Page 1


5 maddede Arka Pencere okuma kılavuzu 1. Tek tıkla yaklaş. Tek tıkla uzaklaş. 2. Yaklaştın mı fareyi gezdirerek sayfa üzerinde dolaş. Gerekirse büyüt, daha çok yaklaş. 3. Düğmelere (üstte) bas; tüm içeriği gör, tam ekran izle, paylaş, sayfada arat, yazdır. 4. Sayfa seç, forma seç (altta). 5. Arşiv menüsünden (sağda) eski sayıları oku.


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

HITCHCOCK SEVMEYEN SİNEMAYI DA SEVMEZ!

B

ir sinema yazarı için tanımlanması  zor bir ‘heyecan vesilesi’dir yeni bir dergi çıkarmak. Ardından da o derginin ‘sağlıklı’ biçimde yoluna devam etmesini umar yazarımız! Umar diyoruz, zira ülkemizde bir sinema dergisi çıkardığınızda onun bir süre sonra kapanmaya mahkum olduğunu herkesten iyi bilirsiniz. Dergi sahibi olmayı seven ama onu koruyup kollamayı akıllarından bile geçirmeyen gruplar sağ olsun, arkalarındaki ‘işsiz’ sinema yazarlarını umursamadan kepenkleri indiriverirler. Basın-yayın piyasasında işler böyle yürüyünce, bizlerin basılı bir sinema dergisi için duyduğumuz heyecan da törpülenmiş olur haliyle. Yazmak, tartışmak, üretmek, eleştirmek odaklı heyecanımız, tüm olumsuzluklara karşın bize yepyeni yollar aramak için ekstra bir motivasyon sağlamaktan geri durmaz. Karşısına oturup okuduğunuz sinema dergisini (film kültürü dergisi diyoruz biz ona) düşünüp hayata geçiren biz sinema yazarları Cem Altınsaray, Burak Göral, Murat Özer ve Burçin S. Yalçın, işte tam da bu motivasyonla kendimize yeni bir hareket alanı bulduğumuzu umuyoruz. Görsel tasarım üstadımız (ayrıca sağlam bir sinema delisidir kendisi) Bilgehan Aras’ın da büyük katkılarıyla hazırladığımız dergimiz (derginiz), Batı dünyasında şimdiden basılı

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

medyayla yarışan internet medyasının Türkiye’de de benzer bir yola gireceğini öngörerek hayata geçirilmiş bir ‘imece projesi’dir. Genel Yayın Yönetmeni ya da Yazı İşleri Müdürü gibi hiyerarşik kavramlardan kendini soyutlayan bu proje, keskin diliyle dikkat çeken deneyimli sinema yazarı Tunca Arslan’ı da kadrosuna katarak şimdiye kadar görülmemiş bir ‘bütün’e ulaşmıştır, ki sinema yazınımızdaki ‘eleştiri eksikliği’ni de gidermesini umduğumuz bir bütündür bu. Derginin kadrosuna şimdiden Kerem Sanatel ve Kemal Ekin Aysel gibi genç yazarların katılmış olmasını da ‘güç’ün büyümeye devam edeceğine dair çarpıcı bir örnek olarak algılamak gerek. Dergimizin adına gelince... Alfred Hitchcock’u sevmeyenin sinema sanatını da sevmediğini düşünürüz hepimiz, onun gösterdiklerine kayıtsız kalanların her zaman ‘eksik’ olacakları, sinemayla kuracakları ilişkinin de son derece sınırlı olacağı aşikardır bizim için. Hâl böyle olunca, büyük ustayı en az François Truffaut kadar seven bizler, Hitch amcanın başyapıt sürüsünden “Arka Pencere”yi (Rear Window) seçtik isim olarak. Sinema sevgimizi kelimelerle tarif edemesek de, hayatımızın önemli dönemeçlerinde yaptığımız bu tür seçimlerle bunu ‘hissettirmek’ ve aynı tutkuyu bizler gibi derinden yaşayanlarla ‘paylaşmak’tır her zaman amacımız. Tıpkı Alfred Hitchcock’un, filmlerinde açık açık göstermek ya da kelimelere dökmekten ziyade derinden hissettirdikleri gibi...

YAYIN KURULU: Cem Altınsaray cemirique@yahoo.com Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, KEMAL EKİN AYSEL, KEREM SANATEL, FİLİZ ÖRGEN, MUHSİN AKGÜN, EMEL GÖRAL

www.arkapencere.com

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

3


24 arkapencere / 1 ekim 2009 perĹ&#x;embe


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Haftanın eleştirileri: This Is It, İki Dil Bir Bavul, Nefes: Vatan Sağolsun, Konak, Kolpaçino, Korku, Melekler ve Kumarbazlar, Kanal-İ-Zasyon.

15 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları. Beş üzerinden, buçuksuz.

16 TRENDEKİ YABANCI

Tunca Arslan’ın düzenli köşesi. İlk haftanın konusu 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali.

18 ESRAR PERDESİ

Arka Pencere dosyası. Michael Jackson şerefine, tüm yönleriyle Moonwalker.

24 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Sinemayı sanat yapan filmler. Ve tabii ki Arka Pencere.

26 AİLE OYUNU

Son çıkan DVD eleştirileri. Ölümsüz, Kıymık, Pazar: Bir Ticaret Masalı, Küçük Denizkızı Ponyo, Seni O kadar Çok Sevdim ki..., Sapık, Histeri, Palermo’da Yüzleşme, Canavarlar Yaratıklara Karşı, Dilber’in Sekiz Günü, Pandora’nın Kutusu.

34 SAPIK

Film sapıkları için sinemanın incik cıncığı. Bu sayıda Saul Bass, İnan Temelkuran, Marika Green, Ada ve Atilla Dorsay.

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam CEM ALTINSARAY The Man Who Knew Too Much (1934)

THIS IS IT YÖNETMEN Kenny Ortega OYUNCULAR Michael Jackson, Kenny Ortega, Michael Bearden, Travis Payne, Orianthi Panagaris YAPIM ABD 2009 SÜRE 102 dk.

Michael Jackson’ı çekip çıkarın, kocaman bir hiç “This Is It”. Ortega da bunun farkında olacak, elindeki malzemeyi en çıplak haliyle kullanmayı seçiyor. İyi de ediyor, bizi Jacko’yla baş başa bırakıyor! 6

k arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009

“T

hIs Is It”, belgesel sinemasına meraklı seyirciyi mutlu edecek bir film değil. Hakkında hiçbir şey bilmeden görecek sıradan sinema seyircisini de keza. (Epeyi bir küfür yiyebilir bu gruptan hatta!) Katıksız MJ hayranlarının ve biraz da konser kaydı/turne belgeseli nevinden müzisyen filmlerine özel ilgi duyanların yüzünü güldürecek olsa olsa. ‘Butik’ bir seyirci topluluğuna hitap ediyor kabaca. Yapımcı şirket de farkındalıkla, yalnızca iki hafta gösterimde tutuyor filmi tüm dünyada. Haftalar öncesinden satışa sunulan biletlerin pek çok şehirde tükendiği bilgisi geliyor. (Altın yumurtlamaya devam ediyor yattığı yerden Kral.) Bu itibarla filmi bağrına basmaya hazır, göreceği şey üzerine az çok kanaati olan, bilinçli bir izleyici grubuyla buluşacak “This Is It”. Kurda kuşa yem olmayacak. Jackson da öldükten neden sonra, çoktan hak ettiği incelikte bir saygıyla anılacak. Alıştığımız anlamda belgesel sineması değil bu. Daha çok leoparın antilop avını, penguenlerin göçünü, balinaların intiharını ‘anlatan’ Discovery Channel belgesellerine benziyor. Malzemenin kendisinin yeterince etkileyici-çekici olduğu, seyirciyi bununla baş başa bırakan, yorumdan, kurgudan itinayla kaçınan bir anlayışın ürünü. Yönetmen ne beş yaşından başlayarak tüm hayatı kayıt altında alınmış bir sanatçının arşiv görüntülerine başvuruyor, ne de röportajlar yahut dış ses kullanıyor. (Michael’ın Earth Song üzerine, neden arada bir böyle şarkılar yapma ihtiyacı duyduğunu anlatan birkaç cümlesinin kullanılmış olması tek istisna.) Jackson’ın ansızın gelen şoke edici ölümü üzerine diyelim ki polisiye bir iz sürülmediği gibi bu konuya neredeyse girilmiyor bile. Ölüm, büyük bir isabetle, iki-üç kere, o da isteksizce dile getiriliyor. MJ’in öldüğünü bilmesek ve yalnızca üç dakikası kurgu masasında kalsa “This Is It”in, yaşıyor deriz sağlam. Bu da sinema filmi süresine sıkıştırılmış bu çok özel buluşmayı gözyaşlarına boğularak, diz döverek geçirmemizin, negatif bir şey olarak idrak etmemizin önünü alıyor. Talihsizce genç yaşta

toprağa verdiğimiz hap bağımlısı, münzevi ve hasta bir adam değil, hayatta en iyi bildiği işi hala herkesten iyi yapan bir Michael Jackson izliyor, mutlanıp, gururlanıyoruz. Michael’la 90’lardan bu yana birlikte çalışan ve aslen değerli bir koreograf olan Kenny Ortega’nın filmi, ömür vefa etmediği için yapılamayan konseri geri dönüşüme uğratıyor. Playlist’ten, müzisyen ve dansçılara, makyaj, kostüm ve efektlerle bezenmiş görsel şovlardan (modernize edilmiş Thriller şovu) özel olarak hazırlanmış kliplere (Rita Hayworth ve Humphrey Bogart’lı Smooth Criminal)... İşte çoklarına göre efsanenin hayatına mal olan o meşum konser tastamam karşımızda! Michael, ölümünden hemen önceki birkaç hafta zarfında çekilmiş olan görüntülerde, şaşkınlık yaratıcak düzeyde formda. Dünyanın en iyilerinden seçilmiş, kendisinden 30 yaş küçük dansçıların arasına karıştığında arayın ki bulasınız. Yine caz ve soul gibi disiplinlerden gelen vokal grubunu, giderek ardındaki tüm olağanüstü müzisyenleri adeta avcunun içine alışı, yönlendirişi inanılmaz. Müziğe olan hakimiyeti, kendi müziğini herkesten iyi biliyor ve duyuyor olması filmde de vurgulandığı üzere, müzisyenlerde de bizde bıraktığı etkiyi bırakıyor. MJ’e adeta cismani bir hayranlık besliyor, saygıyla yaklaşıyorlar. Ve bu göstermelik bir saygı değil kesinlikle. Michael da bu saygıyı sonuna dek hak ediyor. Eşsiz bir müzisyen ve dansçı olduğu için değil sadece. Müthiş bir profesyonel olduğu için de. Tüm provalar boyunca bir kez olsun sesini yükseltmiyor, kimseye çıkışmıyor, kapris yapmıyor. Hoşuna gitmeyen bir şeyi bile olabilecek en usturuplu şekilde dile getiriyor; kimseyi incitmiyor. Filmin en önemli başarısı, hayranlarına neredeyse pornografik bir haz verecek ‘final’ performansını sunmak kadar, ne kadar iyi bir insan olduğunu da vurgulamak Michael’ın. Kariyeri boyunca gerek sanatsal, gerekse ticari açıdan tarihte hiçbir sanatçının ulaşamadığı bir etkinliğe ulaşmış, bu nispette de eleştirilmiş, çekiştirilmiş, taşlanmış olduğu


