Issuu on Google+

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

KAN DÖKÜLECEK!

KANLI TOPRAK SUİKAST ARABALAR 2 BEYAZPERDENİN EN GÖZDE OTOMOBİLLERİ DÜRÜST OYUN

19 - 25 AĞUSTOS 2011 / SAYI: 95


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

TRT’DEN TOSUN GİBİ BİR UYGULAMA VE AÇIKLAMA

G

öz estetiğine biraz düşkün, izleyeceği şeyin seviyesine biraz olsun kıymet veren Türkiyeli her birey için televizyon izlemek uzun süredir katlanılmaz bir deneyim. Özgünlüğünden, ‘el değmemişliğinden’ (siz bunu ‘makas değmemişliğinden’ diye okuyun) şüphe etmeden izleyebileceğiniz tek bir dizi, şov, program ve film kalmadı. Diğerlerini kim ne istiyorsa yapsın, bizim derdimiz burada elbette filmler. Kararları her geçen gün daha da pespayeleşen RTÜK diye bir ‘sansür kurulunun’ kılıcının insafına bırakılmış televizyonlar pek tabii yine ‘yollarını’ bulmayı başarıyorlar. Ne var ki, olan izleyiciye oluyor. Hele ki, televizyonda bir filmin karşısına kurulmuşsa, vay o kişinin haline! Mozaikler, biplemeler, kesilmiş sahneler derken, izlediğiniz film, film olmaktan çıkıyor. Gerçi, bu haftaki konumuz, kararlarıyla ekranları utanç verici bir mezbeleliğe dönüştüren RTÜK değil. Ahlakçılığın estetiğe galebe çaldığı bu çağın sefih bir maşası olarak RTÜK kuşkusuz çok daha uzun bir yazının konusu. Bu hafta konumuz TRT.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Geçen hafta “Tosun Paşa”nın TRT kurgusuyla 25 dakikalık bir kesintiyle, 55 dakika uzunluğunda bir garabete dönüşmesi çok konuşuldu. Ancak daha vahimi, tepkilerin akabinde TRT Basın Müşaviri Birol Uzunay’ın açıklamasıydı. Müşavirin açıklaması en iyimser bakışla ‘acınası’ydı: “Diğer programın yayına girmesi için orada 20-25 dakikalık bir sürenin kısalması gerekiyordu. Tüm filmi yayımlayıp sadece hamam sahnesini kaldırsak bu sansür olurdu. Ancak bahsedilen şey, filmin genelindeki 25 dakikalık kısaltmada 30 saniyelik bir sahne. Kesilen başka sahneler de var. Yani orada sansür yok, kısaltma var. Yayın planını oturtmak için yapılan bir kısaltma bu.” Uzunay herhalde bu açıklamayla filmi sansür maksadıyla kesmedikleri için şükran duymamızı bekliyor ama çok bekler! Doğrusu, bu cehalet tahsille bile olmaz! Çünkü bu ‘kısaltma’ uygulamasını bu şekilde gerekçelendirmek tahsilli bir cahilin bile akıl edemeyeceği bir çarpıklık. Yayın akışını film kısaltarak oturtmak tabureyi değil de piyanoyu kendisine çeken Temel’den farksız değil mi? Birol Uzunay’ın şahsında TRT’yi hem uygulamasından hem de bunu böylesine dahiyane bir şekilde gerekçelendirmesinden ötürü kutluyoruz! RTÜK tarafından televizyonda film izleme keyfi katledileli çok oldu. TRT’nin uygulaması ise hepsinin üzerine tüy diken bir olay. Buradan film zevkine hakikaten önem veren Arka Pencere okurlarına bir çağrıda bulunuyoruz: Televizyonda film izlemeyin!

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, ALİ ULVİ UYANIK, NİL KURAL, ŞENAY AYDEMİR, ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Suikast (The Conspirator); Arabalar 2 (Cars 2); Vampir Cehennemi (Stake Land); Her Yerde Aşk (Manuale D’Am3re).

17 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları.

18 TRENDEKİ YABANCI

İran sinemasının ustalarından Muhsin Mahmelbeaf’ın edebiyatçı yönünü açığa çıkaran romanı “Sultanlar Havuzu”na bir göz atalım.

20 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Az ama öz film çeken büyük usta Terrence Malick, 1973 yapımı ilk filmiyle bir başyapıta ulaşmıştı: Kanlı Toprak (Badlands).

22 ÖLÜM KARARI

Sinema tarihine silinmez damgalar vuran ‘arabalar’la 11 etaplık bir test sürüşüne hazır mısınız?

26 AİLE OYUNU

Dürüst Oyun (Fair Game/2010); Rango.

30 SAPIK

Geç Gelen Portakallar; Gelecek Uzun Sürer; Şimdiki Zaman; Romola Garai; Şeytanın Arabası (The Car).

k 19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam NİL KURAL The Man Who Knew Too Much (1934)

nilkural@gmail.com

SUİKAST ORİJİNAL ADI The Conspirator YÖNETMEN Robert Redford OYUNCULAR James McAvoy, Robin Wright, Kevin Kline, Tom Wilkinson, Evan Rachel Wood, Justin Long, Danny Huston, Alexis Bledel YAPIM 2010 ABD SÜRE 122 dk. DAĞITIM Tiglon (Bir Film)

Redford, Lincoln suikastı davasını anlatırken sakin bir tempoyu tercih ediyor. Bir önceki filmindeki ders veren tonun, yerini bu kez hükmünü açıkça belli etmeyen bir anlatıma bırakması olumlu. 6

k arkapencere / 19 - 25 Ağustos 2011

R

obert Redford, zamanının büyük bölümünü kurucusu olduğu Sundance Film Festivali’nin organizasyonuyla geçiriyor. Yönetmenliğe 1980’de “Sıradan İnsanlar”la (Ordinary People) başlamasına ve yönettiği ilk filmle En İyi Yönetmen dalında Oscar kazanmasına rağmen çektiği film sayısı düşünüldüğünde Clint Eastwood gibi hızla film çeken bir isim olduğu söylenemez. O zaman birkaç yılda bir yönetmen koltuğunda Robert Redford’un olduğu bir film izleme nedenimiz nedir, sorusunun cevabı Redford’un sorumluluk sahibi Amerikalı kimliğinde. Her daim sol bir görüşe mensup olan Redford, Amerikalı olma halleriyle ve özellikle de Amerika’nın politikasıyla ilgili yanlış gördüklerinin şevkiyle kamera arkasına geçiyormuş gibi gözüküyor. Bir önceki 2007 tarihli Redford filmi “Arslanı Kuzulara” (Lions For Lambs) didaktik tonu dolayısıyla sevilen bir film olmadı. Ama bu durum filmin politik mesajının önemli olduğunu değiştirmiyordu. Redford, ABD’nin Ortadoğu’daki işgallerini kıyasıya eleştiriyor, kuzular tarafından yönetilen aslan askerlerin boşu boşuna ölüme yollandığını söylüyordu. Redford bu filmde özellikle hükümeti topa tutuyordu ama Irak işgalini destekleyen, ortada bir şey yokken savaş çığlıkları atan medya da eleştirilerinden nasibini alıyordu. “Suikast” ise “Arslanı Kuzulara”ya göre daha az güncel bir konudan, ABD’nin ilk başkanı Abraham Lincoln'un suikastından bahsediyor. Daha doğrusu sonrasından, dava sürecinden… Ancak Redford bu davayı ilginç olduğu için seçmemiş. Film, ABD’nin kuruluşundaki bir mitten yola çıkıyor ama günümüz Amerikan adalet sistemi ve politikalarıyla ilgili çok şey söylüyor. Amerikan İç Savaşı’nda kritik bir rol üstlenen ve Amerikan tarihinin en önemli başkanları arasında bulunan Abraham Lincoln, dönemin başkan yardımcısı ve içişleri bakanıyla birlikte suikasta kurban gider. Bu komployu yedi adam ve bir kadının düzenlendiği iddia edilir. Davada suçlanan tek kadın, bir pansiyon işleten ve

