, Kitabu’l Meğazi/30, Tecrid, Hadis no: 1591, Müslim, Cihad/64, Hadis no: 1768, Tirmizi, Siyer/29, Hadis no: 582. Söven kadının öldürülmesi olayı için bkz: Ebu Davud, Cihad/121, hadis no: 2671. 14. Davud, Cihad/102, Hadis no:2638, Cihad/121, Hadis no: 2672; İbn Mace, Cihad, Hadis no: 2840; Ahmet İbn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, Hadis no: 1570. 15. Hadis için bkz. Ebu davud, Cihad/121, Hadis no:2672; Tirmizi, Siyer/19, Hadis no: 1570. 16. Ebu Davud, Cihad/120, Hadis no: 2667. 17. Dürer, c. 1 Sy: 497. 18. Sahih-i Buhari Mustasarı Tecrid-i Sarih Rercemesi, c. 1, hadis no:172, not 2. 19. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, İstanbul, 1938, c. 5, Sy: 473. 20. Ebu Davud, Cihad/122, Hadis no:2673. 21. Buhari, Cihad/107, 149; Ebu Davud, Cihad/122, Hadis no: 3674; Tirmizi, Siyer/20, Hadis no: 1571. 22. Taberi, Tarih, 1/1881-1885; Leoni Caetani, İslam Tarihi, Çeviren Hüseyin Cahid, İstanbul, 1926, 8/276. 23. Habiş, Yaprak 28-34; Caetani, aynı kitap, 8/306. 24. Buhari, Cihad/149; Tecrid, Hadis no: 1264; Nesei, Tahrimu’d-dem/14. 281


25. Ebu davud, Cihad/91, Hadis no:2616; İbn Mace, Cihad, Hadis no: 2843. 26. Ebu davud, Cihad/122, Hadis no:2673, Not 2, c. 3, Sy: 124-125. 27. Ebu davud, Cihad/102, Hadis no:2638; İbn Mace, Cihad/30, Hadis no: 2840. 28. Ebu davud, Cihad/91, Hadis no:2616, c. 3, Sy: 88, Ayrıca Sy: 124’teki 2 nolu not; İbn Mace, Cihad/31, Hadis no:2843, c. 2, Sy:948. 29. Bkz. Damad. 30. Buhari, Cihad/154, Hars/6, Meğazi/14, Tesir/59/2, Tecrid, Hadis no:1576; Müslim, Cihad/29-31, Hadis no: 1746; Ebu Davud, Cihad/91, Hadis no: 2615, Tirmizi, Siyer/4, Hadis no: 1552; İbn Mace, Cihad/31, Hadis no:2845; Darimi, Siyer/22; Ahmed İbn Hanbel, 2/8, 52, 80. 31. Damad, c. 1, Sy:496. 32. Buhari, Cihad/107, Tecrid, Hadis no: 1268; Müsim, Hadis no: 1739; Ebu davud, Cihad/101, Hadis no: 2636-2637; İbn Mace, Cihad/28, Hadis no: 2833;Ahmed İbn Hanbel, 1/81, 90. 33. Buhari, Cihad/158/1, Rehn/3, Tecrid, Hadis no: 1578; Müslim, Cihad/119, Hadis no:801; Ebu Davud, Cihad/169, Hadis no: 2768. 34. Müslim, İmaret/130-131, Hadis no: 1891; Ebu Davud, Cihad/11, Hadis no: 2495; Nesei, Cihad/9; Amhed İbn Hanbel, 2/263, 340, 342…

SELEFİLİK VE IŞİD Kelime anlamıyla selef, öncekiler, önde olanlar demektir. Halef ise sonradan gelenler. İslami anlamını ise Buhari ve Müslim’de yer alan şu hadisten alırlar: “En hayırlı nesil; benim dönemimde yaşayanlardır. Sonra onları izleyenler, sonra onların ardından gelenlerdir” Hadiste belirtilen ve en hayırlı görülen ilk üç kuşak “selef” olarak adlandırılır ve Selefiler bu ilk üç kuşağın, öncelikle de sahabenin izinde olduklarını ifade ederler. Bu üç kuşak; Ashab, Tabiin ve Tebe-i Tabiin. Yani Muhammed’in zamanında yaşayan Müslümanlar, onların yakınları, onları görenler ve onlardan sonra gelen ilk kuşak, çocukları-torunlarıdır. Sonradan gelenlerin, yani haleflerin bidatlar edindiğine ve şirke bulaştıklarına inanırlar. Sonradan gelenler olarak dışlananların içine mezhep kurucuları da dahildir, Tasavvufçular da. Hatta Tasavvufçular şirke batmış olarak görülür. Mezhep kurucularını dışlamakla beraber, Selefiliğin kökeni Hanbeli mezhebine, imam Ahmed bin Hanbel’e dayanır ve Ibni Teymıyye’nin yolunda giderler. Son olarak da 19. Yüzyılda Vahhabilik adıyla ortaya çıkan akımın kurucusu Muhammed bin Abdulvehhab’ı imam olarak tanırlar. Selefiler dünün 282


Vahhabileridir, günümüzde olarak tanıtmaktadırlar.

Vahhabi

ismini

kamufle

edip

kendilerini

Selefi

Selefileri ve Vahhabiliğin yeni adı Selefiliği anlayabilmek için tarihi kökenlerini bilmek ve şu dört ismi, Ahmed bin Hanbel, İbni Teymıyye, Muhammed bin abdulvehhab’ı ve Seyyid Kutub’u iyi tanımak gerekir. Selefiliğin Tarihi Kökeni Hanbeli mezhebinin kurucusu imam Ahmed bin Hanbel 780 yılında Bağdat’ta doğdu, 855 yılında Bağdat’ta öldü. Aklın öne çıkarılmasına ve bunun öncüsü olan Mutezile mezhebine karşı çıkan Hanbel “Kur’an’da ve hadislerde belirtilenlerin dışında bir şey lazım değildir, onlar yeter” düşüncesi doğrultusunda hareket etti. Kendi döneminde Hanbelilik yaygın olmakla beraber günümüzde pek fazla takipçisi kalmadı. Ancak mezhepsizlikle suçlanmamak için günümüzün Vahhabiler kendilerini Hanbeli mezhebinden tanıtmaktadırlar. Selefiliğin kökeni 1263’de Harran’da doğan İbni Teymıyye’ye dayanır. İbni Teymıyye Hanbeli mezhebinde yetişti. Ancak daha sonra kendine has uç fikirlerle ortaya çıktı. Mezhepleri eleştirdi, Tasavvuf’u İslam dışı saydı, İbn Arabi’yi ve onun görüşlerini benimseyen mutasavvıfları açıkça kafir ilan etti. Allah’ı insan biçimli kabul etmesi ve ehli Sünnet inançlarına saldırması sapıklık olarak nitelendi ve Mısır’da hapse atıldı. Kur’an’da Allah’ın eli, yüzü, gözü, bacağı, tahtı gibi ifadeleri müteşabih olarak gören Ehli Sünnete karşın Teymıyye bunları hakikat olarak öne sürdü. Gerçekten de ayet ve hadisler değerlendirildiğinde Teymıyye’nin bu konuda dayanaklarının güçlü olduğu görülür. Ancak devir Allah’ın insan ya da başka bir biçimde maddi varlık olarak görülmediği ve tasavvur edilemeyeceğine inanıldığı dönemdir, o yüzden Teymıyye’nin gökteki tahtında oturan Allah düşüncesi bile büyük tepki görür. Halbuki ayetlerle sabittir. Ancak bu ayetler Ehli Sünnetçe müteşabih olarak nitelenir. Muhammed bin Abdulvehhab 1703 yılında doğdu. Gençliğinde Selefilik görüşünü araştırdı ve benimsedi. Şirk gördüğü inançlara karşı çıktı ve bazı sahabelerin mezarlarını yıktırdı. Kabile şefliği yaptı, çevre kabileleri birleştirdi ve yağmacı çetelerden oluşan düzensiz bir ordu kurdu. Hac kafilelerini yağmaladı ve güçlendi. Böylece ilk Suudi devletinin temellerini attı. Osmanlı’ya karşı isyan başlattı ve savaş ilan etti. 1792 yılında öldükten sonra Vahhabiler Osmanlı’ya karşı savaşlarını devam ettirdiler. Şiilerin kutsal mekanı Kerbela’yı basıp tahrip ettiler. Mekke ve Medine’ye saldırdılar. 1802 yılında Hicaz topraklarını ele geçirdiler. Sonrasında süren savaşlarda kurdukları Suudi Krallığı 2 kez kurulup yıkıldı ve yeniden Osmanlı’ya geçti ama 1. Dünya savaşıyla birlikte bugünkü Suudi Arabistan Devleti 3. Kez kuruldu. Vahhabilik Arabistan’da egemen oldu ve Muhammed bin Abdulvehhab’ın soyundan gelenler Arabistan’da günümüze dek hükmettiler. 1906-1966 yılları arasında yaşayan Mısırlı Seyyid Kutub’un, El-Kaide’nin ideolojisine zemin hazırladığı iddia edilir. Kutub’a göre; tevhide dayanarak biçimi ne olursa olsun yeryüzünün her köşesinde beşerî rejimlere ve düzenlere başkaldırmalı, yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetinin yeniden yürürlüğe konulabilmesi için insan egemenliğine son verilmesini amaçlamalıdır. Kutub iki toplum olduğunu iddia eder. İslam toplumu ve Cahiliye toplumu. İslam olan 283


toplumların çoğu da Kutub’a göre cahiliyedir ve Cahiliye toplumlarının İslam toplumuna dönüştürülmesi için beşeri sistemlere karşı savaşılmalıdır. Bu görüşler cihadi Selefilik olarak nitelenir ve El-Kaide ile diğer Cihadçı Selefilerin ideolojisinin temelini oluşturur. Seyyid Kutub, İhvan yani Müslüman Kardeşler teşkilatındandı ve devlet başkanına suikast girişimine dahil olmaktan 10 yıl ağır hapis cezası yedi. 1964’de hapisten çıktı ama bir yıl sonra tekrar darbe hazırlığı iddiasıyla tutuklandı ve 1966’da idam edildi. Günümüzde Selefilik Günümüzdeki Selefiliği 2 ayrı kategoride değerlendirebiliriz. Suudi Selefiliği ve Cihadi Selefilik. Asıl gövde ve güç Suudi Vahhabiliğidir. Cihadi Selefiliğin ilk örneğini Afganistan’da Taliban iktidarı döneminde gördük. 1988’de SSCB’nin Afganistan işgaline karşı mücadele amacıyla kurulan Usame Bin Ladin’in El-Kaide örgütü, ABD desteğiyle büyüdü ve sonrasında terörist bir yapılanmaya dönüştü. İslam ülkelerinde halifelik kurulması amacıyla eylemler yaptı. Gerçi Taliban’ı Selefilikten ayrı tutmak gerektiğini ve Diyobendi olarak tanımlanan cemaate bağlı olduğunu belirtelim ama pratik olarak Selefilerle aynı kulvarda sayılır. Selefi olmadığı halde Selefilerle güç birliği yapan ve onlara destek veren irili ufaklı birçok örgüt ve cemaat vardır. Irak’ta kurulan IŞİD de bu tür bir yapılanma ile ortaya çıkmıştır. Tümüyle Selefilerden oluşmayıp aralarında Sünni mezheplerden olan çeşitli ülkelerden katılımcılara sahiptir. Ama temel yapı olarak dünyada “Irak El-Kaide’si” olarak bilinir. IŞİD – Irak ve Şam İslam Devleti ABD’nin Irak İşgali sırasında , Ebu Musab Zerkavi tarafından kurulan Cema’at el-Tevhid örgütü bombalı intihar eylemleriyle kendini tanıttı. 2004 yılında El-Kaide’ye bağlılığını bildirdi ve bundan sonra Irak El-Kaide’si olarak anıldı. Binlerce sivilin öldürüldüğü bombalı katliamlar gerçekleştirdi. 2011’de Mısır’daki Arap Baharı hareketinde şeriat çağrısıyla kendisi gösterdi. Ve ardından Suriye’de yaşanan olaylarda rol aldı. El Nusra Cephesi’nin katılımıyla örgüt büyük güç kazandı. Örgütün lideri Ebubekir El Bağdadi, 2013’te El-Kaide’de ayrıldığını duyurarak IŞİD’in kurulduğunu açıkladı. Katar ve Türkiye’den silah ve para yardımı aldığı iddia edilen IŞİD’in Irak’taki yapılanmasının merkezinde Saddam döneminin BAAS kadrosu var. Suriye’deki gücü 6-7 bin kişi olan IŞİD’in Irak’ta 10 binden fazla milise sahip olduğu tahmin ediliyor. * Irak Şam İslam Devleti diye Türkçeye çevrilen örgütün İngilizce adı: The Islamic State in Iraq and the Levant (ISIS). BBC’nin haberine göre, ISIS’teki “s”lerden biri Arapça (İngilizce) “al Sham”a tekabül ediyor. Bunun anlamı da Suriye, Şam ya da Levant (Doğu Akdeniz Ülkeleri) olabilir. BBC, örgütün küresel cihat kavramından hareketle, sözcüğün Doğu Akdeniz olabileceğini ifade ediyor. * Cengiz Çandar da örgütün adının anlamını şöyle açıklıyor: “El Devle el-İslamiyye fi’l Irak ve eş-Şam” adlı örgütün baş harfleri okunduğunda Irak, Arapça ‘ayn’ ile yazıldığından, kısaca “Da’iş” diye telaffuz ediliyor. Şam, Osmanlı döneminin “Bilad eş-Şam”ını. Yani “Şam Ülkesi” anlamında. Yani, Suriye’yi ifade ediyor. 284


Suriye’de Esad’ı yıkma arzusuyla destek verilen, beslenip büyütülen terör örgütü, şimdi istilacı, katliamcı bir komşu devlete dönüştü ve NATO’nun gündemine girdi. “Komşularla sıfır sorun” hedefiyle gelen Dışişleri Bakanı Ahmed Davudoğlu, IŞİD’le birlikte cumhuriyet tarihinin en başarısız dışişleri bakanı olarak dibe batmış oldu. İstifa kültürüne sahip olmayan bir hükümetin bakanından sebep oldukları bu durum karşısında istifa gibi erdemli bir davranış beklemek hayal kırıklığı olur. Gezi direnişçilerine terörist diyebilecek kadar alçalan ama yarattıkları canavarın elindeki rehineleri kurtarma bahanesiyle aleyhinde tek kelime bile edemeyen, hatta düşman olmadıklarını söyleyebilecek kadar gafilleşenler, belki de amaçladıkları sonuca erişmenin gizli sevinci içindedirler. Ve sonraki hamlelerin hesabı içindedirler. Bunun doğru olup olmadığını gelişmeler gösterecektir.

Hz. Muhammed dönemi Medine de Yahudi Katliamları YESRİB YAHUDİLERİNİN TEHCİR VE KATLİAMI Mekke’de yerleşik Yahudi sayısı yok denecek kadar azdı. Müslümanlar karşılarında hep putperestleri bulurlardı. O nedenle Yahudilerle bir problem yaşanmadı. Dolayısıyla Mekki ayetlere de Yahudi karşıtı ifadeler yansımadı. Tersine İsrailoğullarının alemlere üstün kılındığı yazıldı. Medine’ye hicretin ilk zamanlarında Müslüman muhacirler mazlum ve muhtaç bir topluluk görünümündeydi. Henüz silahlanmamışlar ve çete savaşına başlamamışlardı. O nedenle de İslam kayıtlarında geçen Medine anlaşmasına uymakta bir sakınca görmediler. Fakat kabile ve kervan baskınları başlayınca Müslümanlardan tedirgin oldular. Baht-i Nahle olayı ile Müslümanlar ilk kez Mekke müşriklerine saldırarak silahsız dört kişiden bir kişiyi öldürüp ikisini ise tutsak aldılar. Bu tutsağa karşılık olarak fidye istediler. Müslümanların bu davranışları Medineli Yahudilerin tepkisini çekti. Huzur içinde yaşadıkları Yesrib şehri artık çatışmaların, savaşların merkezi olmaktaydı. Müslümanlar Medine’ye hicret ettiği zaman, halkın hemen hemen yarısı Yahudi idi. Yesrib Yahudilerinin kökenleri hakkında kesin bir bilgi olmamasına rağmen, Arapça konuşmaları, çocuklarına ve kabilelerine Arap isimleri vermeleri putperestliği terk edip Musevi tevhid dinini seçen Araplar olduğunu gösteriyor. Buna karşın Araplaşmış Yahudiler olmaları olasılığı da mümkün olabilir. Muhammed hazretleri tarafından oluşturulan Medine anayasasında dokuz Yahudi kabilesinden söz ediliyor.Fakat tarihçiler bunları üç grupta topluyor. Kaynuka oğulları, Beni Nadîr ve Kurayza oğulları. Kaynuka; kuyumcu anlamına gelmektedir. Gerçekten de onlar İslâmiyet’in başlangıcında bu mesleği yapıyorlardı. Ayrıca umûmî ticaretle de meşgul oluyorlardı. Müslümanların Yahudilere İslam tebliğine az bir kesimi katılmış ama büyük çoğunluğu kendi dinlerinde kalmıştı. Ayetlerdeki Tevrat’la olan uyuşmazlıklara itiraz ediyor, örneğin deve eti 285


yemenin Tevrat’ta haram olduğunu söyleyerek Tevrat’a ters olan bir vahyin mümkün olamayacağını öne sürüp itiraz ediyorlardı. Yahudiler üzerindeki baskılar yoğunlaşıyordu. Bedir Savaşının kazanılmasıyla birlikte Yahudilerin üzerine daha fazla gidilmeye başlandı. Bazı Yahudi şairlerine Muhammed’i hicvettikleri gerekçesiyle suikastler düzenlendi. Ebu Afak, Asma bint Mervan, Ka’b İbni ElEşref, İbni Sunayna ve Ebu Rafi suikastle öldürüldüler. BENİ KAYNUKA’NIN SÜRGÜNÜ Muhammed’in Kaynuka oğulları’nın pazarına giderek onları topladığı ve şu şekilde hitabettiği yazılıdır: “Ey Yahudi cemaati! Kureyşlilerin başına gelen felâketin sizin başınıza da gelmemesi için Allah’tan korkunuz ve İslâmiyeti kabul ediniz. Zira biliyorsunuz ki ben gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu kitabınızda buluyorsunuz ve sizi davet etmiştir.” Yahudiler ona şu cevabı vermişler: “Ya Muhammed! Sen ancak kendi kavmini tanıdın; askerlik ve savaş sanatını bilmeyen bir kavimle karşılaşman seni aldatmasın, tesâdüfen sen onları bozguna uğrattın. Vallahi şayet biz seninle savaşırsak, yiğit olduğumuzu anlarsın” (İbn İshak, Sîre, Neşr. M. Hamidullah, Konya 1401/1981, s.294; et-Taberi, Tarîhür-Rusül vel-Mülûk, Neşr. Degoeje, III, 1360). Görüldüğü gibi artık Yahudiler tehdit altındaydı. Ama başlarına gelecek olanı hiç akıllarına getirmemişler, bu kadarını tahmin etmemişlerdi. Ve fitili ateşleyen bir olay meydana geldi. Kaynakların nakline göre Müslümanların sabrını taşıran olay şöyle cereyan etmiştir: Bir Arap kadını bazı şeyler satmak üzere Kaynuka oğulları pazarına giderek eşyasını satar sonra bir kuyumcu dükkanına oturur. Orada bulunan Yahudiler, kadından yüzünü açmasını isterler. O buna yanaşmayınca kuyumcu, kadının eteğini arkasından beline iliştirir, kadın ayağa kalkınca avret mahalli görülür, onlar da buna gülüşürler. Kadın feryad etmeye başlayınca Müslümanlardan biri kılıcını çekerek Yahudi kuyumcunun üzerine atılıp onu öldürür. Yahudiler de toplanıp Müslümanı şehid ederler. Şehid edilen müslümanın ailesi imdat ister. Bu durum Müslümanları çok öfkelendirir. (İbn Hişam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Nşr. M. es-Sekâ, İ. el-Ebyârî, A.Hafız Çelebi, Lübnan 1391/1971, III, 51) Bu olay üzerine Muhammed, Kaynuka oğulları’nın kalesini kuşatır, 15 gün boyunca kale muhasara altında tutulur. Kaynuka Yahudileri ile ittifakı olan Abdullah b. Übeyy b. Selûl onların sözcülüğünü üstlenmiş ve önlerine düşmüştü. Yahudilerin Abdullah ile anlaşmaları olduğu gibi Hazrec oğullarından Ubâde İbn es Sâmit ile de ittifakları vardı. Ubâde, onların Muhammed’le olan antlaşmalarını bozduklarını duyunca peygambere gelerek Kaynuka oğulları ile olan ittifakını reddetti. Ve; “Ya Rasûlallah! Ben, Allah’ı, Resûlünü ve mü’minleri dost biliyorum; bu kâfirlerle ittifak yapmaktan ve onlarla dostluktan Allah’a ve Resûlüne sığınırım” dedi. (İbn İshak, a.g.e., 295) Mâide Sûresindeki kıssa, Ubâde ve Abdullah b. Übeyy hakkında nazil oldu: “Ey İman edenler! Yahudilerle Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin 286


dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse o da onlardandır. Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.” (el-Mâide, 5/51; İbn İshak, a.g.e., 295) Ubâde, Kaynuka oğulları ile olan ittifakını, muhtemelen bu âyetin nüzûlünden sonra bozmuştur. Onbeş günlük kuşatmadan sonra Kaynuka oğulları teslim oldular. Muhammed, erkeklerin ellerinin bağlanmasını emretti. Fakat Abdullah peygamber’e gelerek: “Ey Muhammed! Müttefiklerime iyilik et” dedi. Resûlullah ağırdan alınca İbn Selûl tekrar; “İyilik et” dedi. Resûlullah (s.a.s) ondan yüz çevirdi. Bunun üzerine İbn Selûl, elini Hz. Peygamber’in zırhının yakasından içeri soktu. Resûlullah kızarak: “Yazıklar olsun sana! Bırak beni!” dedi. İbn Selûl: “Hayır vallahi dostlarıma iyilik etmedikçe seni bırakmam. Onlar, beni altından ve mal-mülkten mahrum ettiler sen ise bir sabah vakti onları biçiyorsun. Allah’a yemin ederim ki ben, bir takım musibetler gelmesinden korkuyorum” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s): “Onlar senindir” buyurdu ve “Çözünüz onları, Allah onlarla birlikte ona da lanet etsin” dedi. Serbest bırakılınca sürgün edilmelerini emir buyurdu. (İbn İshak, a.g.e. 295; Taberî, a.g.e. III, 1360 vd.) Allah, Resûlüne ve Müslümanlara onların mallarını ganimet olarak ihsan etti. Onların arazileri yoktu, kuyumculukla uğraşıyorlardı. Resûlullah (s.a.s), onların birçok silahlarını ve kuyumculuk aletlerini aldı. Onları, tüm çoluk çocuklarıyla birlikte Medine’den çıkarmaya Ubâde İbn es-Sâmit memur edilmişti. O da, onları Dibâb’a kadar götürdü. (Taberî, a.g.e., III, 1362) Kaynuka Yahudileri, Ubâde İbn es-Sâmit’e, “Ey Velid’in babası! Evs ve Hazrecle aramızda ittifak vardı. Biz senin müttefikin idik, sen bize ne diye böyle yaptın?” dediler. Ubâde İbn es-Sâmit de onlara: “Siz harb açtınız” dedi. Abdullah İbn Übeyy de; “Sen müttefiklerinden uzaklaştın da bundan eline ne geçti?” dedi. Ubâde; “Hubâb’ın babası! Kalbler değişti, İslâmiyet ahidleri yok etti” dedi. Kaynuka oğulları Vâdiül-Kura’ya gelip bir müddet kaldıktan sonra Azruat’a gidip orada yerleştiler. (ibnü’l-Esir, el-Kâmil, II, 66) Müslümanlar bu olayı tesettürlerine uzanan elin cezası olarak nitelendirirler. Kur’an’da kısas ayeti vardır ama o dahi uygulanmaz. Binlerce Yahudi yurtlarından barklarından edilir. Evleri, bahçeleri, arazileri Müslümanların eline geçer. Haşr-2. O, kitap ehlinden inkâr edenleri ilk toplu sürgünde yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın emri onlara ummadıkları yerden geldi. O, yüreklerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın. BENİ NADİR SÜRGÜNÜ

287


Uhud Savaşı müslümanların bozguna uğramasıyla sonuçlanınca bunun faturası Medine’deki kabilelere kesildi.Bazı kabilelerin hareketlendiğini gören Muhammed, bunlar üzerine saldırıya geçti. Bu gelişmeler sırasında yanlışlıkla Beni Amr kabilesinden 2 kişi müslümanlar tarafından öldürüldü. Yahudi kabilelerinden Beni Nadir, uzun süreden beri Beni Amir´in müttefiki idi. Muhammed, öldürülen 2 kişinin kan diyetini onlardan istemeye karar verdi. Ebu Bekir, Ömer ve diğer ileri gelen arkadaşlarıyla onlara gitti ve meseleyi açıkladı. Yahudiler onun isteğini yerine getireceklerini söylediler ve ondan yemek hazırlanıncaya kadar kalmasını rica ettiler. Muhammed, onların ricalarını kabul etti. O sırada, içlerinden bir grup onlardan ayrıldı. Bunun üzerine Muhammed şüphelendi ve ayağa kalktı ve bir tek kelime bile söylemeden topluluğu terketti. Daha sonra da Cebrail’in kendisine suikast yapılacağı haberi verdiğini iddia ederek onlara Mesleme’yi gönderdi ve “Beni öldürmeyi amaçlayarak aramızdaki anlaşmayı bozdunuz. Size Medine’yi terketmenîz için on gün veriyorum. On günden sonra hâlâ burada olanlarınızın başı kesilecek” dedirtti. Onlar: “Ey Mesleme´nin oğlu, bir Evs´linin bize böyle bir haber getirebileceğini ummazdık” dediler. îbn Mesleme: “Gönüller değişti” cevabını verdi. Yahudiler “Biz evlerimizi ve mallarımızı bırakıp gitmeyeceğiz.” dediler. Bunun üzerine Muhammed saldırı kararı aldı ve kalelerini kuşattı. Günler geçiyor ve Beni Nadir beklediği yardımlar İçin ümidini yitiriyordu. Beni Kurayza, Muhammed´le yaptığı anlaşmayı bozmak istememiş, Beni Gatafan sessiz kalmış, İbn Ubey de her zaman olduğu gibi bir şey yapamayacağını anlamıştı. Haşr-14. Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Halbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır. On güne yakın bir süre sonra müslümanların sur duvarlarının yakınındaki hurma ağaçlarını kesmesiyle bu ümitsizliği ve çaresizliği daha fazla hissetmeye başladılar. Onlar için hurma ağaçlarının özel bir konumu vardı, çünkü bu ağaçlar geçim kaynaklarının büyük bir bölümünü oluşturuyordu. Hadis no: 4239- Resulullah (sav) Beni`n-Nadir hurmalığını kesti ve yaktı. Bu hurmalığa el Büveyre deniyordu. Büveyre hakkında Hassan İbnu Sabit (ra) şöyle demişti: “Büveyre`de tutuşan yangın, Beni Lüey reislerine ehemmiyetsiz geldi.” Ebu Süfyan İbnu`l-Haris İbni Abdilmuttalib ona şöyle cevap verdi: “Allah bu yapılanı (yangını) devam ettirsin. -Büveyre`nin etrafını da cehennem yaksın. Yangından hangimizin uzakta olduğunu bileceksin.- Mekke, Medine`den hangisinin zararda olduğunu göreceksin.” Müslim ziyade olarak Haşr suresindeki ayetin bu sebeple yazıldığını ekler: Haşr-5. Hurma ağaçlarını kesmeniz de, dikili bırakmanız da Allah’ın izniyle idi ve yoldan çıkanları perişan etmek içindi.

288


20 günün sonunda çaresizlik içinde teslim olmaya karar verdiler. Bütün evlerine, mallarına, topraklarına Muhammed tarafından el konularak sürgün edildiler. Beni Nadir’lilerin geride bıraktıkları mal, mülk ve arazilerden ganimet isteyenlere karşı ayetin gelmesi gecikmedi: Haşr-6. Onların mallarından Allah’ın, savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar için siz, at ya da deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimselerin üzerine salıp onlara üstün kılar. Allah’ın her şeye hakkıyla gücü yeter. Beni Nadir’lilerin bir kısmı Hayber’e, bir kısmı ise Şam’a doğru yola düştüler. Böylece 2. büyük Yahudi kabilesi de Medine’den sürülmüş oldu. Hadis no: 4241- Nadir ve Kureyza yahudileri Resulullah Aleyhissalatu vesselam ile savaştılar. O da Beni`n-Nadir`i sürdü. Kureyza`yı yerinde bıraktı. Kureyza`ya ihsanda dahi bulundu. Sonradan onlar da Resulullahla savaştılar. Aleyhissalatu vesselam da erkeklerini öldürdü, kadınlarını, mallarını, çocuklarını müslümanlar arasında taksim etti. BENİ KUREYZA KATLİAMI Hendek Savaşı biter bitmez Muhammed, savaş sırasında Beni kureyza Yahudilerinin putperestlere destek verdiğini ve Cebrail’in emir getirdiğini öne sürer. “Ya Rasulallah silahınızı bıraktınız mı? Ama biz melekler topluluğu henüz silahlarımızı bırakmadık. Allah (cc) Sana, Kurayzaoğulları üzerine yürümeni emir buyuruyor.”Buhari, Meğâzi 30; İbni Kesir, el-Bidaye, 3/134 Müslümanlara ikindi namazını Beni Kureyza’da kılacaklarını bildirerek Kureyza seferini başlatır ve kalelerini kuşatırlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücahidlerle Benî Kurayza Yahudilerinin kalelerinin dibine kadar vardı. Oradan Yahudi ileri gelenlerinin isimlerini birer birer zikrederek onlara şöyle seslendi: “Ey Allah’ın gazabına uğrayarak maymuna çevrilmiş olanların kardeşleri! Allah sizi hor, hakîr kıldı mı ve belâsını, cezasını üzerinize indirdi mi? Demek siz bana kötü söz söylediniz öyle mi?” Yahudi ileri gelenleri süt dökmüş kediye dönmüşlerdi: “Yâ Ebâ’l-Kasım! Sen, sözünü bilmezlerden değilsin! Musâ’ya indirilmiş olan Tevrat’a yemin ederiz ki, biz sana hiçbir kötü laf sarfetmedik” diyerek söylediklerini inkâr ettiler. (Sîre, 3:245.) Günler geçtikçe Yahudilerin direnme gücü azalır. Şartları görüşmek üzere Muhammed’e elçi gönderirler: Nabbaş, “Yâ Muhammed!” dedi, “Benî Nadir Yahudilerinin teslim olmalarındaki gibi kanımızı dökme, mal ve silahlar senin olsun! Kadınlarımız ve çocuklarımızı alıp 289


memleketinden çıkıp gidelim. Her cins silah hariç olmak üzere, her âile için bir devenin taşıyabileceği gerekli eşyayı götürmemize müsâade et!” Peygamber Efendimiz, “Hayır, bu teklifi kabul edemem” buyurdu. Nabbaş ikinci olarak şu teklifi yaptı: “Öyle ise kanımızı bize bağışla. Sadece kadınlarımızı ve çocuklarımızı alıp gidelim. malları olduğu gibi bırakalım!” Peygamber Efendimiz, “Hayır,” dedi, “kayıtsız, şartsız, benim hükmüme itaat edip teslim olmaktan başka hiçbir çareniz yoktur!” Nabbaş, me’yus ve perişan bir halde, kavminin yanına döndü. Olup bitenleri olduğu gibi anlattı. (Sîre, 3:246) Bu gelişme üzerine Yahudiler iyice tedirgin olurlar. Eskiden Musevi olup da müslümanlığa geçen Ubabe ile görüşmek isterler. Benî Kurayza, Peygamberimiz’den, Evs kabîlesinden Ebû Lübabe’nin istişâre için yanlarına gönderilmesini istediler. Bunun üzerine Ebû Lübabe, gönderildi. Ebû Lübabe, Medîne yahûdîlerinden Müslüman olmuş servet sâhibi bir kimse idi. Peygamberimiz, kendisine kıymet verirdi. Peygamberimiz, Ebû Lübabe’yi gönderirken; “git onlara Allah ve Rasûlü için nasihat et.” buyurdu. Ebû Lübabe, kale kapısından yanlarına vardı. Kureyza yahûdîleri O’na; “Yâ Eba Lübabe! Sen ne dersin? Muhammed bize, “benim hükmüm ile kaleden dışarı çıkın!” dedi” dediler. Ebû Lübabe de onlara nasihat etti. Fakat, bu arada bir eliyle sakalını bir eliyle de boğazını tutarak, “başınızı keser bilmiş olasınız” diye, harbetmelerine işâret etti. (Sîre, 3:247.) Fakat Yahudilerin dayanacak güçleri kalmamıştı. Teslim olmak zorunda kaldılar. Ele geçirilen bu insanların elleri boyunlarına bağlanıyor ve onların akıbeti hakkında Muhammed, daha önce Yahudi olup da sonradan Müslüman olan Sad Bin Muaz’a yetki veriyor. Sad’ın kararı aynen şudur: “Ben, onlar hakkında buluğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına; malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmettim.” Peygamber Efendimiz, Hz. Sa’d’ı bu hükmünden dolayı tebrik ve takdir ederek, “Sen, onlar hakkında, Allah Teâlâ’nın yedi kat gökler üzerinde verdiği hükmüne uygun hüküm verdin” buyurdu. (Sîre, 3:251; Tabakât, 3:426; Taberî, 3:56.) İslami kaynaklara göre, (inanılır gibi değil ama) 400 ila 900 arasında bir sayıda Yahudi, eş ve çocuklarının gözü önünde kafaları kesilerek öldürülür. 290


Bunun sonucunda, Medine’nin pazar yerinde hendekler kazılmış, Kurayza’nın adamları gruplar halinde getirilmiş ve boyunları vurulmuştur. (Sîre, 684-700/II, 233-54.) “Ayşe (Hz.) nin aktardığına göre, bu kesim işi sabahtan akşama kadar sürmüş. Erkekler idam edilirken, Yahudi kadınlar ve çocuklar da buna feryat edip saçlarını başlarını yolmuşlar.” (Vakıdi, Meğazi, 2/512-517) Muhammed, Yahudileri teslim aldıktan sonra bir yerde toplayıp kendilerine, “Ey domuz ve maymun kardeşleri! Yediniz mi! İşte haliniz; görün bakalım” diyerek hakaret ediyor. Onlar da buna karşı, “Ey Muhammed, biz senden bunu beklemezdik, neden böyle haksızlık yapıyorsun?” şeklinde yanıt veriyorlardı (Bu kısım pek çok İslami Kaynakta yer alır örnek olarak, Taberi, Ahzap Tefsiri, ayet 26-27) Muhammed, bu Yahudilerin karıları ve kızlarından 16 tanesini özel olarak ayırıyor ve bunlardan Reyhane’yi kendine seçip geriye kalan 15 tanesini de diğer önemli dostlarına dağıtıyor. (Bu önemli dostların kim olduğu neden belli değil?) Bir Yahudi: “Artık her şeyimize el koydunuz, hiç olmazsa gözlerimizin önünde namusumuza el uzatmayın” diyor. Fakat, Muhammed bunu dinlemiyor.(Vakıdi, Meğazi, 2/250) Muhammed, ihtiyaç fazlası kadın ve erkek çocukların bir bölümünü, Sad bin Zeyd’e teslim edip onları satmak için Necd bölgesine, bir kısmını da şam tarafına gönderiyor. Müslümanlardan Muhammed bin Mesleme: “Beni Kureyza Savaşı’nda kadınlar bölüşülürken bana üç tane düştü; hepsini de sattım” diyor.(Diyarbekir Tarihi Hamis,1/499 ve Vakıdi age 2/523-25) Bu katliamdan sonra Medine’de Yahudi kalmıyor. Şehir tamamen müslüman oluyor. Ama müslümanların Yahudi düşmanlığı bitmiyor: Ebû Hüreyre (ra) bildirmiştir: “Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm şöyle buyurdu: ‘Müslümanlarla Yahudiler harb etmedikçe kıyâmet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar (gâlip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; ‘Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudi’dir, gel de onu öldür!’ diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”(Müslim, Fiten, 82)

Tanrı Zeus = Tanrı Allah Tanrı Zeus yunan mitolojisin de anlatılan hayali yunan tanrısıdır, Tanrı allah ise arap mitolojisinde (islam) anlatılan hayali arap tanrısıdır Mitolojide Zeus kısaca şöyle tanıtılıyor: Zeus – (Jüpiter) Zeus Tanrilarin kralidir. O Olimpos’ta altin tahtinda oturur. Zeus baskan, Gök’ün hükümdari, Yagmur Tanrisi, korkunç şimşegi firlatan Bulut Toplayicisidir 291


Kuran’da ise Tanrı allah şöyle anlatılır Allah Ars’a (tahtina) kurulmuştur. Allah’in arşini 8 melek tasir. Melekler ona 50 bin yilda cikabilirler. Allah yeryüzne yagmuru yagdirir, simsegi firlatir, yildirimlarla korkutur, cezalandirir, vs, vs, vs….. Ayrica: Yunan mitolojisi: Tartaros – Yeraltinin derinliklerinde bulunan korkunç yer. Ölülerin ruhlari orada iskence görürlermis. Zeus kendisine isyan edenleri oraya atardi. Titanlar üzerinde zafer kazandiktan sonra onlari da oraya atmisti. Tartaros’un ruhu vardi, canliydi. Kuran: Sad/56. Onlar cehenneme girecekler. Orasi ne kötü bir kalma yeridir. Zümer/71. O küfredenler, bölük halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapilari açilir, bekçileri onlara: Size, içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavusacaginizi ihtar eden peygamberler gelmedi mi? derler. “Evet geldi” derler ama, azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmustur (Kuran’daki cehennem de canli. Konusuyor. Allah cehnneme soruyor; “doldun mu?” diyor. Cehennem; “Daha yok mu?” diyor.) Yunan mitolojisi: Deukalion – Prometheus ile Klymene ya da Kelaeno’nin oglu, Pyrrha’nin kocasi. Insanlara sinirlenen Zeus bir gün onlara tufani göndererek cezalandirdi. Deukalion ve Pyrrha onurlu olduklari için affedildiler. Deukalion bir sal yapti ve onlar bu salin üzerinde dokuz gün yüzdüler, sular çekildikten sonra Parnas daglarina çiktilar. Kuran: Ankebut/14-15. Andolsun ki biz Nuh’u kendi kavmine gönderdik de o bin yildan elli yil eksik bir süre onlarin arasinda kaldi. Sonunda onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayiverdi. Fakat biz onu ve gemidekileri kurtardik ve bunu âlemlere bir ibret yaptik. hud/44- Allah tarafindan denildi ki: “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de suyunu kes! Ve sular çekildi. Emir yerine gelmis oldu. Gemi de Cudi dagi üzerine oturdu. Yunan mitolojisi: Iris – Thaumas ile Elektra’nin kizi. Müjdeli haber, ilahlarin ulagi. O, gökle yeri birbirine baglayan gökkusagi’nin sembolüdür. Tanrilara haber ulastirmakla görevlidir. Günesli havalarda, hafif incecik yagmur yaginca, güzel kiz Iris, renkli ve süslü elbiselerini giyer, Tanrilardan yeryüzüne haberler iletirmiş. Kuran: Bakara/97. De ki: Cebrail’e kim düsman ise sunu iyi bilsin ki Allah’un izniyle Kur’an’u senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitaplaru dogrulayici ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiitir. Suara/192-193. Muhakkak ki o (Kur’an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. (Resûlüm!) Onu Rûhu’l-emîn (Cebrail) indirdi. Zeus – (Jüpiter) Zeus Tanrilarin kralidir. O Olimpos’ta altin tahtinda oturur. Zeus baskan, Gök’ün hükümdari, Yagmur Tanrisi, korkunç simsegi firlatan Bulut Toplayicisidir Kuran’da Allah Ars’a (tahtina) kurulmustur. Allah’in arsini 8 melek tasir. Melekler ona 50bin yilda cikabilirler. Allah yeryuzne yagmuru yagdirir, simsegi firlatir, yildirimlarla korkutur, cezalandirir, vs, vs, vs…..

292


Yunan mitolojisi hakkındaki en önemli kaynaklar Homeros’un İlyada Ve Oddyseia destanları. Homeros ise MÖ.800-900 civarında İzmir’de yaşamış, yani Muhammed’in doğumundan yaklaşık 1400 yıl önce… Görmedin mi, Allah, bulutları sürüyor, sonra onları kaynaştırıp iç içe sokuyor, sonra onları birbiri üstüne yığıyor. Nihayet, onların arasından yağmurun çıktığını görüyorsun. Gökten, ondaki dağlardan bir dolu indiriyor da onunla dilediğini çarpıyor, dilediğinden de onu yan geçiriyor. Onun şimşeğinin parıltısı, neredeyse gözleri alıp götürecek. (Nur:43) Bahsi geçmişken bende en çok şu Allah’ı ve onunla beraber arş’ını taşıyan meleklere hayranım. Amele gibiler. Bütün işleri bu. Arş’ı taşırken kasta yapıyolar mı aynı zamanda merak içindeyim. Hem Allah niye kendini taşıttırıyor, buna ihtiyacı mı var? Hem bu Allah’la meleklerin aynı paralelde olduğunu gösterir, zaten 50.000 yılda yanına çıkabiliyorlar, bu demek oluyor ki, Allah her şeyden münezzeh değişmiş. Kur’an, mitolojilik olaylar gibi, bazen fantastik bir hikaye niyetine açıp okunabilir mesela 8 melek meselesini de hikayeye renk katmak, daha keyifli okunsun diye eklemiş Muhammed herhalde. Ne yapıyormuşuz bundan sonra; Kur’an’ı okurken mantığınızı bir kenara koyup öyle okuyoruz.. Zinhar, akılla dini bir arada yürütmeye çalışıp çarpılırız yoksa. Tolkien, nasıl “orta dünya” yı yarattıysa, Kur’an ın yazarı da hayal gücünü sonuna kadar kullanarak, Tanrı Allah’ı yaratmış. Ayetlerimiz ona okunduğunda şöyle der: “Daha öncekilerin masalları!” (Kalem:15) Tefsirlere bakarsan bunu müşriklerin 1400 yıl önce ayetler kendilerine okunurken Muhammed’in yüzüne karşı söylediklerini görürsün: Bunlar eskilerin masalları! Bence de bunlar Einstein’ın İncil’e dediği gibi “İncil de muteber ancak yine de hayli çocukça olan ilkel efsanelerin bir toplamından ibaret”. Kuran da Müslümanlara göre İncil’in devamı olduğuna göre aynı şeyi Kuran için de söyleyebiliriz.