Çok Bilen Adam CEM ALTINSARAY The Man Who Knew Too Much (1934)

İki kere iki dört. Michael eşsiz bir müzisyen ve dansçı olduğu kadar müthiş bir profesyonel de. 8

k arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009

malum. İyiliğinin bile her daim tartışma konusu edildiği de... İşte adıyla müsemma “This Is It”, bu tartışmaya da bir nokta koyuyor ve ‘kurgusuz’ olduğunu söylediğimiz görüntüler eşliğinde, belki de dünyanın en iyi insanıyla karşı karşıya olduğumuz hissini uyandırıyor. Bu yazı bir Michael Jackson fanı tarafından yazılıyor. Bunun saklanacak bir tarafı yok. Michael’ı doğru tanımak, sevmek bir ayrıcalık diye düşünüyor bu satırların yazarı. Ve bu ayrıcalığa haiz olanların “This Is It”le coşacaklarını... Michael kariyerinin en olgun çağında, en üst bilgi ve repertuvarla dans ediyor. Birkaçı hariç (hepsini söylese üç buçuk saat tutar film) hemen tüm önemli şarkılarını tatlı tatlı yorumluyor. Her ne kadar tüm bunları ‘ısınma’ performansıyla yapıyorsa da, bu kadarı bile uzun yıllardır

eksikliğini hissettiğimiz bir şeye tercüman oluyor. Ameliyathane koşullarında alınabilecek oranda ağrı kesici, yatıştırıcı ve sair ilaçla bunu nasıl başardığı muamma. Olanla ölene çare yok. Haksızlığa, haksızlığın bin bir türlüsüne uğradığı muhakkak. Yine de kendine yakışır bir şekilde veda ediyor, yüzümüzü ağartıyor Kral. Ne mutlu onunla aynı çağda yaşayana...

Orada, o provalarda çocukca bir şey yakalanmış. Ele geçmeyecek bir şey. Michael mutlu. Gerisi teferruat... Don’t Stop ‘Til You Get Enough, Rock With You ve Dirty Diana da olsaydı, di mi ama?!


TUNCA ARSLAN Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

İkİ Dİl BİR BAVUL YÖNETMEN Özgür Doğan, Orhan Eskiköy OYUNCULAR Emre Aydın YAPIM Türkiye 2008 SÜRE 81 dk.

Francesco Rosi klasiği “İsa Eboli’de Durdu”yu çağrıştıran bir yalıtılmışlık ve sürgün atmosferi...

Ü

lkenin politik gündemini takip eden pek çok sinemaseverin 1980’ler ve 1990’lar boyunca Türk sinemasına pek de iyi gözle bakmadığı, 'Dünya yıkılsa bizim sinemacıların umurunda değil' diye düşündüğü söylenebilir. Gerçekten de 12 Eylül sonrasında çok büyük oranda ve uzun süre, hatırı sayılır bir apolitize dönem yaşadı sinemacılarımız. 2000’lerle birlikte bu durumun değiştiği, genç yönetmenlerin şu ya da bu biçimde ‘gündem’i yakalayabildiği görülüyor. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan ikilisinin kotardığı “İki Dil Bir Bavul” da Kürtçe ve ana dilde eğitim hakkı tartışmaları açısından gündeme oturan, bunun ötesinde de iyi anlatılmış, iyi ‘oynanmış’, belgeselin sınırlarında gezinen sıcak mı sıcak bir film. Öte yandan, gündemi yakalıyor yakalamasına da bunun hemen peşinden, filmin en büyük şanssızlığının da, ABD’nin memuruna evrak verir gibi AKP’ye ihale ettiği, daha limandayken su almaya başlayan ‘Kürt açılımı’na denk gelmesi-getirilmesi olduğunu

vurgulamam gerek. Denizlili gencecik Emre öğretmenin ilk görevinde Urfa-Siverek’in Demirci köyündeki tek göz okulda beş sınıfa birden eğitim verme, çok az Türkçe bilen çocuklara ders anlatma çabası ekseninde başlayıp biten film, 1979 yapımı unutulmaz Francesco Rosi klasiği “İsa Eboli’de Durdu”yu çağrıştıran bir yalıtılmışlık ve sürgün atmosferinde geçen, tipik bir minör sinema örneği. Kendi adıma, doğal mizah sunan ve sevimlilik barındıran, Emre Aydın’ın ‘rolünün’ hakkını gerçekten çok iyi verdiği ama açık söylemek gerekirse bu işlerin piri bir İranlı ya da Çinli yönetmenin çok daha parlak sonuçlara ulaştırabileceği bir film gözüyle baktım “İki Dil Bir Bavul”a.

Katı gerçekleri, şiirsel-gerçekçi bir dille aktarıyor. Reji, senaryonun hayli gerisinde kalıyor, bavul açılmıyor.

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

9


BURAK GÖRAL Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

KONAK

B

üyük Türk filmleri sağanağı, “Konak” adlı korku-gerilim filmiyle sürüyor. Öncelikle filmin neyi amaçladığıyla başlayalım. Filmin basın bülteninde şöyle cümleler var: “Biz, Konak ile korku-gerilim filmlerine yeni bir bakış açısı getiriyoruz. Cin, peri, şeytan veya psikopat katiller olmadan da gerilim-korku filmleri yapılabileceğini göstereceğiz. Sinemayı değerli kılan şeyin söylenmeyen cümleler olduğuna inanıyoruz. Bu yüzden Konak’ın psikolojik ve dramatik altyapısı son derece sağlam.” Bu aşırı özgüven yüklü cümlelerin ardından ben de size bu altyapısı son derece sağlam filmi anlatayım bir: Kızlı erkekli üç çift üniversite öğrencisi bir okul projesi için Safranbolu’ya gelirler. Ancak onlar için kurulmuş bir komplodan habersizdirler. Öyle ince planlanmış bir komplodur ki bu, şehrin tam girişinde arabaları bozuluverir! Ustalıkla kurulmuş komplo gereği oradan geçmekte olan ve kötü bakışlı bir şoförün kullandığı çekici onlara yardım eder. Otellerine giden çocuklar komplonun üçüncü evresiyle karşılaştıklarından bihaberdirler. Rezervasyonları iptal edilmiştir! İlçedeki bütün otellerin bütün odaları bu büyük komplonun gereği tutulmuşlardır! Gençler kalacak yer ararlarken çarşıda kötü bakışlı şoföre rastlarlar! O da onları ne olduğu belli olmayan -boş mudur terkedilmiş midir- bir konağa yönlendirir. Boş karakterleri ve onları canlandırıp da bir an bile inandırıcı olamayan oyuncuların performanslarıyla dikkat çeken üç kız ve üç erkek konağa yerleşirler. Ancak geçmişlerinde onları bilinçsizce bir araya getiren bir günahları vardır. Bu günah, onların konakta birileri tarafından bazı kanlı yöntemlerle rehabilite edilmelerine neden olacaktır. Çocuklar gecelemek zorunda kaldıkları evde el yapımı bir kitap buluyorlar (Evil Dead), o evin içinde sebepsiz yere katledilen çocuklu bir ailenin hikayesi (In Cold Blood), “Kill Bill Vol.1”i anımsatan bir tarzda bize gösteriliyor. Ama hikayenin temeli bu cinayete dayanmıyor! Aslında

gençler el değmemiş, beyazlar içindeki bir kızın, 1970’lerin Yeşilçam filmlerindeki ev partilerini aratmayan bir ev partisinde tecavüze uğramasından ve sonrasında da komaya girmesinden bir şekilde mesuldürler. Ama birisi onların “Geçen Yaz Ne Yaptıklarını Biliyordur!” Aslında içlerinden ikisi “Tehlikeli İlişkiler”deki (ya da “Cruel Intentions” mı desem, sanmıyorum Frears’ın filminin izlendiğini...) gibi bir bahse girmişlerdir; masum peri kızını ayartma bahsi... Ancak konakta “Scream”deki gibi siyahlara bürünmüş maskeli bir adaletçi, onları “Testere”deki gibi kameralı bir eve kıstırmış, bu tecavüz vakasında kimin ne rolü varsa o rollerinle bağlantılı cezalarını tıpkı Taylan Biraderlerin “Okul” filmindeki gibi uygulamaktadır. Bunlar hayli ‘yeni’ bakış açıları! Üstelik bütün bunlar zaten görülenleri dillendiren kötü yazılmış diyaloglarla, Hazım Körmükçü’nün kırk yıllık film müzikçisi gibi bangır bangır haybeye gösteriş yaptığı dengesiz müzikleri, oyunculuktan pek nasiplenmemiş (Kerem Fırtına’da bir nebze var gibi) gençlerle, akla mantığa sığmayan durumlarla (penisi kesilen gencin koca bir geceden sonra, gözleri görmeyen arkadaşının omzuna yaslanarak yürüyebilmesi!) dolu film, ahlaki çöküntü yaşayan gençlerin sabah ezanında Allah’a sığınmaları (!) gibi sahneleriyle mesajını doğrudan veren bakış açısıyla sinemamıza, korku janrına ve dağarcığımıza nasıl bir yenilik kattığını merak ediyoruz. Esrar çeken, kısacık etekler ve şortlar giyen, alkolu su gibi tüketen, sık sık sevişen, argo konuşan, birbirlerine kazık atan günümüz üniversite gençlerinden birkaçını koyacaksın bir konağa bak bakalım yapabiliyorlar mı bir daha! Filmin söylediği ‘söylenmeyen cümleler’den biri hatta belki de sadece biriciği bu işte. Her film gibi bir şekilde sona eriyor... 2009 yılında, hala hatasız ve zengin bir korku filmimizin olmadığını bir kez daha yüzümüze vuruyor.

YÖNETMEN Cem Akyoldaş OYUNCULAR Almeda Abazi, Kerem Fırtına, Paşhan Yılmazel YAPIM Türkiye 2009 SÜRE 100 dk.

Bu gençler ya hiç film izlemiyorlar, ya da izlediklerini anlamıyorlar... k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

11


Çok Bilen Adam BURÇİN S. YALÇIN The Man Who Knew Too Much (1934)

NEFES: VATAN SAĞOLSUN YÖNETMEN Levent Semerci OYUNCULAR Mete Horozoğlu, Akan Atakan, Barış Aydın YAPIM Türkiye 2009 SÜRE 128 dk.