suikastçılara ev sahipliği yapmanın yanı sıra suikastın planlandığı toplantılara da katıldığı söylenen Mary’dir (Wright). Askeri mahkeme sanıkları apar topar yargılamaya başlar. Abraham Lincoln’un politik düşüncelerine katılan ve İç Savaş’ta savaşan avukat Frederick Aiken (McAvoy) hiç istememesine rağmen Mary’nin savunmasını üstlenir. Başta kesin suçlu olduğu gözüyle baktığı Mary’nin suçlu olmayabileceğini fark eder. Ancak askeri mahkeme, savunmayı dinlemeye veya adil bir yargılama yapmaya niyetli değildir. Sanıkların bir an önce cezalandırılması istenir. Redford’un üzerinde durduğu mesele de 1860’larda başlayan ve ABD’nin iliklerine işlediğini ima ettiği bu adaletsizlik. Daha doğrusu kamuoyunu sakinleştirmek için alelacele, yalan yanlış sonuçlanan itham ve suçlu bulma süreci. Filme bu noktadan yaklaştığımızda, güncelliğini kavramak zor değil. 11 Eylül sonrası ABD’nin canının istediği ülkeleri işgal etmesi için bu ülkelerdeki nükleer silahların varlığına dair edilen birkaç cümle yeterli oluyor, medyanın da desteğiyle apar topar asker gönderiliyordu. Ortadoğu’dan toplanan bazı ‘teröristlerin’ sorgusuz sualsiz Guantanamo’ya sürüklenmeleri ve burada yaşanan adaletsizlik uzun süre dünya gündeminden düşmedi. Noam Chomsky’nin üzerinde durduğu gibi, Batılı birisi üzerinde asla uygulanmayacak bir infazın, Usame Bin Ladin söz konusu olunca dünyanın en doğal şeyiymiş gibi icra edilmesini de görmemek mümkün değil. “Arslanı Kuzulara”da Ortadoğu meselesine olan ilgisini ortaya koyan Redford, sanki bu meselelerin köklerini düşünmüş ve Lincoln suikastı davasını seçmiş gibi gözüküyor. Redford, senaryosu James D. Solomon’a ait olan bu hikayeyi anlatırken oldukça sakin bir tempoyu tercih ediyor. Bu da filmin anlatmak istediğiyle uyumlu. Redford’un bizim izleyici olarak Mary’ye bakışını paylaşmamızı istediği karakter avukat Frederick Aiken. Köleliğin kaldırılması için mücadele eden başkanın vahşice öldürülmesine ve suçluların bir an önce cezalandırılmasına biz de filmin başında Aiken


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Spielberg'in filminin Lincoln'e nasıl yaklaşacağını bekleyip göreceğiz ama Redford'un filminin Lincoln suikastına doğru tarafından yaklaştığına şüphe yok. 8

k arkapencere / 19 - 25 Ağustos 2011

gibi aceleci yaklaşıyor, onun Mary konusundaki peşin hükmüne katılıyoruz. Ancak serinkanlılıkla olayları sorgulamaya başlayınca, karakterin yolculuğuna ortak oluyor, adaletin doğru düzgün işlemesini istiyoruz. Redford’un bir önceki filmindeki ders veren tonun, yerini bu kez hükmünü açıkça belli etmeyen bir anlatıma bırakması ise olumlu bir gelişme… Mary’yi canlandıran Robin Wright ve geleceğin en önemli karakter aktörü adaylarından James McAvoy’un performansı öykünün inandırıcılığında önemli faktör olarak karşımıza çıkıyor. Lincoln’ün lider olarak yaptıkları, kişiliği ve öldürülmesi Amerikan tarihinde şüphesiz çok önemli. Ve Lincoln döneminde yaşananlar ABD tarihinin kırılma noktalarından biri. Ancak şu sıralar ABD’li sinemacıların Lincoln’e gösterdikleri ilginin zamanlanmasına parantez

açmakta yarar var. Nitekim Steven Spielberg de, Daniel Day Lewis’in Lincoln’u canlandıracağı bir filmin hazırlıkları içinde malum. Herhalde 11 Eylül’den beri dış politikada üst üste isabetsiz kararlar veren, dünyada haklı bir tepki toplayan ama kendisini eleştirme konusunda pek de gönüllü davranmayan ABD, belki de bir sorgulama sürecine giriyor ve 1860’lardaki bu kritik döneme bir daha bakmayı seçiyor denilebilir. Spielberg’ün filminin Lincoln’e ne açıdan yaklaşacağını bekleyip göreceğiz ama Redford’un filminin Lincoln suikastına doğru tarafından yaklaştığına şüphe yok.

Bütün bu politik dava içerisinde öykünün aile dramı yönü ihmal edilmiyor. Tom Wilkinson’ın canlandırdığı sağduyu temsili karakterin olaylardan erken çekilmesi üzücü.


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

ARABALAR 2

İ

lki gösterime girdiğinde PIXAR’ın yıldızı “Oyuncak Hikayesi”nin (Toy Story) YERİNİ alacağı tahmin edilen “Arabalar” (Cars) serisi, aradan geçen beş yılın ardından gösterime sokulan ikinci filmle böyle bir şeyin olamayacağını net biçimde göstermese de hissettiriyor. Seriyi başlatan 2006 yapımı filmde, şımarık yarış otomobili ‘Şimşek’ McQueen’in kapana kısıldığı küçük Radyatör kasabasındaki serüvenlerini izlemiştik. Buradaki başarı, arabalar kullanılarak ‘insani’ bir atmosfer ortaya konulmasındaydı. Alabildiğine sıcak, samimi bir yapının öne çıktığı film, her şeye rağmen “Oyuncak Hikayesi”nin gölgesinde kalıyordu ama umut vaat ediyordu en azından. 2008’de hayata veda eden büyük aktör Paul Newman da ‘Doc Hudson’ karakterini seslendirerek son işini yapmış oluyor ve yapıma yadsınamayacak bir katkıda bulunuyordu. Birçok doğru bileşenin bir araya gelmesiyle vücut bulan bu proje, yediden yetmişe herkesin izleyebileceği, kendine yakın bulacağı bir seyirlik oluyordu sonuçta. Seriye dönüştürülmesi için geç bile kalınan “Arabalar”ın ikinci halkasıysa orijinalinin açtığı yoldan ilerlemeyi başaramıyor ne yazık ki. Buradaki başarısızlığın temel sebebi, ilkinin insani motivasyonunun bir miktar törpülenerek işin aksiyon boyutuna meyledilmesi bize sorarsanız. James Bond filmleriyle Steve Carell’in oynadığı “Akıllı Ol” (Get Smart) arasında bir yerlere konuşlandırılabilecek hikayesine “Hızlı Yarışçı Speed Racer” tadında yarış sahneleri ekleyerek tadı tuzu olmayan bir ‘çorba’ya dönüşen film, ‘temiz yakıt’ merkezli mesajlarını yansıtırken de pek inandırıcı olamıyor doğrusu. İkinci hikayede, McQueen’i uluslararası bir yarışta görüyoruz. Allinol adlı çevreci bir yakıt kullanılarak yapılacak bu yarışın, ‘kötü arabalar’ın arka planda uygulamaya koyduğu ‘şeytani’ bir planın parçası olduğunu tespit ediyoruz ilerleyen dakikalarda. McQueen’in en yakın arkadaşı ‘çekici kamyon’ Mater’sa bu hikayenin başrolüne oturuyor, asıl kahramanı gölgeliyor. Araya İngiliz ajanların da girmesiyle karmaşanın göbeğinde

buluyoruz kendimizi... “Arabalar 2”nin üç boyut destekli serüveninin ‘kötüler’ kanadını oluşturan arabaların, Doğu Alman yapımı Zündapp başta olmak üzere ‘soğuk savaş’ kalıntıları olması, çok da masum bir tercih gibi görünmüyor. Hele ki daha çok çocuklar için üretilmiş böylesi bir filmde. ‘Çevreci yakıt’ mesajını vermek için bu yöntemin seçilmesinin filme pek yarar getirdiği de söylenemez. Benzini su gibi içen taşıtların çoğunun Amerikan yapımı arabalar olduğu düşünüldüğünde, burada bir garabetten söz etmek de yanlış olmaz sanırız. İşin aksiyon ve zorlama mesaj boyutundan vazgeçip, McQueen ile Mater'ın dostluğuna ağırlık verilse, “Arabalar 2”nin ilk filmi aratmayacak bir yöne gideceği açıkken, yapılmaya çalışılanın filmi ‘yorucu’ ve ‘gereksiz’ bir platforma çektiği gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Özellikle onca ‘hareket’in sonucunda elle tutulur bir şey bulamayınca düş kırıklığımız daha da büyük oluyor. Mater’ın karakteristik hamleleriyle bir miktar kendini kurtarmaya çalışan film, onun ‘ajan oyunu’ndan sıyrıldığı anlarda toparlanır gibi oluyor. Her daim ‘kendisi gibi görünmeyi’ deneyen bu karakter, filmi ayakta tutan tek unsura dönüşüyor. Onun cehaletinden beslenen kimi sahneler, bu tür bir filmin amaçlarından biri olması gereken ‘komik’ faktörünü de harekete geçiriyor. Ama bunların da hikayenin geneline yayıldığını söylemek zor. Larry the Cable Guy’ın seslendirme kadrosunun yıldızı olduğuysa tartışılmaz. Aktör, Mater’ı seslendirirken olanca ‘gevşekliğiyle’ yaklaşıyor karaktere ve ‘serbest vezin’ bir çalışma gerçekleştiriyor. Michael Caine’i ‘ajan Finn McRoket’in sesi olarak dinlemek de filmin başarısızlığını törpüleyen unsurlardan. John Turturro’nun Francesco Bernoulli’deki katkısından da bahsedilebilir. Dublajlı versiyonda onu Cem Yılmaz’ın seslendirdiğini de hatırlatalım.

