Page 1

EN İYİ

ONLINE SİNEMA DERGİSİ

İBLİSLE KÖŞE KAPMACA

ŞEYTAN ÇIKMAZI SUPER 8 TEHLİKELİ YOL MUTLU AZINLIK IRAK İŞGALİ FİLMLERİ BENİM ADIM AŞK

17 - 23 HAZİRAN 2011 / SAYI: 86


CELSE AÇILIYOR (The ParadIne Case, 1947)

Sinemalarda yaz filmleri menüsü

Y

azın sinemalarda film izlenmez" DEYİŞİ, bir klişe olmaktan öteye gitmiyor artık. Bu konuda sinemalarımız oldukça yol kat etti. Bilakis yazın sıcağından kaçmanın en keyifli yanı, filmlerle serinlemek. Dev film şirketleri, yazın en bomba hitlerini vizyona sokmaktan çekinmiyorlar desek yeridir. Bu yıl da geçen yaz olduğu gibi oldukça eğlenceli ve hareketli filmlerle dolup taşacak. Fantastik ve bilimkurgulardan, macera, aşk ve korku filmlerine kadar her türden film yaza renk katacak gibi görünüyor. Tanıdık devam filmleri de yazın kaçmazları arasında olacak; kimi filmler belki hiç ilginizi çekmeyecek, kimisi de daha baştan hayal kırıklığı yaratmış olacak. Ama şurası bir gerçek ki, bir hayli bereketli bir yaz sezonu bizleri bekliyor. İşte şefin sizler için seçtiği menüden birkaç öneri: “Harry Potter Ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2”: “Harry Potter” serisinin son bölümünde Harry, Ron ve Hermione, kötü cadıların lideri Voldemort’un son ‘horkuluk’unu bulmak için Hogwarts’a geri dönerler. Ancak, Voldemort amaçlarını öğrenir ve daha öncekilere benzemeyen büyük bir savaşla macera sona erer... “Kovboylar Ve Uzaylılar”: 1873'te Arizona’ya inen bir uzay gemisi dünyayı ele geçirmek ister. Ancak kovboylar buna izin verecek gibi değildir... Daniel Craig, Harrison Ford ve Sam Rockwell'le coşkulu bir aksiyonun tam ortasında kalacağımız açık. “Yeşil Fener”: Bir test pilotu, mistik bir yeşil yüzük ile dünya dışı güçlerle iletişime geçme gücüne kavuşur... Usta yönetmen Martin Campbell ve son dönemlerin ön plana çıkan oyuncularından Ryan Reynolds ile çizgi roman tadında bir filmle baş başa kalacağız. “Larry Crowne”: Orta yaşlı bir adam, işini kaybettikten sonra üniversiteye geri dönerek yeniden kendini ‘yetiştirmeye’ çalışır...

Gizli Teşkilat (North By Northwest, 1959)

Yönetmen koltuğunda Tom Hanks var. Tabii başrolde de. Ona dünyanın en güzel gülen kadını Julia Roberts eşlik ediyor. “Yaşam Ağacı”: Cannes'da Altın Palmiye kazanan film, nadiren ortalıklarda görünen usta yönetmen Terrence Malick'in yeni alametifarikası. Hikaye, 1950'lerde üç oğlu olan bir aile etrafında gelişiyor. Filmin kremasını Brad Pitt ve Sean Penn oluşturuyor. “Faydalı Arkadaşlar”: Dylan ve Jamie, bir süre sonra seksin arkadaşlıkları için büyük sorunlara yol açtığını anlarlar... Mila Kunis harika bir seçim gibi görünse de, Justin Timberlake ciddi bir hazımsızlık yaratabilir. “Kukla”: Walter Black, ailesi tarafından terk edildikten sonra bunalıma giren yalnız bir adam. Kahramanımız, bir kunduz el kuklası sayesinde yeniden insanlarla iletişim kurmaya çalışır... Jodie Foster imzalı film, Mel Gibson'ın son yıllarda sergilediği en iyi performansı da açığa çıkıyor. “Kötü Öğretmen”: Ağzı bozuk yeni bir lise öğretmenin başından geçen komik olaylarla gelişen eğlencelik bir hikaye daha... Cameron Diaz ve maalesef yine Justin Timberlake başrollerde. “Çılgın, Aptal, Aşık”: Ciddi bir evlilik krizi ile karşılaşan bir baba, çocuklarıyla olan ilişkisini yürütmeye çalışır... Steve Carell, Ryan Gosling ve Julianne Moore ile gülme garantili bir komedi. “Transformers: Ay'ın Karanlık Yüzü”: Büyük bir hayal kırıklığı olan “Transformers” serisi "Ay'ın Karanlık Yüzü" ile üç boyuta terfi ediyor. Umarız bu sefer yüzümüzü kara çıkarır. “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”: Hâlâ izlemekten bıkmadıysanız ya da ilginizi çekebileceğini düşünüyorsanız, “Maymunlar Cehennemi” yazın sıcağında ağzınızı yakabilir.

YAYIN KURULU: Bİlgehan Aras bilgehanaras76@gmail.com KEMAL EKİN AYSEL kemalaysel@gmail.com Burak Göral burgoral@yahoo.com Murat Özer cinemozer@gmail.com Burçİn S. Yalçın burcyalc@hotmail.com GÖRSEL YÖNETMEN: BİLGEHAN ARAS LOGO TASARIM: Erkut Terlİksİz HTML UYGULAMA: BAŞAR UĞUR Katkıda Bulunanlar: Tunca Arslan, OKAN ARPAÇ, ALİ ULVİ UYANIK, EBRU ÇELİKTUĞ, MÜJDE IŞIL, ERMAN ATA UNCU REKLAM İLETİŞİM: EMEL GÖRAL emel.goral@hotmail.com

www.arkapencere.com k 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere

3


kuşlar THE BIRDS (1963)

6 ÇOK BİLEN ADAM

Super 8, Tehlikeli Yol (Route Irish), Mutlu Azınlık (Happy Few), Mutluyum, Devam Et (Happythankyoumoreplease), Kayıp Hazine (St Trinian's 2: The Legend Of Fritton's Gold), Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile, Demir Kapılar (Iron Doors).

21 KAPRİ YILDIZI

Arka Pencere yazarlarının film değerleme yıldızları.

22 TRENDEKİ YABANCI

Uzakdoğu, Rus, Latin Amerika ve Alman sinemalarını anlatan dört kitaplık bir seriden beklediklerimizi bulduk mu?

24 AŞKTAN DA ÜSTÜN

Alan Parker, insanın ‘içindeki şeytan’la mücadelesinde Mickey Rourke ve Robert De Niro'ya sırtını dayıyor: Şeytan Çıkmazı (Angel Heart).

26 ÖLÜM KARARI

Batılıların Irak’la ilgili ‘günah çıkarma’ seansları bitecek gibi değil! İşte onların içinden öne çıkardığımız 11’lik bir seçki...

30 AİLE OYUNU

Benim Adım Aşk (Io Sono L'Amore), Gerçeğin Parçaları (Winter's Bone), Çıngıraklı Top.

34 SAPIK

Tomtom Sinema Karnavalı, Uluslararası Çanakkale Troia Film Festivali, Akademİda, Yeni Film 23, Siyah Işık: Film’in Temelleri.

k 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere

5


Çok Bilen Adam BURAK GÖRAL The Man Who Knew Too Much (1934)

SUPER 8 YÖNETMEN J.J. Abrams OYUNCULAR Joel Courtney, Kyle Chandler, Elle Fanning, Riley Griffiths, Noah Emmerich YAPIM 2011 ABD SÜRE 112 dk. DAĞITIM UIP

“Super 8” bir Hollywood reprodüksiyonu... 80’lerde bize Hollywood’u sevdiren ne varsa “Super 8”te de yeni çağın çocuk/ gençlerini tavlamak için aynı malzemelere başvurulmuş... 6

k arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011

80

’lerin çocuklarının en büyük şansı Steven SpIelberg’in, George Lucas’ın sinema yapmaya başlamış olmalarıdır... Filmleriyle bir nevi ‘açılım’ yapan ve Hollywood’u düştüğü sıkıntılı dönemden kurtaran bir avuç yönetmenden ikisi, ortak bir çocukluk dönemi yaşamışlar gibi algılanabilir rahatlıkla. Onlar sinemanın Peter Pan’ları oldular. “E.T.”, “Jaws”, “The Goonies”, “Star Wars”, “Indiana Jones”, “Poltergeist” gibi filmler özellikle de gözlerini dört açarak izleyen meraklı gençleri bilinmeyen, daha önce sinemada gidilmeyen dünyalara götürmüştü. Hollywood o yılları çok özlüyor bugünlerde. Gelen büyük bütçeli gişe filmlerinde hep o özlemin izleri var. “Karayip Korsanları”ndan yeni bir “Indiana Jones” çıkarma amacı, bugüne dek değinilmeyen bir sürü çizgi roman kahramanından ‘soğuk savaş döneminin izlerini taşırmış gibi yapan’ yeni süperkahraman filmleri üretme isteği, yeni “Star Wars”lar, yeni “Jaws”lar, yeni “Alien” filmleri lazım yeni ‘gençlere’! Ama yeni nesil de bizim 80’lerde yaşadığımız ‘keşifler’e hem yabancı hem ilgisiz hem de bugünün teknolojik tantanaları içinde ciddi anlamda bir odaklanma problemi yaşamakta... “Super 8” bu gençler için yapılmış ve şüphe yok ki “Transformers” adlı kuru gürültüden daha iyi bir film. Tam da bu sebepten dolayı belki de hedef kitlesince biraz demode bulunabilir. 30’larının ikinci yarısından ya da 40’larından yıl almış bir kuşak içinse lezzetli bir film, çünkü ‘keşif’ yaptığımız o yıllardaki tecrübelerimizi bize hatırlatıyor. Gönderdiği bütün referansları tanıyor, biliyor ve seviyoruz. Zaten kamera arkasında da ‘bizden biri’ var. Bu zamanda televizyondan gelme çok az yönetmen sinemada ayakta kalabiliyor. J.J. Abrams bu isimlerin başında olmayı daha ilk filminden beri haketti (“Görevimiz Tehlike 3”). Abrams dizilerinde kurduğu tansiyonu filmlerinde de sürdürebilen, üstelik bunu çok şık sahnelerle başaran, çektiği sahnelerden zevk aldığını hissettiren tam da bu kuşağın sinemacısı. İşte bu