Kuran’a ve Muhammet Peygambere Göre Yıldızlar Öncelikle Kuran’da yıldızlardan bahseden bazı ayetlerden hareketle yıldızların durumlarına ve ne işe yaradıklarına bakalım. Ne işe yarar bu yıldızlar? SÂFFÂT 6. Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik. Peki yıldızlar sadece insanlar için süs mü? Tabiki hayır başka işlere de yarıyorlar. Yıldızlara bakarak insanlar yollarını da bulabiliyor. EN’ÂM 97. O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldız ları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık. NAHL 16. Daha nice alâmetler (yarattı). Onlar, yıldız larla da yollarını doğrulturlar. 293


Yıldızlar sadece süs ve yol gösteren araçlar olarak yaratılmış değil elbette hatta yıldızların faydaları saymakla tükenmez, bu çok faydalı yıldızlar gene kurana göre bir de şeytanlara atış taneleri olarak kullanılıyor. Mülk 5. And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onları şeytanlar için atış taneleri yaptık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık. Hicr 16-18 Andolsun, biz gökte burçlar yaptık ve onu, bakanlar için süsledik. ﴾16﴿ Onu kovulmuş her şeytandan koruduk. ﴾17﴿ Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ateş takip etmektedir. ﴾18﴿ Saffat 6-10 Biz en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.﴾6﴿. Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.﴾7﴿. Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.﴾8-9﴿. Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).﴾10﴿ Kurana göre en yakın gökde ki yıldızlar en yakın gökte barınan meleklerin konuşmalarını dinlemeye çalışan şeytanlara atılan alevli taşlardır. Bu ayetlerde ki mitolojik anlatım o kadar net ki bunların masal olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Yani kuran yazarı yıldız ve meteor arasında ki fark bilmiyor ve bu gökte kayan yıldızları (meteorlar) şeytanları kovalayan alev taneleri olarak tanımlıyor Halk arasında yıldız kayması olarak bilinen meteorların atmosfere girince sürtünerek yanması olayı o çağlarda nedeni bilinmediğinden ilahi kaynaklı bir olay görülerek mitolojik anlamlar yüklenmiştir. Kuran’da bu olay şeytanlara fırlatılan taneler olarak ifade ediliyor. Peki bu ayetlerdeki yıldızların faydalarını bir hadisle destekleyelim ve Muhammet peygamberin yıldızlar hakkında ümmetine olan tavsiyesini de hatırlatmış olalım. Boşu boşuna yıldızlar hakkında bunlardan başka yorumlar yapmayın, ben demiyorum Muhammed peygamber söylüyor. “Allah bu yıldızları üç şey için yaratmıştır: Onları semanın zineti kıldı, (semaya yükselip haber toplayan) şeytanlara atılacak taşlar kıldı, kendileriyle istikamet tayin edilen alâmetler kıldı. Kim yıldızlar hakkında başka yorumlar yapmaya kalkarsa hata eder ve nasibini zayi eder, kendisini ilgilendirmeyen ve bilgisi olmayan hatta bilmekte peygamberler ve meleklerin bile acze düştükleri bir hususta kendini külfete sokar. (Buhari, 5773) Peki bu yıldızlara kıyamette ne olacakmış? İnfitar 2. Yıldızlar döküldüğü vakit.

TEFSİR: buyrulduğu üzere saçılıp dökülmeleridir. Buhârî yalnız bunu rivayet etmiş,

tefsirciler de çoğunlukla bunu tercih etmişlerdir. Râzi şöyle der: Çünkü inkidârda asıl olan dökülmektir. İmam Halil demiştir ki: “Ard arda gelip döküldüler” mânâsına denilir. Kelbî de şöyle demiştir: O gün gök yıldız yağdıracak, gökte yıldız kalmayıp düşecektir. Ragıp İsfehani’den el-Müfredat kelimenin lafzının “yayıp dağıtmak” olduğunu söylemiş.

294


Yıldız kayması, pek çok hadis ve ayetten anlaşılacağı üzere, dönem zihniyetinde, peygamber zuhur ettikten sonra semâdan haber çalmaya uğraşan cinnlerin, melekler tarafından vurulması şeklinde yorumlanıyordu. (Bkz: Cinn 8-9) Bundan başka halihazırda var olan semâ, semâvât ve arş betimlemesinden sonra yıldızlar olarak çevirilen “kevakıb” aynen düşmek ile tasvir edilmek zorundadır. [Semâdan gelen şeylerin NZL (yüksekten düşmek) arştan inen şeylerin DRK (tabaka inmek) ve FTR (yarmak) fiilleri ile kullanıldığını hatırlayalım.] Ayetlerde görüldüğü üzere [İsra 92, Sebe 9, Tur 44, Hacc 65] semâ ve semâdan parçalar düşebilir. Buna kevakıb (gök cisimleri) de dahildir. Ayetlerde kullanılan kelime SKT kökünden olduğundan, yıldızların dünyaya düşecek olması açıkça görülür. Ayrıca son ipucu olarak, Kur’an’a göre en yakın gök ve dünya göğü, yıldızlar ve kandiller ile süslenmiştir. (Fussilet 12, Saffat 6, Mülk 5) İnfitar suresinin ilk ayeti “Gök yarıldığında..” olduğuna göre, bu göğü süsleyen kandillerin (Yine Mülk 5 vb.) dünyaya düşecek olmasından başka bir şey beklenemez. Şimdi şu soruları soralım: 1- Eğer kevakıb düşecek ancak dünyaya değil ise, yer merkezli Kur’an kozmolojisinde, başka nereye düşebilir? 2- Eğer olur da Kur’an kozmolojisi şu anki evren modeline uyumlu ise (her nasılsa) kevakıbın düşmesi nasıl mümkün olabilir? Modern evrenin bir merkezi yok iken, yıldızların yukarıda mı, aşağıda mı oluşu referanstan başka şey ile belirlenemiyorken, yıldızın düşmesinden nasıl bahs edilebilir? Düşmek biz insanların dünya gravitiysine kapılan cisimlerin yere doğru hareketidir. Bunun üzerine biraz düşünün. 3- Yok eğer buralarda kullanılan çok daha öte ve metaforlu anlatımlarsa (bkz: “Öyle denmek istenmemiş.”) madem kast edilenin lafz olma zorunluluğu yok, o halde neden kitabı bilime uydurmaya ve diğerlerine empoze etmeye uğraşasınız? Eğer ilkel bir düşüncenin ve ilkel bir bilginin ürünü şeyleri zamana uyarlamak istersen, ister istemez kelimelerin anlamlarıyla oynaman gerekir. Ayet de görüldüğü gibi yıldızlar yere dökülüp saçılacak küçücük nesneler sanılmaktadır. Gezegen ve yıldız ayrımının da yapılmadığını görebildiğimiz ayetlerde var: Tarık 1,2,3 ”Göğe ve Tarık’a and olsun; Târıkın ne olduğunu nereden bileceksin? (O, karanlığı) delen yıldızdır.” Burada yıldız ve gezegen ayrımının olmadığını nereden anlıyoruz peki? Bugün Arapça sözlüklerde Venüs için “tarik” denmektedir. Sonuç: Bu ayetlerden ve hadislerden açıkça anlaşılıyor ki Muhammet peygamber meteorları, gezegenleri ve yıldızları aynı şeyler olarak kabul ediyor… “necm”(yıldız) veya kandil olarak adlandırılan bu şeylerin kah insanlara yol göstermesi, kah şeytanların peşine 295


düşmesi, kah kıyamette dünyaya dökülecek olmaları sebebiyle bu çıkarımı yapmak kaçınılmazdır. Aslında Muhammet peygamber kendi çağı açısından bunu düşünmekte haklıdır. 7.yy’da gökyüzüne bakan insanları düşünün. Yıldızlar parlak ve oldukça çoklar, gündüz batıp gece ortaya çıkıyorlar. Ama bazen gök yüzünde kayan bir ateş görünüyor. Bu bir yıldızın ya da yıldızdan bir parçanın aşağıya düşmesinden başka ne olabilir ki ! Anormal olan şey, Muhhamet Peygamberin bunları zannetmesi değil; anormal olan şey insanların bu bilgilerin hala Tanrıdan geldiğini düşünebiliyor olmaları ve bunları günümüze göre kıvırmak için halden hale girmeleri. Yüzleşin artık şu gerçekle. Uyanın artık. İslam Arap mitolojisinden başka bir şey değil.

TAHRİM OLAYI Tahrim, yemin ederek bir şeyi kendine haram kılmak, yasaklamaktır. Muhammed’in bir olaydan sonra eşleriyle arası açılmış ve eşlerinin hiçbirinin evine gitmez olmuştur. Bu olaya dair gelen sure, ilk 5 ayetinden dolayı Tahrim ismini almıştır. 1. Ey Peygamber! Allah’ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek neden kendine haram kılıyorsun? Allah Gafur’dur, Rahim’dir. 2. Allah size, yeminlerinizi çözmeyi farz kılmıştır. Ve Allah sizin Mevla’nızdır. Alim’dir O, herşeyi bilir; Hakim’dir O, hikmetleri sonsuzdur. 3. Hani, Peygamber, eşlerinden birine bir sözü gizlice söylemişti. Sonra eşi bu sözü duyurup Allah da onu Peygamber’e bildirince, Peygamber sözün bir kısmını açıklamış, bir kısmından vaz geçmişti. Peygamber, sözü eşine bildirdiğinde o: “Bunu sana kim haber verdi?” demişti. Peygamber de: “O herşeyi bilen, herşeyden haberi olan bana bildirdi.” diye cevaplamıştı. 4. Eğer ikiniz, ey hanımlar, Allah’a tövbe ederseniz ne iyi, çünkü kalpleriniz kaydı; yok eğer Peygamber’e karşı aranızda dayanışmaya girerseniz hiç kuşkusuz bizzat Allah, onun destekleyicisidir. Cebrail ve müminlerin iyileri de. Bütün bunlardan sonra melekler de ona arka çıkarlar. 5. Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bâkire eşler verebilir. Tahrim suresinin tefsirlerinde surenin ilk 5 ayetinin nuzül sebepleri 3 olaya bağlanır. 1- Muhammed’in cariyesi Mariya’yla ilişkiye girmemeye yemin etmesi, 2- Muhammed’in bal şerbeti içmemeye yemin etmesi, 3- Muhammed’in kendinden sonra imamet’in kime geçeceği konusunda sır vermesi.

296


Bu üç olaydan en zayıf olanı 3.südür. Çünkü ortada bir yemin vardır. Bu yemin, ilk iki olaya daha uygun düşmektedir. Mariya Olayı: Hadis No: 0838 Ravi: Enes Tanım: Resulullah (sav)’ın zaman zaman birleştiği bir cariyesi vardı. Hz. Aişe ve Hz. Hafsa peşini bırakmadılar. Sonunda Resulullah bu cariyeyi nefsine haram etti. Bunun üzerine: “Ey Peygamber, sen zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?…” diye başlayan Tahrim süresi nazil oldu.” Kaynak: Nesai, İşretu’n-Nisa, 4, (7, 71)Taberi olayı şöyle anlatır: Gün, Muhammed’in hanımlarından Hafsa’nın günüydü. O gün Muhammed, Hafsa’yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp evine gider. Ama Hafsa’yı evde bulamaz. Tam o sırada, bir zamanlar, Mısır Mukavkısı’nın kendisine armağan ettiği cariyelerden Mariya çıkagelir. Muhammed, cariyeyi Hafsa’nın yatağına atar ve işini görmeye başlar. Muhammed’in, cariyesiyle yatması doğaldır. Kur’an da, hanımlarının dışında cariyeleriyle de yatmasına olanak verilmiştir. (Bkz. Ahzab Suresi, ayet: 50, 52.) Ne var ki cariyeyle özgür (hurre) olan bir kadının, üstelik Ömer kızının, Hafsa’nın yatağında beraber olmaktadır . İşte bu olağan değildir. Terslik bu ya, o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed’in Mariya ile ilişkisini görünce büyük tepki gösterir:– “Tann Elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle birşey yaptın ki, benzerini hiçbir karına yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatırıp yapıyorsun!” Sonra Muhammed’le Hafsa arasında şu konuşma geçer:– “Hafsa! Marya’yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaşmasam; bundan hoşnut olur musun? – Evet! Muhammed: “Vallahi Billahi Mariya ile bir daha yatmayacağım!”Muhammed hemen ant içmiştir. – Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı? – Tamam! Ne var ki, Hafsa bu durumu Aişe’ye anlatır. (Bkz. Taberi, Camiu’l-Beyân, 28/102.) Olayın duyulması ve hanımlarının aralarında dayanışmaya gidip kendisine karşı tavır alması üzerine Muhammed eşlerini terk eder ve bir odaya uzvete çekilir. Muhammed’in eşlerini boşadığı dedikodusu yayılır. Bir rivayete göre ise cezalandırmak için sadece Hafsa’yı boşamış ve diğerleriyle de 1 ay beraber olmamaya yemin etmiştir.Hafsa Ömer’in, Ayşe ise Ebubekir’in kızıdır. Babalarının konumuna güvenerek asiliğe cesaret edebilmişlerdir. 4. ayette geçen “İkiniz” sözü Ayşe ile Hafsa’yı kasteder. Ömer, olayı öğrenince hiddetle Muhammed’e gider ve görüşmek ister. 3 kez geri çevrilen isteği sonunda kabul edilerek içeri alınır ve bu görüşmeden sonra Tahrim ayetleri gelir. Ardından Hafsa ile nikah tazelendiği ve 29. gün eşlerine dönüp Ayşe’yle beraber olduğu söylenir. Ayşe, henüz bir aylık sürenin dolmamış olduğunu düşünerek kendisine sorar: “Hani sen, bir ay boyunca hanımlarından uzak duracağına dair yemin etmemiş miydin? Bugün daha otuz gün bile olmadı; yirmi dokuzuncu gündeyiz!”. Muhammed kendisine şu yanıtı verir: “Bu ay yirmi dokuz gün çeker.” Hadis No: 0107 297


Ravi: Enes Tanım: Hz. Peygamber (sav)’i bir at yere atmıştı. Resulullah (sav)’ın (sağ) tarafı veya (sağ) omuzu ezildi. Bu O’na ayakta duramayacak kadar izdırab verdi. O sıralarda hanımlarını da bir ay müddetle terketti. Bu esnada, hurma kütüğünden yapılmış bir merdivenle çıkılan tenezzüh odasına (meşrübe) çekildi. Ashab (ra) kendisine “geçmiş olsun” ziyaretine geliyorlardı. Resulullah (sav) oturarak namaz kılardı, onlar ise ayakta durarak namaza uymuşlardı. Selamı verince şöyle dedi: “İmam, kendisine uyulmak için vardır, öyle ise ayakta namaz kıldırıyorsa siz de ayakta kılın, şayet oturarak kıldırıyorsa siz de oturarak kılın, imam rükuya varmadan rükuya gitmeyin, o başını kaldırmadan siz de kaldırmayın.” Ravi der ki: “Hz. Peygamber (sav) ayın 29’unda meşrübeden indi. Ashab: “Ey Allah’ın Resulü, sen bir aylık bir müddet için ila’ya (ayrı kalmaya) karar vermiştin” dediler. Onlara: “Bu ay yirmi dokuz gündür” cevabını verdi.” (Buhari ve Müslim’de Ümmü Seleme’den gelen bir rivayette: “Bu ay yirmi dokuz çekiyor” buyurmuştur. Müslim’de Cabir (ra)’den kaydedilen bir rivayette: “Sonra iki elini üç sefer uzattı, ikisinde her iki elinin bütün parmaklarıyla, sonuncu kerede sadece dokuz parmağıyla işaret etmişti” diye yirmi dokuzu gösterdiği açıklanır. (Sıyam 24)) Kaynak: Buhari, Salat 18, Ezan 51, 82, 128, Sıfatu’s-Salat 83,128, Savm 11, Mezalim 25, Nikah 91, Talak 21, Bal Şerbeti Olayı: Elmalılı tefsirinde bu olay hadislerden aktarılarak şöyle anlatılır:Hz. Peygamber’in hanımlarından birinin yanında bir bal şerbeti içmiş olmasından dolayı diğer hanımların söz birliği ederek, megafir (kötü kokulu bir ağaç zamkı) kokuyor diye latife yapmaları üzerine peygamber’in bir daha bal şerbeti içmemeye yemin etmiş olmasıdır.Buhari’de Hz. Aişe’den rivayet edilen şu hadis vardır : Resulullah Zeyneb’in yanında bal şerbeti içer ve onun odasında daha fazla dururdu. Ben ve Hafsa, peygamber hangimize gelirse “Megafir mi yedin ? Senden megafir kokusu alıyorum” diyelim diye konuştuk. Bunun üzerine Hz. Peygamber buyurdu ki “Hayır Zeyneb’in yanında bal şerbeti içmiştim, öyle ise daha da içmem, işte yemin ettim. “Bunu kimseye söyleme” Ancak Ayşe, diğer kadınları da ikna edip peygamber yanlarına geldiğinde onun koktuğunu söylemelerini ister. Bal şerbeti içtiğini söylediğinde de “O balı yapan arılar megafir yemiş herhalde” diye cevap vermelerini söyler. Muhammed her hanımının yanına girdiğinde aynı tepkiyle karşılaşınca eşlerinin aralarında kendisine karşı birleştiğini anlayarak küser ve onlarla 1 ay boyunca beraber olmamaya yemin eder. Bazı hadislerde bal şerbeti ikram edenin Zeynep, bazılarında ise Hafsa olduğu belirtilir. Bal şerbeti olayı, Mariya olayına göre daha zayıf görülmektedir. Mariya olayında tüm eşleri işin içinde olabilmektedir ama bal şerbeti olayında Zeynep’e küsmesi anlamsızdır. Halifelik Olayı: Muhammed’in kendisinden sonra devlet başkanlığına Ömer ile Ebubekir’in geleceğini Hafsa’ya sır olarak söylediği olaydır. Elmalılı tefsirinde konu şöyle aktarılır: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisinden sonra devlet başkanlığının Ebu Bekr’e ve Ömer’e geçeceğini Hafsa’ya bir müjde olarak haber vermiş ve gizlenmesini emretmiş olmasıdır. Tefsirlerin birçoğunda zikredilmiş olan bu haber, gerçi Kütüb-i Sitte’de (altı kitapta) 298


nakledilmemiştir. Ancak Mâriye olayını rivayet edenler içinde bu haberi de rivayet edenler olduğu gibi başka güvenilir zatlar da nakletmişlerdir. “el-Bahru’l-Muhît”de Ebu Hayyan şöyle diyor: “Hadis, Mâriye sebebiyledir; bir de bal içtim denilmiştir. Meymûn b. Mihrân dedi ki: “Hadis, Peygamber’in Hafsa’ya sır olarak söylediği şu hadistir: “Ebu Bekr ve Ömer benden sonra hilafet yoluyla benim emrime sahip olacaklardır”. Alûsî de bu rivayetleri daha derli toplu naklederek demiştir ki: “İbnü Merdûye İbnü Abbas’tan ve İbnü Ebî Hâtim Mücahid’den şöyle rivayet etmişlerdir: “Peygamber (s.a.v.) Hafsa’ya Mâriye tahrimini ve kendisinden sonra muhakkak Ebu Bekr ve Ömer’in insanlara emîr olacaklarını gizlice söylemişti. Hafsa da gizlice Aişe’ye söyledi. Hakikaten bu işin gizlice söylendiği hakkında daha başka haberler de vardır. Ancak bal hadisi daha sahihtir. Nihayet özet olarak şunlar söylenebilir: Anlatılan bu olayların üçüde (Mâriye ve şerbet olayı ile Ebu Bekr ve Ömer’in hilafetiyle ilgili hadise) vuku bulmuş, ravilerin bazısı bir kısmını, bazısı da bir kısmını rivayet ederek “Ey peygamber! Niçin haram ediyorsun?” âyeti nazil oldu.” demiştir. Bunlardan hiç birisi de yalnız kendi rivayetlerinin sahihliğini iddia etmemiş olduklarından, burada söylenen de doğrudur. Bu doğru olursa, ihtilafın çözümü de kolaylaşmış olur. Değilse başka çözüm yolu ara. En iyisini Allah bilir.” Muhammed’in özel hayatında bu 3 olay da geçmiş olabilir. Hatta 3 olay birbiri peşi sıra da yaşanmış olabilir. Ancak hilafet sırrı ve bal şerbeti olayı, eşleri peygambere karşı tavır alacak, peygamber küsüp onları terk edecek ve sonuçta konuyla ilgili olarak ayetler yazılacak kadar önemli görülmemektedir. Elmalılı’nın değindiği bir olasılık Mariya olayı ile hilafet sözünün ilişkili olabileceğidir. Yani, Muhammed, cariyesi Mariya ile Hafsa’nın yatağında yakalanınca, kimseye söylememesi için kendisinden sonra Ebubekir ve Ömer’in başa geleceğine dair bir söz vermiş ve Hafsa bu sırrı Ayşe’ye anlatınca ortalık karışmış olabilir.