Mater’ın Japonya’da tuvalete girdiği sahne, başlı başına bir çizgi film olabilecek kadar keyifli, eğlenceli. Filmin bütününe yayılan ‘ilerleyememe’ hali, tatminsizlik duygusunun bir an bile olsun giderilememesinin temel müsebbibi.

ORİJİNAL ADI Cars 2 YÖNETMEN John Lasseter seslendirenler Larry the Cable Guy, Owen Wilson, Michael Caine, Emily Mortimer, Eddie Izzard, John Turturro YAPIM 2011 ABD SÜRE 106 dk. DAĞITIM UIP

Buradaki başarısızlığın temel sebebi, ilkinin insani motivasyonunun bir miktar törpülenerek işin aksiyon boyutuna meyledilmesi bize sorarsanız. 19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere k

11


ALİ ULVİ UYANIK Çok Bilen Adam ali.ulvi.uyanik@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

VAMPİR CEHENNEMİ

B

eyazperdenin en ünlü ilk vampiri, “Drakula” Bela LugosI 1956'DA öldüğünde uyuşturucu madde bağımlısı, akli dengesi bozuk, tabutun içinde yatıp cenaze arabasıyla dolaşan bir ‘meczup’tu. Bu not, yarattığı kişiyle bütünleşmiş bir yaratıcı oyuncunun trajedisi denli, Bram Stoker’ın, oluşmasına ‘Gothic’ romanı ile büyük katkıda bulunduğu vampir mitindeki ‘kalbin önemine de’ işaret etmektedir: Buruk, yalnız, aşkına cinsel çekiciliğini sunarak ölümsüzlük vaat etmesine karşın boş, bomboş bir kalp. Yazık ki, bir vampiri öldürmek için de o kalbi fiziksel olarak bir kazıkla delmek zorundasınız. Oysa önüne çıkan her canlıyı ısırıp kopararak paramparça eden zombileri etkisiz kılmak, hastalığın merkezi olan beyni dağıtmakla mümkün. İşte “Vampir Cehennemi”ni, korkunun alt kollarını sentezleyen bir hikaye olmasına karşın, ağır bir dram olarak görmemin nedeni ‘kalp’te saklı… Bir tür kıyamet sonrası dünyadaki vampir istilası yayılıp, insanlar sakil güvenli bölgelerde kümeleşirken, gizemli bir vampir avcısı olan Mister ile anne ve babasının saldırıda öldürüldüğü gece yanına aldığı Martin’in kuzeye doğru yol alırken temas ettikleri de bu ‘kalp’. İki antikahraman, kısa bir süre önce birilerinin sevgilisi, arkadaşı, anne-baba, evladı olan ve giderek vahşileşip zor öldürülen vampirlerin kalplerine kazıklar saplarken, karşılarına çıkan her üzgün, yardıma muhtaç insana da yardım etmeye çalışırlar. Tecavüz mağduru yaşlıca rahibe (“Top Gun”un nefes kesici sarışını Kelly McGillis’i bu denli hızlı yaşlanmış görmek tuhaf hissettirdi), hamile bir genç kadın, tutsaklıktan kurtardıkları eski asker zenci gibi… Geçmişi hakkında konuşmayan Mister -belli ki- kötü anıları yüklemiştir de yüreğine, yeniyetme Martin (Connor Paolo), bu umut yolculuğunda, bir kalbin sıcaklığını hissetmeye çalışır. Jim Mickle, Manhattan’daki bir apartmanda sıkışıp kalan bir avuç kiracının, farelerce yayılan bir virüs marifetiyle mutasyona uğrayan saldırgan insanlardan korunma mücadelesini, kamera

arkasındaki teknik adamlığından gelen yetkinliği sayesinde izleyeni ruhsal olarak atmosferin içine kilitleyen bir görüntü estetiğiyle anlattığı “Mulberry Sokağı”ndan (Mulberry Street) tanıdığımız bir ‘bağımsız’. O filmde hem oyuncu, hem de senaryo ortağı olarak çalıştığı Nick Damici’yle (Mister) bu ikinci yönetmenliğinde de aynı şekilde işbirliği yapmış. Gerçekten de, yapım ortağı şirketlerden birine adını da veren bu “Off Hollywood” tarzında, bir yol filmi boyunca ezberlediğimiz öykü çizgisi sık sık beklenmedik kesintilerle gerçeklik sapaklarına dönüyor; dramatik yapı, ucuz korku numaralarına asla prim vermiyor. Mickle, küresel felaketten sonra, ilkelleşmiş, sanayi ve tüketim malları artıklarıyla estetiği tamamıyla yok olmuş yollar, kasabalar, evler, dükkanlar boyunca bugüne işaret ediyor; bugün görüp algıladıklarımızı kazıdığımızda altından çıkacak matlıkla, yaldız kalıntılarına ulaşıyor. En tehlikelisinin vampirler değil, film boyunca kötülüğü temsil eden bir tarikat aracılığıyla ‘aldatanlar’ olduğunun altını çiziyor. Zaten işte öykü boyunca ‘kalpleri delinerek’ zararsız hale getirilen kurbanlarla, ‘kalpleri kırık’ karakterlerini aynı kader çizgisinde birleştirirken, ‘aldatanları’ ayrı tutuyor. Onlar, şimdi de her yanımızda: Kapitalistler, din simsarları, politikacılar… Yani bazı vampirler gibi giderek sertleşip zombileşenler ki, o zaman beyne de bir darbe gerekiyor. Filmin bana göre dram olması da, bu denli anlam yüklememle koşut ama zaten iyi bir filmin de çağrışımları alabildiğinedir, değil mi? Kaldı ki, görsel olarak da tüm o kirli, ‘soğuk’ renkleriyle, koyu kırmızı vahşetiyle ve ilginçtir, ‘kıyamet öncesi zenginliği’ anımsatması için belki, özellikle kullanılmış mor ve tonlarıyla etkisi altına alıyor… Yaylılarla ‘ağır bir şiirsellik’ yakalamış besteci Jeff Grace imzalı özgün müzik de keza.

Düşük bütçeye rağmen makyaj etkilerinde harikalar yaratan G&S Effects’in iki genç ortağı: Brian Spears ve Pete Gerner. Bir bölümde yer alan ‘plan-sekans gösterisine’ gerek yokmuş aslında!

ORİJİNAL ADI Stake Land YÖNETMEN Jim Mickle OYUNCULAR Connor Paolo, Nick Damici, Kelly McGillis, Michael Cerveris, Danielle Harris YAPIM 2010 ABD SÜRE 98 dk. DAĞITIM M3 (Kalinos)

Film, kirli, 'soğuk' renkleri, koyu kırmızı vahşetiyle ve belki de 'kıyamet öncesi zenginliği' anımsatması için kullanılmış mor ve tonlarıyla etkiliyor. 19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere k

13


ŞENAY AYDEMİR Çok Bilen Adam aydemirsenay@yahoo.co.uk

The Man Who Knew Too Much (1934)

HER YERDE AŞK

A

çıkçası “Her Yerde Aşk” vizyona girene kadar, bu filmin İtalya’da hiç de azımsanmayacak bir hasılat elde eden bir serinin devamı olduğu konusunda fikir sahibi değildik. Ama ilki 2005 yılında vizyona giren “Her Yerde Aşk”, 20 milyon doların üzerinde bir gişe hasılatı bırakınca ikincisi gecikmemiş. 2007’de gösterime giren ikinci film daha başarılı: 27 milyon dolar. Bu hafta Türkiye’de de “Her Yerde Aşk” adıyla vizyona giren film ise o kadar şanslı değil. Bu yılın başlarında gösterime giren yapım 9 milyon dolarda kalmış. Üstelik ikinci filmde de rol alan Monica Bellucci’nin yanına bu kez Robert De Niro da eklenmiş olmasına rağmen... Belli ki bu ikilinin yüzü suyu hürmetine, salonların bu sakin günlerinde, Türkiye’de gösterim şansı buldu. “Her Yerde Aşk” daha öncekiler gibi aşkın çeşitli hallerini anlatan birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor. İlk öyküde, evlenmek üzere olan hırslı avukat Roberto (ikinci filmde de rol alan Riccardo Scamarcio), golf sahası yapılması planlanan bir araziden çıkmakta direnen huysuz bir ihtiyarı ikna etmek için şirin bir sahil kasabasına geliyor. Amacı işini bir an önce bitirip geri dönmek. Fakat bir yandan kasaba halkının, öte yandan da tanıştığı genç ve güzel Micol’un sıcaklığı onu bir süre bu şirin beldede tutuyor. İkinci hikaye de ise şöhretli bir televizyoncu olan Fabio (serinin üç filminde de yer alan Carlo Verdone canlandırıyor), bir partide tanıştığı güzel ama sorunlu Eliana ile kaçamak yapıyor. Ama bu kaçamak onun yirmi yıllık evliliğini daha da önemlisi hayatını sorgulamasına giden bir kapıyı da aralıyor. Son hikayede ise karısından boşandıktan sonra Roma’ya yerleşen Amerikalı sanat tarihi profesörü Adrian’ın (Robert De Niro) en iyi arkadaşının kızı Viola’ya (Monica Bellucci) aşık olmasını ve ikinci bahar yaşama çabalarını izliyoruz. Yönetmenlik koltuğunda diğer iki filmde olduğu gibi Giovanni Veronesi’nin oturduğu filmi ele alırken, onun izlediği yolun tersinden gitmekte yarar var. Yani parçadan bütüne gitmek yerine, biz