sebeplerle “Super 8” daha ilk sahnesinde seyircisine ‘dramatik’ bir kanca ile bağlanıyor. Baş kahramanımız Joe Lamb adlı çocuğun annesiz kaldığı günün ertesi günüyle girdiğimiz filmde yalnız ve hüzünlü bir çocuğun dünyasını paylaşıyoruz bir süre. Neyse ki Joe’nun arkadaşları aynen “The Goonies”teki çocuklar gibi çok renkliler ve film yapmak istiyorlar! Çekmeye çalıştıkları zombi filminin (Romero fabrikasındaki nükleer sızıntı sonucunda zombileşen insanların ortasında kalan bir özel dedektif!) yönetmeni içlerinde George Lucas’a fiziksel olarak da en çok benzeyen Charles! Çektikleri filmse Sam Raimi ya da Peter Jackson’ın ilk filmlerini aratmıyor. Çekimler sırasında devasa bir tren kazasına şahit oluyor çocuklar. Darmaduman olan trende Amerikan ordusunun saklamaya çalıştığı bir sır vardır ve çocukların yaşadığı küçük sanayi kasabasını birbirine katacaktır bu sır. Zaten film bu ‘sır’rın açığa çıkışına kadar hayli yüksek bir tansiyonda ilerliyor. Buralardaki tek sıkıntı kameranın çocuklardan uzaklaştığı sahnelerde kendisini gösteriyor. Joe’nun karısını yeni kaybetmiş, bundan dolayı da kendisini işine vermiş polis babasını takip ederek girdiğimiz büyükler dünyası, çocuklarınkinin yanında hayli renksiz, sıkıntılı ve klişe... Sinemasever çocukların ‘production value’ peşinde koşarak film çekmeye çalışmasının cazibesine yenik düşen bu sahneler dışında film keyifli anlar, göndermeler ve sinematografik (!) esprilerle dolu. Mesela kasabada yaşanan gariplikleri Sovyet tehditi olarak algılayanlar mı dersiniz, 'walkman’in ilk icat edildiği günlere şahitlik eden şerifin “kendi müzik setiyle dolanan genç erkeklerle dolu bir dünya mı? Daha neler!” tadındaki tepkisini mi... Çocukların film çekimi sırasındaki acemilikler ve buldukları çözümler, iki ‘annesiz’ çocuğun birbirlerinde buldukları şefkat... Bunlar filmin duygusal dokusunu da sağlam bir şekilde kuruyor kurmasına... Ama hepsi ‘sır’rın açığa çıkmasıyla birlikte klişeler yumağına dönüşmeye başlıyor. Bütün meseleyi “E.T.”nin daha farklı bir versiyonuna bağlıyor film.


Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

J.J. Abrams'ın artık her filminde kendisine bir imza olarak belirlediği kameraya doğrultulan ışık kaynakları bu filminde de bol bol kullanılmış. 8

k arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011

Joe, “E.T.”nin Eliott’ı gibi yalnız (Spielberg’in çocukluğunu da andırmakta) ve tıpkı “E.T.”deki gibi sarışın bir kıza aşık. Çocukların peşine düşen hükümet görevlileri ise sabit fikirli ve karikatür askerler... Filmin ‘sır’rı ise şimdiye dek izlediklerimizden farklı ve çok uçuk bir dizayna sahip değil. Hatta ne kadar az görünse o kadar iyi bir etki veriyor. Zaten görünmeye başladığı sahneden itibaren filmle yaşadığımız tanıdıklık hissi yerini klişelerin verdiği bıkkınlığa bırakıyor. J.J. Abrams’ın artık her filminde kendisine bir imza olarak belirlediği kameraya doğrultulan ışıklar bu filmde de bolca kullanılıyor. Arabaların farları, kaynağı belli olmayan ışık hüzmeleri, film projeksiyonlarından çıkan ışık gözümüze gözümüze geliyor. Karakterler belli belirsiz soluklaşıyorlar ve Abrams’ın atmosfer yaratmasında çok etkili oluyorlar.

Sonuçta Hollywood çağın gençlerini eski malzemelerle tekrar yakalamayı amaçlıyor. Ama doğrusu işi biraz zor. Çünkü bütün o materyaller bugün yine en çok 80’lerde çocuk olmuşlar için cazip. Bugünün çocukları daha çok küçük yaşlardan itibaren bir çok şeyi tüketmiş oluyorlar. Filmde sürekli bir şeyler patlatmaya çalışan Cary adlı o sevimli çocuk bile bugünün çocuklarına göre hayli naif kalıyor... Yine de “Super 8” olağanüstü çekilmiş tren kazası sahnesi, neredeyse kusursuz olan ilk bir saati ve son jenerikte bize sunulan, sinema aşkıyla dolu küçük zombi filmiyle eğlenceli bir seyirlik...

Filmdeki grafik şiddetin dozu iyi ayarlanmış. Çocukların hayatlarının tehlikede olduğu hissi elden geldiğince korunmuş... Dakota Fanning’in ablası Elle Fanning kızkardeşi kadar mı gıcık, ondan daha az mı gıcık karar veremiyor insan...


MURAT ÖZER Çok Bilen Adam The Man Who Knew Too Much (1934)

TEHLİKELİ YOL

K

en Loach, ‘senaryo madeni’ni bulmuş, ‘ara veren yanıyor’ tadında İŞLİYOR onu. 1996 yapımı “Carla’nın Şarkısı”ndan (Carla’s Song) bu yana beraber çalıştığı, neredeyse ‘kapattığı’ Paul Laverty, yönetmenin ‘duyarlı’ sinemasını özümsemiş olmasının faydalarını görüyor bu ‘ortaklık’ta. “Tehlikeli Yol” da bu ortaklığın son uzantısı olarak kendini ortaya atıyor. İkilinin ‘ezilen’ temelli sinemasının bütün özelliklerini barındıran yapım, Irak’ın işgali ve yan etkileri üzerinde yükselen bir bina inşa ediyor. Irak’a gelen Batılıların güvenliğini sağlayan bir şirketin eski çalışanı olan Fergus var hikayenin odağında. Adamımız, kendisinin ısrarıyla bu işe giren en yakın arkadaşının Irak’taki ölümünün ardındaki gizemi çözmeye çalışıyor. Başlangıçta ‘sıradan’ bir çatışma zaiyatı gibi duran bu ölümü araştırması, giderek ‘kirli oyunlar’ın ortasına atıyor kahramanımızı. Batılıların Irak’ta yaşananlara ve Iraklılara yaklaşımının “İnsan değiller!” boyutundaki durumu, ‘günahlar’ı açığa çıkaran bir süreci de tetikliyor, meselenin bol katmanlı doğasını deşifre ediyor... Ken Loach’un dünya meselelerine kayıtsız kalmayan, yönetmenin her filminde bu meseleler üzerinde akışkanlık kazanan kamerası, “Tehlikeli Yol”da da insanın karanlığına sızıyor ve ‘bölge’yi aydınlatma çabası içine giriyor. Her daim ‘ezilen’den yana bir tavır sergileyen Loach, burada da aynı görüntüyü sergiliyor ama işin bir başka boyutunu daha öne çıkarmayı deniyor. Batılılar tarafından ‘onarıl(a)maz’ bir tahribata uğratılan Iraklıların trajedisini gösterirken, öte yandan da buna bağlı gelişen bir ‘intikam’ öyküsünü de anlatıyor yönetmen. Başkarakter Fergus, kendisinin de bir zamanlar içinde olduğu ‘pislik’i adım adım kovalıyor, ‘intikam ve aşk’ motivasyonlarını da arkasına alarak. Öldürülen arkadaşının karısıyla yaşadıkları, onu ‘çözüm’e ulaşma yolunda daha da ileri itiyor, geri adım atmamasını sağlıyor. Aynı anda birkaç hikayeyi anlatma derdi, kimi zaman her şeyi bir potada eritebilmeyi getiriyor, ancak bazı anlarda da iyice ayrışıyor meseleler ve

odaktan sapmayı getiriyor beraberinde. Iraklıların hiç edilmesine fokuslanmışken, Fergus’la birlikte bambaşka bir yöne savrulabiliyoruz hikayede. Sermaye ve güce karşı tavrını Fergus özelinde kemikleştiren Paul Laverty’nin senaryosu, ‘tepeden bakanlar’a karşı nefretimizi körüklüyor ama ‘günahkarlar’ı da dar bir alana sıkıştırmış oluyor. Daha geniş bir açıdan bakıldığında bambaşka bir ‘resim’ görebilecekken, ‘suçlu’yu tek noktada aramanın handikabından bu senaryo da nasibini alıyor, kimi bölümlerde etkisizleşiyor. Bunu söylerken, yapılanları aklamak gibi bir niyetimiz yok; aksine onları daha ‘vurgulu’ bir biçimde lanetlemesini bekliyoruz filmin. Batılı bakışın kendi meziyetlerini öne çıkaran tavrı, ne yazık ki kimi anlarda sekteye uğratıyor gidişatı, meseleyi kişiselleştiriyor, genelden özele yönlendiriyor. Bütün insanlığa dokunması gereken hassasiyet, belki kendini klişelerden arındırıyor ama ‘öz’den uzaklaşmaktan da kurtulamıyor. Tema olarak Ken Loach’un önceki filmlerine benzese de, bu yönüyle kopuyor “Tehlikeli Yol”, Amerikalıların ‘günah çıkarma’ seanslarını İngilizlere uyarlamanın ötesine geçemiyor. Evet, dağınıklığı nedeniyle kendimizi bir miktar geri çektiğimiz bir film “Tehlikeli Yol”, ama zaafları onu ‘kimliksiz’ kılmıyor sonuç olarak. Batılı baskısını hissettirmesiyle bile ‘değerli’ olabiliyor, Irak meselesinin ‘taşeron’ boyutuna dikkat çekmesiyle de. Loach, ‘kuralsız savaş’ın Batılılar tarafından belirlenen ‘bel altı kuralları’nı hatırlatıyor bir kez daha, ‘yeni dünya düzeni’nin çarpıklığını gösteriyor, insana odaklanmayı bir an bile düşünmeyen ‘çıkarlar’ aleminin üzerinde tepiniyor. Bunu bir ‘intikamcı’ aracılığıyla yapıyor oluşuysa temel sıkıntısı gibi duruyor. Daha ‘doğrudan’ bir yöntemle hareket etmesini bekliyorsunuz yönetmenin, ama beklentilerinizi yarım yamalak karşılayarak ‘idare ediyor’.

Daha çok televizyon için çalışan Andrea Lowe, ‘acılı eş’ rolünde hikayenin merkez karakterine dönüşen bir performans sergiliyor. Hikayenin intikam boyutu, filmi zaman zaman ‘tek kişilik adalet’ düzeyine çekiyor, ki bu da iç dinamikleri zedeliyor.