KURAN’DA MUCİZE YALANLARINA BİR ÖRNEK (Big Bang) Mucize İddiası: Enbiya Suresi 30 “İnkar edenler Evren(Gökler) ve yer birbirleriyle bitişik iken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Yine de onlar inanmayacaklar mı?” …Evren’in genişlediğini ve tüm Evren’in bitişikken birbirinden ayrıldığını Kuran dışında ortaya koyan hiç kimse olmamıştır.İşte eski Yunan, işte Ortaçağ, işte Yeniçağ, işte Platon’lu, Thales’li düşünce yoğunluğu, işte Batlamyus, işte Kopernik, Kepler, işte Kant… İnsanlık tarihinin tüm dehalarının hiçbiri genişleyen bir Evren’de olduğumuzu bilemediği gibi, bu Evren’in yaratılışının başında her şeyin birbiriyle bitişik olduğunun da farkına varamamışlardır. Gelişmiş aygıtlar olmadan, bilimsel birikim kullanılmadan bu sonuçlara varmak imkansız olduğu için tüm bu ünlü felsefeciler, fizikçiler bu sonuçlara varamamışlardır. Evren’in yaratıcısı Evren hakkındaki bu en önemli bilgileri kitabıyla insanlara bildirerek hem bu Evren’sel oluşumlara dikkatleri çekmiş, hem de Kuran’ın kendisi tarafından gönderilen bir kitap olduğunu ispat etmiştir. Günü gelince Uzay’da bir nokta olan insana tüm Uzay’ın bir noktadan yaratıldığının delillerinin örtüsünü açan Allah, böylece hem Evren’in bilgisini insanlara sunmuş, hem de kendi kitabının mucizelerini göstermiştir…

299


…Ayette Evren’in başta bitişik olduğu Arapça “ratk” kelimesiyle ifade edilir ki; bu kelime kaynaşmış durumda içiçe geçmeyi ifade eder. Arapça “fatk” kelimesi ise ayrılmayı, bölünerek ayrılmayı ifade eder… Mucize Yalanına Reddiye ve Gerçekler: Özetle; Kuran’da göklerin başlangıçta yer ile bitişik olduğunun, Tanrı Allah’ın onları sonradan ayırdığının söylenmesi “Big Bang” teorisi ile özdeşleştirilmeye çalışılıyor. “Evrenin genişlemesi”nin Kur’an’dan çok daha eski metinlerde de ifade edilmiştir, bu da yine iddianın aksine eskilerden, eski mitlerden kalmadır. Pek çok toplumda göklerle yer başlangıçta bitişiktir, sonradan Tanrı tarafından ayrılıp bugünkü şeklinin verildiği inancı yaygındır. Tabi bunları sonradan aktaracağım, öncelikle ayetin orijinalinde geçen “ratk ve fatk” kelimelerini inceleyelim: Mucizecilere göre bu “ratk” kelimesi bitişiklikten, yapışıklıktan öte iç içe olmayı ifade edermiş. Big Bang’den önce evren de aynı durumdaydı, her şey bir noktada toplanmıştı, iç içeydi. Patlamadan evvel her şey bir noktada toplanmıştı fakat henüz ne gök ne yer, hiçbir şey yoktu, her şey milyarlarca yıllık bir evrim sürecinden sonra meydana geldi. Ayetten ise göklerle yerin başlangıçta var olduğu, bunların bitişik olduğu anlaşılmaktadır. Evrenin yaşı 14 milyar yıldır, Dünyamızın yaşı ise 4,5 milyar yıl. Bu bile bir bitişikliğin, iç içeliğin olamayacağını anlamak için yeterli. Dünya Evrenden 9,5 milyar gibi dudak uçuklatan bir süreden sonra oluşmuştur. Fakat bu “ratk” kelimesinden “bitişiklik, yapışık olma” anlamlarından başka bir anlam çıkarmak gerçeği hiçe saymak demektir. Zira bu kelime var olan iki şeyin birbirine bitişik olmasından başka bir şey anlatmaz, örneğin bilgisayarım masasıyla bitişiktir (ratk), bilgisayarımı masadan alırsam da ikisini ayırmış olurum (fatk). Nitekim, saygın tefsirlerden de bu anlaşılıyor, örneğin Taberi ayeti şöyle tefsir eder: Müfessirler: “Göklerle yerin bitişik olması” ifadesinden neyin kastedildiği hakkında çeşitli izahlarda bulunmuşlardır. Abdullah b. Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu ifadeden maksat, gökle yer birbirlerine yapışık idiler Allah bunları birbirlerinden hava ile ayırdı. Gök yukarı kalktı yer aşağıda kaldı.” demektir. Mücahid ve Süddî ise demişlerdir ki: “Bu ifade: “Gökler ve yer birer tek kütle halindeyken Allah bunların her birini yedi parçaya ayırmış ve böylece yedi gök ve yedi yer haline getirmiştir.” demektir. İkrime, Atıyye el-Avfî ve İbn-i Zeyd, göklerin ve yerin bitişik olmasından maksadın, bunlardan her birinin önceleri delik olmadıkları sonra Allah’ın, gökleri delerek oradan yağmur indirdiği, yerleri yararak oradan bitkiler çıkarıp sular fışkırttığı anlamına geldiğini söylemişler ve buna delil olarak ta şu âyetleri zikretmişlerdir. “İçinde hâdiseler tekrarlanan göğe, yanlan yere yemin olsun ki, muhakkak Kur’an, hak ile bâtılı ayıran ilahî bir kelamdır. Taberi de bu görüşü tercih etmekte, âyetin son bölümünü de buna delil göstermektedir.(3) 300


Gök yer ile bitişikmiş, yerin üzerinde bir perde gibi seriliymiş sonra Allah göğü yukarı kaldırmak suretiyle yerden ayırmış, çadır kurar gibi. Diğer büyük tefsirlere de bakabilirsiniz, örneğin Kurtubi de ayeti böyle tefsir eder, hiç de mucizecilerin verdikleri anlamları yüklemezler bu kelimelere (ratk-fatk). Bir de Taberi’nin Bakara Suresi 29. ayete yaptığı tefsire bakalım: Abdullah b. Mes’ud, Abdullah b. Abbas ve bir kısım sahabiler özetle şunları söylemiş, kâinatın yaratılması safhalarını şöyle zikretmişlerdir: “Allah’ın arşı suyun üzerinde bulunmakta idi. Suyu yaratmadan önce, yaratıldığı beyan edilenlerden başka bir şey yaratmamıştı. Yaratıkları var etmeyi dileyince sudan duman (buhar) çıkarttı. Buhar suyun üzerine yükseldi. Allah ona “Yükselen” anlamına gelen “Sema” ismini verdi. Sonra suyu kuruttu. Onu bir tek kütle haline getirdi. Sonra onu parçaladı. Onu, pazar ve pazartesi günlerinde yedi yer haline getirdi. Yeryüzü sarsıldı. Bunun üzerine dağları var ederek sarsıntıyı durdurdu. Yeryüzünün dağlarını ve orada yaşayacak olanların rızıklarını, Salı ve Çarşamba olmak üzere iki günde yarattı. Böylece yeryüzünün yaratılması dört günde tamamlanmış oldu. Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Bu duman, suyun buharlaşmasından meydana gelmişti. Allah onu bir tek sema yapmıştı. Sonra onu yayarak Perşembe ve Cuma günlerinde yedi gök haline getirdi…(4) Görüldüğü gibi bunun hiç mi hiç Big Bang ile alakası yok, Tevrat’daki masalın birkaç ufak değişiklik dışında, tamamen aynısı. Ben bir de Erdoğan Aydın’ın yazdıklarından aktarmak istiyorum: …Açık ki burada anlayamama veya yanlış aktarmadan farklı,ahlaki bir durumla karşı karşıyayız: Bitiştirmek,birbirine yapışık olmak anlamları tek bir maddeyi değil birbirine yapışık iki maddeyi ifade etmektedir.Ve bu, oldukça temel bir farktır.Nitekim, fatk sözcüğünde de kast olunanın yine iki ayrı parçalı bütünün, koparmak, lehimini çıkarmak yoluyla ayrıştırılması olduğu,bizzat kendi itiraşarıyla ortadadır.Peki ama bu durumda nasıl oluyor da aynı paragraf içinde “tek bir madde”, “homojen bir madde” sonucu çıkarılabiliyor?Ve bu da bir yana, nasıl bir ahlaki zihniyet ki bundan hareketle “bilim de aynı şeyleri söylemiyor mu?” diyebiliyor?..(5) Erdoğan Aydın da bunu güzelce açıklamış, bu kelimelerden yer ile göğün başlangıçta bitişik oluşu ve sonra Tanrı tarafından ayrılmasından başka bir anlam çıkmıyor. Nitekim Naziat Suresi’nde şunlar yazılıdır: Ey inkarcılar! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki Allah onu bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir.(27-28) Ayette üç aşamadan söz ediliyor: • Göğün yaratılması, • Yükseltilmesi, • Şekillendirilmesi. 301


Demek ki Tanrı Allah önce yeri yaratmış, çünkü diğer ayetlerde de gördüğümüz gibi gök yer ile birlikte var, bitişikler, biri varsa diğeri de olmak zorunda, sonra yere bitişik olarak göğü yaratmış, sonra da göğü yükseltip yerin tavanı haline getirmiş, sonra da şekillendirmiş. Aynı ifadelere Rad Suresi’nin 2. ayetinde de rastlanır: Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra Arş’a kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. Başta dünya ile bitişik olan yer herhangi bir direk olmaksızın yükseltilmiş fakat Kur’an’da aynı zamanda Allah tutmasa göklerin yere düşeceği de yazar: Görmüyor musun ki, Allah bütün yerdekileri ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir. (Hac Suresi 65) Yani ilgili ayetler Big Bang ile kesinlikle uyuşmaz. Bu ayetlerden açıkça göğün başlangıçta yer ile bitişikken yerden yükseltildiği anlaşılıyor. Öyle ki, Allah tutmasa gökler yere düşermiş. Masalın Analizi Taberi’den verdiğim tefsirlerde yazdığına göre; göklerle yer ayrıldıktan sonra gök yediye ayrılmış fakat ben buna katılmıyorum.Zira ayetten gökler (çoğul) ve yerin başlangıçta bitişik oldukları anlaşılıyor. Yani gökler çoğul,bu da yer ile bitişikken zaten yediye ayrılmış durumda olduğunu gösteriyor, ayete göre gök zaten yerle bitişikken tek kütle değil. Gök yerle bitişikken yedi kat halinde olmasa Kur’an bu kelimeyi çoğul biçimde kullanmazdı değil mi? Gökler böyle katmanlı, çoğul haldeyken, yedi kat iken yer ile bitişikmiş ve bu haldeyken yerden ayrılmış. Bu çok önemli bir noktadır, masalı ayrıntılı bir şekilde analiz edebilmemizi sağlayacak olan, adeta kilit noktadır. Masalla ilgili tüm ayetleri buraya toplayacağım, öncelikle evrenin yaratılışını en başından anlatan Fussilet Suresi’nden başlayalım: De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir. (9-12) Gördüğünüz gibi bu ayetlere göre önce yer yaratılıp düzenleniyor, sonra da gök.Gök duman halinde,yerin üzerinde bulunuyor, yer ile bitişik.Zira mucizecilerin dayanak noktası olan ayet göklerle yerin başlangıçta bitişik olduğunu,sonradan Tanrı tarafından ayrıldığını söylüyor: İnkar edenler gökler ve yer birbirleriyle bitişik iken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Yine de onlar inanmayacaklar mı?(Enbiya Suresi 30) 302


Ayet “gökler (çoğul)” ile yerin bitişik olduğundan bahsediyor, gök kelimesinin çoğul formda kullanılmasına özellikle dikkat çekiyorum, altını çiziyorum. Zira bu; göğün yedi katmana ayrıldıktan sonra bile hâla yer ile bitişik olduğu anlamına geliyor, gök katmanlara ayrılmış, çoğul haldeyken bile yer ile bitişik. Bu da Fussilet Suresi’nde bahsedilen göğün henüz katmanlara ayrılmamış, şekillendirilmemiş hali olan “duman halindeki” göğün yeryüzünde, yani yer ile bitişik olduğu manasına geliyor. Gök katmanlara ayrıldıktan sonra bile yer ile bitişikse, katmanlara ayrılmadan önce hayli hayli bitişiktir, tabi; önce duman halindeki göğü düzenleyip yediye ayırıp, yerle birleştirmiş ve sonradan ayırmış da olabilir ama bu önemsiz, önemli olan göğün yedi katken, yediye ayrılmışken yer ile bitişik durumda olması. Sonra Naziat Suresi’nin yukarıda verdiğim ayetleri devreye giriyor: Ey inkarcılar! Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki Allah onu bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmıştır. Gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. (27-30) Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra Arş’a kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.(Rad Suresi 2. ayet) İşte bu noktada Allah yer ile bitişik olan gökleri (çoğul) yerden yükseltiyor. Gerçi Naziat’ta Allah’ın göğe yükselttikten sonra şekil verdiği söyleniyor, eğer şekil vermekten kasıt göğü yediye ayırmaktan başka bir şey değilse bu bir çelişkidir, yok eğer başka bir şey ise çelişki olmaz. Zira tekrar tekrar söylediğim ve ayetlerle gösterdiğim gibi, gök yedi katmana yükseltildikten sonra değil, yer ile bitişikken ayrılıyor. Aynı zamanda Fussilet Suresi’nde önce yer sonra gök düzenleniyor, bunda ise önce gök sonra yer. Son olarak da Tanrı Allah göğü tutmasa tekrar yere düşeceğini söyleyen ayeti de alalım buraya: Görmüyor musun ki, Allah bütün yerdekileri ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.(Hac Suresi 65) Şimdi de aşamaları maddeleyelim, aslında Kur’an gayet net bir şekilde her şeyi anlatmış: • Tanrı duman halindeki göğü mavi göğe çevirip, yedi katmana ayırmak suretiyle göğü şekillendiriyor, fakat gök bu haliyle hâla yer ile bitişik durumda. • Son olarak da şekillendirdiği göğü yerden direksiz bir şekilde yükseltip yeryüzünün tavanı haline getiriyor. • Direksiz olan gök yere düşeceğinden Allah yere düşmesin diye tutuyor göğü. Göğün çoğul olarak kullanıldığının, yer ile çoğul –yedi katmana ayrılmış- haldeyken birleşik olduğunun ısrarla altını çizmemin nedenine gelince, dediğim gibi pek çok noktanın kilit noktası olmasındandır, mucizecilere çarpıtacak hiçbir nokta bırakmıyor. Örneğin mucizeciler diyor ki; –daha önce de belirttiğim gibi- bitişik olmaktan öte, ayete göre gökler ve yer iç içeydi, yapışık değillerdi. Ayrılmaları Big Bang’deki gibi olmuştur, bitişik olan iki cismi ayırmak suretiyle değil (örneğin masamın üzerindeki kitabı yukarı kaldırarak ikisini ayırıyorum). Fussilet Suresi’nin ayetleri de mucizecilerin bu iddiasını tartışmaya yer bırakmayacak şekilde yerle bir ediyor, zira ayetlere göre gök ile birlikte yerin yani dünyanın 303


var olduğu kesin bir şekilde ortadadır ve gök katmanlara ayrıldıktan,düzenlendikten sonra bile yer ile bitişik. Yani bir iç içeliğin imkânı yok, ayetler ortada, mucizecilerin hoşuna gitmese de iddialarını dayandırdıkları ayet Big Bang ile uyuşmak bir yana, çok ciddi bir şekilde çelişiyor. Bu masalda başka bilimsel hatalar da var, yıldızlar –özellikle Güneş- dünyadan sonra mı oluştu? Ayet öyle diyor peki ya bilim? Kur’an’a Göre Bütün Gökcisimleri Dünyadan Sonra Oluşmuş Çelişik olan bir durum da var olan, aklınıza gelen bütün gök cisimlerinin dünyadan sonra yaratılıyor olması. Güneş, Ay, Venüs, Jupiter… Kısacası dünyadan daha yaşlı, daha genç ne kadar gök cismi var ise Kuran’a göre dünyadan sonra meydana geliyorlar, getiriliyorlar. Fussilet Suresi’nin ayetlerini tekrar buraya alalım: De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir. (9-12) Önce yer (dünya) yaratılıyor sonra gök ve göksel cisimler. Yukarıda da söylediğim gibi Dünya mevcut iken, gök onunla bitişikken, gök katmanlara ayrılıyor, yükseltiliyor ve gök cisimleri yaratılıyor. Burada kurtarılamayacak, net bir çelişki var. Ayete göre gök duman halindeyken dünyadan başka hiçbir gök cismi yok, gök cisimleri gök katmanlara ayrıldıktan sonra yaratılıyor, yani bütün gök cisimleri dünyadan sonra yaratılıyor, ayetler şunlar: Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, en yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir. En basitinden Güneş bile dünyadan çok daha eskidir. Bu da telafisi olmayan hatalardan, ayetlere göre güneş ve diğerleri,gök katmanlara ayrıldıktan sonra göğün birinci katında yaratılıyorlar fakat dünya gök katmanlara ayrılmadan önce (duman halindeyken) bile mevcut, hatta düzenlenmiş, son şekilleri verilmiş durumda. Peki, yer (dünya) ile gök (evren) şuan ki halleriyle ayrı mıdır? Ayetin ifade ettikleri doğru mudur? Biraz mantık yürüten herkes görecektir ki ayetteki ilgili kelimelere ne mana yüklenirse yüklensin, büyük bir bilimsel hata var ortada, bunu kapatmanın da imkânı yok. Peki Gökler (Evren) ile Yer (Dünya) Ayrı mıdır? Kur’an gökler ile yerin ayrıldığını söylüyor, fakat gökler ile yer hiçbir dönemde ayrılmamışlardır, ayrı olmamışlardır, buna imkân yoktur. Bu noktada Turan Dursun’dan alıntılar yapacağım, Voltaire’nin Felsefe Sözlüğü’nden aktarıyor:

304


“Bir ipekböceği, kozasını kaplayan küçücük tüylere bakıp da ‘gök’ dese; atmosfere ‘gök’ adını veren bütün eskiler kadar iyi akıl yürütmüş olur…” “İnsanoğlu yanlış söz etmeye o kadar alışıktır ki, buharlarımıza, yeryüzünden Ay’a kadar olan boşluğa ‘gök’ adını veriyoruz. Güneş’in hareket etmediğini pekâlâ bildiğimiz halde, Güneş batıyor dediğimiz gibi, ‘göğe çıkmak’ da diyoruz. Ay’da yaşayanlar için de belki biz ‘göğüz’…”. …Eskiler acaba: ”Gök” deyince ne anlıyorlardı? Hiçbir şey. Her zaman ”yerle gök” diyerek bağırıp duruyorlardı. Bununsa ”sonsuzlukta bir atom” diye bağırmaktan farkı yoktu. Doğrusunu söylemek gerekirse ”gök” diye bir şey yoktur. Yalnız boşlukta yuvarlanan bir sürü yuvarlaklar var. Bizimki de ötekiler gibi yuvarlanıp duruyor. Eskiler göklere gitmeyi yükselmek sanıyorlardı.Ama bir yuvarlaktan öbürüne hiç yükselinir mi? Göksel yuvarlaklar, kimi zaman bizim ufkumuzun üstünde, kimi zaman altındadırlar. (…) Ama eskiler, pek o kadar ince eleyip sık dokumazlardı’’(6) Voltaire’nin de dediği gibi aslında gök diye bir şey yoktur, gezegenimiz diğer gezegenler gibi sonsuz evrende yuvarlanıp durur. Dolayısıyla göklerle yerin ayrı olduğu bir dönem hiç olmamıştır, olamaz da. Şuanda bile yer (dünya) göklerle (evren) çevrilidir, iç içedir, bitişiktir. Evreni uçsuz bucaksız bir okyanus olarak düşünelim, yer (dünya) o okyanusta yüzen denizaltılarından biridir. Bir denizin derinliklerindeki denizaltı ile deniz arasında nasıl ki hiçbir mesafe, ayrıklık yoksa, olamazsa, evrenle dünya arasında da en ufak bir mesafe yoktur,olamaz. Dolayısıyla Kur’an’ın göklerle yeri ayrı düşünmesi başlı başına bilimsel bir hatadır. Göklerle yer bitişiktir dese çok daha doğru bir söz etmiş olurdu.Turan Dursun’un yine Voltaire’den aktardığı şu diyalog da çok ilginçtir: “Konfüçyus’un çömezi Ku-Su’nun, Çin İmparatoru Gnen-Van’a bağlı Kral Lu’nun oğlu Prens Ku ile yaptığı konuşmalardan: “Ku: Kuzum, ‘gökyüzü, yeryüzü, göğe yükselmek, göğe layık olmak’ dendiği zaman ne anlatılmak istenir? Ku-Su: Kocaman bir saçma yumurtlanmış olur. Gök diye bir şey yoktur ki! Her gezegen yumurtanın kabuğu gibi, kendi atmosferiyle çevrilmiştir, uzayında, kendi güneşinin çevresinde döner. Her güneş, durmadan çevresinde gezen birçok gezegenlerin merkezidir. Ne yukarı, ne aşağı, ne çıkış, ne iniş vardır. Görüyorsunuz ki, Ay’da oturanlar da kalkıp: ‘Dünyaya çıkılır, dünyaya layık olmaya “çalışılmalıdır gibi laşar etseydiler, şaşılası sözler söylemiş olurlardı…” ‘”Yerle göğü yaratan’ dediğimiz zaman, sofuca saçmalamış oluyoruz. Çünkü ‘gök’ deyince, Tanrı’nın, içinde bir sürü güneşler yakıp bir sürü dünyaları döndürdüğü o uçsuz bucaksız uzayı anlıyorsak; ‘yer ile gök’ demek, ‘dağlar ile bir kum tanesi’ demekten daha gülünçtür. Küremiz, önünde kaybolduğumuz… evrenle karşılaştırılınca, bir kum tanesinden daha küçük kalır… “