bütünden parçalara doğru ilerleyelim. Öncelikle ilk iki bölümde ‘dokunaklı’ bir öykü bulmak zor. ‘Dokunaklı’dan kastettiğimiz kuşkusuz, duyguları harekete geçirmesi değil. Ciddi senaryo problemleri, kötü yazılmış diyaloglar ve abartılı oyunculuklar fazlasıyla karikatürize bir mizansen ortaya çıkarıyor. İlk öykü, biraz da çekildiği coğrafyanın sunduğu muhteşem görüntülerin etkisiyle biraz kurtarsa da ikinci öykü bu eksiklerden fazlasıyla nasibini almış. Dolayısıyla bu bölümün finalinin duygusunun seyirciye geçtiğini söylemek zor. Son bölüm ise daha derli toplu. Bunda ilk iki bölüme göre hikayenin biraz sakinleşmesinin ve Robert De Niro’nun dingin oyunculuğunun payının büyük olduğunu söylemeden geçmeyelim. Birçok filminde İtalyan karakterleri canlandırmasıyla meşhur usta oyuncu, bir tür inziva hayatı yaşamaya başlamış karakterin, Viola’nın gelişiyle canlanışını ve hayatını yeniden kurma heyecanıyla doluşunu abartmadan yansıtıyor perdede. Filmin bir diğer ağır topu Monica Bellucci ile karşılıklı oynamalarının da bu bölümün diğerlerinin bir adım önüne çıkmasında etken olduğu su götürmez tabii ki. Malum, İtalya ile aşk birbiriyle fazlasıyla özdeşleşti. Üstelik İtalyan sinemacıların da bu meseleye fazlasıyla kafa yorduğunu söylemeden geçmeyelim (“Benim Adım Aşk” ve Ferzan Özpetek filmleri) hatta İranlı usta Abbas Kiarostami bile “Aslı Gibidir”i (Copie Conforme) çekmek için İtalya’yı tercih etmişti. Türkiye sineması bile “Sinyora Enrica İle İtalyan Olmak”la konuya el attı. Ama “Her Yerde Aşk”ın yeni bir şey söylediğini söylemek zor. Tamam ‘aşkın yaşı yoktur.’ Tamam ‘aşkın binbir türlü hali vardır.’ Ama öyle anlaşılıyor ki, filmin senaryolarına da el atan Giovanni Veronesi’nin bu meseleye dair anlatacak orijinal fikri kalmamış. Onun için de “Sinemanın hakkı üçtür” diyelim.

ORİJİNAL ADI Manuale D'Am3re YÖNETMEN Giovanni Veronesi OYUNCULAR Monica Bellucci, Robert De Niro, Riccardo Scamarcio, Michele Placido, Laura Chiatti, Valeria Solarino YAPIM 2011 İtalya SÜRE 125 dk. DAĞITIM M3 Film (Mars Production)

En derli toplu olan son bölüm. Bunda ilk iki bölüme göre hikayenin biraz sakinleşmesinin ve De Niro'nun dingin İlk öykünün geçtiği Toskana, güzelliğiyle ‘ölmeden önce görülmesi gereken yerler’ listesinde kendisine sağlam bir yer ediniyor. oyunculuğunun payının Üç öyküde de erkekler ‘işinde gücünde’ ve ‘sıradan insanlar’ olduğunu belirtelim. olarak tabir edilirken, kadınların ‘arıza’ olması rahatsız edici. 19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere k

15


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

ARABALAR 2

HER YERDE AŞK BİLGEHAN ARAS

UYANIK

ARABALAR 2

HH

HHH

HER YERDE AŞK

ARPAÇ

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

VAMPİR CEHENNEMİ MURAT ÖZER

HH

OKAN

SUİKAST BURAK

GÖRAL

ALİ ULVİ

BURÇİN S.

YALÇIN

HH

HH

HH

SUİKAST

HHH

HHHH

HHHH

HHH

VAMPİR CEHENNEMİ

HHH

HHH

HHHH

AKILALMAZ

HHH

HHH

HHH

HHH

HHHH

ANNELER GÜNÜ

HH

HHH

HHH

AŞIRICILAR

HHHH

HHHH

HHHH

H H H H H

AŞKIN SESSİZLİĞİ HH

H

HH

İMKANSIZIN ŞARKISI

HHH

HH

HHH

HHH

HHHH

KANIMA GİR

HHH

HHH

HHHH

H

H

HHH

HHHH

KARA BÜYÜ KAZANANLAR KULÜBÜ

HHH

HHHH

HHH

İBLİS HHH

HH

HH

KRAL HENRY

HHHH

MAYMUNLAR CEHENNEMİ: BAŞLANGIÇ

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

ÖLÜMÜNE KAÇIŞ

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

PATRONDAN KURTULMA SANATI

HHHH

HH

HHH

HHH

RUHLAR KASABASI

HH

HH

SAKLI RUH

H

H

HHH

HHH

HH

HHH

ŞİRİNLER

HH

HHH

ULTRA MEGA SÜPER KAHRAMAN ÜÇ

HH

HHH

HHHH

HHH

HHH

H H H H H

YAŞAMIN RİTMİ

HHH

HHH

HHH

DÜRÜST OYUN

HHH

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

RANGO

HHH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere

17


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

ALLAH’IN HER GECESİ SİNEZENÎ

18

arkapencere / 19 - 25 Ağustos 2011 k


İran sinemasının en parlak temsilcilerinden Muhsin Mahmelbeaf, aynı zamanda 26 roman ve hikayeye imza atmış başarılı bir yazar. İlk basımı 1992’de yapılan “Sultanlar Havuzu” ise dilimize çevrilmiş tek romanı.

İ

ran sinemasının uluslararası çaptaki ağır toplarından, hayatımda gördüğüm en sade, en çarpıcı ve gerçekçi FİLMLERDEN biri olan “Selam Sinema”nın (Salaam Cinema; 1995) ve her biri İran’a özgü lezzetler barındıran “Seyyar Satıcı”nın (Dastforoush; 1989), “Bisikletçi”nin (Bicycleran; 1987), “Aşk Zamanı”nın (Nobat e Asheghi; 1990), “Bir Zamanlar Sinema”nın (Nassereddin Shah, Actor-e Cinema; 1992) yönetmeni Muhsin Mahmelbeaf, aynı zamanda 25 kadar hikaye kitabı ve romana da imza atmış, çok yönlü bir sanatçı. Kaleme aldığı onca şeye rağmen Türkiye’de yazarlığıyla pek tanınmayan Mahmelbeaf’ın dilimize çevrilmiş tek romanı olan “Sultanlar Havuzu”nu yıllar önce, sanırım henüz hiçbir filmini seyretmemişken bir sahaftan satın alıp okumuş ama doğrusunu söylemek gerekirse redaksiyon sorunları nedeniyle pek bir şey anlamamıştım. Geçenlerde kütüphanemi kim bilir kaçıncı kez altüst ederken gözüme çarpan bu unutulmuş kitabı tekrar okudum ve zor da olsa Mahmelbeaf’ın edebi dünyasına bu kez girebilmeyi başardım. Yeri gelmişken belirteyim, yazaryönetmenin adını neredeyse beş on farklı biçimde yazmak mümkün. İngilizce kaynaklarda çoğunlukla Mohsen Makhmalbaf olarak geçiyor. Türkçede ise genellikle Muhsin Mahmelbaf tercih ediliyor. Bu yazıda zorunlu olarak elimdeki kitabın kapağına uymak ve Muhsin Mahmelbeaf demek durumundayım. Mahmelbeaf’ın 1984’te yazdığı 130 sayfalık “Sultanlar Havuzu”nun ülkemizdeki ilk basımı, Ç. Yakup Aslan’ın çevirisiyle 1992’de Dünya Yayıncılık tarafından gerçekleşmiş. İkinci basım 1997’de, bu kez “Sultan Havuzu” olarak yapılmış. Okurları 1960’lı yılların başındaki İran’a, iktidardaki Şah Rıza Pehlevi’nin dinci ya da sosyalist-komünist ayrımı yapmadan

