Issuu on Google+

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

BAŞROLÜNDE MÜZİĞİN OLDUĞU FİLMLERİN ZİRVEDEKİ ÜÇLÜSÜ

KARŞINIZDA SPINAL TAP YAŞAMIN RİTMİ YAKUT GÖZLÜ KEDİ KASABADAKİ YABANCI BURLESQUE

29 TEMMUZ - 04 AĞUSTOS 2011 / SAYI: 92


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

AMY WINEHOUSE VE CLUB 27

G

eçtiğimiz hafta içinde Amy WInehouse’un 27 yaşında hayata veda etmesiyle 27 yaş laneti tekrar gündeme geldi. Adı tüm dünyada "Club 27"ye çıkan bu 'ölü ünlüler galerisi'nde kimler yok ki. Brian Jones, Jimi Hendrix, Janis Joplin, Kurt Cobain ve Jim Morrison gibi, tam 39 büyük yetenek... 1970'lerde efsaneleşen ünlü müzisyenlerin aynı yaşta ölmesi, bu kulübü ve beraberindeki gizemi hep bir merak unsuru olarak günümüze taşıdı. Birbirinden ünlü isimler hep burada anıldı. Büyük bölümü uyuşturucu bağımlılığı ve alkol nedeniyle yaşamını yitirmişti. Amy Winehouse, şok eden ölümüyle "Club 27"nin 40'ıncı üyesi oldu. Peki bütün bu starların aynı yaşta, tartışmalı ölümleri bir tesadüf müydü? Yoksa "Club 27" gerçekten bir çeşit lanet mi? Sinema, elbette bu lanetin peşinden koşacak ve buna dair her zaman anlatacak hikayeler bulacak. Amy'nin de ilginç ve kaotik yaşamını çok yakın bir gelecekte sinemalarda göreceğimize eminiz.

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

"Kontrol"de (Control) efsane grup Joy Division’ın şarkılarını yazan, besteleyen ve söyleyen Ian Curtis; "Shine"da akıl sağlığını kaybedip yıllarca akıl hastanesinde kalan piyanist David Helfgott; "Sınırları Aşmak"ta (Walk The Line) country müziğin efsanesi Johnny Cash; "Ray"de blues tanrısı Ray Charles; Clint Eastwood ustanın 1988'de çektiği “Kuş”ta (Bird) caz saksofoncusu Charlie “Bird” Parker; Angela Bassett ve Laurence Fishburne'ün muhteşem oyunculuklarıyla taçlanan “Aşkın Bununla Ne İlgisi Var?”da (What’s Love Got To Do With It) Tina Turner; Milos Forman imzalı “Amadeus”ta müzikal bir deha olarak ölümsüzleşen Wolfgang Amadeus Mozart; Oliver Stone şaheseri “The Doors”da 1960’lı yıllara damgasını vuran grubun beyni, ruhu, kalbi ve sesi olan Jim Morrison... Bu filmler, hepsi efsaneleşen ikonların hayatlarını olağanüstü bir sinema diliyle aktarmışlardı. Amy Winehouse'un da kişiliği, metalaştırılamayan yaşamı, dizginlenemeyen özgür ruhu, sanki 1960'lardan ya da 1970'lerden çıkıp gelmiş gibi bir auraya sahip olması, inanıyoruz ki onu da bu isimlerin arasına sokacaktır.

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, ALİ ULVİ UYANIK, ERMAN ATA UNCU, NİL KURAL, CEYLAN ÖZGÜN ÖZÇELİK, SERDAR KÖKÇEOĞLU REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com

k 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Yaşamın Ritmi (Sound Of Noise); Ultra Mega Süper Kahraman (Griff The Invisible); Aşkın Sessizliği (Tous Les Soleils); Kara Büyü (Needle); İblis (La Posesión De Emma Evans).

17 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları.

18 TRENDEKİ YABANCI

Cüneyt Arkın’ın başrolünü üstlendiği 1966 yapımı Nejat Saydam filmi “Yakut Gözlü Kedi”yi bir de kitabıyla birlikte değerlendirelim dedik.

20 AŞKTAN DA ÜSTÜN

‘İsimsiz kovboy’ Clint Eastwood, ikinci yönetmenliğinde bir western başyapıtına ulaşmıştı: Kasabadaki Yabancı (High Plains Drifter).

22 ÖLÜM KARARI

Müzikalleri bir yana koyarsak, müziğin başrole oturduğu, öznesi müzik olan birçok film var bildiğiniz gibi. İşte bize göre onların ilk 11’i...

26 AİLE OYUNU

Burlesque; Bizim Büyük Çaresizliğimiz.

30 SAPIK

The Hobbit; Sensiz Olmaz (High Fidelity); Ay Büyürken Uyuyamam; Ölümün Sesi (Play Misty For Me); En Heyecanlı Yeri.

k 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam SERDAR KÖKÇEOĞLU The Man Who Knew Too Much (1934)

kokceoglu@gmail.com

YAŞAMIN RİTMİ ORİJİNAL ADI Sound Of Noise YÖNETMEN Ola Simonsson, Johannes Stjärne Nilsson OYUNCULAR Bengt Nilsson, Sanna Persson, Magnus Börjeson, Marcus Boij, Fredrik Myhr, Anders Vestergard YAPIM 2010 İsveç-Fransa SÜRE 102 dk. DAĞITIM M3 (Bir Film)

Müziğe politik bir anlam yükleyen film, illa bir türe sokmamız gerekirse, müzikal bir suç komedisi. Müzik zevki yüksek bir grup eylemci ile polis arasındaki kovalamacayı anlatıyor. 6

k arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011

S

onuncu İstanbul Film Festivali'nin sürpriz filmlerinden biri olan “Sound Of Noise”un “Yaşamın Ritmi” şeklinde ‘Türkçeleşmesi’ filmin orijinal ismindeki yıkıcı güzelliği gizliyor. 'Gürültünün sesi' gürültünün içindeki güzellikleri; müziği ve politik duruşu çağrıştırıyor halbuki. “Yaşamın Ritmi” ise filmdeki müthiş hastane performansını akla getirmekle birlikte; fazla naif, fazla hayatın içinden kalıyor. “Yaşamın Ritmi” için festivalin sürpriz filmlerinden biri diyebiliriz çünkü “Music For One Apartment And Six Drummers” adlı kült kısa filmin iki yaratıcı yönetmeni, nihayet (bir zahmet) uzun metrajla çıkmıştı karşımıza. Yönetmenlerin ‘vahşi sesler’ deneyen müzisyenler için kullanılan 'ses teröristleri' kavramına getirdikleri hafif yorum gerçeküstü bir komedi ortaya koyuyor. “Yaşamın Ritmi”, bir grup avangard kafalı müzisyenin, gündelik hayattan alınmış aletlerle müzik yapmasını ve bilinçli olarak çevreye rahatsızlık vermesini anlatıyor. Öncelikle bu deneysel grubun liderliğini yapan iki müzisyenin ekibi (çeteyi) toplamalarını izliyoruz. Tamamen 'duygusal' sebeplerle konvansiyonel müzikler icra eden ama aslında kafa olarak çok daha çılgın ve deneysel işlere yatkın ritim uzmanları bulunuyor. Ekip bir araya gelince, kentin farklı bölgelerinde, yerel aletlerle yapılacak olan illegal canlı performansların çalışmalarına başlanıyor. İlki bir hastanede, sevimsiz bir televizyon yıldızının ameliyata sokulmasıyla, hastane aletleri ve adamın bedeniyle gerçekleşiyor. Bir diğeri; bir bankada, dinleyici olarak yeniden örgütlenmiş banka müşterileri karşısında icra ediliyor. İllegal ses ve gürültü yaratma olayını politik bir eylem gibi kabul eden grubun en politik eylemi oluyor bu. Belki hastane eylemi kadar riskli olmuyor ama bol bol kağıt para kestiklerini de hatırlatalım. Bir izleyicinin verdiği acınası tepki de inanılmazdır burada. Bir eylemleri de, doğrudan elit klasik müzik dünyasına dönük oluyor. Bir konser salonunun etrafında, içerideki nezih gösteriyi baltalamak için iş makineleriyle endüstriyel