Söyledikleri kulağınızı tırmalasa bile, birinci sınıf bir yönetmenlik hazır olda bekliyor! 12

arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009 k

A

skerini konu alan her filme bizdeki kadar ilgi gösteren ERİL bir izleyici kitlesi dünyanın başka bir yerinde var mıdır acaba? Her erkeğin sorgusuz sualsiz askerlik hizmeti yapmak zorunda olduğu bir ülke için şaşırtıcı değil. Her Türkün asker doğacağı varsayımıyla kimseye başka bir ihtimal bırakılmamış zaten. İlker Başbuğ’u da, İsmet Berkan’ı da aynı ölçüde heyecanlandıracak bir film daha gelir mi önümüzdeki 50 yılda bilinmez. “Nefes” nasılsa bunu başarıyor. İsimlerden de anladığınız gibi, hiç beklemediğiniz insanları yanına çeken, tuhaf bir deneyim. Salondan ayrılırken, milliyetçi olduğunu sandığınız arkanızdaki adamın şöyle bir şey söylemesi gibi: “Hiç beğenmedim! Türk askeri böyle zavallı mı gösterilir?” Heyecandan kastı anlı şanlı bir destansa, “Nefes” bunu yazmaktan hayli uzak. İlginçtir, bu ülkenin milliyetçilerinin korkusu da bu filmle gerçek olabilir: “Nefes” ülkeyi bölüyor! Meşrebine göre herkes bu filmden sonra

bölünecektir! Milliyetçilerden askeri aciz içinde portrelediği, özgürlükçülerden de gereğinden fazla fedakar sergilediği konusunda… Aslında hangisini yapıp hangisini yapmadığını anlayabilmek için, saplanıp kaldığımız ideolojimizin penceresinden bakmayı bıraksak filmin ne yapmaya çalıştığını gösterecek nefis bir turnusol kağıdı duruyor elimizde: Semerci’nin, kusursuz bir işçilikle törpülediği, usta işi yönetimi. Atmosferinden diyaloglarına, kadrajlarından kurgusuna uzun süredir bu kadar özenli, bu kadar estetik bir Türk(iye) filmi gören var mı? Bu filmin bu ‘mesele’nin savaşılarak kazanılamayacağını haykırdığını görmek zor değil! İnsanın kanını donduracak bir sürreel tat barındıran finaldeki baskın sahnesine bakmak bile bunu anlamak için kafi! Mete Horozoğlu’nun performansı bu sene pek çok ödül töreninde taçlandırılacaktır! Filmin adını pekiştirse de, kapanış jeneriğinden sonra Sensiz Ben Nefes Alamam’lı sahneye gerek var mıydı?


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

KOLPAÇİNO YÖNETMEN Atıl İnaç OYUNCULAR Aydemir Akbaş, Şafak Sezer, Ali Çatalbaş YAPIM Türkiye 2009 SÜRE 100 dk.

Senaryo, Sezer’in oynama iştahına eşlik edemiyor.

T

ürkiye’nin ‘popüler sinema’yla yaşadığı izdivacın iyice zıvanadan çıktığını söylemek için daha da beklemeye gerek yok sanırız. Bir süredir ‘komedi’ yaftası altında etrafımızı dolduran onlarca yapım, sinema izleyicisiyle olanca patavatsızlığıyla dalgasını geçerken, seyircinin buna ‘yeterli tepki’yi vermemesiyse işin üzüntü verici yanı. Bu haftanın iki yerlisinden biri olan “Kolpaçino” da aynı ‘formül’le karşımıza geliyor ne yazık ki. Mafya filmleriyle komediyi harmanlama sevdasındaki yapım, ‘içinden çıkılması mümkün görünmeyen’ bir beladan kurtulmak için çabalayan bir grup ‘kaybeden’in mafyayla teşrikimesaisini anlatma derdinde. Özellikle Amerikan bağımsız sinemasının sıkça başvurduğu, yanı sıra İngiliz mafya filmlerinde de bolca gördüğümüz bu temayı ‘sulandırarak’ sunma çabasındaki film, ‘kara komedi’nin kurallarıyla hareket edilseymiş ‘seyredilebilir’ bir çalışma olabilirmiş. Filmin sarka sarka lastiğe dönen hikayesi

içinde minik kıpırtılar da yok değil. Özellikle Şafak Sezer’in her filminde olduğu gibi burada da karakterine ekstra anlamlar yükleme çabası ve vücut dilinden aksan kullanımına kadar ‘yeni’ bir şey yaratma uğraşıyla zaman zaman renkleniyor “Kolpaçino”. Ama onun bu iştahına, ne kendisinin de içinde olduğu üç kişilik ekibin yazdığı senaryo eşlik edebiliyor, ne de diğer oyuncular. Mizah dünyamızın önemli isimleri Suat Özkan ve Kaan Ertem’den çok daha iyi bir hikaye kurgusu ve diyalog becerisi beklerdik doğrusu. Bu anlamda da büyük bir düş kırıklığı yaratıyor film. Benzerlerinden bir adım öteye geçebilecekken bunu ‘bilinçli olarak’ ıskalayan ve seyirciye belden aşağı esprilerden fazlasını veremeyen bir çalışma daha. Al Pacino’nun ismini bir çırpıda çöpe atması da cabası... Filmin yıkılmaya mahkum görüntüsüne karşın Şafak Sezer’in buradaki karakterini başka bir çalışmada görmek isteriz. Her şeyiyle eleştirlebilecek film, özellikle hikayenin uzun gelişim bölümüyle sıkıntıyı damardan hissettiriyor.

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

13


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

MELEKLER VE KUMARBAZLAR YÖNETMEN Ertekin Akpınar YAPIM/SÜRE Türkiye 2009, 96 dk.

Y

azar Ertekin Akpınar’ın ilk yönetmenlik denemesi şaşırtıcı bir seyir izliyor. Normalde bu derece can ciğer kuzu sarması olup da öykü ilerledikçe dağılma emareleri gösteren ‘kardeşten kardeş’ kahramanlar böylesine manasızca sağa sola savrulmazlar. En azından savrulmamalılar! “Melekler ve Kumarbazlar” neredeyse 70 dakika lafı ağzında geveliyor ve bir ‘düğüm’e doğru dürüst girizgah bile yapamıyor. Aslında, en güçlü yanı olması gerekirken, tam tersine kaleminin bu denli zayıf kalması Akpınar’ın yönetmenliğini de arkadan hançerliyor. 17 Ağustos depremi 10 yıldır inatla öykülerimize sızıyor. Ancak, bu öykülerin çoğunun temeli sağlam atılmadığından, bu filmdeki gibi, ana kahramanlar bu çürük yapının enkazından sağlam çıkamıyorlar. Akpınar ‘malzemeden çalan yönetmen’ olarak ilk sınavından geçer not alamıyor. Filmin en temel derdi tekrarların ve vurguların gereksizce sünmesi ve öykünün sonsuza kadar sürecekmişçesine sarkması. Erkekliğe, delikanlılığa methiyeler düzerek başlayan film, belki son düzlüğe girilirken “Bir Zamanlar Adapazarı’nda” kulvarına yerleşiyor ama finale geldiğimizde iş işten geçmiş, can sıkıntımız baki kalmış oluyor. Burçin S. Yalçın

14

KORKU

KANAL-İ-ZASYON

Orijinal Adı Dread YÖNETMEN Anthony DiBlasi YAPIM/SÜRE İngiltere 2009, 108 dk.

YÖNETMEN Alper Mestçi YAPIM/SÜRE Türkiye 2009, 112 dk.

"H

K

ellraiser” gibi bir fenomeni yarattıktan sonra yönetmen olarak az sayıda çalışma gerçekleştiren Clive Barker’ın yazar kimliğiyse verimli bir şekilde beyazperdeyi doldurmaya devam ediyor. ‘Korkularımızla yüzleşmek’ gibi bir olgunun peşine takılan film, korku deneyimlerini bir tez konusu haline getiren üç gencin dünyasına taşıyor bizleri. Üçlünün ‘ulvi’ bir amaç uğruna yola çıktıkları bu serüven, ‘çılgınlık’a kadar gidiyor... Clive Barker dünyasına hakim bir sinemacı olduğu aşikar DiBlasi’nin, hikayenin ‘korkuya göğüs germe’ motifi üzerinden gidip finale yaklaşırken bunu bir ‘hezeyan’a döndürmesi, filmi iki aşamalı bir yolculuğa çıkarıyor diyebiliriz. Önce korkunun ruhumuzda temellendirdiği çöküşlerin yansımalarını ‘bilimsel’ bir yapıyla hazmederken, sonrasında işin ‘irkiltici’ boyutuyla yüzleşiyoruz, ki sinemanın ne kadar ‘dehşet verici’ bir sanat dalı olabildiğini hissettiriyor bu durum. Korkarak yaşamaktansa ona kafa tutabilmenin filmi gibi duruyor “Korku”. Bunu dört başı mamur bir sinemasal düzen içinde yansıttığını söyleyemesek de, özellikle finale yaklaştığı anlarda ayaklarımızın bağını çözdüğü de bir gerçek! Murat Özer

emal Sunal filmi YAPMANIn belli bir formülü vardır. Sıradan ama kendi küçük dünyasında bir şekilde yolunu bulabilen, işçi sınıfından bir vatandaşın karşısına sistemin içinde yön verenlerin arasına girebileceği büyük bir fırsat çıkar. Güç ve iktidarın tadını alan bu vatandaş sisteme çalışır ve başarılı olur. Ama bir süre sonra yozlaşmayı farkeder ve eski hayatına geri döner. Yanında o sistemin içinden çıkardığı/kurtardığı kızla beraber... “Kanal-İ-Zasyon” aynı formülü alıyor ama yanlış uyguluyor. Cam silicisi İmdat’ın medya patronluğuna yükselişi inandırıcı olmayan bir tonda gerçekleşiyor. Ayrıca Kemal Sunal filmlerinde bir şekilde bozuk sistem eleştirileri yapılırdı. Film bu eleştiriyi eksik bırakıyor, böyle olunca da televizyon kültürümüzü bozan ve filmde uç boyutlara götürülen zekasız program formatlarını övüyor/onaylıyor gibi duruyor. Düzgün çalışan ama rating sağlayamayan yöneticiyle alay ediyor film. Yozlaşmayı gösteriyor göstermesine ama yapamadığı bazı manevralar yüzünden de bunları onaylıyor gibi oluyor. Okan Bayülgen film boyunca tutarlı bir çizgi tuttursa da güçlü ekran personası yüzünden doğulu bir cam silici olarak yer yer inandırıcılık problemi veriyor... Burak Göral

Biraz abartsa da, Sakaryaspor’a uzun uzadıya bir selam yollaması, bu filmin nadir rastlayabileceğiniz erdemlerinden.

DiBlasi’nin aceleye yer vermeyen anlatımı, filmi sindirerek izlememizi sağlıyor.

Program formatlarıyla alay eden bölümler sık sık tekrara düşseler de yer yer eğlenceli...

Küfürleri çıkarın, geriye tek bir sahici diyalog kalmıyor! Çıkarmazsanız da üçü beşi geçmez!

Özellikle ilk bölümdeki temposuzluk, filmin genel ritmini zedeleyen en önemli eksiklik gibi...

Fazla uzun ve senaryosu tutarsız sahnelerle dolu...

arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009 k


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ThIs Is It

Kolpaçino

ALTINSARAY

CEM

BİLGEHAN ARAS

ThIs Is It

HHHHH

Kolpaçino

Konak

Konak

tunca

KorkU

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

BURÇİN S. YALÇIN

HHHH

HH

HHH

H

H

H

H

Korku

HH

Kana Susadım

HHH

HH

Fame

HH

HH

HH

HH

HH

HHH

HHHH

HHH

H

HH

H

aRslan

Melekler ve Kumarbazlar İki Dil Bir Bavul Kanal-İ-zasyon

HHHH

Zafer Çocukları

H

HHH

Kara Büyü

HHH

HHHH

HHH

Yukarı Bak

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

H

HH

Nefes: Vatan Sağolsun

Zaman Yolcusunun Karısı Aşkın (500) Günü

HHHH

HHH

HHH

HHHH

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

Kampüste Çıplak Ayaklar

HH

HH

H

Matrak Adamlar

HHHH

HHH

HHH

Uzak İhtimal

HHH

Mazi Yarası KaranlıktakileR

HHH

H

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

15


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

FİLMLERLE DİNLENMEK


Sinema yazarlığını bir ‘iş’ olarak görsem, uzun yıllar profesyonel anlamda para kazanmak için yapmış olsam da film seyretme süreçleri ve festivaller, benim için hep ‘tatil’ havasında geçmiştir. Benim için ideal tatil, doya doya film seyredebilmektir büyük oranda.