muhalifler üzerindeki baskısını tüm şiddetiyle sürdürdüğü, gizli polis teşkilatı SAVAK’ın işkencehanelerinde binlerce insanın ölmekte olduğu ülkeye götüren romanda İzzet Saadet adında, yoksul ve talihsiz bir kadınla tanışıyoruz. Kocası Tahir ölmüş, küçük oğlu Hüseyin de hastalanıp ölecek olan İzzet Saadet, hayatının bir yanı hep topallayan, acıları kucaklayan, gönlü hiçbir zaman rahat bulmayan, sahipsiz, kimsesiz, gündelik işlerde kazandığı üç beş kuruşla yaşama tutunmaya çalışan bir kadın. Hayat onu o kadar zehirlemiş ki Mahmelbeaf onu “Artık hiçbir zehir tesir etmiyor” diye tanımlıyor. İzzet Saadet için “Allah’ın her gecesi, sinezenî”… Yani acı içinde göğsünü yumruklamayla geçiriyor günlerini. Birkaç akrabası dışında pek kimseden yardım görmeyen, çıkarcı esnafların her türlü kazığını yiyen İzzet Saadet, karısı ölmüş, küçük bir oğlu olan Hadim adında adamla evleniyor ve biraz olsun huzur buluyor. Ama Hadim’in, Şah’a karşı mücadele eden bir grubun bildirilerini dağıtan dindar bir militan olduğunu öğrenince de korkmaya başlıyor. Karı koca arasında şöyle bir konuşma geçiyor: - Ben iyi anladım ne yaptığını. Bir avuç taalı hayaller kuran adamla devlete karşı gelmek istiyorsunuz. Ama hiçbir şey yapamayacağınız daha baştan bellidir. Bir tarafta devlet ve arsız, duygusuz halk, diğer tarafta sen, bizim molla, Şeyh Abbas ve birkaç kişi daha. Bu birkaç kişinizi de tutacaklar, hanım ve çocuklarınızı perişan edecekler. - Biz durmadan sayımızı artırıyoruz. Bu dağıttığımı gördüğün bildiriler de halkın uyanması içindir. - Benim de okumam-yazmam olsaydı bir

bildiri yazar, kadınlar arasında dağıtırdım. Ta ki siz kendini beğenmiş zalim erkeklerle hesaplaşsınlar diye… İyi bir zorbalıktır ki biz kadınları arkanızdan sürüklüyorsunuz. Belki de canım bu işleri yapmak istemiyor. - Sen henüz bir iş yapmış değilsin ki. Şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda Hadim yanında taşıdığı tabancayı yakalatınca ikisi de korkunç işkencelerden geçiyor ama hamile olan İzzet Saadet, çocuğunu dünyaya getirmeyi başarıyor. Roman şu satırlarla sona eriyor: “Uyudum. Ne büyük bir bağ, ne güzel bir güneş Rabbim… Vesselam.” Romanın adı, Kum şehri yakınlarındaki, ‘düz ovada uzanan, kokuşmuş, bembeyaz bir bataklık’tan, bataklığa dönüşmüş, yakıcı bir tuz gölünden geliyor. ���Sultanlar Havuzu’ olarak anılan bu yer, aslında bir ölüm alanı, Şah’ın helikopterlerinden diri diri atılan insanların mezarlığı. İran halkının Şah’a karşı mücadele yıllarında, son derece amatörce de olsa kendisi de silahlı bir grup kuran ve uzun yıllar hapis yatıp işkencelerden geçen Muhsin Mahmelbeaf, bu süreci Hamid Dabaşi’nin “İran Sineması: Geçmişi, Bugünü Ve Geleceği” (Agora Kitaplığı, çev: Barış Aladağ-Begüm Kovulmaz, 2004) adlı kitapta yer alan uzun söyleşide ayrıntılı biçimde anlatır. “Sultanlar Havuzu” ise “Bu harap olmuş memlekette ecnebilerin canlarının her istediğini yapabildiklerine” şaşıran, bu duruma bilinçli ya da bilinçsiz olarak karşı çıkan yoksul insanların dramını sunuyor. Dilerim, Mahmelbeaf’ın birkaç roman ve hikayesini daha okuma fırsatı buluruz. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere k

19


BURÇİN S. YALÇIN AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

KANLI TOPRAK Terrence Malick’in, sonradan pek çok filmde taklit edilecek 1973 yapımı suç filmi “Kanlı Toprak” (Badlands), derin Amerika’daki çıkışsızlıktan, eline silah alıp amaçsızca insanları vurarak kurtulmaya çalışan genç bir adam ve ona aşık kızın öyküsünü anlatıyor.

K

lasik Amerikan sineması uzun SÜRE kahramanlarını ahlakİ OLARAK sevilebilir, KABUL EDİLEBİLİR, kısacası özdeşleşilebilir biçimde inşa etti. Bu, aksi düşünülemeyecek denli sarsılmaz bir kaideydi. Suç işleseler bile eylemlerine elle tutulur nedenler bahşedilirdi. Kahramanımız bir suçlu ise, onu en duygusuz, sorumsuz haliyle tasvir etmek akıl alır şey değildi. Haliyle, hakiki suçlular salt kötülük üzerinden tasvir edildi, dilsizleştirildi ve o yüzden beyazperdede uzunca bir süre stereotip olarak salındı. Perdede bir (anti) kahraman olarak keyfe keder cinayetler işleyebilmeleri için ise “Kanlı Toprak”ı beklemeleri gerekti. Amerikan sinemasının hayata eli kanlı suçluların gözünden bakmayı akıl ettiği, onlarla empati kurduğu, onların da duyguları olduğunu hatırladığı milat olarak daima Arthur Penn’in 1967’de çektiği “Bonnie Ve Clyde” (Bonnie And Clyde) gösterilir. Doğrudur, Penn’in filmi o güne kadar baş aşağı durmuş gangster sinemasını tersyüz ettiği gibi, arkasından gelecek bu türe mensup filmlerin de önünü açmıştı. İşte Penn’in başyapıtının öncülük ettiği bu filmlerden biri de, felsefe eğitimi görmüş, serbest gazetecelikle meşgulken sinemacılığa soyunmuş 29 yaşındaki Terrence Malick’in ilk yönetmenlik çalışması “Kanlı Toprak”tı. Malick’in filmi 1950’lerin sonunda derin Amerika yollarında ortalığı kana bulayan genç bir adam ile sevgilisinin gerçekten yaşanmış öyküsünü temel alıyordu. Malick yasal sıkıntılar yaşamamak için kahramanlarının adını değiştirdi ve çiftin öyküsünü sonradan -şimdilik beş filmlik- filmografisinin alametifarikasına dönüşecek temalar ve

stilleriyle donattı. Karşımıza çıkan, perdede amaçsızca işlenen cinayetlere rağmen izleyene tuhaf bir keyif veren, Amerikan taşrasının uçsuz bucaksız arazilerini mekan belleyen pastoral bir suç şaheseriydi. Kuşkusuz, aldığınız keyfin temelinde, yönetmenin bizi Amerikan peyzajında çıkardığı şiirsel yolculukla aykırı bir uyum içindeki kahramanlarının yarattığı estetik yatıyordu. Cehaletleri ve sorumsuzlukları öylesine aşırı bir vurdumduymazlıkla sarmalanmıştı ki, ikisine sempati beslediğiniz bir sırada gözünüzü faltaşı gibi açtıracak bir eyleme imza atabiliyorlardı. Kısacası, “Kanlı Toprak”la Malick, başını “Bonnie Ve Clyde”ın çektiği ‘60 ve '70’lerdeki anti-kahramanlar galerisine, öncülünün önünde saygıyla eğilir bir üslupla, eşi benzeri bulunmaz bir çift ekliyordu: Kit (Martin Sheen) ve Holly (Sissy Spacek)... Kit ve Holly’nin tanışmaları Bonnie ve Clyde’ınkini andırır; ilginçtir, filmin kapanış jeneriğinde Malick’in şükranlarını sunduğu isimlerden biri de zaten Arthur Penn’dir. Annesini çok küçükken kaybetmiş ve babası tarafından da sanki bir kenarda unutulup kalmış Holly, kendisine cüretkar bir gözükaralıkla yaklaşan çöp toplayıcısı Kit’e hemencecik vurulur. Vurulmakla kalmaz, henüz kişiliği yerleşmemiş bir ergen olarak bu adamın güdümüne giriverir. Babasını öldüren adama öfkesi yalnızca birkaç saniye sürer. Malick, kahramanları üzerinden müthiş karakter tahlilleri yapar. Kit ve Holly’yi 1950’ler Amerika’sının idealize halinin üzerindeki cilayı kazımak ve Amerikan taşrasının pasını teşhir etmek için kullanır. Kit, filmde birkaç kez 1950’lerin simge aktörü James Dean’e benzetilir. Aslında ikisi arasında böyle bir benzeşim kurmak manidar durur