305


Ku: Demek oluyor ki, Fo’nun ‘dördüncü kat gök’ten aramıza indiğini, beyaz bir Şl biçiminde göründüğünü söyleyenler, bizi bal gibi aldatmışlardır. Ku-Su: Bunlar, Buda rahiplerinin çoluk çocuğa, yaşlılara anlattıkları masallardır…(7) Bu diyalog M.Ö 417 yılına aittir. Ne kadar şaşırtıcı bilgiler içerdiğini görüyorsunuz. Evet “gök” diye bir şey yoktur, uçsuz bucaksız bir evren vardır biz de onun içinde dönüp duruyoruz. Kısacası; evren dünyadan hiçbir zaman ayrı olmamıştır, olamaz. Kur’an’da göğün yerden ayrıldığının söylenmesi bilimsel olarak yanlıştır. Tüm bu yanlışlara rağmen bu tür ayetlerden “Big Bang” sonucunu çıkarmak gerçeklerin ırzına geçmekten öte bir şey değildir. Mitolojide “Göklerle Yerin Ayrılması” Reddiyeme başlarken de söylediğim gibi bu yaratılış evresi (göklerle yerin ayrılması) pek çok toplumun inanışlarında yer almaktadır, Kuran’a muhtemelen Tevrat’tan geçmiştir. Tevrat masalı şöyle anlatır: Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye “Gök” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu. Tanrı, “Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün” diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana “Kara”, toplanan sulara “Deniz” adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.(Yaratılış 1:210) Gördüğünüz gibi Tevrat’a göre de göklerle yer başlangıçta bitişikmiş,Tanrı tarafından ayrılmışlar.Anlaşılan düşüncelerine göre başlangıçta bütün yeryüzü sularla kaplıymış, Tanrı yer altından saydam bir kubbe yükseltmiş ve suların bir kısmını yukarıda toplamış. Kalan suyu da bir kenara toplayıp denizleri oluşturmuş,ortaya çıkan toprak ise yer(kara) olmuş. Saydam bir kubbe düşünmüş olmalılar çünkü gök de denizler gibi mavidir, bu maviliğin nedeni, yer altından çıkarak suların bir kısmını üzerinde toplayan kubbe ile alakalı düşünülmüş olmalı. Tevrat anlatımından açıkça anlaşılıyor ki gökyüzü kubbenin arkasında kalan sulardan oluşuyor, bu kubbe saydam olduğu için de üzerinde toplanan deniz suyunun maviliği nedeniyle gökyüzü mavi gözüküyor. İşte! Göklerle yerin neden başlangıçta bitişikken sonradan ayrıldıkları düşünülmüş, bulduk! Benim düşüncem bu yönde, Tevrat anlatımından bu açıkça anlaşılıyor yani o kubbe saydam düşünülmüş olmalı. Şimdi daha eski kaynaklara da bakalım, bu inancın kökeni Sümere kadar uzanmaktadır: Sümer efsanesine göre evrende ilk olarak Tanrıça Nammu adında büyük uçsuz bucaksız bir su vardı. Tanrıça o sudan büyük bir dağ çıkarıyor. Oğlu Hava Tanrısı Enlil, onu ikiye ayırıyor. Üstü gök oluyor, Gök Tanrısı onu alıyor, yer olan altı da Yer Tanrıçası ile Hava Tanrısının oluyor. Bilgelik Tanrısı ile Hava Tanrısı yeri bitkiler, ağaçlar, sularla donatıyor. Hayvanlar yaratılıyor ve hepsini idare edecek Tanrılar meydana getiriliyor.(8) Bir de bunu Sümer şiirlerinde gösterelim: 306


Gök ve yer çift olarak yaratıldığı zaman, Ana Tanrıça İnana onlara şekil verdiği zaman, Yerler düzenlendiği, toprak yerleştiği zaman, Gök ahenk içinde hareket ettiği zaman, Nehirler ve kanallar düz bir çizgi gibi aktığı zaman, Dicle ve Fırat nehirleri kıyılarını doldurduğu zaman, Büyük Tanrılar “artık ne yapabiliriz” diye konuşuyorlar.(9) Başka bir şiir: Gök yerden ayrıldıktan sonra Yer gökten ayrıldıktan sonra İnsanın adı konduktan sonra An(gök tanrısı) göğü alıp götürdükten sonra…(10) Bir diğeri: Bey, gerekli olanları meydana getirmek için, Kararları değişmeyen bey, Yerden “ülkenin tohumunu çıkaran Enlil” Yerden göğü ayırmayı planladı, Gökten yeri ayırmayı planladı.(11) Sadece Sümer’de değil Babil mitlerinde de göklerle yer ayrılmıştır, tek bir farkla; göklerle yer Tanrıça Tiamat’ın bedeninden yaratılır: Babil Tanrıçası Tiamat ve kocası Apsu genç tanrıların yol açtığı kargaşaya artık dayanamaz ve onları yok etmeyi tasarlar. Ea’nın çatışma sırasında Apsu’yu öldürmesi üzerine,azman bir su yılanı olan Tiamat intikam güder. Onunla dövüşmek için seçilen Marduk kavgayı kazanır ve tanrıçanın bedenini ikiye ayırarak göğü ve yeri yaratır.(12) Mısır mitolojisinde de göklerle yer bitişikken ayrılmıştır: Eski Mısır Mitolojisi’nde ilk tanrı Atum‘un oğlu Şu, Yer’le göğü birbirinden ayırandır. Şu‘nun (kendi kızkardeşinden yaptığı) çocukları olan Nut göğü, Geb de yeri temsil eder.(13) Mitlere devam edelim, bu sefer Hint’ten: Upanishad’lara ait başka bir sekizinci yüzyıl miti tanrıları pek çok açıdan olayın dışında tutmaktadır: “Bu dünya başlangıçta yalnızca hiçbir şey idi. O varoldu. O, gelişti. O bir yumurtaya dönüştü. Yılın belli bir döneminde yumurtladı. Birbirlerinden ayrıldı. İki yumurta kabuğunun birisi gümüş, birisi altın oldu. Gümüş olandan yeryüzü oluştu, altın olandan gökyüzü meydana geldi.”(14) Yine Hint kaynaklarından “göklerle yerin ayrılmasıyla ilgili başka bir mit: … Brahman başlangıç sularını ve ona sonunda doğum verecek olan yumurtayı yaratmıştır. Brahman yumurtayı ikiye böler. Bunu yalnızca düşünceyi kullanarak yapar. Ve gökyüzünü ve 307


yeryüzünü biçimlendirir. Onlar arasındaki bir bölgede başlıca yönleri ve okyanusları oluşturur…(15) Hint mitolojisinde bir de Babil’in yaratılış efsanesinin bir benzerine rastlanır: Dev Puruşa’nın bin kolu ve bin başı vardır; vücuduyla bütün evreni kaplar. Tanrılar ayrı dünyaları yaratmak için onu kurban edip parçalar.. Başı Brahman sınıfına, kolları hükümdarlara, uylukları üreticilere ve ayakları kölelere dönüşür. Beyninden ay ve gözünden güneş yaratılır; göbeği uzay ve başı gök haline gelir. Yerdeki ve gökteki tüm yaratıklar onun erimiş yağından oluşur. İndra ve Agni adlı tanrılar onun ağzından doğar. Tanrıların Puruşa’yı parçalamasıyla kozmosa düzen gelir ve böylece kurban geleneği başlar; bu düzeni korumak açısından kurban töreninin sürekli tekrarlanması gerekir.(16) Burada yine göklerle yerin başlangıçta bitişik iken ayrılması inancı var. Yine yukarıya alıntıladığım “yumurta” mitini bir de başka bir kaynaktan alıntılayacağım: Veda mitolojisinde Hiranyagarbha terimi ezeli sulardan çıkan ve yer ile göğü ayırarak, tüm tanrıların ve kurban geleneğinin doğmasını sağlayan altın cenini (daha sonraki çevirilerde altın yumurta) ifade eder. Vedaları derleyen rişilere göre, altın yumurta tüm yaratılışın temelindeki yaratılmamış saf ve mutlak ilkedir. Bazen altın yumurta Prajapati, Brahma ve Vişvakarman gibi yaratıcı tanrılar, ayrıca Şiva’nın yaratılış dansına ilişkin sonraki efsanelerle özdeşleştirilir. (17) Şimdi de Çin’e uzanalım, onların inanışlarına göre de göklerle yer başlangıçta bitişikken sonradan ayrılır: P’an ku yumurtadan çıktıktan sonra, gök (yin) ile yer (yang) arasında durarak ikisini birbirinden ayırır. Her gün hem gök hem de yer üç metre büyür. Ama P’an ku’nun büyüyüşü de sürer. Aradan 18 bin yıl geçince boyu 90 bin li’ye,yani 60 kilometreye kadar ulaşır. Öldüğünde son nefesi rüzgara ve bulutlara dönüşür. Sol gözünden güneş, sağ gözünden ise ay çıkar. Saç tellerinden yıldızlar oluşur. Gövdesi sonradan Çin’in kutsal dağları sayılan beş dağ biçimine bürünür. Kasları tarlalar haline gelirken, kanı nehirlere ve damarları yollara dönüşür. Teninden çiçekler ve ağaçlar yetişir; kemiklerinden ise yeşimler ve inciler oluşur.(18) Burada da yine Babil yaratılış efsanesinin bir benzerine rastlıyoruz.Yalnız P’an ku bir tanrı değil ilk insandır.Ama sonuç olarak bir bedenden evren oluşuyor.Mitolojilerden devam edelim,Azteklerde de yer ile gök kötü bir canavarın bedeni ikiye ayrılarak yaratılır: Quetzalcoatl şimdiki dünyayı, yani beşinci güneşin dünyasını yaratmak için, rakibi olan tanrı Tezcatlipoca’yla birlikte su canavarı Tlaltecuhtli’yi kıskıvrak yakalayıp ikiye ayırır. Ölü bedenin yarısı yeryüzündeki karalara, diğer yarısı ise gökyüzüne dönüşür…(19) Son olarak da Okyanusya mitolojilerinden bir örnek vereceğim: Yaratıcı tanrı Tangaroa deniz tanrısı ve balıkların, deniz canlılarının ve sürüngenlerin atası sayılırdı; dolayısıyla Okyanusya halkları yaşamın temelini onun attığına inanırdı. Her deniz yolculuğundan önce onu memnun etmeye özellikle önem verilirdi. İnanışa göre, gökyüzünün ve yeryüzünün doğuşu onun dünya yumurtasından çıkışının sonucudur. Bu yumurtayı kırmasından sonra, üst taraf gökyüzüne ve alt taraf yeryüzüne dönüşür….(20) 308


Görüldüğü gibi kökeni Sümer olan “göklerle yerin birbirinden ayrılması” inancı çok yaygın bir inançtır. Kimi bir kara kütlesini ayırıp üstünü göğe, altını yere çeviriyor, kimi suları ayırıyor, kimi Tanrıların bedenini ayırıp aynını yapıyor, kimi de bir yumurtayı kırıp üst kabuğu göğe, alt kabuğu yere çeviriyor. Yani hepsinde yer ile gök birleşik iken bir şekilde ayrılıyor. Sonuç: • İddianın aksine ayetin Big Bang’le ilgisi olmadığı gibi ayrıca bilimle de çelişir, bilimsel olarak hatalıdır, dolayısıyla mucize olamaz, göklerle yerin ayrı olduğu hiçbir dönem olmamıştır. • Kuran’ın bütününe baktığımızda sadece bu ayet değil, evrenin yaratılışını anlatan diğer ayetler de bilimle çok ciddi çelişkiler içerisindedir, mucize olması bir tarafa, hatalıdır. • İddia edildiği gibi ayet gerçekten Big Bang’le uyuşsaydı bile yaratılışta “göklerle yerin ayrılması” evresi –iddiacıların söylediklerinin aksine- Kuran’dan çok daha eski kaynaklarda da geçtiği için bu, Kuran’ın değil,daha eski kaynakların mucizesi olurdu. Kaynakça: 3 Taberi,Camiül Atyan Fi Tefsiril Kur’an, Enbiya Suresi,30.ayetin tefsiri. 4 Taberi,Camiül Atyan Fi Tefsiril Kur’an, Bakara Suresi,29.ayetin tefsiri. 5 Erdoğan Aydın, İslamiyet Gerçeği,2. cilt,s.143. 6 Turan Dursun, Kutsal Kitapların Kaynakları I-II-III,s.448. 7 Turan Dursun, Kutsal Kitapların Kaynakları I-II-III,s.448- 449. 8 Muazzez İlmiye Çığ,Kur’an,İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni,s.40. 9 Muazzez İlmiye Çığ,Uygarlığın Kökeni Sumerliler-1,s.53. 10 Muazzez İlmiye Çığ,Uygarlığın Kökeni Sumerliler-1,s.54. 11 Muazzez İlmiye Çığ,Uygarlığın Kökeni Sumerliler-1,s.54. 12 NTV Yayınları,Mitoloji,s.27. 13 Mucize Yalanları Sitesi, “Göklerle Yer’in Birbirinden Ayrılması” başlıklı reddiye. 14 Dick Teresi, Kayıp Keşifler,s.198. 15 Dick Teresi, Kayıp Keşifler,s.199. 16 NTV Yayınları,Mitoloji,s.288. 17 NTV Yayınları,Mitoloji,s.289. 18 NTV Yayınları,Mitoloji,s.331. 19 NTV Yayınları,Mitoloji,s.391. 20 NTV Yayınları, Mitoloji,s.457.

DİNDEN DÖNÜŞ ve RİDDE SAVAŞLARI MÜRTEDLERİN YAKILARAK ÖLDÜRÜLMESİ İrtidad: Arapça «Redd» kökünden gelen bir sözcüktür. Lûgattaki anlamı, dönmek demektir. İslâm Literatürüne dinden dönmek, yani İslâm’dan bilinçli bir şekilde çıkmak anlamına gelen bir terim olarak geçmiştir. İrtidâd eden kimseye, yani bilerek, düşünerek, ve karar vererek 309


İslâm’dan çıktığını söyleyen; ya da buna ilişkin kanıtlayıcı bir tavır gösteren erkeğe mürted, kadına da mürtedde denir.İrtidad ve riddet aynı anlamı taşır. Daru’r-Ridde, dinden dönenlerin ülkesi, dar-ı harb İslam olmayanların ülkesi, darü’l İslam ise İslam ülkesi demektir. Dar-ı İslam’ın dar-ı harb’i İslam’a zorlaması, ya İslamiyeti kabul etmesi ya da cizye-haraç vermesi beklenir. Kabul etmeyen ülke düşman görülür ve bu gibi ülkelerle harb hali var sayılır. Zamanı gelince de savaşılarak o ülke fetholunur. Bu, peygamber ve 4 halife döneminden itibaren böyledir, böyle uygulanmıştır. İslam ülkesinde yaşayanlar ya Müslüman olmak zorundadır ya da cizye ödemek. Müslüman olan, ölene kadar Müslüman kalmakla mükellef görülmüştür. Yani, daha sonra inanç değişikliği kesinlikle kabul edilmez. Başka bir dinden dönmek iyi, İslam’dan dönmek ise kötüdür. Ayetlerde dinden dönmenin cezası açık olarak belirtilmemişse de bu konuda sahih görülen hadis’e göre İslam fıkıhında mürtedin cezası ölüm olarak belirlenmiştir. ”Kim dininden dönerse, onu öldürün” (Buhârî, Cihad, 148; İ’tisâm, 28) “Müslüman bir kimsenin öldürülmesi ancak su üç sebepten biriyle helâl olur: İmandan sonra dinden çıkma, evlilikten sonra zina, haksız yere birini kasden öldürme” (Buhârî, Diyât, 6, Kasâme, 25, 26). Dinden dönen kadının öldürülmesi caiz değildir. Fakat o yeniden İslâm’a girmeye zorlanır. Zorlama şöyle olur: Hapsedilir ve her gün çıkarılarak tövbe etmesi istenir. İslâm’a dönerse serbest bırakılır. Aksi halde ölünceye kadar hapiste kalır. Öldürülmeme konusunda delil şu hadistir: “Kadın ve çocukları öldürmeyin” (Ebfi Dâvud, Cihâd, 90) İmam Şâfiî’ye göre, mürted kadın da erkek gibi öldürülür. Delil: “Dinini değiştiren kimseyi öldürünüz” (Buhâri, Cihâd, 149; İ’tisam, 28) hadisinin genel ifadesidir. Çünkü kanın mübah olmasının illeti, imandan sonra küfürdür. Mürted erkeğin öldürülmesinin sebebi budur. Aynı özellik mürted kadında da vardır. İmandan sonra küfür, aslî küfürden daha ağırdır. (el-Kâsânî, Bedâyîu’s-Sanâyi Beyrut 1402/1982, VII, 135) İlk İrtidad Olayı: İlk dinden dönme hareketi Peygamberin zamanında Yemen’de ortaya çıkmıştı. Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden Esved el-Ansi, topladığı kuvvetlerle önce Necran bölgesini, peşinden de Sana’yı, Vali Sehr ile yirmi beş gün savaşarak ele geçirdi. Peygamber’in Amil ve muallimi olarak bölgeye gönderdiği Mu’az b. Cebel, Ma’rib’de bulunan Ebu Musa el-Esari’ye iltihak etmiş daha sonra Ikisi birlikte Hadramevt’e gitmislerdi. (Taberi, III, 229-230). Ibnül-Esir’in ifadesiyle, “Esved’in çıkarmış olduğu fitne bir alev gibi, Hadramevt’ten Taif, Bahreyn ve Ahsa’dan Aden’e kadar her yeri kaplamıştı.”(Ibnül-Esir, II, 338). Hadramevt’te toplanan müslümanlar endişeli bir şekilde beklerken, durumu haber alan peygamberin Yemen bölgesinde bulunan müslümanların tamamına yönelik, Esved’e karşı savaşılması emri bölgeye ulaştı.Veber b. Yuhannis vasıtasıyla gönderilen mektupta; dinin korunması, mürtedlere karşı savaşılması, Esved el-Ansi’nin açıkça savaşılarak veya gizli bir tertiple ortadan kaldırılması ve bu emrin Islam’da sebat eden bölgedeki bütün müslümanlara ulaştırılması gibi talimatlar yer almaktaydı. (Taberi, III, 231; Ibnül-Esir, II, 338) 310