gürültü yapıyorlar. Ürettikleri sesin bomba sesini andırması da pek manidar oluyor. Gelelim son eyleme; bu eylem şiirsel ve şiirsel olduğu kadar da tehlikeli. Ama önceki eylemlerden daha geniş ve anlamlı bir etki alanına sahip oluyor. Çetenin söz konusu eylemlerini avangard gruplara yer veren bir açıkhava festivalinde yapmadıklarını hesaba katarsak, peşlerine bir grup azimli polisin takılmasını da yadırgamamak gerekiyor. Davayı üstlenen polis, müzisyen bir aileden gelmiş olmasına rağmen duyma problemleri yaşıyor ve tam bir müzik düşmanı. Fakat gönlünü grubun kadın müzisyenine kaptırınca, grubun peşindeki kedi rolünden sıyrılıp grubun konuk sanatçısına dönüşüyor. Doğrusu finalde şekillenen bu özdeşleşme, isyanla ve sanatla barışma hali de filmin tek zayıf yanı aslında. Filme dair eleştirilerimize geçmeden önce, “Yaşamın Ritmi”nin çok açık olmayan ‘politik gürültü’ mevzusunu daha iyi anlamak için eski bir filme takılalım. Muscha’nın yönetmenliğini üstlendiği, son yıllarda Fatih Akın'la çalışan Klaus Maeck'in ise senaristleri arasında bulunduğu 1984 yapımı “Decoder”, FM Einheit, Genesis P-Orridge ve William S. Burroughs gibi karşı kültür yıldızlarını kamera önünde buluşturmuş. Filmde konvansiyonel müzik, sistemin ideolojik aygıtlarından biri olarak karşımıza geliyor. Bir fast food zinciri, müşterilerini aptallaştırarak tüketime yöneltmek için subliminal (bilinçaltına dönük mesajlar barındıran) bir müzik kullanıyor. Aslında bu ideolojik müzik insanları uyuşturan ve yüzeyselleştiren pop müzik ve türevlerinin bir alegorisi olarak da kabul edilebilir. Bir sesçi ise zincirin dükkanlarında çalan müziğin şifresini çözüyor ve bu müziği manipüle edecek başka sesler üretiyor. Filmde saf, düzenlenmemiş gürültü bir özgürleşme aracıdır; insanları kontrol eden müziğin anti-tezidir. Avangard müzik tarihine politik, özgürleştirici bir anlam yükleyen filmin en anlamlı sahnesi, kahramanın trende tam yakalanmak üzereyken gürültü çıkararak düşmanı püskürttüğü bölüm oluyor!


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

Filmin en ilginç yanı, zaman zaman hafif komedi klişelerine başvurmasına ve naif finaline rağmen, avangard müziğe yüklediği özgürleştirici anlam. 8

k arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011

“Decoder” gibi müziğe politik bir anlam yükleyen “Yaşamın Ritmi” aslında illa bir türe sokmamız gerekirse, müzikal bir suç/komedi filmi. Bir grup müzik zevki yüksek (yazara göre) eylemci ile polis arasındaki kovalamacayı ve iki grubun liderleri arasındaki gizli yakınlaşmayı anlatıyor. Filmde insan bedeninden banka araç gereçlerine kadar pek çok şey müzik yapmak için kullanılıyor ve doğrusu ortaya çıkan sesler kulağımıza gerçekten müzik gibi çınlıyor. Hareket ve müzik arasındaki senkronizasyonu anlamlı kılmak için insanüstü bir çaba gösterildiği ortada. Fakat filmin en ilginç yanı, zaman zaman hafif komedi klişelerine başvurmasına ve naif finaline rağmen, avangard müziğe yüklediği özgürleştirici anlam. Tıpkı “Decoder” gibi, anti-müziği hayatın rutin ritmini bozmak için bir araç, gürültüyü ise bu yola baş koyanların en büyük silahı olarak

savunuyor. Son yıllarda her türden enstrüman veya bilgisayar ile üretilen gürültü (yani 'noise' türü) ciddi anlamda yükselişte. Noise'un en önemli isimlerinden biri olan Japon sanatçı Merzbow'un aynı zamanda hayvan hakları ve çevre konusunda ateşli bir aktivist olduğunu da hatırlatalım. Yine ilave bir bilgi olarak, noise’ın en popüler olduğu ülkenin Japonya olduğunu ve bu müziğe el atan müzisyenlerin temel meselelerinden birinin savaş olgusu olduğunu verebiliriz. Deneysel ve aşırı müziklerin her zaman hayatın kurulu (düzen) şifrelerini kırmaya dönük politik bir çabası olmuştur.

Müzik ve sesin anlamları üzerine düşünme imkanı veren farklı bir suç filmi. Nadiren de olsa epey naif bir film izlediğimiz hissine kapılıyoruz.


CEYLAN ÖZGÜN ÖZÇELİK Çok Bilen Adam ozcelikceylan@yahoo.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

ULTRA MEGA SÜPER KAHRAMAN

O

nlar, bu dünyaya ait değildirler. Konuştukları dil, tastamam birbirlerine anlam ifade eder. Ne yaparlarsa yapsınlar masumdurlar. Tabii ki toprağa karışacaklarını biliriz, olsun, yine de sonsuzdurlar! Onların hissiyatı, aşkı düş misali vaziyetlere sürükler. Elleri birbirine değdiğinde enerjileri perdeyi deler. Biz seyredalanlar için düpedüz sevilesidirler. Hatta kimsecikler onlara dokunmasın'dır', mutlu olsunlar'dır'! Kimi zaman bir filmin doğasından, harcından ve niyetinden bağımsız olarak kucaklarız o tuhaf sevdalıları. Nitekim bu filmde de böyle bir durum söz konusu. Görünmez Griff ya da gişe şehvetine kurban giden çevirisiyle "Ultra Mega Süper Kahraman" sosyal dünyayla baş edemeyen iki 'anormal'in birbirini bulma öyküsü. O anormaller ki: Griff ve Melody! Mütemadiyen iş değiştiren 27 yaşındaki Griff, bu aralar klasik ofis hayatına mahkum. Burada düzenli olarak ofis çapkınının aşağılamalarına maruz kalmakta. Gündelik hayata uyum sağlayamayan ama bundan muzdarip de olmayan Griff, geceleri mahallesinin adalet bekçiliğine soyunmakta! Görünmez bir süper kahraman olarak mağdur vatandaşı korumakta ve kollamakta! Biliriz ki, şu somut dünyada, Griff'in kapısı çalındığında gelen yalnızca abisi olabilir. Sonra sonra çözeriz ki, ağabey aslında bir elçidir. Griff ile Melody'yi, o bir araya getirir! Tıpkı kendi alternatif gerçekliğindeki naif kahramanlığını kimseciklere zararı olmadan sürdüren Griff gibi bilim kadını Melody de 'garip'tir. Doğru zamanı yakaladığında duvardan geçebileceğine inanmaktadır. Anne babasıyla yaşamakta, evet, onlarla konuşmakta ama kendi deyimiyle 'kimseyle iletişim kuramamakta'dır. Griff'i tanıyana kadar... Yetişkinlerin dünyasında yalnız olan bu iki insanın voltajlı deryası için "Bir komedi, aşk filmi ya da süper kahraman filmi, siz karar verin." diyor, ilk kez (kısaları bir yana) yönetmen koltuğuna kurulan aktör Leon Ford. Zira Ford, sarının, kırmızının ve mavinin tonlarına emanet ettiği eserini, üçünden de nağmelerle kotarma peşine

düşüyor belli ki. Ama en kalıcısı iki ana karakterin bizde uyandırdıkları oluyor. Melody, Griff'e bakıyor, ona "Hiç Google'da Google'ı aradın mı?" diye soruyor. Beklentisini soslara bulandırıp salona koşanlardan değilseniz, bu anla nükseden cereyanın dokunulmazlığı yetiyor. Alan Ball yaratıcılığındaki edepsiz saltanat “True Blood”ın can ciğer kuşbeyinlisi Jason olarak sevdiğimiz Ryan Kwanten, Griff'e kırılganlık, masumiyet ve çoktan seçmeli süper güç aşılıyor. 26 yaşındaki Avustralyalı Maeve Demody, tekin güzelliğiyle Melody'yi sadeleştiriyor. “Ultra Mega Süper Kahraman”ın mantığı usulünce dışlayan metafizik kahramanı Melody aslında. Klasik kostümlü kahraman felsefesine, "Büyük güç büyük sorumluluk getirir"e canı gönülden inanan Griff, kendisini uzaklaştırmaya çalıştıkça ona tutunan, onu, büyümek zorunda olmadığına iknaya girişen, onun, özüyle barışık mutlu mesut yaşaması için bin dereden hayal alemleri getiren hep Melody oluyor. Daha da önemlisi Melody, kendi varsayımlarını sevda yolunda gerçekliyor. Çizgi roman estetiğinden ilham alan ama bu ilhamı pek de albenili uygulamaya koyamayan filmimizin keşif köşesinde üç kişilik indie topluluğu Kids At Risk'in filme özel ezgileri var. 'Görünür'de günümüze ait olsa da 'görünmeyen' bir zamansızlıkla kuşatılmış “Griff The Invisible”, her şeyden önce (başa dönersek) iki anormalin filmi. Kalemi takip edilesi, yönetmenliği için birkaç kelam edebilmek için hele bir beklenesi Leon Ford'un dediği gibi: "Normal olduğumuzu söylemeye pek alıştık ama kimse normal değil." O halde, zihnin alengirli oyunları, fantezi balonları, tehlikeli görevler, gönlümüzce şekillendirebileceğimiz birincil evrenler... Bu, evet, hepsine duyulan özlemin filmi. Büyüklerin sıradan ya da ölü gerçeklerine boyun eğmeyen bir erkeğin ve bir kadının seyrişeker eseri.