çünkü Kit de Dean gibi bir ‘özyıkım’a doğru gittiğinin farkındadır. Finalde onu polis yakalamaz, o kendisini polise teslim eder. Doğaya meftun bir yönetmen olarak enfes manzara resimleri çizer Malick. Filmlerinde doğanın kusursuz güzelliğinin ortasında insanın hoyrat yıkıcılığını teşhir eden yönetmen, bu tezattan düşündürücü bir tablo yaratır. Her filminde olduğu gibi, doğa burada da ana kahramanları kadar, belki onlardan da önemli bir konumdadır. Tabiat Ana, onlara karşı son derece anaçtır. Malick doğanın fedakarca ‘vericiliği’ ile insanoğlunun bencilce ‘alıcılığı’nı işte bu zıtlık sayesinde çarpıcı kılar. Bu resimlerin üzerine döşediği müziklerle de atmosferini lirik kılar. Özellikle Carl Orff’un Gassenhauer’ini çaldığı sahnelerde kahramanlarını adeta doğanın koynuna sokar. Tüm Malick filmleri insanoğlunun medeniyet adına yaptığı katliamları, uygarlık uğruna elini buladığı vahşilikleri teşhir etme peşindedir. Kit ve kuyruğu gibi peşinde dolaştırdığı Holly, Malick sinemasının Adem ile Havva’sıdır bir bakıma: Hayattan zevk almak için günah işlemek zorundadırlar. Yine de, finalde kahramanına bir selam çakar Malick. Holly’nin içsesi bize sonlarını şöyle aktarır: “Kit ve ben Güney Dakota’ya götürüldük. Onu bir hücreye kapattılar ki, diğer tutuklularla takılma şansı olmasın diye. Gerçi hepsinin, özellikle de katillerin ondan hoşlandıklarından emindi. Bana gelince, beni gözaltına aldılar. Beni savunan avukatın oğluyla evlendim. Kit, karar okunurken mahkeme salonunda uyuyakaldı. Elektrikli sandalyede idama mahkum edildi. Altı ay sonra, ılık bir ilkbahar gecesinde idam edildi. Ölmeden önce bedenini bilime bağışlamıştı.” Kit ancak öldüğünde insanlığa faydalı olur. 19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere k

21


ÖLÜM KARARI KEMAL EKİN AYSEL (Rope, 1948)

OYUNCULARDAN BAŞROLü ÇALAN UNUTULMAZ 11 OTOMOBİL

1

“Araba Sevdası” özellikle Amerikan filmlerinde gerçek olur. Kimi otomobiller, oyuncuların önüne geçip bir filmin demirbaşı hâline gelir. Haftanın animasyonu “Arabalar 2”den yola çıkarak, beyazperdenin akıldan çıkmayan otomobillerini listeledik.

R

ECAİZADE MAHMUT EKREM'İN MEŞHUR ROMANI "ARABA SEVDASI" JÖNTÜRK GEÇİNEN BİR ADAMIN SON MODEL AT arabasıyla eşe dosta hava atıp farkında olmadan kendini küçük düşürmesini anlatır. Yazar ileri görüşlüymüş belli ki. Bugün otomobil, insanın en çok değer verdiği aksesuarlarından biri. Zengin olan adamların bile önce arabalarını sonra karılarını değiştirdiği çağda önemli bir statü sembolü. Fetişleştirilmeye çok müsait otomobiller, özellikle otomobil sanayisinin beşiği sayılabilecek Amerika'da ve Amerikan sinemasında hep gözbebeği oluyor. Bu yazın Pixar animasyonu "Arabalar 2"nin vizyona girmesiyle, geçmişe dönüp Amerikan sinemasında iz bırakmış, kimi zaman filmin ve oyuncuların bile önüne geçip birer arzu nesnesine dönüşmüş otomobillerin izini sürdük.

22

arkapencere / 19 - 25 Ağustos 2010 k

1

DELOREAN DMC-12 (GELECEĞE DÖNÜŞ, 1985) Sinema tarihinin bir numaralı otomobili tartışmasız bu 'zaman makinesi'. Parlak metal renk gövdesi, buram buram 80'ler kokan futuristik tasarımıyla DeLorean Motor Company'nin kupon üretimi olan DMC-12 modeli, Robert Zemeckis'in filmde zaman makinesi olarak kullanmasıyla bir fenomene dönüştü. Aslında çelik kasası yüzünden epey ağır olduğu söylenen ve o yükü çekemeyen zayıf motoruyla düpedüz 'kötü' bir otomobil olan araç sırf bu film yüzünden az sayıda üretilmiş olmasına rağmen kapışıldı. Egzos niyetine konuşlanmış büyük panjurları, kasasını boydan boya sarmalayan, ışıklar saçan kabloları, kanatlı kapıları, içindeki dijital zaman göstergesi ve en önemlisi çalışmak için 1,2 gigawatt gerektiren akım kapasitörüyle unutulmaz olmayı başardı.

2

BATMOBILE (BATMAN, 1989) Batman'ın sayısız aracı içinde tasarımıyla en akla kazınan, aslında düpedüz kötü, uç derecede 'kitsch' bir film olan Tim Burton'ın "Batman"inin otomobiliydi. Filmde tasavvur edilen Gotham şehrinin mimarisi, 30'lu yılların gayet endüstriyel sanat akımı 'art deco'dan esinlenmişti. Hâliyle bu, Batmobile'in tasarımına da yansıdı. İnce uzun yapısı, gösterişli kıvrımları ve işlevsellikten çok şaşaaya dayalı dizaynıyla Batmobile perdede görünür görünmez filmde herkesten rol çalıyordu. Joel Schumacher'in iki sulu devam filmi iki farklı tasarım denedi, olmadı. Christopher Nolan'ın gerçekçi ve olgun Batman serisinde Batman'in kullandığı Tumbler göz doldursa da tankı andıran kaba saba yapısıyla 1989'dan gelen bu zarif tasarımın eline su dökemedi.


2

3

3

HERBIE (AŞK BÖCEĞİ, 1968) 1970'lerde tüm dünyayı kasıp kavuracak Volkswagen Beetle ya da ülkemizde bilinen adıyla Kaplumbağa çılgınlığını başlatan film "Aşk Böceği"ydi (The Love Bug). Beyaz renkli, üzerindeki 53 yarış numarasıyla, kırmızı mavi şeritleriyle tam bir yarış otomobili görüntüsü çizen fakat aerodinamik yapısıyla bırakın yarışı otoyola çıkması mucize olan Herbie, duyguları olan, küsüp barışan, insansı tepkiler veren ve metal kasasına rağmen mimikler sergileyebilen, alıngan ama yeri geldiğinde cevval ve bileği bükülmez bir yarış otomobiliydi. Film dünyada olduğu kadar ülkemizde de çok tutulup bir külte dönüşmüştü. Herbie de yediden yetmişe adı bilinen bir otomobile dönüştü. Ardından tam beş devam filmi çekilmesi, onun ne kadar çok sevildiğini ispatlıyor olsa gerek.

4

BLUESMOBILE (CAZCI KARDEŞLER, 1980) Komedi tarihinin sayılı filmlerinden biri olan "Cazcı Kardeşler"in çıkış noktalarından biri de bir filmde çekilmiş en büyük araba takip ve kaza sahnelerini çekmekti. Filmin son bölümüne damga vuran kaçıp kovalamacada o kadar çok araba telef oluyordu ki artık olay karikatürvari bir hâl alıyor ve sırf bu sebeple kahkahadan kırıp geçiriyordu. Bu kovalamacada ve tabii tüm macerada başrollerden birini de sanki bir süper kahramanın arabasıymış gibi 'Bluesmobile' diye isimlendirilen eski polis arabası alıyordu. Hapisten çıkan kardeşini almaya çalıntı gibi görünen fakat ikinci el satın alınmış eski polis arabasıyla almaya giden Joliet Jake sizi güldürmediyse, türlü badireler atlatan otomobilin en nihayetinde kendi kendine parçalanması güldürür.

4

5

5

FORD MUSTANG (GANGSTERİN KADERİ, 1968) Ford Mustang, modern spor otomobiller çağını başlatan otomobil olarak anılıyor. Gerçek bir klasik o. Hâlâ koleksiyonerlerin gözbebeği ve eskimeyen tasarımıyla yıllardır bir sanat eseri gibi el üstünde tutuluyor. Sinema da bu ikonik araçtan bol bol faydalanmış bir sanat. Serge Gainsbourg'un dahi adına bir şarkı yazdığı araba birçoğu için "60 Saniye"deki (Gone In Sixty Seconds) fetiş spor araba olarak biliniyor olabilir. Oysa "Gangsterin Kaderi"nde (Bullitt) karizma abidesi Steve McQueen'in kullandığı zeytin yeşili Ford Mustang filmlerde görüp görülebilecek tüm Ford Mustang'lerin ağababası sayılır. San Fransisco'nun dere tepe sokaklarında uçarak ilerleyen aracın görüntüsü bu film düşünülünce akla gelen ilk şey oluyor. Tabii sürücü koltuğundaki McQueen ile beraber!