ORİJİNAL ADI Route Irish YÖNETMEN Ken Loach OYUNCULAR Mark Womack, Andrea Lowe, John Bishop, Trevor Williams, Talib Rasool, Stephen Lord, Craig Lundberg YAPIM 2010 İngiltere-İtalyaFransa-Belçika-İspanya SÜRE 109 dk. DAĞITIM Tiglon (Bir Film)

Ken Loach’un dünya meselelerine kayıtsız kalmayan kamerası, “Tehlikeli Yol”da da insanın karanlığına sızıyor ve ‘bölge’yi aydınlatmaya çalışıyor. k 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere

11


ALİ ULVİ UYANIK Çok Bilen Adam ali.ulvi.uyanik@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

MUTLU AZINLIK

A

lt gelir grubu mensubu aileye sahip 17 yaşındaki MIckael ile judo takımındaki arkadaşı, zengin çocuğu Clément’in, ikisinin ilgi odağındaki güzel kızla girdikleri ilişkiyi, delifişekliğin, yerini, gönül kırıklıkları, hasetlik, acı marifetiyle ‘mecburen’ öğrenilen büyümeye bıraktığı kısa süreçte anlatan filmin adı “Soğuk Duş”tu (Douches Froides). Ve 2005 yapımı filmin 32 yaşındaki yönetmeni Antony Cordier, gençlik enerjisiyle yüklediği canlı anlatımında açık sözlüydü. İnsan denilen varlığın en temel itici gücü olan seksin, herkesi ‘arzular krallığının altında’ birleştiren ve sınıfsal farkları yok eden adaleti, kuşkusuz bu iki genç erkek için de geçerliydi; nitekim kızla aynı anda birlikte oluyorlardı. Cordier, ikinci filmi “Mutlu Azınlık”ta bir basamak daha yukarı çıkarak, örneğin geçen hafta Mike Leigh’in “Ömrümüzden Bir Sene”de (Another Year) müthiş bir bakışla aktardığı ‘koruma duvarlarıyla dışarıdan gelecek mutsuzluklara karşı savunması sağlamlaştırılmış’ katı kurum aileye odaklanmış. Hikayesinde, biri iki, diğeri bir çocuklu iki aile, yani iki genç karı-koca, iki sağlıklıhoş çift, Batı uygarlığının refah içindeki yüzlerini temsil eden, yemesini, içmesini bilen, sanat, edebiyat, müzik zevkleri üst düzeyde iki kadın ve iki erkek var; dışarıdan bakıldığında arzulanacak türden (Rachel - Franck ve Teri - Vincent). İşte, aile kurumunun ‘yumuşak karnı’ da bu noktada tam: Arzulanmak ve arzulamak! Yönetmen, insan fıtratının en zorlu özelliği olan ‘kusursuz ruhsal tatmin’in nerede saklı olduğuna dair ipuçlarının izini sürerken, yine ilk filminde olduğu gibi, en yürekli ve en dürüst şekilde lafını söyleyip, en yasak bölgelere girmekten sakınmıyor. En karmaşık dünya olan cinsellikten başlayarak, tutkular dehlizine dalıyor, sekse, kendini keşfetmeye/keşfettirmeye, ‘keşke’lere, şefkate, kıskançlığa, yalana, ‘aldatmaya’, bağlanmaya, alışkanlığa, gurura, hüzne, kalıpları kırmaya çalışıp ‘kıramamaya’ uğruyor. Geriye kalan ise, sosyal gen haritasında yerini sağlamlaştıran çekirdek ailede, ‘mutlu

görünümlü’ ve ‘kalpleri boşalmış’ insanlar oluyor. Filmin başında mutluluğa rağmen hep bir şeylerin eksik kaldığını hissettiren, iş bahanesiyle yakınlaşan Rachel ile Vincent arasındaki ‘elektriklenmenin’ yaydığı enerji zaten. Bu, birbirlerinin eşleriyle belirledikleri zaman ve mekanlarda birlikte olan ve karşı eşlerle yaşadıkları deneyimlerden sonra dönüp kendi eşlerine geldiklerinde bir tür ‘tazelik’ yaşayan iki çifti yorumlayan oyuncuların nasıl doğal metotlarla çalıştıklarının da habercisi gibiydi. Çünkü en ‘ileri görüşlü’ seyircilerin bile sınırlarını kolay aşamayacak (neden?) böyle bir konuda, hem fiziksel, hem de ruhsal samimiyeti ve gerçekliği perdeden aktarabilmek, takdir edilir ki, bir oyuncu için zordur. İşte Cordier, profesyonel kadrosuyla etkileşimde, onların karakterlerine inanmalarında ve doğallıklarıyla oynayıp yansıtmalarında kesin başarıya ulaşmış. Bunun sonucunda da, kuşkusuz farklı, gerçekten cesur, ama bir o kadar da incelikli bir film ve örneğin hafızadan kolay silinmeyecek bir sahne çıkmış ortaya. Üçünün, Teri’nin gençlik fantezisini yıllar sonra yaşaması için ona sürpriz yaptıkları sahnede, unlara bulanmış çıplaklık ve seks, kesin bir doğallık içeriyor. Kuşkusuz, yönetmen, senarist (Cordier ve Julie Peyr) ve oyuncu sacayağı üzerinde duran filmde, dört performansı vurgulamadan geçmek olmaz. Geçtiğimiz haftalarda “Zor Hedef”te (À Bout Portant) izlediğimiz Roschdy Zem (Franck), bazı çekimlerde diğerlerine oranla ‘konservatör’ olsa da, dörtlünün sinerjisinde gedik açmıyor… “Meleklerin Düş Yaşamı”ndaki (La Vie Rêvée Des Anges) başarısıyla 1998 Cannes Film Festivali “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne ortak olan Élodie Bouchez (Teri) ile Marina Foïs (Rachel) ve Nicolas Duvauchelle (Vincent) de, o birkaç ‘mutlu insanın’, ‘gerçekten mutlu oldukları anları’ ve geriye kalan yaman bedbahtlığı, kalbinize işlemeyi bilmişler.

Yönetmenin “Soğuk Duş”ta da çalıştığı Nicolas Gaurin’in natürel görüntüleri. Kurguda ‘kıyılan’ planlar, bazı sahneleri eksik hissettiriyor!

ORİJİNAL ADI Happy Few YÖNETMEN Antony Cordier OYUNCULAR Marina Foïs, Élodie Bouchez, Roschdy Zem, Nicolas Duvauchelle YAPIM 2010 Fransa SÜRE 103 dk. DAĞITIM M3 (Bir film)

Yönetmen, insan fıtratının en zorlu özelliği olan 'kusursuz ruhsal tatmin'in nerede saklı olduğuna dair ipuçlarının izini sürüyor. 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere k

13


OKAN ARPAÇ Çok Bilen Adam oarpac@gmail.com

The Man Who Knew Too Much (1934)

MUTLUYUM, DEVAM ET

B

ütün içerisinde detay olarak kalsa da, ‘acayip Türkçe isim bulma’ örneklerinden biriyle daha başbaşayız. Muhtemelen ülkemize girmeden ve seyredilmeden evvel Türkçe isim konulduğundan, aslında “Teşekkürler, Biraz Daha Lütfen” olarak çevrilmesi gereken filme “Mutluyum, Devam Et” adı uygun görülmüş. Oysa ‘kel kadın Annie’ rolünde izlediğimiz Malin Akerman’ın bir restoranda anlattığı öykü, ne kadar da manidar… Yıllar önce Annie’nin bindiği taksinin Hintli şoförü, ona ‘hayatta mutlu olmanın ipuçları’nı verirken, sık sık ‘teşekkürler’ demenin pozitif yararlarını ve ardından ‘biraz daha lütfen’ diyerek evrenden olumlu şeyler beklemenin insana iyi geleceğini söylemiş. Hani, izlemeden evvel orijinal ismine takılırsanız, elinizde bu ön bilgi bulunsun. Sıkı sinemaseverler biliyor ki, Amerika menşeili her film illa ki Hollywood’vari olmak zorunda değil. Gayet bağımsız bir hava taşıyan “Mutluyum, Devam Et” de, özünde aşk, romantizm ve dram içeren öğelere sahip olsa da, formüllerden ısrarla kaçınmayı deneyen, orta şekerli bir yapım. Blockbuster da denen, gişe canavarı ‘ana akım’ Hollywood filmlerinin yanında, fazlasıyla Avrupai kaldığını da öne sürebiliriz. Bir defa ne oyuncular mankenlik ajansından çıkmışa benziyor, ne de aralarındaki ilişkiler, diyaloglar yapmacık. Anlatılanlar, gerçek hayatta olduğu gibi sıradanlığın o samimi lezzetine bulanmış durumda. Josh Radnor, bizzat kaleme aldığı senaryo üzerine belli ki epey kafa patlatmış, üç ayrı ilişkiyi paralel kurguyla yansıtırken, hem diyaloglara özenmiş hem de her bir karakterin dünyasına sızmayı başarmış. Bunda kuşkusuz 2005’ten beri dahil olduğu “How I Met Your Mother” dizisinden edindiği deneyimlerin de payı çok büyük. Dünyada ve bizde bir nevi “Friends” etkisi yaratarak geniş hayran kitlesi edinen sit-com’un ardından, Radnor’ı görmek için sinemaya koşanlar bu filmden ne derece hoşnut kalır onu bilemeyiz. Zira, dizideki rolünü çağrıştırsa da bu filmin o seriyle bir alakası yok. Belki kadın-erkek ilişkilerini mercek

altına alması, filmle diziyi yakınlaştırıyor olabilir sadece… Öykünün ana karakteri, başarısız bir yazar olan Sam Wexler; yani bizim Radnor… Son eserini yayıncıya kabul ettirmeye giderken, metroda karşısına çıkan kimsesiz zenci velet Rasheen bir anda başına kalıyor. Önce ‘küçük bela’yı savuşturmaya çalışsa da olmuyor ve polise haber vermeden onu evinde barındırmaya başlıyor. Bu esnada yolda görüp pek etkilendiği güzel Mississippi (Kate Mara) ile yakınlaşmayı başararak, farklı bir ilişkiye yelken açıyor. Öykünün diğer baskın karakteri, kel bir kadın olan Annie… Hep yanlış erkekleri seçtiğine inanan, fiziksel görünümünden rahatsız Annie’yi de erkeklerle ilişkilerinde bocalarken tanıyoruz. Hikayenin en genç çifti Charlie ve Mary Catherine (Elia Kazan’ın torunu Zoe Kazan oynuyor) ise, New York’ta kalmak ile başka şehre taşınmak ikilemi arasında, ilişkilerini ve bağlılıklarını sorguluyorlar. Fakat asıl sürpriz oyuncu kuşkusuz zenci çocuk Michael Algieri… Duruşu, bakışları ve yaptığı resimlerle sadece yazar Sam’in değil, bizim de kalbimizi çalıyor. Hatta Sam’in yerinde kim olsa, bu tatlı veledi evinde alıkoyardı demek mümkün. Minimal ilişkilerden yola çıkarak modern zamanlar insanının aşkla ilgili dertlerini, hayata tutunma çabalarını, sevgili-arkadaş ilişkilerindeki açmazları, maddi yöndeki tercihlerini vs. masaya yatıran “Mutluyum, Devam Et”, bir çeşit ‘New York’tan İnsan Manzaraları’ olarak da okunabilir. Bağımsızların kalesi Sundance’te Radnor’a Seyirci Ödülü kazandıran film, kimi sarkan bölümlerine karşın genelde sıkılmadan izlenen, hoş bir seyirlik. “How I Met Your Mother” hayranlarına ‘dizideki eğlence’yi beklememelerini öğütlerken, Josh Radnor’ı 2012’de “Liberal Arts” adlı filmle yeniden reji sandalyesinde göreceğimizi de müjdeleyelim.