Fikir aşamasında ne kadar cazibeli olduğunun herhangi bir karesinden anlaşılması… Bütüne bakınca cazibesinin büyük bir kısmını yitirmiş olması…

ORİJİNAL ADI Griff The Invisible YÖNETMEN Leon Ford OYUNCULAR Ryan Kwanten, Maeve Dermody YAPIM 2010 Avustralya SÜRE 90 dk. DAĞITIM Tiglon (Bir Film)

'Görünmeyen' bir zamansızlıkla kuşatılmış bu film, büyüklerin sıradan ya da ölü gerçeklerine boyun eğmeyen bir erkek ve bir kadının seyrişeker eseri. 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 / arkapencere k

11


Çok Bilen Adam ALİ ULVİ UYANIK The Man Who Knew Too Much (1934)

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

AŞKIN SESSİZLİĞİ ORİJİNAL ADI Tous Les Soleils YÖNETMEN Philippe Claudel OYUNCULAR Stefano Accorsi, Neri Marcorè, Lisa Cipriani, Clotilde Courau, Anouk Aimée YAPIM 2011 Fransa-İtalya SÜRE 105 dk. DAĞITIM Tiglon (Bir Film)



Yönetmen defalarca izlenip eğlenilebilecek, fakat etkisi bu süreyle sın��rlı bir işe imza atmış. 12 arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 k

K

üçük oğlunu öldürdüğü için mahkum edildiği 15 yıldan sonra hapisten çıkan kadının dramında, peşin yargıların haksızlığına uğrayıp sığınacak ‘bir liman’ bulamazsak gerçek hapishanenin etrafımıza çevrilen görünmez duvarlarla inşa edildiğini anlatmıştı Philippe Claudel. Bu yalın olduğu denli güçlü filmin adı “Seni O Kadar Çok Sevdim ki…” (Il y a Longtemps Que Je T'aime) ve başroldeki müthiş oyuncu da Kristin Scott Thomas’dı. Claudel, bir düzine ödül alan ilk filmin başarısından sonra, güldürüde karar kılmış. Karşımızdaki, bir Roma imparatoru tarafından kurulmuş Strasbourg’da (Fransa) yaşayan, karakterleri zıt iki İtalyan kardeşin ‘kendilerine özgü’ tepkileri ve duygusallıklarının, Fransızlara özgü ‘humor’ duygusu içinde eritildiği, son derece rahat izlenen, sevimli bir film. Bu sevimlilikte, farklı tipli çok sayıda yan rolün, ana karakterler ve birbirleriyle etkileşimlerinde yansıtılan ‘canlılıklarının payı yüksek’. Eşini trafik kazasında kaybettiğinden bu yana hiçbir kadınla ciddi bir ilişki geliştirememiş, 15

yaşındaki kızı Irina ve hayatı boyunca çalışmamış, evden çıkmayan anarşist ressam kardeşi Luigi (Neri Marcorè) ile yaşayan genç baba Alessandro’yu (Stefano Accorsi) takip ederken, sevinç, hüzün, sevecenlik, kızgınlık gibi günlük yaşamınızdaki duygularınızı aynen koruyorsunuz. Yönetmen, işte bu yaşam ritmini, belli ki, senaryosunun hücrelerinde başarıyla yakalamış… Tabii, ilk filmine oranla çok daha ‘hafif’ bir meseleyle ilgilenmiş; defalarca izlenip eğlenilebilecek, fakat etkisi sadece bu süreyle sınırlı bir işe imza atmış. “Aşkın Sessizliği”ndeki hikayenin, üniversitede müzikoloji öğretmeni, kilise müziği grubunda korist ve hastanedeki yaşlılara kitap okuyan bir gönüllü olan Alessandro aracılığıyla, notaların zarafeti ve sözcüklerin büyüsüyle hayli zenginleştiğinin altını kalınca çizmek gerekir.

“Cahil Periler”in oyuncusu Stefano Accorsi’den rol çalan Neri Marcorè ve bohemliği. Alessandro’nun kitap okuduğu Agathe rolündeki ‘güzelim’ Anouk Aimée dolayısıyla yüzümüze çarpan ‘yaşlanmak gerçeği’!


Çok Bilen Adam OKAN ARPAÇ The Man Who Knew Too Much (1934)

oarpac@gmail.com

KARA BÜYÜ ORİJİNAL ADI Needle YÖNETMEN John V. Soto OYUNCULAR Jane Badler, Tahyna Tozzi, Travis Fimmel, Ben Mendelsohn YAPIM 2010 Avustralya SÜRE 90 dk. DAĞITIM Tiglon (Bir Film)

 İnandırıcılıktan uzak olay örgüsü, berbat oyunculuklarıyla sezonun en kötü korkularından biri. 14 arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 k

K

orku filmlerinin ‘olmazsa olmaz’ kuralları vardır ve bunlardan biri bile aksadığında o film korku olmaktan çıkar, istemeden komediye dönüşür. Ne yazık ki “Kara Büyü” komediye bile dönüşemeden, azap verici bir deneyim olarak şekilleniyor. Üzerine kafa yorulmuş olsa, ana fikir fena da değil aslında. 18. yüzyılda imal edilen gizemli bir kutu söz konusu. Bu kutuya hedef seçtiğiniz kişinin fotoğrafını ve yeteri miktarda balmumu ile kan koyup da kolunu çevirdiğinizde, vudu büyülerinde kullanılan türden bir balmumu bebek oluşuyor. Artık bu minik oyuncağa iğneyle nasıl zarar verirseniz, aynı yaralar fotoğraftaki kişide oluşuyor ve onu öldürüyor. Bütün numara da bu zaten. Günümüzde ortaya çıkan kutuyu ele geçiren biri, başroldeki gencin çevresindeki tüm arkadaşlarını bu kutuyla öldürmeye başlıyor, biz de onun kim olduğunu ve niye bunu yaptığını öğrenmeye çabalıyoruz. Araya serpiştirilen ama son derece iğreti ve anlamsız duran lezbiyen öpücükler, dehşet anlamında “Testere”dekilerin (Saw) onda biri bile etmeyen

kesme-biçme sahneleri, yazılamamış diyaloglara eşlik eden kötü oyunculuklar “Kara Büyü”yü 90 dakikalık bir ‘sıkıntı yumağı’ haline getiriyor. Foto muhabiri Marcus’u canlandıran yakışıklı Travis Fimmel da filmin ciddiyetine inanmamış olacak ki, gözüktüğü her sahnede sırıtıyor, belli ki gülmemek için kendini zor tutuyor. Film bir eksi puanı da, elindeki en büyük kozu kullanamamaktan alıyor. “Otel II” (Hostel: Part II) 1970’lerin kült porno starı Edwige Fenech’i sürpriz bir şekilde karşımıza çıkarmıştı. Bu filmde de 1980’lerin unutulmaz dizisi “Ziyaretçiler”in (V) ‘fareyle beslenen’ Diana’sı yaşlanmış olarak karşımıza çıkıyor ancak heyecan uyandırıcı bir rol olduğunu söylemek imkansız. Avustralya sineması, korku türü üzerinde daha fazla çalışmalı…

Bunaltıcı sıcaklarda dışarıda olmak yerine, klimalı bir sinema salonunda bu filmi izleyebilirsiniz. Bütün düğümün çözüldüğü final dahi o kadar amatörce yazılmış ki, “ben yapsam daha iyisi olurdu” dedirtiyor.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Çok Bilen Adam NİL KURAL The Man Who Knew Too Much (1934)

nilkural@gmail.com

İBLİS ORİJİNAL ADI La Posesión De Emma Evans YÖNETMEN Manuel Carballo OYUNCULAR Doug Bradley, Sophie Vavasseur, Tommy Bastow, Stephen Billington, Richard Felix YAPIM İspanya SÜRE 98 dk. DAĞITIM Duka Film

Şeytan çıkarma filmlerine yenisini eklemek dışında özel bir yanı olduğundan bahsedilemez. 16 arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 k

M

esele ‘şeytan çıkarma’ olunca, bu alt türde WIllIam FrIedkIn’in yönettiği korku klasiği “Şeytan”ı (The Exorcist) düşünmemek mümkün değil. Zira üzerinden 40 yıla yakın süre geçmesine rağmen oyunun kurallarını hâlâ bu film belirliyor. Şeytan tarafından ele geçirilen kişinin, tabii ki çoğunlukla genç kızın, her zamanki huyları olan acımasız yorumlar, kusma, yalan söyleme, ses değişimi, vücudun eğilip bükülmesi derken, türe yenilik getirmek konusunda şeytan çıkarma hikayesi anlatan sinemacıların pek yaratıcı olduğu söylenemez. 2006 yapımı Alman filmi “Requiem” gibi ‘şeytan işgali’ konusunu psikolojik ve sosyal koşullarla şekillenen ve kişinin zamanla sığınabileceği bir bahane olarak göstermek ve ortaya çıkan dramı sunmak bir seçenek tabii ki. Diğer bir seçenek de, “Son Ayin” (The Last Exorcism) gibi işi şakaya vurarak başlayıp, bir noktada korkuya dümen kırmak… Ancak bu hafta vizyona giren “İblis”in bu tür yeniliklerle işi yok. O yüzden de “Şeytan”ın ekmeğini yemeyi sürdüren bir yapım olarak heyecan vermiyor.