K

ış habercisi soğukluğunda, yağmurlu, puslu bir İstanbul öğleden sonrasında, yaklaşık 10 yıl öncesine DÖNÜYORUM. Yıl 2000… Bodrum… Harika bir yaz günü, rüzgar püfür püfür… Neredeyse otuz kişi, dört beş saatlik tekne turundayız. Bodrum’da ve o teknede bulunmamızın nedeni, TÜRSAK’ın düzenlediği Çevre Filmleri Festivali… O zamanlar Radikal’in film eleştirmeniyim ve bir gün önce gazetedeki köşemde, “Festival fena gitmiyor, aynı zamanda herkes için iyi bir tatil anlamına da geliyor” gibisinden şeyler yazmışım… Anlaşıldı ki sponsorların, dolayısıyla festival yönetiminin pek hoşuna gitmemiş bu ‘tatil’ vurgusu… Üstelik tam o gün Uğur Vardan da Yeni Binyıl’da, bir sinema yazarını plajda şezlonguna uzanmış vaziyette kokteylini yudumlarken gösteren karikatürle süslenen yazısında benzer şeyler söylemiş... Teknedekilerin sohbeti arasında laf dönüp dolaşıp bu yazılara da geliyor. Bikinisiyle hemen önümde sere serpe yatan hayli çekici bir genç kız, biraz doğrularak ve güneş gözlüklerinin üzerinden bakarak, “Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz, gerçekten bir tatil gibi mi bu festival sizin için?” diye sormasın mı, hafiften kendisinin ‘tatilde olmadığını’ belirtmek istercesine… İçimden “Allah Allah…” çekmiş olmalıyım. “Ne yani, bizzat şu manzara ve sizin şu haliniz bile beni doğruluyor” dememiştim elbette ama festivalin geri kalan günlerinde ‘tatil’ lafını ağzıma almamaya dikkat etmiştim. Sinema yazarlığını bir ‘iş’ olarak görsem, uzun yıllar profesyonel anlamda para kazanmak için yapmış olsam da film seyretme süreçleri ve festivaller, benim için hep ‘tatil’ havasında geçmiştir. Şöyle de söyleyebilirim: Benim için ideal tatil, doya doya film seyredebilmektir büyük oranda. Mekan fark etmez. Altın Portakal’ın Genel Sanat Yönetmeni Vecdi Sayar, belli belirsiz ‘devr-i sabık’ göndermesi de içeren tonlamayla, “Tatil festivali olmaktan kurtulacağız” kabilinden bir demeç vermişti ama göktekinin bildiğini yerdekinden saklamanın anlamı yok; 46. kez düzenlenen film festivali, konuk olan herkes için ‘aynı zamanda’ iyi bir tatil işlevi de görüyor ki bu hiç de kötü bir şey değil.

Bir hafta boyunca lüks otellerde ağırlanmak, kış öncesi son kez denize ve havuza girmek, film izlemek, Portakal Kafe’de ya da otel lobilerinde filmlerden söz etmek, kendi adıma mümkün olduğunca uzak durmayı yeğlesem de parti ve kokteyller, eğri oturalım doğru konuşalım, hemen herkes için ‘dinlence’ anlamına geliyor, konuklar ‘filmlerle dinlenmek’in keyfini çıkarıyor. Özelde Altın Portakal’ın, genelde de benzer film festivallerinin atmosferini iyi bilirim; bugüne kadar “Yorgunluktan öldüm bittim…” diyen bir davetliye, kaprisli bir iki yıldız eskisini saymazsak, halinden şikayetçi olana, “Daha da gelmem buraya” diyene de rastlamadım. Yabancı konukların (‘star’ların!) azaltılması, uluslararası boyutun biraz daraltılmasının ötesinde, Altın Portakal’ın 46. yılı da bu minvalde ‘eskisi gibi’ geçti sayılır anlayacağınız. Halit Refiğ ve Ünsal Oskay’ın ölüm haberlerini almak dışında tatsız bir şey olmadığı söylenebilir. Halit Refiğ’i, Oskay’a kıyasla daha yakından tanırdım. Epeyce sohbet etmişliğim, Ulusal Kanal’da pek çok kez birlikte ekrana çıkmışlığım vardır. Kemal Tahir çizgisinin sıkı takipçisi, düşüncelerini beyazperdeye yansıtmakta maharet sahibi, 1970’lerin hemen başında kaleme aldığı “Ulusal Sinema Kavgası” adlı kitabında tüm derdini dile getirmiş, bu usta ve heyecanlı sinema adamını, aydın kalitesizliğinin ayyuka çıktığı şu günlerde üstüne basa basa söylemem gerekirse ‘kaliteli’ aydınımızı, çok özleyeceğim. Ünsal Oskay’ı ise 2002’de ikimiz de Altın Portakal’ın jüri üyesiyken tanımıştım. “Çağdaş Fantazya / Popüler Kültür Açısından Bilim Kurgu ve Korku Sineması” adlı alabildiğine zorlu ama doyurucu kitabı, pek çok sinema yazarı gibi benim de o kadar çok işime yaramıştı ki yıllar boyunca. Festivalin hemen öncesinde ağır bir ameliyat geçirmişti anımsadığım kadarıyla ama neşesi, dinamizmi, özellikle de her yemekte Menderes Samancılar’ın cebinden çıkardığı acı mı acı süs biberlerini bana mısın demeden mideye indirişi, görülmeye değerdi. Bana sorarsanız, Refiğ ve Oskay sonsuzlukta dinleniyorlar... Filmlerle dinleniyorlar… Haftaya görüşmek üzere… Sinema salonunu en son siz terk edin!

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

17


Esrar Perdesi Kemal Ekin Aysel (Torn CurtaIn, 1966)

ZAMANDA MOONWALK İtibarı fazlasıyla kazanılmış o meşhur ifadeyle 'Popun Kralı' 50 yıllık kısa ömrüne oyunun kurallarını değiştiren sayısız video klip sığdırdı. Bir de 20’nci yaşına basan, nereye koysak bilemediğimiz "Moonwalker" var elbet...


Esrar Perdesi Kemal Ekin Aysel (Torn CurtaIn, 1966)

M

oonwalker Türkiye’de 80’lerle 90’ların arasına yerleşen Blue Jean kuşağı açısından önemli, unutulmaz bir film. Sıkıyönetim yüzünden “Thriller” rüzgarını kaçıran ama “Bad” ile Michael Jackson fenomenine göbekten giriş yapan Türkiye, "Moonwalker"ı geç kavuşmaların şiddetiyle kucakladı. Amerika’da gösterime bile girmeyen, doğrudan video piyasası için üretilen film, bizde sinemaların önündeki metrelerce uzayan kuyruklar yaratmıştı. Salonlara tıkıştırılan ekstra sandalyelerde bile yer kalmayınca merdivenlere oturmaya, hatta ayakta izlemeye razı gelenlerle doldu sinemalar. O zamanki film izleme kültürünün parçası olan ıslıklamalar ve alkışlar da cabası. Kurmaca bir film "Moonwalker" fakat filmin senaryolu kısmı son 40 dakikaya tekabül ediyor. O kısma varana dek bir klip derlemesi izliyoruz. Hemen başında “Man In The Mirror”ın konser görüntüleri var. Genç kadınlar, hiçbir zaman kadınlara pek meraklıymış gibi görünmeyen Jackson için çığlıklar atıyorlar. Şarkı “Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek istiyorsan önce aynada gördüğün adamı değiştir” diyor. Che Guevera’nın benzer bir deyişini andırıyor. Şarkıcıya 20’nci yüzyıl tarihinden politik figürleri ardı ardına gördüğümüz bir kolaj eşlik ediyor. Jimmy Carter, Camp David Anlaşması’na imza attırdığı Enver Sedat’la Menahem Begin’in elini sıkıyor. Ardından Gorbaçov ve Reagan nükleer silahlanma yarışını noktalayan anlaşmayı imzalayıp poz veriyorlar. Gandhi’yi, John Lennon’ı, Lech Walesa’yı, Martin Luther King’i, Kennedy’yi, Afrika’daki aç çocukları, Çernobil’i, Rahibe Teresa’yı görüyoruz. Hayranlar üst başlarını yırtarak baygınlık geçirmekten geri durmuyorlar elbet. Bu pastiş neye hizmet ediyor? Michael Jackson’dan politik olmasını, en azından bir Bob Dylan şarkısı yazmasını bekleyen mi var? Siyahi halkın polis şiddetine isyan ettiği Los Angeles Ayaklanmaları sırasında çektiği “Black Or White”ın sonunda çöp tenekesini aynen "Doğruyu Seç"in (Do The Right Thing) finali gibi camekana çalması ya da “We Are The World” projesi şarkıcının üzerinde tuhaf duran politize olma denemelerine birkaç örnek sayılabilir. Filmde “Man In The Mirror”dan sonraki kısım Michael Jackson’ın eski kliplerinden parçalar izlediğimiz bir potpuriye ayrılıyor. Burada ta Jackson Five yıllarından “Bad” albümüne gelene kadar geçirdiği evrimi izliyoruz. Klipler boyunca Jackson’ın


sinemaya merakı da su yüzüne çıkıyor. “Beat It”in klibinde müzikaller, özellikle de "Batı Yakasının Hikayesi" (West Side Story) ağırlığını hissettiriyor. Adeta Natalie Wood’suz bir varyasyon var ortada. Daha sonradan imzası haline gelecek kalabalık koreografi çalışmalarının ilk örneği de “Beat It”te görülüyor. Çeteler dalaşırken Michael barış elçisi olarak gelip kavgayı ayırıyor ve savaşa gelen tarafları dansla buluşturuyor. Tarihçede ilerlediğimizde video klip bahsinde bir mihenk taşı olan “Thriller”a geliyor sıra. 13 dakikayı aşan süresiyle klipten çok bir kısa filme yakın. "Kurtadam Londra’da"yı görüp dönüşüm efektiyle dudağı uçuklayan Jackson, John Landis’le anlaşıp aynı efekti yaratmasını istiyor. Önce kurtadama dönüşüyor, ardından zombi oluyor. “Ben de, ben de!” diyen çocuklar gibi hevesini alıyor bir nevi. Şarkının orta yerindeki rap’i, oynadığı korku filmleriyle meşhur, eskilerin tok sesli aktörü Vincent Price’a yaptırıyor. Hiçbir zaman tam anlamıyla olgunlaşamamış olan Michael Jackson klip boyunca “bö” efektiyle sevgilisini korkutmaktan sapıkça bir zevk alıyor. Retrospektifte “The Way You Make Me Feel” ve “Bad” klipleri de ardı ardına sökün ediyor. Birbirine çok benzer bir temayı paylaşan, adeta devam filmi mantığıyla çekilmiş kliplerde Michael zenci gettosunda suça ve çetelere bulaşmadan yaşamaya