Filmin bazı bölümlerini ezbere alıp, ‘hoşlandığınız kişiyi tavlama rehberi’ olarak kullanmanız mümkün. Malin Akerman’ın canlandırdığı türbanlı ‘kel kadın’ın saçı, bazı planlarda enseden gözüküyor.

ORİJİNAL ADI Happythankyoumoreplease YÖNETMEN Josh Radnor OYUNCULAR Josh Radnor, Malin Akerman, Kate Mara, Zoe Kazan, Michael Algieri YAPIM 2010 ABD SÜRE 100 dk. DAĞITIM M3 (Mars Production)

Televizyonun sevilen dizilerinden “How I Met Your Mother”ın yıldızı Josh Radnor, ilk yönetmenlik sınavından geçer not alıyor. k 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere

15


Çok Bilen Adam EBRU ÇELİKTUĞ The Man Who Knew Too Much (1934)

ebruceliktug@gmail.com

KAYIP HAZİNE ORİJİNAL ADI St. Trinian’s II: The Legend Of Fritton’s Gold YÖNETMENLER Oliver Parker, Barnaby Thompson OYUNCULAR Rupert Everett, Colin Firth, David Tennant, Gemma Arterton YAPIM 2009 İngiltere SÜRE 106 dk. DAĞITIM Tiglon (İrfan Film)

Bu demode serinin tekrar canlanıp bir devamının çekilmesi şaşırtıcı gerçekten de. k 16 arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011

K

ayıp Hazine”nin sabun köpüğü bir film olduğunu fark etmek için kahramanlarımızla ilk tanışma sekansı yetiyor. Gene de zaman zaman eğlenceli hale gelebiliyor tuhaf şekilde. Çünkü, Rupert Everett’in Prens Charles’ın eşi Cromwall Düşesi Camilla’dan ilham alarak yorumladığı Camilla Fritton ile Colin Firth’ün canlandırdığı Geoffrey Thwaites’in karşılıklı sahneleri, eh işte, biraz gıdıklayıcı olabiliyor. Ya da çoğumuzun Doktor Who olarak tanıdığı David Tennant’ı filmin kötü adamı Sör Piers Pomfrey rolünde izlemek de eğlenceli diyebiliriz. Bunun dışında bir de Gemma Arterton faktörü var, o da 2007’deki “St. Trinian’s”ta oynadığı başrolün adına, bu filmde misafir oyuncu olarak görünüyor. 1589'da Lord Pomfrey’nin altınlarını gasp eden korsan Archibald Fritton, defineyi sakladığı koordinatları iki altın yüzüğe işliyor. Aradan 420 yıl geçiyor ve Lord Pomfrey’nin soyundan gelen Sör Piers Pomfrey, yüzüklerin peşine düşüyor. St. Trinian’s Kız Okulu’nun yöneticisi Camilla Fritton da işte bu korsanın soyundan geliyor ve yüzüklerden birinin

okulda olduğu anlaşılıyor. Okulda birbirinden farklı gruplar oluşturmuş olan kızlar ise, (Rap’çiler, Emo’lar, Rocker’lar, Çevreciler, Züppeler, İnekler vd.) yüzükleri Pomfrey’ye kaptırmamak için sıkı bir mücadeleye girişiyorlar. Zaten AD1 adlı, dünyanın en kadın düşmanı gizli örgütünün başında olan Pomfrey ise, bu yeni yetme kızlara pabuç bırakacağa benzemiyor doğal olarak. Ama sonuçta ‘kadının fendi, erkeği yendi’ kuralı bir kez daha işliyor. “Kayıp Hazine”, çok başarılı bir gençlik komedisi olmayabilir. Ama popüler kültür göndermeleri ve sınırlı sayı ve kalitedeki esprileriyle arada sırada güldürmeyi başarıyor. Üstelik Shakespeare ile ilgili yıllardan beri süregelen rivayetlere bir de gerçekte onun bir kadın olduğunu ekleyerek ve kadın düşmanı Sör Pomfrey’yi kızların gücü karşısında ezip yenilgiye uğratarak feminist bakış açısını ortaya koyuyor.

David Tennant, filmin en renkli ve eğlenceli karakteri. Senaryo sonlara doğru toparlıyor ama hitap etmeyi seçtiği genç kuşak için, komedi anlamında yeterli değil.


Çok Bilen Adam MÜJDE IŞIL The Man Who Knew Too Much (1934)

mujde.isil@superonline.com

ÖFKELİ ÇILGINLIK KARAMSAR ÇİLE YÖNETMEN Hatice Yakar OYUNCULAR Asiye Dinçsoy, Barış Koçak, Yusuf İnan Güneş, Yaşar Bayram Gül YAPIM 2010 Türkiye SÜRE 80 dk. DAĞITIM MFP-CineGroup (HY Film)

Hatice Yakar, ilk filmiyle yeni projeleri için ümit beslememizin yolunu açıyor. k 18 arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011

G

eniş alanda küçük öyküler anlatan bir film “Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile”… Öyküler küçük ama hayli evrensel… Sıkışıp kalmış, çıkış yolunu ararken sürekli debelenip duranların öyküleri… Film, bir avuç karakterin küçük dünyalarındaki bu çıkış çabasını anlatıyor. Dayak yediği halde kocasının peşine düşen hamile kadın, açlığa alışmış ve ‘hayvanileştiğini’ keşfeden genç bir çoban, eşeğini geri almaya çalışan küçük bir çocuk ve hazine haritası olduğuna inandıkları eski bir yazıyı okutmak için yaşlı bir amcayı beraberlerinden sürükleyen üç adam… İlk filmini yöneten Hatice Yakar’ın asıl altını çizmek istediği nokta ise yaşa ve duruma göre değişen ‘şiddet’ halleri… Erkeğin kadına, büyüğün küçüğe, gencin yaşlıya, insanın hayvana ve devletin vatandaşına uyguladığı şiddet ve baskı… Kazım Öz’ün “Son Mevsim: Şavaklar”da da üzerinde durduğu bir konuydu bu. “Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile” de tıpkı “Şavaklar” gibi şiddeti ve acımasızlığı besleyen düzeni eleştiriyor. Birkaç sahnede sadece seslerini duyduğumuz jetlerin

(İncirlik’ten kalkan askeri uçaklar) eşliğinde… Yılmaz Güney’in başrolünde oynadığı “Davudo” adlı filmin de çekildiği, Adana’nın Kızıldere Köyü’nü mesken tutan yönetmen hem mekandan hem de amatör oyunculardan maksimum ölçüde performans almayı başarmış. Filmdeki hikayeler arasında ise tarz farklılıkları dikkat çekiyor ve bu farklılıklar dengeyi zaman zaman bozuyor. Örneğin aç çobanın hikayesinde sembolizmin ağırlığı söz konusu. Dedenin hikayesi ise senaryonun merkezini ve başarı anlamında en can alıcı noktasını oluşturuyor. Annenin öyküsü, sanki ‘kadın sorununa dikkat çekelim’ mantığıyla eklenmiş gibi. Mesaj ağırlığı altında ezilen ve naifliğe kaçan final de öyle. Yine de Hatice Yakar bu ilk filmiyle yeni projeleri için ümit besleyeceğimiz bir yönetmen olduğunu ispatlıyor.

Filmin yıldızı, eşek sırtında dağlara götürülen yaşlı adam, yani Hatice Yakar’ın babası. Dayakçı bekçi karakteri, otoriteyi eleştireyim derken tam bir karikatüre dönüşüyor.


"Sİnemacılık ve Fİlmcİlİk Yararına Bağımsız İletİşİm Platformu"


Çok Bilen Adam TUNCA ARSLAN The Man Who Knew Too Much (1934)

tuncaarslan@yahoo.com

DEMİR KAPILAR ORİJİNAL ADI Iron Doors YÖNETMEN Stephen Manuel OYUNCULAR Axel Wedekind, Rungano Nyoni YAPIM 2010 Almanya SÜRE 80 dk. DAĞITIM Medyavizyon (Erkul Medya)

Stephen Manuel imzalı “Demir Kapılar”, dört duvara ve iki oyuncuya dayanan bir ‘kabir azabı’ serüveni. k 20 arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011

1

971’de İrlanda’da doğup çocukluğundan itibaren Almanya’da yaşayan Stephen Manuel, önceki dört filmiyle IMDb’de hayli düşük (ortalaması 4.4) puanlar alsa da görmezden gelinecek yönetmenlerden biri değil bana sorarsanız. VCD’den izlediğim 2008 yapımı ilk filmi “Mükemmel Kaçış” (Perfect Hideout) sinematografik açıdan kusurlar taşısa da sıkılmadan izlenen, gerilimli bir polisiyeydi. İstanbul’da çok az sayıda salonda yer bulup bazılarında yalnızca 21.30 seanslarında gösterilen ve neden üç boyutlu çekildiğini bir türlü anlayamadığım “Demir Kapılar” da kesinlikle sıkı bir ‘yaz sürprizi’ olmamakla birlikte belli oranda heyecan veren bir ‘oda filmi’ niteliğinde. Yarıya yakınında tek, tamamında iki oyuncudan ibaret kalan ‘kadro’ biraz daha parlak isimlerden kurulabilseymiş, her şey çok daha güzel olur ve daha fazla yankı yaratabilirmiş diyebilirim. Doğrudan doğruya “Küp” (Cube), “Testere” (Saw) benzeri ‘işin içinden çık çıkabilirsen’ öyküsü anlatıp sımsıkı ve taş gibi bir esaret serüveni sunan filmde,

genç bir adam alkol dolu gecenin sonunda kendini aşılmaz demir kapılı kalın beton duvarlı bir hücrede bulur. Hiçbir şey hatırlamaz. Başına geleni önce kamera şakası vb. zanneder. Sonra boşuna bağırır çağırır bu tuhaf ve ürkütücü mekanda… Derken olay siyah bir kadının da katıldığı, “Bize ne oldu ve nasıl kurtuluruz” mücadelesine dönüşür. Finali mümkün olduğunca açık etmemeye çalışarak, tümüyle dört duvar arasında geçen “Demir Kapılar”ın etkileyici bir ‘kabir azabı’ öyküsü sunduğu söylenebilir. Yönetmenin fetiş oyuncusu sayılabilecek Axel Wedekind ile ilk uzun metraj oyunculuğunda durumu gayet iyi idare eden Rungano Nyoni ellerinden geleni yapmışlar, Beyoğlu-AFM Fitaş’taki ilk seansında beyazperde.com yazarı Serdar Kökçeoğlu ve benden başka sadece bir seyircinin olduğu “Demir Kapılar”da…

Mekan düzenlemesi oldukça başarılı. Final, görsel etki açısından çok zayıf.