Filmde, Emma adlı bir genç kız, annesiyle normal bir çekişme yaşarken, bir kriz geçiriyor. Hastanede tıbbi bir sorun bulunamıyor. Babası, evde eğitim gören Emma’nın yaşıtlarıyla okula gitmesinin yerinde olacağını savunurken, Emma arada sırada kendisini kaybetmeye başlıyor. Sonunda içine şeytan girdiğine ikna olan Emma ailesinden gizli peder olan dayısından yardım istiyor. Oysa dayısının da şeytan çıkarma ayinleri konusunda pek de başarılı bir kariyeri yok: Bir kızın ayin sırasında ölümünden sorumlu… Senaryoda, Guillermo del Toro’nun hayaletleri korku olarak kullanıp, aslen faşizme işaret eden “El Espinazo Del Diablo”sunun senaristi David Muñoz’un imzasını görmek ümit vericiydi. Muñoz, bu beklentiyi karşılayamıyor. Hemen hemen hepsi birbirine benzeyen şeytan çıkarma filmlerine yenisini eklemek dışında “İblis”in özel bir yanı olduğu söylenemez.

Filmin sonlarına doğru ortaya çıkan sürpriz, az biraz tazelik getiriyor. Filmi basit bir şeytan çıkarma filminden daha asap bozucu yapan etkenlerden biri de, İngilizce çekilmiş filme yapılmış dublaj.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

AŞKIN SESSİZLİĞİ

İBLİS BİLGEHAN ARAS

ULTRA MEGA SÜPER KAHRAMAN OKAN

ARPAÇ

tunca

aRslan

KEMAL EKİN AYSEL

BURAK

GÖRAL

YAŞAMIN RİTMİ MURAT ÖZER

AŞKIN SESSİZLİĞİ İBLİS

HH

KARA BÜYÜ

H

H

ALİ ULVİ

UYANIK

BURÇİN S.

YALÇIN

HHH HH

ULTRA MEGA SÜPER KAHRAMAN

HHH

YAŞAMIN RİTMİ

HHH

HHH

HHH

40

HH

HH

HHH

HHH

HH

AŞIRICILAR

HHHH

HHHH

HHHH

H H H H H

AŞK VE KÜLLER

HHHH

HHHH

HHHH

HH HHHH HHHH

AŞKIN HALLERİ

HHH

BİR AYRILIK

HHHHH HHH

HHHH

HHH

HHHH

ÇATI KATI

HHH

HH

HHH

HH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HARRY POTTER VE ÖLÜM YADİGÂRLARI: BÖLÜM 2

HHHH

İYİ GÜNDE KÖTÜ GÜNDE

HH

JULIA'NIN GÖZLERİ

HHH

HH

HHH

HHH

KANIMA GİR

HHH

HHH

HHH

HHHH

KAZANANLAR KULÜBÜ

HHH

HHHH

HH

KİRACI

HH

HH

H

HHH

LARRY CROWNE

HH

HH

HH

HHH

ÖLÜM ODASI

HH

HH

HH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

SERSERİLER

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

ÜÇ

HHHH

HHH

HHH

H H H H H

YAĞMURU BİLE

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ

HH

HHH

HHH

HHH

HHH

HHH

BURLESQUE

HHH

HH

ÖLÜMÜNE KAÇIŞ

HH HHH HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 / arkapencere

17


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

“BEŞ MAAŞINA İDDİAYA GİRERİM Kİ...”

18

arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 k


Gazeteci-yazar Ümit Deniz’in aynı adlı romanından uyarlanan 1966 tarihli Nejat Saydam filmi “Yakut Gözlü Kedi”, Milli İstihbarat’la içli dışlı, milli şuuru sağlam, yakışıklı, çapkın, cesur ve çok becerikli Murat Davman karakteriyle geç de olsa tanışmak için iyi bir fırsat.

G

azeteci Murat Davman’ı tanır mısınız? Maceradan maceraya atılan, James Bond’un Türkiye şubesi diyebileceğimiz, çok yakışıklı ve çok çapkın, gazetecilik ile ajanlık arasında gidip gelen, Milli İstihbarat’ın sık sık yardım almak zorunda kaldığı meşhur Murat Davman… Yani, tanışmadıysanız eksiklik hissetmeniz gereken bir şahsiyet var karşınızda. Kahramanımız, görünürde tam bir Avrupalıdır. Batı’nın adet ve usullerini, yaşam tarzını, medeni davranış kalıplarını iyi bilir ama özünde tepeden tırnağa Türklük şuuruyla donanmıştır. Her Türk gibi kadınlarla arası mükemmeldir! Romantizmi de iyi bilir, şehveti de. Ve en tehlikeli serüvenleri, en fazla birkaç sıyrıkla atlatacak kadar da beceriklidir. Murat Davman, polisiye edebiyatımızın parlak yıldızlarından Ümit Deniz’in (19221975) yarattığı bir kahraman. Bir süre İ.Ü Hukuk Fakültesi’ne devam eden, sonra İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan, en sonunda da gazetecilikte karar kılan Ümit Deniz, Türkiye’de 1990’lar öncesinde polisiye edebiyat yokmuş gibi davrananlar tarafından biraz perdelenmek istense de mizah unsurlarının eksik olmadığı 22 roman kaleme almış, hayli ilginç bir yazar. “Gece Gelen Ölü”, “Ölüm Bilmecesi”, “Cezanı Çekeceksin”, “Yalvarırım Yetişin”, “İstanbul Tehlikede”, “Tanrının Gözyaşları”, “Ahlaksız: Bir Masörün Hatıra Defteri” gibi romanları, bugün sahafların gözdesi niteliğinde. Yazarın, “2 Kere 2 Eder 12”de olduğu gibi, dönemin ruhuna uygun biçimde ara sıra anti-komünist serüvenler yarattığını da ekleyeyim. Bu roman, doğrudan TKP’yi hedef alıyor örneğin. Doğal olarak sinemadan da uzak durmamış Ümit Deniz. 1953’te Mehmet Muhtar’ın yönettiği “Drakula İstanbul’da”nın senaryosunda onun imzasını görüyoruz. Başrolünü Orhan Günşiray’ın üstlendiği iki Atıf Yılmaz filmi, “Ölüm Perdesi” (1960) ve

“Azrailin Habercisi” (1963) ile Müşfik Kenter’li “Sessiz Harp” (Lütfi Akad; 1961), Tamer Yiğit’li “Atmaca Ali” (Taner Oğuz; 1976), Ümit Deniz romanlarından aktarılmışlar beyazperdeye. Ümit Deniz ve Murat Davman denilince akla ilk gelen romanlardan biri, daha adından başlayarak çekicilik taşıyan “Yakut Gözlü Kedi” hiç kuşku yok ki. Dario Argento’nun “Kristal Kanatlı Kuş” (L'Uccello Dalle Piume Di Cristallo; 1970) filmi ya da Jeffrey Archer’in “Dokuz Kuyruklu Kedi” romanı, yalnızca adları nedeniyle bile ‘unutulmazlar’ listemde yer almışlardır. Küçük puntoyla dizilmiş 280 sayfalık yıpranmış bir roman ve bu romandan uyarlanan film de ‘unutulmayacak’ yanları olmasa da nostaljik tatlar alarak ‘heyecanla’ okuduğumseyrettiğim yapıtlar oldular. 1966 tarihli bir Nejat Saydam filmi olan “Yakut Gözlü Kedi”nin kadrosunda Cüneyt Arkın, Selda Alkor, Neriman Köksal, Suzan Avcı, Sami Hazinses gibi oyuncular yer alıyor. Hazinses, Murat Davman’ın yardımcısı şipşak gazete fotoğrafçısı rolünde. Film, anlatıcı-sesin verdiği bilgilerle başlıyor: “Milattan Önce 167 senesi… Kore’de bir mabette bulunan Buda heykelinin gözleri kızıl yakuttandır. Bugünkü parayla en az 10 milyon lira değerindedir. O sırada Kore’de çıkan bir ihtilal bu heykelin de yağma edilmesine neden oldu. Aradan yıllar ve asırlar geçti. Bu yakut taşlar sahiplerine uğursuzluk getirmeye devam etti. En sonunda bir kediye göz oldular.” Baştan sona James Bond filmlerinin müzikleri eşliğinde gelişen serüven, göz çukurlarına çok değerli yakutlar yerleştirilmiş bir kedi heykelinin peşindeki kötü adamlar ile Murat Davman’ın