çalışan bir genç. Lakin gettoda tutunmak zor. Michael iki klipte de müziği ve dansıyla bunu başarıyor. Çete üyeleri arasında saygı kazandığı gibi onları yanına çekerek bir koreografi tutturup klip kızını kendine aşık ediyor. Ardından gelen “Bad” sırf bu temayı devam ettirmesiyle değil, 16 dakikalık süresi ve yönetmeniyle de öne çıkıyor. Michael Jackson çoktan devler liginde bulunan Martin Scorsese’yi klibi çekmesi için ikna etmiş. Muhtemelen bu, aynen ileride açık artırma ile para basarak satın alacağı Oscar ödülü gibi, bir Scorsese filminde rol alması için tek şansıydı. "Moonwalker"da orijinali yerine çocuklu ve sıkıcı versiyonunu izlediğimiz “Bad”in ardından Jackson’ın o dönem magazin basını travmasının izlerini sergileyen “Speed Demon” klibi geliyor. Hoş, Jackson “Thriller” zamanlarından beri tabloid basınla arası açık bir şarkıcı. Her albümünde mutlaka “Benle uğraşmayın” temalı bir şarkı bulunuyor. Jackson’ın yıllar boyunca kötüye giden sağlığı, derisinin renginin solmasına neden olan vitiligo hastalığı, onu amorf bir surata kavuşturan estetik ameliyatlar, derken 90’larda patlak veren çocuklara taciz davaları medyanın şarkıcıya hem bir sirk ucubesi hem de günah keçisi gibi yaklaşmasına neden oluyordu. “Bad” albümünde medyaya sitem temalı şarkı açık bir mesaj içeren “Leave Me Alone” olmuştu. Daha sonra “Why You Wanna Trip On Me” ya da “Scream” gibi

şarkılarla “Benden başka işiniz yok mu?” sorusunu sormaya devam ediyordu. “Speed Demon” klibinde ise kilden animasyon karakterler Michael Jackson’ı şehir boyunca kovalıyorlar. Her biri şarkıcıdan bir şey istiyor. Çıldırmış hayranlar imza almaya çalışırken gazeteciler ellerindeki silaha benzer tasarımlı kameralarla fotoğraf çekmek peşinde. Bu animasyon karakterlerin hepsi koca kafalı ve çirkin suratlı. Yakalarlarsa adamı parçalayacaklar. Michael insan boyutunda bir tavşana dönüşüp motoruyla onlardan son sürat kaçarken polis tarafından durdurulup trafik cezası yiyor. Mecazi olarak Michael hep bir bedel ödemek zorunda bırakılıyor. Peter Gabriel’in “Sledgehammer”ına benzeyen sürreel pastiş videosu “Leave Me Alone” ile klip serisi sona eriyor. Videoda adeta bir sirk, bir panayır taşkınlığı hakim. Jackson’ın takıntısı Elizabeth Taylor, evinde beslediği şempanze Bubbles ve kemiklerini satın almaya çalıştığı Fil Adam arzı endam ediyor. Klibin sonlarına doğru “Gulliver’in Seyahatleri”ni anımsatan dev Michael Jackson’ın üzerine bir ‘rollercoaster’ kurulduğu görülüyor. Michael lunaparkın esas parçası haline geliyor. Giderek lunaparka dönüşüyor. Ayağa kalkıp silkinerek eğlence parkını kırıp döküyor nihayet. Kendisine bir ucube muamelesi yapan medyaya nefretini kusmuş oluyor.

F

ilmde buraya kadar olan 35 dakikalık kısım bir klip toplaması gibi ilerlerken nihayet esas hikayeyi teşkil eden “Smooth Criminal” bölümüne geliyoruz. Filmin en bütünlüklü kısmı burası sayılabilir. 40 dakika sürüyor ve derinliksiz de olsa bir senaryoya sahip. Absürde yakın, çocuksu ve masalsı olaylar sökün ediyor ardı ardına. Öyküde nedensellik sıfırın altında. Gerçek hayatta yetişkinlerle arkadaş olamayan ve sadece çocuklarla dostluklar kurabilen MJ filmde ikisi oğlan biri kız üç çocukla "Neşeli Günler"i (The Sound Of Music) anımsatan çayır çimenlerde top oynuyor. Derken bir mağara keşfediyorlar. İçeride çocukları uyuşturucu bağımlısı yapıp işleri büyütmek isteyen, emrinde silahlı ve kasklı askerleri bulunan amaçsız, nedensiz kötü adam Frankie Lideo (Joe Pesci) var. Michael’ı görünce onu yakalayıp öldürmeye yemin ediyor. Şarkıcının yerini tespit eden uyuşturucu baronunun adamları onu bir yandan tarayıp bir yandan kovalamaya başlıyorlar. Bu noktada fantastik bir olaya k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

21


Esrar Perdesi Kemal Ekin Aysel (Torn CurtaIn, 1966)

şahit oluyoruz. Michael sıkışıp kaldığı çıkmaz sokakta Lancia’nın Stratos modeli bir otomobile dönüşüyor. Gazlayıp kötü adamlardan kaçmayı başarıyor ve gideceği yere, Club 30’a varıyor. Adı üstünde burası içki yasağı yıllarının batakhanelerinden biri. Michael içeri girince bir ışık patlaması oluyor, zaman değişiyor ve o yıllarda geçen bir gangster filminde buluyoruz kendimizi. “Smooth Criminal”ın kulüp sahnesinde meşhur yere doğru eğilme hareketi ve nefis bir koreografiden sonra ilk kez muğlak da olsa bir cinsel enerji ortaya çıkıyor. Az kalsın orjiye dönüşecek toplu bir esrime anı yaşanıyor dansçılarla Michael Jackson arasında. “Black Or White”da fermuarını açan, her fırsatta bir dans figürü olarak elini kasıklarına götüren adam ne yaparsa yapsın cinsel bir enerji yaymayı başaramamıştı. Patlak veren çocuk tacizi krizi de şüphelere tuz biber ekmişti. “Thriller”da korkutarak eğlendiği sevgilisiyle, “The Way You Make Me Feel”de bayram ziyaretinde amcasına sarılır gibi sarıldığı kızla, “Remember The Time”da sanki ilk kez bir kadını öpüyormuş gibi dudaklarını acemice yasladığı Iman’la ve “You Are Not Alone”da yarı çıplak oynadığı karısıyla bile bir türlü ikna edici olamayan yetişkin ‘hetero’ cinselliğini klibin bu anında birkaç saniye hissettiriyor. Şarkı ve dans sonuçlanmaya yakın Joe Pesci’nin adamları kulübü basıyor. Michael’in çocuk arkadaşlarını kaçırarak onu tuzağa çekiyorlar. MJ arkadaşlarını kurtarmak için mağaraya gidince önce bir temiz sopa yiyor. Tam çözülecekken yine fantastik bir olay oluyor ve şarkıcı robota

22

arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009

dönüşüp kötü adamlara ateş ederek intikam almaya girişiyor. Burada enteresan nokta zamanının en üst düzey efektleri olmasına karşın robotun son haliyle Jackson’dan çok James Brown’a benzemesi. Robot bir süre sonra dönüşümü tamamlayıp uzay gemisi oluyor. Böylece Michael Jackson kötü adamı haklayıp yıldızlara doğru süzülüyor. Araba, robot derken uzay mekiği olarak kayıplara karışan Moonwalker evliyası Michael, filmin sonunda ağlayan çocuklara dönüyor. Mutlu sonla masaldan gerçeğe geçiyoruz ve bir konser kulisine giriyoruz. Michael sahneye çıkıp en iyi yaptığı şeyi yapıyor, şarkı söyleyerek seyirciye veda ediyor. "Moonwalker" için son bir parantez açmak lazım. Michael Jackson aslen “Smooth Criminal” klibini western temalı çekmek istemiş. Yapımcısı Quincy Jones’a şarkıcısını kovboy yapma fikri cazip gelmediği için proje iptal edilmiş. Jackson’ın sinemadan esinlenmesinin bir örneği de bu sayılabilir. “Thriller” Jackson’ın korku filmiydi. “Beat It” bir "Batı Yakasının Hikayesi" çeşitlemesi. “Smooth Criminal” gangster filmi. 1986’da George Lucas’ın yapımcı, Francis Ford Coppola’nın yönetmen olduğu üç boyutlu kısa film "Captain EO" kendi "Yıldız Savaşları" (Star Wars) bölümü gibi. Michael Jackson bir sürü tuhaf yaratık ve C3PO’ya benzeyen metal bir robot eşliğinde uzay gemisinin kaptanlığını üstlenen ama alaycılık ve pervasızlıktan nasibini almamış bir Han Solo’yu canlandırıyor Captain EO’da. Jackson aslında vitrinde görüp canının istediği oyuncağı elde etmek isteyen bir

çocuk hep. “Jam”in klibinde dönemin starı Michael Jordan’ı karşısına alıyor. “Bad”in klibinde Prince ile, “In The Closet”ta Madonna’yla karşılıklı oynamak istiyor. “Liberian Girl”de devrin neredeyse tüm Hollywood yıldızlarını topluyor. “Remember The Time”da antik Mısır fantezisini gerçekleştiriyor. “Ghosts” ile tarihin en uzun video klibine imza atıyor. Jackson hep hayal ettiklerine ve imrendiklerine sahip olmayaçalışıyor. Hayatta en sevdiği film "E.T." olan ve kendisini Peter Pan’la özdeşleştiren bu tuhaf adam okulun en popüler çocuğu olarak kalmak için bütün enerjisini seferber ediyor. Karşılığında ödediği bedel ise çok ağır.

"Thriller", 13 dakikayı aşan süresiyle klipten çok bir kısa filme yakın. "Kurtadam Londra’da"yı görüp dönüşüm efektiyle dudağı uçuklayan Jackson, John Landis’le anlaşıp aynı efekti yaratmasını istiyor.


siyad.org


MURAT ÖZER AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

ARKA PENCERE Dergimizin isim babası “Arka Pencere”, Hitch amcanın ‘göz’ ve ‘röntgen’ kavramlarını mükemmelen deşifre ettiği bir ‘kuşku’ başyapıtı. James Stewart ise fiziksel handikabını avantaja çeviren karakter çalışmasıyla filmin yaşattığı ‘merak duygusu’nu körüklüyor.