Peygamberin emri San’a’daki müslümanlara ulaştığı zaman, planlanan bir suikastile Esved elAnsi, Firaz adındaki biri tarafından öldürülmüş ve Kenan bölgesi tekrar Islam’ın hakimiyetine girmişti. Onun öldürüldüğü haberi Medine’ye peygamber’in vefat ettiği günün sabahında ulaşmıştı. (Taberi, III, 227 vd.) Ridde Savaşları: Ridde Savaşları, peygamberin ölümünden sonra dinden dönüp Islam devletine karşı koyanlarla yapılan savaşlardır. Peygamberin ölüm haberini duyan Yemen ve Necid bölgelerindeki bazı kabileler dinden ayrıldıklarını ilan ettiler ve vergi-zekat ödememeye başladılar. Bu durum kabileden kabileye yayılmaya ve isyan büyümeye başladı. Irtidad hareketlerinin başlamasıyla başkent Medine her taraftan kuşatılmış bir duruma geldi. Öte yandan Yahudi ve Hristiyanlar, ortaya çıkacak durumu değerlendirmek için müslümanların durumunu izlemeye başladılar. Tarihçiler müslümanların o zaman içinde bulundukları dehşet verici durumu; “Müslümanlar, peygamberlerini kaybetmeleri ve azlıkları yüzünden sanki şiddetli soğuk, yağmurlu karanlık bir gecede sahrada kaybolmuş koyun sürüsünün durumunu andırıyordu” şeklinde ifade etmektedirler. (Taberi, Tarih, Beyrut ty, III, 225; Ibnül-Esir, Tarih, Beyrut 1979, II, 333) Medine’nin ciddi olarak tehdit altında bulunduğunu ileri süren bazı kimseler, peygamber’in vefatından az önce yola çıkan Usame’nin ordusunu bu seferden alıkoyması için Ebu Bekir’e müracaat ettiler. Islam devletinin başına henüz geçmiş olan Ebu Bekir son derece net ve kararlı bir ifade ile bu tavsiyeyi yapanlara; Bilsem ki kurtlar burada beni parçalayacak; Usame’nin ordusu için peygamber’in emretmiş olduğu şeyi uygulayacağım” dedi ve bu orduya yoluna devam etmesi için emir verdi. (Taberi, a.g.e., III, 225, 228; ) Usame B. Zeyd komutasındaki İslam ordusu peygamberin emri ile Ürdün ve çevresine sefere çıkmıştı. Peygamberin ölümünden sonra başta Tay ve Esed kabilelerinin isyanı üzerine Ebubekir bu kabileleri uyardı ama bunlara karşı harekete geçmek için Usame’nin seferden dönüşünü bekledi. Ancak, Abslar’la, Zubyanlar’ın Medine’ye saldirmaları üzerine bu tehlikeyi yok etmek için faaliyete geçmek zorunda kaldı. Bu arada diğer bir takım kabilelerin elçileri Medine’ye gelerek, namazı kılacaklarını, ancak zekat’ı ödemeyeceklerini bildirdiler. Ve bu durumun kabul edilmesini istediler. Ebu Bekir elçilere; “Zekat olarak vereceğiniz hayvanların, bağlanacakları ipleri vermediğiniz taktirde bile sizinle savaşacağım” şeklinde sert bir cevap verdi.(Taberi, III, 244) Halife Ebu Bekir tarafından istekleri reddedilen bu elçi heyeti dönüşlerinde, Medine’de bulunan müslümanların azlığını kabilelerine bildirerek Medine’ye yürümek için onları heveslendirdiler. Ebu Bekir sayılarının azlığını öğrenen mürtedlerin Medine’ye saldırabileceklerini anladığı için bir takım tedbirler aldı. Yakında olan düşman birliklerinin şehre girişini önlemek için Ali, Talha, Zübeyr ve Ibn Mes’ud’u şehre giren yollara yerleştirdi ve herkesin mescidde toplanmasını istedi. Nitekim o, düşüncesinde yanılmamış ve üç gün sonra mürtedler gece vakti harekete geçmişlerdi. Ancak yolları bekleyen birlikler onlarla savaşarak şehre girmelerini engellediler ve durumu Ebu Bekir’e bildirdiler. Ebu Bekir mesciddekilerle birlikte hemen harekete geçerek onları geri püskürttü ve Zahusa’ya kadar onları takip etti. Burada mürted askerlerin uyguladıkları bir yöntemle müslümanların develeri ürkmüş ve geri dönmüşlerdi. Mürtedler, müslümanların korkarak geri döndükleri zannına kapıldılar ve Zül-Kassa’da toplananlara haber göndererek kendilerine katılmalarını 311


bildirdiler. Öte taraftan Ebu Bekir, geceyi savaş hazırlığı ile geçirdi ve sabaha yakın, sağ kanatta Numan b. Mukarrin, sol kanatta Abdullah b. Mukarrin, ortada Suveyd b. Mukarrin şeklinde bir tabya düzeni ile yola çıktı. Merkezinde Ebu Bekir’in bulunduğu ordu yaya olarak (sadece aracı birlikte süvariler vardı) hızlı bir yürüyüş yaptı ve fecirde düşmanın bulunduğu yere geldi. Onlar hiç birşeyden habersiz olarak dururken, müslümanların ani saldırısı karşısında çok sayıda ölü bırakarak kaçmak zorunda kaldılar. Ebu Bekir, kaçanları Zül-Kassa’ya kadar takip etti. Numan b. Mukarrin’i bir miktar askerle orada bırakarak Medine’ye döndü. Irtidat eden Absoğulları ile Zubyanoğulları, aldıkları bu yenilginin acısıyla kabileleri içerisindeki müslümanları öldürmeye ve çevrede bulunan diğer müslümanlara saldırmaya başladılar. Bu haber Ebu Bekir’e ulaştığı zaman o,müthiş bir şekilde hiddetlendi ve müslümanları çesitli şekillerde öldüren mürted kâfirlerin, öldürdükleri müslümanlara karşılık olarak korkunç bir şekilde öldürüleceklerine dair yemin etti. (Taberi, III, 246; Ibnül-Esir, II, 345) Bu olaydan sonra, müslümanların moralleri düzeldi ve kabileler içerisinde irtidad eden kimselerin bir bölümü tekrar Islam’a dönmeye ve yeniden zekat mallarını Medine’ye göndermeye başladılar. Ibnül-Esir’in kaydına göre de kırk gün sonra Usame b. Zeyd seferden dönerek Medine’ye geldi. Ebu Bekir onları sefer yorgunluğunu üzerlerinden atmaları için Medine’de bıraktı ve tertip ettiği kuvvetlerin başına geçerek, Necd yönünde bulunan ZülKassa’ya doğru hareket etti. Bu nazik ortamda Hz. Ebu Bekir’in bizzat savaşa çıkmasını doğru bulmayan bazı kimseler ona müracaat ederek Medine’de kalmasını istediler. Bu kimseler, eğer Ebu Bekir’e bir şey olursa, içinde bulunulan kritik durumun müslümanlar için bir felakete dönüşmesinden endişe ediyorlardı. Ebu Bekir; müslümanları bizzat koruyacağını söyleyerek bu teklifi reddetti. (Taberi, III, 247) Peygamberin ölüm haberi üzerine, Müseyleme ve Tuleyha, peygamberlik iddiasiyla ortaya çıkmıştı. Tay ve Esed kabileleri Tuleyha’ya tabi olarak dinden dönmüş, Gatafan ise, Uyeyne b. Hisn’in başkanlığı altında isyan etmişti. Uyeyne: “Esed ve Gatafandan bir peygamber, bize Kureyşten olan bir peygamberden daha sevimlidir. Muhammed öldü. Tuleyha ise hayattadır” diyerek, Tuleyha’ya tabi oldu. (Ibnül-Esir, II, 342) Yolda kendisine katılan komutanlarından Mukarrinoğlu Numan, Abdullah ve Suveyd kardeşlerle birlikte Rebezelilerin toplandığı Ebrak denilen yere kadar ilerledi ve burada yapılan savaşta mağlup olan ve komutanlarını kaybeden Abslar ve Benu Bekr’ler dağılarak süratli bir şekilde bölgeden uzaklaştılar. Günlerce Ebrak’da kalan Ebu Bekir, Benu Zübyan’ları mağlup etti ve topraklarını ganimet olarak değerlendirerek bu arazileri Benu Zübyan’lar için yasak bölge ilan etti. Onun bu galibiyeti üzerine mürtedlerin çoğunluğu tekrar Islam’a döndü. Öte yandan, dağılan Abs ve Zübyan kuvvetleri peygamberlik iddiasında bulunanTuleyha’nın yanına gittiler. Tuleyha, Sumeyra’dan hareket ederek Buzaha’ya yöneldi ve burada karargah kurdu. Medine’ye dönen Ebu Bekir savaş hazırlıklarına girişti ve orduyu on bir kısma ayırarak her birine bir bayrak verip görev sahalarını belirledi. Buna göre, Halid b. Velid, Buzaha’da bulunan yalancı peygamber Tuleyha ile savaşacak, peşinden Butah’da bulunan Malik b. Nuveyre üzerine yürüyecekti. Ikrime b. Ebi Cehl ise Müseyleme ile mücadele edecek, Muhacir b. Ebi Ümeyye, Esved el-Ansi’nin bağlılarına karşı harekete geçecek, peşinden de Kays b. Maksuh ve onu destekleyen diğer Yemenliler’e karşı, Ebnalar’a yardım edecek ve sonra Kindelileri te’dip için Hadramut’a yönelecek. Halid b. Said, Suriye taraflarına; Amr b. el-As, Kuza’aya karşı yürüyecek; Huzeyfe b. Mihsan, Deba halkıyla savaşacak; Arfece b. Herseme, Mehre kabilesiyle; Tureyfe b.Haciz, Beni Süleym’i ve onlarla birlikte hareket eden Havazinliler’i itaat altına alacak; Süveyd b. Mukarrin, Yemen’in Tihame 312


bölgesine; Ala b. el-Hadrami, Bahreyn’e gidecekti. Halife Ebubekir, Surahbil b. Hasane’yi de, Ikrime b. Ebi Cehl’in arkasından göndererek, Ikrime’nin Yemen’den ayrılıp Kuza’alılar üzerine yöneldiği zaman ona iltihak etmekle görevlendirdi. (Taberi, III, 248-249) Halid Bin Velid’in Tuleyha Meselesini Çözümlemesi Tuleyha, Beni Esed b. Huzeyme’ye mensup olup, Muhammed’in son zamanlarında peygamberlik iddiasında bulunmuştu. O, bağlı bulunduğu Esedoğullarına kendisine Cebrail’in geldiğini söyleyerek bazı tuhaf şeyler uyduruyor ve onlardan kendisine tabi olmalarını istiyordu. Kendisine tabi olanlara namaz kılarken secde etmeyi yasaklıyor ve Allah’ın buna ihtiyacı olmadığını ve, O’nu ayakta zikretmelerini emrediyordu. İbnül-Esir; “Kabilecilik taassubundan dolayı çok sayıda Arap ona tabi oldu”demektedir. (Ibnül-Esir, a.g.e., II, 344) Bu yüzden ona bağlı olanların çoğu Esed, Gatafan ve Tay kabilelerine mensuptular. Fezare ve Gatafanlılar Taybe’nin güneyinde toplanmış, Tay kabilesi ise kendi topraklarının sınırda beklemekte idiler. Tuleyha’nın mensup bulunduğu Esed oğulları ise Sumeyra’da toplanmıştı. Abs, Sa’lebe ve Mürreliler ise Rebeze dolaylarında, Ebrek’de beklemekteydiler. Onların bir kısmı burada kalmış, diğer bir kısmı da Zül-Kassa’ya giderek Medine’yi tehdit etmişlerdi. Bizzat halifenin başında bulunduğu kuvvetler tarafindan, önce Zül-Kassa’da sonra da Abrek’de yenilgiye uğrayan grup Sumeyra’dan ayrılıp, Gatafan ve diğer kabilelerle birleşerek Tay kabilesi arasında bir su kenarı olan Buzaha’da karargah kuran Tuleyha’ya iltihak etti. Bu olay üzerineTuleyha Tay kabilesinin Cedile ve Gavs boylarına adam göndererek kendisine iltihak etmelerini emretti. Onların bir bölümü acele olarak onun yanına hareket ettiler; arkada kalanlara da gelmelerini söylediler. Tay ve Cedilelilerden bin beşyüz kişinin iltihakiyla daha da güçlenen Halid, Buzaha’ya Tuleyha’nın üzerine yürüdü. Tuleyha’nın yanında Uyeyne b. Hisn komutasında yedi yüz kişilik Fezareli asker bulunmaktaydı. Savaşın siddetlendiği bir sırada Uyeyne bir kaç defa Tuleyha’nin yanına gidip kendisine Cebrail’in savaşın sonucu hakkında haber verip vermediğini sordu. Tuleyha sonunda ona; “Evet geldi ve bana; ‘Bir gün düşmanlarınla karşılaşacaksın. Başlangıçta aleyhinde de olsa sonunda savaşı kazanacaksın. Değirmen gibi insan öğüten kanlı bir savaş, işte unutamayacağın bir söz’ diye haber getirdi” dedi. Uyeyne ona; “unutamayacağın bir sözmüş…” dedi ve askerlerine; “Ey Fezareliler! Bu adam bir yalancıdır. Savaşı bırakıp geri dönün” emrini verdi. Gücü azalan Tuleyha savaşı kaybetti ve Suriye’ye kaçtı. Sonra da Kelb kabilesinin yanına gitti. Esed oğulları ve Gatafanlıların tekrar Islam’a döndüğünü duyduğu zaman o da iman etti. Benü Ãmir, Havazin ve Suleymlilerin Irtidadı Benü Ãmirler, Tuleyha’nın komutasında savaşan Esed ve Gatafanlıların durumunu gözetliyorlar ve tereddüt içinde bulunuyorlardı. Tuleyha mağlup olduğu zaman, Kurre b. Hubeyre, Ka’b oğullarının; Alkame b. Ulase ise, Kilaboğullarının başına geçerek kendilerine katılan diğer kimselerle Ka’boğulları arazisine gelerek kamp kurmuştu. Alkame, peygamber zamanında müslüman olmuş, peşinden irtidad ederek Suriye’ye kaçmıştı. Onların irtidad haberi ve hazırlıkları Ebu Bekir’e ulaştığı zaman Ka’ka b. Amr’ı bir birlikle üzerlerine gönderdi. Ka’ka’, Alkame’nin bulunduğu yere geldiği zaman, o kaçmayı tercih etti ve peşinden takip edenlerden kurtulmayı başardı. Ka’ka’ ise, onun eşini, çocuklarını ve orada bulunan diğer kimseleri yakalayarak Medine’ye döndü. Onlar, Alkame’ye yardım etmediklerini, dolayısıyla irtidatla suçlanamayacaklarını ileri sürdüler. Ebu Bekir onları serbest bıraktı. Alkame de Medine’ye gelerek Islam’a girdiğini açıkladı. (Taberi, III, 261-262)

313


Benü Ãmirler ise Tuleyha’nin Buzaha bozgununu gördükleri vakit, birbirlerine;”Döndüğümüz dine girelim. Yeniden iman edelim” dediler. Onlar Halid b. Velid’e giderek ona zekat vermek de dahil Islam’ın her hükmüne uyacaklarına dair bey’at ettiler. Ancak Halid, Esed, Gatafan, Tay, Suleym ve Ãmirlerden, irtidad durumunda iken Müslümanları yakarak öldüren, onlara işkence yapan ve Islam’adüşmanlıkta bulunan kimselerin teslim edilmesinden önce bu kabilelere amanvermedi. Onlar Halid’in bu Istediğini yerine getirip bu suçları işleyenleri ona teslim ettiler. O da müslümanlara karşı işledikleri cinayetlerin benzerlerini onlara tatbik ederek cezalandırdı. (Ibnül-Esir, II, 350).Kaynak: Şamil İslam Ansiklopedisi Mürtedlerin Yakılarak Öldürülmesi Ebû Hureyre dedi ki, “Resulullah bizi bir seriyye ile gönderdi ve Kureyş’ten adlarını saydığı iki kişi için, ‘Falan ve falan kişilere rastlarsanız onları yakalayıp ateşte yakın.’ dedi.” O, sözlerini şöyle sürdürmektedir: Yola çıkacağımız zaman veda etmek için Resulullah’a geldik. O, bize, “Ben size falan ve falanı ele geçirdiğinizde yakarak öldürmenizi söylemiştim. Oysa ateşle yalnız Allah cezalandırır. Siz onları yakalarsanız yakmadan öldürün. (Buhârî, Cihâd, 107.) Hz. Ali irtidat eden bir topluluğu yakmıştı. Bu haber İbn Abbâs’a ulaşınca o dedi ki, ‘Ben olsaydım onları yakmazdım. Çünkü Resulullah, “Allah’ın azabıyla cezalandırmayınız.” demişti. Ben onları yakmadan öldürürdüm. Nitekim Resulullah “Din değiştireni öldürünüz.” diye buyurmuştur.(Buhârî, Cihâd, 149; Ebû Dâvûd, Hudûd, 1; Nesaî, Muharebe, 14.) “Allah mürtedlere karşı komutana zafer nasip ederse, komutan onları silahla ve ateşte yakma dâhil her çeşit usulle öldürür. (Halife Ebubekir) Vâkıdî, Belâzurî, Taberî ve bunlardan sonraki birtakım klasik kaynaklar Hz. Ebû Bekr dönemindeki irtidat ve isyan hadiseleri sırasında yakılarak cezalandırılmayla ilgili birtakım kayıtlara yer verirler. Taberî, mürtedlerle savaşmak için görevlendirilen komutanların her birine, Hz. Ebû Bekir’in uzunca tavsiyelerde bulunduğundan söz eden bir mektubuna yer verir. Yukarıdaki Ebubekir’e ait sözler bu mektupta geçmektedir. Taberî, Buzâha savaşı sonrası Hâlid’in yakaladığı bazı esirlere yaptığı işkenceyle ilgili olarak tüyler ürpertici şeyler anlatır. İlgili rivayete göre Esed, Gatafan, Tayy, Hevazin ve Süleym kabilelerinden bir grup Hâlid’e gelip Müslüman olduklarını beyan etmiş, o da onlara kabilelerinden olup Müslümanlara zulmedenleri teslim etmedikleri takdirde kendilerinden hiçbir şeyin kabul edilmeyeceğini söylemiştir. Bunun üzerine onlar aralarında bulunan asileri getirip teslim edince Hâlid de onların Müslümanlığını kabul etmiştir. Hâlid, teslim edilenler arasında bulunan Kurre b. Hubeyre ve onun gibi bazı kişileri bağlayıp Ebû Bekir’e göndermiştir. Müslümanlara zulmedenleri ise ateşte yakmak, taşa tutmak, dağlardan aşağılara atmak, baş aşağı kuyulara doldurmak ve okla vurmak gibi çeşitli işkencelerle öldürmüştür. Ardından da bu uygulamaları hakkında Ebû Bekir’e bilgi vermiştir. Ebû Bekir ona cevabi yazı göndererek şunları söylemiştir:

314


“Allah’ın emirlerini yerine getirmek için ciddiyetle gayret et. Gevşeklik gösterme. Müslümanları öldürenleri ele geçirirsen onları başkalarına ibret olacak şekilde öldürerek öçlerini al. Şayet Allah sana zafer nasip ederse, onları (mürtedleri) ateşte yak.” Hâlid, Ebû Bekir’in bu mektubunu aldıktan sonra yaklaşık bir ay kadar Buzâha’da kalmış ve topladığı asilerin bir kısmını ateşe atıp yakmıştır. Bir kısmının kol ve bacaklarını birbirine bağlatıp taşa tutturmuş, bir kısmını da dağlardan aşağıya attırmıştır. Taberî, III, 233. Külâ’î, 81. Buzâha savaşından sonra Hâlid b. Velid’in, Süleym kabilesine geldiği ve bu kabileden birtakım isyancıları yakalayıp ahırlara doldurduğu ve ardından onları topluca yaktığı nakledilmektedir (Hayyât, 130.) İbn Sa’d ise, Hâlid’in onlardan bir adamı yakalayıp ateşte yaktığını belirtmekte ve bu olayı duyan Ömer’in, Ebû Bekir’e gelip Allah’tan başkasının yakarak ceza vermeyeceğini söyleyerek onu görevden almasını önerdiğini anlatmaktadır. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübra – VII, 396.) Öte yandan Belâzurî de Süleym kabilesinin isyanının bastırılması için Hâlid b. Velîd’in bu bölgeye gönderildiğini haber vererek, onun hakkında; “O gün mürtedleri yakıyordu. Bu durumu Ebû Bekir’e söyledikleri zaman o, “Allah’ın kâfirlere karşı kınından çıkardığı kılıcı, kınına sokmak istemem” diye cevap verdiğini söylemektedir. (Belâzurî, 107.) Süleym kabilesi ile ilgili bir yakma olayına bizzat Ebû Bekr’in karar verdiği anlatılmaktadır. Hatta daha sonra Halife’nin verdiği bu karardan dolayı pişman olduğu ve bu pişmanlığını dile getirdiği anlatılır. Halifenin bu konu ile ilgili, “Fücâe bana getirildiği gün, onu yakmadan öldürmeliydim” dediği nakledilir. (Belâzurî, 112) Ebû Bekir döneminde mürtedlere karşı yaklaşımla ilgili olarak hadis kaynaklarına yansıyan on beş civarında kayıt bulunmaktadır. Ömer dönemine ait ise sadece bir kayıt yer almaktadır.Ömer, sertliği, zalimliğiyle tanınır ama mürtedlere uygulanan hunharca katliamlarda görüyoruz ki Ebubekir, Ömer’den çok daha gaddarmış. Bu konuda Ömer’in dinden çıkan Necran bölgesindeki Ru’âş halkına gönderdiği mektup, Ebubekir’in uygulamasıyla kıyaslandığında aradaki fark açıkça görülür: “Mü’minlerin Emîri Ömer’den bütün Ru’âş halkına, Sizlere selâm olsun. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a şükür ederim. İslâm’ı kabul ettikten sonra dinden çıktığınızı öğrenmiş bulunuyorum. Sizden kim tövbe eder durumunu düzeltirse, irtidat etmesi ona zarar vermeyecek ve biz ona güzel dostluk göstereceğiz. Düşünerek karar verin ve kendinizi tehlikeye atmayın. Aranızdan Müslüman olanlara ne mutlu! Ya’lâ özür beyan ederek içinizden birini İslâm’a zorladığını veya baskı yaptığını bana bildirdi. Baskı, zorlama ve tehdit olursa emir yerine getirilmez…” Ebû Ubeyd, Kitâbu’l-Emvâl, Kahire 1975/1395, 130; Muhamed Hamidullah, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye li’l-Adi’n-Nebeviyye ve’l-Hilâfetu’r-Râşide, Beyrut 1985, 192-93, (no: 99). O zamanlar bir çok tartışmaya yol açan olay, Ebu Bekir’in Halid Bin Velid’e, Banu Tamim federasyonun büyük bir kabilesi olan Banu Yarbu kabilesinden Malik b. Nüveyra’yı öldürme emri vermesidir. Bu emir, kabilesi adına Peygambere zekat olarak verilmek üzere bir araya getirilmiş olan develeri, Malik bin Nuveyra’nın Ebu Bekir’den esirgemesinden sonra gelmişti. 315


Bu zekatı ondan esirgemesi, sadakatini sadece Peygambere borçlu olduğunu ve bir Müslüman olarak bu zekatı kabilesine iade etmenin hakkı olduğu inancına dayanmakta idi. Ama Malik b. Nüveyra İslam’a bağlılığını yeniden teyit etmesine rağmen, kabilesinden diğer adamlarla birlikte öldürüldü ve Halid onu öldürdükten sonra, onun karısına da muhtemelen “savaş ganimeti” olarak muamele ederek, alıp götürdü. İbnu’l Esir’in anlatımına göre; -Halid b. Velid (r.a.) seferi tamamlayıp Medine’ye geldiğinde Hz. Ömer ona: “Be Allah düşmanı! Sen Müslüman bir adamı öldürüp sonra da onun hanımına sahip oldun öyle mi.! Seni mutlaka recmetmeliyim,” dedi.Önde gelen kişiler Halid’in bu davranışına şiddetle karşı çıktılar. Ömer, Halid’in bu davranışından dolayı kınanmasını talep etti ve Ali, Halid’e hadd cezası uygulanması çağrısında bulundu. (Madelung 1997, 50; Sanders 1994, 43– 44) Fakat Ebu Bekir halife olarak her iki talebi de reddetti. (Jafri 2000, 58–79) Halid’in bu konuda savunması, zekat vermeyenin müslüman sayılamayacağı ve dinden dönmüş görüleceğidir. Ebubekir de, Ömer ve Ali’nin muhalefetine rağmen bunu tasdik etmiştir. Yani, Ebubekir’e göre; dinden dönenin cezası ölümdür. Zekat vermek istemeyen müslüman da olsa, namaz da kılsa dinden dönmüşlerden farksızdır ve mürtedler gibi boynu vurulur. Ve dinden dönmüş olanın malı-mülkü, karısı-çocuğu ganimet sayılır. Malik bin Nüveyra müslümandı ama zekat vermediği için varsayalım ki müslümanlığı kabul görülmeyebilir. Peki ama karısı Ümmü Temim binti Minhal müslümanken nasıl el konulabiliyor ganimet diye. Bir müslümanın bir başka müslümanı ganimet olarak almış olması normal görülüyor. Buradan çıkan bir başka sonuç da kadının insan olarak değerinin olmamasıdır. Önemli olan kocasıdır. Koca öldürülünce karısı ganimetten sayılmıştır.