19 - 25 Ağustos 2010 / arkapencere k

23


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

ECTO 1 (HAYALET AVCILARI, 1984) Aynen "Cazcı Kardeşler"in külüstür Bluesmobile'i gibi, bir başka komedi filmi "Hayalet Avcıları" da külüstür bir otomobil kullanmasına rağmen unutulmaz olmayı başarıyordu. Belki keramet Dan Aykroyd'dadır, kim bilir? New York'un hayalet sorununa sanki bir fare ilaçlama firmasıymış gibi çözüm üretmeye kalkan bir grup uyanık bilim adamı, bütçesizlikten olsa gerek, devriye arabası olarak 50'li yıllardan kalma bir külüstür Cadillac ambulansı kullanıyordu. Üzerindeki bugün klasik olmuş 'hayalet giremez' logosu, beyaz rengi, tepesindeki sireniyle, New York'un başına bela olan hayaletlerle savaşta hayalet avcıları ekibini ulaştırma görevini başarıyla yerine getiren araç ilk filmin başarısı sayesinde öyle çok tutuldu ki, hiç değiştirilmeden ikinci filmde de kullanıldı.

24

arkapencere / 19 - 25 Ağustos 2010 k

7

LOTUS ESPRIT (BENİ SEVEN CASUS, 1977) Bu madde aslında tartışmaya açık. Birçokları, James Bond'u temsil eden otomobil olarak elbette 1963 model Aston Martin DB5'in, yani Sean Connery'nin canlandırdığı 007'nin aracının listelenmesinin doğru olacağını düşünebilir. Aston Martin ne kadar Bond'la özdeşleşmiş olsa da Lotus Esprit'in tek filmle akla kazındığı gibi unutulmaz olmak kolay iş sayılmaz. "Senin Gözlerin İçin"le (For Your Eyes Only) birlikte Roger Moore'lu James Bond serisinin en sürükleyici iki filminden biri olan "Beni Seven Casus"ta (The Spy Who Loved Me) 007'nin kullanımına sunulan beyaz Lotus Esprit orasından burasından roket fırlatması dışında denize daldığında bir denizaltıya dönüşerek her Bond hayranını kendine âşık etmeyi bilmişti.

7

8

FERRARI 250 GT (FERRIS BUELLER'LA BİR GÜN, 1986) 80'li yılların gençlik filmleri arasında her zaman zirveye oynayan "Ferris Bueller'la Bir Gün"ün (nasıl oynamasın, John Hughes çekmiş) zirve anı kıpkırmızı, gıcır gıcır bir Ferrari 250 GT'nin etrafında şekilleniyordu. Ferris'in, babasından korkan ve ürkek, baskı altında bir ergen olan arkadaşı Cameron, babasının gözü gibi baktığı ve kullanımını yasakladığı Ferrari'yi kaçırıp gün boyu bu spor arabayla dolaşıyordu. Kafadarlar, kilometre göstergesinin kendilerini ele vereceğini anlayınca aracı krikoyla havaya kaldırıp geri viteste gaza basmanın sayacı geriye döndüreceğini düşünüyordu. Tabii büyük bir hata. Ferrari'nin krikodan kurtulup garajın arkasındaki uçuruma fırlaması zihinlere kazınan bir sahne olmuştu.

8


9

9

DODGE CHALLENGER (ÖLÜM NOKTASI, 1971) 70'li yıllarda 'muscle car' denilen, benzini su gibi içen spor arabaların moda olması, peşinde bu arabaların başrole konuşlandığı kaçıp kovalamalı takip filmlerini de getirmişti. "Sürücü" (The Driver), "Ölüm Yarışı 2000" (Death Race 2000) ya da orijinal "Gone In 60 Seconds" gibi filmler çok tutuluyordu. Bunların içinde "Ölüm Noktası"nın yeri apayrı. Neredeyse sürreel bir film olan "Ölüm Noktası", Primal Scream şarkılarından Tarantino'nun "Ölüm Geçirmez"ine (Death Proof) kadar sayısız sanat eserine ilham vermiş varoluşçu bir takip filmi. Beyaz bir Dodge Challenger'i (Tarantino'nun filminde bire bir kullandığı araba) ülkenin bir ucundan bir ucuna teslim etmeye çalışan, kafası kimyasal maddelerle bulanmış Kowalski'ye yol boyunca gözleri görmeyen bir radyo programcısı eşlik ediyor.

10

10

PUSSY WAGON (KILL BILL, 2003) Tarantino'nun 'araba sevdası' "Ölüm Geçirmez"le başlamış değil elbette. Ondan önce çektiği filmi, hatta 'opus magnum'u olan "Kill Bill"in önemli bir parçası da Pussy Wagon isimli, 'makyajlı' kamyonetti. Sapsarı renge boyanmış, pembe ayrıntılarla desteklenmiş ve içinde envai çeşit aksesuar bulunan bu kamyonet, zevksizlikte bir doruk noktası gibiydi. Komadan uyanan ve kendisine sistemli olarak tecavüz eden hasta bakıcıdan intikam sonrası vergi olarak kestiği araba, Beatrix'e Bill'i öldürmesine uzanan yolda hep eşlik ediyordu. Arabanın arkasındaki 'Pussy Wagon' yazısı bizde de arabalara yazılmıştı. Anahtarlığında yer alan aynı logoyu taşıyan anahtarlıkların hâlâ bir koleksiyon nesnesi olarak satıldığını hatırlatalım.

11

11

SARI MERCEDES (FİKRİMİN İNCE GÜLÜ, 1992) Türkiye'de yol filmi denince akla gelen ilk isim Tunç Okan olsa gerek. Üç film çekip sinemamızda bu kadar iz bırakabilmiş başka bir yönetmen de yok mutlaka. "Otobüs"te anlattığı yolculuğun öteki yüzünü, geri dönüşü ele aldığı şaheseri "Fikrimin İnce Gülü" Adalet Ağaoğlu'nun aynı adlı romanından uyarlanmıştı. Almanya'da işçi olarak çalışan Bayram'ın, gözü gibi baktığı ve tüm birikimini yatırarak satın aldığı Mercedes'le köyüne dönüp hava atma sevdasını anlatan film, Bayram'ın Edirne sınır kapısından köyüne kadar uzanan yolculuğunu hem bir Türkiye panoraması hem de Bayram'ın iç yolculuğu olarak kurguluyordu. İlyas Salman'ın muhteşem oyunculuğuyla unutulmaz bir karaktere dönüşen Bayram için otomobili Sarıkız'dı.

19 - 25 Ağustos / arkapencere k

25


ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK Aile Oyunu gunerbuyuk@gmail.com

(FamIly Plot, 1976)

DÜRÜST OYUN

A

merikan hükümetinin hukuksuz uygulamalarından birini anlatan bir konu özeti yaparsak, akla bu hafta vizyona giren filmlerden Robert Redford’un “Suikast”ı (The Conspirator) gelmesin. Çünkü konumuz olan “Dürüst Oyun”, değil bu hafta, bizde hiç sinemalarda gösterime girmeden doğrudan DVD’si çıkarılan bir film. Ana karakterlerden biri CIA ajanı, yönetmeni Doug Liman olsa da, bildiğimiz ajanlı filmlerden değil “Dürüst Oyun”. Daha çok yapımcılık yapan Liman, malum, “Bourne” üçlemesinde imzası olan bir sinemacı. Serinin ilk filmi “Geçmişi Olmayan Adam”dan (The Bourne Identity) başka “Bay Ve Bayan Smith” (Mr. & Mrs. Smith) gibi filmlerin yönetmeni olarak tanınıyor. “Dürüst Oyun”un kategorisi ise daha çok “Irak’ta kitle imha silahı var diye bize yalan söylediler” filmleri. Bu şaka olsa bile, Hollywood tipi dürüstlüğün biraz can sıkıcı olmaya başladığı bir gerçek. Açıkçası, petrol için olduğunu bütün dünyanın bildiği, yıllar içinde yüz binlerce insanın öldüğü Irak işgaline dair “Orada aslında kitle imha silahları yoktu” diyen bir filmde gerçekler için verilen mücadelenin insanın ilgisini çekmesi biraz güç. Filmin ciddi handikabı bu, böyle bir önyargıyla oflaya puflaya izlemeye başlamak pek mümkün. Fakat ilginç olan, izledikçe insanın ilgisini çeken bir film olmayı becermesi. Bu kadar önyargıyla girmem, izleyiciye “Ben ettim, siz etmeyin” demeye çalışmanın bir başka şekli olsun. Aslında, filmin anlattığı olayın yaşanmış hayat hikayelerine dayanması, başlı başına ilgi çekici hale getiriyor onu. Yönetmen belki biraz da buna güvenerek, karakterleri başta derli toplu tanıtmak yerine, filmin akışı içinde izleyicinin parçaları birleştirmesini istemiş. Böylece hafiften bir polisiye tadı yaşayarak başlıyoruz, Irak işgaline ilişkin 2000’lerin politik tartışmalarına gidip geliyor, Amerikan hükümetinin başarılı ayak oyunlarına tanık olarak adım adım ilerliyoruz. Kahramanlarımız olan karı kocadan biri, emekli büyükelçi, Saddam’la yüz yüze gelen son Amerikalı gibi bir şey, Joe Wilson (Sean Penn),