E

linizde tutamadığınız ama ekranda doya doya okuduğunuz (okuduğunuzu umduğumuz) dergimize adını veren Alfred Hitchcock filmi olmasının çok ötesinde anlamları var “Arka Pencere”nin (Rear Window). Jeneriğinden başlayıp finale kadar uzanan yaklaşık iki saatlik süresi boyunca yaşattığı onca ‘his’le sinema tarihinin yeniden yazılmasına vesile olmuş bir başyapıt bu. İsterseniz, lafı fazla uzatmadan Hitch amcanın marifetlerini bir bir sıralamaktan sakınmadığı bu ustalık gösterisinin ipuçlarına yöneltelim kalemimizi... Hikayeyi bilmeyeniniz yoktur ama ana hatlarıyla yineleyelim... Geçirdiği kaza nedeniyle bacağı kırılan ve evine hapsolan L.B. Jefferies (James Stewart) adlı haber fotoğrafçısının, karşı binada tanık olduğu (ya da tanık olduğunu sandığı) cinayeti çözme girişimlerini izliyoruz bu çarpıcı ‘kuşku’ filminde. Kahramanımızın ‘inandırma’ çabasının yansımalarıyla kurulu entrika, bir yandan da adım adım tırmanan gerilimle bizleri ayakta tutmayı başarıyor. “Arka Pencere”, Hitchcock ustanın ‘tek mekanda gerilim’ becerisinin zirve yaptığı film olarak da tanımlanabilir. Yönetmen, fiziksel alanını daralttığı baş kahramanının ‘çevresindekilere mahkum’ görüntüsünün yarattığı ‘çaresizlik’ duygusunu benzersiz bir ‘irkilti efekti’ olarak kullanmanın üstesinden geliyor ve özellikle ‘göz’ün öne çıktığı bir seyahate çıkarıyor filmin atmosferini. Kelimelere fazlaca takılmadığı, onların anlamlarına ekstra yüklemeler

yapmaktan özenle kaçındığı filminde, yarattığı atmosferin içine attığı karakterlerin ‘gizemli’ eylemlerinin peşine takılıyor. ‘Kuşku’ ögesinin başrole soyunduğu bu görünüm içinde, tekerlekli sandalyeye mahkum kahramanın güzeller güzeli sevgilisinin (Grace Kelly) hikayeye soktuğu ‘eşlikçi olmanın dışındaki anlamlar’ da yönetmenin temposuzluk problemini en baştan yok etmiş oluyor. Bir kısa hikayeden yola çıkıp bir sinema sanatı şaheserine ulaşmanın dersini filmin her anında veren Hitchcock, bu başarısında büyük pay sahibi olan Robert Burks imzalı görüntülerle de atmosferi tırmandırıyor, baş karakterin evinden gördüğümüz ‘arka pencerenin ötesindekiler’le yapımın sosyolojik boyutunu gözler önüne seriyor. Her pencerenin ardında farklı bir hayat yaşandığını, bu hayatların her birinden farklı bir film öyküsü çıkabileceğini de hissettiriyor bir yandan. Kameranın (ya da baş kahramanın tele objektifinin) karşı binanın odalarında gezindiği dakikalarsa (ki bunlar filmin büyük bir bölümünü oluşturuyor) seyirciyi bir tür ‘röntgenci’ konumuna oturtuyor, insanların mahrem anlarının tanığı haline getiriyor. Bu boyutuyla filmi ‘hayatın röntgeni’ olarak da algılamak mümkün. James Stewart’ın daracık alanda ‘hareketten mahrum’ bir pozisyonda yaşattığı gerilim, onu oyunculuk kurumunun zirvelerine yerleştirirken, aktörün gözlerinin içinden akan filmin bu yolla ‘özel’ bir konuma oturduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Hitchcock, hikayenin bütün kırılma noktalarına onun

gözünden (ya da tele objektifinden) yansıyan bir ‘işaret levhası’ koyuyor ve bizler için bir tür kılavuzluk yapmasını sağlıyor. Ve kılavuz da hiçbir zaman ‘kargalık’ yapmıyor, bizi hikayeden uzaklaştıracak bir ‘abukluk’un peşine takılmamızı önlüyor. Evet, filmin yıldızı tartışılmaz biçimde James Stewart, ama sevgili rolünde Grace Kelly ve dedektif arkadaş kimliğiyle karşımıza çıkan Wendell Corey de yapımın ‘rengarenk’ zenginliğinin müsebbibleri olarak yerlerini alıyorlar. Unutmadan, fotoğrafçının ev işlerini gören Stella karakterinde Thelma Ritter da hikayenin ‘rahatlama noktası’ olmayı başarıyor, gerginliği dengeleme işlevi üstleniyor. “Arka Pencere”nin sinema tarihine hiçbir zaman silinemeyecek bir damga vurmuş olmasının temel unsurlarından biri (belki de en önemlisi), ‘cinayeti gördüğünü’ haykıran fotoğrafçının ne gördüğü konusunda filmin sonuna kadar hiçbirimizin net bir fikre sahip olmaması. Evet, bir şeyler görüyor kahramanımız ve bizi de buna ikna eder gibi oluyor, ama son tahlilde ‘muğlaklık’tan kurtulmamız mümkün olmuyor. Hitchcock’un onca unsuru bir arada uyumlu bir şekilde raks ettirmesinin bir sonucu olarak karşımıza çıkan bu durum, ‘göstermek’ten ziyade ‘hissettirmek’ üzerine kurulu gerilim anlayışının tepe noktası belki de. Bu noktadan aşağı son sürat kaymaya başladığımızda ise nefes almadan izlenen o müthiş finalle yüzleşiyoruz, ki “Arka Pencere”yi kapatmanın bundan iyi yolu olamaz diye düşünmekten alıkoyamıyoruz kendimizi...

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

25


BURAK GÖRAL Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

ÖLÜMSÜZ

M

.NIght Shyamalan ona çok şey kazandıran ilk filmi “Altıncı His”ten sonra, ikinci filminde de aynı aktörü, aynı birkaç sinamatografik numarayı, aynı doğaüstücü hikaye yaklaşımını ve sürpriz final merakını kullandığı için çok eleştirilmişti. Oysa Shyamalan bütün eleştirilen özelliklerini ve bu film için söylenen tüm olumsuzlukları esas sonraki filmlerinde gösterecekti! Ama hikayesindeki kimi boşluklara ve gereksiz ayrıntılandırmalarına rağmen tıpkı bu satırların yazarı gibi “Ölümsüz”, kimilerince de onun en iyi filmi olarak anılacaktı. Mitlerin gündelik yaşamımızdaki yerini tartışan bir filmdir “Ölümsüz”. Yaşadığı hayatın içinde mucizeyi ve miti çizgi romanlarda arayan acınası Elijah karakterini finalde her ne kadar deli gibi gösterse de ortaya sağlam bir işçilik çıkartmış yönetmen. Mesela muhteşem açılan bir film “Ölümsüz”. Önce küçük bir bebeğin 1961’deki doğumuna tanıklık ederiz. Elijah’ın (Samuel L. Jackson) kolları ve bacakları kırık doğmuştur! Sonra David Dunn adlı sıradan bir adamın (Bruce Willis) tren yolculuğuna geçeriz. Kötü bir evliliği ve nefret ettiği bir işi olan; hayli mutsuz görünen David, alyansını cebine saklayarak yanına oturan genç bir kadınla ümitsizce flört etmeye çalışır. Öndeki iki koltuğun arasında olan biteni izleyen küçük bir kızın gözüyle izlediğimiz bu sohbet sahnesinin sonunda trenin giderek hızlandığını ve korkunç bir kazaya doğru gidildiğini görürüz/hissederiz. 132 kişiden tek kurtulan kişinin David olduğu kaza garip olayların da başlangıcını oluşturur. Çünkü David bir gün arabasının camına bırakılmış şu notla karşılaşır: Hayatın boyunca kaç kez hasta oldun? Ona bu soruyu soran Elijah’dır. Elijah bir dengenin varlığına inanır. Spektrumun bir ucunda kendi gibi ve hatta kendisinden daha da kırılgan olan hastalar varken diğer ucunda neden aşırı sağlıklı insanlar olmasındır ki? Belki de bu insanlar diğer uçtaki insanları korumak için vardırlar. Watchmen gibi

mi? David Dunn, hiç hasta olmamıştır ve 131 kişinin öldüğü kazadan canlı çıkmıştır. Ve Elijah onu kafasına fena halde takmıştır... Okuması zevkli bir filmdir “Ölümsüz”. David'i İsa yerine koyup, İncil’e de yaslanarak dinsel bir altmetin çıkarması kolaydır. Ama mesela Bruce Willis’in böyle bir karakterde rol alması ne kadar da doğrudur. Hem perdede temsil ettiği kahraman tipolojisi, hem de fiziksel görünüşünün avantajları açısından... Willis’in Amerikalı aksiyon kahramanı imajını destekleyen duruşu ve Amerika’da yaratılmış pek çok süper kahraman gibi cumhuriyetçi oluşu onu ne kadar da uygun hale getiriyor bu film için! David Dunn adı ise gerçekten bir süper kahraman adı gibi. Aynı harfle başlayan ad ve soyad, Peter Parker (Örümcek Adam) ya da Bruce Banner (Hulk) gibi bize David Dunn’ın gerçek kimliğini işaret eder. Filme asıl değerini veren mevzu ise Elijah’ı deliliğe yaklaştıran süreçteki tutumu... Acaba Elijah hayatının üçte birini yatarak geçirirken okuduğu çizgi romanlardan fazla mı etkilenmiştir? Yoksa aslında çizgi romanların sırrını mı çözmüştür? Bu renkli hikayeler, her ne kadar bugünün ticari kaygıları için yozlaştırırılmış olsalar da birilerinin yaşadığı deneyimleri mi resmetmektedirler? Bunlar gibi güzel sorular ve alternatif cevaplar üreten film, son derece şık geniş açı kullanımları, etkili müzikleri (James Newton Howard) ve ustaca gerçekleştirilmiş çerçeveleriyle şahane bir şekilde giderken, Shyamalan’ın 'sürprizli final' aşkı pek çok güzel fikrin üstüne birer çizik atıyor. Diskteki Frank Miller, Will Eisner gibi ustaların da katılımcı oldukları, çizgi romanların ve süper kahramanların neden ilgi gördüklerine yönelik 20 dakikalık belgesel ise hayli çekici. Trendeki açılış sahnesi... 4 dakikalık bir sahnede bir karakter bu kadar net tanıtılabilir! David Dunn’ın çocuğuyla geçirdiği bazı sıkıcı sahneler. Bol bol tekrara düşüyorlar...

Orijinal Adı Unbreakable YÖNETMEN M. Night Shyamalan OYUNCULAR Bruce Willis, Samuel L. Jackson, Robin Wright Penn YAPIM/SÜRE ABD 2000, 102 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

Mitlerin gündelik yaşamımızdaki yerini tartışan bir filmdir "Ölümsüz"... k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

27


Aile Oyunu KEREM SANATEL (FamIly Plot, 1976)

KIYMIK Orijinal Adı Splinter YÖNETMEN Toby Wilkins OYUNCULAR Shea Wigham, Paulo Costanzo, Jill Wagner YAPIM/SÜRE ABD 2008, 82 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

"Elime kıymık battı, öleceğim!" diyebilen hastalık hastaları için bir film olmadığı kesin! 28

arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009 k

V

ücudu ele geçiren organizma hikayelerini kim bilir kaç kez izlediniz değil mi? Hatta John Carpenter’ın kısa filmi “Gas Station”a da bayılırsınız mesela. David Cronenberg’in kırılganlığımızı en iç bulandırıcı betimlemelerle yüzümüze vurduğu filmleri de takdir ediyorsunuz. Bu birikiminiz, görsel efekt teknisyenliğinden gelerek ilk uzun metrajını çeken yönetmen Toby Wilkins’e fayda sağlıyor. Nitekim kendisi de aynı birikime sahip. Zaten sadece korku filmlerini değil, korku edebiyatını da sıkı takip etmeyen bir yönetmenin iyi bir korku filmi çekmesine imkan yok. Böylece ortaya sevdiğiniz birçok filmi, öyküyü ve öcüyü anımsatan bir gelenekler toplamı çıkıyor. Korku aşinalıktan beslenir, ama klişeyle ölür. Wilkins sizi klişelerle sıkıntıdan öldürmüyor, ama aşinalığınızı keyifli bir seyire dönüştürüyor. “Elime kıymık battı, öleceğim!” diyebilen hastalık hastaları için bir film olmadığı kesin! Kıymık hakikaten kahramanlarımızdan birinin eline batıyor, ama bildiğimiz kıymıklardan değil.