Kurana Göre İslam’da Savaş ve Barış Anlayışı Daha önce islam fıkıhında cihatın ne anlama geldiği ve nasıl uygulanması gerektiğini incelemiştik. Şimdi de Kuran kaynaklı islam’da savaşın yerini inceleyelim. Konu uzun olacağı için ayetleri gruplandırarak sunacağım. Savaşa Özendirme ve Katılmayanlara Sitem Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın!” denildiği zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının faydası ahiretin yanında pek azdır. Tevbe-38 Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. Tevbe-39 (Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Tevbe-41 316


Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık” diye kendilerini helak edercesine Allah’a yemin edecekler. Halbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor. Tevbe-42 Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Bakara-216 Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Nisa-95 O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz. Nisa-74 Bu ayetlerde sefere çıkmanın zahmetine karşılık olmak üzere sefere katılanlara ödül olduğu anlatılıyor. Sefere katılmak istemeyenler tehdit ediliyor ve zorlanıyor. Savaşta Anlaşmanız Olanlar ve Kafirlerin Durumu Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın. Nisa-88 Sizin de kendileri gibi inkar etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. Nisa-89 Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi onları başınıza bela ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir. Nisa-90 Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik. Nisa-91 Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek “Sen mümin değilsin” demeyin. Çünkü Allah’ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Nisa-94

317


Burada aslında dinden çıkanın öldürülmesi olan ”Mürted’e” zemin oluşturulmuş. Nisa 88 ve 89’da bu var. Zaten sebebi nuzul da Uhud savaşında savaştan dönenler için söylendiği yazıyor. Anlaşma bulunan topluluğa karşı anlaşmayı bozma hakkının olmadığı belirtilmiş. Ama anlaşmayı bozarlarsa mecburen savaşacaksın. Nisa-94’te anlatılan ise ele geçirilen bir bölgede ölümden korkan bir adam müslümanım demiş ama malına göz koyan mücahitler tarafından yine de öldürülmüş, Muhammed buna üzülmüş ve bu ayet yazmış özeti bu. Saldırgan Ayetler Ey iman edenler! Kafirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir. Tevbe-129 Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. Tevbe -29 Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.Tevbe -5 Ey Peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir. Tevbe-73 Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın. Tevbe-14 Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah’ın her şeye gücü yeter. Ahzab-27 Andolsun, iki yüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar (fuhuş düşüncesi taşıyanlar), şehirde kötü haber yayanlar (bu hallerinden) vazgeçmezlerse, seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz); sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler. Ahzab-60 Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir. Muhammed-35 Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz. Ahzab-26 Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktirler. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız Allah sizi dilediğinde lütuf ve ihsanıyla zenginleştirecektir. Allah gerçekten alîmdir, hakîmdir. Tevbe-28

318


Tevbe suresi İslam’ın güçlü olduğu bir dönemde yazılıyor bu yüzden de daha saldırgan ayetleri var. Açıkça savaşmak, fethetmek, mirasçı olmak, cizye almak, kafirlere sert davranılması vurgulanmış, Ahzab-60’ta daha ilginç bir bilgi var. Bu ayette Medineden bahsediliyor, zaten arapçasında da ”Medine” geçiyor. O yıllarda Medine’de yaşayan bir filozof olsaydı sanırım Muhammed bu adama pek saygılı davranmazdı. Haram Aylarda Savaş ve Fitnenin Anlamı ‘Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah’ın katında ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram (ay)lardır. İşte doğru din budur. O aylar içinde (konulmuş yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve Allah’a ortak koşanlar nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlarla topyekün savaşın ve bilin ki Allah (günahlardan) korunanla beraberdir. Haram ayı içinde savaşmak yasaklanmıştı. Bu ayda savaşmak için haram ayını başka bir aya ertelemek, küfürde daha ileri gitmektir. İnkâr edenler onunla saptırılır. O (haram ayını) bir yıl helâl sayarlar, bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığının sayısını çiğneyip, Allah’ın haram kıldığını helâl yapsınlar. Yaptıkları işin kötülüğü kendilerine süslü gösterildi Allah kâfirler toplumuna yol göstermez ” Tevbe-36-37. Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkâr etmek, Mes-cid-i Haram’ın ziyaretine mani olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar. Bakara-217 Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır. Bakara193 Haram ay, haram aya karşılıktır. Hürmetler (saygı gösterilmesi gereken şeyler) kısas kuralına tabidir. O hâlde kim size saldırırsa, size saldırdığı gibi siz de ona saldırın, (fakat ileri gitmeyin). Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki, Allah kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. Bakara-194 Haram aylarda savaşılmaz, Tevbe 36’da ”Allah’a ortak koşanlarla savaş” misillemedir. Çünkü Bakara 194’te bunu destekliyor. Bakara 193 ayeti düşündürüyor. Fitne kurana göre adam öldürmekten daha büyük bir günah. Birde bu yargı var, yani fitne ne olmalıdır ki insan öldürmekten daha günah olsun. Bununla ilgili Kuran’da bir açıklık yok. Yani bu fitne nedir ne değildir sorusunun cevabı Kuran’ın genelinde havada kalıyor. Yorum yoluyla Kuranda ki; allahın hükümleri ile idare edin, din allahın olana kadar savaşın, vb. Hükümleri düşünürsek fitneyi islam düzenine karşı olmak olarak genellemek mümkün. Zaten islam fıkıhı da fitneyi böyle yorumlamış. Bu anlamda islam dünyasında din dışı akımlara ve laik düzen anlayışına neden bukadar canice karşılık verildiğini sanırım daha iyi anladınız. Sonucda islami sisteme karşı çıkmak fitne oluyor. Örneğin Medine’de laiklik yanlısı gençler protesto eylemleri düzenleyip dini otoriteyi eleştirmiş olsalardı bunu gerçekleştiren özgürlük yanlısı gençler kurana göre fitne işlemiş olacaktı. (Sanırım böyle bir şey imkansız) 319


Esir Hukuku ve Kölelik (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz. Muhammed-4 Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz. Geçici dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti kazanmanızı ister. Allah Güçlü’dür, Hakim’dir. Enfal-67 Savaşta üst gelirsen onları, izlerini izliyenlere de tesir edecek ve onları da korkutacak bir tarzda cezalandır da bunu ansınlar, ibret alsınlar bundan. Enfal-57 Allah, kitap ehlinden olup müşriklere yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine büyük bir korku saldı. Siz onların bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir ediyordunuz. Ahzap-26 (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı… Nisa-24 Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri… Ahzap-50 Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur. Nisa-3 Onlar/Müminler, mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri ile ilişki kurarlar. Müminûn-5-6 Esirlerle ilgili fidye veya karşılıksız serbestlikten bahsediyor. Ama savaş ganimeti cariyelerin helalliğinden de bahsediyor. Zaten o dönem Arabistanına gidersek cariye ve köle pazarları vardır bu islam toplumu içinde değişmemiştir. Esirler için eğer fidye vericisi olmazsa ne olacak peki bu sefer bedava serbest mi bırakacağım? Peki bu cariyeler de nereden geliyor? Enfal Suresi 67. ayetle ile ilgili olarak neler düşünülmüş yazayım. Diyanet işleri: Bedir savaşı sonunda Resûlullah’a yetmiş tane savaş esiri getirilmişti. İçlerinde Peygamber’in amcası Abbas ile diğer amcası Ebu Talib’in oğlu Âkil de vardı. Hz. Peygamber, esirler hakkında yapılacak işlem için ashapla istişarelerde bulundu. Hz. Ebu Bekir, “Bunlar senin kavmin ve akraban. Onları öldürme. Onlardan fidye al. Tövbe edebilirler. Böylece mü’minleri de kuvvetlendirmiş olursun” demişti. Hz. Ömer ise, öldürülmelerini teklif etmişti. Nihayet, fidye alınması ve esirlerin serbest bırakılması benimsendi. Bunun üzerine bu âyet indi. 320


Başka iki mealiyle; Hiç bir peygamber, yeryüzünde kafirlere üstolup onları iyice kahretmedikçe tutsak almamıştır. Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah’sa ahireti istemekte ve Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.8-67(Abdülbaki Gölpınarlı) Hiç bir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.(Ali Bulaç) Diyanet vakfı:Savaşın hedefi zaferdir. Fidye karşılığı geri vermek maksadıyla düşman askerlerini esir almaya çalışmak zaferi olumsuz yönde etkileyecekse bununla meşgul olmamak gerekir. Elmalılı: İshan : Aslında kalınlık demek olan “sihan” ve “sahenet” kökünden kalınlaştırmak demektir. Ağırlık da sehanetin gereği olmak bakımından “filanı hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldamaz oldu” anlamına denilir. Sonra bu anlamdan alınarak, savaşta düşmanın esas kuvvetlerini iyice vurarak, gücünü kırmak ve askerlerini yerinden kımıldayamaz hale getirmek, kesin bir yenilgiye uğratmak durumuna dahi “ishan” adı verilir. Şu halde buna göre âyetin mânâsı şu demek olur: Hiçbir peygamber için bulunduğu ülkede küfrü kahredip İslâm’ı yüceltecek şekilde küfür ehline karşı kesin zafer elde edip, hak kuvvetlerinin istila ve istikrarını sağlayıp, yaptığı savaşta Allah düşmanlarını iyice kırıp kuvvetlerini yok edinceye kadar esirleri bulunması, yani askerlerinin esir tutmakla meşgul olması doğru ve meşru bir hareket değildir. Ancak ishan hasıl olduktan sonra esir alması meşru olabilir. “Nihayet onları iyice alt ettiğinizde bağları sıkı sıkıya elinizde tutun, aldığınız esirleri ister bağışlayıp salıverin, isterse fidye alın.” (Muhammed, 47/4) âyetinde de alınan esirlere nasıl davranılacağı konusu açıklanmıştır. Bütün olarak düşünürsek. Kuran kölelik ve cariyeliği yasaklamıyor, cariyelerden daha önce savaş ganimeti olarak bahsetmesi ve helal olduğunu belirtmeside bunu destekliyor, zaten bir insanın başka birini fidye karşılığı satması bir nevi köle satmaya benziyor çünkü fidye ödenmediği halde bu kişinin esir hukuku devam eder. Tarihi bilgilerde bu yönde. Öte yandan ”isterseniz” ibaresinin bulunduğu mealler var, Elmalılı tefsiride bu yönde. Sözde Barış Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez. Bakara/190 Size karşı savaş açanlara sizde savaş açın, peki söylemene gerek yoktu açarız Burada ”sadece” size savaş açanlarla savaşın anlamı yok. Öyle sunulmaya çalışılması çok saçma, diğer saldırgan ayetlerde de direk saldır diyor. Aşırı meselesine gelirsek, aşırı kişiden kişiye değişir, mesela benim aşırı anlayışım kadınların cariye olarak alınması, köle alınması, ayak basılan ve basılmayan topraklarda mirasçı olunması, cizye alınması gibi durumlara karşıdır. Ama islam’ınki buna karşı değil. Onun İçin eğer bunları harp de muhakkak yakalarsan onlar (a yapacağın ceza) ile arkalarında (ahdi bozacak) kimseleri de ürküt.» (Enfal: 57) 321


Mesela esirlere zarar ver ve arkadakileri ürküt diyerek aşırı gitmeyin demesinin bir anlamı kalmıyor. Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir. 9-36 Bu ayeti haram aylar başlığı altındada inceledim, zaten bu aylarda savaş yasak, sizinle savaşırlarsa siz de savaşın anlamı var. Bir sonraki ayetle birlikte düşünüldüğünde de daha net görülüyor. Eğer haram aydan bağımsız bir yargı olarak düşünsekte durum değişmiyor, sizinle savaşanlarla savaşın ifadesi ”Sadece” anlamı katmıyor, yani sizinle savaşanlarla savaşın ee Tamam savaşacağız. Peki bu sizinle savaşmayanlarla savaşmayın anlamına geliyor mu? ”Saldırgan ayetlerle” çelişiyor mu? Hayır… (Ey müminler!) verdikleri sözü bozan, Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız; yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) müminler iseniz, bilin ki, Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır.9/13 Peki barış sözünü bozmuş ve ilk önce sana saldıracak bir kişiye karşı sende savaşırsın ama sadece anlamı nerede ? ”Saldırgan ayetler” başlığında bunların yanı sıra doğrudan saldırıda mevcut. Bazı uyanıklar bu ayetlerin ”sadece” anlamlı olduğunu söylüyorlar (Hatta parantez içinde bu tip imalar yapıyorlar) ,ama öyle yazmıyor, gördüğünüz gibi ayet önünüzde…49:9 Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever. Müminlerin arasını düzeltin, saldıran tarafı durdurun, barışa yanaşırlarsa aralarını düzeltin. Tamam peki bu cümlede, gayrimüslimlerin arasında ki bir savaştan bahsediyor mu? Veya cihada karşı bir durum var mı? ”Saldırgan” Ayetlerle çelişiyor mu? Hayır… Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever. 60-8 Bu ”yasak” meselesine vurgu yapılmalıydı ayette, çünkü; gayrimüslimle evlenme, arkadaşlık etme, ailenden olsa dost olma, cenaze namazını kılma (Aslında cenazesinde bekleme deniyor, salat etme yani dua etme deniyor kafire), mescidine sokma, din Allah’ın oluncaya dek savaş gibi durumlarda var bu ayetle birlikte ”yasaklanmayan” bir alternatif mümkün, çünkü toplumsal kamplaşmayı da gösteren bir kitap. Sizinle savaşmadıktan sonra, sizi yurdunuzdan çıkarmadıktan sonra adil olabilirsin, ama Saldırgan ayetlerle çelişen hiçbir durum söz konusu değil… Ayrıca yukarı da verdiğim kamplaşma ayetleride hükmünü koruyor. 322


Aynı şekilde ”Olmayan Sadeceyi koyma” hatasına düşüyorlar.Diğer ayetleri görmüyorlar. Ey Muhammed! İnkâr edenlere söyle: Eğer (iman edip, düşmanlık ve savaştan) vazgeçerlerse, geçmiş günahları bağışlanır. Eğer (düşmanlık ve savaşa) dönerlerse, öncekilere uygulanan ilâhî kanun devam etmiş olacaktır. Enfal-38 Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! (İnkara) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür. Enfal-39 İnkarı bıraktıkları takdirde affedilecek ve barış olacak, bunun dışında din Allah’ın oluncaya dek savaşın diyor. Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır. 2/208 İman edenler, barışa girin, şeytanın izine uymayın. Eee Dünya kardeşliği daha evrensel bir cümle gerektirmeliydi, burda ”saldırgan ayetler” konusu başlığı altındaki anlamlarla çelişen bir durum yok. Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir. 22/39 ”Sadece” anlamı yok burada da aynı savaş izni ”Saldırgan ayetler” başlığı altında bu sefer fetih için veriliyor. Çelişki yok. Zaten bu ayetlerin birde nuzülleri var, Bedir savaşı öncesi inen bir ayet Mekke’nin fethi sonrası inen bir ayetten farklı, Mekke fethinden sonra çok daha fazla saldırgan bir yapı var. Muhammed bir devlet lideri ve savaş kararını o veriyor bu durumda izin verdiği zaman birde ayet yazıyor. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir. 8/61 Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi. 8/62 Barışa yanaşırlarsa sende yanaş ayeti ile, ”Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir. 47/35” ve ”Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. 929′‘ Ayeti gibi ayetler düşünüldüğünde,”Onların yaklaştığı barışın”, senin barışın olduğu anlaşılır, Muhammed hayberi kuşattı, Mekke’yi aldı, orda ki insanlar barış istediğinde girmeyecek miydi? Tabiki hayır, ”üstün durumda iken barış yapmak” yok zaten, diğer türlüde barıştan kar etmelisiniz. Bunun için İsrail oğullarına şunu yazdık: Kim, cinayet işlememiş veya yeryüzünde bozgunculuk yapmamış bir kişiyi öldürürse tüm insanları öldürmüş gibidir. Kim de o canı yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur. Elçilerimiz onlara apaçık delillerle geldiler. Buna rağmen onların çoğu hemen sonra yeryüzünde azgınlık yapmaya başladılar. Maide 32 323


Zaten kısas hükmü vardı ama yeryüzünde bozgunculuk yapmak nedir ? Yani nasıl bir bozgunculuk ölmeyi gerektirir, bir ayete göre ”Bozgunculuk ise öldürmekten daha fenadır.2/217” Peki bu nasıl bir bozgunculuk olmalıdır. Başka insanların ölümleriyle sonuçlanan bir olay mı ? Yoksa Medine’de anarşist dinsiz gençlerin otorite ve dini protesto ettikleri durum mu? (Uçuk Hayaller) Kuran’ı hep kendilerine göre yorumlayan ılımlılar birde bunun radikal yorumlarını göz ardı etmesinler, mesela ben bu bozgunculuk yorumunu Taliban gibi yapabilirim. Yüce bir yaratıcının kutsal saydığı kitapta böyle açıklar vermesi düşündürücü. Burada insan öldürmek yasak olarak görülebilir, zaten durduk yere öldürmek yok, ancak bozgunculuk durumunda öldürebilirsin. Bu bozgunculuk ise radikal ve ılımlı yorumlarla açıklanabilir. İslam devletlerinde muhalefetin bunca yıl neden olmadığını anladım Şimdi acısını çıkarıyorlar birden isyan ettiler. Bir diğer çelişki ise Tevbe suresinde çokça saldırı ayetleri olması, eğer fitne dışı ölüm yoksa bunlar nedir! Demek ki fitne islama göre kafirlerin durumuymuş, kendinden olmayanların durumuymuş. ”Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 2/193) Bu ayette sözümü destekliyor… Zaten tefsiride bu yönde. ”Andolsun, iki yüzlüler, kalplerinde hastalık bulunanlar (fuhuş düşüncesi taşıyanlar), şehirde kötü haber yayanlar (bu hallerinden) vazgeçmezlerse, seni onlara musallat ederiz (onlarla savaşmanı ve onları şehirden sürüp çıkarmanı sana emrederiz); sonra orada, senin yanında ancak az bir zaman kalabilirler.33-60” Mesela bu ayette bir fitne örneği görülüyor ve bu bizim sitedeki durumumuza çok benziyor… Firavun kavminin önde gelenleri, dediler ki: “Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır’da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terketmeleri için mi (serbest) bırakacaksın? Musa Mısır’da bozgunculuk yapmış görüldüğü gibi, yani bozgunculuğun ”düzeni bozmaya çalışmak” anlamı var. İslam ise bu durumda hoşgörülü değil. Sonuç olarak islamın hoşgörüsü üstünlüğü ele geçirip egemen olana kadardır. Bir yerde islam baskın konuma geldiğinde ve islami yasalar yürülüğe girdiğinde artık özgürlük, hoşgörü, barış, kardeşlik, eşitlik, vb. çağdaş değerlerin orada barınma imkanı kalmıyor. İnsanlara islami faşizim dayatılıyor. Günümüzde şeriat ile yönetilen ülkelere bakıldığında bunun örneklerini bolca görebilirsiniz.