kapışması ekseninde akıp gidiyor. Tabii anlatıcının da vurguladığı üzere, sahiplerine uğursuzluk getiren mücevherler bunlar. Örneğin Hüsamettin Bey ve Abdülrezzak Bey… Filmin başında Hüsamettin Bey’i, Almanya’da bir mezarlıkta heykeli ele geçirirken görüyoruz ama kendisi de çok geçmeden öbür dünyayı boyluyor. Kedi, Abdülrezzak Bey’in ellerinde. O da, üstelik kendi evinde verdiği partide onlarca konuğun arasında bir ağaca asılmış olarak bulununca Murat Davman harekete geçiyor. Harekete geçmek, Davman için aynı zamanda bol bol yatağa girmek anlamına da geliyor. “Burada sevişmemiz tehlikeli olur, ne olur beni evine götür” diyen kadınları hiç üzmüyor. “Kıskançlık kadını güzelleştirir. Ben kıskanç kadını kafesteki parsa benzetirim” türünden edebi laflar duyuyoruz sıkça. “O parsın bir gün kafesinden çıkacağını düşün” diyen kadınlara ise “Kim bilir beni neremden yemeye başlar” şeklinde karşılık veriyor ve sonra, hooop yatağa… Murat Davran aynı zamanda iddiaya girmeyi de seviyor, film boyunca “Beş maaşına iddiaya girerim ki bu işin arkasında şu var” ya da “On maaşına iddiaya girerim ki bu kadın bana aynen şöyle diyecek” gibisinden kalıplar ağzından eksik olmuyor. Yan tarafta gördüğünüz fotoğraftaki gibi zor durumlara da düşüyor düşmesine de hepsi vız geliyor, her seferinde zincirlerinden tereyağından kıl çeker gibi kurtuluyor. Fazla değil, ancak bir maaşına iddiaya girerim ki Murat Davran’ı seveceksiniz. Maceralarını okumaya ve seyretmeye çalışın. Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 / arkapencere k

19


KEMAL EKİN AYSEL AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

KASABADAKİ YABANCI Clint Eastwood’un yönetmenliğe atıldıktan sonra çektiği ikinci film olan “Kasabadaki Yabancı” (High Plains Drifter), spagetti western’lerin sonuyla modern western’lerin başı arasında kalan bir köprü film. Bu başyapıt, western’e kattığı doğaüstü temayla da benzerlerinden ayrılıyor.

W

ESTERN’in AĞABABASI JOHN FORD, NEDEN EN ÇOK WESTERN ÇEKTİĞİNİ SORANLARA ŞÖYLE YANIT verir: “Western’le anlatılmayacak hikaye yoktur.” Haksız değildir üstat. Sinemanın icadı kadar eski olan bu türü her türlü insanlık durumunu anlatmak için kullanabilirsiniz. İkinci yönetmenlik denemesinde ustalara yakışır bir başyapıt ortaya çıkaran Clint Eastwood bu iddianın içini tek başına doldurabilecek bir sinemacıdır. “Kasabadaki Yabancı”da western’in şeklini değiştirirken türün içine alışılmadık hikaye parçacıkları yerleştirir. Bir yandan da western’in gereklerini yerine getirmekten ve janrı mükemmelen etüt ettiğini göstermekten geri durmaz. Film, kendinden önceki sayısız klasikten izler taşır. Kasabalının korku içine beklediği haydutları karşılayacak olan kovboy öyküsü “Kahraman Şerif”ten (High Noon) izler taşır. Kovboyun kasaba ahalisini zorbalardan kurtarması “Vadiler Aslanı”nı (Shane) andırırken, kahramanın kasabayı birbirine düşürmesi “Bir Avuç Dolar”dan (Per Un Pugno Di Dollari) alıntıdır. İleriye dönük bir bakışla, bu filmin, Eastwood filmografisinde birbirine çok benzeyen iki filmle sürecek gizli bir üçlemenin kapısını açtığı da söylenebilir. “Soluk Yüzlü Adam”ın (Pale Rider) ve “Affedilmeyen”in (Unforgiven) başkarakterleri de intikam için ‘geri dönen’, sadistçe şiddet uygulayabilen, ahlaken kaotik karakterlerdir. “Kasabadaki Yabancı” tam olarak western sinemasında bir kırılma noktasının üzerinde durur. Eğer western’i kendi içinde akımlara ayırmak doğruysa, o zaman “Kasabadaki Yabancı”nın, spagetti western’lerle revizyonist western’ler çağının tam arasındaki film

olduğunu söylemek mümkündür. Clint Eastwood, filminde ustası bellediği, adeta onun kariyerini yaratan büyük yönetmen Sergio Leone’den çok şey öğrendiğini gösterir. Spagetti western’lerin tekinsiz kasabaları, çirkin suratlı karakterleri, isimsiz ve geçmişi karanlık, asla yüce amaçlar taşımayan başkahramanı yerli yerindedir bu filmde. Eastwood’un canlandırdığı isimsiz kovboy bile, sanki meşhur Leone üçlemesinden fırlayıp buraya gelmiş gibidir. Uzamış sakalı, kirli elleri, hırpani görünüşü, pis elbiseleri ve umursamaz tavırlarıyla Leone’yi gururlandıracak bir karakterdir. Fakat söz konusu artık 70’li yıllardır ve Amerikan sineması, konvansiyonel anlatı kurallarının dışına çıkmaya başlamıştır. Hâliyle western de bu devrim havasından etkilenir. Eastwood’un karakterini, Leone’nin karakterlerinden ayıran ciddi bir nüans oluşur. Ne kadar tekinsiz görünürse görünsün, Leone kahramanları her zaman haklı bir mücadele peşinde, kendi içlerinde etik sahibi insanlar olarak belirirler. ‘İyi, kötü ve çirkin’in ‘iyi’ kanadında yer aldıklarını her zaman biliriz. Çirkinliği ve kötülüğü hep hak edene yapmaktadırlar. “Kasabadaki Yabancı”nın kovboyuysa özünde ahlaklı ya da iyi biri değildir. Kasabaya geldiği dakika üç cinayet işler. Ardından bir kadına tecavüz eder. Bu eylemleri sırf muktedir olduğu için, yapmaya gücü yettiği için yaptığını anlarız. Kurallar üstü bir kudrete sahip olmak kovboya haz verir. Bu tavır, kasabalının kovboya, kendilerini koruması karşılığında açık çek vermesiyle ayyuka çıkar. Kovboy adeta bir derebeyine dönüşür. Kasabalının ayak işlerine koştuğu cüceyi vali ve şerif yapar. İstediği mala el koyar. İstediği kadınla sevişir. Kasabalıya

emirler yağdırır. Evlerini kırmızı renge boyatır. Oteli boşaltır. Kasaba meydanında şölen alanı kurdurtur... Etik, western’den tamamen çıkmıştır artık. Klasik western’lerin ahlaklı karakterleriyle spagetti western’lerin kaotik davranan fakat özünde bir ahlak barındıran karakterlerine rahmet okunmaktadır. “Kasabadaki Yabancı” western’e alışılmadık bir temayı, bir hayalet hikayesini sokmasıyla da dikkat çeker. Doğaüstü olaylar, öykünün kilit noktalarında devreye girerek seyircinin kafasını bulandırır. Kasabanın dürüst şerifi bir süre önce haydutlar tarafından işkenceyle öldürülmüştür. Tüm kasaba olaya şahit olmuş ama sessiz kalmıştır. Eastwood, isimsiz karakterinin, rüyasında birden çok kez bu olayı gördüğünü seyirciye gösterir. İlginç olan, bu rüyayı kasabanın cücesi Mordecai’nin de görüyor olmasıdır. Filmin bir yerinde bir karakter, mezar taşında ismi yazmayan ölülerin huzur bulamayacağından dem vurur. Bu noktada, isimsiz kovboyun kasabaya yaptığı eziyetler anlam kazanır. Kovboy, öldürülen şerifin hayaletidir olsa olsa. Filmin başı ve sonu simetrik kurgulanmıştır. Kovboy, çölde, serap görüntüsünün içinden yavaş yavaş belirerek kameraya yaklaşır. Filmin sonunda tam tersi olur. Mordecai, şerifin mezar taşına nihayet ismini yazmaktayken, kovboy işini bitirmenin huzuruyla çöle doğru atını sürer ve serabın içinde yok olur. İntikam için geri dönmüş, huzura kavuşmuş ve yine kırklara karışmıştır. Eastwood bir bakıma bu ölü, hayalet kovboyla western’lerin kahraman kovboyunu da öldürmüş olur. Kalpsiz, ahlaksız, şeytani bir adam vardır artık. İsimsiz kovboy yabandan çıkıp kasabayı kurtarmaya değil, yakıp yıkmaya, yok etmeye gelecektir bundan böyle. k 29 Temmuz 2011 - 04 Ağustos 2011 / arkapencere