Battıktan sonra kana karışarak değişime uğruyor ve bedeninizi yuva haline getiriyor. Vücudu tamamen ele geçirdiğindeyse artık insandan çok, istem dışı hareket eden, kasılmalarla dolu bir et yığınına dönüşüyorsunuz. Bakın, zombi filmine de benzedi şimdi, harika oldu. Zaten kahramanlarımız da bir süre sonra bir benzin istasyonunda hapis kalıyor. Aralarında bir de kanun kaçağı var. Wilkins, bu gerilimi bir de psikopat unsuruyla zorlamak istememiş. Kısacası psikolojik gerilimden ziyade, fiziksel tehditin yarattığı gerilime odaklanılıyor. “Yaratığı aynı The Thing’deki gibi tam göstermiyor, göstermeyerek korkutuyor,” diyerek keçi boynuzu geveleyenlere bizim gibi siz de gülün. Bir organizmanın çıplak gözle görünmesi mümkün olsa, Wilkins bunu gösterirdi zaten. Ucuz hoplat-sıçrat taktikleri yok. İlla bir organ kesmek şart mı?


BURÇİN S. YALÇIN Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

PAZAR: BİR TİCARET MASALI YÖNETMEN Ben Hopkins OYUNCULAR Tayanç Ayaydın, Genco Erkal, Melih Düzenli YAPIM/SÜRE Türkiye-Almanya-İngiltere 2009, 89 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

Karşımızdaki film kapitalizmin açmazlarını resmetme derdinde...

"P

azar” gösterime girdiği dönemde yönetmeni Ben Hopkins film için nelerden esinlendiğini sayarken Brecht’in “Cesaret Ana”sı dışında Yılmaz Güney’in “Sürü”, De Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” ve Satyajit Ray’in “Ortadaki Adam”ının (Jana Aranya) adını vermişti. Bunlar gerçekten de filmi değerlendirmek için doğru referanslar; zira karşımızdaki film kapitalizmin açmazlarını resmetme derdinde. Gezici Festival için Türkiye’ye gidip gelmeye başlayalı beri ülkemizi bir hayli benimseyen, önceki filmleriyle yeteneğini kanıtlamış bu tatlı serseri görünümlü İngilizin, dilini anlamadığı, enikonu yabancısı olduğu topraklarda film çekmesi tam bir deli işi ilk bakışta. Öyküsü her ne kadar evrensel nitelikler barındırsa da, böyle bir yönetmenin böylesi yabancısı olduğu bir yerde çekeceği bir film ne kadar iyi olabilirse, “Pazar” da o kadar iyi. Ailesine iyi bir hayat yaşatmak Mihram’ın da hakkı, lakin Türkiye’nin doğusu, her dönemde

olduğu gibi, ‘90’ların ortasında da ekmeğin aslanın ağzında olduğu çorak bir diyar. Cingöz ama iyi niyetli bu adamın doğru yolda olduğuna kuşku yok; çünkü tasarladığı cep telefonu ticaretinin pek yakında patlama yapacağını en azından biz biliyoruz. Dükkanı açabilmek için sermayeye ihtiyaç duyan Mihram, dispanserdeki doktorun ricasıyla sınırın öte yanından hasta çocuklara ilaç kaçırmayı kabul eder. Aslında, bir yanıyla biz bu filmi daha önce gördük; para hırsının insan ruhunda yarattığı tahribat üzerine bu film. Mihram ‘sınırın öte yanından’ feleğini şaşıracağı bir macerayla dönecek çıkınında. Yine de, Hopkins gibi yufka yürekli bir adamın eline düştüğüne dua etsin, bir başkası ona bu macerayı dar eder, böylesi bir merhamet göstermeyebilirdi… Tayanç Ayaydın’ın Mihram’daki Altın Portakal’lı performansı görülmeye layık! Öykünün ana teması olan ‘kapitalizm yergisi’ biraz fazla göze batmıyor mu?

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

29


Aile Oyunu KEREM SANATEL (FamIly Plot, 1976)

KÜÇÜK DENİZ KIZI PONYO Orijinal Adı Gake no ue no Ponyo YÖNETMEN Hayao Miyazaki SESLENDİRENLER Yuria Nara, Hiroki Doi, Joji Tokoro YAPIM/SÜRE Japonya 2008, 100 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD Japonca ve Türkçe ŞİRKET Tiglon

Belki de başka hiçbir sinemanın beceremeyeceği kadar yoğun vurguları var. 30

arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009 k

B

azıları Miyazaki’nin tüm filmlerini Hollywood’un görkemli animasyonlarına yeğler. Onun bilgisayarlardan uzak duran animasyon anlayışı malumdur, ama bu kez filminde en sadık hayranlarını bile şaşırtacak, endişe verici bir sadelik var. Ne yazık ki bu kez bir Miyazaki filmi, TV’de yayınlanan Japon animasyonlarına, en sarktığı anlarda ise aynı geleneğin 80’lerde izlediğiniz örneklerini andırıyor. Popüler animasyon sineması iyice 3D’ye yoğunlaşırken, Miyazaki’nin kendi standartlarının bile altına düşen bu yalınlığı tercih etmesi, belli ki animasyon sanatının gidişatına duyduğu tepkinin bir sonucu. Sonuçta önceki iki filminden bile daha pahalıya mal olmuş bir film bu. Yani ustanın mali krizden etkilendiğini iddia edemeyiz. Ama Miyazaki’yi Miyazaki yapan diğer her şey yerli yerinde. Tabii eğer “hep aynı şeyler” diyerek oflayıp puflamayacaksanız... Bu kez Japon mitolojisinin derinlerine iniyor Miyazaki. Denizden gelen Tanrıların soyundan olduklarına inanan

Japon toplumunun bu inancı sonradan iyice törpülenip “denizden babam çıksa yerim”e kadar indirgenmişse de, kökleri hâlâ yerli yerinde. Bu yüzden de film diğer Miyazaki filmlerine kıyasla daha az evrensel, çok daha özel bir film. Japon sinemasının ruhuna sinmiş ve belki de başka hiçbir sinemanın beceremeyeceği kadar yoğun vurguları var. Örneğin; evin annesinin küçük Sosuke ve Ponyo’ya sulu erişte hazırladığı sahnedeki melankolinin bir benzeri, animasyon tarihinde sadece “Ratatuy”da gurmenin türlüyü ilk kez tattığı sahneyle kıyaslanabilir ancak. Beri yandan, usta, hayli ürkütücü bir kasırga ve tsunami sahnesini yaratırken bile, doğadan gelen hiçbir şeyin kötü olamayacağına dair eşsiz bir imada da bulunuyor.

Japon mitolojisine giriş dersi. Miyazaki’den yorgunluk alametleri.


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

SENİ O KADAR ÇOK SEVDİM Kİ... Orijinal Adı Il Y A Longtemps Que Je T'Aime YÖNETMEN Philippe Claudel OYUNCULAR Kristin Scott Thomas, Elsa Zylberstein YAPIM/SÜRE Fransa-Almanya 2008, 112 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Fransızca, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

'Ölüm kokusu'nu her anında hissettiğimiz bir film...

Ö

lümün geride kalanlarda yarattığı tahribata dair birçok film izledik; kimini ajitatif bulduk, kimini yetersiz, kimini fazla... Fransız sinemacı Philippe Claudel’in ilk filmi “Seni O Kadar Çok Sevdim Ki”yi ise bu tema etrafında gezinirken ‘ölçüyü kaçırmayan’ bir çalışma olarak kabul etmek kaçınılmaz. Çocuğunu öldürdüğü için girdiği hapishaneden çıktıktan sonra evli ve çocuklu kız kardeşinin yanına taşınan bir kadının hayatla olan bağının kopuş nedenleri üzerinde yapılanan bir hikayesi var filmin. Kristin Scott Thomas’ın ölçüyü bir an bile kaçırmadan canlandırdığı ana karakterin çevresinde olan bitene karşı kayıtsızlığı, doğal olarak onun geçmişinden gelen ‘gizem’in açtığı yaranın bir yansıması olarak resmediliyor. En az baş karakter kadar yoğun duygusal devinimleri bünyesinde barındıran kız kardeşin ablasını ‘açma-germe’ hamleleri de görmelere seza. ‘Dünyanın bütün sabahları’na sırtını dönmüş ablasıyla olan ilişkisini ‘sabır’la

düzenleme niyetindeki kız kardeş, filmin atmosferi içinde önemli bir yer tutuyor. Kendi çocuğunun ölümüne tanıklık etmenin can yakıcılığını bir adım öteye taşıyan, kendi çocuğunu öldürmek zorunda kalmanın yarattığı ‘çöküş’ün üzerine çullanan bir film bu. Bunu yaparken biz izleyicilerin de üzerine çullanıp nefessiz kalmamazı sağlıyor, bir sonraki aşamada elimizi kolumuzu bağlayıp çaresiz bırakıyor. ‘Ölüm kokusu’nu her anında hissettiğimiz film, bu kokunun yayıldığı alanı belirleme konusunda ‘uzman’ bir yönetmene sahip olduğunu da gösteriyor. Claudel, elindeki malzemeyi sömürmeyi bir an bile düşünmeden yarattığı atmosferle kelimeleri boğazımıza tıkıyor, ‘hayat’ kadar doğal olması gereken ‘ölüm’ün yıkıcılığını ‘damar’dan zerkediyor. Kız kardeşi canlandıran Elsa Zylberstein, hikayenin ‘denge noktası’ olmayı başarıyor performansıyla. Hikayenin özellikle sonlara doğru genleşmesi, filmin temposunu düşürüyor gibi...