KAPRİ YILDIZI (Under CaprIcorn, 1949)

MUTLUYUM, DEVAM ET

ÖFKELİ ÇILGINLIK KARAMSAR ÇİLE BİLGEHAN ARAS

OKAN

ARPAÇ

DEMİR KAPILAR KAYIP HAZİNE

HH

SUPER 8 tunca

aRslan

TEHLİKELİ YOL

KEMAL EKİN AYSEL

GÖRAL

BURAK

MURAT ÖZER

UYANIK

HHH

HH

HHHH

HHH

HHH

H

HH

ÖFKELİ ÇILGINLIK KARAMSAR ÇİLE SUPER 8

HHH

TEHLİKELİ YOL

HHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

HH

HHHH

HHH

HH

H

HH

HH

FELEKTEN BİR GECE DAHA

HH

HH

HHH

HHH

GECELER BİZİM

HH

HHH

GÖRDÜĞÜM EN GÜZEL KADIN

HH

HHH

HHH

KALEDEKİ YALNIZLIK

HHHH

HH

HHH

HHH

H

HH

HH

HHH HHHH

KUNG FU PANDA 2

HHHH

HHHH

HHH

HHH

HHHH

H H H H H

HHH

HHHH

HHHH

HHH

HHHH

HH

HH

HH

HH

SEVİMLİ CÜCELER CİNO VE JÜLYET ŞEYTANI GÖRDÜM

HHHH

HHHH

TUZAK X-MEN: BİRİNCİ SINIF BENİM ADIM AŞK

H H H H H

HHH

HHHH HHHH

HHH

HHHH

HHH

HH

HHHH

HHHH

HH

KOĞUŞ ÖMRÜMÜZDEN BİR SENE

HH

H

DEHŞET EVİ

HANNA

YALÇIN

HH

HHHH

ADALET OYUNU ATEŞLİ ODA

BURÇİN S.

HHH

MUTLU AZINLIK MUTLUYUM, DEVAM ET

ALİ ULVİ

HH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHHH

HHHH

ÇINGIRAKLI TOP

H

H

H

GERÇEĞİN PARÇALARI

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHHH

HHH

HHH

Haftanın filmleri Gösterimi devam edenler HAFTANIN DVD'LERİ k 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere

21


TRENDEKİ YABANCI TUNCA ARSLAN (STRANGERS ON A TRAIN, 1951)

tuncaarslan@yahoo.com

BAŞKA SİNEMALAR VE KÜÇÜK ‘DEV’ KİTAPLAR

22

arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011 k


Başka Yerler Yayınları’nın Dünya Sineması Kitaplığı’ndan, Uzakdoğu, Latin Amerika, Rus ve Alman sinemaları üzerine, “Boyları değil, işlevleri önemli” dedirten dört kitap çıktı geçtiğimiz günlerde. Bu kitapları sinemayla ilgilenen herkese öneriyorum...

K

itapları, her şeyi bir yana bırakıp hacim ve sayfa sayılarına göre değerlendirdiğinizde, ilginç durumlar ve tuhaf sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Örneğin, Sartre’ın Jean Genet için yazdığı bir ‘önsöz’ 600 sayfa tutunca Genet, “Beni değil kendisini anlatıyor” diye küplere biner ve iki yazarın arası açılır. Sartre’ın “Aziz Genet” adlı ünlü çalışması, kaç sayfa olması gerektiği baştan belirtilmeyen böylesi bir önsözden doğmuştur. Ya da Borges’in “İngiliz Edebiyatına Giriş”ini düşünelim… 92 sayfalık, incecik bir kitaptır. Tamam, nihayetinde olaya yalnızca bir ‘giriş’ yapılacağı baştan bellidir ama yine de insan ‘daha uzun’ bir şey bekler ve yazarın, diyelim ki söz Shakespeare’den açıldığında, “Yerimiz kalmadı, belki ileride değiniriz” türünden laflar etmesi, mevzubahis Borges bile olsa, biraz şaşırtıcıdır. Kuşkusuz daha pek çok kitap hakkında böylesi ‘şaşırtıcılık’lardan söz edilebilir, uzun bir liste oluşturulabilir. Bu hafta Arka Pencere okurlarına tanıtmak istediğim dört sinema kitabı da itiraf edeyim ki elime ilk aldığımda içerik ve hacimleri açısından değil ama ‘boyları’ bakımından biraz şaşırmama yol açmıştı. Haftalık bir kitap ekinde, Başka Yerler Yayınları’nın Dünya Sineması Kitaplığı dizisinden çıkan “Alman Sineması”, “Uzakdoğu Sineması”, “Latin Amerika Sineması” ve “Rus Sineması” kitaplarıyla ilgili bir tanıtım yazısı okuyunca, deyim yerindeyse ‘ağzım sulandı’. Düşünsenize, her sinema yazarının kitaplığında görmek isteyeceği türden dört çalışma… Dördü de Rıza Oylum tarafından hazırlanan kitapları, sağ olsunlar, yayınevi ilgililerinin sıcak ve dostça davranışı sonucu edinebildim ama sanırım söz konusu tanıtım yazısını pek iyi okumadığım için olacak, bunların ‘cep boy’da yayımlandıklarını görünce de biraz afalladım. Göz alışkanlığından ya da

‘beklentinin büyüklüğü’nden olacak, büyük-geniş boy kitaplarla karşılaşmayı umarken, normalin de altında bir boyda çıkan bu kitapları, doğal olarak önce biraz garipsedim. Ama biraz karıştırıp, sonra da okuyunca, tipik bir ‘boyu değil işlevi önemli’ durumuyla karşı karşıya olduğumu anladım. “Kusursuz değil, samimiyiz” diyen Başka Yerler Yayınları, dizinin amacını da şöyle açıklıyor: “Taşlar yerinden oynamaya başlıyor. Hollywood artık can çekişiyor. Dünyanın bütün ülkelerinde sinema salonlarını dolduran büyük bütçeli Amerikan filmleri yok artık. Yerel sinemalar her geçen gün biraz daha güçleniyor. Avrupa sinemaları yükselişte, Latin Amerika sineması artık kendi estetiğini oluşturdu. Uzakdoğu sineması farklı coğrafyalarda izlenen filmler yapabiliyor. Hollywood’un dışında kalan ‘Başka Yerler’in farkına varmanın vakti geldi de geçiyor bile. Başka Yerler Başka Sinemalar serisi, alternatif sinemaların varlığından haberdar olunabilmesi umuduyla çıktı.” Toplam sayfa sayıları 350 olan bu dört kitap, çok belli ki doğrudan doğruya çeviri değil, özgün bir çalışma ve araştırmanın ürünü. Aslında, gerçekten de ilk bakışta tahmin edildiğinden çok daha fazla şey sığdırılmış bu kitaplara. Örneğin, Uzakdoğu ya da Latin Amerika’daki film festivallerinin bir dökümünü yapmak, dünyanın daha çok Hollywood filmleriyle tanıdığı Vietnam’da sinemanın 1920’lere dayanan öyküsünü özetlemek, inanın az şey değil. Evet, dört kitaptan dört küçük alıntıya yer verirken, sinema yazarı ve akademisyenlerin, sinemaseverlerin, sinema eğitimi görenlerin, kitaplıklarında küçük bir yer açmalarını öneriyorum. Rus Sineması: “Rus sinemasının nasıl

bir yolda devam edeceği artık kendini belli etti. Yönetmenlerin yeni döneme alışmaları zaman alsa da yeni dünya düzeninin kurallarını artık onlar da öğrenmeye başladılar. Büyük görsel şölenler, ideolojik kaygılar, önemli edebiyat uyarlamaları gibi Sovyet sinemasının özgünlüğünü oluşturan unsurları ise artık sadece arşivlerdeki eski filmlerde bulabiliriz.” Hong Kong Sineması: “Bruce Lee’nin ölümüyle Hong Kong sineması yeni bir kahraman arayışına girmişti. Bu arayışın sonucunda yeni kahraman olarak Jackie Chan sunuldu piyasaya. Bruce Lee’nin yaptığı etkiyi yapamasa da zamanla akrobasiyle dövüş sanatlarını birleştiren Jackie Chan, dublör kullanmaması ve mizahi yanlarıyla kendi seyirci kitlesini yaratmayı başardı.” Alman Sineması: “Alman sineması dışavurumcu dönemle sinema tarihine oldukça sanatsal bir giriş yapmıştı. Dünyanın gittiği nokta, Almanya’yı en iyi propaganda filmlerinin de yapıldığı bir coğrafya olmaya götürdü. Savaş sonrası yaşanan kısa süreli bir bocalama döneminden sonra 60’larda Alman sineması küllerinden yeniden doğdu.” Küba Sineması: “Küba sinemasının tematik olarak diğer Latin Amerika ülkelerinden daha farklı olduğunu söyleyebiliriz. Çağdaş toplumsal sorunlar benzerlik gösterse de gecekondu, şiddet, uyuşturucu gibi temaların Küba sinemasına yansıması pek yaygın değildir. Devrimden sonra gelir dağılımındaki adaletsizliğin azalması, şiddetin yoğun olmaması ve uyuşturucu ticaretinin serbest olmaması Küba sinemasını öteki Latin sinemalarının kullandığı temalardan uzaklaştırıyor.” Haftaya görüşmek üzere. Sinema salonunu en son siz terk edin!