21


ÖLÜM KARARI OKAN ARPAÇ (Rope, 1948)

oarpac@gmail.com

MÜZİĞİ BAŞROLE YERLEŞTİREN UNUTULMAZ 11 FİLM

1

Bazen müzik bir filmin her şeyi, hatta kurtarıcısı hâline gelir. Haftanın en iyilerinden “Yaşamın Ritmi” (Sound of Noise) vesilesiyle, tamamen müzik üzerine kurulu filmleri anımsadık ve unutulmaz olanların arasından bir seçki yaptık.

S

inema için, ‘tüm sanatların bileşkesi’ derler. Evet, bu en yeni sanat; edebiyat, resim, fotoğraf gibi DALLARDA ÇOKÇA beslenir ama müzik sanki ilk sıradadır hep. Pek çok filmin müziğini, ıslıkla bile anımsamaz mıyız? Teknolojinin yaygın olmadığı dönemlerde çevrilen ‘şarkıcı filmleri’ni de unutmayalım. Zeki Müren ya da Elvis Presley gibi isimler, sinemayı biraz da eserlerini geniş kitlelere duyurmak için kullanmamış mıdır? Müziği esas alan nice filmler ve biyografiler de var. Ama bu haftaki 11’imiz daha farklı bir sinemamüzik ilişkisini işaret ediyor: Sadece müziği anlatan, onu ‘başrole’ yerleştiren filmler. Listeye sığmayan “Borunu Öttür” (Brassed Off), “Şöhrete Bir Adım” (Almost Famous), “Sensiz Olmaz” (High Fidelity), “Aria”, “This Is It” ve bizden “O Kadın”ı da anarak, notalardaki yolculuğumuza geçelim.

22

arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 k

1

KARŞINIZDA SPINAL TAP (THIS IS SPINAL TAP, 1984) Bir ‘sahte belgesel’ olsa da pek çokları tarafından gerçek bir dokümanter sanılan, yaklaşık 1,5 saat boyunca hem müziğe hem de kahkahaya doyuran, özel bir yapıt. Yönetmen Rob Reiner’ın aslında var olmayan Spinal Tap adlı heavy metal grubunun Amerika’ya yaptıkları ‘yeniden doğuş’ turnesini anlattığı film o denli ilgi gördü ki, Spinal Tap filmden sonra gerçekten konserler verdi, soundtrack albümü kapışıldı. 80’lerin pek de ciddiye alınmayan heavy metal gruplarını ti’ye alırken, The Beatles ve Black Sabbath gibi efsanelere de göndermeler yapan film, sahnede devleşen grupların gerçek hayatta, kuliste nasıl da ‘şaşkın ördek’ olabileceklerini resmediyor. Filmdeki amfi esprisi iMDB’de de devam ediyor ve film 10 yerine 11 puan üzerinden değerlendiriliyor.

2

FANTASIA FANTASIA, 1940) Düş gücünün serbest bırakıldığı sanat yapıtlarına verilen ad olan ‘fantazya’yı en iyi şekilde yansıtan, benzersiz bir Walt Disney harikası. Klasik müzikle animasyonu bir daha benzeri görülmeyecek şekilde birleştiren, birbirinden bağımsız epizotlar halinde ilerleyen bu müthiş görsel ve işitsel şölen, aynı zamanda küçüklere klasik müziği sevdirmek gibi bir işleve de sahip. Disney’in en özgün ve heyecan verici projesi olmasına karşın, tamamlandığında İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle yeterince ilgi göremeyen ama zamana galip gelerek yıllar içerisinde başyapıt olarak selamlanan “Fantasia”, bugün tam 71 yaşında. Tamamı elle çizilen animasyonda, müziğin ritmi, notalar ve görüntünün nasıl senkronize edildiğini çözmek zor. Bir de “Fantasia 2000” var ama favorimiz hep bu.


2

3

3

NASHVILLE (NASHVILLE, 1975) 2006’da aramızdan ayrılan, stüdyo sisteminin en ünlü ‘bağımsız’ı Robert Altman’ın başyapıtı. En İyi Film dahil beş dalda aday olduğu Oscar’ı, Keith Carradine’ın söylediği “I’m Easy” ile alan “Nashville”, country müziğin kalbinin attığı yere götürüyor izleyeni. 1970’lerin ortası... Hemen tüm plak şirketlerinin yeni yetenekler keşfetmek için mutlaka bir ofis açtıkları Nashville’de, bir hafta sonu yaşananlara tanıklık ediyoruz. Country müzik yapanlar, star adayları, bir belgesel ekibi, elinden megafon düşmeyen bir başkan adayı, gösteri düzenlemeye çalışanlar ve elbette 2,5 saat boyunca nonstop müzik! Altman’ın çok karakterli filmlerinin en güzide örneklerinden olan “Nashville”, 60’lar sonrasını yaşayan Amerika’dan da gözlemler sunuyor.

4

SHINE A LIGHT (SHINE A LIGHT, 2008) 1977’de “New York, New York” müzikalini çeken, 1978’de The Band grubuyla ilgili “Son Vals” (The Last Waltz) belgeselini yapan, 1987’de Michael Jackson’ın “Bad” adlı video klibine imza atan, müzikle daima içli dışlı olmuş Martin Scorsese’nin bu konudaki en önemli çalışması. Adını Rolling Stones’un aynı adlı şarkısından alan film, grubun kariyerine göz atarken “A Bigger Bang” turnesinden de bol miktarda konser görüntüsü içeriyor. Grubun çok sıkı bir ‘fan’ı olduğunu bildiğimiz Scorsese, yanına iki Oscar’lı görüntü yönetmeni Robert Richardson’ı da alarak, sinema perdesinde gerçek bir konser deneyimi yaşatıyor. Hatta film, aralara serpiştirilen bazı eski röportaj görüntüleri dışında, belgeselden ziyade eşsiz bir konser kaydı olarak görülebilir.

4

5

5

GENÇLİK ATEŞİ (THE COMMITMENTS, 1991) 20 yıl önce ülkemizde gösterildiğinde müziğe gönül vermiş pek çok genci ‘ateşlediğine’ emin olduğumuz bir Alan Parker yapıtı. Öte yandan tıpkı listemizdeki “Karşınızda Spinal Tap” gibi, bir çeşit ‘sahte belgesel’. O filmle bir benzerliği de, öyküdeki grubun sonradan gerçekten konserler vermesi... Film kısaca, zencilerin soul müziğini İrlanda’ya taşımak isteyen bir grup Dublinli gencin çabalarını yansıtıyor. Başta “Mustang Sally” olmak üzere filmde bol miktarda canlı ‘soul’ performansı izlemek/dinlemek ve son jenerikten sonra kalkıp hemen bir müzik grubu kurmayı istemeniz mümkün. “Geceyarısı Ekspresi”yle (Midnight Express) namlı Parker’ın “Şöhret”le (Fame) beraber en popüler işlerinden olan film, akıcı anlatımıyla pür dikkat izleniyor.

29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 / arkapencere k

23


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

24 SAAT PARTİ İNSANLARI (24 HOUR PARTY PEOPLE, 2002) 2000’lerin kült filmlerinden biri. Ve tıpkı “Karşınızda Spinal Tap” gibi bir ‘rockumentary’; yani rock müzik üzerine bir çeşit kurgu-belgesel. Endüstri şehri Manchester’da, ekonomik krizin baş gösterdiği 1970’lerin ikinci yarısında başlayan öykü, dönemin efsane grubu Joy Division’la ve grubun intihar eden solisti Ian Curtis’le de yakınlaştırıyor bizleri. Yönetmen Michael Winterbottom dönemi yansıtırken, asla durmak bilmeyen el kamerasından, Lars Von Trier’vari bulanık, kumlu görüntülerden ve baş döndürücü kurgudan da büyük destek almış. Efsanevi Factory Records plak şirketi ve Sex Pistols grubu başta olmak üzere dönemin pek çok ikonunu perdeye taşıyan film, rock müzik sevenler ama bilhassa Joy Division hayranları için bir zorunluluk.