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

31


Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

HİSTERİ

SAPIK

Orijinal Adı The Children YÖNETMEN Tom Shankland YAPIM/SÜRE İngiltere 2008, 81 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizce, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

Orijinal Adı Psycho YÖNETMEN Gus Van Sant YAPIM/SÜRE ABD 1998, 100 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.78:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video

B

G

ir yılbaşı tatili karlarla kaplı bir dağ evinde bol çocuklu iki aile bir araya gelir. Ancak çocuklar kısa bir süre sonra garip davranmaya başlarlar. Giderek hırçınlaşan çocuklar ebeveynlerine zarar vermeye başlayacaklardır... Yetişkinlerin çocuklarla ilgili endişeleri zaman zaman karşımıza korku filmi formatında çıkıyordu zaten. Ama hiç bu kadar radikal olanına rastlamamıştık. Bu filmde çocuklara bulaşan virüs sadece küçük bir ‘ayrıntı’ olarak ele alınmış. Mesele tamamen onların ebeveynleriyle olan ilişkisi... Bu yüzden yönetmen iki tarafın birbiriyle olan ilişkisini ince ince tırmandırarak gösteriyor. Sonunda da kanlı bir hesaplaşmaya götürüyor. “Waz” adlı filmiyle de dikkat çeken yönetmen Shankland’ın çocukları katil olarak gösterdiği bu yıpratıcı filmde gösterdiği cesaret ise az rastlanır bir şey. Bu çocukların ebeveynlerinden nasıl izin alınmış, o ebeynler ve çocuklar çekimlerden sonra nasıl yine aynı evde yaşamaya başlamışlar acba? Zaten DVD’de çocuklarla çalışmanın ne kadar incelikle yapıldığını anlatan bir belgesel de var... Burak Göral

32

us Van Sant’e “Ne diye ‘Sapık’ı renkli olarak kare kare çektiniz?” diye sorduklarında, “Başkası yapmak zorunda kalmasın diye…” yanıtını vermişti. Son yılların yeniden çevrim furyası için uydurulan “Yeni kuşaklar öğrensin diye” kılıfından daha naif ama daha dürüst bir yanıt bu. Yine de, başı dumanlı Bates Motel’de Christopher Doyle’un kamerasından, Van Sant’in gözüyle gezinmenin de ayrı bir cazibesi var. Gerçi, örneğin William H. Macy’nin ikircikli bir yumuşaklık kattığı Dedektif Arbogast’ın katli esnasında arka arkaya gelen ilgisiz iki imaj -çıplak uzanmış maskeli bir kadın ve bir koyun- ne demeye orada, anlam vermek zor. Ya da Julianne Moore’un Lila’sının walkman düşkünlüğüne… Beri yandan, Jean Seberg’inkilere göz kırpan saçlarıyla Anne Heche, eğer çağdaşı olsaydı, harika bir Hitch sarışını olurdu. Janet Leigh’e göre onun Marion’ı çok daha sinsi. En keskin farkın ise Norman’da olduğunu söylemeye gerek yok. Perkins’in Vaughn’u o bataklığa suyla götürüp susuz götüreceği o kadar bariz ki! Burçin S. Yalçın

PALERMO’DA YÜZLEŞME Orijinal Adı Palermo Shooting YÖNETMEN Wim Wenders YAPIM/SÜRE Almanya-Fransa-İtalya 2008, 104 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İngilizceAlmanca ve Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video

F

ilmlerinde karakterlerini gezdirip tozdurmayı seven Alman usta Wim Wenders’in şimdilik son filmi “Palermo’da Yüzleşme”de, hayattan beklentileri konusunda ‘tereddütlü’ bir ruh haline sahip olan fotoğraf sanatçısı Finn, bu durumu ‘ölüm korkusu’nun ona biçtiği rolle ölçmeye kalkıyor ve varoluşuna dair ‘gerçek-gerçeküstü’ bir portre çiziyor. Bu hikayenin merkezine ‘gevşek’ bir romans sıkıştırmak da Wenders’e yaraşır bir ‘toplam’a ulaşmamızı sağlıyor. Çıkış noktası olarak ‘doğru’ bir proje gibi durmasına karşın, kişiselliğin abartıldığı anlarda sarkmalarla izleyiciyi hikayeden koparıyor film. Yalnızlaşıp yabancılaşma motifinin ‘korku’yla anlamlandırılması gibi sıkça karşımıza çıkan bir yapının ardında bir türlü gaza basamayan film, kendini izlettirmesine izlettiriyor ama bir Wim Wenders filminin ‘hikaye anlatma’ becerisini hissettiremiyor ne yazık ki. Murat Özer

Hangi yaşa kadarki çocukların çıldırdıklarını sonuna kadar bize bir sır olarak vermesi...

Duş sahnesinin sonunda Marion’ın gözüne yakın plan girdiğimiz ve gözünden çıktığımız an muazzam.

Bergman ve Antonioni benzeri bir ‘kaygı’ motifiyle değerleniyor yapım.

Oldukça sinir bozucu olduğu için her bünyeye göre değil...

Mastürbasyon sahnesi gibi Van Sant’in ‘serbest stil’ takıldığı kimi anlar Hitch’in ödipal metnini arkadan bıçaklıyor.

Hikayenin gerçek-gerçeküstü paradoksunu yeterince yansıtamadığı bir gerçek.

k arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009


CANAVARLAR DİLBER’İN SEKİZ YARATIKLARA KARŞI GÜNÜ

PANDORA’NIN KUTUSU

Orijinal Adı Monsters vs. Aliens YÖNETMEN Rob Letterman, Conrad Vernon YAPIM/SÜRE ABD 2009, 90 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İngilizce ve Türkçe ŞİRKET Tiglon

YÖNETMEN Yeşim Ustaoğlu YAPIM/SÜRE Türkiye-Fransa-AlmanyaBelçika 2008, 112 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon

H

erhalde bu yılın en kötü isimli filmlerinden biri... Fazla fantastik bir hikayesi olmasa çok daha zevk alacağımız bir film olacaktı ama yine de keyif vermiyor değil. Genetik olarak bozulmuş ve hükümet tarafından tecrit edilmiş ‘Canavarlar’, bir gün dünyayı istila etmek isteyen uzaylı ‘yaratıklar’ın işe hep Amerika’dan başlaması nedeniyle kuru sıkı bir lider olan başkanın tek umut kaynağı olurlar. Başkalaşım geçiren ana karakterlerine ısınmak biraz zor oluyor açıkçası. En çok dev kadın Susan’a sempati duyuyorsunuz, hamamböceği kılıklı bir bilim adamıyla çapkın bir sürüngeni ne kadar çekici kılabilirsiniz ki zaten? Hikayenin yaratıklarla ilgili kısmı ise adeta Tim Burton’ın “Mars Attacks”ıyla akraba... Eğlenceli aksiyon sahneleri özellikle de San Francisco caddelerinde süregiden büyük kapışma sahnesiyle dikkat çeken film final kapışmasında biraz etkisini kaybetse de rahatça tüketilebilen bir animasyon seyirliği. Burak Göral

YÖNETMEN Cemal Şan YAPIM/SÜRE Türkiye 2008, 106 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET Kanal D Home Video

C

emal Şan’ın müthiş bir verimle kısa bir sürede ortaya çıkardığı kalpakıl-ruh üçlemesinin ikinci filmi. Gerek üçlemeye temel oluşturan kavramların üçünü birden çağrıştırması, gerek diğer iki filmin aksine başladığı noktaya dönmemesi ve gerekse dramatik ritmiyle üçlemenin en ayrıksı halkası. Masalsı bir anlatımın izini süren Şan’ın, elindeki malzemeye sahip çıkışında bile gözle görülür bir fark var. Mekana da, oyuncularına da, ışığa da daha hakim yönetmen. “Selvi Boylum, Al Yazmalım”ı anımsatan üç kişilik bir gönül hikayesi “Dilber’in Sekiz Günü”. Her ikisi de kentte geçen diğer filmlerin kahramanları Zeynep ve Ali’nin aksine, kaderine isyan eden, güçlü bir karakter var önümüzde. Taşralı ruhuyla, çoktan teslim olmuş kent insanına eşsiz bir kontrast oluşturuyor Dilber. Adalet duygusuyla, aşık olduğu adamdan, onun için her şeyi göze alan, emek veren adama kayıyor gönlü. Öyle özdeşleşiyoruz ki, cinayet işlemesini bile hoş görüyoruz. “Zeynep” ve “Ali”den adeta kabusumuz olan sekiz gün esprisine rağmen tıkır tıkır akıyor “Dilber”. Birleme olarak izlemekte fayda var yine de... Cem Altınsaray

Y

eşim Ustaoğlu ismini ‘çok daha duyulur’ bir kıvama taşıyan “Pandora’nın Kutusu”, lirik-trajik bir aile öyküsü anlatırken, bunu kadınlar üzerinden yürüten bir geleneğin takipçisi olarak karşımıza çıkıyor. ‘Yıpranmışlık’ üzerine bir çatı kuruyor filminde Ustaoğlu. Alzheimer hastası bir annenin çevresinde kümelenen çocukların, bu hastalığın yarattığı ‘yeni durum’la birlikte şekillenen ‘hesap-kitap’ modeliyle anlamlanan filmin hikayesi, modernitenin yıprattığı ve tıkanmayla baş başa bıraktığı bireyin yazgısına hapsediyor kahramanlarını. Karadenizli bir anneyi canlandırırken bizleri ‘ikna edebilen’ bir performans sergileyen 90 yaşındaki Fransız aktris Tsilla Chelton, tartışılmaz biçimde “Pandora’nın Kutusu”nu sırtlayıp götüren en önemli unsur gibi duruyor. Ona eşlik eden Derya Alabora, Övül Avkıran, Osman Sonant ve Onur Ünsal da filmin ritmine ayak uyduran oyunculuklar sergiliyorlar. Ancak bu filmi çok ötelerde bir noktaya taşıyan asıl şey, Ustaoğlu’nun hayatla olan hesaplaşmamızı bir kez daha ve yoğun dramatik bir ‘duygu’yla önümüze getirmesi. Murat Özer

Birbirinden ünlü isimlerin son derece başarılı dublajları ve DVD’deki doyurucu ekstralar...

Nesrin Cevadzade ve Fırat Tanış, ayrı tonlardan, birbirlerini tamamlayan oyunlarla en büyük kozları “Dilber”in.

Jacques Besse imzalı görüntü çalışması, filmin ruhunu kusursuz yansıtıyor.

Çok fazla hafif bir film. Mesela çocuklar için herhangi bir mesajı veya derinliği yok!

Kendi içinde bütünlük arz eden filmin bir üçlemenin içinde anılması enikonu talihsizlik.

Filmin ortalarında yaşanan tempo sorunu, yapımı dört dörtlük olmaktan alıkoyuyor.

k 30 Ekim - 05 Kasım 2009 / arkapencere

33


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Saul Bass Sayfamızın tasarımına ilham veren büyük usta. Psycho, North By Northwest, Vertigo, Anatomy Of A Murder, Seconds, Alien, Goodfellas jenerikleri. Sinema tarihinin en ünlü sahnesi, Psycho’daki duş sahnesi. Phase IV... Nur içinde yatsın. 2 - İnan Temelkuran Altın Portakal kazanan en doğal insan. Ceket giymemiş, papyon takmamış, ne gam! Anlatacak hikayesi var, hayatın gerçekliğini sanatın gerçekliğine tercüme etme becerisi, samimiyeti... Tebrikler İnan. 34

k arkapencere / 30 Ekim - 05 Kasım 2009

3 - Marika Green Bresson’un unutulmaz Pickpocket’ının 16 yaşındaki tazesi. Dönemin tastamam dışında, ötesinde bir güzellik. 74’te Bee, yani Emmanuelle’in ilk kadın aşkı. Günümüzün yıldızlarından Eva Green’in de halası! 4 - Ada Murat Emir Eren ve Talip Ertürk’ün filmi bitti. Fragman üzerinde çalışıyor, vizyon tarihini bekliyorlar. İlk zombi filmi, laf aramızda, beklediğinize değecek gibi.

5 - Atilla Dorsay Sinema yazarı Rıza Kıraç, sinema yazarlığının duayeni Atilla Dorsay’la yaptığı söyleşiden, “Truffaut vs. Hitchcock” tadında bir kitap hazırladı. Dorsay hakkında bildiğiniz her şeyi unutun. “Atilla Dorsay: Sinemayı Yazan Adam”ı okuyun.


Çoğu film hayattan kesitler sunar. Benim filmlerimse pasta dilimleri! Alfred Hitchcock

Arka Pencere - Sayi 01  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you