Kuranda Gök kavramında ki hatalar Kuran’ın gök cisimleri ve hareketleri konusunda, evrenin yapısı ve işleyişi konusunda oldukça yanlış fikirlere sahip olduğu ayetler incelendiğinde rahatlıkla görülebilir. 324


HUD 7. O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkarcılar “Mutlaka bu apaçık bir büyüdür” derler. Kurana göre Arş tanrı Allah’ın göklerin üstünde yer alan mekanıdır. Bu mekan gene kurana göre Gökler (Evren) ve Yerler (Yeryüzü ve Altı) yaratılmadan önce su üstündeymiş. Ayette zaten anlaşılmayacak Bir şey yok açık açık anlaşılır biçimde bu vurgulanmış. Daha sonra gökleri ve yerleri bir birinden ayırarak 6 gün içinde şuan bilinen her şeyi tanrı Allah yaratmış. Ayetteki anlatım böyle. Peki Kuranda Yer dendi mi ne anlamamız gerekiyor önce bunu ortaya koymak için gene ayetlere bakalım. Fussilet Suresinde bu konu açıklanmış. FUSSİLET 9-10 “De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” Bakara 29 “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.” Bu anlatımdan yerler dendiğinde Dünyamız ve üstündeki altındaki her şeyin anlatılmak istediğini görülebilir. Demek ki Kurana göre dünya evrenin merkezi. Çünkü yerler ve gökler ayrıldığında dünya ve evreni oluşturan her şey bir birinden ayrılıyor ve evren yerden yükseltiliyor. Bunu da başka ayetlerde acıkça ortaya koymuş tanrı Allah. Şimdi o ayetleri görelim. RAD 2. Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş’a istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah’tır. GAŞİYE 18. Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir! FUSSİLET 11. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi. Sonra da göğe ve arza isteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de: İsteyerek geldik dediler. FUSSİLET 12. Onları 2 günde 7 kat gök olarak tamamladı ve her gök katına kendi emrini vahyetti ve dünya semasını kandillerle süsledik. Kuran anlatımına göre evren var olmadan önce Arş (Tanrı allahın tahtı veya mekanı) su üstündeymiş, sonra Yer (Dünya) ve Gök (Tüm evren) beraber yaratılmış. Yerden gök yükseltilrek ayrılmış. Önce Yer (dünya) düzenlenmiş ve yerin düzenlenme işi bittikten sonra duman halinde ki Göke yönelip 7 kat olarak gökler düzenlenmiş, yani evren ve evrende ki herşey yaratılmış. Kuran’nın bu anlatımı günümüz Astronomi bilgileriyle karşılatırıldığında tam anlamıyla saçmalık olduğu rahatlıkla görülebilir. Çünkü Kuran’da gök olarak tanımlanan Uzay boşluğunda yıldızlar dünyadan çok daha önce vardı. Hatta dünya bu uzay boşluğundan çekilen parçalardan oluştu. Buarada evren yani madde ve zaman varolmadan önce suyun nasıl var olabildiği ayrı bir saçmalık. 325


Müslümanlar Kuran’da anlatılan Gökler ve Yerin ayrılması olayını büyük patlama (bigbang) olarak yorumlar bunu kuranın mucizesi olarak sunarlar. Bu iddaya göre Dünyamız Bigbang’da oluşmuş ve 14 milyar yıldır da dünya bügünkü biçimindedir. Oysa bilimsel yöntemlerle Dünyanın yaşı 4,5 milyar yıl olarak hesaplanmıştır. Gene bilmin ortaya koyduğu kanıtlara göre Bingbang’den 300 milyon yıl kadar sonra ilk galaksi ve ilk yıldızlar oluştu. Bizim Güneşimiz ise 5 milyar yıl önce yani Bingbang’den 10 milyar yol sonra oluştu. Dünyamız Bigbang’den 10 milyar yıl sonra oluşmuşken sonsuz güc ve kutret sahibi kuran tanrısı Allah nasıl olur da önce Dünyayı yarattığını söyleyebilir. Tanrı Allah nasıl böylesine yanlış bilgi verebilir? Kuranda Yer dendiğinde anlatılanın Dünyamız yani yeryüzü olduğunu ayetlerle ortaya koymuştuk. Lütfen gözünüzde canlandırın, Dünya yuvarlak olduğuna göre Göklerin Dünyamızı saran küreler olarak genişleyerek yükselmesi gerekir (7 kat Gök). Yani Kuranda anlatılan Göklerin ve Yerin ayrılması olayına göre Dünyamız evrenin merkez olur. Şimdi ayetlerde ki sıraya göre tekrar Dünya ve Evrenin yaratılış aşamalarına bakalım ki ayetlerde ki bu saçmalık daha iyi anlaşılabilsin. Yer (dünya), Gökler (evren-uzay) ayrılmadan önce arş su üstünde (Hut 7) Yer (dünya) ve gök (evren-uzay) ayrılıyor (Enbiya 30) Önce Yer (Dünya) düzenleniyor yani dağlar vs yaratılıyor (Fussilet 9-10) Sonra Gökler (evren-uzay) 7 kat olarak düzenleniyor (Bakara 29, Fussilet 11-12) Ve en yakın gök (evren-uzay) yıldızlarla donaltılıyor (mülk-5) Oysa durum bundan da vahim. Kuranın Göklerden bahseden ayetleri incelendiğinde Kuran yazarının dünyayı ve gökleri düz tasvir ettiği rahatlıkla görülebilir. Yani kuranı kozmolojisi boşverin günümüzü, ayetlerin uydurulduğu dönemin yani 7. yüzyıl bilminin ve bilgi seviyesinin bile gerisindedir. TUR 5 “Ve yükseltilmiş tavana and olsun” NAZİAT 28 “Onu yükseltti ve bir tavan gibi yaptı” LOKMAN 10 “Gökleri yarattı direkler olmaksızın…” Ayrıca Kurana göre Yıldızlarla dolu bu gök yerden yükseltildiği için yere düşmesi tehlikesi vardır. Ayetlerin yazarı Göğleri nesnel bir tavan olarak hayal ettiği için tıpkı bir evin tavanının çökmesi gibi Gökleri Yeryüzüne düşebilecek bir şey sandığı ortada. Evreni bir ev gibi düşünen, dünyayı evin düz zemini göğü de evin tavanı zanneden bir yanılgının içindedir Kuran yazarı. Ayetlerde Gök yazılı bir kağıt gibi düz sanılıyor. O yazılı düz kağıt gibi dürüleceği söyleniyor. HACC 65 “Görmedin mi, Allah, yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de o tutar, yer üzerine düşmesin diye .” NAHL 26 “Onlardan öncekiler de hile yapmışlardı. Sonunda Allah da onların binalarını temellerinden söktü üstlerindeki tavan da tepelerine çöktü.” 326


ENBİYA 32 “Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi yaptık” ENBİYA 104 “Gök o gün yazılı bir kağıt gibi, kitap sayfası gibi dürülecek” Dünyayı evrenin en alt kısmı sanırsanız, göğü de dünyadan yükseltilmiş bir yer sanırsınız. Böylece de göğün yere düşme tehlikesinin olduğu yanılgısına düşersiniz. Görünen o ki Kuranda döşek gibi serilmiş düz bir dünya ve bunun üstünde direksiz yükseltilmiş düz bir gök hayali var. Ve bu göğün yer üzerine düşme tehlikesi de var. Oysa herkes bilir ki uzayda yukarısı ve aşağısı gibi kavramlar söz konusu değildir. Göklerin yere düşmesi ancak Dünyayı evrenin en aşağısı zanneden biri için söz konusudur. Zaten Arapça Dünya/deni kelimesi edna/en aşağı olan kelimesinden türetilmiştir. Birde Kuran yazarı Dünyayı evrenin en aşağısı zannettiği için var olan her şeyin gök ve yer/dünya arasında olduğunu sanıyor. ENBİYA 16 “Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri, oyun olsun diye yaratmadık.“ ALİ İMRAN 133 “Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennet için yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” Yer’den kastedilen dünya gezegeni olduğuna göre, dünya da uzayda diğer gök cisimlerinden bir olduğuna göre “gök ile yer kadar” demek anlamsız bir ifadedir. Hatta bu ifadeden yerin en altta, uzayın ise üstte algılandığı anlaşılmaktadır. Ve Kuran Dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü bilmediği için, Güneşin doğup batması olayını Güneşin hareketine yoruyor. Oysa olay sadece dünyanın kendi etrafında dönmesi olayıdır. Bunu bilmeyen Kuran yazarı olayı Güneşin bir yere gidip gelmesi olarak sunuyor. Dilerim gerçeklerle yüzleşip sorgulayabilirsiniz.

GANİMETLER - Kırmızı Kadife Kumaş Muhammed, ilk başta “Ganimetlerin tümü Allah’a ve peygambere aittir” diyor ve ganimetlere el koyuyordu. (Enfal 1). Müslümanlar buna karşı çıkıp ganimetten pay istediler. İtirazlar üzerine ayet geldiğini söyleyip, ganimetlerin 1/5’inin Allah’a ve kendisine ait olduğunu, gerisinin paylaştırılacağını açıkladı. (Enfal 41) Kimbilir, ayet gelene kadar ne tartışmalar, ne pazarlıklar olmuştur? Ganimetlerin tamamını kendine ve Allah’a ait olarak görürken 4/5’ünün elden çıkması herhalde Muhammed’in hoşuna gitmemiştir. Acaba kendi malı, kendi hakkı gördüğü bu ganimetleri paylaştırırken içinden aşırdığı, çaldığı olmuş mudur? Bir peygamber hırsızlık yapabilir mi? Başkalarının hakkını, devlet-millet malını kendi zimmetine geçirebilir mi? Böyle bir olasılık mümkün müdür? 327


Bir başbakanın, bir cumhurbaşkanının basın açıklamasında durup dururken hırsızlık, yolsuzluk yapmadığını açıklamaya çalışması normal midir? Eğer bu konuda bir suçlamayla karşı karşıyaysa normaldir. Örneğin Turgut özal, hakkındaki iddia ve suçlamalar üzerine böyle bir açıklama yapmış ve bir yolsuzluk yaptıysa bunun hesabını öbür dünyada Allah’a vereceğini söylemişti. Şimdi aşağıdaki ayete bakalım: Ali İmran/ 161. “Bir peygamber için emanete hıyanet olur şey değildir. Kim böyle bir aşırma ve ihanette bulunursa, aşırdığını kıyamet günü boynuna yüklenerek getirir. Sonra da herkese kazandığının karşılığı tastamam ödenir, onlar da haksızlığa uğramamış olurlar.” Bu ayeti okuyunca “Ben hesabımı Ahiret günü Allah’a veririm” diyenleri hatırlıyor insan. Muhammed de ayette aynen böyle diyor. “Ganimetten aşırma yaptıysam, kıyamet günü aşırdıklarımı boynumda taşıyıp getiririm, herkes de hakkını alır.” diyor dolaylı olarak. Ortada hiçbir şey yokken böyle bir ayete gerek duyulması mümkün değildir. Bu ayetin evrensel bir niteliği de yoktur kesinlikle. Ya Muhammed hakkında ya da bir peygamber hakkında bir iddiada bulunulmuştur. Yani tarihidir, o dönemle ilgili bir konuya mahsustur. Tabi ki bu ayetin varlığı, Muhammed’in bir aşırma yaptığı anlamı taşımaz. Ama bu tür bir olasılığı akla getirir. Ayette, hesabın ahiret günü sorulacağı açıklaması ise denetimin önüne set koymaktır. Yolsuzluk, toplumların en büyük sorunlarından biri iken, denetimsizliği hakim kılıcı ve hesabı Allah’a havale edici çözüm çözüm değildir. Doğrusu, sayımdır, kayıttır, denetimdir. Halbuki maddi konularla direk olarak peygamberin ilgilenmesi yerine bir komisyona görev verilse ve bu komisyon da denetlenseydi o döneme göre çok daha uygun bir çözüm olur ve sorun yaşanmaz, evrensel olduğu iddia edilen Kur’an’da böyle bir ayete gerek kalmaz, çelişki olmazdı. Bu ayetin yazılmasına sebep olarak iki olay görülür, biri kayıp kırmızı kadife kumaş, diğeri de 1 kese altın. Bunlar nedeniyle mi yoksa bilmediğimiz başka bir olay nedeniyle mi yazıldığını kesin olarak bilemiyoruz. Bilinen sadece bu iki olay. 527 – İbnu Abbas (r.a.): “Hiçbir peygambere ganimete ve millet malına hıyanet yaraşmaz” (Al-i Imran, 161) ayeti, Bedir savaşı sırasında kaybolan kırmızı renkli bir kadife parçası hakkında nazil olmuştu. Cemaatten bazısı “Belki de Hz. Peygamber almıştır” demişti ki bunun uzerine yukarıdaki ayet nazil oldu.” Ebu Davud, el-Huruf ve’l-Kiraat 1,(3971); Tirmizi, Tefsir, Al-i Imran (3012). Peygamber bir gün ikindi namazını kıldı ve acele ile kalkarak şöyle buyurdu: ” Yanımda kalan Bir Miktar külçe altını hatırladım. Beni bağlamasından hoşlanmadığım için taksim edilmesi bana emredildi.” Doğru eve giderek, evdeki paraları aramaya başladı. Ama bir türlü bulamıyordu. Ayşe altınları yoksullara dağıttığını söyledi.

328


Külçe altınların yoksullara dağıtılması ve peygamberin bundan hiç haberinin olmaması… Çok ilginç?!! Ukbe 273 Buhari Ganimet konusunda çok sorunlar ve olaylar yaşanmış, öyle ki ganimetlerin adil dağıtılmadığı konusunda peygamberlerine kırıcı sözler söyleyenler, hatta üzerine yürüyüp sıkıştıranlar olmuştur. Bu olaylardan biri de Cirane Olayı’dır. Huneyn gazvesinde Müslüman olmalarına rağmen Hevazinlilerin mallarına el konmuş, insanları esir alınmıştır. Elde edilen ganimetlerin dağıtımında yeni Müslüman olanlara kalplerini ısındırmak maksadıyla diğerlerinden daha fazla pay verilmesi ortalığı karıştırmış, Ensar kabilesi kendilerine az pay verilmesini protesto edip Muhammed’i haksızlıkla suçlamıştır. Muhammed, bir sonraki savaşta elde edilen ganimetlerden fazla pay dağıtacağı sözü vererek ortalığı yatıştırabilmiştir.

İFK OLAYI AYŞE’YE ZİNA SUÇLAMASI İslam peygamberinin eşlerinden Ayşe’nin Muhammed’i başka bir erkekle aldattığı iddia edilen olaydır. Zina ile suçlanan Ayşe’nin başından geçen olay ve sonrasındaki gelişmelerin tümü İfk olayı olarak geçer. Bazı tarihçiler ifk olayını kısa, bazıları da geniş bir şekilde ele almışlardır. Vakidi, Hişam, Yakubi, Taberi ve İbni Esir kendi tarihlerinde; ifk olayını nakletmişlerdir. Kur’an’da Nur suresinin 11. ayetinden başlayıp 26. ayetine kadar anlatılan olay pek anlaşılmaz. Çünkü Muhammed hazretleri olayı bütün ahali bildiği için ne olduğunu, nasıl olduğunu anlatmaya gerek duymamış, gelecekteki insanların yazılanları nasıl anlayacağını düşünememiştir. Sadece iftira konusu üzerinde durmuş ve iftira atanları suçlamıştır. Zorunlu olarak olay hadisçi ve tarihçilerin yazdıklarına başvurarak detaylı olarak anlaşılır şekilde ortaya konabilmiştir. Tarihçilere göre Muhammed, çıktığı savaş seferlerine eşlerinden birini de yanında götürürdü. 626 yılında Yahudi Beni Müstalik kabilesine karşı çıktığı seferde yanına Ayşe’yi de almıştı. Beni Müstalik kabilesi mensuplarıyla kısa süren bir çatışmanın ardından Yahudiler mallarını ve hanımlarını bırakıp kaçmışlardı. Fasıl: Gazveler Bölümü Konu: Gazveler-Beni Müstalik Ravi: Abdullah İbnu Avn Hadis no: 4264 Nafi` rahimetullah`a katliam öncesi (İslam’a) davet hakkında sormak üzere yazmıştım. Bana şöyle yazdı:”Bu İslam`dan önce idi. Resulullah Beni Müstalik`e (habersiz) baskın yaptı. Onlar (bu sırada) gafil haldeydi, hayvanlarını su kenarında suluyorlardı. Mukatillerini (Savaşanlarını) öldürdü, çocuklarını ve kadınlarını esir aldı. O gün Cüveyriye`yi de ele geçirmişti.” 329


5582 – Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Beni’l-Mustalik’ten Cüveyriye Bintu’l-Hâris, Sâbit İbnu Kays İbni Şemmâs radıyallahu anh’ın hissesine düşmüştü (esaretten kurtulmak için mukâtebe anlaşması yaptı). O, çok güzel bir kadındı, gözde onun için bir hisse vardı (gören göz haz duyardı). Mukâtebe bedelini ödemede yardım talep etmek üzere Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a geldi. Hz. Aişe devamla der ki: “Cüveyriye kapıda durduğu vakit onu görünce durumu hoşuma gitmedi (Resûlullah’ın onu beğenip evlenmeye kalkacağından korktum). Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın da benim onda gördüğüm (güzelliği) göreceğini derhal anladım.”Ey Allah’ın Resûlü dedi. Ben Hâris’in kızı Cüveyriye’yim. Durumum size meçhul değil. Ben Sâbit İbnu Kays’ın hissesine düştüm. Fakat hürriyetime kavuşmak için onunla mukâtebe yaptım. Size, mukâtebe (bedelini ödemem)de yardım istemek üzere geldim. Resûlullah: “Sana ondan daha hayırlısını söylesem ne dersin?” buyurdular. Cüveyriye: “O nedir?” dedi.”Senin yerine mukâtebe ücretini ödeyeyim ve seni zevce olarak alayım?” buyurdular. Cüveyriye de: “Kabul ediyorum!” dedi. (Bunun üzerine, Sabit İbnu Kays’a adam göndererek Cüveyriye’yi ondan talep etti. Sabit: “O senindir, Ey Allah’ın Resûlü! Annem babam sana feda olsun!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm mukâtebe ücretini hemen ödedi. Cüveyriye ile evlendiğini işitince ellerindeki esirleri salıp azad ettiler ve: “Bunlar Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın artık akrabalarıdır (esir olarak tutulamazlar)!” dediler. Hz. Aişe devamla der ki: “Kavmine ondan daha hayırlı bir kadın görmedik; onun sebebiyle Benî Mustalik’ten yüz aile halkı azad olundu.”Ebu Davud, Itk 2, (3931). Cüveyriye’nin amcası ve kocası bu baskında ölmüştü. En yakınlarını kaybettiği gün yaşadığı bu pazarlık trajedinin son perdesi. Cüveyriye’nin asıl adı Berre idi. Yaşının küçüklüğünden dolayı Muhammed ona kızcağız, küçük kadın anlamına gelen Cüveyriye adını verdi. Muhammed o gün onunla evlendi. Evlendikleri sıra Cüveyriye 14, Muhammed 58 yaşındadır.İfk hadisesi işte bu evlilikten sonra ve seferden dönüşte meydana geldi. İfk hadisesini doğru değerlendirebilmek için; Ayşe’nin Cüveyriye meselesinde duygularını ve psikolojisini dikkate almak gerekirdi. Kendine rakip genç ve güzel bir kadın o gece kocasıyla gerdeğe giriyor. Ayşe’nin ruh halini düşünün. Üstelik Ayşe, lafını sakınmayan, Muhammed’e; “Bakıyorum da senin efendi tanrın senin şeyinin keyfini yerine getirmede hiç gecikmiyor” diyebilmiş bir kadın. Ve ertesi günü dönüş için kervan yola çıkıyor… İfk Hadisi: Aişe (r.a.) buyurmuştur ki: “Resulullah bir sefere çıkacağı zaman kadınları arasında kur`a çeker, kur`a kime çıkarsa onu beraberinde sefere götürürdü. Bir sefer sırasında da benim okum çıktı ve yolculuğuna ben refakat ettim. Bu sefer, örtünme emri geldikten sonra idi. 330


Ben yol sırasında deve sırtında giden bir mahmil içinde taşınıyordum. Konak yerlerinde de onun içinden iniyordum. Resulullah, o gazvesi sona erinceye kadar hep böyle yol aldık. Nihayet geri döndü ve Medine`ye yakın bir yerde konakladık. Geceleyin bir müddet kaldıktan sonra dönüş emri verildi. Dönüş emri çıktığı sırada ben kalkıp (kazayı hacet için tek başıma) ordudan ayrılıp gittim, ihtiyacımı gördükten sonra bineğime geri geldim. O sırada göğsümü yokladım. Yemen’in göz boncuğundan yapılmış gerdanlığım kopmuştu. Aramak üzere geri döndüm. Onu aramak beni epeyce oyaladı. Benim bineğimle meşgul olan askerler gelip mahmilimi deveme yüklemişler. Zannetmişler ki ben mah