17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere k

23


BURÇİN S. YALÇIN AşktaN da Üstün (NotorIous, 1946)

ŞEYTAN ÇIKMAZI Alan Parker filmografisinin en nadide, en karanlık örneklerinden olan 1987 tarihli “Şeytan Çıkmazı” (Angel Heart), kara filmin kalbini söken ve tüylerinizi ürpertecek bir acımasızlıkla önünüze fırlatan bir kara büyü ayini sanki...

G

ENELDE BİR KORKU FİLMİ MUAMELESİ GÖRSE DE "ŞEYTAN ÇIKMAZI" HER ŞEYDEN ÖNCE İLGİNç VE KUSURSUZ BİR KARA film örneğidir. 1960’larda deri değiştirip tepeden tırnağa yenilenerek küllerinden doğduğunda, kara film son derece cüretkar bir bir hâle bürünmüş, sınırlarını tüm yaratıcılığıyla genişletmişti. Türe ‘renk’ gelse de, ismindeki ‘kara’, kasvet, gölgeler yerli yerinde duruyordu. İma düzeyinde kalan cinsellik artık pelikül üzerinde ifşa ediliyordu. Hepsinden önemlisi, öykü bazında sinemacıların ufku açılmış gibi görünüyordu. Noir evreninin ne kadar genişlediğine dair en canlı örneklerden birini de “Şeytan Çıkmazı” sunuyordu. 1955 yılının New York’unda açılır hikaye. Dedektif Harry Angel, gizemli kodaman Louis Cyphre tarafından Johnny Favorite isimli bir şarkıcı eskisini bulmak üzere kiralanır. Johnny’nin Louis’e borcu vardır ve bir süre önce Louis onun izini kaybetmiştir. Harry araştırmaya Johnny’nin uzun süre yattığı hastanede onunla ilgilenen Dr. Fowler’dan başlar. Ancak henüz doğru dürüst iki çift laf edemediği doktoru ölü bulur. Johnny’nin New Orleans’ta yaşayan bir kızı vardır. Harry onu bulmak için trene atlar ve soluğu bu sıcak, nemli, hadi sözümüzü sakınmayalım, vıcık vıcık vudu kentinde alır. Lakin kiminle görüşse, kimi sorgulasa, odadan cesedi çıkar. Ortada ‘şeytani’ bir muamma olduğu açıktır. Johnny’nin kızı Epiphany (Lisa Bonet) ve eski sevgilisi Margaret’le (Charlotte Rampling) görüşmek durumu daha da içinden çıkılmaz hâle sokar. Harry, Johnny’yi aramak üzere bindiği asansörde sadece onunla değil,

kendisiyle de ilgili şoke edici gerçeklerin kalbine inmektedir. Alan Parker, 1980’lerde MTV kurgusu denilen hızlı ve ritmik montajda devrim yapmış bir grup İngiliz yönetmenle birlikte bir süredir Amerika’da film çekmektedir. Atmosfer yaratmada, elindeki öyküye doğru üslubu yedirmekte mahir bir yönetmendir. Öykü müsaitse, izleyicisine iç sıkıntısı zerk etmekte tılsımlı bir isimdir. “Şeytan Çıkmazı”nda, şanına yaraşır biçimde, izleyenin boğazına yapışan bir kara film atmosferi kurar. Film, gerçek bir kurgu şaheseridir. Planların dizilişindeki akıcılık izleyiciyi başka bir yönetmenin elinde tekdüze görünecek bu öyküye hipnotize edercesine çeker. Tansiyonun arttığı anlarda “Geceyarısı Ekspresi”nde (Midnight Express) de başvurduğu hızlı kalp atış sesi sık sık bu seri kurguya eşlik eder. Film kara filmin özündeki gerilimi bir adım daha karartır ve korkunun sularına çeker. Gizemini de sonuna kadar cebinde tutar. Bu arayış Harry’yi nereye taşımaktadır? Bir noktadan sonra tutturduğu yolun yol olmadığını bizzat Harry söyler. Kendi kızıyla yattığını söylediği polis ona “Bunun için yanacaksın” dediğinde, Harry “Evet, cehennemde...” diye yanıtlar. Ancak, her şey bir yana, “Şeytan Çıkmazı”nın ‘biçim’ine asıl şeklini veren ‘öz’ü, muhteviyatıdır. Film Faust’tan beri insanın karanlık tarafını aydınlatmaya çalışan pek çok ‘şeytanla anlaşma’ eserlerinden biridir. Özgün tarafı, pek çok öncülü gibi bunu basit bir Hıristiyanlık ambalajıyla paketlememesidir. Öte yandan, filmin dört bir yanını eşelediğinizde

Hıristiyanlıkla ilgili nice referansa rastlarsınız. Bunların çoğu öyküyü yorumlayabilmesi için Parker’ın izleyicinin eline tutuşturduğu ipuçlarıdır. Zira “Şeytan Çıkmazı” öyküsündeki kimi boşlukları izleyicisine bırakmakla da maruf bir filmdir. Harry’nin kişisel cehennemine yaptığı bu yolculuk kara büyü ayinlerinden geçmektedir. New York’ta başlayan hikaye New Orleans’a taşınmasıyla birlikte hararetli atmosferiyle Harry’nin bilincinde neredeyse sanrısal bir düzlemde akmaya başlar. Harry’nin Epiphany’yle seviştiği kanla yoğrulmuş sahne bu konuda filmin zirveyi gördüğü andır. Senaryoda kahramanımız Harry Angel’a geniş bir alan açılmıştır. Mickey Rourke kariyerinin en üstün performanslarından birini sunar. Harry sinema tarihindeki onlarca selefinden aşağı kalmamacasına çokbilmiş, özgüveni tam, sinsi bir dedektiftir. Rourke senaryodaki sürprizleri çok iyi süzmüş, Harry’de bir kırılganlık payı bırakmıştır. Louis’in kurnazlığına kurban gittiğini anladığımız anda bu kırılganlık dizginlerinden boşalır. Büyük usta De Niro ise Louis Cyphre’ın şeytani cazibesini, kibirli gizemini, daha elindeki asadan başlayarak kısa ekran süresine karşın örümcek sabrıyla örer. Harry’nin bu adamın ağına çoktan düştüğünü daha ilk sahnede duyumsatır. “Yazık! Bilgeliğin bilgeye bir faydasının olmaması ne kötü şeydir!” Louis, Antik Yunan düşünürü Sofokles’in bu cümlesini kayıtsızca sarf eder her şeyden bihaber Harry’ye. İşin aslı, filmdeki kilidi açan repliktir bu. Zira bu, şeytanın insana pabucunu ters giydirdiği filmdir. k 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere

25


ÖLÜM KARARI KEMAL EKİN AYSEL (Rope, 1948)

ırak savaşı'nı beyazperdeye YANSITAN 11 FİLM

1

Amerika'nın en son ne zaman haklı bir askeri müdahale yaptığını hatırlayan kalmadı. Irak Savaşı da bu günahların son ve en çok nefret toplayan örneği. Beyazperde bu savaşa refleks üretmekte gecikmeyip olan bitene hızlı tepki vermeyi başarmıştı.

A

MERİKAN SİNEMASI GÜNAH ÇIKARMAYI ÇOK SEVER. VİETNAM SAVAŞI'NDAN SONRA 70'LERDEN 80'LERE, GÜNAHLARINI İTİRAF eden sayısız film üretmişlerdi. Aradan geçen 40 yılda Hollywood'un refleks hızı da arttı. Henüz belleğimizde tazeliğini koruyan Irak Savaşı boyunca, savaşı kah yeren kah savaştan insan manzaraları sunan kah ona çaktırmadan destek olan sayısız film izledik. Savaşın sona ermesiyle Irak Savaşı filmlerinin üretimi de durmadı. Bu hafta gösterime giren "Tehlikeli Yol"da (Route Irish) Ken Loach'ın tüm protestliğiyle Irak işgaline giydirmesini izleyeceğiz. Bugüne gelene kadar izlediğimiz Irak Savaşı filmlerini düşündüğümüzde ortaya çıkan tablo da dolu dolu. Son yıllarda izlediğimiz, bazıları büyük ödülleri süpüren Irak Savaşı filmlerinden en çok akılda kalanları derledik.

26

k arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011

1

ÖLÜMCÜL TUZAK (THE HURT LOCKER, 2008) Kathryn Bigelow'un yönetmenliğini yaptığı "Ölümcül Tuzak" altı Oscar ödülü kazanarak herkesi şaşırtmıştı. Sinema tarihinde ilk kez bir kadın yönetmenin Oscar kazanmasına vesile olan film, aslında Bigelow'un sözleriyle, Irak'ta geçen bir western'di. Başroldeki bomba imha timinin komutanı olan William James rolünü canlandıran Jeremy Renner da en iyi erkek oyuncu dalında Oscar'ı kılpayı kaçırmıştı. Film temel olarak Irak Savaşı üzerine henüz işitilmedik bir söz söylemeye ya da protest bir içeriğe kavuşmaya çalışmıyordu. Bigelow'un yapmaya çalıştığı şey, western sinemasına özgü, kural tanımaz ve maceracı kovboy imgesini bir savaş ortamına yerleştirmekti. Filmde bir bakıma, Amerikan anlatısının bir sembolü olarak kovboy imgesi, savaşın içinde sorgulanıyordu.

2

YEŞİL BÖLGE (GREEN ZONE, 2010) George Bush yönetiminin Irak'a paldır küldür savaş açmasında hukuki olarak iki gerekçe ortaya konuyordu. Birincisi, Saddam Hüseyin Hükümeti'nin El Kaide'ye destek verdiği iddiasıydı. Savaşın sürdüğü yedi yıl boyunca Irak'ta bu iddiayı destekleyecek bir kanıt bulunamamıştı. İkincisi ise Irak'ta kitle imha silahları üretildiği şüphesiydi. Aynı süre boyunca Irak genelinde ne kitle imha silahı ne de üretimhanesi keşfedilmişti. "Yeşil Bölge" işte bu iki yalandan savaş gerekçesinin üzerine eğiliyordu. Bourne serisiyle devleşen Matt Damon ve yönetmen Paul Greengrass Amerikalı bir askerin ısrarla bu kitle imha silahlarını arayışının öyküsünü anlatıyordu. Film, topu Amerikan istihbaratına atarak orduyu temize çıkarıp hamasi bir söyleme kavuşmayı da ihmal etmiyordu.