24

arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 k

7

BENİ ORADA ARAMA (I’M NOT THERE., 2007) Bob Dylan’ı anlatsa da belgesel yahut biyografi diyemeyeceğiniz, adeta bilinçdışında gezinen bir müzik filmi. Bizde gösterime girmeden, efsaneyi altı farklı oyuncunun canlandırıyor olmasıyla adından söz ettiren yapım, 1998’de “Velvet Goldmine”la da benzer bir film ortaya koyan Todd Haynes’in imzasını taşıyor. Egosuyla, sanatıyla, özel yaşamıyla, yaptıklarıyla, söyledikleriyle pek çok farklı yüzü olduğunu gösteren ‘peygamber’ Dylan’ı, altı farklı oyuncuyla cisimleştirmek en doğru seçim olmuş bu filmde. Heath Ledger’dan Christian Bale’e, Richard Gere’dan şahane Cate Blanchett’a uzanan yelpazede, herkes onun farklı bir yanına dokunmayı denemiş. Dylan’ı iyi tanımayanlar için kafa karıştırıcı olabilecek film, sırf olağanüstü soundtrack’i için bile gözü kapalı izlenir.

7

8

WOODSTOCK (WOODSTOCK, 1970) Kurgu ve ses adaylıklarının yanında, En İyi Belgesel Oscar’ını alarak taçlanmış, yönetmen kurgusuyla neredeyse dört saat süren katıksız bir müzik filmi. Bizde Rock’n Coke gibi çakmalarıyla yaşatılmaya çalışılan ancak hem dönem ruhu hem de sahne alan sanatçıların büyüklüğüyle bir daha benzeri gerçekleşmeyecek olan üç günlük müzik festivalinin ölümsüz belgesi bu film. 42 yıl önce, başta çiçek çocukları olmak üzere çok geniş bir katılımla gerçekleşen, adeta ‘bayrak’ hâline gelen festivalde müziğin yanı sıra ‘barış ve kardeşlik’ ruhunun, içkinin, uyuşturucunun, çıplaklığın, cinselliğin de başrol oynadığını söylemek mümkün. Joan Baez, The Who, Carlos Santana, Jimi Hendrix, Janis Joplin gibi isimlerse baş döndürücü...

8


9

9

BUENA VISTA SOCIAL CLUB (BUENA VISTA SOCIAL CLUB, 1999) Robert Altman, Martin Scorsese, Alan Parker gibi ustaların müzik filmlerinin yanına rahatlıkla koyabileceğimiz bir Wim Wenders çalışması. 1950’lerde Küba’da pek çok ünlü müzisyeni misafir eden efsanevi gece kulübünden ismini alan film, 2000 yılında bizde gösterime girdiğinde beklenmedik bir ilgiyle karşılandı. Hatta grup defalarca ülkemize gelerek konserler verdi. Neredeyse tamamı el kamerasıyla, video formatında çekilen film, bir grup yaşlı müzisyenin yıllar sonra bir araya gelerek ‘dedelerden beklenmeyecek’ bir performansla müzik yapmalarını gözler önüne seriyor. Yıllar içerisinde üyelerinin birer birer aramızdan ayrılmasıyla hüzünlü bir efsaneye dönüşen grup, bu filmde Küba müziğini hemen herkese sevdirmeyi başarıyor.

10

10

ATEŞLİ TOPUKLAR (MOONWALKER, 1988) 1989’un sömestr tatilinde sinemalarımıza geldiğinde tam bir fenomene dönüşerek kapı-pencere kırdıran, sinemaların önünde upuzun kuyruklar oluşmasına sebep olan, bir filmden ziyade upuzun bir video klip... Michael Jackson’ın “The Wiz” adlı “Oz Büyücüsü” uyarlamasından 10 yıl sonra ilk kez bir sinema filmi için kamera önüne geçtiği ve “Ateşli Topuklar” gibi komik bir Türkçe isimle vizyona giren yapım, MJ’in konser görüntülerinin yanı sıra, animasyonlar ve eften püften bir kaçıp kovalama hikayesiyle de desteklenmiş. Jackson’ın ünlü ‘moonwalk’ (ay yürüyüşü) hareketinin popüler olduğu dönemde, “Bad” albümünün bir nevi promosyonu olarak da konumlandırılan film, efsanenin müziklerini görsel bir şovla sunuyor.

11

11

DUVAR (PINK FLOYD THE WALL, 1982) Görünürde problemli bir rock yıldızının her şeyden ve herkesten kaçarak yavaş yavaş deliliğin sınırlarına gelmesini anlatsa da, çok katmanlı, çok etkileyici bir sinema şöleni. Yönetmen, listemizde “Gençlik Ateşi”yle de yer alan Alan Parker... Filmini efsane grup Pink Floyd’un müziği üzerine oturtan Parker, üzerinden yıllar geçse de hafızadan silinmeyen bir görsellikle baş başa bırakıyor bizleri. Ağır faşizm eleştirisi sadece Hitler üzerinden değil, okullarda öğrencileri formatlayan ve kitleleri düşünemez hale getiren katı disiplinle de vurgulanıyor. Özellikle “Another Brick In The Wall” parçasına eşlik eden faşist çekiçler ve tuğla duvarların yıkıldığı sahneler unutulur gibi değil. Film, Pink Floyd’a dair pek çok ipucuyla yüklü.

k 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 / arkapencere

25


MURAT ÖZER Aile Oyunu (FamIly Plot, 1976)

BURLESQUE

S

ıfırdan zirveye çıkmak, bunu da belli bir ‘destek’le yapmak, beyazperdenin pek sevdiği bir temadır. Bunun kökleri, Yunan mitolojisinde kendi yaptığı heykele âşık olan mimara, yani Pygmalion’a dayansa da, asıl ‘esin kayna��ı’ George Bernard Shaw’un 1912 tarihli aynı adlı eseridir. Shaw, mitolojinin hediye ettiği ‘kavram’ı edebi bir metinle buluşturur; sonrasında farklı disiplinlerdeki yığınla esere konu olacak bir ‘fenomen’ yaratır. 1980’lerin başından 1990’ların sonuna kadar aktörlük kariyerini sürdürmüş, sonrasında yapımcılık ve senaristlikle geçimini sağlamış, nihayetinde de yönetmenliğe meyletmiş sinema (daha çok televizyon aslında) adamı Steven Antin, 2006 yapımı video filmi “Korkunç Şüphe 2: İyi Bir Anne”yi (Glass House: The Good Mother) saymazsak, gerçek anlamda ilk yönetmenlik çalışmasına soyunduğu “Burlesque”le George Bernard Shaw’un “Pygmalion”una başka bir açıdan yaklaşma denemesine girişiyor. Yanlış anlaşılmasın, bu bir uyarlama değil ama Shaw’un eserinin geniş bir yelpazeye yayılan etkisinden nasibini alıyor kaçınılmaz olarak. Hikaye, fazlasıyla bildik bir yapının izlerini takip ediyor. Taşralı bir genç kız, dans edip şarkı söyleme amacıyla Los Angeles’a geliyor. Burada önce garson olarak girdiği Burlesque adlı müzikholdeki boşluktan yararlanıp dansçı oluyor, rastlantısal biçimde şarkı söyleme yeteneği keşfedildiğinde de mekanın yıldızı haline geliyor. Onun bu serüvenine eşlik eden yan hikaye ise, mekanın parasal anlamda zor durumda olan sahibesinin Burlesque’i ayakta tutma çabasına odaklanıyor. İki hikaye, kaçınılmaz biçimde iç içe gelişiyor ve finalde de genç kızın yardımıyla her şey mutlu mesut bir yöne doğru akıyor... Steven Antin’in senaryosu, hiçbir orijinallik barındırmamasına ve tümüyle klişeler üzerinden yürümesine karşın, barındırdığı ‘müzik coşkusu’yla kendini izletmeyi başarıyor. Özellikle Christina Aguilera’nın ‘Allah vergisi’ gırtlağından çıkan şarkıların etkisiz olduğunu söylemek zor. Cher de 1960’lardan bu yana ayakta kalan müziğiyle ona