ırkçılığa karşı bir Amerikan yurttaşı. Eşi ise, CIA ajanı Valerie Plame (Naomi Watts), siyasi görüşlerinden habersiz olsak da dürüst olmaya çalışan bir kadın olduğu besbelli. İş, CIA’in kocadan bir iş istemesiyle başlıyor; iyi bildiği Nijer’e gidip bir istihbaratı doğrulayacak, acaba Irak oradan uranyum almış olabilir mi? Wilson bunun olmamış olduğuna kanaat getiriyor ve raporunu böyle yazıyor. Ancak bir süre sonra bir bakıyor, devrin başkanı Bush çıkıp tam tersini söylüyor, üstelik bunu savaşın dayanaklarından biri haline getiriyor! Wilson sessiz kalacak adam değil. Gidip gördüklerini gazeteye yazınca, hakikaten ‘pis’ bir karşılık buluyor: Eşinin kimliğini deşifre ediyorlar. Özellikle başkan yardımcısı Cheney imzalı bir ahlaksızlık, karı kocayı iyice zor durumda bırakıyor. Geri kalanı oluşturan, bu saldırıları boşa çıkarma ve doğru bildiklerini anlatma mücadelesi, haliyle oldukça yıpratıcı. Filmde dedikleri gibi, soru insanın ‘dünyanın en güçlü adamlarına karşı’ ne kadar sesini çıkarabildiği. Yine de elinden geleni yapanların öyküsü bu, üstelik yaşanmış ve insanı umutsuzluğa sürükleyen bir şekilde sonlanmamış. Filme adını veren ‘fair game’, aslında ‘meşru hedef’ gibi bir anlama geliyor ki, filmdeki kullanımı, ajan Plame’in deşifre edilip ailece itibarsızlaştırılması operasyonu için birtakım karanlık adamların tabiri şeklinde. “Dürüst Oyun” çevirisi ise epey ilgisiz. Oyuncular ayrıca başarılı, özellikle Sean Penn’in demokrat diplomatı alkışa değer. Haksızlığı eleştirmek herkese yakışır ya, Penn’in kendine yakıştırmada ayrı bir yeteneği var gibi. Yönetmen Liman’ın polisiye havası ağır basan politik gerilim gibi başlayıp yavaş yavaş Bush’un, Rice’ın, Powell’ın gerçek görüntüleriyle izleyiciyi belgesel havasına alıştırması ilginç bir sentez ortaya çıkarmış. Böylece film bittiğinde insanın aklı daha çok yaşanmış bir olayın ibretleriyle meşgul oluyor.

Gerçek için verilen mücadelenin anlamlı öykülerinden biri anlatılıyor “Dürüst Oyun”da. ‘Kitle imha silahı’ yalanının ilgi çekecek bir yanı kalmaması, filmin dezavantajı.

ORİJİNAL ADI Fair Game YÖNETMEN Doug Liman OYUNCULAR Naomi Watts, Sean Penn, Ty Burrell, Adam LeFevre, James Rutledge, Noah Emmerich YAPIM/SÜRE 2011 ABD-Birleşik Arap Emirlikleri, 104 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.35:1, 5.1 DD İng. ve Tr. ŞİRKET Tiglon (Fida Film)

Mesele, insanın ‘dünyanın en güçlü adamlarına karşı’ ne kadar sesini çıkardığı. 19 - 25 Ağustos 2011 / arkapencere k

27


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

RANGO ORİJİNAL ADI Gore Verbinski YÖNETMEN Christoffer Boe SESLENDİRENLER Johnny Depp, Isla Fisher, Abigail Breslin, Ned Beatty, Alfred Molina, Bill Nighy YAPIM/SÜRE 2011 ABD, 102 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İng. ve Türkçe ŞİRKET Tiglon (Paramount)

Adını ve şarkısını 1960’ların spagetti western kahramanı Django’dan alıyor bu lezzetli seyirlik. 28 arkapencere / 19 - 25 Ağustos 2011 k

K

endini Vahşi Batı’da susuzlukla mücadele eden bir kasabada bulan ve 'kahraman’ olma sevdasındaki Rango adlı bukalemunun serüvenleri diye özetleyebileceğimiz hikayesiyle western kalıplarını hayvanlar alemine uyarlayan bu film, çocuklardan ziyade yetişkinlere hitap eden bir çalışma. “Karayip Korsanları” (Pirates Of The Caribbean) serisinde beraber çalıştığı Johnny Depp’in başkahraman Rango’yu seslendirmesini uygun bulan yönetmen Gore Verbinski, oyuncu seçimi olarak kendini sınırlandırmış görünse de, tür anlamında belli bir kalıba sıkışıp kalmayacağını gösteriyor “Rango”yla. Adını ve şarkısını 1960’ların spagetti western kahramanı Django’dan (Franco Nero oynuyordu) alan bu lezzetli seyirlik, bir yandan Rango’nun ‘sahte kahraman’ havasının üzerinde yükselirken, öte yandan da klasik western motiflerini layıkıyla beyazperdeye taşımayı başarıyor. Bir Vahşi Batı kasabası, suyun kontrolünü eline geçirmiş bir kötü adam, onun yardakçıları ve iki arada bir derede

kalmış kasabalılar... Tüm bunları doğru bir yapının içinde değerlendiren, ‘yabancı’nın gelişiyle olayların gidişatını da ona göre organize eden Verbinski, karakterin ‘başka biri’ olma isteğini de hikayenin merkezinde tutuyor ve ‘umut’ aşılayan bir yörüngeyi takip ediyor. Aşka da bir pencere açıp, Rango’nun gerekçelerini çeşitlendiren yönetmen, kahramanını ‘zorunlu’ bir eylem planının içine atıyor, bir adım daha öteye giderek onu ‘kurtarıcı’ kimliğine taşıyor. Bu durum, umutsuzluğun sonucu oluyor, kasabalıların iflahının kesilmiş olmasının yarattığı umutsuzluğun. Sonraki filmi “The Lone Ranger”da da Johnny Depp’i başrole yerleştiren Gore Verbinski, ‘tek boyutlu’ animasyonlardan sıyırıp ‘çok boyutlu’ bir noktaya taşıdığı “Rango”suyla önümüzdeki yılları domine edecek yönetmenlerden biri olacağını da işaret ediyor sonuç olarak.

Hikayenin merkezine yerleştirilen ‘su’ meselesi, uçuk kaçık gibi görünen filmin ayaklarının yere basmasını sağlıyor. Rango’nun kahramanlığa doğru giden serüveni, onun ‘korkak’ özelliklerine olması gerekenden fazla yer açıyor.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Geç Gelen Portakallar 1979 yılında sansüre karşı tepki, 1980’de 12 Eylül askeri darbesi nedeniyle yapılamayan film yarışmaları bu yılki Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yapılacak. O yıllardaki jüri üyelerinin değerlendirmeleri sonucunda belirlenecek ödüller, 12 Eylül’de açıklanacak ve festivalde özel bir törenle verilecek. 2 - Gelecek Uzun Sürer İlk filmi “Sonbahar”la haklı övgüler alan Özcan Alper’in merakla beklenen ikinci filmi “Gelecek Uzun Sürer”in dünye prömiyeri Toronto Film Festivali’nde yapılacak. Festivalin ‘Çağdaş Dünya Sineması’ bölümünde gösterilecek film, sonrasında Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışacak. 30

arkapencere / 19 - 25 Ağustos 2011 k

3 - Şimdiki Zaman Kısa film ve belgeselleriyle tanınan Belmin Söylemez’in ilk uzun metrajlı filmi “Şimdiki Zaman” kurgu masasında şekillenmeye başladı. İşsiz bir genç kadının öyküsünü anlatan film, gelecek, kader ve dostluk temalarını sorguluyor. Filmde başlıca rolleri Sanem Öge, Şenay Aydın ve Ozan Bilen paylaşıyorlar. 4 - Romola Garai Mira Nair’in “Gurur Dünyası” (Vanity Fair) ve François Ozon’un “Angel”ında gözden kaçırılmaması olanaksız performanslar sergileyen, ‘farklı’ fiziğiyle de dikkat çeken İngiliz aktris, hayrettir ki, son zamanlarda kendini öne çıkarabileceği bir rolle gelmedi karşımıza. Beklemeyi sürdüreceğiz...

5 - Şeytanın Arabası (The Car) ÖLÜM KARARI sayfalarımızdaki arabalara bir ek de bizden. 1977 yapımı Elliot Silverstein filminde, küçük bir kasabaya gelen ‘sürücüsüz’ siyah bir arabanın yarattığı terör anlatılıyor. Beyazperdenin ‘irkiltici’ arabalarından biri olduğu kuşku götürmez bu ‘şeytani’ aracın!


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00'DE...


MacGuffin aslında hiçbir şey değildir.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 95