2

3

3

örtülü gerçek (redacted, 2007) Savaşın olduğu yerde savaş suçu da vardır. Öte yandan zaten savaşın kendisi bir suç değil midir? "Savaş Günahları"nda (Casualties Of War) Vietnam Savaşı yıllarında Amerikan askerlerinin seks kölesi olarak kullanmak üzere kaçırdığı Vietnamlı bir kızı ve etrafındaki askerleri ele alan Brian De Palma, o filme çok benzeyen temasıyla "Örtülü Gerçek"te Mahmudiye katliamını anlatıyor. 14 yaşındaki Iraklı bir kıza beş Amerikan askeri tarafından tecavüz edilmesi ve ardından kızın ailesiyle birlikte vahşice öldürülmesi, bu rahatsız edici filmin esas hikayesi. Film kurmaca olsa da stiliyle benzerlerinden ayrılıyor. Kurgulanmamış haber kamerası görüntülerine benzeyen çekimlerle De Palma filmi seyirci için tüketmesi zor bir hâle getiriyor.

4

yalanlar üstüne (body of lıes, 2008) Savaş filmleri çekmeyi çok seven Ridley Scott, "Yalanlar Üstüne" ile Amerika'nın 11 Eylül sonrası her yerde günah keçisi arayışının altını kazımaya çalışıyordu. Film, birbirleriyle tek iletişimleri bir telefon hattı olan Washington'daki CIA görevlisi ile ondan emir alan ve Irak'ta faaliyet gösteren saha ajanının ilişkisi üzerinden bir tezat yaratıyordu. Irak'ın sıcak, sarı renkleri ve hareketli kamerasına karşın Washington'un bürokratik maviliği ve sabit kamera açılarıyla Scott sinema gramerini kullanarak iki ayrı kutup yaratıyordu. Scott yine de "Yeşil Bölge"nin yaklaşımını benimseyerek politik ve bürokratik masa başı CIA oyunlarını soysuzlaştırıp, seyirciyi sahada faaliyet gösteren Amerikalılarla özdeşleştiriyordu.

4

5

5

eve dönüş (takıng chance, 2009) Irak Savaşı'nın sonrasını anlatan "Eve Dönüş" ne Amerika'nın bu haksız müdahalesine dair bir söz söylüyor ne de Irak'ta geçiyordu. "Eve Dönüş" apolitik kalarak sadece bir askerin savaştan dönüş hikayesini anlatıyordu. Fakat bu asker, savaşta hayatını yitirmiş bir erdi. Erin cenazesine yol boyunca eşlik eden yüksek rütbeli bir subayın gözünden bu yolculuk bir insanlık durumu olarak anlatılıyordu. "Eve Dönüş" filler tepişirken olanın çimenlere olduğunu söyleyen bir başka film. Öte yandan hamasi Amerikan değerlerinin ve milli şuurun kendine yer bulmaması da imkansız. Bu yüzden filmin savaşı olumsuzlamasının tek nedeni, hayatını kaybeden genç, masum Amerikalı asker üzerinden oluyor. Yine de filmde belgesele çalan cenaze teslim süreci dikkat çekici.

k 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere

27


ÖLÜM KARARI (Rope, 1948)

6

6

tanrının vadisinde (ın the valley of elah, 2007) "Çarpışma"yla (Crash) büyük bir sürpriz yaparak Oscar kazanan Paul Haggis'in yazıp yönettiği "Tanrının Vadisinde" Irak Savaşı'ndan dönen bir askerin ölümü sonrasında gelişen süreci anlatıyordu. Bu askerin, yine bir asker emeklisi olan mufazakar ve sert mizaçlı babası ne kadar cinayeti araştırmaya çalışsa da her başvurduğu mercide örtbas çabasıyla karşılaşıyordu. Filmin ilginç yanı savaş sonrası travmasına eğiliyor olmasıydı. Asker, kendi arkadaşları tarafından, alkol alınan bir gecede çıkan boş bir tartışma sonucunda öldürülmüştü. Filmin en tüyler ürpertici sahnesinde askerler, cinayeti itiraf ederken anlattıkları vahşete tamamen yabancılaşmış gibi, hissiz bir öykü sunar gibi davranıyordu. Savaş, bir insanı insanlıktan çıkarmayı başarıyordu işte böyle.

28

arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011 k

7

fahrenheıt 9/11 (2004) Aslen bir Irak Savaşı filmi olmayan, hatta kurmaca film bile olmayan bu Michael Moore belgeseli, Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanarak herkesi şaşırtmıştı. 11 Eylül sonrası Amerika'daki politik atmosferi ve önce Afganistan sonra da Irak müdahalelerinin perde arkasını didiklemeye çalışan film, tam bir anti Bush manifestosuydu. Kimilerince tarafsız bir belge film, kimilerince Michael Moore tarzı bir manipülasyon olarak yorumlanan yapım ABD ile El Kaide arasındaki organik bağlardan Ortadoğu'daki 'petrol' meselesine, Amerikan medyasının savaş çığırtkanlığından giderek yokuş aşağı giden ekonominin vurduğu alelade vatandaşlara kadar 11 Eylül sürecinin getirdiği çoğu noktaya parmak basıyordu.

7

8

özel kuvvetler (the men who stare at goats, 2oo9) Irak Savaşı sonrasında, bu savaşa dair her janrdan film üretildi neredeyse. "Özel Kuvvetler" işte bu skalanın komedi ayağını oluşturuyor. Amerikan Ordusu'nda yer alan, zihin gücüyle adam öldürmeye çalışan özel bir birliği anlatıyor. Bir deney olarak başlayan projenin elemanları Irak Savaşı'nda görevlendirilince saçmalıklar sökün etmeye başlıyor. Filmin gülünç yanı aynen kitle imha silahlarının varlığına inananlar gibi, bu adamların da süper güçleri olduğuna körü körüne inanması. Özellikle George Clooney'in canlandırdığı asker öyle bir baş koyuyor ki davasına, bulutları düşünce gücüyle dağıtıp görüş mesafesini açmaya çalışırken çölün ortasındaki tek kayaya toslamayı bile başarıyor.

8


9

9

bush (w., 2008) Savaşı anlatan filmlerin arasında bir de bu savaşın onayını veren adamı anlatan filmin olması şaşırtıcı değil. Amerikan başkanları üzerine filmler yapmayı çok seven, dahası Amerika'nın yakın tarihinin bir nevi vakanüvisliğini üstlenmiş Oliver Stone'un yönettiği film, yakın tarihin en tartışmalı devlet adamının hayatını anlatmaya çalışırken bir yandan da ne derece bu işe uygun olmayan biri olduğunu ve üst üste ne derece yanlış kararlar verdiğini göstermeye çalışıyordu. Fakat zamansız bir filmdi zira başkanın görev süresi artık bitmişti ve soğukkanlı bir bakış açısı için gereken 'bekle ve gör' süresi henüz geçmemişti. Yine de bisküvi yerken dahi boğulma tehlikesi geçirebilen bir adamın devlet yönetmesindeki kara mizah, izleyiciyi buruk bir şekilde gülümsetiyordu.

10

10

a takımı (the a-team, 2010) Savaşın bitişi ilan edildikten bu yana geçen bir yılı aşkın zamanda hâlâ Amerikan birlikleri Ortadoğu'yu tamamen terk etmiş değil. Hollywood ise artık Irak Savaşı'nı tartışmayı bırakıp onu bir gişe filmi malzemesi olarak kullanmaya başladı. 80'lerin unutulmaz dizisi "A Takımı"nın 2010'lara uyarlanmış hâli olan yeni "A Takımı" Irak'ta görevli bir grup özel tim askerinin inisiyatif kullanıp düzenledikleri bir operasyon sonrası suçlu bulunup tutuklanmalarıyla başlıyor macera. Tabii tim aslında suçsuz ve yine içten pazarlıklı istihbaratçıların kumpasına gelen ordu mensupları oluyor. Aksiyon yönetmenliğinde rüştünü çoktan ispat eden Joe Carnahan'ın filmi eğlenceli ve sürükleyici olmasına rağmen hassas bir mevzuyu ele alarak puan kaybetmişti.

11

11

kurtlar vadisi: ırak (2006) Sadece Amerikalılar Irak Savaşı üzerine film yapacak değil. Bir örnek de bizden. Hamasette Amerikalılardan geri kalmayan bir millet olduğumuza göre, böyle bir film de elbet bizden çıkacaktı. (Bir de "Filistin" var tabii!) 'Çuval olayı'nın üzerine giden film, Polat Alemdar'ın ekibini toplayıp, 34 plakalı arabasıyla Bağdat sokaklarında ahlaksız bir Amerikan subayını avlayıp çuvalı onun başına geçirerek Türk subaylarının intikamını almaya çalışmasını anlatıyordu. İlkokul kompozisyon dersi seviyesindeki Ortadoğu analizleriyle güldüren film, Irak'ta takım elbiseyle dolaşıp herkese racon kesen kahramanıyla fantastik bir çehreye de kavuşuyordu. Polat Alemdar, Sharon Stone ve Andy Garcia'dan sonra Billy Zane ve Gary Busey'e karşı 'döktürmüştü'.

17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere k

29


Aile Oyunu MURAT ÖZER (FamIly Plot, 1976)

BENİM ADIM AŞK ORİJİNAL ADI Io Sono L'Amore YÖNETMEN Luca Guadagnino OYUNCULAR Tilda Swinton, Flavio Parenti, Edoardo Gabbriellini, Alba Rohrwacher, Marisa Berenson YAPIM/SÜRE 2009 İtalya, 115 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İtalyanca ŞİRKET Tiglon (Mars Production)

‘Beklenen’den son derece uzak finaliyle tabuları yerle bir ediyor film. 30 arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011 k

İ

talyan burjuvazisinin ‘kuralları’ içinde kapana kısılmış bir kadının, rastlantısal görünse de pek öyle olduğunu düşünmediğimiz bir şekilde ‘yasak aşk’la buluşmasını anlatan “Benim Adım Aşk”, Tilda Swinton’ın ‘tek başına bir orduya bedel’ oyun gücünün üstünde yükselen bir ‘röntgen’ filmi. İngiliz asıllı başkahramanın ‘yabancı gelin’ imajını her haliyle mükemmelen yansıtan aktris, anlamını bir an bile kaybetmeyen yüzünün ışığını da gölgelenmesine fırsat vermeden gösteriye bizlere. Swinton, hikayenin ‘kırılgan’ doğası içinde ‘kararlı’ bir tutum sergileyen karakterin ‘kırmızı noktaları’nı da önümüze koyarken, bir yandan da onların ‘insan olma’ yolunda bir engele dönüşmesinin önüne geçmek gerektiğini haykırıyor. Luca Guadagnino’nun yönetim başarısından ziyade senaristlik becerisinin kendini gösterdiği film, bir karakterin hikaye içinde nasıl taşınacağı üzerine derslik bir senaryoya sahip. Kahramanın köşeye sıkışmış halini üzerine basa basa

vurgulamayan ama bunu hissetmemizi sağlayan senaryo, onun sonraki hamlelerine de ufak ufak hazırlıyor bizi önce. Ardından yaşanan ve aşkın hallerini karşımıza getiren süreçse içinden çıkılması zor gibi görünen bir duruma sokuyor karakteri. ‘Beklenen’den son derece uzak finalse bütün tabuları yerle bir ediyor, belki bir benzerine Nick Cassavetes’in “O Çok Sevimli”sinde (She’s So Lovely) rastladığımız ‘seçim’ meselesini ortaya koyuyor. Hollywood standartları içinde yeri olmayan hikaye anlatımıyla ‘gözümüzü açan’, dolayısıyla da ‘özel’ sıfatını sonuna kadar hak eden “Benim Adım Aşk”, İtalyan sinemasının giderek zayıflayan bugününü kurtarma işlevi de üstleniyor bir yandan. Bu filmin açtığı yolda ilerleyecek genç İtalyan sinemacılar çıkacaktır mutlaka. Yalnızca Ferzan Özpetek’le kurtulmaz İtalyan sineması!