eşlik ediyor, oyunculuğuyla da idare ediyor. Filmin lokomotifi olan bu iki isme eklemlenen Stanley Tucci, Peter Gallagher, ekran yüzü (Grey’s Anatomy) Eric Dane, Cam Gigandet, Kristen Bell, Alan Cumming gibi oyuncular da ‘hafif’ hikayenin içinde eriyip gidiyorlar. Evet, “Burlesque” izlenmesine izleniyor ama örneğin bir “Kırmızı Değirmen” (Moilun Rouge!) kadar yoğun bir dramatik yapıya sahip değil. Oradaki anakronik müzik kullanımının sağladığı avantaj da yok burada, hikaye ve karakterlerin derinlikli yapısı da. Mekanda söylenen şarkılardaki dans ve müzik birlikteliğinin yarattığı estetik kendini kurtarıyor, ama Burlesque’ten çıktığımızda her şey altüst oluyor, hem dramatik hem de müzikal anlamda. İki ayrı film izliyor gibi oluyoruz yapılan yanlış tercihlerin etkisiyle. Hikayedeki aşk motifi de hiçbir inandırıcı unsur barındırmıyor. İki âşığın bir araya gelememesine ‘uygun’ bir kılıf bulunamamış gibi. Bize sunulan ‘formül’, neresinden tutsak elimizde kalan bir sonuç doğuruyor. Bu aşkın zayıf motivasyonu, bizleri sürekli olarak müzikholün içine çekiyor, hikayenin oradan ayrılmasını istemez konuma taşıyor. İstisnasız her türlü eylemin klişerden beslenmesi, bu filmin Christina Aguilera ile Cher’i bir araya getirmekten başka hiçbir amaca hizmet etmediğini hissettiriyor. Yapımcılara sorsak, bunun aksini söyleyeceklerini sanmıyoruz! Filmin izlenebilmesinin temel faktörü olan müzik ve dans ise yalpalamıyor pek, rotasından şaşmıyor, hikayeyi belli bir noktaya kadar çekebiliyor. Cher’in seslendirdiği “Welcome To Burlesque”in sağlam bir beste olduğunu, diğer şarkıların da bu yetkinlikten nasiplendiklerini söyleyebiliriz rahatlıkla. Altın Küre alan Diane Warren bestesi “You Haven't Seen The Last Of Me”nin bu görünümde önemli bir rol üstlendiğini de ekleyelim son olarak.

Marilyn Manson’ın “The Beautiful People” adlı şarkısının film için yapılan versiyonu, akıllı bir manevranın izlerini taşıyor. Hikayenin bağlanma noktasını işaret eden ‘hava hakları’, müthiş bir fikir bulduğunu sanan yönetmeni komik duruma düşürüyor.

YÖNETMEN Steve Antin OYUNCULAR Cher, Christina Aguilera, Eric Dane, Cam Gigandet, Julianne Hough, Alan Cumming, Peter Gallagher, Kristen Bell, Stanley Tucci YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 114 dk. GÖRÜNTÜ/SES 2.40:1, 5.1 DD İngilizce ŞİRKET Tiglon (Sony)

İki ayrı film izliyor gibi oluyoruz yapılan yanlış tercihlerin etkisiyle... 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 / arkapencere k

27


Aile Oyunu ERMAN ATA UNCU (FamIly Plot, 1976)

ermanata64@gmail.com

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ YÖNETMEN Seyfi Teoman OYUNCULAR İlker Aksum, Fatih Al, Güneş Sayın, Taner Birsel YAPIM/SÜRE 2011 Türkiye, 97 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Bulut Film)

Gerçekliğe ad vermenin imkansızlığı üzerine bir film “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”. 28 arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 k

K

ategorize etmenin zor olduğu bir mesele var ortada. Orası kesin. Zira filmin karakterleri de sık sık dile getiriyor bunu. “Bizim aramızdaki dostluk değil, bir aşktı sanki” diye. Seyfi Teoman’ın ikinci uzun metrajlı yapımı, bu sene Berlin Film Festivali’nde yarışan filmi, adlandırmanın zor olduğu, Semih Sökmen’in kitabından ödünç alalım tabiri, çok tuhaf ama aynı zamanda çok tanıdık bir unsur üzerine temellendiriyor filmini. Türkiyeli erkeklerin birçoğunun tanıdık bulacağı ama tam anlamıyla adlandırmakta zorlanacağı, ucu aşka varan yakın erkek dostluğu... Seyfi Teoman’ın Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından uyarladığı hikayeye bakarkenki temel ekseni de burada, işin kategorize edilemeyen boyutlarında. Malum, kategoriye dökmenin zor olduğu meselelerin, seyirci nezdinde bir olmamışlık hissi yaratması da mümkün. Söz konusu iki arkadaşın birbirine neden bu kadar yakın oldukları, aralarına katılan genç kadına ikisinin birden aynı duyguları beslemesine karşılık, dostluklarını nasıl hasar

almadan devam ettirebildikleri gibi meseleler, iyi hissettirilmezse filmin inandırıcılığı da zedelenebilir. Neyse ki filmin böyle bir sorunu yok. Daha çok, İlker Aksum tarafından canlandırılan Çetin’in dediği gibi gerçekliğe ad vermenin imkansızlığı üzerine bir film bu. Ve isabetli bir şekilde bu imkansızlığı komediye tahvil eden iyi oynanmış, iyi yönetilmiş bir yapım... İleride, o ‘çok tuhaf ama çok tanıdık’ filmler arasına girip giremeyeceğini bugünden kestirmek zor. Ama filmde konu edilen ‘büyük çaresizliğe’ ad koymaktansa onun haleti ruhiyesine odaklanmanın isabetli bir seçim olduğu şimdiden söylenebilir. Bu çaresizlik duygusunun suçunu ise "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"de değil, onu besleyen toplumsal koşullarda, iki erkeğin birbirine aşkını ifade edememesine sebep unsurlarda aramak daha yerinde bir yorum kuşkusuz.

“Bizim Büyük Çaresizliğimiz” Ankara’nın beyazperdeye nasıl yakıştığını gösteren bir film olarak şimdiden zihinlerde yer etti. Keşke İlker Aksum’la Fatih Al’la arasındaki sahnelerde ritim daha iyi tutturabilseydi.


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - The Hobbit Peter Jackson çekecek mi çekmeyecek mi derken, “Yüzüklerin Efendisi”nin hazırlayıcı hikayesi “Hobbit”i hem de iki bölüm halinde beyazperdede göreceğiz. Kadroda gene bildik isimler mevcut; başkarakter Bilbo Baggins’in gençliğini canlandıran Martin Freeman'sa yeni isimlerden. İlk bölümü 2012 sonunda, ikinci bölümüyse 2013 sonunda izleyeceğiz. Bu ‘ikiye bölme’ meselesi de can sıkmaya başladı artık!

3- Ay Büyürken Uyuyamam Sinemadan elini eteğini çektiğini düşündüğümüz usta yönetmen Şerif Gören, uykudan uyandı ve yeni bir filmle karşımıza gelmeye hazırlanıyor. Necati Cumalı uyarlaması olan “Ay Büyürken Uyuyamam”ın çekimleri başladı. Filmin önemli rollerinde Ayça Bingöl, Hazal Kaya, Fırat Çelik, Selin Şekerci gibi genç isimleri görüyoruz.

2 - Sensiz Olmaz (High Fidelity) ‘Öznesi müzik olan filmler’ ÖLÜM KARARI sıralamasının dışında kalan yapımlardan biri “Sensiz Olmaz”. Nick Hornby’nin “Ölümüne Sadakat” adlı romanından uyarlanan film, hayatını 5’lik listelerin hakimiyetinde geçiren bir plak dükkanı sahibinin hikayesini anlatıyor. Yönetmen Stephen Frears, başlıca rollerdeyse John Cusack ve Jack Black var.

4 - Ölümün Sesi (Play Misty For Me) İkinci yönetmenliği “Kasabadaki Yabancı”yla (High Plains Drifter) AŞKTAN DA ÜSTÜN köşemize konuk olan Clint Eastwood’un ilk filmi “Ölümün Sesi”. Beklentileri boşa çıkararak yönetmenliğe western türüyle başlamayan sinemacı, ilginç bir ‘hayran gerilimi’ motifine sırtını dayadı bu çalışmada. Kendisi de başroldeydi.

30

arkapencere / 29 Temmuz - 04 Ağustos 2011 k

5 - En Heyecanlı Yeri SİYAD üyesi sinema yazarı Ceylan Özgün Özçelik’in hazırlayıp sunduğu sinema programı “En Heyecanlı Yeri”, sekizinci yılını geride bırakırken ekranların en uzun soluklu yapımlarından birine de dönüştü. Kendine has sunuş tarzıyla programına ‘özel’ bir yer sağlayan Özçelik’i kutluyor, ekranlardaki başarılı işine uzun yıllar daha devam etmesini umuyoruz.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER ÇARŞAMBA 22.00'DE...


Yabancı Muhabir’in (Foreign Correspondent) senaryosunu tamamladığım zaman Gary Cooper’a götürdüm. Ama gerilim filmi olduğu için geri çevirdi. Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 92