Antonella Cannarozzi imzalı Oscar adayı kostüm çalışması, filme kattıklarıyla her türlü övgüyü hak ediyor gerçekten de. Marisa Berenson’dan büyükanne olmaz, olmamalı!


OKAN ARPAÇ Aile Oyunu oarpac@gmail.com

(FamIly Plot, 1976)

GERÇEĞİN PARÇALARI ORİJİNAL ADI Winter's Bone YÖNETMEN Debra Granik OYUNCULAR Jennifer Lawrence, John Hawkes, Garret Dillahunt, Shelley Waggener YAPIM/SÜRE 2010 ABD, 95 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 5.1 DD İng. ve 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Bir Film)

Bu yıl 4 dalda Oscar’a aday olan film, Amerikan kırsalından ‘gerçekçi parçalar’ sunuyor.

A

merika kırsalına genelde korku filmleri sayesinde girmişizdir. Dağda, bayırda, ormanda yolunu kaybeden şehir gençleri, hele ki Güney’delerse ‘parçalanmadan’ eve biraz zor dönerler. Bu filmdeki ‘parçalar’ ise, şehirlilere değil bizzat kırsalda, doğayla içiçe yaşayanlara ait. Sırlarıyla, tuhaf davranışlarıyla ve de ‘parçalanmış’ ruhlarıyla bıçağın altında bu defa ‘oralılar’ var. Hikaye, hasta annesiyle iki kardeşini ve barındıkları evi koruyabilmek için epeydir kayıp olan babasını bulma amacıyla yollara düşen genç bir kızın üzerinden ilerliyor. Ölü veya diri olup olmadığını bile bilmediği sorumsuz babasının akıbetini öğrenmek için kapı kapı dolaşıp ipucu toplamaya çalışan Ree, sebebini anlamadığı kötü muamelelere ve yeri geldiğinde şiddete maruz kalıyor. Bunlara katlanmasının tek sebebi de, babasının borçlarından ötürü ellerinden alacakları evlerine sahip çıkabilmek. Tıpkı ortasında yaşadıkları doğa gibi sert bir mizaca sahip olan civardaki insanlar, neyse ki

klasik ‘iyi-kötü’ zıtlığına kurban gitmiyorlar filmde… Öykü ilerledikçe, en kötü karakterin bile insani bir yanı olduğunu, iyi olarak gördüğümüz kişilerinse melaike olmadığını belgeliyor film. Belgesel filmcilikten ve görüntü yönetmenliğinden gelme kadın yönetmen Debra Granik, bu ikinci uzun metrajında ustalık edindiği alanlardan faydalanıyor… Hem doğaya hem de karakterlerine bir belgeselci titizliğiyle yaklaşıyor. Filmin gerçekçilik etkisinde bunun payı hayli büyük. Başroldeki genç Jennifer Lawrence ise, kolay hatırdan çıkmayacak bir portre çiziyor. Yine bu yıl Oscar’larda yarışan “İz Peşinde” (True Grit) filmindeki Hailee Steinfeld gibi, doğanın ortasında ‘erkekleşmiş’ genç kız rolünde unutulmaz bir karaktere imza atıyor. Amerikan sinemasının ‘bağımsız’ cenahından seyre değer bir yapıt özetle.

Oscar’lardan eli boş dönse de, Akademi sayesinde geniş dağıtıma girip gözden kaçmayan, iyi bir film. Aslında göz kamaştıran güzelliğe sahip Jennifer Lawrence’ı, kir-pas içinde, makyaj altında izlemek. k 17 - 23 Haziran 2011 / arkapencere

31


Aile Oyunu TUNCA ARSLAN (FamIly Plot, 1976)

tuncaarslan@yahoo.com

ÇINGIRAKLI TOP YÖNETMEN M. Egemen Ertürk OYUNCULAR Burak Önal, İpek Özkök, İlyas Salman, Zihni Göktay YAPIM/SÜRE 2009 İtalya, 101 dk. GÖRÜNTÜ/SES 1.85:1, 2.0 DD Türkçe ŞİRKET Tiglon (Agron)

Fazla bir şey beklemeden izleyenleri bile hayal kırıklığına uğratıp sıkabilir... 32 arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011 k

G

enel kuraldır; bir filmin ‘seyredilebilir kalitede’ olması için en az üç iyi sahne barındırması, geri kalanının da ‘çok kötü’ olmaması gerekir. Beyazperdeye yansıyan futbol öykülerine holiganca sahip çıkanlar için bile tahammülü zor bir film olan “Çıngıraklı Top” ise bırakın ‘bir sahne’yi, başarılı diyebileceğimiz herhangi bir şey içermiyor. Körlerin futbol oynaması gibi sıra dışı bir olay, öyle beceriksizce paslaşmalarla öyle bir klişe bataklığına gömülmüş durumda ki çok müsait pozisyonlarda boş kaleye vurulan toplar bile dağlara taşlara gidiyor. Boğaz Körler Derneği, Çin’de düzenlenecek Engelliler Olimpiyatı için davet alır ve bu amaçla bir futbol takımı kurulması kararlaştırılır. Kadro, dünyanın en kötü futbol takımını oluşturmaya aday körlerden seçilir, antrenörlüğe de futbol yaşamını bitiren sakatlıktan sonra alkol ve kumara sarılan Kerem getirilir. Kerem, bir yandan peşindeki şapşal mafyözlerden kaçacak, bir yandan takım çalıştıracak, bir yandan da kulübün eli ayağı ve

‘gözü’ olan Semra’yla ‘hisli duygular’ yaşayacaktır. Fazla bir şey beklemeden izleyenleri bile hayal kırıklığına uğratıp sıkacak; dişe dokunan, akılda kalan tek bir diyaloga bile rastlanmayan; Zihni Göktay, İlyas Salman, Timur Acar, Turgay Tanülkü, Ömür Arpacı gibi deneyimli isimlerin de çaylaklara ayak uydurması sonucu oyunculuk açısından da küme düşen bir film “Çıngıraklı Top”. Filmin futbol dünyasından iki 'misafir'i de var: İlhan Mansız ve Osman Tanburacı. Ama neyse ki ikisi de ‘oyunculuk’ iddiasında değil. Televizyon için çektiği “Hızlı Adımlar”dan sonra “Çıngıraklı Top”ta da kameranın hem arkasında hem önünde duran Egemen Ertürk’ün ‘süresiz kadro dışı’ kalmasını istemeyiz ama bol bol ‘ceza idmanı’ yapmasını, en azından bir süre takımdan ayrı düz koşulara çıkmasını önermek zorundayız.

Çıngırak sesi, her şeye rağmen kulağa hoş geliyor. Oyuncuların da parası ödenmemişti. Sonra ne oldu, bilmiyoruz.


SAPIK (Psycho, 1960)

1 - Tomtom Sinema Karnavalı Galatasaray, Tomtom Mahallesi’ndeki çeşitli mekanlarda 18-25 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek Tomtom Sinema Karnavalı; Giovanni Scognamillo sergisi, Engin Ertan’dan kült film seçkisi, açık hava sineması, ‘özel’ DJ performansları ve dahasını vaat ediyor. Etkinliğin küratörlüğünü ise sinema yazarı Yeşim Tabak üstleniyor.

3 - Akademİda Assos yakınlarındaki Kozlu köyünde faaliyetini sürdüren Akademİda, atölye çalışmaları yapmak isteyenlere altyapı olanağı sunuyor. Reha Erdem (15-21 Ağustos) ve Zeynep Özbatur Atakan (4-7 Ağustos) gibi isimlerin atölyeleri de Akademİda’nın etkinlikleri arasında.

2 - Uluslararası Çanakkale Troia Film Festivali Bu festival iki yıldır ‘erteleniyor’ biliyorsunuz. Ama sanki erteleyerek ‘iyi bir şey’ yapmış gibi hisseden (ya da öyle gösteren) organizatörler, ısrarla önümüzdeki yıl yapılacağını söylüyorlar festivalin! Yakın takipteyiz, umudumuz olmasa da...

4 - Yeni Film 23 23. sayılarını Ulucanlar’ın On’larına, “Başın öne eğilmesin” diyen Sabahattin Ali’ye, HES’lere direnen Hopalılara ve Metin Lokumcu’ya adayan Yeni Film kadrosu, her sayıda olduğu gibi ‘sinemayı okumak’ isteyen sinemaseverler için dopdolu bir dergi çıkarmış gene... Alın, okuyun, aydınlanın...

34

arkapencere / 17 - 23 Haziran 2011 k

5 - Siyah Işık: Film’in Temelleri Pera Film, 18-19 Haziran’da deneysel sinema üzerine özel bir program sunacak. Lowave işbirliğiyle Label Ombres tarafından hazırlanan bu derlemeyle, kısa filmlerin dijital versiyonları izlenebilecek. Seçkide bilimkurgu, alternatif sinema ve soyut sanat gibi farklı türlere uzanan beş kısa film yer var.


ROCK FM 94.5

7. CADDE

SİNEMA VE SOUNDTRACK DÜNYASINA KEYİFLİ BİR YOLCULUK

BİLGEHAN ARAS’LA 7. CADDE HER CUMARTESİ 10.00 - 12.00 / TEKRARI HER PAZAR 12.00 - 14.00


1925’ten önce İngiliz filmleri çok vasat düzeydeydi. Çoğunlukla iç pazar için ve burjuvalar tarafından yapılıyordu.

Alfred Hitchcock


Arka Pencere - Sayi 86  

Haftalık Film Kültürü Dergisi

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you